Muhakemesiz mahkeme
Muhakemesiz mahkeme

Hırstan, hınçtan, kanaatsizlikten, büyüklükten, sömürücülükten, kavmiyetçilikten, mezhepçilikten, iktidarını kaybetme korkusundan, politik rekabetten... başları dönmüş yöneticilerin dünyasında yaşıyoruz.

Bu yüzden uyandığımız her sabaha “eyvah, üçüncü dünya savaşı mı çıkacak?” sorusuyla başlıyor, ülkemizin güvenliğine mahsus olarak alınan sınır-içi ya da sınır-dışı hemen her tedbire karşı bozguncuların, içimizdeki satılmışların başlattıkları yeni kampanyaların saldırılarına maruz kalıyoruz.

Hızla değişen olayların, internet ve medya ortamından üstümüze boca edilen onca olumsuz kampanyaların etkisinde, giderek durup düşünebilme imkanını da yitirdiğimizden, söz konusu durumları, insan olmak bakımından kendi gerçekliğimizle doğru bir değerlendirmeye tabi tutamadığımız gibi, onları ait oldukları insani maya bakımından tasnif etmekten ve dolayısıyla tashihe, tamire yönelmekten de yoksun hale geliyoruz.

Muhakemenin kaybı olarak özetleyebileceğimiz bu sonucun, mahkeme tutkusunu beraberinde getirdiği ise malumdur. Çünkü, Sokrates’in söyleyişiyle, “mahkemelerde hiçbir zaman kimse hakikatlerle ilgilenmez, herkes ikna edici olanlarla ilgilenir.”

Muhakeme, “Bir konuyu dikkatle inceleme, iyice düşünme, akıl süzgecinden geçirerek karar verme; bilinen ve kabul edilenler üzerinde düşünüp gerekli incelemeleri yaparak yeni yargılara varma işi, akıl yürütme”dir (Misalli sözlük).

Sosyal medyadaki işleyişe bakarak söyleyecek olursak, oradaki mahkemede herkesin kendisini cezalandırma heyetinden sayması, önceden kesinleştirilmiş bir hüküm doğrultusunda iknaya memur olarak davranması ve bu minvalde infaza kalkışması ancak muhakemenin kaybıyla açıklanabilir.

Gerçekte ise muhakemenin kaybı, bir cinnet halidir ve buna maruz kalanların, toplumun selameti bakımından, muhakemelerini yeniden kazanıncaya kadar tecrit edilmeleri gerekir.

Bu noktada, sosyal medyanın toplumu temsil ettiğini var saymak en büyük tehlikedir, zira bu varsayım cinnetin genelleştirilerek makulleştirilmesini beraberinde getirir, diğer bir söyleyişle toplumun tümü cinnette ortak hale gelirken, yazmızın başında zikrettiğimiz yönetici tiplerinin varlığı da bir kadere dönüşür: Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur. Bu buluşta, toplumun mu yöneticiye, yoksa yöneticinin mi topluma tencere ya da kapak olduğunun hiçbir önemi yoktur.

Bizim açımızdan asıl önemli olansa, yukarıda zikrettiğimiz şekliyle maruz kaldığımız (değerlendirme yoksuluğu, düşünme güçlüğü vb.) olumsuzlukların kapımızı aşıp, hepimizi içine çekmeye başladığı bu süreçten, ilk etapta korunmanın ve devamında kurtulmanın imkanlarını bulmaktır.

Bu manada aklımıza ilk gelen, sosyal medya ortamında yer almamaktır. Bu korunma bakımından uygun görülse de, kurtulmaya bitişik olmadığı sürece yetersizdir. Diğer bir söyleyişle, bu yolla korunma, bizi bir süreliğine selin dışında tutar ama seli ortadan kaldırmadığı gibi, onun bizim seyrettiğimiz yere erişmesini de engellemez.

Yaşadığımız hayatın şartlarınca kuşatıldığımıza, modernleşme terimiyle makulleştirmeye çalışsak da teknolojinin esaretine tabi olmaktan kaçınamayacağımıza göre, mezkur şartları insanileştirebileceğimiz, teknolojiyi esaret nesnesi olmaktan çıkartıp, yararlılık esasına tabi kılabileceğimiz bir yol ve yönteme muhtacız.

Muhakeme konusu burada da öne çıkmaktadır zira, muhakeme kaybının yol açtığı olumsuzluk, ancak onun ters-yüz edilmesiyle olumluluğa tebdil edilebilir; yitirilen şey, değerinin yeniden farkedilmesi yoluyla bizzat yitikliğinden bulunmayı tekrar hak edebilir.

