İstanbul Sözleşmesi’nden kurtulduk derken, şimdi de Gıda Kanunu Tasarısı!
Yusuf Kaplan
İstanbul Sözleşmesi’nden kurtulduk derken, şimdi de Gıda Kanunu Tasarısı!
Önce İstanbul Sözleşmesi, şimdi de Gıda Kanunu Tasarısı...Bu ülkede dert bitmiyor bir türlü!AİLE YAPIMIZA KÜRESEL BİR SALDIRI VAR! AİLEYİ DİNAMİTLEYEN BÜTÜN YASALAR DEĞİŞTİRİLMELİ!İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına dair talimatı verdi Cumhurbaşkanı Erdoğan sonunda.Aileyi dinamitleyen bir sözleşmeydi İstanbul Sözleşmesi: Yaratılıştan gelen cinsel kimliği beğenmeyip değiştirmeye soyunan, toplumsal cinsiyet eşitliği masalıyla cinsel tercih yönelimini kişiye bırakan, Yaratıcı’ya meydan okumaya kalkışan sapkın bir türün varlığını, ilişki biçimlerini meşrulaştıran, zamanla sapkın eşcinsel evliliklerin önünü sonuna kadar açan ürpertici bir Sözleşme bu!Türkiye’nin bu sözleşmeden çıkması için nasıl mücadele ettik öyle! Erdoğan’ın Sözleşme’den çıkılması talimatı vermesi, bu işe son noktayı koydu.Ne kadar yuva yıkıldı! CEDAW’la başlayan, Süresiz Nafaka ile dayanılmaz boyutlar kazanan haksız, hukuksuz bir süreç var... Aileyi aldım adım dinamitleyen, toplumsal dokularımızı tarumar eden berbat bir süreç...Ailenin çökertilmesene göz yumulamaz! Kadın cinayetlerine, şiddetine de göz yumulamaz!Kadına cinayeti, tecavüzü, şiddeti önlemenin yolu, aileyi zayıflatmak olabilir mi?! Bu nasıl bir mantık! Sapla samanı karıştırmakta üstümüze yok gerçekten!Oysa ailenin en güçlü olduğu bir toplum bizim toplumumuz, şu çivisi çıkmış dünyada. O yüzden ailenin çökertilmesi ve neslin yok edilmesi gibi küresel lobilerin güdümünde derin, karmaşık ve çok cepheli bir saldırı var ülkemize karşı!Hükümet, her bakımdan daha dikkatli olmak, bu ülkeyi ayakta tutan toplumu, aileyi, değerlerimizi korumak zorunda. Aileyi, toplumu, değerlerimizi koruyamayacak bir hükümet olabilir mi!Hükümete baskı yapan, komisyonlara sızan küresel baronların sözcüsü ve gözcüsü gibi hareket eden bazı kişiler olabilir.İstanbul Sözleşmesi bu lobilerin baskısı ile kabul edildi ve ne kadar büyük zarar verdi bu topluma!Çok zor ve zorlu bir süreçten geçiyoruz...Sınırların ortadan kalktığı küresel bir dünyada küresel lobilerin ulusal hükümet yapılarına sızmaları artık daha kolay. Ama bunların farkına varılıp deşifre edilmeleri de her şeye rağmen imkânsız değil, en azından.GIDA TERÖRÜNE ÖLÜMCÜL DARBE ŞART!İstanbul Sözleşmesi’nden kurtuluyoruz derken, şimdi de aynı ölçüde yıkıcı bir kanun tasarısı var Meclis’in ve komisyonlarının gündeminde: Gıda Kanunu.AK Parti hükümetleri, değişik dönemlerde çok sayıda tarım teşvik kredileri verdi. Bu teşvikler, ne kadar sağlıklı işletildi, ne işe yaradı, bilmiyorum.Ama bildiğim bir şey var: Bir zamanlar tarım ülkesi olan Türkiye, dışardan büyükbaş hayvan ithal edecek duruma geldi!Tarım, geleceğin endüstrilerinden biri oysa. Tarım ülkesi bir ülke, tarımda zirveye oturacak şekilde tarım endüstrisini geliştirmek zorunda.