Etki alanı geniş küçük kitaplar
Hayat
Etki alanı geniş küçük kitaplar
Ketebe Yayınları’nın “Minyatür” serisinden çıkan Simone Weil’in Tanrı Sevgisi ve Bahtsızlık ile Edmond Jabes’in Bellek ve El kitapları geçtiğimiz ay okurla buluştu. Murat Erşen’in çevirisiyle okuduğumuz, hızlı okuma imkânı sağlayan kitaplar okur üzerinde güçlü bir etki oluşturuyor.
Yeni Şafak
Kara delik
Gökhan Özcan
Kara delik
“Zekasından kıvanç duyan insan, hücresinin büyüklüğüyle övünen mahkumdan farksızdır” diyor Simone Weil, ‘Kişi ve Kutsal’ isimli kitabında. Bu çağın özeti gibi bu cümle... Böyle bir yanlışı tereddütsüzce benimseyerek, insanlığın uzun zihinsel serüveninde içine düştüğü en büyük kara deliğin içine bırakıyoruz adeta kendimizi.Durup birkaç dakika insafla, basiretle, berrak bir dikkatle dünyanın haline bakabilsek; zekasının peşine takılan insanın dünyayı, hayatı, insanı ne hale getirdiğini görebileceğ...
Sırrını örten esrar
Gökhan Özcan
Sırrını örten esrar
Bizi, parçası olduğumuz bütünlüğü seziyor olmaktan da alıkoydular. O bütünlüğü bütün hakikatiyle biliyor olmamız, kendi aklımız ve fikrimizle mümkün değildi ama seziyor olmanın, farklı farklı yollardan giderek de olsa arıyor olmanın imkanlarına sahiptik. Hâlâ da sahibiz aslında. Ancak o mübarek merakın içimizin bir yerinde yeşermesine yol verecek iklimden uzaklaştık. Bütünlüğünden habersiz bir parçaya dönüştük, parçanın dar kalıpları içinde yaşamaya alıştık. Bütünlük sezgisine sahip olmak, her p...
Düşünde düş gören düş
Düşünde düş gören düş
Bakıyor, bir şeyler görüyoruz. İçimizde bir ölçüye, tarife gelmez bir ‘yer’, gördüklerimizi birbirine ve daha önce bakıp gördüklerimize bağlıyor. Her yeni gelen daha önceden gelenlere eklemleniyor ve bir bütünlük oluşuyor. O bütünlüğün içinde parça-anlam, nihai muhtevasını kazanacağı bütün-anlama kavuşuyor. Peki görsel olan anlamlı olana nasıl dönüşüyor? Bakıp gördüklerimizi tek olarak ve birbirine ilişmiş olarak anlamaya çalıştığımızda kelimeler yardımımıza geliyor. Çünkü kelimeler, zihnimize düşen düşüncelerin binekleridir. Düğümleri çözen şifrelerdir onlar. İyi ama şahitlik ettiklerimizi anlam kalıplarına döken bütün o kelimeleri nereden biliyoruz? Bilmiyoruz, öğreniyoruz onları. Kelimeler anlamların tezahürleri olarak ortaya çıkıyor. Her anlam, tıpkı bizim gibi, varlığını mutlak Varlık’tan alıyor. Her anlam ve ondan doğan her kelime, her şimdide, yani yegane zamanda her ‘can’ın içinde yaratılıyor. Dış dünyada bakıp gördüklerimiz, iç varlığımızda deşifre edilerek anlama, muhtevaya kavuşturuluyor. İnsan bu olan bitenin sahibi değil, şahidi... Elindeki idrak sepetine anlam toplayan müşahidi... Anlamın kaynağı değil, mimarı değil, mucidi hiç değil; aynası, mazharı, tecelligâhı... “Nasıl ki okumayı, bir mesleği icra etmeyi öğreniyor isek, her şeyde ve her daim Tanrı’ya teslim olan kainatı da öğreniriz. Bu süreç çıraklık gibidir. Her çırak gibi çok çaba harcamaya ve zamana ihtiyaç duyarız. Sonunda ehil olmuş kişiler için ise olaylar ve şeyler arasında bir fark yoktur, okumayı bilen için aynı cümlenin kırmızı yahut mavi mürekkeple yazılanında bir fark olmadığı gibi. Çıraklığı biten için her şey kutsal ve sonsuz bir hoşluğa sahip sözün akis etmesidir. Yani onun için artık acı yoktur. Istırap ve ağrılar yalnızca bazı vakaların farklı renkte mürekkeplerle renklendirilmesidir” diyor Fransız düşünür Simone Weil, ‘Allah Aşkı İçin Düzensiz Düşünceler’ kitabında. Kendi hayatımızın içindeki karakterimiz ile bir başkasının hayatının içinden geçen karakterimiz aynı kişi mi? İlkinde kendi karakterimizi kendimiz tarif ediyoruz; ikincisinde karakterimizi bir başkası tarif ediyor. Üçüncü bir kişinin hayatında başka bir karakter, dördüncü de başka bir