Çizmeyi aşmak
Çizmeyi aşmak
Sosyolojide rollerden ve statülerden bahsedilir.Bir kimsenin yaptığı işle veya toplumdaki fonksiyonu ile ilgili adlandırılması onun statüsünü meydana getirir. Kişi, esnaftır, memurdur, bir mesleğe mensuptur; kişinin mensubu bulunduğu bu küme onun statüsünü oluşturur. Kişi öğrenci, esnaf, memur, öğretim görevlisi, avukat vb. statülerini haizdir denir. Aynı kişi birden fazla statünün sahibi de olabilir. Bir yerde avukat statüsü ile anılırken, aynı kişi bir başka yerde bir suçun faili veya mağduru ...
Biraz daha karışsın kafamız, iyidir
Biraz daha karışsın kafamız, iyidir

O gün eşim “şimdiki aklın olsaydı üniversitede hangi bölümü okurdun?” diye sorduğunda duraksamadan “İstanbul Üniversitesi Sosyoloji” cevabını verdim. İşin sosyoloji kısmının genel, İstanbul Üniversitesi kısmının ise özel bir cevabı var. Özel cevaptan başlayayım: Çünkü İstanbul Sosyoloji’de İsmail Coşkun Hoca var. Varır çakardım topuk selamını, “al beni de asker eyle” deyip biat ederdim. Budur yani.

Genel cevap ise şu. Türkiye’nin son 40 yılda, daha da daraltırsak son 20 yılda yaşadığı “toplumsal değişikliği” bilimsel yöntemlerle tespit etmek için okumak isterdim sosyolojiyi. Hangi etkinin insanı ne denli değiştirip dönüştürdüğünü, toplumun dikey ve yatay geçişkenliklerini tespit etmeyi, edebilmeyi oldukça heyecan verici buluyorum.

Gerçi “insanı anlamaya çalışmak” bahsinde şair olmamın büyük avantajını da yaşamıyor değilim ama yine de “işin ilmini bilmekten” daha iyisi yok.

Birkaç misal vereyim.

Beyoğlu ve Kartal Anadolu İmam Hatip Liseleri’nde üniversiteye girmeye hak kazanıp da ilahiyat tercih eden toplam 4 öğrenci var. Bu benim için uzun, upuzun bir sosyolojik araştırmanın konusu örneğin. İmam Hatip mezunu öğrencilerin seneler içerisinde değişen üniversite tercihleri dindar-muhafazakâr eğitimli kitlenin geleceğine dair net bir fotoğraf koyabilir önümüze. Üstelik -varsa tabii- ilahiyat okumanın popülaritesini kaybetmesi de ilginç bir sosyolojik tespitler galerisine gebedir zannımca. Dindar-muhafazakar ailelerin “çocuğum imam değil, dinini-diyanetini bilen doktor olsun” şeklinde özetlenebilecek ve 28 Şubat’tan beri değişmeyen refleksini de işin içine kattığımızda mesele iyice civcivlenir bence.

Uzaktan bir şey söylemiş olayım. Bence İmam Hatiplerde ilahiyat tercihlerinin az, teknik bölümlerin fazla tercih ediliyor olması, dindar-muhafazakar ailelerin İmam Hatiplerden beklentisini tam olarak karşılayan bir durum. Her şey olması gerektiği yönde ve olması gerektiği ilerliyor bence.

Değişen, dönüşen, farklılaşan neyse onun tespitini çok önemsiyorum. Ve üstelik bu değişim, dönüşüm ve farklılaşmalar üzerine “verisiz” konuşulmasını da son derece sakil buluyorum. Misali “gençler arasında deizm yaygınlaşıyor” yargısından vereyim. Bakmadık gençlik araştırması, sonuçlarını görmediğim anket bırakmadım. Yok arkadaş. Yükselmiyor gençler arasında deizm falan. Fakat koca koca adamlar, verisiz, duyumlara-dedikodulara dayanarak “deizm tehlikesi”nden söz ediyorlar. Oysa gençlerinki deizm değil, farklılaşma isteği. Bütün gençlik anketlerinde “ay gibi parlıyor” farklılaşma talebi. Oturup gençlerin beklentilerini analiz etmek zor geliyor olmalı ki o farklılaşma talebini deizm zannedip “deizm mahvedecek ülkeyi” tespiti yapmakla kurtarıyorlar günü. Ört baba ört, ört ki ölek.