Buna mahsus bir gayreti, felsefenin içinden baktığımızda Delfi’deki Apollan tapınağının girişinde yazılan “kendini tanı” düsturundan başlatabileceğimiz gibi, “kendini bilen Rabbini bilir” düturundan başlatmak da mümkündür. Çünkü hakikat daima birdir ve özü itibariyle değişmez, ancak şekli itibariyle değişebilir.

Kendini tanıma, bilme cihetinden muhakeme etmek, şeylerle olan ilişkilerini muhakeme etmek, diğer bir söyleyişle başkasının, ötekinin varlığını farketmek ve kendini onlara göre konumlandırmaktır. Bu konumlandırma her durumda, nefs yoluyla nefisleri tanımaktır.

Tasavvufun nefs terbiyesinden işe başlaması, ilk mutasavvıfların eserlerini nefs hakkında vermeleri bu bakımdan çok önemlidir.

Söz konusu metinlerde, “Kendi nefsin için yapılmasını istemediğini, sen başkasına yapma” düsturunun ortaklaşa işlenmesi, hangi nedenle ve şekilde kurulmuş olursa olsun sair mahkemelerde şu ya da bu yünde taraf olmama değil, öncelikle bulunmama tercihini beraberinde getirir.

Hayatta en hakîkî mürşit, “ezberlerdir”; ruhumuzu yok eden ç/ağdaş hurafeler!
Hayatta en hakîkî mürşit, “ezberlerdir”; ruhumuzu yok eden ç/ağdaş hurafeler!

Hakikati hem eğip bükmeden hem de insanları ürkütmeden söylemek o kadar zor ki!

Nerede?

Nerede olduğunu bile bilemeyen, hangi derelerde debelendiğini idrak edemeyen; çöle, yangın yerine dönen ama hiç bir şey olmamış, olmuyormuş gibi umursamadan yaşanılan yerlerde, fiilen yok hükmünde olan, kimliğini, yörüngesini ve ruhunu yitiren yok-ülkelerde, elbette!

Video: Hayatta en hakîkî mürşit, “ezberlerdir”; ruhumuzu yok eden ç/ağdaş hurafeler!


Ne kadar uzun, kıvrımlı, inişli çıkışlı, Deleuze’cü bir cümle oldu bu böyle!

Daha doğrusu, ne kadar tedirgin edici, rahatsız edici, insanın kafasını iki elinin arasına alarak kara kara düşünmeye sürükleyici bir “tüm’ce” (!)...

İyi de, vaziyet böyle.

MEDENİYET BUHRANI NEDİR,BİLİR MİSİN, SEN?

Bakın, bu toplum medeniyet buhranı yaşıyor iki asırdır...

Medeniyet buhranı nedir, bilir misin, sen?

Kişinin tepesindeki gökkubbenin kafasına çökmesidir... Kendine olan güvenini yitirmesi... Aşağılık kompleksine sürüklenmesi... Kendini inkâr’a yeltenmesi... Celladına âşık tasmalı bir çekirgeye dönüşmesi...

Dayanamadı bu çileye bu ülkenin yürek çocuğu ve çöllere vurdu... Susuzluğunu giderecek bir vaha arayışına koyuldu...

Yüzyıllarca kendisini yok eden Haçlıların çocukları, tarihin akışını değiştirecek bir konuma ulaşmışlardı: Çağı onlar şekillendiriyordu. Dünyaya onlar çeki düzen veriyordu... Bilimi, düşünceyi, sanatı ve dolayısıyla hayatı yalnızca onlar üretiyor, yalnızca onların tarlaları ürün veriyor, yalnızca onların ağaçları meyveye duruyordu...

Yalnızca onlar insan katlediyordu kitleler hâlinde kimsenin gözünün yaşına bakmadan hem de, aynı zamanda.

Burası, ayaklarımızı toprak demeden bastığımız bu yer, bu topraklar çoraklaşmıştı...

Çoraklaşmıştı; çünkü coğrafya işgal altındaydı. Fizikī coğrafya değil yalnızca. Kültürel ve zihnî coğrafya işgal altındaydı asıl...

Coğrafyanın çocukları yabancılaşmış ve ruhsuzlaşmıştı!

Zihin, bana ait değildi.

Perspektif bana ait değildi.

