Postmodern Batı beden projesi: İstanbul Sözleşmesi
Postmodern Batı beden projesi: İstanbul Sözleşmesi
İstanbul Sözleşmesi tartışmaya devam ediliyor. Muhafazakâr kesimin en geniş üst çatı STK platformu olan TGTV( Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı) bir basın bildirisi yayınladı. İstanbul Sözleşmesi’ni endişeli buluyor. Toplumsal cinsiyet kavramının üzerinde mutabakat sağlanmadığını ve yine söz konusu sözleşmenin Türk toplumunun dini, örfi ve sosyolojik yapısıyla bağdaşmadığı ifade ediliyor. Muhafazakâr STKların üst çatı kuruluşu, bir bakıma İslami kesimin genel kaygılarını dile getiriyor. Modernciler ve laikçiler de bu muhafazakâr tepkileri iç ihtilafa dönüştürmek için uğraşıyor.Video: Postmodern Batı beden projesi: İstanbul Sözleşmesiİstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet argümanıyla cinsiyetin doğuştan sonra kazanılan ve inşa edilen bir olgu olduğunu söylüyor. Böylece fıtrattan gelen metafiziksel ve biyolojik farklılığı ret ediyor. Oysa kendileri de yeni bir kültürel cinsiyet kimliği inşa ediyorlar. Bunun içine de LGBT, kadın kadınla evlilik ve erkek erkekle evlilik, kız kavramını ret, namus değerine reddiye var. Bunlar da bir cinsiyet kültürü değil mi? Aslında post-modern rölativizmin feminizmle evlenmesi sonucunda doğan bir trans kültür bu. Batı’da doğan bu kültür de inşa. Yani Batı’nın beşeri ilişkilerinden ve düşüncelerinden doğdu. Öyle ise neden bizim aile, kadın-erkek, namus kültürümüz reddediliyor da onun yerine post-modern Batı cinsiyet kültürü sunuluyor? Düşünme sonuna kadar gitmeli. Batı’da çıktığına göre ve modernliğin son marifeti olduğuna göre hâkim ve haklı mı oluyor? Geçin bunları. Kimse bize bu “transkültürü” evrensel, eşitlikçi ve hakikat diye yutturamaz. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi ile dayatılan bu trans kültürün cinsiyet rölativizmini reddediyoruz.Sözleşmenin İngilizce aslıyla Türkçesini mukayese ederek okuduğumuz zaman işin vahameti daha da belirginlik kazanıyor. İngilizce aslında geçen bazı ifadeler Türkçe’ye yumuşatılarak tercüme edilmiş. Örneğin aile içi şiddet diye Türkçe’ye çevrilen ifade aslında “domestic violence” ”. Yani ev içi şiddet. Ev demekle aileyi bay pas ediyor. Ortak ev arkadaşlığını da katıyor. Nitekim bu kavram açıklanırken eski veya yeni eşler ile partnerler arasında diyor (“domestic unit or between former or current spouses or partners”). Elbette bunun içine nikahsız beraberlik ve homoseksüellik de işin içine giriyor.“Cinsel yönelim” ve “her türlü cinsiyet rollerine saygı”( sözleşmenin 14. Maddesi) gibi ifadeler ile geliştirilen yaklaşımlar, temel değerlerimizle tamamen çatışmakta. Kadın kadına-erkek erkeğe beraberlik ve ilişkiler savunulmakta. Sözleşmenin ana konusu kadın şiddeti ile mücadele iken bunun içine partner, cinsel yönelim, 18 yaş altına kız dememe gibi çeşitli kavram ve görüşler serpiştirilmiş. Cinsel yönelim ve partnerlik toplumda bir hak olarak ikamet edilmeye çalışılıyor. Bedeni yeniden düzenlemek! Beden, post-modern batı kültürü içinde yeniden inşa ediliyor. Batı post-modern toplumu içinde gelişen feminist ve LGBT değerleriyle biz kendi bedenimizi neden yeniden düzenleyelim? Siyasetlerimizi, coğrafyalarımızı, devlet tarzlarımızı düzenlemesi yetmedi. Şimdi de bedenimizi düzenleme cüretkarlığı ve Tanrısallığı gösteriyor.Kadına karşı şiddetle mücadele diye başlayan bir sözleşme, daha sonra