İstanbul’un ruhuna
beton döküldü
Hayat
İstanbul’un ruhuna beton döküldü
Yüce Diriliş Partisi adına bağımsız İstanbul adayı olan avukat Lütfi Yılmaz, “Yüzlerce yıl büyük devletimize başkentlik yapmış bu şehrin, betonlar arasında yitirdiğimiz ruhunu yeniden gün yüzüne çıkaracağız” diyor.
Yeni Şafak
Duygu dünyamızda silinmez izler bırakan şair: Erdem Bayazıt
Hayat
Duygu dünyamızda silinmez izler bırakan şair: Erdem Bayazıt
Şiir anlayışını öncelikle "Büyük Doğu" ve Sezai Karakoç'la biçimlendiren, Müslümanların emperyalizme başkaldırışını yansıtan şiirleri büyük ilgi gören yazar ve şair Erdem Bayazıt'ın vefatının üzerinden 12 yıl geçti.
AA
Sezai Karakoç: BM’ye karşı İslâmi Birleşmiş Milletler Topluluğu
Düşünce Günlüğü
Sezai Karakoç: BM’ye karşı İslâmi Birleşmiş Milletler Topluluğu
Yeni Şafak gazetesinden bir heyetle Diriliş Yayınları’na, Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç’a bir ziyarette bulunduk. Üstat Sezai Karakoç’un sohbetinde bulunmak çok heyecan vericiydi...
Yeni Şafak
Bağımsız bir ülke miyiz değil miyiz, artık karar verelim
Mehmet Şeker
Bağımsız bir ülke miyiz değil miyiz, artık karar verelim
Bir vakitler, semtimize taşınan genç arkadaşımızın evine gitmiştik. İşyerinden birkaç kişi, elimizde ortaklaşa aldığımız hediye paketi, “Hayırlı olsuna geldik” diye kapısını çaldık.O zamanlar öyleydi, çat kapı gidilebiliyordu. Zaten henüz telefon bağlatmamıştı. Cep telefonu ise hiç bilinmiyordu. Fi tarihi.Nasıl da memnun olmuşlardı. Çay, kahve içip sohbet ettik. Fazla vakitlerini almadan kalkmak üzereyken, kapılardan birinin üstünde asma kilit gördük.Onun da dikkatinden kaçmadı bizim şaşkın bakışlarımız. İzah etti. Ev sahibi Almanya’daymış. Eşyalarını bir odaya yığmış, kapıyı kilitlemiş, bir de asma kilit takmış. Baştan öyle yapacağını söylemiş tabii. Ona göre anlaşmışlar. Ev üç oda fakat iki odaymış gibi kiraya bağlamışlar. Makul tabii.Arada bir anlaşmavarsa, geri kalan kısım da kiracıya yetiyorsa, mal sahibinin eşyaları odanın birinde dursun, ne olacak…*Kiracılığın böyle cilveleri vardır. Fakat o arkadaş evi satın almış olsaydı, sanırım durum değişirdi. En fazla belli bir süre razı gelebilirdi o duruma.Bu örnek, çok nadir rastlanan cinsten değil.Biraz daha farklı bir şeklini düşünmeyi denesek…Diyelim ki siz bir ev aldınız. Ev üç oda bir salon. Satan kişi diyor ki, “Benim şu odayla ilgili çok duygusal bağım var. Ben bu evi satıyorum ama o odayı kullanmanızı istemiyorum. Orası boş dursun.”Razı gelir misiniz? En basitinden deli midir nedir diye geçirirsiniz içinizden. He he deyip yollar ve evin her tarafını istediğiniz gibi kullanırsınız. Kim karışır?Çünkü akıl mantık dışı bir taleptir onunki.*Bu durum basit bir ev için böyleyken, bir ülke için, dünyanın gözbebeği İstanbul için farklı olabilir mi?Ayasofya konusu tam olarak buna benziyor işte.Bu şehri almış olabilirsiniz. Fakat şurayı kullanamazsınız…Niye?Biz öyle istiyoruz. Ne cami olsun, ne kilise. Ortada kalsın.1453’ten 1935’e kadar yaklaşık beş yüz sene kullandık…Ne yapalım, o zamanlar gücümüz yetmiyordu. Böyle bir şeyi teklif dahi edemezdik. Fakat şimdi durum değişti.*Demek ki durumlar değişince, başka durumlar doğuyor.Aha işte şimdi de öyle oluyor. Yine bazı durumlar değişti.Artık sizin paşa gönlünüze uymak zorunda değiliz.Uysanız çok iyi olur diyecekler, diyorlar da… Avrupa’sı da Amerika’sı da Rusya’sı da üzüntülerini belirtiyor. Şayet ibadete açarsak, çok üzülürlermiş, dengeler bozulurmuş, ilişkiler gerilirmiş…Daha ne kadar gerilebilir ki? Bırak inceldiği yerden kopsun.