Hayat Öteye Mektuplar / 14Dünyanın en zengin insanına

Öteye Mektuplar / 14 Dünyanın en zengin insanına

“İnsanları bilinçlendirmek adına bazı sanat ve düşünce adamlarının yazılarını fotokopiyle çoğaltıp dağıtırdın. Üzerine “Sen istersen tekrarı hayal değildir.” diye yazdığın, Osmanlı haritasını dağıtırken duyduğun mutluluğu da anlatmam. Bütün çaban “Ümmmet-i Muhammed’i bölen sınırların” kalkması içindi.”

Haber Merkezi Yeni Şafak
İroni yapmayı severdin ve: “Dünyanın en zengin, en mutlu, en bahtiyar, en yüksek mevkide olan insanıyım.” derdin.
İroni yapmayı severdin ve: “Dünyanın en zengin, en mutlu, en bahtiyar, en yüksek mevkide olan insanıyım.” derdin.

ARİF AY

Sen hepimizin “Kenan Ağabey”iydin. Hepimiz seni severdik, sen de bizi. Yüreğin insan sevgisiyle doluydu. Benim kuşağımdan seni tanıyan herkes “Kenan Ağabey” derdi sana. Kendi kuşağın daha çok “Dervişoğlu” ya da harita astsubaylığından emekli olduğun için “Komutan” diyenler de olurdu. Mesela, Rasim Ağabey (Özdenören) “Komutan” derdi.

Mü’min duyarlılığını hayatının her anında canlı tutardın. “Bir kötülüğe, bir çirkinliğe tanık olduğunuzda ona elinizle, dilinizle müdahale edin, bunları yapamıyorsanız kalbinizle buğuz edin.” İlkesi sende tam bir yaşam biçimiydi. Titizdin, naziktin, dikkatliydin. Tertipli ve düzenliydin. Düzensizliğe, dağınıklığa, dkkatsizliğe, kabalığa asla izin vermezdin. Cömerttin, cimrileri, bencilleri, mal-mülk, makam-mevki düşkünlerini hiç mi hiç sevmezdin. Mahruma, madura, yoksula, düşküne yardım etmek için çırpınır dururdun. “Madurun, mazlumun dini, milliyeti sorulmaz.” derdin.

Bir gün Ankara Onkoloji Hastanesi’nde yatan bir yakınını ziyarete gittiğinde, hastanenin bahçesinde yatan hasta yakınlarını, soğuktan tir tir titreyen kadınların çöplükten topladıkları kartonlar üzerinde yattıklarını görünce, o duyarlı yüreğine bir acı ve ateş düşer. Eşten, dosttan topladığın paralarla hastanenin hemen yakınına çorba dağıtma yeri açarsın. Anadolu’nun şehir, köy ve kasabalarından bu hastaneye hasta getiren yoksul insanlara, hasta yakınlarına çorba dağıtmaya başlarsın.

ALMAYI DEĞİL VERMEYİ SEVEN BİR İNSANDIN

1988’de on dört duyarlı insanla “Mahrumlarla Ekonomik Ve Kültürel Dayanışma Vakfı’nı (MEKDAV) kurarsınız. Çorba ve yemeğin dışında, ilaç, yol parası ve konaklama gibi çeşitli hizmetler de vermeye başlarsınız. Bunları yapmak için zenginliğin şart olmadığını gösterdin. Sadece duyarlı bir mü’min olmak yetiyordu. Emekli maaşından başka hiçbir şeyin olmadığını biliyorduk. İroni yapmayı severdin ve: “Dünyanın en zengin, en mutlu, en bahtiyar, en yüksek mevkide olan insanıyım.” derdin.

Almayı, biriktirmeyi değil, vermeyi, dağıtmayı seven bir insandın. Hep dağıtırdın; ilaç, yiyecek, giyecek vs. ...

İnsanları bilinçlendirmek adına bazı sanat ve düşünce adamlarının yazılarını fotokopiyle çoğaltıp dağıtırdın. Üzerine “Sen istersen tekrarı hayal değildir.” diye yazdığın, Osmanlı haritasını dağıtırken duyduğun mutluluğu da anlatmam. Bütün çaban “Ümmmet-i Muhammed’i bölen sınırların” kalkması içindi.

HEPİMİZİN KAHRAMANIYDIN

Vefatın üzerine yazdığı bir yazıda Hakan Albayrak “Kahramanım öldü!” demişti. Gerçekten bir kahramandın. Hepimizin kahramanıydın. Kahraman olmak için ille de ülke ya da dünya çapında bir şey yapmak gerekmiyordu. İnsanın tüm samimiyetiyle, tüm özverisiyle hayra müteallik bir şeyler yapması da kahramanlık değil mi?

