Kamu çalışanlarını tehdit eden Kılıçdaroğlu’na rest: Hadi yap görelim
Gündem
Kamu çalışanlarını tehdit eden Kılıçdaroğlu’na rest: Hadi yap görelim
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bürokratları tehdit eden Kılıçdaroğlu’nun “Size kanun dışı her ne yaptırılıyorsa Pazartesi itibariyle durun” sözlerine sert çıktı. Bu açıklamanın vesayet çağrısından başka bir şey olmadığını kaydeden Erdoğan, “Pazartesiden sonra memurların vay haline diyor. Haydi bakalım ne yapacağını göreceğiz. Bay Kemal bu alan boş değil” dedi.
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Millet kıyama kalktığında darbecilerin tankı da, topu da hiçbir işe yaramıyor
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Millet kıyama kalktığında darbecilerin tankı da, topu da hiçbir işe yaramıyor
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Eylül darbesinin 40. yılında, Demokrasi ve Özgürlükler Adası'nda Vesayetten Demokrasiye Milli İrade Sempozyumu'nda konuşuyor.
Tvnet
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Hiçbir darbe masum değildir
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Hiçbir darbe masum değildir
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Eylül 1980 darbesinin 40. yılı dolayısıyla, Demokrasi ve Özgürlükler Adası'nda ilk kez düzenlenen "Vesayetten Demokrasiye Milli İrade Sempozyumu"nda konuştu. Türkiye'de yapılmış ya da teşebbüs edilmiş hiçbir darbenin masum olmadığını belirten Erdoğan, 15 Temmuz'u hatırlatarak, "Yakın tarihimize baktığımızda ülkemizin demokrasi tecrübesinin vesayet, cuntalar lekesiyle dolu olduğunu görüyoruz. Yakın tarihimize baktığımızda darbeler ve cuntaları görüyoruz. Milletimizin tarihine savaş açanların amaçlarını asla unutmayacağız" ifadelerini kullandı.
AA
Vesayetin hukuku, hukukun vesayeti
Vesayetin hukuku, hukukun vesayeti

Hukuk, boşlukta oluşmaz.

Bir ülkenin hukuk sisteminin dayandığı, dayanmak zorunda olduğu sosyo-kültürel bir değerler ekolojisi ve bu ekolojiden hem beslenen hem de bu ekolojiyi besleyen köklü bir anlam haritası vardır.

Hukuk, toplumun değerler ekolojisinde yeşeren, şekillenen anlam haritalarının eseri ve anlamlandırma pratiklerinin yansımasıdır.

HUKUK, BİR MEDENİYET MESELESİDİR, BİR AKLI VE RUHU VARDIR

Hukuk, bir medeniyet meselesidir. Eğer başka bir medeniyetin bambaşka şartlarda geliştirdiği hukuk modellerini neredeyse sorgusuz sualsiz alıp bir topluma dayatıyorsanız, siz ya sömürgecisiniz ya da celladına âşık, zihni işgal edilmiş gönüllü kölesiniz ve o topluma tecavüz ediyorsunuz, demektir.

Hukukun bir kültürü, bir sosyolojisi, bir antropolojisi vardır. Daha da önemlisi bir aklı, bir ruhu vardır. Toplumun kültürünü, sosyolojisini, antropolojisini, kısacası aklını ve ruhunu hiçe sayan bir hukuk sistemi topluma tepeden dayatılıyor, toplumu hiçe sayıyor, toplumun altını oyuyor, bütün adaletsizliklerin, haksızlıkların, zulümlerin tohumlarını ekiyor, demektir.

KÖKLÜ SORUNLARA KÖKLÜ ÇÖZÜMLER ŞART!

İki asırdır iliklerine kadar köklü bir medeniyet bunalımı yaşayan bizim gibi kendi kendini sömürgeleştiren bir ülkenin kaderi, sorunları kökten, bütün yönleriyle ele almak değil, son duruma göre, sonuçlara bakarak sorunları hal yoluna koymaya çalışmak. Dolayısıyla sorunla ilgisi olmayan ideolojik kavgalara tutuşmak ve sonuçta bir sonuca varamamak!

Her alanda, özellikle köklü, büyük sorunlarda bocalamamızın, sorunlarımızla ilgilendikçe sorunlarımızın daha da içinden çıkılmaz hallere bürünmesinin, kangrene dönüşmesinin nedeni bu: Sadece sonuçlara bakmak, sonuçları ideolojik gerilim hattına çekmek, sorunu konuşmak yerine “iktidar savaşı”na, yani “sen-ben”, “siz-biz”, “biz-onlar” kavgasına tutuşmak.

ALGI, AKLI ÇARMIHA GERDİ, ALGI KRAL ŞİMDİ!

Bu modernliğin hastalığıdır; bütün dünyaya bulaştırdığı, bulaştığı bütün toplumları adeta kapana kıstırarak kıvrandırdığı bir çıkmaz sokak: Nedenleri atlayarak, sorunun kökenini gözardı ederek soruna çözüm bulmak, “pornografi yapmak”tır oysa: Ayartmak, baştan çıkarmak, insanın düşünme melekelerini iptal etmek yani.

Bu modern hapishaneye dikkat çeken ve vargücüyle saldırıya geçen ilk esaslı düşünür Nietzsche olmuştu. Modernler hem nedenlerle sonuçları birbirine karıştırıyorlar hem de sonuçları neden olarak konumlandırıyorlar, demişti üstad.

Nietzsche’nin modernlik için yaptığı bu önemli tespit, modernliğin bir sonraki aşaması demek olan postmodernlikte iyice kontrolden çıktı, kural oldu: Modernliğin kralı akıl, çarmıha gerildi algı tarafından ve algı kral oldu; algı imparatorlukları kuruldu. Algılar üzerinden iktidar biçimleri inşa ediliyor. Algı üretmekte, kitlelerin zihinlerini yönlendirmekte kim ne kadar güçlüyse, gerçek o oluyor, o “iktidar” oluyor artık!

Meselenin nedenlerine, kökenlerine inerek bütün boyutlarıyla tespit etmek yerine, soruna sadece sonuçlarına bakarak çözüm bulmaya çalışmak, sorunun çözümünü bulamamakla, daha da kötüsü, meselenin kontrolden çıkmasına, zamanla katlanarak bir kartopu gibi büyümesine yol açacaktır, kaçınılmaz olarak…

MİLLETİN HUKUKU OLACAK MI?

