Sonra o şiir geldi aklıma…
Sonra o şiir geldi aklıma…
Ayakkabılarını almak için eğildiğinde nasıl doğrulacağını düşünmeye başlayan, üç nefeste ancak başını kaldırabilen yaşlı adamın arkasında beklerken o kadar üzüldüm ki, anlatamam.Video: Sonra o şiir geldi aklıma…Yaşlı ve mutlu insanlara rastlamak zordur...Huzur içinde yaşadığı hayatın hazzıyla, gitmeye hazırlandığı yerin umuduyla, dünyalık işlerini layıkıyla tamamlamanın rahatlığıyla gözleri ışıldayan, elleri ahenkle titreyen, keyifli yaşlılar da vardır elbet.Fakat bu amca öyle değil…Bu amca ne varsa tüketmiş gibi görünüyor, yaklaşmakta olan şeyin kendisi için acı bir sondan başka bir şey olmadığını biliyor.Bu amca, işin nereye varacağını görüyor.Yapayalnız, kimse yok etrafında…Selamlaştığı, beraber yürüdüğü, tebessümleştiği birisi yok. Kocaman, koskocaman ıssız bir ovanın ortasında ayakta kurumuş, dalları dikene dönüşmüş kederli bir ağaç gibi duruyor.Ama durmadan söyleniyor…Elini kaldırırken söyleniyor, adımını atarken söyleniyor, paltosunu düzeltirken söyleniyor, hiç durmadan kendini, kendine şikâyet edip duruyor.Başka çaresi yok…Yaşlılık, hesapta olmayan karakış misali gelmiş, yüzünde açan şehvetli tomurcukları soldurmuş, narin yaprakları dökmüş, yürüyen viraneye çevirmiş adamı.Kaskatı kesilmiş bu cüssenin üzerinden sanki birkaç asır gelmiş, geçmiş.Mabedin kapısını örten kalın, yeşil brandanın alt tarafını bastonuyla aralamaya çalışırken, ben de üst taraftan tutup dışarıya doğru kaldırdım.Bunu fark etmedi bile, branda elindeki bastonun kerâmetiyle açıldı zannetti.Açılan brandanın kenarından mabedin içine doğru, dar, üçgen şeklinde bir ışık huzmesi doluverdi.Ayakkabılarını almak için eğildiğinde yaşadığı çaresizlik aklına gelmiş olacak ki, tekrar ayakkabılarını yere bırakmak için bir daha eğilmeyi göze alamadı.Fırlattı…Ayakkabılardan biri ayağının dibine düştü, öteki ise diğer ayağını uzatacağı mesafenin bir hayli uzağına savruldu.Eğildim…Ayakkabılarını denkleştirdim, bir hamlede ikisini de giydi, beklediğimden daha kolay oldu giymesi.Merdivenleri inerken arkasında durdum, epey durdum, ağır ağır indi, her basamağa iki ayağını koyarak indi.Peşinden gittim…Avluda birbirlerine çay ısmarlamayı teklif eden yaşlı adamların arasından yavaşça geçti, köşedeki çay ocağına dayandı, kapıyı araladı, ocağın önünde camın dibinde bir masaya oturdu.Öylesine bakındı…Masanın üstünde bilmem kaçıncı kez açılıp katlanmaktan pörsümüş gazetenin üstüne iki elini koydu, kendisine doğru çekti, amaçsızca göz gezdirmeye başladı.Birkaç sayfa birden açtı, sonra tekrar başa döndü, bu sefer gazetenin arkasını çevirdi, tam sayfa banka reklamına baktı, gazetenin belini kırdı, katladı bıraktı.Kaşlarına oturan küf, paltosunun omuzlarına dökülen kepek, kulağından dışarıya fırlayan bir tutam kıl ve kendine yetecek kadar bir asabiyet…Çayımı içtim, kalktım…Bindiğim dolmuş, Beylerbeyi sırtlarından aşağıya doğru İETT otobüsleriyle yarışırken Konstantinos Kavafis’in, “Yaşlı Bir Adam” şiirini hatırladım.Şöyle diyordu ozan:Gürültülü kahvenin içerlek odasında yaşlı bir adam, masada iki büklüm; önünde bir gazete, yapayalnız.Sefil yaşlılığın ezikliği içinde düşünüyor, ne kadar az çıkardı hayatın tadınıgüçlü olduğu yıllar, yakışıklı.Biliyor, nasıl yaşlandı; farkında, görüyor her şeyi, ama gençlik yılları daha dün gibi geliyor ona. Hayat ne kadar kısa, ne kadar!Düşünüyor, bilgelik denen şey nasıl da aldattı onu; nasıl hep güvendi –ne çılgınlık!– “Yarın, bol bol zamanın var” diyen o yalancıya.Dizginlediği coşkular geliyor aklına; gözden çıkardığı onca sevinç. Yitip gitmiş her fırsat.Şimdi alay ediyor, kafasız sağgörüsüyle.Bunca düşünce, bunca anımsayış başını döndürüyor yaşlı adamın. Ve gidiyor gözleri kahvenin masasında iki büklüm…
