<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gazete</link>
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <item>
      <title>Hüsnühatta harf, nazar, nur ve görme terbiyesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/husnuhatta-harf-nazar-nur-ve-gorme-terbiyesi-4836654</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/husnuhatta-harf-nazar-nur-ve-gorme-terbiyesi-4836654" rel="standout" />
      <description>İbn Arabî’nin verdiği dikkat çekici örneklerden biri de bazı ayetlerin insanlar üzerinde özel tesirler meydana getirmesidir. Ona göre kimi insanlar belirli ayetleri okuduklarında kendilerinde meydana gelen ruhsal değişimleri fark ederler. Daha sonra aynı ayeti tekrar okuduklarında aynı etkinin yeniden ortaya çıktığını görürler. Bu gözlem, İslam dünyasında yazının neden yalnızca okunmak için değil, seyredilmek için de üretildiğini açıklamaktadır. Nitekim hüsnühat levhaları seyredenine bilgi vermekten</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264736&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264736&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İbn Arabî’nin verdiği dikkat çekici örneklerden biri de bazı ayetlerin insanlar üzerinde özel tesirler meydana getirmesidir. Ona göre kimi insanlar belirli ayetleri okuduklarında kendilerinde meydana gelen ruhsal değişimleri fark ederler. Daha sonra aynı ayeti tekrar okuduklarında aynı etkinin yeniden ortaya çıktığını görürler. Bu gözlem, İslam dünyasında yazının neden yalnızca okunmak için değil, seyredilmek için de üretildiğini açıklamaktadır.</p><p>Nitekim hüsnühat levhaları seyredenine bilgi vermekten çok “hâl yüklemeyi”, gözü görmeye doyurmayı amaçlarlar. Bir levhanın karşısında duran kişi, yalnızca bir metin okumaz; aynı zamanda bir atmosferin içine girer. Yazının ritmi, istifin dengesi, harflerin birbirleriyle kurduğu ilişki, seyreden kişide fark edilmesi güç ama gerçek bir tesir meydana getirir.</p><p>Bütün bunlardan hareketle İbn Arabî’nin harf anlayışının, Nifferî’nin harf anlayışını tamamladığını söylemek mümkündür. Nifferî harfin perde olduğunu söylerken, İbn Arabî o perdenin nasıl örüldüğünü anlatmaktadır. Nifferî harften hurûcu öğretirken, İbn Arabî harfin mertebelerini göstermektedir. Nifferî huzuru merkeze alırken, İbn Arabî şekil ile ruh arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır.</p><p>Sonuç olarak hüsnühat, yalnızca güzel yazı değildir. O, zihinden söze, sözden şekle, şekilden manaya uzanan uzun bir yolculuğun görünür hâlidir. Harf bu yolculukta hem bir perde hem eşik hem de bir kapıdır. Hattat ise o kapıyı inşa eden kişi değil; onun eşiğinde edeple duran kişidir. Belki de bu sebeple klasik İslam dünyasında hattat, yalnızca bir sanatkâr değil, aynı zamanda bir hâl ve edep adamı olarak kabul edilmiştir.</p><p>İbn Arabî›nin harflere dair açıklamalarından hareketle hüsnühattın yalnızca estetik bir faaliyet değil, aynı zamanda bir ruh ve mana terbiyesi olduğunu belirtmiştik. Ancak meseleye biraz daha dikkatle baktığımızda, burada yalnızca yazı sanatına dair bir nazariyenin değil, aynı zamanda bir görme nazariyesinin de kurulduğunu fark ederiz. Kanaatimizce İslam sanatları içinde hüsnühattın ayrıcalıklı konumu da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır.</p><p>Modern estetik teorileri çoğu zaman sanatı “görülen nesne” üzerinden açıklar. İslam sanat düşüncesinde ise asıl mesele görülen şeyden çok görmenin kendisidir. Çünkü görmek, yalnızca gözün bir faaliyeti değildir; aynı zamanda idrakin, kalbin ve ruhun iştirak ettiği çoklu bir hadisedir. Bu nedenle İslam sanatları içinde hüsnühattı anlamanın yolu, yazıdan önce “nazar”ı anlamayı/bilmeyi gerektirir.</p><p>İbn Arabî›nin harfleri yazılı, sözlü ve zihinsel olmak üzere üç mertebede ele alması bu bakımdan son derece önemlidir. Çünkü bu tasnif bize harfin yalnızca gözle görülen bir şekil olmadığını öğretmektedir. Harf önce zihinde doğar, sonra sözde görünür hâle gelir ve nihayet yazıda şekillenir. Demek ki “yazı başlangıç değil sonuç”tur. Kalemin kâğıt üzerinde bıraktığı iz, daha önce zihinde ve gönülde gerçekleşmiş bir oluşumun son halkasıdır.</p><p>Buradan hareketle hüsnühattın ilk gayesinin yazı öğretmek değil, “bakmayı öğretmek” olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hattatın meşk ettiği şey yalnızca kalem değildir; dikkat, sabır, ölçü ve nazardır. Harflerin ölçüleriyle uğraşan kişi farkında olmadan kendi bakışını da terbiye etmektedir.</p><p>Nitekim klasik meşk usulüne dikkat edildiğinde, öğrencinin ilk yıllarında büyük ölçüde harflerin biçimleriyle meşgul olduğu görülür. Elifin boyu, be’nin kıvrımı, mim’in dönüşü, vav’ın eğrisi… İlk bakışta bunlar teknik ayrıntılar gibi görünür. Oysa gerçekte burada terbiye edilen şey gözün kendisidir. Çünkü dağınık ve aceleci bir bakış, harflerdeki ölçüyü göremez. Ölçüyü göremeyen el de doğru yazamaz. Böylece hüsnühat, el eğitiminden önce nazar eğitimine dönüşür.</p><p>Bu noktada Nifferî’nin “Harf bir perdedir ve perde bir harftir” sözü yeni bir anlam kazanır. Çünkü harf hem görünür olan hem de görünmeyene işaret eden şeydir. Görme eğer yalnızca harfin şekline takılırsa perde meydana gelir; fakat şekilden manaya geçerse aynı harf kapıya dönüşür. Bu sebeple hüsnühattın asıl meselesi güzel şekil üretmek değil, şekilden manaya geçiş imkânı oluşturmaktır.</p><p>İbn Arabî›nin harflerin şekillerine dair söyledikleri de bunu destekler. Ona göre harflerin tesiri yalnızca seslerinden veya manalarından kaynaklanmaz; şekillerinin de kendilerine mahsus özellikleri vardır. Bu yüzden yazının biçimi yalnızca estetik bir tercih değildir. Şekil, mananın görünme tarzıdır. Hattatın vazifesi de görünmeyeni görünür kılacak en uygun şekli bulmaktır. Hüsnühat psikolojisi ise son tahlilde harf, nazar ve nur dahil mezkur ilişkileri anlama düzeyine göre gerçekleşir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/husnuhatta-harf-nazar-nur-ve-gorme-terbiyesi-4836654</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>300 Spartalı bulamadık yine iyi mi?  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/300-spartali-bulamadik-yine-iyi-mi-4836660</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/300-spartali-bulamadik-yine-iyi-mi-4836660" rel="standout" />
      <description>Kendi hikâyemizi yazıp anlatmaya çok düşkünümdür. Her gün hevesim biraz daha kırılsa da bir yazarın kendisinin ve “biz” diyerek tanımladığı evrenlerin hikâyesini anlatmaktan daha iyi bir işi olmadığını düşünüyorum. Yaşı şimdi 50’ye dayanmış bizim kuşağın “her şeyi gördüm, içim rahat” dememesi için de pek gerekçesi yok bana sorarsanız. Bu her şeyi görme hali yazmanın namusuyla birleşince sosyolojimizi, değişimimizi, dönüşümümüzü anlatmaktan yana oluyorum her seferinde. Ne ki bunun afiyet kaçırıcı</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264691&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264691&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Kendi hikâyemizi yazıp anlatmaya çok düşkünümdür. Her gün hevesim biraz daha kırılsa da bir yazarın kendisinin ve “biz” diyerek tanımladığı evrenlerin hikâyesini anlatmaktan daha iyi bir işi olmadığını düşünüyorum. </p><p>Yaşı şimdi 50’ye dayanmış bizim kuşağın “her şeyi gördüm, içim rahat” dememesi için de pek gerekçesi yok bana sorarsanız. Bu her şeyi görme hali yazmanın namusuyla birleşince sosyolojimizi, değişimimizi, dönüşümümüzü anlatmaktan yana oluyorum her seferinde. Ne ki bunun afiyet kaçırıcı iki yanı var. İlki şu: Okur bulamıyorsunuz çünkü güncelin çamurunda debelenmenin popülaritesi yüksek, hikâyemizi anlatmaya çabalamanın popülaritesi olağanüstü düşük. İkincisi de şu: Artık pek kendimizle yüzleşmek, karşılaşmak, hesaplaşmak istemiyoruz galiba. Başta kendim olmak üzere “biz” dediğim her evrende bir “ört ki ölek” duygusu hâkim. </p><p>Bu, burada bir dursun. </p><p>İdris Şahin diye biri var. Aradığını bulamadığı AK Parti’den DEVA’ya geçti, zihnim beni yanıltmıyorsa partisinin İstanbul belediye başkan adayı oldu, oradan da CHP’li seçmenin oylarıyla Ankara’dan DEVA Partisi vekili olarak Meclis’e attı kendini. </p><p>Dümdüz Anadolu insanıdır Şahin. Hatta dümdüz Orta Anadolu insanı. O yüzden hemen her orta Anadolulu gibi politik değişiminin onu nasıl savurduğunu göremiyor muhtemelen ve bu da bizim hikâyemize dahil. </p><p>Sosyal medyada Müslümanları aşağılamak (burada Müslüman; Anadolulu Sünni anlamına gelir) için 8-10 yıldır dolaşımda olan bir yaveyi kendi sözüymüş gibi paylaştı Şahin. Söz şöyle: “Peygamberin kabak sevdiğini anlatanlar, gösteriş sevmediğini, servet biriktirmediğini anlatmıyor. Ebu Hanife’nin şaraptan uzak durduğunu anlatanlar, sultan sofrasına oturmadığını, zulme baş eğmediğini anlatmıyor. Çünkü uyanmış bir toplum değil, uyuşturulmuş bir toplum istiyorlar.” </p><p>Öznesiz, isimsiz, anlamsız bu söz öbeğinin bir tek hedefi var malum: Anadolu’nun Sünni ana omurgasına “koyun” demek. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kabak sevgisini anlatmaya değer bulmama otoritesi taslayıp ahlâkî üstünlük pozu kesen bu pespaye cümleyi, aslında kendisine de “koyun” diyerek dolaşıma sokunca işinin tamam olduğunu zannediyor muhtemelen Şahin. Acayip bir ahlâkî üstünlük alanına ilerlediğini falan vehmediyor. </p><p>İki ön kabulü var cümlenin. Bir: Peygamberimiz’in kabak sevgisi anlatmaya değmez. İki: Peygamberimizin kabak sevgisini anlatanlar O’nun servet biriktirmediğini anlatmaz. “Din kitlelerin afyonudur” diyecek de diyememiş sayınımın vekili yani. Dünyadaki hiçbir politik pozisyon bir Anadolu insanını bu kadar düşmüşken görmeye değmez. Bu, bizim hikâyemizin en sevimsiz gerçekliklerinden biridir.  </p><p>Patikayı değiştirip bizim hikayemize dahil bir başka yere ilerleyeyim. 3.000 i..e ile dolu bir gemi İstanbul’a doğru yoldaydı malum. Bizim mahallede herkes “valilik, İçişleri Bakanlığı falan bu geminin gelişini yasaklasın” diyerek ölüm uykusuna yattılar. Yasak gelince de “ohhh” deyip rahatladılar her zamanki gibi. “Bize yazıklar olsun” dedim ben de. </p><p>3.000 i..e’nin İstanbul’a girişine sivil olarak engel olamayacak bir topluluk haline geldiysek bize yazıklar olsun. 3.000 i..e’ye  karşı sivil inisiyatif ortaya koyacak 300 Spartalı bulamıyorsak bize yazıklar olsun. Bu bir. </p><p>3.000 i..e’nin elini kolunu sallaya sallaya gelip İstanbul’da gönüllerince pisliklerini sergileyip ellerini kollarını sallaya sallaya dönüp gidecekleri bir ülke inşa ettiysek, Türkiye böyle bir ülkeyse bize yazıklar olsun. Bu iki. </p><p>Nesilleri ifsat eden LGBT ideolojisine karşı devletin valisinden, İçişleri Bakanı’ndan, kolluk kuvvetlerinden yardım dileneceksek bize yazıklar olsun. Bu da üç. </p><p>Bak görüyor musunuz? Yine okunmayacak bir yazı yazdım. Belki ODA TV “Yeni Şafak Yazarı bu kez de i..eleri hedef gösterdi” diye manşete çıkarır yazımı da sayın sözcü falan bir takım aşırı enteldantel laflarla beni bir kez daha satar. </p><p>Ben de gündeme gelmek istiyorum. Ben de meşhur olmak istiyorum. Saksı değilim ben. Anlıyorsunuz değil mi? </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/300-spartali-bulamadik-yine-iyi-mi-4836660</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manasız muhalefet …</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/manasiz-muhalefet--4836661</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/manasiz-muhalefet--4836661" rel="standout" />
      <description>Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan, Türkiye’nin en eski siyasi partisi… Simgesi, Kemalizm’in temel ilkeleri olan Cumhuriyetçilik, Devrimcilik, Laiklik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Devletçiliği temsil eden Altı Ok… 1923’te siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik reformların uygulanmasında temel araç olması amaçlanmış bir parti... Ulvi hedeflerle yola çıkmış, Cumhuriyet’i kuran parti olarak büyük mana ve itibar sahibi… Sonrası… 1950’den bu yana tek başına iktidar yüzü görmemiş, hizip kavramıyla</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264640&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264640&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan, Türkiye’nin en eski siyasi partisi… </p><p>Simgesi, Kemalizm’in temel ilkeleri olan Cumhuriyetçilik, Devrimcilik, Laiklik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Devletçiliği temsil eden Altı Ok… </p><p>1923’te siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik reformların uygulanmasında temel araç olması amaçlanmış bir parti... Ulvi hedeflerle yola çıkmış, Cumhuriyet’i kuran parti olarak büyük mana ve itibar sahibi…</p><p>Sonrası…</p><p>1950’den bu yana tek başına iktidar yüzü görmemiş, hizip kavramıyla özdeşleşmiş bir parti…</p><p>Yıl 2026…</p><p>Kurucu manasından uzaklaşmış, hukuki ve siyasi kaos sarmalında, kriminal olaylarla anılarak birbirine girmiş bir parti… </p><p>Suç örgütü kurmak ve yönetmek, rüşvet almak, irtikap, ihaleye fesat karıştırmak, nitelikli dolandırıcılık ve kişisel verileri hukuka aykırı kaydetmek gibi ciddi suçlardan yargılanan içeridekilerin ve onları destekleyenlerin “Darbeci, hain, yargı kolları başkanı, kukla ve dahili bedhah kayyım!” diyerek genel başkanlarına hakaret ettikleri parti…</p><p>Peki, nasıl oldu da Cumhuriyet Halk Partisi böylesi bir yokluğun, savruluşun ve manasızlığın öznesi hâline geldi? </p><p>Bireysel Psikoloji ve Derinlik Psikolojisinin (Individual Psychologie, Tiefenpsychologie) kurucusu Alfred Adler, insanın en temel güdüsünün bir “Amaca yönelmek ve toplumla bütünleşmek (toplumsallık duygusu / Gemeinschaftsgefühl)” olduğunu söyler. Adler’e göre bir yapı ya da birey, gerçek potansiyeliyle topluma fayda sağlayamadığında ortaya çıkan aşağılık kompleksini, sahte bir “üstünlük çabasıyla” yani çatışmayla, hırçınlıkla telafi etmeye çalışır. </p><p>Halkla sahici bir bağ kurarak iktidar olma amacını, varoluş nedenini, manasını ve toplumsallık duygusunu yitiren parti, kendi içinde bir iktidar savaşına tutuşmuş durumda. Tüm bunlar, CHP’yi yapıcı bir toplumsal güç olmaktan çıkaran, Adler’in altını çizdiği aşağılık kompleksinin kurumsal alametleri olarak tarif edilebilir.</p><p>Simon Sinek’in ünlü “Altın Çember” teorisi net bir kural ortaya koyar: Başarılı organizasyonlar, Ne yaptıklarından ya da Nasıl yaptıklarından önce, Neden var olduklarını bilmelidirler. Sinek’e göre Neden (Why), bir yapının varoluş gerekçesidir, inancıdır, ruhudur. Bizim en sevdiğimiz deyişle manasıdır…</p><p>Sinek’in uyardığı gibi: “İnancını (manasını, varoluş nedenini) kaybeden yapılar, manipülasyon ve kaostan beslenmeye mahkûmdur.”</p><p>İtibar, tutarlılık gerektirir. CHP’yi kuran iradenin saygınlığı ile bugünün vandalist üslubu arasındaki o derin uçurum mana kaybının ta kendisidir.</p><p>1923’te müthiş bir vizyon ve adanmışlıkla, Osmanlı’nın küllerinden bir cumhuriyet var eden o “Altı Ok”, bugün kendi içindeki kirliliklerin, rüşvet iddialarının ve iktidar savaşının hedefi hâline geldi.</p><p>“Dilimizde tüy bitti” desek yeridir: İktidar, en baskıcı diktatörlükten mutlak monarşilere kadar her yönetim şeklinde vardır. Oysa cumhuriyetin, demokrasinin asıl temel güvencesi iktidar değil, muhalefettir.</p><p>Muhalefet, ülkenin denetim gücüdür. İktidarın gücü suistimal etmesini engellemek ve şeffaflığı sağlamak en temel görevidir. Sadece eleştirmekle değil, “Biz olsak nasıl daha iyi yapardık?” sorusuna somut, inandırıcı projelerle yanıt vermekle yükümlüdür. </p><p>İktidar ülkeyi yönetir ama muhalefetin kalitesi demokrasinin seviyesini belirler. </p><p>Gelin görün ki, ana muhalefet partisi CHP’nin içinde bulunduğu durum, Sayın Cumhurbaşkanı’nın altını çizdiği gibi başta demokrasi olmak üzere gelecek tasarımına etki eden tüm siyasi kavramları hasarlamaktadır… </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2026/6/30/9ea622fb-manasiz-muhalefet-.webp" data-card-width="1198" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2026/6/30/9ea622fb-manasiz-muhalefet-.webp" data-card-caption="Genel Birincilik Ödülü Tuy Tran Van, “Fishing Net” - Vietnam"></p><h2>Sanata dönüşen Anadolu ruhu ve alın teri</h2><p>Sanatın duygularımızı tazelemek ve bizi özümüzle, ruhumuzla buluşturmak için harika bir köprü oluşturduğuna, “Yaşama Sanatına” hizmet ettiğine (B. Brecht) inananlardanız. Tam da böyle, ruhumuza dokunan bir sergideydik. </p><p>Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından, DenizBank’ın ana destekçiliğinde düzenlenen “Uluslararası Tarım, Orman ve İnsan Fotoğraf Yarışması” kapsamında ödül alan ve sergilenmeye değer bulunan 100’ü aşkın eserden oluşan serginin açılış kurdelesini hep birlikte kesme bahtiyarlığını ve gururunu yaşadık. Sağ olsunlar, nezaket gösterdiler… </p><p> “Bereketin Yüzyılı” temasıyla düzenlenen yarışmaya, 51’i yabancı olmak üzere 2 binden fazla katılımcı, 6 bini aşkın eserle başvurmuş. Değerlendirme sonucu 13 eser ödüle layık görülmüş. Bir eser de Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın “Bakan Özel Ödülü” ile taçlandırılmış.</p><p>Tarım ve Orman Bakanlığı Eğitim ve Yayın Dairesi Başkanı Dr. Bülent Kahraman Çolakoğlu açılış konuşmasında “Bugün gıda güvenliğinin sürdürülebilirliği için tarımsal üretimin devamlılığı son derece önemli. Biz, bu yarışma aracılığıyla tarımsal üretime genç ve zinde üreticiler kazandırmayı hedefliyoruz” dedi. Amacı yarışmanın toplumsal farkındalık uyandırma konusundaki çabasına değinmekti. </p><p>Estetik uğraşın ötesinde, sanatın ülkenin en stratejik meselelerinden tarıma genç ve zinde zihinleri çekmek için araç olarak kullanması çok önemli. </p><p>DenizBank Genel Müdürü Recep Baştuğ da tarımı sadece bir kilit destek ve finansman alanı olarak görmediklerini; işin içine teknolojiyi, verimliliği, su yönetimini ve sürdürülebilirliği katan bir stratejiyle hareket ettiklerini belirtti. Bir finans kurumunun 25 yıldır Türk tarımının yanında durması ve bu işi liderliğe taşıması çok kıymetli. </p><p>16 yılda 50 bini aşkın başvuru yapılmış, 14 bine yakın sanatçı bu havuzda buluşmuş ve devasa bir kültürel arşiv birikmiş. İşte bu arşivden seçilen eserlerden oluşan, Anadolu’nun ruhunu ve alın terini sergileme amacındaki etkinlik, DenizBank’ın kültür-sanat dünyamıza kazandırdığı Galeri Deniz’de 16 Temmuz Perşembe gününe kadar ziyaret edilebiliyor. </p><p>Son bir not: Bir sonraki yarışmanın teması “Kadının Emeği, Tarımın Geleceği” imiş ve 31 Ağustos 2026’ya kadar başvurulabiliyormuş…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/manasiz-muhalefet--4836661</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Şafak’ın 6 adımı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/yeni-safakin-6-adimi-4836665</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/yeni-safakin-6-adimi-4836665" rel="standout" />
      <description>Yeni Şafak ekonomiyi faizciden kurtaracak 6 maddelik programını geçtiğimiz Pazar tekrar manşete taşıdı. Son ekonomik reform girişimi iyi hazırlanmayıp başarısız olduğundan reform çağrısına toplum bir perdeyi incecik kıyalayıp çekinerek baksa da ben gazeteyi alınca öyle yapmadım. Hele rafa kaldırılan kitaplardaki eski yanlışlar bugüne reform diye satılırken daha dikkatli baktım. Varsın ekonomik reform ihtiyacı üzerine düşünmek bile suçken atılan manşete bakmak örgütlü suç olsun… Şimdi tam bu köşeden</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264592&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264592&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Yeni Şafak ekonomiyi faizciden kurtaracak 6 maddelik programını geçtiğimiz Pazar tekrar manşete taşıdı.</p><p>Son ekonomik reform girişimi iyi hazırlanmayıp başarısız olduğundan reform çağrısına toplum bir perdeyi incecik kıyalayıp çekinerek baksa da ben gazeteyi alınca öyle yapmadım.</p><p>Hele rafa kaldırılan kitaplardaki eski yanlışlar bugüne reform diye satılırken daha dikkatli baktım.</p><p>Varsın ekonomik reform ihtiyacı üzerine düşünmek bile suçken atılan manşete bakmak örgütlü suç olsun…</p><p>Şimdi tam bu köşeden ben de biraz düşünce suçu işleyeceğim.</p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE EKONOMİSİNİ SAVUNMAYI BİR DÜŞÜNMELİ</strong></p><p>Çünkü bugün artık ekonominin konusu büyüme ve kalkınmadan ibaret değil. Jeoekonomi çağındayız. Ekonomi refahla beraber bir güç ve güvenlik alanı olarak yeniden inşa ediliyor.</p><p>Biz de buna uygun olarak Türkiye’de reform tartışmasını ekonominin tüm değer önerileriyle beraber ekonomik güvenlik mimarisi üzerinden yapmak zorundayız.</p><p>Güç ve güvenlik derken boğucu bir ekonomi değil kastım. Ölçümüz ekonomiyi “genişleterek” savunmasız bırakmamak olmalı. Çin, Avrupa, Amerika bile bırakmıyor. Hatta silaha çeviriyor. Yani ekonomik gücün yanlış veya bilinçsiz ellerde silaha dönüştüğü bir zamandayız.</p><p>Ve fakat dünyanın en savunma kaygısı duyulmayan ekonomilerinden birisiyiz. Ekonomik birimlerin güçlü küresel etkilere rağmen kendi kapasiteleriyle kendi varlıklarını koruması bekleniyor.</p><p>6 adım üzerine düşününce ekonominin güvenlik açığının kapatılmaya çalışıldığı bir çerçeve görüyorum.</p><p>Ben de zaten adalet kaygısıyla yeni ağlar, yeni bağlar, güçlenmesi gereken işbirlikleri ve yeni bir ekonomik coğrafya kurma üzerine düşünsel biraz da uygulamalı olarak çalışıyorum. Aklın yolu bir.</p><p>Bizim bu 6 maddeyi çerçevelememiz gerekiyor. Uygulama her nasıl olacaksa. Hatta başka maddeleri de eklememiz gerekiyor. Sadece teknik bir paket olarak değil, ekonomik reformu ele alırken bir ekonomik güvenlik mimarisi de ortaya çıkarmak için.</p><p><br></p><p><strong>PARA GÜVENLİĞİ</strong></p><p>Dolarizasyonun bir güvenlik sorunu olduğunu ortaya koymamız gerekiyor. ABD karşısında en aciz ülkeler en dolarize ülkelerdir. Hem herkesin TL aleyhine oynadığı bir kumar kaçınılmaz şekilde TL’ye bir sıfır ekler. Ki yaşadığımız budur. ABD kazanır, kumarı kazandığını sananlarsa kaybeder.</p><p><br></p><p><strong>TİCARET GÜVENLİĞİ</strong></p><p>Çin ile ticarette ürün ürün strateji geliştirmek yerine bir paket ortaya çıkaramayan muteber tek ekonomi olduğumuzu fark etmemiz gerekiyor. Hindistan gibi ekonomilerin karşılıklılık üzerine nasıl ele alınacağını en azından Avrupa kadar çalışmamız gerekiyor. Büyük ölçekli üretim yapan ekonomilerle ticarette; sektör, norm, finansman, lojistik ve yatırım karşılıklılığını birlikte ele alan paket stratejilerle hareket etmeliyiz.</p><p><br></p><p><strong>GIDA GÜVENLİĞİ</strong></p><p>Gıda güvenliğini anonim şirket zincirlerin tahakkümünden çıkarmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Yeni Şafak’ın önerdiği Cumhur Reyonu içinde: tarımın finansmanı, fiyat erişilebilirliği, dağıtım zinciri, piyasa yoğunlaşması, perakende zinciri rantı, kamu-toplum-piyasa dengesi, kooperatif/yerel üretim ağları ilişkisi gibi birçok meseleyi çözebiliriz.</p><p><br></p><p><strong>RANT VE FAİZ</strong></p><p>Rant ekonomisi olmanın ötesine geçmenin yol haritasını çizmemiz gerekiyor. Rant kovalayıcılığın faizci anlayışı beslediğini görebilmemiz gerekiyor. Ya kur rantı yahut yüksek faiz arasında gidip geliyoruz.</p><p>Vergi düzeninin acilen sadeleştirilmesi gerekiyor. Vesaire vesaire…</p><p>Ezcümle 6 adım özelinde söylenecek bellidir. Türkiye, finans kapitalin kısa vadeli getiri baskısına, Çin’in ölçek avantajına, Hindistan’ın yükselen rekabetine ve içerideki faiz-rant alışkanlıklarına karşı bütünlüklü bir ekonomik güvenlik mimarisi kurmak zorundadır. En azından retorikten sıkılanlar için…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/yeni-safakin-6-adimi-4836665</link>
      <subcategory>Yusuf Dinç</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutuplaşma, normalleşme ve birlik ruhu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/kutuplasma-normallesme-ve-birlik-ruhu-4836670</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/kutuplasma-normallesme-ve-birlik-ruhu-4836670" rel="standout" />
      <description>AK Parti’nin Sapanca’da gerçekleştirdiği istişare toplantısı, yalnızca teşkilat açısından değil, Türkiye’nin siyasal vizyonu bakımından da önemli mesajlar içeriyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının merkezinde birlik ruhu, normalleşme ve siyasette istikrar vurgusu yer aldı. AK Parti›nin kuruluşundan bugüne kadar savunduğu temel değerlerin değişmediği, bu değerlerin milletin tarihinden, kültüründen ve medeniyet birikiminden beslendiği bir kez daha ifade edildi. AK Parti’yi diğer</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264520&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264520&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>AK Parti’nin Sapanca’da gerçekleştirdiği istişare toplantısı, yalnızca teşkilat açısından değil, Türkiye’nin siyasal vizyonu bakımından da önemli mesajlar içeriyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının merkezinde birlik ruhu, normalleşme ve siyasette istikrar vurgusu yer aldı. AK Parti›nin kuruluşundan bugüne kadar savunduğu temel değerlerin değişmediği, bu değerlerin milletin tarihinden, kültüründen ve medeniyet birikiminden beslendiği bir kez daha ifade edildi.</p><p>AK Parti’yi diğer siyasi hareketlerden ayıran temel özellik, yerli ve milli bir perspektifle Türkiye’nin tam bağımsızlık hedefini adım adım inşa etmeye çalışmasıdır. Değişen uluslararası şartlara göre esnek adımlar atılırken, temel istikametten sapılmamıştır. Son yıllarda savunma sanayiinden diplomasiye, enerji politikalarından bölgesel krizlere kadar Türkiye’nin artan etkisi, bu stratejik yaklaşımın somut sonuçlarını ortaya koymaktadır.</p><p>Toplantının en dikkat çekici başlıklarından biri kutuplaşma ve normalleşme tartışmaları oldu. Türkiye, uzun yıllar boyunca Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-dindar, modern-geleneksel gibi yapay fay hatları üzerinden ayrıştırıldı. Başörtüsü yasağı, laiklik tartışmaları ve vesayet düzeni bu kutuplaşmanın en belirgin örnekleriydi. Devletin askerî ve sivil bürokrasisini elinde tutan seçkinci anlayış, farklı yaşam tarzlarına baskı uygulayarak toplumsal gerilimleri derinleştirdi.</p><p>Buna karşılık AK Parti, kuruluşundan itibaren demokratikleşmeyi, hak ve özgürlüklerin genişletilmesini ve toplumsal normalleşmeyi önceleyen bir siyaset izledi. Buna rağmen yıllarca kutuplaştırıcı siyaset yapmakla suçlandı. Oysa bugün gelinen noktada, Cumhurbaşkanı’nın da ifade ettiği gibi, “Bu durum Türkiye’nin yeni normali değil, bütün zamanların normalidir.” Devlet artık belirli bir zümrenin değil, bu topraklarda yaşayan 86 milyon vatandaşın ortak devletidir.</p><p>Türkiye’nin normalleşmesini anlamak için geçmiş ile bugünü karşılaştırmak yeterlidir. 1990’lı yılların gündeminde hükümet krizleri, başörtüsü tartışmaları, askerî müdahale tehditleri, faili meçhul cinayetler, terör, vesayet tartışmaları ve ekonomik krizler bulunuyordu. Bugünün gündemi ise yatırımlar, kalkınma hamleleri, deprem bölgesinde inşa edilen konutlar, Mavi Vatan, Türk Devletleri Teşkilatı, Irak Kalkınma Yolu, hicaz demir yolu, savunma sanayii, küresel diplomasi, Gazze, Ukrayna-Rusya ve Orta Doğu’daki gelişmeler gibi uluslararası ölçekte stratejik konulara odaklanmaktadır.</p><p>Terörsüz Türkiye hedefi, Kürt meselesinin demokratik siyaset ve milli birlik ekseninde çözümüne yönelik önemli bir aşamayı ifade etmektedir. Benzer şekilde Alevi vatandaşların talepleri de devlet ile sivil toplum arasında yürütülen diyalog mekanizmalarıyla ele alınmaktadır. Farklı kimliklerin özgürce yaşanması, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının ortak paydasını güçlendirmektedir.</p><p>Türkiye siyasetinin muhalefet açısından allak bullak olduğu bir dönemde AK Partinin ilk günkü heyecanı taşıyarak, sürekli kendini yenileyerek var olan fikirlerini olgunlaştırarak ileriye bakması çok önemli. </p><p>Türki siyasetinin bugünkü sorunu iktidar partisinin siyaset üretiminde yalnız kalmasıdır. Hükümet partileri daha çok icraat ve hizmetleriyle öne çıkar. Muhalefet eleştirileri iktidar icraatlarını olgunlaştırır. Uzun yıllar muhalefet partileri var olanı olgunlaştırmak yerine var olanı yok sayan bir siyaset güttüğü için yıkıcı muhalefetten öteye geçemedi. Bu durum onları ülke gerçekliğinden fersah fersah uzağa düşürdü. </p><p>Sapanca İstişare Toplantısı’nın verdiği temel mesaj açıktır: Türkiye artık enerjisini iç çatışmalara değil, küresel rekabete, kalkınmaya ve güçlü devlet vizyonuna yöneltmektedir. Birlik ruhu, normalleşme ve kuruluş ilkelerine bağlılık hem AK Parti’nin hem de Türkiye’nin geleceğe yönelik en önemli siyasi istikametini oluşturmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/kutuplasma-normallesme-ve-birlik-ruhu-4836670</link>
      <subcategory>İhsan Aktaş</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın İran tahterevallisi..</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trumpin-iran-tahterevallisi-4836675</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trumpin-iran-tahterevallisi-4836675" rel="standout" />
      <description>ABD’nin ana akım yayın organlarından “New York Times” gazetesinden Maggie Haberman ve Jonathan Swan’ın “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın İmparatorluk Başkanlığı’nın İç Yüzü” başlıklı ortak kitapları geçtiğimiz hafta raflarda yerini aldı. Yaklaşık 500 sayfalık kitapta Trump’ın “Durum Odası”ndaki İran savaşıyla ilgili tartışmaların detaylarına da yer veriliyor. Pazar günü NBC News’de “Meet The Press” programına konuk olan gazeteci Maggie Haberman,  ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran’la rejim</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264448&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264448&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD’nin ana akım yayın organlarından “New York Times” gazetesinden Maggie Haberman ve Jonathan Swan’ın “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın İmparatorluk Başkanlığı’nın İç Yüzü” başlıklı ortak kitapları geçtiğimiz hafta raflarda yerini aldı. Yaklaşık 500 sayfalık kitapta Trump’ın “Durum Odası”ndaki İran savaşıyla ilgili tartışmaların detaylarına da yer veriliyor. </p><p>Pazar günü NBC News’de “Meet The Press” programına konuk olan gazeteci Maggie Haberman,  ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran’la rejim değişikliğini amaçlayan bir savaşın yapılmaması gerektiğini yüksek sesle savunan tek isim olduğuna dikkat çekiyordu.</p><p>Hemen hatırlatalım, JD Vance halihazırda İran’la “Mutabakat Zaptı”nın imzalanmasına ilişkin müzakerelerin vitrin yüzü haline geldi. Müzakerelerde oynadığı rol sebebiyle Vance İran karşıtı şahinlerin, Neoconlar’ın, İsrail’in ve ABD’deki Siyonist kalemlerin hedefi haline geldi.  </p><p>Savaşın ilk başlarında arkaplânda kalan Vance, Trump’ın İran’la ateşkes yapma kararının ardından öne çıktı. İran’la anlaşma yapılmasına şiddetle muhalefet eden sıkı İsrail yanlısı şahin Cumhuriyetçiler doğrudan Trump’ı hedef almak yerine oklarını Vance’e çevirdiler.</p><p>Aslında Vance 2024 seçimleri kampanyasında ABD’nin İran’la savaşa girmeyeceğini vaat etmişti. O dönemde Vance konuk olduğu bir programda ABD’nin dünyanın her bölgesini sürekli denetlemek zorunda olmadığını belirterek, “Bence bizim çıkarımız, İran’la savaşa girmemek. Bu, kaynakların büyük ölçüde başka yöne kaymasına neden olur. Ülkemiz için çok büyük bir mali yük olur” demişti. Bir başka programdaysa İsrail ile İran arasındaki bir savaşı Üçüncü Dünya Savaşı’nı tetikleyecek en olası ve en tehlikeli senaryo olarak nitelemişti.</p><p>Vance’in 28 Şubat’ta Trump’ın İran’a saldırıyı yönettiği sırada odada yer almaması gözlerden kaçmamıştı. Bu sırada Vance’i İran’la savaşa karşı olduğu bilinen Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ile yan yana gösteren bir fotoğraf yayınlanmıştı. Gabbard somurtkan ifadesiyle dikkat çekmişti. Fotoğraf Vance ve Gabbard’ın hoşnutsuz olduklarını gözler önüne seriyordu. </p><p>Keza Vance’in geçen yıl, İsrail’e tepki olarak Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatan Yemen’deki Husî güçlere yönelik hava saldırılarına muhalif olduğu da medyaya sızdırılmıştı. Vance’e göre Husîler’in boğazı İsrail’e yük taşıyan gemilere kapatmaları ABD’nin bir sorunu değildi. </p><p>Bir süre önce Vance’in İran’la ateşkes anlaşmasını sekteye uğratmaya çalışan İsrail’e yönelik eleştirileri Tel Aviv ve Washington’da dalgalanmalara yol açtı. Trump’ın imzalamış olmasına rağmen “Mutabakat Zaptı” İsrail yanlısı çevrelerde “Vance’in Anlaşması” olarak niteleniyor.</p><p>Trump Yönetimi’nde ‘İran anlaşması’ yoluna girdiğinde Başkan Yardımcısı JD Vance, taraflar  anlaşmadan uzaklaştığındaysa İsrail yanlısı şahin Dış İşleri Bakanı Marco Rubio öne çıkıyor. Trump’ın aldığı pozisyonuna göre tahterevallide biri yukarı, diğeri aşağı iniyor. Trump, duruma göre Rubio’yu ya da Vance’i ileri sürüyor. Cumhuriyetçi Kamp’ta farklı kanatları temsil eden iki isim de 2028’deki seçimlerde Başkan adayları listesinde ilk sıralarda yer alıyor. </p><p>Maggie Haberman ve Jonathan Swan’ın ortak kitaplarında Vance’in İran’la bir rejim değişikliği savaşının felaket olacağına inandığı belirtiliyordu.  Buna göre Vance Trump’ı, İran’la bir savaşın siyasî koalisyonunu parçalayabileceği ve ‘yeni savaş olmayacağı’ vaadine inanan birçok seçmen tarafından bu savaşın ihanet olarak görüleceği konusunda uyarmıştı. </p><p>“NBC News” programında “Başkan Yardımcısı Vance’in bu tutumu, Trump nezdindeki konumunu nasıl etkiledi” sorusuna Haberman, ”Vance, Trump’a karşı bu konuda gerçekten sesini yükselten tek kişiydi. Bu durum Trump’ı kızdırdı ve Vance’in Trump nezdindeki itibarını zedeledi, ancak gerçekten de statükoyu sarsan tek kişi oydu” diye cevap veriyordu. </p><p>Haberman “Durum Odası”nda İranla savaş konusundaki tartışmalara dahil edilenlerin çok küçük bir grupla sınırlı tutulduğunu söylüyordu. Savaş kararının sızdırılmasından endişe duyulduğu için, bu savaşın enerji alanında yol açacağı olumsuz etkilerin sonuçlarını yönetmek zorunda kalacak olan Hazine Bakanı ve Enerji Bakanı bile bu tartışmaların dışında tutulmuştu. </p><p>Trump İran’la savaşın yol açabileceği olumsuz durumlar hakkında uyarılmıştı. Trump hiçbirini de kaale almamıştı. Karar çok az sayıda kişiyle sınırlı tutulmuştu ama İsrail ve Netanyahu bu kararın alınmasında son derece etkili olmuştu. Nihayetinde bu savaş İsrail’in savaşıydı. Şimdiyse Trump, İsrail’in savaşının yol açtığı hasarı onarmak için Vance’e güveniyor. Galiba!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trumpin-iran-tahterevallisi-4836675</link>
      <subcategory>Abdullah Muradoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bin yıllık hesaptır. 
Türkiye iç barışının, coğrafya barışının, küresel sistemin kilit ismi Erdoğan’dır. 
Bir “Fetret Dönemi”ni kaldıramayız. Tarihimiz bunun acılarıyla doludur. 
