Aklın girip çıkamadığı alanlar
Hayat
Aklın girip çıkamadığı alanlar
Henri Begson’un başyapıtı olarak nitelendirilen Yaratıcı Tekâmül Türkçeye çevrildiği ve yayımlandığı 1947 yılından sonra yeniden okuyucularıyla buluştu. Canlı, cansız varlıklar arasındaki ayrım ve ilişkilerin ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı eserde Bergson’un Kant, Hegel ve Darwin felsefelerine dönük eleştirileri de bulunmaktadır.
Yeni Şafak
Sanatçının kendi Yaratıcısı’nı bilmesi
Ömer Lekesiz
Sanatçının kendi Yaratıcısı’nı bilmesi
Önceki yazımızda, bir ilk sonuç için, “Allah’ın sanat ve sanatlılık esasındaki halk edişinden kendisine bir nasibin eriştiğini düşünmeksizin hareket eden...” şeklindeki bir cümleye yaslanmıştık.Ancak sanat / sana’û kelimesinin o yazıda zikrettiğimiz muhtelif anlamlarında yaratma / haleka kelimesi yer almamıştı. Çünkü Kur’an’da yaratmanın karşılığı olarak yer alan bedi’/bede’a (benzeri olmaksızın icat etmek); fâtır/fatara (çatlatmak, belli özelliklere sahip olarak yaratmak); kadâ (tamamlamak, kararlaştırmak) vd. kelimeler hakkındaki geniş bilgi için sizi Şakir Kocabaş’ın Kur’an’da Yaratılış adlı kitabına yönlendirerek, sanatın, son tahlilde Allah’ın yaratmasına tabi olmakla birlikte, Kur’an’daki anlamları yönünden bir yaratmanın konusu olmadığını söylememiz gerekir. Yaratma ile yapma (ve diğer anlamları) arasındaki bu nüans, Müslümanın sanat aklını tespitte, elimizi güçlendiriyor, en azından Müslümanca bir sanatın tanımını yapma cesareti veriyor gibidir.Buna göre sanatı, bir şeyi sağlam bir yapıyla meydana getirmek; terbiye etme esasında ehlileştirmek, yetiştirmek; seçerek ve işleyerek, benzerlerinden ayırmak; tamamlanmayı hak eden bir işi dikkatle ve özenle iyi bir şekilde tamamlamak, başkasına yarar sağlayacak şekilde bir işi işlemek, sağlam yapılar kurarak yeryüzünü insanın ihtiyaçlarına göre imar etmek... şeklinde tanımlamamız mümkündür.Ama aynı nüans, sanatla yapanın / sanatçının ilgili İlâhî isimlerle ilişkisinin doğru kurması bakımından, bu manada onun kendisinin terbiye edilmesi itibariyle oldukça karmaşıktır. Zira, Allah’ın yaratmasından ayrı tuttuğu bir yapmayı, insanın nefsinde / kişiliğinde kendisine mahsus bir yaratma olarak görme ihtimali fıtratı bakımından mümkündür ki, bunun dayanacağı sonuç da onun Allah’a şirk koşmasıdır.Dolayısıyla el-Hay, el-Hâlık, el-Bârî, el-Musavvir, el-Mübdî / el- Bedi’/ el-Münşî, el-Alîm isimleri öncelikli olmak üzere, Allah’ın celîl olan doksan dokuz ismiyle sanatçılık planında kurulacak bir ilişkinin tesis edilmesi esas olduğu gibi, bu ilişkinin kurulmasında, büyüklerimizden çoklarının tavsiye ettiği şekliyle kendilik bilgisinden rububiyet bilgisine geçilmesi (Kendini bilen Rabbini bilir) esas alınabileceği gibi, onlardan az bir kısmının tavsiye ettiği, rububiyet bilgisinden kendilik bilgisine geçilmesi de (Rabbini bilen kendini bilir) mümkündür. Önemli olan her iki yolun başlangıcında da Allah’tan sakınmanın öğrenilmesinin zorunlu olduğudur.Hal böyle