Kavramlar bana, benim dünyama ait değildi.

Bir yanlışlık vardı.

Bir yerlerde büyük bir yanlışlık yapıldığı o kadar aşikârdı ki...

ŞEZLONGUNUZA DÜŞERDİ, ÖLÜM...
KİMSENİN UMURUNDA DEĞİLDİ, GÜLÜM!

Bu ülkenin çocukları kendine olan güvenlerini yitirince, hem rotalarını, hem de yörüngelerini de yitirdiklerini hissediyor gibiydiler; ama sadece hissediyor gibiydiler...

Çünkü hiçbir şeyin tadı yoktu, ruhu yoktu; hiçbir şey heyecan ve coşku vermiyordu.

Kuru ve yavandı hayat: Hayat yoktu aslında yaşanacak... Yaşanmaya değer olacak... Hayata anlam katacak bir dünyası, ufku, umudu, koordinatları, anlam haritaları yoktu, yok olmuştu burasının: Bizim hapishanemizdi burası. Tımarhanemizdi artık!

Şizofrendik hepimiz: Çift kişilikli kişiliksiz, kimliksiz, acıklı kişiler!

Arabesk’le eurobesk arasında debelenip duran, sonra da bir haltmış gibi birbirine hönküren korunaksız kalelerinden...

O yüzden birbirimizle boğuşup duruyorduk; duruyoruz da hâlâ!

Ülkede cinayetler almış başını gidiyor: İnsanlar, birbirini, en sevdiklerini üstelik de, testereyle doğruyor, parçalara bölüyor, bir poşete koyup çöpe atıyor/du artık!

Şiddetin şiddeti bundan yüksek, bundan daha ürpertici olabilir miydi?

Şezlongunuza düşerdi ölüm...

Kimsenin umurunda değildi, gülüm!

İnsanın bedeninin parçalanıp sonra da torbaya doldurulup çöpe atılması, bu toplumun hapishaneye, tımarhaneye dönüştüğünün göstergesi değil de neydi ki?

İnsanı aziz kılan, eşref-i mahlûkât bilen, İslâm medeniyetinin insan yeşerten muazzez gökkubbesi çökmüş, yerine, hiç bir şey ikame edilememişti.

Bunu, yeni düzeni kuran adamların yetiştiricisi, Kadro hareketinin beyni, Şevket Süreyya Aydemir, aynen böyle söylemişti: “Her şeyi yıktık ama yerine hiçbir şey yapamadık.

Daha ne desindi ki!

Büyük bir vakum oluşmuştu: Her şeyi yıkıcı bir anlamsızlık, hayatı çöle çevirici bir boşluk, ürpertici bir anlam karmaşası.

Deizmin en münbit tarlasıydı burası.

Bir adım sonrası ateizm olacaktı.

Kaçınılmazdı bu.

HAYATTA EN HAKÎKÎ MÜRŞİT, “EZBERLERDİR” PAŞAM!

Hayatta en hakikî mürşit, “ezberlerdir”, paşam!

Zihnimizi iğdiş eden, beynimizi felçleştiren, ruhumuzu çalan, bizi celladımıza âşık yapan, bu topraklara yabancılaştıran, mankurtlaştıran ayartıcı ezberler; bizi sadece ağlarına hapseden, ağlarına bağlayarak zihnen boğan, kendimize düşman yapan, bizi bizden uzaklaştıran ve ruhsuzlaştıran pozitivist ç/ağdaş hurafeler!

Türkiye’nin en temel sorunu, eğitim sorunu.

Eğitim sorununu çözmenin başlangıç yolu: Sömürgeci, mankurtlaştırıcı, çocuklarımızı hem ailelerine hem ülkelerine yabancılaştırıcı, şizofren, çift kişilikli, şiddete teşne, çağdaş hurafelerle beslenen tuhaf yaratıklara dönüştüren bu şiddet yüklü eğitim sistemini yıkmak!

Çocuklarımızın ruhlarını çalıyorlar bayım, ruhlarını!

Çocuklarımızın ufuklarını karartıyorlar, umutlarını söndürüyorlar ve cellatlarına âşık ediyorlar, yaşarken öldürüyorlar çocuklarımızı!

Burası neresi?

Sömürge ülkesi mi?

-İyi de, biz sömürülmedik ki!

Sen öyle zannet! Bedenimizi kurtardık ama ruhumuzu yok ettiler bizim, ruhumuzu!