*Ayasofya ibadethane olarak inşa edilmişti, müze olması için yapılmamıştı.Şimdi de aslına dönmesini istiyoruz.Bazı kaz kafalıların tepeden bakıp da “Bu İslamcıların meselesi” diye burun kıvırmalarına aldırmayın. Bu ne İslamcılık meselesi, ne Hıristiyancılık, ne de müzecilik… Yalnızca bağımsızlık meselesi.(Tam bağımsızlık lafına gıcık olduğumu belirteyim. Bir şey ya tam vardır, ya da yoktur. Kısmen hamilelik ve tam hamilelik gibi bir vaziyetten bahsetmek nasıl abesse, bağımsızlık konusu da böyledir.)Elinizde olana sahip misiniz, değil misiniz… Orayı aldınız mı, almadınız mı? Sizin mi, başkasının mı? Onunla ilgili bir durumdur.Ayasofya’nın ibadete açılması, namaz kılınacak yer aramaya bağlı bir konu da değil. Hem de hiç.*Üstad Sezai Karakoç’un 1990’da yazdığı yazıdan birkaç satıra bakalım da idrak etmemize yardımı dokunsun: “İstanbul işgal edildiğinde Ayasofya’yı askeri bir birlik koruyordu. İşgal kumandanlığı hükümetten bu birliğin Ayasofya’dan alınmasını istedi. Maksatları Ayasofya’yı kilise yapmaktı. Birliğin kumandanı kahraman subay: ‘Ben ve askerim hiçbir şekilde Ayasofya’yı bırakmayız. Onu gece gündüz savunacağız. Eğer bırakmamız için ısrar ederseniz, işgalci askerler üstümüze gelirse, kendimizle birlikte Ayasofya’yı havaya uçururuz’ dedi. Bunun üzerine işgal idaresi ısrardan vazgeçti. İşgal boyunca Ayasofya bu birlik tarafından savunuldu. İstanbul’a giren ve İstanbul’u alan düşman, Ayasofya’ya giremedi ve Ayasofya’yı alamadı. Bu ve bunun gibi binlerce kahramanlık; genç nesillere öğretilmedi. Meşhur olaylar, meçhulmüş gibi kaldı.”Biz de bu bilgiyi okullarda öğrenmedik üstadım.
Şiirin Sezai Karakoç hali
Şiirin Sezai Karakoç hali
Şiir, hâllerin tarlasında kelimeyle tohumlanıp, söz (dize) olarak hasat edilen şeydir.Zira hâl mahalsiz olmayacağı gibi, tohumsuz da olamaz; tohumlanarak meyveye duran ise hasadını talep eder.Bu durumda yazımızın başlığı, Şiirin Sezai Karakoç hâli değil, Sezai Karakoç’un şiir hâli olmalı değil midir? Zira hâl – mahal – tohumlayan – tohumlanan ancak kâlp sahibi bir nefiste toplanabilir.Video: Şiirin Sezai Karakoç haliKâlp ise sürekli kalbedip / değişip duran şey olarak hâllerin değirmenidir. Değirmen kâinattan kinâyedir ve insan bu değirmenin hem temsili, hem de bizzat kendisidir.Ama değil mi ki kâlp, kalbettiği şeyi, ait olduğu nefsin (nüfûsun / kim-lik sahibinin) dünyasallığından devşirir.Zira duyular, duyumlar, duyuşlar, akıl, hafıza ve idrak, adına tarih diyebileğimiz kendi-lik bilgisinin tekrarlayıcısı ve yenileyicisi olarak dünyasallıkta mukimdir.Dünyasallık ise, bize rağmen varolan ve bize rağmen kendi menzilinde akıp duran dünyadan, yeryüzü yardımıyla kendi adımıza temellük edebildiğimiz (ya da temellük ettiğimizi zannettiğimiz) fizikî ve zihnî mekândır.Bu öyle bir mekândır ki, ancak sahibiyle ve onun sahip kılındığı mühletle (ona tahsis edilen başı ve sonu belli bir zaman nimetiyle) mukayyettir.Bu aynı zamanda Şiirin Sezai Karakoç hâli deyişimizin nedenidir. Zira her şair şiirini söz konusu mühlet içinde ve şartları itibariyle o mühletin hak ettiği şekilde kurarak, hem kendi hakikat çabasının açıklığında hem tarihe (geçmişe) eklemlenir, hem de kendi şimdisinde, kendi yeniliğini eli kulağında olan geleceğin tarihine tevdi eder.Dolayısıyla her şair, kendi tarihselliği içinde tekrarlanarak yenilenen şiir köprüsünde bir nöbetçidir.Bu manada şiir tabi olunan, şair ise tabi olandır; kendi nefsinin hak ettiği kâlp ile bu kâlbin ancak kendi zamanına mahsus kalboluşları içinde o köprüde mahal tutan, kelimeleriyle o mahali tohumlayan ve tohumlama kabiliyetince hasat edendir.Bunu şu örneklerle açabiliriz:Yunus Emre (v. 1321), “içeri” kafiyeli şiirinde hep bir ikinci mevcudiyeti ihsas ederek, ötekilik bilincini yerleştirmeye çalışır. “İhsas ederek” diyoruz çünkü, henüz muğlak mevcudiyetlerden (deneyimlenmemiş telâkkîlerden) söz ederek ötekinin ötekiliğini zuhûra çıkarmaktadır. Bu şekilde söz etmesi, hem tarihsel şartların (göçebeliğin), hem de yeni burun buruna gelinen çok milletli ve çok dinli yaşama tarzının bir mecburiyetidir. Bunun için “Süleyman kuş dilin bilir dediler / Süleyman var Süleyman’dan içeri” dediği yerde, mülk tutma anlamında içinde yaşadığı şartların belirsizliğini dile getirirken, aynı zamanda buna dair bir umudun mümkün olabilirliğini ötekinin varlığına bitiştirir.Şeyh Gâlib (v. 1799), “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” derken, Osmanlı’nın ihtişamlı günlerinde, varlık kaygısından başka bir kaygının karşısına dikilmemesinin rahatlığı içinde varlığın hakikatine dokunur. Zira, yoksulluk, savaş vb. sorunların yokluğunda ona kendisini dayatmayan nefsin açtığı boşlukta, onun önceliklerinden özgürleşmiş olarak kendi dışına çıkıp, onun varlığını temaşa etme hakkını kazanmıştır.Sezai Karakoç’a gelince:O, “Bozgunda bir fetih düşünü” yaşayanların zamanına değerek, “Silahlara veda / Geceye rüyaya ve sana / Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden / Düzenlerin çıkmazına” ermiş, “...hatıra yazılmayacak kadar / fazla kararmış” taşların arasında, ona öğretmedikleri şeylerden dolayı “...yeşil sarıklı ulu hocaları...” sorgulayıp, “Biten ve çoğalan ve hiç tükenmeyen / Ölüm anındaki bir kaplanın gözleri / Hicaz bulutlarındaki yağmur cevheri / Ya da Kafkaslar’daki kar gibi demirden / Biten ve çoğalan ve hiç tükenmeyen” bir umutla, avuçlarını semaya açmış olandır:“Yenilgi yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardırSırların sırrına ermek için sende anahtar vardırGöğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardırSenden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardırSevgiliEn sevgiliEy sevgili”O, “Yolları bir urgan gibi / Ayağına sarmış Muhyiddin”in varisi olarak (“Muhyiddin-i Arabi değil miyiz”), Yunus Emre’yi, Şeyh Gâlib’i... tarihselleşmiş dünyasallıklarından koparmadan, onların temsil ettiği zihniyeti tekrarlama yoluyla kendi dünyasallığına dahil edip, kendi zamanın yenilgisini, maddi ve manevi kayıplarını, ait olduğu ümmet adına kaygılarını ve ille de diriliş umudunu dile getirme yoluyla Şiirin Sezai Karakoç hali’ni inşa etmiştir.Kelimenin tam anlamıyla, şimdi yaşayan şiir budur.Dönemsel (kendi mühletiyle mukayyet) bir nefsaniyyetin değil, tarihsel ve güncel bir hüviyetin şiiridir Sezai Karakoç şiiri.İşte bu: Şiirin Sezai Karakoç hâlidir.Bu hâli kendi tarihselliği içinde tekrarlayarak, hâllerini yeni şiirsel hakikatlerin arayışına tevdi etmeyenler, şiir nöbetine yazılmayı da hak etmeyeceklerdir.
