<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Düşünce Günlüğü</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=dusunce-gunlugu" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Jeopolitik kırılma, yabancı yatırımcı ve Türkiye</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>2020-2025 dönemi siyasi, askeri ve ekonomik krizlerin olduğu bir süreç olarak tecrübe edildi. Salgınla başlayan iktidar değişimleri iktisadi karmaşaları sonlandırmazken global borçluluk düzeyi ve faiz ödemeleri tarihteki en yüksek seviyelere tırmandı. Uluslararası finansal yapı krizlerle mücadelede yetersiz kalırken bölgesel çatışmalar sürece dahil oldu. Enerji ve gıdada meydana gelen fiyat artışları parasal genişlemeyle birleşti ve enflasyon rakamları son yarım yüzyılın en yüksek yüzdelerine yükseldi.</p><p>Bu süreçte yabancı yatırımcı olarak tanımlanan gruplar ise yatırımları daha stabil alanlara kaydırdı. 2019’da 2 trilyon dolar olan dünyadaki yıllık doğrudan yabancı yatırım (DYY) miktarı 2020’de 1,19 trilyon dolara geriledi. Günümüze kadar da DYY miktarı 2020 öncesi rakamlara erişebilmiş değil. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcılar da benzer bir eğilim izliyorlar. 2020-2025 döneminde ülkeye çekilen doğrudan yabancı yatırım miktarı 70 milyar dolar olurken geçmiş yıllara göre azalış mevcut. Bu azalma global şartların etkisiyle oluşurken fiyat istikrarının sağlanamaması da sürece olumsuz yansıyor.</p><h2>FAİZ ORANLARI VE GÜVENLİK ARAYIŞI</h2><p>Yabancı yatırımcıların yatırım yapma isteğini belirleyen temel etmenlerden biri faiz oranları. Küresel düzeyde yüksek seyreden faizler yabancı yatırımcıları yatırım yapmaktan ziyade faiz gelirlerine yönlendiriyor. Ek olarak enflasyonun artış eğilimine girmesi yatırımcıların kararını olumsuz yönde etkiliyor. Bölgesel çatışmaların yaygınlaşmaya başladığı 2022’den günümüze kadar da yatırımcılar yatırım yapmaktan geri duruyor ve yüksek faize yönelebiliyor. Veya daha güvenlikli gördükleri ülke ve coğrafyaları tercih edebiliyorlar. Tecrübe edilen olumsuzlara rağmen Türkiye’nin istikrarlı bir güven adası şeklinde yatırımcıları kendine çektiği ve daha fazla potansiyel taşıdığı söylenebilir. Çevre ülkelerine gelen yabancı yatırımcılar enerji sektörü ağırlıklı yatırım yaparken Türkiye imalat sanayi ve teknolojide öne çıkıyor. Yabancı yatırımcının Anadolu topraklarına ilgisinin arkasında ise sadece güçlü imalat sanayi değil genç insan kaynağı ve üretim gücü gibi etmenler bulunuyor. Bu nedenle 2026-2028 dönemi yabancı yatırımcılar acısından geçmiş 6 seneye kıyasla daha olumlu bir eğilim gösterebilir.</p><h2>KÖRFEZ VE BATI ASYALI YATIRIMCI GÜVENLİ LİMAN ARAYIŞINDA</h2><p>2003-2025 aralığında Türkiye 300 milyar dolara yakın doğrudan yabancı yatırım çekti. Ülkeye gelen yabancı yatırımcılar arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve ABD gibi aktörler üst sırada yer aldılar. Son dönemde de benzer bir trend görülüyor ve Batılı ülkelerden Türkiye’ye yabancı yatırımcılar geliyor. Ancak Körfez’de başlayan ve global ölçekli bir krize dönüşen çatışma Batılı ülkelerden ziyade Batı Asyalı yatırımcıları farklı bölgelerde yatırım yapmaya itiyor. İran-ABD-İsrail arasındaki çatışmanın boyutları göz önüne alındığında jeopolitik bir kırılmanın yaşandığı ve sermayenin güvenli liman aradığı görülüyor. Avrupa’dan Asya sınırlarına kadar dünyanın en büyük ordu ve savunma sanayine sahip aktörü olarak Türkiye öne çıkıyor, ilgi görüyor. Bu ilgi güvenli bir liman niteliğinde olan ülkenin coğrafi konumu ve kendi kendine yeterli askeri kapasitesiyle Batı Asyalı yatırımcıları kendine çekebilir. Türkiye’deki yatırım stokuna ülkelere göre bakıldığında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman ve Katar gibi aktörler alt sıralarda yer alıyorlar. Bu ülkelerin Türkiye’deki toplam yatırımları 20 milyar doların altında bulunuyor.</p><h2>TÜRKİYE’DEN YABANCI YATIRIMCILAR İÇİN YENİ HAMLELER</h2><p>Körfez sermayesinin güvenlik arayışı içerisinde olduğu ve istikrarlı bir yatırım coğrafyasına ihtiyaç duyması Türkiye alternatifini güçlendiriyor. Böylesi bir dönemde Türk karar alıcılar yatırımcılar için vergileri yüzde 25’ten yüzde 9’a çekiyor ve 20 yıllık bir af getiriyor. Ek olarak gümrük vergilerini yatırımcı lehine düzenliyor ve yenilebilir enerji sektörüne yönlendirme yapıyor. Körfez sermayesinin güvenli liman arayışına paralel olarak Batılı aktörlere olan güvenin zayıflaması Türk savunma sanayiinin global ün kazandığı bir döneme denk geliyor. Benzer şekilde Suudi Arabistan-Türkiye arasında vizeler kaldırılıyor ve Suudi yatırımcılar ülkedeki enerji yatırımlarına odaklanıyorlar. Kuveyt, BAE ve Katar gibi ülkelerden Türkiye’ye yapılan diplomatik ziyaretlerde sıklaşıyor ve global ölçekli etki uyandırıyor. Ocak 2026’da Türkiye’ye doğrudan yatırım yapmış üçüncü büyük aktör olarak da BAE gözlere çarpıyor. Dubai ve Riyad gibi merkezlerden çatışma nedeniyle uzaklaşan yatırımcılar güvenlik arayışı ve istikrar nedeniyle yatırımlarını farklı bölgelere kaydırıyorlar. Böylesi bir dönemde Türkiye yabancı yatırımcılara istisna, vergi indirimi ve fırsatlar sunarak yabancı yatırım ortamında iyileştirmeye gidiyor. Global şartlar ve fırsatlar açısından yaklaşıldığında Türk imalat sanayiinin gösterdiği üretim ve ihracat potansiyeli sürece ciddi katkı sunuyor. Son yıllarda mal ve hizmet ihracatının 400 milyar doları aşarak zirve yapması bu katkının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p><p>Jeopolitik kırılmanın gerçekleştiği bir dönemde yabancı yatırımcılar için daha iyi bir yatırım ortamı yaratmayı hedefleyen Türkiye’nin adımları 2026-2028 döneminde 60 milyar doları aşan bir miktarı ülkeye çekebilir. Enerji, turizm, sanayi ve tarım gibi alanlarda ortaya konan yeni sanayileşme planları da bölgesel kalkınmanın yabancı yatırımcılarla birlikte yürütülmesine imkân sağlayabilir. Böylesi bir adım istikrar arayışındaki Körfez yatırımcısını Türkiye’ye çekme potansiyeli taşıyan önemli fırsatlardan biri. Sonuç olarak küresel çatışmanın yaygınlaştığı ve global düzenin değişim gösterdiği bir süreçte Türkiye yaşanan krizleri fırsata çevirme potansiyeline sahip. Mevcut kaotik süreçte İstanbul Finans Merkezinin Dubai ile karşılaştırması da bu nedenle önem taşıyor. Ancak fırsatın yakalanması için yabancı yatırımcılara sunulan ek teşviklerin yerinde olduğu ve yeni destek paketlerine ihtiyaç olduğu göz önünde bulundurulmalı.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/1f812d24-iy43d6hroyghnolthatkyi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump sonrası Amerika: Düzen değişir, yön kalır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799" rel="standout" />
      <description>Trump yeni bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir hal aldı. Trump çekilince, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Trump vakasını hoyrat bir siyaset dilinin Beyaz Saray’a yürüyüşü gibi okumak büyük tabloyu ıskalar. Burada sahneye çıkan şey, bir siyasetçinin mizacından ibaret olmaktan uzaktır. Burada daha derindeki bir katman konuşuyor: Amerikan kudretinin yorgunluğu, merkez gücün gecikmiş öfkesi, imparatorluk muhasebesinin sertleşen dili.</p><p>Amerika dünyaya artık başka bir gözle, kuşkuyla, maliyet hesabıyla bakıyor. Eski çağın ipek cümleleri çözülürken altta çelikten bir lügat beliriyor. Trump’ın tarih içindeki ağırlığı da burada beliriyor. Yeni bir Amerika icat ettiği için değil, çoktan yön değiştiren Amerika’ya hız, jest ve cüret verdiği için.</p><p>Trump’ın görevi 20 Ocak 2029’da sona eriyor. 3 Kasım 2026 ara seçimleri onu Beyaz Saray’dan çıkarmaz, yalnızca Kongre’nin rengini değiştirip denetimi sertleştirerek başkanlığını ani bir düşüşten ziyade uzun bir yıpranma, daralma ve kuşatma sürecine sokar. Tam da bu yüzden Trump sonrası Amerika tartışması bir takvim hesabını aşan daha derin bir meseleye açılır: Trump çekildiğinde Amerika eski haline döner mi?</p><h2>BİR DÖNEMİN SONU MU, YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİ Mİ?</h2><p>Aşikâr ki bütünüyle bir geri dönüş beklemek saflık olur. Çünkü düzenin çözülüşü Trump’la başlamadı. Irak savaşı bu çözülüşün meşruiyetini aşındırdı. Afganistan ricati Amerikan kudretinin sınırsız kapasite efsanesini tüketti. 2008 krizi küresel liderliğin iç toplumsal maliyetini görünür kıldı. Çin’in yükselişi, “entegrasyon dönüştürür” inancını dağıttı. Pandemi ve tedarik zinciri kırılmaları, serbest dolaşımın aynı zamanda stratejik bağımlılık ürettiğini gösterdi. Ukrayna savaşı Avrupa güvenliğinin faturasını yeniden Washington’ın masasına bıraktı. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller ve veri altyapısı etrafında büyüyen rekabet ise dış politika ile sanayi politikasını birbirine kilitledi. Trump bu hikâyenin mucidi sayılmaz; yoğunlaştırıcısıdır.</p><p>Bu yüzden Trump dış politikasını anlık öfke, içgüdü ve sahne refleksiyle sınırlamak yetersiz kalır. Savruk tarafları var, ani çıkışları, sabah yaptırım akşam pazarlık üreten o tanıdık oynaklık var. Yine de omurga açık. “Önce Amerika” artık miting sloganı olmaktan çıktı; devletin resmî metinlerine yerleşmiş bir siyasal akla dönüştü.</p><p>Bu aklın hükmü serttir: Amerika son otuz yılda fazla dağıldı, fazla harcadı, fazla omuzladı, rakiplerinin yükselişini kendi elleriyle finanse etti, müttefiklerinin güvenliğini ölçüsüzce sübvanse etti, kendi orta sınıfını ise bu yüklerin altına bıraktı. Buradan çıkan strateji de nettir. Sınır, göç, karteller, fentanil, ticaret, çip üretimi, enerji kapasitesi, tedarik zinciri, hepsi aynı güvenlik sözlüğüne bağlanır. Dış yardım ideolojik denetime çekilir. Ticaret, ekonomik tercih olmaktan çıkar, ulusal güç aracına dönüşür.</p><h2>KİŞİLİK İLE MÜESSES NİZAM ARASINDAKİ ÇİZGİ</h2><p>Burada kritik düğüm, Trump’a özgü olanla Trump’tan sonra da sürecek olanı ayırmaktır. Trump’a ait olan ilk alan üsluptur. Müttefiki kameralar önünde küçük düşürmek, diplomasiyi şahsi sadakat testine çevirmek, kurumsal hafızayı ayak bağı gibi görmek, jeopolitiği kültür savaşı retoriğiyle karıştırmak, karar alma süreçlerini kişiselleştirmek… Bunlar Trump’ın damgasıdır. Fakat daha derinde duran birçok başlık çok daha geniş bir devlet aklının ürünüdür.</p><p>Çin’le stratejik rekabet, kritik teknolojilerin korunması, yarı iletkenler ve yapay zekâda devlet destekli sanayi seferberliği, Avrupa’nın daha fazla askeri sorumluluk üstlenmesi, sınırın dış politika başlığına dönüşmesi, açık uçlu kara savaşlarına mesafe... Bunlar bir şahsın keyfi tercihi gibi okunamaz. Birinci Trump döneminde şekil aldı, Biden döneminde kurumsallaştı, ikinci Trump döneminde daha sert bir dille sürdü. Müesses nizam burada yıkılmış görünmüyor; yön değiştirmiş, kısmen Trumpçılaşmış görünüyor.</p><p>Tam da bu yüzden Trump klasik anlamda izolasyonist (yalıtımcı) sayılmaz. Dünyadan çekilmek istemiyor; dünyayı başka türlü yönetmek istiyor. Daha seçici, daha maliyetçi, daha pazarlıkçı, daha çıplak bir çıkar diliyle. Bir yanda sonsuz savaşların vahametinden söz ediyor, öte yanda İran’a kuvvet uyguluyor. Bir yanda NATO’yu azarlar gibi konuşuyor, öte yanda Avrupa’yı daha fazla harcamaya zorluyor. Bir yanda çok taraflı kurumlara kuşkuyla yaklaşıyor, öte yanda doların, Amerikan pazarının, teknolojik üstünlüğün ve askeri kudretin sağladığı kaldıraçtan sonuna kadar yararlanmak istiyor.</p><p>Burada geri çekilme yok; yeniden tahkim var. Amerika’nın küresel rolü tasfiye edilmiyor, yeniden fiyatlandırılıyor. Dünya artık ahlaki vaadin sahası gibi okunmuyor; korunacak çıkarların, yönetilecek risklerin ve sınanacak güç dengelerinin sert haritası gibi okunuyor.</p><p>Trump sonrasında ilk değişecek alan da burası değil, üslup olacak. Müttefiklerle kurulan cümleler yumuşar. NATO’ya bağlılık daha öngörülebilir bir dille ifade edilir. Diplomasi kurumları nefes alır. Dış yardım bütünüyle eski ihtişamına kavuşmasa bile toparlanır. Tarife siyaseti kaba bir balyoz olmaktan çıkıp daha hedefli bir araca dönüşebilir. Fakat büyük eksen yerinde kalır. Çin’e karşı sertlik sürer. Teknoloji güvenliği devam eder. Kritik mineraller, veri akışları, yapay zekâ altyapısı, çip üretimi, deniz yolları, enerji güvenliği ve Avrupa’nın savunma yükü yeni dönemin ana dosyaları olmayı sürdürür.</p><p>Çünkü eski düzeni mümkün kılan tarihsel hava artık dağılmış durumda. 1990’ların tek kutuplu güveni yok. Serbest ticaretin kendiliğinden barış ve refah üreteceğine dönük rahatlık yok. Çin’i sisteme daha fazla bağladıkça benzerleşeceği inancı yok. Avrupa’yı sonsuza kadar Amerikan omuzlarında taşımanın içeride bedel üretmeyeceği fikri de yok.</p><h2>GERİ DÖNMEYECEK OLAN NEDİR?</h2><p>Bu sürekliliğin en açık göründüğü alanlar dört başlıkta toplanıyor. Çin dosyasında rekabet ile pazarlık aynı anda yürüyecek; çiplerde sertlik, finans baskısı arttığında seçici yumuşama, teknoloji transferinde fren, askeri dengede tahkim. Avrupa dosyasında esas mesele artık ittifakın sürüp sürmeyeceği değil, yükün nasıl paylaşılacağı. Orta Doğu’da Washington daha az görünmek isteyebilir fakat daha az belirleyici olmayı kabul etmek istemez; enerji yolları, boğazlar, İsrail’in güvenliği, İran’ın kapasitesi bu bölgeyi masada tutar.</p><p>Batı Yarımküre’de ise göç, karteller, sınır, Panama ve Latin Amerika’daki Çin etkisi iç politika dipnotu olmaktan çıkmıştır. Yeni Amerikan aklı yarımküreyi yeniden jeopolitik merkez olarak okuyor. Bu yüzden Trump çekilse bile hudut meselesi insani bir başlıkla sınırlı kalmaz; egemenlik, güvenlik ve rejim kapasitesi sorunu olarak yaşamayı sürdürür.</p><p>Son kertede hüküm açık: Trump bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha ekonomik, daha teknolojik, daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir yatağa yerleşti. Trump çekilir, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</p><p>Tarihte asıl kalıcı olan, kurulan kurumlardan çok meşru kılınan histir. Trump’ın meşru kıldığı his şudur: Dünya artık sınırsız bir vaat sahası sayılmaz; maliyeti olan bir mücadele alanıdır. Bu duygu bir seçim gecesiyle dağılmaz. O yüzden ABD, Trump öncesine dönmez. En fazla yeni evinin duvarlarını daha zarif bir dille örer. İçeride kalan sertlik ise yerinde durur. Okunması gereken gerçek budur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/a18a4e9f-8v5mxthq5lp2vmtk5pc6.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermenistan sınırlarını aşacak kritik seçim kapıda</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499" rel="standout" />
      <description>7 Haziran seçimleri, Paşinyan için bir iktidar testinin ötesinde Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı bir eşik. Dolayısıyla Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik önem taşıyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan / Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Erivan, mayıs ayının ilk günlerinde yalnızca diplomatik toplantılara değil, Ermenistan’ın dış politika açılımını görünür kılan sembolik bir sahneye ev sahipliği yaptı. 4 Mayıs 2026’da Avrupa Siyasi Topluluğu’nun 8. Zirvesi Ermenistan’ın başkenti Erivan’da toplanırken, bu toplantıyı tamamlayan ikinci önemli adım olarak 4–5 Mayıs tarihlerinde ilk AB–Ermenistan Zirvesi gerçekleştirildi. Bu diplomatik yoğunluğu daha önemli kılan unsurlardan biri de Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i zirveye davet etmesiydi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın Erivan’da bulunması ve Aliyev’in video mesaj göndermesi, Güney Kafkasya’daki normalleşme sürecinin somut bir diplomatik zemine taşındığını göstermektedir.</p><h2>BÖLGESEL DÜZENİ ETKİLEYECEK</h2><p>Avrupa Siyasi Topluluğu, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalinin ardından Avrupa kıtasında siyasi diyalog ve stratejik eşgüdüm ihtiyacına cevap olarak ortaya çıkmıştı. Moskova’nın nüfuzunun uzun yıllar belirleyici olduğu Güney Kafkasya’da Erivan’ın Türkiye dahil olmak üzere Batı ile temaslarını artırması, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir döneme işaret ediyor. Bu dönüşümün arka planında Dağlık Karabağ Savaşlarının yarattığı güvenlik kırılması, Rusya’nın Ermenistan nezdinde azalan güvenilirliği, Batı’nın bölgeye artan ilgisi ve Türkiye-Azerbaycan hattıyla normalleşme arayışı bulunuyor. Bu nedenle Ermenistan’da gerçekleştirilecek 7 Haziran seçimleri, bu ülkenin iç siyasetini aşarak Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik bir önem taşımaktadır.</p><h2>DAĞLIK KARABAĞ SONRASI SİYASİ DÖNÜŞÜM </h2><p>2018’de Kadife Devrim ile iktidara gelen Nikol Paşinyan, özellikle İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan dış politikasında daha gerçekçi ve uzlaşmacı bir çizgi izlemeye başladı. Bağımsızlıktan 2018’e kadar Ermenistan siyasetinde etkili olan Karabağ kökenli eski elitler ve diasporanın sert muhalefetine rağmen Paşinyan yönetimi, hem iç politikada reform söylemini hem de dış politikada normalleşme arayışını sürdürdü. Bu çerçevede Erivan, ülkeyi bölgesel izolasyondan çıkarmak ve kırılgan ekonomisini toparlamak amacıyla Türkiye ve Azerbaycan ile diplomatik temaslarına devam etmektedir. </p><p>Bu dönüşümün en dikkat çekici boyutlarından biri Rusya ile ilişkilerde yaşanmaktadır. Paşinyan’ın muhalefet yıllarında da belirgin olan Moskova’ya mesafeli tutumu, 2020 savaşı ve özellikle 2023’te Dağlık Karabağ’daki statükonun tamamen değişmesi sonrası daha görünür hale geldi. Nitekim Erivan’ın Şubat 2024’te Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne katılımını askıya aldığını açıklaması ise Ermeni dış politikasındaki “eksen kayması” tartışmalarını güçlendirdi. </p><p>Bu noktada Batı’nın Ermenistan’a yönelik siyasi ve ekonomik desteği, Paşinyan hükümetinin Avrupa’ya yönelme iradesiyle birlikte Rusya’nın bölgede zayıflayan nüfuzunun yarattığı jeopolitik boşlukla da doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Paşinyan’ın çizgisi, Ermenistan’ı Rusya merkezli eski güvenlik anlayışından çıkarıp Batı, Türkiye ve Azerbaycan ile temaslara dayalı yeni bir bölgesel gerçekliğe uyarlama çabası taşımaktadır. </p><h2>MOSKOVA’NIN GÖLGESİ </h2><p>Ermenistan’ın Batı’ya yönelimi, Moskova’nın Erivan üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Gümrü’deki 102. askeri üssü varlığını sürdürürken, enerji, bankacılık, demiryolları ve stratejik altyapı alanlarındaki Rus etkisi devam etmektedir. Paşinyan hükümeti sınır güvenliğini kademeli olarak Rus unsurlarından devralmaya başlasa da Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlılığı bir anda sona erecek düzeyde değildir. Bu nedenle Erivan’ın Batı’ya açılımı, Moskova’dan kopuştan çok bir dengeleme çabası olarak okunmalıdır.</p><p>Buna karşılık Rusya, Erivan’ın Avrupa ile yakınlaşmasını ve Paşinyan’ın tutumunu baskı altına almaya çalışıyor. Rusya’nın Ermeni maden suyu ve konyak ithalatına yönelik kısıtlamaları, ucuz doğalgaz tedarikinin tehlikeye girebileceğine dair uyarılar ve Ermenistan’ın AB çizgisine yaklaşmasının “Rusya karşıtı yörüngeye çekilme” olarak sunulması, Kremlin’in ekonomik ve siyasi baskı araçlarını devrede tuttuğunu gösteriyor. AB’nin Ermenistan’da siber saldırılar, dezenformasyon ve yasa dışı finansal akışlarla mücadele amacıyla yeni bir sivil misyon kurması da bu rekabetin seçim süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo, 7 Haziran seçimlerini Paşinyan için bir iktidar testinin ötesine taşıyarak Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı kritik bir eşiğe dönüştürüyor.</p><h2>PAŞİNYAN’A KARŞI ESKİ CEPHE </h2><p>Moskova’nın baskısı, Ermenistan iç siyasetinde de karşılıksız değildir. 7 Haziran seçimlerinde Paşinyan’ın karşısındaki muhalefet, tek ve bütünlüklü bir programdan çok eski düzen aktörlerinin, diaspora ve Rusya’ya yakın çevrelerin, kilisenin ve milliyetçi yapıların oluşturduğu parçalı bir cephe görünümündedir. Bu cephenin öne çıkan iki ismi eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ile Ermeni-Rus iş insanı Samvel Karapetyan’dır. Koçaryan’ın temsil ettiği çizgi, Karabağ kökenli eski elitler ve Taşnak çevreleriyle bağlantılı, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi “taviz” olarak gören daha sert ve Moskova’ya yakın bir dış politika anlayışına dayanmaktadır.</p><p>Karapetyan ise Rusya’da edindiği ekonomik güç ve Güçlü Ermenistan hareketiyle, seçim yarışında Paşinyan karşıtı cephenin diğer önemli aktörü olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda Ermenistan’daki Rusya bağlantılı eski güç ağlarının siyasi karşılığını temsil etmektedir. Buna karşılık Paşinyan, Batı ile bağların güçlendirilmesini, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi ve ekonominin dışa açılarak toparlanmasını savunuyor. Bu nedenle 7 Haziran seçimleri, klasik bir iktidar-muhalefet yarışından çok Ermenistan’ın Rusya’ya yakın eski güvenlik anlayışı ile Batı’ya ve bölgesel normalleşmeye açık yeni yönelimi arasında yapılacak bir tercih niteliği taşımaktadır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822860" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp" data-title="Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün" data-url="/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4823137" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp" data-title="Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?" data-url="/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/a4fb5d81-cesjw415426r7uwr2rww4j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük güçlerin krizi ve Türk dünyası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ainur Nogayeva / Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu günlerde iki önemli görüşme konuşuluyor. Bunlar, kapsamı ve katılımcılar bakımından farklı olsa da aynı düzlemde yer alıyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyareti, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti ve ardından Türkistan’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesi. </p><h2>KÜRESEL SİSTEMDEKİ KRİZ </h2><p>Küresel sistem tarihsel bir kırılma döneminden geçiyor. Soğuk Savaş sonrası kurulan ve ABD’nin merkezinde yer aldığı düzen artık eski gücünü koruyamıyor. Washington ile Pekin arasındaki rekabet derinleşirken, Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki krizler ve enerji güvenliği tartışmaları dünya siyasetini yeniden şekillendiriyor. Trump-Xi görüşmesi, kırmızı çizgilerin belirlenmesi veya kontrollü rekabet tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir.</p><p>İşte bu süreçte dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, orta ölçekli güçlerin artık yalnızca büyük aktörlerin etkisine maruz kalan pasif ülkeler olmaktan çıkmasıdır. Özellikle TDT çatısı altında şekillenen yeni jeopolitik yaklaşım, Avrasya’da alternatif bir denge üretmeye çalışıyor.</p><p>Bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortaya koyduğu vizyon belli. Asıl hedef; enerji, ulaştırma, lojistik, dijital altyapı ve diplomasi alanlarında bölgesel dayanıklılık oluşturmak. Çünkü Türkistan ülkeleri artık tek bir güce bağımlı olmanın ciddi riskler doğurduğunu görüyor. Ukrayna savaşı, yaptırımlar, tedarik zinciri krizleri ve küresel enerji gerilimleri bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.</p><h2>ORTA KORİDORUN ÖNEMİ </h2><p>Çin’den başlayıp  Türkistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu hat artık yalnızca bir ticaret yolu değil, yeni dünya düzeninin stratejik omurgalarından biri olarak görülüyor. Daha önce Rusya üzerinden geçen kuzey güzergâhı güvenlik ve yaptırım riskleri nedeniyle zayıflarken, Kızıldeniz ve Orta Doğu hattı da çatışmalar nedeniyle kırılgan hale geldi. Böylece Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye’nin geliştirdiği Orta Koridor, Avrasya’nın en kritik alternatiflerinden biri haline dönüştü.</p><p>Kazakistan Hazar’daki Aktau ve Kurık limanlarını büyütüyor; Azerbaycan Bakü-Alat limanını bölgesel merkez haline getirmeye çalışıyor; Türkiye ise Kars üzerinden Avrupa bağlantısını güçlendiriyor. Bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleri sadece yol ve liman inşa etmiyor; aynı zamanda ortak gümrük sistemleri, dijital geçiş mekanizmaları ve lojistik entegrasyon üzerinde de çalışıyor. Yani mesele artık sembolik iş birliği değil, gerçek bir bölgesel ekonomik mimari kurma çabasıdır.</p><h2>ENERJİDE ÇEŞİTLENDİRME </h2><p>Enerji alanında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Azerbaycan Avrupa’nın enerji güvenliği açısından kritik bir aktöre dönüşürken, Türkiye kendisini Hazar, Orta Doğu ve Avrupa arasında bir enerji merkezi olarak konumlandırıyor. Kazakistan ve Türkmenistan ise petrol ve doğalgaz ihracatında yalnızca tek bir güzergâha bağlı kalmak istemiyor. Bu nedenle yeni boru hatları, LNG projeleri ve elektrik bağlantıları üzerinde çalışmalar hız kazanıyor.</p><h2>YENİ REKABET SAHASI </h2><p>Ancak bu jeopolitik dönüşüm yalnızca bölge ülkelerinin iradesiyle şekillenmiyor. Çünkü Trump-Xi görüşmeleri çerçevesinden bakarsak, Türkistan’ın günümüzde aynı zamanda ABD ile Çin arasındaki büyük rekabetin önemli sahalarından biri haline geldiği de söylenebilir. </p><p>Çin açısından bölge kritik öneme sahip: Öncelikle, Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara bağlantılarının merkezi olması ve Pekin yönetiminin Orta Asya’yı, Sincan bölgesinin güvenliği açısından stratejik bir tampon alan olarak görmesi. Ve tabii enerji dönüşümü çağında büyük önem kazanan uranyum, nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından bölgenin sahip olduğu zengin kaynaklar…Bu nedenle Çin, demir yollarından enerji tesislerine, maden yatırımlarından dijital altyapıya kadar milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor.</p><p>ABD ise son yıllarda bölgeye yönelik yaklaşımını değiştirdi. Afganistan merkezli güvenlik politikalarının yerini artık ekonomi, teknoloji, kritik mineraller ve alternatif ulaştırma koridorları aldı. Washington, Orta Asya’nın tamamen Çin’in ekonomik etkisi altına girmesini istemiyor. Bu nedenle ABD, bölge ülkelerine teknoloji, yatırım, enerji dönüşümü ve lojistik alanlarında alternatif ortaklıklar sunmaya çalışıyor. Kısacası, Çin nerede ise ABD orada.</p><p>Çin altyapı ve hızlı yatırım vaat ediyor; ABD ise teknoloji, finans ve küresel pazarlara erişim imkânı sunuyor. Fakat Türkistan devletleri bu iki güç arasında kesin bir tercih yapmak istemiyor. Tam tersine, çok yönlü / denge politikası izleyerek manevra alanlarını korumaya çalışıyorlar.</p><h2>ÜÇÜNCÜ YOL MÜMKÜN </h2><p>İşte Türk Devletleri Teşkilatı’nın asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Teşkilat, bölge ülkelerine yalnızca kültürel dayanışma değil, aynı zamanda jeopolitik esneklik sağlıyor. Türkiye NATO ile ilişkilerini sürdürürken Çin ve Rusya ile de temas kurabiliyor; Kazakistan aynı anda Rusya, Avrupa, Çin ve ABD ile iş birliği geliştirebiliyor; Azerbaycan enerji ve lojistik merkezi olarak stratejik ağırlığını artırıyor.</p><p>Sonuç olarak bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın öncülük ettiği süreç, yalnızca “Türk dünyası söylemi” değildir. Bu yapı, parçalanan küresel düzen içerisinde Büyük Güç statüsüne ulaşmamış, ama sorumlu davranan devletlerin ayakta kalma ve kendi jeopolitik alanlarını oluşturma arayışıdır. Büyük güçler dünyayı yeniden paylaşmaya çalışırken, Türk dünyası kendi kaderini yalnızca dış aktörlerin kararlarına bırakmamaya çalışıyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/4e177aa9-xg064smttpqtpeucuky8d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" rel="standout" />
      <description>Tanımlama üstünlüğü modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Bülbül / Nuh Naci Yazgan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Batı’da yalnızca siyaset ve güç dengeleri değil, bu dengeleri anlamlandıran kavramlar ve bu kavramlar etrafında kurulan söylem de büyük ölçüde Batı ve Avrupa merkezli siyasi, akademik ve medyatik aktörler tarafından üretilmekte ve şekillendirilmektedir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “soykırım” gibi kavramlar, çoğu zaman evrensel ve tarafsız kategoriler olarak sunulsa da gerçekte belirli bir güç düzeninin içinden doğar ve o düzeni yeniden üretir. Bu nedenle küresel düzeyde yaşanan pek çok tartışma, yalnızca olayların kendisi üzerinden değil, bu olayların hangi kavramlarla ve hangi söylem içinde adlandırıldığı üzerinden de yürütülür. Tam da bu noktada şu tespit çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkar: Bu söylemi kimin belirlediği tartışmalı olabilir; ancak kimin belirleyemediği açıktır: Müslümanlar. </p><p>Zeliha Eliaçık’ın bu tespiti, Batı’daki İslam tartışmalarının ötesine geçen daha geniş bir gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca İslam’ın, Müslümanların, Filistin’in veya Orta Doğu’nun nasıl anlatıldığı değildir; asıl mesele, bu gerçekliklerin hangi kavramlarla ve kimin tarafından tanımlandığıdır. </p><p>Bugün Gazze’de yaşananları, Filistin direnişini, İsrail’in işgal siyasetini ya da Müslümanların yaşadığı dramı ve buna bağlı öfkeyi gerçekten anlamak istiyorsak, önce şu soruyu sormamız gerekir: Hakikati kim adlandırıyor/belirliyor?</p><h2>DEUTUNGSHOHEIT: GÖRÜNMEZ AMA BELİRLEYİCİ GÜÇ </h2><p>Almanca’da bu durumu çok iyi karşılayan bir kavram vardır: Deutungshoheit. Türkçeye “tanımlama üstünlüğü”, “anlamlandırma yetkisi” ya da “yorumlama egemenliği” olarak çevrilebilir. Ancak bu kavram basitçe “yorum yapmak” anlamına gelmez. Deutungshoheit, bir olayın, bir kavramın ya da toplumsal gerçekliğin nasıl anlaşılacağını belirleme gücüdür. Yani mesele sadece konuşmak değil; hangi sözün makul, hangi yorumun meşru, hangi kavramın geçerli sayılacağını belirlemektir. Bir olayı “soykırım” olarak mı, “savaş” olarak mı, “meşru müdafaa” olarak mı, “terörle mücadele” olarak mı tanımladığınız, o olaya verilecek ahlaki, siyasi ve hukuki tepkiyi de büyük ölçüde belirler.</p><p>Bu nedenle tanımlama üstünlüğü, modern dünyanın en görünmez ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Bir tanım yeterince tekrarlandığında artık tanım gibi değil, gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlar. “Güvenlik operasyonu”, “önleyici saldırı”, “insani müdahale”, “terörle mücadele”, “radikalleşme”, “ılımlılık”, “uluslararası toplum” gibi kavramlar bu yüzden yalnızca kelime değildir; her biri belirli bir dünya görüşünü ve güç ilişkisini taşır.</p><h2>SADECE CEVAPLARI DEĞİL SORULARI DA BELİRLİYOR</h2><p>Tanımlama üstünlüğünün kaynağı yalnızca bilgi değildir; bilgi ile gücün birleşimidir. Modern dünyada uzmanlar, akademisyenler, gazeteciler, hukukçular, diplomatlar, düşünce kuruluşları ve dijital platformlar birlikte bir anlam düzeni oluştururlar. Bu düzen içinde bazı yorumlar “bilimsel”, bazıları “makul”, bazıları “tarafsız”, bazıları ise “aşırı”, “ideolojik” veya “tehlikeli” sayılır. Böylece tartışma daha başlamadan sınırları çizilmiş olur.</p><p>Bu noktada güç yalnızca başkalarına bir şey yaptırma kapasitesi değildir. Güç, aynı zamanda başkalarının hangi seçenekleri mümkün göreceğini belirleme kapasitesidir. Bir toplumun önüne yalnızca iki seçenek koyarsanız, üçüncü seçeneği savunanları gerçekçi olmamakla suçlayabilirsiniz. Bir meseleyi “güvenlik” başlığı altına yerleştirirseniz, adalet talebini kolayca ikincil hale getirebilirsiniz. Bir direnişi “terör” olarak adlandırırsanız, o direnişi doğuran işgal koşullarını tartışma dışına itebilirsiniz. İşte tanımlama üstünlüğü tam da burada işler: Sadece cevapları değil, soruları da belirler.</p><h2>KAVRAMLAR ÜZERİNDEKİ HEGEMONYA </h2><p>Batı’nın küresel üstünlüğü uzun süre askeri, ekonomik ve teknolojik güç üzerinden tartışıldı. Fakat belki de en kalıcı üstünlük biçimi kavramlar üzerindeki üstünlüktür. Çünkü kavramı belirleyen, tartışmanın sınırlarını da belirler. Batı, modern dönemde sadece sömürgecilik, sermaye, askeri ittifaklar ve teknolojik kapasite üretmedi; aynı zamanda dünyayı anlamlandıran kategorileri de üretti. Neyin “medeniyet”, neyin “barbarlık”; kimin “demokrat”, kimin “otoriter”; hangi şiddetin “terör”, hangi şiddetin “güvenlik operasyonu”; hangi ölümün “trajedi”, hangi ölümün “kaçınılmaz yan zarar” olduğu çoğu zaman Batı merkezli kavramlarla belirlendi.</p><h2>GAZZE: KELİMELER ÜZERİNDE BİR MÜCADELE </h2><p>Gazze meselesi, Batı’nın tanımlama üstünlüğünün en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İsrail’in Gazze’de on binlerce sivili hedef alan soykırımı karşısında Batı kamuoyunda uzun süre egemen olan çerçeve “İsrail’in kendini savunma hakkı” oldu. Böylece meselenin merkezine işgal, abluka ve sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi değil; İsrail’in güvenliği yerleştirildi. Filistinlilerin yaşadığı yıkım ise çoğu zaman “trajedi”, “insani kriz” ya da “savaşın bedeli” gibi edilgen kavramlarla anlatıldı.</p><p>Tanımlama üstünlüğü çoğu zaman açık bir yalanla işlemez. Bazı gerçekleri öne çıkarır, bazılarını görünmez hale getirir. Bazı ölümler “katliam”, bazıları “yan hasar”; bazı saldırılar “terör”, bazıları ise “operasyon” olarak sunulur. Böylece ahlaki tepki de önceden biçimlendirilmiş olur.</p><p>Gazze’deki en büyük mücadelelerden biri bu yüzden kelimeler üzerindedir: Yaşananların adı nedir? Eğer buna yalnızca “savaş” denirse, iki taraflı ve simetrik bir çatışma iması güçlenir. “İnsani kriz” denirse, yıkımın faili geri plana düşer. “Soykırım” denirse, artık mesele sadece İsrail-Filistin çatışması olmaktan çıkar; insanlığın ortak hukuk ve ahlak düzeninin çöküşü haline gelir.</p><h2>BİR OLAY, İKİ ANLATI</h2><p>Aynı olayın farklı kelimelerle anlatılması, farklı dünyalar kurar. “Gazze’de insanlar ölüyor” cümlesi ile “İsrail Gazze’de sivilleri öldürüyor” cümlesi aynı şeyi söylemez. Birincisinde ölüm vardır ama fail belirsizdir. İkincisinde fail görünür hale gelir. “Gazze’de açlık yaşanıyor” demekle “Gazze aç bırakılıyor” demek de aynı değildir. İlki doğal afet çağrışımı yapar; ikincisi ise siyasi ve askeri bir tercihe işaret eder. Tanımlama üstünlüğü, çoğu zaman bu edilgen ve etken cümleler arasındaki farkta gizlidir.</p><p>İsrail’in Sumud insani yardım filosuna yönelik uluslararası hukuku ihlal eden müdahalesi de bu mücadelenin güncel örneklerinden biridir. Batı medyasında olay çoğu zaman “güvenlik önlemi” ya da “kontrol operasyonu” olarak sunuldu. Oysa ortada silahlı bir tehdit değil, sivil bir insani yardım girişimi ve engellenen bir vicdan vardı. Böylece olayın kendisi değil, olayın nasıl adlandırıldığı belirleyici hale geldi. Bir taraf yardım götürürken diğer taraf bunu “provokasyon” olarak tanımlayabildi. Sumud örneği, Gazze’deki mücadelenin yalnızca sahada değil, kavramlar düzeyinde de sürdüğünü göstermektedir.</p><h2>TANIMLAYAN HÜKMEDER </h2><p>Bu noktada hukuk da tarafsız bir alan olmaktan çıkar. “Soykırım”, “işgal”, “orantılılık”, “meşru müdafaa” ve “savaş suçu” gibi kavramlar yalnızca teknik hukuk terimleri değildir; büyük siyasi sonuçlar doğuran tanımlardır. Bir eylemin “soykırım” olarak adlandırılmasıyla “aşırı güç kullanımı” olarak adlandırılması arasında yalnızca kelime farkı değil; sorumluluk ve ahlaki hüküm farkı da vardır.</p><p>Almanya örneği bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. Nazi geçmişiyle yüzleşme üzerine kurulan hafıza kültürü, başlangıçta önemli ve ahlaki bir yüzleşme pratiği iken, zamanla İsrail eleştirisini bastıran bir söylemsel denetim aracına dönüşebilmiştir. “Bir daha asla” ilkesi, evrensel olarak bütün soykırımlara, bütün sivillere ve bütün ezilen halklara dönük bir ahlaki çağrı olması gerekirken, yalnızca İsrail devletinin güvenliğiyle özdeşleştirilmektedir. Böylece hafıza, eleştirel bir bilinç üretmek yerine, bugünün hakikatini belirleyen bir sınır çizme mekanizmasına dönüşmektedir.</p><h2>GERÇEKLİĞİN YENİ SAHİPLERİ </h2><p>Bu kavram iktidarının bir diğer boyutu da medyadır. İnsanlar olaylara çoğu zaman doğrudan değil, medya aracılığıyla temas eder. Haber başlıkları, görüntü seçimi, uzman yorumları ve sosyal medya algoritmaları olayların nasıl algılanacağını belirler. Gazze’de bir hastane bombalandığında başlığın “İsrail hastaneyi vurdu” mu yoksa “Gazze’de patlama meydana geldi” mi olduğu bile büyük fark yaratır. Bir çocuk öldürüldüğünde “İsrail saldırısında çocuk öldü” demekle “çatışmada çocuk hayatını kaybetti” demek aynı şey değildir. Birincisinde fail vardır; ikincisinde ölüm sanki kendiliğinden gerçekleşmiştir.</p><p>Dijital çağda bu güç daha da karmaşık hale gelmiştir. Artık yalnızca gazeteler ve televizyonlar değil, algoritmalar da neyin görünür olacağını belirlemektedir. Böylece tanımlama üstünlüğü, insan editörlerden sosyal medya algoritmalarına taşınmış; mesele yalnızca söylem değil, veri ve görünürlük meselesi haline gelmiştir.</p><p>Batı’nın bu üstünlüğünün arkasında yalnızca askeri güç değil; üniversiteler, medya ağları, yayınevleri, hukuk kurumları, düşünce kuruluşları ve dijital platformlardan oluşan geniş bir altyapı vardır. Bu ağlar yalnızca bilgi üretmez; hangi bilginin geçerli sayılacağını da belirler. </p><h2>KAVRAM ÜRETEMEYEN KAYBEDER </h2><p>Fakat burada sadece Batı’yı suçlamak yeterli değildir. Müslüman dünyanın da ciddi bir kavram üretme sorunu vardır. Çoğu zaman tepkisel ve savunmacı bir dil kullanılmakta; uzun vadeli kavramsal ve kurumsal bir söylem inşa edilememektedir. Oysa kendi kavramını kuramayan, başkasının kavramları içinde konuşmak zorunda kalır.</p><p>Bu noktada mesele yalnızca “sesimizi duyuralım” meselesi değildir. Asıl mesele, sesin hangi kavramlarla ve hangi kurumlarla desteklendiğidir. “Bizsiz, bizim hakkımızda hiçbir şey” ilkesi burada hayati hale gelir. Filistinliler hakkında konuşulacaksa, Filistinliler özne olmalıdır. </p><h2>NASIL MÜCADELE EDECEĞİZ? </h2><p>Tanımlama üstünlüğüne karşı yapılması gereken ilk şey, kavramların masum olmadığını fark etmektir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “antisemitizm” gibi kavramlar her kullanıldığında şu soru sorulmalıdır: Bu kavramı kim kullanıyor? Kime karşı kullanıyor? Kimi görünür, kimi görünmez kılıyor? Hangi eylemi meşrulaştırıyor? Hangi acıyı değersizleştiriyor?</p><p>İkinci olarak alternatif kavramlar ve alternatif kurumlar üretmek gerekir. Çünkü tanımlama üstünlüğü yalnızca bireysel tepkilerle değil; akademik, medyatik ve hukuki kurumlar üzerinden kurulmaktadır. Kavram üretemeyen toplumlar, başkalarının kavramlarıyla savunma yapmak zorunda kalır.</p><p>Bu çerçevede Türkiye’nin İsrail’e yönelik kullandığı “işgalci devlet”, “terör devleti” ve “haydut devlet” gibi kavramlar da alternatif bir tanımlama çabasını göstermektedir. Bu dil, Batı’nın İsrail’i “kendini savunan devlet” olarak konumlandıran egemen söylemine karşı açık bir meydan okumadır.</p><h2>KELİMELERLE KURULAN BİR DÜNYA </h2><p>Sonuçta Gazze bize sadece İsrail’in zalimliğini değil, Batı’nın hakikati adlandırma ve yeniden üretme gücünü de gösterdi. Bugün asıl mücadele yalnızca toprak, silah, diplomasi ya da ambargo üzerinden yürümüyor; kelimeler üzerinden de yürütülüyor. Çünkü bu dünyada bir şeyi adlandıran, çoğu zaman ona nasıl davranılacağını da belirliyor.</p><p>Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Gazze’de ölen çocukların adı ne? “Savaş zayiatı” mı, “insani trajedi” mi, yoksa “soykırımın kurbanları” mı? Filistin direnişi “terör” mü, yoksa “işgale ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele” mi?</p><p>Bu soruların cevabı sadece dil meselesi değildir. Bu cevaplar, kimin insan sayıldığını, kimin yasının tutulduğunu, kimin hukuk tarafından korunduğunu ve kimin öldürülebilir kabul edildiğini belirler. Tanımlama üstünlüğü bu yüzden modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" rel="standout" />
      <description>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgulayan alternatif paradigma öneriyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Kösemen / Küratör</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de çağdaş sanat piyasası, son yirmi yılda önemli bir görünürlük kazanmış olsa da hâlâ yapısal sorunlar ve kırılgan dinamikler içinde varlığını sürdürmektedir. Bir yandan genç ve üretken sanatçı kuşağıyla dikkat çeken bu alan, diğer yandan kurumsallaşma eksikliği, ekonomik dalgalanmalara açıklık ve sınırlı uluslararası temsil gibi temel problemlerle karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’de çağdaş sanat ekosistemi, yüksek potansiyel ile yapısal istikrarsızlık arasında salınan bir yapı sergiler.</p><p>Türkiye’nin en belirgin avantajlarından biri genç ve dinamik sanatçı havuzudur. Özellikle İstanbul merkezli üretim disiplinlerarası yaklaşımı, politik ve toplumsal meselelerle kurduğu ilişki ve küresel sanat diliyle kurduğu bağ sayesinde öne çıkmaktadır. Yeni kuşak sanatçılar yalnızca yerel bağlamda değil, uluslararası ölçekte de okunabilir işler üretirken sanat fuarları, bağımsız inisiyatifler ve alternatif sergileme alanları da bu üretimin görünürlüğünü artırarak piyasanın canlı kalmasına katkıda bulunmaktadır.</p><h2>SANATÇININ ÖZERKLİĞİNE DAYALI BİR DESTEK MODELİ </h2><p>Küme Vakfı’nın “ArtıKüme” başlığı altında geliştirdiği sanat destek modeli, günümüz sanat üretim pratiklerine yönelik eleştirel bir müdahale olarak okunabilir. Bu model, sanat üretimini siparişe dayalı, yönlendirilmiş ya da belirli beklentilere göre şekillenen bir çerçevenin dışına taşımayı hedeflerken, sanatçının özerkliğini merkeze alan bir yaklaşım benimser.</p><p>ArtıKüme yalnızca maddi ya da kurumsal bir destek mekanizması değil, aynı zamanda düşünsel bir özgürleşme alanı olarak işlev görür. Sanatçının kendi pratiğinden yola çıkarak yeni yorumlar geliştirebilmesine olanak tanıyan bu yapı, bireysel üretim ile toplumsal bağlam arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı amaçlar. Böylece model, günümüz sanat dünyasında sıkça tartışılan bağımsızlık, sürdürülebilirlik ve üretim koşulları gibi meseleleri yeniden düşünmeye açar. Özellikle sipariş bazlı ve çıktı odaklı sistemlerin baskın olduğu bu ortamda sürece odaklanarak sanatçının deneysel alanını genişletir ve risk alma kapasitesini artırır.</p><h2>GERÇEKLİK ALGISINA ELEŞTİRİ VE DENEYİMİN MERKEZİLİĞİ </h2><p>Küme Vakfı’nın çıkış noktası çağdaş dünyanın giderek daralan gerçeklik algısına yönelik bir eleştiriye dayanır. Küresel ölçekte yaşanan politik, ekonomik ve kültürel sıkışmışlıklar bireyin deneyim alanını sınırlarken, mevcut kurumsal yapıların bu sınırlılığı aşmakta yetersiz kaldığı görülmektedir.</p><p>Vakıf, bu tespitten hareketle çözümü dışsal yapılardan ziyade insan deneyiminin öznel boyutlarında arar. Bireyin algısını, sezgisini ve üretim kapasitesini merkeze yerleştirir. Modernitenin rasyonel ve ölçülebilir olanı önceleyen bilgi rejimlerine karşı, deneyimsel ve sezgisel bilgi biçimlerini de geçerli kılan daha kapsayıcı bir perspektife işaret eder.</p><p>Bu noktada sanat, hem bireysel hem de kolektif hafızaya temas edebilme gücü sayesinde ayrıcalıklı bir konum kazanır. Sanatsal üretim yalnızca mevcut olanı temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda henüz ortaya çıkmamış olanın imkanını da düşünmeye açar; böylece bir ifade aracının ötesine geçerek alternatif gerçekliklerin araştırıldığı eleştirel bir düşünme pratiği haline gelir.</p><h2>BİR SERGİDEN ÖTE, DÜŞÜNSEL BİR EŞİK </h2><p>“Mümkün” başlığını taşıyan sergi, bu yaklaşımın somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Burada mümkün kavramı yalnızca gerçekleşme potansiyelini değil, aynı zamanda düşünsel bir eşiği ifade eder; henüz belirlenmemiş olan ile gerçekleşme ihtimali en yüksek olan arasında konumlanan bir alanı işaret eder.</p><p>ArtıKüme’nin çoğaltıcı ve esnek yapısıyla kesiştiğinde bu eşik yeni anlam katmanları üretir, sanatçının emeğiyle birleştiğinde üretimin maddi ve kavramsal olanakları genişler, düşünsel süreçlerle birleştiğinde teorik bir zemin oluşur, farklı sanatsal pratiklerle kesiştiğinde ise yeni ifade biçimleri ortaya çıkar.</p><p>Sergi, bir destek programı kapsamında üretilmiş eserleri bir araya getirirken, bu eserlerin ardındaki üretim süreçlerini de görünür kılmayı amaçlar. Bu yönüyle yalnızca sonuç odaklı bir sunumdan ziyade süreç odaklı bir yaklaşım benimsenir.</p><p>Sergide yer alan her çalışma, tamamlanmış bir ürün olmanın ötesinde; araştırma, deneme, karşılaşma ve dönüşüm süreçlerinin izlerini taşıyan açık uçlu öneriler olarak değerlendirilebilir. Bu durum, sanatın doğasında içkin olan belirsizlik ve çok anlamlılık potansiyelini öne çıkarır; sergi kesinlikten çok ihtimale, tamamlanmışlıktan çok oluş haline vurgu yapar.</p><h2>SANAT PRATİĞİ OLARAK DÜŞÜNME VE ÇOĞALAN ANLAM AĞLARI </h2><p>ArtıKüme kapsamında üretim gerçekleştiren sanatçılar, kendilerine sunulan bu bağımsız alanda yalnızca eser üretmekle kalmaz, aynı zamanda derin bir düşünsel sorgulama sürecine de girerler. Bu süreçte sanat pratiği, bir ifade biçimi olmanın ötesine geçerek bir düşünme yöntemi haline gelir.</p><p>Ortaya çıkan çalışmalar, tekil anlatıların sınırlarını aşarak birbirine eklemlenen, genişleyen ve çoğalan bir düşünce ağı oluşturur. Bu ağ, farklı disiplinler, deneyimler ve perspektifler arasında geçişkenlik sağlayarak yeni olasılıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlar.</p><p>Bu çerçevede Mümkün sergisi, bir sonuçtan ziyade dinamik bir süreç olarak ele alınmalıdır. Sabit ve tekil bir anlam üretmek yerine sürekli genişleyen bir ihtimaller alanına işaret eder.</p><p>İzleyici, bu alanın pasif bir gözlemcisi değil, aksine aktif bir katılımcısı olarak konumlandırılır; yalnızca görmeye değil; düşünmeye, sorgulamaya ve yeniden anlamlandırmaya davet edilir. Bu davet, bireyin kendi mümkününü kurma potansiyelini harekete geçirmeyi hedefler.</p><h2>MÜMKÜN OLANI ÇOĞALTMAK </h2><p>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair alternatif bir paradigma önerir. Bu paradigma, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgular.</p><p>Bugün, giderek daralan dünyada asıl mesele yeni olanı üretmekten çok, mümkün olanı yeniden düşünmek ve çoğaltabilmektir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821440" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/6/d622be40-r7v3z7nx1n535id0vrfvf.webp" data-title="Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı" data-url="/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821789" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/7/f857fe63-re2nowf57zei1sod69f1dj.webp" data-title="Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz" data-url="/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Düşman simülasyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bizde “Savunma Bakanlığı”, onlarda “Savaş Bakanlığı”... Bakanlığın ismine bakarak “Akıllı olun!” demek mi lâzım, yoksa bakanlığın ismini yahut stratejisini değiştirmek mi lâzım? “Hâzır ol cenge ister isen sulh u salâh” demiş atalar. Tarihin değişiminde pek çok kez bu söze atıflar var. Bu anlamda caydırıcı ve hazırlıklı olmak, daima zinde tutar. Zira bilgi güçtür. Çatışmayı önlemek için evvelâ çatışma bilgisine sahip olmak gerekir.</p><p>Üçüncü dünya savaşından bahsediliyor uzun yıllardır. Etrafımız tam da ateş çemberiyken, İsrailli siyasetçiler İran’dan sonra sıranın Türkiye’de olduğunu beyan ettikleri böyle bir dönemde, Türkiye’nin en savaşçı, en millî ve İsrail gibi kuduz seviyede düşmanlığını ayan eden mevziler hakkında plan ve strateji kuran askerlere olan ihtiyacı her geçen gün artıyor.</p><p>Türkiye’nin savunma stratejisi yerli ve millî teknolojiye dayalı. Bu stratejinin Çelik Kubbe gibi entegre hava savunma sistemleri ile katmanlı koruma sağlayan, İHA/SİHA (Bayraktar TB2, Anka, Akıncı) ve yerli hava/deniz platformları (KAAN, TF-2000) ile dışa bağımlılığı azaltan, proaktif ve caydırıcı bir yapı üzerine kurulu olduğunu yapılan açıklamalardan anlıyoruz. Bu stratejinin, yerli üretimle savunma sanayi kapasitesini artırmayı ve bölgesel/küresel güç unsuru olmayı hedeflediğini tahmin ediyoruz.</p><p>Savunma sanayimiz, geçmiş bilgi ve tecrübeyi cesur adımlarla birleştirerek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamayı ve dost ülkelerin savunma ihtiyaçlarına cevap vermeyi sürdürüyor. Yerli teknolojiyle geliştirilen sistemlerin (HİSAR-A+, HİSAR-O+) etkin kullanımı ve lazer güdümlü kitler ya da süpersonik füzeler ve akıllı dolanan mühimmatların geliştirilmesi kısa vadeli hedeflerimiz.</p><h2>TÜRKİYE’NİN DÜŞMANLARI KİMLER?</h2><p>Birincil planda, Türkiye Cumhuriyeti’nin Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve diğer resmî açıklamalarında yer alan verilere göre en büyük tehditler, terör örgütleridir. Bunları öncelikle PKK/KCK ve Suriye uzantısı PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ olarak isimlendirebiliriz. Ancak milletimiz; Türkiye’nin düşman olarak sınıflandırdığı terör örgütlerine verdikleri destek (silah, siyâsî koruma) dolayısıyla İsrail (yüzde 83-88 ), ABD (yüzde 74-78), Yunanistan (yüzde 55-65), İran (yüzde 50-58) ve Fransa (yüzde 50-55) gibi devletlerin tutumunu da “düşmanca” şeklinde tarif ediyor.</p><p>Türkiye’nin düşmanları ve Türkiye’ye karşı tehditler hakkında Devletimizin kapsamlı bir savunma stratejisi var elbette. Bu strateji, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yani “Kırmızı Kitap” ile resmî olarak tanımlanır ve düzenli olarak güncellenir. En son 22 Ocak 2025 tarihli Millî Güvenlik Kurulu’nda yenilenerek MGSB-2025 yürürlüğe girdi. Peki, bu veriler ışığında düşmanlarımıza yönelik saldırı stratejilerimiz hangi ölçüde belirlenmiş durumdadır? Senaryolara özel simülasyonlar yapılmakta mıdır? Bu simülasyonlardan rahatsız olanlar var mıdır? Ya da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” prensibine dayalı olarak, güvenlik tehditleri sadece sınır hattında değil, tüm vatan sathında ve etki alanında karşılanmalıdır da, bu düşünceyle PKK/YPG gibi terör unsurlarına karşı sınır ötesinde (Zeytindalı, Barış Pınarı, Pençe Harekâtları) “tehdidi kaynağında yok etmek” anlayışıyla hareket edilmesinden rahatsız olanlar var mıdır?</p><h2>SALDIRGAN DEĞİL CAYDIRICI STRATEJİ</h2><p>SİHA/İHA ve akıllı mühimmat gibi yerli üretim askerî teknolojiler, asimetrik tehditlere karşı caydırıcılığı artırmak ve bağımlılığı azaltmak için kullanılmakta olsa da Silahlı Kuvvetlerdeki modernize faaliyetlerine harekât ihtiyaçları çerçevesinde yön verilmesinden sonra bunların hücum gücü olarak da kullanılması stratejisine uygun plânlara dâhil edilmesinden rahatsız olan savunma sanayi şirketleri ve onlarla ilişkide olan makam sahipleri var mıdır?</p><p>Türkiye’nin resmî askerî doktrini savunma temellidir. Ancak “ileri savunma ve proaktif/önleyici savunma” yaklaşımıyla ülkemize yönelik tehditleri kendi toprakları dışında ve kaynaklandığı yerde etkisiz hâle getirmeyi de öngörür. Bu, klasik bir saldırı savaşı doktrini değil, meşru müdafaa ve terörle mücadele çerçevesindedir. Bu strateji saldırgan değil, caydırıcı ve önleyicidir. “Türkiye’ye saldırmayı akıl dışı ve çok maliyetli hâle getirmek” hedeflenir.</p><p>Bu stratejiler uluslararası hukuka (BM Madde 51, Meşru Müdafaa) dayandırılır. Genel bir “düşmana saldırma plânı” yoktur. Her eylem tehdit bazlı ve orantılıdır. Klasik anlamda “saldırı stratejisi” olmasa da proaktif ileri savunma ve önleyici müdahale kapasitesi vardır. Peki, bu dönemde bu strateji yeterli midir? Havadan İhbar ve Kontrol Uçağı (HİK) ile bölgemizde göremeyeceğimiz saha var mıdır? Düşmanlarımız bize ait uçağın seviyesindeki bir başka uçağa sahip olabilecekler midir? Elektronik harp faaliyetlerimizin seviyesi düşmanlarımızın ne kadar önündedir?</p><h2>OYUNUN KURALLARI DEĞİŞİYOR</h2><p>Yurt dışında bazı düşünce kuruluşları ve medya (özellikle İsrail yanlısı veya muhafazakâr kaynaklar) şu senaryoları tartışıyorlar: Birincisi, “Katar’daki HAMAS hedeflerine saldırı sonrası “Sırada Türkiye olabilir” iddiaları... Yahut Suriye’de Türk üslerine veya güçlerine sınırlı önleyici vuruş… Ya da HAMAS liderlerine Türkiye’de suikast veya sabotaj… Ancak uzmanların çoğunluğu doğrudan konvansiyonel saldırının çok düşük ihtimâl olduğunu söylüyorlar. İsrail teknolojik anlamda üstün (F-35, istihbarat). Türkiye ise sayı ve bölgesel derinlik üstünlüğüne sahip. Her iki taraf da caydırıcılık üzerine oynuyor şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. İsrail’in Türkiye’ye topyekûn saldırı düşüncesinin gerçekçi olmadığı düşünülse de gerilim Suriye ve Gazze üzerinden devam ediyor. Her iki ülke de doğrudan savaştan kaçınıyor olsa da Suriye’de beklenmedik bir çatışma durumunda buna yapılacak müdahalenin hazırlığı ne durumdadır?</p><p>Oyunun kuralları değişiyor. Bir gecede İran’ın komuta kademesini yok eden bir düşmanımız var. İçeride ise henüz duygu birliğini sağlayamadık. Hâlâ devşirilmiş hainler cirit atıyor. Vatana ihanetin adını demokrasi ve çok seslilik olarak anlamamızı isteyen karaktersizlerimiz var.</p><p>Toplum vatana sahip çıkmak isteyenlere karşı yapılan operasyonlarda kimin yanında duracağını iyi bilir ve değerlerine sahip çıkar. Devletimizin başında, tam da bu minvalde milletiyle duygu birliğini yakalamış Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan var. Hem ona sadık, hem de her türden düşmana karşı arkasında duracak komutanlarımız… Tarihten gelen değerlerine sahip çıkacak Müslüman milletimizin her satıhta ortak paydası; ay yıldızlı bayrağın inmemesi ve bu toprakların ilelebet bizim toprağımız olmasıdır. Bunun karşısında duranlar zaman zaman kazanabileceklerini düşünseler de sonları her daim 15 Temmuz’daki gibi olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/c520128b-h5no6cfr92q2sixuz95k3l.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" rel="standout" />