Çok geciktik ama her şey bitmiş değil. Devrim niteliğinde kararlar alınıp uygulanabilirse tarımda büyük atılımlar yapma potansiyelimiz mevcut hâlâ. İhtiyacını hissettiğimiz şey, doğru stratejiler, ülkesini seven, taşını, toprağını, suyunu, havasını gözü gibi korumaya ve bu konuda savaşmaya and içmiş vefakâr ve cefakâr beyinler.Son yarım asırda tam anlamıyla gıda terörüne maruz bütün dünya. İnsanın değil, bitkilerin fıtratını da bozan sapkın bir uygarlıkla karşı karşıyayız. Tek derdi, kârı maksimize etmek, dünyayı sona kadar sömürmek bu kapitalist uygarlığın.İnsanları kısır ve kanser yapan, insanın fıtratını bozan gıdalar hakkında konuşmak, haber yapmak, açıklamada bulunmak suç sayılacak ve 50 bin TL ceza verilecek!Yeni Gıda Kanun Tasarısı böyle diyor!İntihar bu!Adamlar, babalarının çiftliği gibi cirit atıyorlar!Hem fıtratı hem de nesli bozacak Gıda Kanunu geri çekilmeli! Derhal, hemen ve şimdi!İstanbul Sözleşmesi’nden sonra böyle bir yasayı toplum kaldıramaz! Bunun faturası çok ağır olur hükümete!Benden uyarması.Hükümete düşense, gereğini yapması: Kanun Tasarısını geri çekmesi, bu tasarının gerisindeki lobilere postalaması! Vesselâm.
Gaullizm ve İstanbul Sözleşmesi
Süleyman Seyfi Öğün
Gaullizm ve İstanbul Sözleşmesi
Yaşadığımız süreci siyâsal kültürel olarak değerlendirdiğimde durumu 19. asrın ilk yarısı ile 20. asrın ikinci yarısı arasında yaşananlara benzetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Evet, târih tekerrür etmez; ama bir ilerlemeler silsilesi de değildir. Onu var eden şeyin “süreklilikler” olduğunu da biliyoruz. Târihsel birikime konu olan pek çok şey “başkalaşarak” karşımıza çıkıyor.19. asır Amerikan ve Fransız Devrimlerinin tesiri altında başladı. Devrimler evvelinde Amerikan devrimcileriyle Fransız devrimcilerinin, Farmasonik mahfillerde sık sık buluştuğu ve yemeli-içmeli uzun toplantılarda bir araya geldiklerini biliyoruz. Alexander Hamilton, James Madison, John Jay gibilerle Robespiere, St. Just, Danton ve Marat gibilerin dünyâ görüşleri birbirine alabildiğine yakındı. Kendilerine Cumhûriyetçi diyorlardı. Bu işbirliği, farklı sâiklerden türemiş olsa da biraz da Birleşik Krallıktan duyulan, yer yer nefrete varan menfî hislerdi. Devrimlerin ruhu, 1800’lerin yeni nesillerine derin bir şekilde nüfuz etmekteydi. Ama Amerikan örüntüsü ile Cumhûriyetçiliğin Kıt’a Avrupasındaki serencâmı aynı olmadı. Amerika’da Bağımsızlık sonrası Cumhûriyetçi fikirlerin önünde müesses hiçbir engel kalmadı. Cumhûriyetçilik kolaylıkla pragmatizme evrildi ve püritan çevrelerin tesiriyle reddettiği baberkil (patenalist) kodlarla sentezlendi. Ama Avrupa’da durum farklıydı. Kıt’ada çok köklü müesses babaerkil yapılar mevcuttu. Kavga alevlendi. Mücâdele bir vuruşta dünyâyı ve târihi, karpuz misâli ikiye ayırıyor ve safları belirginleştiriyordu. Kavga, müesses yapıları savunan “eski” ile “yeni”, baba ile oğul arasındaydı. Gençlik târihte ilk defâ bir özne olarak sahneye çıkmıştı. 1815’te, Klemenz Von Metternich’in başını çektiği babaların dünyâsı duruma vaziyet etmek için bir “barış” ve “tâmirat” devrini başlattı. Görünüşte hâkimdiler. Ama Metternich’in, kendisini tebrik edenlere dönüp, “Biliyor musunuz, zafer bizim gibi görünüyor, ama aslında kaybettik” dediği rivayet edilir. Metternich sistemi ancak 5 sene dayanabildi. 1820’ler, 1830’lar ve 1840’lar Avrupa’sı kanlı isyan ve bastırma hareketlerine sahne oldu. 1840’lardan başlayarak mücâdelelere sayısız ideolojik örüntü eklemlendi. 