“Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-“
“Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-“
Kamçatka’dan başlayıp, her gün her bir saniyede tekrarlanarak yeryüzünü kat eden Ezan, İslamî idrakin oluşumu bakımdan genel, İslam sanat idrakinin/aklının oluşumu bakımındansa -tematik manada- özledir. Bu esasta özel olan, mezkur genellik içinde yuvalanır ve genel olana göre vuku bulabilecek bir yanlış anlayışta, özel olan da o yanlışa tabi olarak kendiliğinden tahribe uğrar.Bu nedenle İslam’da Ezan konusunun mezkur genel ve özel cihetiyle doğru anlaşılması ve sapmalara kapalı olarak izlenmesi ...
Selam kumpasına 24 müebbet
Gündem
Selam kumpasına 24 müebbet
Yargıtay’da görülen “Selam Tevhid kumpası” davasında savcı son sözünü söyledi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı mütalaasında şike davasına bakan hakim Mehmet Ekinci, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u tutuklayan hakim Vedat Dalda ve MİT Başkanı Hakan Fidan’ı ifadeye çağıran savcı Sadrettin Sarıkaya’nın aralarında bulunduğu 24 hakim ve savcının müebbetle cezalandırılmasını istedi.
Yeni Şafak
Yargıtaydaki 'Selam Tevhid' kumpası davasında 24 sanığa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi
Gündem
Yargıtaydaki 'Selam Tevhid' kumpası davasında 24 sanığa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi
FETÖ'nün kumpas davalarının hakim ve savcılarının yargılandığı Yargıtaydaki "Selam Tevhid kumpası" davasında esas hakkındaki mütalaa verildi. 24 eski hakim ve savcı hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
AA
Medeniyetin sütunları: Celâl, Cemâl ve Kemâl yolculukları
Medeniyetin sütunları: Celâl, Cemâl ve Kemâl yolculukları

İstanbul durdu, tarih durdu; ruh çekildi dünyadan; zulüm, sömürü, yıkım tarih yapmanın, hegemonya kurmanın kuralı oldu...

İstanbul’un tarihten çekilişi, sadece Müslümanlara değil, insanlığa pahalıya maloldu.

TEVHİD’İ TERENNÜM EDER İSTANBUL...

İstanbul, Mekke ile Medine’den süt emmişti.

Mekke ve Medine, dünya gözüyle gördüğümüz ve yaşadığımız şehirler değildir sadece. Mekke ve Medine, peygamberî nefesle hakikatin sesi, soluğu oldu; dünyaya adaletin, hakkaniyetin, merhametin ilkelerini ve en güzel örneklerini sundu.

Mekke ve Medine, Sünnet-i Seniyye demekti. Mekke ve Medine bizatihî âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’in (sav) kendisiydi.

Medeniyetin iki kurucu sütunu, Hakikatin iki kurucu ilkesi, hem Hz. Peygamber’de tezahür etmiş hem de Sünnet-i Seniyye’de tecelli etmişti: Mekke, tenzihî boyut, aşkın olana açılma. Medine, teşbihî boyut, içkin olana aşkın olanın ruhunu nakşetme.

Mekke ile Medine arasındaki med-cezir, gidiş-geliş, alış-veriş, akış-bakış bizi tevhide götürür. Mekke ve Medine’den süt emen bütün şehirler, tevhid’i terennüm ederler.

İstanbul, işte böyle ulvî bir yer.

Bu yazıya böyle giriş yapmış oldum. Allah’ın isim ve sıfatları üzerinden bir şehir felsefesi, bir medeniyet felsefesi, bir tarih felsefesi yapmak... Dolayısıyla tarihe ve hayata, kısa ama kışkırtıcı, kanatlandırıcı bir dille Allah’ın isimleri ve sıfatları üzerinden b/akmak... Pek yapılmayan bir şeyi yapmak... Burada daha önce bu tür metinler yazdım, bu da onlara ilave olsun...

TARİHE VE HAYATA, ALLAH’IN SIFATLARI VE İSİMLERİ ÜZERİNDEN B/AKMAK...

