Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Bildirilerin dünyâsı
Bildirilerin dünyâsı
Bildiriler modern siyâsal kültürlerin dikkât çekici bir boyutudur. Esas olarak, üniversitelerde Siyâsal Propaganda derslerinde okutulduğunu söylemeliyim. Batı dillerinde buna “manifesto” deniliyor. Bizde ise eski Türkçe ifâde edersek, büyük ölçüde “tebliğ” karşılığı kullanılıyor. Kelimenin elbette dînî bir kökü var. Peygamberler arz kürede ilâhî hakikât ve kelâmın tebliğcileridir. Lâkin tebliğ burada esas olarak şifâhîdir. Daha çok bir dâvet ve uyarı niteliğindedir. Metin bundan bağımsızdır. Me...
Siyasal mezunu girişimciden radikal karar: Katar, Kuveyt ve Irak gibi ülkelerden büyük talep var
Ekonomi
Siyasal mezunu girişimciden radikal karar: Katar, Kuveyt ve Irak gibi ülkelerden büyük talep var
Ankara'da 30 kazla kaz üretimine başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu Cihat Çiftçi, işini memleketi Van'ın Erciş ilçesinde sürdürüyor. Memleketine döndükten sonra kurduğu kaz çiftliğinde 2 yılda bine yakın kaz yetiştiren Çiftçi, yurt içi ve yurt dışına civciv göndermeye başladı. Çiftçi Orta Doğu'da Katar, Kuveyt ve Irak gibi ülkelerden yoğun kaz talebi olduğunu ifade etti.
DHA
Gannûşî’nin serveti
Gannûşî’nin serveti

Merkezi Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) oluşturan yedi emirlikten Dubai’de bulunan Suudi sermayeli “El Arabiya” televizyonunun internet sitesi, geçtiğimiz günlerde Tunus Meclis Başkanı Râşid Gannûşî ile alakalı uzun bir dosya yayımladı. Konu, başlıktan da anlaşılabiliyordu: “Gannûşî’nin şüpheli serveti”. Kimsenin adını-sanını duymadığı birtakım insanlara dayandırılan ve içinde bol bol “Tunuslular tepki gösterdi” şeklinde ucu açık cümleler geçen dosyada, özetle, doğru-düzgün geliri ve ekonomik faaliyeti bulunmayan Gannûşî’nin, 2011’de ülkesine döndükten ve partisi Nahda Hareketi iktidara geldikten sonra “astronomik biçimde” zenginleştiğinden söz ediliyordu. Gannûşî’nin bir dönem Tunus’ta dışişleri bakanlığı da yapan damadı Refîk Abdusselâm’ın Çin’le “akçeli” ilişkiler geliştirdiği iddia edilen yazıda, Gannûşî’nin “son model arabalarından, şişkin banka hesaplarından, malikânelerinden ve lüks yaşantısından” dem vuruluyordu.

El Arabiya’dan sazı alan Mısır merkezli El Ğad televizyonu, bu defa, “Tunuslular, iddiaların araştırılmasını istiyor” temalı bir haber yaparak, meseleyi daha ileri boyutlara taşıdı. Kanalın ana haber bültenine Tunus’tan bağlanan acemi bir muhabir, “Gannûşî’ye hem sosyal medyada hem de ülkenin sokaklarında büyük bir tepki” olduğundan söz ederek, ortalığı velveleye veriyordu: “Gannuşî’nin milyar dolarları bulan serveti, siyasî partiler arasında da büyük öfkeye yol açtı. Parlamentoda bir soruşturma açılması talepleri var. Gannûşî’nin Türkiye ve Katar’la ilişkileri de sorgulanıyor. Kendisinin bu ülkelerden elde ettiği menfaatler ve özellikle de Libya konusunda aldığı Türkiye yanlısı tavır, gündemde...”

(Ara not: Kahire ve Londra stüdyolarından yayın yapan El Ğad televizyonu, BAE sermayesiyle, Muhammed Dahlan tarafından kuruldu. Ortadoğu koridorlarında “Karanlıklar Prensi” lakabıyla ünlenen Dahlan, bölgede gerçekleşen birçok kirli operasyonun arkasındaki aktör olarak biliniyor. İsrail’in, Mahmud Abbas’tan sonraki “favori adayı” olan Dahlan, Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da sahneye konmaya çalışılan darbe girişimini de desteklemiş bir isim. Nitekim, Fethullah Gülen, 15 Temmuz’dan hemen sonra El Ğad televizyonuna özel röportaj vermiş, Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiğini belirterek, Batı’ya “Türkiye’ye müdahale” çağrısında bulunmuştu.)