satır aralarına çeşitli kavramlar, perspektifler ve cümleler sokulmuş. Konu kadına şiddetle mücadelen başka bir meseleye dönmüş. Kadına karşı şiddetle mücadele gibi oldukça haklı bir dava, post-modern beden politikasını meşrulaştıran bir maske haline gelmiş. Kadına karşı şiddet mücadelesinin arkasına gizlenen bu sapkınlık, hukuk aracılığıyla yukarıdan aşağıya topluma dikte ediliyor.CHP belediyelerinin elde ettiği başarılar sonrasında trans cinsiyet kültürü çeşitli yürüyüşlerle daha da görünürlük kazandı. HDP de bu cinsiyetsizlik salgınını benimseyen adayları (özellikle bu özelliklerini afişe ederek) millet vekili yapmıştı. Kürtler gibi namusu (şeref, haysiyet ve mahremiyeti) için birbirini öldüren bir toplumun, HDP ile beraber sapkın cinsiyetsiz kültürüne dönüşmesi de oldukça düşündürücü. Bu da Kürtlere yönelik en büyük asimilasyonu yine HDPnin yaptığını gösteriyor. Self-Kürt kolonizasyonu bu!Muhafazakârlar İstanbul Sözleşmesi’nden rahatsızlar. Çünkü en fazla onları vuruyor. Ailenin, namusun ve cinsel edebin altını oyuyor. Hep batıdan gelen hazır reçete cinsellik projelerine bu toplumu mahkum etmeye hakkımız yok. Bunu yaparsak tarih de bizi mahkum eder. Batı modernliğinin iki yüzyıllık taarruzu yerine şimdi de post-modern Batı kültür taarruzu altındayız. Bedenimizi düzenlemek istiyorlar. Hakikatini kaybetmiş bir beşeri kültürün hakikate fütursuzca saldırısı…
Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı
Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı
Türkiye, dünyada ailenin ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında geliyor. Ailenin bir ruhu var bu ülkede. Toplumun da.Daha doğrusu, vardı!Video: Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanıŞimdi İstanbul Sözleşmesi’yle ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapımız, sosyal dokumuz büyük bir saldırıyla karşı karşıya!BATI’DA AİLE DE, TOPLUM DA ÇÖKTÜ!Batı’da aile çöktü, toplum çöktü. Hayat ruhsuzlaştı, çölleşti; insan da bitti.Batı’da insan yok, sistem var sadece: Batı toplumlarını güçlü ekonomik sistem ve güçlü hukuk sistemi ayakta tutuyor: Sistem insanın önüne geçti: Batılılar, sistemi koruyorlar, insanı değil. Sistem, çökerse her şeyi kaybedeceklerini çok iyi biliyorlar.Batı’da fiyaskoyla sonuçlanan, hem felsefî olarak hem de sosyolojik olarak Batı toplumlarını önce kuran ama sonra da paldır küldür çökerten, yıkan insan modelleri, sosyal ve kültürel modeller türlü tuhaf anlaşmalarla şimdi Türkiye’ye de dayatılmaya başlandı.Türkiye’nin “cinsiyet”le imtihanı meselenine gelmeden önce, Batı toplumlarının ailenin, toplumun ve insanın bitmiş.yle sonuçlanan felâketin eşiğine nasıl sürüklendiklerine yakından bakmakta fayda var.BATI’DA MODERNİTE’YE BAŞKALDIRI DALGALARI...1648 Westfalya Anlaşması’yla kurulan Avrupa Dünya Düzeni, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çöktü.Batı uygarlığı’nın felsefî temellerinin sorgulanmasına dönüştü Avrupa’nın çöküşü.Demokrasi kavramı, hukuk devleti fikri, insan hakları söylemi önce radikal bir şekilde sorgulandı; sonra da liberalizm üzerinden yeniden tanımlandı.Bu sorgulama sürecinin öncelikle Avrupa toplumlarında yaşandığına dikkatinizi çekmek isterim. Sorgulanan şey, modernlikti; modernliğin vaatlerini yerine getirememesi, aksine hem Avrupa’yı hem de dünyayı çıkmaz sokağın eşiğine sürüklemesi ve cehenneme çevirmesiydi.Batı uygarlığının sorgulanması modernizm üzerinden