Allah hakkında hüsnüzan beslemek ya da Allah’ı nasıl biliyorsanız O öyledir
Allah hakkında hüsnüzan beslemek ya da Allah’ı nasıl biliyorsanız O öyledir

Cuma yazımızda tevekkülden söz ettik ve tevekkül gerçekten ve inanarak, yakîn bilgi ile Allah’a güvenme ve bu duygularla işini O’na havale edip sonuçtan emin olmadır dedik. Çünkü Allah bizden para mal mülk istemiyor, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bizden istediği şey, Onu hakkıyla tanımak, kendi ifadesi ile kadrini hakkıyla takdir etmek, O’na şeksiz şüphesiz inanmak ve teslim olmaktır. O’na böyle bir iman besleyip bizden istediklerini yapmamız halinde O’nun da bize yardım edeceğini kesin bilmemizdir. Çünkü O; ‘siz beni anın ben de sizi anayım’, ‘siz ahdinizi yerine getirin ben de ahdimi yerine getireyim’, ‘siz Allah’a yardım edin O da size yardım etsin’, ‘gerçek müminler Allah’a ve Resulü’ne tam inanırlar ve sonra hiç şüphe etmez hale gelirler’ buyurur.

Resulüllah’ın ashabından Ebu’d-derdâ’ya birisi, bana bir tavsiyede bulunur musun dediğinde o bunlardan hareketle; ‘sen geniş zamanında Allah’ı an ki, O da dar zamanında seni ansın’ demiştir. Sağlığında ve bol zamanlarında Allah’ı hiç hesaba katmayan, yani O’nu zikretmeyen, anmayan birisi, hastalığında ve dara düştüğünde O’na yakarırsa ayıp etmiş olmaz mı? Yine de bu, hiç yakarmayandan daha iyidir.

Buradan hareketle sözü özellikle Allah’a karşı hüsnüzan beslemeye getirmek istiyoruz. Kudsî hadiste Allah (cc), ‘kulum beni nasıl sanıyorsa ben öyleyim’ buyurur. Kul, Allah bize yardım eder, imdadımıza yetişir, ihtiyacımızı karşılar, sağlık verir, zafer verir diye düşünür ve bunda kesin kanaat ve sarsılmaz bir iman sahibi olursa Allah da bu kanaati boşa çıkarmaz. Çünkü Allah bütün kemal sıfatlarına sahiptir, bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir. Yani kul kendine düşeni yaptıktan sonra, Allah bana yardım eder diye kesin inanıyor olsun da Allah bu güveni boşa çıkarsın, mümkün müdür? Haşa, bu tavır kemal sahibi Allah’a yakışır mı?

Bu meseleyi dün sabah borç konusunu müzakere ettiğimiz çocuklarıma anlattım. Resulüllah’tan öğrendiklerimle ben kesin şu kanaatteyim ki, kişi geri ödemek niyetiyle borç alırsa, ya da bir şekilde borçlanmış da borcunu gerçekten ödemek istiyorsa, elinden geleni yaptıktan sonra Allah ona kesin yardım eder dedim. Yeter ki, zorunlu ihtiyaçlarından başka lüks harcamalar yapmasın, borcundan rahatsız olsun, kul hakkının ağırlığını düşünsün ve Allah’tan yardım istesin. Allah bu hali kesin ödüllendirir ve hiç ummadığı yerden ona yardım eder, borçlarını ödeme imkânı verir. Çünkü O söz veriyor; ‘Allah’a karşı takvalı olup korunursanız O da size bir çıkış yolu yaratır ve hiç ummadığınız yerden sizi rızıklandırır’ buyuruyor. Allah doğru söylüyor, yeter ki, kul buna gönülden inanabilsin ve Allah’a karşı hüsnüzan beslesin. Bunu yapamıyorsa imanında problem vardır ve kul imanını takviye etmenin yollarını arayıp bulmalıdır. Bunun için de önce böyle bir derdi olmalıdır. Bu da yine imanla alakalıdır. Kulun kula borçlu olması hafife alınacak bir şey değildir. Borç yani deyn, dindir. Deyn ve din, ikisi de aynı harflerle yazılır. Kişinin borcundan rahatsız olması, onu verebilmek için çırpınması, ıstırap çekmesi dindarlığının belirtilerindendir. Borcum borç, bulursam veririm, bulamazsam canımı alacak değil ya, rahatlığı mümine yakışmaz.

