İsrail zulmüne yataklık yapıyorlar..
Abdullah Muradoğlu
İsrail zulmüne yataklık yapıyorlar..
İsrail’in “Irkçı-Apartheid” rejimi Gazze’de 200’e yakın Filistinliyi katletti. Katledilen Filistinlilerin yarısı çocuklar, kadınlar. İsrail’in finansörü ABD’nin Başkanı Joe Biden katledilen siviller için bir taziye bile yayımlamadı. Biden da selefi Trump gibi İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu savundu. Böyle bir ülke bölgede barış için ‘dürüst arabulucu’ olabilir mi?ABD sözde “iki devletli çözüm”den yana. ABD yönetimleri bu konuda da İsrail’i zorlayıcı bir politika izlemedi. Tam aksine İsr...
Enerji verimliliği için mesaiye devam
Ekonomi
Enerji verimliliği için mesaiye devam
BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact) imzacısı Enerjisa Enerji, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşmasını onaylamasından dolayı memnuniyet duyduğunu açıkladı.
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Erdoğan: İstanbul Sözleşmesi ne ülkemizde ne dünyada kadın haklarına saygıyı getirmedi
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan: İstanbul Sözleşmesi ne ülkemizde ne dünyada kadın haklarına saygıyı getirmedi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "İstanbul Sözleşmesi ne ülkemizde ne dünyada kadın haklarına saygıyı getirmedi" dedi. Erdoğan, "Bizim dinimizde kadına şiddet haramdır. Biz bu sözleşmenin daha adilini, daha güzelini, daha güçlüsünü yapar onunla yola devam ederiz" şeklinde konuştu.
Yeni Şafak
Bahçeli'den İstanbul Sözleşmesi'nin feshine ilişkin açıklama: İç ve uluslararası hukuka uygun
Gündem
Bahçeli'den İstanbul Sözleşmesi'nin feshine ilişkin açıklama: İç ve uluslararası hukuka uygun
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İstanbul Sözleşmesi'nin feshine ilişkin yaptığı açıklamada "Hem iç hukukumuza hem de uluslararası hukuka uygundur" dedi.
Yeni Şafak
Ailenin çökmesi, insan türünün sonunu getirebilir...
Ailenin çökmesi, insan türünün sonunu getirebilir...
İnsanlığın geleceğini tehdit eden sinsi bir tehlike, bütün dünyaya virüs gibi yayılıyor hızla: Ailenin çökmesiyle sonuçlanacak, cinselliği, hedonizmi kutsayan, yaratılıştan gelen cinsiyeti yok eden eşcinsellik tehlikesi bu.Video: Ailenin çökmesi, insan türünün sonunu getirebilir...Önce aileyi çökertecekler. Sonra cinsiyeti ve insanı: Yarı makina-yarı insan “cyborg” toplumunda insan daha kolay, dahası daha ayartıcı, haz verici yöntemlerle kontrol edilecek...Ülkemizde adına yanıltıcı bir şekilde “toplumsal cinsiyet eşitliği” denen, cinsiyeti verili, yaratılıştan gelen biyolojik bir hakikat olarak değil, inşa edilen, değiştirilen toplumsal bir gerçeklik olarak tanımlayan, önce cinsiyeti izafileştirerek yok edecek sonra da aileyi çökertecek ürpertici bir küresel proje bu. Bu projeyi neredeyse dünyanın her yerinde fonlarıyla uygulayanların başında Soros geliyor.Bu proje, eşcinselliği meşrûlaştırmak, yaygınlaştırmak ve sonuçta ailenin masal olduğu fikrini yayarak aileyi çökertmek için geliştirildi.Bu proje, ülkemizde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda toplumsal cinsiyet eşitliği olarak uygulandı, uygulanıyor...