Türk şiirinin efsanesi Sezai Karakoç'un son görüntüleri
Gündem
Türk şiirinin efsanesi Sezai Karakoç'un son görüntüleri
Şair, yazar ve fikir adamı Sezai Karakoç, 88 yaşında hayatını kaybetti. Karakoç'un ölüm nedenine ilişkin henüz bir açıklama yapılmazken, edebiyatın usta kaleminin vefat haberi sevenlerini yasa boğdu. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Meclisi'nde Türk edebiyatının büyük ismi Sezai Karakoç'a 'Fahri Hemşehrilik Beratı' verilmişti. Karakoç'un vefatından önceki son görüntüleri. Karakoç, Fahri Hemşehrilik Beratı kendisine takdim edilirken, 'Maraş sadece ortaokulu okuduğum yer değil. Benimle beraber her zaman kalbimde ve yanımda, içimde, hareketlerimde devam etmektedir. Maraş'ın kurtuluşu Müslümanlar için çok iyi bir örnektir. Ve bu kıyamete kadar da böyle kalacaktır.' açıklamasında bulunmuştu. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Hayrettin Güngör, yayımladığı mesajında, “Büyük mütefekkir ve şair Fahri Hemşehrimiz Sezai Karakoç ağabeyin vefatını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım. Üstada Allah'tan rahmet sevenlerine başsağlığı diliyorum' ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
Siyasi kavgalar zehirliyor
Gündem
Siyasi kavgalar zehirliyor
Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, siyasi partilere çağrıda bulundu. Karakoç, seçim nedeniyle yapılan siyasi polemiklerin seçim sonrasında olumsuz etkilerinin olacağının altını çizdi.
Yeni Şafak
Sezai Karakoç’un düşünce dünyası
üzerine notlar
Hayat
Sezai Karakoç’un düşünce dünyası üzerine notlar
Mehmet Erdoğan’ın “Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları” adlı kitabı Karakoç’un düşünce dünyasını analiz ederken aynı zamanda İslam dünyasının bugününü ve geleceğini inşa eden Diriliş fikriyatı üzerine panoramik bir okumaya davet ediyor.
Yeni Şafak
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan: Sezai Karakoç medeniyetimizin ruhudur
Hayat
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan: Sezai Karakoç medeniyetimizin ruhudur
Yeni Şafak Gazetesi yazarı Kaplan, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul Şubesi'nin düzenlediği “Kültür Nöbeti” programına konuk oldu. TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı’nın yönetimini üstlendiği program Instagram üzerinden canlı yayın olarak gerçekleştirildi.
Yeni Şafak
Tek gerçek kavga: Ekmek kavgası
Tek gerçek kavga: Ekmek kavgası
Sezai Karakoç’un “sizin ekmekten başka derdiniz yok mu?” minvalindeki dizelerini elbette hatırlıyorum. Hatta Aristo’nun “para kazanmak için çalışmayı” ne denli kerih bir şey olarak konumlandırdığını da.Video: Tek gerçek kavga: Ekmek kavgasıFakat kastettiğim “ekmek kavgası” bu ikisi de değil. Daha ziyadeYusuf Hayaloğlu’nun “Ayrılık Hediyesi” şiirinde dile getirdiğidir bu: “Soytarılık etmeden güldürebilmek seni / Ekmek çalmadan / Doyurabilmek ve haksızlık etmeden doğan güneşe bütün / Aydınlıkları içine süzebilmek gibi mülteci isteklerim oldu”Son günlerde Diyarbakır Anneleri’nin HDP önünde evlatlarını istemeleri üzerinden gelişen bir durum var. Analar, “sizin evlatlarınız hangi özel okulda okuyor, karılarınız şu an hangi plajda tatil yapıyor?” diye yükseltince itirazlarını, medya da “sahiden durum böyle mi?” diye peşine düştü meselenin.Ne çıktı ortaya? Kızı İsviçre’de okuyanından oğlu Amerika’da keyif çatanına, yeğeni Almanya’da olanından karısı Bodrum’da tatil yapanına HDP vekillerinin “yaşam standartlarına” diyecek yok. “Dağa gerilla da çıkacaktır, savaş da olacaktır” diye böğüren HDP’li vekil iş kendi partisinin vekillerinin çocuklarına gelince susuyor elbette.Buraya kadar hoşunuza gitti değil mi? Zira sadece HDP’li vekillerin çocukları ve aileleri üzerinden konuşmanın konforu sardı dört bir yanınızı. Peki benim AK Partili, CHP’li, MHP’li kardeşim. Senin gönül verdiğin siyasi partinin vekillerinin aileleri, evlatları için durum bundan farklı mıdır? Memleketin “katlanılması gereken bütün zorluklarına katlanmak” dümdüz bir sınıfsal mesele değil midir? Niçin bunu bir türlü anlamıyoruz?