Resulüllah’ın vefat etmeden önce söylediği son sözlerinden biri şudur: ‘Allah’a karşı hüsnü-zan besleyin’ (Müslim). Öyle ya, Allah Berr, Rahîm, Kerîm, Latîf, Cevad, Muîn, Rezzak, Fettah, Müfettihu’l-ebvâb değil midir? Hem Allah’ın böyle olduğuna inandığımızı söyleyeceğiz, hem de O’nun hakkında; affetmez, imdada koşmaz, lütfetmez, kapılar açmaz, yardım etmez diye düşüneceğiz, ya da O’nun böyle olduğunu hiç aklımıza getirmeyeceğiz. Bu O’na olan imanımızla zıtlık arz etmez mi? Hüsnüzan beslersek O da bize zannımıza göre mukabele eder, suizan beslersek O da öyle karşılık verir. Demek ki mesele bizim O’nu nasıl bildiğimizle alakalıdır. Olduğu gibi bilirsek O da bunu ödüllendirir.

‘Allah ile karşılaşmayı seven kulu ile karşılaşmayı, Allah da sever’ (Müsned) hadisi şerifi de aynı şeyi anlatır.

Çünkü iman kesin bilgi demektir. İnsan öyle ya da böyle bildiği bir şeye iman etmiş olmaz. En iyi ihtimalle öyle zannetmiş olur. Oysa Allah (cc), ‘müşrikler sadece zannederler ve rast gele atarlar, zan ise hakikat adına hiçbir şey ifade etmez’ buyurur.

Sonuçta hüsnü zannın da anlattığımız o gerçek tevekkülle alakası vardır. Çünkü ancak hüsnüzan edebilen gerçek tevekkül etmiş olabilir.

Tevekkül nedir biliyoruz öyle mi?
Tevekkül nedir biliyoruz öyle mi?

İslam’ın temel kavramları bütün Müslüman milletlerin lisanlarında vardır. Her Müslümanın bunların anlamı konusunda öyle ya da böyle bir fikri bulunur. Ancak bunlarda zamanla anlam kayması olabilir ve görevlerini yitirebilirler. Sonuçta hem böyle bir kavram hem de onun İslam bütünü içinde tekabül ettiği mana ve yer tam anlaşılamayabilir. Böyle olunca da İslam hakkındaki kanaatlerde hem yanlışlar hem de farklılıklar oluşur.

Bu kavramları yazboza benzetebiliriz. Her bir parça yanlış yere konursa hem resmin bütünlüğü bozulur hem de bölümler arasında irtibatsızlık oluşur. Böylece de bunları yanlış bilenlerin İslam anlayışları birbirine uymaz, Müslümanlar arasında azami birlik sağlanamaz. O halde en azından bu temel kavramları ve anlamlarını çok iyi bilmek gerekir.

Ne var ki, bunu nasıl başarabiliriz sorusunun cevabı çok kolay değildir. Ne yapabiliriz de hem bu kavramları tanırız hem de manalarını doğru anlayabiliriz? Akla gelenleri söyleyeyim.

Önce böyle bir derdimiz olur. Umursamaz, dertsiz, gayesiz bir Müslüman olmayız. Kısaca diğer canlılardan farkımız olur, insan oluruz. Bunlar olmadan, ya da yerlerine tercüme kavramlar koyarak hakikati anlayamayacağımızı bilecek kadar davamıza ilgi duyarız. Dini ilimlerle iştigal edenler için söyleyecek olursak entel ve modern görünebilmek için kendi kavramlarımız yerine uydurma ya da yabancı kelimeler kullanmayız. Mesela icmaa konsensüs, imana inanç demeyiz. Bir fıkıhçının mezhep yerine ekol, bir hadisçinin rivayet yerine varyant, bir kelamcının kelam yerine teoloji demesi çok ayıp ve ezilmişliğin bir belirtisi değil midir? Ama bunlar ancak erginlikle ve yetkinlikle anlaşılabilecek hususlardır.

Kavramlarımızın doğru anlaşılabilmesinin bir yolu da bunların hayatımızda canlı ve yaşanır kılınmasıdır. Bunu tevekkül kavramı özelinde gerçek anlamda mütevekkil olan bazı tanıdıklarımın halini görünce daha iyi anladım. Becerebilirsem anlatmaya çalışayım.