olunca, Müslümanın sanat aklını tespitte, arayacağımız ilk zemin, iman zemini olacaktır. Burada akaitte sistemleştirilen şekliyle imanın şartlarından değil, onu da içine alan kuşatıcı bir inanıştan söz ediyorum.Zemahşerî, bu inanışı Âl-i İmrân suresinin 102. ayetinin tefsirinde şöyle çerçevelemiştir:“Hakka tugâtihî (hakkıyla sakınma) ifadesi, sakınılması gereken ve sakınılmaya layık anlamında olup, farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak demektir. (...) Bununla ‘takvada, gücünüz yettiği hiçbir şeyi bırakmayacak şekilde titiz davranın’ manası murat edilmiştir.” (Keşşâf Tefsiri)Kuşeyrî ise bu muhkem çerçeveyi şöyle derinleştirmiştir:“Takvanın hakikati, nefs cihetinden kendisine bir şey eklemeden ve çıkartmadan emre uyarak takva sahibi olmak demektir. (...) Allah’ın emri ise iki türlüdür. Birisi kesin olan emir, diğeri ise tavsiye olandır. Yasaklarda da aynı şey geçerlidir. Haram ve tenzih amaçlı yasaklama. Bu itibarla hakkıyla takva sahibi olmak öncelikle zelleden (sürçmeden) sakınmak, sonra gafletten sakınmak, sonra her türlü eksiklikten uzaklaşmak, sonra illetten uzaklaşmak şeklinde gerçekleşir. Takvayla nitelenmiş olduktan sonra takvayı görmekten de takva sahibi olunca, hiç kuşkusuz hakkıyla takva sahibi olmuşsun demektir. Takvanın hakikati günahı terk, unutmayı ortadan kaldırmak, verilen sözleri tutmak, kurallara uymak, uluhiyeti müşahede etmek, beşeriyet hükümlerinden uzaklaşmak, zulüm ve günahtan kaçındıktan sonra ilahi hükmün cereyanı altında etkisiz bir şekilde durmak. Onun keremini dikkate almadan kendi itaatinle yerine getirdiğin herhangi bir şeyle Allah’a ulaşamayacağını bilmek, Allah’ın hiç kimseden bir sebep karşılığında bir şey kabul etmeyeceğini, kimseyi bir sebeple kovmayacağını hakkıyla bilmek demektir.” (Letâifü’l-işârât / İlahi Kelâm’ın Sırları)Bu tarzda inanılan ile ona inanışta, inananın sanat aklı çevresinde, oluşacak ikinci esas: Sevgidir. Zira mezkur inanışın hak ettiği şey, ancak rasyonel ilgileri aşan bir kalp ve gönül bağı olabilir.
Gastronomi kentinde ramazan
Ramazan
Gastronomi kentinde ramazan
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) gastronomi dalında "Yaratıcı şehirler ağı"na dahil ettiği Gaziantep mutfağının yemekleri, ramazanda iftar ve sahur sofralarında hem göze hem de mideye hitap ediyor.
AA
Ramazanın özel lezzetine yoğun talep
Ramazan
Ramazanın özel lezzetine yoğun talep
Hatay'da ramazan ayının vazgeçilmezlerinden küncülü helvanın yapımına başlandı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından gastronomi alanında Yaratıcı Şehirler Ağı'na layık görülen Hatay'da, sadece ramazan ayında yapılan küncülü helva, yoğun talep görüyor.
AA
Ünlerini 100 yıldır kimseye kaptırmadılar
Hayat
Ünlerini 100 yıldır kimseye kaptırmadılar
İstanbul Tasarım Bienali, 'Yaratıcı Mahalleler' adını verdiği bir programla İstanbul'un farklı mahallelerindeki tasarım odaklı 39 markayı ilk kez bir araya getirdi. Bu program, markaları kendi mahallelerinde öne çıkarmayı hedefliyor.
