Müslüman kadının kurtarılmaya ihtiyacı var mı?
Hayat
Müslüman kadının kurtarılmaya ihtiyacı var mı?
Müslüman kadınlarla ilgili meseleler dünyanın diğer yerlerindeki kadınların meselelerinin olmadığı kadar sürekli olarak uluslararası tartışmalara konu olmakta. Bu algı asırlar geçse de Müslüman kadın için hep bir baskı aracı olarak kullanılmayı sürdürecek. Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesinin yankılarının sürdüğü bu günlerde, konuya farklı bir bakış açısı getirmek için yenisafak.com sorunun direk muhataplarına Filistin asıllı Amerikalı Antropolog Lila Abu Lughod'un KETEBE yayınlarından çıkan kitabının adı ile sordu. 'Müslüman kadının kurtarılmaya ihtiyacı var mı?'
Yeni Şafak
Sözleşme dört dilde
Gündem
Sözleşme dört dilde
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun 15 Nisan'da bizzat kaleme aldığı ve kamuoyuna açıkladığı 100 maddeden oluşan Yeni Türkiye Sözleşmesi, dört dilde vitrine çıktı.
Yeni Şafak
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ünal'dan İstanbul Sözleşmesi açıklaması: Şiddetin önlenmesi için yasal güvenceler yokmuş gibi davranılıyor
Gündem
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ünal'dan İstanbul Sözleşmesi açıklaması: Şiddetin önlenmesi için yasal güvenceler yokmuş gibi davranılıyor
Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesiyle ilgili değerlendirmede bulunan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, "İstanbul Sözleşmesi dışında kadını ve kadınlarla ilgili şiddeti önlemeye dönük yasal güvenceler hiç yokmuş gibi bir hava oluşturuluyor" dedi. Sözleşmenin sadece Türkiye'de tartışılmadığını söyleyen Ünal, AB üyesi 6 ülkenin sözleşmeyi uygulamaya koymadığını ifade etti. Polonya'nın ise "LGBT topluluğunun kendi cinsiyet anlayışını İstanbul Sözleşmesi üzerinden bütün topluma kabul ettirmeye çalıştığını" öne sürerek, sözleşmeden çekilmek için yasal süreci başlattığını hatırlattı.
AA
TOKİ'nin ikinci indirim kampanyası yarın başlıyor
Ekonomi
TOKİ'nin ikinci indirim kampanyası yarın başlıyor
Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca borcunu erken ödeyip tapusuna hemen sahip olmak isteyen konut ve iş yeri alıcılarına yönelik ikinci indirim kampanyası yarın başlatılacak. Kampanyadan yararlanmak isteyenler, 18 Ekim'e kadar ilgili bankaya başvurabilecek. Taksit sayısı 12 ay ve daha az kalan projeler, indirim kampanyasına dahil olmayacak.
AA
Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!
Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!
Bu hafta bu sözleşme, şiddet ve Kadem çerçevesindeki yorumları okumaktan hepiniz sıkıldınız biliyorum. Ben de sıkıldım. Bir yenisini eklemeyeceğim. Sadece (bana yüzyıl gibi geldi ama abartamayayım:) yıllardır dindar kadınların hep iki cephede savaştığını söylerdik gördüm ki bu savaş hala sürüyor. Video: Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!Seküler tarafa dönüp ayrı bir savaş veriyoruz, bizim mahalledeki taassup sahibi erkeklere ve de kadınlara dönüp başka bir savaş veriyoruz. Kendi ömrümden örnekle bu tartışmalardaki söylemin 30- 