Dâru’l-harb ve Alevilik
Dâru’l-harb ve Alevilik
…adlı bir kimse https://darul-islam-darul-harb-meselesi/ adresinde reddi karaman 1-2 adlı 2 eser yazmış ve neşretmiş. Bu kimseye yanıt vermelisiniz. Çok ağır iddiaları var… Mutlaka yanıt verin bu kimseye.CevapBenim www.hayreddinkaraman.net adresli sitemde dâru’l-islam ve dâru’l-harb konusunda bir kitap teşkil edecek kadar yazım var.Mukayeseli İslam Hukuku ve Anahatlarıyla İslam Hukuku isimli kitaplarımda bu konular da yer almış bulunuyor.O kişileri okuyanlar bunları da okurlarsa yeterli olur.Öze...
Sen eve uğrarsan aile elden gitmez
Sen eve uğrarsan aile elden gitmez

Hastasıyım şu buluverdiğimiz kolay kolay çözümlerin. Siyasilere bilgisayar oyunu oynattığımızda gençlere ulaşmış, insanlara en basit politik düzlemden laf soktuğumuzda rahatlamış, youtubedan bir playlist dinleme kabiliyet ve becerimiz var diye dini konuların hepsinde uzman olmuş oluyoruz.

Bu kolaycılığın son zamanlarda beni sinirden deliye döndüren örneği ise “aile elden gidiyor” mızmızlanması. Ağzını açan, İstanbul Sözleşmesi, aile hukukunu düzenleyen yasalar falan üzerinden “aile elden gidiyor” diye sloganı patlatıyor. Çözümü de bulmuş durumdalar. Daha doğrusu ayılıp bayıldıkları Ehli Sünnet müdafileri, Sünniliğin yıkılmaz kaleleri bazı isimlerin son derece arkaik, hatta primitif bir takım önerilerini çözüm zannediyorlar.

Hastayım ben bu Sünniliğin yıkılmaz kalelerine. Bunlar “hocam sosyal medya konusunda fetvalarınız nedir?” diye sorduğunuzda “efendim, Müslüman gerçek hayatta nasıl davranıyorsa sosyal medyada da öyle davranmalıdır” dediklerinde çözümü önerdiklerini zanneden adamlar. Bu kafa konforu herkeşe lazım. Doğru yazdım: Herkeşe.

Fakat yalan yok. Bu civanperçemleri, bu serdengeçtiler şahane çözümler buluyorlar aile meselesine. Yalnız küçük bir sorun var. Onların “çözüm” diye buldukları şeylerin cari olabilmesi için en geç 15. yüzyılda yaşamamız, yaşadığımız şehrin maksimum 10 bin kişi olması ve şahane bir ekonomik düzey gerekiyor.

Hay Allah. Bunlar yok ama elimizde. 2020’de, asgarisi 1 milyon insanın yaşadığı şehirlerde ve aç bilaç geçiriyoruz hayatımızı. Fakat olsundur. Sünniliğin yıkılmaz kalelerinden iyi bilecek halimiz yoktur meseleyi. Dolayısıyla “ağrımayan yerimize yazdıkları ilaçları” yutmaktan başka çaremiz yok.

Unutmadan söyleyeyim. Bunları yazdım diye “modernist”, “tarihselci” vesaire ilan ederler beni, konforlarına gram zarar gelmeden devam ederler hayatlarına.

Bu Sünniliğin yıkılmaz kalelerini uyandırayım. O sizi destekleyen zengin işadamlarının ve benzerlerinin yarattığı korkunç kapitalist düzen var ya. Hah. O kapitalist düzen yüzünden insanlar tek maaşla geçinemiyor. Karı-koca çalışmak zorunda kalıyorlar. Hal böyle olunca “aile hukuku” baştan aşağı değişmek zorunda kalıyor. Eşit sorumluluk eşit hak demek çünkü... Sense buna hiç kafa yormadan, bu korkunç zulüm düzenini eleştirmeyi “çok riskli” bularak “aile elden gidiyor” sloganı atıyor ve görevini yapmış insanların huzuruyla siperinde mayışıyorsun. Sıkıştığımız ve sürekli yumruk yediğimiz köşe orası. Çıksana o köşeden.