1848 Paris Komünü ve 1871’deki başkaldırılarda bunların izini sürmek mümkündür.1870’lerde başlayıp 1914’e kadar devâm eden Belle Epoque devrinde, siyâsal tansiyon düşmedi; ama mücâdeleye marjinal eksende sayısız kültürel-sanatsal dava da eklemlendi. 1945 sonrası kurulan dünyâda babaların iktidârı yeniden tescillendi. Keynesyen paradigma ekonomik ve siyâsal düzlemde (baba) devletin müdahalesine zirve yaptırıyor; toplumsal düzlemde ise yine babanın baskın olduğu çekirdek âile düzenini merkeze koyuyordu. De Gaulle, Adenaure, Churchill, Roosevelt ve Truman ve Stalin Yalta sonrasının babalarıydı. Hepsi kendilerini uluslarının babaları olarak görüyor; dahası öyle de algılanıyorlardı. Toplumsal ve siyâsal barıştan anladıkları kesintisiz konformizmdi. Ama bu konformizme tepki gecikmedi. 1950’lerin sonunda başlayan Karşıt Kültür hareketleri, 68’liler, Prag Baharı, Baba-Oğul kavgasının en derin siyâsal-kültürel boyutlarını sergileyen süreçlerdir.Doğrusu ben, bu mâhut kavgada galebe çalanın bugüne kadar hep babalar olduğunu düşünüyorum. Metternich’in sıkıntısı kaybetmekten değildi. Muhtemelen babalar için artık “huzursuz babalık” sendromunun mukadder olduğunu görüyordu. Eski, huzurlu babalık günleri geride kalmıştı.Küreselleşme, yâni benim sermâye-devlet akdinin sona ermesi olarak gördüğüm süreçte bu gerilim, çok başka bir kültürel bağlamda nüksetti. Küresel-finansal sermâye bu târihsel enerjiyi veyâ gerilim hattını kendi çıkarları doğrultusunda, devleti ve üretim ekseninde yapılanmış olan ulusları çözmek adına kullanmayı son derecede iyi bildi. Sorosçu ve benzeri vakıf yapılar mârifetiyle küresel sermâye ile yeni Jönlük arasındaki bağların alabildiğine kuvvetli geliştiğini biliyoruz.1990-2000 arasında devletler ve uluslar alabildiğine yıpratıldı. 2000’li senelerden sonra ise durum tersine döndü. Ağır yapısal-çevrimsel krizler küreselciliği zora soktu. Devletler için intikam saati geldi. Babalar yeniden gündemde. Ama sermâye de kolay pes edecek görünmüyor.2020’lerde sanki 1820’leri yeniden yaşıyoruz dedik. Ama bâzı mühim farklarla birlikte. 1820’lerin liberal isyancıları olan “Jönler” diğerkâmcıydı. Toplumsal düşünüyor, ulusları veyâ sınıfları devlet baskısından özgürleştirmeyi esas görüyorlardı. “Yeni Jönler” ise alabildiğine toplumsaldan kopuk ve bireyci. Eski Jönlerin ellerinde kitaplar, dergiler ve manifestolar vardı. Yeni Jönlerin ellerinde ise akıllı telefonlar var. Onları kütüphanelerde, okuma salonlarında değil, twitter, facebook ve diğer sohbet ve iletişim mecrâlarında görüyoruz. Mücâdelenin karakteri ise daha çok 1968’lere benziyor. Siyâsal değil; yoğun ve keskin bir biçimde kültürel. Mesele artık basit olarak Baba-Oğul meselesi de değil. Onun daha karmaşık cinsiyet meseleleri üzerinden çeşitlenmiş halleri.. Müesses siyâseti en fazla zorlayan şey ekonomi ve kültürel dâvâlarla boğuşmaktır. Ekonomik ve kültürel akıllar ile siyâsal aklın arası hiçbir zaman hoş olmamıştır. İstanbul Sözleşmesi etrafında yürütülen tartışmaları bu bağlamlarda tâkip etmek gerekiyor.
BAE-İsrail anlaşmasından Medine Sözleşmesi çıkar mı?