İstanbul Sözleşmesi ile yasal bir güvenceye kavuşan bu proje, ailenin çökmesiyle sonuçlanacak tehlikeli bir projedir. Türkiye, bu konuda gerekli önlemleri almazsa, ailenin çöküşü ve toplumun çözülmesi önlenemez.TÜREDİ ÜÇÜNCÜ TÜR: ER-DİŞİ!Bu hikâye, kadın hakları hareketleriyle başladı Batı’da.18. yüzyılda başlayan “kadın hakları” hareketi, kadınların daha çok sosyal ve siyasî hayata katılmalarını sağlama mücadelesi veriyordu. Kadınlar, zamanla, eğitim ve oy kullanma haklarına kavuştular.19. yüzyılın sonlarından itibaren bu hareket, kadınların ekonomik çalışma ve yaşama şartlarının iyileştirilmesi üzerinde odaklandı. Eşit siyasî haklar, eşit ücret ve fırsat eşitliği mücadelesi verdi.1968 olayları, kadın bedeni ve cinsiyeti üzerinde yoğunlaşan ikinci dalga feminizmi doğurdu. Kadının bedeni üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunmasını önceliyordu bu ikinci dalga. İkinci dalganın simgesi, doğum kontrol haplarıydı.Postmodern kültürün küreselleşmeye başlamasıyla birlikte belirginleşen üçüncü dalga kadın hareketi, tam anlamıyla zıvanadan çıktı: Hem erkek düşmanlığına, hem de cinsî sapmalarda tam anlamıyla patlama yaşanmasına yol açtı.Şimdi, erkek ve kadın cinsinin yerini, -özellikle de Batı toplumlarında- nevzuhûr, icat edilmiş üçüncü bir tür aldı: Er-dişi!Er-dişi dediğim tür, aslında, insanın tür olarak ölümünün metaforu.Sonuçta, kadın hareketi, haklar hareketinden hazlar hareketine dönüştü.Cinselliğin kontrolden çıkması, insanın cinsellik tarafından kontrol edilmesine, kolonize edilmesine ve güdülmesine yol açıyor.Daha da ürpertici nokta şu burada: Cinselliğin kutsanması, insanın kutsal fikrini yitirmesine, bu da insanın idrak yetilerini bitirmesine neden oluyor sadece.Cinselliğin putlaştırılması, son kertede, cinselliği de, cinsiyeti de bitirdi. Cinsellik, hak arayışından çıkıp salt haz arayışına dönüşünce, cinsiyet dengesi bozuldu; er-kişi olarak adlandırdığım kişi zuhûr etti.KADIN HAREKETİ NE İŞE YARIYOR?Kadınların aşağılandığı, itilip kakıldığı, her türlü şiddete maruz kaldığı apâşikâr bir gerçek. Bu konuda her tür önlemin alınması elbette ki kaçınılmaz.Ama kadın hareketinin, kadını sokağa sürmesi, erkeksileştirmesi, erkek gibi güç ve iktidar kavgasının eşiğine sürüklemesi, kadını sadece evinden uzaklaştırmakla kalmadı, kadınlığından da uzaklaştırdı.Kadın hareketinin kadın haklarını, kadının bedeni ve cinsellik özgürlüğü üzerinden tanımlamaya ve aramaya kalkışması, kapitalist sistemin bütün mekanizmalarının (kültürün, medyanın, müziğin, film ve reklam endüstrisinin) kadının bedeni, teni ve cinselliği üzerinden kadının bedenini talan etmesine, paraya, güç aracına, haz nesnesine dönüştürmesine yol açtı.Yine kadın hareketinin kadın haklarını, kadın bedeni ve cinselliği üzerinden yürütmeye kalkışması, sadece kadının değil erkeğin de bedenini yitirmesine, üçüncü bir cinsiyetin zuhûr etmesine ve insan türünün varlığını tehdit edecek bir çöküşün, dekadansın, yokoluşun temellerini döşemesine ve ayartıcı bir güzellik endüstrisinin zuhûr etmesine neden oldu sadece.Güzelliğin beden üzerinden tanımlanması, ahlâk, davranış, kişilik güzelliklerinin anlamını ve hayattaki yerini yitirmesiyle sonuçlandı.AİLE ÇÖKERSE, TOPLUM ÇÖKER...Böyle gitmez!Türkiye’nin en güçlü kurumu ailedir. İki asırlık yok oluş serüveninde, toplumu aile ayakta tuttu!O yüzden, dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye’dir. Bunu uzunca bir süre Batı’da yaşamış, Batı toplumlarını iyi tanıyan biri olarak söylüyorum.Bizim dünyaya vereceğimiz en önemli değer, kurum ailedir. Bu konuda Batı’dan alabileceğimiz hiçbir şey yok! Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz!Ne var ki, aile çözülüyor...Toplum, hızla sekülerleşiyor, konformistleşiyor ve değerlerini yitiriyor. Sekülerleşme, egoizmin, hedonizmin ve menfaatperestliğin hızla yaygınlaşmasına, bu da ailenin çatırdamasına, boşanma olaylarında son on yılda çok büyük bir patlama yaşanmasına yol açıyor...Aile son kalesi insanlığın.Dünyayı aile kurtarabilir ancak insanlığından olmaktan.Aileyi koruyamazsak, toplum çöker.Toplumun çöktüğü yerde hayat biter...Toplumun çökmesi, insan türünün sona ermesinin işaret fişeğidir.O yüzden Türkiye, aileyi dinamitleyen İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır.Vesselâm.
İstanbul Sözleşmesi’yle İstanbul’un fethinin intikamını almak istiyorlar!
Yusuf Kaplan
İstanbul Sözleşmesi’yle İstanbul’un fethinin intikamını almak istiyorlar!
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor...Nihayet!Açıklama, Numan Kurtulmuş Hoca’dan geldi. Tayyip Bey, Sözleşme’den çıkış süreci üzerinde çalışılmasına dâir talimat vermişti.Bu konuda bir avuç insanla yılmadan mücadele ettik. Halkımızın güçlü desteğiyle iğrenç saldırılara göğüs gerdik. Ankara gerek bizim gayretlerimize gerekse halkımızın isyanına kayıtsız kalmadı ve düğmeye bastı.Bu pespaye sözleşmeyi topluma dayatanların gerekçesi, bu sözleşmenin kadın cinayetlerini, tecavüzleri koruduğu iddiası!Bu iddia, iki açıdan tutarsız ve saçma: Her şeyden önce, bu sözleşmeden sonra kadın cinayetleri azalmadı; aksine katlanarak tırmandı! Yazıda birazdan açıklayacağım rakamlar ürpertici!İkincisi de, biz bu ülkede tecavüzlerle, kadın cinayetleriyle, kadına karşı şiddetle ilgili yasa çıkaramayacak kadar âciz miyiz Allah aşkına!Türk hukukçularına hakaret bu, bence.Kimseyi kandırmasınlar! Baronik, masonik şebekelerin bu Sözleşme’yi ölümüne savunmaları boşuna değil: Türk toplumunun en güçlü yanı olan aileyi çökertmek! Aile çökünce bu toplumun güdülmesi kolaylaşacaktır!İstanbul Sözleşmesi’yle hedeflenen şeyin ne olduğunu ve bu noktaya nasıl geldiğimizi gösteren bir yazımı yeniden paylaşmak istiyorum sizlerle.SAPKIN GREK TOPLUMU TUZLA BUZ OLDU!Yeni bir toplum tipi icat etmeye çalışıyorlar!Eşcinsel sapkınlık biçimlerini eksene alan, ailenin karikatürü sapkın bir “aile” tipi uydurmak, bunu yaygınlaştırmak ve bütün dünyaya dayatmak istiyorlar!Böyle bir sapkınlığa tarih pek tanık olmadı.Sapkın eşcinsel ilişki biçimleri yalnızca pagan Grek toplumunda yaygın biraz tarihte.Bu toplum tipi, dünyaya toplum açısından aslâ model olamaz. Düşünsenize, felsefe tavan yapmış, sanat tavan yapmış; sanat da, spor da bir tür ibadet biçimi olarak işlev görmüş, o yüzden kutsanmış... Adına Büyük İskender denen Makedon kökenli eşcinsel kralın hükümranlığı döneminde Mısır’dan Hindistan’a kadar yayılmış bu imparatorluk!Ama İskender’den sonra paldır kültür çökmüş, yerle bir olmuş!Felsefe de bitmiş, sanat