Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Masal kapısı aralanıyor
Hayat
Masal kapısı aralanıyor
Bu ay sizlere Keçecizâde Mâcid Paşa’nın bir kültür mirası olarak bıraktığı dört kitaplık İberistan serisini, İstanbul Tasarım Yayınları’ndan çıkan Bir Varmış Bir Yokmuş’u ve son zamanlarda basılan en enteresan kitaplardan biri olan Devasa Hayvanların Büyük Kitabı / Minik Hayvanların Küçük Kitabı’nı tanıtacağız.
Yeni Şafak
Avusturyalı dövüşçü Wilhelm Ott şehadet getirerek Müslüman oldu
Spor
Avusturyalı dövüşçü Wilhelm Ott şehadet getirerek Müslüman oldu
Karma dövüş sanatları ve boks yapan Avusturyalı boksör Wilhelm Ott, karantina sürecinde çok düşündüğünü ve Müslümanlığa geçtiğini söyledi. Instagram hesabından bir açıklama yapan sporcu, 'Uzun zamandır aklımda olan bir şeydi ancak başkalarından etkilendim. Bu karantina sürecinde, İslam'ın değerleri bana gerekli gücü verdi' dedi. Wilhelm Ott 2008 yılından beri profesyonel olarak boks yapıyor. Avusturyalı sporcu, çıktığı 33 boks maçının 16'sını kazandı.
Diğer
Fenerbahçe'nin istediği Roger Schmidt ters köşe yaptı
Spor
Fenerbahçe'nin istediği Roger Schmidt ters köşe yaptı
Fenerbahçe’de Ersun Yanal ile yollar ayrıldıktan sonra adı sarı-lacivertli kulüple anılan Roger Schmidt, Hollanda ekibi PSV Eindhoven’ın yeni teknik patronu oldu.
IHA
Fenerbahçe'de Ersun Yanal yerine Roger Schmidt
Spor
Fenerbahçe'de Ersun Yanal yerine Roger Schmidt
En kötü senaryoya göre planını yapan Fenerbahçe yönetiminde teknik direktör değişikliği seçeneği güçlü bir şekilde duruyor. Kulübün içinde bulunduğu mali durum nedeniyle yabancı hoca seçeneği zayıf da olsa ilk aday Alman Roger Schmidt. Yerli isimlerde ise Erol Bulut ismi öne çıkıyor.
Yeni Şafak
Küçük diktatörler
Küçük diktatörler

Modern siyâsal târih, bir açıdan bakıldığında birdiktatörler resmigeçiti gibidir. Onların yükselişi ve -kimilerine göre- mukadder çöküşü kitlelerin duygu dünyâlarında tuhaf iniş çıkışlara sebebiyet verir. Uzaktan bakıldığında tablonun bir hayli trajik olduğunu görebiliriz. Aklıma tâze bir misâl olarak Kaddafi geliyor. Bir darbeyle Libya’nın idâresini ele alan Kaddafi on seneler boyu, ”Tek Adam” olarak bu memleketin mutlak hâkimi oldu. İdâresinin bir yüzü son derecede karanlıktı. İz bırakmadan kaybolan sayısız muhalif bir tarafa, çok yakınında olup da bir anda “yok edilen”ler de azımsanmayacak kadar çoktu. Tipik bir diktatörlük kariyeri işte… Diğer taraftan Kaddafi, Arap milliyetçisi bir popülistti. Yeniden bölüşüme çok özen gösteriyor ve Libyalıların refahı doğrultusunda pek çok siyâseti hayâta geçiriyordu. Ama nihâî tahlilde devrildi ve vücûdu adetâ paramparça edilerek katledildi. Ölürken, “Ben sizin babanızım. Size ne yaptım?” kelimeleri dökülüyordu ağzından.. Kimilerine göre dün önünde iki büklüm duranlardı onu katledenler.. Diyelim ki değil; o zaman da şu soru cevapsız kalıyor: O hâlde Kaddafi’yi alkışlayan kalabalıklar neredeydi? Neden liderlerini kurtarmak için kıllarını kıpırdatmadılar?