karakteriz. Bu böyle sürüp gidiyor. Oysa bütün bu karakterlerin hepsi aynı karakterden, yani bizden, ‘ben’den doğuyor. Dünyada var olduğu zannına sahip olduğumuz bütün karakterler kendilerinde ve başkalarında farklı kişilik ve anlamlar yükleniyor ve her kişi anlam olarak sayısızca çoğalıyor. Oysa biz bütün bu karmaşık çoklu ‘varlık’ı, kendimizden çıkarak anlamlandırmaya çalışıyoruz. Muhtemel ki bu gerekli bir şey ama yeterli mi? “Seyrettiğim filmde, baş karakter film izliyordu” dedi gözlüklü olan. “Bu bizi, bir filmde film izleyen bir baş karakteri izleyen bir baş karakter olma ihtimaline açık hale getiriyor” dedi gözlüksüz olan. “Rüyadayken her şey gerçekmiş gibi gelir. Ancak uyandıktan sonra bir gariplik olduğunu anlarız. Bir rüyanın başlangıcını asla hatırlayamazsın. Kendini hep rüyanın ortasında bulursun değil mi?” diyordu Christopher Nolan’ın ‘Inception’ında baş karakter Cobb. Ve Halil Cibran da şöyle diyor ‘Gezgin’de: “Uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine” Bir karahindiba kömecinden üfürülmüş tüyler gibi oraya buraya uçuşuyoruz havada. “Madem ki kafanın içinde buldun,” dedi meczup, “senin olduğunu ne bildin?”
Simone Weil: Eylem, tevazu ve kuş tüyü
Simone Weil: Eylem, tevazu ve kuş tüyü
Simone Weil yarım kalmış Ludwig Wittgenstein, eylemli Halil Cübran, kırgın Yahudi, kaçak Solcu, vaftiz olmamış Katolik, yurtsuz çilekeş, zamansız havari, romantik Kafka’dır.Kuşkusuz onun sesi bir dost sesidir, ama o çok uzaklardan konuşur; kandilden çok bir mum, yeniden çok bir tekrar, işaretten çok bir ima; manadan çok bir lafız, cevaptan çok bir büyük soru; çözümden çok bir karmaşa; bütünden çok bir parça ve ideal biçimine erişememiş mistik bir özdür.Weil, 1909 yılında Paris’te, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş. École Normale Supérieure’e girip, Alain’e öğrenci olmuş, felsefe yeterlilik sınavını kolayca vermiştir.Erken zamanda kapılmış cazibesine polikanın; aşırı Solu çok sevmekle kalmamış, komünistlerin ünlü dergilerinden birinde yazarlığı, lise öğretmenliğinden vaz geçerek Renalut fabrikasına frezeci olarak işçiliği ve işçi mahallesinde ikameti tecrübe etmiştir. Zatülcenap’a yakalanınca işçiliği bırakıp, Kızıllar’ın safında İspanya İç Savaşı’na katılmış ama silah kullanmaya karşı olduğu için savaşmayıp, savaş teşvikçiliği yapmış; Katolik mezhebini de burada benimsemiştir. 1940’ta Paris Almanlarca işgal edilince, Marsilya’ya yerleşen ailesiyle bir süre birlikte kaldıktan sonra, Amerika’ya gitmiş; oradan Londra’ya geçerek Fransız Direniş Hareketi’nin çalışmalarına katılmış; Alman işgalindeki yurttaşlarına destek için başlattığı açlık grevinde tüberküloza yakalanıp, 1943 yılında 34 yaşında kalp krizinden vefat etmiştir.Weil, Katolikliği benimsemiş ilk filozof değildir. Ondan iki yıl önce ölen Berson da Yahudi iken Katolikliği benisemiştir. Ama şu küçük farkla: Bergson Katolikliğe ahlaken bağlı iken, Weil (vaftiz olmayı reddetmiş olsa da), Hristiyani Kutsal’ın çalışmalarının merkezinde yer alması cihetinden, Katolikliğe zihniyet itibariyle bağlıdır.Burada da Weil açısından yine bir ilginçlik söz konusudur ki o, kutsal-lık kavramını Rudolf Otto gibi sistemleştirerek özelleştirmek yerine, bilakis inayet, ahlak, sevgi, saygı, iyilik, merhamet, tevazu, güzellik terimleriyle hayatın tümüne yaymayı arzulamıştır.Bu yaklaşımıyla Weil, felsefi planda düşüncesini (ruhsal ve eylemsel benzerlikleri bakımından aralarında yakınlık kurabileceğimiz) Wittgenstein kesinliğinde ortaya koyamadığı gibi, mezhepdaşı Berson’un sezgi konusundaki tutarlılığına da eriştirememiş ve onları açıldıkları oranda kapatılan özlü söyleyişlerin (aforizmaların) kaderine emanet etmiştir.Bu hususlarda, (Weil’in tüm eserleri