Oruç coğrafyası
Taha Kılınç
Oruç coğrafyası
Müslümanların yaşadığı geniş coğrafyanın hâl-i pürmelâline bakıp, “İslâm dünyası diye bir yer var mı gerçekten?” sorusunu soranlar bugün giderek çoğalıyor. Bunlardan bazısı samimi ve gidişata dair endişeli, bazısı ise manzaraya karşı müstehzi ve düşüncesiz. Uzun yıllardır bu coğrafyayı birçok açıdan ve farklı yönleriyle izlemeye çalışan ben ise, her yıl ramazan ayı başlarken cevabımı yeniden buluyorum: Evet, İslâm dünyası diye bir yer var; bu dünya, orucun tutulduğu ve heyecanının hissedildiği h...
Felâketin göstergesi: Müslüman’ın, “üstün olduğu” fikrini yitirmesi
Felâketin göstergesi: Müslüman’ın, “üstün olduğu” fikrini yitirmesi
Grekler, başkalarını “barbar” olarak görüyorlardı.Zamanla, bu, emperyalizmle birlikte ürpertici boyutlar kazandı; Batılılar, başkalarını “cehennem” olarak görmeye başladılar.Video: Felâketin göstergesi: Müslüman’ın, “üstün olduğu” fikrini yitirmesiBaşkalarını, başka dinlere, medeniyetlere, dünyalara mensup insanları Grek veya Romalı ya da Avrupalı olmadığı için “barbar”, “vahşî”, “canavar”, “öteki” ya da “cehennem” olarak gören bir uygarlığın evrenselliğinden, evrensel değerlere sahip olduğundan sözetmek mümkün mü, peki?Ezberlerimizi çöpe atalım...Avrupa, taşralıdır; Amerika ise, bildiğin “dağlı”, burnundan kıl aldırmayan ama acıklı, kaba-saba bir ukala!TAŞRALI BATI, EVRENSEL İSLÂM!Müslümanların, yaşadıkları epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş, zihinlerini ve konumlarını yitirmeleri, “Müslüman’ın üstün olduğu” fikrini yitirmelerini kolaylaştırdı.Çok sevdiğim ve kadîm bilgeliği yansıtan çok az Latince kavramdan biriyle ifade etmem gerekirse, insan, “terra incognita”dır; keşfedilmemiş kıta yani.Keşfedilmeyi bekleyen eşsiz bir hazine... Keşfedilmesi gereken uçsuz bucaksız bir dünya...Allah’ın (cc) bütün isimlerinin ve sıfatlarının tecelligâhı, mazhargâhı yalnızca insandır.O yüzden insan eşref-i mahlûkattır. Yaratılmışların en şereflisi olduğu için keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir dünyadır insan.Müslüman’ın, “üstün olduğu” fikri, diğer insanları aşağılamasını gerektirir mi?Hayır!İnsanı, eşref-i mahlûkât olarak gören insan yalnızca Müslüman olduğu için “Müslüman üstündür” diye inanır Müslüman çünkü.Eşref-i mahlûkâttır ama kuldur; tanrılaşamaz, azmanlaşamaz; emaneti yerine getirmekle, kendi nefsinde ve yeryüzünde emniyeti teminat altına almakla mükelleftir.Yalnızca Allah’a kuldur; Allah’tan başka hiç bir kulun kulu kölesi olamaz. Gerçek özgürlük budur!İslâm’ın insana bakışı böyledir.İnsana böylesine asil bir yerden bakan Müslüman, diğer inançların insanından üstündür; potansiyel olarak elbette ki.O yüzdendir ki, yeryüzünde hâkim olmasına rağmen farklı dinlere, kültürlere, medeniyetlere hayat hakkı tanıyan, kendi dünyalarında yaşamalarını sağlayan yalnızca Müslümanlar oldu tarihte.Asil olduğunun bilinciyle yaşayan Müslüman diğer dinlere mensup insanlara soysuzca, barbarca davranamayacaktı kaçınılmaz olarak.Buna mukabil, “her haltı yiyen”, helal-haram, hak-hukuk ölçülerine aldırış etmeyen adı Müslüman bir kişi de -kafadan!- diğer insanlardan üstündür, diyemeyiz.Bu iş o kadar ucuz değil.Batı’da haklar üzerinde az kafa yorulmadı! Neden? Kendisi dışındakine barbar olarak, düşmanca gözlerle bakan, dolayısıyla hak, hukuk tanımayan, bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan bir uygarlık, elbette ki, en çok haklar üzerinde kafa yoracaktı.Gayet anlaşılabilir bir şeydi bu.Anlaşılması zor olan şey, Batı toplumlarının yaşadıkları bütün tecrübeleri ve geliştirdikleri değerleri “evrensel” olarak sunma ilkelliği ve çocuksu davranışıdır.