Barolar etrafında patlak veren basit bir sorunun ülke genelinde yeni bir kutuplaşmanın, gerilimin fitilini ateşleyen büyük bir meseleye, tabir caizse, bir “iktidar çatışması”na dönüşmesi, hukukun da, hukuk sisteminin de bu ülkede karşılığının olmamasından kaynaklanıyor.

“İktidar çatışması” yaşanıyor hukukta tam anlamıyla. Hukuk sistemine hâlâ statüko hâkim. Büyük barolar, küresel baronların kontrolünde. Hukukta, statüko / baronlar iktidar. Statüko yani oligarşik vesayet sistemi.

Bu milletin hukuku olmadı hiçbir zaman modernleşme tarihimiz boyunca. Bu millete dışarıdan, tepeden, jakoben yöntemlere hukuk dayatıldı, eğitim sistemi dayatıldı, insan tipi dayatıldı. Hem de bu ülke Batılılar tarafından sömürgeleştirilmeden yapıldı bütün bunlar!

Nasıl ama! Bir toplumu ne diye işgal edip kan-revan içinde kalacaksınız ki! Hele de bin yıl dünya tarihini yapmış bir toplumu içerden, celladına âşık ederek, zihnen işgal ederek kendi kendine sömürgeleştirmek varken, değil mi!

Bu millete hukuk dayatıldı dışardan! Eğitim sistemi, kültür sistemi, insan tipi dayatıldı!

O yüzden darbe yapıldı ve darbeler işte bu ithal / sömürgeci hukuk sistemiyle meşrulaştırıldı!

Sonuç? Bu millet kendi hukukuna kavuşamadığı sürece bu milletin hukukunu kimse korumayacak! Bunu bir kenara kalın harflerle not edin lütfen!

* Büyük ülkede küçük hesaplar.. Darbe tartışmaları ve Abdullah Gül’ün müthiş zamanlaması.. * RAND darbe raporu ve bizim gönüllüler… Peki FETÖ’den sonra kimler kullanılacak? * Mütevazı görünümlü kibir, muhafazakar vesayetçilik.. Eski ABD’ciler, İngilizciler, Almancılar harekete geçmiş! * “ABD Türkiye’ye müdahale etsin” çağrıları da yapılır mı?
* Büyük ülkede küçük hesaplar.. Darbe tartışmaları ve Abdullah Gül’ün müthiş zamanlaması.. * RAND darbe raporu ve bizim gönüllüler… Peki FETÖ’den sonra kimler kullanılacak? * Mütevazı görünümlü kibir, muhafazakar vesayetçilik.. Eski ABD’ciler, İngilizciler, Almancılar harekete geçmiş! * “ABD Türkiye’ye müdahale etsin” çağrıları da yapılır mı?

15 Temmuz’dan beklentisi olanlar yeniden harekete geçirildi. Umudunu o gün darbeye bağlayanlar bugün de darbeye, bir dış müdahaleye bağlamış görünüyor.

15 Temmuz’da susanlar bugün yüksek sesle konuşmaya başladı. Konuşmanın ötesinde, cepheler kurmaya, ittifaklar oluşturmaya, eski cümlelerle sahaya çıkmaya başladı.

15 Temmuz’da gizlenip saklananlar bugünün cengaverleri, cesur insanları, hakkaniyet önderleri oldu. Yılışık yılışık, herkese akıl vermeye başladı. Köşelerinde akil adamlar, adil adamlar kesildi.

MÜTEVAZI GÖRÜNÜMLÜ KİBİR, MUHAFAZAKAR VESAYETÇİLİK.. ESKİ ABD’CİLER, İNGİLİZCİLER, ALMANCILAR HAREKETE GEÇTİ!

Onlar; mütevazı görüntünün altına gizlenmiş kibir, muhafazakar kimliğin arkasına gizlenmiş vesayetçilik, mağduriyet edebiyatının altına gizlenmiş ihtirasla bir iç cephe kurmak, bir dış müdahale aparatı biçimlendirmek için seferber edildi.

Bütün eski Amerikancılar, İngilizciler, Almancılar harekete geçirildi. Elli yıldır Türk medyasında ABD/İngiltere için çalışanlara, daha genç kuşak ABD/İngilizcilere, yirmi yıldır FETÖ ile çalışıp 15 Temmuz’dan sonra bir şekilde bu ilişkilerinden yara almadan kurtulanlara kadar herkes sahaya sürüldü.

RAND DARBE RAPORU VE BİZİM TETİKÇİLER…PEKİ FETÖ’DEN SONRA KİMİ KULLANACAKLAR?

ABD istihbaratına çalışan ve on yıllardır Türkiye dahil bir çok ülkede dış müdahalenin (darbe) alt yapısını hazırlayan RAND, 277 sayfalık yeni bir Türkiye raporu hazırlamış ve “orta kademe askerler rahatsız, yeni bir darbe girişimi bile olabilir” demiş.

Tam da bizdekiler gibi, eski, Soğuk Savaş dönemi artıkları, eski hayallerini tekrarlamış. Bundan önce ne zaman yaygara koparsalar Türkiye’de bir şeyler oldu, doğru. En son ABD kaynaklı darbe tartışmasından sonra 15 Temmuz oldu. Diyelim bir şeyler biliyorlar, bir şeyler hazırlıyorlar..

Burada asıl soru RAND raporu değil, içeriden bir sorudur: Bu sefer kimi kullanacaklar?Ya da kimleri hazırlıyorlar? Ya da kimler üzerinde çalışıyorlar?

ASIL DARBE ABD’DE YAŞANIYOR, EVİNİZDE!

Can yakıcı nokta, asıl tartışılması ve sorgulanması gereken yer burasıdır. Darbe içeridedir. Darbe arayışı içeridedir. Ve bu sefer, bugüne kadar darbelere karşı duruyor gözüken birçok kişi ve çevre de buna umut bağlamış görünüyor.

Ama hemen şunu söyleyelim: ABD’nin hiçbir yerde darbe yapacak hali yoktur. Asıl darbe ABD’de yaşanıyor çünkü. Ve daha da yaşanacak. Trump’ın azil soruşturmasından sonra ABD yerleşik istemi içindeki sancıları, kavgaları, infazları hep birlikte izleyeceğiz.