Nahda Hareketi, iddiaların Arap basın-yayın organlarında boy göstermesinden hemen sonra yaptığı karşı açıklamayla, “Râşid Gannûşî’nin serveti”nin dökümünü yayımladı: Tamamı Tunus bankalarında olmak üzere 18 bin dolara karşılık gelen bir maddî birikim, Kia marka binek araç ve Tunus’un dış mahallelerinden birinde iki katlı sade bir ev. (2016’da, bu evde Gannûşî’yi ziyaret etmiştim. Bahçeli, hiçbir lüksü olmayan, sıradan bir konuttu.) Bunlardan başka, Tunus içinde veya dışında herhangi bir şirkette ortaklık, yurtdışından para transferi veya buna benzer bir ekonomik aktivite de mevcut görünmüyordu. Ama “hakikat pabuçlarını giyene kadar, yalan dünyayı dolaşır” sözünde olduğu gibi, Gannûşî hakkındaki asparagas haberler BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin medya organlarında arz-ı endâm etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya hesaplarında yapılan tezvirat da cabası.

Râşid Gannûşî’ye yönelik karalama kampanyası, 2013’te darbeyle iktidardan düşürülene kadar Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) hakkında yine BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği hücumları andırıyor. Mursi ve İhvân’a El Arabiya ve diğer kanallar eliyle atılan iftiralar, bugün birçok ülkede (bu arada Türkiye’de de) müşteri bulmaya devam ediyor. “Savunduğunuz Mursi var ya...” diyerek cümleye başlayan sayısız ahmak, BAE ve Suudi Arabistan’ın düşmanca politikalarının taşeronluğunu yaptığından habersiz, yalanların üzerinde tepiniyor.

Râşid Gannûşî, 20 yıla yakın bir sürgün hayatından sonra 2011’de ülkesine döndüğünde, liderliğini yaptığı Nahda Hareketi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. Ancak 2013’ün başından itibaren (tam da Mısır’da darbe hazırlıkları sürerken) Tunus’ta ardı ardına bombalar patlamış, siyasî suikastlarla önemli simalardan bazıları öldürülmüş, Gannûşî de durumun vehametini hızlıca kavrayarak ülkeyi erken seçime götürmüştü.

“Siyasal İslâm’la savaş” adı altında İslâm dünyasını dizayn etmeye soyunan BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykasının, şimdi Tunus’u tamamen karıştırmaya ve -ne pahasına olursa olsun- Nahda’yı iktidardan uzaklaştırmaya kararlı olduğu anlaşılıyor. Başta Gannûşî’nin can güvenliği olmak üzere, önlemlerin en üst düzeye çıkarılması gereken bir süreç bu.

Siyasal İslam gerçekten birileri için bitmiş
Siyasal İslam gerçekten birileri için bitmiş

Siyasal İslam’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanların her şeyden önce siyasal cahili olduğuna baştan itibaren hükmedebiliriz. Zira siyasallık başarıyla değerlendirilebilen bir şey değildir. Bazı siyasal hareketlerin yenilmiş olmaları bile onların siyasallıklarını bitirmez, sadece siyaset sahnesindeki konumları hakkında bir fikir vermiş olur. Zira siyasallık tam da bir mücadele esnasında yenen veya yenilenlerden bahsedilebildiği yerde kendini gösterebilen bir şeydir.

Üstelik bugün İslam’ın dünyada geçerli olan adaletsiz dünya düzeni içinde başarısını ölçmenin yolu, onun aynı adaletsiz düzene rakip olabilecek kurumları ne kadar tesis edebildiğini ölçmekten mi geçecektir yoksa tam da bu düzene çomak sokabilme kabiliyetinde mi?

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Siyasal İslam’ın bittiğini ilan eden sözleri tam da bu ikilemin arasında kalmaktan kaçarcasına dünya düzeninin başarı kriterlerine teslim olmaktan başka bir izlenim vermiyor.