gerçekleşti: Modernizm, modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesine karşı modernliğe karşı bir başkaldırı hareketiydi. Modern’in içinden geliştirilen öncelikli olarak bütün sanat türlerinde gözlenen bir başkaldırı dalgası.Romantizm hareketiyle öncelikle Almanya’da Weimar Rönesansı’yla başlayan ve zamanla başta Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün Avrupa’ya dalga dalga yayılan bu hareket yaklaşık yüz yıl boyunca Aydınlanma aklı’nın, düşüncede, siyasette, estetikte ve hayatın her alanında yol açtığı donmayı, katılaşmayı, ruhsuzlaşmayı tartıştı bütün sanat türlerinde.Ekspresyonizmden empresyonizme, kübizmden sürrealizme, konstrüktivzim’den varoluşçuluğa kadar sanatın bütün türlerinde modernliğin öncelikle Batı’yı sürüklediği ontolojik felâketi sorguladı.Edebiyatta Dostoyevski, James Joyce, Kafka, Puşkin; müzikte Wagner, Mahler; resim sanatında Picasso, Dali, Kandinsky, Paul Klee; tiyatroda Ionesco, Artaud; felsefede de başta Nietzsche olmak üzere Heidegger ve onların izinden giden bütün postmodern felsefe ve felsefeciler modernliğin yol açtığı ontolojik felâketi, anlam krizini, özgürlük kaybını kıyasıya tartıştılar.İNSANALTI BİR TÜR, İNSAN MODELİ OLABİLİR Mİ?Modern Avrupa’nın hem felsefî olarak çöküşü hem de siyasî olarak tarihten çekilişi her yönden, her bakımdan tespit edildi ama postmodern felsefe ve sanat, bir çıkış yolu öneremedi: Önerdiği şey, her alanda izafileşme biçimleri oldu: Hakikat fikri buharlaştı, Tanrı fikrinden sonra insan fikri, hümanizm de tartılmaya açıldı.İnsanın tanrılaştırılması süreciyle başlayan ve bizzat Batı uygarlığını büyük bir tıkanmanın ve ontolojik çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyen hümanizm yolculuğu, yarı insan-yarı makina “siborg” (cyborg) olarak tanımlanan insan-sonrası (posthümanizm), insan-ötesi (transhümanizm) bir yok oluş sürecinin eşiğine getirip bıraktı.Batı modernitesinin hümanizmle birlikte çıktığı yolculuğun sadece Batılıları değil insanlığı getirdikleri nokta; düşünme, duyma melekelerini yitiren; hız, haz, ayartı ve tüketimin kölesine dönüşen insanaltı bir tür’ün icat edilmesi oldu!Batı’dan insan modeli konusunda da, aile ve toplum modelleri konusunda da öğreneceğimiz, dolayısıyla ödünç alacağımız hiç bir şey yok: Bu konuda gölge etmesinler başka “ihsan” istemiyoruz!İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ DERHAL TERK EDİLMELİ!Batılıların AB uyum yasaları çerçevesinde bize dayattıkları projelerin başında, aileyi, toplum yapımızı ve dokumuzu çökertecek İstanbul Sözleşmesi ile bu ülkenin bazı illerinde, okullarında pilot olarak uygulanma aymazlığı gösterilen “cinsiyet eşitliği” gibi yıkıcı projeler geliyor!Başlarına çalmamız lazım, bütün bu tür sinsi, yıkıcı projeleri!Yine kadın hakları konusunda da, temelde, Batılılardan alacağımız hiç bir şey yok aslında.Batı’da insan yok ki! Kadın da yok, aslına bakarsanız! Kadın, tüketimin kölesi, kapitalizmin tüketim nesnesi. Klişe değil bu, ürpertici bir gerçek!Bir yanda güya kadın hakları söylemleri zirve yaparken, öte yanda bütün bir kültür endüstrisi, kadını, insan olarak bile kabul etmiyor; aksine, her alanda, her yerde, her fırsatta kadını cinsel olarak, bedenen aşağılayan, ayartıcı bir tüketim nesnesine dönüştüren cinsellik endüstrisi tavan yapıyor.Bırakınız kadını koruyabilmeyi insan türünü bile koruyamayacak kadar acıklı durumda Batılı toplumlar!Bu