Almana diş, Amerikalıya saç, Hollandalıya by-pass
Yaşar Süngü
Almana diş, Amerikalıya saç, Hollandalıya by-pass
Cumartesi yasağının geri dönmesi iyi olmadı.Esnaf, hafta sonu hareketlenen sokaklarla bir günlüğüne de olsa nefesleniyordu. Evlerde bunalan insanlar da pazar yasağı öncesi çarşı pazar dolaşarak stres atıyordu.Şimdi yeniden eskiye döndük.Önümüzdeki ramazan ayıyla birlikte uzun bir süre hafta sonlarını evde geçirecek insanlar. Paket servise uygun olan işletmelerle piyasa varlığını sürdürecek.Ne zamana kadar?Bilmiyoruz.Ama herkes bir çözüm üretmek zorunda.Neden?Salgın bittiğinde hem sağlıklı hem de...
Filozoflar sergiyle tanıtıldı
Hayat
Filozoflar sergiyle tanıtıldı
Yeni Yüksektepe Kültür Derneği-Aktiffelsefe 20 Kasım Dünya Filozoflar Günü dolayısıyla “Filozoflar Geçidi” sergisi düzenledi.
IHA
Adalet, hikmet, cesaret ve iffet
Adalet, hikmet, cesaret ve iffet
Adaletin hukuki, ahlaki, siyasi, felsefi pek çok yönü vardır. Adalet evrensel bir değerdir. Olmasa da olur diyen bir akıllı çıkmaz. O halde adalet duygusu fıtridir, yani ilahidir. Ahlakın evrensel değerleri de böyledir. Sözünde durmanın bir değer olduğunu kabul etmeyen bir millet yoktur. O halde bunlar insanın hamuruna yaradılıştan konmuş değerlerdir. Ve adalet deyince herkes ondan bir şeyler anlar. Ama sıra adaletin gerçekleştirilmesine gelince görüşler ve uygulamalar değişir. O halde bunun temel esasları da o değeri insanın içine koyandan alınması, O’ndan öğrenilmesi gerekmez mi?Video: Adalet, hikmet, cesaret ve iffetAdaletin çeşitlerinden önce felsefi yönüyle ilgili birkaç kelam daha edelim.Felsefi anlamda Aristo insandaki bütün yeteneklerin en makul çizgide kullanılmasını adalet olarak açıklar. Akıl, öfke ve şehvet insandaki en temel güçler ve güdülerdir. Bunların her birinin ifrat ve tefrit olarak iki aşırı ucu vardır ve adalet işte bu güçlerin orta noktasındaki çizgidir der.İslam düşünürleri de bunu ondan alıp açarlar ve şöyle derler:Aklın iki aşırı ucundan biri hilekârlığa varan kurnazlık ve ileri zekâdır ki, buna cerbeze denir, şeytanlığa varan bir doğruyu yanlış yanlışı doğru gösterme becerisidir. Aklın diğer aşırı ucu, kârını ve zararını dahi bilemeyecek kadar anlayışsız, ahmak ve ebleh olmaktır. Bu iki aşırı ucun ortası hikmettir, yani eşyanın hakikatini olduğu gibi görebilmektir. Adalet çizgisinin bir parçası budur.İnsanın kendini ve değerlerini koruması ve savunması için onun fıtratına, mayasına, konan öfke/gazap yeteneğinin de böyle iki aşırı ucu vardır. Eksik aşırı ucu ödlekliktir, ödlek insan hiç korkulmayacak şeylerden bile korkar, hiçbir değeri ve hakikati koruyup savunamaz. Fazla aşırı ucu, korkulacak şeylerden bile korkmamaktır. Tabii olarak bu, Allah’tan da korkmamayı sonuç verdiği için çok tehlikeli bir aşırılıktır. Adaletin en büyük tahripçisi ve her türlü zulüm ve işkencenin, haksızlıkların sebebi budur. Ortası ise cesarettir. Bu çizgideki insan Allah’ın ona bahşettiği değerleri korumak için gerekirse canını bile vermekten çekinmez, ama kimsenin hukukuna tecavüz etmez, haksız yere kimse ondan korkmaz, o ise karıncayı dahi öldürmekten korkar. Cesaret olmadan ayakta durmak mümkün olmadığı gibi, adaletin tesisi de mümkün değildir.