Allah aşkına, bugün Türkiye’de veya İslam dünyasının her tarafında demokrasinin veya iyi yönetimin gelişmemesinin sorumluları Müslümanlar mıdır? Türkiye İslam ile demokrasiyi başarılı bir biçimde meczedemediği için mi yıllardır sayısız darbe girişimlerine maruz kalıyor? Yoksa tam tersi gayet başarılı bir biçimde bu imtizacı çok iyi başarabildiği için mi? Türkiye’nin 2010 yılından itibaren, yani Arap Baharı süreciyle birlikte bu haliyle sistem için tehlikeli hale geldiği anlaşıldığı andan itibaren maruz kaldığı müdahaleler siyasal İslam daha başarılı bir modele doğru evrilsin diye mi yapıldı? Yoksa Türkiye’nin demokratik süreçleri işlettiğinde halkının iradesini yönetime yansıttığında sergilediği bağımsızlığın dünya sistemi için teşkil ettiği tehdit algıları mı birilerinin zihinlerine farklı duygular, hesaplar ve değerlendirmeler ekti?

Hangi durumda siyasal İslam başarılı olmuş olacaktı ve bugün siyasal İslam’ı nerelerde arıyoruz, kimin hangi özleminde, kimin hangi söyleminde, kimin hangi icraatında?

Müslümanların kendileri ve bütün insanlık için daha iyi, daha onurlu, daha özgür ve daha müreffeh bir dünya arayışları ve talepleri ne zaman bitti?

Müslümanlar olarak dünyanın her yanında her gün aşağılanan, zulme maruz kalan, vatanları işgal edilen, servetleri sömürülen, üstelik kendilerinden bir de korkulup nefret edilen Müslümanlar bütün bunlara karşı sessiz ve tepkisiz mi kalmışlar?

Her gün dünyanın her yanında tam da bu haksızlıklara karşı Müslümanların ayyuka çıkan sesleri, söylemleri, isyanları var. Siyasal İslam’ın bittiğini söylemek ancak bu seslere sağır kesilmekle mümkün olabilir. Siyasal İslam her zaman belli mahfilerde üretilmiş eline anahtarı teslim edilmiş kurum veya şirketlerin başarılı (veya başarısız) yönetimiyle ilgili bir şey değil ki.

Siyasal İslam toprağı işgal edilmiş olan Filistinlinin direnişidir. Yine Kudüs’te, Mekke’de, Medine’de haremi namusu ve mukaddesi çiğnenmiş ümmetin duası ve feryadıdır. Suriye’de her gün evleri başlarına yıkılıp yetim düşen, aç sefil bırakılan çocukların orada yiyebilecek ekmek var diye cennet iştiyakıdır. Mısır’da tam da halkın özgürleşme, onur ve ekmek bulma arayışında içine girdiği asil mücadeleye karşı yapılan darbeyle, meydanda sessiz sedasız protestolarını yapmaktayken katledilen üç bin insanın şehadetidir, o şehadeti şahit olanların hüzünlü ama asil hatıraları ve hiç bir şey olmamış gibi devam eden mücadeleleridir. Myanmar’da yakılarak veya boğularak soykırıma tabi tutulan yoksul Arakanlıların canhıraş çığlığıdır. Bir de bütün mazlumlara umut olmak üzere yedi düvele, binbir surat düşmanın türlü entrikasına karşı mücadele eden Türkiye’nin varoluş mücadelesidir.

Siyasalı bu seslerde, bu çığlıklarda, bu feryatlarda, ve bu mücadelede arayacaksınız. Bunlara sağır olmadan bütün bu seslere, bu çığlıklara, feryatlara, mücadelelere yabancı olmadan siyasal İslam’ı sadece Türkiye’deki belli bir dönemde belli insanlar arasında yaşanmış bir tecrübenin özeline sıkıştırıp orada bitirmek var ya?İşte siyasal İslam analizlerinin büyük çoğunluğunun sıkça düştüğü handikap. Bundan daha iyi bir örnek olamaz. Herkes kendi kişisel tecrübesi üzerinden solipsistik (tekbenci, gözlerini kapadıklarında dünyanın başkaları için de görünmez olduğunu sanma hastalığı) bir süreç analizi yapıyor. Kendisi için bitmiş olan şey bütün dünyada bitmiş sayıyor.

Siyasal İslam’a veya İslamcılığa mesafe koyan insanların, onun bittiğini düşünen insanların çoğu için durum tam da böyledir. Kendileri uzaklaşmış, kopmuş oluyor aslında, o dünyanın duygularından , tecrübelerinden, sıkıntılarından, mücadelesinden, dostluklarından. Uzaklaşınca dost-düşman da birbirine karışıyor kaçınılmaz olarak.