Hadi bir başka yerden devam edeyim.

Sosyoloji okusaydım tespit etmek istediğim başka bir şey daha olurdu. 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde dronelarla yapılan ışık gösterisine verilen tepkiler üzerinden anlamaya çalışırdım toplumsal değişimi. Muhafazakar-dindar seçmen, gökyüzüne yansıyan Mustafa Kemal resmiyle gurur duyarken Kemalist-seküler seçmen resmen aşağıladı durumu. Oysa gökyüzüne yansıyan sembol, muhafazakar-dindarların ismi üzerinden yaralandığı; Kemalist-seküler seçmenin “unutturmayacağız” diyerek kampanya yürüttüğü Mustafa Kemal’di. Her bakımdan ilginç, her bakımdan araştırılmaya değer buluyorum bu ayrışmayı, bu kristalizasyonu…

Bütün bu konuştuklarımızın gündelik politik eksenle yakından ilgili olduğunu elbette biliyor, hissediyorum. Ne var ki, işin bu kısmını konuşmak heyecan verici de değil, ufuk açıcı da… Bu hareketlenmelerin kalıcı etkileri üzerinden konuşmak, bu kalıcı etkileri analiz edip gerekirse “değişim yönü”ne kafa yormak daha yerinde bir şey üretmek manasına gelir kanaatimce.

Yoksa ben de biliyorum Tayyip Erdoğan’dan nefret ettikleri için ürettiğimiz dronelardan, yaptığımız roketlerden de nefret ettiklerini. Bu nefretin yönünü tayin ve ıslahını mümkün kılmak için yapılacak bir şey var mı, onu merak ediyorum. Bilmem anlatabildim mi?

Sosyoloji: Mazeret kültürü mü yoksa hakikat mi?
Hayat
Sosyoloji: Mazeret kültürü mü yoksa hakikat mi?
Fransa’nın en önemli sosyologları arasında sayılan Bernard Lahire tarafından hazırlanan “Sosyoloji ve Sözde Mazeret Kültürü” adlı kitabı Türk okurlarıyla buluştu. Lahire sosyolojinin mazeret kültürü üretip üretmediği üzerine yapılan eleştirilerden yola çıkarak yeniden toplum insan ilişkisinin çerçevesini çiziyor.

Yeni Şafak
İbn-i Haldun
Ramazan
İbn-i Haldun
Katip Çelebi ve Naima, eserlerinde İbn Haldun'dan yararlanmışlar, Mecelle'nin yazarı Ahmet Cevdet Paşa ise İbn-i Haldun'un en önemli eseri Mukaddime'yi Türkçe'ye çevirmiştir. Fikir olarak kimseye bağlı kalmayan, Türkler üzerinde tesiri büyük ve İslam düşün hayatının en önemli ismi olan İbn Haldun ve hayatını inceliyoruz.
Yeni Şafak
İbret alınacak tarihi kontrol etme arzusu
İbret alınacak tarihi kontrol etme arzusu

Sosyoloji ilminin ilk ortaya çıkmasını sağlayan motivasyon, insanın doğa bilimleri alanında ortaya koyduğu çerçeveleme, kontrol etme ve olacakları tahmin etme arzusuydu. Doğa üzerinde tamamlanmış olduğu düşünülen iktidarın bir de toplum alanına kusursuz bir biçimde uzatılması arzulanmıştı. İnsan dışı varlıkların, yani doğanın davranışları öngörülüp kontrol edilebiliyorsa, toplumların da davranışları neden tanımlanıp, tabi oldukları kurallar tespit edilemesindi?

Bu soru eskiden tarih ilminin çatısı altında sorulurdu ve soranlar genellikle krallar, emirler, sultanlar olurdu. İbn Haldun’un meşhur Mukaddime’si tarihte devletlerin ve toplumların ömürlerinin ne olduğuna ve bu ömrün alınabilecek bazı tedbirlerle ne kadar uzatılabileceği sorusuna bir cevap arayışıydı. Danışmanlığını yaptığı sultanların devletlerini daha uzun yaşatma arzusuyla sordukları soruya.