Tevekkül, vekil edinme demek. Davasının savunulmasını bir avukata veren onu tevkil etmiş yani vekil edinmiş olur. Kendisi müvekkil, avukatı ise vekildir. Tevekkül ise tevkilden daha da ileri bir safhadır. Müvekkil olmayı tam bir güvenle yapan mütevekkil olur, yaptığı iş de tevekküldür. Çünkü tevekkül kalıbı, tevkil kalıbından daha güçlüdür ve zorlanmayı, yapabileceği her şeyi yaparak vekil edinmeyi yani daha çok iş yapmayı anlatır. Böyle bir güven ancak Allah’a olabileceği için, tevekkül de sadece Allah’a olur. O halde tevekkülün kelimesi bile bu işin lafla olamayacağını göstermeye yeter.

Buna binaen biz çeşitli münasebetlerle tevekkülü anlatırken, kulun yapabileceğini yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakması ya da O’na güvenmesi diye anlatırız. Böyle anlamak genel manada yanlış değildir. Ama gerçek anlamda tevekkül edenlerin bunu nasıl yaptıklarını görmeden bu söylediğimizin havada kalacağı açıktır.

Biz, elimizden gelen bu, sonucu Allah’a bırakıyor, O’na güveniyoruz derken, bu güveni gerçekten yaşamadığımızı, bundan kesin emin olmadığımızı ancak böyle olanları görünce anlayabiliriz. Allah kendine hakkıyla tevekkül edenlerin vekilidir, onların güvenini boşa çıkarmaz, onların işini kendi görür ama bu güveni gerçekten yaşayanlar için bu böyledir. Bu sadece sözde ise ya da Allah’ın onun işini göreceği kanaatimiz ihtimalli bir zan ise bunun adına tevekkül denmez, bu bir zandır. Tevekkülü böyle hakiki anlamda Allah’a güvenme duygusu ve bundan emin olma rahatlığı olarak yaşayan insanların işlerinin Allah tarafından gerçekten de görüldüğüne muhtemelen her birimiz şahit olmuşuzdur. İşte onların tevekkülü ile bizim tevekkülümüz arasındaki fark bu kesin güven, itminan ve emin olma halidir.

Ama bu hal, ben de öyle olayım demekle hemen oluşacak bir hal değildir. Uzun bir dini tecrübeye, dilden söylenenin iman haline gelmesine, bu yolda kişinin kendisini eğitmesine ya da eğitilmesine ihtiyaç duyurur. Bütün belgeleri ve delilleri vekiliniz kıldığınız Allah’a verdikten sonra O’na karşı duyacağınız böyle tam bir güven, O’nun sizin işinizi sizin adınıza gerçekleştirmesini sağlar. Yeter ki, bu güven yakîn haline gelmiş olsun. İşte bazı insanlarda bu hali açıkça görünce demek ki, biz tevekkül etmiyormuşuz, sadece tevekkül ediyorum diyormuşuz diye anladım. İyi bakan herkes bunu görebilir.

Resulüllah’ın (sa), ‘eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz siz de kuşların doyduğu gibi doyarsınız. Bakın, nasıl onlar sabah erkenden aç çıkar, akşam tok dönerler’ sözlerinde tevekkülün iki temel manası açıktır: İşini vaktinde yapma, sonucu dert edinmeme, yani Allah’a tam güvenme.

Şeyh Muhyiddin’den seçilmiş sözler
Şeyh Muhyiddin’den seçilmiş sözler

Şeyh Muhyiddin, yanlış düşüncelerden bahsederken sahiplerini zikretmez. Doğru düşünceleri ise, sahiplerinin ismini zikrederek alıntılar.

İlk tutumu, kendisini, başkalarının yanlışlarını düzeltmeye memur görmemesinden, ikinci tutumu ise Müslüman mütefekkirlerin doğrularını teyit etmekle yükümlü addetmesinden kaynaklanır.

Böylece yanlışın suretini, sahipsizliği nedeniyle daha baştan silikleştirirken, doğrunun suretini sahibinin suretine bitiştirerek, onu çift bir suretle takdim eder ki, bu sayede naklettiği doğruyu, söylenenin gücüyle söyleyenin yetkinliği arasındaki taksimde tahkim etmiş olur.

İstitareden yaptığımız bu tespitten sonra, gelelim Ekrem Demirli çevirisiyle Fütûhât-ı Mekkiyye’den (FM) seçtiğimiz sözlerin beşincisine.

