Korku kapitalizmi
Korku kapitalizmi
İnsanı korkularının tutsağı haline getirmek, aklına hayaline gelmeyecek konularla karşı karşıya getirmek medya endüstrisinin en büyük sermayesi oldu. En çok bu satıyor. Sadece filmlerde değil, gündüz kuşağındaki “gerçek şov” adıyla sunulan sözde hayatın içinden her programda da bu yapılıyor.Film filmdir, kurmaca olduğunu bilirsiniz. “Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” yazısını okusanız da kurmacadır. Ama reality şov gerçek kişilerle olur. Etkisi müthiş. İnsanın korkularını tetiklemekte, aklına ...
Kurumsallık
Kurumsallık
En basit karşılığıyla kurumsallık, “gayrışahsî” ilişkiler küresini karşılar. Devletlerin târihi kadim ve modern örüntüleriyle bunu ifâde eder. Bu tarafıyla kurumların târihi “homo civilis”, yâni “medenî” insanın eseridir. Daha evvelki yazılarımda “homo civilis” ile “homo culturalis” arasındaki farka ve gerilimlere dikkât çekmiştim. Kurumsal dünyâ bu itibârla, şahsî temellerden hareket eden veri kültürel ilişkilerden uzaklaşma gayretini ifâde eder.Pekiyi, bu kolay mıdır? Bunun kolay olduğunu zann...
Simülasyona tutunmak
Simülasyona tutunmak
“O an, hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” diye anlatıyordu kanepedeki adam. “Hangi kanaldaydı bu!” diye sordu birden koltuktaki.Son yüzyılın getirdiği yeni imkanlar insanı doğal sınırlarının ötesinde birtakım imkanlarla donattı. Bugün dünyanın bize fersah fersah uzağındaki herhangi bir köşesinde olup biten bir şeyi görüp işitme imkanına sahibiz. Bu doğal çevremizin, insanlığın başka hiçbir çağında olmadığı kadar genişlemiş olması anlamına geliyor. Kendi hayatının doğal sınırl...
Cennetin dilencisi...
Cennetin dilencisi...

I-

Onu ilk defa “ülkemiz dilenciler cenneti tabii, gelen gelene” diyen esnafın sesi üzerinden görmüştüm. O günden sonra bir kaç defa daha karşılaşınca ona “cennetin dilencisi” adını taktım. Koyu teni onu herkesten ayırıyordu. Çöpleri karıştıran kara kavruk kollarını görenler, “Dilenmek için Afrikalılar bile geliyor” demeden geçmiyordu.

Ana caddede seyyar çantasının içinde kol saati satan Afrikalılara gösterilen hoşgörü, çöp karıştıranlardan esirgeniyor. Her daim beyaz giyinen saat satıcısıyla şakalaşan insanlar görüyordum her zaman (Yani koranavirüs çıkana kadar). Hatta caminin yakınlarında bekçilerin yanında bile çantasını açtığına şahit olmuştum. Bu anlayış ve dostluk, çöpleri karıştıran, satmak için uygun “ürünleri” seçen siyahiden niye esirgeniyordu? Saat satan “tüccar”, çöpleri karıştıran dilenci. Oysa çöpleri karıştıran da emeğinin karşılığını alamayan, ama yine de emeğini satışa çıkaran biriydi.

Onu konteyneri karıştırırken gördüğümde artık oyalanıyorum. Özellikle esnafın tepkilerini duymak için.

“Esnafın tepkisi” korosuna son zamanlarda kaçak göçmen işçiler de karıştı. Fırıncının Gürcü elemanı, balıkçının Ermeni bulaşıkçısı, parça kumaş tüccarının Tacikistanlı elemanı. Onlar tenlerinin renginden aldıkları güç ve Türkçe’yi öğrenme azimleri sayesinde mahalle sakinleriyle hemen kaynaşmışlardı. Düzenli olarak giriş ve çıkış yapıyorlardı.

“Cennetin dilencisi” konteynerin kenarına asılmış kuru ekmek parçalarını seçerken telefonu çaldı. Bütün cadde onun telefonuna kilitlendi. Bütün arsızlığı ile.