Çıkamazsın. Çıkamazsın çünkü çıkarsan “kral çıplak” demen gerekir. Sen onu diyemezsin. Çünkü aslında sadece siniksin.

Haydi başka yerden devam edelim konuşmaya. Kaç yaşında tutuşturuyorsun oğlunun kızının eline cep telefonunu? Akşamları “flamingo sürüsü” gibi herkesin kafasını gömdüğü ekrandan başınızı kaldırıp “sohbet” ediyor musunuz hanenizde?

Hayır hayır. Açıktan verme cevabı. Kendine ver. İçinden.

Bak iki soru daha sorayım: Eve gerçekten uğruyor musun? Kızını, oğlunu sen mi yetiştiriyorsun yoksa o aptal ekranlar mı?

“Aile elden gidiyor” diyorsun da hacım, sen kendi ailenin “elden gitmemesi” için yaptığın listeyi harfiyen uyguluyor musun yoksa sıkıştığında “ne yapayım bizim kızı ikna edemedim” cümlesini dolaşıma sokup kafalıyor musun kitleyi?

Basit bir önermem var benim: Sen eve uğrarsan aile elden gitmez.

Senin bu basitlikte, anlaşılır, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi ikna edecek argümanın nedir? “Aile elden gidiyor” dışında bir şey olsun lütfen.

Ağzını dayadığın marpuçtan başını kaldır, konferanslarına katılan insanların kellelerini saydığın parmağını bana doğrult ve söyle: Önerin nedir?

Sessizlik mi? Ben de tam öyle düşünmüştüm. O halde gölge etme de kendi sosyolojimizin dertlerine gerçekten kafa yormaya başla.

Kib. Aeo.

İran'da 7 Sünni'ye idam cezası
Dünya
İran'da 7 Sünni'ye idam cezası
İran Yüce Divanı, Batı Azerbaycan eyaletinde bir din adamını öldürmek suçundan 7 Sünni'ye verilen idam cezasını onayladı. İdam cezasına çarptırılan 7 sanık, 7 Kasım 2009 yılından bu yana yargılanıyordu.
AA
Süleymani, şeytan ve ABD
Süleymani, şeytan ve ABD

Zor zamanlardan değil, ateş çemberinin içinden geçiyoruz. Hatta sadece geçmiyoruz ateş çemberinde yaşıyoruz. Üstelik bizim yakmadığımız ama yanmasına katkı verdiğimiz, söndürmek için su yerine benzin taşıdığımız bir çember.

Son birkaç gün içinde coğrafyamızda yaşananlara bakın ne dediğimi anlayacaksınız. Bu anormal durum, bakışımızı, duruşumuzu ve söylemimizi etkilemekte; üzülmekte ya da anlamsız sevinç naraları atmaktayız.

1980’lerden beri sahada olan ama 1998’dan itibaren Afganistan’dan Yemen’e operasyon yapabilen bir gücün komutanı Kasım Süleymani yatağında ölseydi ne düşünürdük, nasıl tepki verirdik? Özellikle bu soruyu düşünmeden Süleymani’nin ölümü üzerine bölge tasarımcılığına soyunan akıl-dânelere sormak istiyorum. Evet, Süleymani adi bir ölümle ölseydi ne düşünür ve ne konuşurdunuz?

Bence koca bir hiç..