      <description>Gazâlî’nin İhyâ bağlamında işaret ettiği kavramsal daralmalar, İslâm düşünce tarihinde yalnızca dilsel bir değişimi değil, aynı zamanda anlam dünyasının ve değer ufkunun dönüşümünü de ortaya koymaktadır. Gazâlî’nin bu tespiti, sistematik bir dil felsefesi kurma amacı taşımaktan ziyade, selefin anlam dünyasına ve ahlâkî bütünlüğüne bir dönüş çağrısı niteliğindedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yavuz Köktaş - Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi</strong></p><p><br></p><p>Kavramlar, bir medeniyetin yalnızca düşünme biçimini değil, aynı zamanda varlığı nasıl anlamlandırdığını da ortaya koyan en temel zihinsel yapılardır. Çünkü insan, dünyayı doğrudan değil; kavramlar aracılığıyla idrak eder. Bu sebeple kavramların teşekkülü, korunması ve zaman içinde uğradığı dönüşüm, yalnızca dilsel bir mesele değil, aynı zamanda düşünce tarihinin de merkezî bir problemidir. Semantik alan, bu yönüyle durağan bir sözlük değil; sürekli hareket hâlinde olan, anlamların daraldığı, genişlediği ve yeniden kurulduğu mümbit bir düşünce sahasıdır.</p><h2>İKİ TEMEL DÜZLEM</h2><p>Bu çerçevede İslâm medeniyetinin kavram dünyası iki temel düzlemde ele alınabilir. Birinci düzlem, bu medeniyetin kendi iç dinamikleri içerisinde kavramların nasıl teşekkül ettiği ve zamanla nasıl bir anlam dönüşümüne uğradığı meselesidir. “İlim”, “fıkıh”, “hikmet”, “zühd” gibi temel kavramların erken dönemlerdeki geniş muhtevası ile sonraki dönemlerde kazandığı daha teknik veya daraltılmış anlamlar arasındaki fark, bu iç dönüşümün en belirgin örneklerini oluşturur. Bu süreç, yalnızca bir anlam kayması değil, aynı zamanda düşünce tarzının kurumsallaşması ve disiplinleşmesiyle de yakından ilişkilidir.</p><p>İkinci düzlem ise İslâmî kavramların, modern dönemde Batı düşüncesiyle karşılaşması neticesinde uğradığı semantik gerilim ve yeniden yorumlanma sürecidir. Bu karşılaşma, yalnızca farklı iki dilin değil, farklı iki varlık ve bilgi tasavvurunun da temasını ifade eder. Böylece İslâmî kavramlar, kimi zaman Batılı karşılıklarla yeniden tanımlanmış, kimi zaman da kendi özgün anlam alanlarını koruma mücadelesi vermiştir. Bu durum, kavramların yalnızca taşıyıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü bir rol üstlendiğini göstermektedir.</p><h2>İSLAM MEDENİYETİNİN İÇ DİNAMİĞİNDE KAVRAMLAR DÜNYASI</h2><p>Bu başlıkta bana ilham veren Gazâlî’nin İhya’da dikkat çektiği bir husus oldu. Gazâlî’ye göre İslam’ın bazı temel kavramları anlamlarından uzaklaşarak daralmış veya değişmiş, kısaca semantik müdahaleye maruz kalmıştır.</p><p>Gazâlî’nin işaret ettiği beş kavram şunlardır:</p><p>İlim; başta, Allah’ı, ahireti ve kurtuluşa götüren bilgiyi kapsarken sonra, sadece fetva ve cedel (tartışma) bilgisine indirgenmiştir.</p><p>Fıkıh; başta, “ahirete dair derin kavrayış, kalp idraki” anlamındaydı sonra; sadece “füruu fıkıh (ibadet-muamelât hükümleri)” şeklinde daraltıldı.</p><p>Tevhid; başta, kalbin Allah’ı birlemesi, O’na yönelmesiydi. Sonra, sadece kelâmî tartışmalar ve ispat tekniklerine dönüştü.</p><p>Zikir; başta: Kalbin sürekli Allah ile meşgul olması sonra, sadece dil ile tekrar edilen lafızlara indirildi.</p><p>Hikmet; başta: “Nefsi ıslah eden ve hakikate ulaştıran bilgi ve davranış” sonra, daha çok felsefî teorik bilgiye daraltıldı.</p><p>Gazâlî, bu güzel semantik değişimi ortaya koyarken amacı selefin anlam dünyasına dönüş çağrısıdır. Bir anlamda değer dünyasını kavramlar üzerinden ihya etme düşüncesidir. Burada müstakil bir ilim ortaya koyma veya bir ilim geliştirme amacı yoktur. Ahlak ve değer endişesi vardır. Bununla birlikte Gazâlî’nin bu yaptığından ayrıca şu sonucu çıkarmak istiyorum: Gazâlî, böyle bir alan açmış, endişesi müstakil bir ilim alanı açmak olmasa da yeniliğe kapı aralamıştır. Biz bu alanı geliştirip hem ahlakî endişe taşıyarak hem de evrensel ve müstakil bir ilim dalı haline getirebilirdik, ama yapmadık. İbn Haldun’un kurduğu sosyolojik yapıyı geliştirmediğimiz gibi… Ama Batı bu ilmi enlemesine ve derinlemesine ele alıp ilim haline getirdi. Biz şimdi oradan alıyoruz.</p><h2>ANLAM DARALIYOR MU YOKSA BOZULUYOR MU?</h2><p>İslam medeniyetinde kavramların semantik değişiminden bahsetmişken üç örnek de ben vermek istiyorum:</p><p>Sünnet; başta, Resulullah’ın örnekliği, amel ve fiili iken, sonra rivayet formu olan hadise dönüştü. Aynı şekilde başta; Resulullah’ın farz ve vacip ayırımı olmaksızın yolu iken, sonra farz dışındaki hüküm ve fiillere dönüştü.</p><p>Şeriat; başta, iman, ibadet, ahlak ve muamelat dahil olmak üzere dinin karşılığı idi, sonra amelî hükümlere, hata en sonunda ceza hükümlerine dönüştü ve manası daraldı.</p><p>Din; başta, hayatın her alanını kapsayan ilahî bir yöntem iken, sonra sadece itikad hükümlerini içine alan bir anlama dönüştü. Hatta sonraları çağdaş dönem sonrası din, sadece iman, ibadet ve ahlak hükümlerini içeren bir içsel huzur anlamına evrildi.</p><p>Bu dönüşümlerin bazısı belki çeşitli ihtiyaçlardan dolayı tabii karşılanabilir, ancak bu dönüşümün tarihi, neyin nereden neye dönüştüğü muhakkak bilinmelidir. Aksi takdirde kaynakların anlaşılması zorlaşır. Zira sonraki anlamlarla kaynaklar okunmaya başlarsa yanlış anlamalar da hemen baş gösterir. Ayrıca değişimin anlam daralmasına mı, genişlemesine yoksa bozulmasına mı maruz kaldığı iyice araştırılmalıdır. Şeriatın, ceza hükümleri gibi anlaşılması sadece daralma değil, bozulmadır da…</p><p>Kısaca; Gazâlî’nin İhyâ bağlamında işaret ettiği bu kavramsal daralmalar, İslâm düşünce tarihinde yalnızca dilsel bir değişimi değil, aynı zamanda anlam dünyasının ve değer ufkunun dönüşümünü de ortaya koymaktadır. Gazâlî’nin bu tespiti, sistematik bir dil felsefesi kurma amacı taşımaktan ziyade, selefin anlam dünyasına ve ahlâkî bütünlüğüne bir dönüş çağrısı niteliğindedir.</p><p>Bununla birlikte bu durum, kavramlar üzerinden müstakil bir ilim alanı inşa etme imkânının tarihsel olarak yeterince geliştirilemediğini de düşündürmektedir. Gazâlî’nin açtığı bu ufuk, daha sonra teorik bir disipline dönüşebilseydi, belki de –söylediğim gibi- İbn Haldun’un sosyolojik yaklaşımında görülen sistematik derinleşme benzeri bir “kavramsal semantik ilim” ortaya çıkabilirdi. Ancak bu çizgi İslâm dünyasında yeterince kurumsallaşmamış; buna karşılık Batı düşüncesi, kavramları tarihsel, sosyolojik ve felsefî boyutlarıyla ele alarak bağımsız bir bilimsel alan hâline getirmiştir. Bugün bu alanla yeniden karşılaşmamız ise büyük ölçüde dışarıdan bir aktarım yoluyla gerçekleşmektedir.</p><h2>BATILI KAVRAMLARLA YAŞANAN AYRIŞMA VE SEMANTİK GERİLİM</h2><p>İslâmî kavramların modern dönemde Batı düşüncesiyle karşılaşması, yalnızca iki farklı terminolojinin yan yana gelişi değil, aynı zamanda iki ayrı varlık, bilgi ve değer tasavvurunun karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma sürecinde kavramlar çoğu zaman birebir tercüme edilmekle yetinilmemiş, taşıdıkları ontolojik ve epistemolojik arka planlar göz ardı edilerek yeniden çerçevelenmiştir. Böylece yüzeyde bir “eş değerlik” ilişkisi kurulmuş gibi görünse de, derin düzeyde ciddi bir anlam kayması ve semantik gerilim ortaya çıkmıştır.</p><h2>İLİM-BİLİM</h2><p>Bu gerilimin en belirgin örneklerinden biri “ilim-bilim” ayrımında görülür. İslâmî gelenekte “ilim”, yalnızca nesnel bilgi birikimini değil, aynı zamanda Allah’ı bilmeye, hakikate yönelmeye ve insanın varlıkla kurduğu anlamlı ilişkiye işaret eden geniş bir çerçeveye sahiptir. Bu yönüyle ilim, epistemolojik olduğu kadar ahlâkî ve ontolojik bir boyut da taşır. Buna karşılık modern Batı düşüncesinde “bilim”, daha çok deneysel yöntem, gözlem ve doğrulanabilirlik ilkeleri üzerine kurulu, değerlerden arındırılmış (veya en azından değer-dışı olduğu varsayılan) bir bilgi üretim alanını ifade eder. Dolayısıyla “ilim”in kapsayıcı ve yönlendirici karakteri, “bilim”in metodolojik ve nötr çerçevesi içinde daralmaya uğramaktadır.</p><h2>FIKIH-HUKUK</h2><p>Benzer bir dönüşüm “fıkıh-hukuk” ilişkisinde de kendini gösterir. Fıkıh, İslâmî bağlamda yalnızca normatif kurallar bütünü değil, insan davranışını hem dünyevî hem uhrevî sorumluluk boyutuyla kuşatan bütüncül bir “anlama ve yaşama disiplini”dir. İçinde ibadet, ahlâk ve hukukî düzenlemeler iç içe geçmiş durumdadır. Oysa modern “hukuk” kavramı, daha çok devletin yaptırım gücüyle desteklenen pozitif normlar sistemine indirgenmiş, ahlâkî ve metafizik boyutundan büyük ölçüde ayrıştırılmıştır. Bu durum, fıkhın bütüncül karakterinin parçalanarak yalnızca normatif bir teknik alan olarak yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.</p><h2>TE’VİL-HERMENÖTİK</h2><p>“Te’vil-hermenötik” karşılaştırmasında ise daha ince bir anlam gerilimi görülür. Te’vil, İslâmî ilim geleneğinde metni keyfî bir şekilde yeniden üretmek değil, nasların muhtemel anlamlarını usûl çerçevesinde, vahyin bütünlüğü içinde derinlemesine kavrama çabasıdır. Burada nihai referans, metnin ilahî bağlamıdır. Buna karşılık modern hermenötik, özellikle felsefî formunda, anlamın büyük ölçüde yorumlayıcı özne, tarihsel bağlam ve dilin yapısı tarafından üretildiğini vurgular. Böylece anlam, metnin sabit bir derinliğinden ziyade yorum süreçlerinin bir ürünü hâline gelir. Bu da te’vilin “hakikate ulaşma” yönelimi ile hermenötiğin “anlam üretimi” yaklaşımı arasında belirgin bir fark ortaya çıkarır.</p><h2>ŞÛRA-DEMOKRASİ</h2><p>“Şûra-demokrasi” ilişkisi de benzer bir semantik farklılaşmayı yansıtır. Şûra, İslâm siyaset düşüncesinde karar alma süreçlerine katılımı ifade etmekle birlikte, nihai meşruiyetin vahiy ve ilahî ölçülerle sınırlandığı bir danışma ilkesidir. Yani şûra, mutlak egemenlik üretmez; ilahî çerçevenin içinde işleyen bir istişare mekanizmasıdır. Demokrasi ise modern siyasal düşüncede egemenliğin kaynağını halka dayandırır ve meşruiyeti insan iradesi üzerinden temellendirir. Bu açıdan bakıldığında şûra ile demokrasi arasında yalnızca teknik bir benzerlik değil, egemenliğin kaynağına dair köklü bir ayrışma bulunmaktadır.</p><h2>AHLÂK-ETİK</h2><p>Son olarak “ahlâk-etik” karşılaştırması, belki de en derin farkı barındıran alanlardan biridir. İslâmî gelenekte ahlâk, insanın iç dünyasını, niyetini ve davranışlarını ilahî rızaya uygun hâle getirmeyi hedefleyen ontolojik ve normatif bir bütünlüğe sahiptir. Ahlâk, yalnızca davranışların düzenlenmesi değil, aynı zamanda nefsin terbiye edilmesi ve varlıkla uyum içinde yaşama çabasıdır. Modern etik ise çoğu zaman rasyonel gerekçelendirme, normatif sistem kurma ve evrensel ilkeler üretme çabası içinde, metafizik referanslardan bağımsız bir zeminde konumlanır. Bu nedenle ahlâkın “içsel dönüşüm” boyutu, etikte çoğu zaman “dışsal normlar sistemi”ne indirgenmiş görünmektedir.</p><p>Netice itibarıyla bu kavram çiftleri, İslâmî düşünce ile modern Batı düşüncesi arasındaki ilişkinin yalnızca tercüme düzeyinde değil, derin yapısal bir anlam farklılığı düzeyinde ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu farklılık, kavramların yalnızca karşılık bulduğu kelimeler değil, arkasında yatan bütün bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.</p><h2>İSLAMİ KAVRAM DÜNYASINI DAHA SAĞLIKLI ANLAMAK İÇİN…</h2><p>Bu yazımız, kavramların yalnızca dilsel birer karşılık değil, aynı zamanda bir medeniyetin varlık, bilgi ve değer tasavvurunu taşıyan temel zihinsel yapılar olduğunu ortaya koymayı amaçlamıştır. İslâm düşünce geleneğinde kavramların tarihsel süreç içerisinde geçirdiği anlam genişlemeleri ve daralmaları, özellikle Gazâlî’nin İhyâ bağlamında dikkat çektiği örneklerde görüldüğü üzere, yalnızca terminolojik bir değişim değil; aynı zamanda düşünce ve değer dünyasının iç dönüşümüdür. “İlim”, “fıkıh”, “hikmet”, “zikir”, “din” ve “sünnet” gibi temel kavramların yaşadığı semantik daralmalar, İslâmî ilimlerin hem kurumsallaşma sürecini hem de anlam ufkundaki değişimi açık biçimde yansıtmaktadır.</p><p>Öte yandan modern dönemde İslâmî kavramların Batı düşüncesiyle karşılaşması, bu iç dönüşüm sürecinden farklı olarak dışsal bir semantik gerilim üretmiştir. “İlim-bilim”, “fıkıh-hukuk”, “te’vil-hermenötik”, “şûra-demokrasi” ve “ahlâk-etik” gibi kavram çiftleri, görünürde birer karşılık ilişkisi taşısa da, derin düzeyde farklı ontolojik ve epistemolojik zeminlere dayanmaktadır. Bu durum, kavramların yalnızca anlam alanlarının değil, aynı zamanda dayandıkları dünya görüşlerinin de farklılaştığını göstermektedir. İslâmî kavramlar vahiy merkezli, bütüncül ve normatif-ontolojik bir çerçevede şekillenirken; modern Batı kavramları daha çok rasyonalite, sekülerleşme ve metodolojik özerklik temelinde inşa edilmiştir.</p><p>Bu iki düzlem birlikte değerlendirildiğinde, kavramların tarihsel serüveni hem içsel hem de dışsal dönüşüm süreçlerinin kesişiminde şekillenmektedir. İçsel düzlemde yaşanan anlam daralmaları ve disiplinleşme süreçleri, kavramların orijinal geniş muhtevasından uzaklaşmasına yol açarken; dışsal karşılaşma süreci, bu kavramların farklı epistemik sistemler içinde yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştır. Ancak bu yeniden tanımlama çoğu zaman kavramların taşıdığı bütüncül anlam yapısını parçalama riskini de beraberinde getirmiştir.</p><p>Sonuç olarak, İslâmî kavram dünyasının sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi, hem tarihsel semantik dönüşümün hem de modern kavramsal karşılaşmanın birlikte okunmasını gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda kavramların yalnızca çeviri düzeyinde değil, medeniyetler arası anlam farklarını görünür kılan derin yapılarıyla ele alınması, hem düşünce tarihinin doğru okunması hem de çağdaş teorik üretimin sağlıklı temellere oturtulması açısından zorunludur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 08 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789" rel="standout" />
      <description>Ermenistan’ın, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanına katılma yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktasıdır. </description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Kafkasya’da değişen jeopolitik güç dengesi çerçevesinde, gün geçtikçe yeni adımların atıldığı görülmektedir. Son haftalarda Türkiye–Ermenistan–Azerbaycan üçgeninde yaşanan gelişmeler, Karabağ sonrası oluşan yeni jeopolitik düzenin artık kurumsallaşma aşamasına geçtiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Erivan’da gerçekleştirilen diplomatik temaslar ve çok taraflı toplantılar, bölgenin “çatışma sonrası yeniden yapılandırma” evresine girdiğine işaret etmektedir. </p><h2>GÜNEY KAFKASYA’DA YENİ DENGE ARAYIŞI </h2><p>“Geleceği İnşa Etmek: Avrupa’da Birlik ve İstikrar” temasıyla Erivan’da gerçekleştirilen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi, Güney Kafkasya’daki dönüşüm süreci açısından dikkat çekici bir diplomatik zemin sunmuştur: Avrupa Birliği ile Batı’nın Ermenistan ile ilişkilerin, Rusya faktöründen görece bağımsız bir düzlemde ilerletilmek istendiğine dair mesajlar öne çıkmaktadır. Çünkü bu kez Avrasya coğrafyası dışında bir aktörün  Kanada’nın da zirvede yer aldığı görüldü. Değişen dengeler, değişen ittifaklar ortaya çıkarıyor.</p><p>Ancak Güney Kafkasya’nın kendine özgü jeopolitik dinamikleri ve tarihsel gerçeklikleri dikkate alındığında, Avrupa merkezli yaklaşımların bölgeye doğrudan aktarılmasının sınırlı bir etki yaratacağı açıktır. Bu nedenle, AB’nin araçsallaştırıcı politikalarının ötesine geçen ve bölgenin kendi iç dinamiklerini esas alan bir okuma biçimi, daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>ANKARA - BAKÜ EKSENİ </h2><p>Zirveye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın katılımı, Türkiye’nin sürece verdiği önemi açık biçimde ortaya koymuştur. Nitekim bu katılım, Futbol Diplomasisi sürecinden bu yana Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik en üst düzey temaslarından biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin zirveye katılımı, bu bağlamda yalnızca diplomatik bir jest değil aynı zamanda bölgesel gerçekliklere dayalı, çok boyutlu bir dış politika anlayışının da yansımasıdır. Cevdet Yılmaz’ın Ermenistan ile normalleşme süreci yönündeki açıklaması da, Türkiye’nin süreçte yapıcı ve teşvik edici bir rol üstlendiğini göstermektedir. Zirvede ele alınan konular, bölgedeki dönüşümün üç temel eksen etrafında şekillendiğini ortaya koymaktadır: Azerbaycan–Ermenistan barış anlaşmasının önemi, ulaşım hatlarının açılması ve bölgesel entegrasyon ile ekonomik normalleşme.</p><p>Özellikle barış sürecinin, yeni iş birlikleri ve bölgesel kalkınma ekseninde yorumlanması dikkat çekicidir. Türkiye ve Azerbaycan’ın bu süreçte “tek millet, iki devlet” anlayışı doğrultusunda sürdürdüğü stratejik çizgi, Kafkasya’da istikrarın sağlanması ve her iki aktörün yükselen güç konumlarını pekiştirmesi açısından belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, özellikle Zengezur projesi ekseninde şekillenen rota ve güzergâh etkisi, bölgesel jeopolitiğin yeniden tanımlanmasında kritik öneme sahiptir. Zengezur Koridoru yalnızca teknik bir altyapı meselesi olarak değil; aynı zamanda egemenlik, bağlantısallık ve güç projeksiyonu bağlamında çok katmanlı bir stratejik başlık olarak değerlendirilmelidir. Bu sürece, son olarak Türkiye ile Ermenistan arasında yaklaşık 33 yıldır işlevsiz kalan Kars–Gümrü demiryolunun rehabilite edilmesi yönündeki adımların da eklenmesiyle, ortaya çok daha geniş ölçekli bir bölgesel ve hatta küresel etki alanı çıkmaktadır.</p><p>ABD’nin Ocak 2025’ten itibaren uluslararası sistemde tetiklediği kriz süreçleri ve enerji şoklarının da bu dönüşüm üzerinde dolaylı etkileri bulunmaktadır. Bu çerçevede Avrasya’nın merkezinde yer alan Azerbaycan ve Türkiye’nin, sahip oldukları özgül ağırlık doğrultusunda bu yeni jeopolitik denklemde çok daha belirleyici bir rol üstlendikleri görülmektedir. Sınırların açılması, ticaretin artırılması ve karşılıklı bağımlılığın geliştirilmesi, çatışma sonrası dönemin en önemli istikrar üretici araçları arasında yer almaktadır.</p><h2>ERİVAN NEREDE DURUYOR?</h2><p>Yeni jeopolitik faz düşük yoğunluklu ancak kritik bir başlangıç noktasını temsil etmektedir. Nitekim söz konusu gelişme, yalnızca sınırların açılması anlamına gelmemekte; aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden yazıldığı bir sürece işaret etmektedir. Bu çerçevede Erivan yönetiminin mevcut konjonktürü son derece dikkatli değerlendirdiği kritik bir eşikte bulunduğu söylenebilir.</p><p>Özellikle Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanı, Güney Kafkasya’da yeni bir düzenin temelini şekillendirmektedir. Bu bağlamda Ermenistan’ın söz konusu yapıya eklemlenme yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Ermenistan’ın önündeki yolun zorlu olduğu da belirtilmelidir. Ülke, güvenlik alanında Rusya’dan kademeli olarak özerkleşme sürecine girmiştir. Bu süreçte siyasi ve kurumsal güvenlik bağı zayıflamakta; ancak askeri varlığın devam etmesi, Rusya’nın etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Nitekim Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğinin fiilen askıya alınmış olması, Ermenistan’ın güvenlik mimarisinde yön değişikliğine işaret ederken; sahadaki askeri varlık, azalan fakat sona ermeyen bir Rus etkisinin sürdüğünü ortaya koymaktadır.</p><p>Bu çerçevede Ermenistan’ın, bir yandan mevcut bağımlılık ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışırken diğer yandan yeni bölgesel açılımlar aradığı görülmektedir. Özellikle Türkiye ve Azerbaycan ile başlatılan temaslar, ülkenin yeni bir jeopolitik ve istikrar yönelimi içine girdiğini göstermektedir. Normalleşme sürecinin kapılarının kademeli olarak açılmaya başlaması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden inşası bakımından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.</p><h2>BÖLGESEL MİMARİNİN İKİ BAŞAT AKTÖRÜ </h2><p>Sonuç olarak, Güney Kafkasya’da ortaya çıkan yeni jeopolitik denklem, güç dağılımının yeniden tanımlandığı bir sürece işaret etmektedir. Bu süreçte Türkiye ve Azerbaycan, yalnızca askeri ve siyasi kapasite açısından değil; aynı zamanda bölgesel istikrar üretme ve iş birliği alanlarını genişletme kabiliyetleriyle öne çıkan başat aktörler haline gelmiştir. Ulaşım hatlarının açılması, enerji ve ticaret koridorlarının çeşitlendirilmesi ve normalleşme süreçlerinin teşvik edilmesi, bu iki ülkenin bölgesel düzen kurucu rolünü pekiştirmektedir. Dolayısıyla Türkiye ve Azerbaycan, Güney Kafkasya’da yalnızca güç projeksiyonu yapan aktörler değil; aynı zamanda istikrarı inşa eden ve yeni bölgesel mimarinin temelini atan belirleyici unsurlar olarak konumlanmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/7/f857fe63-re2nowf57zei1sod69f1dj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay Zekâ ve hukuki altyapı: Yeni bir düzenin eşiğinde</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serdar Tufan/Bilgisayar Mühendisi, Hukukçu</strong></p><p><br></p><p>Bir otonom aracın yoğun bir kavşakta beklenmedik bir manevra yaparak kazaya yol açtığını düşünelim. Direksiyonda kimse yok; aracı yöneten bir yapay zekâ sistemi. Kazadan sonra sorulan soru aynı: Bu olaydan kim sorumlu? Yazılımı geliştiren mühendis mi, aracı üreten şirket mi, aracı kiralayan firma mı, yoksa uzaktan güncelleme/bakım yapan hizmet sağlayıcı mı?</p><h2>HUKUKİ DÜZENLEMELER TEKNOLOJİYE YETİŞEMİYOR</h2><p>Bugün bu soruya bir de “model” boyutu eklendi: Araç üçüncü taraf bir model kullanıyorsa sorumluluk zinciri nereye kadar uzanacak? Böylece yapay zekâ yalnızca teknoloji politikası değil; ürün güvenliği, tüketici hukuku, kişisel veriler ve fikrî mülkiyet gibi alanları birlikte dönüştüren bir güç haline geldi. </p><p>Yapay zekâ teknolojilerinin hızla gelişmesi ve gündelik yaşama entegre edilmesi hukuk sistemleri üzerinde ciddi bir uyum baskısı yaratıyor. Otomatik karar verme süreçleri, veri gizliliği, biyometrik gözetim ve üretken yapay zekâ içerikleri yeniden tanımlanmak zorunda. Ancak teknolojik gelişim haftalarla ilerlerken hukuki düzenlemeler yıllara sari değişiyor. Bu zaman farkı bazı alanlarda belirsizliği normalleştirirken, bazı alanlarda hak ihlallerine ve tazmin tartışmalarına zemin hazırlıyor.</p><h2>RİSKİ KİM YÖNETTİ?</h2><p>Bunun merkezinde sorumluluk meselesi var haliyle. Yapay zekâ temelli bir sistem hata yaptığında “kusur” nerede aranacak? Klasik yaklaşım hatayı tek bir kişinin ihmaline bağlama eğilimindedir; oysa otonom sistemlerde zarar çoğu zaman zincirleme ortaya çıkar. Veri seti, model eğitimi, güncellemeler, sensörler ve insan gözetimi birlikte rol oynar. Bu nedenle tartışma “tek fail” aramaktan çok “riski kim yönetti?” sorusuna kaymaktadır. Avrupa Birliği de sorumluluğu yalnızca sözleşmelerle değil, ürün güvenliği yaklaşımıyla da ele almakta.</p><p>AB Yapay Zekâ Yasası 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girerek risk temelli bir sistem kurdu. “Kabul edilemez risk” taşıyan uygulamalar yasaklandı; “yüksek riskli” sistemler için veri kalitesi, kullanıcı bilgilendirmesi ve insan gözetimi gibi yükümlülükler getirildi. Bu yaklaşım, denetimin ağırlığını riskin yüksek olduğu alanlara yönlendirmeyi amaçlıyor. Ayrıca genel amaçlı yapay zekâ modelleri için şeffaflık, telif ve risk yönetimini kapsayan bir gözetim çerçevesi oluşturuldu. Bunu tamamlayan Ürün Sorumluluğu Yönergesi, “ürün” tanımını dijital gerçekliğe uyarlayarak yazılım ve yapay zekâyı açık biçimde kapsama aldı. Böylece tartışma yalnızca “kimin kusuru” üzerinden değil, “piyasaya sunulan sistem güvenli mi?” sorusu üzerinden yürütülmeye başladı. Üye devletlere 2026’ya kadar uyum süresi tanınması şirketlere sınırlı ama kritik bir hazırlık penceresi sunmakta.</p><h2>HUKUK SİSTEMİN AKTİF PARÇASI HALİNE GELECEK</h2><p>Avrupa Konseyi’nin 2024 tarihli sözleşmesi ise yapay zekâyı insan hakları eksenine yerleştirdi. Tasarım, geliştirme ve kullanım dahil tüm yaşam döngüsünde şeffaflık, hesap verebilirlik ve etki değerlendirmesi artık yalnızca etik değil, hukuki yükümlülük olarak görülüyor. Fikrî mülkiyet alanında da tablo değişiyor. Üretken yapay zekâ sistemleri metin, görsel ve kod üretirken “eser sahipliği” ve “telif ihlali” tartışmalarını büyütüyor. Eğitim verileri telifliyse model eğitimi hangi koşullarda meşru sayılacak, çıktı üzerindeki haklar kimde olacak soruları düzenlemenin merkezine yerleşmiş durumda.</p><p>Bu dönüşüm, hukuku pasif bir savunma hattı olmaktan çıkarıp sistemin aktif bir parçası haline getiriyor. Yakında hukukçular yalnızca metin yorumlayan değil, sistem okuyan kişiler olacak; veri kaynaklarını ve model süreçlerini analiz edecek. Kurumlar da “yapay zekâ kullanıyoruz” demek yerine “nasıl yönetiyoruz?” sorusuna cevap vermek zorunda kalacak.</p><h2>TÜRKİYE’DE SÜREÇ NASIL İŞLİYOR?</h2><p>Türkiye’deki gelişmeler de bu küresel dalgaya paralel biçimde iki kanaldan ilerliyor. Bir ekosistem inşası ve düzenleyici çerçeve arayışı göze çarpıyor. Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi Eylem Planı güncellenerek; Türkçe büyük dil modeli geliştirilmesi, üretken yapay zekâ için teknik ve etik standartların belirlenmesi, “Güvenilir Yapay Zekâ Damgası” gibi belgelendirme yaklaşımları ve “Yapay Zekâ Uygulamaları Hukuki Değerlendirme Rehberi” hazırlanması gibi doğrudan yönetişim araçları öne çıkarılıyor.</p><p>Bu gelişmeler, Türkiye’nin yapay zekâyı sadece Ar-Ge konusu değil; kamu verisi, standartlar, belgelendirme ve hukuki uyum boyutlarıyla kurumsal bir kapasite olarak ele almak istediğini gösteriyor. Bu çalışmalar hükümetin de güvenli, etik, adil kullanım ve kişisel verilerin korunması gibi hedeflerle çerçeve kurma iradesini ortaya koyuyor. </p><p>Diğer taraftan da kişisel veriler ve özellikle üretken yapay zekâ, biyometrik veri  konularında gelişmeler göze çarpıyor. KVKK’nın “Üretken Yapay Zekâ ve Kişisel Verilerin Korunması Rehberi”, üretken yapay zekâ yaşam döngüsünde kişisel veri işlenip işlenmediği, veri sorumlusu/veri işleyen rollerinin nasıl belirleneceği, şeffaflık ve ilgili kişinin haklarının nasıl kullandırılacağı gibi pratik sorulara yönelen kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin yüz tanıma ile mesai takibi bağlamındaki kararları, biyometrik verinin “kolayca ikame edilemeyen” niteliği nedeniyle daha sıkı bir hak denetimi gerektirdiğini ortaya koyan bir içtihat hattına işaret ediyor.</p><h2>YAPAY ZEKÂ ÇERÇEVE KANUNU TBMM’YE GELMELİ</h2><p>Yapay zekâ çağında gerçek rekabet, “en iyi modeli kim kurdu?” sorusunda değil; hatayı kim öngördü, riski kim yönetti, itirazı kim mümkün kıldı, zararı kim hızla telafi etti sorusunda saklıdır. Bugünün kurumları için güven, bir beyan değil; veri yönetişimi, şeffaflık, insan gözetimi, kayıt ve denetim zincirinden oluşan hukukî bir mimaridir aslında. </p><p>Türkiye için politika fırsatı nettir: KVKK’nın üretken yapay zekâ rehberleriyle güçlenen temel hak yaklaşımını esas alarak, TBMM’de risk temelli bir “Yapay Zekâ Çerçeve Kanunu” kabul edilmeli; bu kanunla eş zamanlı biçimde finans, sağlık, kamu hizmetleri ve güvenlik gibi alanlarda bağlayıcı asgari standartlar ile denetim mekanizmaları hayata geçirilmelidir.</p><p>Böylece güvenilir yapay zekâ yalnızca bir uyum yükümlülüğü olarak değil, kamuda ve piyasada hukuki öngörülebilirliği artıran, yatırım ortamını güçlendiren ve Türkiye’nin kurumsal itibarını ölçülebilir biçimde yükselten stratejik bir yönetişim alanı olarak konumlanacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/7/5b2ef056-60fjq6qo8za0zljn2p2hxna.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440" rel="standout" />
      <description>Modern savaşlar, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Muhammet Enes Kala / Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Tarih, çoğu zaman bize olduğu gibi ulaşmaz, katman katman yorumlanarak, seçilerek ve yeniden kurulup önümüze serilir. Bu yüzden bugün ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan gerilime bakarken askerî hareketleri, diplomatik açıklamaları ya da güç dengelerini görmek yeterli olmayabilir. Asıl görülmesi gereken, bu gerilimin hangi anlam dünyası içinde kurulduğudur. Çünkü modern savaşlar, cephede verilir, fakat zihinde başlar. İnsan önce bir anlatıya inanır, sonra o anlatının gerektirdiği gerçekliği meydana getirmeye gayret gösterir. Bu nedenle bugünün çatışmalarını anlamak için kullanılan dili, tarih ve kültür ekseninde çözümlemek gerekebilir.</p><h2>ÇÖZÜLMESİ GÜÇ BİR DÜĞÜM</h2><p>İran-İsrail hattında giderek sertleşen bu savaşın bir-arada değerlendirilmesi gereken dört ayrı düzlemde ilerlediğini dile getirebiliriz; güvenlik, ekonomi, kimlik ve hâfıza. Güvenlik düzlemi, nükleer programlar, askerî kapasite ve bölgesel güç dengeleri üzerinden konuşur. Ekonomi düzlemi, üretim güçlerinin temellük edilmesi ve kaynaklar üzerinde tekel oluşturma gayesini seslendirir. Kimlik düzlemi, dinî ve ideolojik âidiyetler üzerinden resmedilir ve bu resim her aşamada kendini tekrar tekrar üretir. Hâfıza düzlemi ise geçmişte yaşanmış olayların bugüne nasıl taşındığını belirler. Bu dört düzlem birbirine karıştığında, ortaya son derece yoğun ve çözülmesi güç bir düğüm çıkar. İşte bugünkü kriz tam olarak böyle bir düğümde saklı görünür.</p><p>Bu düğümün merkezinde yer alan en dikkat çekici unsurlardan biri, tarihî figürlerin modern siyaset içinde yeniden dolaşıma sokulmasıdır. Büyük Kiros’un adı bu anlamda özel bir yere sâhiptir. Pers İmparatoru Büyük Kiros, tarihte farklı inançlara ve topluluklara alan açan bir yönetim anlayışının sembolü olarak anılır. Bâbil sürgününden sonra Yahûdi inanışına göre, Yahûdilere dönüş izni vermesi, onları tapınaklarını yapmaları konusunda cesaretlendirmesi, onu Yahûdilerin nazarında “koruyucu iktidar” fikrinin tarihî örneklerinden biri hâline getirir. Ancak bu tarihî anlam, bugünün dünyasında olduğu gibi kalmaz. Aksine, politik söylemler içinde –lehte- yorumlanmak suretiyle yeniden biçimlendirilir ve saldırganlığın teo-politik gerekçesine dönüştürülür.</p><h2>TRUMP’IN KİROS’A BENZETİLMESİ BİZE NE SÖYLÜYOR?</h2><p>2018 yılında ABD elçiliğinin Tel-Aviv’den İsrail’in sözde-başkenti olarak ifade edilen Kudüs’e taşınması hâtırasına basılan basılan ve üzerinde hem Donald Trump’ın hem de Büyük Kiros’un yer aldığı madenî para, bu yeniden biçimlendirmenin somut örneklerinden biri olarak çıkar karşımıza. Bu madenî para, ilk bakışta sıradan bir hâtıra nesnesi gibi görülebilir. Oysa taşıdığı anlam, fizikî boyutunun çok ötesine geçer. Antik bir Pers Kralı ile günümüz Amerikan Başkanının aynı yüzeyde buluşturulması, tarihin doğrusal bir süreklilik içinde yeniden yazılması anlamına gelir. Bu sembolik üretim, geçmiş ile bugünü bağlamakla kalmaz dahası bugünkü saldırganlığı ve tahakküm ediciliği meşrulaştırmak için geçmişi yeniden kurar. </p><p>Bu noktada önemli olan, bu tür sembollerin ne söylediğinden çok, nasıl bir dünya tasavvuruna işaret ettiğidir. Kiros ile Trump’ın yan yana getirilmesi, iki lideri karşılaştırmaktan çok daha ötesini seslendirir. Bu, bir tür tarihî kader anlatısını günümüzde Siyonizm lehine yeniden üretmek mânâsını taşır. Kudüs üzerinden kurulan bu bağ, dinî bir anlamı politik bir çerçeveye taşır. Böylece siyâset, kendini tarihin tabiî ve olması gereken bir devamı gibi sunar. </p><p>Bu anlatının politik dilde karşılığını Netanyahu’nun söylemlerinde görmek mümkündür. Trump’ın Kiros’a benzetilmesi, bir övgüden çok daha fazlasını hatırlatır bugün bize. Bu, modern bir lideri kutsal tarihî bir figürle aynı düzleme yerleştirme çabasıdır. Bu tür benzetmeler, siyasetin kendine tarihî ve hatta metafizik bir derinlik kazandırma girişimi olarak da okunabilir. Çünkü tarihî süreklilik iddiası, meşruiyet üretmenin en etkili yollarından birisi olarak görülür. İnsan, geçmişle bağ kuran bir güce daha kolay inanır; kitleler, gerçekleştirilmesi planlanan trajedilere daha kolay taraftar hâline getirilebilir.</p><h2>BUGÜNÜ DE DÖNÜŞTÜREN SÖYLEM</h2><p>Ancak bu söylem, geçmişi olduğu gibi bugünü de dönüştürür. Özellikle İran halkı üzerinden kurulan “özgürleştirme” dili, bu dönüşümün en hassas noktalarından birisidir. İran rejimi ile İran halkı arasında yapılan ayrım, ilk bakışta insanî bir hassasiyet gibi görünebilir. Fakat bu ayrım, aynı zamanda dış müdahalenin sözde-meşru zeminini oluşturabilecek bir çerçeve sunar. Tarih boyunca sözde-“özgürleştirme” iddiasıyla yapılan müdahalelerin nasıl sonuçlandığı düşünüldüğünde, bu söylemin ne kadar dikkatli ele alınması gerektiği açıktır.</p><p>İran halkı, bu büyük anlatının içinde çoğu zaman kendi sesiyle var olamaz. Buna pek müsaade de edilmez. İran’da yaşayan insanlar, bir yandan ekonomik yaptırımların, diğer yandan siyâsî baskının, öte yandan savaş tehdidinin arasında sıkışmış durumdadır. Bu sıkışmışlık, ne tek bir ideolojiyle ne de tek bir politik açıklamayla anlaşılabilir. Bu, gündelik hayatın içinde yaşanan bir gerilimdir. Ve bu gerilim, çoğu zaman uluslararası söylemlerde de görünmez olur. </p><p>Benzer bir durum İsrail toplumu için de geçerlidir. Sürekli bir tehdit algısı altında yaşamak, Siyonizmin tarih ötesi/dışı ideallerini başka toplumları yok etme pahasına gerçekleştirme dürtüsü, toplumun psikolojisini derinden etkiler. Güvenlik kaygısı, bireysel özgürlüklerin; Siyonizmin gâyeleri sağduyunun ve vicdânın önüne geçebilir, geçmiştir. Bu durum, siyasetin daha sert ve daha dışlayıcı bir dile kaymasına neden olur. Korku, burada yönetim ve rıza elde etme aracı olarak konumlandırılabilir. Ve korku üzerinden kurulan siyaset, çoğu zaman uzlaşma ihtimallerini de zayıflatır.</p><p>ABD’nin bu denklemdeki rolü ise süreci daha da karmaşık hâle getirir. Küresel bir güç olarak sürece müdâhil olması, yerel bir çatışmayı uluslararası büyük bir krize dönüştürür, dönüştürmüştür. Bu durum, savaşın kapsamını genişletirken çözüm ihtimallerini enine boyuna daraltır. Çünkü artık mesele yalnızca iki aktör arasında değildir. Farklı çıkarlar, farklı stratejiler ve farklı güç hesapları aynı anda devreye girer. Bu da çatışmayı çok katmanlı hale getirir.</p><h2>SİYONİST REJİMİN GÖZÜNDEN İRAN HALKI </h2><p>Tam bu noktada Agag soyundan gelen Haman figürü (Başta Ester Kitabı olmak üzere Yahudi kutsal metinlerinde yer alan yıkıcı-yok edici olarak anlaşılan, tarihi-teolojik bir karakter)  bir uyarı olarak yeniden anlam kazanır. Haman, tarihî bir karakter olmanın ötesinde, düşmanı mutlaklaştıran zihniyetin sembolü olarak tebârüz eder. Bu zihniyet, ötekini bir tehdit olarak görür ve onun yok edilmesini meşrû kabul eder. Modern dünyada bu düşünce biçimi farklı isimlerle varlığını sürdürür. Ve her ortaya çıktığında, çatışmayı daha derin ve daha yıkıcı hâle getirir. İran halkı Siyonist rejimin nazarında ya Kiros’un halkı olarak kendisini konumlandırabilir ya da Haman’ın destekçisi olarak yok edilme tehdidiyle karşı karşıya bırakılır.  Kiros ile Haman arasındaki fark, iki farklı siyaset anlayışının remzi olarak anlaşılabilir. Biri, gücün sınırlandırılması gerektiğini savunur. Diğeri, gücün sınırsız kullanılmasını meşrulaştırır. Bu iki anlayış, bugün de siyonist siyasetin içinde yaşamaktadır. Ve her karar, bu iki anlayıştan birine yaklaşır. </p><p>Modern savaşların en çarpıcı yönlerinden biri, anlam üretimi üzerinden ilerlemesidir. Artık savaş, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Bu da savaşın etkisini derinleştirir. Çünkü insanlar yalnızca fizikî olarak değil, psikolojik ve fikrî olarak da bu çatışmanın içine çekilir, çekilmiştir. 28 Şubat 2026 tarihinden önce İran halkının itirazlarının ve muhalif duruşunun köpürtülmesi, güçlü retorikle uluslararası basında kendisine yer bulması, halkın sanki darbe talep edercesine resmedilmesi, Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.</p><h2>GÜÇLÜ BİR AHLÂKÎ ÇERÇEVEYE İHTİYAÇ VAR </h2><p>2018’de basılan Trump-Kiros madenî parası ve 2026 yılı başlarında halk protestosu, Kiros’u şah üzerinden yeniden diriltme çabaları, bu sürecin sembolik bir özeti olarak okunabilir. Küçük bir nesne ve kurgulanan retorik, büyük bir anlatıyı taşır. Bu anlatı, geçmişi bugüne bağlar. Ama bu bağ her zaman hakikati yansıtmaz. Çoğu zaman, belirli bir politik amacı güçlendirmek ve planlanan saldırılara karşı meşruiyeti oluşturmak için kurulur. Bu nedenle semboller, her zaman eleştirel bir gözle okunmalıdır.</p><p>Tarih, teoloji ile siyaset arasındaki ilişki bu noktada kritik hâle gelir. Tarih, olduğu gibi mi anlatılıyor, yoksa yeniden mi kurgulanıyor? Bu soru, yalnızca akademik bir mesele değildir. Bu, aynı zamanda insanî bir sorun olarak da tebellür eder. Kiros’u bağlamından koparıp onu Yahûdi seviciliği ekseninde bir mehdîye dönüştürme işi, günümüzde Siyonizme güçlü bir hareket alanı kurgulamak içindir. Yanlış kurulan bir tarih anlatısı, yanlış politikaların zeminini oluşturur. Ve bu politikalar, yaşamakta olan insanların hayatını doğrudan etkiler, tehdit eder.</p><p>İran-İsrail gerilimi, bu açıdan bir tür ayna işlevi görür. Bu aynada devletleri ve insanlığın kendisini görmek; güçle kurduğumuz ilişkiyi, korkuya verdiğimiz tepkileri ve ötekiyle kurduğumuz bağı bu aynada okuyabilmek mümkündür. Bugünün en büyük tehlikelerinden biri, savaşın sıradanlaşmasıdır. Sürekli çatışma hâli, çatışma hâlini tarihten kurgulanarak koparılan manzaralarla meşrulaştırma ve köpürtme çabası, insanın duyarlılığını köreltir. Acı, zamanla alışılan bir duruma dönüşür. Bu durum, ahlâkî reflekslerin zayıflamasına yol açar. Ve bu zayıflama, daha büyük felaketlerin önünü açar. Çünkü duyarsızlık, en tehlikeli kabulleniş biçimi olarak çıkabilir karşımıza.</p><p>Bu nedenle güçlü bir ahlâkî çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu çerçeve, devletlerin güvenlik kaygılarını tamamen reddetmez. Yalnız, bu kaygıların sınırlarını sorgulamaya insanları dâvet eder. Hiçbir güvenlik politikası ve teo-politik gâye, masum insanların hayatını göz ardı edecek, soykırım suçu işleyecek kadar mutlaklaştırılamaz. Bu ilke, teoride kabul edilir fakat pratikte sıkça ihlâl edilir. Bu ihlâl tarihten getirilen sözde-gerekçelendirme manzaralarıyla da görünmez kılınır.</p><h2>TARİH HAKİKAT HİLAFINA YENİDEN Mİ KURGULANIYOR?</h2><p>Sonuçta mesele, kimin kazanacağı değil, neyin kaybedileceğidir, neyi kaybedeceği üzerinden yeniden ele almak gerekir. Her savaş, bir şeyleri yok eder. Bazen şehirleri, bazen hayatları, bazen de değerleri ve ilkeleri... Ve çoğu zaman bu kayıplar geri getirilemez. Bu yüzden savaş, her zaman son çare olmalıdır. Ama modern dünyada bu ilke giderek zayıflamaktadır. Bu ilkeyi temelden sarsan politik ve ekonomik güç olarak karşımıza Siyonizm ve bunun tüm huzursuzluklara karşı uygulama aparatı olarak İsrail çıkmaktadır. Mesele Kiros ise onu sâdece Yahûdi halkının kurtarıcısı olarak görmek değil, Kiros silindiriyle insan haklarının öncü söylem inşacılarından birisi olarak ele almak ve esaret altındaki tüm insanlara karşı yorumlamak gerekir. Yoksa kurgulanan bir çerçevede Yahûdilerin ‘dönem mehdîsi’ olarak Kiros’u öne çıkarıp, İran halkını bu yaratılan tarihi eksende onun halkı olmaya icbâr eden ya da yok edilmesi gereken Amelek olarak kodlayan bir anlayış kabul edilemez. Neticede İran halkı bu eksende siyonist İsrail karşısında Haman’ın yanında olmayı tercih eden Amelek olarak kabul edilmiş ve her türlü saldırıya mâruz kalmayı hak eden bir kitle olarak görülmüştür. Bunu kendisini insan olan ve evrensel insan haklarına inanan hiçbir insan ve kurum kabul edemez, etmemelidir. </p><p>Bugün siyaset hangi dili kuruyorsa, yarının dünyası o dil üzerine inşâ edilecektir. Eğer bu dil, korku ve düşmanlık üzerine kurulursa, dünya da buna göre şekillenecektir. Ama eğer bu dil, beşerî fıtrata ve tabiata hürmetkâr tüm insanlar için ve adına, ortak uzlaşı, evrensel insan hakları, demokratik yönetişim ve anlayış üzerine kurulursa, farklı bir gelecek mümkün olabilir. Bu nedenle dil, yalnızca bir ifade aracı değil, bir inşâ aracıdır da. Bu noktada insan haklarının büyük temsilcisi olarak kendisini gösteren ABD’nin Siyonizm söz konusu olduğunda tarafını yeniden gözden geçirmesi gerektiği dile getirilebilir. Bunu kuşkusuz önce yüksek sesle dile getirmesi gereken de ABD vatandaşlarıdır.  </p><p>Ve belki de en temel soru hâlâ değişmemiştir. Biz tarihi anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi korkularımıza, arzularımıza ve işimize geldiği hâliyle hakikat hilâfına yeniden mi kuruyor, kurguluyoruz? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünü değil, geleceği de belirleyecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/6/d622be40-r7v3z7nx1n535id0vrfvf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 06 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erol Güngör neden hâlâ önemli?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103" rel="standout" />
      <description>“Erol Güngör neden hâlâ önemlidir?” sorusu Güngör’ün dikkat çektiği meselelerin hâlâ cari ve can yakıcı olmasıyla ilgilidir. Güngör’ün kendi döneminde aydınlar ve üniversite üzerinden yaptığı tahliller, dikkat çektiği sorunlar günümüzde ilkokul çağındaki çocuklarımızın sorunlarına kadar inmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz / Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türk tefekkür dünyasının mümtaz ve özgün isimlerinden birisi hiç kuşkusuz Erol Güngör’dür. 24 Nisan 1983 yılında, henüz 45 yaşında vefat eden Güngör için ölümünden hemen sonra ve aradan geçen 43 yıl boyunca nice yazılar ve kitaplar yazılmış; organizasyonlar tertip edilmiştir. Son yıllarda da Erol Güngör üzerine olan alâkanın tekrar arttığı gözlemlenmektedir. Özellikle 2026 yılı Erol Güngör anmalarının ve sosyal medyada Güngör üzerine paylaşımların daha fazla yoğunlaştığı bir yıl oldu. </p><p>Peki, bu ilgiyi neyle ve nasıl açıklamak gerekir? Şurası açık bir gerçek ki, Erol Güngör hakkında çokça konuşulan, özlemle anılan bir isim olmasına rağmen nispeten az okunan bir isimdir. Bu durumun ilk sebeplerinden birisi Güngör’ün kitaplarının Türk düşünce dünyası açısından yoğunluklu metinler olmasıdır. Diğer sebebi de, Güngör’ün ilk kitabının yayımlamasının üzerinden 51; son kitabının yayımlamasının üzerinden ise 44 yıl geçmesidir. Dolayısıyla hemen tüm kültür tüketim nesnelerinin mümkün mertebe kısa, sesli ve görsel unsurlara indirgendiği günümüz dünyasında insanların fikren yoğun kitapları okuması daha da zorlaşmaktadır. Bunu bir mazeret olarak değil; durum tespiti olarak kabul etmek gerekir.  </p><p>Bir diğer sebebi de, Güngör’ün çok fazla sloganik yazmamasıdır. Diğer birçok isimle karşılaştırıldığında kısa, akılda kalan sloganlara Güngör’de çok fazla rastlanmaz. Bu yüzden de, hele de bir sosyal medya gönderisinde ihtiyaç duyulan mottolar Güngör külliyatında nadir bulunur. Dolayısıyla Güngör’ün fikirlerine başvurmak, sloganvari de olsa ondan iktibaslar yapabilmek için eser miktarda da olsa Güngör okumak gerekir. Ne yazık ki, bu da her geçen gün azalan bir rutine dönüşmüş durumdadır. </p><h2>KÜLTÜRÜN GÜNCELLİĞİ </h2><p>Diğer taraftan Güngör’ün başta kültür olmak üzere Türkiye’nin meselelerine dair fikirleri hâlâ orijinalitesini ve güncelliğini korumaktadır. Belki de onun tekrar yoğun bir şekilde gündeme gelmesinin esas sebebi budur. Özellikle kültür meselesi Güngör nazarında oldukça kıymetli bir meseledir ve bizzat kendisi tüm yazdıklarının esas amacının çağdaş bir Türk milli kültürü kurmak ve bunun yollarını aramak olduğunu söyler. Bu zannedildiği gibi soyut ve teorik/akademik bir gaile değildir. Zira kültür canlı-kanlı hayatın her alanına sirayet eden dinamik bir olgudur.</p><p>Türkiye’nin bir milli kültür kurmasını icbar eden sebepler değişmiş olabilir ancak bu gereklilik hâlâ caridir. 1970’lerde ve 80’lerde milli kültür “muzır” fikir ve akımlara karşı bir gereklilik olarak telakki ediliyordu. Bunu sadece sol ya da sosyalizm şeklinde de anlamamak gerekir. Güngör’ün temel çıkış noktası, bu ülkenin sorunlarını, Türk modernleşmesinin problemlerini yine bu ülkenin dinamiklerine ve birikimine yaslanarak çözmektir. Kendisinin milliyetçi çizgide bir aydın olmasına rağmen İslâmın Bugünkü Meseleleri gibi bir kitap yazmasının sebeb-i hikmeti budur. </p><p>Zira Güngör 1980’lerde sıhhatli bir modernleşme yaşayamayan ve bu yüzden de yükselişe geçen İslâmî hareketleri görmüş; bu hareketlerin bir şekilde Türkiye’ye de sirayet edebileceğini öngörmüştür. Türkiye’nin de din konusu başta olmak üzere, birçok noktada sağlıklı bir modernleşme yaşamadığını bildiği için bu hareketlerin Türk tefekkür dünyasına ve toplumuna sirayet edebileceğini ve Türkiye’nin meselelerinin farklı başkentlerdeki uyanış hareketleriyle çözümlenmeye çalışılacağını düşünmüş olmalıdır. Bu sebeple Güngör, kısaca, din ve modernleşme sorunları başta olmak üzere, “Türkiye’nin sorunlarına Türk aydını ve uleması çareler üretmelidir” demektedir. </p><h2>DOĞRU TEŞHİS DOĞRU ÇÖZÜM </h2><p>Güngör’ün 1970’ler ve 80’lerde fikrî düzeyde dikkat çektiği süreçlerin bir kısmını 1990’larda tecrübe ettik. Ancak günümüzdeki kültürel sorunlar 80’lerden olduğu kadar 90’lardan da farklı bir noktadadır. 2000 öncesinde kültürel inşa ve kültür yozlaşması için üniversiteler hedef halinde iken, sonraki on yılda liseler ve artık günümüzde de ortaokul ve hatta ilkokul seviyesinde tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Dolayısıyla kültürel sorunlara ve kültür değişmelerine ilişkin parametreler değişmiş ancak çözüm büyük oranda Güngör’ün çizdiği noktada durmaktadır. İster sözlü, yazılı ister görsel düzeyde olsun kültürün farklı momentleri değişirken bunların toplumsal katmanları etkilemesi kaçınılmazdır. Bunlara karşı toptan reddiyeci bir tavır içerisinde olmak, daha açık bir deyişle, teknik ve teknoloji düşmanlığı yapmak hem gerçekçi değil hem de sorunlara çare üretmekten uzaktır. Nitekim Güngör de isabetli bir şekilde teknoloji düşmanlığına savrulmaz; hatta, Ziya Gökalp’in aksine, kültür ve medeniyet unsurlarının birbirinden bağımsız olmadığını savunur. Gerek medeniyet gerek teknolojik unsurlar bakımından Güngör için aslolan, yerli bir milli kültürün kurulması ve bu unsurların milli kültür süzgecinden geçirilerek yerli kültüre intibak ettirilmesidir. O halde yerli ve güçlü bir milli kültür olmadığı sürece başta gençlerimiz ve hatta çocuklarımız olmak üzere tüm toplumun kültürel bir erozyona uğraması kaçınılmazdır. </p><p>Dolayısıyla, “Erol Güngör neden hâlâ önemlidir?” sorusu Güngör’ün dikkat çektiği meselelerin hâlâ cari ve can yakıcı olmasıyla ilgilidir. Güngör’ün kendi döneminde aydınlar ve üniversite üzerinden yaptığı tahliller, dikkat çektiği sorunlar günümüzde ilkokul çağındaki çocuklarımızın sorunlarına kadar inmiştir. Burada şu yanlış da yapılmamalıdır: Gelişmiş-modern toplumlarda da benzer sorunlar görülüyor ve bunlar modernleşmenin tipik olumsuz sonuçlarıdır gibi mantık yürütme doğru değildir. Doğru olan, bu tür sorunların temeline inmek ve dil, kültür, eğitim gibi konularda milli kültürü inşa ve tahkim edici politikalar geliştirmektir. Bu politikalara yön ve rota çizecek fikir adamlarımız ve 200 yılı aşkın bir modernleşme tecrübemiz vardır. </p><h3>PARADİGMA İNŞASI </h3><p>Modernleşmenin özellikle siyasi kabullerinin sorgulandığı ve uluslararası sistemin, normların yeniden tanımlandığı bir dönemde kültürün ve kültürel unsurların da yeniden tanımlanması kaçınılmazdır. Türkiye de son yıllarda, özellikle eğitim ve kültür konusunda kadim değerler üzerinden yeniden bir inşa sürecine girmiş bulunuyor. Ne yazık ki, yaşadığımız elim hadiseler de bu inşa sürecinin ne kadar acil ve gerekli olduğunu ispat etmiş bulunuyor. Erol Güngör’ün tekrar gündeme gelmesi de, bu inşa sürecinde başvurulabilecek en önemli referans metinleri kaleme almış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla, erken yaşta vefat eden Güngör fikirleriyle yaşamaya devam ediyor; umulur ki son dönemdeki bu ilgi, geçici bir heves değil inşa edici bir paradigmaya evrilmeye vesile olsun. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/5/dfffda7c-lgp35vuey7xxn3pvcy5o.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küresel sistemin dönüşümü: Güçlü liderlik ve bölgesel paktlar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Uluslararası sistemin temel taşı mahiyetindeki kurumların meşruiyet krizine girdiği, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen normatif yapının çözülmeye yüz tuttuğu bir tarihsel dönemeçten geçiyoruz. 2026 Antalya Diplomasi Forumu’nda, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack tarafından dile getirilen mülahazalar, küresel siyasetin yeni kodlarını okumak bakımından hayati ipuçları barındırmaktadır. Şurası bir gerçek ki, Birleşmiş Milletler merkezli çok taraflı sistemin artık günümüzün karmaşık güvenlik sorunlarına çözüm üretme kabiliyeti ciddi ölçüde aşınmış durumda. Barrack’ın vurguladığı üzere, küresel yönetişimin hantal yapısı karşısında devletlerin kendi bölgesel havzalarında kuracakları güvenlik ve ekonomi paktları, geleceğin nizamının asli unsurları olmaya aday görünmektedir.</p><h2>GÜÇ POLİTİKALARI DİPLOMASİNİN MERKEZİNE YERLEŞTİ</h2><p>Bu yeni konjonktüre uluslararası ilişkiler teorileri zaviyesinden bakıldığında, liberal enternasyonalizmin geri çekildiği ve katı realizmin yeniden başat hale geldiği bir tabloyu önümüze koyuyor. Liberal dünyanın vadettiği “kurallara dayalı düzen” anlatısının yerle yeksan olduğu bu süreçte, güç politikaları diplomasi masasının merkezine yerleşti. Öyle ki, Trump dönemiyle kristalize olan ve “önce kendi ülkem” felsefesiyle şekillenen bu yaklaşım, devletlerin artık küresel vaatlerden ziyade somut güç kapasitelerine ve liderlik karizmalarına odaklanmalarına sebebiyet vermektedir. Barrack’ın Türkiye’yi de “güçlü liderlik” örneği üzerinden taltif etmesi, aslında realist ekolün “devlet kapasitesi” ve “karar alıcı iradesi” üzerine kurulu olan o kadim prensibine dayanmaktadır.</p><p>Teorik çerçevede bu tablo, neoklasik realizm ekolünün devlet kapasitesi ve gücün kullanımı üzerine geliştirdiği tezlerle tam bir uyum sergilemektedir. Fareed Zakaria’nın da ifade ettiği üzere, bir devletin dış dünyadaki dalgalanmalara karşı duruşunu belirleyen esas unsur eldeki imkânları ne ölçüde verimli bir şekilde aksiyona dökebildiğidir. İşte burada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sergilediği kararlı liderlik profili, devlet mekanizmasının ortak bir vizyon etrafında kenetlenmesini sağlayarak stratejik bir kılavuz işlevi görmektedir. Nihayetinde bir ülkenin sahip olduğu potansiyel, ancak bürokratik hantallıktan arınmış ve bütüncül bir iradeyle birleştiği takdirde uluslararası alanda gerçek bir ağırlığa ulaşmaktadır.</p><h2>NADİR BİR KESİŞİM KÜMESİ: TÜRKİYE</h2><p>Türkiye örneğinde bu kapasite artışı bölgesel denklemlerde “istikrar limanı” bir aktör olarak tebarüz etmektedir. Francis Fukuyama’nın modern devlet inşasında mütalaa ettiği “güçlü yürütme kapasitesi”, Ankara’nın kriz anlarında refleks hızını ve manevra kabiliyetini perçinlemektedir. Stratejik kararların hızla alınabilmesi ve devletin kurumlarının bu tercihler etrafında uyumlu bir şekilde mobilize edilmesi, belirsizliklerle dolu küresel sistemde Türkiye’ye önemli bir hareket kabiliyeti kazandırmaktadır. Bu bağlamda Ankara, jeopolitik vakumları doldururken stratejik kararlarını bürokratik hantallıklara kurban etmeden kurumlararası eş güdümle uygulamaya koymaktadır. Öyle ki, savunma sanayiindeki teknolojik atılımlardan insani diplomasi hamlelerine kadar uzanan geniş yelpaze, devlet aklının kararlı bir iradeyle bütünleştiği o nadir kesişim kümesini temsil etmektedir.</p><p>Bununla birlikte Türkiye’nin bu dönüşen dünyadaki konumu geleneksel ittifak yapılarına hapsolmanın çok ötesinde bir stratejik özerklik arayışını temsil etmektedir. Ankara’nın son yıllarda izlediği dış politika çizgisi münhasıran Batı eksenli bir güvenlik anlayışına eklemlenmek yerine, kendi coğrafyasında bir "odak güç" olma idealini yansıtmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, bölgesel istikrarı korumak adına hem Balkanlar’da hem Orta Doğu’da hem de Kafkasya’da çok katmanlı güvenlik mimarileri inşa etme potansiyeline sahiptir. Kurulacak bu nevi paktlar, klasik askeri ittifakların hilafına, ekonomik entegrasyonu ve enerji güvenliğini de bünyesinde barındıran esnek ve işlevsel yapılar olmak durumundadır. Kuşkusuz ki, Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği teknolojik üstünlük bu bölgesel paktların caydırıcılık zeminini oluşturacak en önemli enstrüman niteliğindedir.</p><h2>YENİ BÖLGESEL REALİZM</h2><p>Küresel sistemin bu denli türbülanslı olduğu bir vasatta Ankara için en makul seçenek bölgesel iş birliği platformlarını kurumsallaştırmaktır. Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar yahut Karadeniz ve Akdeniz havzasındaki yeni enerji ortaklıkları somut birer kalkan işlevi görebilir. Nitekim savaş ve çatışmaların ortasında Türkiye’nin uzlaştırıcı ve arabulucu rolü, bölgenin daha büyük bir kaosa sürüklenmesini engelleyen bir emniyet sübapı mahiyetindedir. Bu durum, liberal kurumların boşluğunu dolduran yeni bir bölgesel realizm örneğidir.</p><p>Tom Barrack’ın altını çizdiği “güçlü liderlik ve bölgesel güvenlik” perspektifi, önümüzdeki on yıllarda Washington’ın takip edeceği ana stratejik rotanın bir izdüşümü olarak okunabilir. Küresel sistemin yapısal çatlaklarından sızan belirsizlikler karşısında Türkiye, kendi göbeğini kesecek bir iradeyi diplomatik ve askeri sahada tahkim etmelidir. Bu strateji, dünyadaki sert güç rekabetinin yarattığı olumsuzluklara karşı geliştirilen maceradan uzak, rasyonel ve gerçekçi bir dış politika olmalıdır. Bu noktada Ankara, geleneksel ittifaklarını muhafaza ederken eş zamanlı olarak iç barışını kalıcılaştırıp yakın coğrafyasında kuracağı paktlar vasıtasıyla güvenlik ve refahını pekiştirmeye odaklanmalıdır. Nihayetinde, bu türbülanslı dönemeçte dengeli bir odak güce dönüşmek ancak bu tarz bir zemin üzerinde mümkün hale gelebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/5/d17697a9-xlb2bwmw1gbthrmd8pvnr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aile ve Nüfus 10 yılı: Türkiye'nin geleceğine açılan bir kapı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537" rel="standout" />