Bir kadın yangın var demek için ayarlanmış sesini “son model telefonu var bunun”a çevirmişçesine bağırdı. Herkes bir şeyler söyledi. Kimisi kendi telefonunu çıkardı cebinden. “Cennetin dilencisi”nin yanında ne kadar demode demeye getirdiler. Sanki telefonlarını gösterirlerse “cennetin dilencisi” sizin kıyafetinize benim telefonum, benim kıyafetime sizin telefonunuz daha çok yakışır deyip elindeki telefonu bırakacakmış gibi.

II-

Edebiyat edepli olmayı öğretir derdi ortaokul Türkçe öğretmenimiz Adem Bey. Bulgaristan göçmeni sosyalist bir adamdı Adem Bey. Edebiyatın edepli olmayı öğrettiğine yıllar sonra bambaşka bir açıdan tanık oluyordum. Yukarıdaki olaya tanık olduğum sıra Almanya’daki Afrikalı sığınmacıları anlatan Gidiyor, Gitti, Gitmiş romanını okuyordum. Çok iyi bir roman.

Okuduğum şu sayfa yukarıdaki olay ile birleşti.

Olayın başkahramanı emekli Alman akademisyen Richard, özgün adını aklında tutamadığı için Apollon adını taktığı Afrikalı sığınmacının nasıl olup da pahalı telefonu ve internet bağlantısını kullanmaya devam ettiğini merak eder.

Apollon avuç içi kadar kuskusu dört gün boyunca yemekte, sudan başka bir şey içmemektedir. Richard’a, “Ailem yok. Para göndermem gereken kimse yok” diye cevap verir. Richard şöyle düşünür: “Buradaki adamlardan hiçbiri alkol kullanmıyor. Sigara içmiyor. Hiçbirinin kendi evi, hatta kendi yatağı bile yok, giysileri bağışlanmış giysiler, arabaları yok, müzik düzenekleri yok, bir spor kulübüne üye değiller, yürüyüşlere veya yolculuklara çıkmıyorlar. Eşleri ve çocukları yok. Olma ihtimali de yok. Bu sığınmacılardan her birinin sahip olduğu tek bir cep telefonu gerçekten de. Bazılarının ekranı kırık, bazılarınınki daha yeni bir model, bazılarınınkinin internet bağlantısı var, bazılarınınkinin yok ama hepsinin bir cep telefonu var” (sh.206).

“Raşid annemi on üç yıldır görmedim diyor sadece ara sıra Facebook üzerinden telefonlaşırken. Bilgisayarı var mı? Hayır, ama komşulardan birinde var” (sh.206).

Biz dünyanın merkezinde yaşayanlar dünyanın dışına atılmışları, -Bauman onlar için “Iskartaya çıkmış Hayatlar” tabirinin kullanıyor- anlamak ve onların hayatını kolaylaştırmak en azından bir selâm ile hayatı katlanılabilir kılmak yerine onların elindeki nesnelere gözümüzü dikiyoruz.

Bir de onlar için çöp bidonu icat edenler var. Habere sosyal medyada rastladım. Ünlü İngiliz milyoner evsizler için uç uca eklenen bir çöp kovası gösteriyor. Öyle eliyle kameraya gösteriyor zannetmeyin. Bizzat uygulamalı olarak gösteriyor.

İnşallah bir gün o uygulamalı gösterdiği çöp bidonun içine sığınmak zorunda kalır.

Dünyayı tehdit eden virüs yine en yoksulları en güçsüzleri yakalayacak. Yeteri kadar beslenemeyen, sağlıklı şartlarda uyuyamayanları yakalayacak.

Küstah ve kibirliler için yeni bir sayfa açılacak, yabancı istemeyiz, fakiri istemeyiz diye bağıracaklar.

Dünya ikiye ayırılır demiştim: Kalbi olanlar ve kalbi olmayanlar. Kalbi olmayanlar için sözü yormak beyhude. Kalbi olanlar birleşelim: Dünyanın bağışıklık sistemini, kendi bağışıklık sistemimizi korumak için öncelikle güçsüzlerin, fakirlerin hayat şartlarını düzeltmemiz gerekiyor. Çok geç olmadan. Henüz vakit varken...