dilimize henüz çevrilmiş olmasa da) Ketebe Yayınları arasından çıkan Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler (Çev.: Orkun Elmacıgil, İstanbul 2018); Kişi ve Kutsal (Çev.: Orkun Elmacıgil, İstanbul 2019; aynı adla Çev.: Murat Erşen, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2018) ile son olarak Doğubatı Yayınları arasından çıkan Yerçekimi ve İnayet (Çev.: M. Mukadder Yakupoğlu, İstanbul 2019) adlı kitaplardan genel bir fikre ulaşmak mümkündür.Ayrıca, Kişi ve Kutsal’a yazdığı önsözde “Gerçek şu ki, Simone Weil düşüncesinin ana kategorisi başka yerde, etik ve siyasetle ilişkillerin hâlâ düşünülmeyi beklediği bir deneyimde bulunur. Bu deneyimin, Cahiers’de (Defterler) okuduğumuz, bir adı vardır: Bahtsızlık, bu hayranlık verici sözcüğün başka dillerde eşdeğerlisi yoktur” dedikten sonra “Weil’in felsefesi, Epikuros’unkine simetrik olarak zıt bir zihinsel işlemden yola çıkar: Eğer Epikuros insanı tüm acıların sona erdiği andan itibaren düşünüyorsa, Simone Weil insanı tam aksine, tüm hazların ve iyiliklerin ortadan kaybolduğu andan itibaren düşünür. Epikuros için nasıl ki acının sona eremesi deneyimi, var olmaktan duyulan küçük neşeye ve dostluğa açılan eşikle kesişiyorsa, aynı şekilde Simone Weil için de, bahtsızlığın kayıtsız şartsız kabulü öyle bir eşiğe dangasını vurur ki bu eşik aşıldığında enerjinin ve yaşamın bozulmamış bir biçiminin deneyimi mümkün hale gelir” şeklindeki açıklamasını “Simon Weil’e göre, bir siyaset ve bir etik bu eşikten hareketle düşünülebilir ama açıktır ki Weil aradığı şeyler için adlar bulmayı başaramamıştır.” yargısıyla tamamlayan Giorgio Agamben’den de belirttiğimiz hususta destek alınabilir. Ki, Agamben Kutsal İnsan adlı kendi çalışmasında, kutsalla onca meşgul olduğunu bildiği halde Weil’den hiç söz de etmemiştir.Buna rağmen Weil, felsefe – din ve aforizma üçlüsünün düşüncedeki güçlü etkisini görmemiz ve bize göre yeni olmayan ancak Batılılar için büyük yenilikler taşıyan yaklaşımlarını bilmemiz bakımızdan mutlaka okunması gereken bir felsefecidir.
İlk kez Tükçe yayınlandı
Hayat
İlk kez Tükçe yayınlandı
Fransız filozof Simone Weil “Kişi ve Kutsal”da hak kavramını odağına alıyor, kişinin fiziksel görünüşüne ve fikirlerine bakılmadan kutsal olduğunu belirtiyor. Weil, insanların yüreğinin derinliklerinde, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürüme rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti bulunduğunu söylüyor: “Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur.”
Yeni Şafak
Tek kanatlı kuş
Gökhan Özcan
Tek kanatlı kuş
Bütün bunlar ne için... Ne için bütün bu koşuşturma?” diye sordu kendi kendine, “hayatlarımız, içinde kendi anlamlarını dahi biriktiremeden gelip geçiyor!”İnsanın kendi hakikati içinde yeri olan şeylerin bir kısmını görmezden geliyor olması, onlardan adeta kaçıyor olması tek kanatlı bir kuş haline getiriyor insanı. O sebepten ki, havada fasit daireler çizerek dolanmaya mahkum o tek kanatlı kuş gibi çaresizce dönüp duruyoruz içinden çıkamadığımız girdapların içinde. Kendini pişirecek ateşten kaçm...
Simone Weil diye biri
Yaşar Süngü
Simone Weil diye biri
Küresel sermaye, “Tüket” dedi, o ihtiyacı kadar yemeyi tercih etti. Küresel sermaye “para biriktir” dedi, o kazandıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Küresel sermaye sağlığı için özel imtiyazlardan faydalan dedi, o “halka nasıl sağlık hizmeti veriliyorsa, o bana yeter” dedi.Kapitalizmin icat ettiği bütün kutsallarla savaştı, insanın içindeki kutsalı yeniden keşfetti ve 34 yaşında veda etti.20. yüzyılın düşünce ve eylem savaşçısı merhumenin en kısa öyküsü bu.**1909’da Paris’te dünyaya geldi.On ...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.