      <description>Vatandaşlarımıza, gençlerimize, anne ve babalarımıza, dedelerimize ve ninelerimize çağrımızdır: Çocukların evimize bereket, sokaklarımıza neşe, ülkemize istikbâl getirdiği günlere yeniden ulaşmak; ancak hep birlikte mümkündür. İnsanla başlayan, aile ile köklenen, nesilden nesile büyüyen, nüfusla güçlenen ve istikbâle yükselen Türkiye’yi birlikte tahkim ediyoruz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahinur Özdemir Göktaş - T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Aile, bir milletin hafızasıdır. İnsan, dünyayı önce orada tanır; dil de vicdan da orada şekillenir. Aile, yalnızca bireylerin bir araya geldiği bir hane değil; kuşaklar arası emanetin teslim edildiği, sevginin ve sorumluluğun birlikte öğrenildiği, dayanışmanın en saf hâliyle yaşandığı bir medeniyet zeminidir. Tarih, güçlü ailelerin kurduğu güçlü toplumların hikâyesidir. 2026-2035 dönemini kapsayan Aile ve Nüfus 10 Yılı, bu hafızayı geleceğe taşıma kararlılığımızdır.</p><h2>TARİH BİZE NE SÖYLEDİ?</h2><p>Son iki yüzyıl, nüfusu kalkınmanın önünde bir engel sayan anlayışın gölgesinde geçti. Malthus’un 1798’de ileri sürdüğü gıdanın artan nüfusa yetmeyeceği tezi, II. Dünya Savaşı sonrasında neo-Malthusçu yaklaşımlar aracılığıyla yeniden canlandı; küresel nüfus politikalarını biçimlendiren temel paradigma oldu.</p><p>İnsanı üretken bir özne olarak değil, kaynaklar üzerinde bir yük olarak tanımlayan indirgemeci anlayış, çocukların bereket değil maliyet, ailenin huzur değil külfet, kalabalıkların zenginlik değil tehdit olarak görülmeye başlandığı bir döneme yol açtı; doğmamış çocukları ekonomik bir akıl yürütmenin nesnesi hâline getirdi. Kalkınmanın en maliyet-etkili müdahalesi olarak tanımlanan bu yaklaşım, doğurganlığın sistematik biçimde aşağı çekilmesinde, nüfusların yaşlanmasında ve bazı ülkelerde cinsiyet dengesinin bozulmasında etkili oldu.</p><p>Ancak tarih, Malthus’u doğrulamadı. Sanayi devriminden bu yana dünya nüfusu on katına çıkarken küresel gıda üretimi ondan daha hızlı arttı; tarımsal verimlilik, teknolojik gelişme ve insan zekâsı, kıtlık senaryolarını geçersiz kıldı. Bugün dünyanın temel sorunu gıda yetersizliği değil, dağıtım adaletsizliği ve israftır.</p><h2>ÜLKEMİZİN DEMOGRAFİK TABLOSU</h2><p>Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, 2017’den bu yana nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altında her yıl yeni bir dip görüyor. TÜİK’in 2013 projeksiyonlarında en olumsuz senaryoya göre 2050 için 1,65 öngörülmüştü; Türkiye çok daha kısa sürede en olumsuz senaryonun bile gerisinde kaldı.</p><p>Nüfus projeksiyonları bakımından biraz daha geriye gittiğimizde 1963 yılına ait Nüfus Konseyi Raporu’nda Türkiye nüfusunun 2020’de 100 milyona ulaşacağının ileri sürüldüğünü görüyoruz. TÜİK’in 2024 projeksiyonundaki düşük senaryo, 2100 yılında nüfusumuzun 54 milyona ineceğini tahmin ediyor. Birleşmiş Milletler’in 2024 projeksiyonunda ise daha çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor: Yüzde 80 tahmin aralığı baz alındığında 38 milyona, yüzde 95 aralığı baz alındığında ise 25 milyona kadar azalacağı öngörülüyor.</p><p>İlk evlenme ve ilk anne olma yaşı 30'a yaklaştı. Hiç evlenmeme oranlarımız yıldan yıla artıyor. Bir zamanlar çok çocuklu ailelerin ülkesi olan Türkiye’de hanelerin yüzde 58,1’inde artık çocuk bulunmuyor; yalnız yüzde 5,7’sinde üç çocuk var. Yıllık doğum sayımız son on yılda 400 binden fazla azaldı. Önümüzdeki beş yılda ilkokul çağındaki öğrenci sayımızın yaklaşık 900 bin, yani yüzde 20 gerileyeceği öngörülüyor.</p><p>Çocuk ve genç nüfusumuz azalırken 65 yaş üstü nüfusumuzun oranı 2025 itibarıyla yüzde 11,1’e yükseldi, bazı illerimizde bu oran yüzde 20’yi geçti. Ortanca yaşımızın 34,9’a çıkmış olması, nerede ise her iki kişiden birinin artık 35 yaşında olduğunu gösteriyor. En iyimser projeksiyon dahi 2100’de her üç kişiden birinin yaşlı olacağını söylüyor.</p><p>Ortalama hanehalkı büyüklüğü kesintisiz bir düşüş seyri izleyerek 2025 yılında 3,08’e geriledi, tek kişilik hane oranımız yüzde 20’ye çıktı. Kırsal alanlarda yaşanan nüfus kaybı da önemli oranda arttı. Nüfusumuzun yüzde 94’ü il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Kırsaldaki 0-19 yaş grubu son on yılda yüzde 35 azaldı.</p><h2>DÜNYA UYANIRKEN</h2><p>Bu mesele yalnız bizim değil, dünyanın meselesidir. Avrupa’dan Uzak Doğu’ya kadar birçok ülke; demografik bir kırılmayla yüzleşiyor. Tehdidin büyüklüğü öyle bir noktaya geldi ki, dünyanın dört bir yanında devletler son yıllarda tarihî nitelikte kararlar alıyor.</p><p>Rusya nüfusu en öncelikli mesele ilan etti; Güney Kore “demografik ulusal acil durum” açıkladı. Yaklaşık 40 yıl tek çocuk politikasını uygulayan Çin, 2016’da bu politikadan vazgeçti; bugün vatandaşlarına üç çocuk çağrısında bulunuyor. Japonya, Başbakanlık bünyesinde Nüfus Stratejisi Merkezi kurdu. Norveç, Doğum Oranları Komitesi’ni hayata geçirdi. İtalya’da Aile, Doğum Oranları ve Fırsat Eşitliğinden Sorumlu Devlet Bakanlığı; Sırbistan’da Aile ve Demografi Bakanlığı; Hırvatistan’da Nüfus ve Göç Bakanlığı; İran’da Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Ulusal Nüfus Merkezi kuruldu.</p><p>Dünya, rotayı değiştiriyor. Kıtalar farklıdır, rejimler farklıdır, kültürler farklıdır. Ama endişe ortak, kaygı bir. Zira nüfus meselesi; doğrudan doğruya bir varlık meselesi, bir gelecek meselesidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın işaret ettiği üzere doğurganlık hızımızdaki düşüş Türkiye için “varoluşsal bir tehdit, savaştan beter” bir durumdur.</p><h2>TÜRKİYE’NİN CEVABI: AİLE DOSTU EKOSİSTEM</h2><p>Türkiye, bu küresel kırılmaya kendi medeniyet birikiminden beslenen bir cevap vermektedir. Bizim için aile, modern bir politika başlığından öte; binlerce yıllık bir hafızanın, dayanışma kültürünün ve insan tasavvurunun yaşayan zeminidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın 2008’de yaptığı “üç çocuk” çağrısı henüz dünya doğurganlık çöküşünü konuşmazken, demografik geleceğimizin öngörüsüydü. Bugün geldiğimiz noktada, o günkü çağrının bugün ne kadar isabetli olduğunu idrak ediyoruz. Çözümü, dağınık teşviklerin toplamı değil; bir bütün olarak inşa edilen bir aile dostu ekosistemde buluyoruz.</p><p>Aile dostu ekosistem; ailenin etrafında ördüğümüz çalışma hayatından konut politikalarına, çocuk bakım hizmetlerinden eğitim sistemine, sosyal güvenlikten kentsel tasarıma kadar bütün politika alanlarının aile merkezinde yeniden okunmasıdır. Bir genç çiftin evlenmeye karar vermesinden, bir annenin işine geri dönüşüne; bir çocuğun mahallesinde güvenle oynayabilmesinden, üç kuşağın aynı şehirde yaşayabilmesine kadar uzanan bütün bir hayat döngüsünün, aile için tasarlanmasıdır.</p><h2>ÖNCELİKLİ ŞART: GÜÇLÜ AİLE YAPISI</h2><p>Bu doğrultuda çalışmalarımıza Sayın Cumhurbaşkanımızın “Güçlü bir ülke, güçlü bir millet, huzurlu bir toplum olabilmenin öncelikli şartı güçlü bir aile yapısına sahip olmaktır” sözünü pusula kılarak devam ediyoruz.</p><p>2024’te ilk kez aileyi merkeze alacak şekilde 2024-2028 dönemini kapsayan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Eylem Planımızı oluşturduk. Aynı yıl nüfus politikalarına sistemli bir şekilde eğilmek üzere Bakanlığımız bünyesinde Aile ve Nüfus Politikaları Daire Başkanlığı'nı kurduk. Güçlü bir eş güdümün sağlanması amacı ile Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığında Nüfus Politikaları Kurulunu oluşturduk. 2025’te Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Aile Enstitüsü'nü kurduk; nüfus, aile, kadın, çocuk, gençlik ve engelli alanlarında ulusal ölçekli stratejik araştırmaları bu çatı altında yürütüyoruz.</p><p>Sayın Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle 2025 yılını Aile Yılı ilan ettik. Aile ve Gençlik Fonumuz aracılığıyla yuva kurmak isteyen gençlerimize destek oluyoruz: Bugüne kadar 199 binden fazla gencimiz fondan yararlanmaya hak kazandı, 140 binden fazla evlenen gencimize toplam 11,6 milyar Türk Lirası'nı aşan ödeme yaptık, 182 binden fazla gencimize evlilik öncesi eğitim ve aile danışmanlığı sunduk. Doğum yardımları kapsamında ise bir milyona yakın anneye yaklaşık 15.9 milyar Türk Lirası ödeme gerçekleştirdik. Üç ve daha fazla çocuklu ailelerimiz ile gençlerimize sosyal konutta öncelik tanıdık. Yarı zamanlı çalışmayı yaygınlaştırdık; doğum izinlerini 24 haftaya çıkaran tarihî düzenlemeyi hayata geçirdik. Aile dostu işyerlerinden kreşe, dijital güvenlikten kuşaklar arası dayanışmaya kadar hayatın her alanına dokunan bir Aile Dostu Ekosistem inşa ediyoruz.</p><p>Bunlarla birlikte; cinsiyetsizleştirme üzerinden, kimlik ve rol kavramlarının bulanıklaştırıldığı küresel bir kültürel baskı ile karşı karşıyayız. Aile kurumunu ve nesillerimizi tehdit eden toplumsal cinsiyet ideolojisi ile cinsiyetsiz toplum akımlarına karşı ulusal ve uluslararası düzeyde kararlılıkla mücadele ediyoruz.</p><p>Sosyal politikalarımızı veriyle, sahayla ve aileyle birlikte üretiyoruz. 1 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığımız Sosyal Risk Haritaları, sosyal, ekonomik ve psikososyal pek çok göstergeyi bir arada analiz ederek hane bazında bir sosyal risk endeksi hesaplıyor. 648 sosyal göstergeyi kullanarak il, ilçe, mahalle ve hane düzeyinde risk endeksini haritalandıran bu yapı, hassas grupların kırılganlığına karşı haneleri güçlendirmeyi amaçlıyor. “İlk Öğretmenim Ailem” uygulamasıyla anne-babalara rehberlik eden içerikleri her hanede erişilebilir kıldık. Modüler Aile Eğitim Programımızla evlilik öncesinden ebeveynliğe uzanan her aşamada ailelerimizin yanındayız.</p><p>Ailenin geleceği, çocuklarımızın güvenli bir dünyada büyümesinden geçer. Bu bilinçle 15 yaş altı çocuklarımıza yönelik sosyal medya düzenlemesini hayata geçirdik; sosyal ağ sağlayıcılarına ve oyun platformlarına çocuğun korunmasını esas alan yükümlülükler getirdik. Güvenli, bilinçli ve sağlıklı bir dijital hayatı kararlılıkla önceliyoruz. Çünkü çocuklarımız bizim geleceğimizdir.</p><h2>AİLE VE NÜFUS DİPLOMASİMİZ</h2><p>Çalışmalarımızı ulusal sınırlarımızdan ibaret görmüyoruz. Türkiye, Birleşmiş Milletler Ailenin Dostları Grubu'na üye olarak aile kurumunun korunması noktasında pozisyon beyan ettik. 2025 yılında üst düzey katılımla düzenlediğimiz Uluslararası Aile Forumu ile aile ve nüfus diplomasimizin etki alanını genişlettik. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 2026-2035 Eylem Planı'na ülkemizin önerisiyle "ailenin, nesillerin ve güçlü nüfus yapısının korunması" başlığı ayrı bir öncelik olarak eklendi. Yine İslam İşbirliği Teşkilatında 2026-2035 yıllarının Aile ve Nüfus 10 Yılı olarak ilan edilmesi yönündeki önerimiz kıdemli uzmanlar nezdinde kabul edildi; önerimizin Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda nihai onayını bekliyoruz. İnşallah Türkiye'nin bu vizyonu, gönül coğrafyamızda da ortak bir uyanışın adı olacak.</p><h2>AİLE VE NÜFUS 10 YILI: KALICI BİR VİZYON</h2><p>Aile Yılı; kamu kurumları, akademi, sivil toplum, iş dünyası, yerel yönetimler ve vatandaşlarımız nezdinde büyük bir teveccüh gördü, binlerce etkinliğin ve projenin hayata geçmesine vesile oldu. Ancak biliyoruz ki demografik yapıdaki menfi değişimlerin kısa vadede geri döndürülmesi mümkün değildir. Bu çerçevede, uzun vadeli ve kalıcı adımların hayata geçirilmesi amacıyla Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından 2026-2035 dönemi Aile ve Nüfus On Yılı ilan edildi.</p><p>İnsanla başlayan, aileyle köklenen, nüfusla güçlenen, istikbâle yükselen Türkiye vizyonumuz birbirini tamamlayan, birbirini güçlendiren ve kuşaklar boyu süreklilik gözeten bir politika mimarisine dayanıyor. Hedefimiz nettir: Çocuğu bereket olarak yaşatan; aileyi huzurun ve dayanışmanın merkezi olarak yeniden konumlandıran; gençlerimize evlenebilecekleri, çocuk yetiştirebilecekleri, kuşaklarını sürdürebilecekleri bir gelecek umudu sunan bir Türkiye. Çünkü biliyoruz ki bir milletin geleceği, hanelerin sıcaklığında, çocukların kahkahasında, üç kuşağın bir sofra etrafında buluşmasında saklıdır. Aile ve Nüfus On Yılı bu sıcaklığı, bu kahkahayı, bu sofrayı yarınlara taşımanın ortak iradesidir.</p><h2>ON YILLIK YOLCULUĞUMUZUN ANA GÜZERGÂHLARI</h2><p>On yıllık bu dönemde hareket noktası olarak alınacak stratejik öncelikleri, uygulama modelini ve araçlarını ortaya koyan Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgemiz 2 Mayıs 2026 tarihli ve 33241 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgemiz ile yürürlüğe girdi.</p><p>Vizyon Belgemiz, Cumhurbaşkanlığı himayesinde hayata geçirilecek stratejik bir çerçeve belgesidir. Temel yaklaşımımızın merkezinde milletin geleceğini emanet olarak gören bir bakış vardır; bu bakışın yegâne taşıyıcısı ise ailedir. Bu yaklaşım, münferit bir politika alanı olarak değil; tüm kamu politikalarına, mevzuat çalışmalarına ve kalkınma hedeflerine sirayet eden bir anaakım olarak benimsenmektedir. Belgemiz, bu zemin üzerindeki beş stratejik öncelik etrafında şekillenmektedir. Aile kurumunu ve nesilleri korumak, evlilik müessesesini teşvik etmek, doğurganlık hızını artırmak, gençlerimizi nitelikli biçimde yetiştirip yaşlılarımızın refahını gözetmek ve kırsalın yerinde kalkındırılarak nüfusumuzun dengeli dağılımını sağlamak; on yıllık yolculuğumuzun ana güzergâhlarıdır.</p><p>Bu öncelikleri kâğıt üzerinde bırakmamak için belgemizin uygulama modelini dinamik bir döngü üzerine kurduk. Kurumlarımızla iki yıllık planlar hazırlayacak, her yıl bir önceki dönemin muhasebesini yaparken gelecek iki yılın haritasını yeniden çizeceğiz. Bütün bu süreci, yıllık olarak hazırlanan Türkiye Aile ve Nüfus Vizyonu İzleme Raporu ile takip edeceğiz. Mevzuattan kurumsal kapasiteye, araştırma ve akademiden uluslararası diplomasiye, iletişimden eğitime kadar uzanan bütüncül bir uygulama araçları seti bu döngüyü besleyecek; her yıl mayıs ayının son haftası olarak ilan ettiğimiz Milli Aile Haftası ile de aile politikamızı toplumun gündemine kalıcı biçimde yerleştireceğiz.</p><h2>BİR MİLLETİN YARINA VERDİĞİ SÖZ</h2><p>Bütün bu mimarinin altında değişmez bir zemin yatıyor. Aile merkezliliği, insan hayatının kutsallığını, nesle emanet sorumluluğumuzu, kuşaklar arası dayanışmayı, medeniyet havzamızın kültürel ve manevi mirası ile milli iradeye dayanan özgün duruşumuzu; bizim varlık zeminimizi oluşturan temel değerler olarak alıyoruz. Bu değerleri hayata geçirirken bütüncül bir yaklaşımı, kanıta dayalı politika üretimini, yerele duyarlı bir tasarımı, hesap verebilirliği ve aileye saygılı bir medya iklimini ilke edinmiş bulunuyoruz. Çünkü biliyoruz ki on yıllık bir taahhüt, ancak ölçülebilir, hesap verebilir ve milletinin değerleri üzerine inşa edilmiş olduğunda gerçek bir taahhüt olur.</p><p>Aile ve Nüfus On Yılı, bir milletin yarına verdiği sözdür. Politika belgelerimizde, mevzuatımızda, şehirlerimizde ve sokaklarımızda, hastanelerimizde, okullarımızda ve en çok da dimağımızda kendine yer bulacaktır. Vatandaşlarımıza, gençlerimize, anne ve babalarımıza, dedelerimize ve ninelerimize çağrımızdır: Bu yolculuk hepimizindir. Çocukların evimize bereket, sokaklarımıza neşe, ülkemize istikbâl getirdiği günlere yeniden ulaşmak; ancak hep birlikte mümkündür. İnsanla başlayan, aile ile köklenen, nesilden nesile büyüyen, nüfusla güçlenen ve istikbâle yükselen Türkiye’yi birlikte tahkim ediyoruz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/3/487b5ba3-skj75gqizraiy3cvz24p7.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İran’dan Türkiye’ye göç arttı mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054" rel="standout" />
      <description>Halihazırda devam eden savaşta İran’a karşı bir dış müdahalenin olması İran halkını ortak bir düşman karşısında konsolide etmiş ve farklı bir ülkeye göç etmekten ziyade ülkelerinde kalarak buna karşı bir duruş sergilemeye itmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Gökhan Adıgüzel / Göç Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İsrail ile ABD’nin İran’a saldırılarının başlamasının ardından medyada ve özellikle sosyal medyada bazı gruplar tarafından İran’dan Türkiye’ye yönelik göç hareketlerinde artış olduğuna yönelik çeşitli iddialar ve teoriler ortaya atıldı. Fakat şu ana kadar sınırdaki insan hareketliliği ve gidiş-gelişler göz önüne alındığında, Türkiye ile İran arasındaki göç hareketliliğinin rutin bir seviyede kaldığı görülmektedir. Bu iddiaların ve varsayımların kaynağına bakıldığında, geçmiş yıllarda Türkiye’deki göç hareketliliği ve göç politikaları hakkında çeşitli manipülasyon ve algı çalışmaları yapan belli grupların varlığı göze çarpmaktadır.</p><h2>İSTATİSTİKLER NE SÖYLÜYOR?</h2><p>Peki şu ana kadar İran’dan Türkiye’ye göçler nasıl bir seyir izledi? İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre, nisan ayı itibarıyla Türkiye’de ikamet izniyle bulunan İranlıların toplam sayısı yaklaşık 76 bin civarındadır. Geçen yılın nisan ayındaki istatistiklerine bakıldığında Türkiye’de ikamet izniyle kalan İranlıların sayısının yine 76 bin civarında olduğu görülmektedir. 2025 ve 2026 yılındaki veriler kıyaslandığında, Türkiye’de yaşayan İranlıların sayısında herhangi bir artış ya da azalış olmadığı görülmektedir. </p><p>Bu tablo, 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın, İran’dan Türkiye’ye yönelik önemli bir insan hareketliliği oluşturmadığını açık şekilde ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bunda hem Türkiye’nin hem de İran’ın kamu düzeni ve güvenliğini sağlama konusunda özellikle bölgedeki ülkelerle kıyaslandığında ciddi bir tarihsel tecrübeye sahip olması önemli bir etkendir. İsrail ve ABD ile İran arasında mevcut bir ateşkes olsa da bunun kalıcı bir barışa yol açıp açmayacağı ise netlik kazanmamıştır. Özellikle Siyonist yayılmacılık motivasyonuyla bölgedeki saldırganlığına ara vermeyen İsrail’in varlığı, bölgede kalıcı bir barışın ve huzurun önündeki en büyük engel olarak duruyor. Bu nedenle mevcut savaşın ya da savaşların nasıl bir seyir izleyeceğine bağlı olarak Türkiye’nin farklı göç senaryolarına hazırlıklı olması elzemdir. </p><h2>HUMEYNİ DÖNÜNCE 1 MİLYON İRANLI TÜRKİYE’YE GÖÇ ETTİ </h2><p>Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ülkeden ayrılması, Humeyni’nin İran’a dönüşü ve 1979 yılının Mart ayında yapılan referandum ile İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması İran’da önemli bir dönüm noktası olmuştur. İran’da 1979 yılında yaşanan gelişmeler neticesinde eski Şah rejiminin destekçileri ve Şah rejimini desteklemese bile yeni rejime muhalif olan kişiler ülkeden göç etmeye başlamıştır. 1979 sonrası İran’dan Türkiye’ye oluşan göç hareketleri, Türkiye’nin göç tarihi açısından genellikle çok fazla gündem olmamış ve tartışılmamıştır. Fakat farklı istatistikler olmakla birlikte yaklaşık 1 milyon İran vatandaşının 1979 İran Devrimi’nden itibaren Türkiye’ye göç ettiği tahmin edilmektedir. Türkiye’nin o dönemde bu denli yüksek sayıda göç almasının iki temel nedeni vardır: 1960’lı yıllarda yapılan anlaşmayla İran vatandaşlarına yönelik vize muafiyeti sağlanması ve göç eden İran vatandaşları açısından ABD, Kanada ve Avrupa ülkelerine geçiş için Türkiye’nin uygun bir güzergâh olması. Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi çekince ile taraf olması nedeniyle İran’dan gelen kişilere Türkiye tarafından “mülteci” statüsü tanınmamıştır. Bu coğrafi çekinceye göre sözleşmenin uygulanmasını yalnızca Avrupa ile sınırlı tutan Türkiye, Avrupa dışında kalan ülkelerden gelen kişilere mülteci statüsü vermemektedir.</p><h2> İRAN DİASPORASI</h2><p>Coğrafi kısıtlama nedeniyle o dönemde Türkiye’yi çoğunlukla transit ülke olarak kullanan İran vatandaşları ABD, Kanada ve çeşitli Avrupa ülkelerine göç etmiştir. Günümüzde başta ABD, Kanada ve Almanya olmak üzere yurtdışındaki İran diasporası çoğunlukla bu dönemde oluşmuştur. İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları, Hamaney’in öldürülmesi ve İran yönetiminin hedef alınması gibi gelişmeler karşısında özellikle yurtdışında yaşayan bazı İranlı grupların destek gösterileri ve sevinçleri medyada ve sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. İsrail ve ABD’nin İran saldırılarına destek veren bu insanların çoğunluğunun doğrudan ya da dolaylı şekilde rejim karşıtlığı nedeniyle İran’dan göç eden kişiler olduğu söylenebilir. </p><p>Türkiye’de de bazı İranları grupların İsrail/ABD saldırılarına destek gösterileri yaptıkları görülmüştür. Türkiye’nin ikamet izni istatistiklerine bakıldığında İran’ın Türkmenistan, Azerbaycan ve Suriye’den sonra dördüncü sırada olduğu görülmektedir. Özellikle 2018 yılından itibaren İranlıların gayrimenkul satın alma yoluyla Türkiye’de ikamet ettikleri istatistiklere yansımaktadır. İran vatandaşları, TÜİK tarafından yayımlanan Türkiye’de uyruklara göre konut satışı sıralamasında genellikle birinci ya da ikinci sırada yer almaktadır. Hem 1979 Devrimi sonrasındaki sürece hem de günümüze bakıldığında İran’dan Türkiye’ye yönelik önemli bir göç potansiyeli olduğu yadsınamaz. Fakat halihazırda devam eden savaşta İran’a karşı bir dış müdahalenin olması İran halkını ortak bir düşman karşısında konsolide etmiş ve farklı bir ülkeye göç etmekten ziyade ülkelerinde kalarak buna karşı bir duruş sergilemeye itmiştir.</p><h2>YUMUŞAK GÜÇ UNSURU</h2><p>Türkiye’de göç meselesi çoğunlukla sebepleri değil, sonuçları bakımından tartışılan bir olgu olmuş ve bazı gruplar tarafından özellikle politize edilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye’de göç meselesi konuşulduğunda akla ilk olarak düzensizlik, sınır dışı etme ve güvenlik kavramları gelmektedir. Bu refleks bir açıdan anlaşılır sayılabilir çünkü Türkiye, son 15 yılda dünyanın en yoğun göç hareketlerinden birinin tam merkezinde yer almıştır. Fakat bu refleks, aynı zamanda göç yönetimine dair bir kısıtlılık da oluşturmaktadır. Çünkü göç, yalnızca “idare edilmesi” gereken bir güvenlik sorunu değil; doğru kurumsal uygulamalar ve düzenlemelerle Türkiye’nin uluslararası itibarını ve imajını olumlu şekilde etkileyebilecek bir politika alanıdır.</p><p>Göç yönetimi, uzun süredir yumuşak güç ve kamu diplomasisinin kritik bir aracı olarak ele alınmaktadır. Türkiye, coğrafi, kültürel, tarihi, siyasi ve toplumsal bağları göz önüne alındığında kamu diplomasisi faaliyetleri açısından dikkat çekici bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyeline rağmen kamu diplomasisinin önemini oldukça geç fark eden Türkiye, yirmi birinci yüzyılın bu stratejik gücünü etkili biçimde kullanamamıştır. Türkiye’de kamu diplomasisi faaliyetlerine yönelik Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bazı somut girişimler ortaya çıkmıştır. 1992 yılında kurulan TİKA ile başlayan bu türden faaliyetler 2000’li yıllardan itibaren ivme kazanmıştır. Bu açıdan Yunus Emre Vakfı, YTB, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ve Maarif Vakfı gibi kurumların ihdas edilmesi önemli gelişmelerdir. Ayrıca kitle iletişim araçlarının yaygın olarak kullanıldığı günümüzde, TRT’nin onlarca dil ve lehçede yaptığı yayınlar Türkiye’nin bölgesel ve küresel anlamda etkisini artıran önemli faaliyetlerdendir.</p><h2>GÖÇ İDARESİ BAŞKANLIĞI İÇİN BİR ÖNERİ</h2><p>Farklı ülke vatandaşları ile pozitif ilişkiler kurma potansiyeli bakımından Türkiye’de göç yönetimini gerçekleştiren Göç İdaresi Başkanlığı’nın dikkate değer bir potansiyeli bulunmaktadır. Özellikle Göç İdaresi’nin düzenli göç politikaları bünyesindeki iş ve işlemleri Türkiye’nin yumuşak gücünü temsil eden bir içeriğe sahiptir. Bu minvalde, göçün, günümüzdeki İran Savaşı’nda olduğu gibi yalnızca kriz dönemlerinde gündeme gelen bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarak, orta ve uzun vadeli planlamaların ortaya koyulduğu stratejik konulardan birisi olması gerektiği ortadadır. Hatta bu yumuşak gücün etkin kullanımı için Türkiye’de göç yönetiminin salt güvenlik konusu olmaktan çıkması adına Göç İdaresi’nin İçişleri Bakanlığı dışında müstakil bir kurum olarak teşkilatlanması ya da Cumhurbaşkanlığı himayelerinde yeniden teşkilatlanması gündeme alınabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/1/5fb38584-mazjfct6fre74ugbyhwx3j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Değişen mahalle kültürü üzerinden bir trajedi okuması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Esra Dural Tatlı / Görsel Sanatçı ve Tasarımcı</strong></p><p><br></p><p>Acıbadem; dışarıdan bir göz ne demek istediğimizi belki hiç anlamadı ama Acıbademli olmak Acıbademli olmanın çok ötesindeydi. Bir mahalle, bir semt, bir caddeden çok öteydi. Çocukken anneannem ve dedemden eski İstanbul’u dinlerdim, dinlemeyi çok severdim. İstanbul’un ve yaşadıkları Selimiye, Bağlarbaşı, Çinili ve Acıbadem’in değişimini anlatmaları tahayyülümü zorlardı. </p><p>Selimiye ve Çinili’de ahşap bir konakta yaşamaları, konak dediysem o yıllar için Üsküdar’da yaşayanlar için gündelik bir mesele. Sonra apartman hayatına geçiş. Şimdi üzerinden yıllar geçtikten sonra fark ediyorum; medya ve kültürel çalışmalar alanında yüksek lisans yaparken içinde olduğum medya alanında değil kültürel çalışmalar alanında tez çalışmamı neden yürüttüğümü. Modernleşme sürecinde mahallenin dönüşümü; Üsküdar ve Saraybosna örnekleri…</p><h2>MAHALLEDE YAŞAMANIN ŞARTLARI VARDI </h2><p>Zihnimde dinlediğim bir mahalle, çocukken yaşadığım bir mahalle, ilk gençlik yıllarımdan itibaren yıkıcı dönüşümüne şahit olduğum bir mahalle… Çocukken mahallemizde bir ev boşaldığında anahtarı dedemde dururdu. Kiracı adayları ile ilk dedem görüşür; aday, aile ve mahalle hayatımız için uygun ise evi kiraya verirdi. Osmanlı’da bir şehirden bir şehre, bir mahalleden bir mahalleye taşınabilmenin kriter ve şartları vardı. Gerçek ve geçerli bir amaç, mahalleden birisinin referansı, bir yıl gözlem süresi, cami cemaatine devamlılık. Bu mahallede ‘deneme süresi’ olarak adlandırdığım süreyi başarıyla tamamlayamayanlar artık o mahallede hatta şehirde ikame edemezdi. Toplumda herkesin birbirini tanıdığı emin bir ortam…</p><h2>DIŞARIDAKİ GÖZE KAPALI KENDİ İÇİNE AÇIKTI </h2><p>Mahalle dışarıdan bir göze kapalıydı. Ama kendi içine açıktı. Bugünün tabiri ile studio daireler, okul ya da çalışma amaçlı tek başına yaşayanlar için bekar odaları vardı ve mahalleden uzak inşa edilirdi. Aile ve mahallenin korunması esastı ve birbirinden ayrılmazdı. Şimdi yaşadığımız toplumsal tekinsizlik ortamı ve yıkıcı güvensizlik, ilk olarak aile ve mahallenin dönüşümü ile başladı. Toplumda güvenin kalkması birbirini tanımayan yığınların izinsiz ve plansız bir şekilde şehirlere, semtlere ve mahallelere hücum etmesiyle oldu. Bu hücum, aile ve mahalleyi yıkarken aslında toplumu ve toplumun güven ortamını yıktı.</p><h2>EVLER ARTIK KAPALI KUTU </h2><p>Evler kapalı kutu haline geldi. Yaşamak kolektif değil, bireysel bir hal aldıkça toplumdaki buhran da arttı. Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) komşuluk ile ilgili hadisi şerifini sadece açlık üzerinden okumak bir yanılgı olur; komşusunun o gün yemeği olup olmadığını bilebilecek kadar iyi tanımak, iletişim halinde olmak… </p><h2>KOMŞU TEYZE DE KALMADI SOKAKTA OYNAYAN ÇOCUK DA</h2><p>Üstelik Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre komşuluk kavramı o dönemde evinin çeperindeki her yönden 40 ev kadarını kapsamaktaydı. Yani mahalle. Mahallede, mahalledeki okullarda kimsenin gerçek manada kimseyi tanımadığı bir ortamın sonucudur belki de bugün yaşadığımız buhran… Ev içi ya da aile içi şiddetin bu denli arttığı, mahallelerde bir komşu teyze tarafından sürekli gözlem altında koşup oynayamayan çocukların gözetimsiz bir şekilde sanal mecraların kapalı kutularında oyun oynadığı bir ortamın sonucudur belki de bir caniye dönüşen çocuklar…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/1/e872859a-04c6p0yjstpwxrjss57y8k.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupa Birliği’ni yeniden tanımlamak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Çağrı Bilir / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi / TAV Araştırmacısı</strong></p><p><br></p><p>Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye yönelik dışlayıcı ifadeleri oldukça tepki çekmişti. Açıklamaların ilk zayıf noktası aday ülke statüsündeki bir devletin stratejik ölçekte adeta bir düşman sınıfında ele alınmasıydı. Çünkü Von der Leyen yıllardır reklamını yaptıkları üyelik sürecindeki kurumsal prosedürlerin hukukiliğinin aslında bir maskeden ibaret olduğunu itiraf etmiş oldu. Öte yandan bu yapısal tutarsızlığın yanı sıra AB ülkelerinin savunma sanayiinde ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve Rusya’ya karşı caydırıcı olabilme gibi bir gündemleri var. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile akut bir mesele haline gelen Stratejik Otonomi arayışının sacayağı olan bu konularda oyun değiştirici bir ilerleme de henüz görülmemekte. Bu sebeple Türkiye’yi stratejik bir ortak veya müttefik olarak tanımlamak yerine başa çıkılması gereken bir düşman olarak kodluyor olmaları  “stratejik körlük” veya “ideolojik körlük” olarak eleştiriliyor. Özellikle Türkiye’nin savunma sanayiinde sahip olduğu dinamizmin Rusya’ya karşı samimi bir caydırıcılık arayışı için kağıt üstünde ideal ortaklığı vadediyor oluşu Stratejik Otonomi hedeflerinin Türkiye olmadan tamamlanmamış bir projeden öteye gidemeyeceği fikri kabul görmüş durumda. </p><p>Elbette AB’nin dış ve güvenlik politikalarında siyasi aktörlüğü üyelerinin tekil aktörlüğünü aşan bir güce sahip olsaydı bu yorumlar tartışmasız doğru olurdu. Ancak ne Von der Leyen böylesine bir aktörün yürütme erkine liderlik ediyor ne de AB birincil güvenlik meselelerinde dikkate alınabilecek durumda. Bu sebeple AB’nin uluslararası sistemde, bölgede ve Brüksel’de tam olarak ne ifade ettiğini ve nasıl konumlandırılması gerektiğini berraklaştırmak gerekmektedir. </p><h2>TEK BİR AVRUPA MÜMKÜN MÜ? </h2><p>Gerek AB çevrelerinde gerekse Türkiye’de ekonomik iş birliği temelli bir kurum olarak AB söz konusu olduğunda 27 ayrı ülkenin, siyasi anlamda da benzer bir eşgüdümle benzer hedeflere benzer yöntemlerle gitmek isteyeceği yanılgısı karşımıza çıkıyor. Öte yandan üye ülkelerin dış politika tercihlerinin nasıl ayrıştığı da bir o kadar bilinen bir durum. Dolayısıyla burada bir kafa karışıklığı dikkat çekiyor. AB üyelerinin ekonomik entegrasyon projesindeki başarıları sayesinde yarattıkları birlik illüzyonu muhtemelen bu kafa karışıklığını besliyor. Ancak dış, güvenlik ve savunma politikası alanında bir eşgüdüm klasik entegrasyon retoriğinin nihai hedefi olarak AB evriminin henüz ulaşılamamış son aşamasına işaret eder. Ancak Soğuk Savaş’ın erken dönemlerinde bu fikre yönelik gelen eleştiriler halen geçerliliğini koruyor. Örneğin Stanley Hoffman 1966 yılında devletlerin güvenlik ve savunma gibi varoluşu ilgilendiren meselelerde otonomi devrine yani hayati çıkarlarını başka aktörlerin iradelerine teslim etmeye asla yanaşmayacaklarını söylerken entegrasyon fikrinin ancak ekonomik iş birliği yahut teknik meseleler gibi düşük politika (low politics) alanlarında başarılı olabileceğini söylemiştir. Dolayısıyla, Fransa’nın güvenliğini ilgilendiren bir meselede inisiyatifi belki de bir Alman veya İtalyan bürokratın direksiyonunda olduğu AB mekanizmalarına bırakması beklenemez.</p><h2>AMERİKAN TAHAKKÜMÜ </h2><p>Tek bir AB dış politikasının mümkünlüğü tartışmasının yanı sıra aynı dönemde başta Almanya olmak üzere sistemin kayıp aktörleri olarak Avrupalıların karar süreçlerinde ABD etkisini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Zor yahut rıza yoluyla oluşmuş bir AB siyasal entegrasyonunun ABD liderliğindeki batı fotoğrafında bir kırılma yaratması kaçınılmaz. Bu sebeple Stanley Sloan “NATO, Avrupa Birliği ve Atlantik Topluluğu” isimli kitabında transatlantik ilişkilerini doğası itibarıyla şizofrenik olarak tanımlamıştır. ABD için AB üyeleri kabiliyet geliştirmeli ancak bunu asla NATO çerçevesi dışında yapmamalıdır. 1999 yılında mevcut AB Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın ilk adımları planlanırken ABD’nin ortaya koyduğu “ilk reddetme hakkı” şartı da paralel bir örnektir. Buna göre AB üyeleri bir kriz anında önce NATO’ya danışmalı, ancak NATO yani ABD krize müdahil olmak istemezse Avrupalılar kendi başlarına operasyon yapma kararı verebilirler. Yani yüksek veya düşük siyaset alanındaki kararlara dair bir ayrım yapılacaksa, Avrupalıların dış siyasi/stratejik hedefleri hususunda mutlak bir Amerikan tahakkümü vardır. </p><h2>AVRUPA İLLÜZYONU </h2><p>Anlaşıldığı üzere AB düzeyinde ABD’den bağımsız olarak silahlanma, bir yere operasyon yapabilme veya dost/düşman tanımlama gibi konularda ortak bir yön tayin edebilmek Amerikan etkisi sebebiyle mümkün değildir. ABD’nin mevcutta olduğu gibi ilgilenmediği majör kriz anlarında ortak bir yön tayin etmek ise Asle Toje’nin 2008’de bir makalesinde dediği gibi konsensüs sorunu yaratacak potansiyel bir fay hattıdır. Diğer bir deyişle AB ülkelerini, yemini ve suyunu ABD’nin verdiği bir akvaryuma sıkışmış birer süs balığı olarak görmek gerekmektedir. ABD üstüne düşen rolleri yerine getirmediğinde ise akvaryum içinde büyük balıklar muhtemelen küçük balıkları yutmak için akvaryum içi bir mücadeleye girişeceklerdir. Uluslararası ilişkiler disiplininde düzen/düzensizlik veya anarşi/hiyerarşi diyalektikleriyle karşımıza çıkacak bu düzlem aslında yıllardır Türkiye’de pazarlanan güçlü müreffeh Avrupa anlatısının nasıl bir illüzyondan ibaret olduğunu göstermesi açısından önemli. </p><h2>İÇ İÇE GEÇMİŞ SİSTEMLER </h2><p>2008 itibarıyla ABD’nin kriz anlarında maliyetleri müttefiklere ve krizin olduğu coğrafyadaki aktörlere yüklemeye yönelik izolasyoncu hedeflere yönelmesiyle Avrupalıların Rus yayılmasını veya Arap Baharı ile gelişen iç savaşlar, göç, terör veya toprak kaybı gibi meseleleri kendi başlarına yönetmek zorunda kaldıklarını biliyoruz. Ancak süreç gösterdi ki oluşan bu yeni durum mutlak bir yalnızlıktan ziyade maliyet yüklenmeye dair bir tutum. Çünkü mevcut tek kutuplu sistemde ABD tahakküm kurduğu AB coğrafyasının akut sorunlarıyla ilgilenmeyi tercih etmese de bu bir mecburiyetten oluşan geri çekilme değil bir tercihle ilişkilidir. Yani üye ülkeler de krizi yaratan aktörler de bilir ki süreç Amerikan çıkarlarına doğrudan zarar verecek bir noktaya evrilirse angajman kaçınılmaz olacaktır. Nuno Monteiro’nun 2011’de iç içe geçmiş sistemler olarak tanımladığı bu durum Avrupalı aktörlerin hem kapılarındaki krizlerle uğraşmalarını hem  ABD merkezli uluslararası sistemi tehdit edecek adımlardan kaçınmayı gerektiren kompleks yeni bir sorun anlamına geliyor. Aynı zamanda da ABD somut bir hedef tayin etmediği için tekil olarak daha çok hareket alanına sahip oluyorlar. </p><h2>HEDEFLER VE YÖNTEMLER UYUŞMUYOR </h2><p>Bu noktada Fransa, Almanya veya İspanya gibi aktörler için bütün bir AB’ye sorun teşkil ettiği düşünülen Rus yayılması gibi meselelerde tehdit algısı doğal olarak göreceli oluyor. Rusya’yı dengelemek veya savunma harcamalarını arttırmak bir Amerikan talebi olduğu için asgari müşterek taraflar arasında bir kriz yaratmıyor. Ancak Rusya ile mücadelenin nasıl yapılması hususunda, bahsi geçen tehdit algılarındaki veya çıkarlardaki farklılaşmalardan dolayı değişkenlik gözlemleniyor. Veya Rus tehdidini doğrudan askeri olarak zorlayacak savunma sanayii hamlelerini yapmak evet bir gereklilik ancak bunları “made in Europe”/ “made with Europe” ayrışmasında görüldüğü gibi nasıl yapılacağına yönelik ortak bir karar almak kriz oluşturabiliyor. Yahut Libya gibi bir iç savaş ortamına askeri müdahale fikri genel kabul görürken bunun OGSP çatısı altında mı yoksa NATO ile mi yoksa bağımsız bir koalisyonla mı yapma kararı açmaz yaratabiliyor. Dolayısıyla üyelerin ulusal çıkarları kollektif hedef tayini hususunda Amerikan etkisinde sınırlansa da yöntem ve araçlar noktasında Amerikan ilgisizliği sebebiyle doğrudan belirleyici hale geliyor. Bu da aslında stratejik hedefler ile yöntem ve araçların uyuşmadığı bir tıkanma yaratıyor.  </p><h2>STRATEJİK SAVRULMA </h2><p>Mevcut şartlarda bu tıkanıklığı aşmak için her bir üye ülke kendi çıkarları doğrultusunda ancak ABD’den kalan görece büyük boşluklarda otonomilerini arttırma eğiliminde. Örneğin Türkiye ile Polonya’nın SİHA tedariki, Macaristan’ın zırhlı araç üretimi, İspanya’nın deniz platformları üretimi yahut Hürjet alımı, İtalya’nın yine Leonardo/Baykar ortaklığı veya Piaggio Aerospace satışı gibi konularda stratejik ortaklıklar kurduğu görülürken Fransa ve Yunanistan’ın Türkiye’yi SAFE programından dışlamak için lobi yapıyor oluşları doğrudan bu ayrıma işaret ediyor. Türkiye konusunda bu denli bir farklılaşmanın oluşması ise yine ABD’nin bıraktığı manevra alanlarıyla alakalı. Türk-Amerikan ilişkileri Doğu Akdeniz, PKK/YPG terör örgütü veya İsrail’in saldırganlığı gibi bir çok alanda sorunları barındırırken eş zamanlı olarak NATO üzerinden müttefiklik gibi askeri ve ekonomik bir çok alanda stratejik ortaklığı da kapsayan çok katmanlı bir dinamiğe sahip. Dolayısıyla AB üyeleri için Türkiye ile düşmanlık da ortaklık da Amerikan baskısından azade şekilde yapılabilir hale geliyor. Bu durum AB üyelerinin içine düştükleri savrulmayı da gösterir nitelikte bir örnek. </p><h2>KURUMSAL REFORMLAR </h2><p>Bu süreçte Stratejik Otonomi kavramını merkeze alan 2016 Avrupa Küresel Stratejisi, 2017’de hayata geçirilen PESCO (Kalıcı Yapılandırılmış İş Birliği), 2022 yılındaki Stratejik Pusula Belgesi, 2024-2025 yıllarındaki Avrupa Savunma Sanayii Stratejisi (EDIS) veya Avrupa Savunma Sanayii Programı (EDIP) ve hatta SAFE programı gibi kurumsal reformlar, AB çevrelerinde ve Türkiye’de bazı kesimlerde “Avrupa uyanıyor” söylemleriyle karşılanıyor. Elbette her bir kurumsal reformun altında bütün üyelerin imzası bulunuyor. Ancak bu imzalar kollektif olarak her bir üyenin bu reformlardan aynı şeyleri beklediği anlamına gelmiyor. Daha çok “A la carte” bir tutumla yani her bir üyenin işlerine geldiği kısımlarıyla bu reformları araçsallaştırdığı söylenebilir. 2003 yılında yayınlanan Avrupa Güvenlik Stratejisi, ABD’den bağımsız hareket edebilen küresel bir güvenlik aktörü olma hedefini bütün ülkeler nezdinde ilan etmişti. Ancak süreç içinde OGSP’nin veya Avrupa Savunma Ajansı gibi atılımlara rağmen yapılan askeri operasyonlar veya savunma sanayii projeleri, ne krizlere çözümler üretebildi, ne Amerikan bağımlılığını azalttı ne de AB’yi küresel bir aktör haline getirebildi. Çünkü belirlenen hedeflerin Fransa için geçerli bir yanı olsa da İngiltere için ancak NATO çatısı altında anlamlı olabilecek hedeflerdi. Bir Doğu Avrupa ülkesi içinse Amerika ile aralarındaki ilişkileri zedeleme potansiyeli olan tehlikeli adımlarken, bu hedefler Almanya veya küçük bir AB ülkesi içinse benimsenen liberal demokrat düzenin vitrini olarak AB entegrasyon sürecinin bir başarısı olarak lanse edilen iç siyasi bir kaldıraçtı. Bu sebeple 2016 itibarıyla söylemin merkezine oturtulan Stratejik Otonomi kavramı bilinçli olarak anlamı muğlak bırakılmış bir hedeftir. Önde gelen AB uzmanlarından Jolyon Howorth’ın 2019’daki bir raporunda belirttiği gibi Stratejik Otonomi kavramı siyasi, operasyonel ve endüstriyel olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Bugünkü AB düzeninde EDIP veya SAFE gibi programlar siyasi boyutta ABD’yi terk edip etmeme tartışmalarını veya operasyonel düzeyde NATO’ya alternatif olup olmama gibi tartışmaları bir kenara atarken, Endüstriyel açıdan herkesin faydalanabileceği fonlar olarak AB’ye savunma ve güvenlik hususunda bir işlev kazandırıyor. Dolayısıyla üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları baypas edilirken her ülke kendi ajandasını ABD ile aralarındaki müstakil ilişkilerin izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye çalışıyor.</p><h2>HER YENİ KAZANIMLA DENGE TÜRKİYE LEHİNE DEĞİŞİR</h2><p>Buradan anlaşılıyor ki mevcut şartlarda kollektif bir AB stratejik hedefine yönelik kollektif olarak belirlenen yöntemler ve araçlar söz konusu değil. Diğer bir deyişle Von der Leyen’in söylemleri veya bir AB üyesinin Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumu birliğin bütün üyelerini kapsayan kollektif bir tavır değil. Tabii ki üyelerin içinde bulundukları açmazlar sebebiyle bahsi geçen fonlarla AB’yi işlevsel bir yapıymış gibi göstermeleri Brüksel bürokrasisinin sesinin daha yüksek çıkmasını sağlıyor ancak bu bütünü etkileyen ve yönlendirebilen bir kuvvet değil. En fazla küçük bir ülkenin popülist bir muhalefet liderinin söylemleri kadar ciddiye alınmalı. </p><p>Bu noktada Türkiye açısından AB içinde nüfuz edecek ciddi bir alanın açılmasını sağlayan bu konjonktürün iki belirleyicisi olduğunu söylemek gerekli. Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır. Bu fotoğraf ancak Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanacak kırılmalarla bozulabilir. Nitekim 2024 öncesi hatırlanacak olursa ABD ile gerilen ilişkiler AB içinde ülke fark etmeksizin ilişkilerde bozulmaya veya ivme kaybetmeyle sonuçlanmıştı. Sonuç olarak Türkiye/AB ilişkileri yahut Türkiye/AB üyeleri ilişkilerinin hudutları Türk/Amerikan ilişkilerinin iş birliği ve düşmanlığı barındırdığı katmanlarda aranmalıdır. Bu denge Türkiye’nin ABD’ye karşı elde ettiği her bir kazanımla daha da lehimizde değişecektir. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/30/b3f164f2-jlkdehs8x6el8ksscemet.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın İran politikası: Hristiyan dünyasındaki kırılma</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380" rel="standout" />