Sömürü mekaniği
Sömürü mekaniği

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talebiyle, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün Anadolu yakasından girişine bir müze yapılıyor. Şehitler Abidesi’nin hemen yanında. Adı, Hafıza 15 Temmuz.

Video: Sömürü mekaniği

Mimari tasarımını Hilmi Şenalp yaptı. İçeriğinin oluşturulması için bir grup akademisyen, entelektüel ve iletişimci bir araya geldi. 15 Temmuz darbe girişiminin hafızalarda kalması için yapılacak bu müzenin konseptini tartıştılar.

Darbelerin aslında yüz yıllardır devam eden sömürü sisteminin bir parçası olduğunu, bunun için sömürü sistemini anlatmanın doğru olacağına karar verdiler.

Sömürü sisteminin ve darbelerin tek amacı, güçlü devletlerin diğer devletler üzerinde hegemonya kurmasıydı.

Müzenin alt katını panolar, videolar, infografikler, fotoğraflarla sömürgecilik tarihinden başlayıp, 15 Temmuz’a kadar gelen hegemonya kurma sürecini anlatan bir bölüme dönüştürdüler.

Neredeyse 500 yıllık bu sömürü düzenini daha net, daha anlaşılır anlatmak için bir infografik tasarladılar. Adı, Sömürü Mekaniği.

Müzenin büyük duvarına işledikleri bu grafikte, sömürü düzeninin nasıl başladığı, nasıl işlediği, ilişki süreçleri ve nasıl evrim geçirdiği anlatıldı.

İşte Venezuela’da yaşananlar tam olarak bu mekanikte anlatılanlara uyuyor.

Şimdi size bu sömürü mekaniğinin kronolojik süreçlerini yazlı olarak anlatmaya çalışacağım.

1. KOLONİ KUR

-Yeni keşfettiğin yerlere koloniler kur (Kolomb 1492 Amerika, Cortes G. Amerika, Cook Avusturalya, Gama G. Afrika).

-Doğal madenleri al (1500-1650 yılları arasında İspanyollar yeni kıtadan 180 ton altın, 16 Bin ton gümüş getirdiler)

2. SÖMÜRGELEŞTİR

-Toprak ilhak et, sömürgeleştir (Amerika 1500, Gine 1446, Kongo 1483, Hindistan 1600, G. Afrika 1652…)

-İlhak ettiğin topraklarda soykırım yap (öldürülen yerli halklar: İnkalar 7 milyon, Aztekler 5 milyon, Kızılderililer 9 milyon, Kongo 6 milyon, Cezayir 45 bin…).

-Ucuz iş gücü için insanları köleleştir (Afrika’dan Amerika ve Batı ülkelerine taşınan köle sayısı 11 milyon. Bunlardan 1.4 milyonu gemilerle taşınırken yolda öldü).

-Sömürülen ülkelerdeki yer altı ve yer üstü kaynaklarını al.

3. EMPERYALİZME DÖNÜŞ

-Sömürgeciliğin tepki görmesi üzerine sistemi emperyalizme dönüştür.

-Hammadde kaynaklarını al, ülkeleri pazara dönüştür (Hindistan kumaş, çay. Afrika altın, elmas. Ortadoğu petrol, gaz. Amerika şeker kamışı, tütün…)

-Ülkeleri sömürgeleştirmek için işgal et (1830 Cezayir/Fransa, 1882 Mısır/Britanya, 1911 Libya/İtalya, 1979 Afganistan/Rusya, 1988 Panama/ABD, 1991-2003 Irak/ABD…).

-İşgal ettiğin ülkeleri daha kolay yönetmek için böl (Osmanlı, Hindistan, Sudan, Yemen, Filistin, Libya…).

-Hegemonya kurmaya devam etmek için yapay etnik, dini, mezhep çatışmaları çıkar (Tutsi-Husi, Sri Lanka, Bosna, Afganistan, Keşmir, Kosva, Filistin).

4. MODERN SÖMÜRGECİLİĞE GEÇ

Sömürgeleştirilen ülkelerde bağımsızlık hareketleri başlayınca hegemonya kurmak için sömürü düzeni dördüncü aşamaya evrilir.

-Ülkeleri istikrarsızlaştır.

-Mezhep çatışması çıkart (Suriye, Yemen, Bahreyn, Lübnan, Irak).

-Ekonomik ambargo uygula, ülkeleri batıya bağımlı hale getir (Küba, İran, Rusya, Liberya, K. Kore, Venezuela…).