Güçlü Liderler, Patron Devletler çağı. Bu asla sadece “seçim” olmayacaktır. Peki neden?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/2028-cumhurbaskanligi-secimi-bin-yillik-hesaptir-turkiye-ic-barisinin-cografya-barisinin-kuresel-sistemin-kilit-ismi-erdogandir-bir-fetret-donemini-kaldiramayiz-tarihimiz-bunun-acilariyla-doludur-guclu-liderler-patron-devletler-cagi-bu-asla-sadece-secim-olmayacaktir-peki-neden-4836678</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/2028-cumhurbaskanligi-secimi-bin-yillik-hesaptir-turkiye-ic-barisinin-cografya-barisinin-kuresel-sistemin-kilit-ismi-erdogandir-bir-fetret-donemini-kaldiramayiz-tarihimiz-bunun-acilariyla-doludur-guclu-liderler-patron-devletler-cagi-bu-asla-sadece-secim-olmayacaktir-peki-neden-4836678" rel="standout" />
      <description>2017 yılından bu yana; dünyanın “Güçlü Liderler, Patron Devletler” dönemine girdiğini, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin bittiğini, o dönemin ezberleri ile geleceğin dünyasını tahmin etmenin imkânsız olacağını, “güç tanımı”nın esas olduğunu, bu yüzden ülkelerin alabildiğine güce yatırım yapacağını yazıyorum. Bu dönemde bütün devletlerin merkezi iktidar alanını güçlendireceğini, savunma kalkanlarına yatırım yapacağını, kurumlardan çok “güçlü liderler”in ülkeleri sürükleyeceğini, küresel güç haritasını</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264397&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264397&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>2017 yılından bu yana; dünyanın “Güçlü Liderler, Patron Devletler” dönemine girdiğini, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin bittiğini, o dönemin ezberleri ile geleceğin dünyasını tahmin etmenin imkânsız olacağını, “güç tanımı”nın esas olduğunu, bu yüzden ülkelerin alabildiğine güce yatırım yapacağını yazıyorum. </p><p>Bu dönemde bütün devletlerin merkezi iktidar alanını güçlendireceğini, savunma kalkanlarına yatırım yapacağını, kurumlardan çok “güçlü liderler”in ülkeleri sürükleyeceğini, küresel güç haritasını da bu liderlerin formatlayacağını çok kez tartıştım. </p><p><br></p><p><strong>YERLEŞİK SİSTEMLER GERİLEDİ,  GÜÇLÜ LİDERLER ÖNE ÇIKTI.</strong></p><p><strong>DÜNYA BÖYLE ŞEKİLLENECEK. </strong></p><p>Mesela 18 Mayıs 2017’deki “Dünyayı değiştirecek üç adam” başlıklı yazıda şunları söylemişim: </p><p>Güçlü liderlerin başını çektiği, yönettiği, şekillendirdiği yeni bir dünya oluşuyor. Devletler, kurumlar, siyasi söylemler, politik hesaplar, yerleşik sistem liderlerin gerisine düştü. </p><p>Önceden liderler yerleşik sisteme göre şekil alırdı, yeni dönemde yerleşik sistemler liderlere göre biçimleniyor. Bu alanda en çarpıcı örnekler Erdoğan, Putin ve Trump’tır. </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan, yerleşik sistemin çok ağır baskıları altında mücadele etti. Hayatını ortaya koydu ve siyasi söylemiyle, iktidar anlayışıyla, çizdiği yol haritasıyla yerleşik sistemle mücadele ede ede bugünlere geldi. </p><p><br></p><p><strong>AÇIK SÖYLEYEYİM: HEP BİR ADIM ÖNDE GİTTİM.</strong></p><p>Türkiye, yeniden biçimlendirmeye dönük dev adımlar attı. İçerideki dönüşümde başarı sağladıkça dışarıda büyük adımlar atmaya başladı. </p><p>Türkiye, kendisini, geçmişin iddialarıyla geleceğe taşımaya, Soğuk Savaş döneminin “cephe ülke”sinden 21. yüzyılın “merkez ülke”sine dönüştürmeye çalıştı. </p><p>Sonuncusunu 15 Temmuz’da yaşadığımız çok sayıda iç ve dış müdahalenin üstesinden geldi. Kendi iç hesaplaşmasından zaferle çıktı. Şimdi küresel ölçekte bir etkinlik haritası oluşturulurken, liderlerin şekillendirdiği yeni dünyaya rol model oluyor. </p><p>O günden bu yana, bu yönde sayısız yazı yazdım. Dünyanın değişimi, güçler haritasının yeniden oluşumu, Türkiye’nin bu alanda merkezileşecek konumu, liderlerin bu yeni dünyayı şekillendirmedeki birincil etkisini günlük takip edip notlar çıkarmaya çalıştım. </p><p>Bu alanlarda, bir adım önde gittiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Birçokları “devlet”in birkaç adım gerisinde, olanları tanımlamaya çalışırken şahsen “öncü kavramlar” üretmek için çaba harcadım. </p><p><br></p><p><strong>“TÜRKİYE YÜZYILI”NDAN “SÜPER KUŞAK” HEDEFİNE...</strong></p><p><strong>ARTIK RAHATLIKLA YAZABİLİRİZ...</strong></p><p>“Türkiye Yüzyılı”, “Süper Kuşak”, “Türkiye Ekseni”, “Orta Kuşak”, “21. Yüzyılın Sürprizi Türkiye” gibi, bugünlerde büyük Türkiye açılımını tanımlayan kavramları ilk yazan, tartışan insan olduğumu söyleyebilirim. </p><p>Birçokları “neler oluyor” diye sorarken, gündelik dedikodularla boğuşurken, bir adım sonrasını tahmin etmeye çalışırken Türkiye’nin jeopolitik aklına, derin tarih birikimi ile 21. yüzyılı şekillendirmesine kendimce katkılarda bulunduğumu söyleyebilirim. </p><p>Bu yüzden bugün yazacaklarımı da rahatlıkla ifade edeceğim. Çünkü artık yol haritası netleşti, güç haritası belirginleşti, yazmak veya tartışmak kolaylaştı. </p><p>Ağırlıklı olarak hâlâ İkinci Dünya Savaşı sonrası ezberler hâkim olsa da, birçokları hâlâ bu ezberlere göre dünya haritası çizse de, zihinlerin dönüşümü olayların şekillenmesine göre çok geç şekillense de cesur sözler, güçlü iddiaların yüzyılına söz söylemeye devam edeceğiz. </p><p><br></p><p><strong>“PATRON DEVLETLER ÇAĞI”:  TÜRKİYE, “JEOPOLİTİKAKLI”  EN İYİ KULLANAN ÜLKEDİR.</strong></p><p>Türkiye, “Patron Devletler Çağı”nın en önemli birkaç ülkesinden biridir. Artık Anadolu sınırlarının çok ötesinde, Osmanlı siyasi haritasının bile ötesinde güç ve istikrar öncüsüdür. </p><p>Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana devam eden tarihi değiştiren, o parantezi kapatan, yeni bir tarihin kapılarını açan, Batı gücünün dizayn ettiği coğrafyalara yeni bir tarih öneren, bu yönde güç veren ülkedir. </p><p>Türkiye, 21. yüzyılın en sürpriz güç sıçramasını yapan, küresel iktidar alanının merkezine yerleşen, güvenlik stratejilerini radikal biçimde değiştiren, eskinin sömürge ülkelerinin millileşmesine ve güç toplamasına öncülük eden, jeopolitik aklı en iyi kullanan ülkedir. </p><p>Selçuklu, Osmanlı siyasi zenginliğini bu yüzyıla taşıyan, imparatorluklar aklı ile yeniden tarih inşa eden ve coğrafya formatlayan ülkedir. </p><p><br></p><p><strong>AMA TÜRKİYE “GÜÇLÜ LİDERLER ÇAĞI”NIN AÇIKÇA ÖNCÜSÜDÜR...</strong></p><p>Türkiye, “Güçlü Liderler Çağı”nın öncü ülkesidir. Dünyayı değiştiren liderler tarihinin en önemli örneğidir. Osmanlı’nın çöküş tarihinden sonra, Türkiye’nin yükseliş tarihi ile birleştirdiği “güçlü lider” modeli ile dünyaya örnek olan ülkedir. Bugün ABD liderliği büyük oranda bu modeli benimsiyor. Avrupa bu yönde lider üretme sancıları çekiyor. </p><p>Çünkü artık kurumların değil, liderlerin şekillendirdiği bir küresel güç düzeni oluşuyor. Devletlerin hantal yapısı, kurumların belirsizlikleri bu hızlı, baş döndürücü dünyaya ayak uydurmakta zorlanıyor. </p><p>Hızlı karar alma, hızlı harekete geçme, merkezi bir güçle hareket etme yönünde, hangi lider ve ülke öne çıkarsa o ülke güç kazanacak. </p><p>Türkiye bu yönde hemen bütün ülkelerin önünde.  Çok hızlı kararlar alınıyor. Çok hızlı harekete geçiliyor. Jeopolitik akıl ilmik ilmik işleniyor. </p><p><br></p><p><strong>SABIRLI, AĞIR BEDELLER ÖDENEN SİSTEMİK DÖNÜŞÜM BÜYÜK ÇÖKÜŞÜ TERSİNE ÇEVİRDİ!</strong></p><p>İçeride ve dışarıda bunu yavaşlatacak, önleyecek, durduracak her direnç çevresi kararlı biçimde zayıflatılıyor. Bu yüzyılın acımasız yarışında, yaklaşan “Büyük Fırtına”da en etkili silah bu olacak. Ve Türkiye artık, birçok güçlü ülkeye göre, bu silaha sahip az sayıda ülkeden biri. </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın içeride yürüttüğü, “sabırlı ve ağır bedel ödenen” sistemik dönüşüm, bugünleri getirdi. İki yüz yıldır devam eden, yüz yıl önce imha edilme noktasına getirilen büyük çöküşü tersine çevirdi. </p><p>İmparatorluklar coğrafyasında yeni bir yükseliş tarihini başlattı. Devletin merkez iktidar alanını alabildiğine güçlendirdi, bu gücü dışarıya, çok geniş bir coğrafyaya taşıdı, dünyanın merkezinde yeni ve büyük bir uyanışın fitilini ateşledi. </p><p><strong>CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN TARİH ÖNCÜSÜDÜR. NASIL MI?</strong></p><p>Çoğu kez darbelerle, dış müdahalelerle, terör fırtınaları ile, içeride siyasi terörizmle, coğrafya ölçekli kuşatma planlarıyla, doğu-batı-güney kapılarını kapatma çabalarıyla, çoğu zaman kendi müttefikleri tarafından önlenmeye çalışılan bu yükselişin önündeki büyük engeller de artık kaldırılmıştı. </p><p>Bütün bunların mücadelesini veren de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. </p><p>O bir tarih öncüsüdür. 21. yüzyılı formatlayan dünyanın üç güçlü liderinden biridir. Orta Asya’dan Afrika’ya her alanda kilit isimdir. Çoğu zaman yalnız başına direndiği son yirmi yıldan sonra bugün, onunla yürüyen devletlerin güç kazandığını, ona bayrak açanların güç kaybettiğini bütün dünya görmüştür. </p><p>İçeride farklı arayışlara yönelenlerin tamamı kaybetmiştir. Coğrafyada onun liderliğindeki Türkiye’ye cephe alanların hepsi kaybetmiştir. </p><p><br></p><p><strong>2028 SEÇİMLERİ BİN YILLIK MESELEDİR.</strong></p><p><strong>CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN İÇ POLİTİKA KONUSU DEĞİLDİR!</strong></p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan bir Türkiye içi tartışma konusu değildir. Coğrafya ve küresel güç alanının merkezi bir rol modelidir. Dolayısıyla onu Türkiye içi tartışmalara kurban etmeye çalışmak, Türkiye içi dar alana sıkıştırmak artık mümkün değildir. </p><p>Bu tür tartışmalardan da hiçbir sonuç çıkmayacak, “küçük oyunlar” sahiplerini küçültüp yok edecektir. </p><p>2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin, bu tarihi yeniden eski haline döndürmesine izin verilemez. Şu an dünya, bütün devletler, demokrasiden çok&nbsp; varoluş mücadelesi yürütüyor. Seçimlerin bu büyük hesaplaşmada Türkiye’yi yeniden o eski tarihe mahkûm etmesine izin verilemez. </p><p>Bin yıldır bu coğrafyada kesintisiz mücadele edenlerin, yeniden ABD ve Avrupa vesayetine girmesine, yeniden bir “cephe ülke” kategorisine sokulup küçültülmesine izin verilemez. </p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE İÇ BARIŞI, COĞRAFYA BARIŞI, KÜRESEL GÜÇ HARİTASI İÇİN KİLİT İSİM. </strong></p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin “iç barışı”nın tek güvencesidir. Çok büyük bir emekle bugünlere gelindi. Terör bitirildi, harita korundu, Güney sınırlarımızdaki kuşatma planları yok edildi. İçeride kırk yıllık yaralar sarıldı.  </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyük coğrafyanın iç çatışma ve işgallerden kurtarılmasının ve ayağa kaldırılmasının en büyük öncü gücüdür. Doğu Afrika’dan Kafkaslar ve Orta Asya’ya, Ortadoğu’nun tamamından Güney Asya’ya kadar, geniş coğrafyanın en büyük motivasyonu, rol modelidir. </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni küresel güç matematiğini belirleyen en önemli isimlerden, liderlerden biridir. Avrupa savunması için bile kapısının çalındığı, Rusya-Avrupa krizinin tek arabulucusu, Ortadoğu’daki savaşlarda tek kriz çözücü, dünyanın merkez başkentlerinde sözü dinlenen ve güvenilen tek isimdir. Bu, sadece “barış adamı” olmakla sınırlı değildir. “Güç oyunu”nu en iyi oynayan liderdir. </p><p><br></p><p><strong>TEK AKİL GÜÇ ERDOĞAN’DIR. O OLMADAN </strong></p><p><strong>BİR ULUSLARARASI SİSTEM İNŞA EDİLEMEZ. </strong></p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’sız bir iç barış mümkün değildir. Her şey bir anda eski haline dönebilir ve yaklaşan büyük fırtına Türkiye’yi parçalara ayırır. İçeride ve dışarıda bunun için pusuda bekleyen çevreler hâlâ ısrarla çalışmaktadır. </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’sız coğrafya barışı mümkün değildir. Pakistan’dan Basra Körfezi’ne, Kızıldeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar, Erdoğan’ın olmadığı bir dünya korkunç bir ateş çemberine dönecektir. Bunu önleyebilecek akil güç sadece Türkiye ve Erdoğan’dır. </p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olmadığı bir masada, küresel iktidar alanı büyük savaşlar üretecektir. Onun kilit rolü, itidali ve ikna gücü, güvenilirliği aslında birçok çatışmanın önleyici gücüdür. </p><p>Türkiye; onun olmadığı bir masada olamayacaktır, 21. yüzyılın güç paylaşımından dışlanacaktır. Ve açık söyleyelim, Erdoğan’sız bir uluslararası sistem tamamen kilitlenecek ya da hızla büyük hesaplaşmalara sürüklenecektir. </p><p><br></p><p><strong>ÇÜNKÜ BİZ TÜRKİYE’Yİ “BİN YILLIK </strong></p><p><strong>TARİH”LE BİRLİKTE DÜŞÜNÜYORUZ!</strong></p><p>Cumhurbaşkanı’nın 2028’den sonra da Türkiye’nin başında olması, mutlak sağlanmalıdır. Seçim kazanılmalı, Türkiye önümüzdeki on yıl kesintisiz istikrar dönemi yaşamalıdır.  </p><p>Evet, yaklaşan küresel fırtınada Erdoğan dışında Türkiye’yi ayakta tutacak, fırtınayı güç alanına dönüştürecek kimse olmayacaktır. İçerideki küçük siyaset oyunlarının sorumsuzluğu, önümüzde gördüklerimizle birleştirildiğinde büyük bir tehdit haline gelmektedir. </p><p>Bizler Türkiye’yi bin yıllık tarihin bir parçası olarak görürüz. Bu seçimi de bu tarihte bir eşik olarak algılarız. Türkiye’yi düşünürken, tehditleri ve fırsatları da buna göre ölçeriz. </p><p>Çoğu dışarıdan yönetilen iç siyasi oyunlarla Türkiye’nin durdurulmasına izin vermek bugünün Türkiye’sinde yaşayan herkes için büyük vebal olur. </p><p><br></p><p><strong>BİR “FETRET DÖNEMİ”Nİ KALDIRAMAYIZ </strong></p><p><strong>TARİHTE BUNUN BÜYÜK ACILARINI ÇEKTİK.</strong></p><p>Bu iç politik, partizanca bir mesele değildir. Bir yüzyılın mücadelesidir. Öyleyse ona göre düşünüp, ona göre duruş belirleyip, ona göre tercih yapmak zorundayız. Türkiye bağımız, vatanseverliğimiz böyle ölçülür. </p><p>İki yüz yıl sonra yeniden yakaladığımız tarihi ıskalamamız, Osmanlı ve Selçuklu döneminde yaşadığımız büyük trajedilere bir yenisini ekleyecektir. Bunu asla göze alamayız. </p><p>Yüz yıl önce imha edilme notasına gelen, bugün yeniden yeşeren ülkemizi böyle bir fetret dönemine sokanlar, siyasi tarihimizin yanlış sayfalarına yazılır. </p><p><br></p><p><strong>ON YIL SENDELEMEDEN YÜRÜMEK: BU SADECE BİR “SEÇİM” DEĞLİDİR…</strong></p><p>Unutmayalım, tarihin kendi havzasına döndüğü günlerdeyiz. Bunu sıfırlamamak için, 21. yüzyılı ıskalamamak için; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncülüğünde bir Türkiye’nin önümüzdeki on yıl boyunca sendelemeden yürümesi esastır. </p><p>Bu bin yıllık hesaplaşmadır. Herkes durduğu yeri buna göre belirlemelidir. Daha yeni başladık, daha büyük adımlar atılacak. Öyleyse kimse bunu sadece bir seçim olarak düşünemez. Türkiye’yi kişisel hırsların, o siyasi ezberlerin kirine bulaştırıp mahvedemez.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/2028-cumhurbaskanligi-secimi-bin-yillik-hesaptir-turkiye-ic-barisinin-cografya-barisinin-kuresel-sistemin-kilit-ismi-erdogandir-bir-fetret-donemini-kaldiramayiz-tarihimiz-bunun-acilariyla-doludur-guclu-liderler-patron-devletler-cagi-bu-asla-sadece-secim-olmayacaktir-peki-neden-4836678</link>
      <subcategory>İbrahim Karagül</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail, Suriye için Gazze 2.0 diyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/israil-suriye-icin-gazze-20-diyor-4836685</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/israil-suriye-icin-gazze-20-diyor-4836685" rel="standout" />
      <description>Dikkatlerden kaçmasın diye yazıyorum: İsrail, Suriye konusunda yeni bir aşamaya geçiyor. Ülkenin güneyinde yeni bir cephe açmak istediğine ilişkin emareler kuvvetleniyor. Sahada hareketlilik var. Neler oluyor? Önce genel çerçeveyi çizerek anlatalım: Bir. İsrail, ABD sonrası bölgesel mimaride hegemon olmak istiyordu. İran’da işler istedikleri gibi gitseydi “gemi azıya alacaklardı.” Ancak olmadı. Kırılgan da olsa bir mutabakat sağlandı. Trump’ın İran’la masaya oturmasına öfkeliler. İki. İsrail’in</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264337&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264337&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Dikkatlerden kaçmasın diye yazıyorum: İsrail, Suriye konusunda yeni bir aşamaya geçiyor. Ülkenin güneyinde yeni bir cephe açmak istediğine ilişkin emareler kuvvetleniyor. Sahada hareketlilik var. Neler oluyor? Önce genel çerçeveyi çizerek anlatalım:</p><p>Bir. İsrail, ABD sonrası bölgesel mimaride hegemon olmak istiyordu. İran’da işler istedikleri gibi gitseydi “gemi azıya alacaklardı.” Ancak olmadı. Kırılgan da olsa bir mutabakat sağlandı. Trump’ın İran’la masaya oturmasına öfkeliler.  </p><p>İki. İsrail’in kafasındaki bölge ile ABD’nin tasarımı örtüşmüyor. İlk kırılma Suriye’de yaşandı. Bunun üzerine İsrail’in stratejik bir karar aldığını; savunma ve ittifak sisteminde ABD’den ayrışma arayışına girdiğini erken bir tarihte yazmıştık (Bknz, Ortadoğu’da bir şeyler oluyor dedirten o istifanın perde arkası, Kasım 2025.) İsrail; süresi 2028’de dolacak olan savunma işbirliği anlaşmasını güncellerken ABD’ye daha az bağımlı kalmak istiyor. Bir yandan da bölgede bir ittifak sistemi kurmaya çalışıyor. Rum Kesimi-Yunanistan ile kurduğu ilişki böyledir. Kıbrıs’ın bugün yeniden gündeme geliyor olması bundan bağımsız değildir. </p><p><br></p><p><strong>İSRAİL’İN AÇIK HEDEFİ</strong></p><p>Üç. Bu ittifak sisteminin ana hedefi Türkiye’dir. Türkiye ve İsrail, ABD sonrası nizam için iki ayrı ekseni temsil eder. Yaşanan gerilimin temeli; Ankara’nın temsil ettiği istikrar ve Tel Aviv’in temsil ettiği kaos eksenlerinin karşı karşıya gelmesidir. </p><p>Dört. İsrail, ittifak kurarken bölgedeki kırılgan yapıları kullanır. Seçtiği müttefiklerin bir şekilde Türkiye’nin nüfuz alanını ilgilendiriyor olması da sürpriz değil. Somaliland bir örnektir. 1915 olaylarını Soykırım olarak tanıması Türkiye’ye mesaj verme amacı taşır (Azerbaycan’ın bu karardan sonra takkesini önüne koyarak ciddi bir şekilde düşünmesi gerekir.) Ama Tel Aviv’in Balkanlara “bulaşması” ilginçtir. Netanyahu’nun Bosna Hersek Başkanlık Konseyi’nin Sırp üyesi Cvijanovi ile görüşmesi, görüşmede Bosna Hersek bayrağının yer almaması tehlikelidir (Balkanlarda ayak sesleri duyulan gerilimi, bunu önlemek için Türkiye’nin başlattığı Balkan Barış Platrofmu girişimini yazmıştık. Bknz. Ankara’nın kartları: Balkanlara dikkat, Eylül 2025.) </p><p><br></p><p><strong>ÇEKİLME DEĞİL YER DEĞİŞTİRME</strong></p><p>Beş. Lübnan, ABD-İran savaşının düğüm noktası. İsrail’in amacı Zehrani nehrine kadar çıkmak, bu bölgeyi insansızlaştırmak, bu toprakları Suriye’de işgal ettiği alanlarla birleştirmektir. Ancak, ABD-İran anlaşması Lübnan’ın durulmasını da içeriyor. Buna rağmen İsrail, Lübnan’dan çekilmemek için elinden geleni yapacaktır. Çünkü Lübnan; ABD-İran anlaşmasını etkileye-bilmek için İsrail’in elinde tuttuğu araçtır. Çünkü Lübnan; Suriye’deki hedefleri için bir basamaktır. Çünkü Lübnan’dan çekilmek; Netanyahu’yu içeride ciddi bir şekilde sıkışt-ıracaktır. ABD’nin baskısıyla, Lübnan ve İsrail bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre İsrail, işgal ettiği iki bölgeden çekilecek ancak Lübnan’ın güneyinde varlığını sürdürecek. İsrail’in çekileceğini açıkladığı bu iki bölge Suriye ile ilgili hesaplarını etkilemeyecek şekilde seçilmiştir. </p><p>Altı. İsrail, hemen kuzeyinde Türkiye ile konuşan bir Suriye istemiyor. SDG’nin silah bırakmasıyla Davut Koridoru hayali buzdolabına alındı. Acak İran anlaşmasından sonra İsrail’in Suriye’yi açıktan tehdit ettiği yeni bir sürece giriyoruz. En ilginci Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli’nin Washington Post’ta yayımlanan makalesidir. Chikli, ABD-İran anlaşmasını eleştirdiği makalesinde sözü Suriye’ye getiriyor: “Suriye en net ve en acil sınavı temsil ediyor. Suriye hızla Gazze’nin 2.0 versiyonuna dönüşüyor: Türkiye’den askeri destek alan İsrail sınırında bir ‘cihatçı’ karakol.”</p><p><br></p><p><strong>DANANIN KUYRUĞU SURİYE’DE KOPACAK </strong></p><p>Yedi. İsrail’deki bu söylemsel değişiklik sahaya da yansıyor. İki ülke arasında ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde aylardır bir temas yok. İsrail ordusu, Suriye’nin güneyinde işgal ettiği bölgeleri bir köye daha konuşlanarak genişletti. Girdiği bölgelerde kontrol noktaları kuruyor (11 askeri nokta var), tutuklamalar yapıyor. Ekinleri zehirliyor. Amaç, tıpkı Gazze’de olduğu gibi o bölgelerin yaşanmaz hale getirilmesi, insansızlaştırılması. Sonraki adım muhtemelen yerleşim yerleri kurmak olacak. </p><p>Bu hafta sonu önemli bir gelişme daha yaşandı. İsrail ordusu, aylardan sonra ilk kez Suriye’nin güneyine saldırı düzenledi. “Tampon bölgemize giren ‘teröristler’ öldürüldü” dediler. Jerusalem Post, bu saldırıyı “Diğer cephelerde ateşkes sağlanmış durumdayken İsrail hükümeti hâlâ saldırabileceği ve güç gösterisi yapabileceği alanlar arıyor” diye yorumladı. Ben ise farklı bakıyorum. Alanı daralan İsrail’in daha önce planladığı yeni cepheyi açma arayışı olarak değerlendiriyorum. Belki bugün değil ama orta vadede dananın kuyruğu Suriye’de kopacak.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/israil-suriye-icin-gazze-20-diyor-4836685</link>
      <subcategory>Yahya Bostan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yaz tatili vaktin katili olmadan da geçebilir...</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/yaz-tatili-vaktin-katili-olmadan-da-gecebilir-4836687</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/yaz-tatili-vaktin-katili-olmadan-da-gecebilir-4836687" rel="standout" />
      <description>Okullar tatil oldu. Gençlerin ve çocukların tatilde nasıl meşgul edileceği gün geçtikçe aşılamaz bir soruna dönüşüyor. Yaz okulları, okullar tatil olmadan kayıtlarını çoktan açtı. Dört duvar arasından başka bir dört duvar arasına çocukları ve gençleri emanet etmek ne kadar doğru? Doğru olmadığının ebeveynler de farkında. Alternatiflerin olmadığı bir dünyada, el mahkûm, çalışan anneler çocuklarını yaz okullarına yazdırıyor. Yaz okulları arasında çocukların ve gençlerin vaktini sağlıklı bir şekilde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264280&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264280&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Okullar tatil oldu. Gençlerin ve çocukların tatilde nasıl meşgul edileceği gün geçtikçe aşılamaz bir soruna dönüşüyor. Yaz okulları, okullar tatil olmadan kayıtlarını çoktan açtı. Dört duvar arasından başka bir dört duvar arasına çocukları ve gençleri emanet etmek ne kadar doğru?&nbsp;</p><p>Doğru olmadığının ebeveynler de farkında. Alternatiflerin olmadığı bir dünyada, el mahkûm, çalışan anneler çocuklarını yaz okullarına yazdırıyor.</p><p>Yaz okulları arasında çocukların ve gençlerin vaktini sağlıklı bir şekilde örgütleyen, çocukların dikkatini ve rikkatini arttırmaya yönelik çalışmalar yapan kurumlar var. Ama genele baktığımızda sportif aktivitelerin çoğu kâğıt üzerinde kalan göstermelik kalemler oluyor. Üstelik spor eğitimi ciddi bir eğitimdir, bedenin zihin ile birlikte çalıştırılması gerekir. Kaba antrenmanlar ile çocukların ve gençlerin duygu dünyasına katkı yapılması pek mümkün değildir.&nbsp;</p><p>Dar gelirli aileler için yaz okulu olarak Kur’an kursları benim çocukluğumdan itibaren önemli bir ihtiyacı karşılıyordu, fakat yaz Kur’an kurslarından çok da istifade ettiğimi söylemem mümkün değil. Zaman içinde, yaz Kur’an kurslarını günümüzün çocuklarına ve gençlerine daha uygun hale getirmek için gayretli çalışmalar yapan idealist kurumların var olduğunu bizzat görme ve deneyimleme imkânı buldum. Yatılı Kur’an kurslarında velilerin dikkat etmesi gereken hususlar var. Yakından tanık olduğum iki Kur’an Kursu tecrübemi sizlerle paylaşmak istiyorum.&nbsp;</p><p>2011 yılında kızımı İskenderpaşa Cemaati’nin Çamlıca’daki Kur’an kursuna gönderdim. Pek çok araştırma yaptıktan sonra orayı tercih etmiş olmamım en önemli sebebi, yatakhanede çocuklarla birlikte kalan öğretmenlerin olmasıydı. Nitekim kızımın kaldığı yatakhanedeki öğretmen o kadar mükemmel, haza hanımefendi bir öğretmendi ki kendisini bir daha görmesek de adını anmaya devam ettik. Kursun bahçesinde voleybol kortunun olması kursiyerlerin birlikte zevkli vakit geçirmelerine imkân sağlıyordu. Cuma günleri yapılan şehir içi pikniklerle İstanbul dışından gelen öğrencilere İstanbul tanıtılmış oluyor,&nbsp;İstanbul’da yaşayan öğrenciler de ilk defa İstanbul’u gören yaşıtları ile “birlikte görmeyi” deneyimliyordu.</p><p>Duyguların gelişimi için “birlikte görmek” bahsi önemlidir.&nbsp;</p><p>On, on beş yıl önce tanık olduğum ikinci güzel örnek Erenköy Cemaatine ait olan bir Kur’an Kursu’ndan. Arkadaşım orada gönüllü olarak çalışıyordu, beni de öğrencilerle sohbet etmek üzere davet etti. Sohbet etmek için toplandığımız büyük salonun bir köşesinde dikiş makineleri, bir köşesinde mutfak malzemeleri vardı. Öğrencilere dikiş öğretiyor, birlikte yemek yapıyorlarmış. Onlardan bana kalan, aktif dinleyişleri ve ciddiyetle soru soruşları oldu. Kazandıkları maharetler -dikiş dikme ve yemek yapma- kendilerine duydukları öz saygıyı kuvvetlendirmişti.</p><p>Son tanıklığım 2026 yılından. Diyanet’e bağlı Tuzla Kur’an Kursu’nun düzenlediği kitap okuma atölyesine katıldım. Sohbet uzun sürdü, gecenin karanlığına kaldık. Fakat o karanlıkta bile bahçenin girişindeki mini tarhlar dikkatimi çekti. Müdire Hanım, Sübyan mektebindeki çocuklarla burada fideler yetiştirdiklerini söyledi. Küçük çocukların dar bir alanda olsa dahi o minik elleriyle tohumu toprağa ekmelerine, sonra ektiklerinin toprağın üzerine çıkışını gözlemlemelerine imkân sağlamak çok kıymetli bir çalışma.</p><p>Şunu söylemeye çalışıyorum, erdemlerin kazandırılması sadece kitabi bilgilerle mümkün değildir. Duygu eğitimi için çocukları bedenen aktif hale getirmek şarttır.</p><p>Geçtiğimiz Salı (23.6.2026) sizlere “bisikletli okul” projesinden bahsetmiştim. Eksik olmasın bu projeyi inşa edip uygulayan Hakan Öğretmen bendenize mektup ile teşekkür etme nezaketi gösterdi. Buyurunuz:&nbsp;</p><p>&nbsp;Sayın Fatma BARBAROSOĞLU Hanımefendi;</p><p>&nbsp;Yeni Şafak’ta yayımlanan “Erdemli Davranış Nedir?” başlıklı yazınızı büyük bir dikkat ve&nbsp;zaman zaman gözyaşları içinde okudum. Son yıllarda Bisikletli Okul çalışmamız hakkında çok sayıda haber, röportaj ve program yapıldı. Ancak ilk kez bir yazıda bisikletlerin, turların, sayıların ve projelerin ötesine geçilerek çalışmanın ruhunun bu kadar derinlikli bir şekilde görüldüğünü hissettim... Yazınızda özellikle “ortak zaman ve mekân idraki” üzerinden yaptığınız değerlendirme beni çok etkiledi. Çünkü biz yıllardır aslında tam da bunu inşa etmeye çalışıyoruz. Bisiklet hiçbir zaman ana amacımız olmadı. Çocukların birlikte üretmeyi, sorumluluk almayı, birbirlerine güvenmeyi ve aynı hikâyenin bir parçası olmayı öğrenmeleri için bir araç oldu.&nbsp;</p><p>Öğrencilerimin tamir ettiği her bisiklet, birlikte çıktıkları bir tur ya da birbirlerine uzattıkları yardım eli çoğu zaman dışarıdan bakıldığında küçük ayrıntılar gibi görünebilir. Siz ise bu ayrıntıların arkasındaki insan yetiştirme çabası ve değerler eğitimimi görünür kıldınız...</p><p>Yazınızı okurken bir baba olarak da derinden etkilendim. Sekiz yaşında bir oğlum ve on sekiz yaşında bir kızım var. Son yıllarda bu çalışmaya emek verirken, zaman zaman şehrin çocukları için kendi çocuklarımla geçirebileceğim zamandan fedakârlık ettiğimi düşündüğüm çok anlar oldu. Bazen bu yükün ağırlığını hissettim, bazen de yaptığım şeylerin doğru olup olmadığını kendime tekrar tekrar sordum. Bu nedenle yazınız benim için bir köşe yazısından çok daha fazlası oldu. Çünkü ilk kez birinin, yapılan işin görünen tarafını değil, arkasındaki niyeti ve anlamı fark ettiğini hissettim. Belki yıllar sonra çocuklarım büyüdüklerinde, babalarının neden bu kadar çabaladığını daha iyi anlayacaklar. Belki de sizin yazınız onlara bırakabileceğim en kıymetli açıklamalardan biri olacak. Bu nedenle yazınızı sadece şahsım adına değil hem çocuklarım hem de beş yıldır bu hikâyenin parçası olan yüzlerce öğrencim adına da çok kıymetli bulduğumu itiraf etmek isterim...</p><p>“İyi haberlerin dilden dile, ilden ile yazılması” temenninize tüm kalbimle katılıyorum. Yazınızın eğitim adına umut veren hikâyelerin daha fazla görünür&nbsp;olmasına katkı sağlayacağına inanıyorum..&nbsp;</p><p>Kıymetli ilginiz, emeğiniz ve zarif kaleminiz için gönülden tebrik ediyorum.&nbsp;&nbsp;</p><p>Hakan ÖRS</p><p>Aydın Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdür Başyardımcısı</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/yaz-tatili-vaktin-katili-olmadan-da-gecebilir-4836687</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Düdük yutmuş gibi </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/duduk-yutmus-gibi-4836689</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/duduk-yutmus-gibi-4836689" rel="standout" />
      <description>İndirimli ürün satan devasa marketin otomatik açılan kapısından tıka basa dolu market arabasını beraberce iterek çıkan yaşlı karı koca, ağır ağır yürüyüp temiz havaya kavuştular. Alışverişin uzun sürdüğü belliydi. İçeride fazla kalmaktan bunaldığını oflayıp puflamasıyla ve yüz ifadesiyle belli eden adam, arabayı itmekten vazgeçti. Aceleyle bir sigara yaktı, en yakındaki banka çöktü. Dumanı savurduktan sonra yanına oturduğu kişinin yüzüne baktı. O da yanına gelecek biriyle konuşmayı bekliyormuş gibi</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264154&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2350264154&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İndirimli ürün satan devasa marketin otomatik açılan kapısından tıka basa dolu market arabasını beraberce iterek çıkan yaşlı karı koca, ağır ağır yürüyüp temiz havaya kavuştular.</p><p>Alışverişin uzun sürdüğü belliydi. İçeride fazla kalmaktan bunaldığını oflayıp puflamasıyla ve yüz ifadesiyle belli eden adam, arabayı itmekten vazgeçti. Aceleyle bir sigara yaktı, en yakındaki banka çöktü. Dumanı savurduktan sonra yanına oturduğu kişinin yüzüne baktı. </p><p>O da yanına gelecek biriyle konuşmayı bekliyormuş gibi lafa daldı. </p><p>“Yenge hanım, bey amca fabrika bacası gibi tüttürüyor maşallah.” </p><p>Yaşlı kadın eşarbını düzeltirken cevap verdi: </p><p>“Öyledir ama düdük yutmuş gibi de ötüyor durmadan. Vazgeçiremedik.” </p><p> İhtiyar üç dört nefeste sigarayı bitirdi. İzmariti yan tarafında sallanan kova gibi küllüğe bıraktı. </p><p>“Heh he…” diye güldü. </p><p>Gülerken içinden düdük sesi çıktı. </p><p>“Gıyk gıyk…” </p><p>Kadın şaka yapmıyormuş. Söylediği gerçekmiş.</p><p>Ayağa kalkarken düdük yine öttü. İleride park ettikleri arabanın yanına giderken de düdük ötmeye devam ediyordu. </p><p>“Gıyk gıyk…” </p><p>Düdük bu şekilde mi öter diye düşünmesin hiç kimse. Bugüne kadar öyle öten bir düdüğe rastlamadığını söyleyip eleştirmeyi aklından geçiren varsa, önce bir düdük yutsun. </p><p><br></p><p><strong>KULEDEN BAĞIRAN ADAMLAR </strong></p><p>“Sivri uçlu yüksek kulelerin üst kısmındaki yuvarlak balkonuna çıkan bir adam, ellerini kulaklarına dayayıp üç dört dakika boyunca bağırıyor. Etraftan insanlar koşar adımla geliyor, bahçedeki çeşmelerde ellerini, yüzlerini ve ayaklarını yıkadıktan sonra içeri giriyorlar. Sıralar hâlinde dizilip hep beraber eğiliyor, yere kapanıyor ve yine birlikte kalkıyorlar. Bu hareketi birkaç defa tekrarlıyorlar. Sonunda oturur vaziyetteyken ellerini açıp bekliyor ve iki üç dakika sonra yüzlerine sürüyorlar. Kısa süre sonra sessizce çıkıp dağılıyorlar. Dağılırken bazıları yanındakilerle tokalaşıyor.” </p><p>Bu tür ifadeleri ülkemize gelen yabancı bir kişi söylese veya yazsa, mazur görülebilir ama bu ülkenin bir vatandaşı buna benzer sözler yazınca, insan ne diyeceğini bilemiyor. </p><p><br></p><p><strong>GÜLDÜREN VE ÜZEN HATALAR </strong></p><p>Yazılar baskı öncesi kontrol edildiğinden, yazılı basında hata oranı genellikle azdır. Ancak canlı yayınlarda öyle değil. </p><p>Ekranlarda rastladığımız Türkçe yanlışlarının bazıları güldürürken üzüyor. </p><p>Birkaç örnek… </p><p>“Orada yaşamanın daha evliya olduğunu söylemiyorum.” </p><p>Doğrusu: “Orada yaşamanın daha evla olduğunu söylemiyorum.” </p><p>*</p><p>“Kalifiyeli eleman bulmak zor.” </p><p>Doğrusu: “Kalifiye eleman bulmak zor.” (Böyle bir cümle kurmadan önce “Kaliteli” kelimesinin etkisinden kurtulmayı tavsiye ederiz.) </p><p>*</p><p>“En iyi yöntem kıssasa kıssas.”</p><p>Doğrusu: “En iyi yöntem kısasa kısas.” </p><p>Kıssa ile karıştırmamak gerek. </p><p>Bir de kisas var, o ayrı. Hem de apayrı. </p><p>*</p><p>“Gemi azgıya almış…” </p><p>Doğrusu: Gemi azıya almış… </p><p>Denizde yüzen gemi ile alakası yok. Gemden bahsediliyor. </p><p>Gem, at koşumlarının önemli bir parçası. Atı yönlendirmek ve kontrol edebilmek için ağzına takılan metaldir kast edilen. </p><p>Azgı diye bir kelime mevcut değil. Askı var ama o da konuyla alakasız.</p><p>Miktar ifade eden az-çok ile de karıştırılmasın. Arka dişlere azı dişleri denir. Atın ağzındaki gem isimli demirin, bağlı olduğu kayışla en geriye çekilmesidir gemi azıya almak. Anlamı ise sözlükte şöyle tarif edilir: </p><p>Söz dinlemez olmak, kurallara uymamak ve dizginlenemez bir şekilde kendi bildiğini okuyarak kontrolden çıkmak anlamına gelen bir deyimdir. </p><p>Genellikle bir kişinin sınırları aşarak, asi bir tavır sergilemesi durumlarında kullanılır. </p><p>Aklınıza bir örnek geldiyse doğrudur. Odur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/duduk-yutmus-gibi-4836689</link>
      <subcategory>Mehmet Şeker</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam dönemi felsefesi (8)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-8-4836406</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-8-4836406" rel="standout" />
      <description>Önceki yazılarda İslam dönemi felsefesinin üç temel özelliği bulunduğunu belirtmiş ve bunlardan ilk ikisini kısaca özetlemiştim. Bu felsefenin üçüncü temel özelliği aslında birinci ve ikinci özelliğin bir uzantısıdır ve esas itibariyle bu ilkelerin nasıl tatbik edileceği sorusunun cevabında tebellür eder. Bu soruya verilecek cevabın hem ana nedenleri tespit etmesi hem de bunlar arasında ilişkiyi açıklaması gerekir. Nedenlerin tespiti, daha önce anlatılan ikinci temel özelliğin uzantısı iken tespit</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544172&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544172&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Önceki yazılarda İslam dönemi felsefesinin üç temel özelliği bulunduğunu belirtmiş ve bunlardan ilk ikisini kısaca özetlemiştim. Bu felsefenin üçüncü temel özelliği aslında birinci ve ikinci özelliğin bir uzantısıdır ve esas itibariyle bu ilkelerin nasıl tatbik edileceği sorusunun cevabında tebellür eder. Bu soruya verilecek cevabın hem ana nedenleri tespit etmesi hem de bunlar arasında ilişkiyi açıklaması gerekir. Nedenlerin tespiti, daha önce anlatılan ikinci temel özelliğin uzantısı iken tespit edilen nedenler arasındaki ilişkinin açıklanması birinci temel özelliğin uzantısıdır. Bu yazıda üçüncü özelliği kısaca özetleyeceğim. </p><p>İslam öncesi dönemlerden itibaren filozoflar bilimi bir “nedenler araştırması” olarak değerlendirmiştir. Kuşkusuz böyle bir araştırmanın yapılabilmesi için nedenlerin kategorik olarak belirlenmesi gerekir. Bu sebeple filozoflar bütün nedenleri dört temel kategoride toplamıştır: akıl, suret, nefs ve tabiat. Tabiat kelimesi bugünkü kullandığımız anlamdan epeyce farklı olarak cismani bir nesnenin derununda bulunan ve onun mekanik hareket ve sükunlarının ilkesi olan formu ifade eder. Fakat temel anlamını korumakla birlikte kullanıldığı bilimin konusuna anlam değiştiren bir kavram olduğundan fizik nesnelerin suretleri de tabiat olarak adlandırılır. Bu sebeple hareket ve sükunla ilgili tüm araştırmalarda tespit edilmeye çalışılan şey, tabiat ismi altında toplanabilir. Daha özel ifade edildiğinde beslenme, büyüme ve üreme hareketleri ile iradî ve ihtiyarî hareketlerin ilkesi nefstir. Matematik bilimlerde sayı, şekil, mesafe ve aralık gibi şeyler incelendiğinden sadece suret tespiti yapılır. Suret, tabiat ve nefsin gerisinde varlık veren ilke ise akıldır. Burada akıl, artık insan zihni veya ruhunun kendisi veya sahip olduğu bir özelliği değil, görünen dünyanın kaynağında bulunan manevî mevcutları ifade eder. Yani akıl; fizik ve matematik nesnelerin ötesini işaret eden metafizik bir ilkedir. Dolayısıyla fizik bilimler söz konusu olduğunda hareketin nedeni tabiat ve nefstir. Matematik bilimler söz konusu olduğunda ise hareketin değil ama araştırılan nesnedeki hallerin nedeni surettir.  </p><p>Tabiat, nefs ve aklın klasik bilimler geleneğindeki işlevini tam olarak anlamak için modern bilimlerdeki dönüşümle onların yerini alan güçleri bilmek fayda sağlayabilir. Modern fizik, evrendeki tüm hareket ve sükunları dört güce dayalı olarak araştırır: Çekim gücü, elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, güçlü nükleer güç. Bu dört güce dayalı araştırmaların fizik dünyaya dair bilgilerimizi kapsamlı şekilde dönüştürdüğü vâzıhtır ama fiilen bakış ve kavrayışımızı nasıl dönüştürdüğünü derinlemesine anlamak için nefsin bir yönüyle metafizik, aklın da bütünüyle metafizik olduğunu dikkate alarak düşünmek gerekir. Nitekim bu durum, nedenler arası ilişkinin izahında kendisini gösterir. Düşünün ki tek tek her bir disiplinde tabiat, nefs ve suret araştırması yaptınız ve hatırı sayılır sonuçlara ulaştınız. Farklı disiplin ve araştırmaların verilerini birbirine nasıl bağlayacaksınız ve bütün sonuçları birbiriyle uyumlu şekilde bir bütünün parçasına nasıl dönüştüreceksiniz?  Bu sorunun cevabı, İslam dönemi felsefesinin üçüncü özelliğinin diğer yarısını oluşturur.  </p><p>Felsefi bilimlerin sultanı olan metafizik, ulaşılması gereken nihai bilgi seviyesini temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda aşağı disiplinlerin tüm verilerini anlamlı bir bütünün hiyerarşik parçalarına dönüştürür. Aslında bir araştırma alanı olarak değil ama bir bilim olarak metafiziğin felsefi bilimler içindeki temel işlevlerinden biri budur. Teknik olarak bu işleve “metafiziğin tikel veya özel (cüzî ve hâs) bilimlere ilke vermesi” denir. Burada sorun metafiziğin hangi teoriye bağlı olarak inşa edileceğidir. İslam filozofları genelde sudurcu olarak anılır. Doğrudur, İslam’da felsefi metafiziği temsil eden teori, bilhassa Fârâbî’nin katkılarıyla şekillenen sudur teorisidir. Fakat sudurculuk tek tavır değildir. Kindî, İbn Bâcce,Ebû’l-Berekât el-Bağdâdî ve İbn Rüşd gibi bazı büyük filozoflar sudurcu değildir hatta İbn Rüşd son döneminde sudurcu felsefeyi sahte felsefe olarak değerlendirmiş, Ebû’l-Berekât sistemli sudur eleştirileri yapmıştır. Bundan çıkan netice şudur: Klasik dönemde felsefi yahut akli bilimlerin nedenler araştırmasını itmam ederek anlamlı bir bütünün parçasına dönüştüren metafizik mutlaka bir teoriyi barındırır ama bu teorinin sudur, yoktan yaratma ve ezelden beri yaratma gibi farklı açıklamalardan biri olması mümkündür. Tarihsel olarak da vakıa böyledir. Tabii ki bunlardan birinin kabul edilerek diğerlerinin dışta bırakılması hem araştırmaların kendisini hem de araştırma sonuçlarının ilişkisini etkileyecektir. Lakin etkinin derecesinin geçmişte ne olduğu veya herhangi bir dönemde ne gibi sonuçlara kabil olduğu ayrıca tartışılması gerekir. Hem geçmişi anlama çabasında hem de tevarüs edilen birikimden hareket ederek içinde bulunduğumuz şartlarda düşünme çabasında bu durumun daima göz önünde bulundurulması gerekir. </p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-8-4836406</link>
      <subcategory>Ömer  Türker</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Merkez bankaları neden altın alıyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/merkez-bankalari-neden-altin-aliyor-4836410</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/merkez-bankalari-neden-altin-aliyor-4836410" rel="standout" />
      <description>Küresel ticaret savaşları, yaptırımların ekonomik silah olarak kullanılması, dolardan uzaklaşma çabaları ve rezerv varlıklarının dondurulma riski başta da gelişmekte olan ülkeleri rezervlerini çeşitlendirmeye zorlamaktadır. Dünya Altın Konseyi’nin 2026 yılı ilk çeyrek verileri de merkez bankalarının jeopolitik ve makroekonomik risklere karşı altın alma stratejilerine devam ettiğini göstermektedir. Pek, dünyanın en büyük ekonomilerinin altın rezervleri ne oldu? ALTIN REZERVLERİNDE MEVCUT DURUM Dünya</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544103&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544103&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Küresel ticaret savaşları, yaptırımların ekonomik silah olarak kullanılması, dolardan uzaklaşma çabaları ve rezerv varlıklarının dondurulma riski başta da gelişmekte olan ülkeleri rezervlerini çeşitlendirmeye zorlamaktadır.</p><p>Dünya Altın Konseyi’nin 2026 yılı ilk çeyrek verileri de merkez bankalarının jeopolitik ve makroekonomik risklere karşı altın alma stratejilerine devam ettiğini göstermektedir.</p><p>Pek, dünyanın en büyük ekonomilerinin altın rezervleri ne oldu?</p><p><br></p><p><strong>ALTIN REZERVLERİNDE MEVCUT DURUM</strong></p><p>Dünya Altın Konseyi’nin en son açıklanan verilerine göre, ABD 8.133 ton altın rezervleriyle dünyada ilk sırayı alırken, Almanya 3.350 tonluk rezervleriyle listenin ikinci sırasında ve İtalya 2.452 ton altın ile üçüncü sırada yer almaktadır. </p><p>Altın rezervleri konusunda iştahı açık olan yeni altın alıcıları da var.</p><p>Bu grupta yer alan Çin, resmi altın rezervini 2.322 tona çıkararak Rusya’yı (2.299 ton) geride bırakırken, Rusya- Ukrayna savaşı nedeniyle artan bölgesel güvenlik endişelerinin nedeniyle Polonya, altın rezervlerini 596 tona ulaştırarak altın biriktiren ülkeler arasına katılmış oldu.</p><p><br></p><p><strong>ALTIN REZERVLERİNİN TOPLAM REZERVLER İÇİNDEKİ PAYI</strong></p><p>ABD, Almanya, İtalya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerin altın rezervleri tuttukları toplam rezervlerinin içindeki payının yüzde 80’nin üzerinde olduğu görülmektedir.</p><p>Özbekistan ise toplam rezervlerinin yüzde 87’sini altında tutarak bu alanda öne çıkan ülkelerden birisi oldu.</p><p>Buna karşın, dünyanın en büyük ekonomilerinden olan Çin ve Japonya’da bu oran yüzde 9 iken Hindistan’da ise yüzde 18 seviyesindedir.</p><p>Gelişmiş ülkeler, finansal gücünü altın stoklarıyla güçlendirirken, gelişmekte olan ülkeler ise döviz rezervlerini altına çevirerek küresel şoklara karşı ekonomik kalkan oluşturmaya devam etmektedir.</p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE ALTIN DENKLEMİNİN NERESİNDE?</strong></p><p>Türkiye’de yaklaşık 535 tonluk resmi altın rezerviyle dünya genelinde ilk 12 ülke arasındaki güçlü konumunu koruyor. </p><p>Altın rezervlerin toplam rezervler içindeki payı yüzde 58’ e ulaşırken, gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi altın Türkiye’nin de rezerv yönetim stratejisinin merkezinde olmaya devam etmektedir.</p><p>Enflasyonist baskılar, dolardan kaçma, ticaret savaşları, jeopolitik riskler, borç krizleri ve çok kutuplu dünya düzenine geçiş sancıları, altının finansal egemenliğin en önemli güvencesi olacağı beklentisi yüksektir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/merkez-bankalari-neden-altin-aliyor-4836410</link>
      <subcategory>Erdal Tanas Karagöl</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Memur ve emekliler için Temmuz ayı maaş heyecanı devam ediyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/memur-ve-emekliler-icin-temmuz-ayi-maas-heyecani-devam-ediyor-4836414</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/memur-ve-emekliler-icin-temmuz-ayi-maas-heyecani-devam-ediyor-4836414" rel="standout" />
      <description>Ocak ve Temmuz ayları memur ve emekliler için heyecanın yüksek olduğu aylardır. Her iki ay içinde geçmiş altı aydaki enflasyon verilerine göre maaş artışı söz konusudur. Bu yazımızda 3 Temmuz’da açılanacak enflasyon oranları çerçevesinde konuyu açıklamaya çalışacağım. Haziran ayı enflasyon tahmini düştü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yayımlanan Haziran 2026 Piyasa Katılımcıları Anketi sonuçlarına göre, piyasanın enflasyon tahminleri netleşti. Geçen anket döneminde %1,52 olan Haziran</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544052&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349544052&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Ocak ve Temmuz ayları memur ve emekliler için heyecanın yüksek olduğu aylardır. Her iki ay içinde geçmiş altı aydaki enflasyon verilerine göre maaş artışı söz konusudur. Bu yazımızda 3 Temmuz’da açılanacak enflasyon oranları çerçevesinde konuyu açıklamaya çalışacağım.</p><p><br></p><p><strong>Haziran ayı enflasyon tahmini düştü</strong></p><p>Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yayımlanan Haziran 2026 Piyasa Katılımcıları Anketi sonuçlarına göre, piyasanın enflasyon tahminleri netleşti. Geçen anket döneminde %1,52 olan Haziran ayı TÜFE artışı beklentisi, bu anket döneminde %1,36’ya geriledi.</p><p>Bu durum Temmuz ayında maaş zammı bekleyen memur ve emekliler açısından çok iyi değil. Çünkü Haziran ayı enflasyon rakamları memur ve emeklilerin maaşını doğrudan etkilemektedir.</p><p>TÜİK tarafından açıklanan Mayıs ayı enflasyon rakamı aylık %1,71, 5 aylık kümülatif oran ise %16,61 olarak açıklanmıştı. Buna göre memur ve memur emeklilerinin Mayıs ayı itibarıyla alacakları enflasyon farkı %5,05, zam oranı da %12,4 olarak gerçekleşmişti. Haziran ayı enflasyon beklentisinin %1,36’ya gerilemesi ile memur ve emekliye verilecek zam oranı da düşecektir. Beklentiye göre Haziran ayı enflasyon rakamı ile birlikte altı aylık kümülatif enflasyon oranı %18,18 olarak gerçekleşecektir.</p><p>Bu rakam sonucuna göre ise SSK ve Bağ-Kur emeklileri %18,18 oranında zam alırken memur ve memur emeklileri ise temmuz ayından itibaren %7 oranındaki toplu sözleşme zammı bile birlikte yaklaşık olarak %13,92 oranında zam alacaklardır. Elbette nihai zam oranları Haziran ayı enflasyon rakamlarının TÜİK tarafından açıklanması ile ortaya çıkacaktır. Ancak memur ve memur emeklilerinin alacakları zam oranının %14 civarında olacağını söylememiz gerekiyor.</p><p><br></p><p><strong>Memur emeklileri için en düşük emekli maaşı değişecek</strong></p><p>Temmuz ayı sonrasında Haziran ayı enflasyon rakamlarına göre en düşük memur emekli aylığındaki artış oranı belli olacak ve bu oran doğrultusunda birçok ödeme tutarı da değişecektir. Ocak ayı itibarıyla en düşük memur emekli aylığı 27.772 TL, SSK ve Bağ-Kur emeklileri için en düşük emekli aylığı ise 20.000 TL’dir.</p><p>Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından en düşük emekli maaşının arttırılacağı sinyali verildi. Ancak bu değişikliğin yapılabilmesi için 5510 sayılı Kanunda değişiklik yapılarak 20.000 TL tutarının da değiştirilmesi gerekiyor. Geçmiş yıllardaki uygulamaya bakıldığında kanun değişikliği yapılarak enflasyon oranında 20.000 TL’nin de arttırılacağını söyleyebiliriz. </p><p><br></p><p><strong>Enflasyon oranındaki artış milyonlarca emekli ve çalışanı doğrudan etkiliyor</strong></p><p>Emekli ve çalışan sayılarına baktığımızda enflasyon rakamlarının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. 2026 yılı Nisan ayı sonu itibarıyla 17.099.654 kişinin SGK’dan emekli aylığı aldığını görüyoruz. Bu rakamın;</p><p>1- 11.619.846 kişisi SSK,</p><p>2- 2.911.521 kişisi Bağ-Kur,</p><p>3- 2.454.473 kişisi 4/c memur,</p><p>4- 113.814 kişisi de primsiz ödemeler,</p><p>statüsü kapsamında emekli aylığı almaktadır.</p><p>Ayrıca 2026 yılı Mart sonu itibarıyla kamuda istihdam edilen 5.368.945 çalışandan 3.534.981 kişi 4/c kapsamında istihdam edilmektedir. Bunların maaşları da doğrudan enflasyon oranlarından etkilenmektedir. </p><p>Yine SSK’lı olarak çalışan 19.144.388 kişi de kıdem tazminatı tavanındaki artıştan doğrudan etkilenmektedir. Kıdem tazminatı tavanı ise en yüksek devlet memurunun alacağı bir yıla isabet eden ikramiye tutarına göre belirlenmektedir.</p><p>Diğer yandan kamuda istihdam edilen 446.400 sözleşmeli personelin maaşı da doğrudan enflasyon rakamlarından memurlar gibi etkilenmektedir. Bunlara ilaveten kamuda istihdam edilen 1.247.468 kamu işçisi de enflasyon oranlarından doğrudan etkilenecektir. Kamu işçileri ile imzalanan toplu sözleşmelerde enflasyon farkı düzenlemesi yer almakta olduğundan enflasyon oranları onlar açısından da oldukça önemlidir.</p><p>Toplu sözleşme kapsamında olmayan Emniyet Hizmetleri Sınıfı personeli ile askeri gibi personel de memurlar ve memur emeklilerin alacakları zam oranı kadar zam alacaklardır.</p><p>Diğer yandan enflasyon nedeniyle memur ve memur emeklileri maaşını doğrudan etkileyen memur maaş katsayısı artışları vatandaşlara yapılan birçok ödemeyi veya onların yapacağı ödemeyi doğrudan etkilemektedir. Örneğin koruma kararı olan kızlara yapılacak evlenme yardımı tutarı maaş katsayısındaki artıştan doğrudan etkilenmektedir. Yine bedelli askerlik ödemeleri de maaş katsayısı artışından doğrudan etkilenmektedir.</p><p>Ayrıca yapılan birçok ödeme tutarı da en yüksek devlet memuru aylığına göre belirlendiği için enflasyondaki artış bu tutarı da etkilemektedir. Bunları özetle şu şekilde sıralayabiliriz; Mahalli idarelerde çalışan memurlara yılda iki defa ödenen ikramiye,</p><p>Mahalli idareler personeline yapılan sosyal denge tazminatı,</p><p>Aile yardımı ödeneği,</p><p>Ölüm yardımı ödeneği,</p><p>Emekli olacak memurlara ödenecek yol tazminatı,</p><p>En düşük memur emekli aylığı,</p><p>Mal beyanına esas şube müdürü maaşı,</p><p>Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve Milletvekili emekli maaşı, </p><p>KİT yönetim ve denetim kurulu başkan ve üyelerinin maaşları,</p><p>Huzur hakları, gibi birçok ödeme enflasyon oranlarından doğrudan etkilenmektedir. &nbsp;</p><p>Sonuç olarak enflasyondaki artışlar kimilerini sevindirecek kimilerini de üzecektir. Ümit ve temenni ederiz ki sevinen sayısı üzülen sayısından daha fazla olsun.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/memur-ve-emekliler-icin-temmuz-ayi-maas-heyecani-devam-ediyor-4836414</link>