      <description>Trump’ın desteklenmesi için bir güç kaynağı olan din, gün geçtikçe Trump’ı yalnızlaştıran bir unsura dönüşüyor. Papa'yla girilen açık kavga, bu hesabı tersine çeviriyor. Dolayısıyla Trump’ın tanrıyı kıyamete zorlaması ters tepiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mehmet Rakipoğlu / Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Amerika Birleşik Devletleri 47. Başkanı Donald Trump, ikinci başkanlık döneminde dini söylemi dış politikanın merkezine taşıyarak küresel siyasette yeni bir dönem başlattı. Trump’ın bu farklı politik tercihi özellikle İran’a yönelik başlatılan hukuksuz savaş boyunca Hristiyan dünyasının içinde derin çatlaklar açtı ve teolojik tartışmaları beraberinde getirdi. Bu anlamda bir yanda Trump’ı “İsa tarafından kutsanmış lider” olarak sunan Evanjelik blok, diğer yanda bu dili açıkça reddeden Papa Leo XIV ve milyarlarca Katolik duruyor. Bu kırılma, Amerikan siyasetinin en hassas eksenlerinden birini —dini kimliği— tehlikeli biçimde dönüştürüyor.</p><h2>DİNİN SİLAHLAŞTIRILMASI </h2><p> Trump yönetimi, İran saldırılarını başından itibaren teolojik bir çerçeveye oturtuyor. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, İran’ı tanımlarken Hristiyan teolojisinden, İslamofobik kehanetlerden bahsetmesi ve “İsa’nın adına zafer için diz çöküp dua edin” çağrısında bulunması ve ABD’nin işgal edilmiş Filistin’deki büyükelçisi Siyonist Mike Huckabee’nin, Tucker Carlson’a verdiği röportajda İsrail’in Ortadoğu’nun tamamını almasının “İncil’de vadedildiği için” meşru olduğunu söylemesi dinin nasıl araçsallaştırıldığına örnek olarak gösterilebilir. ABD, İran’a karşı savaşı meşrulaştırmak için askeri düzende de dini motivasyonları kullanıyor. Military Religious Freedom Foundation’a (Askeri Din Özgürlüğü Vakfı) gelen şikayetlerden elde edilen bilgilere göre bazı komutanların askerlere verdikleri talimatlar bunu kanıtlar nitelikte. Trump’ın “kıvılcımı ateşlemek ve Armageddon’u tetiklemek için İsa tarafından kutsanmış” olduğu, bazı komutanların İncil’den alıntı yaparak “bu savaş (İran) Tanrı’nın ilahi planının parçası” dediği ifade edilmektedir.</p><p>Bu söylem yalnızca bireysel aşırılık değil, yapısal bir tercih olarak görülebilir. Nitekim Trump’ın çevresinde toplanan Evanjelik televaizler ve Hristiyan Siyonist rahipler—John Hagee başta olmak üzere— İran’a karşı savaşı açıkça kutsal savaş olarak çerçeveliyor. Hagee, Rusya, Türkiye ve İran’ın “İsrail›in üzerine yürüyeceğini” ve tanrının onları “ezeceğini” vaaz ediyor. Aralık 2025’te binden fazla Amerikalı rahip, işgalci İsrail hükümeti tarafından finanse edilen bir program kapsamında işgal edilmiş Filistin’e gitmiş, Siyonizm’e destek sunmuş ve İsrail’in gayriresmi büyükelçileri olarak taltif edilmiştir. </p><p>Bu tablonun özünde Trump’ın, dini, inancın gereği değil, mobilizasyonun aracı olarak kullandığı yatmaktadır. Bu anlamda Trump’ın siyasi teolojisi, savaşı meşrulaştırmak için kutsal metinleri araçsallaştırmakta ve düşmanı ‘şeytanlaştırarak’ ahlaki soru sormayı imkânsız kılmaktadır.</p><h2>PAPA’NIN KARŞI DURUŞU </h2><p> Trump’ın etrafında kümelenen Siyonist Hristiyanlara rağmen Katolik ruhban sınıfının lideri Papa Leo XIV bu dile doğrudan karşılık vermiştir. ABD’li bakan Hegseth’in açıklamalarından yalnızca iki hafta sonra, Papa “Hakimiyet arzusuyla çarpıtılmış, İsa Mesih’in yoluna tamamen yabancı bu Hristiyan anlayışı kabul edilemez.” demiştir.  Nisan başında ise daha da ileri giderek “Tanrı hiçbir çatışmayı kutsamaz. Barışın Prensi Mesih’in öğrencisi olan herkes, kılıç kullananların ve bugün bomba atanların tarafında olamaz” diyerek Trump’ın İran’a karşı savaşı kutsallaştırma girişimlerine karşı durmuştur. </p><p>Trump ise Papa’yı “suça (İran) karşı zayıf” ve “uluslararası siyaset konusunda berbat” ilan etmiş ve onu “radikal sola yaranmak”la suçlamıştır. Daha da ileri giderek, Leo XIV’ün seçilmesinin kendi sayesinde gerçekleştiğini öne sürmüştür. “Beyaz Saray’da olmasaydım, o Vatikan’da olmazdı” paylaşımı sonrasında sosyal medyada kendisini İsa gibi gösteren yapay zekâ üretimi bir görsel paylaşmış; bu görsel büyük tepki alınca kaldırılmak zorunda kalınmıştır.</p><h2>KATOLİK TABAN ÇÖZÜLÜYOR MU? </h2><p> Bu kırılmanın somut siyasi yansımaları bulunuyor. 2024 seçimlerinde Trump, Katolik seçmenler arasında yüzde 12’lik farkla galip gelmişti. Mart 2026’da —Papa’ya yönelik saldırılar henüz tırmanmadan önce— yapılan anketler, bu desteğin yüzde 48’e gerilediğini gösteriyordu; yani Katoliklerin çoğunluğu artık Trump’ı desteklemiyor. Bu eğilimin derinleşmesi, 2026 ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler için ciddi bir tehlike oluşturuyor.</p><p>Muhafazakar Katolik sesler de giderek yükselen bir itiraz korosu oluşturuyor. Çevre içinde saygın bir isim olan Sohrab Ahmari, bazı muhafazakâr Katoliklerin “Adil Savaş teorisini ve hayatın kutsallığını” İsrail politikası söz konusu olduğunda görmezden geldiğini sert bir dille eleştiriyor. Örneğin Blackwater isimli paralı savaşçı şirketin sahibi ve savaş yanlısı Erik Prince İsrail’in Gazze’deki tek Katolik ibadethane olan Kutsal Aile Kilisesi’ni vurmasının ardından ABD’nin desteğini sorgulamaya başlamıştır. Katolik piskoposlar komitesi başkanı Bishop James Massa ise Trump’ın yardımcısı Vance’in, Papa'ya “İşine baksın” mesajı vermesine karşı açık bir bildiri yayımlamıştır. Vance’in tutumu ise başlı başına bir paradoks. Katolikliğe geçişini kitaplaştıran Vance, Trump’ın Papa’ya yönelik hakaretleri karşısında sessiz kalmış; üstelik Papa'ya “ilahiyat meselelerinde dikkatli olması” gerektiğini söylemiştir. Bu, bin yıllık Adil Savaş geleneğini Papa'nın yetkisi dışına itmek anlamına geliyor ve Katolik çevreler bu durumdan oldukça rahatsız.</p><p>Sonuç olarak İran’a karşı İsrail-ABD ortaklığında yürütülen savaş boyunca kullanılan retorik ve ortaya çıkan tablo Trump’ın dini araçsallaştırdığını gösteriyor. Başlangıçta Trump’ın desteklenmesi için bir güç kaynağı olan din, gün geçtikçe Trump’ı yalnızlaştıran bir unsura dönüşüyor. Özellikle İran savaşının vahşeti ve Papa'yla girilen açık kavga, bu hesabı tersine çeviriyor. Dolayısıyla Trump’ın tanrıyı kıyamete zorlaması ters tepiyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/29/88b73d34-392yoeman5zivdpvh51oi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nüfus meselemiz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Numan Aka / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Modern devletin nüfusa yaklaşımı, toplum nüfusunu ve fertlerin keyfiyetini yönetebileceği, böylelikle toplumsal faydayı artırmak fikri etrafında şekillenmiştir. Çağa damgasını vuran Aydınlanma düşüncesi, insan aklı ve bilimden yana yüksek beklentilere sahipse de insan fıtratı ile ilgili oldukça karamsardır. Çoğunlukla nüfus artışının toplumda mal ve geçim kavgasına yol açacağı ve insanlık için bir felakete dönüşeceği fikri galip gelmiştir. Fertlerin keyfiyetinden anlaşılansa, yüksek eğitimin yanı sıra maalesef «medenilik» başlığı altında diğer toplumlardan ayrışmak, seçkincilik ve ırkçılık olmuştur. </p><p>Oysa 19. yüzyılın Batılı felaket tellalları pek çok konuda yanılmıştı. Nüfus artışı bir kıtlık doğurmadığı gibi, ailelerin nüfusun lokma sayısına göre azalıp arttığını söylemek güçtü. Nispeten varlıklı ailelerde az sayıda çocuk sahibi olmak yaygınlaşırken, daha yoksul kesimlerde tam tersi bir durum vardı. Batı’da başlayan gayritabii sanayileşme sonrası aileye ve çocuğa yaklaşımda bariz kırılmalar yaşanmıştı.</p><p>Tarihçiler; Roma’nın yıkılışının nedenleri arasında Romalı üst sınıfların nüfusunun düşmesini, dolayısıyla işgal edilen bölgelerde yönetici Romalı elit eksikliğini sayarlar. İmparatorluk kötü gidişatı sezmiş, evliliği ve çok çocuk sahibi olmayı teşvik için çeşitli tedbirler almış olsa da Romalı üst sınıfların zenginliklerini lüks tüketime ve şatafatlı şölenlere harcamasının önüne geçememiştir. Yıkılmanın hemen öncesinde, üst sınıflar arasında konağında şatafatlı bir parti vermenin çocuk sahibi olmaktan daha büyük bir itibar göstergesi sayıldığı bir dönem yaşanmıştır.</p><h2>MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA DURUM NASILDI?</h2><p> Müslüman toplumlar için nüfus bir mesele değildi, çünkü kontrol etmenin insanın haddi olmadığı düşüncesi hakimdi. Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlat bolluğu” için dua etmiş, evlenmeyi  her fırsatta salık verip Ahiret’te çokluğumuzla gurur duyacağını belirtmişti. Çocuk bereket ve rahmet demekti. Çocuk sahibi olmanın karşısında anne ve babanın sağlık ve sıhhati dışında bir mazeret yoktu.</p><p>Elbette savaşacak asker ve vergi verecek insan sayısının düşmesi Müslüman idarecileri kaygılandıran bir olguydu fakat bu Allah’a tevekküllü bir kenara atacak kadar baskın bir duygu değildi. İyi idare edilirse devşirme yöntemi ordunun açığını rahatlıkla kapatabiliyordu. Batı’da esen modern devlet rüzgarı İslam coğrafyasını vurduğunda tüm parametrelerimiz gibi bu da değişti.</p><p>Osmanlı’nın son dönemlerinde, İstanbul ve İzmir gibi iki büyük kentimizde doğurganlık hızı çoktan düşmeye başlamıştı bile. Nüfusun düşüşünü kentleşme ve refah ile açıklayan tezleri haklı çıkaran bir tablo vardı karşımızda. Geçmişteki İslam şehirlerinin kalabalıklığı ve canlılığı göz önünde bulundurulduğunda tezat bir durumdu bu. Modernitenin okumuş kesimlerimiz üzerindeki etkisi kendini göstermişti. Yaşanan durum; o güne kadar İslam coğrafyasında doğum yanlısı nüfus eğilimini izah ettiği düşünülen, İbn-i Haldun’un nüfus artışının zenginliğin bir göstergesi olduğu, maddi gelişmeyle birlikte artan uzmanlaşmanın bir gereği olduğu fikri ile çelişiyordu.</p><h2>CUMHURİYETİMİZİN ERKEN DÖNEM POLİTİKASI </h2><p> Cumhuriyetimizin kurucuları, İstiklal Savaşı sona erdiğinde özellikle erkek nüfusu çok azalmış bir ülke devralmışlardı. Bu nedenle ilk yapılan işlerden biri nüfusun artırılması yönünde teşvik edici kararlar almak oldu.</p><p>Çoğumuz “çocuk yaşta evlilik” etiketiyle eleştirilen 18 yaş altı evliliklerin meşruiyetinin Osmanlı›dan miras olduğunu düşünürüz. Oysa, Cumhuriyetimizin ilk döneminden mirastır. Doğum yanlısı politikalara evlilik yaşını erkeklerde 18’den 17’ye, kadınlarda ise 17’den 15’e indirmekle başlandı. Ayrıca kürtaja karşı sert önlemler alındı. Hatta kasti olarak yapıldığı tespit edilirse düşük vakalarında bile ağır cezalar öngörüldü. </p><p>Devletimizin çok çocuk politikası 1960’lara kadar böyle devam etmiştir. Bu süre zarfında, sınırlı tıbbi imkanlara, yüksek “doğum esnasında” ve “bebek (0-1 yaş)” ölüm oranlarına rağmen Türkiye ve hatta Osmanlı döneminin en yüksek doğurganlık artışına ulaşıldı. Nüfus Yenilenme Oranı 6’yı bulmuştu. (Eşik 2,1 kabul edilir). Bu siyaset, darbe sonrası kurulan hükümetlerin Batı’da baskın hale gelen doğum karşıtı tutuma ayak uydurma kararları nedeniyle son bulmuştur.</p><p>Nüfus artışı, 1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı ilk 5 yıllık kalkınma planında toplumun en önemli sorunları arasında gösterildi. Evlilik yaşı tekrar yükseltilip doğum kontrolü uygulamaları serbest bırakıldı. Devlet, toplumda doğum kontrolünü teşvik etmeye yönelik hummalı bir çalışma içine girmişti artık. </p><p>1980’li yıllara geldiğimizde nüfus yenilenme oranımız yarı yarıya düşmüş, 3’ün altına inmişti bile. 1980 darbesi sonrası daha katı politakalar izlendi. Sağlık Ocakları aynı zamanda “Aile (nüfus) Planlaması” merkezlerine dönüştürüldü. Ücretsiz doğum kontrolü uygulamaları halk arasında hızla yaygınlaştırıldı.</p><h2>TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR</h2><p> Bugünden bakıldığında, bizim için çanların 1980’lerde çaldığını söylersek yanlış olmaz. AK Parti iktidarıyla birlikte doğum karşıtı eğilimin yavaşlatıldığını müşahede ediyoruz. Bunda “En az 3 çocuk” söyleminin katkısı oldukça fazla. Bu sayede doğurganlık hızındaki hızlı düşüş eğilimi yenilenme eşiğinin biraz üstünde tutulabildi. Fakat 2018’lerde uç veren ekonomik buhran, ardından gelen Covid 19 salgını ve en son yaşadığımız büyük deprem felaketi, son senelerde keskin bir düşüşe yol açtı. Toplumdaki ekonomik buhran hissiyatının azalması, evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik edici desteklerin artması ile nüfus yenilenme eşiğini tekrar yukarılara çekilmesi mümkündür.</p><p>“Maddiyat”ın nüfus sorununun cevabı olmadığını gayet açıktır. Günümüz insanı, iktisadi ve sıhhi imkanlar açısından insanlık tarihinin en güçlü nesli olmasına rağmen evlenmek ve çocuk sahibi olma konusunda gönülsüzdür. Batı’dan esen modernleşme rüzgarı, sadece maddi yaşantılarımızı değil dünyaya ve hayata bakışımızı da oldukça değiştirmiştir. Genel geçer modern bakış açısıyla şekillenmiş nesillerin meseleye yaklaşımında köklü bir iyileşme gerekmektedir. </p><p>İnsanlar kontrol edemeyecekleri bir gelecekten korkuyorlar. Geleceği kontrol etmenin insanın haddi olup olmadığı temel sorusu bir yana, bu bakış modern insanın bir bakıma takıntısı haline gelmiştir. Çocuğa sunulması gereken imkanlar listesinin, maddi durumumuzdaki iyileşmelere rağmen azalmak bir yana sürekli artıyor olmasını bununla ilişkilendiriyorum. Çocukların evin bereketi ve neşesi, Allah’ın rahmetinin bir göstergesi olduğu hakikati ve doğan her çocuğun kendi rızkıyla geldiği inancının zihinlerimizde tekrardan yeşermesi gerekmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/29/6ac1d06b-3jtstnsml7zj7bxa3ge37f.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batılı kelimelerin Türkçeyi kuşatması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030" rel="standout" />
      <description>Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz, ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ahmet Kavas / İstanbul Ticaret Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkçemizin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dillerindeki kelimelerin aşırı şekilde istilası altına girmesi öncesinde özellikle 19. yüzyıl fikir adamlarımız gerekli tedbirleri alıp bunu önlemek için çok titiz davranırlardı. “Kriz” kelimesi Avrupalı yazılı metinlerde ilk defa yaygınlaşınca Ahmed Cevdet Paşa bunun yerine Türkçeye daha uygun bir kelime bulmak için bir müddet gayret ettiklerinden bahseder. O zamana kadar henüz kullanılmamış bulunan “buhran” sözcüğü üzerinde karar kıldıklarını Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Tezâkir başlığıyla kitaplaştırılan layihalarından birisinde dile getirmiş. </p><p>Yine Batı'da 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan “civilisation/civilization” kelimesi de bir anda sıkça kullanılmaya başlanmış. Fakat bunda “kriz” gibi hemen bir karşılık bulunamamış ve bir müddet Türkçe okunuşuyla “sivilizasyon” şeklinde yazılarak devam edilmiş. Dönemin dil konusunda hassas davranan fikir adamları da kendimize ait bir kelime bulalım demişler. Bu defa da güzel bir kelimeyle onun ifade ettiği manası karşılanmış ve “medeniyet” sözcüğü ile Osmanlı aydınının ihtiyacı giderilmiş. Kelimenin kökü Arapçaya dayansa da bu dilde o döneme kadar kullanımı olmayan ve sadece Türkçede yer almış bu sözcüğü yaklaşık iki asırdır kullanıyoruz. Bir ara “uygarlık” kelimesi fazlaca kullanılsa da şimdilerde birincisi daha çok tercih edilmektedir.</p><h2>MEDRESE’NİN YERİNİ ATHENA’NIN TAPINAĞI ALDI </h2><p>Geçmişte çok az ve sınırlı alanlarda tercih edilse de günümüzde neredeyse her kurumun yüksek eğitim sonrası daha ziyade hizmet içi eğitimde çalışanların ya da çalışacakların eksik görülen taraflarını tamamlamak için “akademi” kelimesinin sıklıkla kullandığını görüyoruz. Genelde anlamını kimsenin düşünmediği bu kelime olmadan adeta yapılmak istenen faaliyetin gerçekleşmeyeceği kanaati yaygınlaşmış durumda. İmkanlar elverdikçe her kurum mutlaka bir “akademi” kurma fikrine kapılmış gidiyor. Eski Yunan’da ortaya çıkan bu kelime “bilgelik ve beceri tanrıçası” Athena’nın tapınağı ile isimlendirilmekteymiş. Hatta Eflatun’un talebeleriyle felsefe derslerini burada yaptığı ve oraya devam edenlere de “akademisyen” dendiğine dair görüşler var.  Artık Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve MİT gibi kurumlarımızın bile akademileri var. Acaba buralarda yapılması istenilen ne varsa onlara kendi edebî geleneğimizden hareketle bir kelime bulabilir miyiz gibi bir endişemiz de yok. Nassif Mallouf 1856 yılında Telaffuzlu Fransızca-Türkçe Sözlüğü (Dictionnaire Français-Turc avec la Prononciation) adıyla hazırladığı eserinde akademi “académie” için “medrese” ve “cemâat-i ulemâ” karşılıklarını vermişti. Akademisyen “Académicien” için ise “medrese erbâbı” karşılığını tercih etmiş.</p><p>Akademos Antik Yunan mitolojisinde “Attika” denilen Atina bölgesinin kahramanının adı olup günümüzde giderek yaygınlaşan “akademi” kelimesinin kökeninin ona dayandırıldığı da ifade edilmektedir. Kısaca “akademia” denen ve manevî bir özellik de yüklenen zeytinlik Eflatun’un Akademisi (Platonic Academy) olarak bilinmekteymiş. M.Ö. 387’de Eflatun burayı satın alınmış ve burada öğrencilerine felsefe dersi vermiş. Burası Batı kültürünün adeta temel taşlarından biri olarak kabul edilmişti. Fransız dilinin önemli lügatlerinden Petit Robert’de (1988) bu kelimenin yazı diline Yunancadan, Latinceye, ondan da İtalyancaya geçtiği ve 1508 yılında “Eflatun’un ders verdiği Akademos’un bahçesi” karşılığında ilk defa kullanıldığı belirtilmiş. Özellikle yüksek öğretimi tarif için 16. yüzyılda kullanıldığı görülse de bugünkü anlamda daha çok 19. yüzyılın başında Paris, Strazburg Akademisi Fakülteleri şeklinde yaygınlaşmış. “akademisyen” kelimesi de 1555 yılında bir ünvan olarak Eflatun’un talebesi karşılığında kullanılmış. Şemseddin Sami Resimli Kamûs-i Fransevî/Dictionnaire Français-Turc (1901) lügatinde akademi karşılığında “Eflatun’un öğrencilerine ders verdiği meydanın ismi”, “Eflatun’un felsefî mezhebi, encümen-i dâniş, Fransa encümen-i dânişi, Fransa’nın taksimâtına göre maarif idaresi, meşhur bilardo oyuncularının toplandıkları ve bulundukları mahal” gibi açıklamalarla karşılık vermeye çalışmış.</p><h2>AYRINTI MI, DETAY MI?                </h2><p>Avrupa’da matbaanın icadı menfî anlamda en çok kiliseyi etkilemişti. Çok nadir bulunan ve neredeyse görme imkânı dahi bulunamayan İncil nüshalarına duyulan aşırı saygının yerini birçok mekânda kolayca bulunan, ve Latinceden İngilizce, Fransızca, Almanya, İspanyolca gibi yerel dillere çevrilen metinler almıştı. Katolik ve Ortodoks isimli iki farklı mezhebin yanına yenileri ilave edilmiş ve kısa zamanda hızla yayılmışlardı. Bu durumu yakından takip edenler kendi inançlarını daha geniş kitlelere yaymak için Vatikan merkezli “propaganda” adıyla 1600’lü yılların başında bir teşkilat dahi kurdular. Kelime anlam itibarıyla  “çoğaltmak, yaymak ve genişletmek” olan bu sözcük günümüzde neredeyse hayatımızın her tarafında adeta can simidi gibi başvurmadan edemediğimiz bir konumdadır.</p><p>Herhangi bir konunun farklı yönlerini anlatırken eskiden “tafsilat”, ya da “teferruat” gibi Arapça kelimeler kullanılırdı. Bunların yerini önce Türkçe “ayrıntı” kelimesi aldı. Ancak şimdilerde herkes hiç dikkat etmeden “detay” deyip geçiyor. Bir meseleyi anlatanların bu sözcüğe sarılmaları konuşanın, hatta yazanın da kolayına geliyor. Fransızca “dé” ön eki Latincedeki “uzaklaştırma, parçalara bölme, ayırma” karşılığındaki “de” ön eki ile “kesme, bölme” karşılığındaki “tailler” ile birleşip “bir şeyi keserek ayırma” veya “bir bütünü parçalara bölme” anlamına gelmektedir. Biz bu kelimelerin kökenlerini bilmeden alıp kullanıyoruz. Genelde “Bunu yapmada da bir sakınca yok, önemli olan halkın onu günlük hayatında rahatça kullanması” diyenler maalesef giderek artmaktadır. Dünyada Latince ve İbranice gibi diller önceleri hem konuşma ve hem de yazı dili iken zamanla bu iki özelliğin arası açıldı ve sadece yazılı olarak korundular. Geçtiğimiz yüzyılda bazı Yahudi aşırılıkçılar ısrarla İbraniceyi 1700 yıl sonra tekrar konuşma diline dönüştürdülerse de Latincenin talihi o kadar iyi gitmedi. </p><h2>OSMANLI İLMİYESİNİN ASIRLARI BULAN TECRÜBESİ YOK SAYILDI</h2><p>Araplar üniversite karşılığında “bir araya toplayan, bilginlerin, âlimlerin, öğrencilerin toplandığı yer” karşılığında “el-câmia”; fakülteye “bütün, tüm, genel” anlamında “külliye” ve “kurulmuş olan şey, kurum, tesis, gelenek ve alışkanlık” mukabili “enstitü” için ise “ma’hed”, yani “bilinen, alışılmış, taahhüt edilen, güvenilen yer” kelimelerini kullanıyorlar. Farsçada ise üniversiteye “dânişgâh”, yani “bilginin yeri, bilginin merkezi; fakülte için “dânişgede”, yani “bilgi yeri”; “enstitü” için ise ya Arapça asıllı “müessese”, ya da kendi dilinde “pejuheşgede”, yani “araştırmanın yapıldığı yer” demektedirler. Osmanlı Devleti’nin ilmiye teşkilatının asırları bulan tüm tecrübeleri bir kenara bırakılarak sanki bilimde ilk defa varlık gösteriliyormuş gibi Batılı “üniversite”, “fakülte”, “enstitü”, yanında ilimdeki ünvanları da Latince kökenli kelimelerden alındı. Bunlar arasında “yanında duran, muavin, yardımcı, bir ayin sırasında hazır bulunan ruhanî” için “asistan”; “Ortaçağda din öğreten, bilgin, danışman, hekim” için “doktor”; yine “öğreten, ders veren ve öğretici için “doçent”; “mesleğini ve uzmanlığını ilan eden, Orta Çağ'da dini bağlamda mezhebine bağlılığını beyan eden” için “profesör”, “10 askerin komutanı, 10 rahibin başı” için “dekan” ve “özellikle kilise, okul veya topluluk yöneticisi, rehber, kılavuz, efendi ve hükümdar” için “rektör” gibi kelimeler alınıp bir daha da kaldırılamaz şekilde dilimize yerleştirildi.</p><h2>DİLİMİZ EVİMİZDİR, EVİMİZE SAHİP ÇIKALIM</h2><p>Bir de dilimizdeki “haber, bildiri, ileti, gönderi” için neredeyse vazgeçemez hale getirdiğimiz “mesaj” kelimesi “bir şeyi veya bir haberi götürme işi, sefaret, gönderme” görevleri için “misyon”; 16. yüzyıldan itibaren “Kutsal Perşembe ayininde rahibin ellerini yıkadığı kâse, çanak” ve 19. yüzyılda ise sadece “el yıkama leğeni” için “lavabo” kelimeleri Batı'dan aldıklarımızdan sadece birkaçıdır. Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir. 1990’lı yıllarda Türkçe hakkında bilgisi olmayan dünyadaki tek yapay dil olan Esperanto uzmanı bir kişiye Fransa’da temin edilebilen ve muhafazakar bir çevrenin gazetesini gösterdiğimde iç sayfa başlıklarına “aktüalite”, “kültür”, “spor”, “ekonomi”, “televizyon” yazıldığını görünce “Bu dil sizin diliniz mi?” diye sormuştu. Kısacası kendi dilimize ait değerlerimizden nasıl koptuğumuzun farkında bile olamayabiliriz… </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/28/bd74dd66-ezuhkwpga86yw5a466i62p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Revnakoğlu’nun İstanbul’u Mehcur bir âlem</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk-Alman Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Ketebe Yayınları geçtiğimiz mart ayında, tarihçi Prof. Dr. Mustafa Koç’un yıllar süren özverili mesaisi ile yayıma hazırlanan, 8 ciltlik anıtsal bir kültür tarihi çalışmasını neşretti: Revnakoğlu’nun İstanbul’u. 2021 yılında Fatih Belediyesi bünyesinde Başkan M. Ergün Turan’ın delâletiyle ve yine Mustafa Koç tarafından yayıma hazırlanıp 5 cilt hâlinde neşredilen İstanbul’un Suriçi tarihi, böylece genişletilerek Boğaziçi’ne uzanmış oldu.</p><h2>YÂRİNİ SON BİR KEZ GÖREBİLMEK ÜMİDİYLE ÇIRPINAN ÂŞIK GİBİ</h2><p>Cemaleddin Server Revnakoğlu (1909-1968), başkent İstanbul’una, İstanbul’un işgaline, kurtuluşuna, yoksulluğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişine, tartışmalı imar faaliyetlerine, özetle, şehrin maddi manevi sert dönüşümüne şahit oldu. Uzun yıllar boyu alâkadan mahrum kalınca kolu kanadı kırılan, yıkık ve virane hâle gelen, adeta kaderine terk edilen bu mübarek şehre olan aşkı, merhum Revnakoğlu’nu, yârini son bir kez görebilmek ümidiyle tüm gayretini seferber eden bir âşık gibi, İstanbul’u sokak sokak, semt semt kâğıda dökmeye sevk etti. Ayrıca büyük-küçük sayısız eserleri kurtarmak için çırpındı, yetkilileri sürekli uyardı, kitabeler başta olmak üzere kültür mirasının bazısını da kurtarabildi. Aşkının büyüklüğü, mütebakisi binlerce sayfalık koca bir elyazma ve görsel arşivden kolayca anlaşılmaktadır.</p><h2>BU ŞEHİR, O ŞEHİR MİDİR?</h2><p>Akıl almaz yoğunlukta malumat içeren arşivi, İstanbul’un bir mekân olarak ayrıntılı fotoğrafını çekmiş, böylece yok olup gitmiş ecdat yadigârı nice maddi kültür hazinesinin yeniden inşasını, ihyasını, aslına uygun restorasyonunu sağlamak için eşsiz bir kaynak oluşturur. Fakat bu arşiv, en az bu kadar mühim bir başka hazineye daha sahiptir: canlı miras yahut kadim ve Müslüman İstanbul’un son deminde yetişmiş/pişmiş köprü şahsiyetler. Meşhur kelâm-ı kibardır, şerefü’l mekân, bi’l mekîn, yani, mekânın şerefi, orada bulunan iledir, bir başka ifadeyle insanı içinden çektiğinizde, mekânlar taş ve tuğladan ibaret kalır. Bu noktadan hareketle İstanbul da, İstanbullusuyla İstanbul olmuştur. İşte Revnakoğlu, İstanbul’un gerek yer altındaki ve gerekse üstündeki sakinleriyle hemhal olmuş ve yüzlercesini kaleme almıştır. Bu bakımdan Revnakoğlu’nun, taşı toprağı değil, insanı merkeze aldığı söylenebilir. Karış karış gezdiği şehrin mekânlarını ele alırken, orada bulunan şahsiyetleri anlatmakta ve tanıtmaktadır. Böylece orijinal biyografik bilgiler sunabilmektedir. Ömrünü, yitip gitmesine rıza göstermediği büyük bir mirasa sahip çıkmaya vakfetmiş, hiç evlenmemiş, meraklı, girişken ve çalışkan bir dönem şahidinin özel notlarını takip ederken günümüz okuyucusu, adeta bir başka âlemle karşı karşıya gelmektedir: nesli artık tükenmemiş suretler, simalar ve siretler. Karşılaşılan kalender, ruhaniyeti olan, nurani şahsiyetler, okuyucuyu neredeyse gerçek dışı, efsunlu bir yolculuğa çıkarır; düşündürür, şaşırtır, hüzünlendirir, bazen sevindirip bazen de güldürür. Akla düşen sorulardan biri de, bu şehir, o şehir midir? Yahut o İstanbul, nerededir? sorusu olur.</p><h2>ENFES BİR TÜRKÇE</h2><p>Revnakoğlu’nun enfes Türkçesi de ayrı bir parantez açılmasını sonuna kadar hak eder. Görülüyor ki daha yarım asır önce vefat etmiş bir İstanbullu, kendisinden asırlar önce yaşamış ecdadıyla üç aşağı beş yukarı aynı dili konuşmaktadır. O dille birlikte sağlanmış bir kültür, anlayış, hissediş, aidiyet ve değerler sistemi birliği veya en azından benzerliği söz konusudur. Eserde hemen fark edilen yüksek şehirlilik, sanat, edebiyat ve idrak seviyesi, çizilen kişisel ve hamasetten uzak portreler, okuyucunun karşısına rengârenk, orijinal, zengin, mehcur ama elhak yaşanmış bir İstanbul medeniyeti tablosu çıkarmaktadır. Bu tablo, şimdiki ve gelecek nesle, İstanbul’un hakiki ihyasının, ancak yeniden insan yetiştiren/pişiren fonksiyonuyla mümkün olacağının işaretlerini vermektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/6/1e900841-22f45ddm9au4jng5j33cqk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Papa XIV. Leo ve dinî liderliğin iflası: Ahlak ve merhamet konuşuyor, güç karar veriyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763" rel="standout" />
      <description>Bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın / Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Papa XIV. Leo her geçen gün daha güçlü ifadelerle barış çağrıları yapıyor, merhameti ve adaleti vurguluyor, savaşın sona ermesi gerektiğini dile getiriyor. Buna karşılık Donald Trump ve onun temsil ettiği siyasi hat, dini referansları güç üretmek için araçsallaştırırken bu ahlaki söylemi açıkça hedef alıyor. Ancak bütün bu karşıtlığa rağmen sahadaki gerçeklik değişmiyor: İsrail saldırgan tutumunu sürdürüyor, ABD geri adım atmıyor ve insanlık giderek daha büyük bir felakete sürükleniyor. Bu tablo, kaçınılmaz bir soruyu gündeme taşıyor: Aynı zamanda siyasi bir lider de olan Papa, gerçekten savaşa karşıysa neden onu durdurmak için aktif bir rol üstlenmiyor?</p><h2>İKİ İHTİMAL</h2><p>Bu soruya net bir cevap vermek elbette kolay değil. Ancak bir dinler tarihi uzmanı ve Papalık üzerine araştırmalar yapan bir bilim insanı olarak iki ihtimal üzerinde durmak istiyorum: Birinci ihtimale göre Papalık ile ABD arasında kontrollü bir çatışma vardır. Bu senaryoda Trump gücü temsil ederken Papa ahlakı temsil etmektedir. Biri sertleşir, diğeri yumuşatır; biri meşrulaştırır, diğeri eleştirir. Ama sonuçta sistem olduğu gibi devam eder. Böyle bir durumda ahlaki söylem, sistemi değiştirmek yerine, onu dengeleyen bir unsur haline gelir. Kamuoyu rahatlatılır, vicdanlar yatıştırılır ama savaş devam eder. İkinci ihtimal ise çok daha ağırdır. Belki de Papa gerçekten savaşa karşıdır. Ancak sorun, bu ahlaki söylemin hiçbir şeyi değiştirecek güce sahip olmamasıdır. Yani ortada bir samimiyet vardır ama bu samimiyet etkisizdir. Hakikat dile getirilir, fakat tarih yazamaz.</p><h2>TÜM DİNİ LİDERLERİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU KRİZ  </h2><p>Hangi ihtimal doğru olursa olsun değişmeyen bir gerçek vardır: Ahlaki söylem, somut güce dönüşmediği sürece etkisiz kalmaya mahkumdur. Bugün Papa’nın karşı karşıya olduğu durum tam olarak budur. Konuşmakta, uyarmakta, çağrı yapmakta; ancak savaşın gidişatını değiştirememektedir. Bu da meseleyi kaçınılmaz olarak “Papa’nın ne söylediği değil, neyi değiştirebildiği” sorusu üzerine odaklandırmaktadır. Bu problem sadece Papalıkla sınırlı değildir. Aynı durum İslam dünyasında ve diğer dinî geleneklerin liderlerinde de açıkça görülmektedir. Hutbelerde, bildirilerde ve uluslararası toplantılarda güçlü savaş karşıtı söylemler dile getirilmekte, savaşın ve zulmün ortadan kalkması için Tanrı’ya dualar edilmekte ancak günün sonunda tüm bunlar sahada dönüştürücü bir etki üretmemektedir. Bu durum, dinî liderliğin tarihsel misyonuyla açık bir çelişki içindedir. Kanaatimizce Papalık da dahil tüm dinî liderlerin karşı karşıya olduğu kriz tam da budur. Mesele artık ne söylendiği değil, neyin ne kadar değiştirilebildiğidir.</p><h2>HAKİKATİ TEMSİL EDENLER AHLAKI EYLEME DÖNÜŞTÜRDÜLER</h2><p>Hristiyanlık, İslam ve Yahudiliğin üzerine bina edildiği peygamberlerin hayatlarına baktığımızda onların statükoya ve zulme karşı durma konusunda bir an bile tereddüt etmediğini görmekteyiz. Örneğin Hz. İbrahim, dönemin putperest düzenine karşı yalnızca sözle değil, eylemle karşı çıkmış; statükoyu temsil eden putları kırarak hakikati görünür kılmıştır. Hz. Musa yalnızca tebliğ eden bir figür olmamış, doğrudan Firavun’un zulüm düzenine karşı çıkarak siyasi ve toplumsal bir mücadele yürütmüştür. Hz. İsa dönemin dini otoritelerinin ikiyüzlü yapısını açıkça eleştirmiş ve bu nedenle sistem tarafından tehdit olarak görülmüştür. Hz. Muhammed ise Mekke’deki güç ve çıkar düzenine karşı hem söylem hem eylem düzeyinde mücadele etmiş, Medine’de ise bu mücadeleyi ahlaki ilkelerin yanı sıra tesis ettiği devlet otoritesiyle tahkim etmiştir. Bu örneklerin ortak noktası açıktır: Hakikati temsil eden liderlik hiçbir zaman yalnızca konuşan bir otorite olmamıştır. Peygamberler risk almış, güçle yüzleşmiş, gerektiğinde yalnız kalmış ve en önemlisi ahlakı eyleme dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle onların otoritesi söylemlerinden ziyade, dönüştürücü müdahalelerinden doğmuştur.</p><p>Bugün ise ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir. Dinî liderlik büyük ölçüde daha güvenli, daha temkinli ve dolayısıyla daha etkisiz bir pozisyona çekilmiş durumdadır. Bu nedenle yaşanan kriz, bir inanç ya da ahlak krizinin ötesinde açıkça bir irade krizidir. Dinî liderler neyin doğru olduğunu bilmekte, ancak neyi göze almaları gerektiği konusunda tereddüt etmektedir.</p><h2>KRİTİK SORU</h2><p>Bu noktada daha da kritik bir soru gündeme gelmektedir: Neden Papa başta olmak üzere Müslüman, Yahudi ve diğer dinî liderler bir araya gelerek güçlü, ortak ve bağlayıcı bir savaş karşıtı tutum ortaya koyamamaktadır? Böyle bir birliktelik gerçekleşse, küresel kamuoyu üzerinde ciddi bir baskı oluşmaz mıydı? Siyasi aktörlerin hareket alanı daralmaz mıydı? Savaşın meşruiyeti sarsılmaz mıydı?</p><p>Bu sorunun cevabı birkaç yapısal sorunda gizlidir. Dinî liderlik küresel ölçekte parçalıdır, kurumsal olarak dağınıktır ve çoğu zaman siyasi sistemlerle doğrudan ya da dolaylı ilişki içindedir. Bu durum onları temkinli, çekingen ve sınırlı bir pozisyona itmektedir. Daha da önemlisi, ahlaki söylemi somut güce dönüştürecek mekanizmalar yeterince geliştirilmemiştir. Sonuç olarak ortaya çıkan tabloda söylem ve retorik vardır, ama sonuç yoktur.</p><p>Oysa dinî liderliğin doğası gereği üstlenmesi gereken rol bundan çok daha fazlasıdır. Din, yalnızca iyi niyet çağrısı yapan bir söylem alanı kalmak yerine; gerektiğinde gücü dengeleyen, haksızlığa karşı güç üreten bir yapı olmak zorundadır. Bu nedenle bugün dinî liderlerin önünde birlikte hareket etmek zorunluluğu her zamankinden daha fazla aşikardır.</p><h2>İNSANLIK VAROLUŞSAL BİR KAVŞAKTA </h2><p>Küresel ölçekte dinî liderler arasında gerçek bir koordinasyon kurulmalı, savaş bölgelerinde fiili arabuluculuk süreçleri başlatılmalı ve siyasi aktörler üzerinde etkili ahlaki baskı mekanizmaları oluşturulmalıdır. Çünkü artık mesele yalnızca barış istemek değildir; barışı mümkün kılacak iradeyi ortaya koymaktır.</p><p>İnsanlık bugün varoluşsal bir kavşaktadır: Ya ortak bir yaşam alanını birlikte inşa edeceğiz ya da toplu bir yok oluşa sürükleneceğiz. Bu zorunluluk hem ahlaki bir ödev hem de stratejik bir mecburiyettir. Eğer dinî liderler bu sorumluluğu üstlenmezse, ahlaki otorite tamamen sembolikleşecek, ortaya çıkan boşluk güç politikaları tarafından doldurulacak ve insanlık kendi ürettiği krizler içinde daha derin bir kaosa sürüklenecektir.</p><p>Sonuç olarak bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/3d9d916b-96s12l60r5pmbmv2a8thr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de uluslararası ilişkiler uzmanlığı: Medyada kehanet tuzağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de uluslararası ilişkiler alanında uzmanlardan, özellikle televizyon programları, haber siteleri ve sosyal medya platformlarında, sistematik bir kehanette bulunma beklentisi mevcuttur. Bu beklenti, uzmanların esas işlevi olan olayları tarihsel bağlamda analiz etme, nedensel ilişkileri çözümleme ve geçmişle süreklilik-kopuş ilişkilerini kurarak bugünü anlamlandırma görevini gölgede bırakmaktadır. Sosyal bilimlerin doğası gereği, doğa bilimlerindeki gibi kesin yasalar oluşturması ve öngörülebilir sonuçlar üretmesi epistemolojik olarak mümkün değildir. Ancak medyanın yarattığı bu "kehanet talebi", uzmanları derinlikli tarihsel ve yapısal analizden uzaklaştırarak yüzeysel, kısa vadeli ve çoğunlukla isabetsiz tahminlere yöneltmektedir.</p><p>Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti adlı eserinde vurguladığı gibi, sosyal bilimlerin temel epistemolojik sınırı, gelecekteki bilimsel bilginin büyümesini önceden tahmin edemememizdir. Eğer gelecekte hangi bilimsel keşiflerin yapılacağını bugünden bilemiyorsak—ki bilseydik zaten o keşfi şimdiden yapmış olurduk—toplumsal gelişmeleri de kesin olarak öngöremeyiz, çünkü toplumsal değişim büyük ölçüde bilimsel ve teknolojik bilginin büyümesinden etkilenir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler uzmanından "Suriye krizi nasıl sonuçlanacak?" ya da "Rusya-Ukrayna savaşı ne zaman bitecek?" gibi sorulara kesin yanıtlar beklemek, sosyal bilimlerin epistemolojik doğasını temelden yanlış anlamak anlamına gelir.</p><h2>SOSYAL BİLİMCİNİN GERÇEK İŞLEVİ: ANLAMA VE TARİHSEL ANALİZ </h2><p>Sosyal bilimcilerden beklenen, olayların tarihsel arka planını, yapısal koşullarını ve toplumsal dinamiklerini dikkate alarak bugünü anlamlandırmalarıdır. Suriye örneği üzerinden konuşacak olursak, sınırımızdaki bu ülkenin neden ve nasıl 2011’den bu yana süregelen bir iç savaş ve çok-aktörlü bir müdahale alanına dönüştüğünü anlamadan—Baas rejiminin otoriterliğinin tarihsel kökenleri, Soğuk Savaş sonrası bölgesel güç dengelerinin dönüşümü, mezhepsel çatışmaların siyasallaşması, petrol jeopolitiği, küresel güçlerin rekabeti gibi çok katmanlı faktörleri derinlemesine incelemeden—gelecekte hangi devletlerin müdahil olacağı, hangi aktörlerin gücünün artacağı ve bu müdahalelerin nasıl sonuçlanacağı yönünde yapılan tahminler, epistemolojik temelden yoksun, havada kalan spekülatif yorumlardan öteye geçemez.</p><h2>PARÇACI SOSYAL MÜHENDİSLİK</h2><p>Popper’ın “parçacı sosyal mühendislik” (piecemeal social engineering) kavramı, bu bağlamda aydınlatıcıdır: büyük ölçekli tarihsel kehanetler yerine, sınırlı kapsamlı, test edilebilir ve geri-dönülebilir müdahaleler önerilmelidir. Uluslararası ilişkiler uzmanı da benzer şekilde, “Ukrayna Savaşı nasıl bitecek?” sorusuna kesin yanıt vermek yerine, “Şu anki koşullarda, X senaryosu gerçekleşirse Y olasılığı artar; ancak Z faktörü devreye girerse bu dinamik tersine dönebilir” türünden koşullu, çok-senaryolu ve epistemik alçakgönüllülükle sunulan analizler yapmalıdır.</p><h2>İKİ YIKICI SONUÇ</h2><p>Medyanın kehanet beklentisi, uzmanların bilgi birikimine ve akademik geçmişine de ciddi bir gölge düşürmektedir. Sosyal bilimlerde kehanet için epistemolojik bir yöntem yoktur—kehanet, tanım gereği metodolojik tutarlılıktan yoksun, keyfi bir tahmin pratiğidir. Bu durum, iki yıkıcı sonuç doğurur:</p><p>Birincisi, kehanet talebi karşısında, gerçek bilgi birikimine ve metodolojik eğitime sahip olmayan kişiler de “uzman” olarak öne çıkabilmektedir. Medya, isabetli tahminler yapan ya da sansasyonel öngörüler sunan bireyleri ödüllendirirken, derinlemesine analiz yapan ancak “Ne olacak?” sorusuna kesin yanıt vermeyen akademisyenleri marjinalleştirir.</p><p>İkincisi, bu durum uzmanlık kriterlerini bulanıklaştırır; medya mantığı akademik bilginin değerlendirme ölçütlerini içeriden yeniden biçimlendirdikçe, kamusal söylemde kimin “uzman” sayılacağı artık disipliner birikimle değil, kehanet performansıyla belirlenir hale gelir. Eğer kehanet yeteneği uzmanlığın kriteri haline gelirse, akademik formasyonun, lisansüstü eğitimin, alan araştırmasının ve yayın deneyiminin önemi azalır. Oysa, bir uzmanın derinlemesine bir süreç analizi yapması ve tarihsel, sosyolojik ve kültürel bağlamı açıklaması beklenirse, bu kişi gerçek bilgiye, metodolojik tutarlılığa ve disipliner birikime dayanmak zorunda kalacaktır. Bu durumda, uzmanın lisansı, akademik çalışmaları ve bilgi birikimi ön plana çıkacak ve “pop-uzmanlar”ın (pop-experts) kamusal söylemdeki hegemonik konumu kırılacaktır.</p><p>Medya profesyonellerinin sosyal bilimlerin epistemolojik sınırlarını anlaması, akademisyenlerin de medya dinamiklerini kavraması gerekmektedir. Bu çift-yönlü eğitim süreci, kehanet beklentisinin azalmasına ve analitik derinliğin değer görmesine katkı sağlayacaktır.</p><p>Medya kurumları da bu süreçte sorumluluk almalıdır. Haber programları ve analiz formatları, “Ne olacak?” sorusundan “Neden böyle oldu?” ve “Şu anda ne oluyor?” sorularına kaydırılmalıdır. Uzmanlardan beklenti, kesin öngörüler yerine koşullu senaryolar, çok-faktörlü analizler ve epistemik sınırların açıkça ifade edildiği değerlendirmeler olmalıdır. Bu yaklaşım, kamuoyunun da daha sofistike bir uluslararası ilişkiler okuryazarlığı geliştirmesine katkı sağlayacaktır. Bu durumun değişmesi için medya, akademi ve siyaset arasında ortak çalıştaylar ve iş birliği grupları oluşturulabilir.</p><h2>ÖNGÖRMEK DEĞİL, ANLAMLANDIRMAK </h2><p>Sosyal bilimcilerin esas görevi, geçmişin ışığında bugünü anlamlandırmak ve kamuoyunu epistemik sorumlulukla bilgilendirmektir. Karl Popper’ın uyardığı gibi, tarihselci kehanetler kapalı toplumların dogmatik söylemlerini besler; açık toplum ise epistemik alçakgönüllüğü, eleştirel akılcılığı ve yanlışlanabilirliği gerektirir.</p><p>Dolayısıyla, kehanet söyleminden vazgeçilmeli ve uzmanların analitik derinliğini, metodolojik tutarlılığını ve tarihsel bilgisini yansıtabileceği bir medya ve akademik ortam yaratılmalıdır. Ancak bu şekilde, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler uzmanlığı, kamusal söyleme gerçek anlamda katkı sağlayan, bilgi temelli ve epistemik sorumluluk taşıyan bir alana dönüşebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/43c3036a-9oszzjduxwn53rkeqgniq4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Körfez ülkelerinde değişen güvenlik arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Sibel Bülbül Pehlivan - Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Körfez bölgesi, uzun yıllar boyunca dış güvenlik garantileri, enerji zenginliği ve stratejik ittifaklar sayesinde istikrarlı bir jeopolitik alan olarak sunuldu. Ancak son yıllarda art arda yaşanan bölgesel krizler, füze ve İHA saldırıları, vekil aktörlerin artan etkisi ve büyük güç rekabetinin sertleşmesi, bu istikrar algısının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bugün Körfez ülkeleri yalnızca dış tehditlerle değil, aynı zamanda mevcut güvenlik anlayışlarının yeterliliği sorusuyla da karşı karşıya. Bu nedenle bölgede yaşanan dönüşüm, sadece askerî tedbirlerin artması değil; güvenliğin kaynağına, kapsamına ve geleceğine dair daha derin bir yeniden düşünme sürecini ifade ediyor.</p><h2>AMERİKAN GÜVENLİK MİMARİSİ KÖRFEZİ KORUYAMADI</h2><p>Tam da burada Körfez açısından asıl mesele, yalnızca “Bugün saldırı var mı yok mu?” sorusu değil. Daha derin bir soru: “Bölgedeki devletler, gerçekten korunduklarına inanıyor mu?” Çünkü İran saldırıları ve bölgesel gerilim sonrasında Körfez ülkeleri, ABD’nin askerî varlığının, üs ağının, gelişmiş silah sistemlerinin ve uzun yıllardır kurduğu güvenlik mimarisinin her durumda otomatik koruma sağlamadığını daha açık biçimde görmüş oldu. Bu durum, Körfez başkentlerinde yalnızca güvenlik kaygısını değil, aynı zamanda stratejik bir zihniyet değişimini de tetikledi.</p><p>Uzun süre boyunca Körfez güvenlik düzeni büyük ölçüde şu varsayıma dayanıyordu: ABD bölgede olduğu sürece rejim güvenliği, enerji altyapısı, ticaret hatları ve kritik tesisler korunur. Fakat son dönemde yaşanan saldırılar, füze ve İHA tehditleri, vekil güçlerin yaygın etkisi ve bölgesel gerilimin farklı ülkelere sıçrama potansiyeli, bu varsayımın artık eskisi kadar güçlü olmadığını gösterdi. Körfez ülkeleri için sorun, sadece ABD’nin askerî kapasitesinin büyüklüğü değil; bu kapasitenin ne zaman, hangi ölçüde ve kimin için devreye gireceği sorusudur.</p><h2>YENİ BİR ARAYIŞ BAŞLADI</h2><p>Bu nedenle Körfez ülkeleri yeni bir gerçekle yüzleşmeye başladı: Büyük güçle yakın ittifak kurmak, otomatik olarak tam güvenlik garantisi üretmiyor. ABD üsleri, silah anlaşmaları, enerji ortaklıkları ve savunma iş birlikleri elbette caydırıcılık sağlıyor; ancak bölgedeki yeni çatışma biçimi klasik devletler arası savaş mantığıyla ilerlemiyor. Bugünün tehdidi; vekil aktörler, düşük yoğunluklu saldırılar, altyapıyı hedef alan asimetrik hamleler, enerji güvenliğini bozan baskılar ve psikolojik caydırıcılığı aşındıran çok katmanlı krizler üzerinden şekilleniyor. Tam da bu yüzden Körfez ülkeleri, yalnızca daha fazla silah almanın değil, daha esnek ve çok katmanlı bir güvenlik anlayışı geliştirmenin peşine düşüyor.</p><p>Bu yeni arayışın birkaç boyutu var. Birincisi, Körfez ülkeleri artık güvenliği sadece Washington merkezli bir şemsiye içinde değil, daha çok yönlü diplomatik ilişkiler üzerinden kurmaya çalışıyor. Yani aynı anda ABD ile ilişkisini sürdürürken, bölgesel tansiyonu düşürecek diyalog kanalları açma, komşularla doğrudan temas kurma ve krizleri vekil çatışmaya dönüşmeden yönetme eğilimi güçleniyor. İkincisi, savunmanın sadece dışarıdan ithal edilen sistemlerle değil, yerli kapasite, ortak bölgesel koordinasyon, hava savunma entegrasyonu ve kritik altyapı koruması üzerinden yeniden düşünülmesi gerekiyor. Üçüncüsü ise güvenlik kavramının artık yalnızca askerî değil; enerji, ticaret, limanlar, dijital altyapı, kamu düzeni ve toplumsal istikrar başlıklarıyla birlikte ele alınması zorunlu hâle geliyor.</p><h2>TEK SÜTUNLU DEĞİL ÇOK KATMANLI GÜVENLİK MİMARİSİ</h2><p>Burada çok önemli bir kırılma noktası var: Körfez ülkeleri, ABD ile ittifakı tamamen terk etmiyor fakat onu artık tek sütunlu bir güvenlik modeli olarak da görmüyor. Başka bir ifadeyle mesele, “ABD var mı yok mu?” meselesi değil; “ABD olsa bile bu yeterli mi?” sorusuna dönüşmüş durumda. Bu da Körfez’i yeni denge arayışlarına itiyor. Daha dengeli dış politika, daha fazla bölgesel diplomasi, doğrudan çatışmadan kaçınma, kriz yayılımını sınırlama ve dış güvenlik garantisini iç dayanıklılıkla tamamlama çabası bu yüzden öne çıkıyor.</p><p>Sonuç olarak Körfez için bugün yaşanan mesele, sadece İran-İsrail geriliminin sıcak etkileri değil. Daha büyük mesele, bu gerilimin Körfez güvenlik zihniyetini değiştirmesidir. Bölge ülkeleri, ABD’nin askerî gücünün büyüklüğünü inkâr etmiyor fakat bu gücün her türlü tehdidi bertaraf etmeye yetmediğini, özellikle de vekil savaşları ve dağınık saldırılar karşısında sınırlı kaldığını daha net görüyor. Bu farkındalık da onları yeni arayışlara itiyor.</p><p>Dolayısıyla Körfez’de yeni dönem, mutlak koruma beklentisinin zayıfladığı; çok taraflı dengelemenin, bölgesel diyaloğun, savunma çeşitlendirmesinin ve iç dayanıklılığın daha fazla önem kazandığı bir dönem olacaktır. Bugün mesele sadece “kim daha güçlü?” sorusu değildir. Asıl mesele, kimin daha esnek, daha hazırlıklı ve daha çok katmanlı bir güvenlik mimarisi kurabildiğidir. Körfez ülkeleri de artık tam olarak bu soruya cevap aramaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d83ec69e-lhv9u24h6ckh1bkzt16map.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rehber öğretmene destek: Okul sosyoloğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002" rel="standout" />
      <description>Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Millî Eğitim Bakanlığı örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de yaklaşık 75 bin okul bulunuyor. Bu okulların 60 bini kamu, 15 bin civarı da özel okul statüsünde. Her okul kapısına polis yahut bekçi yerleştirmeden evvel her okula aileler ve çocuklarla ilgilenecek psikolog ve sosyolog, en yakın camilerden de görevli imamları sorumlu tutmanın vakti geldi de geçiyor.</p><p>“Ağaç yaşken eğilir” der atalarımız. Çocuk suçlarının kökeninde yanlış veya eksik din, ahlâk ve değerler eğitimi olduğu, görünen manzaralardan biri. Günümüz kapitalist dünyasının keşmekeşinde bu eğitimi tüm ailelerin veremediği görülüyor. Ana gayesi neslin korunması ve sürdürülebilirliği olan devletler, bu işi ailelerin yerine yapmalı. Çünkü sonuçlarından tüm toplum etkileniyor.</p><h2>HASTALARI TEK BİR KILIFA SIĞDIRMAK MÜMKÜN DEĞİL</h2><p>Önce ailenin ruhunu düzeltmek lazım; tarla ıslah edilmeden sağlıklı ürün beklemek zor. Bugün tanık olduğumuz şiddet olaylarını anlamak için “Fail neden bunu yaptı?” sorusundan ziyade “Hangi toplumsal koşullar bu eylemi mümkün kıldı da faili ortaya çıkardı?” sorusuna odaklanmak zorundayız. Her vakanın özgül durumları olmakla birlikte, yapılan araştırmalarda “sosyal bağlardan kopuş, sosyal dışlanmışlık, geçmişteki travmalar, taklit, erkekliğini kanıtlama, tırmanma süreci, statü kaybı, silaha erişim ve sinyal verme” gibi boyutların rol oynadığı açıklanıyor. Konuyu sadece bireysel psikolojik bir sorun olarak görmek, çözüme yeteri kadar hizmet etmeyecektir bu yüzden. Bu sorunu toplumsal bir gerçek olarak kabul edersek çözüm daha kolay olacaktır.</p><p>Şiddet eylemini gerçekleştiren kişiye odaklanırsak, hastalığın kendisini beslemeye devam ederiz. Bu durum toplumu bir bağışıklık krizine sokuyor ve bünye kendi ürettiği hücrelere saldırmaya başlıyor. Hastaları tek bir kılıfa sığdırmak mümkün görünmüyor. Bir grubun aşırı narsist yani toplumsal ahlâkı reddeden, empati, suçluluk ve pişmanlığı yok sayan, kendisini hep kurban olarak görüp hatasını kabul etmeyen, hemen öfkelenen ve her durumda hak sahibi gören bir karakterde olduğu görünüyor. Bir grupsa hayal dünyasında yaşayan, sanrılar gören, dağınık davranışlara sahip ve en önemlisi de daha başarılı akranlarına karşı derin kıskançlık besliyor.</p><p>Ve toplumda en çok bulunduğu düşünülen grupsa dağılmış, kaotik ailelerde yaşayan, sürekli taşınma sebebiyle sosyal çevresi değişenler bireylerden oluşuyor. Ebeveynde madde bağımlılığı, suç geçmişi, fizikî/cinsel/duygusal istismar vakaları da görülebiliyor.</p><h2>PSİKOLOJİNİN YANINDA SOSYOLOJİ DE HESABA KATILMALI</h2><p>Çocuk, yaşadıklarını sürekli hafızasına kaydeder. Karanlık ve yıpratıcı bir geçmiş, ileride yaşayacağı hayatın nasıl şekilleneceğine en büyük etken. Ailenin ve öğretmenlerin çok iyi gözlem yapması önemli ama herkeste analiz kabiliyeti gelişmemiş olacağından, devlet eliyle profesyonel destek birimleri oluşturmak ciddi bir hamle olur. “Her okula bir psikolog/sosyolog” derken, tam olarak okul, öğrenci, aile, çevre ve akran hikâyesini araştırmış ve olay gerçekleşmeden harekete geçiren uzmanı kastediyoruz. Olay gerçekleştikten sonra, “Konu tamamen sosyolojikmiş” demenin kimseye faydası yok. Bu tip durumlarda hemen psikologlar akla gelse de, sosyologlar birtakım odaklarca yok sayılsa da, mesele şiddet, gençlik, kadın, göç ve aile boyutuna gelince çözümün sosyoloji biliminde aranması gerekiyor.</p><p>Sürdürülebilir çözüm için sosyolojiyi hesaba katmak lazım. Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli. Türkiye gibi hem tarım, hem sanayi, hem de enformasyon toplumu süreçlerinin, dolayısıyla geleneksel kültür, modern kültür ve postmodern kültürün bir arada yaşandığı bir ülkede yeni yetişen kuşaklara millî eğitim sisteminde hem psikolojik, hem de sosyolojik desteğin verilmesi oldukça önemli. Bunun için de rehber öğretmenleri ile okul sosyologlarının eşgüdüm içerisinde görev yapmalarının sağlanması, Türkiye’nin geleceği için çağdaş bir atılım ve kazanım olacaktır.</p><h2>PANZEHİR: SPORTİF VE KÜLTÜREL FAALİYETLER</h2><p>Okul sosyologlarıyla yaş itibarıyla ergenlik döneminin çeşitli çatışma ve buhranlı gerilim yaşayan, “risk” kavramı bağlamında sosyal ve kültürel risk tehdidi dolayısıyla Türkiye’nin sosyal ve kültürel risk yapısında gözlemlenen çocuk, ergen ve gençler arasındaki okulu bırakma, şiddet ve suç oranlarındaki artış, çocuk istismarı ve tecavüzlerin artması, parçalanmış ailelerin çoğalması ve kendi aralarındaki sorunlar nedeniyle sosyal destek ihtiyacı duyan gençlere okul aracılığıyla psiko-sosyal adaptasyon, gelecek beklentilerine dair duygu, düşünce ve beklentilerin karşılanması ve paylaşılması, karşılıklı güven ve samimiyete dayalı bir mülâkat anlayışıyla çocuğun/gencin kendisi ve çevresiyle koşul ve imkânların geliştirilmesi, sosyal, bilişsel ve fiziksel gelişmenin sağlıklı bir şekilde yürütmenin desteklenmesi için sağlanabilir.</p><p>Çocuklar, durumları itibarıyla kolay kandırılabilir olmalarından dolayı sokaklara çıkmaları hâlinde uyuşturucu tacirlerinin, insan kaçakçılarının, hırsızlık şebekelerinin ve suç örgütlerinin açık hedefidir. Bu nedenle risk altındadırlar. Okul sosyologlarıyla risk altında olan çocukların sportif ve kültürel faaliyetlerle kişisel gelişimleri desteklenerek rehabilite edilip topluma üretken birer birey olarak katılımları sağlanabilir.</p><h2>OKUL ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜREL YAPI DA ÇÖZÜMLENMELİ</h2><p>“Okul sosyoloğu”, sosyal destek amacıyla okul rehber öğretmeni ile iş birliği altında sorunlu çocukların aileleri ile toplantılar yapıp aile danışmanlığı yapabilir. Okul çevresinin sosyal dokusunu araştırabilir. Okul çevresinde konumlanan yaşam alanlarındaki kişilerin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik durumlarını raporlayabilir. Okulun çevresindeki kültürel yapılanmayı çözümleyerek bu yapılanmanın devlet kurumları ile adaptasyonunu sağlayabilir.</p><p>Demografik hareketlenmelerden dolayı ailenin ve öğrencinin okula ve çevreye adaptasyonunu sağlamanın yanında, ergenlik döneminde öğrencilerin kendi sosyo-ekonomik durumlarına yabancılaşmalarının önüne geçebilir. Millî ve kültürel değerlerimizle ilgili yapılacak çalışmalarda üzerinde durulması gereken konular, aynı bölge veya ilçedeki rehber öğretmenlerin yapacakları seminer çalışmalarının paralel ve uyumlu olmasını sağlayabilir. Bu çalışmaların muhtevasını da okul sosyoloğu üstlenebilir.</p><h2>BOŞLUK ŞEYTANIN OYUN ALANIDIR</h2><p>Ayrıca “boş zamanlar sosyolojisi” kavramı bağlamında öğrencilerin okul dışı zamanlardaki etkinliklerini koordine ederek boş zamanın mutlaka doldurulması gereken bir zaman dilimi değilse de olumsuz çıktılara mahal vermeyecek şekilde öğrencinin kendisini özgür hissettiği ve ahlâkî planda faydalı geçireceği bir zaman dilimi olduğunu öğretebilir. Böylece uyuşturucu, şiddet ve benzeri eğilimlere karşı önlemler alabilir.</p><p>Okul sosyoloğu, ayrıca ayrımcılık ve ötekileştirme gibi durumların yaşanmaması için farklı kültürlere mensup öğrencilerin ortak etkinlik ve çalışmalarını organize edebilir. Kültürün hem geçmişimiz, hem de geleceğimizin oluşumunda elzem bir olgu olduğu hususunda çocukları bilinçlendirme çalışmaları yapabilir.</p><p>“Okul Sosyoloğu Projesi” için her bölgeye özel bir ortam ve metot kullanılmalıdır. 81 il, 921 ilçede farklı kimlikler ve sosyal çevrelerde yaşayan çocuklarımıza Ankara’dan tek tip bir çalışmayla yaklaşmak asla doğru olmaz. Ki bu projenin temelini oluşturması bakımından evvela zorunlu eğitim meselesinin şartları yeniden düzenlenmelidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d00f6d63-490qhktpl0ljwordaostm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Almanya AB’de oy birliği sistemini neden değiştirmek istiyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hacı Mehmet Boyraz - Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Avrupa Birliği bir kez daha karar alma mekanizmaları üzerinden derin bir tartışmanın içine girmiş durumda. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, geçen hafta yaptığı açıklamada AB’nin dış ve güvenlik politikalarında artık oy birliği ilkesine son vermesi gerektiğini belirtti. Wadephul’un bu çağrısı, ilk bakışta güncel krizlerin bir sonucu gibi görünse de aslında Avrupa bütünleşmesinin en eski gerilimlerinden birini yeniden gündeme taşıdı.</p><p>Avrupa Ekonomik Topluluğu döneminde Fransa’nın ortak tarım politikası üzerinden başlattığı ve ilerleyen süreçte “boş sandalye krizi” adıyla meşhur olan süreç, üye devletlerin ulusal çıkarlarını tehdit altında gördüklerinde karar alma süreçlerini kilitleyebildiklerini açık biçimde ortaya koymuştu. Temmuz 1965’te başlayan söz konusu kriz altı ay sonra Lüksemburg uzlaşısı ile aşıldı ancak fiilen örgüt içindeki veto kültürünün kurumsallaşmasına yol açtı. Üye devletlerin ulusal egemenlik hassasiyeti bugün de belirleyici olmaya devam ediyor. Yakın zamanda baş gösteren Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD/İsrail-İran savaşı gibi süreçlerde yaşanan sorunlar bu gerçeği yeniden görünür kıldı.</p><h2>BİRLİK HÜKÜMETLER-ARASI BİR YAPIYA HAPSOLDU</h2><p>AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) çerçevesinde uygulanan oy birliği sistemi, üye devletlerin dış politika ve güvenlik konularında tam mutabakatla hareket etmesini zorunlu kılan bir karar alma mekanizmasıdır. Bu sistemde bir üye devletin herhangi bir itirazı, alınmak istenen kararın engellenmesine yol açıyor. Söz konusu yaklaşımın kurumsal temelleri 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile atıldı ve 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile kurumsal bir çerçeveye kavuştu. Lizbon Antlaşması, ODGP’yi büyük ölçüde hükümetler arası bir yapıya hapsetti ve oy birliği ilkesini temel yöntem olarak belirledi. Bu nedenle AB, bazı alanlarda ulus-üstü özellikler taşımasına rağmen dış politika ve güvenlik konularında hâlâ hükümetler-arası bir yapıya sahiptir. Buna bağlı olarak AB, bütünleşmenin başladığı ilk yıllarda federal bir devlet projesi olarak hayal edilen Avrupa Birleşik Devletleri’ne hâlâ dönüşemedi.</p><h2>REFORM ÇAĞRISININ ARKASINDAKİ MOTİVASYON</h2><p>AB’nin ODGP kapsamında oy birliği sistemini tercih etmesinin temel nedeni, bu alanların devlet egemenliğinin en hassas boyutlarını oluşturmasından kaynaklanıyor. Üye devletler, 1950’lerden bu yana devam eden entegrasyon sürecinde düşük politikanın sahasına giren konularda yetki devrine daha açık davrandı. Doğrudan ulusal egemenliklerini ilgilendiren ve yüksek politikanın sahasına giren dış politika ve güvenlik gibi konularda ise kontrolü kaybetmek istemediler. Bu nedenle oy birliği ilkesi, her üye devlete veto hakkı tanıyarak onların sürece katılımını ve rızasını garanti altına alıyor. Örneğin AB liderleri, Aralık 2025’te Ukrayna’ya 2026 ve 2027 yılları için 90 milyar avroluk kredi verilmesi konusunda uzlaşmıştı. Ancak Macaristan ve Slovakya, Drujba petrol boru hattına yönelik saldırı sonrasında Ukrayna’yı sevkiyatın devamı konusunda yetersiz kalmakla suçlayarak bu paketi bloke etti. Bu vaka, bir ya da birkaç ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek Birlik düzeyindeki kararları durdurabildiğini gösteriyor ve Almanya’nın reform çağrısının arkasındaki temel motivasyonu açıklıyor.</p><p>Almanya’nın ODGP kapsamındaki konularda oy birliği ilkesinin kaldırılmasını talep etmesinin arkasında aynı zamanda transatlantik ilişkilerdeki belirsizlikler de yatıyor. Geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa ülkelerinden yeterli desteği görmediklerini belirterek NATO’dan ayrılabilecekleri tehdidinde bulundu. Bu gelişme, Avrupa’nın güvenliğini dış politika ve savunma alanında daha bağımsız bir şekilde sağlama ihtiyacını yeniden gündeme getirdi. Almanya, oy birliği ilkesi nedeniyle AB’nin ODGP kapsamında rasyonel karar alma kapasitesinin sınırlı kaldığını dile getiriyor ve Birliğin küresel ölçekte etkin bir aktör olabilmesi için oy birliğine dayalı karar alma mekanizmasının değiştirilmesi gerektiğini savunuyor.</p><h2>ALMANYA’NIN ÖNERİSİ: NİTELİKLİ ÇOĞUNLUK</h2><p>Almanya, ODGP alanında oy birliği yerine nitelikli çoğunluk oylamasının daha yaygın olmasını istiyor. Nitelikli çoğunluk oylaması, kararların tüm üye devletlerin onayıyla değil çifte çoğunlukla alınmasını sağlayan bir yöntemdir. Bunun için üye devletlerin en az yüzde 55’ini ve AB nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden ülkelerin desteği gerekiyor. Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un da işaret ettiği üzere veto riskini azaltmak ve karar alma süreçlerini hızlandırmak için AB açısından bu sistem, bir zorunluluk haline gelmiş durumda.</p><p>Öte yandan Almanya’nın reform önerisi AB içinde ciddi bir dirençle karşı karşıya. Özellikle küçük ve orta ölçekli üye devletler, oy birliği ilkesinin kaldırılmasının kendi siyasi etkilerini azaltacağını düşünüyor. Bu ülkeler açısından veto hakkı, sadece bir karar alma aracı değil aynı zamanda büyük devletler karşısında bir denge unsuru olarak işlev görüyor. Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile veya Yunanistan’ın Kuzey Makedonya ile ilgili tek taraflı vetoları, bu mekanizmanın küçük ülkeler açısından ne denli kritik olduğunu gösteriyor. Bu nedenle söz konusu tartışma, teknik bir oylama yöntemi meselesinin ötesinde AB içinde güç dağılımının nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir siyasi mücadeleyi ortaya koyuyor.</p><p>AB’nin dış ve güvenlik politikasında oy birliği ilkesinden vazgeçmesi aslında Birliğin doğasını yeniden tanımlayabilecek kadar kritik bir tartışma. Zira böyle bir adım, özellikle kriz anlarında karar alma hızını artırabilir ve AB’yi küresel siyasette daha proaktif bir aktör haline getirebilir. Diğer taraftan oy birliğinden nitelikli çoğunluk sistemine geçiş, ulusal egemenliklerinden daha fazla taviz vermek istemeyen üye ülkeleri rahatsız edebilir. Bu da AB içindeki hizipleşmeleri derinleştirebilir ve Brexit’e benzer şekilde yeni ayrılıklara neden olabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/23/1fb2409a-b8pyrifjma7bfhzg4mqbu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nüfus meselesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750" rel="standout" />