Babamın, lisede okuduğum sıralarda Wilhelm Reich’ın “Dinle Küçük Adam” başlıklı kitabını bana hediye ederken söylediklerini hiç unutmadım. “Büyük diktatörlerden daha korkunç olan anonim ‘küçük diktatörlerdir” demişti. “Büyük diktatör tekildir. Devirir kurtulabilirsin. Ama küçük diktatörlerin sayısı, kim ve nerede oldukları belli değildir. Üstelik çok ve çabuk ürerler. Onlardan kurtulmak neredeyse imkânsızdır”… Tabiî ki pratik hayâtımda da küçük diktatörlerin envâî çeşidi ile karşılaştım. Olanca nâdanlıkları, hoyratlıkları ile bürokratik dünyânın “küçük masaları”nda onlar ekseriyetteydi. Şefler , odacılar veyâ hademeler arasındaki bir zincirdi bu. Yukarıya çıktıkça işler beklenenin aksine kolaylaşıyor; aşağıya indikçe de, tuhaf ve akıl almaz şekillerde zorlaşıyordu. Şâirin dediği üzere, “akrep gibiydiler”.. Yetkileri, kuyruklarının ucundaki kese ve iğnede yoğunlaşan zehirleriydi sanki.. Esiyor, gürlüyor, insanları azarlıyor, olanca suratsızlıklarıyla işleri yokuşa sürüyorlardı. Ama o ara, bir tanıdık, hemşehri, ideolojik yoldaş, iman kardeşi; artık ne derseniz birileri gelmeye görsün; o soğuk adamlardan eser kalmıyor; yılışmalara kadar varan bir metamorfoz geçiriyorlardı. Bu arada , onların işlemlerini bekleyen kitlede hâkim olan tuhaf bir tevekkül ve sabır çok dikkâtimi çekerdi. Arada bir bu bürokratik “zulme” isyân edenler çıksa da; onu bastıran ve susturan bu kitlenin kendisi oluyordu. Hattâ bu isyanları bastırarak , küçük diktatörün gözünde ayrıcalık kazanmaya çalışan fırsatçılar da az değildi. Bunu daha çok, dolmuş veya otobüs gibi toplu taşımalarda , “şoför dalkavukluğu” olarak görmüşlüğüm vardır.

Bu tarz insanlık durumlarının iktidâr olgusuyla alâkalı olduğunu söylemek “mâlûmu ilâm etmektir”. Lâkin, bu beylik târifi yapıp çekilirken ihmâle uğrayan husus ,iktidar olgusunun “ilişkisel” boyutlarıdır. İktidar, analitik olarak anlaşılamıyor. Parçalı yaklaşımlar iktidârı muktedirlerden ibâret görmek kolaycılığını kazandırıyor bizlere. Hâlbuki, iktidâr ilişkileri, veri hiyerarşik -altimetrik kodlar üzerinden iktidârın nasıl dağıldığını ve paylaşıldığını gösteriyor bize. Burada görelilikler ve durumsallıklar çok belirleyici oluyor. İktidar kullanmanın en kaba formasyonlarından birisi olan diktatörlük , tekil olarak isimli diktatörden değil , isimsiz çoğul diktatörlerden oluşan bir toplumsal ağı ifâde ediyor.

Ama daha berbat olan , isimsiz diktatörlerin demokrasilerde de varlık bulabilmeleridir. Yâni onlar illâ ki bir diktatörün bayrağı altında ortaya çıkmıyorlar. Tam tersine en demokratik toplumlarda bile varlar. Çünkü anonimler…İşlemleri eşitlik içinde yürütmüyorlar. Ayrımcı ve keyfî davranıyorlar. Bunu da öyle incelikli yapıyorlar ki ; yakalayamıyor; hesap soramıyorsunuz… Seneler evvel , yurtdışına ilk çıkışımda, büyük bir medeniyete sâhip olduklarını iftiharla söyleyen bir memleketin gümrüğünde, hiçbir sebep gösterilmeden yaklaşık iki saat ayakta bekletildiğimi hatırlıyorum..Avrupalı “dostlarını” güleryüzle, şakalarla karşılayan bir görevli , sıra bana geldiğinde pasaportumdaki ay yıldızı bakmış; surat ifâdesi bir anda sanki cin çarpmış gibi değişmişti. Kaba bir el hareketiyle beni kuyruk dışına çıkardı. Yaklaşık iki saat boyunca da suratıma bakmadı. Nihâyet “lûtfedip”, tek kelime etmeden ve suratında buz gibi bir ifâdeyle pasaportuma mührü bastı..