ülkede kadının aşağılanması, şiddet ve tecavüz olaylarının artması elbette ki bir vakıa ama bunların seküler, hedonist kültürün yaygınlaşmasıyla tavan yaptığını, burada zıvanadan çıkan çarpık kadın-erkek ilişkilerini, cinsellik sömürüsü, kadın bedeni sömürüsü yapan televizyon programlarının ve dizilerinin rolünü neden kimse konuşmuyor, anlamakta zorlanıyorum!Toplumu, aileyi ve insan türünü yerle bir eden, insan türünün geleceğini bile tehlikeye sokan sefih seküler-hedonist-insanaltı insan tipinin bu ülkeye dayatılması, bu ülkede toplumun çözülmesi ve ailenin çökmesiyle sonuçlanacaktır.Dünyada en sağlam, en güçlü aile ve toplum yapısına sahip bir ülkeyi çökertmenin, genç nesillerini körleştirmenin, hedonist, nihilist, ruhsuz insanaltı varlıklara dönüştürerek köleleştirmenin, içerden teslim almanın en sinsi yolu bu!O yüzden Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalı ve “cinsiyet eşitliği” gibi sinsi projeleri akit geç olmadan kaldırmalıdır!Vesselâm.
2200 yıllık kira sözleşmesi
Hayat
2200 yıllık kira sözleşmesi
İzmir'in Seferihisar İlçesi'ndeki Teos antik kentinde sürdürülen çalışmalarda günışığına çıkarılan 2200 yıllık yazıt, Anadolu'daki en kapsamlı 'kira sözleşmesi'ni ortaya koydu. 1 kefil ve kentin ileri gelenlerinden oluşan 6 şahitle yapılan sözleşmede, içerisinde binalar bulunan arazinin uygun kullanılmaması durumunda uygulanacak cezalar da yer alıyor.
DHA
Polonya sözleşmeden çekiliyor
Dünya
Polonya sözleşmeden çekiliyor
Polonya, Türkiye’de de “eşcinselliği teşvik ettiği” gerekçesiyle tartışma konusu olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini duyurdu. Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, bazı maddelerin çocuk ve gençlere “eşcinsellerin aile kurabilecekleri” yönünde eğitim verilmesini öngördüğünü, bunun kabul edilemez olduğunu söyledi.
Yeni Şafak
İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri
Ergün Yıldırım
İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri
İstanbul Sözleşmesi’ni savunanlar, birçok asılsız tezlere dayanıyorlar. Bunun başında sözleşmeden çekilme durumunda, kadına şiddetin artacağı ve kadına şiddetin savunulacağı yönünde. Oysa bu sözleşmeden çekilmesini isteyen hiç kimse kadınlara şiddeti savunmuyor. Bu kadar eleştiri okudum. Hiç birisinde “kadına şiddet uygulayalım ve bu sözleşme önümüzde engel” diyen tek bir ifadeye rastlamadım. Bu iddia tamamıyla sözleşmenin karşı çıkılan “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve eşcinselliği içeriğini görmezden geliyor. Sözleşme kadın şiddeti ve doğal kadın hakları görüşünün arkasına saklanıyor. Elbette sözleşmenin hâkim anlayışı kadına şiddeti önleme üzerine kurulmuş. Ancak ciddi anlamda bizim aile ve kadın değerlerimize ters olan bir felsefe, dil ve dünya görüşünü de beraberinde taşıyor. Ülkemizde bir kadın şiddeti meselesi var. Bunun engellenmesi için her zaman yasalar destek vermeli. Buna kimsenin itirazı olamaz. Daha dün yaşadığımız bir vahşet ortada. Pınar Gültekin olayından bahsediyorum. Korkunç bir barbarlık! Bunu engelleyecek bilinç, kanun ve süreçler oluşturmalı. Yasa uygulayıcıların da suçluların “hafifletici sebepler” arkasına sığınma gibi istismarlarına son vermeleri gerekir.Argetus Şirketi, İstanbul Sözleşmesi üzerine bir araştırma yaptı. Bu araştırmadan hareket ederek toplumun sözleşmeyle ilgili algısı ölçülmeye çalışıldı. Araştırmaya göre sözleşmenin yeterince