İsmail Bursevî Hazretleri, şehirleri, Allah’ın (cc) Esmâü’l-Hüsnâ’sı üzerinden okur ve muazzam bir şehirler topoğrayası yapar; şehirlerin, öncelikle “ruh fotoğrafları” üzerinden -kelimenin tam anlamıyla- bir şehir felsefesi, oradan da bir tarih felsefesi çıkarır.

Bendeniz de bu yazıda böylesi bir şehir felsefesi, dolayısıyla tarih felsefesi yapmamızı mümkün kılan temelleri sunacak Allah Teâlâ’nın Celâl ve Cemâl sıfatları ekseninde, kışkırtıcı, zihin açıcı bir tarih felsefesi için yol haritası olabilecek özlü bir çaba ortaya koymak niyetindeyim.

Allah’ın sıfatları ve isimleri insanda ve kâinatta değişik şekillerde tezahür ve tecellî eder. Ama Allah’ın hem sıfatları hem de isimleri insanda topyekûn tecellî eder; ancak insan bunu farkedemez çoğu zaman.

Allah’ın sıfatları ve isimleri meselesi, esas itibariyle akîdenin konusudur ama kelâmın, fıkhın, “felsefe”nin, fiziğin, metafiziğin, sanatın, tarihin, velhâsıl bütün ilimlerin hem konularını, hem konumlarını hem de konuşma biçimlerini belirler.

AKÎDE, SÂBİTELERİ BELİRLER, DEĞİŞKENLERE DİRİLTİCİ RUH ÜFLER...

Şunu söylemiş oluyorum: Akîde, Müslümanlar için sadece bir inanç meselesi değildir; aynı zamanda, hayatın bütün alanlarına yayılan, hayatın bütün alanlarını ve meselelerini anlamaya ve anlamlandırmaya imkân tanıyan bir biliş/ilim, oluş/irfan ve “varoluş”/hikmet meselesidir.

Akîde’nin konumu, konusu ve konuşması, bütün alanlarda/n görülür, işitilir ve hayata geçirilir.

Başka hiçbir inanç veya felsefe sisteminde akîde’nin böylesine hem enlemesine hem boylamasana hayatın her alanına nüfûz eden bir yeri yoktur.

Âkîde, sâbiteleri belirler; bütün diğer ilimler ve faaliyetler de değişkenlere sâbiteler ışığında ruh üfler... Böylelikle değişkenlerin sâbite konumuna yükseltilmesi, insanın yerini ve konumunu şaşırmaması sağlanır, her hâl ve şartta insanlığın önünün açılması mümkün hâle gelir.

MEDENİYET, CELAL, CEMAL VE KEMAL SIFATLARININ TEZAHÜRÜDÜR

İslâm, doğumundan yarım asır geçmeden Doğu’da Çin’e, Batı’da İspanya’ya kadar uzandı. Tarih felsefecileri İslâm’ın bu kadar kısa bir süre içinde dünyanın neredeyse en ücrâ köşelerine kadar ‘şimşek hızı’yla yayılmasına dikkat çekerler ve bunu izah etmekte güçlük çektiklerini açıkça itiraf ederler.

İslâm’ın kısa sürede bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasının sırrı, öncelikle sâbitelerinin muhkem, sarsılmaz olmasında ve insanlığın varoluşsal sorunlarını, insanı sarıp sarmalayan ölçekte aynı anda hem sade hem de derûnî bir şekilde izah edebilme husûsiyeti sergilemesinde gizli.

Allah Teala’nın Celâl ve Cemâl sıfatları, insanın biliş, oluş ve varoluş yolculuğunun iki ana eksenini oluşturur.

Celâl sıfatıyla, Allah’ın ‘azamet’i tecellî eder, Cemâl sıfatıyla ‘rahmet’i.

Medeniyet, Mekke ve Medine süreçlerinin hasılasıdır.

Mekke sürecinde Celâl sıfatı, Medine sürecinde de Cemâl sıfatı öne çıkmıştır. Medeniyet süreci ise Kemâl noktasına İstanbul’da ulaşmış, hakikat ve merhamet, sulh ve selâmet kâmil anlamda bütün insanlığa sunulmuştur.

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, İstanbul’un Allah’ın (cc) “el-cami’” ism-i şerifinin mazhargâhı olduğunu söyler. El-Cami’, yani toplayan, toparlayan, kucaklayan, kol kanat geren, koruyan kollayan...