Bana göre, hukuklu toplumlar, büyük diktatöre geçit vermeyen; küçük diktatörlere de hesap sorabilen toplumlardır. Güngören Belediyesi’nde yaşanan kepazeliğin o küçük diktatöre hesap verdiren ve bedel ödeten bir seyri olacaksa, bir miktâr rahatlayabiliriz; bu aynı zamanda Türkiye’nin hukukluluğunun da teminâtı olacaktır.

İçimizdeki Amerika
İçimizdeki Amerika

Modern zihniyet “değişimi” kutsar. Bunu da ,binlerce sene hâkim olan ve döngüselliklere, veyâ çevrimlere dayalı “zaman” kavrayışını küçümseyerek yapar. “İnsanlık ilerlemektedir”. “İlerleme mukadderdir”. Evet, belki “ilerleme” düz bir çizgide olmayabilir. Zaman zaman “gerilemeler” yaşanabilir ; ama bu târihin ilerlemesini toptan değiştirmez. “Düşen ayağa kalkar”, târihin yolculuğu da devâm eder.

Video: İçimizdeki Amerika


İlerlemenin aynı zamanda müspet bir manâsı vardı. İlerleme, “daha iyiye” doğru “gelişmeyi” de ifâde ediyordu. Pekiyi bunun motoru neydi? Burada, gâyet tuhaf bulduğum şekilde “diyalektik” düşüncenin , bu düşüncenin geleneğinde pek de olmayan bir yorumu tesirliydi: Karşıt güçlerin çatışması…Aydınlık ile karanlık çatışacak ve aydınlık galebe çalacaktı. Hâlbuki diyalektik, geleneksel olarak ,”aydınlığın karanlığa”, “karanlığın da aydınlığa” evrilmesini ifâde eder. Buradan tek yanlı bir hüküm çıkarılması basitleyiciliktir. Karanlıktan aydınlığın , eskiden yeninin türeyeceğini iddia ediyorsak, bunun tersini, yâni aydınlığın karanlığa evrileceğini veyâ eskinin de yeninin içinden zuhûr edeceğini kabûl etmek gerekiyor. Ama modern zihniyet bunu yapmıyor. Tek boyutlu düşünerek eskinin veyâ karanlığın mutlak sûrette aşılacağını ve bunun târihin “tamamlanacağı” yere kadar devâm edeceğine inanıyor.

Bu tek boyutlu bakış Marx’ta da geçerlidir. O da ,tıpkı Hocası Hegel gibi diyalektiğin ilerlemeci yorumunda ısrarlıdır. Frankfurt Okulunun mensupları bu çelişkiyi sezmiş ve Marx’ın diyalektik düşüncenin hakkını veremediğini ileri sürmüşlerdir. İlginç olan, Frankfurt Okulu mensuplarının bâzı Marksist çevreler tarafından “gericilik” ile suçlanmasıdır.