Peki soruyu başka bir şekilde soralım. Kimliği ve kişiliği, mezhebi, duruşu ve yaptıklarından bağımsız olarak; ABD’nin bir devletin vatandaşına başka bir ülkede operasyon yapmasına nasıl bakarsınız? Bu soruya acı tebessümle cevap verseniz bile; yapılanın kaosu, zulmü, istikrarsızlığı ve savaşı bitirmeyi amaçlayan bir saldırı olduğuna inanır mısınız? Bu operasyon, Batılıyı Doğuluya; Doğuluyu Batılıya; Şii’yi Sünni’ye, Sünni’yi Şii’ye; özetle insanı insana karşı daha kindar yapmayacak mı?

Öyleyse neye seviniyorsunuz?

Süleymani’nin ardından ağıt yakmıyorum ama düşünüyorum. Dünyada ve bölgemizde eli kanlı bunca insanı görmeyen hatta destekleyen ABD’nin Süleymani’yi ortadan kaldırmasını coğrafyamıza bir iyilik olarak değerlendirmek mümkün mü? Taliban’ın ortadan kaldırılması, Bin Laden’in; Bağdadi’nin öldürülmelerinden sonraki vaatleri ve beklentilerinizi bir kere daha hatırlayın ve cevap verin. Süleymani’yi ortaya çıkaran şartları hazırlayan ABD’nin bu girişimi, uluslararası sisteme, kör-topal da olsa yürüyen dünya düzenine ve meşruiyete indirilen bir darbe değil mı?

Öyleyse niye üzülmüyorsunuz?

Bu operasyon, ABD’nin klasik taktiklerinden biridir. Ancak saldırı, işgal ve cinayetlerden medet uman, celladına âşık grup veya fertlerin gürültüsüyle hakikat gizlenmektedir. Süleymani’nin İslâm dünyasındaki kötü şöhretini, Mehdi adına kan dökmesini ve sebep olduğu diğer olayları unutmayalım elbette. Ama Türkiye’yi tehdit eden, ülkemize yönelik terör makinesi PYD/YPG’yi kim besliyor? Yüzbinlerce insanın hayatına mal olan Suriye meselesinin müsebbiplerini kimler ayakta tutuyor? Yemen’de on binlerin ölümüne sebep olan savaşın arakasında kim duruyor? Libya’da BM’nin tanıdığı resmi hükümeti ortadan kaldırmaya çalışan ve kendi halkından onlar ile dayanışma içinde olanlardan intikam alma yeminleri yapan Hafter, gücünü nereden alıyor? Sizin gibi benim de aklıma yüzlerce soru geliyor. Hepsi bir yana, ama her türlü önyargılardan uzaklaşıp cevabını aramamız gereken son bir soru daha var: Kaşıkçı cinayeti ile Süleymani’nin öldürülmesi arasında ne fark vardır?

2003 yılının başlarında, soğuk bir kış günü, ABD’nin İran karşısında parlatıp büyüttüğü Saddam’ı devirme planları yapılan bir toplantıya çağrılmıştım. Kimler yoktu ki? Şii’si, Sünni’si, Kürdü, Türkmen’i, Arap’ı, Asurisi, Keldani’si, Yezidi’si.. Hülasa kendi başlarına kaldıklarında birlikte yaşayabilen ama aralarına çomak sokulduğunda birbirinin katili olan herkes. Tabii, -yıllar sonra Kaddafi’ye karşı toplanan Libya muhalefet toplantısında gördüğüm gibi-, çomakçıbaşı ABD’nin temsilcisi de orada.

Herkes konuştu, ben de konuştum. Saddam’ı devirme heyecanı ile yanıp tutuşanlara ve bunu da gâh sırıtarak, gâh da emme-basma tulumba gibi baş hareketleriyle onaylayan ABD temsilcisine şunu sordum:

“Saddam’ı hiçbirimiz sevmiyoruz. Ama onun devrilmesinden en çok kim istifade edecek. Üstelik bir diktatörü devirdiğimizde yerine daha beterinin gelmeyeceğini kim garanti edecektir?” Herkes ABD temsilcisine bakarken, Irak’ın eski Londra büyükelçisi Türkmen Necdet Safvet bir fıkrayla havayı yumuşatmaya kalktı. Aslında o gün fıkra olarak anlattıkları bugünü de açıklıyordu:

Irak’ta yaşayan Yezidilere “Allah dururken Şeytan’a neden ibadet ettikleri” sorulduğunda şu cevabı verirlermiş:

-Allah’ın rahmet ve mağfireti geniştir. Şeytan ise acımasızdır. Allah sizi de bizi de affeder ama şeytan asla. Bu yüzden ibadetimizle onu razı etmeye çalışıyoruz.