Tabii eskiden İslamcı olanların içine düştükleri solipsizm bu. Bir de zaten İslamcılığa muhalif olarak onun bitmiş olma ihtimalini çok sevenlerin ve buna dair her türlü haber ve analizi büyük bir iştahla üretip satan veya satın alanların, analizleriyle temennileri birbirine karışmış olanların solipsizmi var. Her ikisi siyasallıkla ilgili aynı cehaletten besleniyor.

İşi başarıya bağlamışken şunu da iyi bilmek gerekir ki, dünyada siyasal İslam, demokratik, özgürlükçü ve kalkınmacı bir hareket olarak başarılı olduğunda demokratik-modern dünyanın takdirini almıyor, bilakis hedefi haline geliyor. Onlar bu tarz bir hareketi kendilerinden bağımsızlaşan sömürgeden kurtuluş hareketi olarak algılamaya devam ediyorlar. Böyle bir hareketin başarısız olması için ellerinden geleni yapıyorlar. İşte, Mısır tarihinde ilk defa seçimle gelmiş bir Cumhurbaşkanı olarak Muhammed Mursi’ye karşı yapılan darbeye Avrupa ve Amerika demokrasisi darbe bile diyemedi.

Peki biz şimdi Mursi devrildi diye onu başarısız, onun yerine geçen dünyanın en rezil diktatörü ve onun temsil ettiği değerleri başarılı mı sayacağız?

Bu rezalete karşı hala var olan güçlü itiraz ve direnişin temsil ettiği siyasallığı da mı görmeyeceğiz?

Yine bir İslâmcılığı bitirme mevsimi
Yine bir İslâmcılığı bitirme mevsimi

Türkiye’de alışmamız gereken -aslında epeyce alıştığımız- konulardan biri de belli periyotlarda bir İslâmcılık (veya siyasal İslâm) tartışması ve bu tartışmada mutlaka bir İslâmcılığın sonunun ilânı.

Gerçi, tartışmaları büyük ölçüde bu periyodik ölüm ilânları tetikliyor. Bu ilânla birlikte birçok insanın tartışmaya girerek ya gerçekten öldüğünü veya aslında ölmediğini ispatlamaya çalışmaları da bu tartışmaların rutini. Başka rutinlerden birisi herkes tarafından İslâmcı bilinenler veya siyasal kamplaşma veya ayrışma içerisinde İslâmcı olarak bilinenlerin de “İslâmcı” ifadesine itirazları. Bu itiraz yoluyla aslında belki de İslâmcılığın sonunu ilân edenlere de başka türlü itiraz etmiş oluyorlar.

Öyle oluyor da, dönüp dolaşıp belli periyotlarda neden bu ölümü, bu sonu yaşıyoruz?

Olayın şöyle bir ironik tarafı da oluyor. İslâmcılığın sonunu ilân edenler bir süre sonra sahneden çekiliyor, yani tabiri caizse ölüveriyorlar veya siyaseten söylemleri, söyleyecekleri tükeniyor, ama İslâmcılık her nasılsa onların teşhisine rağmen bir süre daha yaşamaya devam ediyor ki, bir sonraki ilânı yapmak başkalarına düşüyor. Bir vesileyle olayı Nietzche’nin Tanrı’nın Ölümünü ilan eden sözüne benzetmiştik. Bir duvar yazısına da yazılmıştı: “Tanrı öldü, imza: Nietzche” ve bir sonraki satırda “Nietzche öldü, imza: Tanrı”.

Allah affetsin, İslâmcılığın öldüğünü söyleyenlere karşı, bu işin o kadar basit olmadığını, İslâmcılığın her Müslümanın eylemine içkin bir varlık iradesi olduğunu anlatma tasasına düştüm hep. Zamanla bu işin tabi olduğu periyottaki düzeni fark ettikçe ne kadar beyhude bir işle uğraştığımı fark ettim desem, umarım kimse beni de İslâmcılığa tövbekârlardan saymaz.

Şunu net olarak görüyorum. Bu teşhisleri veya teşhis iddialarını ortaya koyanların ne İslâm’ın mahiyetinden ne de siyasetin tabiatından haberleri olmadığı gibi genel anlamda İslâmcılık olarak temayüz eden siyasal hareketlerin niyet ve zihniyet çözümlemesine, siyasal hermenötiğine en ufak bir vukufiyetleri var.