Şunu bilelim: Batılılar, uzaylara filan gittiler, başka dünyaları keşfettiler ama insanı keşfedemediler. İnsanı keşfetme konusunda bir mesafe katedemeyen, göklere ulaşıp da yere çakılıp kalan bir uygarlığın evrenselliğinden sözetmek çok gülünç gerçekten!Yer-merkezli, dünya-merkezli bir perspektifle başka dünyaları ve insanı anlamaya kalkıştılar Batılılar ama ulaşamadılar bile insana -Peter Watson’ın acı acı itiraf ettiği üzere...MÜSLÜMAN ÜSTÜNDÜR... ÇÜNKÜ...İnsanı eşref-i mahlûkât olarak gören Müslüman üstündür.Helâl-haram ölçülerine riayet eden, dikkat gösteren; yoksula, kimsesize, ihtiyaç sahibine bir elinin verdiğini diğer eli duymayacak kadar rikkatle, şefkatle, ihlâsla, samimiyetle yaklaşan Müslüman üstündür.Yalnızca Hakk’ın önünde boyun eğen, başka hiç bir kimsenin, hiç bir gücün önünde boyun eğmeyen Müslüman üstündür.Tam kılıcı boynuna vuracakken yüzüne tüküren kâfire, “Bana tükürmeden önce seni Allah için öldürecektim. Tükürdükten sonra nefsim için öldürmüş olacağım için seni öldüremem artık” diyen Hz. Ali’leri çıkartan...“Ya Rab! Cehennemin kapısını o kadar daralt ki, o kapıdan benden başka kimse giremesin!” diye dua eden Hz. Ebûbekir’leri insanlığa armağan eden... Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın övüncü, kıvancı, öncülerin öncüsü bir Peygamber’e (sav) sahip İslâmiyet, elbette ki, üstündür.UMUT IŞIĞI...Müslüman’ın, üstün olduğu fikrini yitirmesi, tutunacak dalı kalmadığını örtük veya açık şekillerde itiraf etmesiyle ve feminizm gibi, laisizm gibi, sosyalizm gibi, liberalizm gibi gücü, güç ilişkilerini, maddeyi, çıkarı, hazzı kutsayan insanlık ve hakikat düşmanı ayartıcı ideolojilere can simidi diye sarılmaya kalkışmasıyla sonuçlanacaktı/r.İslâm, yaşanmak için gelmiştir. İslâm’ın, Müslüman’ı diğer insanlardan üstün kılan ilkelerini hiçe sayan bizim gibi Müslümanları gördükçe insanların öfkesi bir kat daha artıyor haklı olarak!Bu, umut ışığının -hâlâ- yandığını, toplumun İslâm’ın evrensel hayat ilkelerinin ayaklar altına alınmasına isyan ettiğini göstermesi bakımından sevindirici.Ne yapıp edip yeniden-Müslümanlaşacağız. Üstad Sezai Karakoç’un o silkeleyici ifadesiyle, “İslâm’ı öyle canlı ve diri yaşayacağız ki, bizi öldürmeye gelen bizde dirilecek!”Hayal mi bu?Hakikatin hayat bulduğu Mekke, hayat olduğu Medine ve herkese hayat sunduğu Kudüs hayal miydi?Herkesin gölgesinden nasiplendiği Efendimiz’in emaneti Osmanlı İstanbul’u hayal miydi?Öyleyse ilke şu: İddianız yoksa rüya göremezsiniz. Çilesini çekmediğiniz, bedelini ödemediğiniz ve rüyasını göremediğiniz bir iddiayı hayata geçiremezsiniz. Bu da ancak üstün olduğu bilinciyle yaşayan, bedel ödemekten çekinmeyen sahici Müslümanlar olabilmemizle mümkün olabilir.Vesselâm.
İçerik ve biçim örnekliği ile: Sezai Karakoç ve sinema
Abdulhamit Güler
İçerik ve biçim örnekliği ile: Sezai Karakoç ve sinema
İnsanoğlu kayıplarıyla var. Kaybedecek bir şeylere sahip olmanın kıymetini bilmek gerek. Artık olmaması ve acısı da tadıyla yaşanır. Kaybetmek güzeldir. Çok önceden kazanıldığının tescilidir. Sezai Karakoç’un vefatına böyle bakıyorum. Çok yakınımı kaybetmiş gibiyim. Görünür olmaktan en çok uzak duranımız olmasına rağmen gözlerim arıyor. Kaybettiğim için. Yani zamanında kazanmışım. Karakoç’u değil elbet. Bize emanet ettiklerini… Ve şimdi emanete sahip çıkma zamanı…İddialı laflar edip hamaset yap...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.