Diyor ki Şeyh Muhyiddin:

“Tövbenin tanımı, bulunulan halde ezikliği terk etmek, kaçmış olana pişmanlık ve yüz çevirdiğine bir daha dönmemeye karar vermektir. (...) Yararı ise pişmanlığın geçmiş şeyi onarmasıdır. (...) Pişmanlık, günahı akılda tutmakla mümkün olabilir. Bu günah kişi ile kaçırdığı emre itaatin arasında bir engeldir. Duruluk esnasında sıkıntıyı hatırlamak bir sıkıntıdır. Öyleyse günahı unutmak gerekir. (...) Tövbe dönmeye azmetmek değil, bir itiraf ve duadır. (...) Kul bir günah işler ve günahı bağışlayan ya da cezalandıran bir rabbi olduğunu hatırlar.” (FM, 7:93, 95, 100)

“İlahi izin, ilahi emirdir.” (FM, 7:101)

“Mücahede bir haldir amel değildir. Haller verilmiş, ameller kazanılmıştır.” (FM, 7:109)

“Bilmediğini bilmeyen kimse iki cehaletin sahibiyken, bilmediğini bilen kişi, tek bir cehalet sahibidir.” (FM, 7:129)

“Nitelik, isim ve zamir arasında ara bir şeydir.” (FM, 7:143)

“Her amel kendi hakikat ve yoluna göre bir sonuç oluşturur.” (FM, 7:163)

“Sünnetler akli delillerdir, çünkü onlar bir takım yollardır. Farzlar ise kendisine ve yaratıklarına göre Hakk’ın durumunu bildiren şeri’i bilgilerdir.” (FM, 7:190)

“Sözlükte vera, sakınmak demektir. Şeriatta ise -helalden değil- haram ve kuşkudan sakınmaktır. ‘Sana kuşku vereni vermeyen bırak.’ – Hadis.” (FM, 7:191)

“Korku, mazi olmuş sebebin yitirilmesi nedeniyle, geleceğin yitirilmesine dönüktür.” ((FM, 7:223)

“Hüzün, aşırı zoruluk ve güçlük anlamındaki ‘hazn’ kelimesinden türetilmiştir. Adamda ‘huzune’ huylarındaki zorluktur. Hüzün yitirilen şey hakkında olabilir. Yitirilen mazi geri dönmez, benzeri döner. Döndüğünde ise, bilfiil bulunduğu kimse, yitirilmiş ve geçmiş olan benzerini hatırlar. Bu hatırlama ise, özellikle nefesleri gözetmek isteyen kimsede olmak üzere kulun kalbinde bir üzüntü meydana getirir. (...) Dolayısıyla yitirmek kaçınılmaz olduğu gibi hüzün zorunludur.” (FM, 7223-224)

“Hadis: İki kişi doymaz; dünyayı talep eden kimse ve bilgiyi talep eden kimse.” (FM, 7:252)

“Tevekkül, alemde kurulmuş olan ve nefislerin kendilerine eğilme özelliğine sahip sebeplerin yoksunluğundan sıkıntı duymadan kalbin Allah’a itaat etmesi demektir. Böyle bir durumda sıkıntı duyarsa tevekkül sahibi değildir.” (FM, 7:264)

“Doğruluk bir iddia taşır. (...) Doğruluk özü gereği etkindir.” (FM, 7:330-331)

“Hakikatler, kendi alanlarında akar. Her hakikatin kendinde bir mutlaklığı vardır.” (FM, 8:13)

“Edepli insan hikmet ehlidir. Edep, bütün iyiliklerin ve vesilelerin toplamı.” (FM, 8:69)

“Edep, başkayı dikkate almak demektir.” (FM, 8:74)

“Vekil, kendisini vekil yapan üzerinde hüküm vermez. O vekil edildiği kimseler üzerinde hüküm verebilir.” (FM, 8:87)

“Eşyayı zatıyla bilmediği sürece kimse adına bilgi gerçekleşmez.” (FM, 8:106)

“Hikmetin gereği en zayıfı dikkate almaktır. (FM, 8:127)

“Sevgi, varlığın aslıdır.” (FM, 8:172)

“Kulak bazen gözden önce aşka düşer.” (FM, 8:173)

“Sevgi, iradenin özel bir ilişme tarzıdır.” (FM, 8:183)