İbn Haldun Kuzey Afrika topraklarında tarih anlatımları üzerinden toparlayabildiği geçmiş ve halihazır devlet örnekleri üzerinden devletler tarihinin tabi olduğu bir tarihsel-toplumsal düzenlilikleri “Allah’ın yaratışındaki sünnet” başlığı altında toparlamaya çalıştı. Bunu da sultanların kontrol arzularını karşılamaktan ziyade onlara ibret alacakları bir nasihat formunda toparladı. Kitabının aslı adı da İbretler Kitabına Mukaddime idi (el-Mukaddime li Kitabu’l İber).

Çağdaş sosyoloji pratiğinin ilk örneğini oluşturduğu kabul edilen bu düşünce tarzında tarih ve sosyoloji kontrol edilebilecek bir alan olmaktan ziyade ibret alınacak bir alandır ancak ne kadar ibret alınacak olsa da mukadder olan bazı kurallardan kaçınılamaz. Zira toplumlar ve devletler de insan tekinin tabi olduğu biyolojik kurallara benzer kurallarla doğup yaşadıkları gibi belli bir zamana bağlı olarak ölürler. İyi yaşarsa, sağlıklı beslenirse, Allah kaza bela vermezse, bu ömür belki uzatılabilir ama nihai sondan kaçınılamaz.

Tarihi ve sosyolojik gerçeklikleri kendilerinden ibretler alınacak birer ders gibi okumak ile onları bir araştırma nesnesi olarak görmek arasındaki fark buradan çok kolaylıkla fark edilebilir tabi. Modern sosyoloji insana, toplumlara, hadiselere bir nesne gibi bakarak bu nesnelerin davranışları arasındaki düzenlilikleri üzerinden “toplumsal yasa”ya oradan da toplumları kontrol altına alacak bilgiye ulaşmaya çalışır.

Bugün yaşamakta olduğumuz hadise aslında dünya tarihinde insanlığın başına neredeyse düzenli olarak gelen bir olay. Ancak bizim neslimizin başına bu ölçekte gelinceye kadar bu gerçeği unutmuşuz nerdeyse. Belki kendi hayat süremiz içinde insanlığın kaydettiği yüksek seviyeli teknolojik gelişme hızının yol açtığı kibir ve böbürlenmeden biz de nasibimizi almış ve bu yalın gerçeği, tarih içindeki bu düzenli salgın ihtimalini biz de topyekun unutmuş oluyoruz.

Bunu bize unutturan bu teknolojik gelişmelerle dünyanın artık başka bir dünya olduğu hikayesine fazla güvenmiş olmamız. Bize artık bir şey olmaz, virüs dediğin şey nedir ki? Nasılsa insanlık vereme de, sıtmaya da, koleraya da envai çeşit hastalığa da ilaç bulmadı mı? Bilim ve teknolojinin daha da gelişmiş olduğu bu aşamadan sonra insanlığın çözümünü bulamayacağı nasıl bir hastalık olabilir ki?

Oysa tarihten yeterince ibret alınmış olsa, tarih ibret amacıyla okunmuş olsa, tam da insanın kendi ilmine, teknolojisine güvenmenin de yeni bir şey olmadığı görülmüş olurdu. Tarih boyunca insanların kendi kurdukları medeniyetlerin yıkılmaz, sarsılmaz ve ebed-müddet olduğu düşüncesine yine düzenli olarak ve sürekli olarak kapılmış olduğu da görülürdü. İktidar böyle düşündürür, hümanist iktidar bütün insanlık adına herkesi böyle düşündürür ve bu dünyadaki asıl varoluş anlamından insanı uzaklaştırır.

İnsanın doğa üzerinde kurduğu kontrolün aynısının toplum alanı üzerinde de kurma arzusuyla ortaya çıkan sosyolojinin en önemli tespiti insanın aslında doğa üzerinde kurduğunu düşündüğü kontrolün de ideolojik bir yanılsama olduğunu tespit etmesi olacaktı. İnsan kurduğu teorilerle, yaptığı kavramsallaştırma ve isimlendirmelerle aslında yavaş yavaş kendine başka bir şeyi göremediği bir dünya yaratıyor. Bu dünya onun için içinden çıkılması çok zor bir zindana dönüşür zamanla. Ali Şeriati’nin bahsettiği dört zindan türünden bir zindan.