Necdet Safvet’in fıkrası, ABD temsilcisinin yüzüne tokat gibi indi. Tabii olarak, havayı yumuşatmadı aksine onun salonu terk etmesine sebep oldu. Peki, sonra ne mi oldu? Birkaç ay içinde, o heveslilerin onayıyla başlayan işgal, Saddam’ı devirdi, ama milyonların da hayatına mal oldu. Dahası, Kasım Süleymani’nin sahaya çıkmasını sağladı ve tıpkı Saddam gibi zamanı gelince öldürüldü.

Büyük bir gelecek kurma umuduyla o salonda toplananlar şimdi ne düşünüyordur acaba?

Ve bir soru daha: Sonuç değişmeyecekse bu korku niye?

İran, mazlum duruma düşürülerek önü açılıyor... Bin yıl önceki oyun tekrarlanıyor!
İran, mazlum duruma düşürülerek önü açılıyor... Bin yıl önceki oyun tekrarlanıyor!

Yazının sonunda kuracağım cümleyi başında kurayım: Türkiye’nin tam da Doğu Akdeniz’deki kuşatmayı yarayacak büyük stratejik adımlar attığı sırada, Bağdat’ta ülkelerinde mitolojik kahraman olarak görülen İranlı generallerin öldürülmesi hiç de tesadüfî değil.

Batılıların hedefi, İran’la Türkiye’nin kapıştırılmasıdır!

Türkiye, bu oyuna gelmedi.

İran, fırsat kolluyor.

Bütün yapılanlar İran’ın önünü açmaya dönük uzun soluklu operasyonlardır!

Bin yıl önceki oyunun zeminini hazırlamaya çalışıyorlar!

Bin yıl önce ne olmuştu peki?

Bin yıl öncesine gitmeden önce, bugünlere nasıl geldiğimize yakından bakmakta yarar var.

Humeyni, Paris’ten uçağa bindi, Tahran’a indi. İran’da bölgedeki dengeleri değiştiren bir devrim gerçekleştirdi.

İran Devrimi, Batılıların bütün o “İran, haydut devlettir” şeklindeki retorik / içi boş söylemlerine rağmen, yok edilmedi; aksine kökleşti, kökleştirildi.

İran’ın önü açılırken, Sünnî dünya, paramparça edildi, cehenneme çevrildi.

Humeyni’nin devrim yapmasına göz yumanlar, Mısır’da İhvan’ın Mursî hükümetine darbe yapmaktan çekinmedi.

Yetmedi, Mursî, hapiste, yargılanırken, mahkeme heyetinin önünde, canlı canlı ölüme terkedildi!

Düşünsenize: Adaletin, dolayısıyla vicdanın temsilcisi bir kurumun mensupları, gözlerinin önünde, mahkemenin ortasında Mursî’nin herkesin önünde can vermesine ses çıkarmadı, aksine, Mursî’nin ölümünü seyretti!

İnsanın nutku kesiliyor gerçekten!

Bu cinayeti, İhvan / Mursî yönetimi işleseydi, dünyayı başına yıkarlar, İslâm’a etmedikleri hakareti bırakmazlardı!

ŞİÎ-SÜNNÎ ÇATIŞMASI VE İRAN’IN ÖNÜNÜN AÇILMASI

Bu satırları yazarken, en küçük mezhebî bir saplantıyla yazmadığımı söylememin bir anlamı olur mu bilemem. Ama önyargıyla, saplantıyla okuyacak kişiler olduğunu biliyorum.