Şiir, edebiyat ve yazın
Şiir, edebiyat ve yazın
İslam öncesi Arap toplumunda şiir, tek başına ilim demekti. Bu nedenle Allah, Kur’an’ı vahyederken, “Biz peygambere şiir öğretmedik” (Yasin, 36:69) diyerek vahiy (ve ona tabi bir form olarak hadisler) ile şiirin arasını, herhangi bir tevile, zeyle ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde ayırdı.İlâhîliği ve apaçıklığı nedeniyle Müslümanların tereddütsüz benimsediği bu bilgi, şiiri ortadan kaldırmıyor, bilakis onu asıl gerçekliğine yerleştiriyordu. Zira, ilâhî kelâm (Kur’an), zikrettiğimiz ayette de yer aldığı şekilde, hak ve hakikati açıklayandı. Şiir ise, İbnü’l-Arabî’nin kelimeleriyle, “Şuur kökünden” geliyordu ve “onun tam aksine, tafsil ve açıklamayla değil, icmal ve özetlemeyle” ilgiliydi.Dolayısıyla şiir, Müslüman dünyada, zikrettiğimiz gerçekliğiyle, İslam’dan sonra da asla vahiy olmayan ama hakikate eriştiren etkili başka bir araç olarak hükmünü sürdürmüştür.Bu bakımdan, Heidegger’in Sanat Eserinin Kökeni’nde, abartılı bir yükseltişle ayaklarını yerden keserek, sanatta şiire yüklediği büyük değer, Müslümanlar için bir sürpriz oluşturmadı. Zira, sürekli olma özelliğine sahip bulunan ilâhî feyzin ve müjdelerin zarfı olarak şiirin, gökten inmese de bir şekilde göğe iliştiği (gökselleştiği) oldum olası bilinmiş ve benimsenmiş bir durumdu. Ancak bu durum, şiirin, Müslüman dünyada, önce modern zamanlardaki yeni yüksek anlatım formlarını, kendi kanatları altına alarak edebiyatlaşmasıyla ve giderek (roman başta gelmek üzere) sair anlatım formlarının onu da sıradan bir forma dönüştürecek şekilde öne geçmesiyle, bizim şu zamanımızda mülemmalı hatta ziyadesiyle sorunlu bir sonuca evrildi.Şiir, o günden bugüne yaygınlığından ve dolayısıyla popülerliğinden hiç bir şey kaybetmedi elbette ama neticede, edebiyat türlerinden bir tür olmakla, yukarıda zikrettiğimiz gerçekliğini, edebiyatın yeni gerçekliğine feda ederek sıradanlaştı ve dolayısıyla hakikate eriştiren araç olma özelliğinin de aşınmasıyla, etkili söz söyleme gösterisine dönüştü.İşte şimdi, tam da bu nedenle Heidegger’in sanatta şiire yüklediği değere (bir Batılı’yı referans göstermenin dayanılmaz hafifliğiyle) itibar ve hatta ona yaslanarak kendi asil gerçekliğini şiire yeniden tevdi etmenin bir yolunu (tersinden de olsa) yeniden aramaya başladık.Zemini kaymış bir anlamı yerine iade edebilmenin ilk yolu, herhalde ilgili tanımların, önceki muhtevalarıyla teyidinden / tekidinden, algıların ve anlayışların değişmesine bağlı olarak bu mümkün olmuyorsa yeni bir muhtevaya oturtulmalarından geçiyor olsa gerektir.Örneğin, önce şiiri edebiyattan, edebiyatı da yazından ayırmak gibi...Edebiyat, kökü Arapça (edb) olan ama manasını Osmanlı Türkçesi’nde bulan bir kelimedir.Okyanus Sözlüğü bu kelimenin ilk anlamını, “Duygu, düşünce ve hayallerin söz ve yazı ile, güzel ve etkili bir biçimde anlatılması sanatı” olarak açıklamış.Elifbadan Alfabeye geçişimizle birlikte, kök bağı nedeniyle İslami bir zihniyeti ve Müslümanlara mahsus bir kültürü temsil ettiği için edebiyat da bir tilciğe kurban edilmek istendiğinden, onun yerine “yazın” kelimesi uydurulmuş.Diğer kullanımlarındaki sinameki duruşu da bir yana, önce sözlükler itibar etmemişler bu kelimeye. Örneğin yine Okyanus Sözlüğü, edebiyat kelimesiyle ilişkilendirerek ona şu kadarcık bir anlam yüklemiş: “Yazın türleri dili.”Bu durumda, “tilciktir” diyerek yazın’a muhalefet etmek yerine, şer gördüğümüz şeyde hayır da olabilir hükmünden