Zekeriya Kurşun
BAE-İsrail anlaşmasından Medine Sözleşmesi çıkar mı?
Trump, Kushner ve Netanyahu üçlüsünün uzun süre pazarladıkları yüzyılın barış planı suya düştü. Adeta dağ fare doğurdu. Filistin’i ve Filistinlileri yok sayan sözde barış planı bu üçlünün müttefiklerini bile memnun etmedi, nisyan çukuruna atıldı. Ancak aynı süreçte Körfez ülkelerine yapılan ABD-İsrail şantajı netice vererek İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi gündeme getirildi. Arapçada “tatbi’”, yani tabii haline dönüştürme kelimesi ile anlatılan bu süreç esasında, perde arkasında var olan ilişkilerin sahneye çıkarılması anlamını taşıyordu. Çeyrek asırdır İsrail ile BAE başta olmak üzere kimi Körfez ülkeleri arasında var olan gizli ilişkiler bir sır değildi. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan durum, yani BAE-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi de sürpriz olmadı.BM’nin tanıdığı iki devletin kendi aralarında ilişki kurması ve bunu dünya ile paylaşması kadar tabii bir şey yoktur. Bu bağlamda bu iki devletin yaptıkları devletler hukukuna aykırı değildir. Ama aralarında fiziki temas, komşuluk ilişkileri bulunmayan, daha önce bir çatışma yaşamayan iki devletin ABD’nin gölgesine sığınarak bunu ilan etmeleri, ikili ilişkilerin ötesinde bir şeye işaret etmektedir.Uluslararası sistemde devletlerden beklenen, barışın korunması ve üçüncü taraflara zarar vermemek üzere ikili, hatta çok taraflı ilişkilerin tesis edilmesidir. Hatta dünya bugün sıkı bölgesel ilişkilerin tesis edileceği bir düzene doğru kaymaktadır. Yani bölgesel, ikili ve çok taraflı ilişkilerin gelişmesini olumlu bulmaktadır. BAE-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi bu bağlamda ele alınacaksa hemen şu sonuçları doğurması gerekmektedir:*İsrail, 1948’den beri Araplara karşı sürdürdüğü düşmanlıktan vazgeçmeli, egemenlik iddiasını 1967 sınırlarına çekip hukuksuz bütün yerleşim alanlarını boşaltmalıdır.* Bugün bölge istikrarını altüst eden Filistin mültecileri sorununa bir çare bulunmalı, bütün mültecilerin çıkarıldıkları yerlere dönmelerine izin verilmelidir.* Hamas ve el Fetih arasında dış etkiler ile oluşan yapay kavga sonlandırılıp başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşu sağlanmalıdır.*İsrail, işgal ettiği Suriye topraklarından çekilip Lübnan ile barış yapmalı ve bölgedeki kaynakları komşuluk ilişkileri içinde paylaşıma açmalıdır.İki tarafın ilişkilerini normalleştirme niyetinde, bunlara dair bir şeylerin konuşulduğunu duydunuz mü? Aksine Netanyahu, daha söz muhatabını bulmadan, devletlerarası hukuka aykırı olarak ilan ettiği, Batı Şeria’nın ilhakını erteleyeceğini söyleyip hem Filistinlileri ve hem de yeni ortağını ölümle korkutup, sıtmaya razı etmeye kalkmıştır.Bu yeni ilişki biçiminin etkileyeceği taraflara bakalım: Filistin Yönetimi ve Hamas başta olmak üzere taraflardan itirazlar yükseliyorsa; Bahreyn hariç, hiç kimse mutluluk narası atmıyorsa, ortada sorun var demektir. Filistin yönetiminden çeşitli temsilciler, zaten 2005’ten beri ilişkilerinin yavaşladığı ve 2014’te kesildiği BAE’nin kendi geleceklerini etkileyecek