İnsandaki şehvet gücü sadece cinsel şehveti değil, her türlü yeme içme arzusunu da anlatır. Türkçemizdeki iştah/iştiha kelimesi de bu köktendir. Bunun da iki aşırı ucu ve bir de ortası vardır. Fazlası; insanın helal haram, ar namus, hayâ gibi hiçbir insani erdem dinlemeden iştahı çektiği, nefsinin arzuladığı her şeye hayvanlar gibi saldırmasıdır ki, buna fücur yani edepsizlik, hayâsızlık denir. Eksik derecesi ise insanın dünya nimetlerine karşı hiçbir arzu duymaması, helalinden bile nasiplenemeyecek kadar silik olması halidir. Bu ikisinin ortası ise iffettir ki, nimetlerden helal çerçevede ve insan onuruna yaraşacak şekilde yararlanmak ve aşırılığa kaçmaktan utanıp kaçınmaktır. Onun için hem cinsel arzuların orta çizgisi, hem de midevi arzuların orta çizgisi iffet diye anlatılır. Adaletin temellerinden biri de budur.Bunlara bu üç yeteneğin yan dallarını da ekleyebiliriz ama neticede hepsi gider bu üç ana yeteneğe dayanır. Üzüntü, sevinç, hasetlik gibi duygular, ya da güçler de böyledir. Bunlar da insanın fıtratına, mayasına belli fonksiyonlar görmeleri için yaratıcısı tarafından konmuş programlardır. Hep kötü sanılan hasetlik duygusu bile insanda olmasa insan hiçbir değer üretemez. Yeter ki, bu duyguları orta noktada, dengede yani adalet çizgisinde tutmayı başarabilsin. Bunun için İslam düşünürleri de bu açıklamayı Sokrat’tan alarak ve geliştirerek kullanmışlardır. Bunu en güzel açıklayanlardan biri de Bediuzzaman’dır.Buraya kadar bu söylenenleri kabul etmeyen bir akıllı çıkmaz. Çünkü bu ontolojik, yani insanın varoluşuyla alakalı bir meseledir. Varsa vardır. Mesele bundan sonrasıdır, zor olan da budur. Bu güçlerin makul ve makbul orta çizgisini kim belirleyecektir? Belirledikten sonra insanları bu çizgide durmaya zorlayacak güç nedir? Durmazlarsa ne yapılacaktır? Felsefi anlamda bunlara adalet der geçeriz. Bu sadece zihnimizdeki ve hayalimizdeki bir adalet olur ama bunun ayaklarını yere nasıl bastıracağız? İdari, siyasi, ekonomik ve sosyal adaleti nasıl sağlayacağız? Zor olan budur ve bu noktada hep insandaki işte o güçlerin aşırı uçları devreye girer. İnsan kendi aklıyla adaleti nereye kadar sağlayabilir?İslam ümmeti Allah tarafından vasat bir ümmet olarak tanımlanmıştır. Vasat olma ifrat ve tefrit gibi iki aşırı ucun olmasını gerektirir. Hemen bütün eylem ve düşüncelerin aşırı iki ucu yani ifratı ve tefriti bulunursa, orta çizgi yani adalet de bulunmuş olur. Bendeniz Arşimet’in kaldıraç örneğinden ödünç alarak şöyle demiştim: Siz bana her hangi bir düşüncenin iki karşıt ucunu gösterin ben size bu konuda İslamî olanı söyleyeyim. Çünkü tam orta çizgi olacaktır.
Hayatın en derin çelişkisi
Ali Saydam
Hayatın en derin çelişkisi
Önce olayı hatırlayalım: Batman’da İpek Er adlı bir genç kızı alıkoyarak 20 gün cinsel saldırıda bulunduğu ve intihar ederek ölümüne neden olduğu iddia edilen Uzman Çavuş Musa Orhan ‘nitelikli cinsel saldırı’ suçlamasıyla ‘tutuksuz’ yargılanıyor.Önce gözaltına alınan, ancak ardından serbest bırakılan Orhan’ın tutuksuz yargılanması kamu vicdanını yaralıyor ve bu duruma tepki göstermek için pek çok tweet atılıyor. Biri de oyuncu Ezgi Mola’ya ait. Şöyle yazıyor Mola: “Tecavüzcü şerefsizi dışarı sal...