      <subcategory>Ahmet Ünlü</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Taşın ve ruhun hafızası: Bir Bosna Günlüğü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/tasin-ve-ruhun-hafizasi-bir-bosna-gunlugu-4836421</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/tasin-ve-ruhun-hafizasi-bir-bosna-gunlugu-4836421" rel="standout" />
      <description>Ayvaz Dede Şenlikleri için bir grup MTO talebesiyle (MTO’ya en çok emek veren ve en parlak kardeşlerimizle) Bosna’dayız. Aşk-ı Turkuaz’ın sahibi Beytullah Yıldız kardeşimin özverili gayretleri, Önder Piyade ağabey ile Enver Kaya ağabey ve eşi Türkan Hanım’ın katkılarıyla bu seyahate çıktık. Başçarşı’yı mesken tuttuk. Türkiye’de, İstanbul’da bile olmayan Osmanlı ruhunun her bakımdan en mükemmel örneğinin her karışıma sirayet ettiği Başçarşı. Dün Srebrenitsa’daydık. Bugün (pazar günü) Ayvaz Dede için</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543974&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543974&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Ayvaz Dede Şenlikleri için bir grup MTO talebesiyle (MTO’ya en çok emek veren ve en parlak kardeşlerimizle) Bosna’dayız. Aşk-ı Turkuaz’ın sahibi Beytullah Yıldız kardeşimin özverili gayretleri, Önder Piyade ağabey ile Enver Kaya ağabey ve eşi Türkan Hanım’ın katkılarıyla bu seyahate çıktık. Başçarşı’yı mesken tuttuk. Türkiye’de, İstanbul’da bile olmayan Osmanlı ruhunun her bakımdan en mükemmel örneğinin her karışıma sirayet ettiği Başçarşı.</p><p>Dün Srebrenitsa’daydık. Bugün (pazar günü) Ayvaz Dede için Saraybosna’dan Travnik’e geçiyoruz. </p><p>Seyahatimize ilgili güzel yazılar yazdı arkadaşlar. Onları paylaşmak istiyorum sizlerle burada. İlk yazı, Rumeysa Çetin ile Zehra Gündoğdu kardeşlerimizin ortak metni. Düşünmeye kışkırtıcı, leziz bir metin bu. Zihin açıcı okumalar ve seyahatler…</p><h2>POÇİTEL: BAŞLANGIÇ VE SAMİMİYETİN SINIRI </h2><p>“Tercih ettiklerimiz ve reddettiklerimiz, isyan ettiklerimiz ve eminlik duyduklarımız arasında kendimizi/ kimliğimizi oluşturduğumuz yollar.”</p><p>Bilgece bir ikazın gölgesinde başlıyor yolculuğumuz. Adımımızı attığımız bu topraklar, sadece coğrafi bir haritadan ibaret değil; burası inanılan değerler uğruna ödenen bedellerin coğrafyası. İsmet Özel’in o sarsıcı tespiti yankılanıyor kulaklarımızda: “İslam için ölmeyi göze alana Türk denir.” Burada “Türk” olmak bir ırkın değil, bir duruşun, bir aidiyetin ve sarsılmaz bir imanın adıdır. </p><p>Bosna-Hersek’te geçirdiğimiz ilk gün, bu duruşun izlerini her taşın altında, her suyun akışında bize fısıldıyor.</p><p>Yol boyunca yanından geçtiğimiz Jablanica Gölü, sanki büyük Bursa, minyatür bir Karadeniz gibi selamlıyor bizi. Yeşilin ve mavinin bu muazzam uyumu, ruhumuzu bir sonraki durağa hazırlıyor.</p><p>“Bihaç’ın Bosna’nın, Belgrad’ın, bütün Rumeli’nin kilidi, Poçitel’in ise Hersek’in kilidi olduğu belirtilmiştir.” </p><p>Kasaba, Adriyatik denizinden Balkanlar’ın içlerine doğru giden ana yola yüksekten bakan, zemini kayalık bir kütlenin üzerinde küçük bir kalenin eteklerinde kurulmuştur.</p><p>Biz, o taştan kalbiyle serhadde duran Poçitel’i bu mukaddes yürüyüşün ve ruh nizamının bir başlangıcı addederek; Roma’nın mağrur ve düz mermer yollarına, insanı her adımda nefsiyle yüzleştiren o yuvarlak taşların felsefesini sermeye niyet ettik. </p><p>Öyle ki, Sezar›ın kibrini barındıran o kadim şehre girdiğimizde başımızı dik tutan şey zaferin gururu değil; bizi Poçitel’den itibaren o yuvarlak taşlar üzerinde başımız önde, edeble yürüten; sınırların sırrını keşfetmek, hakikati anlayıp hakikatle var olmak adına sınır ötesine taşıyacağımız o sarsılmaz sancaktır.</p><p><br></p><h2>ADEM’E UNUTTURULAN İNSANLIK: KESİLEN ELİN YAZAMADIĞI GERÇEK&nbsp;</h2><p>-”Yazar olacağım, şair olacağım. Büyüyünce yazar olacağım, şair olacağım ve bize yaşattığınız tüm bu vahşeti, bu gaddarlığı herkese anlatmak için yazacağım. Dünya ne yaptığınızı duyacak.”</p><p>-”Peki, hangi elinle yazıyorsun?”</p><p>Adem, gururla; “Sağ elimle.”</p><p>Söz bitti. </p><p>Barbarlık, geleceği ve hakikati yok etmek için bir kez daha baltasını indirdi. Ve Adem’in sağ eli, dirseğinin hemen altından acımasızca kesildi.</p><p>O zaman Adem acının ve direnişin ölümsüz bir sembolü olarak kalacaktı. </p><p>Sağ eliyle yazamadığı o büyük romanı, Poçitel’de kurduğu “Adem’in Çay Ocağı” ile bir ömür boyu yaşatacak, o dükkana gelen her misafire bir diriliş, bir hafıza tazeleme mekanı olacaktı. Çünkü çay ocağı; irfandı, sohbetti, köklere tutunmaktı. “Elimi kestiniz ama ruhumu susturamadınız” demenin mekâna bürünmüş haliydi.</p><p>&nbsp;Yıllar geçti, silah sesleri sustu. Ancak savaş meydanında canını ortaya koyanların çocukları ve torunları, bu kez vitrinlerin, konforun ve “Avrupalılaşma” sevdasının kurşunsuz savaşıyla karşı karşıya kaldı. Günümüz Müslümanının içine düştüğü o büyük “devşirilme” girdabı, Adem’i de, onun o kutsal direniş mekanını da yuttu.</p><p>İzler silinmesin diye gözler önünden kaldırılmayan aşılamayan duvarlar ve izler silinsin diye zihinleri örtüleyen asimilasyonlar, en nihayetinde o duvarları aşmak için şuuru uyuşturup hakikati perdeleyen zihinlerin kendi çelişkisine dönüşüyor</p><h2>&nbsp;MAĞARADAN YÜKSELEN HAKİKAT: BLAGAY ALPERENLER TEKKESİ</h2><p>&nbsp;Her hakikat bir seferle başlar. Kimi zaman bir alp olup dağın zirvesine çıkmakla, kimi zaman ise bir eren olup mağaranın sessizliğine çekilmekle... Hakikate yürüyen insanın yolu bazen kılıçla, bazen secdeyle örülür. İşte Alperenlik, bu iki yolun aynı menzilde buluştuğu büyük bir medeniyet tasavvurudur.</p><p>Türk-İslam geleneğinde “Alp”, yalnızca savaş meydanlarının yiğidi değildir. O, gerektiğinde zulmün karşısında dimdik duran, vatanı ve inancı uğruna mücadele eden cesur savaşçıdır. </p><p>“Eren” ise irfan yolunda kemale ermiş, nefsini terbiye ederek kulluğun hakikatine erişmiş gönül insanıdır. Alperen, bu iki zıt vasfı aynı şahsiyette birleştirir; gündüz alp gibi mücadele ederken gece eren gibi Rabbine yönelir.</p><p>Balkanlar’ın kalbinde yer alan Blagay Alperenler Tekkesi de bu anlayışın canlı bir nişanesidir</p><p>Yaşayacakları mekânı seçerken yalnızca güvenliği değil, tabiatın sunduğu imkânları da gözeten Alperenler, mağaraların ve sarp kayalıkların arasında hem mücadeleye hem de kulluğa hazırlanmışlardır. </p><p>Mağaradan fışkıran su yalnızca tabiî bir kaynak değil, gürül gürül akan manevi bir ırmak; hakikate ulaşan kalbin dirilişini temsil eden bir işarettir.</p><p>Balkanlar’ın yakın tarihi, bu manevî mirası gölgelemeye çalışan ideolojilere de sahne olmuştur. Yugoslavya döneminde Mareşal Tito’nun etkisiyle birçok şehirde Karl Marx’ın “Din bir afyondur” sözü kamusal alanlara taşınmıştır. </p><p>Levhanın kurşunlanması, yalnızca bir tabelanın değil, din karşıtı ideolojik söylemin de reddedilişinin sembolik bir ifadesi olarak hafızalarda yer etmiştir.</p><p>Blagay Alperenler Tekkesi bugün hâlâ ziyaretçilerine aynı hakikati fısıldamaktadır: </p><p>Çünkü hakikate çıkan yol, cesaret ile teslimiyetin, mücadele ile kulluğun birlikte yüründüğü yoldur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/tasin-ve-ruhun-hafizasi-bir-bosna-gunlugu-4836421</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yol ayrımı ve bölünme: CHP’de olası senaryolar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/yol-ayrimi-ve-bolunme-chpde-olasi-senaryolar-4836424</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/yol-ayrimi-ve-bolunme-chpde-olasi-senaryolar-4836424" rel="standout" />
      <description>Bir önceki yazımda CHP’nin mevcut durumda nasıl bir patika izleyeceği meselesini tartışmaya açmış ve partide yol ayrımının ne tür sonuçlara neden olabileceği üzerine senaryoları tartışmıştım. Demirel’e muhalefet eden Bilgiç ve arkadaşlarının Adalet Partisi’nden ayrılarak yollarına Demokratik Parti’de devam etmelerinin CHP’nin mevcut durumu ile ne denli benzeşip benzeşmediği tartışmasına odaklanmış ve koşulların CHP’yi farklı bir örnekle mukayese edebilmeyi zorlaştırdığını iddia etmiştim. Peki mevcut</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543788&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543788&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bir önceki yazımda CHP’nin mevcut durumda nasıl bir patika izleyeceği meselesini tartışmaya açmış ve partide yol ayrımının ne tür sonuçlara neden olabileceği üzerine senaryoları tartışmıştım. Demirel’e muhalefet eden Bilgiç ve arkadaşlarının Adalet Partisi’nden ayrılarak yollarına Demokratik Parti’de devam etmelerinin CHP’nin mevcut durumu ile ne denli benzeşip benzeşmediği tartışmasına odaklanmış ve koşulların CHP’yi farklı bir örnekle mukayese edebilmeyi zorlaştırdığını iddia etmiştim. Peki mevcut durumda yol ayırımı senaryoları CHP’yi nasıl etkiler? CHP’deki ayrılık partinin ana muhalefet olma statüsünü değiştirir mi? Ve en önemlisi de yeni kurulacak Parti’nin Türk siyasetindeki etkisi ne düzeyde olur?</p><p>Yol ayrımlarının partiler için sıhhatli sonuçlar doğurmayacağı tezi, genellemeci bir yaklaşımdır. Nitekim çok partili hayatın başarılı bir örneği olan DP’nin siyaset sahnesindeki varlığı, CHP’deki fikir ayrılıkları neticesinde söz konusu olmuş ve sonrasında on yıllık kesintisiz bir iktidar ile DP, Türk siyasetinde derin izler bırakmıştır. Benzer bir başarılı örnek de Fazilet Partisindeki yenilikçiler ve gelenekçiler arasındaki mücadelenin sonrasında kurulan AK Parti’dir. Derin bir ekonomik kriz  ve siyasi istikrarsızlığın çözümü için iktidara taşınan AK Parti, bugün sadece Türk siyaseti değil dünya siyasetinde de hakim parti örneğinin başarılı bir örneğidir. </p><p>Yukarıda zikrettiğim her iki örnek de parti içindeki perspektif farklılığının bir sonucudur. Uzunca bir süre genel merkezin idaresine ve yol haritasına dair eleştirilerde bulunan gruplar, zamanla yeni bir parti kurma zorunluğunu hissetmişler ve siyasetin ancak bir yol ayrımı ile mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. Fakat her yol ayrımı hiç kuşkusuz başarılı sonuçlar doğurmuyor. AP ve Demokratik Parti örneğinin yanı sıra AK Parti’den ayrılarak siyasete DEVA ve Gelecek gibi partiler ile devam edenler, politikada istediklerini elde edememişler ve zamanla partilerinin ivme kaybettiklerini görmüşlerdir. DP’den ayrılanların Hürriyet Partisi tecrübesi, Ecevit’in CHP’sine itiraz edenlerin Güven Partisi örneği ve MHP’den ayrılanların  İYİ Parti deneyimleri bu bağlamda sıralanabilecek diğer başarısız örnekler.</p><p><br></p><p><strong>OLASI SENARYOLAR</strong></p><p>CHP içindeki mücadelenin bir yol ayrımı ile sonuçlanması durumunda neler olabileceği elbette birçok değişkene bağlı. Örneğin Özel ve ekibinin kuracağı parti, mevcut rüzgarı ne ölçüde sürdürebilecek. Bir yol ayrımında, örgüt sistematiği ve finansal özgürlüklerden mahrum olacak yeni partinin seçimlere hazırlanması ve iktidara alternatif olabilmesi beklenenden daha zor olacaktır. Yeni bir kurumsal yapı, partiyi iktidar karşısında zorlayacağı gibi muhalefet nezdinde de sorunlu hale getirecektir. Nitekim İYİ Parti dışarıda bırakıldığında, diğer muhalefet partilerinin yaklaşımları, CHP’nin 2023 öncesine kıyasla muhalefeti birleştirebilme kapasitesinden uzak olduğunu göstermektedir. Tüm bu parametreleri hesaba katan Özel ve arkadaşlarının bir süre daha parti içinde kalmak suretiyle bütün siyasi ve hukuki yolları deneme olasılığı ağır basıyor.</p><p>Tüm bu ihtimalleri tartışırken Türk demokrasi tarihindeki diğer örnekleri de dikkate alarak CHP’nin mevcut durumunu da anlamaya çalışıyorum. Bir önceki yazıda da farklı unsurlar üzerinden öne çıkarmaya çalıştığım husus, CHP’nin bugünkü durumunun kendi içinde özgünlük taşıdığı ve diğer örneklerle benzeştirilebilmesinin oldukça zor olduğudur. O sebeple partideki fiili bölünmeyi kurultay marifetiyle çözemeyen ve bunu mahkemeye intikal ettirerek sorunu daha da karmaşık hale getiren CHP, diğer örneklerle negatif ayrışan bir parti içi bölünme örneği gösteriyor.</p><p>Hukuki alana taşınan bir durumun yarattığı çatışmanın dışında tarafların CHP’yi nerede konumlandıracakları ve ne tür bir siyaset yapacaklarıyla ilgili de ciddi muğlaklıklar söz konusu. Parti programı, ideolojik çerçeve ve dış politika öncelikleri gibi konularda CHP içindeki tarafların ne düşündükleri önemli. Nitekim bir yol ayrımı durumunda, seçmen sadece yol ayrımına neden olan hikayeyi değil partilerin sonrasında neler yapacakları üzerine de bir arayış içerisinde olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/yol-ayrimi-ve-bolunme-chpde-olasi-senaryolar-4836424</link>
      <subcategory>Turgay Yerlikaya</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Denizler, siyâset ve Akdeniz (2)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz-2-4836425</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz-2-4836425" rel="standout" />
      <description>Trump’ın birden çark edip, Avrupa’yı ve oradaki NATO dayanışmasını elinin tersi ile itip İsrâil ile berâber ağırlığını Ortadoğu’ya vermesi dengeleri alt üst etti. Bunu duygusal sâikler üzerinden sâdece Evangelikalllerin İsrâil seviciliğe ile izah etmek eksik kalacaktır. Evet bu da mühim bir rol oynuyordu. Lâkin bu esasta ABD’nin, Akdeniz, Basra Körfezi, Kızıldeniz, Hint Denizi, Hazar ve Türkistan’ı içine alan farklı bir dâirede Çin’e karşı, hattı hafif tertip güneye kaydıran  daha kapsamlı bir coğrafyayı</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543704&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543704&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Trump’ın birden çark edip, Avrupa’yı ve oradaki NATO dayanışmasını elinin tersi ile itip İsrâil ile berâber ağırlığını Ortadoğu’ya vermesi dengeleri alt üst etti. Bunu duygusal sâikler üzerinden sâdece Evangelikalllerin İsrâil seviciliğe ile izah etmek eksik kalacaktır. Evet bu da mühim bir rol oynuyordu. Lâkin bu esasta ABD’nin, Akdeniz, Basra Körfezi, Kızıldeniz, Hint Denizi, Hazar ve Türkistan’ı içine alan farklı bir dâirede Çin’e karşı, hattı hafif tertip güneye kaydıran  daha kapsamlı bir coğrafyayı merkeze alması mânâsına geliyordu. Başka bir açıdan anlatmak icap ederse, Rusya burada “doğrudan” hedeften çıkıyordu. Ama bunu abartmamak lâzım gelir. Alaska manzarası ABD ile Rusya arasında yaşanan bahar havasının, mesele Hazar, Kafkasya ve Türkistan coğrafyası devrede olduğu için geçici olduğunu düşündürüyor. </p><p>İran ve Pâkistan burada kilit bir rol oynuyordu. Pâkistan uzun zamandır Çin ile yakın bağlar geliştirmiş, Gwadar gibi çok kritik bir limanı Çin’e kazandırmıştı. Bunun ikizi ise İran’daki Çabahar’dı. İran ise ABD’ye karşı Rusya ve Çin ile derin münâsebetler inşâ etmişti. İlk olarak Belûcistan meselesini kaşıdılar ve İran ile Pâkistan’ı karşı karşıya getirmek istediler. Bu plân tutmadı. İkinci olarak ise Hindistan ile Pâkistan’ı çatıştırdılar. Pâkistan bu savaşta Çin teknolojisinin üstünlüğü ile çok baskın çıktı ve moral bir üstünlük kazandı. Hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Pâkistan-Batı ilişkileri İran-Batı ilişkilerinden hayli farklıdır. Pâkistan ABD-Çin rekâbetinde daha çok orta yolcu bir konumda seyreder. Bunun sebebi müzmin düşmanı Hindistan’ın Rusya ile sâhip olduğu derin târihî bağlarıdır. ABD işte bunu kullanarak Pâkistan ile Çin arasına kama gibi giremedi ama hayli sokuldu. </p><p>İran giderek daha fazla hedefe giriyordu. Nihâyet olan oldu ve mâhut savaş patladı. İsrâil’in hesapları İran’ın dize getirilmesi sâyesinde Abraham anlaşmalarını büyüterek Ortadoğu’da tam bir hâkimiyet sağlamak ve Hindistan-Basra Körfezi hattını tekeline almaktı. Bunu tek başına yapamayacağı ortadaydı. ABD’yi yanına alarak İran’a saldırdı. Ama netice tam bir hüsrân oldu. Çin ve Rusya’nın desteğini alan İran bu savaşı kazandı. ABD Körfez’deki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetti. Şimdi ABD ve İsrâil Basra Körfezinde ve Kızıldeniz’de debelenip duruyor. Daha geniş bir çerçevede bakacak olursak diğer kazanan Çin oldu. </p><p>ABD diğer bir atağını Hazar’da yaptı. Trump, Aliyev ve Paşinyan’ı yanına alarak Zengezur Koridoru’na çöktü. Ermenistan’da Batı yanlısı Paşinyan seçimleri kazandı. (İki müttefik, Hindistan ve İsrâil’in ağırlıklarını Ermenistan ve Âzerbaycan arasında ayrıştırmasını tamâmen danışıklı bulduğumu ilâve etmeliyim). Avrupa (AB+Birleşik Krallık) ile ABD’nin bozulan ilişkileri tuhaf bir şekilde Hazar’da yeniden rayına giriyor. Bununla da kalmıyor ve Asya içlerine doğru uzuyor. Kazakistan ve Özbekistan tedricen Batı çizgisine meylediyor. Bu manzaralar, ABD ile Rusya’nın arasındaki bahar havasını kışa çevirmeye namzet. Buna mukâbil, aynı hâdiseler Çin-Rusya yakınlaşmasını da derinleştirmekte olduğunu da kaydetmeliyiz.</p><p>Burada Türkiye’nin hissesine düşenler ise maalesef eriyor. Bir defâ Türk Devletleri Topluluğu büyük bir yara alıyor. İkincisi Zengezur Koridoru esâsen Çin’in Orta Kuşak Projesi olduğu çok defâ ihmâl ediliyor. Trump’ın koridora çökmesi ve tesir sâhasını Orta Asya içlerine doğru büyütmesi ve bu hattın ABD ve AB’nin kontrolüne girmesini ne Çin ne de Rusya kabûl edecektir. Hazar’dan başlayacak bir yırtık Asya içlerine doğru işleyecektir. Bu da ekonomik beklentileri kuşa çevirecek olan yeni savaşlar demektir. Batı’nın Hazar’a çökme teşebbüsünün bugüne kadar tek bir somut çıktısı oldu: Hazar kaynaklarının İsrâil’e bağlanması isitkâmetindeki plân büyük ölçüde hayâta geçti. İsrâil hiçbir mânaya takılmadan Âzerbaycan’ın tabiî kaynaklarına ulaşıyor. Buna ek olarak hat Sûriye’ye de ulaştı. (Chevron son olarak sessiz sedâsız bir şekilde Sûriye’nin petrol kaynaklarına da çöktü). Hesaplar çok açık: Tekmil teşebbüsler Hazar ve Körfez kaynaklarının Çin akışına mâni olmak ve bunların bir kısmını   İsrâil’e bağlayarak Batı’nın kontrolüne sokmak. </p><p>Meselenin elbette bir de Akdeniz boyutu var. İsrâil evvel emirde Levant coğrafyasını mutlak olarak kontrol etmek istiyor. Lübnan’a saldırmasının ve Güney Sûriye’de işgâle girişmesinin sebebi bu. Buradaki rakibi ise tereddütsüz Türkiye. Türkiye’nin jeopolitik üstünlüğü çok canını sıkıyor. Çünkü Hazar ve Körfez’in kaynaklarını Batı’ya aktarmanın en mâkûl hattı Türkiye. İsrâil ısrarla, hiç de ekonomik olmamakla berâber Hindistan-Körfez -İsrâil -Güney Kıbrıs -Yunanistan hattında ısrar ediyor. Fransa ve ABD buna destek veriyor. Türkiye’nin Mâvi Vatan açılımı üzerinden Akdeniz’deki kaynaklarına sâhip çıkması ise onları bilhassa çileden çıkarıyor. (Bennet’in Türkiye’yi İran’dan da beter bir düşman olarak ilân etmesi boşuna değil). Yunanistan ile berâber mütemâdiyen Türkiye’yi sıkıştırıp tehdit ediyor. Türkiye şimdiye kadar bu tahrikleri, yer yer lüzûmundan fazla soğukkanlı bir şekilde karşılamakla iktifâ etti. Bu iki buçuk devletin Türkiye ile doğrudan savaşmayı göze alabileceklerini zannetmiyorum. Ağır bir bedel ödeyeceklerini kendileri de biliyor. Ama buna rağmen tahriklerine devâm etmelerinin gizli başka bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Bunun iki ayağı var. İlki, Türkiye’yi sıkıştırıp R4 üzerinden Körfez başta olmak üzere Ortadoğu’nun hâmiliği rolüne itip  İran ile meşgul edip Akdeniz’den kesmekten ibâret. İkincisi ise NATO’yu devreye sokup Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek.  Karşılığında neler vaad ettiklerini tam olarak bilmesem de bunların büyük bir tuzak olduğunu ve neticede Türkiye’ye büyük külfetler doğuracağını görebiliyorum. </p><p>Evet hikâye denizlerde yaşanıyor. Akdeniz, Karadeniz, Hazar, Basra, Kızıldeniz ve Hint Denizi. Burada bizim için öncelik Akdeniz ve onun bir parçası olan Karadeniz’dir. Hazar ve uzantısında, Körfez, Kızıldeniz ve Hint Denizi’ndeki kapasitemizi de belirleyecek olan temelde Akdeniz’deki ağırlığımızdır. Türkiye Karadeniz’de bugüne kadar başarıyla devâm ettirdiği tarafsızlık siyâsetinden asla sapmamalı, Barrack gibilerin tahriklerine kapılıp bizi İran ile karşı karşıya gelmekten imtina etmelidir. Akdeniz’de ise yapılacak çok iş var. Akıl vermek gibi bir huyum yoktur ama; İsrâil-Fransa-Yunanistan Türkiye’nin karşısına çıktıysa biz de ne için İtalya-İsrâil ve Cezâyir ile anlaşmayalım? Onların tatbikatlarına biz de ne için bir başka üçlü olarak cevap vermeyelim? Balkanlar da bunun başka bir boyutu. Filibe-Arnavutluk hattında Müslüman ağırlığını mutlaka devreye koyup Adriyatik’de ne için varlık kazanmayalım? Heybeliada Okulu’nu açalım; iyi hoş da karşılığında ne için Batı Trakya Türklerinin statüsünü masaya koymayalım?...     </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz-2-4836425</link>
      <subcategory>Süleyman Seyfi Öğün</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Başörtüsü bu toprakların normalidir”</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/basortusu-bu-topraklarin-normalidir-4836428</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/basortusu-bu-topraklarin-normalidir-4836428" rel="standout" />
      <description>Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin 33. İstişare Toplantısı açılış konuşmasında konuyu başörtüsüne getirdi ve şunları söyledi: “Başörtüsü bu toprakların normalidir; inşallah ebediyen de normal olacaktır. Bakın bu yeni normal de değildir, tüm zamanların normalidir”. Geçtiğimiz hafta içinde yine başörtüsüne ve başörtülülere yönelik saldırılara şahit olduk. Belli ki bu saldırılar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rahatsız etmiş. Erdoğan, başörtüsüne yönelik münferit saldırıları konu etmek yerine konuşmasında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543578&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543578&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin 33. İstişare Toplantısı açılış konuşmasında konuyu başörtüsüne getirdi ve şunları söyledi: “Başörtüsü bu toprakların normalidir; inşallah ebediyen de normal olacaktır. Bakın bu yeni normal de değildir, tüm zamanların normalidir”.</p><p>Geçtiğimiz hafta içinde yine başörtüsüne ve başörtülülere yönelik saldırılara şahit olduk. Belli ki bu saldırılar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rahatsız etmiş. </p><p>Erdoğan, başörtüsüne yönelik münferit saldırıları konu etmek yerine konuşmasında genel bir değerlendirme yapıyor. Bu değerlendirmeyi, malumun ilamı, ya da galatı meşhurla malumun ilanı olarak okumak isabetli olacaktır. Erdoğan’ın bu ilamı ya da ilanı, başörtüsü mücadelesinde tarihî bir dönüm noktasına tekabül ediyor. Erdoğan, “başörtüsü bu toprakların normalidir” derken adeta dosyayı mühürlüyor ve kapatıyor.</p><p>Cumhuriyet elitleri Türkiye’de yeni bir toplum “yaratmak” istediler. Bu yeni toplum Batı’daki toplumların bire bir aynısı olacaktı. Bu yeni toplum, Batılılar gibi giyinecek, onlar gibi yiyip içecek, onlar gibi eğlenecek, onlar gibi düşünecek, onlar gibi inanacak, onlar gibi yaşayacaktı. </p><p>Yeni rejim, bütün gücünü ve sermayesini bu yeni toplumu “yaratmak” için kullandı. Cumhuriyet elitlerinin yeni bir toplum “yaratmak” için belirlediği kriterler tabii olarak “standart” ya da “normal” olarak tescillendi. Bu, aynı zamanda, toplumu var eden kodlara, genlere, fıtrata, kültüre, alışkanlıklara, geleneklere, düşünceye, inanca hatta coğrafyaya savaş açmak demekti.</p><p>Yani bütün normaller anormal, bütün standartlar standart dışı, bütün makuller saçma, meşrular gayri meşru, bütün tabiiler sun’i sayıldı.</p><p>Türkiye’de 1960’larda başlayan başörtüsü eylemleri, bir standardın, bir normalin, makulün, meşrunun, doğalın savunulması yerine daha çok “marjinal” bir hakkın teslim edilmesi şeklinde ilerledi.</p><p>Bugün de hala toplumun büyük kesimi, Batılı, kapitalizmin ve modanın esareti altında ve kadın bedeninin istismarı temelinde şekillenen giyim tarzının “standart” ve “normal” olduğunu, tesettürün “yeni”, “marjinal”, “standart dışı”, “genelden farklı” olduğunu düşünüyor.</p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan işte tam olarak bu yerleşik kalıba itiraz ediyor. Her ne kadar kapitalizmin, modanın ve emperyalizmin “standart” ve “normal” olarak dayattığı “köle tarzı” giyinmeyi eleştir(e)mese de, tesettürün, kendi ifadeleriyle, “marjinal, radikal, ekstrem, standart dışı” olmadığını, “bu milletin öz kültürü, öz geleneği” olduğunu, bunun da ezelî ve ebedî normal olduğunu ilam ve ilan ediyor.</p><p>Erdoğan’ın bu sözleri tarihidir. Erdoğan, bir “normal”in, “bir standart”ın çizgisini çekmiştir. Kimsenin dile getiremediği gerçeği yine cesaretle dile getirmiş, yerleşik kalıba itiraz etmiş, normal diye, standart diye dayatılana söz söylemese de normali ve standardı belirlemiştir.</p><p>Dün tesettür “biz de varız” tadında hafif ezik, hafif çekingen, epeyce ürkekti; Erdoğan’ın konuşması bize bir kez daha ülkenin sahibi ve normalin, standardın muhafızı ve belirleyicisi olduğumuzu hatırlattı. </p><p>Şimdi artık kapitalizmin, modanın, emperyalizmin dayatması, kadın bedenini istismar eden, kadını esaret altına alan, kadını köleleştiren giyim tarzı da özgürce konuşulabilir, eleştirilebilir mi? Erdoğan böyle bir özgürlüğün kapısını araladı; o kapıdan cesaretle girmek gerekiyor.    </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/basortusu-bu-topraklarin-normalidir-4836428</link>
      <subcategory>Aydın Ünal</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üniversiteyi yeniden düşünmek için çok alametler belirdi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/universiteyi-yeniden-dusunmek-icin-cok-alametler-belirdi-4836431</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/universiteyi-yeniden-dusunmek-icin-cok-alametler-belirdi-4836431" rel="standout" />
      <description>Üniversiteler uzun zamandır bilgi üretiminin merkezi olmaktan çok, bilgiyi tasnif eden kurumlar olarak varlıklarını sürdürmeye yönelmiş durumdalar. Oysa bir yandan da dijital devrim ve özellikle yapay zekâ, bu rol dağılımını kökten değiştirmeye başlamış durumda. Bugün artık üniversitenin dışında üretilen bilginin hacmi, birçok üniversitenin kendi içinde ürettiğinden daha büyük ve daha hızlı dolaşıma giriyor. Bu yeni durum, yalnızca eğitim yöntemlerini değil, üniversitenin varlık sebebini de yeniden</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543503&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543503&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Üniversiteler uzun zamandır bilgi üretiminin merkezi olmaktan çok, bilgiyi tasnif eden kurumlar olarak varlıklarını sürdürmeye yönelmiş durumdalar. Oysa bir yandan da dijital devrim ve özellikle yapay zekâ, bu rol dağılımını kökten değiştirmeye başlamış durumda. Bugün artık üniversitenin dışında üretilen bilginin hacmi, birçok üniversitenin kendi içinde ürettiğinden daha büyük ve daha hızlı dolaşıma giriyor. Bu yeni durum, yalnızca eğitim yöntemlerini değil, üniversitenin varlık sebebini de yeniden tartışmaya açıyor. YÖK’ün geçtiğimiz günlerde aldığı “Mikro Yeterlilikler Çerçevesi” kararı tam da bu tartışmanın Türkiye’deki ilk önemli kurumsal yansımalarından biri olarak bana çok anlamlı ve isabetli bir adım geldi.</p><p>Düzenleme dikkatle incelendiğinde, üniversite eğitiminin sınırlarını yeniden çizen önemli bir zihniyet değişikliği görülüyor. YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın verdiği bilgilere göre bundan böyle öğrenciler, mezuniyet için gerekli AKTS yükünün yüzde 10’una kadar olan kısmını üniversite dışında kazandıkları yetkinliklerle tamamlayabilecekler. Teknoloji akademilerinde, araştırma merkezlerinde, sektör eğitimlerinde, uygulamalı programlarda ve dijital öğrenme platformlarında edinilen bilgi ve beceriler, üniversitelerin belirleyeceği akademik ölçütler çerçevesinde tanınabilecek; başarıyla tamamlanan programlar ise uluslararası standartlara uygun dijital sertifikalar ve dijital rozetlerle belgelenecek, transkriptlere ve diploma eklerine işlenecek.</p><p>İlk bakışta teknik görünen bu düzenleme, gerçekte üniversitenin bilgiye bakışını değiştiren tarihî bir adım niteliğindedir, tabi düzenlemenin ne kadar etkili ve vizyona uygun bir biçimde uygulanabileceği konusunu boş geçmeden.</p><p>Cumhuriyet tarihi boyunca yükseköğretim üzerine çok sayıda reform yapıldı. Dünyadaki tartışmalara ve işlevine ve rolüne referansla Üniversitelerin özerkliği tartışıldı, merkeziyetçilik tartışıldı, Bologna süreci konuşuldu, katsayı sistemi değiştirildi, üniversite sayısı artırıldı, falan. Bütün bu tartışmaların ortak varsayımı aslında bilginin meşru üretim ve öğretim mekânının üniversite olduğuydu. </p><p>Doğrusu bu düzenleme aynı zamanda bu varsayımın kendisinin de değişmeye açıldığını gösteriyor.</p><p>Modern üniversite, sanayi toplumunun ihtiyaçlarına göre şekillendi. Standart müfredatlar, standart diplomalar ve belirli meslekler için yetiştirilen insan kaynağı bu modelin temelini oluşturuyordu. Bir öğrenci üniversiteye giriyor, dört ya da beş yıl boyunca belirli bir programı takip ediyor, mezun oluyor ve çoğu zaman aynı bilgiyle meslek hayatını tamamlayabiliyordu. Bugün aslında fiilen ve piyasa şartlarında bu dengenin tamamen bozulmuş olduğuna dair mebzul miktarda alamet var. </p><p>YÖK’ün bu kararı aslında üniversitenin değişen sosyolojiyi yakalama ve ona uyum sağlama çabası açısından kayda değer.</p><p>Yapay zekâ basitçe yeni bir teknoloji olarak görülemez, o bilgi üretme biçimini değiştiren tarihsel bir kırılmadır. Hukuktan mühendisliğe, muhasebeden gazeteciliğe, tıptan mimarlığa kadar birçok alanda bilgi, müfredatların güncellenme hızından çok daha hızlı değişiyor. Bazı alanlarda üniversiteler yeni ders açmadan sektör bambaşka bir aşamaya geçmiş oluyor.</p><p>Daha önemlisi, bilgi artık üniversitelerin tekelinde üretilmiyor.</p><p>Dünyanın en başarılı yazılım geliştiricilerinin, veri bilimcilerinin veya yapay zekâ uzmanlarının önemli bir kısmı klasik üniversite eğitiminin dışında yetişiyor. Açık kaynak platformları, teknoloji şirketleri, araştırma laboratuvarları ve dijital öğrenme ağları bugün bilgi üretiminin en dinamik merkezleri hâline gelmiş bulunuyor.</p><p>YÖK’ün mikro yeterlilik uygulaması tam da bu gerçeğin kabul edilmesi anlamına geliyor. Üniversite, ilk defa kendi dışında kazanılmış nitelikli bilgi ve becerileri belirli akademik ölçütler içinde tanımaya hazırlanıyor. Gerçi bu, üniversitenin bilgi üzerindeki otoritesinden vazgeçmesi değil; bilakis o otoriteyi yeni şartlara göre yeniden tanımlaması olarak görülmeli.</p><p>Nitekim düzenlemede özellikle yapay zekâ, veri bilimi ve dijital teknolojilerin öncelikli alanlar arasında sayılması tesadüf değildir. Çünkü bugün en hızlı dönüşen alanlar bunlardır. Dört yıllık bir lisans programı tamamlanıncaya kadar yapay zekâ dünyasında birkaç paradigma değişebiliyor. Üniversitenin bu değişim hızını tek başına müfredat revizyonlarıyla yakalaması artık mümkün görünmüyor. Mikro yeterlilikler tam da bu boşluğu doldurmayı hedefliyor.</p><p>Bu noktada dünyadaki gelişmelere bakmakta fayda var.</p><p>Özellikle Çin, yapay zekâ çağının eğitim sistemini kurma konusunda son derece cesur adımlar atıyor. Yapay zekâ araştırmalarına yaptığı devasa yatırımların yanında üniversitelerini de yeniden yapılandırıyor. Birçok klasik bölüm gözden geçiriliyor; yapay zekâ okuryazarlığı bütün disiplinlerin ortak yeterliliği hâline getiriliyor. Üniversiteler teknoloji şirketleriyle, araştırma merkezleriyle ve dijital öğrenme platformlarıyla iç içe çalışıyor. Çünkü Çin›in gördüğü gerçek şudur: Yapay zekâ yalnızca yeni teknolojiler üretmeyecek; yeni meslekler, yeni öğrenme biçimleri ve yeni üniversite modelleri de üretecektir.</p><p>Önümüzdeki yılların en büyük tartışması budur.</p><p>Yapay zekâ birçok mesleği tamamen ortadan kaldırmayabilir; fakat neredeyse bütün meslekleri yeniden tanımlayacağı artık güçlü bir ihtimal değil, gözle görülen bir gerçekliktir. Bugün üniversitelerde okutulan birçok bilgi, öğrenciler mezun olmadan eskimeye başlamaktadır. Bu nedenle geleceğin en değerli becerisi, belirli bir bilgiye sahip olmak değil; sürekli öğrenebilmek olacaktır.</p><p>Bu gelişmelerden üniversitenin muaf olması, kendini muaf sayması mümkün değil.</p><p>Bilgiyi ezberleten bir kurum olmaktan çok, bilgiyi seçebilen, doğrulayabilen, farklı disiplinleri ilişkilendirebilen, eleştirel düşünebilen ve yapay zekâyı doğru kullanabilen insanlar yetiştiren bir kuruma dönüşmek zorundadır.</p><p>Elbette bu dönüşümün riskleri de vardır.</p><p>Her dijital sertifikanın veya her çevrim içi eğitimin akademik değer taşıdığı söylenemez. Düzenlemenin başarısı, üniversitelerin kalite güvencesini ne ölçüde sağlayabileceklerine bağlı olacaktır. Nitekim YÖK de hangi eğitimlerin akademik olarak tanınacağı konusunda son sözü üniversite senatolarına bırakmıştır. Asıl tartışma bundan sonra başlayacaktır: Hangi bilgi gerçekten üniversite düzeyinde bir kazanımdır? Hangi beceri akademik krediye dönüşebilir? Üniversitelerin bu sorulara vereceği cevap, sistemin başarısını belirleyecektir.</p><p>Bütün bunlara rağmen şu gerçeği teslim etmek gerekir: Türkiye uzun yıllar yükseköğretimde erişimi ve niceliği tartıştı. Şimdi ise niteliği ve öğrenmenin mahiyetini tartışmaya başlıyor. Bu başlı başına önemli bir zihniyet değişikliğidir.</p><p>YÖK’ün attığı adım, elbette tek başına yükseköğretimin bütün meselelerini çözmeyecektir. Fakat bu adım, Türkiye’nin yapay zekâ çağının meydan okumasını gördüğünü göstermesi bakımından önemlidir.</p><p>Üniversitenin “bilgi yalnızca benim duvarlarım arasında üretilir” kibrinde olmaması önemlidir. Elbette mesele kampüs dışındaki eğitimlerin transkripte işlenmesinden ibaret değil, yapay zekâ çağında üniversite fikrinin yeniden inşasıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/universiteyi-yeniden-dusunmek-icin-cok-alametler-belirdi-4836431</link>
      <subcategory>Yasin Aktay</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yahudiler için Siyonizm, niçin antisemitik bir düşünceydi?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/yahudiler-icin-siyonizm-nicin-antisemitik-bir-dusunceydi-4836434</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/yahudiler-icin-siyonizm-nicin-antisemitik-bir-dusunceydi-4836434" rel="standout" />
      <description>İngiltere’nin İsrail’e desteği hız kesmeden devam ediyor. Almanlar gibi onlar da bu desteği bir devlet politikası olarak sürdürüyor. İşçi Partisi’nin yönetimde bulunduğu dönemde bu destek artarak devam etti. Hatta 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin taraftarlarının eylemlerini yasaklama yoluna gitmekten de kaçınmadılar. Aynı şekilde bu dönemde antisemitizmin kapsamı genişletildi ve İsrail’e yönelik eleştiriler, antisemitizm kapsamına girmeye başladı. Siyonizm’e yönelik eleştiriler de antisemitizm kategorisine</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543371&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543371&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İngiltere’nin İsrail’e desteği hız kesmeden devam ediyor. Almanlar gibi onlar da bu desteği bir devlet politikası olarak sürdürüyor. İşçi Partisi’nin yönetimde bulunduğu dönemde bu destek artarak devam etti. Hatta 7 Ekim 2023’ten sonra Filistin taraftarlarının eylemlerini yasaklama yoluna gitmekten de kaçınmadılar. Aynı şekilde bu dönemde antisemitizmin kapsamı genişletildi ve İsrail’e yönelik eleştiriler, antisemitizm kapsamına girmeye başladı. Siyonizm’e yönelik eleştiriler de antisemitizm kategorisine dâhil edildi. Siyonist Yahudiler de bu zemini değerlendirerek binlerce çocuğun öldürülmesini protesto eden Filistin taraftarlarını antisemitizm kapsamında Yahudi hayatına yönelik bir tehdit olarak gösterebildi. Geçen hafta Amerika’da meşhur bir dizi oyuncusu, üstündeki tişörtünde “Siyonizm ırkçılıktır” yazısıyla dolaşan birini gördüğü için korktuğunu ve bunun antisemitizm olduğunu söyledi. İngiltere’de Filistin’i desteklemek için sokağa çıkan herhangi bir kimse terörist olarak damgalanabiliyor. İsrail’e ve Siyonistlere yönelik eleştiriler artık İngiliz mahkemeleri tarafından antisemitik bir hareket olarak görülüyor. İngiltere’de de Siyonizm Yahudilikle bir tutuluyor. </p><p>Uzun bir zamandır ABD, İngiltere ve Almanya’da bu türden hadiseleri Batı’nın çifte standardı gibi geleneksel yaklaşımlarla değerlendirmememiz gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Batı’nın çifte standardı da bir kategoridir ve dikkatimizi sapmaya yöneltir. Tutarlı bir davranışın varlığını kabul eden böyle bir yaklaşım, kuşkusuz, adı geçen ülkelere bir değer atfedilmesinden kaynaklanmaktadır. Adlarını sıraladığımız ülkelerin Yahudi gücüne boyun eğdiğine inandığımız için çifte standart kategorisini aslında bir imkân olarak da değerlendiriyoruz. Dolayısıyla tanımlaya-madığımız hadiseleri derin bir boşluğa doğru iteklemiş oluyoruz. Böylelikle anılan ülkelerin Siyonistlere alan açmasının gerekçeleri üzerinde de durulmuyor. Hâlbuki bu desteği Almanların, İngilizlerin ve Amerikalıların Doğu Akdeniz politikalarını göz önünde bulundurmadan anlamak imkânsızdır. Tarihî hadiselere baktığımızda sıraladığımız ülkelerin ve benzerlerinin Siyonizm’e desteği “Şark Meselesi” ile doğrudan alakalıdır. Bu da konunun Yahudi gücü ve Yahudi ilahiyatı ile anlaşılamayacağının kanıtıdır. </p><p>Filistinlilere ve Filistin taraftarlarına yönelik düşmanca tavır ABD, İngiltere ve Almanya’nın Yahudilerle İsrail’i aynı anlamda kullanmaya özen göstermelerinin bir sonucudur. Hıristiyan Siyonistler ve Siyonist Yahudiler de bu devletler gibi İsrail’i ve Siyonizm’i Yahudilikle bir tutuyor. İsrail de aynı politikayı çok daha sert bir şekilde tatbik ediyor. Aslında bu durum 1920’lerden itibaren devam eden bir anlayışın sonucudur. “Yahudileri Kim Siyonistleştirdi?” sorusu elbette çok önemli, zira Siyonistleşme süreci hâlâ devam ediyor. Fakat burada ikinci bir soru daha sorulmalı. İlk ortaya çıktığı andan itibaren Siyonizm niçin antisemitik bir düşünce ve hareket olarak görüldü? Siyonistlerin ısrarlı bir şekilde İsrail ve Siyonizm karşıtı fikirleri ve eylemleri antisemitizm kategorisine dâhil etmeye çalışması, sorunun cevabını bulmamız için çok önemlidir. İsrail’e ve Siyonizm’e yönelik eleştirileri antisemitizm kategorisine dâhil ettiklerinde Yahudilerin tamamını Siyonizm içerisinde göstermiş oluyorlar. Yahudilerin genel olarak buna itiraz edip etmeyeceklerini de zaman gösterecek. Çünkü İsrail’e ve Siyonizm’e inanç Yahudiler arasında da gittikçe yaygınlaştı.</p><p>7 Ekim 2023’ten sonra dünya Protestan ve Anglosaksonların İsrail’le ittifakını çok daha yakından görme fırsatı buldu. Bu tanımanın geçiştirilecek bir tarafı olamaz. Açıkça şunu söylemek lazım ki buradan geriye dönmek mümkün değil. Filistinliler özellikle Protestan ülkelerin İsrail’le birlikte nasıl bir dünya görüşüne sahip olduklarını çok daha açık bir şekilde bütün dünyaya gösterdi. Bizim de dünya ile birlikte aynı şeyi gördüğümüzden şüpheliyim. İngiliz, Amerikalı ve Alman teknoloji şirketlerinin Siyonist Yahudi kolonizasyonu için yaptığı çalışmalar Türkiye’de yeterince konuşulmadı. Haddizatında sermaye gruplarının Batı Şeria kolonilerindeki faaliyetleri de bütün yönleri ile açığa çıkarılmadı. Bunun sebebi ise Anglosakson ve Protestan dünyanın Siyonizm ve İsrail’le ilişkisini dinî bağlamda anlamaya çalışmamızdır. Çok kimse hâlâ ABD, İngiltere ve Almanya’nın İsrail’e mecbur olduğunu düşünüyor. </p><p>İsrail ve Siyonizm artık bütün dünyada Gazze ve Batı Şeria’da olanlar eşliğinde anılacak. Bu hakikati hiç kimse değiştiremez. Onlara destek veren ülkelerin de en az İsrail kadar konuşulması gerekir. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/yahudiler-icin-siyonizm-nicin-antisemitik-bir-dusunceydi-4836434</link>
      <subcategory>Selçuk Türkyılmaz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrailli bakan Miki Zohar ABD’yi tehdit etti! “ABD ile İsrail yakın gelecekte hesaplaşacak” </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/israilli-bakan-miki-zohar-abdyi-tehdit-etti-abd-ile-israil-yakin-gelecekte-hesaplasacak-4836435</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/israilli-bakan-miki-zohar-abdyi-tehdit-etti-abd-ile-israil-yakin-gelecekte-hesaplasacak-4836435" rel="standout" />
      <description>ABD ile İran arasında sağlanan mutabakat, Tel Aviv-Washington hattında yeni bir gerilimin fitilini ateşledi. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar, ABD yönetiminin İran politikasını sert sözlerle eleştirerek, Washington’un yakın gelecekte İsrail ile ciddi bir karşı karşıya geliş yaşayabileceğini öne sürdü. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar, ABD’nin İran ile vardığı mutabakatı eleştirerek, “ABD, yakın gelecekte kendisini İsrail ile kaçınılmaz bir karşı karşıya gelme ve hesaplaşma rotasında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543302&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543302&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD ile İran arasında sağlanan mutabakat, Tel Aviv-Washington hattında yeni bir gerilimin fitilini ateşledi. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar, ABD yönetiminin İran politikasını sert sözlerle eleştirerek, Washington’un yakın gelecekte İsrail ile ciddi bir karşı karşıya geliş yaşayabileceğini öne sürdü. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar,&nbsp;ABD’nin&nbsp;İran&nbsp;ile vardığı mutabakatı eleştirerek, “ABD, yakın gelecekte kendisini İsrail ile kaçınılmaz bir karşı karşıya gelme ve hesaplaşma rotasında bulacaktır” dedi. İsrail merkezli Yedioth Ahronoth gazetesinin haberine göre, Başkent Tel Aviv’de bir etkinlikte konuşan Zohar, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran politikasına eleştiriler yöneltti.</p><p><br></p><p><strong>“ABD, İRAN’I YETERİNCE TANIMIYOR”</strong></p><p>Washington’un İran ile mutabakata varmasına tepki gösteren Zohar, “ABD’nin şu anda İran meselesine yönelik tutumu iyi değil. Kiminle muhatap olduklarını tam olarak idrak edemiyorlar. ABD, yakın gelecekte kendisini İsrail ile kaçınılmaz bir karşı karşıya gelme ve hesaplaşma rotasında bulacaktır. Bizim ABD’ye vereceğimiz yanıt koşulsuz bir itaat olmayacaktır” ifadeleriyle tehdit etti. İsrail’in kendi güvenlik çıkarlarına göre askeri hamle yapacağını ileri süren Zohar, “Benim görüşüme göre, bir ABD anlaşması nükleer silah sorununu çözmeyecek ve savaş insanların düşündüğünden çok daha hızlı bir şekilde geri dönecek” görüşünü savundu.</p><p><br></p><p><strong>TRUMP VE VANCE’TAN SERT MESAJLAR</strong></p><p>ABD-İran mutabakatının ardından İsrailli siyasetçilerin Trump’a karşı duydukları hoşnutsuzlukta artış yaşanıyor. Bu konuda yapılan eleştiriler, Trump’la sınırlı kalmayıp Tel Aviv’e karşı sert açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’a kadar uzanıyor. İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, “kesin zafere çok yakın olduklarını” iddia ederek, Başbakan Binyamin Netanyahu’dan, Lübnan’ı da kapsayan ABD-İran mutabakatını reddetmesini istemişti.</p><p><br></p><p><strong>“TRUMP OLMASAYDI, İSRAİL YERLE BİR OLMUŞTU”</strong></p><p>Trump, 19 Haziran’da ABD merkezli Axios haber portalına verdiği röportajda, ülkesinin İsrail ile ilişkilerine dair “Trump olmasaydı, İsrail yerle bir olmuştu.” demişti. Vance da ABD-İran mutabakatına tepki gösteren İsrail hükümeti üyelerini sert bir şekilde eleştirerek, “İsrail’i koruyan silahların üçte ikisinin ABD’de ve Amerikalı vergi mükelleflerinin paralarıyla üretildiğini” ifade etmişti.</p><p><br></p><p><strong>TRUMP’TAN İRAN’A HÜRMÜZ TEHDİDİ: ÜCRET ALIRSANIZ  MÜZAKERELER SONA ERER! </strong></p><p> ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden herhangi bir ücret talep etmediğini kendilerine ilettiğini açıkladı. Trump, bu beyanın gerçeği yansıtmaması halinde Tahran ile yürütülen görüşmelerin derhal sona ereceği uyarısında bulundu. ABD Başkanı Donald Trump Truth Social hesabından yaptığı açıklamada, İran’ın ABD’ye Hürmüz  Boğaz’ından geçen gemilerden herhangi bir geçiş ücreti, sigorta bedeli veya başka bir maliyet talep etmediğini bildirdiğini duyurdu.</p><p><br></p><p><strong>“İRAN HÜRMÜZ’DEN GEÇİŞ ÜCRETİ ALIRSA MÜZAKERELER SONA ERER”</strong></p><p>Bazı basın kuruluşlarında yer alan, İran’ın boğazdan geçen gemilerden ücret talep ettiği yönündeki haberleri “sahte haber” olarak nitelendiren Trump, İran’ın verdiği bilginin gerçeği yansıtmaması halinde müzakerelerin sona ereceği uyarısında bulundu. “Bu bilgi yanlışsa müzakereler derhal sona erer” diyen Trump, İran’ın “ücret almıyoruz” yönündeki beyanının doğru çıkmasını beklediklerini ima etti.</p><p><br></p><p><strong>TAHRAN’A PARA VERMEDİK! </strong></p><p><strong>İRAN FONLARI ABD’DEN GIDA ALIMI İÇİN KULLANILACAK!</strong></p><p>Trump ayrıca, ABD’nin İran’a herhangi bir para vermediğini veya İran’a ait fonları serbest bırakmadığını savundu. Öte yandan Trump, ABD’nin kontrolü altında bulunan İran’a ait bazı fonların, İran’ın gıda ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılacağını açıkladı. Söz konusu kaynakların yalnızca ABD’li çiftçiler ve hayvancılık üreticilerinden mısır, buğday, soya fasulyesi ve diğer tarım ürünlerinin satın alınması için kullanılacağını belirten Trump, “İran’ın gıdaya umutsuzca ihtiyacı var ve bu ürünleri yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nden satın alacağız” ifadelerini kullandı.</p><p><br></p><p><strong>İRAN’DA DÜŞÜRÜLEN SAVAŞ UÇAĞININ PİLOTUNUN İFADELERİ DEHŞETE DÜŞÜRDÜ! DENİZ ANASI ŞEKLİNDE HAREKET EDEN İHA’LAR GÖRDÜM?</strong></p><p>CNN’in özel haberine göre İran üzerinde düşürülen ABD savaş uçağının pilotu, gökyüzünde tek bir canlı gibi hareket eden ve “denizanasını” andıran İHA sürüleri gördüğünü anlattı. “Uzaylılar silah yapmış gibiydi” diyen pilotun ifadeleri, Washington’da İran’ın bilinmeyen bir drone teknolojisine sahip olduğu endişesini doğurdu. ABD’nin İran&nbsp;üzerinde düşürülen savaş uçağının pilotunun verdiği ifade, Washington’da yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. CNN’in dört farklı kaynağa dayandırdığı özel haberine göre, F-15 savaş uçağından fırlatılmadan hemen önce pilot, gökyüzünde “denizanasını” andıran bir formasyonda hareket eden İran insansız hava araçları (İHA) gördüğünü söyledi.</p><p><br></p><p><strong>“KURTARILDIKTAN SONRA ŞOKE EDEN İFADE  UZAYLILAR SİLAH YAPMIŞ GİBİYDİ”</strong></p><p>Nisan ayında İran üzerinde düşürülen F-15’in pilotu, özel kuvvetler tarafından kurtarıldıktan sonra istihbarat yetkililerine verdiği ifadede, havada tek bir organizma gibi hareket eden çok sayıda İHA gördüğünü anlattı. CNN’e konuşan kaynaklardan biri, pilotun tarifini şöyle aktardı: “Birbirine bağlı çok sayıda drone vardı. Büyük dronların altında bacakları andıran daha küçük dronlar bulunuyordu. Gerçekten uzaylı işi gibiydi.” Bir başka kaynak ise pilotun havada bir “İHA mayın tarlası” gördüğünü söylediğini aktardı.</p><p><br></p><p><strong>“DENİZANASI” FORMASYONU İSTİHBARATI ALARMA GEÇİRDİ’’</strong></p><p>Pilotun verdiği ifade, ABD istihbarat kurumlarında büyük bir tartışma başlattı. Çünkü eğer pilotun gördüğü yapı gerçekten mevcutsa, bu durum İran’ın İHA teknolojisinde çok önemli bir sıçrama yaptığı anlamına gelebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/israilli-bakan-miki-zohar-abdyi-tehdit-etti-abd-ile-israil-yakin-gelecekte-hesaplasacak-4836435</link>
      <subcategory>Bülent Orakoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edinilmiş kaygılar çağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/edinilmis-kaygilar-cagi-4836438</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/edinilmis-kaygilar-cagi-4836438" rel="standout" />