      <description>Liberal mütefekkirler “sonsuz ihtiyaçlar-kısıtlı kaynaklar” eşitsizliği varsayımından hareketle nüfus artışının sonunu kıtlık, yıkım ve vahşet olarak resmetmiş; bilim sayesinde rızkı ve nüfusu kontrol edebilecekleri yanılgısına saplanmışlardır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Numan Aka - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Son zamanlarda gündemimizi meşgul eden konuların başında ülke nüfusumuzun yaşlanması ve doğurganlık hızımızın düşmesi geliyor. Kamuoyundaki tartışmalara; geçim derdi, kadınların çalışması, evlilikten soğuma gibi birkaç sebebe indirgenen yaklaşımların hakim olduğunu gözlemliyoruz. Oysa insanların davranış şekilleri birbirinden farklı güdülere dayanabilir. Ayrıca nüfus politikalarından bahsedeceksek kimlerin ağzıyla konuştuğumuzun bilinmesi gereklidir herhalde.</p><h2>MODERN DEVLET VE NÜFUS</h2><p>Nüfus bilim namı diğer demografi bir Batı icadıdır ve özünü devletin toplum nüfusunu ülke için en ideal olacak şekilde kontrol etme istek ve iradesi oluşturur. Nüfusbilim, görünüşte öyle olsa da toplumun nüfus hareketliliklerini gözlemlemekten ve kayıt tutmaktan ibaret değildir. M. Foucalt nüfus biliminin doğuşunu, modern devletin çocuk sahibi olmayı ailelerin değil devletin tasarrufunda bir mevzu görmeye başlamasıyla izah eder.</p><p>Batılı ülkelerin toplum nüfusunu kontrol edilebilir bir olgu olarak görmesini, bir ucu eski Yunan’a, diğer ucu Roma İmparatorluğu’na uzanan bir düşünme geleneğine bağlamak mümkün. Evliliği, selefi Yahudilerin aksine kerih gören, dünya hayatından uzak, çileci bir yaşamı öven, ancak böylesine dindarane bir hayat sürdüremeyecekse müntesiplerine öneren Hristiyanlığın etkisinin azaldığı Avrupa toplumlarına kılavuzluk için yeterli gelmediği açıktır.</p><h2>İNSAN İNSANIN KURDU MUDUR?</h2><p>18. yüzyılın, hem ekonomiyi hem nüfus bilimini aynı zaman diliminde doğurması tesadüf değil. Liberal mütefekkirlerin “sonsuz ihtiyaçlar-kısıtlı kaynaklar” eşitsizliği varsayımından hareketle nüfus artışının sonunu kıtlık, yıkım ve vahşet olarak resmetmesi; Allah’a tevekkülün yerini rızk ve gelecek korkusunun aldığını, bilim sayesinde rızkı ve nüfusu kontrol edebilecekleri yanılgısına saplandıklarını gösteriyor bize. Bu korkunun 20. yüzyılın distopyacı edebiyatında ve sinemasında da kendini gösterdiğini ve bugünlere kadar taşındığını söyleyebiliriz. “İnsan insanın kurdudur.”</p><p>Sanayi Devrimi ve kapitalizm öncesi başlayan sömürü (kolonyalizm) döneminde Avrupa’nın nüfus meselesine bakışı daha çok emperyalist Roma’ya yakındı . İşgal ve sömürü için büyük ordular ve kalabalık bir nüfus gerekiyordu. Sömürülecek ülkelerle savaşacak kadar adam temin etme ve işgal edilen bölgelere, sömürge idaresini sağlama alacak kadar “Avrupalı” nüfus yerleştirme en önemli hedeflerdi.</p><h2>PLATON’UN İNSANLIK DIŞI İDEALİZMİ</h2><p>Nüfus meselesinin bir bilim olarak tezahür ettiği “Aydınlanma” dönemi mütefekkirlerinin çıkış noktası ise idealizmin atası kabul edilen Platon’un görüşlerine yakındı. Platon, nüfusun devlet tarafından kontrol edilmesi taraftarıydı. Hatta çocukların, devlete ve ülkeye bağlı faydalı birer vatandaş olabilmesi için ailelerinden koparılarak devlet tarafından büyütülmesini önerecek kadar ileri gitmişti. Üstelik, sadece Yunan vatandaşların çok çocuk sahibi olmasının desteklenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu bağlamda, Platon yalnızca totaliter devletçiliğin değil aynı zamanda ırkçılığın özel bir türevi olan öjenizmin de atası sayılabilir.</p><p>Öjenizm; ancak saf ve seçkin ırkın çoğalmasının doğru olacağı ve toplumdaki alt sınıf kabul edilen insanların, hasta ve engellilerin çoğalmaması için tedbirler alınması gerektiğini vaaz eden, 19. ve 20. yüzyılda Batı’ya ve Batılılaşma rüzgarına kapılmış kimi Doğulu ülkelere ilham olmuş gayrı insani bir ideolojidir. Faşist Almanya ve İtalya’da, liberal Amerika’da, demokratik İsveç’te, sosyalist Rusya ve Çin’de Platon’un bugün insanlık dışı kabul edilen öjenist fikirlerinin değişik yansımalarına rastlayabiliyoruz.</p><h2>DEMOGRAFİNİN DOĞUŞU VE FELAKET SENARYOLARI</h2><p>Nüfus bilimin atası Platon ise babası da T. R. Malthus’tur. “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı eseriyle bugünkü dünyanın nüfusa bakışını şekillendiren kişilerin başında gelir. Babasından miras papaz unvanının yanı sıra iktisatçı olarak da bilinir. Malthus, bir din adamı olmasına rağmen kraliçeye “yoksulluk yardımlarının durdurulması, fuhuşun yaygınlaştırılarak alt tabakadan insanların evlenip çocuk sahibi olmalarının önlenmesi veya evlilik yaşının 30’a çıkartılmak suretiyle geciktirilmesi” gibi radikal öneriler sunmuştu. Ona göre felaket kapıdaydı; eğer nüfus artışı kontrol edilmezse ülke refah ve zenginlik yerine çatışma ve açlıkla karşı karşıya gelecekti. Dayandığı temel varsayım; geometrik bir artış gösteren nüfusu beslemeye aritmetik oranlarda artan tarım üretiminin yetmeyeceği idi.</p><p>Varsayımı bilimsel olmadığı gibi daha sonra olanlar, Malthus’un yanlışlığını açıkça ortaya koydu. Nüfus artışı geometrik artmıyordu, belki asimetrik denebilirdi ve belli bir nedene dayandırmak güçtü. Sömürgelerden gelen kanlı sermayeyle semiren ve kalabalıklaşan Batı’da, hızla artan nüfusa karşılık tarım üretimi de artmıştı. Yeni zırai yöntemler ve makinelerle büyük ölçekli tarım yapmak kolaylaşmış, sınai tarım dönemi başlamıştı. Ayrıca aileler zenginleştikçe çocuk sayıları düşüyordu. Fakat Malthusçular üstatlarının bilinmeyen bir gelecekte haklı çıkacağı iddiasını seslendirmeye devam ettiler. Nitekim, 20. yüzyılda kafayı az gelişmiş ve gelişmemiş diye adlandırdıkları fakir ülkelerdeki nüfus artışlarına takıp yeni felaket senaryoları yazdılar. Bill Gates ya da bizdeki iz düşümü Rahmi Koç gibi kapitalistlerin nüfusu bir sorun olarak görmesi, çoktan boşa düşmüş bu tür öngörülere dayanır.</p><h2>YENİ BAKIŞ AÇILARI</h2><p>Batılılar, Avrupa’da nüfusun keskin bir şekilde azalmaya başladığı 1960-70’lerden itibaren nüfus meselesini daha geniş bir perspektiften ele almaya başlamıştır. Nüfus bilim de toplum mühendisliğini bırakıp toplum bilime (sosyoloji) dolayısıyla insanların davranışlarını anlamaya yönelmiştir. Fakat Batılı zihniyetin materyalist zihin kalıplarından çıkamadığını belirtmek gerekir.</p><p>En dikkate değer görüşlerden biri “Refah Akışı” modelidir. Bu modele göre çocuklar ailelerine maddi refah getiriyorsa sayıları artar, aileye maddi yük oluyorlarsa sayıları azalır. Eskiden çocuklar erkenden çalışmaya başlayarak aileye gelir sağlıyorlardı. Günümüzde çocukların en iyi şartlarda yetişmeleri için eğitimlerine harcanan para artmıştır. Bir başka model ise, çocukların ailenin yaşlılık sigortası olduğunu ileri sürmüştür. Anne-baba, çocuk sahibi olmayı ihtiyarladıklarında kendilerine bakılsın diye istemektedir.</p><p>Görüldüğü üzere Batılı bakış, meseleyi geçim derdiyle ve azami menfaatle izaha çalışmaktan öteye pek geçememiştir. Yukarıda sayılan modeller, ancak menfaatin geçerli tek ahlak kabul edildiği toplumları izah etmekte işe yarayabilir. Daha yeni yeni dini ve kültürel nedenlerin de önemli bir etken olduğu; çocukların, varlıklarıyla ailenin manevi olarak güçlü kalmasını sağladıkları yönünde görüşler serdedilmiştir. Velhasıl, nüfus bilimin mevcut sınırlarının dışına çıkarak nüfus meselesini tartışmak gerekmektedir…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/23/03faec94-yajds6yabpgkrmrkp0b22e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de inanç, dindarlık ve toplumsal dönüşüm</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hüseyin Arslan - Kırşehir Ahi Evren Üniversitesi, SETA</strong></p><p><br></p><p>Bir süredir kamuoyunda Kadıköy’de yapılacak olan cami tartışılmaktadır. Birçok seküler, camiye ihtiyaç olmadığını belirtmekte ve bu doğrultuda eylem gerçekleştirmektedir. Sosyal medyada da en çok karşı çıkanların görüşleri paylaşılmaktadır. Bu nedenle toplumun genelinin böyle düşündüğü zannedilmektedir. Halbuki biri 2022 yılında diğeri 2024 yılında yapılan Türkiye’de inanç ve dindarlık saha çalışmaları hem sekülerliği yeniden ele almamız gerektiğini hem de pozitivizm inancı ekseninde gelişen düşüncelerin çok da benimsenmediğini göstermektedir.</p><h2>YENİ BİR SEKÜLERLİK TANIMINA İHTİYAÇ VAR</h2><p>Saha çalışmalarının sonucuna bakıldığında ilk olarak yeni bir sekülerlik tanımına ihtiyacımız bulunduğu görülmektedir. Hem laikliği kabullenen hem de hukuki düzenlemelerin Kur’an’a aykırı olmasını istemeyen bir toplum söz konusudur. Bu durum bize dünyevileşmeyi sorun görmeyen ancak uhreviliğin de arka plana atılmasını istemeyen bir topluma işaret etmektedir. Bu anlamda Talal Asad’ın seküler ile sekülerizm arasında yaptığı ayrımı göz önünde bulundurursak siyasi bir doktrin olarak sekülerizmin çok da fazla karşılık bulmadığını ifade edebiliriz.</p><p>Bu kapsamda Asad’ın ortaya attığı sekülerliğin biçimlerini Türkiye merkezli olarak yeniden tanımlayabiliriz. Çünkü araştırma bulguları bize, Yıldıray Oğur’un da dediği gibi dinin burada çözülmediğini ancak esnediğini göstermektedir. Bu esnekliğin din içinde mi cereyan ettiği yoksa din dışında mı kaldığı meselesi ise daha çok fakihlerin alanına girmektedir. Ancak sekülerizmi canhıraş biçimde savunanların, ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ şeklinde tasvir ettiği bu zaman diliminde, din yerinde durmaya devam etmektedir. Bu durum endizm (sonculuk) teorilerinden birinin daha geçerliliğini kaybettiğini göstermektedir.</p><h2>İNANCIN İSTİKRARI</h2><p>Türkiye’de din sosyolojisi alanında yapılan iki kapsamlı araştırma olan 2022 yılındaki Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık (TİDA) ile 2024 yılındaki Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması’nın (TGSS) inanç ve dindarlık bulgularını bir arada değerlendirmek hem toplumsal süreklilik hem de belirgin dönüşüm noktaları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.</p><p>Her iki araştırmanın da en çarpıcı ortak bulgusu Allah inancının Türkiye toplumunda son derece istikrarlı bir seyir izlemesidir. TİDA’da katılımcıların yüzde 85,7’si “Allah’ın var olduğunu biliyorum ve bu konuda hiçbir şüphem yok” ifadesini benimserken, TGSS’te bu oran yüzde 89,45’e yükselmiştir. Her iki çalışmada da inançlılar olarak tanımlanan kesim yüzde 94 civarında sabitlenmiştir. Bu tutarlılık, bir örneklem farkından ziyade toplumsal düzeyde köklü bir inanç yapısının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ateizm ve deizm eğilimlerinin her iki çalışmada da yüzde 4 ile 5 arasında marjinal bir düzeyde kalması, sekülerleşme teorilerinin Türkiye bağlamındaki geçerliliğine ilişkin ve kamuoyu önünde yapılan tartışmalara dair soru işaretlerini güçlendirmektedir.</p><h2>DİNDARLIĞIN ÇOĞULLUĞU</h2><p>Bununla birlikte, dindarlık öz tanımlaması söz konusu olduğunda iki araştırma arasında dikkat çekici bir farklılaşma göze çarpmaktadır. TİDA’da katılımcıların yüzde 64’ü (kadın) ve yüzde 61’i (erkek) kendisini dindar ya da çok dindar olarak tanımlarken, TGSS’te bu oranlar belirgin biçimde yükselmiş ve kadınlarda yüzde 73’e, erkeklerde yüzde 62’ye ulaşmıştır. Kadınlardaki on puanlık artış özellikle dikkat çekicidir. Öte yandan eğitim ile dindarlık arasındaki ters yönlü ilişki her iki araştırmada da tutarlı biçimde karşımıza çıkmaktadır. Yükseköğretim görmüş bireylerde Allah inancı görece düşük kalırken, dindarlık oranı aynı doğrultuda gerilemektedir.</p><h2>İBADETLERİN ANATOMİSİ</h2><p>İki araştırmanın birlikte ortaya koyduğu en kritik gerilimlerin biri, inanç düzeyi ile ibadetler arasındaki açıklığa ilişkindir. TGSS, toplumun yüzde 94’ünün Allah’a inandığını ortaya koyarken, beş vakit namazı düzenli kılanların oranının yüzde 40’ta kaldığını göstermektedir. Bu bulgu, TİDA’nın da işaret ettiği inanç-ibadet makasını doğrular niteliktedir. Türkiye toplumu yüksek düzeyde dine bağlılık sergilemekte ancak bu bağlılık gündelik ibadetlere eşit ölçüde yansımamaktadır.</p><p>Ramazan orucu bu açıdan son derece aydınlatıcı bir örnek sunmaktadır. Her iki araştırmada da oruç, Türkiye’nin en yaygın dinî pratiği olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de toplumun yüzde 76’sı Ramazan ayında her zaman ya da sık sık oruç tuttuğunu belirtmektedir. Bu oran beş vakit namaz kılanların iki katına yakındır ve cuma namazına erkekler arasındaki katılım oranıyla (yüzde 76) örtüşmektedir.</p><p>Kuşaklararası farklılaşma meselesi de her iki araştırmada belirgin bir tema olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de 18-24 yaş grubu beş vakit namaz kılma oranında (yüzde 26) tüm grupların en altında yer alırken, Ramazan orucunu düzenli tutma konusunda (yüzde 81) ilk sıraya yerleşmektedir.</p><h2>LAİKLİK VE KURUMSAL GÜVEN</h2><p>İki araştırmayı karşılaştırmalı biçimde okumanın en verimli alanlarından biri, din-devlet ilişkilerine ve dinî kurumlara yönelik toplumsal tutumların çok yönlü yapısıdır. TGSS, bu konuda son derece çarpıcı bir iç gerilimi belgelemektedir. Türkiye toplumunun yüzde 82’si din ile siyasetin ayrı tutulması gerektiğini savunurken, yüzde 56’sı anayasanın hiçbir maddesinin Kur’an ile çelişmemesi gerektiğine inanmaktadır. Yüzde 48’lik bir kesim ise medeni kanunun İslam hukukuna uygun biçimde düzenlenmesini talep etmektedir.</p><p>Bu tablonun doğru okunabilmesi için bir ayrımın gözetilmesi gerekmektedir. Toplum ahlaki ve hukuki bir referans çerçevesi olarak dini yaşam alanının belirleyicisi olarak görmekten vazgeçmemektedir. Başka bir ifadeyle, Türkiye toplumu laik bir siyasi yapıyı onaylarken aynı zamanda bu yapının içinde dinî normlara dayalı bir hukuki düzeni talep etmektedir.</p><p>Dinî kurumsal güven bulgularının ise her iki araştırma dönemindeki bağlamla birlikte düşünüldüğünde oldukça sert bir resim çizdiği anlaşılmaktadır. TGSS’de katılımcıların yüzde 58’i Diyanet İşleri Başkanlığı'na güvenmediğini ya da hiç güvenmediğini belirtmektedir. Dinî cemaat ve tarikatlara güvensizlik ise yüzde 70’le daha da yüksek bir düzeye ulaşmaktadır. Bu oranlar coğrafi, demografik ve eğitim eksenlerinde farklılaşmakla birlikte, hiçbir grupta güven çoğunluğu oluşturmamaktadır. Erkekler, yüksek eğitimli bireyler ve kentliler kurumsal dinî aktörlere en mesafeli duruşu sergileyen kesimler olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>TÜRKİYE’NİN DEĞİŞMEYEN ÇELİŞKİSİ</h2><p>Türkiye toplumunun Allah’a inancı ve dine bağlılığı güçlü, tutarlı ve demografik sınırları aşan bir nitelik taşımaktadır. Ancak bu inancın kurumsal temsilcileri olan dini yapılar, bu meşruiyetin çok gerisinde kalmaktadır. Toplum, dini özel ve kolektif hayatının merkezinde tutmayı sürdürmekte, ancak bu dini kimin temsil edeceği, nasıl örgütleneceği ve hangi kurumsal biçimler üzerinden aktarılacağı konusunda derin bir güvensizlik içindedir. İki araştırmanın kesişim noktasında görünen bu tablo, Türkiye’nin din alanındaki en köklü geriliminin kurumsal ve siyasal nitelikte olduğunu düşündürmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/22/60339ca4-cz7fhbdcffabur2l3fsf8s.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nadir toprak elementlerindeki yeni darboğaz: Hürmüz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411" rel="standout" />
      <description>Hürmüz krizi, helyum ve kükürt gibi kritik petrol rafineri türevlerinin, ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetini destekleyen endüstriyel savunma tabanının büyük bir kısmı için kritik öneme sahip olduğunu gözler önüne serdi.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik - Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İran’ın savaşı bölgeselleştirmesi, tarafların birbirlerinin enerji altyapılarına yönelik artan saldırıları küresel enerji ve tedarik krizinin kapısını araladı. İran’ın, ABD ve İsrail’in saldırılarına karşılık misillemelerine ek olarak Hürmüz kartını ortaya koymasının ve boğazın fiilen kapanmasının salt petrol krizi ile yüzeyselleştirilemeyecek kadar büyük etkiye sahip olduğunu vurgulamak gerekiyor. Hürmüz’de yaşanılan kriz tüm modern askeri yapılara karşın gücün hâlâ şaşırtıcı derecede az sayıdaki göreceli savunmasız ticaret yolu üzerinden aktığını ortaya koydu. Yapay ya da doğal dar geçitlerdeki, boğazlardaki mücadelelerin savaş ve/veya çatışma alanlarından çok uzaktaki ülkelerde bile enerji fiyatlarını ve finansal istikrarı şekillendirdiğini görüyoruz.</p><h2>ADIM ADIM ÇİP KRİZİNE DOĞRU</h2><p>Dikkatlerin büyük kısmı petrol ve doğal gaz piyasalarındaki yankılara odaklanmışken aynı faktörlerin helyum tedarikini de aksattığı gözlerden kaçıyor. Helyum, doğal gaz ile birlikte çıkarılıyor ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz dünyanın çip üretiminde kullanılan karmaşık tedarik zincirinin küçük ama bir o kadarda hayati parçasını tehdit ediyor. Öyle ki süregelen savaş dünyanın helyum rezervlerinin büyük bölümüne erişimi kısıtlıyor. Katar, litografi soğutması, plazma işlemleri ve temiz oda ortamları da dahil olmak üzere uygulanabilir ölçekli bir ikame olmadan çip üretimi boyunca kullanılan bir malzeme olan helyumun yaklaşık yüzde 34’ünü üretiyor. Ancak, savaş Katar’ın doğal gaz üretimini ve bununla birlikte çıkarılan helyum üretimini sekteye uğrattı. Güney Koreli ve Tayvanlı çip üreticileri, üretim süreçleri içinse büyük ölçüde Katar’dan gelen Helyum tedarikine bağımlı. Çin’in yarı iletken endüstrisi Güney Kore ve Tayvan’ınkinden daha az gelişmiş olsa bile, Katar’dan gerçekleşen helyum ihracatına büyük ölçüde bağımlılığı biliniyor. Dolayısıyla da çip üretimindeki kritik ham madde olarak görülen helyumun önümüzdeki süreçte açığa çıkaracağı çip krizi aslında petrol krizi kadar derin ve uzun süreceğe benziyor.</p><h2>ABD SAVUNMA SANAYİİNDEKİ OLASI KIRILMALAR</h2><p>Çip üretiminin aksamasına neden olacak Helyum krizi kadar İran savaşının ABD ve Çin teknolojik ve savunma sanayii rekabeti üzerindeki etkilerinden biri ise kükürt piyasasındaki aksaklık olarak gösterilebilir. Kükürt, doğal gaz işleme ve petrol rafinerisinden elde edilen bir yan ürün olmakla birlikte, yakıldıktan ve sülfürik aside dönüştürülmesinin akabinde nadir toprak elementleri (NTE) çıkarılmasında kullanılmaktadır. Dünya kükürt arzının ise yaklaşık olarak dörtte birinin Orta Doğu rafinelerinden sağlandığı biliniyor. Gelinen noktada da modern askeri teçhizat ve teknolojinin omurgasını oluşturan kobalt, bakır gibi madenlerin yanı sıra teknolojinin tohumu olarak nitelendirilen NTE’lerin çıkarılmasında büyük aksamaların yaşanması olası.</p><p>NTE ve kritik minerallerin katkısıyla elde edilen, top mermilerinden tanksavar silahlara, jet motorlarından radar ve güdüm sistemlerine, yapay zeka destekli IHA ve SIHA’lardan balistik füze teknolojilerine kadar uzanan üretim hattında yaşanılabilecek aksaklıkların şiddeti, Hürmüz’ün kapalı kaldığı her gün biraz daha artıyor. ABD, Çin karşısında NTE hegemonyasını kırmak adına Project Vault ve uluslararası NTE kümelenmeleri gerçekleştirmiş olsa bile, Trump’ın İran’a orantısız saldırısı Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ve dolayısıyla da ABD’nin savunma sanayinin üretim hattına büyük zarar verdiği söylenebilir.</p><p>Savunma Güvenlik İşbirliği Ajansı raporları, sektörel bilgiler üzerinden yapılan analizler incelendiğinde Bahreyn, Katar’da imha edilen iki büyük ABD radarının yerine koyulabilmesi için 30 bin tonun üzerinde bakır, 20 bin ton üzerinde NTE’ye ihtiyaç duyulurken, Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan ve BAE’deki hasarlı ABD iletişim ekipmanları, radarların onarımı veya değiştirilmesi içinse binlerce kilogram bakır, kobalt ve NTE’ye ihtiyaç duyulacak. Ayrıca ABD’nin düşen/düşürülen uçak ve hava araçlarına ek olarak kullandığı balistik füzeler için de binlerce ton kritik mineral ve NTE’ye ihtiyaç duyulacağı açık. Kükürt krizinin neden olduğu kritik mineraller ve NTE’lerin çıkarılmasındaki engel nedeniyle de İran tarafından imha edilen tüm radarların ve değiştirilmesi ya da üretilmesi gereken tüm mühimmatların yerine konması için gereken ham maddenin sağlanamayacağı açık. Aynı zamanda söz konusu yüksek oranda NTE’lerin ABD’deki ya da ABD’ye ait uluslararası madenlerden çıkarılmasına ek olarak saflaştırma proseslerinde ve mıknatıs olarak son çıktı olarak kullanılmasında Çin’e olan bağımlılığını biliyoruz. Bu bağlamda da Trump ve ekibinin Hürmüz konusundaki çıkmazın ABD savunma sanayisi için telafisi olmayan bir yıkımı beraberinde getirdiği açık.</p><h2>SİSTEMATİK ŞOK</h2><p>Hürmüz’deki kriz ilk şok etkisiyle petrol ve gaz odaklı ilerlerken, helyum ve kükürt de dahil olmak üzere kritik petrol rafineri türevlerinin azalan ve/veya aksayan tedarikinin etkisi enerji piyasalarıyla ilgili daha acil endişelerin gölgesinde kaldı. Bununla birlikte, bu yan ürünlerin ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetini destekleyen endüstriyel savunma tabanının büyük bir kısmı için kritik öneme sahip olduğunu gözler önüne serdi. Küresel çip endüstrisi ve NTE çıkarımı açısından hem hammadde tedariki hem de enerji maliyetleri bağlamında ciddi bir krizin ortaya çıkmasına kapı araladı. Bu durum neticesinde ise çip üretimi bağlamında; yapay zeka ve bellek yongası üretimini doğrudan etkileyen bir sistematik şok olarak değerlendirilirken; NTE’nin çıkarılması ve savunma sanayisindeki pozisyonu bağlamında da savaşın gidişatını belirleyecek önemli bir çarpan etkisi ortaya çıkardığı söylenebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/22/0d09b0b1-pmc5ks5e8adayu63722bi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okullardaki öğrenci şiddetini yeniden düşünmek</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz - Araştırmacı, Yazar</strong></p><p><br></p><p>Son yıllarda okullarda gözlemlenen öğrenci şiddeti, yalnızca bireysel davranış problemleriyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir olgudur. Bu eğilimi anlamak için, meseleyi tekil olayların yanında bireyin içinde şekillendiği sosyal, psikolojik ve kültürel bağlamlar üzerinden de ele almak gerekmektedir.</p><h2>İLETİŞİM EKSİKLİĞİ ÖFKEYİ BÜYÜTÜYOR</h2><p>Öncelikle aile yapısı ve erken dönem deneyimleri belirleyici bir rol oynar. Çocukluk çağında ihmal, istismar ya da yoğun çatışma ortamına maruz kalan bireylerin, duygularını sağlıklı biçimde düzenleme becerileri zayıflayabilmekte ve bu durum, saldırgan davranışların bir ifade biçimi olarak ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Aile içi iletişim eksikliği, çocuğun kendini ifade etme kanallarını daraltırken, öfke ve hayal kırıklığının dışavurumunu daha kontrolsüz hale getirebilir.</p><p>Okul ortamının yapısı da kritik önemdedir. Rekabetin yoğun olduğu, başarı baskısının yüksek tutulduğu ve öğrencilerin psikososyal ihtiyaçlarının geri planda kaldığı eğitim ortamlarında, öğrenciler kendilerini değersiz, görünmez ya da dışlanmış hissedebilir. Bu tür duygular, zamanla öfke birikimine ve şiddet davranışlarına zemin hazırlayabilir.</p><p>Akran ilişkileri de şiddet eğiliminin önemli bir boyutunu oluşturur. Zorbalık, dışlanma ve sosyal hiyerarşiler içinde güç kazanma isteği, bazı öğrencileri şiddeti bir araç olarak kullanmaya yöneltebilir. Özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı içinde olan bireyler, kabul görmek ya da güç göstermek amacıyla agresif davranışlara başvurabilmektedir.</p><h2>GERÇEKLİK ALGISINI KAYBEDİYORLAR</h2><p>Medya ve dijital içeriklerin etkisi de göz ardı edilmemelidir. Özellikle şiddet temalı dizi ve filmler, gençlerin davranış repertuarını dolaylı biçimde şekillendirebilmektedir. Şiddetin dramatize edilerek sunulması, çoğu zaman sonuçlarının yeterince yansıtılmaması ve bazı karakterlerin şiddet yoluyla güç, saygınlık veya çözüm elde etmesi, genç izleyiciler üzerinde model alma etkisi oluşturabilmektedir. Bu durum, sosyal öğrenme kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bireylerin gözlem yoluyla davranış geliştirdiğini ortaya koyan bulgularla örtüşmektedir. Özellikle eleştirel düşünme becerileri henüz tam gelişmemiş olan ergenlerde, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırın bulanıklaşması, şiddetin meşrulaştırılmasına ve sıradanlaşmasına olanak sağlayabilmektedir.</p><p>Gençlerde bireysel psikolojik faktörler de sürecin bir parçasıdır. Dürtü kontrolü zayıflığı, düşük empati düzeyi ve stresle başa çıkma becerilerindeki yetersizlikler, şiddet davranışlarını artırabilir. Ancak bu bireysel özellikler dahi, çoğu zaman çevresel koşullarla etkileşim içinde şekillenmektedir.</p><h2>NE YAPMALI?</h2><p>Netice itibarıyla okullardaki öğrenci şiddetini bir neden değil, çoğu zaman bir sonuç olarak idrak etmek daha doğrudur. Bu nedenle çözüm, disiplin önlemlerini artırmanın yanında aile, okul ve toplum düzeyinde bütüncül, önleyici ve destekleyici yaklaşımlar geliştirmekte yatmaktadır. Bu bağlamda, bireyin yalnızca davranışını değil, anlam dünyasını da dikkate alan dini, manevi ve psikolojik yaklaşımlar önemli bir imkân sunmaktadır.</p><p>Özellikle manevi gelişimi destekleyen uygulamalar, bireyin kendilik değerini güçlendirerek öfke ve hayal kırıklığıyla daha sağlıklı başa çıkmasına katkı sağlar. Değerler eğitimi, empati çalışmaları ve anlam odaklı rehberlik süreçleri, gençlerin hem kendilerini hem de başkalarını daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Ayrıca merhamet, sabır ve sorumluluk gibi manevi değerler, şiddet yerine yapıcı tutumların gelişimini destekler. Psikolojik açıdan ise duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesi ve güvenli ifade alanlarının oluşturulması önemlidir. Okullarda rehberlik hizmetlerinin önleyici ve geliştirici bir rol üstlenmesi, öğrencilerin içsel çatışmalarını anlamlandırmalarına ve sağlıklı başa çıkma yolları geliştirmelerine katkı sağlayabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/21/10e737ac-qlni4urmf9g5lg4atka6pf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuklar katil doğmaz: Peki bu noktaya nasıl geliyorlar?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075" rel="standout" />
      <description>Sınıfta kurulan bir cümle, evde kurulan bir bağ ve ekranda sunulan bir hikâye aynı dünyanın farklı parçaları. Biri zayıfladığında diğerinin yükü artıyor. Bu yüzden anlatının dili, karakterin duruşu ve sahnenin tonu baştan aşağı yeniden düşünülmeli.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bora Durmuşoğlu - İletişimci, Medya Yöneticisi</strong></p><p><br></p><p>Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşanan acı hadiseler, çocukların dünyasında biriken yükü yeniden görünür kıldı. Bu olaylara bir anlık öfke patlaması gibi bakamayız. Bir çocuğun şiddeti bir iletişim ya da ifade çeşidi olarak görmeye başlamasının sebepleriyle yüzleşmek zorundayız. Şiddet eşiğinin hangi anlarda, hangi etkilerle aşıldığını açıkça konuşmadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor. Olay anına odaklanmak kolaya kaçmak olur. Asıl bakmamız gerekenler o ana gelinceye kadar biriken her şey.</p><p>Kahramanmaraş’ta yaşanan son saldırı bu açıdan maalesef sarsıcı bir örnek sundu. Henüz 14 yaşındaki bir çocuğun, çantasına koyduğu silahlarla okuluna girip iki ayrı sınıfta rastgele ateş açması hepimiz açısından bir kırılma anı. Hayatını kaybedenlerin büyük bölümünün yine çocuk olması, meselenin ağırlığını katladı. Hedefin belirsiz oluşu, planlı bir hesaplaşmadan çok birikmiş duyguların kontrolsüz biçimde dışa vurulmasına benziyor. Silahların evden gelmiş olması ise akla başka soruları getiriyor. Bu noktaya gelene kadar hangi işaretler fark edilmedi, hangi sessizlikler büyüdü?</p><p>ABD’de 20 Nisan 1999’da gerçekleşen Columbine Lisesi Katliamı, bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak biliniyor. 14 Aralık 2012’de yaşanan Sandy Hook İlkokulu Saldırısı ve 11 Mart 2009’da Almanya’da gerçekleşen Winnenden Okul Saldırısı da birbirine çok benzer hadiseler. Coğrafya değişse de izler birbirine oldukça yakın. Son olarak ülkemizde de olduğu gibi çocukların iç dünyasında saklanan birçok duygu ve fikir, uygun bir zemin bulduğunda hiç beklenmedik yollarla dışarı taşabiliyor.</p><h2>EKRANIN İÇİNDEKİ DÜNYA</h2><p>Ekranla kurulan ilişki, bu birikimin hızını her geçen gün biraz daha artırıyor. Çocuk bir dizide izlediği sahneyi, kısa süre sonra bir oyunun içinde yeniden yaşayabiliyor. Filmde gördüğü karakter, oyunda kontrol ettiği bir figüre dönüşebiliyor. Bu geçişler, zihinde tek bir hikâye gibi yerleşiyor ve kurgu ile gerçek arasındaki mesafe daralıyor.</p><p>Bilgisayar, konsol, telefon ya da tabletle oynanan oyunlar bu noktada farklı bir deneyim sunuyor. Çocuk burada karar veren ve yöneten konumunda. Bir hedefe ulaşmak için karşısındakini saf dışı bırakmak, oyunun doğal akışı içinde. Bu tekrar zamanla alışkanlık üretiyor ve ölüm “geri dönüşü olan” bir deneyim haline geliyor. Karakter ölüyor ama yeni bir yaşama hakkıyla oyun sürüyor, sahne yeniden kuruluyor. Bu döngü, gerçek hayatta karşılığı olmayan bir rahatlık hissi doğuruyor. Bir hayatın sona ermesiyle oyundaki kaybetme duygusu arasındaki fark ortadan kalkıyor.</p><p>Maalesef müzik dünyasında kullanılan dil de bu tabloya eşlik ediyor. Sert ifadeler, aşağılayıcı sözler, öfkeyi ve şehveti besleyen söylemler, güçlü bir ritimle birleştiğinde daha hızlı yayılıyor. Çocuk, bu sözleri çoğu zaman sorgulamadan tekrar ederek zihnine işliyor. Bir süre sonra bu dil, gündelik konuşmanın ve iletişimin parçası hâline geliyor.</p><h2>İLETİŞİM ZAYIFLADIĞINDA ÇOCUK KENDİNE BAŞKA ALANLAR AÇIYOR</h2><p>Çocuklar, hayatı taklit ederek öğrenir. Evde duydukları bir cümle, okulda karşılaştıkları bir tavır, ekranda izledikleri bir sahne zihinlerinde kolayca yan yana gelebiliyor. Ailenin diliyle ekranın dili çakıştığında ortaya çıkan tablo daha da belirginleşiyor. Aile içi iletişimin zayıfladığı her durumda çocuk, kendine başka alanlar açıyor. Anlaşılmadığını hissettiğinde içe kapanıyor ya da kendini ifade edebileceği farklı yollar arıyor. Bu yolların başında ekran ve arkasındakiler var. Çocuk, saatler boyunca süren tek yönlü bir iletişimle kendi dünyasında kurduğu bir hikâyenin içine giriyor. Kendi dünyasında olduğu için de orada çok daha güçlü hissediyor, asla ulaşamadığı bir kontrol mekanizmasının başına geçiyor. Gerçek hayatta karşılık bulamadığı tüm duyguların yerini burada dolduruyor.</p><p>Evden sonra çocuğun hayatındaki ikinci dünyası okul ve bu dünyanın merkezinde de öğretmenler yer alıyor. Dolayısıyla öğretmen yalnızca ders anlatan ve bilgi aktaran bir figür olmanın ötesinde bir rol model. Sınıfta kurduğu dil, bir soruya verdiği tepki, adalet duygusunu nasıl temsil ettiği gibi birçok davranış, çocuklar tarafından dikkatle takip ediliyor. Çocuk, öğretmeninin öfkeyle mi yoksa sükûnetle mi karşılık verdiğini asla unutmuyor. Bazen zamanında kurulan bir cümle bir kırılmayı önlerken, bazen fark edilmeyen bir sessizlik daha büyük bir kopuşa zemin hazırlayabiliyor. Tabii ki aynı şekilde bir öğretmen de çoğu zaman bir ebeveynin fark edemediği değişimi ilk gören kişi olabiliyor.</p><h2>GERÇEK HAYAT İLE SANAL DÜNYA ARASINDAKİ AYRIM KAYBOLUYOR</h2><p>Evde ve okulda kendini anlatamayan, duygularını düzenlemeyi öğrenemeyen bir çocuk, özellikle ergenlik döneminde sahip olduğu gerilimi başka yollarla ifade etmeye yöneliyor. Bu bazen suskunluk, bazen de ani bir öfke patlaması olabiliyor. Kimlik arayışı, kabul görme isteği ve yoğun duygusal dalgalanmalar, dış etkileri daha güçlü kılabiliyor. Heyecan arayışı ve sınır deneme isteğinin en yüksek seviyede olduğu bu dönemler, şiddet içeren içeriklerle birleştiğinde kırılgan bir zemin ortaya çıkıyor. Çocuk, yaptığı eylemin sonuçlarını yeterince değerlendirmeden hareket ediyor. Başkasının acısını hissedebilme duygusu henüz gelişmediğinden, çocuğun verdiği zarar soyut kalıyor. Dijital dünyadaki “yeniden başla” döngüsü bu hissi daha da körüklüyor. Ölüm bir son olmaktan çıkarak, geçici bir duruma indirgeniyor.</p><p>İşte tam burada ince bir eşik oluşuyor. Çocuk, gerçek hayatın kuralları ile oyun dünyasının kurallarını ayırmakta zorlanıyor. Oyunda kaybetmek yeniden başlamak anlamına gelirken, gerçek hayatta ise geri dönüş olmuyor.</p><h2>BU GİRDAPTAN NASIL KURTULABİLİRİZ?</h2><p>Bu dehşet verici karanlık tablo karşısındaki en önemli ihtiyacımız temiz içerik. Dizi, film, çizgi film, oyun, şarkı, kitap ve oyuncak, aklınıza hangi mecrada ne gelirse gelsin, çocuk medyasının her unsurunun temiz, güvenli ve kaliteli olması şart. “Çocuklar bunları beğenmiyor, tercih etmiyor, hep başkalarını istiyor” ön yargısıyla kendimizi kandırıyoruz. Oysa biz çocuklara ne verirsek onunla besleniyorlar. Üç yaşından önce ekranla tanışmaması gereken çocuklara cep telefonu ya da tabletleri çocuk bakıcısı olarak veriyoruz ve “Herkes izliyor, herkes oynuyor, herkes dinliyor” düşüncesiyle de bu yanlışımızı savunuyoruz. Daha da kötüsü çocuklara alternatif sunmadan izledikleri, oynadıkları, hayranlıkla takip ettikleri içerikleri yasaklamaya kalkarak daha büyük bir yanlışın kapısını aralıyoruz. Denetim, kontrol ve kurallar elbette artırılmalı ancak biz çocuklarımıza, yaşlarına, cinsiyetlerine ve toplumsal değerlerine uygun olmayan içerikler sunduğumuz sürece bu sarmalın içinden çıkamayız. Bu gerçeği kabul etmeden hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Çocuğun hayatına giren her hikâye, bir iz bırakır. Her biri bir yön çizer. Toplumsal değerlerimize uymayan, şiddeti sıradanlaştıran anlatılar yerine, kendi kahramanlarımız çoğaldıkça çocukların dünyası da emin olun farklı bir yönde şekillenir.</p><p>Aileler, öğretmenler, yayın kuruluşları, yapımcılar, içerik üreticileri, sosyal medya fenomenleri, gazeteciler ve medya mensupları bu sürecin en belirleyici aktörleri arasında. Üretilen her içerik, görünenden çok daha geniş bir etki alanına sahip. Sınıfta kurulan bir cümle, evde kurulan bir bağ ve ekranda sunulan bir hikâye aynı dünyanın farklı parçaları. Biri zayıfladığında diğerinin yükü artıyor. Bu yüzden anlatının dili, karakterin duruşu ve sahnenin tonu baştan aşağı yeniden düşünülmeli. İzlenme oranları ve reklam gelirleri uğruna çocuklarımızı feda edemeyiz. Ülkemize ve milletimize uygun bir yayıncılık anlayışını acilen inşa etmek zorundayız.</p><p>Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşananlar rastlantı değil. Çocuklarımızın her gün maruz kaldıkları parçaların birleşimi. Ekran ile gerçek hayat arasındaki çizgi silindiğinde, oyunla hayat yer değiştirir. Bu çizgiyi net tutmak, çocukları asla yalnız bırakmamak ve onlara sağlam bir zemin sunmak gerekiyor. O zemin kaydığında, telafisi zor bir kırılma ortaya çıkar ve çok pişman oluruz. Daha fazla vaktimiz yok.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/21/e88529df-hvt70sipppr8pn7tisvjak.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Teolojik cinnet hali</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741" rel="standout" />
      <description>Mesih’in gelişi için Ortadoğu’nun bir ateş çemberine dönmesi gerektiğine inanan bu zihniyet, diplomasiyi ilâhî senaryonun önünde bir engel olarak görür. Bir inancın, kendi kutsalının gelişi için milyonlarca insanın kanının dökülmesini “müjdeli bir haber” gibi pazarlaması, teolojik bir cinnet halidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş - Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Ortadoğu’nun jeopolitik şekillenmesinde Yahudi-Hıristiyan dînî metinlerindeki kehanet içerikli hikayelerin siyasi ajandalarla harmanlanması, modern siyaset bilimi, Dinler Tarihi ve Din Sosyolojisi bilim dallarının en karmaşık konularından biridir. Özellikle “Siyonist Yahudi-Evanjelist” ittifakı olarak adlandırılan yapı, dinî-siyâsî (teopolitik) bir düzlemde Mesih beklentisini emperyalist hedeflerinin meşruiyet aracı haline getirmiştir.</p><h2>DİNÎ-SİYÂSÎ TEMEL</h2><p>Bu ittifakın merkezinde, özellikle ABD menşeli radikal Evanjelizm Tarikatı içerisinde yer alan Mesih beklentisi öğretisi bulunur. Bu öğretiye göre Yahudilerin Filistin topraklarına dönmesi ve burada bir devlet kurması, Mesih’in ikinci gelişi için bir “ön şart” olarak görülür. 1948’de başta İngilizler olmak üzere Batılıların desteğiyle siyonistlerin Filistin’i işgali ve 1967’deki Altı Gün Savaşı, bu öğreti peşinden giden gruplar tarafından siyasi bir olaydan ziyade ilâhî bir kehanetin gerçekleşmesi olarak kodlanmıştır. Bu inanç sistemi, rasyonel dış politikayı “kutsal bir senaryoya” dönüştürerek, bölgedeki askeri ve siyasi müdahaleleri dinî bir vecibe olarak görür. Mesih beklentisi, kitleleri mobilize etmek ve emperyalist genişlemeyi “ilâhî irade” olarak pazarlamak için stratejik bir araç olarak kullanılır.</p><h2>ÜÇÜNCÜ MABED VE KUDÜS’ÜN STATÜSÜ</h2><p>Evanjelist-Siyonist ittifakın en belirgin hedefi Kudüs’ün tam kontrolüdür. Bunlar Mescid-i Aksa’nın yerine M.S. 70 yılında bugünkü Batılıların ataları Romalılar tarafından yerle bir edilen Süleyman Mabedi’nin üçüncü kez inşa edilmesi gerektiğine ve bu inşanın Mesih’in gelişini hızlandıracağına inanırlar. Bu durum bölgedeki statükonun bozulmasına, Filistin halkının mülksüzleştirilmesine ve uluslararası hukukun Yahudi-Hıristiyan kutsal metinlerinde yer alan kehanet dolu hikayelerin etkisiyle baypas edilmesine zemin hazırlar.</p><h2>ARMAGEDDON VE KAOSUN MEŞRULAŞTIRILMASI</h2><p>Yahudi-Hıristiyan kutsal metinlerindeki kehanet hikayelerine göre Armageddon yani “Kıyamet Savaşı” kaçınılmazdır. Bu inanç, Ortadoğu’daki istikrarsızlığı ve çatışma ortamını bir “sorun” değil, “sonun başlangıcı” olan müjdeli bir gelişme olarak sunar. Dolayısıyla, barışçıl çözümler yerine çatışmacı politikaların desteklenmesi dini bir motivasyon kazandırır.</p><h2>EMPERYALİST AMAÇLAR VE JEOPOLİTİK ÇIKARLAR</h2><p>Kutsal kabul ettikleri metinlerdeki dinî terminolojiyi istismar etmelerinin altında yatan asıl itici güç, bölgedeki kaynakların kontrolü ve hegemonya arayışıdır. Mesih beklentisi burada bir ideolojik örtü işlevi görür. Siyonist ve Evanjelist grupların Mesih beklentisi üzerinden kurdukları ortaklık, dinin siyasallaşmasından öte, siyasetin dinîleşmesi durumudur. ABD Başkanı Trump’ın göreve başlama merasiminde hiçbir Müslüman din adamının davet edilmemesi ve sadece Yahudi ve Hıristiyan pek çok din adamının peş peşe dua etmeleri, ayrıca birkaç hafta önce (Mart 2026) kilise mensuplarının İncil okuyarak Trump’ı kutsamaları, hakkında Mesih yakıştırmaları yapmaları bu anlayışın yansımalarındandır. Bu süreçte dinî kisve, emperyalist politikaların halk nezdinde rıza üretmesini sağlayan bir “yumuşak güç” unsuru olarak kullanılmaktadır.</p><h2>APOKALİPTİK LABORATUVAR</h2><p>Bilimsel olarak bakıldığında, bu durumun bir “inanç birliği”nden ziyade, stratejik bir menfaat birliği olduğu görülür. Evanjelikler için Yahudiler Mesih’in gelişi için bir araç; siyonist siyaset için ise Evanjelikler, Batı dünyasından (özellikle ABD’den) gelen sarsılmaz bir siyasi ve mâlî destek kaynağıdır. Bu birliktelik, rasyonel barış arayışlarını imkansızlaştırarak Ortadoğu’yu dinsel bir savaş alanı parantezine hapsetmeyi amaçlamaktadır.</p><p>Ortadoğu’nun tarihsel ve toplumsal dokusunu bir “apokaliptik (kıyametçi) laboratuvar” olarak gören, bölgeyi rasyonel siyasetin değil, karanlık bir eskatolojinin (dünyanın sonu bilimi) sahası haline getiren bu anlayış, insanlık onuruna ve küresel barışa yönelik en büyük tehditlerden biridir. Bu sapkın teolojik kurgunun ve onun yıkıcı sonuçlarının arka planında ilginç hurafeler ve kehanetler bulunmaktadır:</p><h2>TEOLOJİK BİR SAPMA: TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK</h2><p>Modern dünyada kendisini “inanç” maskesi altında sunan Yahudi-Evanjelist radikalizmi, aslında geleneksel dini öğretilerin bir devamı değil; siyasal şiddeti kutsayan modern bir ideolojidir. Bu anlayışın temelindeki en büyük sapkınlık, insanın kendisini Tanrı’nın yerine koyarak “kehaneti gerçekleştirme” küstahlığına soyunmasıdır.</p><p>Bu dinsel akım, binlerce yıllık dinî metinleri evrensel bir ahlak rehberi olmaktan çıkarıp, işgal ve yıkım planları için birer “operasyonel el kitabı”na dönüştürmüştür. Yaratıcı’nın sevgisini ve adaleti tebliğ etmesi gereken din, bu ellerde bir mülkiyet tapusuna ve askeri strateji belgesine indirgenmiştir. “Vaadedilmiş topraklar” kavramı, üzerinde yaşayan halkların yok sayıldığı bir etnik temizlik gerekçesi olarak kullanılmaktadır.</p><h2>KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAK: KANLI BİR ESKATOLOJİ</h2><p>Bu inanç sisteminin en tehlikeli yanı, barışı bir “zayıflık” veya “gecikme” olarak görmesidir. Mesih’in gelişi için Ortadoğu’nun bir ateş çemberine dönmesi gerektiğine inanan bu zihniyet, diplomasiyi ilâhî senaryonun önünde bir engel olarak görür. Bir inancın, kendi kutsalının gelişi için milyonlarca insanın kanının dökülmesini “müjdeli bir haber” gibi pazarlaması, teolojik bir cinnet halidir. Bu, Tanrı’ya iman etmek değil, akıllarınca Tanrı’yı kıyamete zorladığına inanarak insanlığı evrensel bir intihara sürüklemektir.</p><p>Bu sapkın anlayışta, Filistinli bir çocuğun yaşama hakkı veya Lübnanlı-İranlı ya da başka bir toplumdan bir sivilin güvenliği, “kehanetin gerçekleşmesi” yanında hiçbir değer taşımaz. İnsanı merkeze almayan her türlü dinî yorum çok tehlikelidir. Evanjelist-siyonist blok, kendi siyasi hırslarını “Tanrı’nın iradesi” olarak adlandırarak mutlak bir dokunulmazlık zırhı kuşanmaya çalışmaktadır. Bu durum, rasyonel eleştiriyi imkansız kılan ve tiranlığı kutsayan bir dinî-siyâsî faşizmdir, korkunç bir din istismarıdır.</p><h2>KÜRESEL GÜVENLİĞE YÖNELİK NİHİLİST TEHDİT</h2><p>Bu ittifak sadece Ortadoğu’yu değil, tüm dünyayı bir Armageddon beklentisine hapsetmek istemektedir. Nükleer silahların kullanımı veya küresel bir dünya savaşı, bu gruplar için önlenmesi gereken bir felaket değil, kutsal kabul edilen metinlerdeki “yıkım sahnelerinin” ete kemiğe bürünmesidir. Bu anlayış, akıl, hukuk, adalet ve barış içerisinde bir arada yaşama ilkelerine uyma iddiasıyla ortaya çıkan modern medeniyetin üzerine inşa edildiği anlayışın antitezidir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak yerine, dünyayı bir kurban sunağına çevirmeyi hedefleyen bu nihilizm (hayatın, bilginin, hukukun-ahlakın, varoluşun anlamsızlığı) tehdidi insanlığın ortak düşmanıdır.</p><p>Netice itibarıyla Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu ahlaktan yoksun teolojik körlükle mücadele etmek, sadece siyasi bir görev değil, vicdani ve ahlaki bir zorunluluktur. Yeryüzünde iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek için var olan “din” gibi mukaddes bir hakikati şiddetin ve emperyalizmin yakıtı haline getiren bu sapkın yorumlara karşı; adaleti, ve İslam’ın insan için korunmasını emrettiği din, can, akıl, mal ve nesil emniyetinin kutsallığını savunan evrensel bir vicdan cephesi kurulmalıdır.</p><p>Unutulmamalıdır ki; barışı katleden bir dinî anlayış, kendi ifadeleriyle Tanrı’ya değil, ancak yıkımın ve kaosun karanlık güçlerine hizmet eder. Dünyayı yaşanmaz hale getiren şey kehanetlerin gücü değil, bu kehanetleri cinnetlerine kılıf yapanların organize kötülüğüdür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/20/b598ac0c-lenpu635fcj8bn46j0i8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Örgütsüz terör</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gürkan Demir - Araştırmacı- Türkiye Araştırmaları Vakfı</strong></p><p><br></p><p>Terör denildiğinde çoğumuzun zihninde elinde silahlı militanlar, intihar saldırısı belirir. Aslında bu çerçeve yanlış değildir ancak son derece eksiktir. Terörün özü, somut bir örgütsel yapıdan çok şiddet ve korku sarmalının bizzat kendisindedir. Bir şiddet eylemi sistematik, tekrarlanabilir ve toplumsal bir korku dalgası yaratacak niteliğe ulaştığında, onu gerçekleştirenin elindeki üye kartı artık belirleyici olmaktan çıkar. İşte bu noktada "Yalnız Kurt" kavramı devreye girmektedir. Yalnız Kurtlar herhangi bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik veya finansal bağı bulunmayan, bununla birlikte sistematik şiddet ve toplumsal korku niteliği taşıyan eylemleri gerçekleştiren bireyi tanımlar. Bu eylemler dağınık ve rastlantısal görünebilir. Oysa yaşananlara bakıldığında şaşırtıcı bir örüntü ortaya çıkmaktadır.</p><h2>DEVŞİRİLME TEHDİDİ</h2><p>Geleneksel güvenlik paradigması, bir bireyin tehlikeli bir noktaya ulaşması için yıllar içinde gelişen örgütsel bağlar, ideolojik eğitim süreçleri, komuta zinciri içindeki terfi gibi uzun vadeli bir yolculuk gerektiğini öngörür. Oysa güncel araştırmalar bu tabloyu kökten sarsmaktadır. 2025 yılı içerisinde Avrupa ve Kuzey Amerika’daki terörle ilgili soruşturmaların yüzde 42’sini çocuklar ve ergenler oluşturdu. Bir bireyin radikalleşmesi için artık yıllar bir yana, aylar bile gerekmeyebilir. Bazı vakalarda bu süreç yalnızca birkaç haftaya sığabilmektedir.</p><p>Radikalleşme riskiyle karşı karşıya kalan tüm gençleri kapsayan tek bir profil yoktur. Fakat bazı ortak noktalar, bize genel değerlendirme ve çözüm üretmede yardımcı olabilmektedir. Örneğin, dünya genelinde yapılan bir araştırmaya göre radikalleşmiş çocuk ve gençlerin yüzde 87’sinden fazlasının ihmal veya psikolojik istismar geçmişi vardır. Fakat aynı grubun radikalleşmesi, akut bir durumdur. Aniden başlar, hızla gelişir ve istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Ayrıca bu gruptaki gençler, terör örgütleri için kolayca devşirilme tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Son 15 yılda Batı’da gerçekleşen terör eylemlerinin yüzde 93’ünün Yalnız Kurt eylemleri olduğu göz önüne alınırsa, terör örgütleri için gençler kesinlikle hedeftedir.</p><h2>ÇOK KATMANLI BİR SORUN</h2><p>Sorun çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu katmanları anlayabilmek hem tehdidi doğru sınıflandırmak hem de etkili bir mücadele stratejisi geliştirmek açısından kritik önemdedir. Birinci katman bireyin kendi psikolojisi ve karakter yapısıdır. Aile içi çatışmalar, ekonomik yoksunluk, toplumsal dışlanmışlık, kimlik bunalımı ve özellikle gençlerde kendini kanıtlama ihtiyacı bu katmanı oluşturmaktadır. Şiddet, bazı bireyler için güçsüzlüğe karşı tek erişilebilir “yanıt” gibi görünebilir.</p><p>İkinci katman dijital platformlar, yüksek düzeyde şiddet içeren oyunlar ve film-dizi sektöründeki mafyatik veya şiddeti meşrulaştıran yapımlar. Bu katman bireyin dünyayı algılama biçimini ve sorunlara vereceği yanıtı şekillendirmektedir. İçeriğin tüketimi, nötr bir eylem olmaktan çıkarak ideolojik bir dönüşümün zeminini hazırlayabilmektedir.</p><p>Üçüncü katman ise bireysel silahlanmanın yaygınlaşması ve kesici alet taşıma alışkanlığı gibi şiddeti ortaya çıkartmaya imkan tanıyan aletlere erişimin kolaylaşmasıdır. İlk iki katman bireyi radikalleştirirken, üçüncü katman bu radikalizmi somut bir eyleme dönüştürecek araçlara erişimi sağlamaktadır. Motivasyon zaten oluşmuştur, geriye yalnızca araç kalmıştır.</p><p>İkinci ve üçüncü katman arasında bir ara katman bulunmaktadır. Bu ara katman, kritik ama gözden kaçan bir dinamiği işaret etmektedir. Gençlerin radikalleşmesi kendi yaş gruplarındaki bireylerin baskısıyla ya da desteğiyle tetiklenebilir. Öte yandan terör örgütleri ve İncel benzeri yapılar, Telegram grupları ve çeşitli platformlar aracılığıyla yeni nesil gençleri sistematik biçimde hedef almaktadır. Bir kez gruba dahil olunduğunda yankı odası stratejisi devreye girer. Birey her gün biraz daha derinleşen bir radikalleşme sürecine sürüklenir.</p><h2>TERÖRÜ YENİDEN TANIMLAMAK</h2><p>Peki örgütsel bağı olmayan bir birey tarafından gerçekleştirilen eylem, gerçekten terör olarak tanımlanabilir mi? Cevap, terörün asıl işlevine bakıldığında kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Terörün birincil amacı insan öldürmek değil, toplumda yaygın bir korku ve güvensizlik atmosferi yaratmaktır. Geçtiğimiz haftalarda üç DAEŞ teröristinin gerçekleştirdiği saldırı güvenlik güçleri tarafından hızla bertaraf edilmiş ve toplumun genelinde kalıcı bir korku dalgası oluşmamıştır. Oysa ortaokul çocuklarının kendi okullarında, kendi akranlarını öldürmesi tüm Türkiye’yi sarsmıştır. Olayın ertesi günü, ülkenin pek çok ilindeki okul önlerinde normalin kat kat üzerinde veli kalabalığı oluşmuş, ebeveynler çocuklarının sınıfa girmesini izlemek, onların güvende olduğundan emin olmak için orada beklemiştir. Örgütsüz şiddet eylemleri, bireysel birer trajedi olarak görülse de potansiyel olarak sistematik bir artış gösterebilir. Ve bu artış, örgütlü terörün hiçbir zaman ulaşamayacağı bir içsellik duygusuyla yayılır. "Bu benim çocuğumun okulunda da olabilirdi" hissi stratejik açıdan terörün ta kendisidir. Devlet, iyi bir iletişimle bu tehdidi topluma anlatmalı; toplum da çeşitli inisiyatifler üzerinden sorumluluk almalıdır. Aksi halde ülkemizde ve dünya genelinde gençlerin radikalleştirildiği örgütsüz bir terör sistematiği giderek yayılacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/20/1886e4cf-qwyzr0u174sn5qlzckgufi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küresel borç krizi ve faiz döngüsü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>2020-2026 dönemi krizlerin, çatışmaların ve şokların tecrübe edildiği bir süreç oldu. Salgınla başlayan ve daha sonra farklı alanlarda devam eden krizler dalgası devletler başta olmak üzere toplumları derinden etkiledi. Kovid-19’a karşı ilk önlem alanlar devletler olurken düşen vergiler yeni borçlanma ile finanse edildi. Kamunun harcamaları salgın nedeniyle artarken piyasaya ciddi şekilde ek likidite sağlandı. Firmalar düşen faiz ve kamu destekleriyle birlikte krizi büyük ölçekli zarar almadan atlattı. Fakat devletlerin 2020’den başlayarak hızla borçlanmaya başlaması beraberinde daha büyük krizlerin habercisi.</p><p>2013’teki Avrupa Borç Krizine kıyasla dünya genelinde gerçekleşen aşırı borçlanma enflasyonun yükselmesiyle farklı bir boyuta evrildi. Bu boyut yüksek faiz nedeniyle eski borçlanma nedeniyle olan faiz yükünü ağırlaştırdı. OECD’ye göre 2026’ın ilk aylarında 348 trilyon dolarla tarihinin en yüksek seviyesine çıkan toplam borçlanma miktarı yılın tamamında 29 trilyon dolar daha artabilir. Böylesi bir borç toplanan daha fazla verginin borç faizlerine gitmesine ve devletleri daha büyük borçlanmaya itebilir. Örneğin ABD’nin borçları nedeniyle Federal Hükümet tarafından ödenen faiz miktarı 1,1 trilyon dolara erişti. Rakamın büyüklüğünün anlaşılması için ödenen rakamın Türkiye’nin 2026 yılı toplam kamu harcamalarının iki katına denk geldiği gözlerden kaçmamalı.</p><h2>KISIR DÖNGÜ</h2><p>OECD’nin son yayınladığı rapora göre faiz ödemeleri gelişmiş ülkelerin genelinde milli gelirin yüzde 3’ünü geçmiş vaziyette. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için ise mevcut durum daha kötü. Daha yüksek faizden borçlanan gelişmemiş ülkeler toplam gelirlerinin daha büyük bir kısmını faize harcıyor. Toplam borç stoku artarken ülkelerin faiz ödemeleri de yükselmeye devam ediyor. Bir kısır döngü halinde devam eden durum sürdürülebilir olmaktan çok uzak. Çünkü çatışma ve krizlerin böylesine körüklendiği bir dönemde devletler eğitim, sağlık ve altyapı gibi alanlardan uzaklaşarak savunmaya yöneliyor. Ek olarak artan harcamaları finanse etmek için vergi gelirleri istenilen düzeyde yükselmiyor ve devletler borçlanmaya devam ediyor. 2020-2026 döneminde toplam borçlanma stokuna bakıldığında ise 260 trilyon dolardan 348 trilyon dolara geldiği ve sene sonunda 370 trilyon dolar sınırını aşacağı OECD tarafından vurgulanıyor. Bu verilerden hareketle son altı yılda 100 trilyon dolardan fazla artan borca karşılık yüksek faizler nedeniyle trilyonlarca dolar faiz ödeniyor. Toplam borç azalmazken her yıl düzenli şekilde faiz ödemeleri artıyor ve vergiler artık mevcut ödemeleri finanse etmekte yeterli gelmiyor.</p><h2>ABD’NİN FAİZ SARMALI</h2><p>Küresel ekonomi, ticaret, ödeme sistemleri ve rezerv para gibi alanlarda global hegemon olan ABD için ise durum daha karmaşık durumda. 39 trilyon dolar sınırını aşmış kamu borcuna yıllık 1 trilyon dolardan fazla faiz ödemesi yapan ABD Federal Hükümeti'nin toplam harcaması 7,1 trilyon dolar. Gelirlere kıyasla 1,68 trilyon dolar bütçe açığı olan Federal Hükümetin gelirlerinden daha fazla harcama yapması ve mevcut duruma devam etmesi borçlanma ihtiyacını ve faiz harcamalarını artırıyor. Böylesi bir durum küresel ekonomik sistemin kurucusu olan aktör için doların hegemonyasına en büyük büyük tehdit. Çin Yuan’ın rakip para birimi olarak değerlendirilmesi kıyasla Federal Hükümet böylesi borçlanmaya ve faiz ödemelerine devam ederse global bir kriz meydana gelebilir. 2013’teki Avrupa Borç Krizi'ne kıyasla ABD’nin faiz döngüsüne hapsolması iktisadi düzenin en temelden sarsılmasına neden olur.</p><h2>FAİZİ KİM ÖDÜYOR?</h2><p>Borçlanma maliyeti, risk veya güvence gibi terimlerle altyapısının oluşturulduğu faiz kavramı çok uzun yıllardır toplumlarla birlikte. Günümüzdeki konumu geçmiş dönemlere kıyasla altın çağının yaşandığı bir dönem. Çünkü global sistemin temel bir parçası olan faizi toplumlar kendi kazandıkları veya ürettikleri ürünler üzerinden veriyor. Devletlerin çoğunluğu da vergi gelirleri üzerinden faiz ödemesini gerçekleştiriyor. Gelinen noktada faizi en başta tüm dünya milletleri olarak çalışan kesimler ödüyor. Finansal kaynaklara sahip olanların refah düzeyi daha düşük olanlara karşı parayı kullandırma maliyeti olarak beliren faiz Dünya Bankasına göre trilyonlarca dolarla dünyanın en büyük beş ekonomisi arasına girebilir. Devletlerin ödediği faize kıyasla toplum ve firmaların ödediği faiz miktarı daha da yüksek. Örneğin ABD Federal Hükümeti 1 trilyon dolarlık faiz ödemesi yaparken eyaletler, bireyler ve firmalar daha büyük hacimli faiz ödemesine devam ediyor. Yapılan tahminler ABD’de toplam faiz ödemelerinin ciddi bir boyuta eriştiği üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle kredi kartları üzerinden alınan faizler geçmiş 5 yılda yüksek düzeyli artarak finansal kuruluşlara ciddi kar getirdi. Bunun bir yansımasını Türkiye’deki banka karlarında da görmek mümkün.</p><h2>KÜRESEL BORÇ KRİZİNDEN KURTULMAK</h2><p>Dünya genelinde gelişmiş ekonomileri vurması beklenen borç krizinden çıkışın zor olduğu ve uzun soluklu bir döneme ihtiyaç olduğunu söylemek gerek. 2020’den itibaren sürekli şekilde devletlerin harcamaları artan enflasyonla birlikte yükselme gösterdi. Devletler ulusal ekonomileri içerisinde daha fazla yüzdeyi kontrol altına alırken bölgesel çatışma ve krizler yayıldı. Ukrayna ve İran’daki savaşların meydana getirdiği enerji odaklı krizler yeni bir enflasyonist dalganın habercisi. Böylesi bir kriz uzun soluklu hale gelirse 2022 sonrası tecrübe edilen senaryo yeniden gündeme gelir. Faiz ve enflasyonun artışı beraberinde toplumsal huzursuzlukları tetikler ve faize ödenen miktar daha hızlı artar. Sonuç olarak faizden arınmanın zorlu; borçluluk düzeyini azaltmanın ise uzun vadeli bir süreç olduğu ve dünya ekonomisinin de buna hazırlıklı olmadığını söylemek gerek.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/17/1b9098a0-4tu5bg8godp5mit5zvpepy.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın küresel ekonomiye fatura edilen maliyeti: Savaşflasyon</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972" rel="standout" />