Giriş cümlesi Lailâhaillallâh (kula kulluğun reddi, kulluğun sadece Allah’a tahsisi) olan bir dinden siyaseti soyutlamaya çalışarak kendilerini siyasete bulaşmayan salt Müslümanlar olarak niteleyenler İslâm’dan ne anladıklarını sanıyorlar? Her gün ve her yerde insanı kendine kul etmeye çalışan, bu uğurda yeryüzünü fesada boğan, bozgunculukla düzenlerini kuran Tanrı müsveddelerine karşı koymadan, onlarla ve onların bağnaz ve gözü kara kullarıyla mücadele etmeden Müslüman olunabileceğini mi?

Daha önce de söyledik, İslâmcılık bu yanıyla tüketilemeyen bir potansiyeldir, çünkü her gün kendini namaz gibi, oruç, hac, kurban, şehadet, zekât gibi en temel eylemlerde ortaya koyuyor. Bu eylemler üzerine hiçbir politik söylem geliştirilmese bile bunların kendiliğinden felsefesi İslâmcı duyguyu, iradeyi ve duruşu her zaman yeniden üretmeye yetiyor.

Siyaset insanın en temel varoluş düzeylerinden, insanın kendini realize ettiği bir etkinlik biçimi, dünyaya kendi değerleri ve ilkeleri doğrultusunda müdahale iradesiyle temayüz eden bir insani varoluş.

Kula kulluğun reddi her şeyden önce bir duruştur, bir mücadele sürecidir ve bunun toplamı aynı zamanda İslâmcılığın içeriğini doldurur. Bu arada adına İslâmcılık demeyebilirsiniz de.Nihayetinde İslâmcılık bir isimlendirme. Müslüman isminin onda kastedilen şeyi fazlasıyla içerdiği söylenebilir. İslâmcılık kavramına mazmununu reddetmeden, onu ifadeye Müslümanlığın yettiğini düşünerek itiraz edenler olabilir. Farklı hassasiyetler giriyor devreye, anlaşılabilir hassasiyetler. Ancak kavrama itiraz giderek mazmununa da itiraza dönüşebiliyor. Siyasetin en sığ tanımına müracaat edilerek kula kulluğa mücadelede dost ve düşman ayırımını felç eden bir istikamet kaybına yol açabiliyor.

Evet. Dost-düşman ayırımı, siyasetin en geçerli tanımlarından biri aynı zamanda ve Müslüman için de en kurucu ayırımlardan biri.

Müslümanlar kimin velisi/dostudur, kimin düşmanı? Ya kafirler birbirlerinin velisi, dostu değil midir? Onların dinine tabi olmadığın sürece, onların siyasi kamplarına dahil olup kendi kardeşlerini satmadığın sürece senden razı olmazlar ya. İslâm’ın kurucu söyleminde içkin olan bu en temel siyasi duruş var olduğu sürece siyasal İslam’ı kim nereye bitirebiliyor? Bu duruşu kaybetmeden, kendi dostlarına başkalarını tercih edip düşmanla bir olmadan siyasal İslâm’ın bitişini görmek nasıl mümkün olabilir?

Siyasal İslâm’ın bitişini belli bir başarısızlığa bağlayanların dönüp tekrar görmeleri, şahit olmaları gereken şey bu siyasallığın başarıyla veya başarısızlıkla kendini ispatlayabilecek bir gerçeklik olmadığı gerçeğidir. Mesela bugün kimse siyasal Hıristiyanlığın, Yahudiliğin veya Budizmin bitişinden bahsedemez. Bu dinsel siyasallıklar insanlığa çok büyük çareler sunabildiği için mi? Asla. Bilakis bir siyasallık zorunlu olarak bütün insanlığa çözüm üretmekle veya belli bir başarıya ulaşarak var olmaz. Bir siyasallığın varlığı ona inananlar bütününün onun etrafında kendi kimliklerini, dostlarını ve düşmanlarını belirledikleri mücadeleleriyle gerçekleşir.

Siyasal İslâm’ın bitişini bir başarısızlığa bağlayanlar, ondan nasıl bir başarı bekliyorlardı acaba?