Bu arada yaşanan başdöndürücü teknolojik gelişmelerle herşeyin kontrol altında olduğu düşüncesine karşılık insan davranışı da içinden çıkılmaz paradoksal mantıklarla çalışır. İşin içine matematiği de katsak, insan davranışının bütün ihtimalleri önceden tüketilemiyor. Geçen yazımızda verdiğimiz örneklerin yanına isterseniz aynı kaynaktan (Margaret M. Polama) şu örneği de bir kenara yazalım:

“Pek dost olmayan iki ülke askeri bütçelerini hazırlıyorlar. Her bir ülke, daha güçlü bir ordu kurarak diğeri üzerinde askeri avantajı ele geçirmek ister ve herbiri buna göre harcama yapar. Sonunda her ikisi de aynı güce sahip olur ve daha da yoksullaşır.”

Bugün, birbirlerine karşı, birbirlerini en yaratıcı biçimde ve binlerce kez imha edebilecek silah teknolojilerini üreten devletlerin, kendi insanlarını onurlu bir biçimde yaşatmak için hiçbir şey düşünmemiş oldukları ortaya çıkıyor.

ABD’de en temel sağlık hizmetleri için bile dünyanın parası isteniyor, ölenlerin gömülmesi için yakınları bütün varlıklarından vazgeçmek zorunda bırakılıyor. Bir tarafıyla uzaya merdiven dayamış olan insanın, başka bir yanıyla hayatiyet ifadesi bütün yapraklarını döküşünün resmidir bu.

Tarihi ibret için okumuş olsak aynı tavrı nice Firavunların, nice kralların, nice Nemrutların örneklerinde de görmez miyiz?

Türkiye sosyolojinin kurallarından muaf değil
Türkiye sosyolojinin kurallarından muaf değil

Çağımızın en istisnai küresel krizlerinden biri olan koronavirüsle mücadele konusunda şu ana kadar Türkiye’nin sergilediği başarı performansı bütün dünyada temayüz etmesini sağlamıştır. Baştan itibaren devlet ve toplum uyumunun da en parlak örnekliğiyle ortaya çıkan bu performansta Türkiye’nin yıllardır geliştirmekte olduğu sağlık sisteminin bütün dünyanın ne kadar ilerisinde olduğu bu vesileyle bariz bir biçimde ortaya çıkmıştır.

Dünyanın silah, ilaç ve bilişim teknolojilerinde dünyanın en ileri ülkelerinin bu kazanımlarını kitlesel sağlık hizmetlerine aktarabilmeye dönük bir yatırım yapmamış olmaları ise bir skandal olarak patlamıştır.

Bu esnada kimin gerçekten insanı yaşatmaya, kimin insanlara sadece hükmetmeye ve öldürmeye dönük işler yaptığı da görülmüştür. Türkiye’nin insanı yaşatan politikalarıyla bundan sonraki dünyada daha da parlayacağı ve yeni siyaset modelleri için bir ilham kaynağı olacağını tahmin etmek zor değil.

İnsanı yaşatan politikaların yanısıra Türkiye’nin bu sürece devlet ve toplum uyumunu, katılımını ve birlikteliğini sağlamış olması da başarı performansının ayrı ve önemli bir yanını oluşturuyor. Bu konuda Türkiye’nin bir yandan 40’tan fazla ülkeye tıbbi yardım gönderirken kendi halkına bu tıbbi malzemeyi ücretsiz olarak sağlayabilmesi bu küresel kriz esnasında onu dünyanın en güçlü ülkesi olarak öne çıkarıyor.

Diğer yandan en az 70’ten fazla ülkenin başvurduğu IMF yardımına ihtiyaç duymadığını açıklayan Türkiye’nin #BizBizeYeteriz kampanyası başlatarak halkından yardım istemesinin muhalefetin eleştirisini celp etmesi elbette şaşırtmadı.

“Dünyanın bütün ülkeleri halkına yardım ederken Türkiye’nin bir yandan da dünyanın 40’tan fazla ülkesine yardıma koşarken kendi halkına IBAN vermesi…” diye başlayan eleştirilerin ne toplumdan, ne dünyadan, ne Türkiye’nin gerçekten ne yapmaya çalıştığından haberleri var.

Dünyadan haberleri yok, çünkü bu krizin daha nelere yol açacağını belli ki anlayamamışlar. Dünyanın en büyük ekonomilerini derinden sarsan dalgaları çarpmaya başladı bile.

Başka ülkelerin ne yaptığından haberleri yok, Kuveyt gibi, Almanya gibi dünyanın en zengin ülkeleri de bu bağış kampanyalarını yapıp epey yardım topladılar.