      <description>ABD ile İsrail’in başlattığı saldırıların maliyeti ulusal sınırlar içinde kalmıyor, küreselleşmiş hayat pahalılığı olarak dünya halklarına pay ediliyor. Bu nedenle savaşflasyon, sadece iktisadi bir kavram değil, emperyal maliyet ihracının adıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Emre Aydınbaş - Ankara Hacı bayram Veli Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>28Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyon, yalnızca Orta Doğu’nun jeopolitik haritasını değil, küresel ekonominin temel denklemlerini de kökten sarstı. Operasyonun 4. haftasında dünya, 1970’lerin petrol krizlerini bile geride bırakan bir enerji şokuyla yüz yüze. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), bu krizi “1970’lerin petrol krizleri ve Ukrayna savaşının toplamından daha şiddetli” olarak nitelendirdi. Bu tablo, iktisat literatüründe yeni bir kavramı zorunlu kılıyor: Savaşflasyon (Warflation).</p><h2>SAVAŞFLASYON NEDİR?</h2><p>Savaşflasyon, jeopolitik çatışmaların tetiklediği arz yönlü enflasyon şoklarının, savaş harcamalarıyla finanse edilen yapay talep genişlemesiyle birleşmesinden doğan özgün bir ekonomik sendromu ifade eder. Klasik stagflasyondan farklı olarak savaşflasyonda devlet, borçlanma ve para basma yoluyla ekonomiyi suni biçimde ayakta tutarken, arz şokunun yarattığı enflasyonist baskıyı geniş halk kitlelerine yükler ve böylece sefaleti yaygınlaştırır. Mekanizma şöyle işler: Petrol fiyatları yükselir, üretim maliyetleri artar, reel ücretler erir ancak devlet savaş harcamalarıyla talebi canlı tutarak ekonomik göstergeleri manipüle eder. Sonuç olarak sermaye kesimi savaş ekonomisinden beslenir, maliyet ise geniş halk kitlelerine fatura edilir.</p><h2>KÜRESEL ENERJİ ŞOKU VE BOYUTLARI</h2><p>Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin aksaması, küresel petrol arzının yüzde 20’sini bir anda devre dışı bıraktı. Brent petrol, savaş öncesi 68 dolar seviyesinden Mart ortasında 120 dolara fırladı, yüzde 40’ı aşan bu artış, tarihin en büyük arz kesintisi olarak kayıtlara geçti. Orta Doğu’nun günlük petrol üretimi 21 milyon varilden 14 milyon varile geriledi. QatarEnergy tüm LNG ihracatında mücbir sebep ilan etti. Bu durum savaş, doğal afet veya büyük teknik arıza gibi kontrolü dışındaki olağanüstü olaylar nedeniyle, sözleşme yükümlülüklerini cezai yaptırıma uğramadan geçici olarak durdurduğu veya aksattığı anlamına gelir. Avrupa doğalgaz fiyatları bir haftada iki katına çıkarak 60 €/MWh’ı aştı. Stratejik petrol rezervlerinden 400 milyon varillik salım kararı bile piyasaları yatıştırmaya yetmedi.</p><h2>TEKELCİ SAVAŞ GEÇİRGENLİĞİ</h2><p>ABD’nin ulusal borcu 39 trilyon doları aştı. 2026 mali yılının ilk çeyreğinde 270 milyar dolarlık faiz ödemesi, savunma harcamalarını geride bıraktı. İran operasyonlarının günlük maliyeti 900 milyon ile 1,2 milyar dolar arasında seyrediyor. Faiz ödemelerinin savunma bütçesini aşması, ABD’nin mali yapısının artık sürdürülemezliğinin en çarpıcı göstergesidir.</p><p>İsrail’in 2023-2025 savaş maliyeti 57 milyar dolara (GSYH’nin yüzde 8,6’sı) ulaştı. Savunma bütçesi 48 milyar dolara tırmanırken borç/GSYH oranı yüzde 70’e yaklaştı. Ancak İsrail’in bu maliyetini yalnızca kendi vergi mükellefleri değil, ona destek veren küresel şirketlerin müşterileri de karşılamaktadır. Bu şirketler, kahveden çikolataya, deterjandan dondurmaya kadar ürün fiyatlarını artırarak savaşın maliyetini küresel tüketiciye transfer etmekte ve pek çok piyasada sahip oldukları tekel gücünü bu amaçla kullanmaktadır. Bu mekanizma, klasik iktisat teorilerinde yer almasa da günümüz savaşflasyonunun ayırt edici bir bileşeni olarak tescil edilmelidir. Tam burada gözden kaçan bir mekanizma devreye giriyor, “tekelci savaş geçirgenliği”. İsrail’i açık ya da örtük destekleyen çok uluslu şirketler, savaşın doğurduğu enerji, lojistik ve finansman maliyetlerini küresel fiyatlara yansıtırken sahip oldukları oligopol gücü kullanıyor. Kahveden çikolataya, temizlik ürünlerinden hızlı tüketime kadar geniş bir alanda fiyat artışları sadece maliyet hesabıyla değil, piyasa gücüyle de büyütülüyor. Ve bu şirketlerin ürünlerini kullananlar savaşın finansına alet ediliyor. Bu nedenle boykot, yalnızca ahlaki değil, iktisadi ve insani bir savunma aracıdır.</p><h2>TÜRKİYE DE ETKİLENDİ</h2><p>Enerji ithalatının dış ticaret açığındaki belirleyici payı nedeniyle Türkiye, savaşflasyonun en doğrudan etkilerini yaşayan ülkeler arasında. Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, cari açığı yaklaşık 7 milyar dolar büyütmekte ve enflasyona 1,6 puan eklemektedir. 2026 yıl sonu enflasyonu yüzde 40’a yaklaşabilir, cari açık 55-60 milyar dolara tırmanarak GSYH’nin yüzde 4’üne ulaşma riski taşımaktadır. Merkez Bankası faiz indirimi döngüsünü durdurmak zorunda kaldı, piyasa istikrarı için 10 günde 25 milyar dolarlık müdahale yaptı. Körfez’e ihracat yüzde 40 düştü ve turizm, İran füzelerinin Adana yakınlarına isabet etmesiyle ciddi tehdit altına girdi. Gıda güvenliği de risk altında: Körfez ülkelerinden temin edilen kimyasal gübre arzının aksaması, tarımsal üretim maliyetlerini artırma potansiyeli taşıyor.</p><h2>KÖRFEZİN KIRILGAN MODELİ</h2><p>Körfez ülkeleri, çatışmanın en ağır bedelini ödüyor. Goldman Sachs’a göre Kuveyt ve Katar’ın GSYH’si yüzde 14’e varan oranda daralabilir, Suudi Arabistan yüzde 3’lük küçülmeyle karşı karşıya. Deniz suyunu tuzdan arındırma tesislerine yönelik saldırılar insani krize yol açıyor. Gıda ithalatının yüzde 70’inin aksaması tüketici fiyatlarında yüzde 40-120 artışa neden oldu. Bölgenin “güvenli yatırım cenneti” imajı onarılması güç bir darbe aldı.</p><h2>KÜRESEL EKONOMİK TABLO</h2><p>OECD, 2026 küresel büyüme tahminini yüzde 2,9’da tutarken ABD enflasyonunu yüzde 4,2’ye revize etti. Goldman Sachs ABD’de resesyon olasılığını yüzde 30’a yükseltti. İngiltere’de enflasyonun yüzde 5’i aşması bekleniyor. Almanya ve İtalya teknik resesyon eşiğinde. Barclays’e göre petrol ortalaması 100 dolarda kalırsa küresel büyüme 0,2 puan düşer, enflasyon 0,7 puan yükselir. Gübre maliyetlerinin artmasıyla gıda fiyatları, özellikle düşük gelirli ülkelerde, tehlikeli boyutlara ulaşacak.</p><h2>SAVAŞIN GERÇEK MALİYETİNİ KİM ÖDÜYOR?</h2><p>Savaşflasyon, salt ekonomik bir kavram değildir. Hükümetlerin meşruiyet krizlerini savaş yoluyla aşma girişiminin küresel maliyetini görünür kılan bir analitik çerçevedir. İç siyasette tabanını, dış politikada müttefiklerini kaybetmiş hükümetlerin savaşa sarılması tesadüf değildir. ABD’de faiz ödemelerinin savunma bütçesini geçmesi, İsrail’in GSYH’sinin onda birini savaşa harcaması, bu stratejinin ekonomik sürdürülemezliğinin kanıtıdır.</p><p>Savaşflasyonun en sinsi boyutu, maliyetin demokratik denetimden kaçırılmasıdır: Borçlanma ve para basma yoluyla bugünkü savaş, yarının vergi mükellefine fatura edilir. Küresel enerji ve hammadde fiyatlarının yükselmesiyle bu maliyet bir pandemi gibi dünya halklarına yayılmaktadır. Bu durum, koşulsuz küreselleşmenin ve alternatifsiz entegrasyonun sunulduğu kadar iyi bir şey olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, savaş ekonomisinin yapısal dönüşümüyle mümkündür.</p><p>Savaşın gerçek kazananları devletler değil şirketlerdir ama savaşın maliyetini her zaman halklar öder. ABD ile İsrail’in başlattığı saldırıların maliyeti ulusal sınırlar içinde kalmıyor, küreselleşmiş hayat pahalılığı olarak dünya halklarına pay ediliyor. Bu nedenle savaşflasyon, sadece iktisadi bir kavram değil, emperyal maliyet ihracının adıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/17/e4faac9a-ry40n9sv38znnwwq1r07.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Haydarpaşa Camii: Kamusal alanın demokratik inşası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658" rel="standout" />
      <description>Haydarpaşa Garı çevresinde planlanan cami projesine yönelik “İhtiyaç yoktur” şeklindeki eleştiriler, kenti başlı başına mevcut yapıların toplamı olarak gören indirgemeci bir bakış açısını yansıtmaktadır. Oysa şehir, sabit değildir ve sürekli devinen, dinamik ve akışkan bir organizmadır. Mekânsal ihtiyaçlar da bu akış içinde yeniden tanımlanır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak / Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>İstanbul, derin ve değerli bir tarihsel birikime sahiptir. Bu şehirde yeni bir yapı inşa edilmesi doğal olarak dikkat çeker. Bu durumun tartışma yaratması da kaçınılmazdır. İstanbul, yer altında zengin arkeolojik miras taşır. Aynı zamanda yüzeydeki yapılarla silüetini korur.</p><p>Bu silüet, şehrin görsel ve simgesel kimliğini oluşturur. İstanbul’u anlamak için sadece görünen yeterli değildir. Görünmeyen katmanları da birlikte değerlendirmek gerekir. </p><p>İstanbul’u anlamak, bütüncül bir mekânsal hafızayı kavramayı gerektirir. Bu bağlamda, katmanların üst üste binerek biriktiği ve her tarihsel dönemin izini aynı mekânda taşıdığı böyle bir şehirde, başta camiler olmak üzere tüm ibadethaneler sadece tek bir işleve sahip yapılar olarak değerlendirilmez. Aksine bu yapılar, kentsel belleğin sürekliliğini sağlayan, mekân ile zaman arasında köprü kuran ve kamusal yaşamın anlam dünyasını şekillendiren kurucu unsurlardır. Bu perspektiften bakıldığında camiler, yalnızca belirli bir ihtiyaca cevap veren mimari nesneler değildir. Camiler insan ile mekân, birey ile toplum ve geçmiş ile gelecek arasında çok katmanlı ilişkiler ağı kuran sembolik yapılardır.</p><h2>KAMUSAL HAYATIN KALBİ</h2><p>İslam şehir geleneğinde camilerin mihrabının yöneldiği Mekke-i Muazzama’daki Kâbe-i Şerif mekânsal bir istikametin kıblesidir. Ama aynı zamanda bütün bir kentsel düzenin anlam eksenini belirleyen kurucu bir ilkedir. Bu eksenin merkezinde yer alan Kâbe-i Şerif ve Mescid-i Nebevi, salt ibadet edilen yapılar olmanın ötesinde, İslam kent düşüncesinin mekânsal ve toplumsal örgütlenmesini şekillendiren temel referans noktalarıdır.</p><p>Hz. Peygamber tarafından inşa edilen Mescid-i Nebevi, bir ibadet alanı olarak faaliyet göstermek yanında, toplumsal hayatın düzenlendiği, yoksulların sığındığı, yolcuların dinlendiği, eğitim ve dayanışmanın kurumsallaştığı çok işlevli bir merkez olarak, şehir ile ibadet arasındaki ayrımı ortadan kaldıran özgün bir model sunar. Bu yönüyle cami, İslam şehirlerinde kutsal bir mekân olmakla birlikte kamusal hayatın kalbi, sosyal ilişkilerin düğüm noktası ve kentsel formun kurucu öğesi olarak “şehir kurucu” bir tipolojiye dönüşür. Bu nedenle camileri anlamak, mimari bir yapıyı kavramaktır ama aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunu, bir mekân felsefesini ve kolektif bir yaşam biçimini anlamak anlamına gelir.</p><p>Sanat ve mimarlık felsefesi açısından bakıldığında camiler, mekânın fiziksel boyutunu içerdiği gibi, aynı zamanda metafiziksel boyutunu da inşa eder. Kubbenin gökyüzüne açılan sembolik dili, ışığın iç mekânda kurduğu ritim ve avlu ile sokak arasındaki geçişkenlik, bireyi gündelik olandan aşkın olana taşıyan bir mekânsal kurgu sunar. Bu nedenle camiler, ibadet gayesiyle kullanılan mekândır ama aynı zamanda “yaşanan” ve anlamlandırılan mekânlardır. İstanbul’da bu deneyim, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı mimari mirasın sürekliliği içinde daha da derinleşir.</p><h2>“İHTİYAÇ YOK” ELEŞTİRİSİ İNDİRGEMECİ BİR BAKIŞ AÇISIDIR</h2><p>Osmanlı şehir geleneğinde cami, kadimden gelen medeniyet anlayışı çerçevesinde ibadet mekanı olmaktan öte, sosyal dayanışmanın, eğitimin, ticaretin ve gündelik hayatın örgütlendiği bir merkez olmuştur. Külliye sistemi içinde şekillenen bu yapı anlayışı, mimarlık ve mühendislik bilimi ile estetik değerlerin taşıyıcılığını yaptığı gibi tarih ve toplum nezdinde etik bir sorumluluk yüklendiğini de gösterir. Günümüzde bu kadim miras, modern kentsel ihtiyaçlarla birleşerek yeniden yorumlanmaktadır. Alt katlarda konumlanan otoparklar, sosyal alanlar ve kamusal hizmet birimleri, mekânın çoğul kullanımını mümkün kılarak camiyi yeniden yaşayan bir kamusal merkez haline getirmektedir. Bu durum, mimarlığın statik bir tekrar değil; değişen ihtiyaçlara cevap veren dinamik bir üretim süreci olduğunu da ortaya koyar.</p><p>Bu çerçevede, Haydarpaşa Garı çevresinde planlanan cami projesine yönelik “ihtiyaç yoktur” şeklindeki eleştiriler, kenti başlı başına mevcut yapıların toplamı olarak gören indirgemeci bir bakış açısını yansıtmaktadır. Oysa şehir, sabit değildir ve sürekli devinen, dinamik ve akışkan bir organizmadır. Mekânsal ihtiyaçlar da bu akış içinde yeniden tanımlanır. Bir bölgede mevcut ibadet alanlarının bulunması, o yapıların tüm kullanıcılarına cevap verebildiği anlamına gelmez. Özellikle ulaşım ağlarının kesiştiği, farklı sosyo-ekonomik grupların yoğun biçimde bir araya geldiği kesişim noktalarında, kamusal yapıların işlevi yerel ölçekleri aşar.</p><h2>HAYDARPAŞA: İSTANBUL’UN MEKÂNSAL HAFIZASINDAKİ ÖNEMLİ EŞİK</h2><p>Haydarpaşa, bu anlamda tarihi, ticari ve turistik bir semt olmakla birlikte İstanbul’un mekânsal hafızasında merkezi bir eşik, bir geçiş alanıdır. Deniz, kara ve demiryolu hatlarının kesiştiği bu bölge, gün içinde on binlerce insanın temas ettiği bir “kamusal yoğunluk alanı”dır. Böyle bir mekânda inşa edilecek yapı, sadece çevre sakinlerine değil; kentin bütününe hitap eden bir kamusal değer üretir. Bu nedenle söz konusu projeyi salt Kadıköy sahilinde ve Haydarpaşa semtinde yaşayanların perspektifiyle değerlendirmek, kamusal mekânın çoğul doğasını göz ardı etmek anlamına gelir.</p><p>İstanbul gibi bir metropolde bazı yapılar bulundukları yerin ötesinde anlam taşır; kentsel ölçekte, hatta ulusal düzeyde bir temsil gücü kazanır. Haydarpaşa da bu nitelikte bir mekândır. Burada inşa edilecek camiyi tek başına bir ibadet alanı olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bunun yerine, kentsel sürekliliği güçlendiren, kamusal yaşamı destekleyen ve mimarlık aracılığıyla anlam üreten bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü kamusal mekân, hem fiziksel bir alandır hem de toplumun ortak hafızasının ve birlikte yaşama iradesinin somutlaştığı bir zemindir. Bu açıdan bakıldığında, Haydarpaşa’da önerilen cami projesi, geçmişin bir tekrarından ziyade, bu tarihsel işlevin günümüz koşullarında yeniden üretildiği bir vizyon projesi olarak değerlendirilebilir.</p><h2>ZAMANLA KONUŞAN BİR DÜŞÜNCE BİÇİMİ</h2><p>Öte yandan projeye yöneltilen “silueti bozar” eleştirisi yüzeysel bir estetik kaygının ötesinde, mimarlığın zamanla kurduğu ilişki bağlamında yeniden düşünülmeyi gerektirir. İstanbul’un silueti Mimar Sinan tarafından belirlenmiş ama donmuş bir görüntü değildir ve tarih boyunca farklı medeniyetlerin, üslupların ve teknik imkânların üst üste eklemlenmesiyle oluşmuş yaşayan bir kompozisyondur. Bu kompozisyonun en güçlü kurucularından biri olan Mimar Sinan, hem anıtsal yapılar inşa etmiş, hem de mekânın ölçüsünü, yapıyla oranını ve şehirle kurduğu diyaloğu yeniden tanımlamıştır. Sinan’ın eserlerinde görülen denge, bir yanıyla estetik bir tercihi, bir yanıyla da mekânın ruhunu, ışığın hareketini ve insan ölçeğini gözeten bütüncül bir düşüncenin ürünüdür. </p><p>Bugün inşa edilecek bir caminin de bu geleneği göz önüne alması ve onun ardındaki düşünceyi kavrayarak tasarlanması, silueti bozmak yerine onu zenginleştiren yeni bir cazibe oluşturabilmesi beklenir. Zira mimari süreklilik, geçmişin biçimsel tekrarından uzak durarak ve hafıza ile kurulan canlı bir bağdan doğar. Bu bağlamda, mimarlık hem fiziksel bir üretimdir hem de zamanla konuşan bir düşünme biçimidir. Her yeni yapı, kentin hafızasına eklenen bir cümle gibidir. Bu cümlenin niteliği, geçmişle kurduğu ilişkinin derinliğiyle ölçülür. Dolayısıyla mesele, yeni bir yapının varlığı değildir, bu yapının kent ile nasıl “konuştuğu”, kente nasıl yerleştiği ve kentte nasıl bir anlam ürettiğidir.</p><h2>ŞEHİRCİLİK İDEOLOJİK EKSENDE TARTIŞILMAZ </h2><p>Hukuki açıdan bakıldığında da projeye yönelik kesin yargıların temkinle ele alınması gerekir. Şehircilik, sadece estetik tercihlerin değil; aynı zamanda planlama ilkelerinin, mevzuatın ve teknik değerlendirmelerin birlikte işlediği çok katmanlı bir süreçtir. Bu süreçte alınan kararlar, ilgili kurumların denetimi, bilimsel raporlar ve kamu yararı ilkesi çerçevesinde şekillenir. İbadet alanları da bu bağlamda tek fonksiyonlu dini yapılar değil; toplumsal ihtiyaçlara cevap veren çok fonksiyonlu kamusal hizmet mekânları olarak değerlendirilir. Bu nedenle bir projeyi peşinen “kamu yararına aykırı” ilan etmek, şehir planlamasının çok boyutlu doğasını göz ardı etmek anlamına gelir.</p><p>İstanbul’un dönüşen kamusal alanları üzerine yürütülen tartışmaların çoğu zaman teknik zeminden koparak ideolojik bir eksene kayması da dikkat çekicidir. Oysa şehircilik, kanaatlerden ziyade verilerle, varsayımlardan ziyade analizlerle ilerlemek zorundadır. Hukuki çerçeve ve kamu yararı ilkesi, bu değerlendirmelerin temel referans noktası olmalıdır.</p><p>“Kıyı Kanunu’na aykırılık” iddiası da mutlak bir hüküm olarak ele alınamaz. Kıyı Kanunu, kıyıların kamu yararına kullanımını esas alır. Toplumun ortak ihtiyaçlarına hizmet eden yapılar bu kapsamdadır. İbadet alanları, kamusal hayatın merkezinde yer alan yapılar olarak bu çerçevenin dışında düşünülemez. Nitekim farklı şehirlerde, planlama ilkelerine uygun biçimde kıyı bölgelerinde konumlandırılmış pek çok kamu yapısı bulunmaktadır. Bu nedenle her yeni yapılaşmayı peşinen hukuka aykırı ilan etmek, objektif değildir. Olası hukuki değerlendirmelerin nihai adresi ise kamuoyu tartışmaları değil, yargı mekanizmalarıdır.</p><p>Benzer şekilde, deprem riski ve zemin uygunluğu gibi başlıklar da teknik uzmanlık gerektiren alanlardır. Büyük ölçekli projelerde zemin etütleri, mühendislik hesapları ve güvenlik standartları dikkate alınmadan uygulamaya geçilmesi zaten mümkün değildir. Bu nedenle bu tür projelere ilişkin değerlendirmelerde, bilimsel verilerin belirleyici rolü göz ardı edilmemelidir.</p><h2>ODAK KAPSAYICI ŞEHİR ANLAYIŞI OLMALIDIR</h2><p>“Kamu yararı yoktur” yönündeki değerlendirmeler ise çoğu zaman kamu yararı kavramının dar yorumlanmasından kaynaklanır. Oysa kamu yararı; sadece ekonomik ya da altyapısal ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Toplumun sosyal, kültürel ve hatta manevi ihtiyaçları da bu kavramın ayrılmaz bir parçasıdır. Camiler, tarih boyunca ibadet işleviyle beraber toplumsal etkileşimin, dayanışmanın ve kamusal buluşmanın merkezleri olmuştur. Bu yönüyle bir ibadet alanının planlanması, aynı zamanda sosyal bir ihtiyacı karşılamaktır.</p><p>Bu tür projeleri siyasi ya da ideolojik bir çerçevede değerlendirmek, meseleyi dar alana indirgemek anlamına gelir. Asıl yapılması gereken; mimari, hukuki ve toplumsal boyutları birlikte ele alarak, kente nasıl bir katkı sunduğunu sorgulamaktır. Çünkü şehir, farklı seslerin, ihtiyaçların ve anlamların bir arada var olduğu bir bütündür. Bu bütün içinde her yeni yapı ya bu çok sesliliği zenginleştirir ya da onu zayıflatır. Mesele, hangi yönde bir iz bırakılacağıdır.</p><p>Kentin zengin kimliği, ancak bu geniş bakış açısıyla korunabilir. Şehri parçalı ve dar perspektiflerle okumak yerine, bütüncül bir vizyonla değerlendirmek; farklı ihtiyaçları, estetik kaygıları ve kamusal faydayı aynı zeminde buluşturmak esastır. İstanbul’un geleceği, geçmişiyle kurduğu bağı koparmadan, onu çağın gerekleriyle yeniden yorumlayabilme kapasitesine bağlıdır. Bu da ancak ortak akıl, çok yönlü değerlendirme ve kapsayıcı bir şehir anlayışıyla mümkün olabilir.</p><p>Sonuç olarak Haydarpaşa’da planlanan cami, salt bir yapı tartışmasının ötesinde; kentin mekânsal hafızası, kamusal alan anlayışı ve toplumsal ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkili çok katmanlı bir meseleyi temsil etmektedir. Bu proje, bir yandan fiziksel bir boşluğu doldurma girişimidir bir yandan da İstanbul’un değişen ritmine, artan hareketliliğine ve kamusal kullanım yoğunluğuna verilen bir imkan olarak okunmalıdır. Bu bağlamı göz ardı ederek meseleyi ideolojik bir karşıtlık düzlemine indirgemek, tartışmayı derinleştirmek yerine yüzeyselleştirir. </p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/16/7449f531-9t4oj3p0sw780y1wiz7jp.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in Avrupa’daki Truva Atı: Yunanistan</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291" rel="standout" />
      <description>İsrail, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine nüfuz etmeye çalışırken, ortaya çıkan yeni eksen NATO ve AB içinde stratejik kırılganlıklar oluşturuyor. Bu süreç, Avrupa’nın bütünlüğünü test ederken Doğu Akdeniz’de gerilimi artıran ve uzun vadeli istikrarsızlık riskini büyüten bir tablo ortaya koyuyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sernur Yassıkaya / Yeni Şafak Dış Haberler Müdürü</strong></p><p><br></p><p>Troya Savaşı'nı, Hektor ile Aşil’in hikâyesini ve Akaların Troya şehrini ele geçirmek için “hediye” olarak kullandıkları Truva Atı'nın hikayesini bilmeyen yoktur. Avrupa Birliği ve NATO üyesi olan Yunanistan’ın atalarından kalan bu “meşhur” mirası İsrail’in amaçları doğrultusunda kullanmak istediğine yönelik emareler her geçen gün kuvvetleniyor. Atina yönetiminin son olarak İsrail’den 750 milyon dolar tutarında bir roket atar sistemi satın alma anlaşması yaptığı biliniyor.</p><p>NATO şemsiyesi altında bulunan, AB’nin ekonomik yardımlarından beslenen Yunanistan’ın, Avrupa vatandaşlarının vergilerinden elde edilen gelirle Gazze ve Lübnan’da soykırım ve etnik temizliğe imza atan bir ülkenin savunma sanayisini beslemesi soru işaretleri uyandırıyor. İsrail gibi Avrupa Birliği ülkelerini doğrudan hedef alan ve tehdit eden bir ülkenin, Birlik’i etki altına almak için Atina’yı yeni bir maymuncuk olarak mı kullanmak istediği cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru. Fransa’nın önünü çektiği ülkeler Avrupa savunma sanayiini geliştirmek için Made in Europe ve SAFE gibi programları güçlendirmeye çalışırken, Yunanistan’ın tam aksi bir politikayla İsrail savunma sanayiini beslediği de görülüyor.</p><h2>ORBAN’IN YEDEĞİ MİÇOTAKİS Mİ?</h2><p>Soykırım suçlamasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hakkında dava açılan İsrail’in, AB politikalarının işlemesini engelleyen Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orbán’ın ardından tuttuğu ağıt herkesin malumu. Şimdi soru; acaba İsrail, Orbán’ın yedeği olarak Yunanistan’ın Başbakanı Kiryakos Miçotakis’i mi hazırlıyor? Yine İsrail’in NATO’yu zayıflatmak ve hatta parçalamak için farklı ülkeler üzerinden girişimlerde bulunduğu izlenmekte. Tel Aviv’in bu anlamda Atina’yı NATO içindeki birlikteliği zayıflatmak ve çatışma ortamı çıkarmak amacıyla kullanma niyetinde olduğu son dönemde İspanya, İtalya ve Türkiye gibi ittifakın Güney ve Doğu kanadının önemli ortaklarına yönelik saldırılarını artırmasıyla görülüyor.</p><p>Atina yönetimi daha önce de İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’de istikrarsızlığı körükleyecek “hayali projeler” ile Avrupa Birliği’nin jeopolitik çıkarlarına darbe vuracak adımlar atmaktan geri durmadı. Bu noktada özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında geliştirilen enerji ve güvenlik iş birlikleri dikkat çekmektedir. Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya taşınması amacıyla gündeme getirilen EastMed Boru Hattı projesi, teknik ve ekonomik açıdan ciddi soru işaretleri barındırmasına rağmen siyasi bir araç olarak öne çıkarılmıştır. Bu proje, enerji arz güvenliği görünümü altında, Avrupa enerji güvenliği açısından kritik önemde olan Türkiye’yi İsrail çıkarları adına hedef almayı amaçlıyordu.  </p><h2>ATİNA’NIN BATI İTTİFAKI İÇİNDEKİ GÜVENİLİRLİĞİ SORGULANIYOR</h2><p>Son yıllarda İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs üçgeninde artan askeri tatbikatlar, savunma anlaşmaları ve istihbarat paylaşımı bu eksenin giderek kurumsallaştığını göstermekte. Özellikle hava kuvvetleri ve deniz güvenliği alanlarında yapılan ortak tatbikatlar, bu üçlü yapının sadece ekonomik değil askeri bir blok haline gelme potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. İsrail’in ileri teknoloji savunma sistemlerini Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine entegre etmeye çalıştığı da dikkat çeken bir diğer husustur.</p><p>Hakeza Ukrayna Savaşı sırasında Rusya’nın, AB yaptırımlarını Yunanistan tarafından tedariki sağlanan “gölge filo” tankerlerle deldiği yine bizzat Avrupa medyası tarafından suçüstü yapılarak ispatlandı. Bu durum, Yunanistan’ın yalnızca İsrail ile değil, küresel güç dengelerinde farklı aktörlerle de pragmatik ve zaman zaman çelişkili ilişkiler yürüttüğünü göstermektedir. Bu çok yönlü politika, Atina’nın Batı ittifakı içindeki güvenilirliğini tartışmaya açan bir unsur haline gelmiştir.</p><h2>İSRAİL’İN AVRUPA’YI ORTA DOĞU’DAKİ KAOSA SÜRÜKLEME ÇABASI</h2><p>Öte yandan, Güney Kıbrıs’ın İsrail ile geliştirdiği yakın ilişkiler de dikkat çekicidir. Ada, Doğu Akdeniz’de İsrail için stratejik bir ileri karakol işlevi görmeye başlamıştır. Limanların ve hava üslerinin İsrail tarafından kullanımı, bölgedeki askeri hareketliliği artırmakta ve bu durum bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkilemektedir. Aynı zamanda Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olması, İsrail’in Avrupa içindeki etki alanını genişletmesi açısından önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu yolla İsrail’in, Orta Doğu’da çıkardığı kaosa Avrupa’yı da ortak etme kabiliyetine sahip olduğu da görülüyor. İran savaşında füzelerin Güney Kıbrıs’a kadar ulaşması bu tehdidi net gösterdi. Bu gelişmenin asıl sorumluluğunun Atina-Tel Aviv ittifakına ait olduğu açık bir gerçek.</p><p>Ancak “Avrupa’nın yaramaz çocuğu” gibi görülen Yunanistan, “dokunulmazlık” değerlendirmesinde bulunarak, Avrupa’yı derinden etkileyebilecek sonuçları olacak İsrail’in tüm Orta Doğu’yu kaosa sürükleyen politikalarına ortak ve destek olup tehlikeli bir oyun oynama kararı aldı. Bu durum, Avrupa Birliği içinde stratejik uyumsuzluklara ve güvenlik politikalarında çatlaklara yol açma potansiyeli taşımaktadır.</p><h2>AMAN VERMEZ TÜRKİYE TAKINTISI</h2><p>Kör bir Türkiye karşıtlığı ve yeni bir hami bulma çabasıyla giriştiği bu maceracı tutumun tüm Avrupa’yı zayıflatmaya namzet etkileri olacağı şimdiden görülmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki gerilimler, NATO içindeki dayanışmayı test eden bir unsur haline gelmiş, ittifakın güney kanadında kırılganlık yaratmıştır. </p><p>Sonuç olarak, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ekseni yalnızca bölgesel bir iş birliği değil, aynı zamanda Avrupa güvenlik mimarisini, NATO iç dengelerini ve Doğu Akdeniz’deki güç dağılımını etkileyen çok katmanlı bir stratejik yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapı, kısa vadede belirli aktörlere avantaj sağlasa da uzun vadede Avrupa içinde ayrışmaları derinleştirme ve bölgesel istikrarsızlığı artırma riski taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu ilişkilerin yalnızca ikili anlaşmalar bağlamında değil, daha geniş bir jeopolitik perspektiften değerlendirilmesi gerekmektedir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/15/95050b49-mdu3br0hne6dqx9let58.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın gölgesindeki Dubai ve kavşak noktasında yeni petrol rotaları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Havvanur Fadila / Gazeteci Dubai/BAE</strong></p><p><br></p><p>Afrika’yı, Hint alt kıtasını ve Batı’yı Körfez üzerinden birbirine bağlayarak bölgesel bir ticaret merkezi olmayı başarmış olan Dubai, ABD ve İsrail’in İran’a açtıkları savaştan epey olumsuz etkilendi. Her ne kadar bu savaştan önce de Körfez’in iki yakasındaki ülkeler siyaseten anlaşamıyor olsalar da, BAE’de özellikle Dubai emirliği İran ile bir iş ortağı gibi çalışabiliyor ve ABD ambargosuna rağmen İranlılar ülkeleriyle ticaretlerini devam ettirebiliyorlardı. </p><p>Her iki taraf da ticaret ve para akışının güvenliği için bu savaşa kadar statükoyu koruyabilecekleri bir ilişki sürdürüyorlardı. Bu noktada Dubai emirliğinin, ülkenin başkenti ve dış politikasına yön veren Abu Dabi emirliğinden iç işleyişi ile ilgili politikalarında bağımsız karar alabildiğini belirtmek gerekir. Ancak Abu Dabi’nin belirlediği dış siyasetin yörüngesi kendi iç işleyişlerinde bağımsız olan diğer emirlikleri de pek tabii ki etkiliyor. Yine de Yemen Savaşı ile zaman zaman test edilen siyasi dengede İran ile diplomatik ilişkilerin kopmaması için çaba gösteriliyordu. Ancak bugüne bakınca bazı eşiklerin artık geri dönülemeyecek şekilde aşıldığı söylenebilir.</p><p>Dubai hükümeti petrol kaynaklarının azlığı nedeniyle turizm, ticaret, havacılık ve limancılık gibi sektörlerde bölgesel bir hub olmaya çalışıyor. Dünyanın her yerinden çalışmaya gelen yabancı işçileri ve yatırımcıları ile Dubai başarılı denilebilecek bir ekonomik sistem kurmayı da başarmıştı. Korona ve Rusya-Ukrayna Savaşı ile Dubai’ye sıcak para girişi rekor seviyelerde artmış, özellikle turizm ve gayri menkul sektörleri tarihinin en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. </p><h2>İRAN SALDIRISIYLA ÇATIRDAYAN SİSTEM</h2><p>28 Şubat tarihinde başlayan saldırılarla ise turizm ve buna bağlı sektörler durma noktasına geldi. Özellikle lüks segment yatırımcılar ülkeden hızla çekilirken, daha savaşın ilk haftalarından itibaren pek çok farklı sektörde işten çıkarmalar başladı. Sistem çok hızlı şekilde pek çok yerden çatırdamaya başlamışken uzun zamandır büyük emekle bir strateji kurarak oluşturdukları yatırımcılara güven veren o imajın bozulmasını istemeyen hükümet sosyal medya kullanıcılarına savaş ile ilgili paylaşımlar yapmaları halinde ağır cezalar uygulanacağını hatırlattı. Ancak yüksek cezaların varlığı burada yaşayanlar için yeni bir olgu değil… Özellikle Batılı lobi ve halkla ilişkiler şirketlerine kaynak ayırarak, emirlik aileleriyle ilgili skandallara ve dünyanın çeşitli yerlerinde müdahil olduğu savaşlara rağmen imajını korumayı başaran BAE hükümeti, savaştan önce de ülkenin imajını bozacak eylemlere ve sosyal medya paylaşımlarına cezalar yağdırıyordu. </p><p>Savaşa dair paylaşım yapanlara uygulanan cezalar ise sosyal medya kullanıcılarını bu süreçte ikiye böldü. Bazı sosyal medya kullanıcıları ülkeye dair stratejik bilgilere İran’ın açık istihbarat kaynaklarından ulaşmaması için özellikle saldırılarla ilgili paylaşımlara sansür uygulanması gerektiği fikrini savunurken, bazı kullanıcılar da kişisel güvenliklerini sağlamayla doğrudan ilişkisi olduklarını düşündükleri haber alma özgürlüklerinin kısıtlandığı fikrini savunuyorlar. Ancak ne kadar sansür de uygulansa, saldırı haberleri fısıltı medyasıyla, ekonomik sıkıntılar ise yükselen uğultusuyla duyulmaya devam ediyor.</p><h2>DEMOKLES'İN KILICI: HÜRMÜZ</h2><p>İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bloke etmesi, bugün bölgenin petrol ticareti ve tedarik zincirine etki etse de, ateşkesin sağlanması ve trafiğin yeniden tesisi durumunda bile görünen o ki Hürmüz Körfez ülkelerinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecek. Çünkü Körfez ülkeleri bu süreçte güvenliklerinin ve ekonomilerinin ne kadar kırılgan ilişkilere bağlı olduğunu fikirlerinin alınmadığı bir savaşla yaşayarak tecrübe ettiler. İsrail’in bölgesel hırsları doğrultusunda ABD’nin giriştiği bu macera, Körfez ülkeleri ile ilişkilerini de yeni bir sınava tabi tutacak gibi görünüyor. ABD bugüne kadar İran’ı hep Körfez Arapları için bir tehdit unsuru olarak denklemin karşısına yerleştirirken, İsrail’i de bu tehdide karşı yaklaşabilecekleri stratejik bir partner olarak sunabiliyordu. Bu siyasetiyle ABD okyanus ötesinden kendi çıkarlarını koruyabileceği bir denge siyaseti güdüyorken, ABD Başkanı Trump’ın bölge siyasetinde ipleri tamamen Tel Aviv’in eline vermesiyle Washington uzun yıllardır koruduğu dengeyi bölgedeki Arap ülkelerinin aleyhine değiştirmiş oldu.</p><h2>DENİZE DÜŞEN BAE İSRAİL’E SARILIR MI? </h2><p>Hürmüz’ün kontrolünün güçlünün tarafında olması ve İran’ın statükoyu koruma gereği duymadan ticareti durdurabilme potansiyeli bölge ülkelerini önümüzdeki süreçte alternatif bir rota aramaya itebilir. Bu alternatif rotanın da bütün bölgeyi istediği gibi dizayn etmeye çalışan Tel Aviv tarafından altın tepside sunulacak olması ise yeni bir haber değil. İsrail dünya petrol ticaretinin yüzde 40’ını kontrol edecek yeni iki rota oluşturmaya ve bu rotaların merkezine de kendini konumlandırmaya çalışıyor. İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Ürdün’den İsrail’e, İsrail’den de Akdeniz’e açılarak oradan Avrupa’ya bağlamaya çalıştığı EastMed hattı Körfez ülkeleri için petrol ticaretlerinin Hürmüz yerine İsrail’e bağımlı olması tehlikesini taşıyor. </p><p>Bu hattın gerçekleşebilmesi için İsrail, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını da Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetimi ile birlikte ihlal etmeye çalışıyor. Bölge siyasetini dizayn etmeye çalıştığı gibi, ticaret yollarını kontrol ederek global ekonominin de iplerini eline geçirebilmek için İsrail’in hedeflediği diğer rota da Süveyş Kanalı’nı bypass edecek Eilat-Aşkelon Boru Hattı. Kanaldan gelecek gelirlerini baltalayarak Mısır’ın ekonomisini de ciddi tahribata uğratma potansiyeli olan bu hattın önünde de İsrail için bir engel olarak Gazze’yi kontrol edememesi duruyor. Önüne geleni yakıp yıkarak hedefe giden yolda her şeyi mubah gören İsrail’in planlarının İran tehdidi nedeniyle Körfez ülkeleri için bir alternatif gibi öne çıktığı bu süreçte, denize düşen Körfez ülkeleri yılana sarılacak mı zaman gösterecek…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/15/365c0abc-2b6rpc2tleokimfdcd3q1d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in yeni doktrini: Tampon bölgeler ve sonsuz savaş</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971" rel="standout" />
      <description>Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi ise düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz / Yazar </strong></p><p><br></p><p>işgal rejimi Siyonist İsrail’in son dönemde inşa ettiği güvenlik aklını anlamak için artık eski kavramlarla yetinmek mümkün değil. “Caydırıcılık”, “sınırlı operasyon”, “geçici işgal”, “terörle mücadele”… Bunlar hâlâ dolaşımda, evet fakat artık meseleyi açıklamıyorlar. Çünkü ortada, tekil askerî hamlelerin toplamından ibaret bir tablo değil, daha derin, sert ve daha kalıcı bir zihniyet kırılması var.</p><p>7 Ekim sonrasında İsrail, sınırın kendisinin güvenlik üretemediği sonucuna vardı. Eski denklem basitti: Sınırı koru, içeriyi güvene al. Yeni denklem ise bu varsayımı tersyüz ediyor: Sınırın üzerinde durarak güvenlik sağlanamaz; güvenlik, sınırın ötesinde, karşı tarafın toprağında, henüz filizlenmemiş tehdidi boğacak bir derinlik kurarak elde edilir.</p><p>Doktrin değiştiğinde savaşın dili de değişir. Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi hedef, zaferin imkânsızlığını kabul ederek tehdidi yönetilebilir bir seviyede tutmak. Yani düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.</p><h2>GÜVENLİK Mİ, COĞRAFİ MÜHENDİSLİK Mİ? </h2><p>Ortada kesin bir sonuca ulaşmayı hedefleyen bir strateji yok; süreklileşmiş bir baskı düzeni var. Bu düzenin sahadaki karşılığı ise “tampon bölge”. İsrail’in askerî aklı bugün şunu açıkça kabul ediyor: Hamas, Hizbullah ve İran bağlantılı milis ağları tamamen tasfiye edilemiyor. Öyleyse bu yapıların İsrail sınırına yakın mesafede yeniden kök salmasını engelleyecek kalıcı ara alanlar oluşturulmalı. Sınır korunarak değil, tehdidin doğacağı yer önceden bastırılarak güvenlik sağlanır. Bu da savunma hattının fiilen karşı tarafın toprağına taşınması demektir.</p><p>Gazze, bu yeni doktrinin en çıplak deney sahasıdır. Savunma Bakanı Israel Katz’ın açık ifadeleriyle, İsrail birlikleri savaş sonrasında da oluşturulan tampon alanlarda kalacaktır. Saldırıların ardından Gazze’nin yaklaşık üçte birinin kontrol altına alınması, bunun bir operasyon değil, kalıcı bir mekânsal yeniden düzenleme girişimi olduğunu gösteriyor. Savaş bitse bile düzen bitmeyecek. Çünkü amaç artık yalnızca savaşmak değil, coğrafyayı yeniden kurmak.</p><p>Güney Lübnan’da ise bu hikâye aslında tanıdık. 1980’ler ve 1990’lar, güvenlik kuşağının neye benzediğini zaten göstermişti. Yeni olan, bu modelin çok daha kırılgan bir bölgesel denklemde ve 7 Ekim’in yarattığı travmatik psikolojiyle yeniden dolaşıma sokulmasıdır. İsrail, kuzey yerleşimlerini Hizbullah’ın tanksavar kapasitesinden ve sınır baskınlarından uzak tutmak için daha derin bir tampon şerit arayışında. Bu arayışın sahadaki karşılığı ise soyut değil: Yıkılan köyler, patlatılan evler, geri dönemeyen aileler… İnsan hakları çevrelerinin dometicide dediği, yaşam alanının sistematik biçimde ortadan kaldırılması pratiği tam da burada devreye giriyor.</p><p>Suriye cephesi ise bu doktrinin üçüncü ayağını tamamlıyor. İsrail’in Suriye’de, özellikle Colan çevresinde tehditleri erken aşamada vurma eğilimi yeni değil. Ancak son dönemde bu yaklaşımın noktasal operasyonlardan daha geniş bir “ön alan güvenliği” mantığına evrildiği görülüyor. Gazze, Lübnan ve Suriye artık ayrı cepheler değil; tek bir çevresel tehdit kuşağının parçaları olarak okunuyor. Bu okuma biçimi, tampon bölgeyi yerel bir askerî tedbir olmaktan çıkarıp bölgesel bir karşı-ağ stratejisine dönüştürüyor. İran vekiller üzerinden derinlik kuruyorsa, İsrail de topografya üzerinden derinlik kuruyor. Sınırlar anlamını yitiriyorsa, o sınırın ötesi yeni sınırın parçası hâline getiriliyor.</p><h2>TAMPON BÖLGE Mİ GİZLİ İLHAK MI? </h2><p>7 Ekim gibi bir kırılmadan sonra İsrail güvenlik bürokrasisinin bunu yeni saldırıların uygun bahanesi kılma hevesi anlaşılır. Fakat tam burada siyaset devreye girer ve askerî akla sınırlarını hatırlatır. Çünkü güvenlik, yalnızca tehdidi uzaklaştırarak üretilmez; bazen onu daha derin, daha kalıcı ve daha öfkeli bir biçime dönüştürürsünüz. Tampon bölge bir yandan güvenlik sağlar; diğer yandan yeni öfke havuzları, yeni intikam anlatıları, yeni meşruiyet krizleri ve yeni diplomatik tıkanmalar üretir.</p><p>Bu nedenle İsrail’in yeni doktrini yalnızca askerî değil, aynı zamanda bir “zaman rejimi”dir. Bu rejimde barış, ulaşılacak bir hedef değil; sürekli ertelenen bir ihtimaldir. Çatışma artık sadece Washington ile Tahran arasında değil; savaşın ne olduğu ve nasıl biteceği konusunda iki müttefik arasında da yaşanıyor.</p><p>Tam da burada, İsrail iç siyasetinin meseleye kattığı katman ortaya çıkar. Tampon bölge fikri, güvenlik bürokrasisi için bir savunma derinliği anlamına gelebilir fakat aşırı sağın bir bölümü için bu, aynı zamanda ilhakı çağıran jeopolitik iştahın meşrulaştırıcı eşiğidir. Bazı aşırı sağcı liderler elde tutulan bölgeleri sadece geçici güvenlik alanları olarak değil, daha kalıcı bir egemenlik genişlemesinin zemini olarak görüyor. İşte burası en tehlikeli kavşaktır. Çünkü askerî gerekçe ile ideolojik yayılma arzusu birbirine karıştığında, “tampon bölge” kelimesi bir güvenlik kavramı olmaktan çıkar, siyasi bir kod sözcüğe dönüşür. Orta Doğu’nun lügatinde geçici olan şeylerin bazen en kalıcı şeyler olduğunu herkes bilir. </p><h2>ORTA DOĞU’NUN KARA MİZAHI</h2><p>Bu doktrinin en büyük açmazı, başarı ile sürdürülebilirlik arasındaki farkta düğümleniyor. Evet, İsrail kısa vadede sınır yerleşimlerine yönelik bazı tehditleri geriye itebilir. Evet, topografik hâkimiyet ve ileri mevzilenme bazı saldırı biçimlerini zorlaştırabilir. Ama bunun maliyeti nedir? Gazze’de milyonların dar alanlara sıkışması, Güney Lübnan’da köylerin yıkılması, sivillerin geri dönüşünün belirsizleşmesi ve uluslararası hukuk tartışmalarının derinleşmesi, güvenliğin sadece düşmanı değil meşruiyeti de yönetmek zorunda olduğunu gösteriyor. </p><p>İsrail’in yeni güvenlik doktrini bu nedenle paradoksal bir başarı formülü sunuyor: Güvenlik ararken kalıcılığı artırıyor, kalıcılık ararken savaşı uzatıyor, savaşı uzattıkça da güvenliğin siyasi temelini aşındırıyor. Bu, Orta Doğu’nun kara mizahıdır: Güvenlik için daha fazla arazi alırsınız, ama daha az gelecek satın alırsınız.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4813820" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/10/66103d65-o84e1tv1h2wu50bfta63.webp" data-title="Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?" data-url="/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4813481" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/9/9c54b53e-a57wowgru5us3oba6rxxf.webp" data-title="Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık" data-url="/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/14/348ef11d-9j3v7i1gehg5wlqff82yy.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ay’a dönüş </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serdar Tufan / Bilgisayar Mühendisi, Hukukçu</strong></p><p><br></p><p>İnsanlık bazen büyük eşikleri sessizce geçiyor. Gökyüzünde önemli bir şey oluyor ama yeryüzünde hayat bütün ağırlığıyla akmayı sürdürdüğü için çoğumuz bunun anlamını ancak sonradan fark ediyoruz. 10 Nisan akşamı da böyleydi. Dört insan, Ay’ın çevresinden dönüp Dünya’ya geldi. Bu, yalnızca başarılı bir uzay görevi değildi. Aynı zamanda uzun bir aradan sonra yeniden uzağa bakmaya başladığımızın işaretiydi.</p><p>Ay’a insanlık son olarak 1972’deki Apollo 17 göreviyle gitmişti. O zamandan sonra uzaya çıktık, istasyonlar kurduk, uydular gönderdik, robotları Mars’a kadar yolladık. Ay’a gitmek, uzay istasyonuna gitmekten neredeyse bin kat daha uzak bir yolculuk. Aslında yarım asırdır Dünya’nın yakın çevresinin dışına çıkmadık kendi evimizin avlusunda dolaştık.</p><p>Bu yüzden Artemis 2’nin anlamı çok daha büyük. ABD-Florida’dan fırlatılan 98 metrelik SLS roketinin taşıdığı Orion kapsülündeki, astronotların kendi verdiği adla Integrity’deki dört kişilik ekip, Ay’ın çevresinden dolanıp geri geldi. Kapsül, dünya ile Ay arasında bir sekiz çizdi. Kütle çekiminden yararlanıp ivmelenmek amacıyla izlenen, böylece yakıttan tasarruf sağlayan “serbest dönüş yörüngesi” üzerinde; Ay’ın dönüş dinamiklerinden dolayı sadece tek bir yüzü dünyaya dönük olduğu için bizim için karanlık kalmış diğer yüzünü böylece gözlemleyip haritalandırdık. Böylece insanlık hiç olmadığı kadar (yaklaşık 406 bin km) uzağa gitmiş oldu.</p><h2>YOLCULUKTA KİMLER VARDI?</h2><p>Burada dikkat çekici olan sadece kat edilen mesafe değildi. Bu yolculuğa çıkan insanların kim olduğu da en az bunun kadar önemliydi. Apollo görevlerinde Ay’a gidenlerin tamamı beyaz Amerikalı erkeklerdi. Bu kez tablo değişti. Reid Wiseman’ın komutasındaki ekipte Dünya yörüngesinin ötesine geçen ilk kadın vardı: Christina Koch. Ay çevresine ulaşan ilk siyahi astronot vardı: Victor J. Glover. İlk Kanadalı vardı: Jeremy Hansen. Bunu yalnızca sembolik bir temsil meselesi olarak görmek eksik olur. Uzay araştırmaları gerçekten insanlığı temsil edecekse, insanlığın biyolojik ve genetik çeşitliliğini de hesaba katmak zorundadır. Aynı koşullar altında her bedenin, her fizyolojik yapının aynı tepkiyi vermediğini artık biliyoruz. Uzayın geleceği, dar bir genetik örneklem üzerinden kurulamıyor.</p><p>Uzay yolculuklarını yalnızca teknik ayrıntılarla anlatmak da yetmez. Çünkü kapsülün içinde sadece hesap, disiplin ve mühendislik yoktur; insanın hafızası, kayıpları, merakı ve ilerleme isteği de vardır. İnsan bilinmeyene yalnızca yapabildiği için yönelmez; merak ettiği için de yönelir. Uzak ufuklara dönmemizin arkasında bilgi arzusu da vardır, cesaret de bulunduğumuz yerin ötesini görme isteği de. Bu yüzden böyle görevler bize yalnızca bilimi değil, insanın kendi tabiatını da hatırlatır.</p><h2>NEDEN BU KADAR BEKLEDİK?</h2><p>Peki neden 54 yıl bekledik? Bunun cevabı romantik değil; son derece dünyevi. Çünkü uzay çalışmaları hiçbir zaman yalnızca bilimsel merakla ilerlemedi. Büyük atılımların arkasında çoğu zaman siyaset, rekabet, prestij ve güç hesabı vardı. Apollo programı da böyleydi. Soğuk Savaş’ın sert rekabeti içinde Ay, bilimsel olduğu kadar jeopolitik bir hedefti. O yarışın şartları değişince Ay görevleri de gündemin gerisine düştü. İnsanlı görevler pahalıydı, riskliydi ve kamuoyu önünde sürekli gerekçelendirilmesi gerekiyordu. Robotlar ise daha ucuzdu, daha güvenliydi ve birçok bilimsel veriyi toplamak için yeterliydi. İnsan geri çekildi, makine öne çıktı.</p><p>Bugün dönüşün arkasında yine benzer bir gerçeklik var. Dünya yeni bir rekabet dönemine girmiş durumda. Uzay, yeniden büyük güçlerin nüfuz alanlarından biri haline geliyor. Çin’in son yıllardaki ilerleyişi bu alandaki dengeleri değiştirdi. Uzay artık yalnızca bir keşif alanı değil; teknoloji, prestij, güvenlik, kaynak ve jeopolitik etki demek. Geç kalmak istemeyen ABD’nin öncülük ettiği Artemis programı da bu atmosferde yeniden hız kazandı.</p><h2>GEÇMİŞE DUYULAN ROMANTİK BİR ÖZLEM Mİ?</h2><p>Ama bu kez geçmişten önemli bir fark var. Son yıllarda özellikle Ay’ın güney kutbu çevresinde su buzu bulunduğuna dair güçlü veriler elde edildi. Bu bilgi bütün hesabı değiştiriyor. Çünkü su, uzayda hayat demek. Aynı zamanda yakıt. Ve bu da kalıcılık ihtimali oluşturuyor. Ay’ın düşük yer çekimi de düşünüldüğünde, orası gelecekte daha uzak görevler için bir sıçrama noktası olabilir. Daha az enerji gerektiren fırlatmalar mümkün hale gelebilir. Bu nedenle Ay’a dönüş, geçmişe duyulan romantik bir özlemin sonucu değil; daha büyük bir planın ilk basamağı.</p><p>Asıl soru da burada başlıyor: İnsan uzayda kalıcı olabilir mi? Kendi gezegeni dışında bir yerde yaşam altyapısı kurabilir mi? Orayı geçici bir ziyaret alanı olmaktan çıkarıp çalışma, üretim ve geçiş üssüne dönüştürebilir mi? Artemis programı tam da bu soruların peşinden gidiyor.</p><p>Önümüzdeki yıllarda Ay’a yeniden inilmesi, daha uzun süreli görevlerin başlaması ve yeni altyapıların kurulması konuşuluyor. Bunların hepsi gerçekleşir mi, ne kadarı planlandığı gibi yürür, bunu zaman gösterecek. Ama şimdiden görünen bir gerçek var: İnsanlık, elindeki veriler ve teknolojik imkânlar sayesinde uzayı yeniden daha ciddi ve daha kararlı biçimde düşünmeye başladı. Bu bile başlı başına önemli.</p><p>Üstelik bu meseleye yalnızca teknik başarı diye bakmak da yetersiz kalıyor. Çünkü bu görevler, insanlığın kendisi hakkında da bir şey söylüyor. İnsan, yeryüzündeki bütün çatışmalarına, darlıklarına ve krizlerine rağmen başını kaldırıp daha uzağı düşünebilen bir tür. Belki de en çelişkili tarafımız bu. Aynı anda hem yıkıcı hem kurucu olabiliyoruz. Hem bitmek bilmeyen savaşlarla birbirimizi tüketebiliyor hem de Ay’ın çevresinden dönmeyi başarabiliyoruz. Ay’a yeniden gidişi ne kadar ABD-Çin rekabeti içinde okusak da ortaya çıkan sonuç yalnızca bir ülkenin değil, insan türünün ortak eşiğidir.</p><h2>UZAY ÇALIŞMALARINDA TÜRKİYE NEREDE?</h2><p>Türkiye açısından bakıldığında ise tablo biraz farklı. Türkiye henüz Ay çevresine insan gönderen ülkeler arasında değil; buna karşılık artık uzaya yalnızca dışarıdan bakan bir ülke de sayılmaz. 2021’de ilan edilen Millî Uzay Programı, Ay Araştırma Programı’nı resmî hedeflerden biri haline getirdi. 2024’te Alper Gezeravcı’nın Uluslararası Uzay İstasyonu görevinde 13 bilimsel deney yürütmesi ve aynı yıl Tuva Cihangir Atasever’in yörünge altı araştırma uçuşuna katılması, bu alanda yalnızca söylem değil, insan kaynağı ve bilimsel tecrübe de üretilmeye başlandığını gösterdi. Buna ilk yerli ve millî haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A’nın 2024’te fırlatılıp 2025’te hizmete alınması da eklendi. Kısacası Türkiye bugün Ay yarışının ön safında değil; ama uydu teknolojileri, kurumsal kapasite ve insanlı uzay tecrübesi üzerinden kendi basamağını kurmaya çalışan ülkeler arasında yer alıyor. </p><p>Gökyüzüne baktığımızda artık yeniden aşılabilir hale gelen bir eşiğe bakıyoruz. Bu yüzden Artemis görevleri, bilim haberleri arasında kaybolup gidecek sıradan bir gelişme gibi okunmamalı. Çünkü bazı olaylar, yaşandıkları anda değil, geride bıraktıkları düşünceyle büyür. Ay’ın çevresinden dönmek de onlardan biri. Bize yeniden aynı soruyu sorduruyor: İnsan gerçekten nereye kadar gidebilir?</p><p>En dürüst cevap şu: Henüz bilmiyoruz. Ama uzun bir aradan sonra yeniden denemeye başladık.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/14/6094cba7-79tdqt34y191u23lnttw5u.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın İsrail sınavı NATO’nun geleceği tartışmaları ve Türkiye</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687" rel="standout" />