      <description>Günümüzün düşünürleri çağımızın bir ‘Kaygılar Çağı’ olduğunu söylüyor, zamanımızı böyle isimlendiriyor. Psikiyatri klinikleri, psikolojik destek üniteleri kaygı bozukluğundan muzdarip hastalarla dolup taşıyor. Bir önceki çağı adı konmamış bir sahip olma çağı olarak yaşadık, parlak ilerleme ideallerinin altında yatan asıl örtülü maksat, asıl itici güç insanların sahip olma ihtiraslarıydı. Bu ihtirasları besleyen yaşama kodları hayatın ezberi haline getirildi, bu ezber üzerinden hayat şekillendirildi.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543206&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349543206&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Günümüzün düşünürleri çağımızın bir ‘Kaygılar Çağı’ olduğunu söylüyor, zamanımızı böyle isimlendiriyor. Psikiyatri klinikleri, psikolojik destek üniteleri kaygı bozukluğundan muzdarip hastalarla dolup taşıyor. Bir önceki çağı adı konmamış bir sahip olma çağı olarak yaşadık, parlak ilerleme ideallerinin altında yatan asıl örtülü maksat, asıl itici güç insanların sahip olma ihtiraslarıydı. Bu ihtirasları besleyen yaşama kodları hayatın ezberi haline getirildi, bu ezber üzerinden hayat şekillendirildi. Öngörüldüğü gibi birçok şeye de gerçekten sahip olduk aslında bu süreçte. Ancak insan nefsini doyurmak, kontrolden çıkmış hevesleri bastırmak elbette mümkün değildi. Şimdilerde o sahip olduklarımızı kaybetme korkularından bir Kaygılar Çağı inşa ediyoruz. Korkuların, vehimlerin, ürküntülerin, vesveselerin, tedirginliklerin, dozu kaçmış gerilimlerin, başkalarına inanma zorluklarının, güvensizliklerin harcına karıştığı bir Kaygılar Çağı bu!   </p><p>“Birbirimize dair o kadar az şey biliyoruz ki, insanların bu tuhaf dünyasında, birbirimize karşı hissettiğimiz nedensiz kaygılar, endişeler, acılı ve bencil önyargılar nedeniyle bizi birbirimize bağlayan sırrı çözebilmemiz neredeyse olanaksız” diyor ‘Csutora’ kitabında Sandor Marai.</p><p>Başa çıkamadığımız kaygılar arasında en tahripkâr olanı başkalarının iyiliğine inanamamak ve onların insanlığına güvenememek olsa gerek! Başka şeylere olduğu gibi duygulara da en konforlu halleriyle sahip olmayı arzuluyoruz biz. Sevdiğimiz şeyler bize bağlansın kalsın, hiçbir zaman hiçbir yere gidemesin istiyoruz. Sadece bir yere gidemesinler değil, bizim onları sevdiğimiz halden başkasına da dönüşmesinler istiyoruz. Her şeyi kendi arzuları doğrultusunda sabitlemek, kontrolüne almak isteyen arızalı bir düşünce yapısı bu. Ne insanın tabiatına ne hayatın tabii seyrine uygun! İnsan ve hayat birbirini etkileyerek ve dönüştürerek ilerleyen iki canlı ırmak, sürekli bir akışla bütünleniyorlar birbirlerinde. Yeryüzünde hayat süren her şey her an yeniden yaratılıyor ve yenileniyor. Her şeyi sabitleyerek kendinde tutma ihtirası, yani hayatın tabii seyri içinde kendini yenileyen şeylerin taşıdığı risklerden kaçma isteği, o şeylerin yaratılışına esastan aykırı… Dolayısıyla değişen şeyleri kaybedeceği endişesi zamanımızın insanını yaşamaktan dahi korkar hale getiriyor. </p><p>Bir de bunun tersi var; her şeyin sürekli değişmesini, olduğundan başka bir şeye dönüşmesini istemek… Bu da ayrı bir ihtiras! Hayatın seyri içinde her şey sürekli yenileniyor, ancak temel bir kaide o değişimin istikametine aynı süreklilikle ayar veriyor. Temel kavrayışımızı oluşturan şey bu akış içindeki sabiteler. Hayatın kadim kaideleri var, bu kaideleri her şeyin sahibi olan kudret, yani Allah (cc) koyuyor. İnsan yaşadıklarına rıza gösterebildiği ölçüde hayatın akışına uyum sağlayabiliyor. Her şeyin olduğundan farklı yürümesini istemek, değişimin kontrolünü kendi elinde tutmak hevesinden ortaya çıkıyor ve içinde hem isyan hem rızasızlık taşıyor.</p><p>Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bize hiç de yabancı gelmeyecek bir insanlık manzarası çiziyor: “Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı. Üstelik kent ne kadar büyük ve ne kadar yüksekse o kadar çok pişkinliğe vuruyorlardı.”</p><p>Sahip olduğunda her şeyi olduğu şekliyle sabitlemek…  Ve hayatın getirdiği tabii değişim içinde yerine razı olamayıp sürekli başka şeyleri arzulamak… Her ikisi de şu zamanın insanını mutsuzluk girdaplarına sürükleyen iki uç yönelim! Yazık ki bu iki uç hal arasında gidip geliyoruz pek çoğumuz. Fıtratımıza çok daha uygun bir orta yol da vardı oysa. Hayatın kendini sürekli yenileyen yüzüyle barışık yaşamak ve bir ayağımızı temel kaideye basarak kendi değişimlerimizle o akışın bir parçası olmak da mümkündü aslında. Ve hâlâ da mümkün!</p><p>“Hayret ki her şey değişmez bir hakikat içinde mütemadiyen değişip duruyor!” diye not düştü defterine beyaz saçlı adam.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/edinilmis-kaygilar-cagi-4836438</link>
      <subcategory>Gökhan Özcan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’da sünnet, sünnette Kur’an var</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/kuranda-sunnet-sunnette-kuran-var-4836212</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/kuranda-sunnet-sunnette-kuran-var-4836212" rel="standout" />
      <description>Kur’an’da yok, öyleyse İslam’da da yok” diyenlere, daha yazının başında şunu hatırlatmak isterim: Kur’an’da Peygamberimiz var, O’na uyan, yolunda yürüyenleri Allah’ın seveceği müjdesi var, O’nun, “şâhid, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izni ile O’na çağırıcı ve aydınlatan ışık” olduğu var, insanlara gönderilen Kitab’ı onlara açıklama vazifesi, Allah tarafından O’na yüklendiği var, O’na itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı düsturu var, Allah ve Resulü bir konuda hüküm verince kimsenin başka bir seçeneği</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069752&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069752&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Kur’an’da yok, öyleyse İslam’da da yok” diyenlere, daha yazının başında şunu hatırlatmak isterim:</p><p>Kur’an’da Peygamberimiz var, O’na uyan, yolunda yürüyenleri Allah’ın seveceği müjdesi var, O’nun, “şâhid, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izni ile O’na çağırıcı ve aydınlatan ışık” olduğu var, insanlara gönderilen Kitab’ı onlara açıklama vazifesi, Allah tarafından O’na yüklendiği var, O’na itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı düsturu var, Allah ve Resulü bir konuda hüküm verince kimsenin başka bir seçeneği olamayacağı var…</p><p>Şu hâlde Kur’an’da Peygamberimiz var, Peygamberimiz’in sünneti var, hasılı Hz. Peygamber (veya sünnet) Müslümanlığı var. </p><p>Sünneti bir yana bırakıp Kur’an Müslümanlığından bahsedenler Kur’an’ı okuduklarını zanneden ama okumamış olanlardır. </p><p>Bu girişi, önem sırası gerilerde olan bazı konuları gündeme getirip, ümmetin bunca dağ gibi meseleleri varken onları meşgul eden sözde “Kurancılar” için yaptım.</p><p>Dün akşam birkaç dost ile sohbet ederken birilerinin, “Namazda, Fatiha’dan sonra âmîn demenin bid’at olduğunu ve Kur’an’da bulunmadığını” ileri sürerek gündem oluşturmaya çalıştıklarını” söylediler, ben de bu yazıyı yazmaya niyetlendim.</p><p>Yolunu şaşırmamış bir Müslüman, böyle bir iddia ile karşılaştığında “Peygamberimiz ne demiş, ne yapmış” diye sorar, eğer sahih yoldan bir rivayete ulaşırsa onun sözü veya uygulamasının Kur’an’daki yerine atfen, “Bu, Kur’an’da var sayılır” der. </p><p>Önce, tarihçilerin “belgesi yok, uydurma” dedikleri ama meşhur olan ibretlik bir hikâyeyi hatırlatmak istiyorum:</p><p>Fatih, İstanbul’un kapılarına dayandığında Bizanslı din adamları meleklerin cinsiyetini tartışıyorlarmış.</p><p>Dünyada iki milyar Müslüman, sesli veya sessiz olarak namazda, Fatiha’dan sonra “âmîn!” diyorlar. Âlim, cahil, imam, cemaat, çeşitli mezheplere mensup Müslümanlar bu uygulamayı asırlardır yapıyorlar; “böyle bid’at olur mu” bire ahmaklar!</p><p>Yeri gelmişken hemen her ilmihal kitabında bulunan konuyu özetle aktarayım:</p><p>Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “İmam, Fatiha’yı tamamlayıp ‘âmîn’ dediğinde siz de ‘âmîn’ deyiniz. Çünkü o esnada melekler de ‘âmîn’ derler. Âmîn’i, meleklerin ‘âmîn’ine muvafık düşen kimsenin geçmiş günahları affolunur” buyurmuşlar&nbsp;(Buhârî, Daavât 63; Müslim, Salât 72).</p><p>Bu hadise göre namazda Fatiha’dan sonra “âmîn” demek&nbsp;sünnettir. “Allah’ım, duamı kabul et!” demektir.</p><p> Hanefî ve (mezhepte kabul edilen görüş itibarıyla) Malikî mezheplerine göre “âmîn”; gerek imam, gerekse cemaat tarafından&nbsp;sessizce&nbsp;söylenir. Bu, cehrî (kıraatin açıktan yapıldığı) namazlarda da, hafî (kıraatin sessiz yapıldığı) namazlarda da böyledir. </p><p>Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise cehrî namazlarda bu sözün sesli olarak ve imamla birlikte söylenmesi sünnettir.</p><p>Şu hâlde Fâtiha’dan sonra “âmîn” demek dört mezhebe göre sünnettir. Sesli veya sessiz söylenmesi konusundaki farklı açıklamalar ise, örnek uygulamalarla ilgili farklı rivayetlere dayanmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/kuranda-sunnet-sunnette-kuran-var-4836212</link>
      <subcategory>Hayreddin Karaman</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sen kimin Yezid’isin yahut senin Yezid’in kim?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/sen-kimin-yezidisin-yahut-senin-yezidin-kim-4836218</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/sen-kimin-yezidisin-yahut-senin-yezidin-kim-4836218" rel="standout" />
      <description>Tarihte yaşanmış trajedi dolu bir olayı “teatral bir tekrar” haline getirerek anlamak imkansızdır. Kurban ibadeti böyledir mesela. Kurban etmenin anlamları üzerine düşünmeyi bir kenara bırakıp sadece hayvan boğazladığınızda, evet, dini bakımdan görevinizi yerine getirirsiniz ancak “neyi kurban ettiğimi biliyorum” demeniz pek olası değildir. Koyun boğazladığınızı zannedersiniz. İslam tarihinin en büyük trajedisi olan Kerbela hadisesinin doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel de trajedi tekrarıdır.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069710&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069710&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Tarihte yaşanmış trajedi dolu bir olayı “teatral bir tekrar” haline getirerek anlamak imkansızdır. Kurban ibadeti böyledir mesela. Kurban etmenin anlamları üzerine düşünmeyi bir kenara bırakıp sadece hayvan boğazladığınızda, evet, dini bakımdan görevinizi yerine getirirsiniz ancak “neyi kurban ettiğimi biliyorum” demeniz pek olası değildir. Koyun boğazladığınızı zannedersiniz. </p><p>İslam tarihinin en büyük trajedisi olan Kerbela hadisesinin doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel de trajedi tekrarıdır. Abartılı ağıtlarla, kadim suçlamalarla, “an tekrarlarıyla” Hazreti Hüseyin’i de Yezid’i de “tarihsel bir şahsiyet” haline getirip öldürürsünüz. Oradan başka sonuç çıkmaz. Çıkmaz çünkü trajedi tekrarı psikolojik bir rahatlama ya da daha doğrusunu söyleyecek olursak psikolojik bir sapma sonucundan başka sonuç doğurmaz. </p><p>“Yezid’e lanet, Hüseyin’e rahmet” döngüsü bir süre sonra Yezid’i Yezid’e, Hüseyin’i de Hüseyin’e hapsetmekle sonuçlanır ve bunun hiç beklemediğimiz sonuçları olur. Davranışsal olarak anlaşılması gereken “form”lar kimliklendirilip dondurulur ve mesela bir ideolojinin, bir devletin, bir imamın, bir şeyhin elinde korkunç bir silaha dönüşebilir. </p><p>Açtım bir parantez. Yanlış hatırlamıyorsam bir başka bağlamda Mustafa Ulusoy hocayla “Bediüzzaman’ı Bediüzzaman’ın yaşadıklarına hapsetmek” meselesini konuşmuştuk. Hayatı etkileyici insanların sürekli bir “doğru anlaşılmama” tehlikesi vardır. Ama ben burada bundan söz etmiyorum. Burada söz konusu ettiğim şey yaşamış bir insanı ‘yerinden ederek’ onu aslında hiç yaşamamış bir insan formuna sokmak ve ideolojik alanın emrine vermek. Yakın dönem Türkiye’sinde birini de hatırladım şimdi böyle tanımlayınca da 5816 var işte. Kapadım parantezi.   </p><p>Yezid kim? Yezid, bütün tarihsel yüklerinden sıyırıp konuşacak olursak “kendi hedefleri için az sayıdaki mazlumu vahşice öldürmekten çekinmeyen, bebeklere bir yudum suyu çok gören bir katil.” Hazret-i Hüseyin kim peki? Onu da bütün tarihsel yüklerinden sıyırıp tanımlayacak olursak “inandığı mesele uğruna şartlar ne olursa olsun zalime direnmekten geri durmayan mazlum bir kahraman.” </p><p>Buraya kadar tamamsak yeni sorumuz şu olsun: “Suriye savaşında Yezid kimdi, Hazret-i Hüseyin kimdi?” </p><p>Soruyu daha da özelleştirelim: “Suriye savaşında Müslümanları ‘bunlar Yezid’in evlatları, bunların yaşamaya hakkı yok’ diyerek çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden zulümle öldürenler Hazret-i Hüseyin’in yolunu mu tutmuşlardı, Yezid’in yolunu mu?</p><p>Trajedi tekrarını ideolojilerinin emrine verenler davranışsal kalıba müracaat etmekten nefret ederler. Sebebi basittir: İnandığı mesele uğruna kıyama kalkmış mazlumlar Sünni olunca Yezid, Şii olunca Hüseyin olamaz, davranışsal kalıba müracaat ettiğimizde.  </p><p>İşte tam da o yüzden bugün Hazret-i Hüseyin’in şehadeti ve Kerbela olayı bir trajedi tekrarına indirilmiş durumdadır. Davranışsal kalıptan söküp kimlik kalıbına indirirseniz Kerbela olayından “Yezidci Sünniler, Hüseyinci Şiiler” dikatomisini yaratabilirsiniz ve işlediğiniz her cinayete bu kimliklendirme üzerinden meşru bir zemin kazandırmaya çalışabilirsiniz. </p><p>Oysa mesela gerçek şuydu: Abdülkadir Salih komutan Hazret-i Hüseyin idi, Kasım Süleymani ise Yezid. Dağda köyünü koruyan Türkmen kumandan Hazret-i Hüseyin idi, Beşşar Esed ise Yezid. Mezheplerden, meşreplerden, ırklardan, inançlardan bağımsız bir gerçeklik çünkü Hazret-i Hüseyin ile Yezid gerçekliği. </p><p>Bir de tabii işin bambaşka bir yanı var. O yanı da ben değil, rahmetli Muzaffer Özak (k.s.) Hazretleri dile getirsin: “Gelmiş geçmiş tarih. Bugün sen kendi Yezid’ine bak. Sen bir Hüseyin’sin, senin Yezid’in var karşında. Sen onunla uğraş. Hüseyin Yezid’iyle uğraşmış gitmiş. Bugün sen Hüseyin’sin, sen sahra-yı Kerbela’da bulunuyorsun, sana Yezid’in su vermiyor. Suyu senden men ediyor. Sen Yezid’ini görsene. Sonra senin en büyük Yezid’in nefsindir, ondan büyük Yezid olmaz. Nefsini ıslah edeceksin evvela.” </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/sen-kimin-yezidisin-yahut-senin-yezidin-kim-4836218</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ara zam: Savunmanın iktisadi vizyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/ara-zam-savunmanin-iktisadi-vizyonu-4836223</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/ara-zam-savunmanin-iktisadi-vizyonu-4836223" rel="standout" />
      <description>Gündem o kadar yoğun ki maişet meselesi yukarı çıkamıyor. Acaba sadece gündemin yoğunluğu meselesi mi diye düşündürecek kadar sessiz ortalık. Ben de o yüzden girdim mevzuya. Sanki bu sessizlikte gündem yoğunluğundan fazlası var gibi. Ücretler veya aylıklar tatmin ediyor desem değil. Fiyatlar normalleşti desem değil. Enflasyon hedefine göre ücret ayarlaması bizi yanıltmadı desem değil. O halde nedir? Emeklileri ayırarak bir tahlil yaparsak; çalışanların işverenlerinin zorlanmaya başladıklarını görmeleri</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069647&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069647&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Gündem o kadar yoğun ki maişet meselesi yukarı çıkamıyor. Acaba sadece gündemin yoğunluğu meselesi mi diye düşündürecek kadar sessiz ortalık. Ben de o yüzden girdim mevzuya.</p><p>Sanki bu sessizlikte gündem yoğunluğundan fazlası var gibi.</p><p>Ücretler veya aylıklar tatmin ediyor desem değil. Fiyatlar normalleşti desem değil. Enflasyon hedefine göre ücret ayarlaması bizi yanıltmadı desem değil.</p><p>O halde nedir?</p><p>Emeklileri ayırarak bir tahlil yaparsak; çalışanların işverenlerinin zorlanmaya başladıklarını görmeleri etken gibi gözüküyor.</p><p>Zaten bizde sistem ya çalışanın vicdanıyla yahut işverenin vicdanıyla çalışıyor. İki gruba da birbirlerinden başka vicdan gösteren başka kimse yok hakkıyla çalışıyorlarsa.</p><p>Bu sefer vicdan sırası çalışanlar da gibi. Daha çok da çalışanlar vicdan gösteriyor zaten.</p><p>Sadece işverenlerin zorlandıklarını mı görüyorlar, yoksa işten çıkarılanları da mı görüyorlar, bilmiyorum. İşletmeler eleman bulamamak şikayetini geride bıraktı farkındaysanız. Kur odaklı faiz politikasının işletmeleri bir fıçıya koyup yokuştan aşağı tekmeyi vururcasına yuvarladığını tekrar hatırlatmaya gerek yok.</p><p>Kalifiye işgücü iş arayacağına işletmeler eleman arasaydı demem, ikisini de sorun olmaktan çıkarmak gerekir derim.</p><p>Diğer taraftan çalışanlar yeteneklerinin yetersiz kaldığını, yapay zekanın yumurtadan çıkar gibi arzdan çıkıp debelenmeye başladığını da görüyorlar mıdır dersiniz…</p><p>Yoksa meseleye emeklileri de katarak mı değerlendirme yapmalı?</p><p>Talepleri dikkate alınmayacağı için mi sessiz insanlar geçen yıllara göre?</p><p>Yoksa geçen yıllarla bu yıl arasındaki esaslı farklılıklar mı belirleyici olan?</p><p>İran’a karşı başlatılan savaş kaygıların en önüne güvenlik kaygısını koydu bölgemizde.</p><p>Acaba bu koşullarda başka biçimde mi düşünmek lazım?</p><p>İzlerken zorlandığım bir haber çıktı önüme Aljazeera’de… Sudan’daki kıtlığın iç çatışmayla birleştiği çok zor koşullardan dünyayı haberdar ediyordu.</p><p>Su tankeri yolu gözleyen bir anne konuşuyor, eline geçen az parayı kullanırken su ile ekmek arasında tercihe zorlandığını ifade ediyordu.</p><p>Su ile ekmek arasında tercihe zorlanmak…</p><p>Yiyecek bir şeyler almayı tercih etmiş. Su gelir diye bekliyor.</p><p>Düşününce hakikaten dedim. Başka da bir şey diyemedim. İlk başta ben olsam suyu tercih ederim gibi geliyordu. Ama zar zor da olsa su bulunuyorsa demek…</p><p>Zorlar arasından çözüme en zorundan başlamak fikri insani geldi. Aynı örnek değil Sudan zaten ama ana fikir bu…</p><p>Belki öncelikleri sıraladığımızda güvenlik bakımından rahat olmayı başka bakımlardan şikayetçi olmaya yeğliyoruz. Bunu derin bir imkânsızlık içinde ele alamayacağımızdan başka boyutlar da açılıyor. Bilinen ihtiyaç hiyerarşisi o yüzden işlemiyor. Bilinen hiyerarşi üzerine kurulan siyaset de o yüzden sakil.</p><p>Bizim kapasitemizde silahı ve askeri olmak bugünün dünyasında sadece daha iyi geçime yeğlenir denemez, ileri dönük olarak daha iyi geçim beklentisini de artırıyordur.</p><p>Anladığım şu ki; Türkiye’de ücret meselesi yalnız maişet meselesi değil; işletmenin dayanıklılığı, istihdamın sürekliliği ve ülkenin güvenlik ufkuyla birlikte işleyen bir sosyal denge göstergesiymiş.</p><p>Ordu-ekonomi dengesinin kalibresine biraz daha odaklanmamız gerektiği ise muhakkak. Savunmanın iktisadi vizyonu meselesi…</p><p>Emeklilerin yorumuna da bu durum yansıyor. Türkiye’nin güvenlik anlamında bir hiza tutturmuş olmasına yüklenen anlam bir teselli değil bizim için. Anlamı olan ve tarih boyunca tekrar eden bir olgu.</p><p>Türk toplumu yarınını alım gücünün önüne koyuyor.</p><p>Ve fakat ordu için ekonomi-ekonomi için ordu sorunsalı arasında optimumu bulmak üzereyiz. Dünyada bu denklemi çözmeye bizim kadar yakını yok.</p><p>Savunma kapasitemizi refah aleyhine bir maliyet olarak gör(e)meyiz biz. Doğru kurulduğunda refahın ön koşulu, sigortası ve ileri dönem beklentilerin taşıyıcısı olduğunu biliriz.</p><p>Yapacağımız bir ülkenin, ücret adaletini ve sosyal refahı savunurken güvenlik kapasitesini ekonomik vizyonun parçası haline getirebildiğini göstermekten ibaret.</p><p>Ki siyaset kazanırken halk da kazanacağını bilsin. Ki devletle vatandaş arasında bir refah sözleşmesi akdedilebilsin.</p><p>Hasılı ara zam tartışması yalnızca ücret seviyesi ve enflasyonla açıklanamıyor ülkemizde. İşverenin zorlandığı, çalışanın iş güvencesini düşündüğü, emeklinin talebinin duyulmayacağını sezdiği ve bölgesel güvenlik kaygılarının yükseldiği bir dönemde toplumun ekonomik davranışı değişebiliyor. Fakat bu meseleler göz ardı edilebilir demek değildir. Geçim meselesini güvenlikten, güvenliği de gelecek refah beklentisinden ayırarak değil birleştirerek politika üretmemiz gerekiyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/ara-zam-savunmanin-iktisadi-vizyonu-4836223</link>
      <subcategory>Yusuf Dinç</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadim mirasımız ışığında kamuda adil yönetim</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/kadim-mirasimiz-isiginda-kamuda-adil-yonetim-4836225</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/kadim-mirasimiz-isiginda-kamuda-adil-yonetim-4836225" rel="standout" />
      <description>Uzun süredir kamu yönetiminde Ömerlerin arayışı devam ediyor. Ömer denilince ilk akla gelen herhalde adalettir. Bu çerçevede devletin varlık sebeplerinin başında toplumda adaletin sağlanması gelir. Kamu yönetimi ise devletin vatandaşla doğrudan temas ettiği alan olup, adalet ilkesinin en görünür şekilde hayata geçirilmesi gereken kurumsal yapıdır. Bu yazımızda kadim değerlerimiz ışığında kamu yönetiminde adalet ilkesini açıklamaya çalışacağız. Kur’an-ı Kerim’de adalet ilkesi yönetimde merkeze konulmuştur</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069605&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069605&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Uzun süredir kamu yönetiminde Ömerlerin arayışı devam ediyor. Ömer denilince ilk akla gelen herhalde adalettir. Bu çerçevede devletin varlık sebeplerinin başında toplumda adaletin sağlanması gelir. Kamu yönetimi ise devletin vatandaşla doğrudan temas ettiği alan olup, adalet ilkesinin en görünür şekilde hayata geçirilmesi gereken kurumsal yapıdır. Bu yazımızda kadim değerlerimiz ışığında kamu yönetiminde adalet ilkesini açıklamaya çalışacağız.</p><p><br></p><p><strong>Kur’an-ı Kerim’de adalet ilkesi yönetimde merkeze konulmuştur</strong></p><p>Kamu görevlilerinin hukuka bağlılığı, kamu kaynaklarının dürüst kullanılması, liyakate dayalı personel sistemi ve vatandaşlar arasında ayrım yapılmaksızın hizmet sunulması, adil yönetimin temel unsurları arasındadır.</p><p>Kur’an-ı Kerim’de yöneticilere, hâkimlere ve bütün müminlere adaletle davranmaları emredilmiş; Hz. Muhammed’in (SAV) hadislerinde ise kamu görevinin büyük bir emanet olduğu ve bu emanetin hakkıyla yerine getirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu nedenle kamu yönetiminde adalet, hem hukuki hem de dini bir sorumluluktur.</p><p>Kur’an-ı Kerim’de adalet, Allah’ın emri olarak açık biçimde ifade edilmiştir. Bir ayette şu hükme yer verilmiştir: “Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder….”(Nisa Suresi, 4/58)</p><p>Bu ayet kamu yönetimi açısından iki temel ilkeyi ön plana çıkarmaktadır. Birincisi, kamu görevlerinin ehil kişilere verilmesi, yani liyakat ilkesi, ikincisi ise kamu gücü kullanılırken herkes hakkında adaletle karar verilmesidir. Kamu yönetiminde personel atama ve görevlendirmelerinin akrabalık, siyasi yakınlık veya kişisel ilişkilere göre değil, ehliyet ve liyakat esasına göre yapılması bu ayetin doğal sonucudur. </p><p>Adalet konusunda bir diğer ayet şöyledir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır…”(Maide Suresi, 5/8)</p><p>Bu ayet, yöneticilerin kişisel duygu ve düşüncelerinin adaletin önüne geçemeyeceğini göstermektedir. Kamu görevlisi, sevdiği veya sevmediği kişilere farklı muamele yapamaz. Hukuk devleti anlayışının temelinde bulunan tarafsızlık ilkesi de bu anlayışla örtüşmektedir.</p><p>Kur’an’da adalet yalnızca yargı faaliyetleriyle sınırlı tutulmamış, toplum düzeninin temel taşı olarak görülmüştür: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar….” (Nahl Suresi, 16/90)</p><p>Bu ayet, İslam medeniyetinde adalet anlayışının temelini oluşturan en kapsamlı ilkelerdendir. Kamu yönetiminin amacı yalnızca kuralları uygulamak değil; adalet, iyilik ve kamu yararını birlikte gerçekleştirmektir.</p><p><br></p><p><strong>Kamu görevi bir ayrıcalık değil, ağır bir emanettir</strong> </p><p>İslam hukukunda kamu görevi bir ayrıcalık değil, ağır bir emanettir. Kamu gücünü kullanan herkes yaptığı işlemlerden hem toplum önünde hem de Allah katında sorumludur.</p><p>Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhari, Müslim) Yine kıyamet gününde hiçbir gölge yokken Allah’ın arşının gölgesinde himaye edilecek 7 zümre arasında adil yöneticiler de sayılmıştır. (Buhari)</p><p>Bu hadis, kamu yöneticilerinin yalnızca yetki sahibi olmadığını, aynı zamanda sorumluluk taşıdığını ortaya koymaktadır. Devlet yönetiminde kullanılan her yetki, beraberinde hesap verme yükümlülüğünü getirir. Modern kamu yönetimindeki hesap verebilirlik ilkesi ile bu hadis arasında güçlü bir benzerlik bulunmaktadır. Bir başka hadiste ise kamu görevinin ehil olmayan kimselere verilmesinin toplumsal çöküşe yol açacağı belirtilmiştir: “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle.”(Buhari)</p><p>Bu hadis, liyakat ilkesinin İslam yönetim anlayışındaki önemini açık biçimde göstermektedir. Kamu görevlerinin bilgi, tecrübe ve ehliyet yerine siyasi sadakat, akrabalık veya kişisel yakınlık esas alınarak dağıtılması yalnızca idari bir hata değil, aynı zamanda dini açıdan da büyük bir sorumluluk doğurmaktadır. </p><p><br></p><p><strong>Adalet, devletin devamını sağlayan temel unsurdur </strong></p><p>İslam siyaset düşüncesinde adalet, devletin devamını sağlayan temel unsur olarak görülmüştür. İslam âlimleri ve devlet adamları yüzyıllar boyunca «mülkün temeli adalettir» ilkesini benimsemişlerdir. Adaletin olmadığı yerde kamu yönetimine güven azalır, vatandaş-devlet ilişkisi zedelenir, kamu kaynakları israf edilir ve kurumların meşruiyeti tartışılır hâle gelir. Buna karşılık adaletli yönetim, toplumda güveni artırır, ekonomik gelişmeyi destekler ve kamu kurumlarının saygınlığını güçlendirir.</p><p><br></p><p><strong>Kamu yönetiminde liyakat</strong></p><p>Kur’an’daki “emanetleri ehline veriniz” emri, kamu personel sisteminin temelini oluşturmaktadır. Kamu görevlerine atanacak kişilerin bilgi, mesleki yeterlilik, dürüstlük ve tecrübelerine göre seçilmesi hem hukuki hem de dini bir zorunluluktur.</p><p>Liyakatin olmadığı bir yönetim sisteminde çalışanların motivasyonu azalır, kamu hizmetinin kalitesi düşer ve vatandaşın devlete olan güveni sarsılır. Buna karşılık liyakat esaslı yönetim, kamu hizmetlerinin etkinliğini artırırken kurum içinde adalet duygusunu da güçlendirir.</p><p><br></p><p><strong>Kamu kaynaklarının korunması ve ayrımcılık yasağı</strong></p><p>Kamu malları ve kamu bütçesi, toplumun ortak emanetidir. Kamu görevlileri bu kaynakları kişisel çıkarları için kullanamazlar. Hz. Peygamber (SAV), kamu malından haksız şekilde yararlanmayı ağır biçimde eleştirmiş; kamu görevinde bulunanların elde ettikleri haksız menfaatlerin hesap günü sorgulanacağını bildirmiştir. Bu anlayış, günümüzde kamu mali yönetiminde şeffaflık, hesap verebilirlik ve yolsuzlukla mücadele ilkelerinin dini temelini oluşturmaktadır.</p><p>Kamu kaynaklarının israf edilmesi, usulsüz harcamalar yapılması veya kamu imkânlarının belirli kişi ve gruplara ayrıcalık sağlamak amacıyla kullanılması, hem hukuk devleti ilkesiyle hem de İslam’ın emanet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.</p><p>Adil yönetimin en önemli unsurlarından biri de vatandaşlar arasında ayrım yapılmamasıdır. Irk, mezhep, siyasi görüş, sosyal statü veya ekonomik durum kamu hizmetlerinden yararlanmayı etkilememelidir. Hz. Peygamber’in (SAV) şu sözü bu konuda evrensel bir ilke ortaya koymaktadır: “Sizden öncekiler, içlerinden soylu biri suç işlediğinde onu bırakır; zayıf biri suç işlediğinde ise ona ceza verirlerdi. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapsaydı onun da cezasını uygulardım.” (Buhari, Müslim)</p><p>Bu hadis, hukuk önünde eşitlik ilkesinin en güçlü örneklerinden biridir. Kamu yönetiminde kişiye göre farklı uygulamalar yapılması, adalet ilkesine aykırıdır. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünneti, kamu yönetiminde adaletin yalnızca hukuki değil aynı zamanda ahlaki ve dini bir yükümlülük olduğunu ortaya koymaktadır. Adalet, liyakat, tarafsızlık, emanet bilinci ve hesap verebilirlik ilkeleri hem modern kamu yönetiminin hem de İslam yönetim anlayışının ortak değerleri arasında yer almaktadır. Maalesef teori ve pratik arasında ciddi bir fark olduğunu belirtmemiz gerekiyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/kadim-mirasimiz-isiginda-kamuda-adil-yonetim-4836225</link>
      <subcategory>Ahmet Ünlü</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tefrika roman: Botokslu Cenaze Kime Ait? (13)
Siber-uzayın derebeyleri...</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/tefrika-roman-botokslu-cenaze-kime-ait-13siber-uzayin-derebeyleri-4836227</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/tefrika-roman-botokslu-cenaze-kime-ait-13siber-uzayin-derebeyleri-4836227" rel="standout" />
      <description>Z Haber’den iyi akşamlar. Prof. Dr. Ahmet Erselim Hoca ile birlikteyiz. Geçen hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hiç özet yapmayacağım. Vakitten gidiyor. Biz vakti nasıl dolduracağını bilmeyenlerden değil, vakti yetiremeyenlerdeniz. Merakımız gani, sohbetimiz derin, sorularımız engin. Geçen haftaki yayınımızı izlememiş olanlar için sosyal medya üzerinden linki bırakıyorum. -Vakti olabildiğince iyi değerlendirmek adına, hocam geçen hafta Reha Muhtar’ın ölümü üzerine konuşmayı planlarken siz</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069548&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069548&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Z Haber’den iyi akşamlar. Prof. Dr. Ahmet Erselim Hoca ile birlikteyiz. Geçen hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hiç özet yapmayacağım. Vakitten gidiyor.&nbsp;Biz vakti nasıl dolduracağını bilmeyenlerden değil, vakti yetiremeyenlerdeniz. Merakımız gani, sohbetimiz derin, sorularımız engin. Geçen haftaki yayınımızı izlememiş olanlar için sosyal medya üzerinden linki bırakıyorum.</p><p>-Vakti olabildiğince iyi değerlendirmek adına, hocam geçen hafta Reha Muhtar’ın ölümü üzerine konuşmayı planlarken siz konuyu atasözlerine doğru sürdünüz.</p><p>-Konu araba mıdır ki oraya buraya sürülsün. Konu ele alınır, derinlemesine incelenir, tahlil edilir. Tarla sürer gibi sürülmez.</p><p>-Hahahaha. Espriyi beğendim hocam. Tarla sürer gibi bir konuyu sürmek. Kültür kelimesinin kökenine de gönderme yaptınız. Harika. Bir konuyu daha sonra ele almak için nadasa bırakmak. Ben bunu var çok sevmek. Hahaha.</p><p>-Şov yapmayı keserseniz geçen hafta kaldığım yerden devam edeceğim. Sizin araya girmenize gerek yok. Nerede kaldığımı hatırlamıyorsunuz. Sizin aklınızda “Hoca atasözleri üzerine söyleşiyordu, zamanımız yetmedi”den başka bir şey kalmamış.</p><p>-Aman hocam o nasıl söz.</p><p>-Kesmeyin sözümü. Yanımda getirdiğim notlarımı okuyup gideceğim. Sizin bir parça sözlü kültüre dair bilginiz olsaydı, her cümlemi durmadan kesmeseydiniz mevzu geçen hafta tamamlanmış olacaktı. Neydi konumuz? Filanın ölümü niye ses getirmedi. Bu tabiri de hiç doğru bulmuyorum. Ses getirdi, ses getirmedi.</p><p>-Ölümü kamuoyunda yankılanmadı dersek...</p><p>-Demeyin ya hu! Bir şey demeyin,&nbsp;dikkatli dinlediğinizi ispat etmek için de durmadan başınızı sallayıp&nbsp;kıpraşıp&nbsp;durmayın karşımda. Şu yeşil tişörtlü kameraman beni çok iyi dinliyor. Sen taş gibi otur yeter.</p><p>-Ekran despotizmine hoş geldiniz. Kızılcık sopası cümlelerini de yanında getirmiş hocamız.</p><p>-Sizi hiç duymadan meselemi anlatıp gideceğim. Eğer bir daha yerli yersiz bir espri ile sözün yolunu keserseniz çeker giderim.</p><p>-... (Ağzını iki eliyle kapatıyor)</p><p>-Hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir konu niye aylardır gündemde tutuluyor, niye herkes eceliyle ölmüş Feride Hanım’ı “botokslu cenaze” diye diline doluyor, ilgisini ondan esirgemiyor sorusuna cevap verebilmek için internet özgürlüğünü savunan kovboy, efsanevi rock grubunun şarkı sözü yazarı ve dijital çağın ilk düşünürlerinden biri kabul edilen John Perry Barlow’dan bahsedeceğim. Niye bahsedeceğim? Barlow internette mutlak özgürlüğü savunuyor, devletlere karşı çıkıyor ve yeni bir dijital kamusal alan inşa edildiğini söylüyordu.</p><p>-Hocam çok affedersiniz ama programı, şarkı sözü yazarı kovboyu anma programına çevirmesek. Yani seyirciyi tutmak zorundayız. Kim ne yapsın bu herifi? Üstelik tanımadığı da biri.</p><p>-Botokslu cenaze Feride Hanım’ı herkes tanıyordu öyle ya! Meksikalı Blues şarkısını verebilir mi yönetmenimiz fonda?</p><p>-(Adama bak ya! Beni programın dışını itip yönetmenden talepler filan.)</p><p>-Stüdyoya baksana senin dışında herkes pür dikkat. Meksikalı Blues deyince bak nasıl da hareketlendiler.</p><p>-Sahiden. Yeni bir şarkı mı bu? Ben yeni şarkıları hiç takip edemiyorum. Hepsi aynı şekilde söylüyor. Yapay zekâ işi işler hiç tat vermiyor.</p><p>-Ya sabır. Şarkı 1972’de çıkıyor piyasaya. Yönetmene sesleniyorum,&nbsp;her cümlemi “Babanız zurna çalar mıydı padişahım?” diye alakaya çay demle sorularla bölen adamı ya karşımdan alın ben onsuz çok daha iyi anlatırım meramımı, ya da bir ilke imza atın ve bu adamın sesini yayına vermeyin. Bu nedir ya hu!</p><p>-... (Ağzına fermuar çekme hareketi yapıyor, muzip bir şekilde)</p><p>-Barlow mevcut yapıyı yıkarken kıymetliydi.Kovboy... Bu arada kovboyu onun mahlası ya da lakabı olarak kullanmıyorum.Adam sahiden kovboy, devasa çiftliğinde inek yetiştiriyordu.Barlow, mutlak internette mutlak özgürlüğü savunuyordu:&nbsp;Siber Uzay Bağımsızlık Bildirgesi’ni yayımladı, 8 Şubat 1996’da. Hacker’ların başucu metni, dijital özgürlük yanlısı filozofların baş tacı oldu metin. Thomas Jefferson’un izinden giderek “Sadece yanlış, hükümetin desteğine ihtiyaç duyar. Hakikat tek başına mücadele edebilir” diyordu.</p><p>Kendini Siberuzay’dan, yeni bilgi evinden gelen biri olarak tanımlıyor, Siberuzay’da devlete yer yok diye haykırıyor, okuma yazma bilmeyenlerin kime ne okuyacağını söylemesi gibi devletlerin&nbsp;bu evrenin mensuplarına ne yapacağını bildirmeye kalkmalarının söz konusu bile olmayacağını iddia ediyordu.</p><p>Barlow, 7 Şubat 2018’de öldü. İddia ettiği yeni kamusal alan,&nbsp;artık küresel derebeylerinin hakimiyeti altında. Kimin, ne düşüneceğine, ne seyredeceğine, neyi beğeneceğine bu küresel beşli cevap veriyor artık.&nbsp;</p><p>-Hocam çok da öyle değil. Los Angeles’te 20 yaşındaki Kale adındaki Amerikalı bir kadın çocukluk döneminde sosyal medya platformlarının kendisini manipüle ettiğini, bağımlı hale getirdiğini, psikolojik olarak zararlı içeriklere yönlendirdiğini belirterek Meta (Facebook, Instagram) ve Google (YouTube) şirketlerine dava açtı ve algoritmaların çocukların ve gençlerin gelişmekte olan beyin yapılarını istismar etmek üzere kasıtlı olarak tasarlandığını savundu. Ve davayı kazandı. Davalı şirketlerin 6 milyon dolar tazminat ödemesine karar verildi.&nbsp;</p><p>- Zannediyor musunuz daima hak yerini bulacak. İngiltere’de savunma yapan ilk Yapay Zekâ davayı kazandı. Yapay Zekâ üzerinden dağıtılan adaletin ne kadar adil olduğunu tartışmaya başladı mı kamuoyu? Hayır. Minareyi yok etmeye niyet edenler önce insanları minaresizliğe alıştırıyor. Minareyi çalan kılıfını hazırlamıyor yani.&nbsp;&nbsp;Buralardan elinde kılıf olan biri geçsin de maksadını faş edelim diye bekliyorsunuz. Çok beklersiniz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/tefrika-roman-botokslu-cenaze-kime-ait-13siber-uzayin-derebeyleri-4836227</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Takımın fenomenleri sakatlanırsa…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/takimin-fenomenleri-sakatlanirsa-4836230</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/takimin-fenomenleri-sakatlanirsa-4836230" rel="standout" />
      <description>Toplum olarak dengesiziz. Övgü ile sövgü arasında gidip geliniyor. En fazla da futbol camiamız… Öyle olmasa, ilk iki maçını öyle ya da böyle sebeplerle kaybedip, Dünya Kupası’nda havlu attıktan sonra çıkılan “gösteri maçında” gruptan lider çıkmayı garantileyen rahat Amerika’yı yenmeyi büyük bir başarı saymazdık. Havasından suyundan olsa gerek İtalyan Montella da “Bin tane zafere denk maç oldu” dedi. Bu burada kalsın. Gelin Dünya Kupası’nın vitrinindeki isimlere bir bakalım. Sahada hâlâ Arjantin’i</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069422&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069422&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Toplum olarak dengesiziz. Övgü ile sövgü arasında gidip geliniyor. En fazla da futbol camiamız… Öyle olmasa, ilk iki maçını öyle ya da böyle sebeplerle kaybedip, Dünya Kupası’nda havlu attıktan sonra çıkılan “gösteri maçında” gruptan lider çıkmayı garantileyen rahat Amerika’yı yenmeyi büyük bir başarı saymazdık. Havasından suyundan olsa gerek İtalyan Montella da <strong>“Bin tane zafere denk maç oldu”</strong> dedi.</p><p>Bu burada kalsın. Gelin Dünya Kupası’nın vitrinindeki isimlere bir bakalım.</p><p>Sahada hâlâ<strong> Arjantin’i peşinden sürükleyen 39 yaşındaki Lionel Messi var. Portekiz’e karakter aşılamaya devam eden 41 yaşındaki Cristiano Ronaldo’nun</strong> neler yapabileceğini izliyoruz.</p><p><strong>Luka Modrić ve Edin Džeko da kırklara karışsalar da 30’larında nasılsa öyle oynuyorlar. </strong>Yine Yeşil Burun Adaları’nın 40’lı yaşlarındaki kalecisi Vozinha olağanüstü çabasıyla takımını bir üst aşamaya taşıdı.</p><p>Dikkatinizi çekmiştir, yıllardır aynı isimleri konuşuyoruz. Peki arkalarından gelen kuşak nerede?</p><p>Bu sorunun cevabını futbolda aramak doğru değil fakat <strong>futbolcular bize toplumun fotoğrafını gösteriyor.</strong></p><p>Günümüzün genç sporcuları tarihin en iyi imkânlarına sahip. En modern tesislerde çalışıyorlar. En iyi beslenme uzmanlarından destek alıyorlar. En gelişmiş veri analiz sistemleriyle destekleniyorlar. Daha genç yaşta milyonlar kazanıyorlar.</p><p><strong>Buna rağmen Messi ve Ronaldo gibi istikrarlı değiller. Modrić ve Džeko’nun seviyelerini görmeleri çok zor.</strong></p><p>Kendi millî takımımıza dönelim. Uzun zamandır saha dışı görünürlükler saha içinden daha fazla konuşuluyor. Kamp videoları, sosyal medya içerikleri, fenomenlerle çekilen görüntüler, birbirlerinin paylaşımlarına destekler, bir emoji ile haber olmalar. Absürt tarzlar. Stille ikonlaşma çabaları…</p><p>Kamp dönemlerinde antrenmanlardan çok sosyal medya içerikleri ve kişisel marka yönetimiyle konuşulan bir kuşak var. Ama aynı oyuncu grubu, bir yenilgi aldığında sosyal medyadaki eleştiriler karşısında psikolojik olarak dağılıyor. Hesaplar yoruma kapatılıyor.</p><p>Diğer yandan kariyer basamaklarını tırmanma biçimi değişiyor. <strong>Bugünün genç futbolcusunu santrfor, stoper ya da kanat oyuncusu olmak kesmiyor. Bir de fenomen mevkiinde oynamak ve</strong> orada sürekli övülmek istiyorlar. Haliyle de futbol sahasında yıllarca ter dökülerek kazanılan saygı, sosyal medyada birkaç ayda elde edilen şöhretle yer değiştiriyor.</p><p>Oysa Messi’nin kariyerine bakın. Ronaldo’ya, Modriç’e bakın. Kupalar kazandıkları kadar kaybettiler de. Yuhalandılar. Eleştirildiler. Sakatlandılar. Yedek kaldılar. Finalde yıkıldılar. Fakat hiçbir zaman mağduriyet üretmediler. Dzeko gibi her defasında yeniden başladılar.</p><p><strong>Bahsi geçen isimleri efsane yapan da her türlü zorluğa göğüs germeleri değil mi?</strong></p><p>Örnekleri, gündemde olduğu için futboldan veriyorum. Aynı kırılganlıkları okullarda, iş hayatında, evliliklerde ve genç çalışanlarda görüyoruz. İlk eleştiride istifa etmeyi düşünenler, ilk başarısızlıkta vazgeçenler, ilk krizde boşananlar…</p><p>Oysa bu öğretiler eskiden mahallede aşılanırdı. Kaybetmek, takım olmak, liderlik yapmak, büyüklerin sözünü dinlemek, fedakârlık yapmak…</p><p>Şimdiki çocuklar herkesin malumu; sokakta değil algoritmaların arasında büyüyor. Hayatın değil, ekranın kurallarını öğreniyor. O beyaz ekranda herkes yıldız.<strong> Yedek kalmak yok. Eleştiriden münezzehler. </strong>Gerçek hayat ise tam tersini istiyor.</p><p><strong>Belki de bu yüzden yeni Messi’ler yetişmeyecek. </strong>Onlar kadar bu seviyede bir futbolu ve ortaya konulan karakteri de son izleyişlerimiz. </p><p>Yetenek eksikliğinden değil. Süreklilik yok. Kırılganlıklar fazla. Karakter inşa etmek her alanda giderek zorlaşıyor.</p><p>Öyle olmasa işler iyi giderken takıma “<strong>şen şakrak abilik</strong>” yapan 32 yaşındaki tecrübeli takım kaptanımız turnuvaya hüsranla veda edilirken ortalarda olurdu değil mi?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/takimin-fenomenleri-sakatlanirsa-4836230</link>
      <subcategory>Ersin Çelik</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ülkemizde nüfus artışı sorunu: Gençler neden evlenmiyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/ulkemizde-nufus-artisi-sorunu-gencler-neden-evlenmiyor-4836234</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/ulkemizde-nufus-artisi-sorunu-gencler-neden-evlenmiyor-4836234" rel="standout" />
      <description>GENAR Türkiye Raporu’nun “Ülke Gündemi” bölümünde gençlerin neden evlenmediği konusunu kapsamlı biçimde ele aldık. Haziran raporunda hem sorunun nedenlerine hem de çözüm önerilerine ilişkin geniş bir analiz yer alacak. Bu yazıda ise araştırmamızdan çıkan tek bir tablo üzerinden kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Araştırmaya göre gençlerin evlenmesini zorlaştıran başlıca nedenler şunlar: 1- Geçim sıkıntısı: %62,8 2- İş bulma sorunu: %10,4 3- Evliliğe bakışın değişmesi: %8,7 4- Hepsi birlikte</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069356&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069356&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>GENAR Türkiye Raporu’nun “Ülke Gündemi” bölümünde gençlerin neden evlenmediği konusunu kapsamlı biçimde ele aldık. Haziran raporunda hem sorunun nedenlerine hem de çözüm önerilerine ilişkin geniş bir analiz yer alacak. Bu yazıda ise araştırmamızdan çıkan tek bir tablo üzerinden kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.</p><p>Araştırmaya göre gençlerin evlenmesini zorlaştıran başlıca nedenler şunlar:</p><p>1- Geçim sıkıntısı:&nbsp;%62,8</p><p>2- İş bulma sorunu:&nbsp;%10,4</p><p>3- Evliliğe bakışın değişmesi:&nbsp;%8,7</p><p>4- Hepsi birlikte etkili:&nbsp;%5,0</p><p>5- Ev sahibi olmanın zorlaşması:&nbsp;%4,8</p><p>6- Uygun eş bulamama:&nbsp;%4,6</p><p>7- Diğer nedenler:&nbsp;%3,7</p><p>İlk bakışta tablo, ekonomik sebeplerin açık ara önde olduğunu gösteriyor. Ancak bir ülkenin tamamını ilgilendiren, sosyolojik boyutları olan böylesine büyük bir meselenin tek bir nedeni olamaz. Toplumlar onlarca farklı dinamiğin etkisiyle değişir.</p><p>Sayın Cumhurbaşkanı yıllardır Türkiye’nin karşı karşıya olduğu nüfus riskine dikkat çekiyor. O dönemde konu, siyasi polemiklerin gölgesinde kaldı. “Kaç çocuk yapacağımıza da iktidar mı karar verecek?” şeklindeki itirazlar, aslında meselenin sosyolojik yönünün yeterince tartışılmasını engelledi.</p><p>Geçtiğimiz hafta gençlerin bulunduğu bir ortamda bu konuyu uzun uzun konuştuk. Gençlerin dile getirdiği gerekçelerin çeşitliliği dikkat çekiciydi. Türkiye sosyolojisini uzun yıllardır araştıran biri olarak bazı değerlendirmeler beni de şaşırttı.</p><p>Araştırmamızın ilginç sonuçlarından biri de farklı toplumsal kesimlerin konuya benzer şekilde yaklaşmasıdır. Gençlerle yaşlılar, düşük gelir gruplarıyla yüksek gelir grupları, düşük eğitimlilerle üniversite mezunları arasında büyük görüş ayrılıkları bulunmuyor. Toplumun geniş kesimleri benzer kaygıları paylaşıyor.</p><p>Türkiye son kırk yılda olağanüstü hızlı bir sosyolojik dönüşüm yaşadı. Böyle dönemlerde ekonomik gerekçeleri merkeze koymak kolaydır; ancak ekonomi tek başına açıklayıcı değildir.</p><p>Nitekim Batı Avrupa’da nüfus artışındaki düşüş büyük ölçüde refah toplumlarında ortaya çıktı. Buna karşılık ekonomik olarak gelişmemiş pek çok Afrika ve Asya ülkesinde doğurganlık oranları hâlâ yüksektir. Demek ki ekonomik refah ile nüfus artışı arasında doğrusal bir ilişki kurmak mümkün değildir.</p><p>ABD de dikkat çekici bir örnek sunuyor. Özellikle muhafazakâr Hristiyan aileler güçlü aile yapısını koruyor ve çok çocuk sahibi olmayı sürdürüyor. Son dönemde Trump yönetiminin aile kurumunu önceleyen ve geleneksel değerleri öne çıkaran söylemleri de bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.</p><p>Türkiye’deki dönüşümün birkaç önemli boyutu bulunuyor.</p><p>İlk olarak kültürel değişim dikkat çekiyor: Kanaatimce Güney Kore ile birlikte Türkiye, Batı’nın kültürel etkilerine en açık ülkelerden biri hâline geldi. Dijital platformlar, sosyal medya ve küresel popüler kültür aile anlayışından evlilik algısına kadar birçok değeri hızla dönüştürüyor. İlginç olan ise Almanya, İngiltere ve İspanya gibi bazı Avrupa ülkelerinin bile kendi kültürel kimliklerini koruma konusunda zaman zaman daha temkinli davranmalarıdır.</p><p>İkinci olarak hızlı kentleşme önemli bir faktördür: Türkiye’nin kentleşme serüveni baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirler apartmanlardan ve yüksek katlı yapılardan oluşan yaşam alanlarına dönüştü. Toplu konutlar barınma ihtiyacını büyük ölçüde karşıladı; ancak bu yaşam biçiminin aile ilişkilerine ve çocuk yetiştirmeye nasıl etki edeceğini zaman gösterecek.</p><p>Üçüncü olarak tüketim kültürü kökten değişti: Geleneksel geniş aile yapısında ortak bütçe oluşturulur, tasarruf edilir, ev alınır, iş kurulur ve evlilikler aile dayanışmasıyla desteklenirdi. Bugün ise bireysel tüketim hayatın merkezine yerleşti. Kazanmak da harcamak da giderek daha bireysel hâle geldi.</p><p>Böylece “aile ekonomisi” anlayışından “ekonomik birey” anlayışına geçildi. Bu dönüşüm yalnızca gelir seviyesini değil, evlilik kararlarını da doğrudan etkiliyor.</p><p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaşadığı nüfus meselesini yalnızca ekonomiyle açıklamak eksik kalacaktır. Ekonomi önemli bir etkendir; ancak kültürel dönüşüm, kentleşme, bireyselleşme, tüketim alışkanlıkları ve değişen hayat tarzı en az ekonomi kadar belirleyici unsurlardır.</p><p>Sorunun boyutları rakamlarla görülebiliyor; fakat çözüm, rakamların arkasındaki sosyolojik değişimi doğru okuyabilmekten geçiyor. Nüfus meselesi yalnızca demografların değil; eğitimcilerin, şehir plancılarının, aile politikalarını oluşturan kurumların, kültür insanlarının ve siyasetçilerin birlikte ele alması gereken stratejik bir konudur.</p><p>Dilimizden eğitim sistemimize, aile yapımızdan kültürel mirasımıza kadar bizi biz yapan değerleri yeniden hatırlamak, uzun vadede bu sorunu daha sağlıklı anlamamızı ve kalıcı çözümler üretmemizi kolaylaştıracaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/ulkemizde-nufus-artisi-sorunu-gencler-neden-evlenmiyor-4836234</link>
      <subcategory>İhsan Aktaş</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dikkat! Türkiye İsrail tarafından kuşatılıyor!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/dikkat-turkiye-israil-tarafindan-kusatiliyor-4836236</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/dikkat-turkiye-israil-tarafindan-kusatiliyor-4836236" rel="standout" />
      <description>Türkiye kuşatılıyor: Dört bir taraftan kuşatılıyor ülkemiz hem de. Bu kuşatmaların her birisinin gerisinde de İsrail’in olması, bugüne kadar yaptığımız tarih okumalarının ne kadar arızalı olduğunu göstermeye yetebilir. DOĞU AKDENİZ’DEN KUŞATMA Güneyde, Levant’ta Gazze soykırımı başlamadan önce başlatılan bir kuşatma operasyonu var. Doğu Akdeniz’den geliştirilen kuşatmanın içinde Fransa da, ABD de, Yunanistan da var önplanda ama gerisinde İsrail var. Doğu Akdeniz’in sadece bölgesel değil küresel</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069257&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069257&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türkiye kuşatılıyor: Dört bir taraftan kuşatılıyor ülkemiz hem de. Bu kuşatmaların her birisinin gerisinde de İsrail’in olması, bugüne kadar yaptığımız tarih okumalarının ne kadar arızalı olduğunu göstermeye yetebilir.</p><p><br></p><p><strong>DOĞU AKDENİZ’DEN KUŞATMA</strong></p><p>Güneyde, Levant’ta Gazze soykırımı başlamadan önce başlatılan bir kuşatma operasyonu var.</p><p>Doğu Akdeniz’den geliştirilen kuşatmanın içinde Fransa da, ABD de, Yunanistan da var önplanda ama gerisinde İsrail var.</p><p>Doğu Akdeniz’in sadece bölgesel değil küresel ölçekte stratejik etkileri ve önemi olan bir konumu ve yeri olduğunu söylemek bile gerekmiyor. Doğu Akdeniz’in stratejik konumunun yanı sıra güçlü bir doğal gaz yatağı olması da önemini artırıyor. Doğu Akdeniz’in kuşatılması, Türkiye’nin güvenliğini ve bağımsızlığını tehdit ediyor.</p><p><br></p><p><strong>KIBRIS ÜZERİNDEN KUŞATMA</strong></p><p>Türkiye, aynı zamanda Kıbrıs üzerinden kuşatılıyor: Rum Yönetimi’nin AB dönem başkanlığını devralmasıyla birlikte Rumlar, AB’de “kese”nin ağzını açtılar ve ilk olarak Türk cumhuriyetlerine toplam 12 milyar dolarlık bir fon ayırdılar.</p><p>Başta Kazakistan olmak üzere, bütün Türk cumhuriyetlerinde karşılıklı olarak büyükelçilik açtılar ve Türkiye’nin Kıbrıs’ta işgalci olduğunu kabul ve beyan ettiler.Bu haber, Türkiye’de herkesi buz gibi dondurmaya yetti!</p><p>Türk cumhuriyetlerinin Kıbrıs üzerinden Türkiye karşı kışkırtılması ve kuşatılması hâdisesinin gerisinde de İsrail var.</p><p>Doğu Akdeniz’de ve özellikle de hem bizzat Kıbrıs’ta hem de Kıbrıs üzerinden İsrail bölgeyi avucunun içine almak ve her bakımdan kolonileştirmek istiyor.</p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE’NİN GÜNEYİNDEN KUŞATMA</strong></p><p>İsrail, Türkiye’nin güneyinden Lübnan’ı işgal ediyor; amacı haritadan silmek. Ama Suriye’ye dokunamayacak. Türkiye bu konuda bütün aktörleri harekete geçirerek Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması konusunda her tür stratejik adımı attı.</p><p>Şimdilik Suriye, Suriye’de bir PKK devletinin kurulmaması için -küresel ve bölgesel aktörlerle anlaşarak- önemli bir adım attı. Çok büyük bir risk bu. Ama alınması gereken bir risk. Büyük risk çünkü Lübnan’ı adeta haritadan silmek için var gücüyle saldıran İsrail’in Suriye’yi -hem Türkiye’nin hem de Suriye’nin bir zaaf anında- vurmaması, işgal etmemesi için bir neden yok. O yüzden İsrail’in Suriye üzerinden hayal ettiği bütün planları püskürtebilmek Türkiye’nin hem dış cephede hem de iç cephede çok güçlü olmasına bağlı.</p><p><br></p><p><strong>BALKANLAR ÜZERİNDEN KUŞATMA</strong></p><p>İsrail’in sadece Kıbrıs üzerinden değil Balkanlar üzerinden de Türkiye’yi kuşatmaya çalıştığını görüyoruz. İsrail sadece Rum kesimi ile değil Yunanistan ile de stratejik anlaşmalar imzaladı Türkiye’ye karşı. Adalar Denizi’nde İsrail ile Yunanistan askerî tatbikatlar yapıyor Türkiye’ye gözdağı vermek için. Ama bizim elimiz de armut toplamıyor elbette ki. Biz de Adalar Denizi’nde bütün teknolojik silahlarımızı denediğimiz askerî operasyonlar yapıyoruz.</p><p>Türkiye’nin Balkanlar üzerinden kuşatılma operasyo-nunun en son adımları istihbarat ve strateji alanında. İsrail, Sırbistan’ın istihbarat yapısını kurdu. Şimdi de Romanya’nın istihbarat sistemini kurma anlaşması yapıldı.</p><p>Türkiye’nin bu süreçte Mavi Vatan kavramını Mısır ile bilfiil hayata geçirmesi. İsrail’i de, Yunanistan’ı da çıldırtmaya yetti. Hem İsrail yönetimi hem de Yunanistan yönetimi bu konuda Türkiye’yi hedef tahtasına yerleştirerek tehditler savuran açıklamalar yapmaktan geri durmuyorlar.&nbsp;</p><p><br></p><p><strong>MISIR’LA İTTİFAK HAYATÎ</strong></p><p>Türkiye’nin Mısır’la yakınlaşmaması için olağanüstü gayret gösterdi İsrail yönetimi on yıllarca. Mısır’ı da avucunun içinde tutuyor İsrail Amerika’daki Yahudi gücü üzerinden. Mısır’a düzenli yardım yapıyor Amerika’daki Yahudilerin kontrolündeki ABD yönetimi.</p><p>Bu yardımların bir karşılığı, bir bedeli var, değil mi?&nbsp;</p><p>1978 yılında İsrail’in kontrolündeki Enver Sedat yönetimiyle, İsrail’in bölgeye yerleşmesini sağlamak için, önce Mısır’ı, sonra da bölgeyi kesinkes kontrol altına almasının başlangıcını oluşturan Camp David Antlaşması’nı imzaladı.</p><p>Mısır teslim alınmıştı.</p><p>Türkiye’deki yönetimler teslim alınmıştı 1996 yılında Erbakan, başbakan oluncaya kadar. Erbakan’a bir yıl tahammül edemediler ve 1997 yılında 28 Şubat postmodern darbesiyle birlikte devirdiler Hocayı.</p><p>İsrail’in Türkiye’yi resmen kontrol etmesine nihai darbeyi Erdoğan yönetimi vurdu.</p><p>O yüzden Erdoğan’ı sürekli hedef tahtasına yatırıyor İsrail yönetimi.&nbsp;</p><p>Özetle… Türkiye, İsrail tarafından dört bir yönden kuşatılıyor. Türk kamuoyu, İsrail’in Türkiye’yi bu kadar derinlemesine kuşattığını henüz fark edebilmiş değil.</p><p>Türkiye’ye Batı’dan, özellikle de Amerika’dan geldiği söylenen tehdidin Amerika’dan değil, Amerika’ya her bakımdan hâkim olan Yahudilerden geldiğini göremediğimiz sürece, asıl düşmanımızın kim olduğunu bile bilemeyeceğiz.</p><p>Düşmanının kim olduğunu bilemeyen bir ülkenin bağımsızlığını koruyabilmesi ham hayalden ibarettir. Vesselâm.</p><p>Not: Bu yazı, Cins dergisinin Temmuz sayısında yayımlanacak yazımdan bir kesittir. Yazının tamamını Cins dergisinden okuyabilirsiniz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/dikkat-turkiye-israil-tarafindan-kusatiliyor-4836236</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyonistler New York’u kaybettiler!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/siyonistler-new-yorku-kaybettiler-4836240</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/siyonistler-new-yorku-kaybettiler-4836240" rel="standout" />