O İstanbul, bugün sizlere ömür!

Ancak Ayasofya Camii nasıl aslına rücû ettiyse, İstanbul da bir gün kendini bilecek, kendini bulacak, kendi olacak ve kendinden geçerek bütün insanlığa adaletin, merhametin ve hakkaniyetin hükümran olacağı bir dünya sunacak inşallah bir kez daha.

Tek şartla: Biz, İstanbul’a sahip çıkarsak, İstanbul’a sahip çıkacak öncü kuşakları, yeni Sinan’ları, yeni Itrîleri, yeni Akşemsettin’leri, İstanbul’u kanatlandıracak bir ilim, irfan ve hikmet tohumlarını ekecek âlim, ârif ve hakîmler yetiştirecek Davud el-Kayserīler çıkarabilirsek...

Çıkaracağız ve gelecek yüzyıllarda geçmiştekinden daha muazzam bir medeniyet atılımı gerçekleştireceğiz inşallah.

Bir ipucu: Bütün medeniyetler, dinler fosilleştirildiler ama İslâm diri, canlı ve keşfedilmeyi bekleyen bir keşfedilmemiş kıta.

Vesselâm.

İnsan kısım kısım, yol nasıl bir olur?
İnsan kısım kısım, yol nasıl bir olur?

İnsan kısım kısım, yolları tecrübeleri, seviyeleri de enva-i çeşit iken temel vurgusu Tevhid olan Kur’an bu çeşitliliği, bu farkları bildiğimiz anlamıyla tamamen gidermeyi mi hedeflemiş oluyor? Öyle ya, sürekli olarak akletmeye, düşünmeye, tefekkür etmeye, kavramaya güçlü vurgularıyla Kitab’ın davet ettiği tevhid özünde farklılık barındıran insanlığı nasıl birleştirecek?

Oysa yine Kur’an’ın kendisi sürekli olarak insanlar arasındaki farka da vurgu yapmakta ve bu farklılıkların da bizzat kendi tercihi, iradesiyle oluştuğunu ve bunun da insanlar için hem bir “ayet” hem de bir “imtihan” barındırdığını söyler. Farklı topluluklar, şubeler, kabileler, diller, anlayışlar, meziyetler, şakileler halinde ifade edilen bütün bu insan topluluklarının bu farklılıkları birbirlerine karşı üstünlük nedeni olarak kullanmalarına karşı da güçlü bir vurgu vardır.

İnsanlara verilmiş farklı ilimler, farklı meziyetler, farklı mülk ve varlıkların hepsi “oyun ve eğlence”den ibaret bu dünyanın süsleri, arızi özellikleri. Allah’ın insanlara aslında imtihanının bir parçası olmak üzere dil, ırk, renk, varsıllık, yoksulluk olarak verdiklerine veya vermediklerine takılıp kalmak, bunları ebedileştirmeye kalkışmak, onlara oyun ve eğlencenin gerektirdiğinden fazla değer verip böbürlenmek veya kahretmek putperestliğin asıl motivasyonlarını oluşturuyor.

Bütün bu farkları önemsizleştiren, ama tanıyarak, hakkını vererek, yeri geldiğinde fıkhını, hukukunu tesis ederek önemsizleştiren ve hepsini bir bütüne, birlik ilkesine bağlayan bir davettir Kur’an’ın söylemi. Tarihselcilik bugünden geçmişe doğru yaptığı kıyaslamalarla bir fark görmeye ve bu farkın Kur’an mesajını adeta tarihe gömmeye meylederken, benzer farkların Kur’an’ın vahyedildiği dönemdeki insanlar arasında da bulunabileceğini ve Kur’an’ın tam da o farkı hedef aldığını görmezden gelmiş oluyor.

İnsanlar arasındaki farklılıklar kaçınılmaz olarak hitabın da farklı algılarını dolayısıyla farklı yorumlarını beraberinde getirir. Kur’an da neticede mutlak bilginin kaynağı olan ilahi bir kaynaktan geliyor olsa da hitap ettiği insan, bütün tarihsel faniliğiyle, sınırlarıyla, nisyanıyla, zamanıyla-mekanıyla ve duygularıyla malul bir varlık.