bir anlaşma yapmalarına ihanet olarak bakarken, son yıllarda iktidarını ayakta tutmak için İsrail’in şantajlarına ve BAE’nin desteğine mahkûm Sisi bile sessizliğini korumaktadır. Arap Birliği’nin eli ayağı dolanmış, “summun, bükmün” (sağır ve dilsiz) bir şekilde gelişmeleri izlemektedir.Suudi Arabistan şaşkındır. Uzun zamandır BAE ile Yemen’de sürdürdüğü ortaklığı Aden’de kayaya çarpmış iken şimdi bu yükü nasıl kaldıracağını düşünmektedir. Zira Muhammed bin Selman’ın da ilişkileri normalleştirme konusunda arzusu olmasına rağmen bunu zamana yayıp bugüne kadar ilân ettikleri Filistin politikaları ile uyumlu hale getirmeyi isterken, BAE’nin bu ani hamlesi onu da zor durumda bırakmıştır. Arap dünyasının dış şantajlara mahkûm liderlikleri sesiz kalsa da sokakların bu sessizliği daha uzun süre sürdüremeyeceği apaçıktır. Cezayir, Tunus, hatta Fas ve diğerleri bu duruma şiddetle karşı iken, meseleye doğrudan taraf olan Doğu Arap dünyası da muhtemel sonuçlarından korkmaktadır. Zira bugüne kadar İsrail ile yapılan bütün anlaşmalardan zararla çıkmışlardır.Bu anlaşma, BM’nin kriterlerine de karşıdır. Bu anlaşma ve sonuçları, uygulatamasa bile, BM’nin bugüne kadar Filistin lehinde çıkardığı bütün kararların aleyhindedir. Yani BM düzenini tehdit etmektedir. Ayrıca devletlerarası barışı öngören BM yasalarının üçüncü taraflara zarar vermeme prensiplerine de aykırıdır.Kısaca bu anlaşma gayr-i meşrudur ve yok hükmündedir.BAE-İsrail anlaşmasını meşrulaştırmak isteyenler ilginç bir şekilde, iki argümana başvurmaktadırlar. Birincisi, bir Müslüman devlet olarak kuruluşundan beri İsrail ile ilişkisi olan Türkiye’yi örnek göstermektedirler. Oysa Türkiye’nin baştan beri Siyonizm meselesine ve Yahudi devletine karşı geliştirdiği devlet politikası ile üçüncü taraflara zarar vermeyen hatta menfaat sağlayan ikili ilişkileri bu durumu izah etmek için uygun bir örnek değildir. Bu yüzden bu argüman batıldır.İkincisi de, anlaşmadan rahatsızlık duyan sokakları kandırmak üzerine bina edilmiştir. Buna göre; Hz. Peygamber’in Benî Nadir Yahudileri, Hudeybiye’de Mekke müşrikleri ve özellikle Yahudilere vatandaşlık sağlayan Medine Sözleşmesi’ni ileri sürerek, BAE-İsrail anlaşmasını meşru ilân etmektedirler. Her biri farklı şartlarda gerçekleşmiş olmasına rağmen, tamamında barışı önceleyen, çevrenin güvenliğini ve bir İslâm devletinin kuruluşunu sağlayan söz konusu anlaşmalar ile, üçüncü tarafların haklarını yok sayan, bölge güvenliğini bozan ve bağımsız Filistin devletinin kuruluşunu engelleyen bu ucube anlaşmanın mukayesesi mümkün müdür?
Kadına şiddete taviz yok
Gündem
Kadına şiddete taviz yok
Kadına yönelik şiddetle mücadele “İstanbul Sözleşmesi”nden bağımsız olarak kararlılıkla sürdürülecek. Türkiye iç hukuka dayalı uygulamaları iyileştirmeye odaklanacak. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun aynı şekilde uygulanmaya devam edecek. 1985’te onaylanan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi de (CEDAW) geçerliliğini koruyacak.
Yeni Şafak
İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?
İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?