Önce şunu bilelim: İki asırdır, özellikle de Osmanlı’nın durdurulmasından bu yana, İslâm dünyası özne değil, kendi başına hareket edecek bağımsız aktörlerden de, istiklâlden de yoksun.

İkinci olarak, Batılılar, tarih boyunca, özellikle de modernite sürecinde, İranlılara hep Arî ırk olarak baktılar, İranlılarla Avrupalıların Arî ırka mensup olduğuna inandılar.

O yüzden Batılılar, İran’ı her zaman arkaladılar; İran’ın önünü her zaman açtılar.

İslâm dünyasını tam ortadan ikiye yararak bir daha ayağa kalkmasını imkânsızlaştıracak büyük bir darbe vurmak için İran’ın önünün açılması gerekiyor!

O yüzden İran’da devrim yapılmasına göz yumuldu ama Sünnîliğin en güçlü iki kalesinden Mısır’da İhvan yönetimine darbe yapılarak ölümcül bir darbe vuruldu, Türkiye’de ise 15 Temmuz darbe ve işgal saldırısı yapıldı.

Bunun için de Şiî-Sünnî çatışması çıkarılması gerekiyor.

“Halep kasabı” olarak adlandırılan Kasım Süleymanî ile Irak’ta, Suriye’de ürpertici cinayetlere imza atan Haşdi Şabi başkan yardımcısı el-Mühendis, Bağdat’ta Amerikalılar tarafından öldürüldüler.

Her şeyden önce, Amerikalıların bağımsız bir ülkede, Irak’ta böyle haydutça cinayetler işlemelerini şiddetle kınadığımı hatırlatmak istiyorum.

İran varlığını İsrail’e, İsrail de varlığını İran’a borçlu. İkisi birbirini besledi.

O yüzden DEAŞ sadece İsrail’e ve İran’a saldırmadı!

Çok büyük bir oyun sahneleniyor İslâm coğrafyasında.

ASIL HEDEF TÜRKİYE!

Şiî-Sünnî çatışması için her tür stratejik adım atıldı son iki asırda.

İki asır, üç asır sonrasını hazırlıyorlar!

İslâm dünyasını toplayacak güç haline getirmek istiyorlar!

Türkiye’nin önünü tıkamak bu.

Bin yıl tarihi biz yaptık çünkü esas itibariyle...

Tarihi, tarihî dengeleri altüst etmek istiyorlar!

Böylelikle hem İslâm dünyası aslâ toparlanamayacak; çünkü Şiî azınlık İslâm dünyasına hâkim kılınacak: Zaten Arap dünyasına hâkim şu anda! Bu başarıldı.

Hem de İslam dünyası istikrarlı istikrarsızlığa mahkûm edilecek: Birbiriyle boğuşturulacak, sonsuza kadar.

Bunları göremiyor insanlar.

Günübirlik bakıyorlar!

Elbette ABD saldırısı kabul edilemez.

Ama çok büyük bir tezgâh bu, İran’ı mazlum duruma düşürerek İran’ın önünü açmak için oynanan büyük bir oyun!

O yüzden Türkiye, İran’ı karşısına almamalı.

Batılıların asıl büyük hedefleri, İran’la Türkiye’yi kapıştırmak!

Tam biz Doğu Akdeniz’de büyük bir stratejik atak yapmışken, Batılıların oyunlarını başlarına yıkmak üzereyken, İran’ı mazlum duruma düşürerek İran’ın önünün açılması ve Türkiye’nin oyunun içine çekilmeye çalışılması!

Türkiye, bu büyük tezgâha düşmedi şimdiye kadar, İran’la güçlü ilişkiler kurarak İran’la kapıştırılma oyunlarını püskürttü!

Çıldırıyor emperyalistler!