Asıl can alıcı soru budur aslında: Bugün dünyanın her yanında toprakları işgal altında olan, ülkelerinde darbelere maruz kalıp her türlü zulme maruz kalan, dünya müstekbirlerinin hem korkulu rüyası ama aynı zamanda bu korku yüzünden de sürekli mazlum ve mağdurları olan Müslümanlara, onların temsil ettiği duruşa, hangi insaf kriterleriyle, nasıl bir başarı veya başarısızlık atfedilebilir?

İçtimanın faydası
İçtimanın faydası

Bangladeş’in başkenti Dakka, geçtiğimiz 10-19 Ocak tarihleri arasında, dünya Müslümanlarının hacdan sonraki en geniş katılımlı toplantısına ev sahipliği yaptı. Bangladeş içinden ve dışından 4 milyondan fazla Müslümanın iştirak ettiği toplantı, yoğunluk nedeniyle iki etap halinde icra edildi. Bu etaplardan ilki 10-12 Ocak, ikincisi de 17-19 Ocak’taydı. Dakka’nın hemen kuzeyindeki özel bir alanda, Turag Nehri’nin kıyılarında düzenlenen toplantıya, “Bishwa Ijtema” deniyor. Türkçesi: Dünya (Müslüman) Toplantısı. “İçtima” kelimesinin bizdeki askerî çağrışımlarını yok sayarak, “Dünya İçtiması” diye de tercüme edebiliriz.

Türkiye’de de mensupları bulunan Tebliğ Cemaati tarafından 1967’den bu yana düzenli olarak tertip edilen içtimada, katılımcılar dua, zikir, tefekkür ve dinî metin okumalarıyla meşgul oluyor. Belli vakitlerde cemaate mensup din adamlarının konuşmalar da yaptığı içtima, “âhir münâcaât” denilen toplu dua ile son buluyor. Bu yılki “âhir münâcaât”a Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina da bizzat katıldı. Şeyh Hasina’nın kızı ve diğer yakınlarıyla kameralara verdiği dua pozları, Tebliğ Cemaati mensuplarının bu yıl sosyal medyada en çok paylaştığı kareler arasına girdi. “Başbakan da bizden” imasıyla.

1929’dan bu yana çeşitli ülkelerde yıllık toplantılar düzenleyen Tebliğ Cemaati, Dakka’daki içtimayı 1967’de dünya çapında bir buluşmaya çevirdiğinden beri, katılım da giderek artıyor. Bangladeş’in, “Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler” sıralamasında Endonezya ve Pakistan’dan sonra üçüncü sırada bulunsa da, Tebliğ Cemaati’ne mensup insanların sayısı bakımından ilk sırada olduğu tahmin ediliyor. Bishwa Ijtema, bu açıdan bir tür “millî etkinlik” mesabesinde.

Girişte “hacdan sonraki” dedim ama, son yıllarda bazı kaynaklar, Şiîlerin Âşûrâ’dan sonraki 40 günlük yas süresinin bitişinde icra ettikleri “Erbaîn Törenleri”nin “dünyadaki en geniş Müslüman toplantısı” olduğunu vurguluyor. İran’ın meseleyi özellikle devlet eliyle organize ve teşvik etmesinin doğal bir sonucu olarak, Erbaîn’e katılımlar her sene astronomik biçimde katlanıyor. Tam sayıyı bilmek mümkün olmasa da, 40 günden fazla süren törenler boyunca en az 15 milyon insanın Kerbelâ ve çevresine akın ettiği düşünülüyor.

Bu hesaplamaya itibar edecek olursak, Müslümanların ilâhî bir emir olarak yerine getirmeleri gereken yıllık hac ibadetine katılım oranı, Bishwa Ijtema ve Erbaîn’den sonra üçüncü sıraya düşmüş oluyor. Bu durumun siyasî, ekonomik ve sosyal sebepleri ile İslâm toplumlarının birlik ve beraberliği açısından doğurduğu sonuçlar üzerinde herhalde bir gün ciddiyetle durulacaktır.

***

Hindistanlı dinî lider Muhammed İlyas Kandehlevî (1885-1944) tarafından 1920’lerde temelleri atılan Tebliğ Cemaati, kendisinden sonra yerini alan oğlu Muhammed Yûsuf Kandehlevî (1917-1965) zamanında dünya çapında bir yapılanmaya dönüştü. Bağlılarından İslâm’ı derinlemesine yaşamalarını, basitliği esas almalarını ve dini başkalarına anlatmak için seyahate çıkmalarını talep eden Tebliğ Cemaati, öncelikle kişisel ahlâkı ve disiplini geliştirmeyi öğütleyen bir öğretiye sahip.