“Şehvet doymaz, çünkü o süresi bitmeyen bir surettir.” (FM, 8:295)

“Özlem, zevk bilgisidir ve özlem duyan herkes onu kendinden bilir.” (FM, 8:296)

“Hakk’ın kalpte bulunması, sadece edepliler içindir.” (FM, 8:300)

“Adamlar hakikat ile tanınır, yoksa hakikat onlarla tanınmaz.” (FM, 8:300)

“İstidat, hayat ile ortaya çıktığında, kendisini kabul edene göre tezahür eder.” (FM, 8:329)

“Bakış, bakılanın değişmesiyle değişir.” (FM, 8:354)

“Mekan, her yerde rahmettir.” (FM, 8:354)

“Değişme, bir intikaldir.” (FM, 8:354)

“Bilginin (kendisi) değil, bilginin ilgisi yenilenir.” (FM, 9:20)

“Doğa, her zaman itidal üzeredir.” (FM, 9:71)

“Yaratılma, itidal varken mümkün değildir.” (FM, 9:92)

“Kuşkuyu ortadan kaldıran her rivayet, nakil yönünden zayıf olsa bile sahihtir.” (FM, 9:223)

”Nefs, doğası gereği artışı sever.” (FM, 9:232)

Sakin ol, her şeyi başaramazsın
Sakin ol, her şeyi başaramazsın

Aslında doğrudan Konya Valisi’ni yazmak niyetindeydim ama vazgeçtim. Kısaca değinsem çok bile. Karşısındakine nasıl oturması gerektiğini öğretme çabası ve muhatabını azarlama biçimi ile bize “devlet sarısı”nı bir kez daha hatırlatan vali, bence her türlü takdirin üzerinde. Bu başarısından sonra İstanbul’a atanmasını bekliyoruz zat-ı şahanelerinin. Belki buradaki oturmayı bilmeyen insanlara da yol yordam öğretir de hepimiz cici, uslu vatandaşlar haline geliriz.

Ben başka bir taraftan ilerleyeyim. Kim ve Sullin’den sonra Goo Hara isimli bir K-Pop şarkıcısı daha intihar etti. Hayranlarına sorarsanız “yakın arkadaşı Sullin’in intiharına içerlemek ve kendisini eleştiren trollerin hakaretlerine daha fazla dayanamamak” başlıklarını anlatıyorlar size gerekçe olarak.

Asıl gerekçenin bunlar olmadığını tahmin ediyorum. Asıl gerekçe hem Güney Kore’de hem de dünyanın diğer ülkelerinde çocuklarımızı kasıp kavuran bir hastalık: “Başaramazsam ölürüm hastalığı.”

Biraz derinleştirmeye çabalayayım işin burasını. Kızımın geçen yılki sosyal bilgiler sınavları hep 100’dü. Bu yıl ilk sınavda 85 alınca afalladım tabii. ‘Öğretmenle mi konuşsam, rehber ögretmene mi danışsam, müdüre mi çıksam, ek ders mi aldırsam?’ diye düşünürken yakaladım kendimi. Hâlbuki ben, sınavları da karne notları da olağanüstü parlak bir talebe olmadım hiç. ‘Al beşi bitir işi’ en sevdiğim slogandı hatta. (Evet, on üzerinden.)

Peki, beni kızımın 85’i ile ilgili bunca endişeye sevk eden neydi?

Şurada anlaşalım önce. Başarı ve bağlı kavramlar nicedir sadece insana bağlanmış durumda. En sık duyduğumuz şey ‘insanın isterse her şeyi başarabileceği’ mottosu. Tabii buna her insanın potansiyelinin sınırsız olduğu önermesi de ekleniyor. Sonuç ise acıklı… Geçenlerde 4 bin metre yüksekte iki kaya üzerine gerdiği ipte zıplayan hokkabaz görüntüsünün üzerine şunu yazan insan var çünkü: ‘Korkularından kurtulduğunda insanın potansiyeli sonsuzdur.’

Aslında dünyanın bize bulaştırdığı yalanları çocuklarımıza aktarma yanlışından başka bir şey değil yaptığımız. Çocuklarımızın ‘başaramaması ihtimali’ hasta ediyor hepimizi. Sadece çocuklarımızın değil elbet. O parayı kazanamazsak, o hedefi tutturamazsak, o terfiyi alamazsak hayatın anlamını kaybetmekten korkuyoruz. Düşmekten korkuyoruz, yapamamaktan korkuyoruz.