Şundan adım gibi eminim: İran’la Türkiye kapışırsa, İran’ı destekler Batılılar!

Böylelikle bin yıl önceki tarih tekerrür eder: Dün, biz Sünnîler olarak Haçlılarla boğuşurken, İranlılar / Şia bizimle boğuştu.

Tarihte yaşanmış bir örnek bu.

Bunu aynen tekrarlamaya çalışıyor Batılılar.

Suriye’de görüyoruz: DEAŞ’ın vurmadığı iki ülke var: İran ve İsrail!

Oynanan oyunun büyüklüğünü görmek için sadece bu kâfidir.

İslam Birliği ve İran
İslam Birliği ve İran

1991 yılında İSAV (İslam Araştırmaları Vakfı) hocamız Ali Özek başkanlığında bir İran araştırma gezisi düzenlemişti. Bir yıl sonra da Tarabya Oteli’nde bir sempozyum yapıldı. Bu sempozyoma Sünnî ve Şîî alimler davet edilmişti. Sempozyumun sonunda yayınlanan sonuç bildirisinde Sünnî-Şîî(Caferî) toplulukları arasında itikad farkına rağmen nasıl bir birlik oluşturulabileceği maddesi de yer almıştı. Bu madde “dinin usulü ile mezhebin usulü” farkına dayalı bir çözüm teklif ediliyordu. Seyahatimizde işte bu maddede yer alan çözümün bir kısım İran uleması ve siyasileri arasında da benimsenmiş olduğunu görmüştük.

Ayetullahların bulunduğu bir sohbette bir arkadaşımız şunu sordu: “Siz imâmeti iman esaslarından biri sayıyorsunuz, biz ise onu bir fıkıh (amel) meselesi olarak görüyor ve sizden farklı inanıyoruz, bu durumda biz —size göre— imansız mı oluyoruz?”

Orada saygı gören bir âyetullah şu cevabı vermişti: “Dînin usûlü vardır, mezhebin usûlü vardır. Sizin bizden farkınız dînin usûlünde (prensiplerinde, inanç esaslarında) değildir, mezhebin usûlündedir. Sizin imâmet anlayışınız sizi Ca’ferî olmaktan çıkarır, mümin ve Müslüman olmaktan çıkarmaz, siz Sünnî olarak da bizim din kardeşlerimizsiniz… Bizim mezhepler arasındaki ittifâkta ulaşabileceğimiz hedef olsa olsa şu olur: Ehl-i tesennünün (Sünnîlerin) itikâdı kendilerinde kalır. Ehl-i teşeyyü’ün (Şîîlerin) itikâdı da kendilerinde kalır, itikât konusunda bir tevhid, bir ittifâk olamaz. Ama bunun ötesinde bir küfür alemi, bir İslâm âlemi var. Müslümanların ortak menfâatları var. Ortak düşmanları var. Bu konularda iş birliği, bu konularda birbirimize yaklaşmak, birbirimize kardeşçe bakmak mümkündür. Budur olabilecek şey…”

Kültür Bakanı Yardımcısı da bir başka sohbette aynı duygu ve düşünceyi tekrarlamıştı.

İran’da yıllardan beri mevcut olan ve faaliyet gösteren “Mezhebler Arası Yakınlaştırma Merkezi” de var. Bu derneğin hem İran’da hem de Türkiye’de yaptığı birer toplantıya katılmıştım. Bu toplantılarda iki taraf da suya sabuna dokunmayan konuşmalar yapıyorlardı, ama daha sonraki faaliyetlere bakınca asıl maksadın Şîîliği yaymak olduğu anlaşılıyordu. Halbuki yukarıda zikrettiğim birlik formülü samimi olarak uygulansaydı iki taraf da mezhepçilik yapmaz, mezhebine adam kazamanın peşinde olmaz, ümmetin ortak düşmanına karşı birleşmesi sağlanabilir, birçok ortak problem daha kolay çözümlenebilirdi.