İşte okullar açıldı. Evine giren 3.000 lira gelirle iki çocuğunu okula başlatan babanın bütçesinde oluşan kara delik en hakiki meselemiz olmalı değil midir? Doğalgaza yapılan %30 zam ne demektir? Şu demektir: Memura işçiye verilen 4+4 zammı fazlasıyla geri almak demektir. Geçen yıl 400 lira doğalgaz faturası ödeyen ailenin bu yıl 520 lira ödemesi demektir.Bu da senin çok hoşuna gitti değil mi muhalif kardeşim? Ne de olsa merkezi hükümeti suçluyorum yani doğalgaz ve okuldan bahsederken. İyi de İstanbul’da Halk Ekmek’e, İspark’a, toplu ulaşıma, belediye tesislerine gelen zamları nasıl yapalım? Üniversite öğrencisine burs, dar gelirliye süt-ekmek, ilkokul öğrencisine ücretsiz servis sözü veren adamın tutmadığı sözleri ne yapalım?Epeyce yorulmuş ve daha ziyade “düzeni yıkmaya ayarlı” sınıf mücadelesi diskurundan değil, bugün içine düştüğümüz darboğazdan kurtulacağımız bir “sınıf mücadelesi”nden söz ediyorum epeydir. Sınıf yazılarımı bunun için yazıyorum. İşte dün gördüm yahu Lütfi Sunar hocanın tweeti ile. Artık “ömür” bile bir sınıfsal mesele. Daha zenginsen daha uzun, daha fakirsen daha kısa sürüyor ömrün. Sonuçlar bu yönde.Hiç durma. “Ömrü Allah bilir” de bana. Ben de “Allah’ın bilmediği var mıdır ki?” diye cevap vereyim sana. Ama mesela durmadan “kadın çalışmaz, evinde oturur” diyen tuzu kuru televaizlerin niçin bir tek kez bile “doğalgaza yüzde 30 zam yapılır mı, Allah’tan korkun” dediğini duymadığımızı sorun etme. Kanaat önderi pozuyla dolanan çakma solcularımızı niçin bir kez bile “yahu hani servis ücretsiz olacaktı, öğrenciye burs verecektin” derken görmediğimizi dert etme.Dün Fatih Kutan kardeşim yazdı konuyla ilgili. Gözlerim dolu dolu okudum. Bodrum katlardaki tekstil atölyelerinde ailesine ek gelir sağlamak için gözünün feri solan 17 yaşındaki kıza “çalışma” deyip gelir adaletsizliği hakkında tek cümle kurmayan, kaynaklara eşit erişim meselesini hiç tınmayan adamdan ne umudumuz olabilir? Toplumu “her şey çok güzel olacak” cümlesine ikna ederken cevval, verilen sözleri takip etmeye gelince “çokoprens almaya giden” çakma solcular memlekete ne önerebilir? “Siz devlet okullarını ücretsiz mi sanıyorsunuz, hepsi vergilerimizden ödeniyor” yazarak sadece zengin veletlerin okumasını salık veren ve de maaşını karanlık bir sermayenin kurduğu üniversiteden almaya utanmayan liberal akıldânelerle nereye gidebilir insanlık?Bugün tek gerçek kavga vardır, onun da adı ekmek kavgasıdır. Gündelik politikanın kanalizasyonuna boğazına kadar bulanmış insanlara bunu anlatmanın bir yolunu nasıl buluruz bilmem. Fakat bildiğim şudur. Yeni liberal ekonomik düzenin yaldızları dökülmüştür. Geçtik prekaryayı, orta sınıf için bile durum “ekmek çalmadan doyurabilmek” konusunda sıkıntıdadır.Ne televaizlerin aptal mantıklarıyla, ne internette kanaat belirleyen çakma solcuların gerzek beyinleriyle, ne “yıkılsın bu düzen” diyen akılsızlıkla, ne “hele devlet daha da zayıflayıp şirketler güçlensin, herkes zengin olacak” diyen aptal liberalizmle alınacak mesafe vardır. O şarkı, başka bir yerdedir. O şarkıyı bulmak, dünyaya yapılabilecek en büyük iyiliktir.