      <description>Geçen yıl New York Belediye Başkanlığı seçimini Demokrat Parti adayı Zohran Mamdani’nin kazanması ABD’de şok etkisi yapmıştı. Kendisini “Demokratik Sosyalist” olarak niteleyen Mamdani Filistin yanlısı söylemleri sebebiyle Demokrat Parti’nin yerleşik, İsrail yanlısı ana akım kanadından destek alamamıştı. İsrail Lobisi de Yahudiler’in ağırlıklı olduğu New York’ta Mamdani’nin kazanmaması için büyük bir çaba harcamıştı. Ön seçimlerde İsrail yanlısı adayları yenen Mamdani’nin belediye başkanlığını da</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069182&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069182&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Geçen yıl New York Belediye Başkanlığı seçimini Demokrat Parti adayı Zohran Mamdani’nin kazanması ABD’de şok etkisi yapmıştı. Kendisini “Demokratik Sosyalist” olarak niteleyen Mamdani Filistin yanlısı söylemleri sebebiyle Demokrat Parti’nin yerleşik, İsrail yanlısı ana akım kanadından destek alamamıştı. İsrail Lobisi de Yahudiler’in ağırlıklı olduğu New York’ta Mamdani’nin kazanmaması için büyük bir çaba harcamıştı. Ön seçimlerde İsrail yanlısı adayları yenen Mamdani’nin belediye başkanlığını da kazanması Demokrat Parti’nin ana akımının Solu’nun Solu’nda yer alan kanadı için olağanüstü bir zafer olarak nitelenmişti.</p><p>Senatör Bernie Sanders’ın desteklediği Mamdani’nin zaferini Demokrat Parti’nin yerleşik liderliği için “sonun başlangıcı” olarak değerlendirenler olmuştu. Mamdani’nin Sol çizgisini İngiltere’de bir süre İşçi Partisi’nin liderliğini yapan, sonrasında İsrail Lobisi’nin entrikaları sonucunda ‘Yahudi Karşıtı’ ilan edilerek tasfiye edilen Jeremy Corbyn ile karşılaştırılabilir. Corbyn’in İşçi Partisi’ni merkezden Sol’a çekmekle itham edildiğini de hatırlatmalıyım.</p><p>Amerikan Sağı nezdinde Demokratik Sosyalistler “aşırı Sol” olarak itham ediliyorlar. Oysa Avrupa’da Sosyalist partiler ana akım partiler kategorisinde yer alıyorlar. ABD’de yapılan kamuoyu araştırmaları da genç seçmenlerin önemli bir kesiminin Demokratik Sosyalizm’e sempatiyle baktıklarını gösteriyor. Merkezci, yerleşik Demokrat liderliğin büyük şirketlerin çıkarlarını önceleyerek işçi kesiminden uzaklaşmalarının bir sonucuydu bu araştırmalar.  </p><p>“Amerika Demokratik Sosyalistleri(DSA)” kuruluşu Demokrat Parti çevresinde faaliyet gösteriyor. Seçimlere doğrudan iştirak etmeyen “DSA” yerel ve federal düzeydeki seçimlerde kendi adaylarının kazanması için çalışıyor. Mamdani’nin zaferi Demokratik Sosyalistler’in ABD’de göz ardı edilemeyecek nitelikte bir politik olguya dönüştüğünün en bariz işaretiydi. </p><p>Nitekim Kasım’daki “Temsilciler Meclisi” seçimleri için adaylık yarışlarında da “DSA” öne çıktı. New York’ta Salı gecesi gerçekleşen Demokrat Parti ön seçimlerinde Mamdani’nin ve “DSA”nın desteklediği üç aday kazandı. Bu üç adaydan ikisi, halihazırda Vekil olan iki adayı yenilgiye uğrattı. Ara seçim adaylıklarında Vekillerin kazanması teamülden sayılıyordu. Demokrat Parti’deki kurumsal yozlaşmaya genç tabandan gelen tepkiler bu teamülleri de ortadan kaldırmaya başladı. Genç seçmenler partinin kurumsal liderliğine de savaş açtılar.  </p><p>New York’ta üç Demokratik Sosyalistin ön seçimleri kazanması Demokrat Parti’nin “popülist Sol” bir çizgiye evrilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bazı siyasi analistler Demokratik Sosyalistler’i, Cumhuriyetçi Parti’nin Trumpçı(MAGA’cı, Önce Amerika’cı) popülist kanadının Demokrat Parti tabanındaki karşıtı olarak görüyorlar. Demokrat Parti’nin ana akım, merkezci kanadıysa Demokratik Sosyalistler’i partinin ılımlı çevrelerini ürküttüğünü öne sürüyorlar. </p><p>“Amerika Demokratik Sosyalistleri(DSA)” eş Başkanı, Bangladeş asıllı Aşık Sıddık(Ashik Siddique) ise New York ön seçimleri sebebiyle yaptığı açıklamada şöyle diyordu: </p><p>“İnsanlar yüksek kaliteli toplu taşıma hizmetlerinin genişletilmesini, evrensel çocuk bakım hizmetlerini ve asgari ücretin geçim ücreti seviyesine yükseltilmesini istiyor. Bu politikaların gündeme geldiğini duyduklarında, tüm bu konular halk arasında büyük destek görüyor.” </p><p>New York seçimlerini önemli kılan bir diğer husus ise, ön seçimleri kazanan adayların “Filistin yanlısı”, kaybeden adaylarınsa “sıkı İsrail yanlısı” olmalarıydı. İsrail Lobisi ve İsrail yanlısı paravan bağış komitelerinin bütün girişimlerine rağmen Filistin yanlısı adayların kazanması Siyonistler için çok ağır bir darbe oldu. İsrail dışında, en çok Yahudi’nin yaşadığı New York’ta yaşanan bu siyasî hezimet Siyonist yayınların en önemli gündem maddesi olarak öne çıktı. </p><p>Siyonist yayınlarda İsrail yanlısı olmanın siyaseten kazandırdığı bir şehir olarak nitelenen New York’ta yaşanan hezimetin İsrail için ağır sonuçlar doğuracağı belirtiliyor. Mamdani’nin desteklediği Yahudi Amerikalı Brad Lander, sıkı İsrail yanlısı Yahudi aday Dan Goldman’ı yendiği için suçlanıyor. Siyonistler Lander’ı “Yahudi karşıtı Yahudi” olarak itham ediyorlar. </p><p>Siyonist bir yayında New York’un Demokrat Parti’nin İsrail’e yönelik baskın tutumunu şekillendirdiği hatırlatılarak, “O dönem, önce sessizce, sonra da bir anda sona erdi. Salı gecesi ise tamamen tarihe gömüldü” deniliyordu. Aynı yayında New York’taki İsrail yanlısı ağırlık merkezinin kaydığı ve bu kaymanın hızınınsa giderek arttığı uyarısı da yapılıyordu. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/siyonistler-new-yorku-kaybettiler-4836240</link>
      <subcategory>Abdullah Muradoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>‘Kombin’ciler ve Diderot</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/kombinciler-ve-diderot-4836243</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/kombinciler-ve-diderot-4836243" rel="standout" />
      <description>Fransız filozof Denis Diderot’ya bir gün zarif, kırmızı bir sabahlık hediye edilir. Diderot bu yeni ve şık elbiseyi giydiğinde evindeki diğer eşyaların ne kadar eski ve basit kaldığını fark eder. Eski çalışma masası ve sandalyesi sabahlığın tarzına uymadığı için onları yenileriyle değiştirir. Ancak her yeni eşya, sıradaki bir diğer eşyanın göze batmasına neden olur ve Diderot kendini bir harcama sarmalında bulur. Ünlü filozof “Eski sabahlığımın efendisiydim, ama yenisinin kölesi oldum” diyerek bu</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069023&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2349069023&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Fransız filozof Denis Diderot’ya bir gün zarif, kırmızı bir sabahlık hediye edilir. Diderot bu yeni ve şık elbiseyi giydiğinde evindeki diğer eşyaların ne kadar eski ve basit kaldığını fark eder.</p><p>Eski çalışma masası ve sandalyesi sabahlığın tarzına uymadığı için onları yenileriyle değiştirir.</p><p>Ancak her yeni eşya, sıradaki bir diğer eşyanın göze batmasına neden olur ve Diderot kendini bir harcama sarmalında bulur.</p><p>Ünlü filozof “Eski sabahlığımın efendisiydim, ama yenisinin kölesi oldum” diyerek bu durumu özetlemiştir.</p><p>Gardırobunuza veya evinize giren tek bir yeni eşyanın, veya giymek için aldığınız her hangi bir eşyanın adeta bir kelebek etkisiyle hiç hesapta olmayan pek çok başka harcamayı tetiklemesi günümüzün en moda davranışı oldu</p><p>İşte bu tüketim ve harcama alışkanlığı haline “Diderot Etkisi” deniyor.</p><p>Bugünün genç ve orta yaş kuşağında çok yaygın bir etki bu.</p><p>Aldığın her şeyin başka bir şeyi ihtiyaca dönüştürdüğü günümüzde buna kombin diyorlar.</p><p>Kapitalizmin israfı pazarlama biçiminin yeni adı kombin.</p><p>**</p><p>2026 Dünya kupasına damgayı vuran Avrupa’nın dev takımlarında oynayan göçmen futbolcular oldu.</p><p>Hem keyif verdiler hem ülkelerini sırtladılar.</p><p>Dünya kupasına maçları seyretmeye gelen taraftarların Gazze hassasiyeti de bu kupanın unutulmazları arasında yer alacak.</p><p>**</p><p>Türkiye’den iki örnek okul, Dünyanın En İyi Okulları Ödülleri (World’s Best School Prizes) 2026’da ilk 10 finalist arasında yer aldı.</p><p>T4 Education tarafından verilen ve ‘Okulların Dünya Kupası’ olarak nitelendirilen ödüller kasım ayında sahiplerini bulacak. </p><p>İstanbul’da tüm öğrencilerine tam burslu yatılı eğitim imkânı veren Darüşşafaka Eğitim Kurumları, deprem gibi büyük afetlerin ardından kırılgan durumdaki çocukların eğitimle bağlarını sürdürmelerine, istikrarlı bir öğrenme ortamına erişmelerine ve gelecek fırsatlarına ulaşmalarına katkı sağlayarak ‘Zorlukların Üstesinden Gelme’ (Overcoming Adversity) kategorisinde ilk 10 finalist arasına girdi.</p><p>Ankara Etimesgut’taki Cezeri Yeşil Teknoloji Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, öğrencilerin enerjinin nasıl kullanıldığını, nerelerde israf edildiğini ve günlük davranışların çevresel etkileri azaltacak şekilde nasıl değiştirilebileceğini anlamalarını sağlayarak ‘Çevresel Etki’ (Environmental Action) kategorisinde ilk 10 finalist arasında olmayı başardı.</p><p>Farklı düşünebilenlerin, kendilerini güncelleyenler her zaman bir adım önde.</p><p>**</p><p>Japonya’da hatalı ambalajlamaya karşı uygulanan katı tüketici yasaları, ufacık bir milimetrik sapmayı bile yanıltıcı reklam sayıyor.</p><p>Paket üzerindeki ürün görselinin gerçek boyutla birebir eşleşmek zorunda olması, kurallara uymayan şirketleri milyonluk davalarla karşı karşıya bırakıyor.</p><p>Halkı kandırmaya çalışanları kanunla terbiye edeceksin.</p><p>Bunun başka yolu yok.</p><p>**</p><p>Renault, Çinli üreticilerin Avrupa’da artan rekabeti nedeniyle Fransa’da 2027 sonuna kadar 800 mühendislik pozisyonunu kaldırmayı planlıyor.</p><p>Şirket, organizasyonu sadeleştirip maliyetleri düşürerek ürün geliştirme süreçlerini hızlandırmayı hedefliyor.</p><p>Renault’ya göre Çinli markaların Avrupa pazar payı son iki yılda üç kattan fazla arttı.</p><p>Çin, küresel ekonomiyi terbiye ediyor.</p><p>**</p><p>Forbes Global 2000 listesi yayınlandı: Türkiye’den 12 şirket yer aldı</p><p>Listede dünyanın en büyük halka açık şirketleri satış, kâr, varlık ve piyasa değeri kriterlerine göre sıralandı.</p><p>Türkiye’den İş Bankası, Türk Hava Yolları, Koç Holding, Aselsan, BİM ve ENKA’nın da aralarında olduğu 12 şirket listeye girdi. </p><p>Dev şirketler listesine giren şirketlerimizin fazla olmasının ülke ekonomisine ve sosyal refaha katkısı ne kadardır acaba?</p><p>Veya var mıdır?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/kombinciler-ve-diderot-4836243</link>
      <subcategory>Yaşar Süngü</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn Arabî’ye göre harf, şekil ve ruh arasında hüsnühat Metafiziği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabiye-gore-harf-sekil-ve-ruh-arasinda-husnuhat-metafizigi-4835999</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabiye-gore-harf-sekil-ve-ruh-arasinda-husnuhat-metafizigi-4835999" rel="standout" />
      <description>Hüsnühat psikolojisiyle ilgili ikinci kazımızı, İbn Arabî’nin (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye’sinin 3. Sifr, 17. Kısım, 26. Bölüm’ündeki sözlerinden yapacağız. (trc.: Ekrem Demirli, Litera; Harflerin İlmi, trc.: Mahmut Kanık, İnsan) İbn Arabî’nin harfler hakkındaki değerlendirmeleri ilk bakışta bazı okuyuculara uzak ve karmaşık gelebilir. Ancak dikkatle bakıldığında onun burada yalnızca harflerden değil, “varlığın görünür hâle geliş biçimlerinden” söz ettiği anlaşılır. Bu nedenle söz konusu metin, hüsnühattın</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582783&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582783&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hüsnühat psikolojisiyle ilgili ikinci kazımızı, İbn Arabî’nin (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye’sinin 3. Sifr, 17. Kısım, 26. Bölüm’ündeki sözlerinden yapacağız. (trc.: Ekrem Demirli, Litera; Harflerin İlmi, trc.: Mahmut Kanık, İnsan) </p><p>İbn Arabî’nin harfler hakkındaki değerlendirmeleri ilk bakışta bazı okuyuculara uzak ve karmaşık gelebilir. Ancak dikkatle bakıldığında onun burada yalnızca harflerden değil, “varlığın görünür hâle geliş biçimlerinden” söz ettiği anlaşılır. Bu nedenle söz konusu metin, hüsnühattın metafiziği ve psikolojisi bakımından son derece önemli imkânlar taşımaktadır.</p><p>İbn Arabî’ye göre harfler üç mertebede bulunurlar: a-Yazılı harfler, b-sözlü harfler ve c-zihinsel harfler. Bu tasnif ilk bakışta teknik bir sınıflama gibi görünse de aslında son derece derin bir hakikate işaret eder. Çünkü modern insan harfi çoğu zaman yalnızca yazıda görür. Oysa İbn Arabî’ye göre harf, önce zihinde doğar, sonra sözde görünür ve nihayet yazıda cisimleşir. Böylece yazı, harfin ilk mertebesi değil son mertebesi hâline gelir.</p><p>Bu bakımdan bir hüsnühat levhasına bakarken gördüğümüz şey yalnızca mürekkep ve çizgiden ibaret değildir. O çizginin arkasında tahayyül, zikir, mana ve niyet vardır. Yazı görünürdür; fakat onu meydana getiren süreç görünmezdir. Hattatın kalemi, aslında daha önce gönülde ve zihinde teşekkül etmiş bir hakikatin son durağıdır.</p><p>Bu noktada İbn Arabî’nin dikkat çektiği bir başka husus daha vardır. Ona göre harflerin tesiri yalnızca seslerinden veya manalarından kaynaklanmaz. Harflerin şekilleri de bizzat bir tesire sahiptir. Hatta açıkça şöyle der Hazret: “Bu harflerin özelliği salt harf oluşlarından dolayı değildir; şekiller halinde oluşlarından dolayıdır.”</p><p>Bu cümle, başlı başına bir hüsnühat nazariyesi kurabilecek kadar güçlüdür. Çünkü burada harfin yalnızca okunan bir unsur olmadığı, aynı zamanda görülen bir hakikat olduğu belirtilmektedir. İslam yazı sanatının bütün tarihi de bunu doğrular. Aynı ayet farklı yazı çeşitleriyle yazıldığında farklı tesirler meydana getirir. Sülüsün heybetiyle nesihin sükûneti, ta‘lîkin akıcılığıyla muhakkak hattının vakarının aynı olmaması bunun açık göstergesidir. Demek ki yazının şekli yalnızca estetik bir tercih değil, mananın görünürlük tarzıdır.</p><p>İbn Arabî’nin yazılı harflere dair söyledikleri daha da dikkat çekicidir. Ona göre yazılı harfler ortaya çıktığında, onların ruhları da onlara eşlik eder. Bu ifade modern sanat anlayışının oldukça dışındadır. Modern estetikte eser çoğu zaman cansız bir nesne olarak değerlendirilirken, İslam sanat düşüncesinde eser hayat taşıyan bir varlık gibi görülür. Bu sebeple hattatlar kaleme ve yazıya yalnızca teknik bir araç gözüyle bakmamışlardır. Yazının kendisi bir emanet, hatta bir tür şahit(lik) olarak kabul edilmiştir (Bkz.: Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi - III, 154-55, haz.: Mustafa Taharalı Selçuk Eraydın, İFAV).</p><p>Burada hüsnühattın niçin daima ahlâk ve edep ile birlikte düşünüldüğü de anlaşılmaktadır. Çünkü yazı yalnızca biçim değil, biçim içinde görünür olan bir ruhtur. Hattatın terbiyesi de tam bu noktada devreye girer. Kalemin doğruluğu ile kalbin doğruluğu arasındaki ilişki bundan dolayıdır.</p><p>İbn Arabî’nin metninde sıkça geçen “istihzar”, yani zihinde hazır kılma kavramı da bu açıdan önemlidir. Ona göre hiçbir harf, zihinde hazır olmadan kullanılmaz. Harf önce iç dünyada kurulur, sonra dış dünyaya aktarılır. Bu sebeple hüsnühat yalnızca el terbiyesi değildir. Aynı zamanda dikkat terbiyesi, hayal terbiyesi ve mana terbiyesidir.</p><p>Büyük hattatların meşk sürecine yükledikleri anlam da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü meşk yalnızca yazı öğrenmek değil, harfi gönle yerleştirmek demektir. Elin yaptığı şey, aslında kalbin ve zihnin daha önce yaptığı işin görünür hâle gelmesinden ibarettir.</p><p>İbn Arabî’nin sözlü harfler hakkındaki görüşleri de dikkat çekicidir. Ona göre sözlü harfler havada teşekkül ederler ve yok olmazlar. İnsan ağzından çıkan söz, görevini tamamladıktan sonra da varlığını sürdürür. Bu nedenle güzel söz yükselir; kötü söz ise sahibine döner. Burada harf ile ahlâk arasında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır. Söylenen sözün sorumluluğu yalnızca anlamından değil, varlık alanına çıkmış olmasından da kaynaklanmaktadır. </p><p>Bu anlayış hüsnühat bakımından düşünüldüğünde daha da anlamlı hâle gelir. Çünkü yazılan harf de artık görünür varlık alanına çıkmıştır. O da bir iz bırakmakta, bir tesir meydana getirmektedir. Yazının camilerde, türbelerde ve evlerde yalnızca süsleme amacıyla bulunmaması da bundan dolayıdır. Yazı aynı zamanda bir hatırlatma, bir yöneliş ve bir ruh terbiyesi vasıtasıdır. </p><p>Buradan devam edelim inşallah.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabiye-gore-harf-sekil-ve-ruh-arasinda-husnuhat-metafizigi-4835999</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fantastik lunapark</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/fantastik-lunapark-4836001</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/fantastik-lunapark-4836001" rel="standout" />
      <description>Vaktiyle ayıla bayıla oyununu da oynadığım Fallout’un dizisini izliyorum şu aralar. Hortlaklar, mutantlar, saftirik sığınak sakinleri, radyasyonlu bir dünyada hayatta kalmaya çalışan vahşi insan tiplemeleri, yamyamlar. Bütün bu korkunç tiplemelere rağmen dizide bir “korkunçluk” değil de “fantastik lunapark” atmosferi hâkim. Fallout’u izlerken “Türkiye lan burası” diyor insan. Zaten diziyi izlemeye başladığım günden itibaren Türkiye ile “fantastik lunapark” tamlamasını eşitledim zihnimde. Evet ve</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582600&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582600&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Vaktiyle ayıla bayıla oyununu da oynadığım Fallout’un dizisini izliyorum şu aralar. Hortlaklar, mutantlar, saftirik sığınak sakinleri, radyasyonlu bir dünyada hayatta kalmaya çalışan vahşi insan tiplemeleri, yamyamlar. Bütün bu korkunç tiplemelere rağmen dizide bir “korkunçluk” değil de “fantastik lunapark” atmosferi hâkim. </p><p>Fallout’u izlerken “Türkiye lan burası” diyor insan. Zaten diziyi izlemeye başladığım günden itibaren Türkiye ile “fantastik lunapark” tamlamasını eşitledim zihnimde. Evet ve maalesef Türkiye artık fantastik bir lunapark görünümü arz ediyor. Olgulara inanan zaten yok da algılara inanan da kalmadı pek. Varsa yoksa lunaparkın göz boyayan sanallığı. </p><p>Fakat yine de lunapark dediğin bir eğlence de vadeder insana. Türkiye’de de öyle oluyor. Aslında içinde yaşamasak daha doğrusu lunaparkın hem sahibi, hem sakini, hem oyunbazı olmasak aşırı eğlenceli bir ülke burası. </p><p>“Dün olanlar sıralı liste” bile yeteri kadar eğlenceli. Deniz Göktaş’ın Tayyip Erdoğan’a diktatör deyip bunu Youtube’dan özgürce yayınlaması mı desek, Cübbeli Ahmet’in sitesini hackleyip “İbn Teymiye’den özür diliyorum” mesajı yayınlayan Selefi meşrep arkadaşların bunu yine kendi haber kanallarında ciddi haber olarak paylaşması mı desek, Rasim Arı-Nimet Özdemir-Mesut Özarslan üçlüsünün AK Parti’ye transfer olması mı desek, “eleştirilerin seviyesi düşük olduğu için çok üzgünler” haberi yapan güya spor muhabirine Arda Güler’in canlı yayında şahane şekilde haddini bildirmesi mi desek, CHP’lilerin “Ali Mahir Başarır Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıktı mı sıkmadı mı” meselesinde VAR’a gitmesi mi desek, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Halil Ergün’e dava açması mı desek, süresiz nafakanın iptaline yönelik PR’ı da yapılan yasanın torbadan çıkarılması mı desek, Munzur Üniversitesi’nin “Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle” falan yazarak göreve gelen rektörünün Barış Atay’ın Recep Tayyip Erdoğan’a ağız dolusu hakaret ettiği Sabotaj oyununa salon tahsis etmesi mi desek… Unuttuklarım da vardır listede, görmediklerim de. </p><p>Bu toplamın tamamı çok çeşitli bakımlardan zihnimdeki “fantastik lunapark” resmini tamamlıyor. </p><p>Bu, burada bir dursun. </p><p>Görmüşsünüzdür belki. Putin “Almanya’yı niçin işgal etmeyiz?” konulu bir bildiri yayınladı. Bildirinin bence en çarpıcı kısmı “Almanya’yı işgal etmeyiz çünkü nüfusunuzun önemli bir kısmı o kadar çılgın ki bisiklete binerek ve böcek yiyerek iklimi etkileyebileceğine inanıyor. Belki bu muazzam beyin hasarı giderilebilir ama bu da bize çok pahalıya mal olur” cümleleriydi.   </p><p>Almanya bize nazaran daha gelişmiş bir fantastik lunapark elbette. Ki bu da Türkiye açısından aşırı korkutucu bir haber. Demek ki biz de gelişip güçlendikçe, “muasır medeniyet” seviyesine ilerledikçe fantastik lunaparkımız da gelişip güçlenecek. </p><p>Bu tuhaf rüyadan uyanmanın bir yolu da yokmuş gibi duruyor üstelik. Hayatımızın geri kalanını “eğlenmeye bakarak” geçireceğiz belli ki. </p><p>Ciddiyetten pek umudum kalmadı. Aslında dünya genelinde artık “ciddiyet” insanların peşine düştüğü bir şey değil. Pek aranan bir özellik değil. Zaten bir anlığına ciddileşsek Nimet, Rasim, Mesut üçgenini de pek sindiremeyiz, iki cibilliyetsize devletin rektörünün salon tahsis etmesini de pek sindiremeyiz… Dolayısıyla sanırım Türkiye’deki politik düzlem de fantastik lunaparkın devamlılığından yana. </p><p>Öyleyse bize iki bilet. Dönme dolaba binecez de… </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/fantastik-lunapark-4836001</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>100 üzerinden 99’la sınıfta kalınabilir…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/100-uzerinden-99la-sinifta-kalinabilir-4836004</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/100-uzerinden-99la-sinifta-kalinabilir-4836004" rel="standout" />
      <description>Dünya diplomasisinin kalbi 36. NATO Zirvesi nedeniyle 7-8 Temmuz’da Ankara’da atacak. Ancak böylesi devasa bir organizasyonun ayak sesleri duyuldukça, şehirde alınan olağanüstü güvenlik önlemlerinden “rahatsız” olanların, tedbirlerin abartılı olduğunu düşünenlerin sesleri de yükselmeye başladı. Olay hayli kritik… Bilindiği üzere, etkinlik yönetimi stratejik iletişim çalışmalarının en karmaşık araçlarından biri olmasa da en küçük hatayı bile kaldırmaz. En kritik yerde, örneğin video çalışmazsa, yandınız;</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582702&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582702&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Dünya diplomasisinin kalbi 36. NATO Zirvesi nedeniyle 7-8 Temmuz’da Ankara’da atacak. </p><p> Ancak böylesi devasa bir organizasyonun ayak sesleri duyuldukça, şehirde alınan olağanüstü güvenlik önlemlerinden “rahatsız” olanların, tedbirlerin abartılı olduğunu düşünenlerin sesleri de yükselmeye başladı. </p><p>Olay hayli kritik… Bilindiği üzere, etkinlik yönetimi stratejik iletişim çalışmalarının en karmaşık araçlarından biri olmasa da en küçük hatayı bile kaldırmaz. En kritik yerde, örneğin video çalışmazsa, yandınız; hasarı tamir edemezseniz.   </p><p>Bu tür organizasyonlar sırasında, bir mantar tabancası patlasa tüm dünya basınında birinci sırada yer alırsınız. Aktivistler ve terör örgütleri için de hayli çekici ortamlardır bunlar. O nedenle, etkinlik yönetiminde, 100 üzerinden 99’la sınıfta kalabilirsiniz. Güvenli ülke algısının yerle bir olamaması için alınacak önlemlerin üst sınırı olamaz…</p><p>İki gün boyunca, ittifak üyesi 32 devlet ve hükûmet başkanının yanı sıra çok sayıda üst düzey yönetici, 100’e yakın bakan ve binlerce yabancı misafir ağırlanacak. </p><p>Doğaldır ki, Ankara, “yüksek güvenlikli kırmızı bölge” ilan edilmiş. Toplamda 56 bin 288 güvenlik görevlisi sahada olacakmış. Siber ortamda 7/24 esasına göre sanal devriye yürütecek 639 kişi de suç ve suçlulara karşı tetikte bekleyecekmiş. Ankara hava sahası sivil uçuşlara kısmen, drone uçuşlarına ise tamamen kapatılmış, S-400 ve HİSAR gibi hava savunma sistemlerimiz ile F-16’larımız da teyakkuzda olacaklarmış.</p><p>Basın mensupları ve diplomatik heyetlerin akredite otellerden Millet Kütüphanesi ve Külliye’ye sadece ev sahibi ülke tarafından sağlanan özel zırhlı ve kontrollü ring araçlarıyla taşınacak olması, lojistik güvenliğin kusursuzluğuna hizmet edecekmiş. </p><p>Masada, Euro-Atlantik güvenliğini sarsan devasa başlıkların yer alacağı düşünülüyor. Lahey’de taahhüt edilen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın %5’inin savunma bütçesi olarak ayrılması, Ukrayna Savaşı’na son verecek uzun vadeli destek modelleri, yapay zekâ destekli savunma sistemleri ve ticari uzay stratejileri konuşulacakmış. En önemlisi de ev sahibi Türkiye’nin hassasiyetleri doğrultusunda terörizmle mücadele ve NATO’nun güney kanadındaki istikrar arayışları, Kıbrıs Rum Kesimi’ne yapılan askerî yığınak, Akdeniz’in kontrolünde Yunanistan’a öncelik tanınmaması, göç konusu, Avrupa’nın güvenlik meselesi de masaya yatırılabilecekmiş. </p><p>İletişim Başkanlığı bünyesinde kurulan özel NATO görev gücü, 850 personeliyle sahada tam bir kamu diplomasisi operasyonu yürütecekmiş. TRT, tam 80 kamerayla 26 farklı noktadan yayını tüm dünyaya kesintisiz ulaştıracakmış ve uluslararası basının ana karargâhı, Millet Kütüphanesi’nde 1600 çalışma alanı, 100’e yakın canlı yayın noktası ve 40 montaj odası sıfır hata prensibiyle hazırlanmış. Dünyanın dört bir yanından 3 bine yakın gazeteci bekleniyormuş. </p><p>Bu arada “Sinek küçük, mide bulandırır” misali NATO Stratejik İletişim Ofisi, bazı yayın organlarından gelen akreditasyon başvurularına olumsuz dönmüş. Liste şöyle; T24, Halk TV, Sözcü TV, Cumhuriyet, ANKA Haber Ajansı, BirGün, Evrensel, Medyascope, YetkinReport, Nefes, İlke TV. AP News’a göre, ateş topunu bizim kucağımıza bırakmak isteyen NATO Sözcüsü Allison Hart demiş ki: “NATO, Brüksel’deki karargâhı dışında düzenlenen zirvelerde gazetecilerin değerlendirilmesi ve onaylanması konusunda ev sahibi ülkeye güvenmektedir ve Ankara zirvesindeki akreditasyon süreciyle ilgili olarak da Türk yetkililerle temas hâlindedir.” </p><p>Yetkililer başvurulara verdikleri yanıtlarda gerekçe belirtmiyor ve açıklama yapmıyorlarmış… Keşke, uluslararası boyutta hayli olumsuz bir algı yaratacak bu tür uygulamaları çok daha nezih, zarif ve nazik bir şekilde yönetselermiş de, Türkiye’deki demokrasi algısının zedelenmesine izin vermeselermiş…</p><p>Türkiye, küresel güvenlik mimarisinin yeniden inşa edildiği bu tarihi Zirve’yi, alnının akıyla ve kusursuz bir organizasyonla tamamlayacak güce ve potansiyele sahiptir. </p><p>Güvenlikte, lojistikte ve iletişimde gösterilen bu olağanüstü titizlik, Türkiye’nin küresel ligdeki ağırlığının ve devlet ciddiyetinin bir nişanesidir. </p><p><strong>Heybeyi doldurun</strong></p><p>Anadolu Üniversitesi’nin (AÜ) bizdeki yeri çok özeldir… Örgün ve açık öğretim olmak üzere yaklaşık 1,5 milyon (aktif+pasif) öğrenciye eğitim veren üniversiteye, İletişim Fakültesi Kütüphanesi’nde adımıza açılan ve hâlen aktif destekte bulunduğumuz “Ali Saydam Kitaplığı” vasıtasıyla öğrencilerle dolaylı kültür alışverişimize katkıda bulunduğu için de özel sempatimiz vardır. </p><p>AÜ yeni bir hamle yaparak “Mikro Yeterlilik” programlarını başlatan üniversiteler arasındaki yerini almış. Program kapsamında “Veri Okuryazarlığı”, “Yapay Zekâ Destekli Akademik Yazım”, “Siber Güvenlik Farkındalığı” ve “Ruh Sağlığı Okuryazarlığı” gibi eğitimler sunuluyormuş.</p><p>Bilindiği üzere, iş dünyası, artık sadece “Hangi okul, hangi bölüm” sorusunun cevabını merak etmiyor. Bunun ötesinde, adayla masaya oturduğunda, heybedeki somut becerileri arıyor, sorguluyor. </p><p>İşte tam bu nedenle, AÜ’nün, öğrenciyi pasif bir ders tüketicisi olmaktan çıkarıp, kendi kariyerinin mimarı kılmayı hedefleyen bu programı, çok kıymetli. Düşünün; bir hukuk öğrencisi sadece kanun öğrenmiyor, yanına yapay zekâ etiği veya veri güvenliği sertifikası ekliyor. İletişimci, diplomasının yanına dijital içerik üretimi rozeti iliştiriyor. Üstelik bu kazanımlar, blokzincir altyapısıyla LinkedIn gibi profesyonel ağlarda saniyeler içinde doğrulanabilen dijital rozetlere dönüşüyormuş. Ayrıca, bu kısa süreli, beceri odaklı eğitimler transkript belgesine işleniyor ve öğrenciye erken mezuniyet kapısını da aralıyormuş.</p><p>Anadolu Üniversitesi, yükseköğretimde tek tip öğrenci yetiştirme devrini kapatıp, yaşam boyu öğrenme modeliyle </p><p>ezbere dayalı eğitimi aşarak beceri odaklı eğitim anlayışını uygulamaya başlamış. Kutlarız...</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/100-uzerinden-99la-sinifta-kalinabilir-4836004</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>UTTS neden yaygınlaştırılmalı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/utts-neden-yayginlastirilmali-4836007</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/utts-neden-yayginlastirilmali-4836007" rel="standout" />
      <description>Türkiye’de resmi verilere göre 2025 yıl sonu itibariyle yaklaşık 33,6 milyon kara taşıtı var. Bu kara taşıtlarının %51,7’si yani yaklaşık 17,4 milyonu otomobil ve %4,7’si de kamyon ve otobüslerden oluşuyor. Ayrıca yaklaşık 5 milyon adet de kamyonet var. Yine resmi verilerden yola çıkılarak yapılan tahminlere göre söz konusu 33,6 milyon kara taşıtının yılda 37 milyon m3 yakıt tükettiğini hesaplıyoruz. Bu da kabaca 52 milyar dolarlık bir pazar büyüklüğü anlamına geliyor. Öte yandan pazarın bu kadar</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582510&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582510&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türkiye’de resmi verilere göre 2025 yıl sonu itibariyle yaklaşık 33,6 milyon kara taşıtı var. Bu kara taşıtlarının %51,7’si yani yaklaşık 17,4 milyonu otomobil ve %4,7’si de kamyon ve otobüslerden oluşuyor. Ayrıca yaklaşık 5 milyon adet de kamyonet var. </p><p>Yine resmi verilerden yola çıkılarak yapılan tahminlere göre söz konusu 33,6 milyon kara taşıtının yılda 37 milyon m3 yakıt tükettiğini hesaplıyoruz. Bu da kabaca 52 milyar dolarlık bir pazar büyüklüğü anlamına geliyor. Öte yandan pazarın bu kadar büyük olması nedeni ile alınan tüm önlemler ve yapılan tüm denetimlere rağmen halen kaçakçılık konusu can sıkmaya devam ediyor. Örneğin daha 4 gün önce akaryakıt sektöründe vergi kaçakçılığına yönelik olarak dev bir operasyon gerçekleştirildi ve 6 şirkete el konulurken 10 şirkete de kayyım atandı. </p><p>Peki böylesi çok sayıda aktörün olduğu ve coğrafi nedenlerle kaçakçılığın önlenmesinde polisiye tedbirlerin yetersiz kaldığı bir pazarda ne gibi adımlar atılması gerekir? Açıkçası UTTS yani “Ulusal Taşıt Tanıma Sistemi” bana göre akaryakıt sektörü için sessiz ama köklü bir dönüşümü ifade ediyor. UTTS sistemi ile şirket filoları ve ticari araçlar dijital denetim ağına bağlanmış oluyor. Bu sistem akaryakıt dağıtıcılarının münferit otomasyon satış sistemleri ile kolayca entegre edilebildiği için de aynı zamanda ciddi bir işlem ve muhasebe kolaylığı sağlıyor. Türkiye’de hali hazırda yapılan toplam 52 milyar dolarlık akaryakıt satışının ise sadece 18 milyar dolarlık kısmı otomasyon üzerinden yapılıyor. Yani o alanda da halen ciddi bir alan var ve UTTS sistemi söz konusu otomasyon pazarının büyümesine hizmet edecek sonuçlar sağlayabilir. </p><p>UTTS ile beraber yakıt alımları artık sadece plaka bazında değil aynı zamanda litre ve TL bazında da kayıt altına alınabildiği için beyan edilen giderler ile tüketim eşleştirilebiliyor. Ancak UTTS’nin sadece yazımda bahsettiğim bu önemli dönüşümün önemli bir bacağı ise halen eksik. Zira UTTS sistemine şimdilik sadece ticari araçların bir kısmı dahil edildi ve bana göre esas belirleyici olan ve sayısı 15 milyonu aşan bireysel araçlar halen sistemin dışında. </p><p>Bu sayıda aracın tükettiği akaryakıtın UTTS sisteminin dışında olması nedeni ile yıllık tüketim verisini tam olarak takip etmek mümkün olmadığı için mevcut istatistikler de kaba tahminlerden oluşuyor. Böylesi büyük ve önemli bir pazarda denetimi ise tahminlerle yapmanın günümüz dijitalleşme koşullarında kabul edilemez bir şey olduğu aşikâr. Elbette UTTS sisteminin bireysel araçlara uygulanmasının getireceği bazı bürokratik, teknik ve ekonomik yükler var. Konuya bu çerçevede yapılan itirazları anlamlı bulmakla beraber doğru tasarlanacak politikalarla bu yüklerin bertaraf edilebileceği de unutmamak gerekiyor. Örneğin Almanya ve Fransa gibi ülkelerde araç veri entegrasyonu trafiğe çıkış aşamasında standart donanım kapsamına alınıyor. Aynı durum neden Türkiye’de uygulanmasın? Ya da otomasyon satış sistemine dahil edilirken elde edilen iskontolu akaryakıt satış imkanından elde edilen gelirlerin bir kısmı ile UTTS’ye geçiş maliyetleri karşılanabilir. </p><p>Diğer yandan Türkiye’nin 2053 yılı için net sıfır karbon emisyonu hedefini uluslararası arenada taahhüt etmiş ve ulaşım sektörü kaynaklı karbon emisyonlarını izlemek için sağlam bir veri altyapısına ihtiyaç duyduğunu da kabul etmiştir. Yani UTTS’nin bu bağlamda da ciddi katkıları olacağı aşikâr. </p><p>UTTS yalnızca vergi uyumunu artırmak için değil akaryakıt sektöründeki haksız rekabeti önlemek, vergi kaybının önüne geçmek ve nihayet ekonominin dijital omurgasını güçlendirmek için önemli bir unsur. Tüm bu hedefleri daha sağlam bir zemine oturtmak için bireysel araçların da bu kapsama alınması gerekir. Elbette akaryakıt sektörü için bahsettiğim rekabetin UTTS sistemi entegratörlerinde de olması faydalı olacak. Bu bakımdan UTTS sistemi entegratör sayısının artırılması konusunu da gündeme almak gerekli olacaktır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/utts-neden-yayginlastirilmali-4836007</link>
      <subcategory>Levent Yılmaz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir elin nesi var, Körfez’in Aqua’sı var</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/bir-elin-nesi-var-korfezin-aquasi-var-4836009</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/bir-elin-nesi-var-korfezin-aquasi-var-4836009" rel="standout" />
      <description>Mutfaktaki yangın, bitmek bilmeyen siyasi gerilimler ve kutuplaşmanın her haberi kirlettiği bu karamsar iklim, insanları her geçen gün biraz daha evine kapatıyor. Hafta sonlarının faturalar ve market hesapları arasında eriyip gittiği, vatandaşın hem bütçesinin hem de sabrının tükendiği bu günlerde; geçtiğimiz hafta sonu Kocaeli’de ezber bozan bir hareketlilik yaşandı. İki günde tam 36.809 kişi, hayat pahalılığının duman ettiği gündelik dertleri bir anlığına evde bırakıp aynı kapıdan içeri girdi.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582462&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582462&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Mutfaktaki yangın, bitmek bilmeyen siyasi gerilimler ve kutuplaşmanın her haberi kirlettiği bu karamsar iklim, insanları her geçen gün biraz daha evine kapatıyor. Hafta sonlarının faturalar ve market hesapları arasında eriyip gittiği, vatandaşın hem bütçesinin hem de sabrının tükendiği bu günlerde; geçtiğimiz hafta sonu Kocaeli’de ezber bozan bir hareketlilik yaşandı. İki günde tam 36.809 kişi, hayat pahalılığının duman ettiği gündelik dertleri bir anlığına evde bırakıp aynı kapıdan içeri girdi. Aynı hayranlıkla aynı cama yürüdü ve aynı deniz canlılarını izledi. Muhtemelen o esnada kimsenin aklında ne geçim derdi vardı ne de bitmeyen polemikler; Twitter kavgalarından tamamen habersiz süzülen bir vatoz balığının dünyayı umursamaz huzuruna odaklanmıştı herkes.</p><p>Körfez Aqua Kıtalar Akvaryumuna bu yoğun ilgi Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin, vatandaşın içinde bulunduğu psikolojik çığlığı doğru okuduğunun ve insanların en çok nefes almaya ihtiyaç duyduğu o kritik anı yakalayabildiğinin net bir göstergesi aslında. Bir haftalık ücretsiz ziyaretin ardından vatandaşın önüne fahiş bilet fiyatları koymadan yedi kıtanın ekosistemini sermek, sıradan bir kent yatırımının ötesine geçerek başarılı bir kitlesel terapi hamlesi olarak öne çıkıyor. Kocaeli halkı da grileşen hayatlarına 5 bin farklı renkle dokunabilen Büyükşehir’in sunduğu bu cazibe merkezinde; bir anlık da olsa dertlerini suyun dibine batırıp derin bir oh! çekmişe benziyor.</p><p><br></p><p><strong>KARNEVAL</strong></p><p>Bu toplu terapinin hemen yanı başında ise resmin tamamını netleştiren bir başka sosyolojik örüntü daha vardı. Kılavuz Gençlik bünyesinde hayata geçirilen Karne Festivali (Karneval). Akvaryumun kalıcı cazibesi ile bu şenliğin dönemsel ritmi birleştiğinde, İzmit Millet Bahçesi artık sadece yeşil bir alan olmaktan çıkıp, Kocaeli’nin sürekli enerji üreten dinamik bir yaşam merkezine dönüşme potansiyelini ortaya çıkardı. </p><p>Bu iki büyük kitle hareketinin aynı fiziksel mekânda buluşması son derece stratejik. Büyükşehir’in bu etkinliği bir karne hediyesi çerçevesine oturtması ise oldukça iyi bir toplumsal hamle. Çünkü bu hamle doğrudan sadece çocuğa değil ebeveyn psikolojisine de dokunuyor. Anne ve baba, evden çıkmanın bile maliyetli olduğu bir dönemde, “”Belediye çocuğuma kıymetli bir hediye verdi”  hissiyatıyla alandan ayrılıyor. Üstelik bu duygu muhalif seçmenden iktidar seçmenine kadar her ailede bir jest olarak hafızalara kazınıyor. Etkinliklerin sadece eğlence odaklı kalmayıp; atölyeler ve teknolojik deneyimlerle harmanlanması ise projeye “çocuğum burada vizyon kazandı, bir şey öğrendi” katmanını ekliyor. Annelerin bu anları gururla aile içi WhatsApp gruplarında ve Instagram hikayelerinde paylaşması ise işin ayrı bir haz evresi... Sonuç olarak yerel yönetim olarak büyükşehir, sadece çocukları eğlendirmekle kalmadı ailelerin bütçesine, zihnine ve en önemlisi toplumsal prestij ihtiyacına aynı anda dokunmayı başarmış oldu.</p><p>Dijital ekranların esiri olmuş bir çağda; atölyeler, sanal gerçeklik alanları, spor ve müzik etkinlikleriyle dolup taşan bu festivalin en değerli çıktısı ise bir panonun önünde kalemleri sıkıca tutan çocukların o saf ve filtresiz heyecanlarında gizliydi.</p><p><br></p><p><strong>BAŞKANA YAZ</strong></p><p>“Başkana Yaz” panosu festival coşkusunun ötesinde çok sade ama son derece etkili bir fikri yansıtıyordu açıkçası. O panoya doğru eğilen küçük eller, ellerindeki renkli kalemlerle farkında olmadan bu şehrin en dürüst ve en filtresiz kamuoyu araştırmasını yapıyorlardı bir bakıma. </p><p>Sahranur hayatına dokunan Bilgi Evleri kursuna şükranlarını sunarken; Hira, “Çok eğlendik”  notunun altına adını gururla nakşediyordu. Çünkü biliyordu, bu çocuksu çığlık bir boşlukta kaybolmayacak, menziline ulaşacaktı. </p><p>Elif Ada “Güzel anılar biriktirmemize katkı sağladığınız için minnettarız” diyerek soyadını da eklemişti satırlarına; aidiyetin ve samimiyetin altını çizercesine. Bir başka çocuk ise elindeki yeşil ve siyah kalemle, şehrin göğsünde atan o taraftar kalbini, Kocaelispor’un kemikleşmiş gururunu panoya mühürlüyordu: “Şehrine hizmet edene tribünden... HODRİ MEYDAN!”</p><p>Mustafa Mete ise çıtayı doğrudan futbol yönetimine çıkarıp nokta atışı bir transfer talebinde bulunmuştu: “Smolcic’i al başkan!”  ve daha yüzlercesi.  </p><p>Fakat tüm bu kalabalık satırlar arasından sıyrılan, sadeliğiyle insanı durup düşündüren tek bir cümle vardı dikkatleri çeken. Bir çocuğun el yazısıyla, tüm dolaysızlığıyla “İzmit’in size ihtiyacı vardı, teşekkürler.” </p><p>On iki, on üç yaşlarındaki bir çocuğun göğsünü gere gere “İhtiyacımız vardı ve karşılandı” diyebilmesi, yeryüzünün en zor kazanılan ödülüdür. Bu cümle; o çocuğun, karşısındaki yönetimin kendisini gerçekten dinlediğine, değer verdiğine dair kalbine kazıdığı içsel bir inancın sesidir. Bir çocuğun kaleminden böylesine hesapsızca dökülebilmesi için, o güvenin İzmit Millet Bahçesi’nde nefes alıyor olması gerekir. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın’ın şehre kazandırdığı bu aidiyet ve sarsılmaz güven ise 7’den 77’ye herkesin kalbindeki bu ortak duyguyu çok daha tarifsiz kılıyor.</p><p>“Bir elin nesi var?” sorusu, günün sonunda ne ürettiğinize ve kimin hayatına dokunduğunuza bakıyor. Körfez’in artık Aqua’sı var, Karneval’i var ve en önemlisi, o panoyu umutla dolduran çocukların beklentilerinin gerçek hayatta karşılık bulduğu bir şehri var.</p><p>Bizde yüzmeyi biliyorsan, denizin derinliğinin bir önemi yoktur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/bir-elin-nesi-var-korfezin-aquasi-var-4836009</link>
      <subcategory>Özgür Bayram Soylu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma hayalinden bugüne milenyum!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/osmanli-imparatorlugunun-yikilma-hayalinden-bugune-milenyum-4836013</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/osmanli-imparatorlugunun-yikilma-hayalinden-bugune-milenyum-4836013" rel="standout" />
      <description>Neden hikâye anlatırız? Hikâyeleri hayal etme biçiminin temeli ne kadar bilinç dışı ne kadarı gerçektir, hikâyelerin ne kadarı anlatıcısının eseridir. Bu sorular her zaman tartışmaya açık alan olmuştur. Bugünlerde bu tartışmayı ele alan bir film var vizyonda: “Robin Hood’un Ölümü”. Yönetmen umut veren bir kahraman olan Robin Hood anlatısını tersyüz etmiş, adeta kahramanı yok etmiş. Filmi izleyen belleğinde bir daha Robin Hood’a dair pozitif bir iz taşıyamaz. Film, anlatıcısının hikâyeleştirmesiyle</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582396&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582396&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Neden hikâye anlatırız? Hikâyeleri hayal etme biçiminin temeli ne kadar bilinç dışı ne kadarı gerçektir, hikâyelerin ne kadarı anlatıcısının eseridir. Bu sorular her zaman tartışmaya açık alan olmuştur. Bugünlerde bu tartışmayı ele alan bir film var vizyonda: “Robin Hood’un Ölümü”. Yönetmen umut veren bir kahraman olan Robin Hood anlatısını tersyüz etmiş, adeta kahramanı yok etmiş. Filmi izleyen belleğinde bir daha Robin Hood’a dair pozitif bir iz taşıyamaz. Film, anlatıcısının hikâyeleştirmesiyle tek bir şey söylüyor. O da: “Yoksulların mağdurların dostu, zenginden alan fakire veren Robin Hood sadece bir hikâye!” </p><p>Tuhaf bir çağda yaşıyoruz. Bir tarafta böylesi filmler diğer tarafta ise mitlerin, efsanelerin; askerî, jeopolitik operasyonlara, işgale, zulme, kadınları çocukları öldürmeye gerekçe olarak sunulduğu bir çağı yaşıyoruz. Bu çağın pek çok adı var ama en popüler isimlerinden birisi “milenyum” çağı… </p><p>Milenyum çağının çağrışımları Alev Alatlı’nın, önümüze en sık getirdiği kavramlardan birisiydi. Yaptığımız programlarda, romanlarında, kitaplarında da bu konuya sıkça yer verirdi.</p><p>Her sohbette mutlaka Hristiyanlığa değinir. “Batı’yı bilmek” demenin “Hristiyanlığı bilmek” demek olduğunu söylerdi. “Batı’da her şey, her kavram ya Hristiyanlığın içinden ya da ona karşı gelmekten doğmuştur” diyen hocamın kulağıma küpe olan bu sözü, “Batı”nın daha çok tartışılmaya başladığı ve eski hikâyelerin yeniden inşa edildiği bugünlerde daha da önem taşıyor.</p><p>“Hangi Batı” sorgulamalarını aşmış bir dünyadayız artık. Hangisi yok, hepsi bir bütün. Üzerimize boca edilen kavram ve kelimelerle kurulan dil ve bilgi eksenli epistemik hâkimiyete direnebilmek içinse illâki ne ile karşı karşıya olduğumuzu da bilmek gerekir. Yine hocamın deyimiyle “Başımızı suyun üzerine çıkarmayı başarmak, ya da dünyaya kömürlük penceresinden bakmayı bırakmak” için ille de kavram ve kelimelerin kökenine bakmalı! Bu yazıda da kaynakçam, yazıları ve çeşitli programlardaki yorumlarıyla Alev Alatlı.</p><p><br></p><p><strong>OSMANLI ORDUSUNA ‘DECCAL’ DİYEN MİLLER!</strong></p><p>“Milenyum aslen Hristiyanlığa atıfla açıklayabileceğimiz bir kavram. Özellikle de Evanjelik Hristiyanların temel öğretilerine göre dünya yaratıldıktan 6 bin yıl sonra, 7. binin başında Hz. İsa gelecek ve Deccal’in ordularıyla savaşacak, Tanrı’nın hükümranlığını kuracak ve akabinde de bin yıllık bir altın dönem yaşanacak... Hristiyanlık’ta Hz. İsa için ‘christ’ kelimesi, Deccal için de ‘anti-christ’; yani ‘Hz. İsa karşıtı’ kelimesi kullanılır.</p><p>Milenyum kavramının müsebbibi ise 1800’lerin ortasına doğru ortaya çıkan ateşli bir Hristiyan olan William Miller’dir. Miller’den hareketle bu “bin yılcılık” hikâyesine inananların yer aldığı ‘Millerizm’ ya da ‘Milenyalizm’ akımları doğar. Miller o yıllarda (1840) Osmanlı İmparatorluğu’nun çökeceğini söyler. Onların gözünde Osmanlı ordusu nihayetinde ‘Deccal’ dedikleri şeydir. Hatta Hz. İsa’nın geri döneceğine dair bir gün dahi verilir ve tarihin 1843 olduğu iddia edilir. O tarihte Hz. İsa gelmez, 6 yıl sonra da 1849’da Miller ölür.</p><p><br></p><p><strong>KEHANETLERİN MERKEZİ HEP ORTADAOĞU!</strong></p><p>‘Armageddon’ buradan hareketle ortaya çıkar. Armageddon; ‘har megiddo’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Har’ İbranicede ‘dağ’ demektir; yani Megiddo Dağı. Bu dağ Tel Aviv yakınlarında bir dağdır. Savaşın bu bölgede, Orta Doğu’da olacağına inanılır.</p><p>Bu inanışa göre bu savaşın tarafları Deccal ile Mesih ordularıdır; yani iyilik orduları ile kötülük orduları. Grace Halsell isimli bir gazetecinin yazdığı ‘Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak’ isimli kitap bu inanışın boyutlarını çok iyi ortaya koyar. Halsell, Evanjelistlerin içine girerek inançlarını araştırır. Onların İsrail’i ya da Siyonizm’i çok hararetli bir şekilde desteklediğini görür. Bunun nedeni onları çok sevmeleri değil; Orta Doğu’da kaotik bir ortamı onların eliyle hızlandırma imkânıdır. Çünkü Evanjelikler bu kaos üzerine Hz. İsa’nın yeniden dünyaya ineceğine inanırlar. Tabii kehanetlerin çoğu doğru çıkmayıp, Hz. İsa gelmeyince, hareket içinde bazı eleştiriler olur ama yine de bu kehanet meselesi yenilenerek sonraki yıllarda da devam eder...</p><p><br></p><p><strong>DÜNYANIN SONUNU GETİREN KEHANETLER</strong></p><p>1984, dünyanın sonunun geleceğine inanılan tarihlerden birisidir. Bu kehanetin sahibi, Yehova Şahitleri’nin de kurucusu Charles Taze Russell, kendisinin kutsiyeti olduğuna ve yukarıyla bağlantı içinde bulunduğuna müritlerini inandırır. Hatta öyle ki Russell’ın dua okuduğu buğday tanecikleri, ederinden 60 kat fazla fiyata satılır hale gelir. Russell’ın İsa’nın geliş tarihi olarak bildirdiği tarih 1. Dünya Savaşı’na denk gelince Osmanlı’nın yenileceği fikriyle kehanete inanan müritlerin sayısı daha da artar. Ancak Russell’ın ömrü vefa etmez, 1916’da ölür. Daha sonraki liderler de hep yeni bir kehanette bulunurlar. Bir lider dünyanın sonu için 1975 tarihini verirken bir diğeri 1984’ü işaret eder. Bu tarihlerin hiçbirisi tutmayınca Yehova Şahitleri, Hz. İsa’nın dünyaya gelişiyle ilgili tarih vermeyi bırakırlar.</p><p><br></p><p><strong>ARMAGEDDON İNANIŞININ DOKTRİNİ</strong></p><p>Armageddon konusunun Hz. İsa’nın yeryüzüne gelmesine ilişkin Hristiyanlık dinî doktrinine uygunluğunun yanı sıra hareket yapısıyla da doktrinle bağlantısı var.</p><p>Bu yeni dinî hareketler Katolik Kilisesi’ni şeytanın yeryüzündeki temsilcisi ve Birleşmiş Milletler’i de şeytani bir kuruluş olarak değerlendirirler.</p><p>Milenyum tarikatları olarak adlandırılan bu yeni dinî hareketlerin en temel özelliklerinden birisi, kurumsal dinin yeni modern dünyaya karşı duruşunu eleştirmeleridir. Hristiyanlığın kilise öğretisini şeriatsızlıkla suçlarlar. Kurumsal Hristiyanlığın günlük hayatı kapsayan bir öğretisinin olmamasını eleştirir, Yahudi şeriatına kendilerini daha yakın hissederler. Mesela domuz eti yasağını benimserler. Mevcut onaylı İncilleri kabul etmez, Arius’un İncili’ni içinde şeriat olduğu için kabul ederler.</p><p>Bu tarikatların içinde ‘Yedinci Gün Adventist Kilisesi’ de var. Yine Yahudilik ile bağlantı kuran milenyum tarikatlarından. Bunlar da yedinci günde Yahudilerde olduğu gibi çalışma yasağı olmasını istiyorlar.</p><p>Bunların içinde en çok bilinen Yehova Şahitleri 11. saatte, yani artık nihai sondan çok az öncede olduklarını iddia ederler. “Kıyamet yaklaştı, sona doğru geliyoruz. Gökte yıldızlar biriktirmemiz gerek” diyen Yehovacılar her pazar günü her yerde tebliğde bulunurlar. Birçok evin bahçesinde ‘No Jehovah’s Witnesses’ (Yehova Şahitleri Gelmesin) diye levhalar vardır. Milenyum tarikatları grup yapıları, pratikleri, ritüelleriyle farklılaşıyorlar. İçki yasak, uyuşturucu yasak, zina yasak, hatta sigara bile yasak.</p><p>Yeni dünya yeni dinlerle ve eski hikâyelerin yeni versiyonlarıyla şekilleniyor. Hikâye anlatıcılarına çok iş düşüyor. Kimin anlatısı hâkim olacak. Ne unutturulacak. Ne hatırlanacak? Kim kimi ikna edecek. Kimin hikâyesi başat olacak. </p><p>Robin Hood’un Ölümü filmine övgüler düzen Fransızlar bize devletler arasındaki güç savaşının yeni meydanının kültür olduğunu da gösteriyor. Ne yıkılıyor ve yerine ne geliyor? </p><p>Böyle bir dönemde kendi hikâyelerimize daha sıkı sahip çıkmalı derken işgalin zihinlerde başladığını hatırlatıyor, dünyanın iyiliği için başka şansımız olmadığının altını çizmek istiyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/osmanli-imparatorlugunun-yikilma-hayalinden-bugune-milenyum-4836013</link>