Yeni Şafak
Nasıl bir Allah’a inanıyoruz?
Nasıl bir Allah’a inanıyoruz?
İnanç dünyamıza bu kadar müdahale edildiği, her şeyin bu kadar alt üst edildiği, gayp ile şehadetin, ya da fizikle metafiziğin bu kadar karıştırıldığı bir zaman belki de hiç olmamıştır. Bilim ve teknolojinin ürettiği sanal dünya bu karmaşayı hızlandırıyor. Aslında bu durumun bir yaratıcı fikrini tamamen ortadan kaldıracağı düşünülüyordu, ama aksine bir tanrısı olmayan hemen hemen kimse kalmadı. Değişen şu oldu: insan kendisini o kadar güçlü ve o kadar hâkim konumda sanıyor ki, eğer bir tanrısı olacaksa onu da kendisi belirlemelidir. Bu sebeple sanki herkesin tanrısı kendi istediği gibi bir tanrı olmak zorunda. Fikret’in kötü niyetle söylediği söz buraya uyuyor: “beşerin böyle dalaletleri var, putunu kendi yapar kendi tapar”.Video: Nasıl bir Allah’a inanıyoruz?Bu durum sanıldığı gibi sadece din eğitimi almamış kesimlerde böyle değil, almış olanlarda bile böyle bir problem var. Allah da bu karmaşaya ve tanrılara muhtemelen sabırla bakıyor ve insanların Hakkı bulmasını bekliyor.Günlük konuşmalarda birisi, sözüm söz, yukarıda Allah var diyebiliyor. Oysa ‘yukarı’ dediğiniz şey bir mekânı anlatıyor ve Allah mekândan münezzeh. Mekâna da zamana da ihtiyacı yok. Yani varlığı kendi zatı ile kâim. Mekân da zaman da yaratılan şeyler. Onlar yaratılmadan önce Allah nasılsa O yine öyle duruyor. Orta derecede bir akıl Allah’ın mekâna muhtaç olmasının anlamsızlığını bulabilir. Şöyle kendinizi dünyanın toz kadar bile kalmadığı fezada tasavvur edin, yukarı ve aşağı diye bir şeyin bulunmadığını göreceksiniz.Böyle belirsiz tanrı tasavvurları içerisinde insanlar deizme inanmadıklarını söyleseler bile aslında bir nevi deizm yaşarlar. Bir tanrı var ama biz onu hiç hissetmiyoruz, varlığı ile yokluğu eşit, o bize hiç karışmıyor. Gülüyoruz, eğleniyoruz, şakalaşıyoruz, hatta onu şakalarımıza ve fıkralarımıza konu ediniyoruz ama o bizden hep uzak bir yerlerdeymiş gibi davranıyoruz. İnsanlar Hak olan Allah’tan uzaklaştıkça bir tanrıya inansa bile onunla alay eder. ABD’de ilan tahtalarında bile şöyle ibareleri çokça görmüştüm: ‘Sıkıştığında beni ara, ya da, takıl bana: God’. Oysa böyle bir tavır Allah’ı hakkıyla tanımamaktan kaynaklanır ve akide açısından tehlikelidir. Allah’ı ve indirdiği ayetleri şaka ve istihza konusu yapan için Allah şöyle buyurur: ‘Onlara sorsan biz lafa dalmış, şakalaşıyorduk diyecekler. De ki Allah ile O’nun ayetleriyle, resulüyle eğleniyorsunuz, öyle mi?’ (Tevbe 65). Bu ayet sebebiyle İbn Hazm diyor ki, Allah’u Taala’yı, O’nun peygamberlerinden ya da meleklerinden birini veya O’nun bir ayetini inkâr anlamına gelen bir sözü, şaka yollu dahi olsa, söylemek, dinlemek ve onun konuşulduğu mekânda oturmak caiz ve helal değildir’. Oysa bu durum pek çoğumuzun önemsemeden içine düştüğümüz tehlikeli bir durumdur. Bu arada tanrıyı Allah yerine kullanmadığım da fark edilmiş olmalıdır.Peki, Allah’ı olduğu gibi nasıl bilebiliriz? Bu noktada Allah’ı bulmakla, Allah’ı bilmeyi birbirinden ayırmamız gerekir. Ön yargısız saf aklın Allah’ı bulabileceğindendir ki, O Kuranıkerim’de kendi varlığına yüzlerce delil zikreder. Ama Allah’ı olduğu gibi bilme beşer aklının kaldırabileceği bir sıklet değildir. Bunun için de Allah bize kendisini isimleri ve sıfatlarıyla tanıtır. O’nu bir şekilde bulduktan sonra nasıllığını ancak kendisinden öğrenebiliriz. Allah evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır… deriz ve ancak bu isimlerin manasını öğrenerek Allah’ı bilmiş oluruz. Kuranıkerim’den O’nun her şeyi bildiğini, gördüğünü, duyduğunu öğreniriz. Her nerede isek O’nun bizimle beraber olduğunu, bize şah damarımızdan yakın bulunduğunu, her an her şeyin O’nunla varolduğunu öğreniriz. Bu bilgileri zikirle, tefekkürle ve özellikle de namazlardaki zikirlerle bilinç haline getirdiğimiz zaman Allah’a dair bilgimiz ihsan derecesine yükselir, O’nu görür gibi oluruz. Her hal ve hareketimizde bizi gözettiğini, yani Rakîb olduğunu hissederiz ve günaha elimiz uzanırken bu hissediş bizi utandırır ve hemen elimizi çekeriz, o zaman da O’nun Gafûr ve Gaffar olduğunu düşünür, özür diler istiğfar ederiz.Allah’ı böyle hissedişlerle bilmek ancak uzun bir dikkatin, dini tecrübenin sonucunda oluşabilir. Bilginin dahi ulaşamadığı böyle bir hissedişe tasavvufta marifet adı verilir. Gerçi marifet de bir bilgi türüdür, ama duyularla değil, ancak duygularla elde edilebilir. Bu da zikre, fikre ve ibadete bağlı olduğu için bunu Razi’nin sözünü ettiği kocakarılar dahi yaşayabilirler. Hayatını Kelam ilmine, yani Allah’ı akılla bulmanın yollarına adadıktan sonra o böyle bir kocakarı imanıyla gitmeyi arzu etmişti. Ama bundan, onun tahsil ettiği ilimlerin gereksizliği de çıkarılmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz marifetin zemini o bilgiler olmadan da oluşamaz.
Bisiklet üreticisinden kargo teslimatlarına dâhiyane çözüm
Teknoloji
Bisiklet üreticisinden kargo teslimatlarına dâhiyane çözüm
Hollanda merkezli dünyaca ünlü bisiklet üreticisi Vanmoof, kargo teslimatları sırasında meydana gelen zararların önüne geçmek için ilginç ama yaratıcı bir çözümle dikkatleri üzerine çekti.
Yeni Şafak
Viyana’da son Osmanlı ve Yaratıcı Öfke
Ergün Yıldırım
Viyana’da son Osmanlı ve Yaratıcı Öfke
Öfke, patlayandır, kızgınlıktır, coşkudur. Yaratıcı öfke tekevvün eden ruhtur. Kızgınlığın, coşkunun ve isyanın tekevvünü. Düşüncenin patlaması ve parlamasıdır. Ruhun isyan ve iskânıdır. Ekrem Tahir, Yaratıcı Öfke eserinde bunu yapar. Dil, aydın, iman, kadın, edebiyat, düşünce, tercüme, şiir, medeniyet… Birçok mesele sıralanır kitapta. Hepsi de birbiriyle halkalanarak entelektüel bir dünyayı inşa ve ihya eder. Yaratıcı Öfke hem betimler, hem kritiğe eder, hem de tezler sunar. Batı’ya, modernitey...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.