      <description>Türk-Amerikan ilişkileri sadece NATO beşinci madde kapsamında varlığını sürdüren bir mutlak bağımlılık hikâyesinden ibaret değil. Bugün Türkiye kendi siyasi ajandasını sahaya askeri ve siyasi olarak yansıtabilir vaziyette. Dolayısıyla İsrail-ABD-Türkiye hattında tek değişken İsrail’in talepleri değil.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Çağrı Bilir / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi, TAV Araştırmacısı</strong></p><p><br></p><p>Eski ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in mart ayında istifa ederken Başkan Trump’ın İran savaş kararını içine sıkıştığı bir yankı odasında aldığı yönünde açıklamaları, İsrail’in Amerikan dış politika belirleme süreçlerindeki gücü hususunda devam eden endişelere ve tartışmalara bir başlık daha açmış oldu. Öyle ki İran’ın akut bir tehdit olmadığını ve dolayısıyla hükümeti çevreleyen Yahudi lobisinin ve onlarla ilişkili elitlerin Trump’ı kandırdığını ima eden Kent’e göre ABD’nin NATO’daki geleceği bile İsrail güdümüyle ve Türkiye’ye karşı olası bir savaşta pozisyon alabilmek adına tartışmaya açılmıştı. Kent’in açıklamaları ve gelen tepkilere bakıldığında Amerikan iç siyasetinde ve bürokraside İsrail’e yönelik bir ayrım olduğu göze çarpıyor. 7 Ekim sonrasında tarihinde hiç olmadığı kadar maksimalist hedeflerine ABD’yi kalkan haline getirebilen bir İsrail varlığının içeride en azından tepki doğurduğunun görülmesi açısından bu söylemler değerli.</p><p>Ancak bunun üstünden toptan bir Amerikan dış politikası analizi yapmak hatalı çıkarımlar üretmeye müsait bir durum yaratabilir. Uluslararası ilişkilerde birim-altı düzey olarak tabir edilen devletin işleyişindeki çarklardan bir tanesinin içinden gelen bu söylemler normal şartlarda teyit edilmesi zor iddialar olmaktan öteye gitmez. İstifa eden bir bürokratın kişisel hırsları, popülarite kaygısı, aynı düzeyde farklı kurum veya çıkar grubuyla girdiği bir güç savaşı yahut farklı siyasi veya psikolojik sebepler bu gibi çıkışlara sebep olmuş olabilir. Bu sebeple dış politika analizinde saha verileri, resmi dokümanlar yahut sistemik güç dengeleri ışığında devlet davranışlarına yönelik sistematik analizler kullanılarak bu gibi iddiaların ne ölçüde ciddiye alınıp alınmaması gerektiği ölçülmelidir. Bu yazıda da hem Kent’in iddialarının ne ölçüde gerçekçi olduğu hem de neden bu kadar ciddiye alındığı ele alınacaktır. </p><h2>TEL AVİV’İN TRUMP’IN KARARLARINA ETKİSİ </h2><p>Kent’e göre İsrail’in ajandası Trump’ın dış politika vizyonunun ana değişkeni konumunda. Bu iddianın ne ölçüde geçerli olduğunu anlamak için kamuoyunda son dönemde Epstein dosyaları ile de birçok kez gündeme gelen bu Trump-Yahudi lobisi ilişkisinin limitlerini analiz etmek gerekmektedir. Kent, bu ilişkinin Trump’ı sırf Türkiye ile savaşabilmek için NATO’dan çıkmaya götürebilecek kadar etkili olduğu iddiasında. Elbette İsrail açısından bu arzu edilen bir durumdur. Bir politik-stratejik hedef olarak bölgesel üstünlüğünü hem sahip olduğu nükleer teknoloji hem de Amerikan politik desteğine sahip ayrıcalıklı konumuyla sürdürmeye çalışan İsrail için bölgede benzer dinamiklere sahip başka ülkelerin varlığı histerik bir korku yaratmaktadır. Ancak 7 Ekim sonrasında İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırımın ABD tarafından tepki görmemesi ve İran’a yönelik savaşını doğrudan ABD eliyle yürütebiliyor oluşu tam da hedeflenen ayrıcalıklı konuma erişildiğini gösteriyor.</p><h2>POPÜLİZM VE DEVLET ÇIKARLARI ARASINDA SIKIŞTI</h2><p>Ancak mevcut şartlar Trump dış politikasının sistematik bir çıktısından öte bir savrulma olarak görülmeli. Bu dönemde ABD’nin geleneksel reflekslerini dışlayarak, izolasyoncu hedeflere seçici ve tek taraflı politikalarla ulaşma patterni gözlemlenebilir. Trump bunu NATO, AB veya ABD’nin kurumsallaşmış her ilişkisini tartışmaya açarak yapmaktadır. Bu da dış politik hamleleri MAGA sempatizanlarına yönelik bir iç politik aparat olarak kullanma hevesiyle ilişkili. Dolayısıyla Trump’ın politika tercihlerinin popülizm ile devlet çıkarları arasında sıkıştığı söylenebilir. </p><p>İran’a karşı yürütülen savaş da benzer bir yerden okunmalı. Ukrayna, Gazze veya Suriye vakalarında Trump’ın maliyet harcamama eğilimi gözlemlenebilir bir durum. Her üç meselede de istikrarsızlığın çözümü için muhatap aktörleri zorlayacak hamleler yerine söylem düzeyinde tehditvari bir tutumun materyal olarak desteklenmediği müzakere arayışlarıyla karşılaşılmaktadır. Suriye ve Gazze’de Türkiye’nin belirleyici rolü bu boşluğu doldurduğu için bazı kazanımlar varken, Ukrayna’da Rusya’nın caydırılamadığı ve dolayısıyla anlaşma zemininin oluşamadığı görülüyor. Benzer bir tutum 12 Gün Savaşı arifesinde ABD/İran arasında planlanan nükleer müzakereler için de geçerli. Trump’ın tercihi İran’da da müzakere temelli bir ilişki dinamiği oluşturmaktı. Ancak İsrail kendi bölgesel hedefleri doğrultusunda bu dinamiğin önüne geçmek için masayı ters çevirdi. Bu durumda İran’ın vurulabilir oluşunun cazibesine kapılarak sınırlı bir hava saldırısıyla sürece dahil olan Trump için “popülizmini besleyeceği hızlı bir zafer arayışında” yorumu rahatlıkla yapılabilir. Ancak bu tercihin beklenmeyen sonucu ise İsrail’in ajandasına hapsolmak oldu. Çünkü 12 Gün Savaşı İsrail’in İran’a yönelik her saldırısının ABD’yi de misillemeler için hedef haline getireceği yeni bir düzlem doğurdu. Bu da İsrail’in ABD’yi peşinden sürükleyebileceği şartlar oluşmuş anlamına geliyor. </p><h2>DENKLEMDEKİ TEK DEĞİŞKEN İSRAİL DEĞİL</h2><p>Elbette bunun haricinde Yahudi lobisinin Trump ve ekibi üzerinde tıpkı Kent’in dediği gibi oyun değiştirici etkileri olabilir. Yine de komplo teorilerine bulaşmadan İsrail ve Beyaz Saray arasındaki dengenin farklı değişkenleri de olabileceğini düşünmek gerekli. Örneğin dış politika açısından bu denklemi bozan en önemli aktör olarak Türkiye’nin varlığı dikkat çekmekte. Türkiye bir taraftan konvansiyonel caydırıcılığı ile tekil bir güç olarak bölgede varlık gösterirken öte yandan NATO ve AB ile doğrudan ve dolaylı kurumsal ilişkileri ile mevcut tek kutuplulukla çok katmanlı ilişkilere sahip. Yani ilişkilerde birçok sınamaya rağmen mevcut düzende yerleşik ve geliştirdiği kabiliyetler sayesinden ayrıcalıklı bir rolü var. Bu da İsrail’in bölgesel histerileri açısından kabul edilemez bir durum yaratıyor. Dolayısıyla Kent’in iddialarında olduğu gibi İsrail için ABD-Türkiye bağlantısını kesmek mutlak bir hedef diyebiliriz. </p><p>Ancak bu sadece Türkiye’nin hareketsiz kaldığı  ve İsrail’in manipülasyonlarının tek değişken olduğu bir senaryoda kaçınılmaz olarak görülebilir. Türk-Amerikan ilişkileri sadece NATO beşinci madde kapsamında varlığını sürdüren bir mutlak bağımlılık hikâyesinden ibaret değil. Gelinen noktada Türkiye kendi siyasi ajandasını sahaya askeri ve siyasi olarak yansıtabilir vaziyette. Dolayısıyla İsrail-ABD-Türkiye hattında tek değişken İsrail’in talepleri değil. Örneğin PKK-YPG terör örgütü ve İsrail’in ideal Suriye senaryosunda tabii ki Türkiye güdümünde bir yeni Şam yönetimi kurgusu yoktu. Ancak devrim sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinin bir konusu olarak Şara ve iktidarının uluslararası tanınırlığı meselesi bir yıl gibi kısa bir sürede İsrail’e rağmen sağlanabildi. Dolayısıyla İsrail’in maksimalist politikalarının limitlerini Türkiye’nin askeri ve siyasi kabiliyetlerinin limitlerinde aramak gerekmektedir. </p><h2>NATO TARTIŞMALARI NE ÖLÇÜDE İSABETLİ? </h2><p>Öte yandan Kent’in NATO’dan ayrılma yahut NATO’nun işlevinde revizyonlarla Türkiye’yi yalnız bırakmaya dair fikirleri de bir testten geçirmeye değer. Bir ittifak sistemi olarak NATO ABD’nin Soğuk Savaş’ta SSCB’ye karşı jeopolitik bir çevreleme ve nükleer güvenlik şemsiyesi oluşturma süreçlerinin bir birleşimi olarak karşımıza çıkıyor. Yani iki kutuplu sistemin siklet merkezi konumundaydı. Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında ise terörle mücadele konsepti ile NATO ittifak sistemi askeri olarak bir rasyonel oluştursa da, siyasi olarak Amerikan tek kutupluluğunun ikincil devletlerle kuracağı ilişkilerde NATO’nun bir kaldıraç rolü de olduğu söylenir. Dolayısıyla tek kutupluluğun kurumsallaşmasında ABD merkezli NATO gibi veya uzantılı AB gibi kurumların doğrudan bir işlevi olduğu söylenebilir. Yani Soğuk Savaş’ın siklet merkezi bir askeri ittifak bugün tek kutupluluğun siyaseten de bel kemiği konumunda. Türkiye de hem Soğuk Savaş’ta hem de bugünkü düzende merkezi bir aktör konumunda dolayısıyla burada yaşanacak kırılmaların tek kutupluluğu kıracak düzeyde azımsanmayacak sistemik etkileri olacaktır. </p><p>Ancak NATO tartışmaları tek başına düşünüldüğünde Trump’ın pozisyonu büyük oranda iç politik endişelerle oluşmuş gibi duruyor. ABD iç politikasında NATO’ya yönelik burden sharing yani yük paylaşımı tartışmaları da süregelen bir durum. Özellikle Afganistan ve Irak travmaları sebebiyle, 2008 sonrası Amerikan siyasetinde hem demokratlar hem de cumhuriyetçileri hapseden izolasyoncu propaganda batılı müttefikleri savunma harcamalarında yüzde 5 barajına çıkarmaları yönünde baskı altına alıyor. Bugün Trump’ın NATO’ya yönelik memnuniyetsizliğini sıklıkla dil getiriyor olması da yine işin bu propaganda kısmıyla alakalı olabilir. Amerikan toplumunun seçim kazandıran kitlelerinde başkaları adına para harcamayan başkalarının savaşlarını vermeyen bir MAGA vizyonu önemli bir motivasyon aracı. Ancak bu vizyona aykırı şekilde bugün İran’la savaşa giren Trump için içeride kan kaybeden imajını toparlamak amacıyla toplumun önüne yine MAGA vizyonuyla paralel “NATO bizi yalnız bıraktı” tartışmalarını çıkarması tesadüf değil. </p><h2>KENT’İN SÖYLEMLERİ NEDEN ÖNEMLİ? </h2><p>Kent’in söylemleri İsrail’in Amerikan siyasetine etkisi veya bölgedeki maksimalist saldırganlığı hakkında birçok hakikati içinde barındırıyor ancak Türkiye ve NATO odaklı argümanları ise derinlikten uzak hamasi söylemler olarak dikkat çekiyor. Bu açıklamaların bir filtreleme sürecinden geçmeden kamuoyunda sansasyon yaratmasının sebebi de 7 Ekim sonrası İsrail’in maksimalist politikalarının tarihte hiç olmadığı kadar sahaya yansıyabiliyor olmasıyla ilişkili. </p><p>Gazze’de yaşanan soykırım, Suriye ve Lübnan’da devam eden saldırılar, işgal ve aynı zamanda İran’la yaşanan savaş dur durak bilmeyen bir şiddet sarmalının İsrail eliyle bölgeyi içine hapsettiğini gösteriyor. Dolayısıyla İsrail ve Yahudi lobisinin hedefe oturtulduğu her analiz veya iddia gerçekliğin bir kısmını peşinen elinde tuttuğu için ciddiye alınabiliyor. Bu durum Türkiye’de bir takım analistlerin komplo teorileriyle veya maksatlı İrancı propagandayla bezenmiş yanıltıcı savaş analizlerinin medyada kendine nasıl yer bulabildiği düşünüldüğünde daha da  somutlaşıyor. Kamuoyu vicdanının İsrail’in vahşetlerine yönelik yekpare pozisyonu bu noktada farklı ajandalarla oluşturulmuş argümanların ortalığa dökülmesi için araçsallaştırılabiliyor. Bu durum yabancı istihbarat servislerince propaganda ve dezenformasyon için  kullanışlı bir beşinci kol faaliyet alanı yaratma riski taşımaktadır. Dolayısıyla toplumun kollektif olarak İsrail ve Yahudi lobisinin vahşetlerine karşı geliştirdiği haklı refleksler ve hassasiyetler medya ve sosyal medyada doğru yayınlar ve içeriklerle korunmalıdır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/13/064a2766-0n3oeofguy151e93g5jj6e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820" rel="standout" />
      <description>Tarih bize şunu öğretmektedir: Büyük güçlerin “şerefle çekilme” operasyonları, kısa vadede başarılı anlatılar üretebilir. Ama bu anlatıların ömrü, geride bırakılan düzenin ömrüyle doğru orantılıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi </strong></p><p><strong>Adile Biber / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi </strong></p><p><br></p><p>28 Şubat 2026’dan bu yana sürmekte olan ABD-İsrail-İran Savaşı yavaş yavaş sönümlenmeye başladı. Hiç kuşkusuz bu savaşın en ağır bedelini ödeyen İran oldu: Yüksek devlet kademelerinden isimlerin ve ordunun kilit figürlerinin hayatını kaybetmesi, nükleer tesislerin ciddi biçimde tahrip edilmesi, onlarca ilin hedef alınması…</p><h2>WASHINGTON’IN DOKUNMAZLIK ALGISI SARSILDI </h2><p>Ne var ki sahnenin öbür yakasına geçildiğinde tablo çok daha muğlak bir görünüm almaktadır. ABD ve İsrail, bu savaşın baş hedefi olan rejim değişikliğini gerçekleştiremediler. Dahası — ve bu nokta üzerinde dikkatle durmak gerekir — mevcut gelişmelerin seyrine bakıldığında, yürütülen operasyonun İran rejimini zayıflatmak bir yana, onu paradoks bir biçimde güçlendirmiş olabileceği ihtimali giderek daha güçlü bir olasılık olarak belirmektedir.</p><p>Bu savaş yalnızca Orta Doğu’nun jeopolitik dengesinde deprem sarsıntı yaratmakla kalmadı; ABD’nin küresel caydırıcılık kapasitesine ilişkin zayıflıklarını da tüm rakipleri önünde açık seçik ortaya koydu. İran’ın Bahreyn’den Ürdün’e, Kuveyt’ten Katar’a uzanan coğrafyada ABD bağlantılı üsleri ve askeri altyapıyı hedef alması, Washington’ın Orta Doğu’daki “dokunulmazlık” algısını ciddi biçimde sarstı. İnsan kayıplarının görece sınırlı kalması bu tabloyu değiştirmiyor; zira uluslararası ilişkilerde itibar kaybı, kayıp sayılarından çok daha kalıcı izler bırakır.</p><h2>ÇEKİLME ZAFER GİBİ GÖSTERİLEBİLİR Mİ?</h2><p>Savaşa girişi bile hukuki ve siyasi açıdan ağır sorularla yüklü olan ABD, şimdi bambaşka bir soruyla yüzleşmek durumunda: Bu savaştan nasıl çıkılır? Ve daha da önemlisi: Çekilme, zafer gibi gösterilebilir mi?</p><p>Bir savaştan “yenilmemiş” görüntüsüyle çekilme çabası, 20. yüzyılın büyük güçlerine özgü bir sorun değildir; ama bu yüzyılın en çarpıcı örnekleri, bu çabanın yapısal sınırlarını son derece çıplak bir biçimde gözler önüne serer.</p><p>Vietnam’da Nixon, Kissinger’ın “Vietnamlaştırma” stratejisiyle savaşı devrederek çekildi. 1973’te “barış onurla geldi” denildi, ancak 1975’te Saigon düştü ve Büyükelçilik’ten helikopterle tahliye Soğuk Savaş’ın ikonik yenilgi imgesi oldu.</p><p>Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekilirken (1989) Gromov “Arkamda tek bir Sovyet askeri kalmadı” dedi. Ancak 1992’de rejim çöktü, 1996’da Taliban iktidara geldi.</p><p>Fransa’nın Cezayir’den çekilmesinde (1962) De Gaulle, toprak kaybını ‘dekolonizasyon Fransa’nın çıkarıdır’ diyerek yeniden çerçeveledi. Ancak OAS, De Gaulle’e suikastler düzenledi—dışarıya şerefli çıkış, içeride iç savaş kıyısı.</p><p>Üç vakada yapısal ortaklık: Askeri hedefler karşılanamadı ama «karşılandı» söylemi üretildi; düzen çöktü ama ertelendi; iç siyasi baskı, dış düşmandan belirleyici oldu.</p><h2>ŞİMDİ NE OLACAK? </h2><p>Eğer ABD, tutarlı bir anlatı inşa ederek bu savaştan “şerefle” çıktığını ilan ederse, önünde birkaç yapısal sorun durmaktadır. Her şeyden önce, İsrail dışındaki Orta Doğu müttefikleriyle ilişkide ciddi bir güven erozyonu yaşandı. Bu erozyonun kısa vadede onarılması güçtür. İkinci olarak, ABD’nin bölgedeki caydırıcılık kapasitesinin zedelenmiş olması, Çin başta olmak üzere küresel rakiplerin bölgeye yönelik nüfuz hesaplarını yeniden yapılandırmasına zemin hazırlayacaktır.</p><p>İran cephesinde ise tablo daha da paradoksal bir görünüm almaktadır. Evet, İran’ın en üst yöneticileri hayatını kaybetti, nükleer altyapısı ciddi hasar gördü. Ancak İran rejimi, bu savaşla birlikte belirleyici bir şeyi kanıtladı: Artık bireylere değil, kurumsallığına dayanan bir yapıya sahip olduğunu. Tek bir liderin ya da askeri figürlerin kaybı rejimi çökertmeye yetmedi.</p><p>Burada Carl Schmitt’in siyaset teorisine başvurmak kaçınılmaz görünmektedir. Schmitt’e göre siyasal olan, dost-düşman ayrımıyla belirlenir; egemen ise olağanüstü hal karşısında toplumu bu ayrım etrafında birleştiren güçtür. İran’da tam da bu dinamiğin işlediği gözlemlenmiştir: Dış tehdit, iç muhalefeti geçici olarak susturmuş, halk bir kez daha egemenin çağrısı etrafında kenetlenmiştir. Ocak 2026’daki büyük protestolar savaş başladıktan sonra yerini farklı bir toplumsal reflekse bırakmıştır.</p><p>Ancak burada İran açısından da kritik bir uyarı yapılmalıdır. Tocqueville’in tarihsel gözlemi bize şunu öğretir: Baskıcı rejimler için en tehlikeli an, yenilgi değil, kısmi reformdur. Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim’de (1856) Fransız Devrimi’nin neden tam da monarşinin ıslahat yapmaya başladığı dönemde patlak verdiğini analiz eder: Kısmi açılım, bastırılmış talepleri serbest bırakır; ama sistem bu talepleri karşılayacak kapasiteden yoksundur. İran rejimi, bu savaştan çıkarken ekonomik alanda ya da halkla diyalog mekanizmalarında bazı adımlar atmak isteyebilir — nitekim bu tür sinyaller zaten gündeme gelmektedir. Ne var ki bu açılımlar, kontrol dışına çıkma riskini de beraberinde taşımaktadır. Tocquevilleci paradoks tam da burada devreye girmektedir: Reformun kendisi, rejim için dönüşü olmayan bir sürecin fitilini ateşleyebilir.</p><h2>ANLATI GERÇEKLİĞİN ÖNÜNDE NE KADAR DAYANABİLİR? </h2><p>Tarih bize şunu öğretmektedir: Büyük güçlerin “şerefle çekilme” operasyonları, kısa vadede başarılı anlatılar üretebilir. Ama bu anlatıların ömrü, geride bırakılan düzenin ömrüyle doğru orantılıdır. Vietnam’da Saigon 1975’te düştü; Afganistan’da Kabil 1992’de. Anlatı ne kadar güçlü kurulursa kurulsun, gerçeklik önünde sonunda kendini dayatmaktadır.</p><p>ABD şu an düşünce kuruluşlarında senaryolar üretmekte, arabulucular arasında mesajlar gidip gelmektedir. Bir “zafer” anlatısı inşa edilecektir — muhtemelen Hameney’nin öldürülmesi, nükleer programın geriletilmesi ve İran’ın “dize getirilmesi” üzerinden kurgulanacak bir anlatı. Ama tarihsel kıyaslamalar, bu anlatının gerçekliğin önünde ne kadar tutunabileceği konusunda son derece mütevazı bir tablo sunmaktadır.</p><p>8 Nisan 2026’da Pakistan arabuluculuğuyla başlayan ateşkes sürecinde Trump, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını kırmızı çizgi belirledi. Bu, ABD’ye ekonomik baskılar ve seçim vaatleri nedeniyle “şerefli çıkış” yapma fırsatı sunuyor. Boğaz’ın açılması, küresel ekonomiyi kurtaran bir “zafer” olarak pazarlanarak operasyonları sonlandırmak için bahane oluşturabilir. Ancak İran›ın 10 maddelik ağır şartları ve İsrail›deki muhalefet, bu planı zora sokabilir.</p><p>Savaştan şerefle çıkmak mümkündür. Ama şeref, söylemde değil, geride bırakılan düzenin sağlamlığında sınanır ve o sınav henüz gelmedi.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/10/66103d65-o84e1tv1h2wu50bfta63.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Jeopolitik kırılmalar ve Türk dünyası </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ainur Nogayeva/Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Rusya–Ukrayna Savaşı beşinci yılındayken, ABD/İsrail–İran Savaşı da ilk ayını geride bıraktı Dünya, “Bu bölgesel çatışmalar, tekrar milyonlarca kişinin öldüğü bir topyekun savaşa evriliyor mu?” sorusu ile diken üstünde iken, tüm devletlerin konfor alanından çıkıp yeni bir arayış içine girdiğini görüyoruz. Bir yandan, olası topyekun savaşı önlemek, diğer yandan ise filler tepişirken ezilmek istemeyen çimler misali bu arayış, hem askeri hem ekonomik güvenlik için kilit öneme sahiptir. Farklı askeri ittifaklara dahil olan Türk devletlerinin ise ortak bir vizyona sahip olduğunu görüyoruz. </p><h2>TAMAM MI DEVAM MI? </h2><p>Orta Doğu’daki gelişmeler ABD ve İran’ı stratejik bir ikileme sürüklüyor. İsrail, ABD’nin bölgeye yığdığı askeri güçten yararlanarak genişleme hedeflerini sürdürmek için farklı stratejik hamleler geliştiriyor. Ancak bu politikaların ABD’nin ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiği, Trump’ın bazı destekçileri dâhil birçok uzman ve ABD’de protesto eden kesimler tarafından sorgulanılıyor. Bu nedenle Trump’ın çelişkili açıklamaları, krizin maliyeti büyürken bir “onurlu çıkış” arayışına işaret ediyor. Zira kriz büyüdükçe faturayı ABD dahil tüm dünya ülkeleri ödüyor. </p><p>İran ise, komşuları İrak ve Libya yönetimlerinin ABD’ye karşı tutumlarından ders alarak haklı olarak ona güvenmiyor. Sahip olmadığı halde kitle imha silahları var diye işgal edilen Irak’ın yanı sıra, geliştirdiği nüklerden vazgeçen ve müzakere yoluna giden Kaddafi’nin akıbeti burada en çok konuşulanlardandır. </p><h2>TÜRK DEVLETLERİ TEMKİNLİ</h2><p>Trump, Kuzey Kore lideri ile 2018’de buluştuğunda onu övmüş, nükleer gelişimine itiraz etmemişti. Yıllardır Irak ve İran’ın yanı sıra ABD’nin “şer ülkeler” listesinde yer alan Pyongyang birkaç gün önce ABD menziline ulaşabilecek yeni bir füze motoru testi gerçekleştirdi. </p><p>“Ot yeriz ama nükleere sahip oluruz” diyen Pakistan ise, günümüzde tek nükler güç İslam ülkesi konumundadır. Uzmanlar, gün geçtikçe nükleerin “tek güvenli liman” olarak görüldüğünden buna sahip olmayanların nükleer edinmesine teşvik edildiği konusunda hemfikirler.  </p><p>SSCB döneminde sahip olduğu nükleer silahtan vazgeçen Ukrayna’nın savaşa maruz kalması bu coğrafyada soğuk duş etkisi yaratmıştı. 1991’de “ikinci nükleer güç”, İslam ülkelerince alkışlanan Kazakistan ise ABD, Rusya ve Çin’in baskısı ve garantörlüğünde elindeki nükleerden vazgeçmiş ve bu sefer ABD tarafından “barışçıl ülke” olarak sürekli övülmüştü. </p><p>Küresel belirsizlikler karşısında Türk dünyası, TDT çatısı altında stratejik bir kenetlenme yaşıyor. Mart (İstanbul) ve Nisan başındaki Bakü görüşmelerinden sonra, Mayıs’ta liderlerin&nbsp;Türkistan’da bir araya gelmesi ve enerji güvenliği, Orta Koridor, ticaret yollarının korunması gibi hayati konularda ortak bir duruş sergilenmesi bekleniyor.</p><h2>YENİ İTTİFAK ARAYIŞLARI </h2><p>Uluslararası ortamda dengeler bozulduğunda krizler oluşur, bu krizler esnasında dengenin tekrar sağlanması için iki yol gösterilir: Biri devletlerin kendi iç potansiyellerini güçlendirmek, ikincisi ise ittifaklar kurmaktır. </p><p>Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nı açma konusunda destek vermeyen müttefiklerini eleştirerek NATO’dan çıkma tehdidinde bulunması ittifakın kırılganlığına işaret etti. Türkiye için NATO önemli olsa da NATO dışı bir aktörün (örneğin İsrail) saldırısı durumunda ittifakın Türkiye’yi savunmayacağı açıktır. Nitekim bazı İsrailli yetkililerin Türkiye’yi “ikinci İran” olarak nitelemesi de dikkat çekicidir.</p><p>Bu nedenle NATO kısa vadede dağılmasa bile, ciddi bir krizde Türkiye için güvence sunmayabilir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “İslam dünyası uyanıyor” söylemi daha anlamlı hale gelmektedir. Türk devletleri arasında savunma iş birliğinin derinleştirilmesi (ortak eğitim, personel değişimi ve tatbikatlar) bu çerçevede stratejik bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.</p><p>Daha geniş ölçekte ise Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi askeri kapasitesi yüksek ülkelerin oluşturabileceği bir güvenlik çekirdeği tartışılmaktadır. Ancak Türkiye-Azerbaycan-Pakistan arasında düzenlenen “Üç Kardeş” tatbikatları gibi güvenlik iş birliği örneğine rağmen yine de Azerbaycan ile Türkistan ülkelerinin farklı jeopolitik çıkarlar ve çok yönlü siyasetleri dolayısıyla kısa vadede TDT dışında askeri bir kurumsallaşmaya mesafeli duracağı söyleyenebilir.</p><h2>EKONOMİK ARAYIŞ</h2><p>Türkistan ülkeleri, Körfez ülkeleri dahil birçok oyuncuyla 5+1 zirveler  yapmış, yatırım vaadleri almış, ama günümüz jeo-ekonomik koşulları altında Orta Doğu’da halkın yakıt kuyruğuna girmesi, ülkeleri yeni arayışlara sevkediyor. </p><p>ABD’nin en büyük rakibi Çin ise kendisini ekonomik açıdan “güvenli refah adası” olarak tanımlıyor. (Martın sonunda iki Forumda küresel ticari devleri ülkesinde misafir etmişti.) Trump ve çevresi, söylemlerle piyasaları hareketlendirerek kısa vadeli karlar peşinde koşarken uzun vadede kaybettiklerinin farkında değiller. ABD, Hürmüz boğazı krizinde tıpkı Venezuela operasyonundan sonra olduğu gibi Çin’in zarar göreceğini düşünürken, Pekin’in bir yandan enerji tedarikinde kara bağlantılarına ağırlık verirken, diğer yandan olası petrol krizinde tekrar kömüre dönebileceği, ayrıca “beyaz petrol” olarak adlandırılan nadir elementlerinin büyük çoğunluğunu elinde tuttutuğu da unutulmamalıdır. </p><p>Küresel ölçekte “kimin kime bağımlı olacağı” tartışmaları sürerken, başta Türk devletleri olmak üzere orta ölçekli ülkelerin bu denklemi giderek daha iyi okuduğu görülmektedir. Bu aktörler, krizlerin yalnızca risk değil aynı zamanda yeni fırsatlar da barındırdığını kavramaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/10/5961aeb9-ebfuxs0hzcamjaapr518rm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital köyün yeni muhtarı: Algoritmalar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Nisan ayının tazeliğiyle uyanan tabiat, insanoğluna her bahar yeni bir diriliş müjdeler. 2026 yılının bu ilk baharında penceremizden giren rüzgâr kadar gerçektir ki; artık sadece tabiatın değil, ekranların arkasındaki algoritmaların çizdiği bir bahar tasarımına uyanıyoruz.</p><p>Eskiler mahalle kültürünü anlatırken, mahallenin muhtarından, bakkalından, cami cemaatinin o birbirini kollayan ülfetinden bahsederdi. Muhtar; kimin aşının kaynadığını, kimin kapısının çalınmadığını bilen, köyü veya mahalleyi bir “insan” odağında birleştiren isimdi. Bugün ise köylerin/mahallelerin yerini, adına “Dijital Köy” dediğimiz o devasa, soğuk ve uçsuz bucaksız veri yığınları aldı. Bu köyün yeni muhtarı ise bir insan değil; satır aralarına gizlenmiş kodlar ve kullanıcı alışkanlıklarımızı bizden iyi bilen algoritmalardır.</p><h2>ALGORİTMİK KABİLECİLİK VE YANKI ODALARI</h2><p>Sosyolojik bir perspektifle baktığımızda, 2026 toplumunun en büyük açmazı “Algoritmik Kabilecilik”tir. Eskiden kabileler ortak inançlar, coğrafi yakınlıklar ve gelenekler etrafında toplanırdı. Bugünün dijital dünyasında ise algoritmalar bizi “benzerlerimizle” bir araya getirirken, “öteki” ile olan bağımızı tamamen koparıyor.</p><p>Siz sosyal medyada bir fikri beğendiğinizde, dijital muhtarınız size hemen o fikrin on katı fazlasını getiriyor. Böylece insan, kendi doğrularının içine hapsolmuş bir “Yankı Odası” mahkûmuna dönüşüyor. Karşı mahallede ne konuşulduğunu, o insanların hangi dertlerle dertlendiğini bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi, algoritmaların bizi beslediği ön yargılarla, tanımadığımız bir “öteki”ne karşı dijital siperler kazıyoruz. Bu, toplumun dokusunu bir arada tutan “sosyal yapıştırıcının” kuruması anlamına geliyor.</p><h2>MAHREMİYETİN VE İRADENİN SESSİZ İSTİLASI</h2><p>Geleneksel muhtarın mahalleliyi tanıması bir zamanlar emniyet vesilesiydi. Fakat bugünün dijital muhtarı, bizi denetlemek ve yönetmek için tanıyor. Tüketim alışkanlıklarımızdan siyasi tercihlerimize, hatta bahar mevsiminin kalemimize yansıttığı neşeli ruh halimize kadar her şey bir “veri” olarak işleniyor.</p><p>Buradaki asıl tehlike, insanın en temel vasfı olan “irade”nin devredilmesidir. Seçtiğimizi sandığımız ayakkabıdan, okuduğumuzu sandığımız habere kadar her şey aslında önümüze dijital muhtar tarafından “servis” ediliyor. Sosyolog Bauman’ın bahsettiği akışkan modernite, 2026’da algoritmaların kabında şekil alan bir topluma dönüştü. İnsan artık özne değil, algoritmanın beslediği bir nesne konumuna itiliyor.</p><p>Peki, bu dijital vesayetten kurtulmak mümkün mü?</p><p>Medeniyetimiz, her zaman “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla hareket etmiştir. Bugün ise “İnsanı koru ki hakikat yaşasın” dememiz gereken bir noktadayız. Algoritmaların bizi hapsettiği o dar kalıpları kırmak, karşı mahalledeki kardeşimizin elini tutmak, ekrana değil insana bakmak zorundayız.</p><p>2026’nın bu Nisan sabahında, dijital köyün soğuk muhtarlarına inat; sahici bir selamın, bir bardak çayın ve yüz yüze bakmanın hukukuna her zamankinden daha fazla muhtacız. Çünkü hakikat bir kod diziliminde değil, insanın kalbindeki arayışta gizlidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/9/aa7a758a-l7ete6nnhych938de3lefr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481" rel="standout" />
      <description>Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği ahlaki idealizm ile Hegseth’in temsil ettiği stratejik realizm arasındaki fark, bir görüş ayrılığından ziyade; uluslararası sistemin işleyişine dair iki farklı gerçeklik anlayışını temsil etmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın - Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Orta Doğu’da İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım ve Amerika Birleşik Devletleri ile ortak yürüttüğü İran savaşı, tüm bölgeyi adım adım daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine getirme yanında dünyayı da ciddi bir ekonomik krize sürüklemektedir. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi bazı isimlerin bu süreci American Crusade yani Amerikan Haçlı Seferi gibi ifadelerle, dini ve ideolojik bir çerçevede tanımlaması dikkat çekiyor. Bu söylemler karşısında gözler doğal olarak sürekli barış ve diyalog çağrısı yapan Hristiyan dünyanın en önemli ruhani kurumu Papalığa çevriliyor.</p><h2>PAPA SAHAYA İNEMEDİ</h2><p>Yaklaşık bir yıl önce Papa XIV. Leo adıyla göreve gelen Kardinal Robert Francis Prevost’un, çok katmanlı kimliği -İtalyan bir anne, Fransız bir baba, Amerikan doğumu ve hem ABD hem de Peru vatandaşlığı– ve tecrübesiyle kriz anlarında daha aktif ve stratejik bir rol üstlenmesi bekleniyordu. Ancak bugün gelinen noktada, bir tarafta savaşı kutsayan bir dil güç kazanırken, diğer tarafta daha çok barış ve merhamet çağrılarıyla yetinen, somut adımlardan uzak bir Vatikan profili öne çıkıyor. Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Küresel bir aktör ve evrensel bir ahlaki otorite olma iddiasındaki Papa XIV. Leo, neden daha belirgin ve etkili diplomatik girişimlerde bulunmak yerine, sözlü çağrılarla sınırlı bir liderlik sergiliyor?</p><p>Oysa Papa Leo’nun göreve geldiğindeki “barış, adalet ve diyalog” vurgusunu merkeze alan ilk mesajları ve adımları bu pasif tablonun tam aksini vadediyordu. Hatırlayalım; Papa Leo’nun papalığı, klasik anlamda pasif bir ruhani otoriteden ziyade, semboller ve diplomatik hamleler üzerinden ilerleyen “stratejik bir papalık” olarak tanımlanmıştı. Bu stratejik yönelimin ve aktif bir aktör olma iradesinin en somut göstergesi ise, ilk ziyaret durağı olarak Türkiye’yi seçmesiydi. Çünkü Türkiye’nin kriz coğrafyalarıyla kurduğu temas, güçlü arabuluculuk kapasitesi ve Doğu ile Batı arasında kurduğu jeopolitik köprü, Vatikan’ın küresel aktörlük hedefi için eşsiz bir zemin sunuyordu. O günlerde bu ziyaretle dünyaya verilen mesaj çok açıktı: Vatikan artık uzaktan ahlaki öğütler veren bir yapıdan ziyade, krizlerin merkezinde sahaya inen kararlı bir aktör olmak istiyordu.</p><p>Ancak mesele tam da burada düğümleniyor. İki yılı aşkın bir süredir İsrail’in başta Gazze olmak üzere bölgeye yönelik yürüttüğü soykırıma varan saldırılar ve ABD ile birlikte İran ekseninde yürütülen savaş, Orta Doğu’yu geniş çaplı bir savaşın eşiğine getirmiş durumda. Unutulmamalıdır ki bu çatışmalar, askeri ve ekonomik sonuçlarının ötesinde derin bir insani ve ahlaki kriz de üretmektedir.</p><h2>AMERİKAN HAÇLI SEFERİ</h2><p>Bu kriz karşısında sahada bir başka söylem daha yükseliyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, bu çatışmaları stratejik argümanlar yanında normatif ve ideolojik bir çerçeveyle anlamlandıran bir dil kullanmaktadır. Nitekim Hegseth, Amerikan Haçlı Seferi adlı eserinde günümüz jeopolitik mücadelelerini açıkça “medeniyetin hayatta kalma savaşı” olarak tanımlamakta ve bu süreci bir crusade yani “Haçlı mücadelesi” kavramıyla ifade etmektedir. Benzer şekilde medya söylemlerinde çatışmaları evil yani kötülük ile mücadele olarak çerçevelemesi, savaşın seküler bir güç rekabetinin ötesinde ahlaki ve yarı-teolojik bir düzleme taşındığını göstermektedir. Nitekim The Independent’ta yer alan analizlerde Hegseth’in Orta Doğu’daki çatışmaları açık biçimde dini bir çerçevede ele aldığı, kutsal metinlere atıf yaptığı ve savaşı inanç temelli bir mücadele olarak sunduğu belirtilmektedir; bu söylem bazı yorumcular tarafından çatışmanın “İsa ile Muhammed arasında bir mücadele” şeklinde kodlandığı yönünde eleştirilmiştir.</p><p>Bu perspektifte savaş, sıradan bir güç mücadelesi olmaktan çıkarak, Hristiyan kutsal metinlerinde temellenen ilahi iyilik ile kötülük güçleri arasındaki kozmik mücadele olarak zihinlere kazınır. Hegseth’in bu yaklaşımı, Evanjelik Hristiyanlığın belirli yorumlarında görülen ve Grace Halsell’in Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak (Forcing God’s Hand) adlı çalışmasında ayrıntılı biçimde analiz ettiği, insan eliyle ilahi kehanetleri hızlandırma düşüncesiyle doğrudan ilişkilidir. Halsell’a göre bu anlayışta Orta Doğu’daki çatışmalar, jeopolitik süreçleri aşarak; Tanrı’nın planını gerçekleştirecek eskatolojik bir senaryonun parçası olarak görülür. Bu çerçevede Hegseth gibi isimlerin söylemleri ile Donald Trump döneminde güç kazanan evanjelik siyasi hat birleştiğinde, İsrail merkezli gerilimler ve İran eksenli çatışmalar yalnızca stratejik düzlemle sınırlı kalmayıp; aynı zamanda bu tür teolojik kodlamalar üzerinden politik karar alma süreçlerini doğrudan etkileyen bir ideolojik zemine dönüşmektedir.</p><p>Böyle bir zeminde güç, askeri kapasite yanında kutsal referanslar üzerinden üretilen ideolojik meşruiyetle de tahkim edilmektedir. Hristiyan kutsal metinlerine yapılan atıflar, savaş ve siyasal hamleleri inanç üzerinden meşrulaştırırken, dini söylem doğrudan jeopolitik bir araç haline gelmektedir.</p><h2>TURNUSOL KAĞIDI: ABD-İRAN SAVAŞI</h2><p>Peki bu tablo karşısında Papa XIV. Leo nerede durmaktadır? Papa konuşmalarında sürekli barış çağrıları yaparak merhamet üzerine vurgu yapmakta ve göçmenlere karşı adaletli davranma çağrısında bulunmaktadır. Ama maalesef hepsi bu. Papa Leo’nun bu söylemleri somut bir arabuluculuk girişimine, çok taraflı diplomatik bir inisiyatife ya da savaşan tarafları zorlayacak stratejik hamlelere dönüşmemektedir. Bu nedenle Papa’nın temsil ettiği evrensel ahlak söylemi, sahada etkili bir karşı güç üretmediği ölçüde, kutsal referanslarla güçlenen ideolojik meşruiyet karşısında giderek daha edilgen bir konuma itilmektedir.</p><p>Bu durum, Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği normatif söylem ile uluslararası sistemin pratik güç ilişkileri arasındaki yapısal boşluğu daha görünür hâle getirmektedir. Ahlak, eyleme dönüşmediğinde yalnızca iyi niyetli bir temenniye indirgenir. Oysa Papa XIV. Leo’nun papalığı, tam da bu tür krizlerde aktif rol alması beklenen bir model üzerine inşa edilmişti. Türkiye ziyaretiyle verilen mesaj, Vatikan’ın kriz coğrafyalarında görünür ve etkili bir aktör olacağı yönündeydi. Bu bağlamda Amerika-İran gerilimi, Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği yeni papalık modelinin gerçek kapasitesini ortaya koyan bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.</p><p>Bu nedenle bugün ortaya çıkan tablo, basit bir yetersizlikten ziyade; küresel aktör olma iddiası ile kriz anındaki pasiflik arasındaki yapısal çelişkiye işaret etmektedir. İşin daha çarpıcı olan tarafı ise şudur: Bir tarafta savaşı kutsal referanslarla meşrulaştıran bir dil, diğer tarafta savaşı durduramayan bir merhamet söylemi…</p><p>Modern uluslararası ilişkilerde devletler çoğu zaman ideal olanın yerine mümkün olanı tercih eder. Bu nedenle Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği ahlaki idealizm ile Hegseth’in temsil ettiği stratejik realizm arasındaki fark, bir görüş ayrılığından ziyade; uluslararası sistemin işleyişine dair iki farklı gerçeklik anlayışını temsil etmektedir.</p><h2>ASIL MESELE NE SÖYLEDİĞİ DEĞİL, NE YAPMADIĞIDIR</h2><p>Peki Papa neden hâlâ sadece “konuşan” bir lider olarak kalıyor? Eğer Vatikan gerçekten küresel bir güç olmak istiyorsa, bu yalnızca sembollerle ve iyi niyet çağrılarıyla mümkün değildir. Somut diplomasi, çok taraflı girişimler ve kriz dönemlerinde net pozisyonlar gerektirir. Örneğin; Türkiye gibi arabulucu kapasitesi yüksek ülkelerle aktif diplomatik platformlar oluşturmak, bölgesel aktörleri bir araya getiren somut barış girişimlerine liderlik etmek ve savaşın taraflarına karşı açık ve dengeli bir siyasi baskı dili geliştirmek…</p><p>Söz konusu dönüşüm gerçekleşmediği takdirde Papa XIV. Leo’nun papalığı; ahlaki otorite ile politik etki arasındaki bağın koptuğu, Vatikan’ın ise güçlü ama etkisiz bir retoriğe hapsolduğu bir dönemin sembolü hâline gelebilir. Bugünün dünyasında çifte standartlardan kurtulmanın yolu, ahlaki söylemi somut eylemle tamamlamaktan geçmektedir. Şayet Papa XIV. Leo bu stratejik adımı atamazsa, tarihe küresel bir aktör olma fırsatını yakalayan ancak bu potansiyeli gerçeğe dönüştüremeyen bir lider olarak geçme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Zira gelinen noktada asıl mesele, Papa XIV. Leo’nun ne söylediği değil, ne yapmadığıdır!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/9/9c54b53e-a57wowgru5us3oba6rxxf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden bu kadar somutlaştı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123" rel="standout" />
      <description>Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında mart ayı sonunda gerçekleştirilen temaslar, yalnızca diplomatik bir girişim değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik ve istikrar mimarisinin şekillenmekte olduğuna işaret etmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bugün küresel sistem, derin ve kırılgan bir krizin eşiğinde bulunmaktadır. Küresel dengelerin bir anlamda Hürmüz’de şekillenmeye başladığı, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin son derece hassas bir noktaya ulaştığı bu süreçte, İsrail’in Türkiye’yi Orta Doğu’da sınırlama eğilimi yalnızca güncel siyasi gerilimlerle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu yaklaşım, bölgesel güç mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkan yapısal bir kaygının yansımasıdır. </p><p>Bu kapsamda akıllar gelmesi gereken ilk sahne 2024 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada iki kritik harita üzerinden bölgeye dair stratejik vizyonunu ortaya koymasıdır. Bunlardan ilki, Hindistan’dan Orta Doğu ve İsrail üzerinden geçecek lojistik bir hattı öngören “bereket”  yazan; diğeri ise İran, Irak ve Suriye’yi siyah renkle göstererek “lanetli” olarak tanımladığı haritadır. Bu iki harita birlikte okunduğunda, İsrail’in bölgeyi hem ekonomik koridorlar hem de güvenlik eksenli ayrışmalar üzerinden yeniden kurgulama arayışı açıkça görülmektedir. Bu tarihten itibaren gelişen süreçte, Orta Doğu’da Türkiye’nin istikrar odağında daha güçlü ve görünür adımlar attığı dikkat çekmektedir. Peki ama İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden kendini bu kadar somutlaştırdı?</p><h2>İSRAİL’İN ALT METİNLERİNİ OKUMAK </h2><p>İlk olarak, 2025 yılında İsrail’de Nagel Komitesi’nin savunma bütçesi ve güvenlik stratejisine ilişkin yayımladığı son raporda, İsrail’in Türkiye ile doğrudan bir çatışma ihtimaline karşı hazırlıklı olması gerektiği yönünde ifadelerin yer alması dikkat çekicidir. Bu tespit, İsrail’in orta ve uzun vadeli güvenlik planlamasında bölgesel istikrarsızlaştırma politikası karsısında Türkiye’yi odağa aldığı stratejik bir değişken olarak konumlandığını göstermektedir. </p><p>İkinci olarak, Yunanistan–GKRY hattı üzerinden kurulan iş birlikleri ve Doğu Akdeniz merkezli ittifak arayışları yalnızca enerji politikalarıyla sınırlı değildir. Bu girişimler aynı zamanda Türkiye’nin artan jeopolitik etkisini dengelemeye yönelik daha geniş ölçekli bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır. İsrail’in bu eksende geliştirdiği yaklaşım, klasik bir ittifak kurma refleksinden öte, Türkiye’nin “merkez ülke” olma potansiyelini sınırlamaya yönelik bir çevreleme pratiğine işaret etmektedir. Üçüncü olarak ise Haaretz’te yer alan analizlerde Türkiye, artık klasik bir bölgesel aktör olarak değil, özellikle Suriye sahasında oyun kurucu ve belirleyici güç olarak konumlandırılmakta analizi dikkatle okunmalıdır. </p><h2> TÜRKİYE MERKEZLİ GÜVENLİK İNŞASI </h2><p>Esasında Türkiye bu tabloya karşı farklı bir dış politika okuması geliştirmektedir. Türkiye’nin dış politikadaki proaktif  arabulucu yaklaşımı, siyasal kültürü, tarihsel derinliği ve sahayı doğru okuma kapasitesini birleştiren bir stratejik yaklaşımı söz konusudur. Böylesine karmaşık ve çok katmanlı bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin temel hedefi, savaşları derinleştirmek değil; aksine istikrarı derinleştirmektir. Bu açıdan, sınırları belirlenmiş, yönetilebilir ve istikrara açık bir düzenin inşası Orta Doğu için elzemdir. Bu çerçevede Türkiye’nin proaktif arabuluculuk yaklaşımı dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım içerisinde, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarına karşı alternatif bir denge alanı oluşturulmak istenirken, daha ilk aşamada ABD–İran–İsrail Savaşı önlenmeye çalışılmıştır. Hatta İstanbul’da bir müzakere zemininin kurulması için çok taraflı ve çok katmanlı diplomatik çağrılar yapılmıştır. Nitekim bu çabanın temel amacı yalnızca bölgesel istikrarı sağlamak değil; aynı zamanda yaklaşık 8 milyar insanı doğrudan etkileyebilecek küresel bir krizin önüne geçmekti.</p><p>Bununla bağlantılı olarak, son dönemde Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında mart ayı sonunda gerçekleştirilen arabuluculuk görüşmeleri son derece dikkat çekicidir. Bu temaslar, yalnızca diplomatik bir girişim değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik ve istikrar mimarisinin şekillenmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi de bu süreci destekleyen temel unsurlardan biridir. 2016–2020 dönemine kıyasla 2021–2025 döneminde yaklaşık yüzde 100’ün üzerinde artış kaydedilmiştir. </p><h2>MÜHİM OLAN SİSTEM DEĞİL İSTİKRAR KURMAK </h2><p>Bugün Türkiye, Libya’dan Ukrayna’ya, Somali’den Azerbaycan’a kadar geniş bir coğrafyada savunma sanayii iş birlikleri geliştirmiş; aynı zamanda Avrupalı aktörlerle dahi ortaklıklarını derinleştirmiştir. Bu tablo, Türkiye’nin yalnızca askeri kapasitesini değil; aynı zamanda diplomatik etkinliğini de artıran bir caydırıcılık–istikrar dengesi yarattığını göstermektedir. Son olarak, İran–ABD–İsrail savaşı ekseninde Orta Doğu’da ortaya çıkan tablo, ABD’nin ne dostlarını ne de müttefiklerini tam anlamıyla koruyamadığının görünür olduğudur. Özellikle İran tarafından bir F-15’in hedef alınarak düşürülmesi, ABD’nin uzun süredir “dokunulmaz” olarak kabul edilen havadaki askerî üstünlük algısının da sorgulanmasına neden olmuştur. 2003 Irak müdahalesinden bu yana geçen yaklaşık 23 yılın ardından yaşanan bu gelişme, bölgesel güç dengelerinde önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Orta Doğu’da yeni bir düzen ve yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmakta olduğu görülmektedir. Bu yeni süreç, bölge ülkelerinin güvenliklerini dış aktörlere bağımlı olmadan, kendi öz kaynakları ve iş birliği mekanizmaları üzerinden inşa etme ihtiyacını da beraberinde getirmektedir.</p><p>Ancak burada asıl kritik mesele, sistem belirleyiciliğinden ziyade istikrar belirleyiciliğidir. İran–ABD savaşında görünmezlik kazanmaya çalışan İsrail’in, Gazze ve Lübnan’da sürdürdüğü sivil odaklı saldırılar, istikrarsızlaştırıcı politikaları Suriye sahasına taşıma eğilimi, yayımlanan haritalar ve söylemler üzerinden açıkça kendini göstermektedir. Sonuç olarak Türkiye, değişen uluslararası sistemde yalnızca güç üreten değil; bu gücü istikrar, denge ve düzen inşası için kullanan bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle Türkiye, Orta Doğu’da yeni dönemin sistem kurucusundan çok istikrar kurucusu olma iddiasını güçlendirmektedir. Çünkü sistemler değişir; ancak istikrar, her sistemin merkezinde yer alır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812478" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp" data-title="Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası" data-url="/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp" data-title="Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?" data-url="/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/8/b93f8417-8sdazw833t9m68pysu2i8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın yeni dili: Netanyahu’dan Trump’a yalan, algoritma ve hakikatin kuşatılması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti</strong></p><p><br></p><p>7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımla birlikte dünya, yalnızca yeni bir savaşın değil, savaşı algılama biçimimizin de köklü biçimde değiştiği yeni bir dönemin içine girdi. Soykırıma uğrayan yalnızca Gazze halkı değildi; küre üzerinde ağlarla birbirine bağlı milyarlarca insan da İsrail’in vahşetini telefonlarından, tabletlerinden ve televizyon ekranlarından anbean izleyerek bu yıkımın, bu soykırımın tanığı hâline geldi. Bu tanıklık, insanı ister istemez bir sorumluluğa, bir vicdana ve bir taraf tutma hâline soktu. Tam da bu yüzden İsrail ve ABD, insanlığın hakikatin ve hakkın yanında saf tutmasını, insanın izzetine ve onuruna aykırı olan bu zulme karşı yükselen vicdanî tepkiyi dahi denetim altına almak için, soykırımı yalnızca Gazze’de yürütülen bir yıkım olarak bırakmadı; onu tüm küreye yayılan, bütün insanlığın bilincini, algısını ve dimağını kuşatan yeni bir bilinç ve algı savaşına da dönüştürdü.</p><p>Şimdi aynı tablonun başka bir versiyonunu, 28 Şubat 2026’dan itibaren ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaşta da görüyoruz. İran’a açılan bu savaşın somut bir gerekçesi olmadığı gibi, neyin amaçlandığı ve kapsamının ne olduğu da belirsizdir. Bir devlet, başka bir devleti tehdit olarak gördüğünü söyleyerek hukuksuz, sebepsiz, ölçüsüz ve amaçları dahi belirsiz keyfî bir askerî saldırı başlatamaz; ilk hedefler arasında okullar ve masum çocuklar yer alamaz; ama bütün bu hukuksuzluklar, saldırıyı gerçekleştiren taraf ABD ve İsrail olduğunda sanki olağan ve meşruymuş gibi sunulabiliyor. İşte burada da mesele yalnızca askerî bir çatışma değildir. Burada asıl mesele, savaşın nasıl anlatıldığı, katliamı yapanların kendilerini nasıl konumlandırdığı, savaşın nasıl pazarlandığı, nasıl meşrulaştırıldığı ve nasıl bir algı yönetimi içine yerleştirildiğidir. Bir başka ifadeyle, artık savaş yalnızca sahada değil; bilinçlerde, algılarda, psikolojide, ekranlarda, ağlarda ve dolaşıma sokulan anlatılarda da yürütülmektedir.</p><h2>SOYKIRIM FAİLLERİNDEN MAĞDUR ÇIKARAN ANLATI</h2><p>Bu yeni savaş düzeninin en görünür iki figürü Benjamin Netanyahu ile Donald Trump’tır. Netanyahu, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürütülen soykırımı yalnızca askerî araçlarla sürdürmedi; onu aynı zamanda dil ve söylem yoluyla, haberlerle, dijital platformlarla, sinemayla, algoritmayla ve küresel kültürel etki ajanları ve ağlarıyla meşrulaştırmaya çalıştı. Netanyahu bu söylemleri özellikle uluslararası basın aracılığıyla verdi. Onun açıklamalarına baktığınızda, soykırımı yapanın İsrail değil Hamas olduğu; Gazze’deki yıkımın, açlığın ve ölümün sorumlusunun yine Hamas olduğu; İsrail’in ise güya Filistinlileri Hamas’tan kurtarmak için orada bulunduğu yönünde tersyüz edilmiş, akıl ve ahlâk dışı bir anlatıyla karşılaşırsınız. Üstelik burada söz konusu olan yalnızca bir söylem çarpıtması da değildir. Fail mağdurun yerine geçmekte, saldırgan kurtarıcı gibi sunulmaktadır.