ERDOĞAN’I DEVİRMEK İÇİN BAŞKA HANGİ ÜLKELERİ YARDIMA ÇAĞIRACAKSINIZ?

Erdoğan’ı devirmek için kurgulanıp kullanılmamış başka hangi yöntemler ve kimler kaldı acaba? ABD yardıma çağrıldı, İngiltere yardıma çağrıldı, İsrail yardıma çağrıldı, Almanya yardıma çağrıldı. Son olarak da BAE ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkeleri bile bütün fonlarıyla yardıma çağrıldı.

Türkiye’yi devirmek için eski yöntemler terkedildi. Klasik darbe, klasik terör yöntemlerinden vazgeçildi. İlk CHP operasyonu yapıldı. Parti kurucu ilkelerinden, Türkiye Ekseni’nden çıkarıldı. HDP ile aynı eksene sokuldu.

Sonra milli ekseni zayıflatmak için MHP operasyonu yapıldı. Parti bölündü ve bir “İyi Parti modeli” oluşturuldu. Milliyetçilerle FETÖ ve PKK aynı cepheye sokuldu.

“MUHAFAZAKAR İYİ PARTİ MODELİ” İÇİN TOPLUMSAL TABAN ÇALIŞMASI..

Ardından bir tür “Muhafazakar İyi Parti modeli”i harekete geçirildi. Erdoğan’ın partisi de bölünmeliydi! Hem Erdoğan hem Türkiye zayıflatılacak ve yönetilebilir alana çekilecekti.

Bu çerçevede bazı muhafazakar çevreler de “koparıldı.” Eski tür itirazları, çekinceleri istismar edildi, “muhafazakar İyi Parti modeli” için toplumsal taban oluşturmaya çalışıldı.

Yine bu çerçevede yılların muhafazakar isimleri kullanıldı. Bazı gazeteciler üzerinden proje üstüne proje uygulandı, uygulanıyor. Toplumsal değerler, hassasiyetler “hakkaniyet” adı altında iğfal edildi. Kripto FETÖ’cülük, kripto PKK’cılık devreye alındı.

Siyasi partiler üzerinden bir ittifak kuruldu. Sonra bu ittifaka PKK-FETÖ söylemi giydirildi. Siyasi partiler ile terör örgütleri arasında seçim ortaklığı şekillendirildi. Şimdi bunu muhafazakar çevreler üzerinden deniyorlar. Fotoğrafın eksik yönlerini tamamlıyorlar.

RAND raporunda “orta kademe askerler” denilen şey, bu çatının asker ayağı mı? Hala TSK içinde kalan FETÖ’cüler mi?

SAYIN ABDULLAH GÜL’ÜN MÜTHİŞ ZAMANLAMASI. KİM KURGULADI?

Şimdi bir başka yere gelelim. Örtülü, mahir, “masum”, adil eleştirilere!

Bir kere Erdoğan’a, yakınlarına, partisine yönelen “sistematik eleştiri” bir projedir ve bu ortak çalışmanın parçasıdır. Açıkça bir “siyasi proje” olarak devreye alınmış, söylem ve dil buna göre planlanmıştır. Bunu yapanlar, zaaf alanlarını, hassasiyetleri, öfkeleri, hırsları, beklentileri her şeyi istismar ederek bu dili geliştirdiler.

Tam da darbe tartışmaları içeride yaygınlaştırılırken birden eski Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, bir söyleşi ile ortaya atılıyor.

Zamanlama müthiş! Birilerinin “oyun kurma” modelini eskiden beri izliyorsan bu ucuz zamanlamayı da anlamak kolay oluyor. Söyleşinin zamanlamasının rastgele belirlenmediği hemen anlaşılıyor.

“PARLAMENTER SİSTEME DÖNMEK ŞART”MIŞ! KİM DİYOR? KİMİN İSTEĞİ, KİMİN HESABI BU?

Neymiş? “Parlamenter sisteme dönüş şart”mış! Neden? Bunu kim istiyor? Neden istiyorsunuz? Parlamenter sistem sizin için neden bu kadar kutsal? Bunu siz mi istiyorsunuz yoksa başkaları mı?

Dünyada bugün parlamenter sistemi siyasi tartışma ve talep meselesi yapan tek siyasi çevre Türkiye’de. Dünya almış başını gidiyor, bütün siyasi sistemler çökmüş bizimkiler hala 20. yüzyıla dönme hayalleri kuruyor.

Neymiş? Meclis’in etkisi zayıflamış! Ben çok daha büyük siyasi kaygılar için, ülke kaygıları için konuşulduğunu sanıyordum. Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu algılama biçimi buymuş! Gerekçe o lafın altını hiç doldurmuyor.

ÇOK ÇOK TEHLİKELİ, ASLA YERLİ BİR ÇIKIŞ GÖRÜLEMEZ.

Bu açıklamanın, konuşmanın darbe tartışmalarıyla aynı anda servis edilmesini çok çok tehlikeli gördüm. Gerekçeyi de hiç öyle anlamadım. Sanki fotoğrafın bir başka karesi tamamlanıyor gibi.

Daha açık konuşalım:

Türkiye’yi yönetmek zorlaştı çünkü Türkiye çok büyüdü. Artık vesayeti de asla hazmetmiyor. Tekrar eskisi gibi yönetmek isteyenler mi bu çıkışları sahaya sürüyor?

Darbe tartışmaları, kamuoyu oluşturmaları, çağrıları ile parlamenter sistem söylemi çıkışlarını maalesef aynı programın parçası olarak görüyorum. Varmak istediği yer aynı yerdir. Çünkü bu da Türkiye’nin yükselişine bir müdahale girişimidir. Ve asla yerli bir düşünce değildir.

DIŞARIDAKİLER DE İÇERİDEKİLER DE TÜRKİYE’Yİ KÜÇÜLTMEYE ÇALIŞIYOR.

Büyük ölçekli bir ülkeyi, şaşırtıcı derecede güç biriktiren ve bunu hissettiren Türkiye’yi yönetmek zordur. ABD için zordur. İngiltere için zordur. Almanya için zordur. NATO için zordur. İsrail için zordur. Onların fon ve operasyonel kaynağı Suudi Arabistan ve BAE için zordur. Ne zoru? İmkansızdır!