Üçüncüsü, Türkiye’nin ne yaptığından haberleri yok. Türkiye’de yapılan adı üstünde bir “bağış kampanyasıdır” ve kimseden zorla bir kuruş para alınmıyor, alınmamıştır. İsteyen verir isteyen vermez. Komşusu açken kendisi tok yatan insanlarla dolu bir toplum olma durumlarının had safhada ortaya çıktığı bir durumdayız. Bu krizde bir miktar tuzu kuru olarak evinde oturma lüksü olanlarla, günübirlik kazancıyla geçinen insanların evde oturduğunda aç kalmaların bolca yaşandığı durumlar var. Allah devletimize güç kuvvet ve zenginlik versin, hepsine de yetişsin, eyvallah. Ama bu karşılaştığımız imtihan insanların birbirlerine merhamet göstermedikleri bir durumda, toplumda yaşayan insanların kendilerini gerçekten bir bünyenin organı gibi hissetmedikleri durumda, hiçbir devletin güç ve takat getireceği bir imtihan olamaz. Burada devletin ihtiyaç duyduğu şey para değil, insanların bu süreçte bireysel sorumluluklarını hatırlamaları, hissetmeleridir ve bu da büyük ölçüde başarılmıştır.

Bu konuda parasını esirgeyip bundan dolayı devlete veryansın edenler de varsın kendi bencillikleriyle merhametten uzak yaşamaya devam etsinler, nereye kadar?

Bu arada Türkiye’nin son derece başarılı bir biçimde yürüttüğü süreçte bu performansla mütenasip olmayan bir olay geçtiğimiz Cuma günü ilan edilen sokağa çıkma yasağının ardından yaşandı. Bu olaylar Türkiye’nin şimdiye kadarki genel görünümüne hiç uymadı ve aslında Türkiye’nin genel durumuna bir haksızlık. Zira Türkiye gerçekten bu değildi. Ama bu konuda bile Türkiye’nin neticede sosyolojinin genel kurallarından muaf bir toplum olmadığını hatırlamamız lazım.

İş sosyolojinin kurallarına geldiğinde ise çok net, kesin tahminlerde bulunmanın da mümkün olmadığını hemen hatırlamak gerekiyor. Toplumda özellikle bu tür durumlarda kaldığında bireyler nasıl davranacakları konusunda sosyologlar tarafından türlü türlü modellemeler yapılmıştır. Bütün modellemeler insanın matematik hesaplarla ya kendi bencil çıkarlarıyla hareket ederek toplumu felakete sürükleyebilecekleri veya toplumun felaketinin kendisinin de felaketi olacağının hesabını göz önünde bulundurabileceği arasında salınıp durur.

Şöyle örnekler var mesela:

1. Su kıtlığı var ve yurttaşlar su tüketimini kısmaya sevk edilirler. Eğer her yurttaş kendi çıkarını düşünerek bu isteğe cevap verirse, hiç kimse suyu stoklamayacaktır. Açıkça, her bir kişi tarafından yapılan biriktirme şehrin arzında önemsiz bir etki yapar, fakat münasebetsizliğin olacağı bir gerçek. Diğer taraftan eğer herkes kendi çıkarı için davranırsa, sonuçlar herkes için bir felâket olacaktır.

2. Eğer herkes vergisini ödemezse, devletin işleyişi çökebilir. Aynı şekilde her kişi, kendisi de dahil herkes vergisini ödemeyi tercih ederse vergisini ödemeyen hiç kimse kalmaz. Tabii ki, kişi için en iyisi kendisi dışında herkesin vergi ödemesidir. Fakat herkes böyle düşündüğünde yine bir felaket.

3. Üretim fazlası olan bir çok yıldan sonra çiftçiler, fiyatların yükselmesi için gönüllü olarak ürünlerini kısmaya karar verirler. Fakat hiçbir çiftçi, fiyat etkilemek amacıyla üretmez, böylece her biri üretebileceğini üretmeye ve ne getirirse getirsin ürettiğini satmaya başlar, ve bir kat daha üretim fazlası oluşur (Margaret M. Poloma, Çağdaş Sosyoloji Teorileri, çev. Hayriye Erbaş).