Üşenmedim, 34 sayfadan ve 81 maddeden oluşan İstanbul Sözleşmesi’ni dibine kadar okudum. Sözleşme, ön gördükleri ve dili açısından “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne benziyor. Yani başlıktaki soruya cevabım şu: İnsan Hakları Beyannamesi insanları ne kadar koruyorsa, İstanbul Sözleşmesi de kadınları o kadar korur.Video: İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?Haddizatında kadını da, erkeği de, çocuğu da, yaşlıyı da, engelliyi de yasalar ya da sözleşmeler değil, “toplumsal ahlak” korur. Dünyanın değişimine paralel olarak sürekli değişen kimliklerin canhıraş şekilde savunulması ve korunması çağrıları bu bakımdan bana hep sakil gelir. Ceza ne denli caydırıcı olursa olsun, toplumsal ahlaktan kaynaklanan bir “yaşam düzeni” olmayan topluluklar bu meselede tökezleyip kalacaktır.O zaman geldik meselenin ek yerine. “Kadına, daha doğrusu fiziki olarak senden dezavantajlı durumda herhangi birine, şiddet uygulamak fıtraten de, toplumsal olarak da uygunsuz, yakışıksız, kınanması gereken bir davranıştır” cümlesine hiçbirimizin itirazı yoktur zannederim. Fakat fiili durum böyle olmuyor malum. Giderek son derece kaotik, kafası karışık hale gelen dünyamızda neredeyse tek kural geçerli artık: “Gücü yeten yetene…”Bir başka nokta… Kadın kimliği üzerinden geliştirilen dil öyle bir noktaya geldi ki ne diyeceğimizi, nasıl davranacağımızı bir türlü ayarlayamıyoruz biz erkekler. “Kadınlar dezavantajlı toplumsal gruptur” desek muhtemelen bize itiraz edeceklerdir. “Dezavantajlı grup değilseniz niçin pozitif ayrımcılık beklentiniz var?” diye sorsak bize yine itiraz edeceklerdir. “Bu pozitif ayrımcılık meselesinde kantarın topuzunu kaçırmamak lazım; şu süresiz nafaka işi falan çok saçma” desek yine itiraz edeceklerdir.Çünkü sanki artık şöyle ilerliyor tartışma: “Erkek olarak isimlendirilen aşağılık bir canlı türü var ve bu canlı türünün tek derdi kadınları ortadan kaldırmak.”Böyle mi durum? Elbette değil. Kadın örgütleri açısından da böyle değil durum, biliyorum. Ama işte televizyon reklamında ayıya benzetilen de erkekler son tahlilde.Diyeceğim odur ki erkek milletinin ekserisinin “kadın hakları” konusunda kafası çok karışık. “Abi, anlamıyoruz ki ne istediklerini?” cümlesine sıkışıp kalıyoruz. Hayatı boyunca herhangi bir kadına fiske vurmamış, herhangi bir kadına nezaketsizlik etmemiş “erkek birey”, kadının yenilen hakları konusunda “ayı” ile eşdeğer tutulduğunda “ne oluyoruz yahu?” diyor ister istemez. Zira bir ayılık yapmıyor adam.Bakın şudur: Gündelik hayatta üretilen şiddeti “kadına yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet, yetişkine yönelik şiddet” diye ayırt edebilmenin imkân dışı olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. 2007 yılında TBMM’nin yaptığı bir araştırma sonucu var mesela elimizde. Buna göre liseli kızlar, erkeklere oranla duygusal, fiziksel, cinsel ve sözel şiddete daha çok başvuruyorlar. Nasıl yapsak bu sonucu? Liseli mağdur erkek çocuklarının örgütlenmesini temin mi etsek?Bir başka yola girelim. Şudur: “Kadına yönelik şiddet” diye özel bir kategori var mıdır? Elbette vardır. Ancak anladığım kadarıyla asıl mücadele edilmesi gereken mesele “gündelik hayatın ürettiği gündelik şiddeti” ortadan kaldırma meselesidir. Erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına, kadının erkeğe uyguladığı şiddetleri “atomize etmek” bu köklü sorunu daha da girift hale getirmeye yarayacaktır sadece.Yani o baklavacılar o arabada bir hamile kadın olmasaydı da o saldırıyı yapacaklardı. Meseleye en temel bir “insani sorun” olarak bakmayıp “kadın”ı paranteze alan yaklaşımlar bana bu bakımdan sorunlu geliyor.Kızacaksınız bana. Bin türlü istatistik, bin türlü “örnek vaka” göstereceksiniz. Çünkü “modern kadın hakları mücadelesi” bunun üzerinden ilerliyor. İstatistik, veri, örnek vaka göstermeye bayılıyor kadın örgütleri. Ben de diyorum ki “bütün bunları erkekleri ayıya benzetme ihtiyacı duymadan da konuşmak, çözümlemek mümkün. Buraya doğru bir gidiş olmadığı sürece erkekler, kadın hakları çalışmaları konusunda daha da öfkelenmenin dışında bir çıkar yol bulamayacaklar kendilerine.”Unutmadan. Popüler KADEM-Yusuf Kaplan tartışmasında “haklı-haksız” aramadım ben ilk günden bu yana. Sadece, ciddi bir “tercüme krizi” idi o kavga bana göre. Yusuf Hocanın konuştuğu dil ile KADEM’in konuştuğu dili birbirine tercüme ettiğinizde ortada bir sorun kalacağını zannetmiyorum. Tabii, “30 yıldır Türkiye ve anlamları üzerine söz alan birine trol demek bir çeşit şiddet içerir mi?” sorusu da ortadadır nitekim.Dahası da var. Ailenin krizde olduğu tespitine sonuna kadar katılıyorum. Ancak bu krizin sebeplerinden değil olsa olsa sonuçlarından biridir KADEM. Sebep mi? İki gün önce Cidde’de yapılan 50Cent’li müzik festivalinin sebebi neyse ailenin yaşadığı krizin sebebi de aynıdır: Sekülarizm.Sekülarizm insanın da ailenin de gözünün yaşına bakmaz vallaha.Dolayısıyla meseleyi doğru yerden konuşmaya başlayıp kadın-erkek safları sıklaştırsak iyi olur.