Dışarıdaki vesayetçiler ona söz dinletemez, diz çöktüremez. İçerideki eski tür siyasetçiler de bu koca ülkeyi yönetemez. Bu donanım ve siyasi kültüre sahip değillerdir. Dikkat ederseniz, Türkiye’nin bir adım sonrasına dair tek cümleleri yoktur. Hep geri döndürme çabası içindedirler ve bütün ittifaklarını, siyasi ajandalarını buna göre belirlerler.

Ne garip; dışarıdakiler de içeridekiler de Türkiye’yi küçültme, kolay yönetilebilir alana çekme derdinde. En azından eski dar alana sıkıştırmak istiyorlar.

GÜN GELİR, “AMERİKA TÜRKİYE’YE MÜDAHALE ETSİN” ÇAĞRISI YAPARLAR

Kimlerin sözü, tezi tekrarlanıyor? Kimlerin, hangi güçlerin ve çevrelerin niyetleri pazarlanıyor? Sormazlar mı? Bunca zorlukları yaşamış bir ülke bunu anlamaz mı?

Biz bu oyunu göremeyecek kadar kör müyüz? Büyük ölçekli Türkiye’ye hazır olun. Alışın bence. 20. Yüzyıl’dan çıkın bence.

Gün gelir bu çevreler, “ABD Türkiye’ye müdahale etsin” bile diyebilirler. Bunu açık açık yapabilirler? Mesela Ahmet Taşgetiren’in böyle bir yazı yazabileceğini düşünmüyor değilim.

* Türkiye Libya’ya asker gönderecek. * Akdeniz haritasını nasıl değiştirdik? * Evet, Barbaros 473 yıl sonra geri dönüyor! * ‘Vesayetçiler’in, ‘Montrö’yü ayakta tutma lobisi’nin yeni görevi Kanal İstanbul!
* Türkiye Libya’ya asker gönderecek. * Akdeniz haritasını nasıl değiştirdik? * Evet, Barbaros 473 yıl sonra geri dönüyor! * ‘Vesayetçiler’in, ‘Montrö’yü ayakta tutma lobisi’nin yeni görevi Kanal İstanbul!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Libya’ya asker gönderebileceğini söyledi. Bu açıklama; Akdeniz’de her ülkenin pozisyonunda çok ciddi sarsıntılara neden olacak.

Akdeniz haritasını değiştiren, ezberleri bozan, her ülkenin yüzölçümünde değişikliklere neden olan Türkiye-Libya Mutabakat’ından sonra bu açıklama da, Akdeniz’deki güç oyununda yeni bir perde açıyor.

Erdoğan; “Bu mutabakat muhtırasıyla Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullandı. Libya Türkiye’yi davet ederse, elbette Türkiye’nin mutabakat gereği Libya’ya gitme hakkı doğmuş oluyor. Türkiye dışına asker gönderilmesi koşullar bakımından atılması gereken adımlarımız var. Libya’ya her türlü desteği vermeye hazırız” dedi.

TÜRKİYE’Yİ SUSTURMAK, KÖŞEYE SIKIŞTIRMAK İÇİN HEPSİ BİR ARAYA GELDİ

Türkiye, Suriye’den sonra Libya’ya ya da asker gönderecek. Libya resmi hükümetinin çağrısı esastır. Mutabakata bakılırsa bu çağrı da olacaktır. Peki neydi o mutabakat?

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetim, Fransa başta olmak üzere hemen hemen bütün AB ülkeleri, İsrail, ABD, Mısır, onlarla birlikte hareket eden S. Arabistan ve BAE, Akdeniz enerji kaynakları üzerinde bir paylaşıma girdi.

Bunu yaparken de, Türkiye’yi yok sayan bir ezberden hareket ettiler. Varolan, geleneksel bir Akdeniz algısı vardı, bu ezber üzerinden önce güvenlik eksenli olarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmayı, sonra da paylaşıma razı etmeyi, susturmayı planladılar.

Türkiye tek başına kalsa da direndi. Hatta meydan okudu. Sondaj gemileriyle Akdeniz’e açıldı. Kendi aramalarına başladı. Bunu yaparken onların haritasına göre değil, kendi haritasına göre hareket etti.

LİBYA’YA DENİZDEN KOMŞU OLDUK, AKDENİZ HARİTASINI DEĞİŞTİRDİK

Donanmasıyla Akdeniz’de hiçbir zorlamaya boyun eğmeyeceğini gösterdi. Bu tavır onları şaşırttı. Bu ölçekte bir direnç beklemiyor, bir şekilde yumuşatacaklarını, oluşturdukları koalisyonla baskı altına alıp ürküteceklerini sandılar.

Türkiye direnerek, meydan okuyarak o oyunu bozdu. Ama bununla da kalmadı, Libya resmi hükümeti ile bir Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması yaptı. Türkiye ile Libya denizden komşu oldu, sınır ülkesi oldu.

Bu anlaşma Libya’nın da Türkiye’nin de yüzölçümünü büyüttü. Akdeniz haritasına dair bütün ezberleri sıfırladı. Artık iki ülkenin ilan ettiği ortak alanda üçüncü bir ülkehak iddia edemeyecekti.

Ayrıca anlaşma, Akdeniz’i ortadan ikiye bölüyor, Yunanistan-Rum Kesimi arasına bir hat çekiyor, Doğu Akdeniz geriliminde Türkiye cephesini Batı’da, Libya ile ortak sınırında kuruyordu.

HEPSİ BİRBİRİNİ KAZIKLAMIŞ..

Türkiye-Libya anlaşması hepsinin oyununu bozdu. Türkiye’ye karşı oyunlarını bozmakla kalmadı, birbirleriyle yaptıkları anlaşmaların da sorunlu olduğunu açığa çıkardı. Çünkü hepsi birbirini kazıklamıştı.

İsrail ile Rum yönetimi ve Yunanistan anlaşmalarında, İsrail-Mısır, Mısır-Yunanistan anlaşmalarında hep bu sorun vardı. Birbirlerinin denizini çalmışlardı. Rumlar İsrail’den, Yunanistan Mısır’dan çalmıştı. Şimdi kendi aralarında yaptıkları anlaşmaları yeniden yapıyorlar ya da iptal ediyorlar.