Bu durumda Cuma günü yaşananlar önceden kestirilebilir miydi? İki saat değil de iki gün süre verilmiş olsaydı insanların marketlere akarak yüksek temas sağlamasının süresi iki güne yayılıp sayı 250 bin yerine 3-4 milyon insanın yakın temasına mı yol açardı? Kimse bilemez bunu.

Sosyolojide matematiğin işini asıl zorlaştıran şey bu konudaki kültür farkları ve insanların her zaman rasyonel davranmıyor olmalarıdır. Davranışlara korkular, kaygılar yön vermeye başlayınca, sosyoloji de boş durmaz elbet, ona da uygun bir yaklaşımda bulunur.

48 saatin sosyolojisi
48 saatin sosyolojisi

Bazen söz biter, kalem kurur, kâğıt da basit bir rüzgârın hevâsına kapılarak uçup gider. İşte böyle zamanlarda duyduğumuz ve okuduğumuz şeylerin kıymeti daha da artar. Bu durumlarda duyduklarımız duymadıklarımızın; okuduklarımız da yazılamayanların yerine geçer. Eğer idrakimiz açık ise hissiyatımız bize bir ültimatom verir veya Ahmet Cevdet Paşa’nın tercümesi ile “son lakırdı” olur.

Bu girişi niye mi yaptım? Son 48 saati değerlendirmek, anlamlandırmak ve eğer yaşayacaksak aynı tuzağa bir daha düşmemek için yazdım. Birçok kişi gibi ben de sokağa çıkma yasağının gerekliliğine inanıyor ve bekliyordum. Ama Türk toplumunun -sözde- sağduyusuna güvenip yapılan uygulamayı da doğru bulmuyorum. Son bir aydır devletin, hükümetin ve özellikle Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve sağlık ordusunun yaptıklarına karşılık; sokağa çıkma yasağı doğru idare edilememiş ve o fedakar insanların yüküne bir yük daha eklenmiştir.

İşin bir tarafında, kamu yönetimi ve kitle psikolojisini hesap edemeyen uygulayıcılar, diğer tarafında ise dünyanın yaşadığı bunca felaketleri görmezlikten gelerek yaşayacağı 48 saatin konformizmi peşinde koşanlar. Eskilerin dediği gibi, bir musibet bin nasihatten evlâ olabilir. Tabii, ders çıkarılabilirse. Ama bin nasihati atlayıp, musibetten ders bekleyenlerin olduğu bir toplumda; bin kere daha düşünmek gerekmektedir.

Biz neyi tam yapamadık, neyi beceremedik? Sözlü kültürün egemen ve adeta kanun olduğu toplumdan yazılı kanun ve nizamların uygulandığı topluma geçerken neyi kaybettik?

İdrak ve iz’anımızda çökme oldu.

Bireyciliği, kendi halinde kalma, tek başına karar alma olarak anladık.

Düşünmeden ortaya koyduğumuz bireysel davranışı, özgürlük sandık.

Tabii olarak, devlet ve kanun dâhil hiç kimseye, hiçbir talimata uymaz olduk. Toplumumuzu asırlardır var eden sosyal dayanışma kültüründen uzaklaşırken, korkularımızın esiri olduk.

Seksen iki milyondan çeyrek milyonun davranışını bu şekilde genelleştirmemden rahatsız olanlar bir kere daha düşünsünler. Bu gerçekten sadece o gece oburluğunun peşinde olanların davranışı mıdır, yoksa hepimizi temsil eden bir davranış biçimi midir? Şark’ı temsil eden son bilge Aliya’nın şu sözünü bir kere daha hatırlatmak gerekiyor:

“Ben olsan, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere eleştirel düşünme dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı da budur.”

Evet, kendimizi hakkıyla eleştirecek seviyeye gelmedikçe hiçbir musibetten ders çıkarmamız mümkün değildir. Zaman ve mekân idrakimiz netleşmeyecek, zemin ve şartlara göre davranma kabiliyetimiz gelişmeyecektir. Bu sözler umutsuzluk ifadesi değil, geçmişe ayna, geleceğe ışık tutarken kulağımıza küpe olması ve sonuç alınıncaya kadar tekrarlanması gereken tespitlerdir.