Otuz yıl ve çöp
Otuz yıl ve çöp

Epey zamandır, kapitalizm, tüketim toplumu üzerine yazıyorum. Bu konudaki şimdilik şu son yazımda sizi biraz gerilere götüreceğim. Çevre sorunlarının ilk kez gündemimize girmeye başladığı, Yeşiller’in yıldızının ışıltısının henüz uzaktan görüldüğü 1980’li yıllara. O zamanlar kendi adımızla yazmak ne mümkün! Hepimizin birer mahlası var, benimkisi Deniz Gürsel. Gazete ve dergilerde biraz “siyasi” sanılabilecek denemeleri bu imzayla yazıyorum. Onlardan çevre sorunlarıyla ilgili olanları, 1989 yılında, küçük bir kitap haline de getirip İnsan Yayınları arasından “Çevresizsiniz” adıyla yayınlamıştım. Oradan, bazı aktarmalar yapacağım müsaadenizle.

Video: Otuz yıl ve çöp


“İnsan hem düğüm hem çözüm hem av hem avcı. Çevreyi insanlardan ayrı ele almak, insanı dönüştürmeksizin çevre sorunlarına bir çözüm bulmaya çalışmak boşa çaba.

İnsanın en geri planda kaldığı bir dünyadır modern dünya. Üstelik her şey onun refahı, çıkarı, huzuru adına yapılarak bu hale gelinmiştir. Böyle bir dünyada yaşayan bir insan olarak yığınla işaretin anlamını bilme abur cuburuyla kafamızı doldurduğumuz yetmiyormuş gibi bir de bu modernliğin sağ gösterip sol vuran yumruklarına tahammül etmemiz istenir. Gücenik, içinde bir şey kalmışlık duygusuyla, buğulu gözlerle dolanıp durmamız biraz da bundandır. Keban’da baraj, Boğaz’da ikinci köprü yapılır ama bizim kırgınlık, yalnızlık duygumuz yerinden milim kıpırdamaz. Şatafatlı ölüm törenleri, ölüm korkusuna neyler ki?

Trafik keşmekeşi, şehir hayatındaki tıkanıklıklar, pıhtılaşmalar, baskı, kalabalıklar, yüksek binalar, yitmiş toprak kokusu, beden ve ruh sağlığımızı bozan hastalandırıcı, kirli çevre koşulları; nükleer bir felaketi, toplu ölümlerle sonuçlanacak bir savaşı beklemenin endişesi… Bütün bunlar yeni bir dünya talebi için yeter mi bilmiyorum. Beni asıl düşündüren dünyanın neden bu hale geldiği, hangi insan malzemesinin başımıza bunca belayı getirdiği? Yalnızca refah tutkusunun, sınırsız büyüme arzusunun, maymun iştahlılığın nedenleri, bütün bunlara, dünya malına yüz vermeyen insanımıza ne olduğu? Çevre sorunlarını başından sonuna kadar bir insan tipolojisi sorunu olarak algılıyorum…

Ekonomik bir insan modeli oluşturdu kapitalizm. Sosyalizm siyasi bir insan modeliyle buna sözüm ona karşı durdu… Zaten çekiştirmeleri öngören bir sistemin bir yanını çekiştirmek, bütününü pekiştiriyordu. Gelişme, dağınıklık, iş bölümü, farklı telden çalmalar kronikleşti… Tabiatı talan eden narsistik egoizmin kırılmasının yolu, egoyu gerçekten tatmin eden, insanın tabiatla uyumunu bozmayan yeni biçimler bulmaktır. Kanaatimce bu yeni biçimler, geleneksel yaşam biçimlerinden başkası değildir.”