Tarihsel varlığıyla insanın muhatap olduğu ilahi hitabı tarihselcileştirme girişimi ise her şeyden önce insanın kendi faniliğiyle vakıf olamayacağı, anlayamayacağı bir alana, sınırı aşarak girme çabası. Gücü yetebiliyorsa kimsenin engelleyeceği yok, ancak buna sahip olduğu bilgi imkanlarının yetmeyeceği aşikar. Zaten Kur’an okuma şekilleri arasında ortaya çıkan farklılıklar bile hepsi birden insanın bu sınırlılığını işaret edecek şekilde tezahür ediyor.

Salman Sayyid’in ifade ettiği gibi “Kur’an okumak ile Kur’an’ı anlamak arasındaki boşluk kapatılamaz. Bizim iç zihinsel durumumuzun Kur’an’ın yaratıcısının zihinsel durumuyla aynı olduğunu hiçbir zaman söyleyemeyiz.”

Esasen Kur’an yorumlarında adeta Tanrı’nın zihnindekini yakalamaya çalışma arzusu, tarihselliğin çabasını bir tür Tanrı psikanalizine yaklaştırır. Bu çalışma zaman zaman “makasıd ilmi” (Kur’an’ın hükümlerinin ardındaki asıl maksat, temin etmeye çalıştığı yarar-maslahat) adına ortaya konulan çalışmalara da belli düzeylerde sirayet edebiliyor. Makasıd ilminin o yüzden Allah-kul ilişkisinin sınırlarına yaraşır sahih bir tevazuyla yürütülmesi çok önemli, aksi takdirde İslam’ı ve Kur’an’ı modernleştirme yolunda siyasal taleplerin ideolojik bir araçsallaştırmasına tabi olması kaçınılmaz olur.

Kur’an’ın farklı okumalara ve yorumlara tabi olabilmesi onun tarihselliğinin değil, tam da Allah’ın yarattığı farklılıklar düzenine karşılık gelen anlam zenginliği ve derinliğinin işaretidir. Kur’an’ın her insanın kendi tecrübesine, duygularına, dertlerine ve seviyesine yönelik parıldamaların kaynağı olabilmesi onun birbirine aykırı her türlü anlamın da kaynağı olduğunu göstermiyor elbet. Kur’an’ın kendisi bazı ayetlerin muhkem, anlamı kesin ve herkes tarafından aynı şekilde anlaşılması gereken bir özelliğe sahip olduğunu, buna mukabil bazı ayetlerinse müteşabih, yani anlamı kapalı, metaforik-mecazi veya herkesin aynı şekilde anlaması muhal olan ayetler olduğunu söyler (Ali-imran: 7).

Buna mukabil hangi ayetlerin muhkem, hangilerininse müteşabih olduğuna dair özel bir işaret yoktur. Kur’an’da bir şeye işaret edilip detayı verilmediğinde genellikle Peygamber (S)’in bu konuda açıklayıcılığına başvurulur ancak onda da hangi ayetlerin müteşabih olduklarına dair detaylı bir işarete rastlanmaz. Bu konuya değinen ulemanınsa müteşabih diye işaret ettikleri arasında bir birlik yok. Yani müteşabihin kendisi bir tartışma konusuna dönüşmüş durumda. Tam da Thomas Bauer’in yakında Türkçesi yayınlanan “Müphemlik Kültürü ve İslam” (İletişim Yayınları) isimli kitabında işaret ettiği yaratıcı bir müphemlik durumunun tezahürü olarak.

Allah en iyisini bilir elbet, müteşabih ayetinin kendisinden de söylendiği gibi, ancak müteşabihliğin büyük ölçüde insanlar arasındaki seviye-anlama farkıyla ortaya çıkan, ucu açık bir anlama alanına işaret ettiğini düşünüyorum. Yani Allame Tabatabai’nin de vardığı sonuçla, kimine müteşabih olan bir başkasına muhkem olabiliyor.