İstanbul Sözleşmesi’nin ruhu: Mazinizi unutun, feminizmle felaha erin!
İstanbul Sözleşmesi’nin ruhu: Mazinizi unutun, feminizmle felaha erin!
İstanbul Sözleşmesi, öncelikle kadına karşı yapılan şiddetle mücadele ile başlıyor. Ancak ilerleyen satırlarda konsept içine aile, beraber yaşayanlar, toplumsal cinsiyet, 18 yaş altı kızların da kadın sayılması gibi yaklaşımlar buna dahil ediliyor. Video: İstanbul Sözleşmesi’nin ruhu: Mazinizi unutun, feminizmle felaha erin!Böylece sözleşme görünürde kadınlara yönelen şiddete karşı mücadele anlaşması olarak dururken aslında ruhuna bu kavram aracılığıyla yeni bir cinsiyet, aile, kadın ve cinsellik yaklaşımı ekiliyor. Bu yaklaşım kesinlikle klasik Türk kadını ve Türk aile yapısıyla veya yine klasik İslam ailesi ve Müslüman kadın değerleriyle büyük bir farklılık arz ediyor. Hatta ondan tamamen kopuşu ifade ediyor. Avrupa’nın son 30 yılda, post-modern ailesizlik, partnerlik yaşamı ve feminist ideolojinin geliştirdiği kadın bakış açısını yansıtmakta. Sözleşmenin ilerleyen sayfalarında toplumsal cinsiyet ile ilgili yapılan tanımlamada sosyolojik gerçeklikten uzaklaşıyor. Daha çok ontolojiye yönelerek yeni ideoloji inşa etmeye çalışıldığı görülüyor.Şöyle ki, sosyolojik gerçeklikte gender( toplumsal cinsiyet) ,cinsiyetin farklı toplumsal pratikler içinde yapılaşmasına göndermede bulunur. Örneğin bir kent erkeği ile bir köy erkeğinin farklılıkları ya da bir burjuva kızının tahayyülü ile bir işçi kızın tahayyülü... Bunlar toplumsal cinsiyet olarak okunabilir. Ancak toplumsal cinsiyet, bu sosyolojik pratikten öte ontolojik ve apriorik bir alana taşınmaktadır. Burada da cinsiyetin toplumla beraber yapılandığı realitesi bir mutlaklığa dönüşüyor. Doğuştan gelen, biyolojik olan ve fıtratla( insanın evrensel doğası da diyebiliriz) gelen farklılıklar ret ediliyor. Hatta bu farklılıklar ayırımcılık ve eşitlik önünde engel olarak kabul ediliyor. Bir bakıma yadsınan cinsiyet ontolojisi yerine tamamen yeni seküler ve dünyevi bir ontoloji öneriliyor.Bu yaklaşımda İslamiyet’in kadın, kız, erkek gibi cinsiyet farklılıklarına ilişkin fıtrattan gelen hem de biyolojik olan farklılıkları inkar edilmekte. Ayrıca İslam esaslarında kadın ve kız ayrıdır, erkek de cinsiyet eşitliği içinde düşünülemez. Nitekim hem Kur’anda farklı muhataplıklar var hem de buna göre gündelik hayatı düzenleyen fıkıh, farklılığa dayalı yükümlülüklere dikkat çeker. Örneğin kız ve erkek evlatlara erkek baba bakmakla yükümlü hatta hatuna (evli dişil cinsiyet!) da erkek koca (evli eril cinsiyet!) bakmakla yükümlü. Mükellefiyet dediğimiz olgu kadın ve erkek eşitliğine değil, farklılaşmasına dayanır. İslam’ın cinsiyet teorisi, modernitedeki eşitlik paradigmasına dayanmaz. Hem eşitlik hem de farklılık önemsenir. Oldukça değişkenlik arz eder. Burada farklılığı ayırımcılık diye algılamak büyük bir bilinç kayması olur. Modern bilince kaymadır bu. Çünkü farklılıklar kimi yerde ciddi anlamda