da. Sokrat’lar, Eflatun’lar, Aristo’lar çıkmamış bir daha!Antik Yunan toplumunun ve kurumlarının bir anda tuzla buz olmasını, sapkın cinsel ilişkilere bağlıyor önemli düşünürler. Lewis Mumford, bu konu üzerinde çokça kafa yoran, çağımızın cins kafalarından biri meselâ!Greklerin topyekûn tarihten çekilişi Lût kavminin kaderini andırıyor!Koskoca uygarlık, düşünce ve sanat geleneği bitiyor; devlet de, toplum da tarihten siliniyor!SAPKIN BİR EŞCİNSEL TOPLUM TİPİ İCAT ETMEYE ÇALIŞIYORLAR!Günümüzde sapkın eşcinsel ilişki biçimlerine dayalı bir toplum icat edilmeye çalışılıyor!Bunun en önemli enstrümanlarından ya da hazırlayıcılarından biri lanet olası İstanbul Sözleşmesi.Sapkın bir toplum modeli inşa etmeye çalışıyorlar ve bu konuda kilometre taşlarından biri olacak anlaşmanın adını İstanbul Sözleşmesi koyuyorlar!Bu adamlar bizden İstanbul’un intikamını almak istiyorlar! Gelecekte kurmak istedikleri sapkın toplum modelini hayata geçirecek sürecin taşıyıcı aktörlerinden biri olan böyle bir sözleşmeye İstanbul Sözleşmesi diyerek, hem İstanbul’un savaşmadan ele geçirilmesi için hem de inşa edilecek sapkın toplum tipinin İstanbul üzerinden inşa edilmesini sağlamak için çırpınıp duruyor, bize inanılmaz bir şekilde meydan okuyor ve hakaret ediyorlar!İSTANBUL‘UN FETHİNİN İNTİKAMINI ALMAK İSTİYORLAR!Abartıyor muyum? Aslâ!Halil İnalcık’ın İstanbul’un fethiyle ilgili bir sözünü hatırlıyorum: “Batılılar, İstanbul’un fethini aslâ unutamıyorlar!”İstanbul Sözleşmesi’nin anlamına ilişkin yaptığım bu okumaları ve çıkardığım sonuçları hafife almamanızı öneririm.Adamlar, hiçbir şeyi “laf olsun” diye yapmıyorlar! İstanbul’un fethini unutamayanların, bizden nasıl intikam alacaklarını ve bize nasıl meydan okuyacaklarını biz de unutmayalım.Bu sözleşme’yle bu toplumun en güçlü yanı ve ruhu olan aileyi çökertmeyi hedefliyorlar.Aile çökünce toplumun çökeceğini çok iyi biliyorlar! Böylelikle Türkiye’yi savaşmadan içerden teslim alacaklarını düşünüyorlar! İstanbul’un intikamını bu şekilde almak istiyorlar!İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FATURASI ÇOK AĞIR!Şiddete, tecavüze maruz kalan, hunharca katledilen kadınların haklarını, İstanbul Sözleşmesi’nden başka bir sözleşmeyle garanti altına almak imkânsız mı? Böyle şey olur mu?Oysa bu sözleşmenin faturası çok ağır oldu.TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu son iki buçuk yılda tam 746 bin erkeğin evden atıldığını açıkladı. Kanun kapmasında 2017’de 295 bin, 2018’de 358 bin, 2019’da Nisan ayına kadar ise 92 bin erkek evinden atıldı.Bu rakamlar şaka değil, gerçek! Ailenin nasıl çökmekte olduğunun ürpertici işaret fişekleri!Ailenin çöktüğü bir toplum ayakta duramaz. Ailenin çöktüğü bir ülke, sağlam adımlarla geleceğe yürüyemez!Toplum yapısı, dokusu, manevî değerleri güçlü olan toplumları hiç bir güç yıkamaz, hiç bir güç dize getiremez.İstanbul Sözleşmesi hem toplumun altını oyan bir belâ hem de dünyada ailenin en güçlü olduğu bir toplumun dünyaya aile konusunda öncülük yapmasını imkânsızlaştıracak bir takoz işlevi görüyor!Artık bu takozdan kurtulmanın zamanı çoktan geldi de, geçiyor bile!***Bunları yazmışım.Artık bu beladan kurtulacağız.Rabbime şükrediyorum.