      <subcategory>Ayşe Böhürler</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dokunulmazlık meselesinde Özel neredeydi?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/dokunulmazlik-meselesinde-ozel-neredeydi-4836016</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/dokunulmazlik-meselesinde-ozel-neredeydi-4836016" rel="standout" />
      <description>7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti’nin Meclis’te tek başına iktidar çoğunluğunu elde edememesi dolayısıyla muhalefet, dokunulmazlıklar konusunda meydan okumaya başladı. CHP’den HDP’ye… muhalefet partileri dokunulmazlıkların kaldırılması için çağrılar yapıyordu. AK Parti de bu meydan okumaya rest çekerek Meclis’te, hakkında fezleke bulunan milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını destekledi. Bu tartışmalar sürüp giderken, Türkiye’de seçimler yapıldı. AK Parti, 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582336&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582336&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti’nin Meclis’te tek başına iktidar çoğunluğunu elde edememesi dolayısıyla muhalefet, dokunulmazlıklar konusunda meydan okumaya başladı. CHP’den HDP’ye… muhalefet partileri dokunulmazlıkların kaldırılması için çağrılar yapıyordu. </p><p>AK Parti de bu meydan okumaya rest çekerek Meclis’te, hakkında fezleke bulunan milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını destekledi. Bu tartışmalar sürüp giderken, Türkiye’de seçimler yapıldı. AK Parti, 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde ezici bir galibiyetle tekrar tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti.  </p><p>HDP hariç diğer muhalefet partileri dokunulmazlıklar konusunda 1 Kasım öncesi tutumlarını sürdürdü. Böylece o dönemde haklarında fezleke bulunan milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması için çalışmalar başladı. Tek tek dosyaların görüşülmesi yerine Anayasa’ya eklenecek geçici bir maddeyle tüm dokunulmazlıkların kaldırılabileceği kararına varıldı.</p><p>Yaşanan yoğun tartışmalar ve itirazların ardından Anayasa değişikliği gerçekleştirildi ve hakkında fezleke bulunan tüm vekillerin, parti ayrımı olmaksızın dokunulmazlıkları 15 Temmuz ihanet girişimine günler kala kaldırıldı. </p><p> </p><p><strong>ÖZEL YANDAŞLARININ 2016’DAKİ DOKUNULMAZLIK  TARTIŞMALARINDAKİ AÇMAZI!</strong></p><p>Sözcü TV’de kurulan mahkemede CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu sorgulanırken, mesele dokunulmazlıkların kaldırılmasına gelince, programdaki gazeteciler, neredeyse Kılıçdaroğlu’na fiili müdahalede bulunacaktı; “Selahattin Demirtaş senin yüzünden hapiste yatıyor. Pişman mısın” diye sordu. </p><p>Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın bazı isimlerin, Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki günlerde Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceğine ilişkin bilgi paylaşması, olay oldu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hangi yüzle Demirtaş’ı ziyaret edeceğine varana kadar hakaretler yağdırıldı.  </p><p>İşin ilginç tarafı; aynı tayfanın, Demirtaş üzerinden Özgür Özel güzellemesi yapmasıdır şüphesiz. 2016 yılında yaşananları bilmeyenler, Kemal Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlıkların kaldırılması için çaba sarf ederken, Özgür Özel’in karşı çıktığını sanacak. Bu tartışmalar devam ederken, Özgür Özel’in, Diyarbakır’a giderek, Demirtaş’a selam göndermesi, siyasi utanmazlığın örneği olarak kayıtlara geçti.</p><p>Madem Özgür Özel yandaşları 2016 yılındaki dokunulmazlık tartışmaları üzerinden yeni bir gündem açtılar, o halde daha önce yazdığım bir konuyu tekrar hatırlatmakta fayda var.  </p><p>Meclis’te fezlekesi bulunan tüm vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasını öngören Anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında HDP’liler CHP’den defalarca değişikliğe destek vermemelerini istemişti. CHP bu taleplere hiçbir zaman sıcak yaklaşmadı. </p><p> </p><p><strong>“MERAK ETMEYİN ERDOĞAN’IN, BU ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİ UYGULAYACAK ZAMANI OLMAYACAK!”</strong></p><p>Komisyon aşamasından sonra Genel Kurul öncesinde HDP’nin grup başkanvekilleri, CHP grubunu ziyaret etti. HDP’liler son kez CHP’den Genel Kurul aşamasından Anayasa değişikliğine destek verilmemesini iletmek için gitmişti. </p><p>Çaylar içildi, kahveler yudumlandı, sohbetler gerçekleştirildi. Konu Anayasa değişikliğine geldi, HDP heyeti değişikliğin sakıncalarını dile getirdi. “Bu değişiklik gerçekleşirse sizin de Genel Başkanınız bizim de Eş Başkanlarımızı tutuklanır” diye uyarılarını yaptılar. </p><p>Bunun üzerine CHP Grup Salonu’nda asker kökenli Milletvekili Dursun Çiçek belirdi. Bir bilgilendirme yaptı. HDP’lileri teskin edecek değerlendirmelerde bulundu. 15 Temmuz’a günler kala CHP’liler HDP heyetini “Merak etmeyin Tayyip Erdoğan’ın bu Anayasa değişikliğini uygulayacak zamanı olmayacak” cümlesiyle teselli etti. </p><p>Şimdi soralım: HDP’liler bu cümleyle teselli edilirken, dönemin CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel o toplantıda var mıydı, bu teselli cümlesinin anlamını biliyor muydu?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/dokunulmazlik-meselesinde-ozel-neredeydi-4836016</link>
      <subcategory>Hüseyin Likoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kana bulanan sarık</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/kana-bulanan-sarik-4836020</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/kana-bulanan-sarik-4836020" rel="standout" />
      <description>Perşembe günü sosyal medyada aniden karşıma çıkan bir videoda gördüklerime inanamadım: Bir mahkeme salonunda kafes içinde, saçı-sakalı ağarmış bir adam… Üzerinde çizgili hapishane kıyafetleri… Mahkeme başkanının sorduğu sorulara usulca ve edeple cevap veriyor… Kendisine yöneltilen suçlamaları ise sessizce dinliyor, yüzünde herhangi bir his, ifade veya tepki yok… Bu sahnenin yaşandığı yer, Suriye’nin başkenti Şam’dı, yargılanan kişi de Beşşâr Esed döneminin kudretli ve mütekebbir müftüsü Şeyh Ahmed</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582276&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582276&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Perşembe günü sosyal medyada aniden karşıma çıkan bir videoda gördüklerime inanamadım: Bir mahkeme salonunda kafes içinde, saçı-sakalı ağarmış bir adam… Üzerinde çizgili hapishane kıyafetleri… Mahkeme başkanının sorduğu sorulara usulca ve edeple cevap veriyor… Kendisine yöneltilen suçlamaları ise sessizce dinliyor, yüzünde herhangi bir his, ifade veya tepki yok… </p><p>Bu sahnenin yaşandığı yer, Suriye’nin başkenti Şam’dı, yargılanan kişi de Beşşâr Esed döneminin kudretli ve mütekebbir müftüsü Şeyh Ahmed Bedruddîn Hassûn. Geçtiğimiz yılın 25 Mart günü, ailesiyle birlikte Ürdün’e gitmek üzereyken Şam Havaalanı’nda gözaltına alınan Hassûn, o zamandan beri tutukluydu. Hassûn’un kim olduğunu, Baas rejiminin halka uyguladığı baskılarda nasıl kritik bir rol oynadığını ve makamını ne kadar ucuza sattığını çok yakından bildiğim için, ülkeden kaçamadığı haberini okuduğumda ağzımdan şu cümle dökülmüştü: “Bu adamı keşke yargılayıp assalar!” </p><p>Öte yandan, Suriye’nin yeni yönetiminin “dünyaya nâhoş bir görüntü vermemek adına” Hassûn’u affedeceğinden, hatta yargılamak yerine gözlerden uzaklara iteleyip kamuoyuna unutturacağından korkuyordum doğrusu. Hassûn da böyle düşünmüş olmalıydı ki, Baas rejiminin düşüşünden sonra Suriye’den hemen kaçmamış, nihayet ayrılmaya karar verdiğinde Şam Havaalanı’nın VIP salonunu kullanmaya bile kalkışmıştı. Neyse ki korktuğum olmadı. Hassûn, -hak ettiği şekilde- kafes içinde ve halka açık biçimde yargılanmaya başladı. Girişte “gördüklerime inanamadım” deyişim bu yüzden.</p><p>Ahmed Bedruddîn Hassûn uzun kariyeri boyunca kafasında kocaman bir sarık ve üzerinde yerlerde sürünen cübbelerle arz-ı endâm ettiğinden, bazı okurlarım “Bu adamı keşke assalar!” deyişimi garipseyebilir. Malum, dinî kisvenin muhataplar üzerinde meydana getirdiği bir tesir var. Dolayısıyla, sarf ettiğim sözü açma adına, Hassûn’un nasıl adi bir savaş suçlusu ve insanlık düşmanı olduğunu anlatayım:</p><p>Daha evvel birkaç kez değindiğim için, hayat hikâyesini detaylı yazmayacağım. Sadece, Halepli, Muhammed Edîb Hassûn isimli saygıdeğer bir Nakşibendî şeyhinin oğluyken, gençlik yıllarından itibaren Suriye iç istihbarat servisi Muhâberât’a çalışmaya başladığını, sayısız okul ve medrese arkadaşının hapse düşmesine sebep olduğunu, bu sayede de Baas’a sadakatini ispatladığını hatırlayalım. Babasından tevârüs ettiği şeyhlik makamının üzerine 2005’te müftülüğü de ekledikten sonra, Hassûn artık tamamen Baas’ın gönüllü emir kuludur. Suriye halkı kendisini çok yakından tanımazken, 2011’den itibaren medya ve sosyal medyayı sürekli kullanan, Suriye ordusunun masum sivillerin üzerine bomba yağdırdığı korkunç saldırıları ayet ve hadislerle delillendirip alkışlayan, hapishanelerdeki on binlerce tutuklunun kitlesel halde öldürülmesi için fetva veren… Tüm bunları yaparken de gözünü bile kırpmayan ateşli bir demagog olarak öne çıkar. Halep’teki etnik temizliğin mimarı, “Halep kasabı” unvanlı İranlı komutan Kâsım Süleymânî’ye derin ve içten bir hayranlık besler. Hassûn’u kâh Baas’ın cani şebbîhalarını göklere çıkarırken duyarız, kâh İdlib’e sığınan kadın ve çocuklara “Türk ordusu sizi kurtaramayacak!” diye tehditler yağdırırken…</p><p>Ahmed Bedruddîn Hassûn’u Baas diktatörlüğünün diğer fanatik destekçilerinden ayıran şey, temsil ettiği -düşünülen- değerlere verdiği zarardır, hiç şüphesiz: Ehl-i Sünnet’e mensup iken, sapkın bir azınlık rejiminin kulu olabilmeyi içine sindirmiştir. Ayet ve hadisleri, dünyanın en vahşi rejimlerinden birinin günahlarına perde yapmıştır. Camilerin kürsü ve minberlerini, Müslüman kasaplarının övüldüğü sahnelere dönüştürmüştür. Peygamber emaneti mihraplara zalim meddahı kuklaları doldurmuştur. Taşıdığı sarığı-cübbeyi masumların kanına bulamıştır. İrfan geleneğimizin en bereketli ocaklarından Nakşibendîliği Suriye halkının zihninde zalimlere payandalıkla eşitlemiştir… </p><p>Liste böyle uzar gider. Bu suçların her biri ayrı ayrı birer vebale işaret eder. Bilenlerin işlediği hatalar, cahillerinkiyle bir olmaz. Hele de ısrarla işlenen hatalar, artık hata sayılmaz.</p><p>Mahkeme, daha fazla şahidin dinlenmesi için Hassûn’un davasını temmuz ayına erteledi. Süreci ense köküne yapışmış halde izlemeye devam edeceğiz. Elini kanlarına buladığı masum kadınların, çocukların, yaşlıların hatırına…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/kana-bulanan-sarik-4836020</link>
      <subcategory>Taha Kılınç</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Heykellerin dili ve hermenötiği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/heykellerin-dili-ve-hermenotigi-4836022</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/heykellerin-dili-ve-hermenotigi-4836022" rel="standout" />
      <description>1927 ve 1930 yılları arasında ülkenin belli başlı merkezlerine yurt dışından heykeltraşlara yaptırılan büyük anıt heykeller bir “tek adam” kültünün yaratılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu kültün destansı ve mitolojik bir kahraman figürü olarak Mustafa Kemal’in işlenmesi önemli bir iletişim-propaganda işlevini yerine getirecektir. Aynı zamanda yine merkezinde kurtarıcı-kurucu liderin yer aldığı yeni ve İslam’a alternatif bir dinselliğin üretilmesinde bu heykeller kuşkusuz önemli bir rol oynayacaktır.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582216&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2348582216&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>1927 ve 1930 yılları arasında ülkenin belli başlı merkezlerine yurt dışından heykeltraşlara yaptırılan büyük anıt heykeller bir “tek adam” kültünün yaratılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu kültün destansı ve mitolojik bir kahraman figürü olarak Mustafa Kemal’in işlenmesi önemli bir iletişim-propaganda işlevini yerine getirecektir. Aynı zamanda yine merkezinde kurtarıcı-kurucu liderin yer aldığı yeni ve İslam’a alternatif bir dinselliğin üretilmesinde bu heykeller kuşkusuz önemli bir rol oynayacaktır.</p><p>Heykeller sadece bir şehrin dekoratif bir boyutunu oluşturmayacak aynı zamanda giderek şekillenecek olan bir tören kültürünün de kıblesi ve en önemli bileşenini, hatta sebebini oluşturacaktır. </p><p>Bu heykel politikası kısa süre içinde ülkenin tüm il ve ilçelerinde hatta köy ilkokullarına kadar büst şeklinde yayılan yeni bir mitolojik anlayışın oturtulmasının etkili adımlarından biridir. Ülkenin yeni çıkmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdiği silah arkadaşlarının hiçbirine hiçbir değininin hatta bir vefa duygusunun ifade edilmediği bu mitolojide ülkenin “tek kurtarıcısı”, “tek lideri”, bilahare çıkarılacak soyadı kanunuyla “tek atası” olacaktır. Bu Ata’ya mitolojilerde en büyük kahramanlara, olağanüstü güçlere verilecek yarı tanrısal bir güç ve anlam da atfedilecektir. Taha Parla Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Atatürk’ün Nutuk’u, isimli kitabında (İletişim Yayınları, 1991) bu tanrısal ve mitolojik figürün Nutuk’taki anlatımda öne çıkan öznenin somut bir tezahürü olduğunu zengin örneklerle ortaya koyar. </p><p>Batılı bir görüntü elde edelim, dinsellikle mücadele edelim derken tersinden çok daha güçlü ve tamamı hurafe olan yeni bir dinselliğin ikamesinden başka bir anlama gelmiyordu bu. Laiklikle bertaraf edilen dini sembollerin, itikadın ve ibadetlerin yerini şimdi Kurtuluş Savaşı etrafında oluşturulmuş yeni bir kuruluş, kurtarıcı ve kurucu mitolojileri alıyordu. Heykeller ve onları merkeze alan ritüellere bir süre sonra kutsallaştırmada birbiriyle yarışan bir edebiyat da katıldı.</p><p>Soyadı kanunu ile birlikte Türklerin Atası unvanını alan Mustafa Kemal’e dizilen övgüler herhangi bir din ulusuna dizilenleri bile aşıyordu. En azından İslam tarihinde hiçbir şeyh veya veliye peygamber yakıştırması yapılmamış “ekber” diye nitelenmemiştir. Ama dönemin şairlerinden Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diyebiliyordu. CHP Milletvekillerinden Aka Gündüz ise Ulus Gazetesi’nin 4 Aralık 1934 tarihli sayısında şunları yazacaktır: </p><p>“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her şeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her şeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!”</p><p>Bu kutsama ve yüceltme edebiyatı bugünden bakıldığında inanılması gerçekten çok zor bir hal almıştır. Yüceltme edebiyatı merkezinde bir peygamber hatta bir ilah olarak Atatürk’ün olduğu yeni bir din üretme noktasına kadar gitmiştir. Bu konuda yapılmış epey çalışmada epey ayrıntı bulunabilir, o yüzden burada daha fazla örnek vererek uzatmayalım. Sadece Kemalizm’in Türklerin İslam’a alternatif yeni bir din olarak tasarlandığı ve Atatürk’ün sağlığında bu tür lafların çok kolaylıkla telaffuz edildiği bir atmosferin oluşmuş olduğunu söyleyebiliriz.</p><p>Bunu bugünden birçok kişinin aklının alması zor olabilir ancak bu konuda Onur Atalay’ın Türk’e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm isimli kitabı  (İletişim Yayınları, 2018) insan aklının alması zor olanın nasıl bir gerçek olarak yaşanmış olduğunu gösteriyor. </p><p>Tek parti, tek adam ve tek tarih teşebbüslerinin vardığı nokta Atatürk kültünün dinsel bir işlev kazanmasıdır. Onu ilah olarak niteleyenler gibi yarım ilah, peygamber veya mitolojik bir kurtarıcı, yaratıcı kahraman olarak niteleyen edebiyat neredeyse bir olağan edebiyat haline gelmiştir. </p><p>Böyle bir atmosferin insanların gönüllü katılımıyla gerçekleştiğini elbette söylemek mümkün değil. Başta istiklal mahkemeleriyle, takrir-i sükûn kanunuyla, idamlarla ve ağır yaptırımlarla bastırılan muhalefetin sonunda alkışlamaya, söyleme katılmaya zorlamanın ince teknikleri devreye girer ve herkes gönüllü veya gönülsüz alkışa ve tezahürata katılır. Böylece devletin bakış açısı ve dini halkın bakış açısı ve dini haline gelir. </p><p>Ama söyleme katılanların niteliğine bakıldığında bu dönemde sadece şehirli halkın, yani toplumun en fazla yüzde yirmisini oluşturan bir kesimi arasında kaldığını da tespit etmek mümkündür. Nitekim ilk ve ikinci çok partili denemelerde şok edici bir biçimde göze çarpan ihtimal, CHP’nin iktidardan halkın hür oylarıyla devrileceğidir. </p><p>Mustafa Kemal hakkındaki bu kültleştirme, ona tapınma derecesindeki bu yüceltme edebiyatının onun iradesi dışında yapıldığına dair savunmacı bir Kemalist edebiyat da vardır. İşin doğrusu heykellerin tarihine, bu yüceltme edebiyatını yapanların özelliklerine ve kendisine olan yakınlığına bakıldığında bu çok gereksiz ve temelsiz bir edebiyattır. Heykellerle oluşturulan kültleştirme bizzat kendisi tarafından daha Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk yılından itibaren alabildiğine agresif bir biçimde ülkenin her tarafında uygulanmaya başlanır.</p><p>Üstelik bu, daha önce de dediğimiz gibi Türk toplumunun heykel-karşıtı gelenek ve inançlarına adeta meydan okurcasına yapılır. Toplum bir şahsı ne kadar benimserse benimsesin, kendisine ne kadar şükran duyarsa duysun, bu duygularını onun heykelini dikerek ifade etme geleneği bu topluma çok yabancıdır. Dolayısıyla Mustafa Kemal için heykelleri bu milletin dikmiş olduğuna dair bir savunmacı yaklaşımın hiçbir temeli yoktur. </p><p>Birçok şehirde heykeller kampanyalarla halktan toplanan paralarla yapılmıştır, ama bu kampanyalara yine resmi zevat öncülük etmiştir ve neticede Mustafa Kemal kendi heykellerinin bütün yurt sathında meydanlarda, okullarda, resmi dairelerde yaygınlaşmasını sağlamıştır. Zaten Nutuk’ta Millî Mücadele sürecinin neredeyse tek aktörü, tek yöneticisi ve tek kahramanı olarak takdim edilen kahramanın mitolojik imgesini heykeller tamamlayıcı anıtlaştırıcı bir etki de yapar. Bu anıtlar aynı zamanda periyodik olarak, günlük, haftalık veya özel günlerde yapılan törenlerin merkezine konularak her gün herkesin zihnine takdis ile kazınmış olur. </p><p>Beyan Yayınlarının Tarihin Gerçek Yüzü serisinden çıkan Cumhuriyetin ilk Yılları: Demokrasi mi Diktatörlük mü? kitabımızla Muharrem Coşkun’un Kemalizm Din mi İdeoloji mi? Başlıklı kitabında daha detaylı bilgiler mevcuttur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/heykellerin-dili-ve-hermenotigi-4836022</link>
      <subcategory>Yasin Aktay</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Özgür Bey futbolcu olsaydı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/ozgur-bey-futbolcu-olsaydi-4835749</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/ozgur-bey-futbolcu-olsaydi-4835749" rel="standout" />
      <description>Hakem 45 sırt numaralı Özel’e kural dışı ve tehlikeli hareketinden dolayı kırmızı kart gösterince, sahayı terk etmeyecekti demek ki. Anlaşılan budur. Dünya böyle bir hadiseye şahit olmadı bildiğimiz kadarıyla. Kırmızıyı gören oyuncu saha çizgisinin dışına çıkmak zorunda. Fakat Özgür Bey için kuralların önemi yok. Benim canım içeride kalmak istiyor deyip direnecek anlamındadır bugünkü tavrının tercümesi. Gerçekte olan şu: Hakem değil, hakimler kırmızı kart gösterdi. Oyun futbol sahasında değil, siyaset</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347257269&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347257269&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hakem 45 sırt numaralı Özel’e kural dışı ve tehlikeli hareketinden dolayı kırmızı kart gösterince, sahayı terk etmeyecekti demek ki.</p><p>Anlaşılan budur.</p><p>Dünya böyle bir hadiseye şahit olmadı bildiğimiz kadarıyla.</p><p>Kırmızıyı gören oyuncu saha çizgisinin dışına çıkmak zorunda.</p><p>Fakat Özgür Bey için kuralların önemi yok.</p><p>Benim canım içeride kalmak istiyor deyip direnecek anlamındadır bugünkü tavrının tercümesi.</p><p>Gerçekte olan şu: Hakem değil, hakimler kırmızı kart gösterdi.</p><p>Oyun futbol sahasında değil, siyaset sahasında.</p><p>Satın alınan, iradesi sakatlanan, oyu değiştirilen delegelerle kazanılan kurultayın geçersiz olduğunu kabul etmek istemiyor.</p><p>Ama hukuk onun gönlüne göre değil, kendi kurallarına göre işler.</p><p>Yargı da millet adına karar verir.</p><p><strong>CURAÇAO VE YEŞİL BURUN</strong></p><p>2026 Dünya Kupasına katılan ülkelerden iki tanesi hakkında kısa bilgi.</p><p>Yeşil Burun Adaları, Atlas Okyanusunda Senegal açıklarında bir ada ülkesi. Nüfusu yarım milyonun altında.</p><p>Doğal kaynakları bulunmuyor. Hizmet sektörü ön planda. 1975’te Portekiz’den bağımsızlığını kazanmış.</p><p>Düzensiz yağışlar, sıcak, kuraklık, susuzluk gibi problemler sebebiyle gıdanın yüzde 90’ı ithal ediliyor. Ülkeyi terk edenlerin sayısı, kalanlardan fazla. Diasporadaki Yeşil Burunluların gönderdiği paralar ülke ekonomisi için önem arz ediyor.</p><p>*</p><p>Curaçao, 155 bin nüfuslu, Venezüella’nın kuzeyinde, 444 kilometre karelik bir ada ülkesi.</p><p>Bağlamanın küçük kardeşi ‘Cura’yı bilirdik. Curaçao’yu Dünya Kupası sayesinde duyduk.</p><p>Adını bilenlerin oranı binde biri geçmez.</p><p>İstanbul’un kalbi sur içindeki Fatih ilçesi Curaçao’nun iki buçuk katı nüfusa sahip.</p><p>*</p><p>Bu iki küçük ülkenin takımları goller attı, puanlar aldı.</p><p>Bizim takım, sıfır gol ve sıfır puanla en sona düştü. Daha aşağıda bir mevki yok.</p><p>Topa sahip olma oranımız yüksek diye avuntu bulutlarına rastladık.</p><p>Dünya kupasındaki bütün maçlarda kullanılan topların hepsine sahip olsak ne fark eder?</p><p>Böyle olmamalıydı. “Millî takım” demeye elim gitmiyor.</p><p>“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”</p><p><strong>HIZ</strong></p><p>Ses hızı, saatte 1235,5 kilometre.</p><p>Işığın saatteki hızı ise 1 milyar 80 milyon kilometre.</p><p>Aradaki farkı şöyle örnekleyebiliriz: Ramazan akşamı, karşı dağın yamacında iftar topu atılınca, önce topun ağzından çıkan alevi ve dumanı görürüz. Patlama sesi, bir süre sonra bize ulaşır.</p><p>Işık sesten hızlı.</p><p>Düşünce ise ışıktan da hızlı.</p><p>Düşüncenin hızı, saniyede 2 milyon 800 bin kilometre tespit edilmiş.</p><p>İhanet de önce düşünce ile başlıyor.</p><p><strong>ÖZEL OKUL</strong></p><p>Özel okul fiyatları uçuşa geçmiş.</p><p>450 bin liradan başlayıp 2 milyon 750 bin liraya çıkıyor.</p><p>3 milyon yapamamışlar.</p><p>Niçin ellerini korkak alıştırdıklarını bilen çıkmaz herhâlde.</p><p>Devlet okullarında ise yıllık 500 lira 1000 lira vermek velilere zor geliyor.</p><p>Vermemek için kırk dereden su getiriyorlar.</p><p>Neyse ki bu sene dereler gür akıyor.</p><p><strong>ÇILDIRMIŞLAR</strong></p><p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan İsrail değerlendirmesi.</p><p>İki cümle ile özeti şöyle:</p><p>Fitne kazanı kaynatan İsrail’in barışa tahammülü yok.</p><p>Karşımızdaki ülke değil, çıldırmış radikal bir grup.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/ozgur-bey-futbolcu-olsaydi-4835749</link>
      <subcategory>Mehmet Şeker</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Müceddid kimdir? (3)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/muceddid-kimdir-3-4835751</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/muceddid-kimdir-3-4835751" rel="standout" />
      <description>Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız. “Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” meâlindeki hadis, Ebu Davud’un “Melâhim” kitabının ilk hadisidir. “Melâhim” kelimesi “gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler” anlamına</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347270748&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347270748&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Son iki yazımızda müceddidlik hakkında bazı ilim adamlarının görüşlerine ve tarihte müceddidlik iddiasında bulunanlara dair birkaç örnek verdik. Bugünkü yazımızda konuyla ilgili kanaatlerimizi paylaşacağız.</p><p>“Allah, bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek kimse(ler)i muhakkak gönderecektir.” meâlindeki hadis, Ebu Davud’un “Melâhim” kitabının ilk hadisidir. “Melâhim” kelimesi “gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi hadiseler ve kıyamet alâmetlerine dair haberler” anlamına gelir. Ebu Davud’un, bu hadisi “Melâhim” kitabının başında zikretmesinden şu anlaşılır: Bu hadiste bildirilen durum, gelecekte meydana gelecek ve Müslümanları etkileyecek önemli hadiselerle alakalıdır. Yani “müceddid”, Müslümanları karşılaşacakları dinî, siyâsî ve ictimâî musibetlerden kurtarmaya çalışan “zor zamanların adamı”dır. Şu da dikkate alınmalıdır ki son müceddidin “mehdi” olacağı kanaati yaygındır. Dolaysısıyla “müceddidlik” ile “mehdilik” arasında yakın bir ilişki vardır.  </p><p>Bu hadiste geçen “yüz sene” ifadesini, kanaatimizce “kinaye” olarak anlayıp lafzî anlamıyla değil de genel olarak “zaman” şeklinde yorumlamak daha isabetli olacaktır. O takdirde manası şöyle olur: “Zaman içerisinde Allah bu dini yenileyecek nice müceddidler gönderecektir.” Nitekim hadisin şerhlerine bakıldığında bazı âlimlerin, “yüz sene” ifadesini bu şekilde yorumladığı görülecektir. Şöyle düşünelim: Cenâb-ı Peygamber (sav), kendisinin “son peygamber” olduğunu bildirdiği için ashâbın zihninde muhtemelen şöyle bir soru oluşmuştur: Resûlullah’ın dâr-ı bekâya irtihalinden sonra yeni bir peygamber gelmeyecekse İslâm asırlar boyunca ve çeşitli coğrafyalara yayıldığında aslını ve özünü nasıl muhafaza edecek? Muhtemelen zihinlerdeki bu soruyu yanıtlamak üzere Efendimiz (sav) şu mesajı vermiştir: “Endişe etmeyin! Benden sonra Allah, ümmeti sahipsiz bırakmayacak, yeni bir peygamber gelmese de son ilâhî mesajı yaşayıp yaşatacak insanlar sürekli var olacaktır. Allah, bu dinin hem aslını muhafaza eden hem de asırlar boyunca muhtelif coğrafyalardaki farklı kültürlere sahip insanlar tarafından yaşanabilmesi için gerekli çabayı sarf eden liderler gönderecektir.”</p><p>“Hadiste bildirilen yüzyıl ne zaman başlar?” sorusuna risaletle, hicretle ve Efendimiz’in vefatıyla başlar şeklinde farklı cevaplar verilmiştir. Eğer ille de bu ifade “lafzî anlamıyla anlaşılacaksa, doğrusu o yüz senenin, Efendimiz’in dâr-ı bekâya irtihalinden sonra başlamasıdır. Zira Efendimiz zamanında hicret, henüz takvim başlangıcı olarak belirlenmemiştir. Nitekim Süfyan b. Uyeyne bu sürecin Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra başladığını ifade eden bir rivayet nakleder (Süyûtî, Mirkatu’s-Suûd, 3/1062).</p><p>Hadiste “tecdid”in tanımı yapılmadığına göre onun kapsamını belirli bir mezhep ve meşrebin görüşüne göre yapılan tanımlarla daraltmak doğru değildir. Daha açık söylemek gerekirse tecdid kimsenin tekelinde değildir.</p><p>Muhtelif coğrafyalara dağılan, farklı mezheplere ve türlü meşreplere ayrılan Müslümanların tümünü kuşatacak tek bir müceddidden bahsetmek çok zordur. Nitekim İbn Reslân er-Remlî, İbn Hacer, İbnu’l-Esîr gibi âlimlere göre de müceddidden beklenen şeyi, tek bir kişinin yerine getirmesi pek mümkün değildir. Kanaatimizce müceddidi, her asırda bir kişi ile sınırlamak yerine “Her kavmin bir rehberi vardır.” (Ra‘d 13/7) meâlindeki âyete mutabık olacak şekilde “her bölgede ve her zaman diliminde gerek ilim adamlarından gerekse devlet adamlarından zamanın ve mekânın neden olduğu yeni sorunlara kadim geleneğin özünden sapmadan İslâmî açıdan yeni çözümler ve açılımlar getiren kişi” olarak değerlendirmek daha doğrudur.</p><p>Müceddidi “reformist” olarak anlamak doğru olmadığı gibi kuru bir “taklitçi/mukallit” olarak anlamak da doğru değildir. Zira “tecdid” kelimesi “yenilemek” anlamına geldiğine göre İslam’ı özünden ve kadim gelenekten sapmadan, modernizmin ayartmalarına kanmadan “yeni” bir anlayışla yorumlamayı da ima etmektedir. </p><p>Müceddid, İslam’ı yeni bir ruhla yorumlayan bir İslam âlimi olabileceği gibi Müslümanlara yeni bir ruh ve heyecan kazandıran, onlara Müslüman olduklarını “yeniden” hatırlatan, “Müslüman kimliği” bilincinin oluşturulmasında, korunmasında ve yeniden inşa edilmesinde büyük gayretler sarf eden bir bilim, sanat, düşünce, siyaset veya hareket adamı da olabilir.</p><p>Etkisi küçük çaplı olan müceddidler olabileceği gibi tesir sahası geniş olan çok yönlü müceddidler de olabilir. İmam Rabbânî, buna güzel bir örnektir. O, bir yandan ilmî birikimiyle topluma hizmet ederken bir yandan da tasavvufa giren İslam dışı uygulamalara karşı mücadele vermiştir. İslam’a en önemli hizmeti ise Ekber Şah’ın “din-i ilâhî” adıyla uydurduğu senkretik din anlayışına karşı cesurca verdiği mücadeledir. Dönemin pek çok sözde âlimi korkudan seslerini çıkaramazken o daha delikanlılık yaşlarından itibaren “peygambersiz bir din” anlayışına karşı çıkarak yirmi yaşlarında “İsbâtu’n-Nübüvve” isimli kitabını yazmıştır. Onun ilmi, irfanı ve cesaretiyle yaptığı faaliyetler neticesinde “din-i ilâhî” projesi tutmamış ve Hindistan’da İslam’ın varlığı devam etmiştir. Bu gayretleri karşısında, başta dönemin büyük âlimi Abdulhakîm Siyalkûtî olmak üzere müridleri ona “müceddid-i elf-i sânî” sıfatını vermişlerdir. Onun bir Nakşî şeyhi olarak Hindistan’da İslam’a yaptığı katkılarını tarikat müessesesine karşı olan Mevdûdî dahi takdir etmiş ve müceddidlerden bahsederken İbn Teymiyye’den sonra İmam Rabbânî’yi zikretmiştir (Bk. Mevdûdî, İslam’da İhya Hareketleri, s. 95-104).</p><p>Tüm Müslümanlara hitap eden bir müceddid beklemenin ütopyadan öteye geçemeyeceği müsellemdir. Şu hâlde müceddidleri, bölgesel hatta yöresel olarak düşünmek gerekir. Her ülkenin, her ilin, hatta her ilçenin müceddidi farklı olabilir. Şu da var ki, bu müceddidlerin din anlayışları da teferruatta farklılık arz edebilir. Türkiye’deki bir müceddid, Türk kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir; İngiltere’deki bir müceddid -İslâm’ın temel umdelerine aykırı olmamak şartıyla- İngiliz kültürü ve örfüne uygun bir tecdid faaliyeti yapabilir. Pakistan’daki müceddid Hanefî, Fas’taki müceddid Mâlikî olabilir. Biraz daha ileri götürelim. Suriye’deki müceddid mutedil bir sûfî, Suudi Arabistan’daki müceddid -Vehhâbî olmamak şartıyla- mutedil bir selefî olabilir. Yani dünyanın her coğrafyasında aynı anda – aşırılıktan uzak mutedil bir din anlayışını benimsemek şartıyla- farklı mezhep ve meşreplere sahip müceddidler olabilir.</p><p>Klasik dönemde “müceddid”likle ilgili tartışmalar son iki asra göre çok daha azdır. Bunun sebebi, son üç asırda siyasî, askerî ve kültürel açıdan ağır bir mağlubiyet yaşayan Müslümanların, bu zilletten kendilerini kurtaracak “büyük ve karizmatik bir kurtarıcı”ya ihtiyaç duymalarıdır. Bu sebeple geçmişe kıyasla günümüzde müceddidlik meselesi çok daha sıkça istismara maruz kalmaktadır. </p><p>Hâsılı; Müslümanların, asrın “müceddidinin kim olduğuna” dair lüzumsuz spekülasyonlarla zaman kaybetmek yerine “tecdidin ne olduğuna” dair kafa yormaları çok daha yararlı olacaktır. Zira asrın tek veya en büyük müceddidini tayin etmek, sorumluluğu tek bir kurtarıcıya yıkmaktır. Tecdidin mahiyetini anlamaya çalışmak ise sorumluluğu kısmen de olsa üstlenmektir. Kur’an, bireylerin kendilerini değiştirmediği sürece Allah’ın onları değiştirmeyeceğini bildirerek “bireysel sorumluluğa” dikkat çekmektedir. Sorumlu her Müslüman birey, “kurtarıcı bir müceddid” aramak yerine tecdid-i iman ve tecdid-i niyetle öncelikle “kendisini kurtarmaya çalışmalıdır.” Günümüzün entelektüel müceddidlerinden biri olarak gördüğüm Taha Abdurrahman’ın dediği gibi “Teceddüd olmadan tecdid olmaz.” Yani bireysel yenilenme olmadan toplumsal bir yenilenme gerçekleşmez. “Bireyler kendilerini değiştirmedikçe Allah bir toplumu değiştirmez” (Ra‘d 13/11).</p><p>Vallahu a’lem!</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/muceddid-kimdir-3-4835751</link>
      <subcategory>Mahmut Ay</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>AK Parti’nin önündeki tehlike: Atalet ve insicam bozukluğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ak-partinin-onundeki-tehlike-atalet-ve-insicam-bozuklugu-4835753</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ak-partinin-onundeki-tehlike-atalet-ve-insicam-bozuklugu-4835753" rel="standout" />
      <description>AK Parti, geleneksel istişare toplantılarının 33’üncüsünü bu hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Erdoğan liderliğinde partinin MYK ve MKYK’sı, bakanlar kurulu, milletvekilleri, kadın ve gençlik yönetimleri 2 gün boyunca istişarelerde bulunacaklar. İç siyasetteki rehavet havası yavaş yavaş dağılıyor. Sapanca toplantısının ardından 14 Ağustos’ta AK Parti 25’inci kuruluş yıldönümünü kutlayacak.18 Kasım’da ise kesintisiz iktidar 24 yılı geride bırakmış olacak. Sonbaharla</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347275032&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347275032&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>AK Parti, geleneksel istişare toplantılarının 33’üncüsünü bu hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Erdoğan liderliğinde partinin MYK ve MKYK’sı, bakanlar kurulu, milletvekilleri, kadın ve gençlik yönetimleri 2 gün boyunca istişarelerde bulunacaklar.</p><p>İç siyasetteki rehavet havası yavaş yavaş dağılıyor. Sapanca toplantısının ardından 14 Ağustos’ta AK Parti 25’inci kuruluş yıldönümünü kutlayacak.18 Kasım’da ise kesintisiz iktidar 24 yılı geride bırakmış olacak. Sonbaharla birlikte Türkiye tam olarak seçim havasına girecek. En geç 2028 yılı Mayıs ayında yapılması gereken ama erken yapılacağı neredeyse kesin olan seçimlere 1-1,5 yıl gibi bir süre kalacak ki bu da siyaseti ziyadesiyle ısıtacak.</p><p>Seçim yaklaşırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eli son derece rahat. TBMM’nin erken seçim kararı ya da muhtemel bir Anayasa değişikliğiyle Erdoğan yeniden aday olacak, kolayca da seçilecektir. Bölgenin ateş çemberi olduğu bir ortamda, muhalefetin de, bırakın alternatif olmayı, kendi içinde büyük sorunlar yaşadığı bir vasatta Erdoğan yine rakip tanımayacaktır.</p><p>Erdoğan’ın işi kolay, aynısını AK Parti için söylemek mümkün mü?</p><p>Erdoğan ile AK Parti bir süredir birbirinden ayrışıyor. 31 Mart yerel seçimlerinde Erdoğan değil, AK Parti oylandı. Ortaya çıkan sonuç, muhalefetin başarısı değil, AK Parti’nin başarısızlığıydı. Seçmen, Erdoğan ile AK Parti’yi ayrı kefelere koymuş, Erdoğan’a destek verirken aradan 1 yıl geçmeden AK Parti’ye güçlü bir uyarı vermeyi tercih etmişti.</p><p>Son seçimlerden bu yana AK Parti’nin siyaset üretme ve yapma kapasitesi daha da zayıfladı. Son kamuoyu anketlerinde AK Parti’nin oylarının yukarı yönlü olduğu görülüyor. Bu tırmanış, daha doğrusu yukarı yönlü kıpırdanış aldatıcı olabilir. Zira sandıkta gönül rahatlığıyla Erdoğan’a oy verecek seçmen için gerek parti anlamında gerekse bir uyarı vermek maksatlı farklı alternatifler var. Önümüzdeki kısa sürede AK Parti bu riski görüp üzerine gitmezse, ortaya çıkacak sonuç sürpriz olmayacaktır.</p><p>25 yaşında ve 24 yıldır kesintisiz iktidarda olan bir partiden söz ediyoruz. Hiç kuşkusuz karmaşık, iç içe geçmiş, kronik sorunlar var. Ancak son yıllarda, ataletin ve insicam bozukluğunun bütün sorunların önüne geçtiğini, kendilerini daha fazla hissettirdiğini de görüyoruz.</p><p>AK Parti’nin sorunu yaşlanmak değil zira kadrolarını sürekli yeniliyor, gençleştiriyor. AK Parti’nin sorunu yorgunluk değil zira genç kadrolarla ve gergin siyasi zeminde sürekli zinde kalabiliyor. Ancak AK Parti’nin bir seçim kazanma sihirbazı olması, bunun yanında alternatifsizlik, ataleti, rehaveti, tembelliği gündeme getiriyor. “Erdoğan sahaya çıkar ve seçimi kazanır” ya da “seçmenin bizden başka alternatifi yok” duygusu AK Parti’de heyecanı törpülüyor.</p><p>AK Parti’nin insicamındaki kırılganlık da artık hissedilir seviyelere geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderliği, AK Parti içinde bir kutuplaşmaya, çekişmeye, savrulmaya müsaade etmez. Esasen AK Parti’nin de üzerine tesis edildiği siyasi gelenekte bir “parti içi bölünme” söz konusu olmaz. Ancak bu, “insicam” anlamına gelmiyor. Kimsenin konuşmadığı, siyaset üretilmeyen, siyaset yapılmayan bir ortamda, insicamı test etmek de kolay değil. İnsicama dair şüpheleri, birtakım kıpırdanmalardan ve özellikle tercihlerden hissediyoruz. Tek bir örnek: Hemen herkesin rahatsız olduğu başıboş köpekler meselesinde AK Parti ortak, keskin, net bir politika ve dil üretemedi, dahası parti içindeki “farklı” ve “zayıf” unsurlar politikayı ve dili şekillendirebildi. Parti ana omurgasının sessizliği, AK Parti potası içinde erimesi beklenen statükocu, seçkinci ya da “çağdaş” dil, üslup ve yaklaşımların rahatsız edici derecede öne çıkmasına neden oldu. Ataletin doğurduğu boşluk dolduruluyor, bu da açıkçası insicamı tehdit ediyor.</p><p>AK Parti’nin artık iki güçlü alternatifi var: Cumhurbaşkanı Erdoğan artık AK Parti’nin sandıktaki alternatifi. Yine, seçmenin oy verirken eli ve vicdanı titremeyecek alternatif partiler de var.</p><p>Sapanca’daki iki günlük istişare toplantısında atalet, özellikle de insicama ilişkin sorunlar konuşulur mu? İnşallah. Ama AK Parti’nin en sağlam ilkesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cümleleriyle hatırlatmakta fayda var: “Zaferin sahibi Allah’tır. Bize düşen zafere doğru ilerlemektir, takdir Allah’ındır.”</p><p>AK Parti’nin “başarılı” olmak, “zafer kazanmak”, her seçimden birinci çıkmak dışında mesuliyetleri de var. Sapanca toplantısının unutulmakta olan bu ilkeleri hatırlatması en büyük dileğimiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ak-partinin-onundeki-tehlike-atalet-ve-insicam-bozuklugu-4835753</link>
      <subcategory>Aydın Ünal</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Unutma ey “kutlu çocuk”!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/unutma-ey-kutlu-cocuk-4835754</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/unutma-ey-kutlu-cocuk-4835754" rel="standout" />
      <description>Bir Berlin Lisesi… Binaya bakın, “Abdülhamid Koleji” gibi! Sıradan bir Berlin Gymnasium’u. Lütfen ezberlerinizi çöpe atarak okuyun… bu yazıyı… Sıradan bir lise, ama mimari yapısı, Alman kültürünün bütün veçhelerini yansıtıyor. Asalet var. Özgüven var. Derinlik var. ABDÜLHAMİD KOLEJİ GİBİ Tıpkı Abdülhamid Koleji gibi! İyi de, Abdülhamid Koleji, ne ki? Erzurum’da Konya’da Kayseri’de İzmir’de Çorum’da Elbette İstanbul’da her yerde… say say bitmiyor, bitmez… Abdülhamid’in yaptırdığı liselere bakın…</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347278401&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347278401&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bir Berlin Lisesi…</p><p>Binaya bakın, “Abdülhamid Koleji” gibi!</p><p>Sıradan bir Berlin Gymnasium’u.</p><p>Lütfen ezberlerinizi çöpe atarak okuyun…</p><p>bu yazıyı…</p><p>Sıradan bir lise, ama mimari yapısı, Alman kültürünün bütün veçhelerini yansıtıyor.</p><p>Asalet var.</p><p>Özgüven var.</p><p>Derinlik var.</p><p><strong>ABDÜLHAMİD KOLEJİ GİBİ</strong></p><p>Tıpkı Abdülhamid Koleji gibi!</p><p>İyi de, Abdülhamid Koleji, ne ki?</p><p>Erzurum’da</p><p>Konya’da</p><p>Kayseri’de</p><p>İzmir’de</p><p>Çorum’da</p><p>Elbette İstanbul’da her yerde…</p><p>say say bitmiyor, bitmez…</p><p>Abdülhamid’in yaptırdığı liselere bakın…</p><p>emperyal vizyonu,</p><p>ufku,</p><p>asaleti,</p><p>şahsiyeti,</p><p>özgüveni olan</p><p>liseler…</p><p>Bugünün gecekondu üniversiteleri gibi değil…</p><p>Berlin’deki lisenin mimarisi,</p><p>beslendiği kültürel değerleri, tarihî derinliği</p><p>nasıl da güzel ele veriyor, öyle…</p><p>Üstüne üstlük ücretsiz, diyor Kadir Kurtdemir kardeşim.</p><p><strong>DÜNYAYA SÖYLEYECEK SÖZÜ OLSUN BENİM ÇOCUĞUMUN…</strong></p><p>Elbette dışarıda da okusun, benim ülkemin çocuğu,</p><p>en iyi okullarda okusun hem de…</p><p>ama ülkesine,</p><p>inançlarına,</p><p>değerlerine,</p><p>insanlığa en güzel şekilde katkı sunacak,</p><p>dünyaya söyleyecek sözü olacak şekilde</p><p>okusun dışarıda.</p><p>Dışarının kulu kölesi olmasın!</p><p>Beslensin, beslemek için dönüp yeniden, bir kez daha, mutlaka!</p><p>gönüllü acente olmasın.</p><p>kendi olsun.</p><p>kendi medeniyetini</p><p>dünyanın düşünce, bilim, sanat ufuklarına taşısın…</p><p>yeniden…</p><p>yenilenerek…</p><p>Bir kez daha</p><p>olacak bu inşallah…</p><p>Onlar da yarın benden alsın, bizden alsın her şeyi</p><p>dün olduğu gibi…</p><p>Dün olduğu gibi…</p><p>Yarın da…</p><p><strong>YARIN DA BİZDEN ÖĞRENECEKLER…</strong></p><p>Hiç kuşkunuz olmasın…</p><p>Senden,</p><p>Benden,</p><p>Bizden alacaklar, bizden öğrenecekler her şeyi,</p><p>hakikati</p><p>dünyayı</p><p>İnsanca yaşamayı</p><p>Başkalarına saygı duymayı…</p><p>Convivencia’yı…</p><p>Convivencia, nedir, bildin mi sen, ey kutlu çocuk!</p><p>Endülüs’e gitmelisin bunun için…</p><p>Endülüs’ü keşfetmelisin.</p><p>Endülüs, sensin ey kutlu çocuk!</p><p>Sen,</p><p>Endülüs’sün!</p><p>Osmanlı’sın.</p><p>Selçuklu.</p><p>Türkiye’sin.</p><p>Nasıl Mekke’den</p><p>Medine’den süt emmiş</p><p>Görmelisin.</p><p>Endülüs de,</p><p>Selçuklu da,</p><p>Osmanlı da.</p><p><strong>HAYATLARINDAKİ EN İYİ ŞEYLER MÜSLÜMANLARA AİT</strong></p><p>Müslümanlara karşı nasıl aşağılık kompleksiyle dolu olduklarını görmelisin…</p><p>Endülüs’te yaşayan insanların,</p><p>İspanyolların.</p><p>Çünkü hayatlarındaki en iyi şeyler hep Müslümanlara ait…</p><p>En güzel şeyler…</p><p>Kitaplar</p><p>Kütüphaneler</p><p>Şehirler</p><p>Bahçeler</p><p>Ruh</p><p>Ruh</p><p>Ruh…</p><p><strong>İSPANYOLLARDAKİ RUH NEREDEN GELİYOR?</strong></p><p>O yüzden en çok İspanya sahip çıktı Gazze’ye.</p><p>Unutma bunu, ey kutlu çocuk!</p><p>Unutmadı, hatırladı.</p><p>ruhunu.</p><p>En çok İspanyollar konuşuyor…</p><p>Gazze için…</p><p>Ses veriyor…</p><p>Sanatçılarıyla…</p><p>Siyasetçileriyle…</p><p>Sıradan insanlarıyla…</p><p><strong>GAZZE, MÜSLÜMANLARIN DÜNYANIN RUHU OLDUĞUNU İSPATLADI</strong></p><p>Müslümanlar, dünyanın ruhudur.</p><p>Gazze, bunun ispatı oldu: İnsanlığın haysiyetini kurtardı Gazze.</p><p>Milat oldu aynı zamanda.</p><p>Bir vicdanı olduğunu hatırlattı sekiz milyar insanın her birine.</p><p>Ve insanlığın vicdanı oldu aynı zamanda.</p><p>İnsanlığın insanca yaşayacağı dünyayı biz kurduk o yüzden.</p><p>Herkese hayat hakkı tanıyan tek medeniyet tecrübesini biz armağan ettik insanlığa.</p><p>Batılılar gibi imha etmedik, tecavüz etmedik, yıkıp yakmadık, yağmalamadık başka medeniyetlere.</p><p>Biz imha eden değil ihya eden ve inşa eden bir medeniyetin çocukları olduğumuzu her zaman ispat ettik. Bunun son karesi Gazze oldu.</p><p>İnsanlık varlığını bize borçlu.</p><p>Kültürünü, inançlarını, değerlerini koruyabilmesini bize borçlu.</p><p>Biz olmasaydık, insanlık olmazdı.</p><p>Biz olmasaydık, insanlık varlığını, kişiliğini, karakterini, renklerini koruyamazdı.</p><p>Batılılar mesela bizim üzerimizden kendi kökleriyle tanıştılar.</p><p>Batılılar yüzyıllarca barbar kavimler göçleri boyunca birbirleriyle kıran kırana boğuşurken biz, Aristo okuyorduk, Eflatun okutuyorduk hem Müslümanlara hem de bütün dünyaya.</p><p>Türkiye’deyken yazmaya başladığım bu yazıyı Beytullah Yıldız kardeşimin özel ve güzel gayretleriyle planladığımız 5 günlük MTO Bosna Seyahatimiz için geldiğimiz Saraybosna’dan Poçitel’e ve Blagay Tekkesi’ne giderken tamamlıyorum.</p><p>Sözün özü: Dün, Batılılar, nasıl kendilerini bizden öğrendilerse,</p><p>Yarın da hakikati bizden öğrenecekler…</p><p>Unutma bunu evlat!</p><p>Pes etmek yok.</p><p>Biz geliyoruz.</p><p>Geleceğiz.</p><p>Biz gelemezsek, insanlık kendine gelemeyecek.</p><p>Gazze, ispat etmedi mi bunu?</p><p>Gazze biziz.</p><p>Biz Gazze’yiz.</p><p>Geleceğiz, gelecek…</p><p>Biz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/unutma-ey-kutlu-cocuk-4835754</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Futbolun Amerikanlaşması: Ted Lasso, dünya kupası ve takım ruhu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/futbolun-amerikanlasmasi-ted-lasso-dunya-kupasi-ve-takim-ruhu-4835755</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/futbolun-amerikanlasmasi-ted-lasso-dunya-kupasi-ve-takim-ruhu-4835755" rel="standout" />
      <description>1994 Dünya Kupası’nı tek başına organize eden Amerika, 2026’da Kanada ve Meksika’yla turnuvaya yeniden ev sahipliği yaparken futbolun değişimine de damgasını vuruyor. Turnuva 48 takım, 104 maç ve 16 farklı şehirle bugüne kadarki en geniş dünya kupası organizasyonu olarak öne çıkarken, Amerika’nın ev sahipliği küresel bir endüstri haline gelen futbolun ne kadar büyük bir ekonomik ürün olduğunu gösteriyor. Sporu eğlence endüstrisi haline getirmekte mahir olan Amerika, şu günlerde futbolun ticari potansiyelinin</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347283732&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347283732&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>1994 Dünya Kupası’nı tek başına organize eden Amerika, 2026’da Kanada ve Meksika’yla turnuvaya yeniden ev sahipliği yaparken futbolun değişimine de damgasını vuruyor. Turnuva 48 takım, 104 maç ve 16 farklı şehirle bugüne kadarki en geniş dünya kupası organizasyonu olarak öne çıkarken, Amerika’nın ev sahipliği küresel bir endüstri haline gelen futbolun ne kadar büyük bir ekonomik ürün olduğunu gösteriyor. Sporu eğlence endüstrisi haline getirmekte mahir olan Amerika, şu günlerde futbolun ticari potansiyelinin sınırlarını genişletmekle meşgul. Spor altyapısı avantajını kullanarak bu turnuva için büyük masraf yapmadan önemli kar elde eden Amerika hem ülkedeki futbol pazarını genişletmek hem de futbolu ülkeye uyarlamak konusunda yol alırken futbolun amatör ruhunun korunmasına pek de özen göstermiyor. Apple TV’nin en başarılı dizilerinden Ted Lasso’da betimlenen Amerikan naifliğinin ve amatör ruhun dünya kupası organizasyonunda geçerli olduğunu söylemek pek de mümkün görünmüyor.</p><p><strong>MÜZMİN İYİMSER TED LASSO</strong></p><p>Ted Lasso dizisi, futbolun en basit kurallarını dahi bilmeyen bir Amerikan futbolu koçunun İngiliz futbol kültürü içinde verdiği mücadeleyi anlatır. Ted’in absürt seviyelere varan futbol cahilliği, Amerika’nın bu spora olan uzaklığının yanında ‘dünyadan habersizliğinin’ farklı bir anlatımı aslında. Ted oyunun ofsayt gibi kurallarını veya taktik detaylarını bilmez ancak oyuncuların psikolojisini, takım ruhunu, özgüven ve aidiyet duygularını iyi analiz eder. Ted, Amerika’nın spor anlayışının teknik becerinin ötesinde liderlik, motivasyon, karakter inşası ve kolektif ruha dayandığını gösterir. Avrupa futbolunda teknik direktör taktik deha, otorite ve disiplin figürü olarak öne çıkarken Ted’in koçluk anlayışı duygusal zekâ, pozitif liderlik ve kişisel gelişime dayanan müzmin bir iyimserlik üzerine kuruludur.</p><p>Avrupa’nın futbol kültürü tarih, sınıf mücadelesi, aidiyet sorunları, tribün öfkesi ve yerel kimliklerle iç içe geçmiştir. Ted ise inanmanın, takım olmanın, kendini aşmanın ve pozitif cesaretlendirmenin öne çıktığı Amerikan amatör ruhunu bu dünyaya tanıtan bir elçidir adeta. Amerikan spor kültürü anlatısında, koç oyuncuları kazanmaya çalışmakla kalmaz ‘iyi insan olmaya’ teşvik eden bir ahlaki misyonun da taşıyıcısıdır. Ted’in futbolu bilmemesine rağmen takımı dönüştürmesi, taktiksel bilgisinden ziyade egoları yönetebilmesinin bir sonucudur. Jamie Tart’ın yetenekli bencilliğini, lider Roy Kent’in öfkesini, Rebecca’nın özgüvensiz yöneticiliğini ve kendiyle barışık olmayan Nate’in ihanetini yönetebilmesi başarının anahtarı olarak öne çıkar.</p><p>Öte yandan Ted’in panik atakları, dışa yansıttığı bütün iyimserliğine rağmen iç dünyasında yaşadığı kırılmaları ve ailevi sorunlarını yönetmekte ne kadar zorlandığını gösterir. Amerikan profesyonellik anlayışının kamusal performansla özel hayat arasında yaptığı keskin ayırımın örneği olarak öne çıkan bu ikilem, Ted’in neşeli görünmesine rağmen liderlik kültürünün cazibesiyle birlikte yükünü de taşıyan bir figür olduğunu gösterir. Amerika’nın iç sorunları dışarı yansıtmamak üzerine kurulu püritan kültürünü andıran bu çelişki, sporun amatör ruhuyla ticari kaygıların çatışmasında da görülür. Her ne kadar takım ruhunu oluşturmak konusunda başarılı olsa da Ted futbol endüstrisinin finansal gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalır.</p><p><strong>FUTBOLUN AMERİKANLAŞMASI</strong></p><p>Avrupa futbolunun organik, yerel, tarihsel ve taraftar merkezli yapısı karşısında Amerikan spor sistemi daha fazla görsel şölen, sponsorluk, medya hakları, reklam ekonomisi ve seyircinin eğlendirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Küçük yaştan itibaren okul müfredatının bir parçası olarak düzenli spor yapmaya alışan Amerikalılar, sponsorluk ve spor burslarının yarattığı ekonomik fırsatlarla erken yaşta tanışır. Bu sistemi futbola da uygulayan Amerika’nın kadın futbol takımı dört dünya kupası ve beş olimpiyat altın madalyası almış durumda. Erkek takımı ise 2002 dünya kupasında çeyrek finale çıkmış ve sonrasında da CONCACAF bölgesinde baskın güç haline gelmeyi başarmış durumda. 2026’da da gruptan çıkmayı garantiledi. Amerika’nın spor altyapısı ve finansal gücü futbolda da sonuç almasını sağlıyor.</p><p>Tüketim kültürüyle iç içe geçmiş ve altyapı sorunu olmayan bir spor endüstrisi yaratmayı başaran Amerika, dünyanın en büyük spor dalı olan futbolun dışında kalmışlığını bir süredir aşmaya çalışıyor. 1970’lerde Pele’nin gelişiyle Amerika’da futbolun tohumları atılmış, 1994 Dünya Kupası da bu bağlamda anlam kazanmıştı. Amerika 1996’da ulusal futbol ligini kurdu ve 2000’lerden bugüne kadar David Beckham, Thierry Henry, Zlatan Ibrahimovic, Wayne Rooney ve Lionel Messi gibi isimlerin Amerika’ya gelmesi rastlantı değil. 2026 Dünya Kupası da Amerikan spor ve eğlence sektörü yöneticilerinin Amerika’daki futbol pazarını büyütmek konusunda ne kadar kararlı olduklarını gösteriyor.</p><p>Amerikan futbol pazarının gelişmesi ülke adına ne kadar olumlu görülse de 2026 Dünya Kupası’nın formatında ve maç kurallarında yapılan değişiklikler, futbolun negatif anlamda Amerikanlaşmaya başladığına da işaret ediyor. Format değişikliği çok daha fazla ülkenin katılımını sağlayarak küresel izleyici kitlesini artırırken maç gelirlerinin artması oyunun daha fazla ekonomik bir ürüne dönüşmesi sonucunu doğuruyor. Maç sırasında verilen mecburi su molaları bir yandan iki devreli bir oyunu fiilen dört çeyreğe dönüştürüyor bir yandan da reklam fırsatlarını artırırken maçların alışageldiğimiz ritmini bozuyor. Bilet fiyatı skandalları, final maçında yapılması planlanan devre arası gösterisi, dijital içerikler, bahis ekonomisi ve diğer bazı eğlence ögeleri de futbolun hızla ticarileştiğine işaret ediyor.</p><p><strong>TAKIM RUHU</strong></p><p>Ted İngiltere’ye futbolu öğrenmeye gittiğinde uyum sorunlarıyla boğuşurken müzmin iyimserliğini en büyük silahı olarak kullanmaya çalışmıştı. Dünya kupasıyla bu süreç tersine dönüyor sanki: futbol Amerikan spor endüstrisi mantığına uyum sağlamaya çalışırken tüketim kültürüne ayak uydurmak zorunda kalıyor. Amerikanlaşma tesisleşme, profesyonellik, spor psikolojisi, pazarlama becerisi ve altyapı konularında futbola katkı yapabilir elbette ancak epeydir hız kazanan futbolun ticarileşmesi sürecinin daha da hızlanacağını öngörmek zor değil. Bunun futbolun daha da evrensel hale gelmesini sağlayacağını savunanlar olacaktır ancak futbolun amatör ruhunun kalmadığı tartışması da geçerli olmaya devam edecektir.</p><p>Ted Lasso futbolu bilmeden de insan psikolojisini iyi yöneten bir iyimserliğin başarılı olabileceğini göstermeye çalışıyordu. Dünya kupası da Amerika’nın futbolu kendi diliyle yeniden biçimlendirdiğini gösteriyor: daha büyük stadyumlar, daha fazla reklam, daha fazla veri ve istatistik, daha fazla eğlence, daha fazla para ve sportif iyimserlik. Bu trendlerin önemli bir kısmının geri döndürülmez biçimde ileri bir seviyeye geldiğini kabul etmek gerekiyor. Uluslararası başarı için futbol ekonomisinin akılcı kurgulanması kaçınılmaz hale geliyor. Bununla birlikte çok değerli takımların dahi başarısız olabilmesi, insan psikolojisinin ve takım ruhunun en temel unsur olmaya devam edeceğini gösteriyor. Futbolun ticarileşmesiyle takım ruhunun geliştirilmesi arasında organik ve güçlü bir ilişki kurulması başarı için kaçınılmaz hale gelecek gibi görünüyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/futbolun-amerikanlasmasi-ted-lasso-dunya-kupasi-ve-takim-ruhu-4835755</link>