Seviye farkının, tarih, meşrep, mezhep ve sair farkların ortaya çıkardığı bütün bu dağınıklığa rağmen Kur’an bütün Müslümanlar için yine de kendine özgü bir yolla birleştirici bir metin olabiliyor. Tam da Sayyid’in metaforunda işaret ettiği gibi: “Kur’an iğne, bizim okumalarımız ise ümmeti birbirine diken iplerdir.”

Videosu ilgi gören Tevhide nine, herkesi yetişecek üzümleri yemeye davet etti
Hayat
Videosu ilgi gören Tevhide nine, herkesi yetişecek üzümleri yemeye davet etti
Eskişehir'de Vefa Sosyal Destek Grubu’nda yer alan jandarma ekiplerinin ziyaret ettiği Tevhide Yalçın'ın (84), yazın bahçesinde yetişecek olan üzümleri yemeye davet ettiği anlar, sosyal medyada ilgi gördü. Çok mutlu olduğunu belirten Tevhide nine, “Ziyaretler beni çok mutlu etti, herkesi bahçemdeki üzümler olduğunda yemeye davet ediyorum” dedi.
DHA
Dün 'üzüm olunca da gelin' diyerek vatandaşları güldüren çift bugün duygulandırdı
Hayat
Dün 'üzüm olunca da gelin' diyerek vatandaşları güldüren çift bugün duygulandırdı
Korona virüs sebebiyle emniyet güçleri tüm Türkiye'deki 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı olan vatandaşlara yardım etmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya devam ediyor. Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Yunus Emre Mahallesinde yaşayan Tevhide-Mehmet Yalçın çifti, evine gelen jandarma ekipleri tarafından çekilen video sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı. Yaşlı kadının “üzümler olunca da gelin' cümleleri ise izleyenlerin adeta içini ısıttı. Arayıp soran herkese teşekkürlerini ileten Tevhide nine “Oğlum öldükten sonra hepiniz benim çocuğumsunuz'' diyerek herkesi evine davet etti.
IHA
Coronavirüsün küresel iktidarına karşı ve kim kimin evliyası?
Coronavirüsün küresel iktidarına karşı ve kim kimin evliyası?

Gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan, birçok özelliği hala bilinmeyen mini minnacık varlığıyla meçhul düşman Coronavirüs bütün ihtişamıyla emsalsiz bir iktidar kurdu hayatımızda.

Şimdiye kadar hiçbir gücün yapamadığını yaptı, yapıyor. Birbiriyle türlü ihtilaflar içinde bulunan, rekabet eden, savaşan bütün dünya devletlerini kendisiyle meşgul etmek suretiyle, ortak bir sorun temelinde adeta birleştirdi. Küresel yaşam kültürünün vazgeçilmezleri haline gelmiş olan, hani bir saat dursa bütün hayatı sekteye uğratacağı düşünülen bütün kurumları öngörülemez bir geleceğe kadar tatil etti, yaşama alışkanlıklarını değiştirdi, son sürat devam eden hayata ani bir fren çektirdi. Ölmeden önce öldürdü, kıyameti kopmadan önce kopardı.

Ölmeden önce ölmeyi müminler haccla, oruçla, namazla periyodik olarak tecrübe ederler. Bunu tecrübe etmek dini bir görev. Bir inananlar topluluğuyla birlikte hayatın ayrıştıran, bölen, çatıştıran, uzaklaştıran rutinine karşı tevhid eden, birleştiren, ortaklaştıran tecrübeye davet eden çağrıya icabet bize o ölüm tecrübesini, ölümden önce yaşatıyor, bize bizi öğretiyor.

Tabi o tecrübeyi yaşamaya insanlar gönüllü olarak icabet ederler.

Bu tecrübe hayatın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu öğretir. Ancak, hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bilmek hayatı ciddiye almamayı değil, bilakis daha fazla ciddiye almayı telkin eder, ama gerçek anlamı üzerinden. Bir nefesine hükmedemediğimiz bir dünyanın sihrine kapılıp aynı özden yaratılmış olduğumuz insanların hukukuna tecavüz etmemeye, insanlara zulmetmemeye, zalimlere de boyun eğmemeye, kula kulluk etmemeye ve ettirmemeye ahdedecek bilince ve iradeye ulaştırır böylece. Bu dünyada kazandığımızı zannettiğimiz hiçbir şeyin bize kalıcı olmadığını, bizim zannettiğimiz hiçbir şeyin bize ait olmadığını, bilakis bizim bütün varlığımızın O’na ait olduğunu anlarız.