30 yıl önce bunları yazdım. Sonra bunun üzerine bir otuz yıl daha yaşadım. Elbette inancım, temel düşüncelerim değişmeden sürüyor ama ikinci 30 yılda dünyaya daha grift, daha ziyade güç ilişkileri analizine dayalı teorilerle baktığımı, gençlik yıllarımdaki naif bakışı pek gündeme getirmediğimi görüyorum. Bu süre zarfında ülkemiz siyasi ve ekonomik yapısında da büyük değişiklikler oldu. Özellikle son 20 yılda olup bitenleri anlatmak için “sessiz devrim” nitelemesi, en uygunu. Değişikliklerin çoğunu tüm kalbimle destekledim, desteklemediklerime eleştiri hakkımı kullandım ya da sükunet en etkili eleştiridir diye sessiz kalmayı yeğledim. Özeleştiri gerektiren en önemli eksik, insanımızın kapitalizme ve tüketim toplumuna karşı inanç temelli yeterince uyarılmaması, kanaatkarlığa ve paylaşmaya dayalı geleneğimizin ihyası için gerekli çabaların gösterilememesiydi. Çoğunlukla gelişme ve büyüme, modernlikte aldığımız büyük yol vurgulandı. Oysa gelişme, büyüme ve modernliğin sadece bir vechesi de diğer vechesinde ise devasa bir çöp üretimi bulunur. O öylesine önüne geçilemez bir süreçtir ki, insanları bile çöpleştirir, ıskartaya çıkartır.

Şimdi önümde iki kitap duruyor. Birisi benim “Çevresizsiniz”, diğeri Zygmunt Bauman’ın “Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları”… İkisinin kapağı da çok benziyor. Sahile vuran atıklar, iskeletler, çöp yığını... Büyük sosyolog, “Gezegen doldu. Modernleşmenin küreselleşmesi, yani modern yaşama biçiminin tüm gezegene yayılması, iki tür atığa neden oldu. Birincisi, modern hayat tarzının artık denetlenemeyecek miktarlarda ürettiği atıklar; ikincisi, bazı insanların (mülteciler, sığınmacılar, muhacirler) atık durumuna gelmesi…” diyor. Şunun için geçtim “Çevresizsiniz”den “Iskarta Hayatlar”a: İnsan problemiyle ilgilenmezsek, kapitalizmi, tüketim toplumunu inanç temelli eleştirmeyi bırakırsak modernliğin sadece gelişme ve teknoloji yanını görüp çöp üreten, insanı çöpleştiren yanını görmezsek, Allah korusun, biz de sonunda onlara benzeriz. Tamam gelişelim, güçlenelim ama modernliğin çöp üreten, insanı çöpleştirici ve insanlığımızı tüketen yanına karşı da daima uyanık olalım. İnançlarımızdan kaynaklanan ve en büyük hazinemiz olan insani değerleri koruyalım.

Sürekli kazanarak ve başararak mutlu olacağına inanma hastalığı
Sürekli kazanarak ve başararak mutlu olacağına inanma hastalığı

Son yüzyılın birçok sosyoloğunu etkileyen filozofun tespiti doğruydu: hız ve haz çağında teknolojideki gelişim mutluluğun şeklini de değiştirdi.

Video: Sürekli kazanarak ve başararak mutlu olacağına inanma hastalığı


Zygmunt Bauman, 1980’li yıllardan itibaren, modernizm ile totaliterizm ara­sındaki bağlantılar üzerine hem kuram­sal hem sosyolojik incelemeleriyle öne çıktı.

Ekonomik hareketliliğin insan mutluluğu üzerindeki etkisini araştıran düşünüre göre insanların bedensel ya da zihinsel emekleriyle var ettiği çeşitli ürünlerin tek ortak paydası, piyasada onlara biçilen fi­yat.

Bu ürünlerin piyasada bulunabilirli­ğinin artışı ya da düşüşü ‘Gayri Safi Milli Hâsıla’ istatistiklerini oluşturur.

Burada alım-satım işlemleri esnasında el değiştiren para miktarı kayıt altına alınır.

**

Ortaya çıkan sayılarla insan mutluluğu arasında ne gibi bir bağlantı vardır?

GSMH göstergeleri, mutluluğun artışı ya da azalışının göstergeleri olarak görülebilir mi sorusu üzerinde duran Polonyalı düşünür Zygmunt Bauman’a göre, insanlar daha çok para harcadıkça bunun harcayanların mutluluğunda­ki benzer bir artışla çakışması gerektiği varsayılır; fakat bu muallaktır.

Örneğin; heyecan verici, enerji tüketen, risk dolu ve sinir bozucu bir faaliyet olarak bilinen mutluluk arayışı daha sık zihinsel dep­resyon vakalarına yol açar.