Sokrates’in ölümü üzerine tartışma
Hayat
Sokrates’in ölümü üzerine tartışma
Sokrates’in ölümünü çeşitli yönleriyle ele alan ve tartışma konusu yapan eser oldukça azdır. Daha çok Sokrates’ten aktarılan görüşler tartışılır. Emily Wilson, “Sokrates’in Ölümü- Kahraman, Hain, Geveze, Aziz” adlı kitabında Sokrates’in ölüme uzanan yönünü çeşitli açılardan ele almakta.
Yeni Şafak
Valéry’nin gölgesi
Valéry’nin gölgesi
Paul Valéry, Mimar Üzerine Aykırı Düşünceler - Paradoxe Sur L’Architecte -Eupalinos ya da Mimar’ını tıpkı ilk bakışta Platon’un diyaloglarını kurguladığı gibi kurgulamıştır.Sokrates, Platon diyaloglarında, en önemli, en yüksek şeyler’i bildiklerini umduğu sofistleri, siyasetçileri, şairleri, tragedya yazarlarını, hatipleri, zanaatkarları.. konuşturmak suretiyle (zihini bir doğurtmayla) bulmaya çalışmıştır. Onun aradığı en önemli, en yüksek şeyler’in ise, “... Atina’daki tüm faaliyeti ve insanlarla üzerinde konuştuğu şeylerin neler olduğu dikkate alınırsa, bunların hayatla, hayatın anlamı ile, ölümle, ölümden sonra bizi bekleyen kaderle, iyi yaşama ve mutlulukla ilgili şeyler olduklarını tahmin edebiliriz.” (Ahmet Arslan, İlk Çağ Felsefe Tarihi, İBÜ Yayınları, İstanbul 2014)Dolayısıyla Platon’un diyaloglarında Sokrates, insanda doğuştan var olan (verili) bilgiye erişebilmek için konuşturan, ilgili kişiler ise konuşturulandır.Valéry, kendi diyalogunda bu yapıyı tersine çevirmiştir; konuşturan Phaidros, konuşturulan ise Sokrates’tir; nitekim Platon’un Phaidros’u, Sokrates’in “Sevgili Phaidros, nereden gelip nereye gidiyorsun?”; Valéry‘nin Eupalinos ya da Mimar’ı ise Phaidors’un “Ne yapıyorsun orada Sokrates?” sorusuyla başlar.Hal böyle olunca, doğurtma yöntemi de tersine dönmekle kalmaz ve bu kez Sokrates’in bilgilenme amacı da, kendisinden kimi itirafları sağlama şeklinde yeni bir mahiyet yüklenir.Valéry, diyalog sahnesini ölüm sonrası mekanda kurmakla itirafa en uygun ortamı elde ederek, bu ortamı ve pişmanlığı Sokrates’e bizzat söyletir:“Phaidros, benim solgun Phaidros’um. Gölgem’in kardeşi Gölge, işleyecekleri herhangi bir töz ellerinde bulunmasa ve çabaları tenden yoksun olmasa son derece pişman olacağımı hissediyorum! Ortalığı kırıp geçiriyorlar, ardı arkaları da kesilmiyor! Biçimleniyorlar ama renklenmelerine olanak yok!... Beyhude bilgenin gölgesinden daha beyhude bir şey var mıdır.”Valéry, bu beyhudeliği, yine Phaidros’un soruları (doğurtma gayreti) üzerinden Sokrates’i felsefi tefekküründe dünyada iken eksik bıraktığı bir hususu konuşturarak, bizim (yaşayanlar) için fikri bir doluluğa / bilgiye / anlama tevdi eder. Bunun adı, sanattır! Platon’un sanata değil ama sanatkara mesafesi, hocası Sokrates’in ona mirası olarak değerlendirilir. Haşlakoğlu, “Platon düşüncesinde sanatın ve sanatçının olumsuzlanması tümüyle hakikatle ilişkisindeki tutumuna bağlıdır, yoksa sanat ve sanatçıyı kendi içlerinde hedef alan bir olumsuzluk söz konusu değildir” dese de, Platon’un Sokrates’in sanatçılarla ilgili ironik tutumunu vermedeki gayretine baktığımızda, onun sanatla / sanatçıyla mesafesi önemli hale gelir.Valéry’nin eserini yazarken, bu durumu özellikle gözettiğini, kendi önsözündeki şu yakınmasından, ironisinden ve siteminden fark ederiz: “Yüzyılın çabası gelecek ilkelerin zekasını fethetti. Bugün yapılan estetik analiz geleceğin