Yazıyı ünlü tarihçimiz, devlet adamımız, hukukçumuz ile açmıştık. Paşa’ya ait bir anekdot ile devam edelim:

Malum Paşa, Tanzimatçıdır. Ama Islahat Fermanı’nı da muzır bulmaktadır. Fakat kaderin bir cilvesi, fermanın hazırlanmasında ve ilanında da yer almıştır. Babıali’de toplanan üst protokol ile yapılan bir törende ferman, Sadrazam Vekili Kıbrıslı Mehmet Paşa huzurunda okunup ilan edilmiştir. Zira Sadrazam Fuad Paşa, aynı gün Avrupa’ya diplomatik bir seyahate çıkmıştı. Bu tür törenlerde eskiden beri dua okutmak adet idi. Hatta törenlerde bu işi yapacak bir de resmi görevli bulundurulurdu. Sadrazam seyahatten önce, müslim ve gayrimüslim temsilcilerinin, haham, piskopos ve yabancıların yer alacağı bu toplantıda duayı gerekli görmemiş ve görevliyi de davet ettirmemişti. Lakin onun vekili bu tedbirden habersiz, törenden sonra dua edelim deyince, görevlinin orada olmadığı anlaşıldı. Şeyhulislam da en arkalarda duran Maarif Nezareti üyelerinden Arif Efendi’ye işaret ederek; “Hadi Arif gel bir dua et” deyince, o da, protokolü, papaz, piskopos ve hahamları yararak öne çıkıp dua etmiştir. Şartlara göre esneklik gösterme kabiliyeti olmayan Arif Efendi, Müslümanlar ile gayrimüslimleri vatandaşlıkta eşitleyen bir fermanın ilanında; duasını, “İslâm ümmetini yaşat, İslâm düşmanlarını da kahreyle yâ Rabbi” diyerek tamamlamıştır.

Cevdet Paşa, Tezakir adlı eserinde, Serasker Rüştü Paşa’nın şu yorumunu da nakletmektedir: “Bir adam gece saat dokuza kadar meşgul olup uzun bir layiha (rapor) kaleme alıp tamamladıktan sonra, üzerine rıh dökeyim derken, yanlışlıkla mürekkep hokkasını döküp bu kadar emeğini hebâ ettiğinde nasıl üzülürse; bu Ferman’ın akabinde bu duanın okunuşu da öyle oldu”

Yeni nesil “rıh” kelimesini bilmez. Rıh, el ile yazılan kitap, yazı ve raporların mürekkebini kurutmak için yazı üzerine dökülen özel bir kumdur. Paşa, gördüğü yersiz davranışı, kum yerine hokkadaki mürekkebin yanlışlıkla yazının üzerine dökülüp mahvedilmesine benzetmektedir. Ben de yazımı yeni neslin ve tabi ki –abur/cubur ya da hiç içmezse bile hayata tutunabilecek şeyleri alma telaşındaki- yaşlıların anlayacağı bir örnekle bitireyim. Saatlerce bilgisayarınızda yazdığınız yazınızı kaydetmeden kapatmanız ya da harddiskinizin çökmesi halinde yaşayacaklarınızın bin beterini Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve sağlık ordumuza yaşattınız.

Allah ıslah etsin.

Davranışsal iktisat ve tüketici davranışı
Davranışsal iktisat ve tüketici davranışı

Mal ve hizmetlerin bireylerin ihtiyaçlarını karşılama amaçlı kullanılması tüketim, kullanım sonrası duyduğu haz ise fayda olarak tanımlanır.

Tüketicilerin söz konusu faydaya ulaşabilme süreci, klasik (geleneksel) ve çağdaş tüketici davranış modelleri olarak ikiye ayrılmaktadır.

Klasik ve Neo Klasik iktisadın kabul ettiği insan tipi bireysel çıkarını devamlı maksimum kılma çabası içinde olan homo economicustur. Bu tipteki insan bencildir ve odaklandığı tek nokta bireysel çıkarını maksimuma ulaştırmaktır. Dolayısıyla bireyler tüketim kararlarında akılcı iktisadi hesaplara odaklanırlar.

**

Tüketiciler mevcut bütçeleri ile faydalarını maksimum yapacak bir alışveriş yaparlar.

Yani, ekmek almak için girdiğiniz bir marketten alışveriş poşetini doldurup çıkarsanız kapitalist (neo klasik) sistemin üzerine inşa edildiği rasyonel insan tipine uygun değilsiniz.