Bu antidepresanlara daha fazla para harcanmasına neden olur.

**

Modern dünyada insanlar mutluluğu meta alışverişinde arıyor. Tükettikçe mutlu olacağını sanıyor.

İnsanların mutluluk arayışları, onlar var oldukça sona ermiyor.

Emniyetli mutlu­luk durumu erişebilir olmadığı için arayış­ta olanları mutlu tutabilen tek şey, elden sürekli kayıp giden bu zor hedefin takibi.

Mutluluğa giden bu yolda bitiş çizgisi yok­.

Görünüşte araçlar amaçlara dönüşüyor.

Düşlenen ve gıpta edilen mutluluk durumunun belirsizliği için tek teselli, amaçlanan yolda ilerlemek.

Bitkin­likten yere yığılmayıp ya da kırmızı kart görmeyip yarışta kalındığı müddetçe nihai zafer umudu canlı kalıyor. Piyasa­lar mutluluk düşünü, yaşamın büsbütün tatmin edilmesi görüşünden bu yaşama ulaşmakta gerekli olduğuna inanılan zenginlik arayışına çevirerek, mutluluk arayışının asla bitemeyeceğini varsayar.

Bauman, bireyin kendi öz gücüne dayanarak hayatını sürdürme ça­basını “Yaşama sanatı” olarak adlandırır.

Oysa görünen o ki, mutluluğu, sürekli olarak istemeye, sürekli başarmaya, sürekli kazanmaya bağlamak çok ciddi bir hastalıktır.

Bu mutlu olma hırsıdır ve hırs ile mutluluk hiç yan yana gelmez. Mutluluğu sürekli kazanmaya bağlama düşüncesi, insanı hep mutsuz eder.

  • İnternet, yalnızların dostu
  • 2018’de cep telefonu şebekeleri dünya nüfusunun neredeyse tamamını kapsama alanına alacak kadar genişledi.
  • Bu şebekelerin büyük bölümü 3G veya daha yüksek seviyede internet ağ erişimine sahip.
  • Gelişmiş ülkelerde her 5 kişiden 4’ü internete bağlı bir hayat yaşıyor.
  • Gelişmekte olan ülkelerde ise ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarına göre değişiyor.
  • Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı Uluslararası Telekomünikasyon Birliğinin (ITU) yayımladığı “Enformasyon Toplumunu Ölçmek” raporuna göre 2018 yılı sonunda dünya genelinde internet kullananların toplam nüfus içindeki payı yüzde 51,2’ye ulaşmış.
  • Bu ne demek?
  • Birkaç yıl sonra dünyanın tamamı sanal ağlarla birbirine bağlanmış olacak.
  • Bu kadar yakınlık insanlara mutluluk getirecek mi?
  • İnternet ağları şehirlerde kalabalıklarda artan yalnızlıklara çare olacak mı?
  • Bana hangi kuşaktan olduğunu söyle
  • İnsanoğlunun son dört kuşağı şöyle ayrılıyor:
  • 1925-1945 yılları arasında doğanlar geleneksel kuşağı
  • 1946-1964 yılları arasında doğanlar bebek patlaması kuşağını (Baby Boomers)
  • 1965-1979 yılları arasında doğanlar X kuşağını
  • 1980 ile 2001 yılları arasında doğanlar Y kuşağını oluşturuyor.
  • 2000 ile 2020 yılları arasında doğan ve doğacak olan nesil Z kuşağı olarak ifade ediliyor.
  • Z kuşağı, 2019’da dünya nüfusunun yüzde 32’sini oluşturacak.
  • Bu kuşağın çoğunluğu hala öğrenci olsa da 2020 yılına kadar dünya çapında iş gücünün yüzde 38’inde Z kuşağı yer alacak.
  • Konfora düşkün, aceleci, sabırsız, hataları çok umursamayan çok zeki bir kuşak.
İnsanlık küreselleşerek can çekişirken…
İnsanlık küreselleşerek can çekişirken…