dişil cinsiyete üstünlük ve ayrıcalıklar sağlar. Daha son 30 yıldır, modernite salt eşitliğin ürettiği saçmalıktan kurtulmak için “pozitif ayrımcılık” kavramını üretti. Ne kadar aptalca/paradogsal bir kavram! Hem pozitif hem de ayırımcılık. Oysa hem farklılık hem de eşitlik dediğimizde pozitif ayrımcılık yapmanız gerekmiyor. Ayırımcılık gerekmiyor. Herkese özelliklerine ve düzeyine göre hakkını teslim etmek gelir.Sözleşme bütün partilerin kadın şiddetini çözme ve eşitliği sağlamak için toplumsal cinsiyeti( gender perspective) temel almasını istiyor. Bize Avrupa modernliğinden doğan feminizm düşüncesinin son buluşu dayatılıyor. Kadın haklarından toplumsal cinsiyet ideolojisine sıçrayan bir feminizm bu.Sözleşmenin 13. bölümünün 12. maddesinde, “genel yükümlüler” başlığı altında örf,din, adet, gelenek, namus vs kavramları etrafında oluşan paragrafta sözleşmenin “niyetini” de daha farklı boyutlarıyla açığa vurmakta. Burada bütün bu kavramlar bagajına karşı savaşılması istenmekte ve eşitliğin bu şekilde çözülebileceği söylenmekte. Dolayısıyla Müslümanların ve Türklerin asırlar içinde oluşan cinsiyet kültürü, örfü, namusu ve diğer değer depoları tamamen cinsiyet eşitliği karşısında büyük bir sorun olarak görülmekte. Bunlara karşı mücadele vererek toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanacağı niyeti de açığa vurulmakta. Yine “eğitim” çalışmaları başlığı altında “toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri” ifadesi oldukça dikkat çekici. Bir sosyolog olarak soruyorum: Toplumsal klişelerden arınmak mümkün mü? Türklerin ya da Müslümanların toplumsal klişelerinden arındığınızda bunun yerine Avrupa feminizminden üretilen yeni toplumsal klişeler koymuş olmuyor musunuz? Hangi toplumsal klişenin daha eşitlikçi, daha adaletli, daha doğru olduğuna kim karar verecek?Kimse bize yeni ezberler ve ideolojiler dayatmasın! Popüler feminizm ve cinsiyet kaotizminden yükselen trende teslim olmamızı beklemesin. Düşüneceğiz, sorgulayacağız. Hem inancımızın esaslarına bağlı kalacağız hem de milletimizin mirasına saygı duyacağız. Cinsiyet kültürümüze Avrupa feminist değerlerle yaklaşarak hesap sormayacağız.Sözleşmenin pratik yansımalarına devam edeceğiz!
Rus pozu için gerekli girişimler yapıldı
Gündem
Rus pozu için gerekli girişimler yapıldı
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Rusya'nın İstanbul Boğazı'ndan geçen bir savaş gemisinin üzerindeki bir askerin elinde füzeyle görüntü vermesininin bir provakasyon olduğunu söyledi. "Rusya'nın bundan vazgeçmesini istiyoruz" diye konuşan Çavuşoğlu, gerekli girişimlerin yapıldığını açıkladı.
IHA
Provokasyon bu
Gündem
Provokasyon bu
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, İstanbul Boğazı'ndan geçen Rus gemisinde bir askerin elinde bazukayla fotoğraflanmasını yorumladı: "Bu sadece bir provokasyondur. Tacizkar bir geçiş... İnşallah münferit olur."
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.