Hayat Afganistanda kalıcı barış mümkün mü?

Afganistan’da kalıcı barış mümkün mü?

Haber Merkezi Yeni Şafak

Merve Seren / Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Afganistan tarih boyunca Batı’nın en fazla ilgisini çeken ülkelerden birisi olagelmiştir. Zira Afganistan’ın İpek Yolu üzerinde bulunması, Ortadoğu, Asya ve Güney Asya’ya açılan bir kapı olması ve nihayetinde jeostratejik ve jeopolitik konum itibarıyla haiz olduğu rol ve önem; bölgesel ve küresel güçlerin, bu ülkeyi kontrol altında tutmalarını mecbur kılmıştır. Öyle ki Afgan halkı; İngilizler, Ruslar ve Amerikalılar tarafından gerçekleşen işgal ve müdahalelerle dolu bir tarihsel hafıza biriktirmişlerdir. Bu hafıza, Afgan halkında Batılı devletlere karşı güvensizliği körüklerken, radikal İslami hareketlerin teşekkülüne ve yayılmasına da zemin hazırlamıştır. Ancak Afgan halkı ile Kabil hükümeti ve ordu arasında tarihsel yorum farklılığı bulunduğunun altı çizilmelidir. Örneğin 1979 yılını, Rus işgalinin başlangıcından ziyade Rus desteği olarak gören bir kesim vardır ki; bu kesimin bir kısmını mücahitler ve görece küçük Maoist gruplar karşısında Sovyetler Birliği’nin gelmesinden memnun olup, Sovyet askerlerini tankların üzerinde karşılayan Afgan askerler teşkil etmektedir. Keza ABD öncülüğünde 2001 Ekim’inde Afganistan’a başlatılan “Kalıcı Özgürlük Harekatı”nı, Batılı işgalci güçlerin ülkeyi kontrol etmesi olarak değil; bilakis Batı’nın Afganistan’a El-Kaide ve Taliban terörüyle mücadelesinde verdiği destek şeklinde yorumlayan bir zümre vardır. Oysa Afgan halkının ekseriyeti açısından Batı, “işgalci” ve “sömürgeci” karakteri haiz bir yapıdan ibarettir. Daha açık bir ifadeyle Afganlılara göre; ne Kabil hükümetinin siyasi zayıflığı, ne güvenlik ve savunma mekanizmasındaki yetersizlikler ne de El-Kaide ve Taliban gibi terör örgütlerinin mevcudiyeti, Batı’nın Afganistan’ı yıllarca işgal etmesi için geçerli ve haklı bir sebep oluşturmuyor. Bu anlamda, gerek 10 yıllık Rus işgali gerekse 2001’den bu yana NATO kanalıyla ülkede varlık gösteren Batılı devletler, Afganistan’ı çok daha büyük bir yıkıma sürüklemekle itham ediliyorlar.

ABD’NİN POLİTİKASI İFLAS MI ETTİ?

ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra başlattığı “terörle küresel savaş” politikası, terörü kaynağında yok etmek üzere önleyici ve önalıcı müdahale prensibine dayanıyordu. ABD önclüğündeki Batılı devletlerin hedefi, El-Kaide ve Taliban unsurlarının tamamen temizlenmesine odaklıydı. Halihazırda enteresan olan ise, ABD’nin 18 yılın sonunda Afganistan’a barış getirmek maksadıyla Taliban’la müzakere ve pazarlık yapmak için masaya oturulmasını savunmasıdır. Bir zamanlar Batı’nın desteklediği mücahitler nasıl sonradan terörist ilan edildiler ise, şimdilerde terör örgütü Taliban siyasi bir aktör olarak meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Evet, artık masanın bir tarafında Rusya ve ABD, diğer tarafında ise Kabil hükümeti ve Taliban oturuyor. Peki, bu masadan Afganistan’a barış ve güvenlik kararı çıkar mı, taraflar kapsamlı ve uzun soluklu bir uzlaşıya varır mı, bölgedeki diğer devletler bu karara riayet eder mi ve esas önemlisi bu barış ne kadar kalıcı olur?