eserleri arasındaki sentezin zafer kazanacağını öngördü. Yine de geleneksel çatı katlarının somurtkan ağırlığı, çelikten yapılma çiftliklerin kasvetli katılığı yaşamla bu kadar çok temas kurmuş olsa da heyecanlanmıyor! Çirkinliğe ve kazanca sövüp sayan, külah çatıların altında ilahi okuyan küçük kutsal tabulardan uzakta, dizelerden uzakta, senfonilerden uzakta merak uyandırmayan düzenlemeler üzerinde çalışıyor duvarcılar. Sözcükleri sert birer taş gibi uzun uzadıya yontan ve Tapınak’larını ayağa diken inşaatçısı oldu şiirin, ama tek bir mimar bile Flaubert olamadı...”Pahaidros’la Sokrates’in konuşmaları zaman kavramıyla başlayıp düş, aşk, bilim, kent, tapınak, ebediyet, filozof, hakikat, anı, perde, güzellik, kendini inşa etmek kelimelerinden mimariye ulaşır. Beden – mimari – musiki ilişkisinden, eser terimine ve dolayısıyla sanata / sanatçıya gelip dayanır. Buradan itibaren konuşmaların söz, sayı, söylem, biçim, eserle büyülenme, ruhun sakinleşmesi, doğa(llık) ve yapaylık, düzenle düzensizlik.. kelimelerinden sürmesi sanki kaçınılmaz gibidir. Son sahnede ise en çok konuşan Sokrates’tir, zira, Phaidors’un sorularıyla felsefi tefekkürünü yeniden değerlendirme noktasına gelmiştir. Valéry, konuşmaları baştan sona bir şiir özeniyle kurarken, kim bilir belki Sokrates’in sanata / sanatçıya yan bakışıyla hesaplaştığını, hatta büyük bir şair olarak ondan intikam aldığını bile düşünmüş olabilir.Ama asıl önemli olan, onun gölge Sokrates’i konuşturmakla, şimdi bir gölge olarak kendisinin de konuşturulabilirliğine dair bize sunduğu yeni imkandır.
İki yüzlülüğün daniskası
İki yüzlülüğün daniskası
İki yüzlülük, Batı’nın fıtratının bir parçasıdır sanki. Batı kültürüyle yetişmiş biri olarak bunu hissederdim ama, aldığı boyutları bana Jürgen Todenhöfer’in “Die Grosse Heuchelei” adlı kitabını okurken dehşetler içinde kavrama fırsatı buldum. Kitabın adı bu: “Büyük İki yüzlülük”… Ne yazık ki henüz Türkçesi yayınlanmamış…Oysa hem Batı’ya hem de ülkemizdeki Batıcılara ayna tutma özelliği had safhada… Mesela milattan sonra 500’den 1500’e kadar pislik içinde yüzen ve bu nedenle pek çok salgın hastalığa ve kitlesel ölümlere maruz kalan Batı, ne hikmetse sonradan kalkıp Doğu’ya temizlik dersi verir oldu…‘Köle ticareti’ ya da ‘sömürgecilik’ nedeniyle milyonlarca Afrikalıyı, bir o kadar da Latin Amerikalıyı katleden Batı, dönüp Doğu’ya insan hakları ve adalet derslerine başladı…Mülteci politikaları, küresel ısınma ve iklim değişikliği politikaları vekâlet savaşları gibi pek çok konuda dünyaya yapmadık kötülük bırakmayan Batı’nın, aynı konularda sahip olmaya çalıştığı duyarlılığı bir ‘öğreti’ hâline getirerek ortaya koydukları iki yüzlülük, kitapta yüzlerce örnekle teker teker anlatılıyor…Bütün bunlar sadece kitabı okuduğum için takılmadı aklıma… Aslında Avrupa Birliği ve Yunanistan’ın mülteciler konusunda ortaya koydukları çifte standart ve iki yüzlülük nedeniyle bunları tekrar düşünür oldum…Bir sorun karşısında üç maymunu oynayınca, kendilerine sorumluluk doğmayacağını düşünmeleri bu ülkelerin en büyük özelliği herhâlde…Türkiye, tam dokuz yıldır savaştan kaçarak ülkemize sığınan 4 milyon kişiye ev sahipliği yapıyor… Kolay değil… Neredeyse bazı Avrupa ülkelerinin nüfusunun tamamına yakın…Beslenme, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik, entegrasyon, demografinin