Bakmayın psikolojiyle meslek olarak ilgilendiğime, 35 yaşıma kadar hasta ve mezar ziyareti yapamadım. Yakınları vefat eden insanlara baş sağlığı dileyemediğim için onlardan uzak durmayı yeğledim. Bunları başarabilmem için çok çabalamam gerekti. Baştan sona acılarla, ölümle ve matemle uğraşan “Hoşçakal” kitabını yazmak da bu çabanın ürünüydü. Benzer bir güçlüğü 20 yıldan beri giderek yoğunlaşan mülteci (vatanlarından gönüllü ya da gönülsüz ayrılmak zorunda kalan insanlara verilen tüm adları bu sözle ifade edelim bu seferlik) haberleri karşısında yaşıyorum. Bir kamyonet kasasında sıkış tepiş insanların yakalandığı ya da boğulduğu, Akdeniz’de bir botun ya da teknenin battığı haberleri birçokları gibi benim de tahammül sınırlarımın çok ötesinde.

Video: İnsanlık küreselleşerek can çekişirken…


Bu çok çetrefil meseleyi sakince ama aynı ölçüde hassasiyetle konuşmamız lazım ama kendimi çok aciz hissettiğim için müsaadenizle bir büyük ustanın, Zygmunt Bauman’ın yardımına müracaat edeceğim. 9 Ocak 2017’de 93 yaşında vefat eden Bauman, yaşadığı süre boyunca bu sorunla ilgilendi, asla insani duyarlılığı elden bırakmadı. Meseleyi ortak insanlık davası olarak gördü, insan kardeşlerine her zaman sahip çıktı, onları anlamaya çalıştı. Yazımın geri kalanını, ola ki bazılarını insaniyete ve sağduyuya yaklaştırır diye, üstattan alıntılarla sürdüreceğim, Ölümünün 2. seneyi devriyesinde onu minnetle anıyor, toprağı bol olsun diyorum.

“Modern dönemde kitlesel göç yeni görülen bir şey ya da bir kerelik olağanüstü koşullar dizisinin tetiklediği münferit bir olay değildir. (Modern-EG) düzen kurma ve ekonomik ilerleme çabaları, etkileri itibarıyla ‘gereksiz insan’ imalathanesi gibi işleyerek bulundukları yerde istihdam edilemeyip bir fazlalık oluşturan, bundan dolayı da evlerinden uzakta bir sığınak ya da umut verici yaşam fırsatları aramaya zorlanan ‘gereksiz insanlar’ üretir… Avrupa gezegenin yegâne ‘modern’ kıtası olduğu süre boyunca, kendi gereksiz nüfusunu henüz ‘pre-modern’ olan ülkelere boca edip durdu. Sömürgeci emperyalizmin altın çağında, sömürgeci yerleşimcilere, sömürge yönetimimin askerlerine ya da üyelerine dönüştürülüp Kuzey ve Güney Amerika, Afrika ya da Avustralya’ya göç eden Avrupalı sayısının 60 milyona vardığına inanılıyor. Ne var ki, 20. Yüzyıl’ın ortalarından başlayarak göçün yönünde U dönüşü gerçekleşti: Merkezden dışarı doğru göç yerini merkeze doğru göçe bıraktı. Fakat bu sefer göçmenler silahlı değildi, varmaya çalıştıkları ülkeyi fethetme amacı da gütmüyorlardı. Post-kolonyal çağın göçmenleri miras aldıkları, fakat eski sömürgecilerinin teşvik ettiği muzaffer modernizasyon tarafından şimdilerde yıkıma uğratılmış olan varlıklarını idame ettirme yol ve yöntemlerini bırakıp sömürgecilerin iç ekonomilerindeki boşluklarda yuvalanma fırsatlarının peşine düştüler, düşüyorlar… Michel Agler, güncel hesaplamaların önümüzdeki 40 yıl içinde 1 milyar ‘yurdundan ayrılmış’ insan öngördüğü uyarısında bulunuyor: ‘Sermayenin, metaların ve imgelerin küreselleşmesinden sonra, nihayet sıra insanlığın küreselleşmesine de geldi.” (Retrotopya, s.79-80; çev. A. Karatay, Sel Yayınları)