İnsanca halimizle, insanca yorum farklarımızla birlikte anlarız tabi. Yoksa bu davete katılan herkeste bu tecrübe aynı etkiyle son bulmuyor elbet.

Nitekim şimdi de böyle bir tecrübeyi başka türlü yaşamaya bizi bir virüs mecbur bırakıyor. Bütün insanlığın bilim adına, teknoloji adına, gelişmişlik adına kat etmiş olduğu bütün mesafeleri bir anda sıfırlayan bir tecrübenin insanlığa hümanizm adına bir miktar tevazu hatırlatması beklenmez mi? Hangi bilgi seviyesine ulaşmış olursa olsun, insanın bilmedikleri hala bildiklerinin yanında ne kadar da az kalıyor…

Aslında bilim felsefesi ile uğraşanlar, hatta bilimin kendisiyle uğraşanlar dünyada genel olarak bu bilince daha fazla yaklaşmışlardır. Bu çevreler 19. yüzyılın müstağni, kibirli hümanizminden uzun zamandır dinle didişmenin anlamsızlığının farkındadırlar.

Coronavirüs bütün dünyayı ilginç bir biçimde ortak düşmana karşı birleştirmiş durumda. Sosyolojideki meşhur kural gerçekleşiyor. Ortak düşman grup bağlılığını pekiştirir ve yeni bir grup bilinci oluşturur.

Bu virüs belki böyle bir rol oynamak üzere hayatımıza girdi. İnsanlık olarak kendi halimize bize anlatmak üzere, bize kendimizi, insanlık durumumuzu öğretmek üzere gelmiş gibi. İlginç bir biçimde böyle bir akıl ve hedef yüklü gibi bu virüse. Biyolojik genetiğini çözersek bu mesajı okuyamayabiliriz ama manevi genetiğinde bu etki açıkça okunuyor.

Tabi yine insanca halimizle, insanca yorum farklarımızla birlikte okunuyor. Bu kadar açık bir durumu yine kendi iflah olmaz marazatı ve mazarratıyla okumaktan geri durmayanlar da olabiliyor.

İsmi zikretmeye değmez birisi Coronavirüsle bilimsel çerçevede mücadele konusunda Türkiye’nin bütün dünyaya örnek çalışmalarına kör ve sağır kalmayı tercih ederek kendince istihza ile “Coronavirüse karşı aşıyı bulsa bulsa Tillo evliyaları bulur” demiş. İstihza edilecek hale geldiğinin bile farkında olmadan.

Tillo’da evliyayı bilmem, çünkü bana göre insanların tamamı evliyadır. Ya Allah’ın evliyasıdır veya şeytanın. Müslümanlar birbirlerinin evliyasıdır, kafirler ise birbirlerinin. Evliya dışında kalan bir kategori zaten yok. Herkes kimin evliyası olduğunu bir şekilde tercih edip bunu belli de ediyor zaten.

Ama Tillo’da İslami ilim geleneği kadar ciddi bir pozitif ilim geleneği de vardır. 250 sene önce Tillo’da İsmail Fakirullah’ın öğrencisi İbrahim Hakkı’nın meşhur “Marifetname” isimli kitabı ve diğer çalışmaları döneminin bütün pozitif ilimlerini derleyen ve çok anlamlı bir bir bütünlük içinde sunan, bunları da İslami bir paradigma içinde de meczeden ileri seviyede eserlerdir.

Bütün üslubu ve kültürü sululuk yaparak sataşarak muhalefet olan birinin bilmesini bekleyemeyeceğimiz bir şey. Baksanıza bütün dünyayı, bilimiyle, tekniğiyle, ulaşımıyla, iletişimiyle, kapitalizmiyle, finansmanıyla felç etmiş ve belli bir temelde tefekküre sevk etmiş apaçık bir durum karşısında bile kör ve sağır kalabilen göz ne görecek, kulak ne duyacak, akıl ne kavrayacak?

Daha kendisinin de bal gibi “evliyadan” olduğunun bile farkında değil? Evliya, evet ama kimin evliyası?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.