Aradan yirmi yedi sene geçti, köprülerin altından nice sular aktı, derken günümüze geldik ve İran’dan bir heyet, Katar’da, Dünya Müslüman Alimler Birliği’ne bir ziyarette bulundu. Bu ziyarette Birliğin yeni başkanı Prof. Dr. Reysûnî ile genel sekreteri Prof. Dr. Ali Kadâğî ziyaretçilere muhatap oldular ve aralarında, yakınlaşmayı ve birliği engelleyen fiil ve kaviller üzerine açık ve samimi bir konuşma cereyan etti. Bu konuşmada Şîa tarafı, isim vermden birliğin önceki başkanı Karadâvî’nin Şî’ayı tekfir ettiğine de işaret ettiler.

Gelecek iki yazıda bu karşılıklı konuşmayı özetleyeceğim. Bu yazıyı ise Karadâvî’ye atfedilen Şî’ayı tekfir konusunu özetleyerek bitireceğim. Karadâvî’ye, vaktiyle el-Cezîre’deki bir programında, “sahâbeye küfür ve hakaret etmenin veya daha da ileri gidilerek Efendimiz’den (s.a.) sonra sahabenin İslam’ı terk ettiklerinden söz edenlerin dinden çıkıp çıkmayacakları” soruluyor. O da cevaben sahâbenin İslam’a azim hizmetlerinden bahsettikten Kur’an’da ve hadislerde onlarla ilgili övgüleri zikrettikten sonra “sahabe aleyhindeki konuşmaların bu noktaya gelmesi halinde, hakaretlerin tevil edilebilecek bir tarafı olmazsa yapanı islam’dan çıkaracağını” ifade ediyor. Karadavî aynı konuşmada mezhebler arası diyalog merkezinin faaliyetlerine de temas ederek bunların çoğuna katıldığını, yapılan faaliyetlerden daha ziyade Şî’anın, mezhebi yayma bakımından istifade ettiğini ekliyor.

Peki dün olduğu gibi bugün de İran’da bu edepsizliği irtikab eden sarıklılar var mıdır?

Birkaç tanesini videolardan izledim.

Bize takıyye yapmadılarsa seyahatimizde görüştüğümüz birçok âyetullah sahabeyi tekfir veya onlara hakareti tasvib etmediklerini söyediler.

Bakalım Birliği ziyaret eden İranlı alimler bu konu da dahil olmak üzere neler söylemişler ve bizimkiler ne demişler?

7 soruda Lübnan'daki kitlesel gösteriler: Ülkedeki siyasi ve dini kesimlerin tepkileri ne oldu?
Dünya
7 soruda Lübnan'daki kitlesel gösteriler: Ülkedeki siyasi ve dini kesimlerin tepkileri ne oldu?
Başkent Beyrut'ta Bakanlar Kurulu'nun 17 Ekim'de, vergi odaklı 2020 yılı bütçe görüşmelerini yürüttüğü toplantı sırasında bir grup vatandaşın Hükümet Sarayı önünde düzenlediği eylem, ülke tarihinin en büyük kitlesel gösterilerine dönüştü.
AA
Suret-i haktan atış yapma
Suret-i haktan atış yapma

Soner Yalçın, Sözcü’nün 6 Eylül 2019 tarihli nüshasında Ak Parti’den ayrılıp parti kurmak isteyenlerin partiyi ve dolayısıyla halkı böleceklerini, bu bölünmenin İslam tarihi boyunca hep olageldiğini, bu olayın kendisine, iktidar hırsının Tebük seferi dönüşünde bazı büyük ashabın da içlerinde bulunduğu bir grubu Peygamberimiz’e (s.a.) başarısız kalan bir suikast tertip etmeye sevk etmesini, iktidar hırsının bu noktada kalmayıp O’nu eşine öldürtüp yerine geçmek istemelerini, O’nun vefatından sonra da bölünmenin devam etmesini… hatırlattığını yazmış.