  • Sevgili Ağabey,
  • Seni Cebeci Camii’nden ebedî âleme yocu edişimiz üzerinden on beş yıl geçmiş. Seni özledim be Ağabey! Geçen gün kitaplığımdan kitap alırken, senin fotokopiyle çoğaltıp dağıttığın ve bana da hediye ettiğin Sezai Ağabey’in “Monna Rosa”sı çıkıverdi kitapların arasından. Birlikte ne çok okurduk bu şiiri. Kalbimizin bir yerine sıkışmış gençlik aşklarımızı depreştirirdi bu şiir. Sigara dumanında kaybolmuş utangaç, mahçup yüzümüzü bir sıcaklık kaplardı.
  • Kitap hediye etmeyi çok severdin. Bunların çoğu satır altlarını cetvelle çizerek okuduğun kitaplar olurdu genellikle. Satır altlarını çizmekle yetinmez, sayfa kenarlarına notlar düşerdin. İşte o kitaplardan biri: 10 Mart 1996’da hadiye ettiğin Muhyiddin İbn el-Arabi’nin “Nakş El-Füsus Şerhi”. Bu kitabın yirmi dördüncü sayfasına şöyle bir not düşmüşsün: “Yani; insanda: 1. Melek gibi olma sıfatları, 2. Şeytan gibi olma sıfatları toplanmıştır. Bunlar, bedensel değil, ruhanî, kalbî telâkkilerdir.” Yine, Sezai Ağabey’in “Unutuş Ve Hatırlayış” adlı kitabının son sayfasına şunları yazmışsın: “Keşke 1400 yıllık maziyi hatırlasak, keşke niçin varolduğumuz / olmamız gerektiğinin SEBEBİ’ni anlayabilsek. 26.10.1996” Öyle iyi bir okuyucusun ki hangi birini yazayım.
  • Sevgili Kenan Ağabey,
  • Seninle yolumuz 12 Eylül 1980’den sonra Fatih Yurdakul dostumuzun 1981’de Zafer Çarşısı’nda açtığı Fatih Kitabevi’nde kesişmişti. Türkiye bir darbeye daha maruz kalmıştı. Ülkeyi generaller yönetiyordu. İdam sehpaları kuruluyor, fidan gibi gençler asılıyordu. Darbeci başı general övünerek “hem sağdan, hem soldan astık” diye beyanatlar veriyordu. Elli bir genç asılmıştı. Binlercesi de işkencelerle sakat bırakılmıştı. Gergindik, öfkeliydik.
  • Her hafta uğrardım Fatih Kitabevi’ne. Burası klasik bir kitapçı, bir ticarethane değil, sanat / kültür sahbetlerinin yapıldığı, yazarların, şairlerin, bürokratların, siyasetçilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin buluştuğu bir mekandı. Fatih Yurdakul, bu tarz kitapçılığı bütün sıkıntılarına, maduriyetlerine karşın bugün de sürdürmektedir. Onunki de ayrı bir kahramanlık.

İLK DOSLUK İLK İMZALI KİTAP

Kitabevine gergin ve sessiz bir biçimde giriş-çıkışım senin dikkatini çeker. Fatih Yurdakul’a “Kim bu?” diye sorarsın. O da “Aman takılayım deme, Edebiyat dergisinden Arif Ay.” der. Beni konuşturmayı kafana takmışsın o andan itibaren. Yine bir gün tam çıkıyordum ki “Beyefendi, ülkenin bu hâli için ne yapmak gerekir?” diye bir soru sormuştun. Ben de gayrı ihtiyârî “Amuda kalkmak lâzım.” deyip çıkmıştım. Seni üzdüğümü düşünerek verdiğim bu cevap içime dert olmuştu. Ertesi gün kitabevine gittiğimde birbirimizin gözünün içine bakarak ikimiz de tebessüm etmiştik. Benim Niğdeli olduğumu öğrenmiştin. Sen de Fertekliydin. Benim köyün adı resmiyette Balcı Köyü ama Niğde-Bor çevresinde Cücü olarak bilinir. Fertek’le Cücü birbirine yakın, arada Melendiz Dağı var sadece. “Cücü’den hurdacı, halıcı, mobilyacı, bir de ekin suyu yüzünden, yayla yüzünden birbirini vuran adamlar çıkar. Sen nasıl çıktın o mağaradan?” diye takılmadan edemezdin. Fertek, okumuş oranı hayli yüksek bir kasaba olduğu için öve öve bitiremezdin. Hediye ettiğin kitaba şunu yazmıştın: “Türkiye köyünün en iyilerinden sevgili Arif Ay’a yadigâr... 08.12.1997, Kenân Dervişoğlu.”