Değişimin, ilerleme ile eşleştirilmesinin doğurduğu ahlâkî meselelerle yeni yeni yüzleşiyoruz. Berlin Duvarı yıkıldıktan, Sovyet Kampı çöktükten sonra sonra oldu bu. Solun ve sağın birlikte geçirdiği dönüşüm de buna işâret ediyor. Şimdi hatırlayalım: Eski sol, güçlü bir Batı eleştirisine dayanıyordu. Tavrını, Fanon’un “Yeryüzünün Lânetlileri” olarak târif ettiği coğrafyalar ve bu coğrafyaların insanlarından yana koyuyordu. ABD emperyalizmi lânetleniyor, Filistin mücâdelesine, Vietnam ve Küba sosyalizmlerine tam destek veriliyordu. Reel sosyalizm çöktükten sonra tuhaf bir gelişme yaşandı. Emperyalizm eleştirisinin yerini soyut bir modernlik eleştirisi aldı. Bu eleştirilerin membaı yine Batı’ydı. Evet Batı moderniliğe zirve yaptırmıştı; ama bu, diyalektiğe hakkını veren Batı’ydı. Onu da aşmasını biliyordu. “Yeryüzünün lânetlileri” de bu lâneti kaldırmak için Batı’nın zihin düzeyinde başlattığı bu “hayırhah” eleştiri sürecine katılmalıydı. Hâsılı sol Batılılaşıyordu. Ortada emperyalizm eleştirisinden eser kalmamıştı. Homo Sovyeticus, Homo Liberis’e evriliyordu. Sovyetizmin bütün kalıntıları yok edilmeliydi. Eski tavırlarında ısrarlı olanlar “dinazor” olarak lânetleniyordu. Piyasa özgürlüğü ile siyâsal hukuksal özgürlükler el ele verecek ve insanlığı refaha erdirecekti. (Bâzı yeni solcu dostlarımdan, “Yaa ben bu Amerikan tarzını seviyorum “ lâflarını da duymuşluğum vardır)..Bu hayâlî beklenti üzerinden on seneler boyu dünyâda artarak devâm eden gelir dağılımı adâletsizliklerine ,büyüyen işsizliğe ses çıkarmadılar. Bunları görmezden geldiler. AB, ABD veyâ Kanada onlar için refah ve demokrasi ideal tipleriydi. Saddam’ın devrilmesinden mutlu oldular. ABD’nin bir Sovyeti daha çökerttiğine inandılar. Şu aralar, dünyâ buhranının merkezi vurmaya başladığını ve bu “altın vuruş”un ardından ummadıkları yerlerde aşırı sağın yükselişini görüyorlar. Akıllarından ne geçiyor, bilmiyorum..Hâlbuki diyalektiğin hakkını vermemekti onlarınkisi. Hani “herşey bir bütündü”? Eğer böyleydiyse, neden Sovyetlerin çöküşünün aslında çok daha kapsamlı sistemik bir çöküş olduğunu söyleyen daha mâkûl sol literatüre ilgi göstermediler?

Sağ ise, Soğuk Savaş boyunca NATO değerlerinin mutlak manâda bekçiliğini yaptı. Amerikan doktrinin yalanlarıyla yaşadılar. Komünizmin geleceğinden , kadınları ortak bir mal hâline getireceğinden korktular. Sovyetler çökünce , evvelâ zafer mutluluğu yaşadılar. Ama düşman ortadan kalkmıştı. Bu boşluğu liberâl çağrılar kapattı. Zâten sağın bagajında , devleti kutsayan,ama millete fazlaca karışmasını da istemeyen “ilimci, fenci bir terakki” gâyesi vardı. Onlarda ABD lokomotifli liberâl trene bindiler. Turgut Özal’ın Dört Eğilimi birleştirme “başarısı” aslında hem solu hem de sağı içine alan ahlâkî bir savrulma ve tefessühtü.

Gelin görün ki,ABD kısa zaman içinde yeni düşmanı ilân etti. Komünizmin yerini İslâmiyet alınca apıştı kaldılar. Bu dinamik Müslüman zihinleri alt üst etti. Zaman içinde anti-Amerikan hissiyatlar yayıldı ve gelişti.

Şimdi tabloya bütünlüklü bakalım: Zamanının anti-emperyalist solu bugün basbayağı Amerikancı bir çizgide savrulmasını devâm ettiriyor. CHP’nin sözcüsü sıkılmadan Türkiye’nin NATO yükümlülüklerini hatırlatıyor. Stalinist Kürtçü örgüt ABD’nin ileri karakolu gibi çalışıyor. Sağa gelince, vefât eden, bir zamanların keskin anti-komünist büyüklerini hürmetle toprağa veriyor; diğer taraftan, ezberlerinin “Zâlim Moskof” dediği Rusya ile yakınlaşıyor ve ABD ile terletici bir mücadele veriyor.. Gözünü sevdiğimin diyalektiği….