Video: Suret-i haktan atış yapma


Yazar yazının gelişen kısımlarında “Tüm bunlar asırlardır tartışılıyor… Kimi doğru, kimi hurafe…” diyor, ancak baş tarafta şu satırlara da yer veriyor:

“Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, Bizanslılara karşı yapılan Tebük Seferi dönüşünde Hz. Muhammed’e suikast girişiminde bulundu mu?

Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor! Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: ‘Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı… Olay şuydu: Yıl, 630… Tebük Seferi dönüşü Hz. Muhammed, dava arkadaşlarına vadi yolundan gitmelerini tavsiye etti; ve kendisi dağ yolunu tercih etti. Yanında sadece -birbirine kardeş ettiği- Ammar b. Yaser ile Hüzeyfe b. Yeman adındaki iki sahabe vardı. Yolculuk sırasında vadi yolunu tutan Müslüman askerlerden 14-15 kişilik yüzleri maskeli grup, Hz. Muhammed’e doğru saldırıya geçti. Hz. Muhammed’i dağdan aşağıya atıp ‘kazayla düşüp öldü’ diyeceklerdi. Hz. Muhammed saldırganları görüp bağırdı; Huzeyfe’ye binek hayvanların yüzlerine elindeki kamçıyla vurmasını söyledi. Hz. Muhammed’in suikastın farkına vardığını gören ve korkuya kapılan saldırganlar panikle kaçıp vadideki savaşçıların arasına karıştı… Hz. Muhammed suikastçıların bindikleri hayvanlardan kimler olduklarını anladı ve isimlerini sadece sırdaşı Hüzeyfe’ye söyledi.”

Hem akıl mantık yönünden tutarsız hem de tarih ve rivayet ilmi bakımından çürük olan böyle bir bilgi, gazete köşesine taşınmasa ve bazı kimselerin kafalarının karışmasına, yoğun sual yağmuruna sebep olmasaydı cevap ve açıklamaya değmezdi.

Yazarı ayıpladığım nokta da şu iki hüküm cümlesidir:

1.“Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor!”

2.“Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: “Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı…”

Hadi bir cevap da biz verelim:

Sünnî kaynaklar bu rivayeti naklettikleri her yerde “o büyük ashabın içinde bulundukları bütün rivayetleri çürütmüşler, bunların yalancılar tarafından uydurulduğunu ve Râfizîlerin çirkin amaçları için kullandıklarını ifade etmişlerdir. Sahih rivayetlerde münafıkların böyle bir teşebbüste bulundukları vardır, ama içlerinde o büyük ashabın isimleri yoktur ve onlar ile Peygamberimiz (s.a.) arasındaki ilişki, paylaşılan hayat, imkanlar ve olaylar göz önüne alındığında onların böyle bir şey yapmalarını düşünmek ve kabul etmek mümkün değildir.

İşte burada sarf ettiğim bu cevap cümlesi tarih boyunca verilmiştir, soru cevapsız, şüphe karanlıkta karar kılmamıştır.

Daha ayıp olanı da Sünnî İslam aliminin eserinde bunu yazdığını söyleyip, aynı alimin naklettiği bu rivayet ile ilgili değerlendirmesini almamasıdır.

Yazarın cilt ve sayfasını verdiği yerde İbn Hazm bu rivayeti naklettikten sonra şöyle diyor:

“Bu uydurulmuş bir yalandır, uyduranı Allah’ın lanetlediği bir yalan! (açıklamalarımla) bu rivayete takılma ihtimali düşmüştür, Allah’a hamdolsun” (el-Muhallâ: C. 11, s. 224).

Halkının çoğu Müslüman, Sünnî, Peygamberine aşık, adı geçen büyük ashaba layık oldukları saygı ve sevgi ile meşbu olan bir ülkede yazarken daha saygılı olmak gerekmez mi?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.