Çocuklarımıza farkında olarak ya da olmadan bulaştırdığımız ‘başarı motivasyonu’nun kötü, çok kötü sonuçlarına da hazırlıklı değiliz üstelik.

Yetersizlik hissi, çocuklarımız için içinden çıkamadıkları bir kuyuya dönüşüyor. O kuyu, berbat bir yer. Diğer yandan da şu var: Başarmak için her yolu mubah sayan bir çocuğun yetişmesine yaptığımız katkıyla yaşamak zor.

Dahasını söyleyeyim: Başaramayacağını asla düşünmeyen çocuklar, Güney Kore örneğinde olduğu gibi, ‘başaramayacağıma ölürüm daha iyi’ cümlesinden ‘başaramadım, öleyim’ gerçekliğine ulaşıyor bir süre sonra. ‘Olmak istediğim insan olamazsam olmayayım daha iyi’ noktasına getiriyor insanları bu başarıperestlik.

İnayet, lütuf, şükür, tevekkül insanlığın tedavülünden kalkmış görünüyor.

Keşke çocuklarımıza da kendimize de sürekli ‘her şeyi başaramayız, mümkünü yok bunun’ cümlesini öğretsek, öğretebilsek. ‘İnsan genellikle her şeyi kendi başına başarabilen bir yaratık değildir’ noktasına ilerleyebilsek en azından ‘kendimize uyum sağlama’ konusunda bir mesafe almış olacağız.

Varsın o terfi bizim değil, bizden daha çok hak edenin olsun. Varsın üç kuruş az kazanalım. Varsın çocuklarımız arada sırada kırık getirsin.

Şimdi siz bu “varsın”ları “tabii ki öyle canım, ne olacak yani, üç günlük dünya” diye karşılayacaksınız. Fakat mesele söylemlerimizde değil, yaşam pratiklerimizde gizli. Başarı duygusuyla kurduğumuz hastalıklı ilişkide gizli.

Belki burayı biraz daha konuşmamız gerekecek.

Savaşa son verin!
Dünya
Savaşa son verin!
Nobel ödüllü aktivist Tevekkül Karman, Washington Post gazetesi için “Yemen Savaşı’na son verin” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Karman yazısında, Suudi Arabistan’ın işlediği suçları başkasının üzerine attığını yazdı.
Yeni Şafak
Nobel Ödüllü kadınlar Arakanlı Müslümanlar için Bangladeş'te
Dünya
Nobel Ödüllü kadınlar Arakanlı Müslümanlar için Bangladeş'te
Nobel ödüllü Tevekkül Karman, Şirin Ebadi ve Mairead Maguire Bangladeş'te Arakanlı Müslümanların kaldığı kampları ziyaret ederek, kadın mültecilerle bir araya geldi. Ziyaretin ardından, başkent Dakka'da bulunan Pan Pacific Sonargaon Oteli'nde, Myanmar'ın Arakan eyaletindeki insani krizle ilgili basın toplantısı düzenlendi.
AA
Nobelli yazarlardan Arakan mektubu
Dünya
Nobelli yazarlardan Arakan mektubu
Nobel Barış Ödülü sahibi 5 kadın, Myanmar lideri Suu Çii’ye mektup yazarak Arakanlı Müslümanların haklarını koruma çağrısı yaptı. Mektupta, “Sen sesini yükseltene kadar kaç Arakanlı Müslüman’ın ölmesi gerekecek, kaç Arakanlı Müslüman kadına tecavüz edilecek” denildi
Yeni Şafak
AK Parti'den Kılıçdaroğlu'na 'Tevekkül Kerman' sorusu
Gündem
AK Parti'den Kılıçdaroğlu'na 'Tevekkül Kerman' sorusu
AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, Müslüman Kardeşleri terör örgütü olarak nitelendiren CHP liderine cevap verdi. Turan, Kılıçdaroğlu'nun Tevekkül Kerman'la görüşmesini hatırlatarak 'Müslüman Kardeşlerin terör örgütü olduğunu iddia ediyorsa, geçtiğimiz yıl temmuz ayında Yemen Müslüman Kardeşlere mensup olduğu herkesçe bilinen Tevekkül Kerman'la neden görüştü? Bu tutarsızlığını ne şekilde açıklıyor?' dedi.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.