İran: Petrol ihracatımıza müdahale anlaşmaya aykırı
Dünya
İran: Petrol ihracatımıza müdahale anlaşmaya aykırı
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, İngiltere'nin, ülkesine ait petrol tankerini alıkoymasına ilişkin, "İran'ın petrol taşıyan tankerinin alıkonulması veya petrol ihracatına ilişkin herhangi bir müdahale, Kapsamlı Ortak Eylem Planı'na (KOEP) ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2231 sayılı kararına aykırıdır." dedi.
AA
Târihsel anomalilerin seyri hakkında
Târihsel anomalilerin seyri hakkında

Târihsel tecrübelere kabataslak olarak baktığımızda, kazananların “büyüyenler”; kaybedenlerin ise “büzüşenler” olduğunu görebiliriz. Büyümeyi, kendisinden olmayanlarla hemhâl olmak; büzüşmeyi ise kendisinden farklı olanları dışlayıp kendi muhayyel saflığına gömülmek olarak anlayabiliriz.

Video: Târihsel anomalilerin seyri hakkında


Muhayyel diyorum; çünkü târihte saf kalmak zâten imkân dışıdır. Târih, ister savaşlar yoluyla, ister alış veriş yoluyla herkesi, kendisinden farklı olanlarla biraraya getiren süreçleri içeriyor. Amazon ormanlarında asırlarca temassız yaşamış topluluklar bu genellemenin istisnâları gibi duruyor. Ama onlar zâten tarihsel tecrübeye sâhip değiller. Onlar için târih yok. Eğer başlarsa, medeniyetle temas olarak târif edilen süreçlerden başlayacaktır. Antropolojide bahsi geçen meşhur “kargo kült” meselesi de budur.

Târihsel ilişkilerin eşitlikçi bir tarafı olmadığını da biliyoruz. Büyümeler, evvelâ hayâtın maddî taraflarında başlıyor. Büyüyen (kuvvetlenen)biraz da başkalarını küçülterek(zayıflatarak) yapıyor bu işi. Bütün mesele büyüyenlerle küçül(tü)enler arasındaki ilişkilerin zihinlerde nasıl kurulduğu ile alâkalı. Eğer maddî olarak büyüyen, küçülttükleri karşısında bir iktidâr sarhoşluğuna kapılırsa orta veyâ uzun vâdede kaybedecek demektir. Eşitsiz de olsa ilişkinin çok taraflı olduğunu hesap etmemekle başlar bu zihnî yapılanma. Feylezof Hegel’in uzun uzun işlediği gibi, “efendi” ve “köle” arasındaki ilişki tam da bunun karşılığıdır. Efendi köleyi araçsallaştırır ve bütün işlerini karşılıksız olarak ona gördürür. Ama zaman içinde bütün melekelerini kaybeder. Kölenin efendisine olan bağımlılığının yerini, biraz da tuhaf, beklenmedik bir biçimde efendinin köleye bağımlılığı alır. Kölesi olmadan o artık bir hiçtir. En basit işlerin bile altından kalkamaz. Küçülür, zavallılaşır.

Muhayyel saflık geliştirmek, efendinin kendisini köleden mutlak bir biçimde ayrıştırmış olmasını esas alır. O özgür, köle ise mutlak olarak ona bağımlıdır. Özgürler ile köleler arasındaki bu katı ayrıştırma, başlarda rahatlatıcı olsa da, özgür’ün büzüşmesi ve çöküşünün emâreleridir aslında.

Her saflaştırma, aynı zamanda bir yalnızlaşmadır. Modern Avrupa ve Amerika’nın imlediği ve dünyâya dayattığı da budur. Onlar, bilim, teknik, sanat ve felsefede saf ve mükemmel olan Batı; dünyânın geri kalanı da bu nimetlerden yoksun olan Doğululardır. İngiltere’yi ve Fransa’yı alalım: Asırlarca dünyânın yeraltı ve başta beşerî kaynaklar olmak üzere yer üstü kaynaklarını insafsızca sömürdüler. Ama ne oldu? Mâliyetlerinin altından kalkamadıkları aşamada bu işten çekildiler. Bu da onları kurtarmadı. Sömürdükleri memleketlerinin ahâlisi peşlerinden geldi. Bugün Londra’yı Londra, Paris’i Paris yapan kadim semtler artık Hindistan,Pakistan veyâ Mağrip’ten gelmiş kalabalıkların işgâline uğradı. Çâreyi, şehir dışında kurdukları, ne Paris, ne de Londra olan şahsiyetsiz banliyölere kaçmakta buldular.