bilinmediğini söyleyenlerin oranı %84.2, aileyi tehdit ettiğini düşüneler %13.5, boşanmaya teşvik ettiğini söyleyenlerin oranı ise %14.3. Bilinmeyen bir konuda halk nasıl yargı ortaya koyacak? Dolayısıyla bu araştırmada halkın sözleşme algısı saptanamıyor. Eğer sözleşme ile ilgili içerik bilgilendirmesiyle sorular sorulsaydı bambaşka cevaplar alırdık. Mesela “Sözleşmeye göre artık kadınlara kız denmeyecek diyor, buna katılıyor musunuz?”, “Partner yaşamı savunuluyor katılıyor musunuz?”, “ Kadın ve erkek dışında üçüncü bir cinsel tercihten bahsediliyor buna nasıl bakıyorsunuz?” Şimdi halk bilmiyor diyerek kalkıp halka İstanbul Sözleşmesi mi anlatılacak? Çok yanlış ve başka tartışmalara kapı aralayacak arayışlar bunlar.Sözleşmeyi savunanların başka anlamsız bir tezi de sadece cemaat ve tarikatların buna karşı çıktığına dair bir söyleme dayanıyor. Hatta bunu ileri süren laikçi kesimler bir de muhafazakar siyaset içinden bazı isimler ve görüşlerinden bahsederek kendi yaklaşımlarını doğru göstermeye çalışıyorlar. Oysa bu tepkiler doğrudan bizim inancımızın esasları, toplumuzun aile kültürü ve kadınlarımızla ilgili değerlerimizden kaynaklanmakta. Avrupa ve ABD toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesinin ruhuna karşıyız. Bu felsefenin toplumsal mahremiyeti ifsat edici yönlerine tepki veriyoruz. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı bir muhafazakar STK çatı kuruluşu. Cemaat ve tarikatlardan da ibaret değil. Sözleşmeye daha birkaç gün önce karşı bildiri yayınladı. Yani muhafazakâr toplumsal kesimin ezici çoğunluğu toplumsal cinsiyet eşitliği düşüncesine ve ruhuna karşı bir tutum içinde. Hükümetin de bu doğrultuda hareket etmesini istiyor.Başka bir savunu da sözleşmeden çekilirsek aile sorunlarımızın zaten bitmeyeceği yönünde. Elbette toplum sorunları salt bir sözleşmeyle ortaya çıkmaz. Ancak belli ölçüde ailenin içine sızarak ifsat edici bir felsefesi var. Yine gençlerimizi dünyadan gelen ifsat edici dalgaya karşı kabul edici ve onaylayıcı programlarla muhatap olmasının alt yapısını oluşturuyor. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nda buna dayalı olarak nelerin yapılmaya kalkışıldığını hep beraber gördük. Yine yerel yönetimlerde öne çıkan HDP ve CHP’nin bu toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesiyle “oğlancılığı” ve lezbiyenliği savunan yeni bir politikanın bayraktarlığını nasıl taşımak için şehvetle yanıp tutuştuğuna şahit olduk.Bu ülkede Batıcı elitler, Tanzimat’tan beri hep aynı numarayı çekmeye devam ediyor. Batı’dan birtakım ideoloji ve felsefeleri kanunlarla alarak bu topluma monteliyorlar. Bu toplumun kendi varlığı da yok sayılıyor. Tarihi, geleneği, inancı ve kültürü geri kabul edilerek ret ediliyor. Reddi miras projesi uygulanıyor. Yine başka bir reddi miras projesinin son biçimiyle karşı karşıyayız. İstanbul Sözleşmesi budur. Artık Türkiye kendi mirasından, kendi toplumundan, kendi inancından ilham alarak kanunlarını ve sözleşmelerini yapmalı. Sözleşme, toplumsal olmak istiyorsa önce toplumla barışık ve toplumun ruhundan yükselmeli. Bizim toplumun ruhu ve kültürüyle çatışan bir sözleşme nasıl toplumsal olabilir? Olsa olsa bu bir kanun despotizmi olur. İstanbul Sözleşmesi de bir kanun despotizmine dönüşüyor. Batıcı elitlerin ve onların kuyruğuna takılan kimi muhafazakâr elitlerin kadınlar için ön gördükleri “kurtuluş reçetesi” haline geliyor.