40 yıl öncesinden hiçbir farkı yok. O zaman İstanbul Sözleşmesi yoktu ama yine “aile yıkılıyor” ithamları üzerimize üzerimize ihale edilmeye çalışılıyordu. Kayıtları da var, üşeniyorum bulmaya. Bu arada uzun süredir, derinden giden muhalefeti görsem de bizim mahallede bir sessizlik hakimdi. Şimdi ne oldu bilmiyorum. Çünkü sözleşme yeni değil bu oluşumlar yeni değil şiddet yeni değil ailenin yıkılması meselesi yeni değil. Tanzimattan Abdullah Cevdet’ten başlayabiliriz kayıt tutmaya. Batıda aydınlanmayla bireyselliğin baş tacı edilmesi, sanayi devrimi, kadın hareketleri filan olalı çok oldu; 200 yıl desek olur. Hani neredeyse insanlık tarihiyle özdeş olaylara bile sebep olarak İstanbul Sözleşmesi’ni gösterir hale geldiniz. Ciddiyetsiz ve komik! Aileyi korumak işin bahanesi gibi görünüyor. Çünkü bu hodbinlik değil aileyi bireyi bile dağıtır. Bu arada aileyi dağıtanın genellikle erkek toplayanın da hep kadın olduğunun altını çizelim…Hadi kendine, dindar erkeklerimizi ve onlara destek vermeyi imani vazife sayan kadınlarımızı hak vermesem de onları anladım diyelim. Amma velakin bu konunun gündeme gelmesine öncülük eden Yusuf Kaplan gibi entelektüellerimizin tutumunu anlamakta zorlanıyorum. Kendisi Türkiye’nin sayılı entelektüellerinden birisidir. Batıyı da doğuyu da bilir. Bir entelektüelin yapması gerekenin bir fikrin iyisini kötüsünü ortaya koymak olduğuna da vakıftır. Toplumun gidişatıyla zıt fikirlere sahip olması da ayrıca normaldir. Başka bir yerden bakar çünkü. Bunda hiçbir beis yok. Biz camiada yıllarca benzer tepkilere maruz kaldık. En yakın arkadaşlarımızla çatıştık, bunda da bir beis yok! Hayatın bir akışı var, fikir ayrılıklarına rağmen mahallemizde dost kaldık, ayakta kaldık. Buna alışkınız! Yadırgadığım şey kalkıp “Kadem kapatılsın, şöyle böyle yapın” gibi söylemlerle buyurgan olmak. Ailenin parçalanması gibi derin ve çok faktörlü bir konuyu bir sözleşmeye, bir kanuna, bir kadın derneğine bağlamak... Ki bu derneğin hiçbir söyleminde bunu çağrıştıran tek bir ifade yok. Tam tersi bence aileyi koruma vurgusu da çok fazla! Ayrıca bu dernek Kadem değil X dernek olsa da durum fark etmez. Ben bu söylemi bir entelektüele yakıştıramadım.Bir diğer taraftan mevzu bir sözleşmeyle cinsel yönelimlerin teşvik edildiği meselesi ise orada da başka yere odaklanmak gerekiyor. Bütün bilimsel araştırmalar en büyük sebebin ailedeki erkek yani baba faktörü olduğunu söylüyor. Özetle daha İstanbul Sözleşmesi’ni filan okuyacak yaşa gelmeden aile içinde babaların tutumu biçim veriyor çocuklara.MİR OLMAK KOLAY DEĞİL…Bu yüzyılın belki de son “Mir”i Dengir Fırat idi. O’nunla tanıştığımızda yeni bir parti ile Türkiye’ye umut olacak bir hareketin nüvelerini atmanın heyecanını taşıyorduk. Başımızda zebellah gibi mahkemeler, kanunlar, devlet töreleri, önyargılar, ayrıştırıcı söylemlerin bini bin paraydı. Savaşmadığımız tek bir cephe yoktu. Dünya bir yol ayrımına girmiş. Sovyet bloku çökmüş, Rusya’da 3 milyona yakın insan açlık çekiyordu. Amerika ikide bir Irak ve Suriye’yi işgal ile tehdit ediyordu. Ülke ekonomik