-Terör örgütleri oluştur (Türkiye Asala, PKK, FETÖ, DHKP-C. Sri Lanka-Tamil Gerillaları. Filistin-Irgun. Ortadoğu El Kaide, IŞİD, Haşdi Şabi. Afrika Boko Haram, El Şebap. Kolombia-FARC. Nikaragua-Contras.

-Ekonomik kriz çıkar (Dövizi yükselt, faizi arttır, borsayı düşür, borçlandır).

-Askeri darbe yaptır (1953 İran, 1958 Irak, 1961 Güney Kore, 1944 Brezilya, 1966 Gana, 1968 Panama, 1973 Şili, 1980 Türkiye, 2002 Venezuela, 2013 Mısır, 2016 Türkiye, 2019 Venezuela…)

Sömürü mekaniği tablosu daha detaylı ve görsel olarak daha güçlü. Üzerinde çalışılmaya devam ediyor sanırım. 15 Temmuz 2019’da müzenin açılmasıyla görebileceğiz.

Venezuela’da yaşanan son darbe girişimi bu mekaniğe çok uyuyor. Olayı daha geniş açıdan görmek gerek.

‘Kutsal’ sömürü
‘Kutsal’ sömürü

Yanmaz bir kefen satmakla, Atatürk’e ait bir kitabı fahiş fiyata satmak arasındaki ortak şey nedir?

Atatürk’e aitmiş gibi gösterilen bir ideolojiyle, bir cemaat liderine aitmiş gibi gösterilen fikirlerin eleştirilemez ve dokunulamaz olmasının ortak yönü nedir?

Video: ‘Kutsal’ sömürü


Bana göre ‘kutsallık’ atfıdır.

KUTSAL KORUMA KALKANI

Kutsallık, dünyaya ait bir metaı, gerçek olmayan manevi bir zırhla koruma altına almaktır. Amacı, bu metadan dünyaya ait bir çıkar sağlamakken, dışarıya gösterilen tutum ise sahte bir manevi değerdir.

Bu meta bazen bir ticari mal olurken, bazen bir lider, bir şeyh, bir parti, bir cemaat, bir tarikat, bir kitap, bir ideoloji, bir mekan, bir ütopya olabilir.

Hepsinin temelinde çıkar sağlamak vardır. Bazen ticari, bazen siyasi, bazen sosyal çıkar.

Kutsallık, bir koruma kalkanıdır. Üzerine örtülen her türlü metaı dokunulmaz, eleştirilmez, ulaşılmaz ve yenilmez kılar. Böylece o meta yaratılmış, fani ve değişebilir olmaktan çıkıp; değiştirilemez ve dokunulamaz ‘ölümsüz’ bir kisveye bürünür.

Atatürk’ün şahsi manevisi kanunla koruma altına alınmıştır. ‘Kemalizm’ eleştirisi uzun yıllar yapılamamış, yapanlar hapse atılmış, Kemalizm ilkeleri anayasa haline getirilmiş ve değiştirilmesi dahi teklif edilememiştir.

Birçok cemaat liderinin şahsi manevisi de görünmez bir kanunla koruma altındadır. Birinde siyasi, diğerinde dünyevi bir çıkar söz konusudur.

Eğer dine karşı biraz mesafeli olmasaydı, Atatürk’ün menkıbeleri üzerine ciltlerle kitap yazılabilirdi. Yine de Ardahan’da Atatürk’ün siluetinin düştüğü dağ, her yıl yerli yabancı ziyaretçi akınına uğruyor. Atatürk’e benzeyen İzmirli tiyatro sanatçısı, her dönem ilgi merkezi olmayı başarıyor. Manevi bir anlam yükleniyor her ikisine de.

SEKÜLER KUTSALLIK VE SÖMÜRÜLEN ATATÜRK

Aslında Atatürk’e atfedilen şey “seküler kutsallıktır”.

‘Kutsallık’ duygusu katılmış Atatürk, her dönem sömürülmüş, askerlerin iktidarı ele geçirmesine gerekçe, siyasi partilerin tek başına iktidarda kalması için bahane, bürokrasinin gücü elinde tutması için dayanak olmuştur.

Şimdi yurt dışına kaçmış ve Türkiye aleyhine aleni düşmanlık yapan bir yazar, Atatürk’ün belgeselini, kitabını, DVD’sini, CD’sini, filmini defalarca yapmış, ‘Sarı Zeybek’i her yerde sömürmeyi başarmıştır.