Güncel istatistiklere göre: Bangladeş, Hindistan ve Pakistan başta olmak üzere, Tebliğ Cemaati mensupları dünyanın bütün ülkelerine dağılmış durumdalar. Toplam sayılarının 80 milyon ve üzerinde olduğu düşünülüyor. Modern iletişim teknolojilerinin ilerlemesiyle birlikte, cemaatin hacmi de giderek genişliyor.

Kendi ülkesinde “Siyasal İslâm”a savaş açmasıyla tanınan Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina’nın bile dua toplantılarına iştirak ettiği Tebliğ Cemaati’nin dünya çapında böylesine yaygınlık kazanmasının ve revaç bulmasının sırrı, cemaat mensuplarının siyasetten tamamen uzak durmasında gizli. Filistin meselesi, Ortadoğu’daki yabancı işgalleri, Hindistan-Pakistan çatışması, Keşmir sorunu, Avrupa ve ABD’deki Müslümanların yaşadığı çeşitli güncel problemler, İngiltere’nin Asya politikaları... Bunların hiçbiri, Tebliğ Cemaati’nin gündeminde değil. Cemaat, mensuplarını siyasî çalışmalara girmekten tamamen men ettiği için, zaman içinde tümüyle “apolitik” bir çizgi, teşkilâta hâkim olmuş durumda. Meseleye “dünya sistemi” açısından baktığımızda, her yıl “ikinci en kalabalık Müslüman toplantısı”nı düzenleyen bir cemaatin, “tehlikeli” addedilmediği söylenebilir.

***

Şu durumda, “Bishwa İçtiması’nın İslâm dünyasına sağladığı pratik fayda nedir?” diye düşünülebilir. “Toplu dua” ile, bir tür deşarj mıdır gerçekleştirilen? Müslümanlar olarak daha “haccın imkânları”ndan bile faydalanamıyorken, bu sorular lüks bile kaçabilir gerçi.

Muhafazakârların demokrasiyle imtihanı
Muhafazakârların demokrasiyle imtihanı

Demokrasiyi sorgulayan ve hatta ret eden muhafazakârlar ciddi teorik ve pratik gerçeklik bilincinin beraber yoksunluğunu yaşıyorlar. Çünkü demokrasi, 19. Yüzyıl İstanbul İslamcıları tarafından meşrutiyet teorisi çerçevesinde ele alınıyor. İslamiyet siyasal katılım, muhalefet ve siyasal eşitlik çerçevesinde yorumlanıyor. Bidat ve şura ilkeleri bu bağlama yerleştiriliyor. Hatta dönemin en önemli siyasal teorisyen ve devlet adamlarından biri olan Said Halim Paşa İslam’da Siyasal Teşkilat adlı risalesinde yeni bir siyasal teoloji öneriyor. Bu siyasal teoloji, büyük ölçüde hakimiyet-i milliye tezi ile İslam siyaset anlayışını uzlaşmaya dayanır. Hakimiyet-i Milliye, yönetimin millete dayanması demektir. Demokrasi kelimesinin Osmanlıcasıdır.

Video: Muhafazakârların demokrasiyle imtihanı


Said Halim Paşanın geliştirdiği siyasal teoloji “şer’i demokrasi diyebileceğimiz bir arayışı anlatıyor. Bu çerçevede yasamanın şer’iliğini ve yürütmenin hakimiyet-i milliyesini savunur. Hatta bu çerçevede “kamil demokrasi” (Democratie parfaite) kavramını da kullanır. İslam dünyasının belki yüzyıl sonra tartışacağı bu konuları devleti en üst düzeyde yöneten ve onu İslam kalarak demokratikleştirme çabasında olan bir zihni temsil ediyor.

Birinci meclis, bir açıdan Said Halim Paşanın geliştirme çabasında olduğu siyasal teolojiye dayanıyordu. Bu nedenle Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kurulmuştu, Meclise dayanan Hakimiyet_i Milliye vardı ve TBMM’nin kürsüsünün başına Kurandaki şura ayeti yazılmıştı. Bu Meclisin tasfiyesi ile beraber İslamcılar ve muhafazakarların siyasal teolojileri de tasfiye edildi. Artık hakimiyeti milliye tamamen seküler bir bağlama taşındı. Şeriye ve evkaf vekaleti kaldırıldı ve tek parti rejimi uygulandı. İslam içinden meşrutiyetle gelen demokrasi düşünce ve pratiği de kalktı.