“Hiçbir devlet, milyonlarca evsizin akınına hoş bakmayacaktır. ‘Yeni ve kalıcı hale gelmiş geçici’ mekânlarında mülteciler ‘oradadır’ ama oralı değil’dir… Zamanın durma noktasına geldiği, mekânsal bir boşlukta alıkonulmuşlardır tarifi imkânsız bir hal içindedirler… Bizim gibi insanlar arasında, sadece dokunulmaz değil, düşünülmez, tahayyül edilmez kişilerdir… Tam anlamıyla yarını düşünmeden yaşarlar. Ve yaşadıkları şeyleri, bu günlerin aylara ve yıllara dönüşeceği bilgisi hiç etkilemez… Genelde, o ortamın tanımladığı, sürdürdüğü ve yeniden ürettiği kimliklerden soyutlanırlar. Toplumsal açıdan ‘zombi’dirler. Eski kimlikleri birer hayalete dönüşerek varlıklarını sürdürür…

Yerleşik nüfus kendisini ne kadar çok tehdit altında hissederse, ‘aşırılıkçı illüzyonlara ve öğretisel bir katılığa’ kapılma ihtimalleri o kadar yükselir. Nitekim mülteci akınıyla karşılaşan yerleşik nüfusun, kendisini tehdit altında hissetmesi için sağlam gerekçeleri vardır. Yabancıların temsil ettiği ‘büyük bilinmezliğin’ dışında, mülteciler oraya uzaktaki savaşın gürültüsünü, parçalanmış evlerle yanan kentlerin kokusunu taşırlar. Bunlar oradaki yerleşik düzene güvenli ve aşina oldukları rutinin yarattığı kabuğun kolaylıkla parçalanıp ezileceğini onlara hatırlatan şeylerdir…” (Kuşatılmış Toplum, s.161; çev. A. E. Pilgir, Ayrıntı Yayınları)

Son olarak küresel sorunların, küresel çözümler gerektirdiğine inanır Bauman. “İstediğiniz kadar göçmenleri Avrupa’da, Afrika’da ya da Asya’da kurulmuş kamplara kapatın ya da Akdeniz veya Pasifik sularında ölüme terk edin, sonuç değişmeyecektir” der. Korkarım, büyük ustayı ülke olarak Türkiye’den ve dünyada sayıları giderek azalan vicdanlı insanlardan başka duyan yok.

İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman
İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman

Modernliğin insanlık tarihinde hem bir devamlılık ama aynı zamanda bambaşka bir durum, önceki zamanlardan birçok alanda kopuşlar içeren bir hal olduğunu anlayamayan Norveçli düşünür Svendsen’in “Yalnızlığın Felsefesi” kitabını meraklılarına havale ederek artık bir kenara bırakalım. Bize modernliğin, özellikle son dönemdeki boğucu, karmaşık, akışkan siberaleminde kaybolmadan ilerleyebilmek için tefekkürden vazgeçmeden kalabilmiş hakiki rehberler lazım. Yaşadığımız dünyada, “Yalnızlık ve yalnızlık korkusu yalnızca yaygın hisler değildir, aynı zamanda zamanımızın -akışkan modern hayat deneyimine sağlamca kök salmış- acı gerçekleridir” (Retrotopya, s.139) diyen Zygmunt Bauman gibi rehberler…

Video: İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman


Okuyucumuz Zygmunt Bauman adına aşinadır. Modernlikle ilgili her fenomeni açıklamaya çalışırken başımız sıkıştığında hemen ona koşup gittiğimizi bilir. Geçen yıl vefatının ardından şöyle bir yazı yazmış (https://www.yenisafak.com/yaza... ), toprağının bol olmasını dilemiştik. Tekrar onun modern hayatta çekilen yalnızlıkla ilgili fikirlerine gelecek olursak…

Norveçli Svendsen, Batı dünyasında, özellikle İskandinav ülkelerinde zinhar yalnızlık problemi olmadığını savunurken Bauman, eleştiri kırbacını şaklatır: “Daha yakından bakarsak, bu mutluluk görüntüsünün altında gittikçe ön plana çıkan bir yalnızlık olgusu olduğunu görürüz. Stockholm’de oturanların yüzde 58’i tek başına yaşıyor, dört Stockholmlüden biri yalnız ölüyor, diğer yandan antidepresan tüketimi son 20 yılda yüzde 25 artmış durumda” der. Tony Jeton Selimi’nin tüm dünyada çok satan “Yalnızlık Bir Modern Çağ Virüsü” adlı kitabını değerlendirirken yaptığı saptamalar ise hayli ilginçtir.