Edebiyattaki sıradanlaşmanın değeri
Edebiyattaki sıradanlaşmanın değeri
Sıradanlaşma ve değer kelimelerinin, bir cümle içinde birlikte kullanılmasının biraz sakıncalı olacağını tahmin etmekle birlikte, aşağıda edebiyat için zaman esasından hareketle yapacağımız bir genel değerlendirmede bunun gerekli olabileceğini düşünüyorum.Video: Edebiyattaki sıradanlaşmanın değeriŞöyle ki, kaynak belirtmem gerekirse, geriye doğru en son Harîrî’nin (v. 1122) Makamat’ında rastladığım, zaman değişti, gençler üstadlara karşı saygısızlaştı, yeni şairler şairlik edebini terketti... şeklindeki suçlamalar, ondan sonra da adeta kalıplaşmış bir şekilde birçok metinde tekrarlanarak bugüne ulaşmıştır.Dolayısıyla bugün de bizler, şiirin (ki şiir edebiyatın kendisidir) emekten mahrum bir uğraş haline geldiğini, kendilerini şair olarak takdim edenlerin şiir bilgisinden (ki şiirin kendisi bilgidir) yana ciddi bir nasiplerinin olmadığını, bugün masa başında kimi eski sözlüklerden apartılan çarpıcı kelimelerle yazılan şiirlerin sahte oldukları kadar, ilgili sahteciliği de beslediğini vs. söyleye duruyoruz.Burada Harîrî’den başlayarak, şiire (edebiyata) yüklenen bozulma / tarip olma kaderinin, fiziki bir durumdan önce zihnî bir durumla ilgili olduğunu söylemeleyiz.Zira, Müslümanların başı zaman mefhumuyla oldum olası derttedir. Vakitler (günler) itibariyle müsaviliğin hüsran sayıldığı, zamanın tahripkar olmakla nitelendiği bir inanç ortamında, zaman telakkisinin olumlu yönde işlemesi mümkün değildir.Böyle bir zaman telakkisi, dünya işlerinde daima sıradanlaşarak bozulmaya bitişik duracak ve hatta bu olgular bir tür kaderciliği besleyerek Harîrî’den beri olduğu gibi kendi başına bir gelenek oluşturan ve sayede kendi geleceğini de belirleyen şiiri de kaçınılmaz olarak kapsayacaktır.İlginç olan bunları belirlediğimizde, aslında bizden önce belirlenmiş olan bir hakikati dile getiriyor oluşumuzdur; bugün de malum şekilde vuku bulanı hemen hemen aynı bağlamda, nakzetmek yerine tıpış tıpış teyit edişimizdir.İyi ama, bize bunları söyleten de hâl değil midir?Serbest vezinle yazılan şiiri mide gurultusu olarak niteleyen Necip Fazıl’ın kendi şiiri, Şeyh Galib’in şiirine göre bir bozulma değil miydi?Üstat Sezai Karakoç’un Cumhuriyet devrinde İslam şiirini ihya edişi serbest vezinle gerçekleştiğine göre, o bu manada kendi üstadının şiirindeki bozulmanın önünde değil miydi?Bugün yine serbest vezinle şiir yazanların, Üstad Karakoç şiirinden tek dize okumadıkları halde Cağaloğlu’nda (artık sosyal medyada) büyük şair pozlarıyla hava basmaları, eski ölçüler de bir yana, yeni ölçüsüzlük (hadsizlik) ölçüsüne tabi bir bozulma değil mi?Bu örnekler de gösteriyor ki, Harîrî’nin ilgili telakkisi ve yargıları öz olarak sürüyor ve sürmeyede devam edecek.Peki bu durumda, bir şiir kitabı yayınlamak için aşındırmadık kapı, sesini olsun duyurabilmek için işgal etmedik sosyal medya ve internet sitesi bırakmayan ve bu inat ve sırarları nedeniyle matbuat alemini kitap cinsinden bir sürü gereksiz kırtasiye ile israfa boğan şaircikleri (edebiyatçıları) ne yapacağız?Onlar da olmasa şiirde bir hareketlik olmayacağına göre, yaşayan bir değer olarak edebiyatı geleceğe nasıl taşıyacağız?Bu illetli hâle kısmi bir çare olması bakımından belki şunu önerebiliriz:Evet, şiirde bozulma kaçınılmazdır, çünkü boz(ul)an aslında zamandır ve onun bozu(lu)şu durdurulamaz. Ancak, hiç değilse buna bağlı olarak meydana gelen sıradanlaşmada bir değer gözetilebilir. Zira, sıradanlaşma bir ayrım belirtmez, bilakis, kalplaşanın (sahteleşenin) neye göre