değişmemesi, kültürel ihtiyaçların sağlanması gibi say say bitmeyen ihtiyaçlar da beraberinde geliyor…İnsanın canı kutsaldır. Biz bu konuda yıllarca şartlarımızı zorlayarak da olsa elimizden geleni yaptık, kendimize çizdiğimiz insani ilkeler ışında bize sığınanlar konusunda sorumluluklarımızı yerine getirdik.Ancak, ülkemizi taşeronları gibi kullanabileceklerini zanneden Batılı ülkelerin bir yerde kendilerine getirilmeleri de şart oldu. Sınır güvenliğimiz, göçmenler ve Suriye’deki insanlık dramı konusunda yıllarca uyarılarımızı, taleplerimizi doğru düzgün dinlemedikten, yerine getirmedikten sonra ortaya çıkan bu durum, artık bir zorunluluktur.Türkiye de madem Batı kendi sorumluluğunu bilmiyor, o zaman biz hatırlatalım dedi ve açık kapı politikası uygulamaya başladı…Yani kimseyi ülkemizden kovmadık ama gitmek isteyene de mâni olmayacağız dedik…Sonuç: Batı’nın iki yüzlülüğün tescili… İşine geldiği zaman Platon’un, Sokrates’in anavatanı, demokrasinin beşiği olan Yunanistan, kucağında bebekleri, yanlarında neredeyse tek bir eşya olmadan sınırdan geçmeye çalışan insanları gazla, tazyikli suyla karşılaşıyor… Cep telefonlarına “No one can cross the Greek borders” (“Yunan sınırını kimse geçemez”) diye mesajlar gönderiyor…Avrupa Birliği’nden bir ülke de kalkıp siz ne yapıyorsunuz, bizim ilkelerimiz, bizim kurallarımız nereye gitti demiyor… Peki, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin bu sırada ne yaptığını, ne düşündüğünü bilen var mı?Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan açıkladı: “Aylar önce ben bir açıklama yaptım, ‘Eğer bir yük paylaşımına Batı girmezse kapıları açarız’ dedim ama bunlar bu işi hafife aldılar. Dediler ki ‘herhalde blöf yapıyor’. Şimdi kapıları açınca telefon telefon üstüne gelmeye başladı, ‘Kapıları kapatın’. ‘Bitti o iş, artık kapılar açılmıştır. Şu anda sizler bu yükten nasibinizi alacaksınız’ dedik. Dün itibarıyla rakam ciddi manada yükseldi ve yükselmeye de devam ediyor.”Ne yazık ki bazen zor, oyunu bozuyor…
Sokrates’in gölgesi
Sokrates’in gölgesi
Sokrates, felsefi tefekkürüne dair yazılı hiçbir eser bırakmadığı halde, öğrencisi Platon’un kendi felsefi tefekkürünü, diyalog esaslı eserlerinde, onun üzerinden nakletmesiyle felsefe tarihi içinde müstesna bir mevki kazanmıştır.Platon’un diyaloglarında dile getirdiği felsefi tefekkürün ne kadarının kendisine, ne kadarının hocası Sokrates’e ait olduğu bilinmemekle birlikte, her ikisinin hayatına ve tefekkürüne dair malzemeler de yine ancak diyaloglarından devşirilebilmekte. Diğer bir söyleyişle, hoca olarak Sokrates ile öğrenci olarak Platon’un hayatına ve tefekkürüne dair bilgiler, Sokrates diyaloglarında iç içe geçmiş bulunmaktadır.Platon’un bunları ve bu şekilde Sokrates’i baş role oturtarak, diyaloglar yoluyla vermesi de oldukça ilginçtir. Zira, Oğuz Haşlakoğlu’nun belirlemesiyle diyaloglar bir sahneye sahiptir ve bu sahne “diyalogların kendi iç bütünlüğünde anlaşılmasını sağlayacak ‘asli görsel mimetik’ unsurdur.”