Öncelikle hemen altını çizelim, bu uzlaşının sağlanabilmesi için Taliban’ın çok net bir şartı var: ABD’nin ülkeyi terk etmesi. Gelinen aşama itibarıyla ülkenin yüzde 60’ından fazlasını Taliban kontrol ediyor; her ne kadar şehir merkezlerinde devletin ve hükümetin varlığı görece hissediliyor olsa da, ilçelerin ve köylerin neredeyse tamamı Taliban’a teslim olmuş durumda. Bu şartlar ve koşullar altında ABD, ülkeyi tamamen terk etmek ister mi ve terk ederse bölgedeki çıkarları nasıl etkilenir? Öncelikle Afganistan’ın, “enerji ve ticaret koridoru olma” potansiyeli göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda Afganistan; Çin, İran, Rusya, Pakistan ve Hindistan’ın yanı sıra Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgısiztan için ulaşım, iletişim ve etkileşim açısından son derece kritik bir güzergahta konumlanıyor. Bu açıdan düşünüldüğünde küresel ve yükselen güçlerin jeostratejik çıkarlarının tam merkezinde yatan Afganistan’a hükmetmek ya da en azından kontrol altında tutmak, Asya ve bilahare Ortadoğu üzerinde çok daha güçlü bir nüfuz ve kontrol alanı oluşturmak anlamına geliyor. Diğer taraftan Afganistan’ın taşıdğı önem sadece cografi lokasyondan ibaret değildir; ülkenin zengin yeraltı kaynaklarına sahip olduğu ve dahası dünya afyonun yüzde 90’ından fazlasını tek başına karşıladığı hatırda tutulmalıdır. İlaveten, Afganistan’ın halihazırdaki siyasi, askeri ve ekonomik yetersizliklerden kaynaklı olarak gerek devlet gerekse devlet-dışı silahlı aktörlerin müdahalesine çok daha açık kırılgan bir yapı sergilediği aşikardır. Bu sebepten ötürü NATO,BM gbi bölgesel ve uluslararası örgütler nezdinde varlık gösteren devletlerin ülkeyi terk etmesi, sürdürülen programların sekteye uğraması/kaldırılması ve bu zamana kadar Kabil hükümetine verilen siyasi, askeri ve mali desteğin kısıtlanması ve ülkenin Taliban’a teslim edilmesi; muhtemelen Afganistan’ın tamamen uyuşturucu ve terör ihraç eden bir ülkeye dönüşmesiyle sonuçlanacaktır.

Kısaca Kabil ve Afgan halkı, ne tamamen ABD’nin çekilmesini ne de Rusya’nın tekrar tamamen ele geçirmesini istiyor. Talep açık; BM öncülüğünde tüm büyük güçlerin biraz dengeli varlık göstermesi arzulanıyor. Mevcut durumda ABD’nin tamamen çekilmesi; Afganistan’da iç savaş çıkması demektir.

SEÇİM SÜRECİ

Ekim 2001’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin askeri müdahalesinden sonra Taliban yönetiminin yerini geçiş ve geçici yönetimler devralmıştır. Bu süreçte BM destekli 2001 Bonn Konferansı, Yeni Anayasa’nın kabulü, 2004’teki Başkanlık ile 2005’teki Parlamento seçimleri birer mihenk taşı görülmüştür. Nitekim geçici yönetimden sonra Afganistan’da 3 kez Parlamento, 3 kez de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmıştır. Her ne kadar seçim süreçleri terör eylemleri, baskı, kaçırılma gibi çeşitli güvenlik sorunları nedeniyle sıkıntılı geçmiş ve kesin seçim sonuçları hile karıştırma sebebiyle şaibeli bulunmuşsa da, en azından demokratik ülkelerdekine benzer şekilde seçimlerin yapılabilmesi dahi bir başarı olarak addedilmektedir.

Bir önceki başkanlık seçimleri 2014 Eylül’ünde gerçekleşmiş; Eşref Gani Cumhurbaşkanı seçilirken, seçimlere itiraz eden Abdullah Abdullah en sonunda İcra Kurulu Başkanlığı makamıyla yetinmek zorunda kalmıştı. Yine 2014’teki seçimlerde Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Raşid Dostum olurken, Server Daniş ise Cumhurbaşkanı İkinci Yardımcısı olarak atanmıştı.