1960’ların İslamcılığı devrimci ve otoriter siyasal düşüncelerden etkilenerek o da “İslam inkılabının” peşine düştü. Seyyid Kutup üzerinden gelen rüzgarlarla politik alanla tevhit alanı birleştirildi. Bundan dolayı demokrasi de bir “küfür rejimi” olarak algılandı. İslamcıların yeni dönemde yükselen İslam Devleti arayışı hangi yöntemle gerçekleşecekti? İslam’da iktidar nasıl değişecekti? Halkın buradaki yeri neydi? Bu gibi sorulara cevap verilmiyordu bu yaklaşımlarda. Önemli olan İslam Devletini kurmaktı. Demokrasi de din ile mukayese edilerek adeta ayrı bir din gibi görülerek küfür diye damgalandı. Makdisi, Abdullah Azzam gibi bir çok Arap aktivist aydınlar “hakimiyet Allah’ındır” sloganlarıyla darbe ve isyan çağrılarında bulundular.

Ak Parti iktidarı ile beraber muhafazakar İslamcılar aslında yeni bir siyasal pratikle tanıştılar. Demokrasi ve İslam’ın uzlaşmasıydı bu. Demokrasi muhafazakarların ve İslamcıların hem önünü açtı hem de onları iktidara taşıdı. Onlara en fazla karşı olan ve onları dışlayanlar ise darbeciler, oligarşik yapılar gibi anti demokratik yapılardı. Bundan dolayı demokrasiye ilişkin İslamcı olumsuz bilinçlere rağmen pratik siyaset muhafazakarlara “demokratik nimetler” sundu. Muhafazakarlar orta sınıfla yükselen yeni dönem demokrasinin siyaset aktörleri oldular. Hem Türkiye’ye ilham oldular hem de İslam dünyasına. İslam dünyasının darbeciler ve isyancılar diyalektiğine mahkum olmadılar. Türk demokrasisi onları isyancılara çevirmedi ve onları hapishanelere tıkarak yok etmedi. En muhalif zeminden gelen İslamcılar ve muhafazakarlar demokrasi aracılığıyla devletin en tepe noktalarına tırmandılar. Bürokrasi dönüştü, dini özgürlükler genişledi, geniş toplumsal meşruiyetleri arttı.

Demokrasi ile siyasal sahnede meşruiyet kazanan ve önemli reformlarda bulunan muhafazakarlar, bugün batı ideolojisi diye reddiyeye yönelirlerse kendileri var eden temel siyasi dinamizmlerden birisini budamaya ön ayak olmuş olurlar. Çünkü hangi gerekçeyle olursa olsun demokrasiyi askıya almayı düşünenler, darbeciler ve oligarşik yapılar tekrar öne çıkarlarsa yapacakları ilk şey demokrasiyle gelen dinamikleri budamaktır.

Ak Parti, 17 Aralıkta ve 15 Temmuzda darbelerle karşılaştı. Meşru demokratik iktidara yönelen darbelerdi bunlar. Bugün de devleti mutlaklaştırarak demokrasiyi feda etmeye kalkışmak “cemaatin” yerine kendini “devlet sananların geçmesini” alkışlamak manasına gelir. Muhafazakârların ayaklarının altındaki dalı kesmeleri demektir. Ortadoğu’da diktatörlere karşı direnen demokratik muhalefetin umut ve ilham aldığı kaynağı dağıtmaktır. Devlet, varlığı kendinden menkul bir hakikat değildir. Devlet, bekası adına milletinin inancını, özgürlüğünü, siyasal katılım ve iktidar değiştirme imkanlarını yok edemez.

Sosyoloji öğrenmek…
Sosyoloji öğrenmek…
Venezuela üzerindeki baskılar devâm ediyor. Bu baskıların çeşitli boyutları mevcut. Ekonomik ve siyâsal baskılar en âşikâr olanları. Ama bunların berâberinde “entelektüel” baskılar da dikkât çekiyor. Bu, dünyâ çapında bir kampanya. Maalesef Türkiye'de de bunun uzantılarını görüyoruz.

Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.