FIRAT’IN DOĞU’SUNDAN SONRA D. AKDENİZ: İSTİKLAL MÜCADELESİ KADAR ÖNEMLİ.

Fırat’ın doğusunda sekiz yılda yapılan hazırlıklar dokuz günde bitti. Akdeniz’de on yıldır hazırlandıkları her şey bir günde bitti. Bu yüzden, BM’nin tanıdığı Libya meşru hükümetine karşı Hafter adlı bir teröriste kurdurdukları terör örgütüne destek veriyor, Libya’yı parçalamaya çalışıyorlar.

ABD, Avrupa ülkeleri, Rusya, İsrail, S. Arabistan, Mısır ve BAE bir terör örgütünün arkasında sıralanıyor.

İran sınırından Akdeniz’e uzatılan “terör koridoru”, aslında PKK ile sınırlı bir şey değildi. Bir kuşatmaydı, bir çokuluslu cepheydi. Fırat Kalkanı, Afrin müdahalesi ve Barış Pınarı Harekatı ile Doğu ve Batı kapıları kapatıldı, ortadan yarıldı.

Doğu Akdeniz’den sıkıştırma, çevreleme planı da Libya Mutabakatı ile çökertildi. Bunların ikisi de bir İstiklal mücadelesi kadar önemlidir.

HİÇ BİR İDDİAMIZI UNUTMADIK. ORALARDA OLAMAZSAK ANADOLU’YU TUTAMAZ, İSTANBUL’U KORUYAMAYIZ

Şimdi Türkiye’nin sınırlarının toprağı kadar olmadığını gördük. Vatan, ülke algımız kökten değişti. Birinci Dünya Savaşı dönemindeki iddialarımıza döndük. Hiçbir şeyi unutmadığımızı, hiçbir zorlamaya boyun eğmeyeceğimizi söyledik.

Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşmaya benzer mutabakatları Mısır gibi, başka Akdeniz ülkeleriyle yapma işaretleri doğdu. Bu çok önemlidir ve gereklidir. Bu yönde her anlaşma, Türkiye’nin çıkarınadır, o ülkelerin de yararına olacaktır. Zenginlik bölge ülkelerinindir. Harita da bizim, bölge ülkelerinindir. Avrupa’nın ya da ABD’nin değil.

Türkiye büyük jeopolitik hamleler yapıyor. Biz biliyoruz ki, Balkanlar’da yoksak, Kuzey Afrika’da yoksak, Kafkaslarda yoksak, Kızıldeniz’de ve Basra Körfezi’nde yoksak Anadolu’da tutunamayız, İstanbul’u koruyamayız.

Bu, böyle bir şeydir. İşte iddialar, hesaplaşmalar bu kadar büyüktür. Türkiye de bu kadar büyüktür.

“VESAYET UZANTILARI” KANAL İSTANBUL’A KARŞI. “MONTRÖ’YÜ AYAKTA TUTMA LOBİSİ”NE YENİ GÖREVLER VERİLMİŞ!

Evet, Barbaros 473 yıl sonra Akdeniz’e geri döndü ve çok şey değişecek! İçerideki “vesayet uzantıları”nın bütün engelleme çabalarına rağmen.

Onlara şimdi ”Kanal İstanbul”u engelleme görevi verilmiş. Kanal İstanbul’a karşı çıkanların tamamının “vesayet uzantıları” olduğunu bir kenara yazın. Boğazlar’daki egemenlik hakkımızı sınırlayan “Montrö’yü ayakta tutma lobisi”nin ne açıkları ortaya çıkacak, hep birlikte göreceğiz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün katıldığı ilk savaş Trablus Savaşı’dır (1911-1912).

“Ne işimiz var Libya’da” diyecek olanlar en azından bir Atatürk fotoğrafına baksın.

* Türkiye susarsa kıyamet kopar! * Bütün mandacıları sahaya sürdüler * Sığınmak esarettir, yağma ve talandır
* Türkiye susarsa kıyamet kopar! * Bütün mandacıları sahaya sürdüler * Sığınmak esarettir, yağma ve talandır

Türkiye bir “Üst Akıl”dır, “Eksen”dir, coğrafya vicdanımızdır, tarihin omuzlarımıza yüklediği yüktür, yüzlerce yıldır bu bölgede yürüttüğümüz mücadeledir, hesaplaşmadır. Türkiye bugünün dünyasında, coğrafyamızda yükselen bir siyasi kimliktir.

Video: * Türkiye susarsa kıyamet kopar! * Bütün mandacıları sahaya sürdüler * Sığınmak esarettir, yağma ve talandır

Türkiye bir iddiadır, tezdir, idealdir, umuttur.

Ülkemize, milletimize, geçmişimize ve geleceğimize savaş açan bir “Küresel üst akıl” elbette vardır. Darbelerin, iç savaş girişimlerinin, terörle diz çöktürme çabalarının, çevreleme planlarının arasında bu akıl, bu güç ittifakı vardır.

‘İç işgal’cilik üzerinden “Müdahale cephesi..” Siyasi hafızaya sığınmak

15 Temmuz’un arkasında, PKK’nın arkasında, Suriye’nin kuzeyinden çevrelemenin arkasında, ülkemize karşı BAE-Suud cephesinin arkasında bu akıl, bu güçler koalisyonu vardır. Bundan sonra, dalgalar halinde ülkemizi, milletimizi yoklayacak yeni saldırı türlerinin arkasında, ”iç işgalciler” üzerinden yürütülen yeni “Müdahale Cephesi”nin arkasında yine bu akıl vardır.

Bu koalisyonla, genel geçer gündelik taktiklerle mücadele etmeyeceğiz, edemeyiz. Bir akıl üretmek, bir duruş geliştirmek, bir güç inşa etmek, tarihi tezlerimize ve siyasi hafızamıza müracaat etmek bir zorunluluktur. Bu bir iç mesele değildir, bu tarih hesaplaşmasıdır, yüzlerce yıllık siyasi tarihin bugün yeniden masaya gelmesidir.

Uysal olmak bir akıl tutulmasıdır, bir siyasi körlüktür

Bize “uysal olun” derler, “Batı ile aranızı açmayın” derler, “sizi ancak biz koruruz” derler, “21. yüzyılda başka seçeneğiniz olmayacak” derler, “sizin dostunuz sadece biziz” derler. Ama bütün tehditler, bütün güvenlik sorunları, masaya konulan yeni harita taslakları hep onların karargahlarında üretilir.