      <subcategory>Kadir Üstün</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin savunma sanayiinde asıl başardığı neydi?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/turkiyenin-savunma-sanayiinde-asil-basardigi-neydi-4835756</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/turkiyenin-savunma-sanayiinde-asil-basardigi-neydi-4835756" rel="standout" />
      <description>Dünya sessiz ama derin bir dönüşüm yaşıyor. Bu dönüşümün adı henüz tam olarak konulmuş değil. Ancak işaretleri artık her yerde görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri kritik teknolojileri yeniden ülkesine kazandırmaya çalışıyor. Çin üretim kapasitesini daha da derinleştiriyor. Avrupa uzun yıllar ihmal ettiği sanayi politikalarını yeniden gündemine alıyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeler aslında tek bir gerçeği gösteriyor: 21. yüzyılın kalkınma anlayışı yeniden yazılıyor. Uzun</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347289987&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347289987&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Dünya sessiz ama derin bir dönüşüm yaşıyor. Bu dönüşümün adı henüz tam olarak konulmuş değil. Ancak işaretleri artık her yerde görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri kritik teknolojileri yeniden ülkesine kazandırmaya çalışıyor. Çin üretim kapasitesini daha da derinleştiriyor. Avrupa uzun yıllar ihmal ettiği sanayi politikalarını yeniden gündemine alıyor.</p><p>İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmeler aslında tek bir gerçeği gösteriyor: 21. yüzyılın kalkınma anlayışı yeniden yazılıyor.</p><p>Uzun yıllar boyunca ekonomik başarının temel ölçüsü; daha düşük maliyetle üretmek, daha fazla yabancı yatırım çekmek ve küresel ticaret zincirlerine daha güçlü entegre olmaktı. Bugün ise bunlar tek başına yeterli görülmüyor. Çünkü artık rekabet yalnızca şirketler arasında yaşanmıyor. Rekabet, ülkelerin kurduğu üretim, teknoloji ve inovasyon ekosistemleri arasında yaşanıyor.</p><p><strong>YENİ DÖNEMİN ASIL SORUSU</strong></p><p>Son aylarda bu köşede Avrupa'nın rekabet gücündeki aşınmayı, Çin'in endüstriyel ekosistem modelini ve yatırım kararlarının giderek jeopolitik önceliklerle şekillendiğini ele aldım. Geriye dönüp baktığımda aslında bütün bu yazıların aynı sorunun etrafında dolaştığını fark ediyorum: Yeni dönemde ülkeleri gerçekten güçlü kılacak olan nedir?</p><p>Bu sorunun cevabını yalnızca daha fazla yatırımda, daha fazla teşvikte ya da daha büyük fabrikalarda aramıyorum. Kanaatimce cevap, stratejik sektörlerde sürdürülebilir başarı üretebilen ekosistemler kurabilmektedir.</p><p><strong>SAVUNMA SANAYİİNİN GÖRÜNMEYEN GÜCÜ</strong></p><p>Bir ağacı değerlendirirken çoğu zaman meyvesine bakarız. Meyve ne kadar büyükse ağacın o kadar güçlü olduğunu düşünürüz. Oysa iyi bir bahçıvan bilir ki ağacı ayakta tutan meyveleri değil, toprağın altında görünmeyen kök sistemidir.</p><p>Tam da bu noktada Türkiye'nin elinde çoğu zaman yalnızca güvenlik boyutuyla değerlendirdiğimiz çok önemli bir tecrübe bulunuyor: Savunma sanayii.</p><p>Bugün savunma sanayiini konuşurken doğal olarak insansız hava araçlarını, savaş gemilerini, radar sistemlerini, hava savunma sistemlerini ve diğer yüksek teknolojili platformları konuşuyoruz. Bunların her biri Türkiye adına haklı bir gurur kaynağıdır.</p><p>Türkiye'nin savunma sanayiinde başardığı şey silah üretmek değil, başarı üreten bir sistem kurmaktır.</p><p>Kamu kurumlarının ortak hedef doğrultusunda hareket edebilmesi, özel sektörün uzun vadeli yatırım yapabilmesi, üniversitelerin bilgi üretmesi, Ar-Ge kültürünün gelişmesi, ana yüklenicilerle birlikte büyüyen tedarik zincirleri, yetişmiş insan kaynağı, kritik teknolojilere odaklanma ve bütün bunları aynı stratejik hedef doğrultusunda buluşturan güçlü koordinasyon… Bugün gördüğümüz ürünler işte bu görünmeyen kök sisteminin meyveleridir.</p><p><strong>MSEM'E DOĞRU</strong></p><p>Eğer Türkiye bu sistemi savunma sanayiinde kurabildiyse, neden geleceğin diğer stratejik sektörlerinde de kuramasın?</p><p>Ben son dönemde savunma sanayiini incelerken aslında daha geniş bir kalkınma yaklaşımının ipuçlarıyla karşılaştığımı düşünüyorum. Önümüzdeki haftalarda bu yaklaşımı, Milli Stratejik Ekosistem Modeli (MSEM) başlığı altında tartışmayı sürdüreceğim.</p><p>Burada kastettiğim şey yeni bir teşvik paketi ya da yeni bir kurumsal yapı önerisi değildir. Asıl mesele; savunma sanayiinde başarı üreten mantığı doğru okuyabilmek ve onu Türkiye'nin geleceğini belirleyecek diğer stratejik sektörlere taşıyabilmektir.</p><p>Çünkü inanıyorum ki Türkiye'nin gelecekteki rekabet gücü, yeni başarı hikâyeleri aramasına değil; mevcut başarısının ardındaki sistemi doğru anlayıp onu yeniden üretebilmesine bağlı olacaktır.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/turkiyenin-savunma-sanayiinde-asil-basardigi-neydi-4835756</link>
      <subcategory>Mehmet Akif Soysal</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trans öğretmen meselesi: Bir eşik aşıldı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/trans-ogretmen-meselesi-bir-esik-asildi-4835757</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/trans-ogretmen-meselesi-bir-esik-asildi-4835757" rel="standout" />
      <description>İstanbul'da faaliyet gösteren özel bir okulda görev yapan İngilizce öğretmeninin, cinsiyetini terk etme sürecinin ardından derslere trans olarak girmesi ve okul yönetiminin velilere bu dönüşümü olağanlaştırmak amacıyla seminer düzenlemesi, Türkiye›nin eğitim sistemi açısından yeni bir tartışmanın kapısını araladı. Söz konusu okul, İstanbul’un farklı noktalarında yerleşkeleri bulunan Açı Okulları’nın Sarıyer Göktürk Kampüsü. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yanı sıra çok sayıda muhafazakâr aile</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347296023&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347296023&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İstanbul'da faaliyet gösteren özel bir okulda görev yapan İngilizce öğretmeninin, cinsiyetini terk etme sürecinin ardından derslere trans olarak girmesi ve okul yönetiminin velilere bu dönüşümü olağanlaştırmak amacıyla seminer düzenlemesi, <strong>Türkiye›nin eğitim sistemi açısından yeni bir tartışmanın kapısını araladı.</strong></p><p>Söz konusu okul, İstanbul’un farklı noktalarında yerleşkeleri bulunan Açı Okulları’nın Sarıyer Göktürk Kampüsü. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yanı sıra çok sayıda muhafazakâr aile de çocuklarını bu kuruma emanet ediyor. Çünkü okul, akademik başarısının yanında internet sitesinde de açıkça ilan ettiği <strong>“değerler eğitimi”</strong> anlayışıyla da biliniyor.</p><p>Bu durumda şu soru biraz daha önem kazanıyor:</p><p><strong>Böylesine hassas bir eğitim ortamında, gelişim çağındaki çocuklara biyolojik cinsiyetini terk etmiş bir öğretmenin rol model olarak sunulması hangi pedagojik ilkelere dayanıyor?</strong></p><p>Üç veliyle görüştüm. İki baba, bir anne... Birçok ebeveyn adına da konuştular. Çok tedirginler. Okul idaresine öfkeliler. “Bizi çocuklarımız ilgilendiriyor” diyorlar.</p><p>Velilerin birbirlerine sordukları soru oldukça çarpıcı:</p><p><strong>“Henüz kimlik gelişimini tamamlamamış çocuklarımızın zihin dünyasından maruz kaldıkları bu tabloyu nasıl sileceğiz? Okul yönetimi benzer bir durumun tekrar yaşanmayacağına dair bize hangi güvenceyi verebilir?”</strong></p><p>Bu arada okulun sahipleri ne kadar farkında bilmiyorum ancak markalarına LGBT renkleri bulaştı. Düşünsenize, o okulda okuyan, mezun olacak ya da olan bir öğrencinin akademik kariyerinde önlerine gelebilecek bir anormallik söz konusu.</p><p>Olay ortaya çıktığından beri sosyal medyada dolaşan şu soru daha mühim: <strong>“Yarın aynı durum başka bir özel okulda yaşanırsa ne olacak?”</strong></p><p>Ben de bir soru ekleyeyim: <strong>Benzeri bir dönüşüm daha sonra bir devlet okulunda yaşanırsa hangi mevzuat uygulanacak?</strong></p><p>Yanıtı can sıkıcı.</p><p><strong>Mevcut mevzuatta, “cinsiyet geçiş süreci” yaşayan öğretmenlerin görev yapmasına ilişkin özel ve açık bir düzenleme bulunmuyor.</strong></p><p><strong>Anayasa’nın 41. maddesi çocuğun üstün yararını devlete görev olarak yüklüyor. </strong>O halde devlet, pedagojik risk oluşturduğu iddia edilen durumlarda hangi ölçütlerle hareket edeceğini de belirlemek zorunda.</p><p>Mesela, <strong>çocukların üstün yararının sınırları böylesi öğretmenlere karşı nasıl belirlenecek?</strong></p><p>Yeni bir düzenleme kaçınılmaz. Hem de en hızlısından.</p><p>Bana kalırsa bir öğretmen ve destekçisi birkaç idareci üzerinden düğmeye basıldı. Psikolojik eşiklerden biri aşıldı. Yol yordam gösterildi.</p><p><strong>Bir kez emsal oluştuğunda benzer kalkışmaların başka okullarda yaşanmayacağını kim garanti edebilir?</strong></p><p>Bu arada edindiğim bir bilgiyi de paylaşayım:</p><p>Açı Okulları’nın yönetim kurulu da yaşanan süreçten rahatsız olmuş. Translığa geçen öğretmenle sözleşme yenilenmemiş. Velilere seminer veren rehberlik servisi çalışanları ile okul müdürünün de iş akitleri feshedilmiş. Demek ki okul yönetimi de yaşanan sürecin yanlış yönetildiğini kabul etmiş durumda.</p><p>Diyelim ki kamuoyu baskısıyla okul kendi içinde bazı tedbirler aldı.</p><p>Peki ya yarın?</p><p>Başka bir şehirde, başka bir özel okulda ya da herhangi bir devlet okulunda benzer bir olay yaşandığında hangi mevzuat uygulanacak?</p><p>Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığının öğretmenlik <strong>mesleğinin pedagojik sınırlarını, ailelerin haklarını ve çocukların üstün yararını esas alan açık bir hukuki çerçeve oluşturması gerekiyor.</strong></p><p>Mevzuattaki boşluğun dolması elzem. Çocukların üstün yararını ilgilendiren konularda belirsizlik varsa ve bu büyürse önü alınamaz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/trans-ogretmen-meselesi-bir-esik-asildi-4835757</link>
      <subcategory>Ersin Çelik</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Temsil krizi ve kaybetme üzüntüsü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/temsil-krizi-ve-kaybetme-uzuntusu-4835758</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/temsil-krizi-ve-kaybetme-uzuntusu-4835758" rel="standout" />
      <description>Devirlerin, dönemlerin ortak bir tema üzerinden izini sürmek, duyguların tarihindeki değişim ve kesişme noktalarını tespit etmek için önemli bir izlek sunar. 2026 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın Paraguay ile yaptığı karşılaşmada aldığı yenilginin “derin üzüntüsü”ne dair özellikle ABD’de yaşayan Türklerin çektiği vidyolar sosyal medyada dolaşımda. Değişende değişmeyen, değişmeyende değişen bahsi için 1972 Avrupa Şampiyonası elemelerine bakmak bize verimli bir mukayese imkânı tanıyacaktır diye</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347301426&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2347301426&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Devirlerin, dönemlerin ortak bir tema üzerinden izini sürmek, duyguların tarihindeki değişim ve kesişme noktalarını tespit etmek için önemli bir izlek sunar.</p><p>2026 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın Paraguay ile yaptığı karşılaşmada aldığı yenilginin “derin üzüntüsü”ne dair özellikle ABD’de yaşayan Türklerin çektiği vidyolar sosyal medyada dolaşımda.</p><p>Değişende değişmeyen, değişmeyende değişen bahsi için 1972 Avrupa Şampiyonası elemelerine bakmak bize verimli bir mukayese imkânı tanıyacaktır diye düşünüyorum.</p><p>Tarihler konusunda kafaların karışmaması için 1972 Avrupa Şampiyonası’nın elemelerinin 1970 ve 1971 yıllarında yapıldığı bilgisini düşelim. 17 Ekim 1970’te Köln’de oynanan ilk maçta Türkiye Batı Almanya ile 1-1 berabere kaldı. Maçın skoru sürpriz oldu. Ancak maçın skorundan ziyade stadyumdaki Türk taraftarın coşkusu ve desteği toplumsal belleğe kazındı.</p><p>1961 İşgücü Anlaşması ile Batı Almanya’ya giden işçilerin sayısı, 1970 yılına gelindiğinde yüzbinlere ulaşmış, memleket ile bağlantının mektuplar yoluyla sürdürüldüğü günün şartlarında, Türk işçileri için Türk Milli Takım’ın Almanya’ya gelmesi vatana kavuşmak gibi bir coşku yaratmış, bu coşkuya mehter takımı da eşlik etmişti. Mehter Takımı da nerden çıktı diyorsanız… O sıra resmi ziyaret için Batı Almanya’da bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay (1899-1982) Türk kültürünü tanıtmak için Almanya’ya mehter takımı ile gitmişti.</p><p>Maçın oynandığı stadyumu dolduran 53 bin seyirciden en az 35-40 binini gurbetçi Türk işçileri oluşturdu. Stadyum çevresinde kurulan seyyar alanlarda davul zurna çalınıp Alman sosislerinin yanında Türk usulü köfteler dumanı tüte tüte pişirildi.</p><p>Alman Bild gazetesi “Köln’ün göbeğinde küçük bir İstanbul kuruldu” manşetini attı, dönemin magazin ve spor basını Göztepe’nin efsane kalecisi Ali Artuner’i günlerce konuştu.</p><p>2026 Türkiye-Paraguay maçına gelince...</p><p>New York, California, Texas ve Şikago gibi Türk nüfusun yoğun olduğu eyaletlerde yaşayan gurbetçiler, milli takımı stadyumda yalnız bırakmamak için aylar öncesinden binlerce dolar harcayarak, iç hat uçuşları, otel rezervasyonları ve fahiş fiyatlı maç biletleri satın alarak milli takıma maddi ve manevi destek vermek için parasını ve zamanını harcadı. Maddi ve manevi hazırlık, maçın ilk dakikalarında bir anda heba oldu.</p><p>Almanya’daki Türk göçmenler işçilerden oluşuyordu. ABD’deki Türk göçmenler ise teknoloji, finans, akademi dünyasındaki beyaz yakalılardan oluşuyor. Beyaz yakalıların WhatsApp gruplarında paylaştığı eleştirilerde, Milli Takım’ın Miami ve Los Angeles gibi şehirlerdeki turnuva kamplarında sosyal medya fenomeni gibi davrandığı, odaklanma sorunu yaşadığı dile getiriliyordu. Saha dışı yapılan reklam anlaşmalarına harcanan enerjinin sahaya yansımadığı vurgusu da en dikkat çeken eleştirilerden.</p><p>Türk Milli Takımı’nın henüz oynanmamış maçı çoktan kazanmış gibi kibirli duruşu ve doğmadık çocuğa don biçme faaliyetinden geriye kalan büyük hayal kırıklığı, ancak 1950 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın yaşadığı hayal kırıklığı ile mukayese edilebilir boyutlarda.</p><p>1950 Dünya Kupası’nın son maçı. Brezilya, Uruguay’ı yeneceğinden, maçı kazanacağından çok emin. Maçtan bir gün önce futbolculara arkasında “dünya şampiyonlarına” yazan saatler dağıtılıyor. Brezilya teknik direktörü kutlamaları nasıl kabul edeceğinin provasını bile yapmış durumda. Sonuç: Şampiyon Uruguay.</p><p>1954 yılında Dünya Kupası maçının ilk defa İsviçre’den canlı olarak yayınlanmasından bu yana futbol, taraftarın aldığı biletlerin sponsorluğunda oynanmıyor. Kazanan her şeyi alır ilkesi ile ilerleyen, milyarlık reklam gelirlerinin elde edildiği devasa bir sektör söz konusu artık.</p><p>Maçların ekranlarda naklen yayınlanması nasıl hem televizyon satışlarını arttırmış ve futbolu bir oyun olarak başkalaştırıp dönüştürmüşse, sosyal medya çağında futbolcuların milyon takipçili sosyal medya hesapları da onların aidiyet bağını değiştirip dönüştürüyor.</p><p>Futbolcular için maçı kazanmak yeni reklam gelirleri elde etmekten başka bir anlama gelmiyor. Sorun şu ki maçı kazanmayınca o reklam gelirlerinin devam etmeyeceğini, kendileri ile yüzleşme terbiyesine sahip olmadıkları için anlamamış görünüyorlar. Bu yüzden bir futbolcu, mesela, Millî Takım’daki başarısızlığını, oyuncusu olduğu Avrupa takımında gösterdiği performans ile unutturacağını düşünüyor.</p><p>Arda Güler, Kenan Yıldız, Hakan Çalhanoğlu ile New York ve Los Angeles sokaklarında çekilen, Amerikan televizyonlarında yayınlanması planlanan milyar liralık reklam kampanyaları ve reklam filmleri, elenme sonrası süresiz olarak rafa kaldırıldı.</p><p>Amerikan depolarına haftalar öncesi yığılan yüz binlerce tişört, atkı, şapka, hediyelik eşya, bir anda değerini yitirdi.</p><p>2026 Dünya Kupası devam ediyor, ancak siz bu yazıyı okurken, Türkiye, ABD ile son maçını yapmış olarak kupaya veda edecek.</p><p>Bir maçı kaybetmek neden bazılarında yas benzeri bir acı oluşturuyor?</p><p>Bu sorunun etrafında yol alabilmek için taraftar psikolojisini dikkate almak gerekiyor.</p><p>Taraftar mağlubiyeti kabullenir. Ancak emek ile sonuç arasındaki bağın birkaç kişinin dikkatsizliği nedeniyle kopmasına öfkelenir, üzüntü öfke ile harmanlanır.</p><p>Sosyolojik olarak taraftarın kurduğu mantık şudur: Bu kupa için milyonlarca insan umutlandı, destek vermek için şehirler arası uçtu ve dişinden tırnağından artırıp takımın yanında olmak üzere stadyumda hazır bulundu. Bu kadar emek, bireysel hatalar yüzünden heba olmamalıydı. Kaybedebilirdik ama bu şekilde kaybetmeyebilirdik. Kaybettik, ama milli takım oyuncuları kaybetmeyi bu kadar “cool” bir şekilde savunmaya kalkmamalıydı.</p><p>Taraftar, parasının, zamanının, duygularının heba edildiğini düşünmektedir. Dolayısıyla taraftar, yıllar sonra 2026 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın mağlubiyetini, mağlubiyet olarak değil, önlenebilir mağlubiyet olarak ve duygularını temsil eden gözü yaşlı çocuk karesi ile hatırlayacaktır. Velhasıl, 2026 Dünya Kupası’ndan Türkiye’nin payına düşen, temsil krizi ve kaybetme üzüntüsü.</p><p>Kendimi doğru ifade edebilmek için şunu söylemem gerekiyor: Benim üzüntü sebebim, Türkiye’nin dengesiz bir şekilde futbolculara yaptığı yatırım, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile yanlış yerde yanlış zamanda harcanan paralar... Devletin bütçesinin ev ekonomisi bilen titiz bir anne gibi idare edilmiyor oluşunu anlamakta zorlanıyorum. O paralar nice dar gelirli başarılı gencin eğitimine harcanabilir, yeterli protein alamadığı için büyümesi duran ya da yanlış beslendiği için obezite sınırına varan gençlere sağlıklı beslenme desteği verebilmek için kamusal yatırımlar yapılabilirdi.</p><p>Taraftarı ile gönül bağı kurmaktan beri duran, mağlubiyetini kameralar önünde NLP dili ile, performans olarak dile getirecek kadar kaybetme mesuliyetinden yoksun futbolcuların ne Türkiye ile ne de taraftar ile bir bağı yok.</p><p>“Bizi temsil ediyorlar” diyorsanız...</p><p>Küresel dünyada “milli ve yerli”, reklam gelirlerini arttırmak için kullanılan bir rozet. “Başarılı” olan sadece kendini temsil ediyor. Umarım “Bizim çocuklar”ın “bizim” olmadığı bir an önce görülür...</p><p><strong>Meraklısı için not</strong>: 1950 Dünya Kupası’na dair bilgiler, Eduardo Galeno’nun <strong>Gölgede ve Güneşte Futbol </strong>kitabından. Galeno’nun 1940 yılında Uruguay’ın başkentinde doğduğu bilgisini de vermiş olayım.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/temsil-krizi-ve-kaybetme-uzuntusu-4835758</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anglosaksonlar kör mü yoksa saplantılı mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlar-kor-mu-yoksa-saplantili-mi-4835460</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlar-kor-mu-yoksa-saplantili-mi-4835460" rel="standout" />
      <description>Amy Kaplan’ın, başlığını, “Bizim Amerikalı İsrail’imiz” şeklinde tercüme edebileceğimiz kitabında geçen bir cümleyi son yazıda Yeni Şafak okurlarıyla paylaşmıştık. Kaplan’ın cümlesi şu şekildeydi: “Yerleşimci kolonyalizmin paralel tarihleri, Amerika’nın İsrail ile özdeşleşmesinin temelini oluşturmuştur.” 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’in Filistin’de işlediği soykırım ve etnik temizlik suçları da dâhil olmak üzere bütün savaş suçlarını sıralarken bunlardan sadece Siyonist Yahudilerin sorumlu olmadığını</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345596235&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345596235&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Amy Kaplan’ın, başlığını, “Bizim Amerikalı İsrail’imiz” şeklinde tercüme edebileceğimiz kitabında geçen bir cümleyi son yazıda Yeni Şafak okurlarıyla paylaşmıştık. Kaplan’ın cümlesi şu şekildeydi: “Yerleşimci kolonyalizmin paralel tarihleri, Amerika’nın İsrail ile özdeşleşmesinin temelini oluşturmuştur.” 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’in Filistin’de işlediği soykırım ve etnik temizlik suçları da dâhil olmak üzere bütün savaş suçlarını sıralarken bunlardan sadece Siyonist Yahudilerin sorumlu olmadığını sürekli olarak tekrar etmeye çalıştık. Bu çerçevede İngiltere ve ABD’nin Siyonistlerin işlediği suçlardan birinci derecede sorumlu olduklarını hatta daha ileri olarak bu ülkelerin doğrudan fail olduklarını birçok defa gündeme getirdik. İsrail Amerika ilişkilerini tahlil etmek isteyen bir kimse için alıntıladığımız cümlede bu özdeşleşmenin gerekçesi de verilmiştir. Fakat Türkiye’de kahir ekseriyet Yahudi gücü üzerinde duruyor; İsrail’in ABD ve İngiltere’yi, Almanya ve Fransa’yı yönettiğine inanıyor. Hâlbuki başta ABD ve İngiltere olmak üzere Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde bu ilişkilerle ilgili, Amy Kaplan’ın kitabında ifadesini bulduğu gibi, bizden daha ileri cümleler kuruluyor, İsrail’in ABD ve İngiltere için bir ayna vazifesi gördüğüne inanılıyor. Kitapta da geçen ayna metaforu İsrail ile Anglosaksonlar ve Protestan Avrupalılar arasındaki ilişkiyi anlamak için de çok önemlidir. Çünkü bu metafor bize nereye niçin bakmamız gerektiğini de söylüyor. </p><p>Yerleşimci kolonyalizm bizde yaygın olarak kullanılan sömürgecilik kavramı ile uyuşmuyor. Kelimelerde anlam yumuşaması adıyla bilenen bir durum yok fakat anlam daralması ve değişmesi vardır. Sömürgecilik kavramı müstemleke kavramının birçok anlamını kapsam dışında bırakıyor. Nitekim kavramın günlük kullanımında bir ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının istismarının işaret edildiğini fark etmek hiç de zor değildir. Bu ise fikrî bağlamı tamamıyla ortadan kaldırıyor. Yerleşimci kolonyalizmde geçen “yerleşimci” kavramı da birçok kimsenin düşündüğünün aksine herhangi bir olumlu anlama sahip değildir. Uluslararası anlaşmalarda ve hukukî metinlerde yerleşimcilik suç olarak kabul edilmektedir. Yerleşimciler hususi bir insan grubudur. Yerleşimcilik kavramının yerine gasp ya da hırsızlık gibi başka kelimeleri koyduğumuzda sömürgecilik kavramında olduğu gibi bir anlam daralması olur. Böylelikle özellikle Batı Şeria’daki fiilî durumu işaret etmemiş oluruz. Bu da Amy Kaplan’ın kitabında ifadesini bulduğu gibi “yerleşimci kolonyalizmin paralel tarihleri” bağlamını gündemden düşürür. Sonuçta bağlamı kaybederiz. İsrail meselesini analiz etmek için asıl mühim olan ise bağlamdır. Bu bağlam, ayna metaforunun niçin çok değerli olduğu sorusuna cevap bulmamız açısından da önemlidir. </p><p>Bir yazıda konunun bütün boyutlarını ortaya sermek hakikaten kolay değil fakat İsrail ile özdeşleşmenin özellikle ABD açısından ne anlama geldiği üzerinde durmak gerekiyor. İsrail ile özdeşleşmeyi Yahudi gücüne boyun eğmek veya İsrail’in ABD ve Avrupa ülkelerini yönettiği önyargısına indirgemek, sorunun ideolojik ve sosyolojik boyutlarını tamamen göz ardı etmemize sebep oluyor. Siyonizm’i bir ideoloji olarak köklerini ve farklı yönlerini göz önünde bulundurarak tahlil etmek istediğimizde ikinci bir tuzakla karşılaşıyoruz ki o da meseleyi Yahudi ilahiyatı ve Yahudi tarihi bağlamına taşımaktır. Ne yazık ki bu takdirde de yerleşimci kolonyalizmin paralel tarihleri göz ardı ediliyor. Hâlbuki Siyonizm önce bir ideolojidir ve Protestan ahlakının doğrudan sonuçları arasında yer alır. Protestan ahlakı veya daha genel bir ifade ile Hıristiyan Siyonizm’i yeniden ele alınmadıkça İsrail ile özdeşleşmenin ideolojik ve sosyolojik boyutlarını fark etmek imkânsız hâle gelir. İdeolojik boyutu da ancak yerleşimci kolonyalizm bağlamında anlaşılır bir hâle getirebiliriz. İki buçuk yıldır kesintisiz olarak Gazze’de soykırım var ve Batı Şeria’da yerleşimci terörü kol geziyor. Ama Protestanlar İsrail’in kendini savunma hakkı diyor. Peki neden? Bu inkâr, basit bir körlüğün sonucu mu yoksa ideolojik bir saplantının yansıması mı?</p><p>Bu sorunun cevabını Patrick Wolfe’un 2006’da yayımlanan “Settler Colonialism and the Elimination of the Native (Yerleşimci Sömürgeciliği ve Yerlinin Yok Edilmesi)” makalesini temel alarak cevaplamak gerekiyor. Bunu daha sonraki yazılara bırakalım fakat şu cümleyi kayda geçirelim: “Yerleşimci kolonyalizmi, yıkıp yerine yenisini koymayı hedefler. Theodor Herzl’in alegorik manifestosu/romanında belirttiği gibi, Eski bir binanın yerine yenisini koymak istiyorsam, inşa etmeden önce yıkmalıyım.”</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlar-kor-mu-yoksa-saplantili-mi-4835460</link>
      <subcategory>Selçuk Türkyılmaz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>O derin sızı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/o-derin-sizi-4835461</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/o-derin-sizi-4835461" rel="standout" />
      <description>İnsanlar hakkında bizi şaşırtan şeylerin azalması, bir başka deyişle herkesin kolayca tahmin edilebilir kişiliklere dönüşmesi her geçen gün kendimiz gibi olma cesaretini yitiriyor olmamızdan. Herkes gibi olmanın kutsandığı, olmayanların bir çeşit maluliyet içinde olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Görünüşümüzden davranışlarımıza, beğendiklerimizden nefret ettiklerimize, beklentilerimizden hayallerimize kadar hemen her halimizde günün geçerli belletilen standartlarına uymak zorunda bırakılıyoruz adeta.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345600801&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345600801&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İnsanlar hakkında bizi şaşırtan şeylerin azalması, bir başka deyişle herkesin kolayca tahmin edilebilir kişiliklere dönüşmesi her geçen gün kendimiz gibi olma cesaretini yitiriyor olmamızdan. Herkes gibi olmanın kutsandığı, olmayanların bir çeşit maluliyet içinde olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Görünüşümüzden davranışlarımıza, beğendiklerimizden nefret ettiklerimize, beklentilerimizden hayallerimize kadar hemen her halimizde günün geçerli belletilen standartlarına uymak zorunda bırakılıyoruz adeta. Trendler sadece zevklerin ve renklerin değil, hayatın da yerini alıyor hızla. Çünkü ezberleri ifa etmeye yaşamak denemez, hayatın otomasyonu bu artık!</p><p>“İnsanların neler yapabileceği önceden asla bilinmez, beklemek, zamana zaman tanımak gerekir, hükmeden zamandır, zaman kumar masasının diğer tarafındaki oyuncudur ve iskambil kâğıtlarının tümü onun elindedir, bize düşense hayat -kendi hayatımız- karşılığında kartları tahmin etmektir” diye yazmış Jose Saramago, meşhur eseri ‘Körlük’te.</p><p>İçinden geleni yapmak! İnce düşünülürse insanı fıtrî güzergâhına oturtacak zenginlikte bir muhtevaya sahip olduğu görülebilir bu deyimin. Ama bugünün insanı için işler bu kadar kolay değil ne yazık ki! Her şeyin dışından dayatıldığı bir zamanda insanın içinden bir şey gelse bile nereden bir yol bulup insana ulaşabilir? Bu kaotik dünyanın gürültüsü, beynimizi didikleyen bütün bu güdüler, bütün bu kodlar zihnimizi bir uçtan bir uca işgal etmişken içimiz sesini bize nasıl duyurabilir? İçimize o kadar kapalı bir dünya ördük ki etrafımıza, derin bir sızıdan başka söyleyecek bir şeyi kalmadı içimizin bize?</p><p>İnsan kendini unutur ama içi insanı unutmaz. Çünkü unutamaz, insanın insanlığı, yani cevheri içinde dürülüdür. İnsanın kendinden uzakta oluşu içinin yerini unutmasındandır. Ona insanlığının membaının, yani özünün, yani cevherinin, yani içinin unutturulmasındandır. Bir an için bile olsa içine yolu düşen herhangi biri, mütemadiyen hissettiği ama sebebini bilemediği o ince sızının içinin kendine geri dönmesi için yaptığı bir çağrı olduğunu bilir.      </p><p>Merhum Aliya İzzetbegoviç’in ‘Özgürlüğe Kaçışım’ isimli kitabından insanın içine derin ve bir o kadar da aydınlatıcı bir bakış: “Ruh da beden gibi acır. Bazı günler, tıpkı fırtına öncesi eski yara izlerinin sızlaması ve hayat boyu biriken ve bir an unuttuğunuz darbelerden dolayı kemiklerinizin ağrıması gibi ruhun üzerindeki tüm yara izleri, zamanla sinmiş olduğunu düşündüğünüz bütün o eski acılar bir anda ‘parlayıverir’. O günlerde moraliniz düşüktür, kendi kendinizle kalırsınız; hiçbir şeyin kaybolmadığını, yok olmadığını, özellikle de acıların ve kötü anıların kaybolmadığını kendinize hatırlatmak için yaraları açılan ruhunuzla uğraşırsınız. O acılar ve anılar bir süreliğine siner, bilinmez bir derinliğe doğru çekilir, tıpkı şimdi çekilecekleri gibi. Artık gözleriniz tekrar ışık almaya başlayacak. Gelecek sefere kadar.”</p><p>İnsan nihai anlamda içinden geldiğini yapmalı, içinden geldiği gibi yaşamalıdır. Elbet dünya hayatının zorlukları vardır, engelleri vardır, kısıtlamaları vardır. Ama istikameti içinin seçmesine izin vermelidir insan. Çünkü kalbi, eğer onu halis tutabilirse, doğru istikameti gösterecek tek pusuladır. Bu kadar kafa karıştırıcı dış sesin arasında insan iç sesinin ne dediğine mutlaka can kulağını vermelidir. Çünkü hakikatin mahalli kalptir. </p><p>Ama ya nefsaniyetin sesi? O da içimizdeki bir fısıltı değil mi nihayetinde? Evet, o da içimizdeki bir fısıltı ama içimizden gelen bir ses değil! İnsan bu ikisini birbirinden ayırt edebilmek için kendi kalbinin sesine aşinalık kesp etmeli. Nasıl olacak bu? Herhalde dış seslere tamamen açılıp, kendi iç sesimize sağırlaşarak değil!</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/o-derin-sizi-4835461</link>
      <subcategory>Gökhan Özcan</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Denizler, siyâset ve Akdeniz(1)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz1-4835462</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz1-4835462" rel="standout" />
      <description>Coğrafî şartlar ise siyâset arasındaki münâsebet fikir târihinin alâka duyduğu bir mevzu olarak dikkat çeker. Bu bağları birinci derecede kuran ve nazarîleştiren düşünür ,hiç şüphesiz İbn-i Hâldun’dur. Kendisinden sonra Montesquieu ve diğerleri  aynı yolu tâkip etmiş ve ortaya çok dikkat çekici iddialar koymuşlardır. İndirgemeciliğe kaçmaksızın bu tarz bir nazârla bakıldığında siyâseti de bir bağlama oturtmak mümkün olabilmektedir. Kadim dünyâda belirleyici maddî tabanın, su ile toprağın buluşturulması</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345602277&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345602277&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p><strong>Coğrafî şartlar ise siyâset arasındaki münâsebet</strong> fikir târihinin alâka duyduğu bir mevzu olarak dikkat çeker. Bu bağları birinci derecede kuran ve nazarîleştiren düşünür ,hiç şüphesiz İbn-i Hâldun’dur. Kendisinden sonra Montesquieu ve diğerleri  aynı yolu tâkip etmiş ve ortaya çok dikkat çekici iddialar koymuşlardır. İndirgemeciliğe kaçmaksızın bu tarz bir nazârla bakıldığında siyâseti de bir bağlama oturtmak mümkün olabilmektedir. </p><p>Kadim dünyâda belirleyici maddî tabanın,<strong> su ile toprağın buluşturulması</strong> olduğunu biliyoruz. Bu elbette ,evvelemirde zıraat için hayâtî bir rol oynamaktadır. <strong>Ama burada esas olan bereket saçan  tatlı - akar  sulardır. Tatlı-akar  suların kontrol edilmesi siyâsetin esas belirleyicisi olmaktadır. Tuzlu sular, yâni denizler  ise daha çok taşımacılıkta, zırâi ve zanaatkâr üretimin mahsulâtını bir yerden başka bir yere ulaştırmak için ehemmiyet kazanmıştır.</strong> O hâlde kadim dünyâda birinci derecede hayâtî olanın tatlı-akar sular, ,ikinci derecede ise tuzlu sular olduğuna hükmedebiliriz. Nitekim siyâseten maksi sistemlerin , başta Roma olmak üzere daha çok karasal bir yapılanma olması da bu yüzdendir. Mini sistemler ise ,meselâ Fenikelilerde ve antik Greklerde olduğu üzere siyâseten zayıf, istikrarsız , ticâreten ise kuvvetli nitelikleriyle dikkat çekerler. Bu da onların âdeta bir saman alevi gibi parlayıp sönmelerine yol açmıştır. Zamân içinde maksi bir sisteme-imperium-duyulan ihtiyaçlar galebe çalmıştır. Roma ile Grek medeniyetinin farkı burada ortaya çıkar. İmperiumun kırılganlığından müstakilen ve bir miktar  bahsetmek yerinde olacaktır. Fetihlerin paradoksu, yâni bir yerden sonra büyümenin çevre şartları tarafından sınırlandırılması, getiri-götürü dengesi  ve  ticâreti ve üretim tarzını siyâseten sıkı bir kontrole tâbi tutmasının getirdiği bir kırılganlıktır. </p><p>Kadim dünyâda kara ordularının, deniz ordularına göre tâli bir rolü vardır. Fetihler daha çok kara ordularıyla yapılır. Donanmalar ise daha çok hâkimiyet sâhasında ticâretin akmasını sağlamak için koruyucu bir işlev görürler. Osmanlı ve Roma donanmaları askerî kapasitelerinde tâli bir rol oynamıştır.  </p><p>Modern dünyâ bu münâsebetleri ters yüz etmiştir. Zıraatin ileri teknolojiler vasıtasıyla kapitalistleştirilmesi verimliliği arttırmış, müstemlekelerdeki üretimin değer artışı kazanmasına sebebiyet vermiştir. Müstemlekeciliği fetihçiliğin bir türevi olarak düşünebiliriz. Ama aradaki nitelik farkını ihmâl etmeden. Diğer bir farklılık ise tuzlu suların ehemmiyetinin artmasıdır. <strong>Kadim dünyânın veri yapılarını ve teşkilâtlarını derinlemesine dönüştüren  Atlantik Devrimi olarak bildiğimiz süreçler esâs olarak bir deniz aşırılık üzerinden  tuzlu su devrimidir. Unutmamak icap eder ki, küresellik nevzuhûr bir hâdise değil, bizzat kapitalizme içkin bir niteliktir. </strong></p><p>Ticârî ve sınâî kapitalizmin ordu yapılanmasında donanmaların daha baskın hâle gelmesini bu çerçeveye oturtmak gerekiyor. Herşey hammadde kaynaklarının ve dünyâ pazarlarının ele geçirilmesine dayanmaktadır.  </p><p>Sanâyi kapitalizmi ile berâber işin veçhesi bir kere daha ve tamâmen değişti. Artık sermâye birikimin tamamlamış olan devletler müstemlekelerde yaptıkları üretimi kendileri yapmaya başladılar. Müstemlekelerdeki kaynaklar artık onlar için kendi kıt’alarında pazarlayacakları ürünler olmanın haricinde sanâyileri için hammadde değeri kazanan varlıklar hâline geldi. Artık onlar üretecek, başka dünyâlar ise tüketecekti. Sermâyenin genişlemesi olarak bilinen süreç esâsen buradan beslenir. Artık yeni bir evreye geçilmiş, ticârî trafik başka bir şekilde işlemeye başlamıştır. <strong>Müstemlekecilik ile emperyalizm farkı</strong> burada zuhûr eder. Bu aynı zamanda ticârî/zırâî kapitalizm ile sınâî, kapitalizm farkıdır. </p><p>Tuzlu suların ehemmiyeti moddern dünyâda  zirve yapmıştır. Denizleri kontrol eden Birleşik Krallık ve Hollanda gibi devletlerin küresel hegemonyasının anahtarı da buradadır. Meselâ Napolyonik  Fransa,Birleşik Krallık ile olan rekâbetini karasal askerî gücünü zirvesine ulaştırsa da kaybetmiştir. (Trafalgar Savaşı).   Almanya da benzer bir âkıbete mâruz kalmıştır.  II.Sanâyî Devrimi’nde Birleşik Krallığı sollamasına rağmen kıt’asal bir mahkûmiyet içinde sıkıştığı için bu avantajını kullanamamıştır. Alman modernleşmesi toprak soylusu müteşebbislerin hâkimihyetindde karasal bir sermâye birikim olarak tecessüm etmiştir. Birleşik Krallık, ağır bir bedel ödeyerek de olsa bu iki rakibini bükmeye muvaffak olmuştur. Hitler-Stalin yakınlığını bozmak ve Rusya’yı safına çekmek  diplomasilerinin ve istihbâratlarının en büyük muvaffakiyetiydi.    Ama neticede  ağır bir bedel ödediler. O kadar ki, II.Umûmî Harp bittiğinde   Birleşik Krallık ağır yaralıydı. , Rusya ve Almanya belâsını bir daha tek başına  karşılamayacağını hesap ederek , gönülsüz bir şekilde de olsa ABD hegemonyasını kabûl etti.   </p><p>Nazardan sıklıkla kaçar ama Birleşik Krallığın  esas sıkıntısı, Asya içlerinde yayılan ve onun hâimiyet sâhalarını doğrudan tehdit eden  Rus İmparatorluğuydu. Büyük Oyun burada kuruldu. Evet,Birleşik Krallığı en fazla zora sokan, Asya içlerinde kıt’asal yayılmacılığı ile doğrudan Kralliğın kalpgâhına saldıran Rusya idi. Ama bunun ikinci bir ayağı daha vardı. O a Rusya’nın Osmanlı mülkü üzerinden Akdeniz’e sarkması. Birleşik Krallığın Akdeniz siyâsetini Rusya ve ikinci derecede Fransa’yı Akdeniz’den uzak tutmak belirlemiştir.    Bu tehlikeler bir miktâr dönüşerek de olsa  elyevm devâm ediyor. Birleşik Krallığın  Rusya’ya karşı yürüttüğü husûmetin köklerini burada aramak gerekiyor. Birleşik Krallığın kırmızı çizgisi, Almanya-Rusya yakınlaşmasını kategorik olarak reddetmektir. İkinci derecede Rusya-Hindistan ve Rusya-Çin bağlarını sabote etmek gelir. İlkini becerdiler. Şimdi sıra ikincisinde. Tabiatıyla mücâdele Akdeniz,Kafkasya, Hazar ve Türkistan coğrafyalarına kayıyor.                       </p><p>Her şey denizlerdeki hâkimiyetin devâm ettirilmesi için yapılıyor.  Atlantik hâlâ bu ikilinin kontrolü altında. Ne Rusya ne de Çin bu hâkimiyeti kırabilecek kapasitede. Mücâdelenin kızıştığı havzalar çok farklı. İlk çatışma alanın Baltık Denizi olduğunu görüyoruz.  Birleşik Krallık ile Rusya burada ölümcül bir kavgaya girdi. Başlangıçta ABD-Birleşik Krallık-AB ittifâkı burada berâber  çalıştı. Elyevm, ABD bu üçlüden görece çekilmiş vâziyette. Ağırlığını Akdeniz, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi’ne veriyor.</p><p>İnşaallah devam edeceğiz…   </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/denizler-siyaset-ve-akdeniz1-4835462</link>
      <subcategory>Süleyman Seyfi Öğün</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>NATO Zirvesi’ni bekleyen yüzleşmeler ve aciliyetler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/nato-zirvesini-bekleyen-yuzlesmeler-ve-aciliyetler-4835463</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/nato-zirvesini-bekleyen-yuzlesmeler-ve-aciliyetler-4835463" rel="standout" />
      <description>Türkiye 22 yıl aradan sonra yeniden bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İstanbul’da 2004 yılında gerçekleştirilen zirvede üyesi sayısı 26’ya yükselmiş, ittifak 7 ülkenin birden üye olmasıyla tarihinin en geniş katılımına sahne olmuştu. İstanbul Zirvesindeki bu büyük genişleme dalgasından sonra geçen yıllarda ittifaka sadece 5 yeni üye katıldı. Bunlar da Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın temsil ettiği Balkan ülkeleri ve Kuzey Avrupa’yı temsil eden İsveç ve</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345603942&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345603942&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türkiye 22 yıl aradan sonra yeniden bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İstanbul’da 2004 yılında gerçekleştirilen zirvede üyesi sayısı 26’ya yükselmiş, ittifak 7 ülkenin birden üye olmasıyla tarihinin en geniş katılımına sahne olmuştu. İstanbul Zirvesindeki bu büyük genişleme dalgasından sonra geçen yıllarda ittifaka sadece 5 yeni üye katıldı. Bunlar da Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın temsil ettiği Balkan ülkeleri ve Kuzey Avrupa’yı temsil eden İsveç ve Finlandiya oldu. NATO’nun iki hafta sonra gerçekleşecek Ankara Zirvesi’nde “genişleme” başlığının neredeyse hiç zikredilmiyor olması yeni üyeliklerin bir nevi bekleme odasına alındığının göstergesi. Bilhassa Ukrayna Savaşı üzerinden Soğuk Savaş 2.0 dönemine evrilen Rusya-Batı ilişkilerinin geldiği nokta bu konunun uzun bir süre daha gündemde olmayacağına işaret ediyor.</p><p><strong>TRANS-ATLANTİK NATO’SUNDA ÇATIRDAMALAR</strong></p><p>NATO’nun tarihindeki en önemli zirvelerden biri olacağına inanılan Ankara Zirvesi’nde ittifakın bir arada tutulabilmesi için aciliyetle çözmesi ve yüzleşmesi gereken önemli başlıklar var. Öncelikli olarak uzun süredir özellikle Avrupa ve ABD arasındaki ilişkileri her safhasında aşındıran, ortak yük ve hedef paylaşımı konusunda süregelen çekişme ve çatışmaların bir numaralı başlık olacağını söylemek gerekiyor. Trans-Atlantik aksında uzun süreden beri ötelenen sorunlar bir kar topuna dönüşmüş durumda. ABD Başkanı Donald Trump’a kadar Amerika ve Avrupa arasındaki en büyük sıkıntı bir şekilde külfetin ve maliyetin eşit miktarda paylaşımı üzerineydi ancak şimdiki tartışma sadece bir “bütçe” konusu olmaktan çok daha ötede. Yükü neye ve hangi önceliğe göre, kimin için, ne kadar taşınacağına kadar uzanıyor. Bir başka deyişle, ABD’nin Asya-Pasifiği öncelediği bir denklemde Avrupa’nın güvenliğine harcayacağı enerji ve maliyeti daha fazla ödemek istememesi aslında bu tartışmanın temel referans noktasını oluşturuyor. Bu tartışmalar çok yakın gelecekte ve belki de Ankara’daki zirveden başlayarak NATO içinde yeniden yapılandırmalara, alt NATO’lar oluşturulması projeksiyonlarına kadar varabilir.</p><p><strong>TÜRKİYE’NİN NATO İLE İLİŞKİLERİNDEKİ TESTLER</strong></p><p>Peki Türkiye için NATO Zirvesi nelere gebe? Geçtiğimiz hafta Milli İstihbarat Akademisi’nin düzenlediği ve NATO İstihbarat ve Güvenlikten Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısının da katıldığı programda konuşan MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın değerlendirmelerinde çarpıcı bir tespit dikkat çekti. Kalın, Türkiye ile NATO ilişkilerinin, 1952 yılından beri hem Türkiye’nin güvenlik perspektifi hem de ittifakın küresel perspektifi açısından hayati bir öneme sahip olduğunu vurgularken Türkiye’nin NATO üyeliğinde üç önemli dönemden geçtiğini söyledi. Kalın’ın ilk dönemin Soğuk Savaş, ikinci dönemin Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele ve üçüncü dönemin de Suriye bağlamında yaşandığını hatırlatması son derece anlamlıydı. Zira bu dönemlerin her birinde Türkiye-NATO ilişkilerinin kritik güven testlerinden geçtiğine işaret etmesi ve bundan sonraki döneme dair Türkiye’nin mesajının ne olabileceğinin anlaşılması bakımından önem arz ediyor.</p><p><strong>RUSYA’DAN NATO’YA ANKARA ÜZERİNDEN MESAJ</strong></p><p>Ankara NATO zirvesi öncesi önemli bir diğer temas Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rusya ziyareti ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmesi oldu. Bu görüşmenin hemen ardından Putin’in Ukrayna ile İstanbul’da, 2022’de yarım kalan barış görüşmeleri temelinde yeniden görüşebileceklerini açıklaması zamanlama bakımından şaşırtıcı olmamalı. Bu açıklama bir nevi Putin’in NATO ve ABD’ye mesajı olarak okunmalı.</p><p><strong>NATO VE ÜYELERİ İÇİN TEK TEHDİT RUSYA MI?</strong></p><p>NATO’nun Ankara zirvesinde de Rusya’yı tehdit değerlendirmelerinin başına alacağı kuşkusuz. Peki özellikle bir diğer NATO üyesi Yunanistan ve Fransa’nın Kıbrıs Rum Kesimi ile yürüttüğü Türkiye’nin hilafına politikalar, İsrail’in ağırlıklı olarak Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki istikrarsızlaştırıcı, mütecaviz eylem ve işgalleri ittifak için birer tehdit değil mi? Fransa’nın tüm uluslararası anlaşmalara ve adadaki garantörlük sistemine aykırı biçimde Rum Kesimi topraklarında bir askeri üst kurmasına NATO tarafından bir uyarı gelmesi bu açıdan zaruret taşıyor. Üyelerinin hukukun ve müttefiklik ilişkilerinde karşılıklı çıkarların gözetilmesi ilkesinin dışına çıkmasının önünü alması bakımından önemli.</p><p><strong>NATO’NUN AVRUPA SORUNU VE TÜRKİYE’NİN ÖNEMİ</strong></p><p>Görüldüğü üzere NATO’nun Avrupalı üyeleri ile hem NATO içinde hem de dışında olan tüm ülkelerin ilkesel ve fiili sorunları mevcut. Şayet ittifak gelecek dönemde NATO 3.0 olarak adlandırılan; müttefikleri için sürdürülebilir ve daha güçlü bir güvenlik yapısı oluşturmak istiyorsa önce bu ilkesel sorunları çözmek ve yeni normlar belirlemek zorunda. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin çatışmalardaki yapıcı ve dönüştürücü etkisi, Türk savunma sanayinin ittifakın endüstriyel dönüşümdeki rolü, jeopolitiğindeki istikrarlaştırıcı gücü göz önüne alındığında ittifak terazisinde kimin ağırlığının olduğu ortada. Türkiye’nin sadece zirveye ev sahipliği yapan bir üye olarak değil, ittifakın ortak güvenlik çıkarlarına saygı ve eşitlik temelindeki değişimi ve dönüşümleri talep eden, norm koyan bir akıl olarak yeni dönemin mimarı olma ihtimali yüksek.</p><p>NATO’nun özellikle içinden geçilen kırılgan dönemde, Türkiye’nin sadece güçlü kapasitelerine değil bilgeliğine, samimiyetine, ürettiği o akla çok ihtiyacı var. Türkiye, Ankara Zirvesi’nde NATO’nun yeni konseptini belirleyecek metinler ve sonuç bildirgelerinde, bundan sonraki stratejilerinin ne olacağı konusunda o kalemi tutan ülkelerin başında olacak.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/nato-zirvesini-bekleyen-yuzlesmeler-ve-aciliyetler-4835463</link>
      <subcategory>Nur Özkan Erbay</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir bölünme hikayesi: Adalet Partisi ve CHP karşılaştırması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/bir-bolunme-hikayesi-adalet-partisi-ve-chp-karsilastirmasi-4835464</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/bir-bolunme-hikayesi-adalet-partisi-ve-chp-karsilastirmasi-4835464" rel="standout" />