kalplaştığını ifade eder. Diğer bir söyleyişle sıradanlaşan, ancak sıradışı olanın varlığından görülebilir.Bu yaklaşımı zorunlu kılan bir diğer husus, yaygın sıradanlığa rağmen, şiirdeki geçmişte oluşan yüksek çıkta seviyesine erişmeye, hatta bunu aşmaya yönelen müstesna üç beş ismin halen var olabileceğidir. Eğer onları yok sayarak, şiirin tümünü yok saymaya ve dolayısıyla onu hayatın dışına düşürerek dili (ve elbette dini) çölleştirmeye kastedenlerin değirmenlerine su taşımış oluruz.Yukarıdan beri zikrettiğimiz bozulmayı, topraktaki bir tohumun yeşerebilmek içinçürümesiyle birlikte düşündüğümüzde, sıradanlaşmada arayacağımız değerin ne olduğunu daha doğru bir yaklaşımla dile getirmiş oluruz.O halde, şiirdeki (edebiyataki) bozulmayı, bizden öncekiler gibi bizler de kanısayalım ama ondaki yeşile durabilecek olan tohumları da görelim ve son tahlilde hayırlı olanı niyaz etmeyi unutmayalım.Bir tashih:Kardeşim Emin Selçuk Taşar, merhume Şule Yüksel Şenler’in vefatı münasbetiyle yakın zamanda tekrar yayınladığım bir yazımda, Turgut Cansever’e atfettiğim “idrak seviyemize göre inşa ederiz” sözünün ona değil, onun hakkındaki İdrak ve İnşa – Turgut Cansever – Mimarlığın İki Düzlemi adlı muhteşem çalışmanın sahibi olan Halil İbrahim Düzenli Hocamıza ait olduğunu bildirdi. Taşar’a teşekkür ediyor, Düzenli Hocamızın da bu haramiliğimi mazur görececeğini umut ediyorum.
“Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”
“Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”
Temizlenilerek ihrama bürünülmüş bir halde girilir Mekke’ye; ihram ile mahrum olmanın ödülü olan ilahi bir kabul ve serbestlikle…Video: “Açılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”Bu giriş ki, Hz. Adem’in takdir edilmiş yanlışından dolayı affedilişinden, Hz. İbrahim ile Hz. Hacer’in rü’yetinden, geleceği Peygamber Efendimiz’e adanmış Hz. İsmail’in teslimiyetinden… oluşan izleri göremeye kararlı bakışların menzilinde gerçekleşir.Mekke tertemiz bir zarftır zira; mazrufunun değeri nedeniyle kendisine değer biçilemeyen…Bin aydan daha hayırlı olan bir geceye (Kadir Suresi) muhatap olan Mekke, Kur’an’ın onda inzali nedeniyle bin şehirden daha hayırlı olmaz mı, üstelik kadim zamanlardan üstünde korunmakta olan Allah’ın işaretleriyle…İnanırız ki, bundandır Mekke’nin Allah’ın daha çok Celal sıfatından pay alması ve yine bundandır onun hurafeye, bidate, efsaneye.. kapalı tutulması.Mekke, sadece kendisine layık olana yer açar bünyesinde. Binlerce hikaye onun zarfına girmeden önce Tevhit kelimesiyle öz(el)leşmekte; has kullar onda Allah için değil, Allah ile olmanın zevkine erişmeyi beklemekte; sade bir şekilde başlayan Mekke’nin medeniyeti, O’na, O’nda, O’ndan, O’nunla, O’nun için.. emsalsiz bir kemal ile ihtişam yüklenmekte...Mekke Hz. Hacer’in şehridir. Yeryüzüne hediye edilen ilk kutlu evde, suyu arayan kadına Rabbimiz’den bir ödüldür, zira Mekke, siyahi cariye Hacer’i anneliğe, annelikten melikeliğe taşıyan yolların, yolculukların, yönlerin ve yönelişlerin nihayetindedir.Onun şehirlik mayası, Safa ile Merve tepeleri arasındaki kaviste, bir anne kalbinin zaten Peygamber eşi olmakla bulduğu hakikati arama telaşından karılmıştır. Diğer bir ifadeyle, Mekke, (herkesin kendi istidadınca ve istihkakınca) bulanın bulduğunu aradığı ve ancak bulanlara aramayı miras bıraktığı şehirdir.