Ya da semt pazarında alış veriş yaparken kilosu 4 TL olan sebzeyi satıcı 5 TL’ye tamamlayım mı dediğinde rasyonel (homo economicus) insan bu teklifi reddeder.

Yine, 25 TL değerinde bir malı 35 TL’ye aldığımız için üzülürken, 1590 TL değerinde olan bir malı 1600 TL’ye aldığımızda daha az üzülmemiz (iki durumda da kaybımız 10 TL) rasyonel insan davranışı değildir.

**

Klasik iktisadi yaklaşımla yukarıda verilen örneklerdeki tüketici davranışlarını açıklamak mümkün değildir zira bireylerin tüketim davranışlarının incelendiği birçok çalışmada gerçekte rasyonel davranılmadığı ortaya konulmuştur.

Bu noktada davranışsal iktisat devreye girerek; insanın sosyolojik ve psikolojik yapısının tüketim tercihinde ağır bastığını, satın alma ve tüketme kararlarında bireylerin rasyonel davranmak yerine duygusal davrandığını söylemekte. Bu nedenle bireylerin tüketim ve satın alma kararlarını analiz ederken sosyolojik ve psikolojiketkenlerin de teorilere eklenmesi gerektiğini savunurlar.

Davranışsal iktisada göre bireylerin tüketim davranışlarını belirleyen birçok faktör vardır. Bunlardan bazıları; kalıtsal özellikler, çevre, beklentiler, kişilikler, insan psikolojisi, tecrübe gibi faktörlerdir.

Davranışsal iktisatçılar çalışmalarında insanların parayı göreceli olarak algıladıkları ve tüketimlerine mantıklı yaklaşmadıkları sonucuna ulaşmışlardır.

Örneğin; 20 TL değerindeki kitabın 4 sokak ileride 10 TL’ye satıldığını duysak üşenmeden gider ve o kitabı alırız. Fakat hiçbirimiz alacağımız X marka takım elbisenin fiyatı 10 TL daha ucuz diye 4 sokak ilerideki dükkana gitmeyiz. Yani paraya göreceli yaklaşırız.

Davranışsal deneylerde kişilerin kredi kartı ile yaptıkları ödemelere kıyasla nakit şeklinde yaptıkları ödemelerden daha fazla acı duydukları da tespit edilmiştir.

Ödeme sancısı olarak değerlendirilen bu durumun tüketim üzerinde farklı sonuçları doğmaktadır.

Sonuçlardan birisi parayı önceden ödemenin hazzı artıracağına yöneliktir. Örneğin yazın gideceğimiz tatil için otelin parasını şimdiden ödediğimizde, yazın bu eylemden alacağımız haz artacaktır.

Diğer bir sonuç ise, insanların para kaybettiklerinde yaşadıkları mutsuzluk hissinin para kazandıklarında yaşadıkları mutluluk hissinden fazla olmasıdır. Daniel Kahneman ve Amos Tversky, Econometrica dergisindeki 1979 tarihli makalelerinde, 1 dolarlık zararın 1 dolarlık kazançtan 2,25 kat fazla üzdüğünü belirtmekteler. Bu nedenle insanlar finansal piyasalarda işlem yaparken kazanma isteğinden daha çok kaybetmeme korkusuyla hareket ederler.

Davranışsal iktisatçılar Neo klasik iktisadın insanların mükemmel tüketim kararı alarak faydalarını maksimuma ulaştırdıkları varsayımını da reddederler. Onlara göre tüketiciler karar alma aşamasında yardıma ihtiyaç duyarlar. Bunun neticesinde insanların tüketim kararlarının yumuşak bir güçle değiştirilebileceğini savunurlar. Buna ise dürtme teorisi denilmektedir.

**

Sonuç olarak; davranışsal iktisat aslında insanın mekanik bir canlı olmadığını, doğumundan ölümüne kadar her aşamasında farklı deneyimler elde eden ve çoğu zaman rasyonel davranmayan bireyler olduğunu söylemektedir.

İnsanı, Neo klasik iktisadın koyduğu kalıptan çıkarır ve sosyal bir canlı olarak inceler.

Bu nedenle tüketim davranışlarına gerçekçi cevaplar üretmekte işlerliği daha fazladır.

Hatta insanoğlunun bu davranışsal eğilimleri (bazen zaafları) birileri tarafından yeni satış politikaları için temel bir çıkış noktası olarak kullanılmaktadır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.