olarak batmış, Özal’ın ölümünün ardından her şey eski ayarlarına dönmüştü. Ekonomi de siyaset de hükümsüzleşmişti. Ülke diplerde bir sarmaldan çıkmaya çalışıyordu. İdeolojiler dönemi bitse de saflaşmalar ve bunların kalıntıları her yere hakimdi. Dil sert, tanımlar acımasız, ideolojiler mahkum ediciydi. Kürt kelimesinin telaffuzu dahi suç teşkil ediyordu. Bir tarafta Güneydoğu’da pusularda şehit edilen askerlerimiz, basılan karakollarımız, diğer tarafta “ölüm oruçları” ülkenin gündemindeydi. Güneydoğu’ya giden yollarda otobüsler durduruluyor, insanlar taranıyordu. “Çekiç Güç” ismiyle Amerikan askeri ülkedeydi. İç Hizmet Kanunuyla ordu millet iradesinin üzerinde bir konuma gelmişi. Bu tabloda ülkeye bir çıkış arayan yeni bir siyasi hareketin içinde bizler bir ortak dil arıyorduk. Ülkeyi ayrıştıran değil buluşturan bir dil. Kimliklerle değil ülkeyi buluşturacak değerlerle ilgileniyorduk. Üzerimizde Demokles’in Kılıcı gibi Anayasa Mahkemesi ve İç Hizmet Kanunu sallanıyordu. Böyle bir gündemle AK Parti’nin potansiyel kurucularıyla Afyon’da buluştuğumuzda tanıdım Dengir Bey’i. Kürt meselesine insan merkezli bakmak üzerine bir şeyler söylemiştim, meğer yanımda oturuyormuş. Sohbetimiz de dostluğumuz da orada başladı. Saygıdeğer bulduğum bir büyüğüm oldu.Her ne kadar Avrupalarda filan bulunsa da iyi derecede İngilizce Almanca bilse de 1540’tan bu yana “Mir” unvanına sahip bir aileni mirasını ve kimliğini taşıyordu. Büyük dedesi Hacı Bedir Ağa İstiklal madalyası sahibiydi. Okuma yazma bilmemesine rağmen Atatürk’ün hakkında çıkardığı (El gayrı Hacı Bedir Ağa ibareli) özel bir kanunla Kurucu Meclis’te Malatya milletvekili olmuştu. Rivayete göre; Damat Ferit Paşa hükümetinin adamları, Sivas Kongresi öncesinde, Mustafa Kemal’i tutuklayabilmek için Hacı Bedir Ağa’dan yardım istemiş ve ona bir torba altın vaat etmişlerdi. Hacı Bedir Ağa teklifi geri çevirmişti. Dengir Bey’in amcası Hüseyin Fehmi Fırat üç dönem Demokrat Parti milletvekilliği yapmış bir isimdi.Dengir Bey temsil ettiği toplumun açmazlarını da gören birisiydi. Benim aklımda halkının onurunu kalbinde taşıyan, gururlu bir siyasetçi olarak kaldı. Siyaset yolculuğunda da bu çok etkili oldu. Güneydoğu törelerine uzak olan bizler için taşıdığı kimliğin ağırlığını anlamanın kolay olmadığını görmüştük. Zaman zaman “Mir olmak da zormuş” dediğimiz olmuştur.2008’de başkan yardımcılığından 2014’te de AK Parti’den ayrıldı. Doğrusu sonrasında yollarımız kesişmedi. Ölüm haberini üzüntüyle karşıladım. Türkiye tek bir zaviyeden bakınca anlaşılabilecek bir ülke değil. Siyasetin dar geçitleri bazen ilkesel bazen de kişisel sebeplerle keskin yol ayrımlarına da sebep olabiliyor. Ancak ne olursa olsun siyaset gelip geçiyor hayatımızdan, kubbede hoş sada bırakan insan sesimiz oluyor. Dengir Mir Fırat, vefa, dostluk, saygı ve rahmetle anılmayı hak ediyor. Allah’tan rahmet diliyor, ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.
İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?
Yasin Aktay
İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?