Selimi, iş dünyasının önde gelenlerine, CEO’lara ve girişimcilere hizmet veren, “uluslararası üne sahip bir insan davranışı ve biliş uzmanı” diye tanıtır kendini. Kitabını “reddedilmenin ıstırabını hisseden ya da genel kabul gören normlardan ayrı düşmüş ve farklı hisseden ruhlara” adadığını söyler. “Ayrılma, tecrit, yalnızlık ve bağlantısızlık sizi hayatınızın her alanında takip eder. Her gün işe gelip giderken, keza havaalanlarında ya da restoranlarda, umutsuz bir bağlantı, bir iletişim kurma ve duyulma çabasıyla cep telefonlarına, tabletlerine, bilgisayarlarına ya da laptoplarına mıhlanmış insanlar görürsünüz. Gelgelelim etrafınızı şöyle bir kolaçan ederseniz, hemen yanı başında duran diğer insanların varlığını görmezden gelen, onlarla kişisel bağlantı yaratmaktan aciz, basit bir sohbetten bile imtina eden çok sayıda insan göreceksiniz” tespitiyle yola koyulur. Yalnızlığın modernlikle birlikte büyüyen bir sorun olduğu, kişisel gelişimcilerin eline düşmesinden de bellidir. Herkes gibi Selimi de sorunu görmekte, bu konuda yazılacak bir kitabın çok satacağını bilmektedir. Ne ki Bauman, sorunun kaynağı ve tedavisiyle ilgili önerilerini ise gayri-ciddi bulur. Yalnızlık, akışkan modern zamanlarda bireysel ve teknik önerilerle geçiştirilemeyecek toplumsal bir derttir. Yalnızlıkla mücadele etmeye çalışanlar, bu dev sorun karşısında tıpkı geçen yüzyılda tifoyu hastayı soğuk su dolu küvete sokarak tedavi etmeye çalışan hekimler gibi davranırlar. Sisteme alternatif çözümler üretmedikçe pansuman tedbirler sadece sistemin devamına yarar…

Var olanın en iyi olduğuna inanmış, yaşananları meşrulaştırmayı biricik misyonu haline getirmiş Svendsen gibi düşünürlerden çok var akademide. Ortalık, modernliğin yol açtığı sorunlara karşı pansuman tedbirler öneren sözüm ona uzmanlarla, kişisel gelişimcilerle, yaşam koçlarıyla dolu. Ama eğri oturup doğru konuşalım; Bauman gibi eleştirelliği asla elden bırakmayanlar da var. Modernliğin ve sistemin yakın geçmişte en iyi savunusunu yapan akademisyen Antony Giddens’tı. Bauman’ın Giddens’ı nasıl yerden yere vurduğunu yine bir yazımızda ele almıştık. Bauman’ın Giddens’la kadın-erkek ilişkilerinin geleceği hakkında sürdürdüğü tartışma gerçekten çok önemlidir. Yalnızlık başta olmak üzere insan ilişkilerinde yaşanan birçok sorunun çok köklü bir değişim neticesi ortaya çıktığını ve sistemle ilgili olduğunu görmek için mutlaka bu tartışmaları bilmeli, katılmalıyız.

Bauman, ölmeden hemen önce kaleme aldığı son kitabı “Retrotopya”da, yalnızlık üzerine kalem oynatırken Belçikalı psikanalist Paul Verhaeghe’nin “Yalnızlık Zamanında Aşk” (Encore Yayınları, 2003, Çeviri: E. C. Ertem, M. Öznur) kitabındaki saptamaların kıymetini de vurgular. Yalnızlığı en olmaması gereken yerde, ikili ilişkilerde arayan ve bulan, “bir dünya yok olmuş, aile hayatı şiddetli bir değişime uğramış durumda, eski zamanın çiftleri artık neredeyse tarih oldu” diyen Verhaeghe, bizim de modern ilişkileri anlamaya çalışırken rehber aldığımız bir başka batılıdır ve entelektüel ilgiyi fazlasıyla hak eder. O halde bakalım…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.