Benzer durum bugün başka yazarlar da kendini gösteriyor. Aslında değişen bir şey yok. Seküler bir kutsallık atfedilmiş Atatürk’ü sol ya da sağ fikirlere sahip yazarlar, darbeciler, güç odakları, siyasi partiler bir sömürü aracı olarak sonuna kadar kullanmaya devam ediyor.

KUTSALLIK BİR GÜÇ DEVŞİRME ARACIDIR

Kutsallık, gerçek olmayan bir güç devşirme aracıdır. Bu güç, kutsallık atfedilen kişiden çok, onu kullanan kişilerin çıkar edinme çabasıdır.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerinin meşruluk kaynağı Atatürk ilkeleri gösterilirken, ne enteresandır ki 15 Temmuz darbesini planlayan FETÖ de aynı yolu izlemiştir.

Askerlerin haricinde, 27 Nisan bildiriyle sonuçlanan ve AK Parti’yi iktidardan devirmeyi amaçlayan Cumhuriyet mitinglerinin en önemli atıf kaynağı yine Atatürk’tü.

Şuna da şaşıralım ki, bir suç şebekesine döndüğü iddia edilen Adnan Hoca örgütü de Atatürk’ü bir kalkan ve meşruluk aracı olarak kullanmıştır.

DİNİ YA DA SEKÜLER KUTSALLIĞIN AMACI NEDİR?

Kutsallık, insanı sömürmek için, yine insanın araçsallaştırdığı bir kavramdır. Dini ya da seküler kutsallık çabasının temel amacı dünyevi gücü ele geçirmek, elde tutmak ya da meşrulaştırmaktır.

Kutsallık zırhına bürünmemiş her kişi, her ideoloji ve her fikir eleştiriye açıktır. Yanlışları, hataları ve eksiklikleri rahatça tartışılabilir. İşte o zaman tartışılan şeyin gerçek değeri ortaya çıkar. Bunu engellemenin yegane yolu, seküler ya da dini kutsallık atfetmektir.

Bugün Atatürk’ü ya da dini kullanarak, kitaptan yanmaz kefene, belgeselden sırat köprüsünde kaymayan mese kadar, her şey ticari sömürü aracına dönüştürülebiliyor. Bunu yaparlarken, kullanılan asıl sihirli kelime, adı zikredilmeyen ama imgesel ve algısal olarak var olan kutsallıktır.

Bunun da aslında dinle ve Atatürk’le bir ilgisi yoktur.

Büyük sömürü
Dünya
Büyük sömürü
Avrupa, sömürgesi altında tuttuğu Afrika’dan kendi ülkelerine gelen insan göçünü durdurmaya çalışsa da Yeşil Kıta’dan para çalmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler’in yayınladığı son rapora göre, Afrika’dan her yıl Avrupa’ya 50 milyar dolardan fazla para akışı sağlanıyor.
Yeni Şafak
ABD’nin peşine düştüğü IP Türkiye'de misafir öğrencinin çıktı
Gündem
ABD’nin peşine düştüğü IP Türkiye'de misafir öğrencinin çıktı
ABD ‘Ulusal Kayıp ve Sömürülen Çocuklar Merkezi’nin (NCMEC) bilgisayar IP’sini tespit ederek güvenlik güçlerine bildirdiği çocuk istismarcısı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi çıktı. Türkiye’de misafir öğrenci olarak bulunan Ermenistan uyruklu M.M. tutuklandı.
Diğer
ABD’nin yeni stratejisi: Saldırgan caydırıcılık
Hayat
ABD’nin yeni stratejisi: Saldırgan caydırıcılık
Trump Amerika’nın en az yarısına dış ve güvenlik politikasını “çok çok kötü adamlarla”, “çok, çok iyi ve de çok, çok güçlü adam” arasındaki mücadele olarak anlatıyor. Çok iyi ve güçlü olan, tabii ki 'Tanrısal' bir ilhamla hareket ederek, kendisine zarar vermek için var olan çok çok kötü adamları cezalandırıyor. Trump’ın benimsediği üslup neredeyse Evangelist bir kovboy filmi senaryosu havasında.
Yeni Şafak
Kalemi hiç bırakmadı
Gündem
Kalemi hiç bırakmadı
88 yaşındaki deneyimli gazeteci ve yazar Çetin Altan tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Altan yazı yazmaya başladığı 1943 yılından beri kalemini elinden hiç bırakmadı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.