güç alarak, yazın kelimesini söz konusu tanım ihtiyacını gidermede bir binek olarak kullanabiliriz.Böylece, Mete Çamdereli’nin, aynı zamanda zikrettiğimiz konuda erken bir uyanışın ifadesi olan “Yazın, yazıya dair olan her şeydir, edebiyat da edebiyatçıların işidir” sözünün kılavuzluğunda, “Şiir şairin, edebiyat edebiyatçının, yazın da eli kalem tutan herkesin işidir” sözünü tesis edebiliriz.Konuya bu noktadan baktığımızda, şiire asaletinin ve biricikliğinin yeniden iadesi tahtında, yazın tilciğini sineye çekmemiz, onu pratik bir ihtiyacın (eli kalem tutan herkesin yazma ihtiyacının) gereği şeklinde algılamamız mümkündür.Yine bu yolla, nesir / düzyazı tanımı altında topladığımız hikaye, roman, anlatı, deneme vb. türleri, edebiyat ortak adında toplamamız ve dolayısıyla, sebze hali ifadesine denk bir söyleyişle mevcut kitap pazarının şartlarına tabi olarak, gittikçe sığlaşan / sıradanlaşan mezkur türlerin yazın tanımıyla geçişliğinine imkan sağlamamız da mümkündür.Hatta bu imkanın sahasına, şiir ile yazın arasındaki geçişlilik de dahil edilebilir. Zira, yüksek anlatım formu olarak nitelediğimiz ve bu esasta sabit olmasına özen gösterdiğimiz şiir ile şiirsel metinleri, şiirimsi söz ifrazatlarını birbirlerinden hassaten ayırmak zorundayız.Ne de olsa, yaşayan her beş ferdinden altısının kendisini şair saydığı bir ülkede yaşıyoruz.
Bakan Efkan Ala canlı yayında şiir okudu
Bakan Efkan Ala canlı yayında şiir okudu
 Ciddi ve sert duruşuyla tanınan İçişleri Bakanı Efkan Âlâ sanat musikisinden eserler seslendirdi.
Diğer
Cumhurbaşkanı Erdoğan gençlik yıllarında katıldığı yarışmayı anlattı
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan gençlik yıllarında katıldığı yarışmayı anlattı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Gençlik Zirvesi'nde yaptığı konuşmada imam hatipte okuduğu yıllarda katıldığı liseler arası şiir yarışmasında okuduğu şiiri ve birinci olduğu o yarışmayı anlattı.
Yeni Şafak
Teröristler yaktı devlet yaptı
Gündem
Teröristler yaktı devlet yaptı
Siirt’te PKK’lı teröristlerce yakılan Siirt Halk Eğitim Merkezi (HEM), modern binasında hizmet sunmaya başladı.
Yeni Şafak
İçişleri Bakanlığı: Siirt'te 2 terörist etkisiz hale getirildi
Gündem
İçişleri Bakanlığı: Siirt'te 2 terörist etkisiz hale getirildi
İçişleri Bakanlığı, Siirt Herokal kırsalında, İl Jandarma Komutanlığınca düzenlenen operasyonda 2 teröristin ölü olarak ele geçirildiğini bildirdi.
AA
Cumhurbaşkanı Erdoğan gençlere şiirle seslendi: Bayram olsun bayramlarımız
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan gençlere şiirle seslendi: Bayram olsun bayramlarımız
AK Parti Gençlik Kolları, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şiir okuduğu klibin paylaşımını yaptı.Cumhurbaşkanı Erdoğan, paylaşılan klipte şu dizeleri okudu: 'Alemi İslam'a su gibi aksın, bayram olsun bayramlarınız. Evleriniz cennet kokusu gibi koksun, bayram olsun bayramlarımız. Zindan medresedir, gam yayla size. Farkı yok bin yılın bir ayla size. Melekler yukarıdan gıptayla size baksın, bayram olsun bayramlarımız. Serilsin gönüller döşek misali, patlasın sevgiler fişek misali, hakikat durmadan şimşek misali çaksın, bayram olsun bayramlarımız.'
AA
Gururlandıran vasiyet: Ağabeyinin kaldığı yerden devam et
Gündem
Gururlandıran vasiyet: Ağabeyinin kaldığı yerden devam et
Siirt Pervari’de şehit olan Jandarma Astsubay Çavuş Celal Özcan’ın babası Tuncer Özcan küçük oğluna vasiyette bulundu. Özcan “Berke’nin de asker olmasını istiyorum. Oğluma vasiyet ettim, ağabeyinin kaldığı yerden devam edecek” dedi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.