Şundan ki: Hz. İbrahim, karısı Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’i, Filistin’deki el-Halil’den alıp, bugünkü Zemzem kuyusunun yukarısında bulunan büyük bir ağacın altına bıraktı. Kendisi tekrar el-Halil’e yöneldiğinde Hz. Hacer onu bir müddet takip ederek, “Beni ve oğlunu kime bırakıp gidiyorsun?” diye sordu. Hz. İbrahim, “Allah’a” diye cevap verince, Hz. Hacer “Öyle ise ben Allah’a razıyım” dedi ve oğlunu yüklenerek ağacın altına döndü.Mümin, bulduğundan razı olur ve ancak bulduğunun da kendisinden razı olmasını talep eder ama bulduğunda mutmain olmasının ve onu arama talebinin de yine onun kendi hakikatince gerçekleşmesi gerekir.Nitekim, Hz. Hacer de Safa ile Merve arasındaki kaviste su ararken, kendi hakikatine uygun bir arayış üzere davrandı; yuvasından atılmış bir kadın, bir eş ve bir anne olarak teslimiyetin, acziyetin ve gayretin kesişme noktasında kendi a’yanınca (hakikatince ve hilkatince) telaşa düştüğünde, bulduğunu ararken O’nun tarafından bulundu ve bunun nişanı olarak Zemzem’e kavuşturuldu.Bugün biz de, Rabbimiz’den ve O’nun sabit ve korunmuş işaretlerinden bulduklarımızın Mekke’de olduğunu bilerek buraya geliriz. Bu, anne kabiliyetinden çocuğuna erişen nimete dahil bir bulmadır ve aynı mahiyette bir aramaya konudur. İhramın umreye / hacca niyet eden mümine, ihram yasaklarının mükellefe, engin bir teslimiyetin mümeyyize hak olması da bundandır.Üstad Sezai Karakoç’un “Yolları bir urgan gibi / Ayağına sarmış” olmakla nitelediği Şeyhimiz Muhyiddin’in Mekke’ye gelişi ve el-Fütuhat ile nimetlenişi de bu cümleden bir bulmanın ve aramanın neticesi değil midir?Tüm yönlerin kendisinde toplandığı ve doğrudan ona yöneldiğimizde yön duygusunun kaybolduğu merkez olarak Kabe, Mekke zarfının içindedir. Ayrıca, Mekke tarafından zarflanmış ama kendileri de müstakil olarak Allah’ın sair işaretlerini zarflamış başka zarflar da vardır burada.Başta Mekke olmak üzere, bir mümin bulduğuna ait olarak işaretlenmiş söz konusu zarfları, onların içindekilerini ve onların içinin içindekilerini O’nu aramada kendisine bir kandil yapar ve giderek kandilin fitiline, mahiyetine ve kimliğine yönelir.Bu aramanın ilk halidir ve kandildeki fitil neyin remzidir, mahiyet nedir, kim kimdir.. sorularına cevaplar vermeye başladığında o artık her haliyle, önceden bulmuş bir arayan olarak Mekke’dedir. Zira hidayete erdirilmek zaten bulmuşlukdur ve bunda kulun kendi çalışmasının da bir hükmü yoktur (Kasas Suresi, 56).Kulun bulduğunu aramasının sırrına gelince…İşte buna, umre / hac esasında Mekke’den bizzat bakmak gerekir ama bakışı söze dökmek de mümkün değildir. Belki, Karakoç’un şu dizeleri, -elbette okuyuşumuza bağlı olarak- mezkur konuda bir fikir verebilir:“Yeni bir bahçeye düştük güneş özsu kesilmişSalkımlar salkımların üstüne devrilmişEbedi etkili bambaşka bir şarap içilmişTapınak anıt anıt bir seherde erimişYataklar üzerinden bir fecir geçmişKütüphaneleri örtmüş çiğle donanık incir yapraklarıAlınyazısı levhasında titreyiş dolaşmış ürperti gezmişKemer ve kubbe olmuş omuz çizgileriKöprüler dağların üstünden aşmışAçılmış kalplerin önüne geleceğin sayfaları”
İsimleri karıştırmamak için…
Dursun Gürlek
İsimleri karıştırmamak için…
“Esâmi” kelimesi, isimler anlamına geliyor. Ünlü edebiyatçılarımızdan merhum Muallim Naci’nin kitaplarından biri de bu adı taşıyor. Çeşitli İslam milletlerine mensup 850 şahsiyetin kısa kısa biyografilerinin yer aldığı bu eser kültür tarihimizin önemli kaynaklarından birini teşkil ediyor.Bu kısa mukaddimeden sonra -izninizle- başka bir “esâmi” hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Günün birinde, iki akıl züğürdü bir gemiye binip deniz yolculuğuna çıkmışlar. Yolculuk epeyce ilerleyince o iki akıl fuk...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.