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!
Yusuf Kaplan
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!
Kadın cinayeti gibi kangrene dönüşen bir sorunun o ürpertici Pınar Gültekin cinayetinden sonra sosyal medyada gündeme oturması kaçınılmazdı elbette.Konu, kadın tecavüzü, cinayeti ve şiddeti’ydi.Nasıl tartışıldı peki bu konu?Şöyle: “Eğer İstanbul Sözleşmesi iptal edilirse, bu cinayetler kontrolden çıkar, dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması cinayettir!” denildi!Konu, Pınar Gültekin cinayeti’ydi. Ama konuşulan, İstanbul Sözleşmesi’nin kadın cinayetinin önlenmesinde bir kurtarıcı olduğu iddiası!“KADIN CİNAYETİ”, “KADINA ŞİDDET” İŞİN MASKESİ, KILIFI!Birincisi, İstanbul Sözleşmesi’nde kadın cinayetine, kadın şiddetine ilişkin çok şey var. Fakat bu yasa uygulamaya konulduğu zamandan bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, artma hatta katlanma olmuş!Demek ki, neymiş? İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarını azaltmamış aksine artırmış, üstelik de katlayarak artırmış!Bütün rakamlar, veriler, kadına yönelik şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmaya başlanmasından bu yana patlama olduğunu göstermesine rağmen birileri neden ısrarla İstanbul Sözleşmesi’ni ölümüne savunma ihtiyacı duyuyor peki?İkinci dikkat çekeceğim nokta tam bu soruyla ilgili: İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddet, cinayet, tecavüz sorunlarının hepsi maske, kılıf. Asıl dert “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “cinsel yönelim tercihi” (madde 3) gibi kavramlarla sapkın eşcinsel ilişki biçimlerini yasayla meşrulaştırmak ve yasa yoluyla topluma dayatmak!Zokayı yutmayalım lütfen!İstanbul Sözleşmesi’nde şiddetle, nefretle karşı çıktığımız yer burası işte: Birileri kadına cinayeti önleme kılıfı altında, bütün dünyada eşcinsel ilişki biçimlerini meşrulaştırma, dayatma ve yaygınlaştırma, dolayısıyla aile kurumunu çökertme amacı güdüyor!Buna aslâ göz yumulamaz ve izin verilemez!Kadına şiddetle, cinayetle ilgili başka yasa yapamayacak kadar aptal mı bu ülkenin hukukçuları?Hasta mısınız siz?Kimi aldatıyorsunuz?Eğer bütün bunları bilerek yapıyorsanız bu toplumun altını sinsice oyacak, aileyi sinsice ortadan kaldıracak tehlikeli bir oyun oynuyorsunuz demektir ve bu tezgâhınız er geç deşifre edilip suratınıza çarpılır.POLONYA KADAR OLAMAYACAK MIYIZ?Tıpkı Polonya’da olduğu gibi...Polonya, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor.Gerekçesi sarsıcı!Polonya, bugünden itibaren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sürecini resmen başlatıyor...Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış gerekçesini açık, net ama son derece sarsıcı bir şekilde şöyle açıkladı: “İstanbul Sözleşmesi, kabullenemeyeceğimiz sakıncalı ideolojik dayatmalar içeriyor. Meselâ bunlardan biri, “toplumsal cinsiyet” düşüncesi. Buna göre cinsiyet doğuştan değil, herkesin sosyo-kültürel kararına göre belirleniyor. Bu ideolojik varsayıma dayanan sözleşmeye göre, sözleşmeyi imzalayan devletler genç nesillere, bu “değer ve düşünceleri” öğretmek için eğitim sistemini değiştirmek zorunda. Önemli olanın sosyo-kültürel tercihlerimize göre belirlediğimiz cinsiyet olduğunu söylüyor. Bunu yanlış buluyoruz ve reddediyoruz.”Yanarım yanarım da, şu Müslüman ülkede Polonya Adalet Bakanı kadar İstanbul Sözleşmesi’ni açıkça ve son derece tutarlı, güçlü bir şekilde reddeden bir devlet adamı çıkmadı, ona yanarım!Kadın cinayetini kimse savunamaz! Bu sözleşmenin asıl meselesi de kadına yönelik şiddet, cinayet değil. Milleti aptal yerine koymayın!Kadın cinayeti maskedir, işin kılıfıdır!Kaldı ki, biraz önce de dikkat çektiğim gibi, kadın cinayetini önleyecek yasa yapmaktan âciz mi Türkiye?Oysa burada asıl amaç, eşcinsel ilişkilerin yasal hâle getirilmesi, yasayla dayatılması ve ailenin çökertilmesidir!Böyle bir sözleşmenin adının “İstanbul Sözleşmesi” olarak adlandırılması ise yüzkarası!Polonya Adalet Bakanı’nı dinlerken, İstanbul adının geçmesinden yüzüm kızardı, bu ülkenin her bir insanının da, yöneticisinin de bu videoyu izlediklerinde yüzlerinin kızaracağından, İstanbul’un adının insanı soysuzlaştıracak bir sözleşmenin adı olmasından çılgına döneceklerinden eminim.Türkiye, böylesine iğrenç bir amaçla hazırlanan, cinsiyetsiz bir dünya inşasının kilometre taşlarını döşeyen yüzkarası bir anlaşmadan derhal çıkmalıdır!Yoksa yasayla kendi ellerimizle kendi toplumunun altını oyma cinayetine imza atmış insanlar olarak tarihe geçeceğiz -Allah muhafaza!
Partisindeki taciz ve tecavüzleri görmezden gelen Kılıçdaroğlu kadınlara söz verdi: Hakkınızı sonuna kadar savunacağım
Gündem
Partisindeki taciz ve tecavüzleri görmezden gelen Kılıçdaroğlu kadınlara söz verdi: Hakkınızı sonuna kadar savunacağım
Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'nden ayrılırken, kendi partisinde peş peşe ortaya çıkan taciz ve tecavüz olaylarına sessiz kalan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise kadınlara seslenerek ''Sizin hakkınızı, hukukunuzu her yerde, her platformda sonuna kadar savunacağım, söz veriyorum.' dedi.
Diğer
İnsanı ontolojik olarak aşağılayan bir Sözleşme’yi dayatmak veya hukuk emperyalizmi!
Yusuf Kaplan
İnsanı ontolojik olarak aşağılayan bir Sözleşme’yi dayatmak veya hukuk emperyalizmi!
“Sözleşmeden çıkmak, insan haklarından vazgeçiyorum, demek,” diyor Rıza Türmen, AİHM eski yargıcı! İnanılır gibi değil!Bu zât-ı muhterem, gerçekten Türkiye’yi mi temsil etti AİHM’de?!SÖZLEŞME ÜZERİNDEN DEĞERLER ÇATIŞMASI YAŞANIYOR!Sözleşmeyi savunan çevreler, sözleşmeye abartılı bir anlam yüklememek gerekir diyorlar ama Sözleşme’yi ölesiye savunuyorlar!Müthiş bir algı operasyonu yapıyorlar, milleti aldatıyorlar!İstanbul Sözleşmesi’nin amacı, iddia edildiği gibi, kadına şiddeti, cinayeti önlemek ...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.