      <description>CHP içi tartışmaların hukuk alanına taşınması ile ortaya çıkan bağlam, partideki çatışmaları herhangi bir başka örnek ile mukayese etmeyi zorlaştırıyor. Zaman zaman Türk siyasi tarihinde birtakım bölünme ve yeni parti deneyimleri ile karşılaştırılan bu süreç, hiç kuşkusuz kendi içinde çözümlenmesi gereken bir biricikliği de barındırıyor. Fakat partide arınmacı ve değişimci gruba yaslanmadan gri bir alanı temsil eden ve örgütün dağılmadan hayata devam etmesi ve kurumsal kimliğini muhafaza etmesi</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345605094&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345605094&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>CHP içi tartışmaların hukuk alanına taşınması ile ortaya çıkan bağlam, partideki çatışmaları herhangi bir başka örnek ile mukayese etmeyi zorlaştırıyor. Zaman zaman Türk siyasi tarihinde birtakım bölünme ve yeni parti deneyimleri ile karşılaştırılan bu süreç, hiç kuşkusuz kendi içinde çözümlenmesi gereken bir biricikliği de barındırıyor. Fakat partide arınmacı ve değişimci gruba yaslanmadan gri bir alanı temsil eden ve örgütün dağılmadan hayata devam etmesi ve kurumsal kimliğini muhafaza etmesi gerektiğini düşünenler de var. Gri alanı oluşturan bu isimlerin tavsiye ettikleri yol, bugünkü tabloda CHP’nin ne ölçüde başarabileceği bir husus o ayrı bir tartışma.</p><p>Bölünmenin sadece CHP’yi ilgilendirmediği, bu etkinin muhalefetin bütünü ve solun geleceği açısından da büyük önem taşıdığı argümanı, gri alandaki isimlerin dile getirdikleri hususlar. Bu bağlamda bölünmenin yaratacağı risk ve zorlukları Adalet Partisi (AP) örneği üzerinden dile getirenler CHP ile AP arasında bir benzerlik kuruyorlar. Adalet Partisi içerisinde etkisi görece yoğun olan bir ekibin partiden ayrılması ile kaybedilen iktidar ve merkez sağın bölünmesi hikayesinden bir ders çıkartılması ve dolayısıyla CHP’nin bölünmemesi gerektiğini salık veriyorlar. Peki CHP içerisinde 2023 yılında başlayan bölünmenin bugün hukuki alana taşınması ile yaşanan tartışma, AP örneği ile ne kadar benzeşiyor? Ya da AP’nin bölünmesi ile yaşanan ayrışma, CHP açısından ne kadar yol gösterici?</p><p><strong>AP DENEYİMİ</strong></p><p>Cumhuriyet tarihinde genel başkanın delege tarafından seçildiği ilk kurultay Adalet Partisi’nin 27 Kasım 1964 tarihli kurultayıdır. Süleyman Demirel, Sadettin Bilgiç ve Tekin Arıburun arasında yaşanan mücadelenin kazananı açık ara Demirel olmuş ve bu galibiyet 1965 seçimlerindeki zaferin de habercisi olmuştur. Zira Adalet Partisi’nde kimin genel başkan olacağı aynı zamanda kimin başbakan olacağını da belirleyecekti.</p><p>1961 seçimleri ile AP lehine oluşan rüzgâr zamanla partiye yönelik teveccühü artırmış ve 1965 sonrasında Demirel gibi bir pragmatik siyasetçinin tarz-ı siyasetiyle iktidar olabilmek çok daha mümkün hale gelmiştir. Fakat AP’nin zaferine rağmen esas sorun parti içinde kurultay marifetiyle nihayete erdiği düşünülen bölünmenin devam etmesiydi. Demirel’in karşısındaki en güçlü aday olan Bilgiç’in kurultayda kaybetmesi parti içi muhalefetini engellememiş bilakis Bilgiç hemen her aşamada bu muhalefeti sürdürmeyi yeğlemiştir. AP’nin kuruluşundan beri hissedilen ayrışma, kurultayda nihayete erdirilememiş ve Bilgiç’in evi adeta parti içi muhalefetin toplanma merkezi olmuştur. Genel Merkez idaresine karşı çıkanların uğrak yeri olan Bilgiç’in evi, AP’nin siyasetteki ağırlığına rağmen devam etmiş ve bu ayrışma Bilgiç ve arkadaşlarının kuvvetli muhalefeti ile devam etmiştir.</p><p>Parti içinde devam edegelen bu çatışma, AP’nin 1965 seçimleri zaferi sonucunda kurulan hükümet sonrasında çok daha belirgin biçimde hissedilmişti. Hükümet kurma görevi kendisine tevdi edilen Demirel, hummalı bir çalışmanın ardından kabineyi açıklamış ve bu açıklamanın hemen akabinde parti içinde derin bir sessizlik ve hayal kırıklığı yaşanmıştır. Demirel, kendisine muhalefet eden Bilgiç ve arkadaşlarını hükümete dahil etmemiş, bu durum var olan huzursuzluğu daha da fazla artırmıştır. Sonraları Bilgiç’in kabinede bakanlık ile taltif edilmesi 1969’da yaşanacak büyük ayrışmaya mani olamamış ve aynı sene yapılan seçimlerin akabinde Bilgiç ve arkadaşlarının bütünüyle hükümette yer almaması var olan ayrışmayı daha da kırılgan hale getirmiştir.</p><p>1969 ve sonrasında yaşanan bu ayrışma, Bilgiç ve arkadaşlarının Demirel tarafından tamamen tasfiye edilmesi sonucunu ortaya çıkarmıştır. İki grup arasındaki bu kriz, 1969 seçimlerindeki siyasi tasfiye ile doğrudan ilişkili olsa da bu ayrışmaya neden teşkil edebilecek fikri ihtilaflar da söz konusu. Demokrat Partililerin affedilmesi başta olmak üzere asker-sivil ilişkileri gibi birçok konuda ayrışan iki grup, 1970’te büyük kırılma yaşadı.</p><p>1970 yılında gerçekleşen bütçe oylamasına muhalefet eden Bilgiç ve arkadaşları, muhalefetle birleşmek marifetiyle bütçeye onay vermemişler, bu da Demirel hükümetinin istifasına neden olmuştur. Partiyi zora sokan bu duruma neden olan muhalif grubun partiden ihracı kararlaştırılmış ve yaşanan ihraçlarla 1970 yılında Demokratik Parti ortaya çıkmıştır. Ferruh Bozbeyli gibi isimlerin de eklemlendiği bu parti, 1973 seçimlerinde sadece yüzde 11 oy almış ve AP’nin tek başına iktidar olabilmesinin de önünü kapatmıştır. Merkez sağda ciddi bir kırılma anlamına gelen bu süreç 1970’lerde yaşanan siyasi istikrarsızlıklar açısından da ciddi bir önem teşkil etmektedir.</p><p>AP ve Türk demokrasi tarihi açısından önemli kırılmalara neden olan parti içi ayrışma bu açıdan CHP ile ne ölçüde mukayese edilebilir? Bugünkü CHP, fikri ve ideolojik ayrışmalardan ziyade parti içi mücadelenin sahnesi olan kurultay sürecinin hukuk dışı yollarla kazanılması üzerinden bir tartışma yaşamaktadır. Bir diğer önemli farklılık ise AP’deki ayrışmanın partinin iktidar sürecinde olmasına rağmen devam etmesidir. CHP’nin ana muhalefetteki potansiyeli ve iktidar olabilme ihtimali her zaman mümkün olsa bile partinin muhalefette iken yaşadığı bu ayrışma AP tecrübesi ile CHP’yi farklılaştırmaktadır. Bir diğer önemli farklılık ise CHP’deki parti içi muhalefetin herhangi bir ideolojik farklılığa yaslanmadan devam ediyor olmasıdır. 2023 yılında şaibe iddiasına konu olan parti içi ayrışmada, tarafların CHP’nin istikametine dair çizdikleri perspektifte de hissedilen bu durum, CHP örneğini farklı bir yere oturtuyor. Her bölünme başarısız olur mu sorusunun cevabı da hiç kuşkusuz tek değil. Sonraki yazılarda bu konuda daha geniş bir çerçeve çizeceğim.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/bir-bolunme-hikayesi-adalet-partisi-ve-chp-karsilastirmasi-4835464</link>
      <subcategory>Turgay Yerlikaya</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye “Patron Devlet”tir, NATO ile sınırlandırılamaz! Ankara’daki zirve ittifakın “son büyük zirvesi” olabilir. 15 Temmuz’un 10. yılı ile aynı tarih. Birçoğu o gün saldırıları destekledi. Türkiye, 10 yılda bir mucize inşa etti. Kimin coğrafyası gerçekmiş!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-patron-devlettir-nato-ile-sinirlandirilamaz-ankaradaki-zirve-ittifakin-son-buyuk-zirvesi-olabilir-15-temmuzun-10-yili-ile-ayni-tarih-bircogu-o-gun-saldirilari-destekledi-turkiye-10-yilda-bir-mucize-insa-etti-kimin-cografyasi-gercekmis-4835465</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-patron-devlettir-nato-ile-sinirlandirilamaz-ankaradaki-zirve-ittifakin-son-buyuk-zirvesi-olabilir-15-temmuzun-10-yili-ile-ayni-tarih-bircogu-o-gun-saldirilari-destekledi-turkiye-10-yilda-bir-mucize-insa-etti-kimin-cografyasi-gercekmis-4835465" rel="standout" />
      <description>Atlantik İttifakı NATO’nun 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak 36. zirvesi , küresel iktidar alanlarındaki büyük sarsıntılar hesaba katıldığında, belki de “ son büyük zirve ” olacak. Çünkü dünya, yarınların güç haritasına dair “ezberlenmiş doğrular”ın çok ötesinde gerçeklerle yüz yüze.  Bir adım sonrasında hangi ülkenin kimlerle ortaklık yapacağına dair bilinmezlikler çok arttı. Ülkeler panik halinde ve olağanüstü bir hareketlilikte , dünyayı vurabilecek büyük fırtınaya hazırlanıyor ve adeta bütün</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345611784&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345611784&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Atlantik İttifakı <strong>NATO’nun 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak 36. zirvesi</strong>, küresel iktidar alanlarındaki büyük <strong>sarsıntılar </strong>hesaba katıldığında, belki de “<strong>son büyük zirve</strong>” olacak. </p><p>Çünkü dünya, <strong>yarınların güç haritasına dair “ezberlenmiş doğrular”ın çok ötesinde</strong> gerçeklerle yüz yüze.  Bir adım sonrasında <strong>hangi ülkenin kimlerle ortaklık yapacağına </strong>dair <strong>bilinmezlikler </strong>çok arttı. </p><p>Ülkeler <strong>panik halinde ve olağanüstü bir hareketlilikte</strong>, dünyayı vurabilecek <strong>büyük fırtınaya hazırlanıyor</strong> ve adeta bütün <strong>“kutsallarını” bir kenara itecek</strong> yeni arayışlara giriyor. </p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE’NİN COĞRAFYA HARİTASI, NATO’NUN COĞRAFYA HARİTASI… ARTIK ÖRTÜŞMÜYOR!</strong></p><p><strong>Trump </strong>yönetiminin NATO’ya yönelik ağır eleştirileri, Avrupa’ya <strong>“artık kendi savunmanızı kendiniz karşılayın”</strong> tepkileri, <strong>“NATO bize yük ve bu yükü taşımak istemiyoruz”</strong> sözleri, Avrupa savunmasından <strong>“İsrail fazlalığı”</strong>na kadar ezberlerin değişmesi, <strong>ABD-Avrupa içindeki ayrışmalar </strong>hatta <strong>Avrupa’nın kendi içindeki </strong>ayrışmalar NATO’nun varlık sebebine ilişkin <strong>derin bir tartışma</strong> başlattı. </p><p>Türkiye, ABD’den sonra ittifakın en büyük askeri gücü olarak bu zirveye çok büyük önem veriyor. Ankara’da neredeyse olağanüstü durum ilan edildi. Zirvenin Türkiye ve ittifak üyeleri için önemi, “zamanlama”ya ve dünyaya bakınca net biçimde ortaya çıkıyor. Sadece ev sahibi Türkiye için değil, bütün üyeler için bu zirve, bir dönüm noktası olarak tarihe geçebilir. </p><p>Trump’ın bile “Erdoğan’ın hatırı için katılıyorum” dediği iddia edilen zirve, Türkiye’nin coğrafyayı kapsayan savunma arayışlarında “NATO ne kadar olacak” sorusunu sormamızı zorluyor. Türkiye’nin kendi coğrafya haritası ile NATO’nun coğrafya haritası artık tam olarak örtüşmüyor. </p><p><br></p><p><strong>GÜNEY ASYA’DAN AFRİKA’YA, TÜRKİYE EN BÜYÜK GÜÇ OLDU. </strong></p><p>Açık söyleyelim: Güney Asya’dan Doğu Afrika’ya kadar uzanan coğrafyanın en büyük askeri gücü ve savunma tedarikçisi ülke Türkiye. Öyleyse, “NATO’nun en fakir ülkesi” tekerlemelerinin ötesine bakıp, “Türkiye’nin büyük oyuncu olarak sahaya dönüşü”nün yankılarını dikkatle izlememiz gerekir. </p><p>Türkiye ABD ile mi iş tutacak, NATO ile mi iş tutacak, Avrupa ile mi iş tutacak? NATO dışında Avrupa savunması için yeni bir güvenlik alanı mı inşa edilecek, burada İsrail’in durumu ne olacak? </p><p>Türkiye geleneksel NATO yapılanmasının ötesinde ABD ile özel bir ilişki, Avrupa ülkeleri ile birebir ve özel ilişkiler mi kuracak? Şu an en sağlıklı görüneni bu gibi duruyor. </p><p><br></p><p><strong>BATI İTTİFAKI EN BÜYÜK MEYDAN OKUMAYI ANKARA’DAN YAPACAK...</strong></p><p>Elbette bu zirve, büyük bir meydan okumaya, ittifakın “dünya güvenliğini dizayn eden güç” şovuna sahne olacak. Çünkü dünyada bu şekilde bir askeri ittifak zaten yok. Bu gerçek de her iddialı sözün etkisini artıracak. Bu yüzden de Batı ittifakı belki de son büyük meydan okumasını Ankara’dan yapacak. </p><p>Hemen söyleyelim, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Batılı düzenin hâlâ ayakta kalan tek ulus üstü kurumudur NATO. Diğerleri ya feshedildi ya unutuldu, ya olduğu gibi hantal yapılar olarak duruyor ama hiçbir etkisi kalmadı. </p><p>BM’nin yapısının bile derin bir sorgulamaya tabi tutulduğu, beş daimi üye adaletsizliğinin Türkiye tarafından ağır eleştirilere maruz bırakıldığı, ortada eski dayanışmasını kaybetmiş bir Batı dünyası varken, NATO sorgulaması, eski eleştirilerin çok ötesine geçip yapısal değişiklikleri tetikleyecektir. </p><p><br></p><p><strong>İTİTFAK TÜRKİYE’Yİ HEP YALNIZ BIRAKTI HEP “PARALI ASKER” GİBİ DAVRANDI.</strong></p><p>Türkiye kırk yıl sınırlarını ve şehirlerini yakıp yıkan terör dalgalarıyla boğuştu. NATO hiç yardım etmedi. Türkiye, güney ve batı sınırlarından tehdit edildi, NATO hiç sahip çıkmadı. Bugünlerde İsrail, “Türkiye’ye saldıracağını” açık açık söyleyebiliyor. NATO’dan tek bir tepki görmedik. </p><p>Benzer örnekler çok fazla. NATO için Türkiye, “ABD ve Avrupa çıkarları için savaşacak asker” anlamı taşıyordu. Ama bu anlayış bugünlerde köklü bir değişime uğruyor. </p><p>Türkiye’nin son on yıldır, savunma teknolojilerinde, coğrafyaya dönük ortaklıklar mimarisinde NATO’nun hiçbir katkısı yok. </p><p>Tam tersine ittifak üyeleri bu gelişmeleri hep tehdit gördü, sınırladı, engeller çıkardı. Bu da, Türkiye’nin gelecek planları ile Avrupa’nın gelecek planlarının kesinlikle örtüşmeyeceğinin ilk işaretleridir. </p><p><br></p><p><strong>ABD MESAFE KOYARSA TÜRKİYE “ASKERİ PATRON” MU OLACAK?</strong></p><p>Eğer ABD, NATO’ya mesafe koyarsa ne olacak? İttifak bir Avrupa savunma gücüne mi dönüşecek? Bugün Rusya tehdidine karşı Avrupa savunması için Türkiye’den destek isteyen ülkeler, böyle bir durumda ne yapacak? </p><p>Türkiye’nin askeri patronluğuna mı sığınacak? Türkiye’yi AB’ye almayan, tehdit gören bu ülkeler, NATO konusunda da aynı hatayı mı yapacak? </p><p>Peki ABD’nin mesafe koymasından sonra Avrupa bölünmesi ittifaka nasıl etki edecek? Alman-Fransız kara Avrupası ile Anglosakson Avrupa ya da İtalya ve İspanya gibi Güney Avrupa ülkeleri arasındaki ayrışmaya dayanabilecek mi? </p><p>Bugünkü Avrupa ülkeleri İngiltere için savaşmaz. İngiltere Kara Avrupası için savaşmaz. Güney Avrupa ise, “NATO var” diye kendi savunma arayışını asla terk etmez. Bunun bir intihar olduğunu bilir. </p><p><br></p><p><strong>PEKİ, YARIN EGE’DE BİR ÇATIŞMA OLURSA NATO İTTİFAKI NE YAPAR?</strong></p><p>Türkiye NATO’nun devamını istiyor. Dengeli bir güç düzeni inşa edilene kadar ittifakın istikrar unsuru olarak kalmasını istiyor. Ama ilelebet varoluşuna ihtiyaç duymayacak. Bugün nasıl AB üyeliğine muhtaç değilse hatta bunu bir yük olarak görmeye başlamışsa yarın aynı şeyi NATO için de düşünecek. </p><p>Türkiye için ittifakın geleceği büyük sınavlarla dolu. Yarın Doğu Akdeniz ve Ege’de bir çatışma olduğunda NATO nasıl davranacak? AB üyeliğinin de zorlaması ile Yunanistan ve Rum Kesimi’ne mi destek verecek? </p><p>Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan arasında kurulabilecek askeri ortaklığa nasıl bakacak? İngiltere’nin, Avrupa’nın yönlendirmesiyle Türkiye’yi Rusya ile savaştırma planları karşısında Türkiye-NATO ayrışması olursa ne olacak?</p><p> </p><p><strong>TÜRKİYE, AB YA DA NATO İLE SINIRLANACAK ÜLKE OLMAZ</strong></p><p>Çok zor sorular var. İşin esası şu: Türkiye’nin bölgesel ve küresel hesapları ile NATO üyeliği artık tam örtüşmüyor. İttifak bu anlamda Türkiye’yi sınırlıyor, hatta eski alışkanlıklara devam edip Türkiye’yi hâlâ “cephe ülkesi” olarak görüyor. Türkiye artık Avrupa için savaşacak bir güç değil. Avrupa savunmasına destek verir ama “paralı asker” olmaz. </p><p>Öyle sanıyorum ki, NATO’nun geleceği Avrupa içi parçalanmanın kurbanı olacak. AB üyeleri, ittifak şemsiyesi dışında farklı güvenlik arayışlarına girecek, ulusal politikalarına yönelecek. ABD vesayeti kalktığı anda bazı Avrupa ülkelerinin Rusya ile yeni bir ilişki kuracağını söylemek şimdiden mümkün. </p><p>Türkiye artık AB ya da NATO ile sınırlandırılabilecek bir ülke değil. Kendi arayışı var. Kendi bölgesel ortak güvenlik kalkanları hesabı var. Batı ile arasında derin bir güvensizlik var. Bu güvensizliği besleyecek çok büyük bir tarih var. </p><p>NATO’ya da AB’ye de aslında ihtiyaç duymuyor. Ama Atlantikçi güvenlik algısı hâlâ diri ve Batılı kurumlara bu yüzden sahip çıkıyor. </p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE KENDİ COĞRAFYA YÜRÜYÜŞÜNE SADIK KALIR. TARİH BÖYLE AKACAK…</strong></p><p>En nihayetinde, Türkiye’nin kendi yürüyüşü, coğrafyasına yönelik ortaklıklar hesabı bütün bunların ötesinde. Tarih de böyle akacak. Türkiye artık “cephe ülkesi” şeklindeki stratejik değer tanımına bağlı değil. “Patron Devlet” modeli ile hareket eden bir ülke. Bu da bütün hesapları değiştirecek, değiştiriyor da. </p><p>Bence Türkiye, AB ya da NATO gibi, kurumların himayesinde bir gelecek düşünmüyor. Daha çok ABD ile özel bir ittifak ilişkisi, Avrupa ülkeleri ile ayrı ayrı özel bir ittifak ilişkisi düşünüyor. </p><p>Bu arada Rusya ile güvenlik krizlerine girmeyi de özellikle reddediyor. Bu harita ile bakıldığında NATO’nun Türkiye için de bir gelecek umudu olmayacağı açıktır. </p><p><br></p><p><strong>15 TEMMUZ’UN 10. YILI. KİMLER YAPMIŞTI BUNU? HEMEN ÖNCESİNDE BU ZİRVE. PEKİ BİZ NE DÜŞÜNELİM?</strong></p><p>Hatırlayalım: Ankara’da NATO zirvesinin yapıldığı ay, bir hafta sonrası 15 Temmuz saldırısının onuncu yıldönümü. “Darbe girişimi” olarak tarihe geçen bu olay aslında bir dışarıdan müdahaleydi. </p><p>Aslında Türkiye’ye saldırıydı. Ve NATO üyelerinin bir kısmı bu işin içindeydi. Bugün hâlâ saldırganları ülkelerinde koruyorlar. Bu ülkeler aynı zamanda Türkiye’ye askeri ambargo uyguluyordu. </p><p>Türkiye’nin büyük tarih ve coğrafya hareketliliği işte bu saldırıdan sonra yoğunlaştı. “Kimseye ihtiyaç duymadan, coğrafya ortakları ile yol yürüme” o tarihten sonra NATO’nun bile aklını karıştıran, Avrupa’yı Türkiye’den destek isteyecek hale getiren bir güç alanı oluşturdu. </p><p>Bu bir mucizeydi. Belki de 21. yüzyılın denklem değiştirici en büyük gelişmesiydi. </p><p><br></p><p><strong>RUSYA İLE SAVAŞTIRILACAK SONRA “KÜÇÜLTÜLECEK”TİK!</strong></p><p>İşte her şeye bu güç inşası üzerinden bakmamız gerekiyor. Kimse ile düşmanlık, hasımlık istemeyiz ama imparatorluk mirasına sahip bu ülkenin hafızası diridir. Bizi yeniden “cephe”ye dönüştürecek hiçbir adımı sahiplenmeyiz. </p><p>15 Temmuz başarılı olsaydı Türkiye, Rusya ile savaştırılacaktı. Yeniden cephe ülke olacaktı. Sonra da küçültülecekti. Bunun iç politik dizayn ve girişimlerini bile yaptılar, bu ülkeyi siyasi terörizmle bile sınadılar. Oyunun kuralı güç oranında konuşmaktır. Hesaplar artık böyle yapılacak. Türkiye de bunu yapıyor. </p><p>Sadece Türkiye değil, ABD’nin yeni güvenlik kurgusu, AB’nin yeni güvenlik arayışları, Türkiye’nin büyük coğrafya ölçekli güvenlik kalkanı planları birlikte düşünüldüğünde, NATO gibi geleneksel askeri ittifakın, yeni küresel güç matematiği ile örtüşmediğini açıkça ortaya koyuyor. </p><p><br></p><p><strong>BU YÜZDEN SON ZİRVE ANKARA’DA OLABİLİR!</strong></p><p>Bence ilk önce ABD bunu gördü ve ona göre adımlar atmaya başladı. Benzer adımlar atmak Türkiye için de zorunlu olacaktır. </p><p>Sanırım Türkiye, NATO’dan ziyade ABD ile askeri ilişkileri ayakta tutacak, coğrafyayı böyle bir geleceğe hazırlayacak önceliklere yoğunlaştı. Ne de olsa artık “Patron Devlet” modeli ile çalışıyor. </p><p>Bu her şeyi değiştirir. Tarihi bile. Ankara’daki NATO zirvesi, bu yüzden, ittifakın son büyük zirvesi olabilir. Eski ezberlerle konuşan herkesin kaybettiği bir çağ bu! Biz yeni cümlelerle yol alacağız.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-patron-devlettir-nato-ile-sinirlandirilamaz-ankaradaki-zirve-ittifakin-son-buyuk-zirvesi-olabilir-15-temmuzun-10-yili-ile-ayni-tarih-bircogu-o-gun-saldirilari-destekledi-turkiye-10-yilda-bir-mucize-insa-etti-kimin-cografyasi-gercekmis-4835465</link>
      <subcategory>İbrahim Karagül</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TAGEV gençler için yola çıktı!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/tagev-gencler-icin-yola-cikti-4835466</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/tagev-gencler-icin-yola-cikti-4835466" rel="standout" />
      <description>Hafta içinde Türkiye Aydın Gençler Eğitim Vakfı’nın (TAGEV) daveti ile “Evden hayata: Güçlenen Gençlik Çalıştayı” başlıklı çalıştaya katıldım. Açılış konuşmamalarını TAGEV Mütevelli Heyet Başkanı Mirkan Aydın ve Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli’nin yaptığı kapanışında ise Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Dr. Enes Demirli’nin değerlendirme-lerde bulunduğu çalıştayda kamuoyunda “ev genci” olarak nitelenen ama gerçekte eğitimde, istihdamda ve mesleki eğitim süreçlerinde olmayan</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345616119&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345616119&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hafta içinde Türkiye Aydın Gençler Eğitim Vakfı’nın (TAGEV) daveti ile “Evden hayata: Güçlenen Gençlik Çalıştayı” başlıklı çalıştaya katıldım. Açılış konuşmamalarını TAGEV Mütevelli Heyet Başkanı Mirkan Aydın ve Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli’nin yaptığı kapanışında ise Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Dr. Enes Demirli’nin değerlendirme-lerde bulunduğu çalıştayda kamuoyunda “ev genci” olarak nitelenen ama gerçekte eğitimde, istihdamda ve mesleki eğitim süreçlerinde olmayan gençlere yönelik olası politikalar tüm yönleriyle ele alındı.</p><p>Çok sayıda akademisyen, eğitimci, iş insanı ve farklı disiplinlerden uzmanların katıldığı çalıştayda gençleri ilgililendiren konular 9 farklı başlık altında tüm boyutlarıyla ele alındı. “Gençlerin dirençli, yönünü bulabilen ve topluma katılabilen bireyler olarak güçlenmesini destekleyen eğitim temelli yaklaşım ve politikaları nasıl birlikte geliştirebiliriz?” sorusuna cevap aranan çalıştayda özellikle dijitalleşme ve buna bağlı bireyselleşme konularına ilişkin kapsamlı değerlendirmeler yapıldı. Çalıştayın çıktılarının bir rapor olarak önümüzdeki aylarda kamuoyu ile paylaşılacağı notu ile kendi tespitlerimi paylaşmak istiyorum.</p><p>Öncelikle özel bir eğitim kurumunun günlük işleyişin telaşını bir kenara bırakarak toplumsal meselelere kafa yorması, gençleri sadece eğitim döneminde değil mezuniyet sonrasında da önemsiyor olması ve nihayet tüm bu “dert edindiği” konuları çözmek için bir sivil toplum örgütü kurarak gençlere yönelik bir vakfı hayata geçirmesinin takdire şayan olduğunu belirtmek isterim. Bu bakımdan Özel Nesibe Aydın Eğitim Okulları Kurucusu Nesibe Aydın “öğretmenimizin” ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mirkan Aydın’ın son derece önemli bir adım attığını ve büyük bir teşekkürü hak ettiklerini düşünüyorum.</p><p>Gerçekten de “ev genci” olarak tabir edilen ne eğitimde ne de istihdam da yer almayan, (NEET) gün geçtikçe yalnızlaşan, bireyselleşen, toplumdan uzaklaşan ve katma değer üretebilecek konumdayken kaybettiğimizin gençlerimiz var. Elbette bunun pek çok farklı nedenleri olduğu ifade edilebilir. Ancak nedeni ne olursa olsun bugüne kadar bu konuda yorum ve/veya eleştirinin ötesine geçmeyen gündemin önüne geçerek atılan bu adımın oldukça kıymetli olduğu aşikâr. Dahası bir sorunu çözmek için önce nedenleri tespit etmek ve daha da öncesinde sorunu konuşmaya başlamak gerekiyor. Elbette bu konuyu maddi çıkar gözetmeyen bir sivil toplum kuruluşu altında farklı disiplinlerden uzmanlar ile konuşmak ise çözümün başlangıcı için son derece stratejik bir önem taşıyor.</p><p>Türkiye’de NEET olarak ifade edilen gençlerin oranı OECD ülkelerinin çok üzerinde. Sanırım AB üyesi ülkeler içinde de bizim kadar bu konudan muzdarip olan başkaca bir ülke yok. Ancak eğer bu konuya yönelik farkındalık artırılmazsa ve tedbirler alınmazsa işlerin daha da kötüye gideceği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Bu bakımdan TAGEV’in başlangıcının son derece stratejik bir adım olduğunu değerlendiriyor ve çıktığı bu yolda başarılar diliyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/tagev-gencler-icin-yola-cikti-4835466</link>
      <subcategory>Levent Yılmaz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yüksek faizin maliyeti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/yuksek-faizin-maliyeti-4835467</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/yuksek-faizin-maliyeti-4835467" rel="standout" />
      <description>Ekonomide reel sektörün kolunu kanadını kıran, yatırım iştahını azaltan ve üreticinin omuzlarına yüklenen en ağır maliyet kuşkusuz yüksek faizdir. YÜKSEK FAİZ ÜRETİM YAPISINI BOZAR Üreticiler üretim kapasitesini büyütmek, Ar-Ge yatırımı yapmak, yüksek teknolojik üretim gerçekleştirmek ve ihracatı artırmak için ihtiyaç duyduğu sermayenin maliyeti yüksek faiz nedeniyle arttığında bu yatırımları ertelemek zorunda kalmaktadır. Bu durum üretimin azalmasına ve de ekonomik büyümenin ivme kaybetmesine yol</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345622626&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345622626&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Ekonomide reel sektörün kolunu kanadını kıran, yatırım iştahını azaltan ve üreticinin omuzlarına yüklenen en ağır maliyet kuşkusuz <strong>yüksek faizdir.</strong></p><p><br></p><p><strong>YÜKSEK FAİZ ÜRETİM YAPISINI BOZAR</strong></p><p>Üreticiler <strong>üretim kapasitesini büyütmek, Ar-Ge yatırımı yapmak, yüksek teknolojik üretim gerçekleştirmek ve ihracatı artırmak</strong> için ihtiyaç duyduğu sermayenin maliyeti yüksek faiz nedeniyle arttığında bu yatırımları ertelemek zorunda kalmaktadır.</p><p><br></p><p>Bu durum üretimin azalmasına ve de ekonomik büyümenin ivme kaybetmesine yol açacaktır.</p><p><br></p><p>Bu da ülkenin daha yüksek kişi başı gelire ulaşmasını engelleyecektir.</p><p><br></p><p><strong>YÜKSEK FAİZ MALİYETTİR</strong></p><p>Yüksek faiz, harcamaları azaltsa ve ülkeye sermaye girişi sağlasa da uzun vadede üretimi olumsuz etkilediği gibi finansman yükü oluşturarak <strong>üretim maliyetleri artışıyla enflasyonu bizzat beslemektedir.</strong></p><p><br></p><p>Bilindiği üzere, yüksek faizle borçlanan işletmeler, bu maliyeti mecburen ürettikleri ürün fiyatlarına yansıtmak zorunda kalırlar.  </p><p><br></p><p><strong>YÜKSEK FAİZİN TOPLUMSAL MALİYETİ DE YÜKSEKTİR</strong></p><p>Diğer yandan, yüksek faizin tetiklediği maliyet artışı ile ortaya çıkan enflasyon nedeniyle, geniş halk kitlelerinin alım gücünün gerilemesi ile <strong>toplumsal boyutlu bir maliyetin de oluşmasını beraberinde getirecektir.</strong></p><p><br></p><p>Ayrıca, yüksek faiz üst ve alt gelir gruplar arasında var olan gelir dağılımını da bozmaktadır.</p><p><br></p><p><strong>YÜKSEK FAİZ ÜRETİMİN NİTELİĞİNİ ETKİLER</strong></p><p>Yüksek faiz, sermayenin katma değer üreten, teknolojik dönüşümü sağlayan ve verimliliği arttıran yatırımalar yerine <strong>yüksek faiz getiren alanlara</strong> akmasına neden olacaktır.</p><p><br></p><p>Bu da ülkenin yaşadığı <strong>yapısal sorunların çözülmemesi </strong>başta da cari açığın sürekli hale gelmesi ve düşük teknolojik üretim yapısının devam etmesi anlamına gelmektedir.</p><p><br></p><p><strong>YÜKSEK FAİZ KAMU MALİYESİNİ BOZAR</strong></p><p>Yüksek faiz, kamu kaynakların eğitim, sağlık ve teknolojik altyapı gibi yapısal yatırımlara kanalize edilmesi gerekirken, <strong>yüksek borçlanma maliyetleri nedeniyle faiz ödemelerine gitmesi bütçeyi de bozacaktır. </strong></p><p><br></p><p>Bu nedenle Türkiye, <strong>üretimi faiz baskısından kurtaran, katma değerli yatırımların önünü açan ve finansal kaynakların</strong> doğrudan üretime ve ihracata yönlendiren <strong>yapısal reformları</strong> kararlılıkla uygulamalıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/yuksek-faizin-maliyeti-4835467</link>
      <subcategory>Erdal Tanas Karagöl</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Onlar dışarıdan, bizimkiler içeriden…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/onlar-disaridan-bizimkiler-iceriden-4835469</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/onlar-disaridan-bizimkiler-iceriden-4835469" rel="standout" />
      <description>Avrupa ne zaman haddini bilmezlik, küstahlık yapsa aklıma Gazi Mustafa Kemal Atatürk ’ün Hatay konusunda İtalyanlara kendini bilmez yaklaşımları üzerine söylediği o zekâ ürünü uyarı gelir: “Bana çizmelerimi giydirmeyin!” Benzer tavrı, Cumhurbaşkanı , Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanlığı, AK Parti sözcüsü ve grup toplantısındaki tarihi konuşmasında Devlet Bahçeli sergilediler. Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda kabul edilen “2025 Yılı Türkiye Raporu” ile ülkemize yapılan küstahlığı hatırlayalım:</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345629625&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345629625&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Avrupa ne zaman haddini bilmezlik, küstahlık yapsa aklıma <strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong>’ün Hatay konusunda İtalyanlara kendini bilmez yaklaşımları üzerine söylediği o zekâ ürünü uyarı gelir: “Bana çizmelerimi giydirmeyin!” </p><p>Benzer tavrı, <strong>Cumhurbaşkanı</strong>, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanlığı, AK Parti sözcüsü ve grup toplantısındaki tarihi konuşmasında <strong>Devlet Bahçeli</strong> sergilediler. </p><p><strong>Avrupa Parlamentosu</strong> (AP) Genel Kurulu’nda kabul edilen “2025 Yılı Türkiye Raporu” ile ülkemize yapılan küstahlığı hatırlayalım:</p><p>AP, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde karasularını 12 deniz miline kadar genişletme konusundaki yasal hakkını kullanması halinde Türkiye'nin, Yunanistan'a karşı resmi savaş tehdidini sürdürmeye devam etmesinden derin endişe duyuyormuş. </p><p>CHP'nin genel başkanı ile parti yönetiminin sözde “siyasi kurgularla görevden alınması” (!) muhalefete baskı imiş. Türkiye tamamen otoriter bir sisteme geçecekmiş. (!) Türk makamlarının, dinî bir yaklaşıma dayalı geriletici bir ahlâk gündemini toplumun her kesimine aşılamasından (!) endişeliymişler ve Adalet Bakanı Akın Gürlek için yaptırım çağrısında bulunmuşlar. </p><p>Bunlar, Türk hükümetinin reform ya da üyelik sürecini yeniden canlandırma konusunda gerçek bir siyasi iradeye sahip olmadığının açık göstergesi imiş.</p><p>Türkiye'de çifte standart varmış. Hükûmet, destekçilerine muhalefetten farklı davranıyormuş. <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi </strong>(AİHM) kararlarına uyulmuyormuş. <strong>Ekrem İmamoğlu</strong>'nun tutukluluk halini kınıyorlarmış.</p><p>Buraya kadar, Avrupa’dan bize gelen küstahlıkların özetine değindik. Bir de, dilimize sonradan girdiği haliyle “İçimizdeki İrlandalılar var”… Bunlar da Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet edip duruyorlar. </p><p>2025 yılında AİHM’e Türkiye’den <strong>9 bin 865 </strong>şikâyet gitmiş. Bunlardan sadece <strong>66</strong>’sında “ihlal kararı” verilmiş. Diğer başvurular reddedilmiş. Avrupa genelinde ihlal kararıyla sonuçlanan başvuruların oranı <strong>%2,12</strong> iken, Türkiye’de bu oran<strong> %0,67 </strong>ile genel ortalamanın bir hayli altında kalmış. 2024’de olduğu gibi 2025 yılında da <strong>yaşam hakkı</strong>, <strong>işkence yasağı</strong> ve <strong>ifade özgürlüğü </strong>konularında Türkiye aleyhine tek bir ihlal kararı çıkmamış. Ancak bizimkiler soysuzca şikâyete devam ediyorlarmış… </p><p>Tüm ülkeler açısından bakıldığında 2025 yılında, 18.450 toplam “derdest başvuru” ile ülkemiz ispiyoncuları birinci sırada yer alıyormuş. Rusya (7.200) ikinci, Ukrayna (4.000) üçüncü, Polonya ise (3.500) dördüncü geliyormuş.</p><p>Bu duruma hayli sinirlenen Devlet Bahçeli, tarihî konuşmasında şöyle diyordu: “Ne çarpıcı bir tezattır ki Avrupa, yıllardır Türkiye’ye demokrasi, hukuk, güvenlik ve dış politika dersi vermeye kalkmakta; rapor kılıfına sokulmuş ithamları, yaptırım imalarıyla süslenmiş tehditleri, Türk ve Türkiye karşıtı mahfillerin bayatlamış ezberlerini ısrarla tedavüle sürmektedir. Yani Avrupa, Türkiye’nin kapısına rapor çivileme hevesinden vazgeçmemiştir.</p><p>Kendi zaaf ve basiretsizliklerini örtmek için rapor kumaşından yanlışlarına perde biçmeye, itham ipliğiyle tazyik nakışı işlemeye, çifte standart söküğünü insan hakları türküleriyle yamamaya çalışmaktadır.</p><p>Ne var ki bu yamalı bohçadan ne hakikat ne hakkaniyet ne de Türkiye’ye istikamet çizecek bir irade çıkar.</p><p>Gaflet uykusunda hülyalara dalanlar iyi duysun, kin nöbetinde bekleyenler kulağını açsın ve işitsin: Türk milletine biçim verecek terzi daha anasının karnından doğmamıştır.”</p><p>AP’nin ülkemizi aşağılamaya çalışan kararları karşısında pek çok kişi ve kurum pozisyon aldı. Bir tek ana muhalefetin sesi çıkmıyor. O, şu sıra ‘kendi kendisini yemekle’ meşgul…</p><p><strong>Hep çalışanlar yarışacak değil ya…</strong></p><p>Ekonomist dergisi, <strong>Türkiye’nin En Güçlü 50 Kadın CEO</strong>’su diye bir liste hazırlamış ve isimleri <strong>1</strong>’den <strong>50</strong>’ye kadar numaralamış. Üç tane kritere bakmış: Reel sektör şirketleri için ‘2025 yılı ciroları’, finans kuruluşları için ‘faiz gelirleri ile ücret ve komisyon gelirleri toplamı’, sigorta şirketleri için de ‘brüt yazılan primler ve emeklilik teknik gelirleri’ baz alınmış. </p><p><strong>Filiz Y.Diren </strong>- Philip Morris , <strong>Berna A. Öğüt</strong> - LC Waikiki, <strong>Nilhan Ö. Gökçetekin</strong> - Hepsiburada , <strong>Güliz Öztürk</strong> - Pegasus, <strong>Banu Sürek</strong> – Index,<strong>  Sitare Sezgin</strong> – Teknosa, <strong>Elif Çapçı </strong>– Beymen, <strong>Damla Birol</strong> – Türk Tuborg, <strong>Nihal D. Akın</strong> – n11, <strong>Ayşegül A. Ogan</strong> – Aktif Bank, <strong>Aybala Şimşek </strong>– Şekerbank, <strong>Eda U. Özcan</strong> – Pluxee, <strong>Derya E. Köker</strong> – Alexion, <strong>Burcu Üstüner</strong> – Bayegan, <strong>Elif Yener</strong> – Zorlu Enerji, <strong>Didem Tunçbilek </strong>– Aksa, <strong>Esin Karadede </strong>– Versuni, <strong>Arzu Ünal</strong> – WPP Türkiye, <strong>Bahar Uçanlar</strong> – Diageo Türkiye, <strong>Burçin Ozan</strong> – HSBC,<strong> Evren Güzel </strong>– TEMSA, <strong>Jaklin Güner</strong> – Vakko, <strong>Özlem Koç </strong>- Bahçeşehir Koleji, <strong>Pınar Kuriş</strong> – QNB Sigorta, <strong>Sibel Alyar</strong> – BNP Paribas Leasing,<strong> Yeşim P. Kitapçı</strong> – Koç Finansman, <strong>Ece Kaşıkçı </strong>–  Squibb, <strong>Sevinç Y. Çimecioğlu</strong> – Mondi, <strong>Cavidan G. Karaca </strong>– Kimpur Global, <strong>Dr. Münevver Gönenç </strong>– AstraZeneca, <strong>Hülya Türkmen</strong> – Garanti BBVA Securities, <strong>Fidan Sevilmiş</strong> – Koç Stellantis Finansman, <strong>Nergis A. Bumedian</strong> – QNB Faktoring, <strong>Pınar E. Tursun</strong> – OneIngage, <strong>Hülya Yalın</strong> – Sanovel İlaç, <strong>Nuray E. Pakkan </strong>– Brown-Forman, <strong>Ülkü Özcan</strong> – Baymak / BDR Thermea Group, <strong>Oya Şener </strong>– Fiba Perakende Grubu, <strong>Sandra Khoury </strong>– MSD,<strong> Pamir Karagöz </strong>– QNB Invest,<strong> Berrin Özselçuk </strong>– Amazon, <strong>Seba Gacemer </strong>– Sinpaş, <strong>Ege Pekkınran –</strong> Groupe SEB, <strong>Özge Yılmaz </strong>– Fiba Faktoring, <strong>Tülay Doğrular</strong> – TP, <strong>Sezin Ünlüdoğan</strong> – Gelecek Varlık Yönetimi, <strong>Cemile B. Hızl</strong>ı – Mplus, <strong>Naime C. Yalçın – </strong>Herbalife, <strong>Zeynep Selgur</strong> – Sportive , <strong>Müge Peker</strong> – Yapı Kredi Portföy…</p><p>Yöneticiler arası yarışma her zaman iyidir, hep çalışanlar yarışacak değil ya… Sadece iki tavsiyemiz var; 1. Kriterler biraz daha artırılsa; 2. İlan edilirken sıralama yapılmasa; örneğin CEO’lar soyadlarına göre sıralansalar…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/onlar-disaridan-bizimkiler-iceriden-4835469</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>‘Kur’ân binâ eder ve ezkâr ise fidan diker.’</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/kuran-bina-eder-ve-ezkar-ise-fidan-diker-4835470</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/kuran-bina-eder-ve-ezkar-ise-fidan-diker-4835470" rel="standout" />
      <description>Nifferî’nin “Harf Durağı”ndan -önceki yazımızda- yaptığımız seçki, aslında yalnızca tasavvufî bir derleme değildir; aynı zamanda İslam yazısının ontolojisini, hüsnühattın metafiziğini ve hattatlık terbiyesinin iç mantığını açığa çıkarabilecek güçlü bir nazarî çerçevedir. Çünkü burada “harf”, sıradan bir dil unsuru olmaktan çıkarak görünürlük, bilgi, perde, huzur ve marifet arasında kurulan büyük ilişkinin merkezine yerleşir. Bu sebeple metni yalnızca sûfî bir söyleyiş olarak değil, aynı zamanda</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345631206&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345631206&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Nifferî’nin “Harf Durağı”ndan -önceki yazımızda- yaptığımız seçki, aslında yalnızca tasavvufî bir derleme değildir; aynı zamanda İslam yazısının ontolojisini, hüsnühattın metafiziğini ve hattatlık terbiyesinin iç mantığını açığa çıkarabilecek güçlü bir nazarî çerçevedir.</p><p>Çünkü burada “harf”, sıradan bir dil unsuru olmaktan çıkarak görünürlük, bilgi, perde, huzur ve marifet arasında kurulan büyük ilişkinin merkezine yerleşir. Bu sebeple metni yalnızca sûfî bir söyleyiş olarak değil, aynı zamanda bir “hüsnühat nazariyesi” kapsamında okumak gerekir.</p><p>“Harf bir perdedir ve perde bir harftir” cümlesi, İslam yazı metafiziğinin en yoğun ifadelerinden biridir. Çünkü hüsnühatta harf, aynı anda hem gösteren hem gizleyendir. Harf görünürlüğün vasıtasıdır; fakat aynı zamanda hakikatin bütünüyle ele geçirilmesini engelleyen bir örtüdür.</p><p>Bu nedenle hattat, harfi yalnızca güzel yazmaya değil, onu şeffaflaştırmaya çalışır. Yazının kemâli, harfi ortadan kaldırmakta değil; harfi, kendisinden öteye işaret eden bir eşiğe dönüştürmektir.</p><p>Nifferî’nin: “Harf bilmez Ben’i” sözü de bu bakımdan son derece önemlidir. Çünkü burada harfin sınırlılığı dile getirilir. Yazı, hakikati taşıyabilir; fakat onu kuşatamaz. Dolayısıyla hüsnühat, mutlak hakikatin resmi değil; ona dair bir işaretler düzenidir.</p><p>Bu anlayış, İslam sanatındaki “tevazu estetiği”nin temelidir. Hattat ne kadar mahir olursa olsun, yazdığı şeyin yalnızca bir iz olduğunu bilir. Böylece yazı, mutlaklaşmak yerine mahv olur; görünmek yerine geri çekilir.</p><p>Bu yüzden Nifferî’nin “harften hurûc”u son derece kritik bir kavramdır: “Harften hurûc edenler ise huzûr ehlidirler.” Buradaki “hurûc”, harfi inkâr etmek anlamına gelmez. Bilakis, harfte takılı kalmamak demektir. Hakiki hattat da böyledir: Yazıyı sever ama yazının ötesindeki huzuru daha çok sever. Bu nedenle klasik hüsnühatta yazı çoğu zaman sessizdir; bağırmaz, gösteriş yapmaz, göz kamaştırmaya çalışmaz; satırdaki sükûn, hattatın iç terbiyesinin dışavurumudur.</p><p>Metindeki: “Veçhim için talim et” ifadesi ise doğrudan hattatlık terbiyesine açılır. Çünkü İslam geleneğinde “meşk” yalnızca teknik bir eğitim değildir. Kalemin tutulması, nefesin ayarlanması, harfin ölçüsü… bütün bunlar aynı zamanda nefsin terbiyesiyle ilgilidir. Bu nedenle hattatın elindeki titizlik, ruhundaki dikkatle birleşmek zorundadır. Nifferî’nin “ihlâs”ı sürekli merkeze alması da bundandır. Yazının hakikati, biçimsel mükemmellikten önce niyetin saflığıyla ilgilidir.</p><p>Özellikle “Zahir harf ehli: amele sevk etmeyen ilimdir. Bâtın harf ehli: hakikate sevk eden ilimdir.” söyleyişi hüsnühattın estetik ölçüsünü verir gibidir. Eğer yazı yalnızca göze hitap ediyor, hayranlık uyandırıyor fakat insanı içsel bir yönelişe çağırmıyorsa, hâlâ “zahir harf” seviyesindedir. Fakat yazı kişide huşû, vakar, sükût, yöneliş ve iç derinliği uyandırıyorsa, “bâtın harf”e yaklaşmıştır. Bu nedenle İslam dünyasında güzel yazı yalnızca bir görsel sanat değil, aynı zamanda bir ahlak ve zikir biçimi olarak kabul edilmiştir.</p><p>Metindeki: “İsim, eğilmiş bir eliftir” cümlesi ise başlı başına bir yazı ontolojisi kurabilecek yoğunluktadır. Çünkü elif, İslam yazısında yalnızca bir harf değil; birlik ekseni, tevhidin dikey çizgisi ve bütün harflerin ilkesi olarak düşünülür. Elifin “eğilmiş” olması ise mutlak birliğin görünür âleme inişi, yani taayyün hâline gelişi şeklinde okunabilir. Böylece yazı, metafizik olanın biçim kazanması olur. Hattın kıvrımları yalnızca estetik hareketler değil; varlığın çoğullaşmasının izleridir.</p><p>Nifferî’nin: “Harf, ilmin delilidir ve ilim de harfin madenidir” sözü de bu ilişkiyi tamamlar. Burada harf ile mana birbirinden kopuk değildir. Harf, mananın cesedi değil; onun görünür hâlidir. Bu nedenle hüsnühatta yazı yalnızca okunmaz; seyredilir. Çünkü mana henüz bütünüyle donmamıştır, çizginin içinde nefes almaya devam etmektedir.</p><p>Metindeki bir başka dikkat çekici cümle: “Kur’ân binâ eder ve ezkâr ise fidan diker.” ifadesidir. Bu söz, İslam sanatlarının neden mimariyle birlikte düşünüldüğünü de açıklar. Kur’an yazısı yalnızca metin üretmez; mekân kurar, yön tayin eder, bakışı terbiye eder. Kubbe, mihrap, istif ve yazı bu yüzden birbirinden bağımsız değildir. Yazı, mekânın ruhudur; mekân ise yazının seyrangâhıdır.</p><p>Nihayet Nifferî’nin “harf”e dair söyledikleri, hüsnühattın neden modern anlamda yalnızca bir “estetik obje” olarak anlaşılamayacağını da gösterir. Çünkü burada yazı, bilgi olduğu kadar perde; görünürlük olduğu kadar gizlenme; biçim olduğu kadar huzur (zevk); sanat olduğu kadar tezkiye; çizgi olduğu kadar hâldir.</p><p>Bu sebeple gerçek hattat, yalnızca harfi yazan kişi değildir. O, harf ile huzur arasındaki mesafeyi kapatan kişidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/kuran-bina-eder-ve-ezkar-ise-fidan-diker-4835470</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sesimi yükseltiyorum</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/sesimi-yukseltiyorum-4835131</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/sesimi-yukseltiyorum-4835131" rel="standout" />
      <description>Ayvansaray Toklu Dede Haziresi’nde Ahmed Ensarî, Hamîdullah Ensarî ve Ebû Şeybetü’l-Hudrî gibi sahabeden zatlar yatıyor. Toklu Dede, fetih sonrasında Hz. Şeybe’nin türbedarı olarak görevlendirilmiş. Burada kiliseden çevrilme bir de Toklu Dede Mescidi varmış, şimdi yok. Ama Toklu Dede’nin adı mahalleye isim olmuş. Sur içinde bulunan mezarlığa büyük bir demir kapıdan giriliyor. Lakin kapı kapalı. Hadikatü’l-Cevâmi yazarı Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin babası ve hocası da bu mezarlıkta yattığından</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345030531&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345030531&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Ayvansaray Toklu Dede Haziresi’nde Ahmed Ensarî, Hamîdullah Ensarî ve Ebû Şeybetü’l-Hudrî gibi sahabeden zatlar yatıyor.</p><p>Toklu Dede, fetih sonrasında Hz. Şeybe’nin türbedarı olarak görevlendirilmiş. Burada kiliseden çevrilme bir de Toklu Dede Mescidi varmış, şimdi yok. Ama Toklu Dede’nin adı mahalleye isim olmuş.</p><p>Sur içinde bulunan mezarlığa büyük bir demir kapıdan giriliyor. Lakin kapı kapalı. Hadikatü’l-Cevâmi yazarı Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin babası ve hocası da bu mezarlıkta yattığından Ayvansarayî bu konuda geniş malumat vermektedir.</p><p>Dileğimiz şehrin etrafında İstanbul’u bekleyen bu büyük zatların mezarlarına gereken ihtimamın gösterilmesi. Bizans’ın surları yeniden inşa edilirken, o surların dibinde İstanbul’u fethetmek için canlarını veren erenlerin, gazilerin mezarlarının böyle kilit altında yokluğa terk edilmesi hepimizi derinden yaralamalı. Surlara dökülen para, sahabe kabirlerinden esirgenecek mi? Surları dolaşan turistler ise, kabirleri dolaşan Müslümanlar. Böyle diyerek ben sesimi yükseltiyorum. Eğer bu kabirlerin ziyaretçisi kaldı ise, onlar da seslerini yükseltsinler.</p><p>Yine de bu ahşap yıkıntıların arasından leylaklar fışkırmış. Bir atmaca başımın üzerinde dolaşıp duruyor. Ahşap olan yerde fare bol olur, onun için mi acaba?</p><p>Yokuşa vurup Kazasker İvaz Efendi Camii’ne kadar çıkıyorum.</p><p>Bu İvaz Efendi Alanyalı’dır. Kendisine Manav İvaz derlermiş. 1581’de Anadolu Kazaskerliği’ne tayin edilmiş. Rumeli Kazaskeri iken 1586’da vefat etmiş. Caminin mihrabı önünde yatıyor. Camiden başka okul ve çeşme de yaptırmış. Çeşme hâlâ akıyor. İşin tuhafı Ayvansaray’da akar çeşmeler oldukça fazla. Demek henüz yapısı değişmemiş.</p><p>Âlim ve fazıl bir zat olan İvaz Efendi; Hidâye, Miftah ve Beyzavî’ye haşiyeler yazmıştır. Kazaskerlikten azlolunduğu zaman bir tarih söylemişler ki, buraya almadan geçemedim:</p><p>Haber-i aslî gelince Manavın oğluna der</p><p>Beni öldürdü bu gam koymadı cismimde hayat</p><p>Bize şimden geru koz-kestâne satmak görünür</p><p>Didi tarihini oğlu a baba pestil sat (1582)</p><p>Mimar Sinan yapısı olan camiye girmek nasip olmadı. Lakin Sinan’ın elinden çıktığı belli caminin. Hâkim bir tepe üzerinde muhkem duruyor. Surların üzerinden sahili selamlıyor.</p><p>Bahçeyi geçip, erguvan dallarını aralıyorum. Karşıda Haliç Köprüsü’nün uğultusu. Köprünün önündeki yolda, yolun yamaçlarında bir kadın ot biçiyor. Birden aşağılardaki Zaralı bahçıvanı hatırlıyorum. Bu kadın da Zaralı mıdır acaba?</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2026/6/24/200e79d6-sesimi-yukseltiyorum.webp" data-card-width="1067" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2026/6/24/200e79d6-sesimi-yukseltiyorum.webp" data-card-caption="Mimar Sinan’ın eserlerinden&nbsp;Kazasker İvaz&nbsp;Efendi&nbsp;Camii."></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/sesimi-yukseltiyorum-4835131</link>
      <subcategory>Mustafa Kutlu</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eltiler savaşı ve ortaklık kültürü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/eltiler-savasi-ve-ortaklik-kulturu-4835137</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/eltiler-savasi-ve-ortaklik-kulturu-4835137" rel="standout" />
      <description>ABD merkezli ünlü spor sitesi Athletic’te yer alan değerlendirme şöyle; “Türklerin Arda Güler, Kenan Yıldız, Hakan Çalhanoğlu ve diğer yetenekli oyuncuları vardı. Bu yüzden bu kadar kötü olmalarının hiçbir bahanesi yok”. Tespit doğru. Tek tek çok yetenekliyiz ama takım oyununa gelince çuvallıyoruz. Yüzme, güreş, boks gibi tekli sporlarda çok başarılıyız. Voleybol ve basketbolda özellikle kadın sporcuların dünya şampiyonluklarının ardındaki en önemli motive edici güç, kadınların ortaklığa daha yatkın</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345030459&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2345030459&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD merkezli ünlü spor sitesi Athletic’te yer alan değerlendirme şöyle; “Türklerin Arda Güler, Kenan Yıldız, Hakan Çalhanoğlu ve diğer yetenekli oyuncuları vardı. Bu yüzden bu kadar kötü olmalarının hiçbir bahanesi yok”.</p><p>Tespit doğru.</p><p>Tek tek çok yetenekliyiz ama takım oyununa gelince çuvallıyoruz.</p><p>Yüzme, güreş, boks gibi tekli sporlarda çok başarılıyız.</p><p>Voleybol ve basketbolda özellikle kadın sporcuların dünya şampiyonluklarının ardındaki en önemli motive edici güç, kadınların ortaklığa daha yatkın olmaları.</p><p>Aynı zihniyet ekonomi alanında da geçerli.</p><p>İş dünyasında da ortaklığı beceremiyoruz.</p><p>Akraba ilişkilerimizde de.</p><p>Aile şirketlerinin sürdürülebilirliği için aile içi birlikteliğin önemine dikkat çeken Karaca Grubu Kurucusu Arif Karaca diyor ki; “Aile şirketlerinin önündeki en büyük tehlikelerden biri eltiler savaşı. Bu eltiler savaşı olduğu sürece aile şirketleri çok zor günler yaşamak zorundalar. Bu eltiler savaşını barışa döndürebilirseniz işi kurtarırsınız”.</p><p>“Ortak eti köpekler bile yemez” gibi sık sık dillendirdiğimiz ve aptalca inandığımız bir atasözümüz bile var.</p><p>“Bir elin nesi var, iki, elin sesi var” sözü de bize ait ama nedense milyar dolarlık şirketler ortaklık yapıp dünyada tekel oluştururken biz 3-5 kuruşluk ticari ortaklıkları bile sürdüremiyoruz.</p><p>**</p><p>Bir dönemin efsane dizisi Kurtlar Vadisi’nde mafya babası Süleyman Çakır’ın eşi ve büyük mafya Laz Ziya’nın kızı “Nesrin” karakterine hayat veren kadın oyuncu; “Yıllarca otoparklara para ödemedim. Kapıdaki görevli ‘Hoş geldin Nesrin Yenge’ diyerek karşılıyor. İşimi bitirip çıkarken parayı uzatıyorum; ‘Hayatta olmaz yenge. Çakır abiye selam söyle’ diyorlardı.” Demiş.</p><p>Bizim insanımız Yeşilçam’ın ünlü oyuncusu Erol Taş’ı da filmlerde neden zalimsin deyip sokakta gördüğünde döverdi.</p><p>“Benim oyum çobanın oyu ile eşit olamaz” diyen mankenimiz de vardı bir zamanlar.</p><p>O günden bugüne kendi oyunu çobanın oyundan üstün görenler azaldı mı?</p><p>Azalmadı.</p><p>Hatta arttı.</p><p>Cehalette eşitlendik.</p><p>Mankenlerle sınırlı değil artık böyle düşünenler!</p><p>Sadece siyasette değil sporda, eğitimde, ticarette de aynı zihniyet hâkim.</p><p>Aralarında akademisyenlerden iş adamına kadar her meslekten insanlar da o mankenin kafasındalar.</p><p>Bu sadece “ne yapalım toplum cahil” cümlesiyle açıklanmaz.</p><p>Toplumu cahil gören her düşünce ya da “izm”ler diktatörlüğe eğilimlidir ve tehlikelidir.</p><p>Daha derinlerde bir şekilde değerler hiyerarşisinde değiştirilen başka şeyler var.</p><p>Orada aramak lazım bu üstümüze yapıştırılan bizim de uyduğumuz zihniyeti.</p><p>Eskiler toplumun geneline avam derlerdi.</p><p>Avam siyah beyazdır.</p><p>Farklı renklerden hoşlanmaz.</p><p>Avam dediğimiz makul çoğunluk için bir iyi vardır bir kötü, bir yanlış vardır bir doğru.</p><p>Biz iyi gördüğümüzün sonuna kadar yanında kötü gördüğümüzün de sonuna kadar karşısındayız.</p><p>15 Temmuz kalkışmasında bunu gördük.</p><p>Sorun ne o zaman?</p><p>Sorun, eğitimlilerin avamı yukarı çekecek, halkın kültür ve yaşam değerlerini zenginleştirecek nitelikten yoksun olması, devletin de bunu sorun olarak görmemesi.</p><p>Klasik meşhur söylem gibi “eğitim şart” ama önce yukarıdakilere.</p><p>**</p><p>İngiltere’ye başbakan dayanmıyormuş.</p><p>Öyle yazıyor haberin başlığında.</p><p>İngiltere Başbakanı Keir Starmer, görevinden istifa ettiğini açıklamış.</p><p>İstifa sebebi ise halkın siyasetçiye olan güven kaybı.</p><p>Son dört yıl içinde üçüncü kez, bir başbakan, görevden ayrılmış.</p><p>Dünyanın en sömürgeci ülkesi İngiltere ama kendi içindeki yönetim kültüründe hazmedilmiş bir demokrasi anlayışı var.</p><p>İçeride adil dışarıda zalim.</p><p>**</p><p>“Breaking Bad” dizisinde canlandırdığı unutulmaz “Gustavo Fring” karakteriyle dünya çapında geniş bir hayran kitlesi edinen Hollywood’un usta aktör, yönetmen ve yapımcısı Giancarlo Esposito İslamiyet’i seçerek Müslüman oldu.</p><p>Eskiler, “Allah sonunu hayretsin” derlerdi.</p><p>Herkes hayatta iyi bir başlangıç yapamaz ama kendine iyi bir son yazabilir.</p><p>Gazze’den sonra Avrupa’da İslam çığ gibi yayılıyor.</p><p>Öldürülen her Gazzeli batıda İslam’ı seçen bir insanla doğuyor.</p><p>Güneş batıdan doğarken doğu hala karanlık ama.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/eltiler-savasi-ve-ortaklik-kulturu-4835137</link>
      <subcategory>Yaşar Süngü</subcategory>
      <dc:creator />
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>