Zihinlerimizi rehin alarak bir akıl tutulması, bir siyasi körlük projesi yürütürler. Söyledikleri her şey yalandır, verdikleri bütün sözler yalandır, dostlukları yalandır, ortaklıkları yalandır. Otuz yıldır adım adım coğrafyamızı yok ettiler, savaşı adım adım sınırlarınıza ve ülkemizin içlerine taşıdılar.

Otuz yıldır verdikleri bütün sözler yalandı

Otuz yıldır söyledikleri her şey yalandı. 15 Temmuz’u yaptılar, bu ülkenin liderini öldürmeye kalktılar, FETÖ ve PKK üzerinden Türkiye’ye saldırdılar. Bunları yaparken siyasi vaatleri, işbirlikleri yalandı.

Otuz yıldır Türkiye ve bölgeye yönelik bütün demokrasi ve özgürlük projeleri güvenlik eksenliydi, işgal ve coğrafi parçalama eksenliydi. Bunları bize pazarlarken söyledikleri her cümle yalandı.

Sığınmak esarettir, yağma ve talandır..

Hiç bir şekilde onlara sığınarak bir gelecek inşa edemeyiz. Sığınmak esarettir, teslim olmaktır, tutsaklıktır, yağma ve talandır. Sığınmak tarihi iddialarımızı, coğrafya iddialarımızı, kimlik kodlarımızı, beklenti ve umutlarımızı rehin vermektir. Sığınmak bir yüzyılı daha kaybetmektir.

Peki nedir Türkiye’nin derdi, davası, mücadelesi, hedefi nedir?

Son on beş yıldır, olağanüstü bir güç mücadelesi yürütüyoruz. Bir bağımsızlaşma, özgürleşme, kendi medeniyet havzamıza yerleşme, kendi kimliğimize sarılma, yeni ve bize ait bir dünya tasavvur etme, Anadolu’dan bir kez daha yükseliş tarihi yazma konusunda acımasız bir direniş, keskin bir meydan okumaya sahibiz.

“Müslüman Orta Kuşak”ta ortak dil Türkiye’nin dilidir

Uluslararası sistem tamamen çözülürken, ulus üstü yapılar dağılırken, milletleri ve devletleri uyaracak uluslararası sözleşme ve etik değerler sıfırlanırken, Atlantik Ekseni’nin yüzyıllardır dünyayı biçimlendiren gücü sınırlanırken, herkes iddialarını tozlu raflardan indirip bugüne taşırken Türkiye çok etkili bir siyasi söylem ve güç inşası ile siyasi genetiğini harekete geçirmiş, bölgesel ve küresel denklemi sarsmaya başlamıştır.

Bugün, Türkiye ile arası nasıl olursa olsun, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına uzanan yeryüzünün ana ekseninde, “Müslüman Orta Kuşak”ta elle tutulur tek söylem Türkiye’nin öncülük ettiği siyasi söylemdir.

Bu bir Türkiye duruşudur. Afrika’nın derinliklerinden Güneydoğu Asya’nın yağmur ormanlarına, Ortadoğu’nun sokaklarından Asya ana karasının içlerine kadar bir Türkiye duruşu söz konusudur.

Türkiye duruşu, aklı ve dili belirleyicidir..

Görünen tek güç inşası, Türkiye’nin öncülük ettiği güç inşasıdır. Dikkat çeken tek tarihi siyasi tez, Türkiye’nin üstlendiği tarihi tez ve kimliktir. Bir Türkiye dili, aklı, duruşu belirleyici hale gelmiştir. Bölgedeki dostlarımız da düşmanlarımız da duruşlarını buna göre biçimlendirmektedir.

İşte yüzyıllar böyle inşa ediliyor. İşte coğrafya böyle biçimleniyor. İşte Selçuklu, Osmanlı bu yolla coğrafya, güç inşa etmiştir. Çok aceleciler, çok günübirlikler, çok küçük hesapçılar bunu anlayamaz.

Bütün mandacıları sahaya sürdüler

Tam da burada; birileri Türkiye’yi tutup aşağılara çekmeye çalışıyor, vesayet altındaki eski Türkiye’yi özlüyor ve yeniden oraya yerleşmesi için kılıktan kılığa giriyor. Türkiye’nin tezlerini, iddialarını, söylemini, duruşunu küçümsüyor, horluyor. Neredeyse bütün mandacılar, vesayetçiler sahaya sürülmüştür.

Kullandıkları kavramlar, cümleler, ifadeler hiçbir şekilde yerli değil. İtirazları, çekinceleri, öfkeleri, utangaç çıkışları hiçbir şekilde yerli değil, Türkiye mücadelesinin parçası değil. Biz merkezi inşa ederken onlar çevrede başka bir cephe kuruyor. Biz Türkiye’nin ana omurgasına güç vermeye çalışırken, onlar Atlantikçi çevrelerin nüfuz gücüne sığınıp yeni bir” dış cephe inşa” ediyor.

En ağır vesayet entelektüel alanda

Bakıyorsunuz FETÖ orada, PKK orada, diğer terör örgütleri orada, ABD orada, İsrail orada, BAE ve yeni Suud yönetimi orada.. Bütün bunları tek cephe altında toplayan işte o “küresel üst akıl” dediğimiz şeydir.

Bu yüzden de Türkiye’yi bir “üst akıl” görmeden, böyle bir akıl ve güç inşa etmeden hiçbir şeyle mücadele edemeyiz. Siyasi akıl bunu başardı, bir dil oluşturdu ama entelektüel akıl çok gerilerde kaldı. Şunu görüyoruz ki, siyasi vesayetten çok daha katı biçimde bir entelektüel vesayet kurulmuş bu ülkede.

Türkiye susarsa kıyamet kopar!

Unutmayın; Türkiye susarsa, susturulursa kıyamet kopacaktır.

Yüz yıl önce kopmuştu, hatırlayın. Bizi tarih dışına itmeye çalıştılar. Yüz yıldır sabredip direniyoruz. Ve bir yürüyüş başlattık. Bu yürüyüşe güç vermesi gerekenlerin bugünlerde başka başka ajandalarla harekete geçirildiğini görüyoruz.