70 bin göçmeni almadı
Dünya
70 bin göçmeni almadı
Yunanistan’ın, yasa dışı geçiş yapan düzensiz göçmenleri zorla Türkiye’ye gönderdiği iddiaları sık sık gündeme geldi.
Yeni Şafak
Yasalar, yorumları, uygulamaları ve etkileri
Yasin Aktay
Yasalar, yorumları, uygulamaları ve etkileri
İstanbul Sözleşmesi üzerine yazdığımız yazıya gelen tepkiler, tam da beklediğim tepkilerdi. Bir çok konu gibi İstanbul Sözleşmesi, etkisi, içeriği, bağlamı ve anlamı üzerine hiç kimsenin vakıf olmadan kamplaştığı bir konu haline gelmiş bulunuyor. Oysa neyi tartıştığımızı bilebilmek için bile her şeyden önce Sözleşmenin birbirinden ayrıştırılması gereken yanları var.Mesela, konu kadına yönelik şiddetin engellenmesi mi, yoksa bu Sözleşmeye hakim olan ve eşcinselliği meşrulaştıran toplumsal cinsiyete dair dili midir? Konu kadına yönelik şiddet ise bu Sözleşmenin bu amacı gerçekten gerçekleştirip gerçekleştiremediğine dair bir etki analizi yeterince yapıldı mı, yapılıyor mu? Böyle bir tartışmayı açmaya, yürütmeye hazır mıyız?Böyle bir soruyu bile duymaya tahammül etmeden insanları yargısız infaz etmeye kalkışanların ne kadar şiddete meyilli oldukların gördükçe, kadına yönelik şiddeti engellemek bunlara kalmışsa, hayıflanmamak mümkün değil.Ne laftan anlayan ne söz dinleyen, ilk duydukları lafların peşine takılarak bir linç güruhuna kapılan bu tipler zaten toplumsal şiddetin en büyük kaynağı. Bu kafadan kadına da, çocuğa da, kendilerinden zayıf her insana da her türlü şiddet beklenir. Çünkü anlayışsızlar. Çünkü laf dinlemiyorlar. Çünkü çok bilmişler. Bütün bilgileri, verileri, yemiş yutmuşlar, hiç kimseden hiçbir şey dinlemeye ihtiyaçları yok. İçeriğini, anlamını ve etkisini bilmedikleri bir belgeyi holiganca savunurken dillerinden herkese bulaşan şiddet dökülüyor. Fanatikçe ve içeriğini bilmeden savunuyorlar, çünkü bir noktadan sonra artık o Sözleşme belgesi fetişleşmiştir. Bir kutsala dönüşmüştür. Ona atfedilen kurtarıcılık, koruyuculuk artık onu sosyolojinin değil psikiyatrinin, belki de teolojinin konusu haline getirmiştir.Söylediğimiz şey çok açık. İstatistiki rakamlar ortada. Sözleşmenin imzalandığı tarih 2011, uygulamaya başlandığı tarih 2014. O tarihten bu yana bu sözleşmenin de ruhuna uymak adına sözümona kadını korumaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapıldı. Bu düzenlemelerde kadına yönelik şiddete hiçbir tolerans tanımayan yargı(ç) teamülleri bile radikal anlamda değişti. En ufak bir şikayette veya aile içi ihtilafta kadının beyanı baz alınmak suretiyle kadın lehine kararlar alınmaya başlandı. Aile içinde kadın ve erkek arasında bir ihtilafta kadının beyanı hakimin de kararı haline geldiği için hemen uzaklaştırma kararı verilmeye başlandı. Bu yönde alınan kararlar o kadar yaygınlık kazandı ki, şu anda Türkiye’de evden uzaklaştırılmış