Mevcut aşamda Afganistan 2018’deki Parlamento seçimlerinin ardından, 2019 Nisan’ından Haziran’a ve son olarak 20 Temmuz’a ertelenen seçimlere hazırlanıyor. Seçimlerde 3 tanınmış aday var: Gani, Abdullah ve Atmar. Eğer mevcut Cumhurbaşkanı Gani, bir kez daha seçilirse ikinci dönemini de dolduracağı için bir daha seçilme şansı olmayacak. Ne var ki Afganistan’daki mevcut siyasi, ekonomik ve güvenlik durumu ile gittikçe artan yolsuzluk, rüşvet, adam kaçırma, hırsızlık, Taliban ve DEAŞ kaynaklı terör vb. unsurlar, halkın Gani’ye olan güven ve itimatını tamamen zedelemiş olarak gözüküyor. Keza 5 yıllık performansı itibarıyla Abdullah Abdullah da halk nezdinde son derece yetersiz ve başarısız bulunuyor. Kısaca, halk, hem Gani’yi hem de Abdullah’ı denediği için Afganistan Eski Milli Güvenlik Müsteşarı Muhammed Hanif Atmar çok daha güçlü bir rakip olarak öne çıkıyor. Bu arada belirtelim Gani, Afgan Türklerine karşı oldukça negatif bir söylem ve uslup benimserken; Atmar ise kısmen daha yumuşak bir dil kullanıyor. Ancak her halükarda ikisi de Peştun milliyetçilikleriyle tanınıyorlar. Buradaki fark; Atmar’ın ikinci dönem seçilebilmek için muhtemelen daha ılımlı ve paragmatik hareket eedecektir. Zira Gani, son dönemde Afgan Türklerinin lideri olarak bilinen Raşid Dostum’un yetkilerini tamamen kısıtlamış ve düşmanlığını açıkça dile getirmekten imtina etmemişti. Bu açıdan bakıldığında Atmar’ın daha rasyonel ve makul bir uslup benimsemesi öngörübilir. Ancak her durumda, ABD’nin bizatihi desteklemesi sonucunda Peştun geleneğin güçlenerek devam ettirildiği; ülke meselesini ilgilendiren tüm hayati kararların sadece Cumhurbaşkanı, Özel Kalem Müdürü ve iki üç Peştun danışmana bırakıldığı sıklıkla zikredilen bir eleştiridir. Bu kapsamda ABD ve Batılı müteffklerinin Peştunları diğer etnik gruplara üstün görmeleri yüzünden ülkede yaşayan etnik grupların tam anlamıyla birbirlerine düşman hale geldikleri ve bu durumun aynı zamanda Peştun ağırlıklı Taliban’ın elini güçlendirdiğine dikkat çekiliyor. Öyle ki Gani’nin ancak yakın geçmişte, Başkanlık seçimlerine az bir süre kala, ağız değiştirdiği; İçişleri ve Savunma Bakanlıklarına Taliban’a karşı sert çıkış yapan iki yeni isim atadığı vurgulanıyor.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Atatürk-Amanullah Han arasında kurulan dostluk o kadar sağlam kökler üzerine inşaa edilmiş ki; bugün siyasi ve askeri mecradaki işbirliği kadar, halklar arasında güçlü bir kardeşlik bağı bulunuyor. Örneğin Türkiye, NATO’nun Afganistan’da icra ettiği askeri operasyonların hiçbir safhasında muharip unsur olarak yer almayı tercih etmemiştir. Bunun yerine NATO bünyesindeki Türk birlikleri eğit-donat, istihbarat, güvenliği sağlama gibi farklı misyonları yerine getirmek suretiyle Afgan ulus-devlet inşasına azami düzeyde katkı sunmaya çalışmışlardır. Ek bir not olarak, Türkiye’nin Afgan resmi makamları ve halkları nazarında kazandığı sevgi ve saygı sayesinde, NATO’lu devletlerin Kabil sokaklarında saldırıya uğramadan rahatça gezebilmek için arabalarına Türk bayrakları astıkları zamanları hatırlatmak gerekir. Öte yandan Türkiye’nin TİKA aracılığyla Afgan hükümeti ve halkına sunduğu muhtelif hizmetler (eğitim, sağlık, inşaat, altyapı vb.) fazlasıyla takdire şayandır. Ancak tüm bu faaliyet alanlarının içerisinde en kıymetlisi; Türkiye’nin Afganlıların eğitimine sunduğu destek gelmektedir. Türkiye sadece Afgan ordusuna ve polisine değil; aynı zamanda Afgan gençlerine oldukça yüksek sayıda burs imkanı tanımaktadır. Örneğin geçtiğimiz Ekim ayındaki Parlamento seçimlerinde 20’den fazla Türk kökenli milletvekili çıkmıştır. Bunların içerisinden 5 tanesi (bir önceki seçime göre artış kaydederek), Türkiye’deki üniversitelerden mezun olmuşlardır. Afganlara eğitim vermek ne kadar değerli ise; onlardan geri dönüş almak, onlarla olan iletişim ve bağı hiçbir zaman koparmamak da o kadar elzemdir. Dolayısıyla Türkiye’nin Kabil’deki Büyükelçiliği, Mezar-ı Şerif’teki Başkonsolosluğu ile TİKA’nın Kabil, Herat ve Mezar-ı Şerif’deki ofisleri ve elbette Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile Yunus Emre Enstitüsü aracılığıyla Afgan Türkleri ile daha sıkı bir iletişim ve işbirliği sağlaması zaruridir. Ancak bu sayede Ankara, hem Afganistan Türkleri için yol gösterici bir rol oynayacak hem de yumuşak gücünün çıktılarını bölgesel ölçekte temin edebilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.