Bu ülke, tam belini doğrultmuşken, tam coğrafyasına öncü olmuşken, tam bir şeyleri yeniden inşa ederken bir kez daha kıyametin kopmasına izin vermeyeceğiz. Bu ülkede en büyük hesap budur.

Ve bu hesap yüzyıllardır devam etmektedir.

* Evet, hepiniz kullanıldınız.. * Bugün kimler kullanılıyor? * ‘Muhafazakâr vesayetçiler’ kim? * Yeni “içeriden işgalciler” kim?
* Evet, hepiniz kullanıldınız.. * Bugün kimler kullanılıyor? * ‘Muhafazakâr vesayetçiler’ kim? * Yeni “içeriden işgalciler” kim?

Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in; “Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harp Dairesi tarafından görevlendirildiği”ne dair iddiası, kişilerle değil, konusu itibarıyla çok önemli bir tartışmanın kapılarını araladı. Bu tartışma; Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemine ait bütün örtülü ilişkilerini açığa çıkarabilir, çıkarmalı da.

Video: * Evet, hepiniz kullanıldınız.. * Bugün kimler kullanılıyor? * ‘Muhafazakâr vesayetçiler’ kim? * Yeni “içeriden işgalciler” kim?


Dahası bu tartışma; ülkemizin geleceğine dair yol haritasını netleştirebilir, netleştirmeli de. Çünkü Türkiye, bu hesaplaşmayı yapmadan geleceğe dönük doğru bir yol çizemez. Özellikle muhafazakâr çevrenin bu alanda bir iç hesaplaşma yaşamadan bir gelecek inşa etmesi mümkün değildir. Bu hesaplaşma yapılamazsa, eskinin vesayet çevreleri yenilenir, yeni örtülü yapılar kurulur, bence şu an kuruluyor da. İşte tartışmayı bu açıdan, eskiyi sorgulamaktan çok, şimdiki ve geleceğe dönük hesaplar açından çok önemsiyorum.

Eygi’nin cevabı,Dilipak’ın yazısı

O dönem, “Özel Harp Dairesi”ne iş yapıyordu, kimlerle çalışıyordu, kimlerin ajandasına göre iş yürütüyordu, asıl tartışma konusu bu. Ama şimdilik bunu geçelim. Hemen belirtelim ki, Eygi’nin bu iddiaya tepkisi sert oldu. Pekin’e; “İftiralarınızı ispat ederseniz bana, edemezseniz size ait olacak yedi sıfatı tekrar ediyorum: Şerefsiz, namussuz, alçak, müfteri (iftiracı), yalancı, vicdanı ve kalemi satılık veya kiralık, haysiyetsiz, pislik, rezil, saldırgan köpek, fitneci..” gibi çok ağır sıfatlarla karşılık verdi.

Bir süredir “aykırı, şaşırtıcı” çıkışlar yapan Abdurrahman Dilipak’ın bu tartışmaya girmesi ve “Hepimizi Kullandılar” başlığı ile yazdığı yazı konuyu biraz daha genişletti. Elbette bu yaklaşımlar üzerine söyleyebileceğimiz çok şey var. Ama dedim ya; konuyu tartışmak kişiler üzerinden tartışmaktan çok daha doğru sonuçlar verir. Biz de öyle yapacağız.

Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: Bu kitap çok şey anlatıyor

“Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” adıyla Türkçeye çevrilen Frances Stonor Saunders’ın “Who Paid the Piper: The CIA and the Cultural Cold War” adlı bir çalışması var. Soğuk Savaş döneminde CIA’nın kimleri nasıl “kullandığını”, görevlendirdiğini, pazarladığını anlatıyor.

Kitapta; Marshall Planı ile paralel yürütülen çalışma çerçevesinde, Jackson Pollock, Irving Kristol, Andre Malraux, Reinhold Neibuhr, George Orwell, Bertrand Russell, Stephen Spender, Arthur Schlesinger Jr., Arnoldo Toynbee, Vladimir Nabokov, Jean-Paul Sartre, Herbert Spencer gibi daha birçok yazarın CIA tarafından finanse edildiği, gazete, dergi, kitap ve radyoların nasıl kullanıldığı, Encounter dergisinin 1953-1990 yılları arasında CIA parasıyla çıkarıldığı, Orwell’ın “1984” ve “Hayvan Çiftliği” gibi kitaplarının CIA tarafından basılıp dağıtıldığı, yine CIA’nın “demokratik sol” grupları komünizme karşı kullandığı ve bu çevrelerin yayınlarını finanse ettiği, sinemaya büyük paralar aktarıldığı, onlarca dergi çıkarıldığı, Amerikan yemek kültürünün, giyiminin, şarkılarının ve sanatının teşviki için kültür merkezlerinin, sinemanın, tiyatronun nasıl desteklendiği anlatılıyor. Sol ve Komünist cephede bilinen birçok ismin nasıl CIA’nın “aparatı” haline getirildiğine dair çarpıcı örnekler var kitapta.

Muhafazakârlar için de “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” kitabı yazılacaktır

2004 ve 2010 yılında kitaplar ve konuyla ilgili iki yazı yazmışım. Bunları okurken üç şey söylemiştim: Peki ABD ve CIA, o dönem Türkiye ve Müslüman ülkelerde, muhafazakâr/İslâmî çevrelerden kimleri böyle kullandı? “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”nın Müslüman aydınlar, siyasiler, kanaat önderleri versiyonunu kimler yazacak? Peki, İslamcılar için de yirmi/otuz yıl sonra bir “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” kitabı yazılacak mı?

Bu sorular önemliydi. Dünya yeniden şekilleniyor, Türkiye yüz yıl sonra yeniden yükselişe geçiyor, sistemik dönüşümünü tamamlamaya çalışıyor, tarih ve coğrafya havzasına dönüyor ve tam bu sırada yeni bir örtülü vesayet teşkilatlanması dikkat çekiyordu.

Peki CIA sadece FETÖ ile mi çalıştı? “Muhafazakâr vesayetçiler” ne olacak?