Bu tanışmayla birlikte dostluğumuz günden güne derinleşti. İkimiz de Cebeci’de oturuyorduk. Görüşmediğimiz gün nadirdi. Genellikle Hukuk Fakültesi’nin karşısındaki Seyhan Çayevi’nde (şimdi yerinde yeller esiyor) buluşurduk. Yine bir güz günü sen, Nedim ve ben birlikte masamıza oturmuş, bir taraftan çaylarımızı yudumluyor, bir taraftan da günün değerlendirmesini yapıyorduk. Bir ara susuldu. Sen bulmaca çözmeye, Nedim Suç Ve Ceza’yı İngilizcesinden okumaya başladınız. Ben de o anda zuhur eden şiiri not defterime yazıyordum. Şiiri yazdıktan sonra okudum size. Şimdi o şiiri bir kez daha okumak istiyorum:

  • SEYHAN ÇAYEVİ
  • masamızdan geçiverdi öğlen
  • çay tadında bir öğlen
  • gazeteler yapış yapıştı ifrazdan
  • arizona vadisi’nde ateş yakan bir kızılderili gibi
  • geçti gitti öğlen
  • yol kazıcıları kazadursunlar yolu
  • biz de gideriz birazdan
  • gölgeler ayakkabı boyacılarına kaldı
  • hayatları kaldırımlar gibi bungun
  • hiç cila vurmadıklarından belli
  • yüzleri gibi solgun günleri
  • onlar da geçti masamızdan
  • boyayalım abi der gibi
  • garson tacettin boşları toplar
  • uysallık bir hazandır onda
  • rüzgârın önünde bir yaprak gibi
  • bayburt’tan düşmüş seyhan’a
  • bulmaca çözer dervişoğlu
  • her karede zamanı arar
  • kalemi ikindiye kayar
  • kendine dalar da dalar
  • biz bu masada hep varız
  • hayat bizi, biz hayatı yoklarız
  • gün gelir kalkar gideriz

Bu şiiri unuttuğum için hiç bir kitabıma girmemiş. Geçen yıl yeni bir şiir kitabı hazırlarken hatırladım. İnternetten aramaya başladım. Şiirin yayımlandığı derginin ve o derginin nerede olduğu bilgisine ulaştım. Dergi Maraş’ta bir sahaftaymış. Ömer Erinç (Duran Boz) kardeşimize telefon ettim. Sağ olsun dergiyi alıp gönderdi. Böyle yitik şiire kavuşmuş oldum.

SEN MASADAN ERKEN KALKTIN

  • Sevgili Ağabey,
  • Sen o masadan erken kalkıp gidenlerdensin. Hani der ya Yahya Kemal “Sessiz Gemi” şiirinde: “Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden / Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.” Gidenlerin yerinden memnun olup olmadıklarını bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var, o da, oradaki hâlimizi, buradaki hâl ve hareketlerimizin belirlediğidir.
  • Zaman kısaldıkça özlem artıyor. Şimdi bizler de dünya limanında bizi alacak gemiyi bekleyen birer yolcuyuz. Gemi ne zaman demir alır bilemeyiz. Sen hep şunu derdin: “Dünya bir gündür. O da bugündür.”
  • Sevgili Ağabey,
  • Mektubumu ancak Federico Fellini’nin ya da Akira Kurosawa’nın filimlerindeki sahneleri aratmayacak bir eylemini yâd ederek bitireceğim.
  • Evin Cebeci Camii’ne yakın olduğu için genellikle akşam, yadsı ve sabah namazlarını camide kılardın. Cebeci Camii’nin cemaatinin çoğunluğunu asker ve bürokrat kökenli emekliler oluşturuyordu. Bunlar da fötr şapka giyerlerdi. Fötr şapkanın temsil ettiği zihniyeti iyi bildiğin için bu adamlardan hiç hazzetmezdin. Bir akşam, akşam namazının farzı kılınıp, cemaat sünneti kılmaya başlayınca, hızlıca vestiyere yönelip yanında getirdiğin çuvala fötr şapkaları doldurup Cebeci Köprüsü’nden tren yoluna boca etmen bir olur. Az da olsa için rahatlar.
  • Allah’ın rahmeti, bereketi üzerine olsun. Mekânın cennet olsun sevgili Kenan Ağabey.
Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.