“Koç Holding’in ardından TÜSİAD kanadının önemli aktörlerinden Sabancı Vakfı ve Borusan Holding de İstanbul Sözleşmesi’ne destek mesajları yayımladı ve yürürlüğe girmesi çağrısında bulundu. Açıklamalarda, İstanbul Sözleşmesi’nin korunması, etkin bir biçimde ve kararlılıkla uygulanması gerektiği vurgulandı.” Böylece İstanbul Sözleşmesi üzerine bir süredir iyice ısınmaya başlayan tartışmada karşı tarafın kadrosu da tamamlandı. Şimdi kıran kırana bir mücadele için bütün hazırlıklar tamam.Kadroya geç de olsa katılan bu oyuncuların açıklamalarına bakılırsa İstanbul Sözleşmesinin tek amacı kadına şiddeti önlemek.Oysa Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artışı ile bu sözleşmenin yürürlüğü neredeyse birbirine paralel. Sözleşmeye hakim olan dil ve söylem zaten bizim yasalarımıza veya yargı ve polisiye uygulamalarımıza haddinden fazla uyarlanmış durumda. Kadına yönelik şiddete tolerans sıfırın bile altlarına inmiş durumda. Yargı mensupları en ufak bir aile içi şiddet ihtimali karşısında hiçbir risk almamak adına hemen erkeğe uzaklaştırma cezası vermektedirler. Kadının beyanı karakolda da mahkemelerde de esas alındığı için aileler arasına telafi edilemeyen geri dönülemeyen bir kamu otoritesi girmektedir. Bir hesaba göre şu anda uzaklaştırma cezası almış koca sayısı 250 bini bulmuş durumda.Bunun ülke için ne anlama geldiğini tasavvur edebiliyor musunuz? 250 bin koca, çoluk çocuğuyla 250 bin aile demektir. Bu ailelerin eşi, dostu akrabaları bu aile içi ihtilaftan etkilenmektedir. Bu aynı zamanda aile içi şiddet vaka sayısında da bir patlama anlamına geliyor.Eskiden bu kadar aile-içi şiddet mi yoktu, yoksa kaydı mı tutulmuyordu? Bunu anlamanın yolu nedir? Kuşkusuz bunu anlamanın yolu, işi ideolojikleştirmeden en nesnel biçimiyle olaylar arasındaki nedensel ilişkileri soğukkanlı bir biçime tespit etmekle başlar. Daha tespit aşamasında herkes kendini rahatlatmanın peşine düşüp işi kendi günahının keçisine yüklemeye kalkınca ne aile içi şiddet ne de kadına şiddetin önü alınabilir, sadece aile içi şiddet dolayısıyla birikmiş öfkemizi bütün topluma yansıtılan bir şiddet şeklinde yaşar gideriz.Nedensel ilişki açısından bakıldığında İstanbul Sözleşmesinin etkinliği ile kadına yönelik şiddet oranının artışı arasındaki paralellik kaydedebileceğimiz en nesnel veri görünüyor. Yani zannedildiği gibi Sözleşme aile içi şiddeti hiç engellemiyor, engelleyemiyor. Bilakis nedensel ilişkiyi kesin olarak ilk anda söyleyemesek bilebu Sözleşmenin etkinliği arttıkça kadına yönelik şiddette de bir artış olduğunu görebiliyoruz.Buna rağmen, Sözleşmeye atfedilen roller üzerine konu o kadar efsaneleştirilmiş durumda ki, Sözleşme lağvedildiğinde aile içi şiddeti engelleyebilecek, kadını koruyabilecek hiçbir mekanizma kalmayacak zannediliyor. Sansasyonel vakaların psikolojik etkisi Sözleşmenin tarafına çekilerek efsanevi söylem daha da derinleştiriliyor. Pınar Gültekin vakasında mesela sözleşmenin rolü ne? Onu canice vahşi duygular içinde katleden hayvan Sözleşmenin lağvedilme ihtimalinden mi cesaret buldu sanki? Bu sözleşmeci uyanıklara bakılırsa öyle gibi. İnsan aklıyla dalga geçmenin tipik kurnaz yolu.Diğer yandan Sözleşmeye karşı çıkanlar açısından bakıldığında, boşanmaların artmasında Sözleşmenin iddia edildiği gibi rolü o kadar büyük müdür? Burada da Sözleşmeye zannedildiğinden fazla bir sosyolojik güç atfediliyor olduğunu