Sanayi kapitalizmi, üretimi örgütlerken, birbirine karşıt iki dinamiğin tesiri altında kaldı. Bir taraftan büyük kitleleri temerküz ettirdi; diğer taraftan da onlara herkesi birbirinden uzaklaştıran derin bir yalnızlaşmayı yaşattı. Temerküz disiplini, ayrışma ise yalnızlaşmayı doğurdu. Büyük âileleri parçalayıp çekirdek âilelerde karar ettiler. Çekirdek âile ise bireyselleşmenin tesiri altında kalarak sönümlendi. Yalnızlaşma ve egosantrizm derinleşti. Artan refah ise bu yaralara bir çâre olmadı. Altından kalkılması zor bir mâliyet artışı doğurdu. Ağır sömürüye dayalı çalışma disiplininin tesirleri ile refah paylaşımının neticesi yabancılaşmanın iki veçhesidir sâdece. İlki yordu; diğeri ise lümpenleştirdi. Sanayi ve işgücü verimliliğinden koptular. Üretim yeniden ucuz işgücünün olduğu Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya gibi memleketlere kaydı. Verimlilik düşüşünü finansal şişme ile karşılamaya çalıştılar. Bu da verimsizliği ortadan kaldırmadı. Bu şişmenin üretimde karşılığı olmadı. Aptal bir tüketime dönüştü. Borsa, bono ve emlâk piyasaları ndaki balonlaşmalarla neticelendi.

Amerikan rüyâsı bu balonlaşmaların fonksiyonudur. Avrupa ideallerinin katı, ve ayrıştırmacı nitelikleri karşısında, kompleksiz ve içermeci taraflarıyla ilk başlarda son derecede vâitkâr görülmüştü. Ama bir balonlaşma olduğu için , balonlaşmaların doğurduğu çevrimsiz krizlere dayalı olarak o da sönümlenmiştir. Bugün herkesi dâvet eden Amerikan Rüyası değil, kendisini Meksika’dan duvarla ayrıştıran hakiki, öz Amerikalılık konuşuluyor.

Bir zamanların mutandan sanayi imparatorlukları artık dağılıyor. Bu dağılma süreçlerinin temel göstergesi büzüşme. Bir zamanlar ayrıştırarak büyüyordu. Şimdilerde büzüşerek ayrıştırıyor. Bu aynı zamanda bir takatsizleşme. Ölümcül teknolojisiyle donanmış olsa da savaşamama iktidarsızlığına evrildi. Kim asker olacak? Acımasızca çalıştırıp, refahla ödüllendirdikleri, egoist, bağsız, âidiyetsiz insanları mı onların çıkarları için Ortadoğu’da kahramanlık yapacak? Fransa’nın kısa bir zaman evvel düzenlediği askerî gösteriler ise tam bir showdu. Yaygınlaşmış vicdânî retçilik üzerinden PESCO’ya asker bulabilecekler mi acaba?

Para ve sanayi ,kendisini var eden coğrafyalardan kaçtı. Silikon Vâdisi fizikî olarak ABD’de olmasına rağmen, aklı ve fikriyle fiilen Uzak Asya’da. Çin ise kapitalizm ile ihyâ oldu. Ama, şimdilerde, târihsel anomi üreten sanayi kapitalizminin kısır döngüselliklerinden çıkmanın mücâdelesini veriyor. Yapay zekâ, robotik teknoloji ile haşır neşir. Yeni bir dünyâ kuruluyor. “Teknoloji tanrısı” üzerinden..Sanayide kaybettikleri verimliliği bir başka düzlemde yeniden yakalamak istiyorlar. Parasal çılgınlık, teknolojik çılgınlıkla el ele gidiyor. Emâreler sanayi kapitalizminin yarattığı anomalilerin çok, ama çok fevkinde gözüküyor. Sanayi kapitalizmi iyi kötü bir hesaplama ve öngörü disiplinine sâhipti. Teknolojik kapitalizm bunun çok dışında. Sanayi kapitalizmi insan fıtratının çok dışındaydı. Teknolojik kapitalizm ise alenen onun karşısında..Yeni dünyâda kim, nasıl büyüyecek; kim, nasıl büzüşecek? Yaşayan görecek…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.