FETÖ ve 15 Temmuz’da bunun en acı olayını görüp sarsıldık. Bir beka meselesi olduğunu anladık. Peki, bu adamlar, CIA ya da Atlantikçi çevre sadece devlet içinde mi çalıştı? Sadece FETÖ ile mi çalışıp onu güçlendirdi? Başka hangi çevreler ve kişiler böyle bir yapının, “görevlendirmenin” içindeydi?

Türkiye’de yoğun olarak on yıldır “vesayet”ten kurtulma yönünde çok büyük bir mücadele veriliyor. Sol, ulusalcı ya da liberal çevreler bu anlamda ağır bir eleştiriye tabi tutuldu, sorgulandı? Peki, bu “vesayet”in muhafazakâr/İslâmî çevrelerle ilgili boyutu hakkında tek kelime edilmedi, tek soru sorulmadı? Yok muydu?

Tehlikeli sorular biliyorum: Kimlere rol ve güç verdiler?

17-25 Aralık öncesi FETÖ bile bu açıdan sorgulanmadı. Bugün FETÖ dışındaki hiçbir yapı, çevre ve kişi bu konuda sorgulanmıyor. Yok mu? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, bu adamlar muhafazakâr/İslâmî çevrelerle hiç mi iş tutmadılar? Kimlerle çalıştılar, hangi isimleri öne çıkardılar, kimleri İslâmî çevrelerin nazarında parlattılar, kimlere rol ve güç verdiler?

Tehlikeli sorular bunlar, biliyorum. Ama kimse böyle bir şey yok diyemez. Diyemeyeceğine göre, bir şeyleri hâlâ gizliyor olmak, bu ülkenin, milletimizin geleceğini bir kez daha ipotek altına almakla sonuçlanacaktır. Türkiye’nin tarih ve coğrafya havzasına dönüşü bu hesaplaşma yapılmadan mümkün olmayacaktır.

Masonlar listesindeki muhafazakâr isimler

1990’larda FETÖ’nün “istişare heyeti” listesine bakıyorum. Heyette bulunanların yüzde yetmişi, resmi olarak hazırlanan Masonlar listesinde de yer alıyor? Yine o masonlar listesine bakıyorum; şaşırtıcı isimler var. Muhafazakâr camianın saygı gösterdiği, öncü gördüğü isimler bile var. Bunları nereye koyacağız?

Bu demektir ki; sadece FETÖ üzerinden çalışmamışlar. Başka çevrelere de yatırım yapmışlar. Bugün FETÖ dışında ihtimalleri göz ardı edersek benzer müdahalelerle yeniden karşılaşabiliriz. Çünkü Türkiye’nin yükseliş mücadelesi, Türkiye için bir mesele değildir, küresel ölçekte bir güç hesaplaşmasıdır. Öyleyse cephe her yerdedir. Bunun İslâmî ya da gayri İslâmî çevresi veya ideolojik ayrımı olmuyor, yok zaten. Bu, tarih, coğrafya ve güç hesaplaşmasıdır.

Osmanlı’dan günümüze o ‘vesayetçi’ damar hep aynı

Osmanlı’nın son dönemindeki mandacı/vesayetçi yapılardan bugüne uzanan bir damar, bir gelenek var. O zamanın vesayetçileri ile Soğuk Savaş dönemi vesayetçileri ve bugün yeniden biçimlendirilmeye çalışılan vesayetçiler arasında güçlü bir silsile, bağ var. O zaman neye yakınlarsa bugün de o güçlere yakınlar. O zaman neye karşılarsa bugün de ona karşılar. Soğuk Savaş döneminde kimler nasıl kullanıldıysa bugün de başkaları benzer şekilde kullanılıyor, yeniden yapılandırılıyor.

Muhafazakâr/İslâmî çevreler Türkiye için, coğrafya için güçlü bir özgürlükçü söylem üretmeden Türkiye’nin gelecek yürüyüşü tamamlanamaz. Bu çevreler kendilerini yerlilik testinden geçirmedikçe, zihinsel ve organik olarak vesayetçi rollerden koparılmadıkça yeni yeni FETÖ tehditleri bu ülkenin karşısına dikilecektir.

“Muhafazakâr Muhalefet”, “Muhafazakâr Müdahale” dediğim işte bu tehlikedir

Mesela bugünlerde Türkiye’nin millileşmesine, kendini dönüştürmesine, tarihi yükselişine karşı pozisyon alanların, Erdoğan’a muhaliflik altında gizledikleri vesayetçi bağlantıları, ülke için bir tehdit haline gelebilir. Bu yönde bir arayışın, hareketlenmenin, çalışmanın varlığı ortadadır.

Bu ülkeyi yeni bir çokuluslu müdahaleye açık hale getirmek isteyenler kesinlikle bağımsız, yerli değildir ve başkalarının ajandasını servis etmektedir. İki yıldır, “Muhafazakâr Muhalefet” ve “Muhafazakâr Müdahale” ile anlatmaya çalıştığım budur. Bu, yeni bir vesayet ekseni inşa etme girişimi çerçevesinde bir tartışmadır. Dün birileri nasıl kullanıldıysa bugün de ikame çevreler o şekilde kullanılmaktadır.

Bugünkü vesayetçi yapılanmayı otuz yıl sonra mı tartışacağız yani!

Osmanlı’nın son dönemi, Soğuk Savaş dönemi ve Türkiye’nin millileşme/vesayetten kurtulma mücadelesi verdiği bu dönemi iyi kıyaslayın. Kimlerin nerede durduklarına dikkatle bakın. Çok çarpıcı örnekler göreceksiniz.

Bu konu kişisel tartışmalara indirgenemez. Çünkü bu, Türkiye’nin bekâ meselesidir, öyle ele alınmalıdır. Geçmişle hesaplaşmadan bir gelecek kuramazsınız. Bu hesaplaşma yaşanmazsa aynı direnç odakları, “iç işgalciler” yeni bir yapılanma ile Türkiye’nin karşısına dikilir. Şu an böyle bir çalışma yapılıyor zaten. Siyasette, medyada, iş dünyasında, sivil toplum kuruluşlarında bu yönde büyük bir çalışma var zaten.

Geçmişte kimlerin, hangi çevrelerin ne amaçla kullanıldığını açıkça ortaya serelim. Bunu yapmazsak, bugünü ve geleceği göremeyiz. Bugünkü vesayetçi yapılanmayı da otuz yıl sonra tartışırız o zaman!

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.