“Bu açıdan bakıldığında’ der Haşlakoğlu, “Diyalogların sahnesi, tıpkı bir tiyatro sahnesinde olduğu gibi, her şeyden önce izleyicisini muhatap alan belli bir mekandan ve içinde ‘sahneye koyulan’ belli bir oyundan oluşur. Bir sahne, izleyici yoluyla anlamını bulan bir temaşa anlamında theoria mekanıdır, çünkü sahneyi bir tiyatro (theatron) kılan özellik onun ‘nazari’ (theoria) esasından gelir. Öyle ki tiyatro izleyicisi de bu nedenle ‘nazari bakışında sahneyi kuşatarak temaşa eden’ anlamında theorian adını alır. Demek ki izleyici, sahneyi seyrediyor olması sebebiyle aslında oyunun vazgeçilmez bir parçası olarak oyuna esas bakımından dahildir. Ne var ki bu katılımın koşullarına baktığımızda şu sınırlayıcı durumla karşılarız: sahne her şeye rağmen bir mekan olarak yalnızca oyuncu içindir, çünkü oyun seyirci için oynansa da bunu sağlayan asli öğe oyuncudur. Dolayısıyla bir oyun, gerçekleşebilmek için, elbette seyirciye hitap etmek zorundadır, ancak yine de yalnızca oyuncu vasıtasıyla oynanabilir.” (Platon Düşüncesinde Tekhnê, Sentez Yayınları, İstanbul 2016)Haşlakoğlu’nun bu değerlendirmesi esasında asıl ilginç olan theo, theoria, theorian kelimelerinin kökdeşliğinde gelişen Sokrates diyaloglarının, bir sahne imgesi olarak hâlen sahneden temaşa edilebilme özelliğini taşıyor ve dolayısıyla kendisini bu manada da halen sürdürüyor olmasıdır ki bunu (Platon’un mağara istiaresine göndermede bulunarak söyleyecek olursak), Sokrates’in (ve Platon’un) asırlar önce bedenen yokluğa karışmalarına rağmen, birer gölge halinde, felsefi tefekkürleriyle aramızda bulunuşlarında pekiştirmemiz de mümkündür.Zira Sokrates, Nietzsche’nin kelimeleriyle, tıpkı yaşadığı zamanlardaki gibi bugün de hayat sahnesinde yine baş rolde, “Felsefi görevlerini yerine getirmekte, soru sormakta, bizar eden bir atsineği gibi insanları canından” bezdirmekte ve “İnsanın elde edebildiği en büyük mutluluk (olarak) erdemi ve başka konuları” her gün tartışmakta (halen tartışılmasına neden olmakta) değil midir? (Platon Öncesi Fiozoflar, çev.: Nur Nirven, Pinhan Yayınları, İstanbul 2018)Sokrates diyaloglarının imgesel olarak sahnelenmede sürekliliğini, imgeden esere tevdi ederek teyid eden bir deneme de var üstelik:Paul Valéry’nin (1871 – 1945) dilimize Mimar Üzerine Aykırı Düşünceler adıyla çevrilen eseri (Çev.: Alp Tümertekin, Janus Yayıncılık, İstanbul 2018).Bu kitapla ilgili Fransız yayımcının Notu’nda şu bilgiler verilmektedir:“Eupalinos’un ardından yazarın gençken kaleme aldığı ve L’Ermitage dergisinin 1891 Mart sayısında yayımlanan, ancak daha sonra hiç yayımlanmayan bir parçasını okumak ilginç olacaktır; bu parça mimarlığın ve sorunlarının yazarın hep ilgisini çektiğini göstermektedir.Bu parçanın son satırları aleksandrin olarak kaleme alınmış ve Pierre Louys’un girişimiyle Conque dergisinin 3. sayısında (1 Mayıs 1891) Orphée başlığıyla sone biçiminde yayınlamıştır.”Valéry, bir önceki yüzyılın büyük şarilerinden biri. Aynı zamanda mütefekkirdir ki, zaten büyüklüğü bunu zorunlu kılar.Mimar Üzerine Aykırı Düşünceler’i edebi planda “Fransız üslûbunun” oluşmasında mimarlık, iç dekorasyon, resim, heykel ve gravür çalışmaları cihetinden bir etki taşısa da, asıl Sokrates diyloglarının günümüzde de sürdürebilirliğini göstermesi bakımından önemlidir; zira ayrıca sone biçiminde yayınlanmış da olsa başlı başına bir diyalogdur.Sokrates ile Phaidros arasında diyalog tarzında kurgulanan eser, Platon’un güzellik, aşk, belagat konularını işlediği Phaidros’un devamı gibidir.Bu nasıl mümkün olmuştur; bakalım inşallah...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.