söylemek zorundayız. Boşanmaların artışı ve aile içi rollerin hızla değişmesi sözleşmeye bağlanamaz elbet. Türkiye’nin hızla değişen bir sosyolojisi var. Kadının iş hayatına eskisine nazaran hızla daha fazla katılması Sözleşmenin ortaya çıkardığı bir sonuç değil. Bu katılım ise kadın ve erkeğin ailedeki ve toplumdaki rollerini hızla değiştirmektedir. Sözleşmeye şiddetle karşı çıkan muhafazakar insanların şu soruya samimiyetle cevap vermeleri gerekiyor: Kendi oğullarına üniversiteyi bitirmiş olduğu halde çalışmayan bir gelin almayı göze alabiliyorlar mı? Veya kız babaları artık kızlarının meslek okuyup meslek sahibi olmasını neden istiyorlar?Kadın ve erkeğin eşit şekilde çalışma hayatına katılması ister istemez aile içindeki bütün dengeleri değiştirmektedir.Yanlış anlaşılmasın bunun kötü veya iyi olduğunu söylemiyorum. Şu an itibariyle sosyolojik gerçekliğimiz ile aile değerlerimiz arasında ciddi bir açıklık var. Aile değerleri dediğimiz şey metafizik sabitelere konu şeyler değil. Bazı geleneklerden koptuk ama kendimize yeni gelenekler ve bu geleneklere uygun değerler oluşturamadık daha.Bugünün dünyasında kadın ve erkek rollerini değiştiren İstanbul Sözleşmesi değil. Ona bundan dolayı öfkelenmek belki bizi rahatlatır ama Sözleşme lağvedilse bile birçok sorunumuz çözülmeyecek. Sözleşmeyi savunanlar için de aynı şey geçerli: Sözleşme sonuna kadar uygulansa bile kadına yönelik şiddete bir çare olmuyor, gördük işte. Meğer ki, İstanbul Sözleşmesi savunmasında kadına yönelik şiddet, metnin asıl niyetine, cinsiyet rolleri söylemi üzerinden eşcinselliğin meşrulaştırılmasına, normalleştirilmesine ve yasal dayanaklara kavuşturulmasına bir kalkan oluşturmasın. Sözleşmeyi savunanlar mertçe buradan savunsun, karşı çıkanlar da buradan karşı çıksın. Kimin ne dediği daha iyi anlaşılır.O zaman geri kalan konular üzerinde işin içine sosyoloji, antropoloji, psikoloji, psikiyatri, ilahiyat ve hukuk nazarından daha doğrudan tartışırız.
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe gönderdi, nihayet!
Yusuf Kaplan
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe gönderdi, nihayet!
Cumhurbaşkanımız Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiğini açıkladı. Böylelikle Türkiye, kadın cinayetleri maskesi altında eşcinsel, sapkın evlilikleri yasayla dayatan ve ailenin temeline dinamit koyan lanet olası Sözleşme’den çıkmış oldu,çok şükür.Bu sözleşmenin kadın cinayetlerini korumakla bir alakasının olmadığını, aileyi çökertmeyi amaçladığını anlattık durduk yıllarca Ankara’da, hükümette, ülkenin her yerinde ve platformunda... Sonunda Cumhurbaşkanımız, kadın cinayetlerini azaltmak ...
İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kültürel bağımsızlık ilanıdır
Ergün Yıldırım
İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kültürel bağımsızlık ilanıdır
İstanbul Sözleşmesi Cumhurbaşkanı tarafından feshedildi. Çok hayırlı ve çok doğru bir adım atıldı. Bu iktidarın öncülüğünü yaptığı ve sonra ortaya çıkanları görünce de vazgeçtiği bir sözleşme. Bu bir erdemdir. Biz yaptık ve vazgeçmeyiz yerine, yaptığımız yanlış ve bundan da vazgeçeriz deniyor çünkü. Sözleşme, AB ile entegrasyon süreci döneminde muhafazakar olarak da toplum olarak da yediğimiz büyük bir goldü. Bunun sonuçlarını hep beraber gördük. Mesela MEB’de, bu sözleşmeye dayanarak toplumsal ...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.