koca meselesi dünyada başka hiçbir ülkeyle karşılaştırılamayacak kadar arttı.Sadece bu bile ciddi bir toplumsal sorun haline gelmiş bulunuyor. Üstelik sadece erkeği değil, daha ziyade kadını ve ailenin diğer efradını olumsuz olarak etkileyen bir sorun. Üstelik normal iki insan arasında çıkan şikayet konusu bir ihtilafta taraflardan biri şikayetini çektiğinde dava düştüğü halde aile içi kavgalarda kadın şikayetini geri çekse bile konu bir kamu davası olarak sürdürülmektedir.Bu ve bunun gibi bir çok yeni uygulamanın kadına yönelik şiddette caydırıcı olacağı varsayılmıştır ki, geçen süre bütün bu tedbirlerin hiçbir caydırıcı etki göstermemiş olduğunu göstermiştir. Hatta 2014’ten bu yana şiddet vakalarında bir artış kaydedildiğine göre Sözleşmenin veya bu konudaki yasal düzenlemelerin etkisi üzerine daha soğukkanlı bir sorgulama yapmanın gereği ortaya çıkmıştır.Yasa çıkarmak çok kolay, ama çıkarılan yasanın toplumsal etkisini görmek, hesap edebilmek o kadar kolay olmayabiliyor. Bugün kadını korumak üzere çıkarılan yasaların bizatihi kadını daha fazla mağdur etmesi, onu şiddete daha fazla açık hale getirmesi sözkonusu olabiliyor.Doğrusu Sözleşmeyi eleştirenlerden hiç kimsenin kadına yönelik şiddete karşı adli veya kolluk tedbirleri alınması hususunda itirazlarının olduğunu sanmıyorum. Ancak bunun yöntemi hususunda akla ilk gelen seçenekler konusunda temkinli olunması gerektiği hususunu yeterince görmüş olmalıyız.Bilmeliyiz ki, tek sorunumuz yasalar olmadığı gibi sorunlarımızın tek çözümü de yasalar çıkarmak değildir. Zira görüyoruz ki, her şeyin yasalara bağlandığı yerde, yani vicdana göstere göstere güvenilmediği yerde, vicdan da intikamın feci bir biçimde alıyor ve yasaları geçersiz hale getiriyor gibi. Vicdan olmasa, merhamet olmasa, sorumluluk olmasa kadını erkeğe, çocuğu zalim ebeveyne, kadını kadına, küçüğü büyüğe, işçiyi işverenine karşı koruyacak hangi yasa olabilir?Daha önce de söylemiştik, belki olayı başlıca kadına karşı şiddet diye görmekle başlıyor her şey. Sorun insanların sahip oldukları gücü sorumsuzca kullanma konusunda sergiledikleri kontrolsüzlük. Sorun erkeğin kadına yönelik şiddetinden ibaret değildir. Bu sorun güçlü olanların kendilerinden daha zayıf olanlara, varlıklı olanların yoksullara, büyüklerin küçüklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda tabi olmaları gereken güçlü bir toplumsal ahlakla ilgili bir sorundur.Bütün bunlar ayrıca ve etraflıca tartışılır elbet.Ancak Sözleşme ile ilgili tek konu kadına yönelik şiddet değil. Asıl itiraz onun cinsiyetleri birbirine karıştıran ve belirsizleştiren dilidir ve bu yönüyle hiçbir etkisi olmasa bile böyle bir sözleşmenin Türkiye gibi bir ülkenin kabul edeceği bir belge olması mümkün değildir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.