</p><p>Şimdi aynı mantığın Trump tarafından İran savaşında devralındığını görüyoruz. Fakat bu kez dil daha da dijital, daha da performatif, daha da gösteri merkezli. Trump’ın İran savaşı boyunca kullandığı dil; hedefi ve gerekçesi sürekli yer değiştiren, tehdit ile pazarlık arasında gidip gelen, ciddiyet ile şov arasında savrulan bir dildir. Bir gün enerji güvenliği, bir gün caydırıcılık, bir gün hızlı zafer, başka bir gün müzakere, ardından yeniden tehdit. Bu tablo, savaşın sabit ve tutarlı bir stratejiye değil; Trumpizmin narsist, bencil, dağınık, çelişkili ve gösteri odaklı siyaset tarzına göre kurulduğunu göstermektedir.</p><h2>AMBALAJLANARAK DİJİTAL TÜKETİME SUNULAN SAVAŞ</h2><p>Ama Trump’ın burada asıl belirleyici yönü, yalnızca ne söylediği değil, savaşı nasıl sunduğuydu. Beyaz Saray ve Pentagon’un İran savaşı için ürettiği içeriklere baktığınızda, artık klasik devlet propagandasının sınırlarının aşıldığını açıkça görüyorsunuz. Beyaz Saray’ın sosyal medya hesaplarından paylaşılan içeriklerde İran savaşı, adeta bir oyun, bir eğlence, bir dijital gösteri gibi sunuldu. Katledilen 160 İranlı kız çocuğu, sanki ABD halkının kazandığı bir zaferin parçasıymış, bir başarı hikâyesine dönüşmüş gibi servis edildi; Hollywood yıldızları da bu katliam sürerken yüce kral Trump’ın Amerika’sını yücelten birer figür hâline getirildi. Call of Duty görüntüleri, SpongeBob, Iron Man, Superman, aksiyon filmi estetiği, yüksek tempolu müzik, kısa klipler, zafer duygusu, sosyal medya ritmi, görüntü bombardımanı… Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Burada savaş anlatılmıyor; savaş paketleniyor. Açıklanmıyor; satılıyor. Meşrulaştırılmıyor; dijital dolaşıma uygun, tüketime hazır bir ürüne dönüştürülüyor. İnsan ölümü, masum çocukların katledilişi, yıkım, korku ve bölgesel felaket; ekran başında tüketilecek bir eğlence formuna çevriliyor, oyunlaştırılıyor ve çarpıcı, etkili kısa video dili içinde yapay bir dijital zafer duygusuyla görünmezleştiriliyor. Böylece savaşın hakikati geri çekiliyor; geriye, algoritmaların sevdiği hız, etki, parıltı ve sahte bir üstünlük hissi kalıyor.</p><p>Ancak bütün bu dijital paketleme, yalan ve zafer estetiği, Trump’ın savaşı ülke içinde ve dışında kolayca meşrulaştırabildiği anlamına gelmiyor. Kamuoyu verileri, İran savaşının Amerikan toplumunda güçlü ve otomatik bir rıza üretmediğini gösterdi. Hatta 28 Mart’ta ülke sathına yayılan “No Kings” protestoları, savaşın ve Trumpçı siyaset tarzının aynı anda sorgulandığını ve eleştirildiğini de ortaya koydu. Amerika halkı “Krallara Hayır” diyerek yalnızca bir savaşa değil, Trump’ın yalanlarına, Trumpizme ve kurumsal sınırları aşan iktidar iştahına da itiraz etmektedir.</p><h2>ORTAK VİCDANI KORUMAK ZORUNDAYIZ</h2><p>Bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca Gazze’deki soykırım ya da İran savaşı değildir. Asıl mesele, yalanın hakikatin yerine geçirilmesi, savaşın gösteriye dönüştürülmesi ve insan vicdanının algoritmalar arasında, yapay zekâ ile üretilmiş sahte videolarla kuşatılmasıdır. Fakat bütün bu dijital yağmalamaya, bütün bu manipülasyona ve yalan mimarisine rağmen İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım insanlığın belleğinden ve vicdanından silinemedi, silinemeyecek de. İsrail, insanlığın kalbinde kendisine ayrılan son merhamet kırıntısını da tüketti. Şimdi ise sıra, Amerika’nın kurduğu yalan imparatorluğunun çözülmesindedir. Çünkü artık insanlar dijitalde gördüklerine değil; kendisine, kalbine ve vicdanına inanıyor. Eğer bu yeni düzene karşı hakikati, adaleti ve insan onurunu yeniden savunamazsak, gelecekte yalnızca şehirler değil; insanlığın ortak vicdanı da harabeye dönecektir.</p><p>Emin olalım: İsrail, insanlığın vicdanında nasıl çoktan mahkûm edildiyse, Amerika’nın yalan imparatorluğu da aynı feraset ve basiretle çökecektir!.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/8/97be6c17-nxogdwjs32cn4mjzhugus.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sniper tepelerinden mahkeme salonlarına: Saraybosna Kuşatması'nın yargı yolculuğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şeyda Sultan Demirtaş - Araştırmacı, Balkan Çalışmaları</strong></p><p><br></p><p>Geçtiğimiz aylarda kamuoyuna yansıyan ve Bosna Savaşı sırasında “eğlence için” Saraybosna’ya keskin nişancılık yapmaya giden İtalyanlar olduğu iddiası üzerine Milano Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma, Saraybosna Kuşatması sırasında bazı yabancı sivillerin şehre gelerek sivilleri hedef aldığı iddiasını yeniden gündeme taşıdı.</p><p>İddialar ilk olarak 2000’li yıllarda ICTY’de görülen davalardaki tanık ifadelerinde kendine yer edinmişti. Mahkeme kararlarının merkezinde kanıtlanmış bir olgu olmamasına rağmen bu durum kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarmıştı. Özellikle o dönem basında “İnsan Safarisi”, “İnsan Avı”, “Saraybosna Safarisi” olarak da adlandırılan bu fiiller, tarihsel bir trajedinin çok ötesinde uluslararası ceza hukuku bakımından da çok önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor şimdilerde. Çünkü söz konusu eylemlerin hukuki niteliğinin tartışmalı olduğu şüpheye yer bırakmayan bir gerçek olarak karşımıza çıkarken bu fiillerin uluslararası ceza hukuku bakımından gündeme getirdiği sorular da kayda değerdir.</p><h2>“AYIRT ETME” İLKESİNİN İHLALİ</h2><p>Özellikle İtalya’nın, kendi vatandaşları hakkında çatışma bölgesinde işlenen fiiller nedeniyle soruşturma başlatması, suçun niteliği ve yargı yetkisi bakımından çok katmanlı bir hukuki değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Saraybosna Kuşatması, uluslararası insancıl hukuk açısından silahlı çatışma niteliği taşıyan bir bağlamda gerçekleşmiştir. Bu çerçevede sivillerin kasten hedef alınması uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olan “ayırt etme” ilkesinin yani çatışmada sivil nesneler ile askeri nesnelerin, sivil kişiler ile askeri kişilerin birbirinden ayrı tutulması ve tarafların da operasyonlarını doğrudan askeri hedeflere yönetmesi temel prensibinin açık bir ihlalini oluşturmuştur.</p><p>1864 tarihli ilk Cenevre Sözleşmesinde net olmayan bu ayrımın 1977 tarihli Ek Protokol’de açık ve bağlayıcı biçimde düzenlenmiş olması, silahlı çatışma hukukunun salt yaralıların korunmasına odaklanan insancıl yaklaşımından, çatışmanın yürütülüşünü sınırlandıran normatif bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Bu dönüşümle birlikte taraflar artık yalnızca savaş dışı kalanları korumakla değil, saldırılarını yöneltirken siviller ile askerî hedefleri her durumda ayırt etmekle yükümlü kılınmış; böylece sivillere yönelik kasıtlı saldırılar hukuken münferit ihlal olmaktan çıkıp doğrudan uluslararası suç niteliği kazanmıştır.</p><h2>FAİL ASKER OLMASA DA SAVAŞ SUÇU SAYILACAK</h2><p>Bu çerçevede sivillerin bilinçli biçimde hedef alındığı hatta faillerin turistik bir geziye katılmışçasına çatışma bölgesine gelip burada sivil nüfusu bilinçli bir şekilde hedef aldığı bir olayda faillerin resmi asker olup olmaması onun bir savaş suçlusu olduğu gerçeğini değiştirir mi? Uluslararası ceza hukuku burada şu soruyu sorar: Sivilleri bilinçli olarak hedef alan bu bireylerin eylemleri ile silahlı çatışma arasında gerekli bağlantı var mıdır? Şayet bu sorunun cevabı evet ise fail resmi asker olmasa bile savaş suçu sorumluluğu doğacaktır. Cevap hayırsa o zaman kişinin savaş suçundan hüküm giymesi beklenemeyecektir.</p><p>Bununla birlikte bu konuyu yalnızca bu bağlamla sınırlamak doğru olmaz. Çünkü eğer söz konusu fiiller, kuşatma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilirse başka hukuki sonuçları doğuracaktır. Söz konusu fiillerin kamuoyunda korku yaratmaya yönelik gerçekleştirilmesi ve sivillerin de bu bağlamda yaygın veya sistematik bir şekilde öldürülmesi insanlığa karşı suç tartışmasını gündeme getirecektir. Bu da, uluslararası ceza hukuku bağlamında sorumluluğun kapsamını ve savaş suçları ile ayrımını yeniden değerlendirmeyi gerekli kılacaktır. Bu bağlamda uluslararası ceza hukukunda belirleyici olan, eylemin tekil bir şiddet fiili olmasından ziyade, sivil nüfusa yönelen geniş ölçekli veya organize bir saldırının parçası olup olmadığıdır.</p><h2>DELİL MESELESİ</h2><p>Saraybosna Kuşatması sırasında sivillere yönelik kesintisiz ve hedefli saldırılar, daha önce uluslararası yargı mercilerince “terör kampanyası” olarak nitelendirilmiş ve savaş döneminde de “Sniper Alley” söylemi ile dünya basınında yazılı kaynaklarda kendine yer edinmiştir. Bu koşullar altında bireysel eylemlerin, daha geniş bir korku stratejisine hizmet edip etmediği sonucuna ulaşmak pek de zor olmayacaktır.</p><p>Ancak yine de belirtmek gerekir ki gerek savaş suçları bağlamında olsun gerek insanlığa karşı suç bağlamında olsun bu davalarda asıl güçlük oluşturan şey delil meselesidir.</p><p>Olayların üzerinden uzun yıllar geçmesi sebebiyle belki de söz konusu tanıkların tekrar dinlenememesi, dinlense bile tanığın hafızasının silikleşmiş olma ihtimali ya da travmatik hatırlama bozulmalarının olma ihtimali tanık beyanlarının güvenilirliğine zarar vermektedir. Ayrıca uluslararası mahkeme tutanaklarının ulusal bir mahkemede delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı yahut nasıl kullanılacağı da tartışma konusu olup azami derecede önem taşımaktadır.</p><p>Özetle ifade etmek gerekir ki; İtalya’nın açtığı dava ile yeniden gündemimize giren bu olaylar yalnızca Saraybosna Kuşatması'na ait trajik bir hatırayı bize sunmuyor, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun sınırlarını ve ulusal mahkemelerin küresel adalet içindeki yerini de hepimizin nezdinde bir kere daha tartışmaya açıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp" data-title="Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?" data-url="/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811273" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp" data-title="Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  " data-url="/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4810272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/30/146b8736-53setpsv624yiqw7o50eu.webp" data-title="Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi" data-url="/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/7/9b968668-ygv3hqxpwlpwahutfag1w.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bölgesel enerji jeopolitiğinde yeni eksen Türkiye-Suriye hattı mı olacak?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786" rel="standout" />
      <description>Türkiye halihazırda işleyen enerji altyapısı ve bölgesel bağlantıları sayesinde, Suriye’nin de denkleme dahil edilmesiyle birlikte yalnızca transit ülke olmaktan çıkarak, enerji akışının daha güvenli ve istikrarlı bölgelere yönlendirildiği merkezi bir kavşak konumuna yükselecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Ekber Kandemir - Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İran savaşının başlamasının ardından küresel enerji piyasalarında gözlemlenen fiyat hareketleri, klasik arz-talep dengesinin ötesinde, jeopolitik risklerin belirleyici olduğu bir yapıya işaret etmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol akışının ve küresel LNG ticaretinin yaklaşık yüzde 20–25’inin doğrudan etkilenmesi anlamına gelmektedir. Daha önceden çalışılmış kriz senaryoları, Hürmüz kaynaklı bir kesintinin petrol fiyatlarında kısa vadede yüzde 30 ile yüzde 70 arasında artış potansiyeli oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.</p><p>Bu çerçevede fiyat artışları fiziksel arz daralmasının yanı sıra artan risk primi, sigorta maliyetleri ve taşımacılık belirsizliklerinin bir araya gelmesiyle oluşmakta ve jeopolitik risk fiyatlaması mekanizması işlemeye başlamaktadır. Bu durum, küresel enerji sisteminin jeopolitik şoklara karşı yüksek derecede kırılgan olduğunu göstermekte ve enerji fiyatlarının jeopolitiğe dayanan bir zemin üzerinden belirlendiği yeni bir döneme işaret etmektedir. Nitekim alternatif enerji güzergâhlarının geliştirilmesi, kara temelli koridorların güçlendirilmesi ve tedarik kaynaklarının çeşitlendirilmesi artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.</p><h2>YENİ DENKLEMLER</h2><p>Yakın zamanda Atlantic Council’in ev sahipliğinde düzenlenen “ABD-Suriye Enerji” başlıklı sempozyumda ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın gündeme getirdiği yeni enerji jeopolitiği gözleri Suriye-Türkiye hattına çevirmiştir. 8 Aralık 2024 tarihinde Esed’in devrilmesi ve Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşın sona ermesi gerek ülke içi siyasal yapıyı gerekse de bölgesel güç dengelerini etkileyen önemli bir dönüm noktası olmuştur.</p><p>Bu gelişmenin ardından ortaya çıkan Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde Türkiye ve ABD’nin etkili olduğu görülmektedir. Son gelişmeler bize Suriye’deki yeniden yapılanma sürecinin siyasi ve güvenlik boyutlarına ek olarak enerji hatları ve enerji jeopolitiği açısından da yeniden şekillendiğini göstermektedir. Özellikle Suriye’nin, Doğu Akdeniz, Irak ve Körfez enerji rotaları arasında potansiyel bir geçiş alanı olması, enerji konusunda tecrübeli bir aktör olan Türkiye ve küresel bir güç olan ABD açısından Şam’ı enerji koridoru ve arz güvenliği bağlamında daha anlamlı hale getirmektedir.</p><h2>GEÇİŞ GÜZERGÂHINDAN ÇOK DAHA FAZLASI</h2><p>Türkiye, jeopolitik anlamda küresel enerji arzının yaklaşık yüzde 70’inin üretildiği Orta Doğu, Hazar ve Rusya havzaları ile tüketimin yoğunlaştığı Avrupa arasında yer almaktadır. Bu coğrafi konum, süreç içerisinde Türkiye’yi doğal bir enerji geçiş ülkesi haline getirmiştir. Bu çerçevede TANAP üzerinden yıllık 16 milyar metreküplük doğal gaz akışı sağlayan Ankara, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı ile günlük yaklaşık 1,2 milyon varil petrol taşımaktadır. Ayrıca Türk Akımı üzerinden yıllık yaklaşık 20 milyar metreküp gaz taşıyan Türkiye enerji eksenindeki kritik rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, Türkiye’nin LNG kapasitesini günlük 161 milyon metreküp seviyelerine çıkarması entegre, esnek ve çok kaynaklı bir enerji sistemi inşa ettiğini de göstermektedir. Bu boru hattı projeleri ve veriler bize Türkiye’nin sadece bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak, enerji akışını yönlendiren, fiyat oluşumuna etki edebilen ve bölgesel arz güvenliğini belirleyen bir merkez olduğuna işaret etmektedir.</p><h2>KRİTİK ÖNERİ: DÖRT DENİZ PROJESİ</h2><p>Enerji koridorları, küresel enerji güvenliği literatüründe yalnızca fiziksel altyapılar olarak değil, aynı zamanda güç projeksiyonu ve jeopolitik rekabetin araçları olarak görülmektedir. Hürmüz boğazının kapatılması sonrası artan jeopolitik gerilimler, Suriye-Türkiye hattının stratejik önemini daha görünür hale getirmiştir. Türkiye ile Suriye ekseninde şekillenen enerji koridoru tartışması, küresel enerji taşımacılığının sadece ekonomik bir faaliyet değil, doğrudan güvenlik ve jeopolitik rekabetin parçası haline geldiğini göstermektedir. Bu bağlamda öne çıkan en kritik önerilerden biri, geçmişte gündeme getirilen Dört Deniz Projesi’nin yeniden canlandırılmasıdır. Söz konusu proje, Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı kurarak Türkiye ile Suriye’yi enerji dağıtım merkezi haline getirmeyi hedeflemektedir. Türkiye’nin mevcut boru hatları altyapısı ve enerji taşımacılığındaki deneyimi ile Suriye’nin doğu-batı ve kuzey-güney eksenlerinde kesişim noktasında bulunan coğrafi konumu birleştiğinde, bu hattın Avrupa enerji güvenliği açısından alternatif ve stratejik bir can damarı haline gelme potansiyeli bulunmaktadır.</p><h2>ARTIK HAYAL DEĞİL</h2><p>Suriye’de iç savaşının devam ettiği yıllarda bu denli büyük çaplı boru hattı projelerinin gerçekleştirilmesi hayal olarak görülüyordu. Sahada çatışmaların devam etmesi, terör örgütlerinin alan kontrolü ve Esed rejiminin istikrarsız yönetimi yüksek maliyetli projelerin yapılması için Suriye’yi denklemin dışında bırakıyordu. Ayrıca Rusya destekli Esed yönetiminde, büyük enerji projelerinin özellikle de Avrupa için alternatif oluşturacak hatların hayata geçirilmesi mümkün değildi. Bugün ise Suriye’nin yeniden yapılanma sürecine paralel olarak Batı ile iş birliği içinde hareket eden bir yönetimin olması, Şam’ı enerji projeleri için bir alternatif olabileceğini gündeme getirmiştir. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi, büyük ölçüde Suriye’nin mevcut yapısal sorunlarına hızlı bir şekilde çözüm bulması ve istikrarı yakalamasına bağlı görülmektedir. Ülkede enerji altyapısının büyük ölçüde tahrip olması, kurumsal ve hukuki çerçevenin yokluğu ve çok aktörlü güvenlik risklerinin kısmen devam etmesi, bahse konu rotanın kısa vadede işlevsel bir enerji koridoruna dönüşmesinin önündeki en büyük engeller olarak sayılabilir. Bu yapısal sorunların kısa sürede tamamen ortadan kaldırılmasa da iyileşmeler sağlanarak bir çözüm yolu bulunması mümkün görünmektedir.</p><h2>JEOPOLİTİK SATRANÇ TAHTASI</h2><p>Hürmüz örneğinden yola çıkarak deniz yollarında artan güvenlik tehditleri, enerji arzının sürekliliği ve korunması konusunu ön plana çıkarmıştır. Bu durum her ne kadar yatırım maliyetleri yüksek ve inşa süresi uzun olsa da kara temelli enerji koridorlarını yeniden stratejik hale getirmiştir. Bu bağlamda Türkiye-Suriye hattı, yalnızca teknik bir enerji projesi değil, aynı zamanda küresel güçlerin rekabet ettiği bir jeopolitik satranç tahtası olarak da görülebilir. Bu hattın hayata geçirilmesi ile birlikte Körfez’deki enerji kaynakları, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi dar ve riskli geçişlere bağımlılığını azaltarak, jeopolitik kırılganlıklardan arındırılmış daha güvenli ve sürdürülebilir bir hat üzerinden taşınabilir hale gelecektir.</p><p>Türkiye bu denklemde halihazırda işleyen enerji altyapısı ve bölgesel bağlantıları sayesinde tecrübeli bir aktör konumundadır. Suriye’nin oyuna dahil edilmesiyle birlikte Türkiye, yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkarak, enerji akışının daha güvenli ve istikrarlı bölgelere yönlendirildiği merkezi bir kavşak konumuna yükselecektir. Enerji jeopolitiği açısından değerlendirildiğinde ise Suriye’nin coğrafi avantajı ile Türkiye’nin kurumsal ve altyapı birleşimi, bu hattı küresel enerji güvenliği açısından kritik bir eksene dönüştürmektedir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812478" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp" data-title="Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası" data-url="/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811601" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp" data-title="Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  " data-url="/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/7/9e8c9d48-dsl6dkelh62d2xksbajvj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin savunma ve istihbarat alanındaki hamleleri, Enfal Suresi 60. ayetin çizdiği “sürekli hazırlık, teknolojik güncellik ve derinlemesine farkındalık” ilkeleriyle stratejik bir uyum içerisindedir. Bu süreç, sadece fiziksel bir silahlanma yarışı değil; devletin bekasını, milletin izzetini ve bölgesel barışı korumayı amaçlayan “caydırıcı bir kuvvet” inşasıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş / Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı</strong></p><p><br></p><p>“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir”.</p><p><br></p><p>İslam siyaset düşüncesinde devletin bekası, adaletin tesisi ve dış tehditlere karşı caydırıcılığın sağlanması, stratejik bir zorunluluk olarak ele alınır. Bu stratejinin temel dayanağı olan Enfal Suresi’nin 60. ayeti, sadece askerî bir hazırlığı değil; teknolojik üstünlüğü, istihbarat derinliğini ve topyekûn bir devlet kapasitesini işaret eden “kuvvet” kavramını merkeze alır.</p><h2>KUVVET KAVRAMI: TEKNOLOJİK VE BİLİMSEL ÜSTÜNLÜK </h2><p>Ayette geçen “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın”  emri, “kuvvet” kelimesinin “min kuvvetin” şeklinde nekre (belirsiz) bırakılmasıyla her devrin en ileri teknolojisine atıfta bulunur.</p><p>Dinamik Hazırlık: Kuvvet, durağan bir olgu değildir. Devrin şartlarına göre ateşli silahlar, nükleer caydırıcılık, siber güvenlik veya yapay zekâ destekli savunma sistemleri bu kapsamdadır.</p><p>Bilimsel Altyapı: Güçlü bir savunma sanayii, ancak güçlü bir temel bilim ve mühendislik altyapısıyla mümkündür. Ayet, devleti sürekli bir Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) seferberliğine teşvik eder.</p><h2>STRATEJİK CAYDIRICILIK VE PSİKOLOJİK ÜSTÜNLÜK </h2><p>Savunma stratejisinin nihai amacı savaşmak değil, savaşı önlemektir. Ayetteki “ Bununla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı korkutursunuz”  ifadesi, modern uluslararası ilişkilerdeki “Caydırıcılık Teorisi”nin Kur’ânî temelini oluşturur. Caydırıcılık, düşmanın saldırı maliyetinin, elde edeceği kazançtan çok daha yüksek olduğunu anlamasıdır. Bu da ancak modern teçhizat ve disiplinli bir ordu şeklinde görünür güç ile mümkündür.</p><p>Barışın Teminatı: Güçlü devlet, barışı sağlamak için "savaşa her daim hazır" olan devlettir. Bu hazırlık, saldırgan odakların iştahını kapatarak istikrarı korur. Nitekim geçmişte ecdadımız da “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salah” diyerek adeta bu ayetin çağrıştırdığı manaya işaret etmişlerdir.</p><h2>İSTİHBARAT VE STRATEJİK FARKINDALIK </h2><p>Ayetin “ve bunların dışındakilerini de (korkutursunuz) ki, siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir” kısmı, modern istihbarat doktrini açısından hayâtî bir uyarı içerir. “Sizin bilmediğiniz” ifadesi ise, uyuyan hücrelere, asimetrik tehditlere ve henüz niyetini açık etmemiş potansiyel düşmanlara karşı gizli tehditlerin tespiti gerekliliğine işaret eder. Güçlü bir devlet, sadece görünen ordusuyla değil; sızmaları önleyen, tehdidi kaynağında tespit eden ve küresel bilgi ağlarına hâkim olan istihbarat birimleriyle ayakta kalır. Bilginin işlenmesi ve stratejik akla dönüştürülmesi, ayetin çizdiği “kuvvet” tanımının ayrılmaz bir parçasıdır.</p><h2>LOJİSTİK VE İKTİSADİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK </h2><p>Savunma ve istatistikî güç, ekonomik bir maliyet gerektirir. Ayetin devamında vurgulanan “Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir” ilkesi, savunma harcamalarının bir “kayıp” değil, devletin geleceğine yapılan bir “yatırım” olduğunu ortaya koyar. Millî ekonomiyi geliştirerek savunma sanayiinde dışa bağımlılığın minimize edilmesi, iktisadi bağımsızlığın ve dolayısıyla siyasi iradenin korunması anlamına gelir. Devletin gücü sadece profesyonel askerlerden değil, bu gücü finanse eden ve destekleyen halkın sosyo-ekonomik dayanıklılığından gelir.</p><p>Enfal Suresi 60. ayet, bir devletin ayakta kalabilmesi için teknolojik üstünlüğü (kuvvet), psikolojik caydırıcılığı (terhib) ve stratejik farkındalığı (istihbarat) birbirine kenetlenmiş bir sacayağı olarak sunar. Bu çerçeve, devletin sadece fiziksel sınırlarını değil; dijital, ekonomik ve kültürel sınırlarını da koruyacak proaktif bir yönetim anlayışını zorunlu kılar. Güçlü devlet; tehdit oluşmadan onu sezen, oluştuğunda ise onu bertaraf edecek teknik ve ahlaki donanıma sahip olan yapıdır. </p><h2>TÜRKİYE’NİN SAVUNMA VE İSTİHBARAT DOKTRİNİNİN KÖKENLERİ </h2><p>Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayii ve istihbarat doktrininde gerçekleştirdiği paradigma değişimi, salt bir modernizasyon çabası değil; kökenleri kadîm devlet geleneğine ve ilahi referanslara dayanan bütüncül bir stratejinin yansımasıdır. Kur’an’ın Enfal Suresi 60. ayeti, modern “Millî Güç Unsurları” kapasitesini tanımlayan ve her devirde istifade edilebilecek bir rehber sunmaktadır.</p><h2>TEKNOLOJİK CAYDIRICILIK VE KUVVET İNŞASI </h2><p>Ayetteki “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın” emri, günümüz Türkiye’sinin “Tam Bağımsız Savunma Sanayii” vizyonuyla birebir örtüşmektedir.</p><p>Platform Çeşitliliği ve Yerlilik: Türkiye’nin örneğin İHA/SİHA (Bayraktar TB2, Akıncı, Anka-3) vb. teknolojisindeki öncülüğü, KAAN ile beşinci nesil savaş uçağı projesi ve TCG Anadolu vb. platformlar, ayetin işaret ettiği “kuvvet” hazırlığının modern karşılıklarıdır. Bu teknolojik sıçrama, dışa bağımlılığı azaltarak stratejik otonomi sağlamıştır.</p><p>Asimetrik Üstünlük: Geleneksel savaş yöntemlerinin dışına çıkan “Sürü İHA” teknolojileri ve otonom sistemler, düşük maliyetle yüksek etkinlik sağlayarak ayetin emrettiği “maksimum güç” prensibini teknik düzlemde realize etmektedir.</p><h2>“BESİLİ ATLAR”DAN MOBİLİTE VE OPERASYONEL KABİLİYETE </h2><p>Ayetin “ve cihad için bağlanıp beslenen atlar...” vurgusu, ayetin indiği devrin en ileri mobilite ve lojistik gücüne işarettir. Günümüzde bu kavram, ordunun hızlı intikal kabiliyeti ve hassas vuruş gücü olarak yorumlanmaktadır.</p><p>Hız ve Esneklik: Türkiye’nin mesela Atak, Gökbey vb. helikopter projeleri ve mesela Altay, Ejder Yalçın vb. zırhlı araç teknolojileri operasyonel sahada birimlerin hızını ve dayanıklılığını artırarak “hazır kıta” olma vasfını pekiştirmektedir.</p><p>Mühimmat Bağımsızlığı: Ayette geçen “savaş atları”nın gücü taşıdıkları oklarla ölçülmekteydi. Günümüzde ise savaş platformunun gücü, taşıdığı mühimmat ile ölçülür. Türkiye’nin mesela Gökdoğan, Bozdoğan ve SOM füze aileleri gibi yerli mühimmat sistemleri, bu hazırlığın tam bir set haline gelmesini sağlamıştır.</p><h2>İSTİHBARATIN DERİNLİĞİ: “SİZİN BİLMEDİĞİNİZ DÜŞMANLAR” </h2><p>Enfal 60, “Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve sizin bilmediğiniz başkalarını korkutursunuz” diyerek, görünenin ötesindeki tehditlere (hibrit savaş, siber saldırılar, vekalet savaşları) karşı uyanık olunmasını emreder. Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) son dönemdeki operasyonel ve teknik dönüşümü, Proaktif İstihbarat yöntemleriyle tehdidi sınır ötesinde ve henüz oluşmadan bertaraf etme yeteneği kazandırmıştır. Bu, ayetteki “bilinmeyen düşmanları caydırma” görevinin kurumsal icrasıdır. Bilgi üstünlüğü, modern kuvvet tanımının merkezindedir. Türkiye’nin siber savunma sistemleri ve sinyal istihbaratı kabiliyetleri ayette geçen “görünmez düşmanlara” karşı kalkan oluşturmaktadır.</p><h2>PSİKOLOJİK EŞİK: CAYDIRICILIK LİTERATÜRÜ </h2><p>Ayette geçen “Korkutursunuz” (terhibûn) ifadesi, modern uluslararası ilişkilerdeki “caydırıcılık” kavramının tam karşılığıdır. Türkiye’nin savunma sanayii ürünlerini ihraç etmesi ve sahadaki başarılarını kanıtlaması, potansiyel düşmanlar üzerinde psikolojik bir baskı kurmakta savaşsız kazanmasını sağlamaktadır. Güçlü bir savunma mimarisi, muhtemel bir saldırının maliyetini düşman için katlanılamaz kılarak barışı koruyan en büyük teminat haline gelmektedir.</p><p>Küresel Etki: Yerli ve millî sistemlerin uluslararası arenada sergilenmesi, sadece bölgesel değil, küresel ölçekte ayette geçen “bilinmeyen düşmanların” Türkiye üzerindeki stratejik hesaplarını gözden geçirmesine neden olmaktadır. Netice itibarıyla Türkiye’nin savunma ve istihbarat alanındaki hamleleri, Enfal Suresi 60. ayetin çizdiği “sürekli hazırlık, teknolojik güncellik ve derinlemesine farkındalık” ilkeleriyle stratejik bir uyum içerisindedir. Bu süreç, sadece fiziksel bir silahlanma yarışı değil; devletin bekasını, milletin izzetini ve bölgesel barışı korumayı amaçlayan “caydırıcı bir kuvvet” inşasıdır. Ayetin ruhuna uygun olarak, bu hazırlıkların sadece askeri alanda kalmayıp ekonomik, kültürel ve bilimsel sahalarla desteklenmesi, “Güçlü Devlet” idealinin sürdürülebilirliği için elzemdir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811601" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp" data-title="Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  " data-url="/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sevde Betül Çığ / İletişim Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>8 Mart’ta Almanya’nın güneyinde bulunan ve Bavyera’dan sonra refah seviyesi en yüksek eyalet olan Baden-Württemberg eyaletinde geçtiğimiz haftalarda bir ilk yaşandı: Türk kökenli Cem Özdemir eyalet başkanı seçildi. Almanya tarihinde ilk göçmen eyalet başkanı olan Özdemir, siyasi arenada oldukça alışılmış bir sima. Daha önce Federal Mecliste ilk Türk milletvekillerinden olan Özdemir, Tarım Bakanı olarak da görev yapmıştır. Yeşiller Partisi'nin tanınmış siyasetçisi Özdemir eyalet seçiminde nasıl başarılı oldu ve bu gelişim Almanya’da bulunan Türk ve Müslüman toplum için ne ifade ediyor?</p><h2>MİSAFİR İŞÇİ ÇOCUĞU</h2><p>Misafir işçi çocuğu yani Almanca ‘Gastarbeiterkind’... Kendisi için bu tanımı kullanmayı sıkça tercih eden Özdemir, 1960’larda Tokat’tan göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Almanya’da doğar. Svabya bölgesinde doğup büyüyen Özdemir, bölgenin aksanıyla konuşması ile kendine has bir fark ortaya koymaya çalışmıştır. Sadece bölge ağzı ile konuşması değil, bölgenin meşhur yemeklerini ne kadar severek yediğini her fırsatta dile getirir ve seçim sürecinde sosyal medya kampanyasının bir parçası haline bile getirmiştir. Karnaval dönemi kostümüyle poz vermeyi de ihmal etmeyen Özdemir; Alman toplumuna ‘entegre’ olmuş bir imajdan ziyade, onlardan biri ve yerli olduğu hissini uzun yıllar süren siyasi hayatı boyunca başarılı bir şekilde aşılamıştır.</p><h2>TÜRK VE MÜSLÜMAN AZINLIKLARA KARŞI TUTUMU</h2><p>İlk bakışta Türk ve Müslüman toplum için olumlu bir gelişme olarak görülse de Özdemir’in söylemlerine bakıldığında, kendisinin bu azınlıkların aleyhine hareket ettiği çok aşikâr. Göçmen topluluğa karşı söylemleriyle ileriye gittiği ve bu toplumla kendisi arasına mesafe açtığı da görülmektedir.</p><p>Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun en önemli örgütlenme ve topluluk oluşturma merkezlerinden biri olan cami dernekleri, özellikle DİTİB’e bağlı olanlar, Özdemir’in yıllardır hedef tahtasında. Diyanet’e bağlı bu camiler hakkında “Erdoğan’ın uzun kolu” nitelemesinde bulunan Özdemir; Türk toplumunu ve camileri kendisi için siyasi malzeme ve hedef haline getirmiştir. Türkiye’den imamların gönderilmesinin; Erdoğan’ın siyasi fikirlerinin ve antisemitizmin Almanya’da yayılmasını sağladığını savunmaktadır.</p><p>Okullarda başörtüsüne karşı olduğunu ve küçük çocukların cinsel obje haline getirildiğini söyleyen Özdemir, “Seküler İslam Girişimi” kurucularındandır. Bu girişim “Alman İslam” anlayışının kurulmasını, yani reform edilmesini hedefler. Kendi sözleriyle; “demokratik, çağdaş ve dış güçler (Türk devleti, DİTİB) etkisinden arındırılmış bir anlayış.”</p><h2>SİYONİST İSRAİL’İ SAVUNUYOR</h2><p>Holokost’un yaşandığı ülkede antisemitizmin göçmenler tarafından “ithal” edildiği düşüncesi Alman siyasetinde uzun yıllardır sarsılmaz bir yer edinmiştir. Özdemir de bu düşünceyi savunanlardan. “Araplarla ancak çocuklarını bizden nefret ettiklerinden daha fazla sevdikleri zaman barış içinde yaşayabiliriz” diyen eski İsrail Başbakanı Golda Meir’in bu sözünü bir konuşmasına dahil edip Filistinlileri terörist olarak lanse etmiş ve İsrail devletinin “var olma hakkını” açıkça savunmuştur.</p><h2>HANAU TERÖR SALDIRISI SONRASINDA YAS BİLE TUTMADI </h2><p>2020 yılında Hanau’da gerçekleşen aşırı sağcı terör saldırısında dördü Türk, toplam 9 yabancı kökenli vatandaş canice katledilmişti. Açıkça bu saldırıyı kınayan Özdemir, ertesi gün karnaval kutlamalarına kostümüyle katılmaktan geri durmamıştı. Birçok Alman siyasetçi yas nedeniyle karnaval planlarını iptal ederken; Özdemir, yaşanılan acıyı umursamaksızın gözler önünde alenen eğlenmişti.</p><p>Kendini çoğulcu, liberal ve açık görüşlü olarak tanımlayan Özdemir, aslında sadece Batılı değerler söz konusu olduğunda çoğulcu olduğunu defaatle kanıtlamıştır. Irkçılık kendisi için sadece belli gruplara karşı yapıldığında bir problem olarak tanımlanmış, Müslümanlara ve İslam’a karşı nefreti perçinleyen isimlerden olmuştur. Cem Özdemir’in zaferi Türk ve Müslüman toplumu için zaferden ziyade siyasal ve toplumsal baskı demektir. Zira Cem Özdemir’i desteklemeyen Türk kökenliler; aşırı İslamcı, Erdoğancı ve Batılı değerlerden uzak, adeta toplumsal bir tehdit unsuru konumuna getirilmektedir.</p><p>Bir Türk'ün Almanya’nın en güçlü eyaletlerinden birine başkan olması ne yazık ki Türkler için olumlu bir gelişme olmamakla birlikte, Almanya’da halen süregelen bir gerçeği açığa vurmuştur: Toplumu şekillendirmek, görünür olmak ancak asimile olmaktan geçiyor. Kendi kök ve değerlerine bağlı kalıp görünür olmakla birlikte başarılı olmak ne yazık ki hâlâ imkansız sayılacak kadar uzak. Sonuç olarak Özdemir’in başarısı bir göçmen hikâyesi olmanın aksine, Batı’da zirveye giden yolun asimilasyondan geçtiğini kanıtlayan acı bir realitedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" rel="standout" />
      <description>Sınırda terörle mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan bu milleti birkaç komisyoncuya, servet peşinde koşan ahlaksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri almak, en sert cezaları hayata geçirmek iktidar-muhalefet herkesin topyekun vazifesidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bir firma, onlarca farklı marka adıyla bir ürün üretecek, aynı firmanın ürettiği ürünler, onlarca kez taklit ve tağşiş listesine girecek, her tespitten sonra marka değiştirerek faaliyetine devam edecek… Bu bize neyi göstermektedir? Aynı ihlal tekrar ediyor, sonuç değişmiyor; caydırıcılık sağlanamıyor demek ki denetim ve yaptırım mekanizmalarımız, kanunlarımız etkisiz kalıyor. Esnaf ahlakını geliştirirken kanunlarda da yeterli düzenlemeleri yapmak gerekmektedir. </p><p>Yüzyıllar boyu cihana hükmetmiş, onlarca farklı millete nizam vermiş adaleti ile insanlığa hizmet etmiş Osmanlı İmparatorluğu'nda bu işler nasıl oluyormuş biraz araştıralım dedik…</p><h2>NARH SİSTEMİ </h2><p>Osmanlı İmparatorluğu’nda gıda piyasası, devletin temel önceliklerinden biriydi. Amaç, halkın (özellikle İstanbul’un) temel gıda maddelerine (buğday, un, ekmek, et, yağ, pirinç vb.) bol, ucuz ve kaliteli erişimini sağlamaktı. İstanbul’un beslenmesi devletin en kritik meselesiydi çünkü başkentte darlık çıkması ayaklanmalara yol açabilirdi.</p><p>Osmanlı İmparatorluğu’nda gıda fiyatları, özellikle temel ihtiyaç maddeleri (ekmek, et, un, buğday, pirinç, sebze, meyve, süt ürünleri gibi) narh sistemiyle kontrol edilirmiş. Narh, devlet tarafından belirlenen azami (tavan) fiyat anlamına gelir, hem üretici-tüketici dengesini korumayı hem de piyasada istikrar sağlamayı amaçlarmış. Bu sistem, uzun yıllar kullanılmış. </p><p>Narh sisteminin amacı fiyatların aşırı yükselmesini önleyerek kıtlık, karaborsa ve halkın mağduriyetini engellemekmiş. Üreticinin (çiftçi, esnaf) zarar etmemesi, tüketicinin de uygun fiyata mal alabilmesi hedeflenirmiş. Maliyet (ham madde, işçilik, nakliye), arz-talep durumu, mevsim ve kalite dikkate alınarak kâr marjı genellikle yüzde 10-15 civarında tutulurmuş. Sadece fiyat değil, malın ölçüsü, tartısı ve kalitesi de denetlenirmiş (örneğin ekmekte un cinsi, ette hayvan kalitesi gibi). Savaş, kıtlık, Ramazan veya para değerindeki değişiklikler gibi olağanüstü dönemlerde narh daha sıkı uygulanır ve fiyatlar daha hassas takip edilirmiş. </p><p>Yerel kadı (şer’i hakim) başkanlığında bir kurul toplanırmış. Bu kurula, esnaf loncalarının temsilcileri (kethüda, yiğitbaşı), muhtesib (pazar denetçisi), ayan ve diğer yetkililer katılırmış. Piyasa araştırması yapılır, ham madde maliyetleri hesaplanır, arz-talep, mevsimsel bolluk/kıtlık dikkate alınırmış. Fiyatlar belirlenir ve sicillere (kadı kayıtlarına) kaydedilirmiş.</p><p>Mevsimsel etkilerden dolayı et, süt, sebze-meyve gibi ürünler için yaz-kış farklı fiyatlar belirlenirmiş. Sebze-meyvede, ilkbahar ve sonbahar aylarında sera olmadığı için turfanda ürün pahalı olacağından daha sık güncelleme yapılırmış. </p><p>Harmandan sonra yeni buğday hasadıyla ekmek fiyatı yeniden belirlenir, Ramazan öncesi temel gıdalar için ayarlanırmış. Ekmek fiyatı un cinsine göre belirlenir, et narhı kasaplar için, sebze narhı pazarda günlük veya sık aralıklarla güncellenirmiş.</p><h2>PADİŞAHLAR DENETİME BİZZAT KATILIRDI </h2><p>Kadının emrinde çalışan pazar zabıtası muhtesib günlük olarak çarşı-pazarı dolaşır, tartıları tartar, fiyatlara uyulup uyulmadığını kontrol eder, kaliteyi denetlermiş. Özellikle et, yağ, süt gibi ürünlerde sıkı denetim uygulanır, narha uymayan esnafa (fiyat üstüne satan, eksik tartan, kalitesiz mal satan) para cezası, dayak, teşhir (tahta külah giydirip sokaklarda dolaştırma), dükkan kapatma veya sürgün gibi ağır cezalar verilirdi. Loncalar (esnaf birlikleri) üretim ve satış standartlarını iç denetimle destekler, esnaf örgütleri üretim ve satışta kaliteyi ve fiyat disiplinini sağlarmış. Devlet loncaları destekler ama aşırı kârı da engellermiş. Bazen padişah veya sadrazam da bizzat denetim yaparmış. Mesela, İstanbul'da Unkapanı, Yemiş İskelesi, Salhane gibi narh denetiminin odak noktalarının direkt dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından fetihten sonra bizzat denetlendiği kayıtlarda geçmektedir. </p><p>Narh sistemi 1453’ten itibaren sistematikleşmiş ve 1860’lara kadar (Tanzimat sonrası liberalleşme eğilimleriyle) etkili kalmıştır. Ancak Baltalimanı (1838) gibi serbest ticaret anlaşmalarıyla etkisi azalmıştır. Oysa ki klasik dönemde devlet müdahalesi güçlüydü. O kadar ki, iaşe politikasıyla ihracat bile kısıtlanabiliyordu (örneğin tahıl ihracatı sınırlıydı).</p><h2>İSTANBUL’UN BESLENMESİ KRİTİK ÖNEMDEYDİ</h2><p>Üretim bölgelerinden (Trakya, Anadolu, Mısır, Eflak-Boğdan vb.) buğday ve diğer hububat zorunlu olarak İstanbul’a yönlendirilir, “Mubayaa” sistemiyle devlet düşük fiyatla alım yapar, ambarlarda depolar, ihtiyacı karşılayınca piyasaya sürermiş. 1793-1795’te Zahire Nezareti kurulmuş ve İstanbul’un hububat işlerini merkezî olarak yönetim buradan gerçekleştirilmiş.</p><p>Kapan-ı Dakik (Un Kapanı), Zahire ambarları gibi kurumlar vasıtasıyla hububat iskelelerde kontrol edilir, dışarıya (özellikle ihraç yasağı olan mallar) kaçırılması önlenirmiş. Buğday, zeytinyağı, pirinç gibi stratejik gıdaların ihracı genellikle yasaktı veya sıkı izne bağlıydı. Amaç iç piyasada bolluk sağlamaktı. Madrabaz (stokçu/spekülatör) faaliyetleri şiddetle cezalandırılır, mahzenler açtırılır, mallar zorla piyasaya sürülürmüş.</p><p>Kasaplık hayvanlar belirli bölgelerden (Rumeli, Anadolu) getirilir, celepler (hayvan tüccarları) denetlenir, et narhı da mevsimlik olarak Hıdrellez’de ilk kuzu kesimi öncesi ayarlanırmış. Kıtlık ve kriz dönemlerinde ithalat teşviki (gerektiğinde), stokların zorla piyasaya sürülmesi, bölgeler arası sevkiyat zorunluluğu (bir bölgeden diğerine gıda naklini yasaklamak, sikke tashihi sonrası fiyatların yeniden ayarlanması gibi ek önlem olarak) uygulanırdı.</p><p>Bu sistemin o dönemdeki en önemli avantajları; fiyat istikrarının sağlanması, halkın temel gıdaya erişiminin kolaylığı ve oluşan toplumsal huzurdu.</p><h2>SİSTEM NASIL ZAYIFLADI?</h2><p>Osmanlı narh uygulaması, kadı sicilleri ve narh defterleri sayesinde detaylı şekilde belgelenmiştir. Günümüzde bazı tarihçiler bunu “devletçi ekonomi”nin bir örneği olarak görür. Özet olarak Osmanlı’da gıda fiyatları devlet eliyle (kadı + muhtesib + lonca iş birliğiyle) belirlenir, sıkı denetlenir ve kamu yararı ön planda tutulurdu. </p><p>Bu sistem, imparatorluğun uzun süreli istikrarına katkı sağlamış ancak ekonomik liberalleşme döneminde yerini daha serbest mekanizmalara bırakmıştır. Yüzyıl sonlarından itibaren (özellikle savaşlar, nüfus artışı, kapitülasyonlar nedeniyle) sistem zayıflamış, 19. yüzyılda narh (1856’da ette, 1870’lerden sonra ekmek dışında genel olarak büyük ölçüde her şeyde) kaldırılmıştır. Serbest piyasa unsurlarının arttığı görülmüştür.</p><h2>GIDA POLİTİKASINDA “DEVLET BABA” ANLAYIŞI  </h2><p>Osmanlı gıda politikası, devletin piyasaya güçlü müdahalesi üzerine kuruluydu. Narh ve iaşe sistemi, “devlet baba” anlayışının somut örneğiydi. Halkın refahı ve düzen için fiyatlar, arz ve kalite kontrol altına alınıyordu. Bu uygulamalar Cumhuriyet dönemine de bazı izler bıraktı (fiyat denetimleri, iaşe komisyonları gibi). Günümüz gıda piyasası sorunlarıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı’da kısa vadeli fiyat kontrolü + tedarik organizasyonu öne çıkarken, yapısal üretim artışı (verim, teknoloji, sulama) daha sınırlı kalmıştı. Modern dönemde ise serbest piyasa + desteklemeler + rekabet politikaları daha baskın hale geldikten sonra bugün esnaf ahlakı barındırmayan tüccarların insafına bırakılmış olduk.</p><p>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişle birlikte narh ve ihtisap sistemleri kurumsal olarak kaldırılmış görünse de, devletin piyasa üzerindeki düzenleyici işlevi farklı araçlarla devam etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen millî iktisat politikası, temel gıda ve tüketim ürünlerinin fiyatlarının kontrol altında tutulmasını zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda 1930’lu yıllarda oluşturulan fiyat tespit komisyonları, narh anlayışının modern türevleri olarak çalışmış ve piyasadaki arz–talep koşullarına göre makul fiyatlar belirlemiştir. 1940 tarihli Millî Korunma Kanunu ise savaşın yol açtığı kıtlık ve karaborsa sorunlarına karşı devletin fiyatları doğrudan belirlemesine olanak sağlamış; stokçuluk ve fahiş fiyatlar suç olarak tanımlanmıştır. </p><p>Serbest piyasa ekonomisine geçilmek istenen 1950’li yıllarda da bazı temel ürünlerde tavan fiyat uygulaması sürdürülmüş, bu da narh sisteminden gelen müdahale geleneğinin devam ettiğini göstermiştir. </p><p>1980 sonrası dönemde piyasa mekanizmasına geçilmesine rağmen, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile haksız fiyat artışları ve tekelleşme gibi durumlar denetim altına alınmıştır. Bu yasa, serbest piyasa koşullarında fiyat denetiminin dolaylı yollarla sürdürülmesini sağlamış ve rekabet hukukuna dayalı bir müdahale çerçevesi sunmuştur. 2000’li yıllarda ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi rejimini benimsemesiyle birlikte fiyat istikrarı makroekonomik bir politika hedefi hâline gelmiş fiyatlara doğrudan müdahaleden ziyade para politikası araçları ile kontrol sağlanmaya çalışılmıştır. </p><p>2020 yılında küresel pandeminin yol açtığı arz şokları ve fiyat artışları, devleti yeniden piyasaya müdahale etmeye sevk etmiştir. 7244 sayılı Kanun ile “fahiş fiyat artışı” ve “stokçuluk” tanımlanmış; Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturularak idari yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. </p><h2>BEKA SORUNU</h2><p>Bu düzenleme, klasik narh sisteminden farklı olsa da benzer bir şekilde kamu yararını ve tüketici refahını koruma amacı taşımaktadır. Osmanlı’dan bugüne devletin piyasa üzerindeki düzenleyici ve denetleyici rolü biçimsel olarak değişmiş ancak işlevsel olarak büyük ölçüde devam etmiştir. Modern dönemde bu görev, TMO, Et ve Süt Kurumu, Tarım Kredi Kooperatifleri gibi kurumlar aracılığıyla yerine getirilmekte; Rekabet Kurumu ve Ticaret Bakanlığı ise piyasa işleyişini düzenlemektedir. Günümüzde uygulanan sübvansiyonlu “halk ekmek” satışları, temel tüketim mallarına yönelik tavan fiyatlar ve denetim mekanizmaları, narh sisteminin güncel türevleri olarak değerlendirilebilir. </p><p>Devlet, piyasanın serbestliğini tamamen terk etmeden, özellikle olağanüstü dönemlerde kamu yararını gözeterek müdahale etmeye devam etmelidir. Milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren gıda enflasyonunu arttıran unsurlarla mücadele devletin beka sorunudur. Sınırda terörle mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan bu milleti birkaç komisyoncuya, servet peşinde koşan ahlaksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri almak, en sert cezaları hayata geçirmek iktidar-muhalefet herkesin topyekun vazifesidir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811273" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp" data-title="Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  " data-url="/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" rel="standout" />
      <description>Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Kırtorun / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Her büyük tarihsel yarılma, mekânı paramparça eden bir sürgün hikâyesi barındırır. Sanayi Devrimi toprağın evlatlarını demir ve dumanın merhametine terk etti; modernite ise cemaatin organik sıcaklığını bireyin dondurucu yalnızlığıyla takas etti. Bugün tanık olduğumuz göç, yeryüzünün sınırlarını aşıyor. Etin ve kemiğin coğrafyasından, piksellerin ve algoritmaların tekinsiz arafına taşınıyoruz. İnsan, kendi yarattığı ekranın ardında yeni bir sığınak arayışında. Oysa her kökünden sökülüş, varlık hiyerarşisinde ağır bir fatura keser. İnsanın mutlak görünürlüğe erişme kibriyle inşa ettiği Babil kuleleri misali, dijital kimliklerimiz sarsılmaz bir anakaya üzerinde kök salmaktan mahrumdur. Göğü, yani tanrısal bir bilinirliği fethetme arzusuyla üst üste yığılan bu sanal tuğlalar, nihayetinde dillerin birbirine karıştığı ve kimsenin ötekini işitemediği o kadim laneti bugüne taşır. Kendi sesine âşık kitlelerin yarattığı bu sağır edici şantiyede kulelerimiz, bugün rüzgârın insafına kalmış bir kum denizinde temelleniyor.</p><h2>SANAL KOLEZYUM </h2><p>Dijital mecraları, geç modernitenin ışıltılı gecekonduları addetmek mümkündür. Geleneksel tahkimatını yitiren kalabalıklar, varoluşsal krizlerini bu yeni mahallenin sanal kolezyumunda, bitimsiz bir reddiye ayiniyle örtbas etme çabasında. Bu arenada yankılanan alkışın şiddeti, ruhun ıssızlığıyla kusursuz bir asimetri kurar. Issızlığın rahminde ise o korkunç köksüzlük yatar. Birkaç sayfalık sathî malumatın sarhoşluğuyla yılların tefekkür çilesini hiçe sayıp&nbsp;Gazali’nin metafizik tavanını yıktığını sanan cüretkâr ile İkbal, Aliya, Malik b. Nebi’yi küçümseyen&nbsp;aynı dijital gecekondunun isli sobası etrafında ısınır. Onları bir araya getiren unsur hakikati arama iştiyakından ziyade, devleri devirerek kendi cüceliklerine sahte bir taht inşa etme hezeyanıdır. Bilgi, tefekkürün kutsal aracı olma vasfını yitirmiştir; bilgi artık yalnızca dijital pazar yeri vitrinlerini süsleyen ucuz bir statü rozetidir.</p><h2>HIZIN MEZARLIĞI </h2><p>Statü kaygısının zehirlediği bir zihinde derinleşmek imkânsız. Zira her şeyi bir çırpıda bilme illüzyonu, hakikatin nefessiz kalarak can verdiği daracık bir tabuta dönüşür. Derinleşmek, durmayı ve sessizliğin ağırlığını omuzlamayı gerektirir; oysa dijital arena, gladyatörlerine mütemadiyen “daha hızlı koş ve parçala” emrini verir. Kendi hızının girdabında kaybolan kitle, anlamı o kör edici süratin içinde düşürür. Çokluğun gürültüsü, mutlak bir sessizliğe ve anlamsızlığa evrilir.</p><p>Bu anlamsızlık boşluğu, zihni en ilkel formuna, kabileciliğe doğru geriletir. Karşıtını ezme şehvetiyle körleşen gruplar, kendi yankı odalarının duvarlarına hapsolur. Ortak idealler, bu dijital giyotinde paramparça edilir; geriye yalnızca kronik bir yorgunluk kalır. Kavgadan bitap düşen kitle, nihayetinde zihnini verimsiz bir çöle teslim eder. Özgün düşüncenin pınarları kurur, yerini biteviye tekrarlanan plastik bir gürültü alır. Hakikat pazarında tüm sermaye buharlaştığında, elimizde kalan tek şey o devasa, yutan boşluktur.</p><h2>GÖRKEMLİ BİR KİMLİĞİN PEŞİNDEKİ YIĞINLAR </h2><p>Dijital gecekondunun asıl fâciasını, algoritmaların ördüğü o iğreti duvarlarda aramak beyhudedir; asıl toplumsal sarsıntı, metropolün çeperlerinde, gerçek hayatta görünmez kılınmış o öfkeli ergen yığınların merkeze ait görkemli bir kimlik koparabilmek umuduyla bu sanal kolezyuma yığılmalarında saklıdır. Ekrana yansıyan o muhayyel ve muktedir silüetlerin ardında, aslında bir dışlanmışlığın karanlık tortusu nefes alır.</p><p>Ekrana yansıyan silüetler, nereden yola çıktıklarını bazen unutuyorlar. Varacakları bir menzil, bekledikleri bir liman hiç var mıydı? Yoksa haritasız bir okyanusta sürükleniyorlar mı? Belki de asıl sormamız gereken soru, bu sürgünün ne zaman biteceği hususu etrafında şekillenmiyor. Belki de asıl dehşet verici olan, geriye dönecek bir yurdumuzun kalıp kalmadığıdır; kim bilir?</p><h2>DÜŞÜNCENİN İNŞASI SÜKÛNETİN RAHLESİNDE DİZ ÇÖKMEKTEN GEÇER</h2><p>Dijital asrın bize bahşettiği o baş döndürücü ivme, kelimeleri birer mızrak misali namütenahi boşluğa fırlatırken, tefekkürün ağır ve vakur yürüyüşünü otoyol kenarında unutulmuş bir antik yadigâr mesabesine indirgemiştir. Zamanın ruhu, Baudrillard’ın simülakrlar evrenini andıran bir sürat sarhoşluğu içinde çırpınıyor. Hız, aklın öncüsü sanılıyordu; oysa yalnızca dilin zincirlerini kopardı. Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz. Heidegger’in tekniğin tahakkümü üzerine uyardığı o karanlık dehlizlerdeyiz; nefsimiz şatafatlı bir gürültüyle semirirken, irfanımız cılız bir muma dönüşüp sönüyor. Yıkımı görmek, inşanın ilk adımı. Bu yazıyla karamsar bir kehaneti haber vermek istemem. Ötesine geçip, harabeyi adlandırabilmeli ve onun üstüne bir şey kurabilmenin ön koşulunu tartışmak istemeliyiz. Soru şudur: Dijital mekânı, kimliğimizi erittiğimiz bir arena olmaktan çıkarıp fikirlerimizi olgunlaştırdığımız bir zemine dönüştürebilir; bunu küçümsemeden, hakaret etmeden, örselemeden yapabilir miyiz?</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4810271" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/30/14f769d5-94lk2711bje0ji44acf801g.webp" data-title="Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na" data-url="/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809515" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp" data-title="Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi" data-url="/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. S. Tunay Kamer / Kastamonu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bugün aile yapımız, sinsi, sessiz ve yıkıcı bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın adı; “sosyal medya” maskesi altına gizlenmiş dijital sömürgeciliktir. Bir zamanlar “Evim kalemdir” diyen insanımız, o kalenin kapılarını kendi elleriyle araladı. Mahremiyetini, eşini, çocuğunu ve akrabalık hukukunu küresel bir pazarın pençesine terk etti.</p><p>Şimdi bir an düşünelim. Eşinize, sakin ama kararlı bir sesle “Hayatım, yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?” sorusunu sorun. Verilen cevap, sadece iki kişinin ilişkisini değil; yaşanılan çağın insanı nasıl dönüştürdüğünü de gösterir. Eğer cevap tereddüt, savunma refleksi veya “özgürlük” kılıfına sokulmuş bir itiraz ise tehlike çanları evimizin ve milletimizin geleceği için çalıyor demektir. Bir hesap kapatmayı, bir yuvayı ayakta tutmaktan daha zor gören zihniyet; dijital sömürgeciliğe teslim olmuştur.</p><h2>MAHREMİYETİN AŞILMAZ SINIRLARI BULANIKLAŞTI</h2><p>Mahremiyet basit bir tercih değil, ailenin şerefidir. Mahremiyet anlayışını bilen bir toplum, bugün en özel anlarını “içerik” diye sosyal medyada paylaşıyor. Sofradaki yemek, çocuğun ağlaması, eşlerin ev içi halleri… Hepsi birkaç saniyelik görüntüye sığdırılıp kalabalıkların tüketimine sunuluyor. </p><p>Sosyal medya, mahremiyetin o aşılmaz sınırlarını sinsice bulanıklaştırdı. Bir yandan “Ben buradayım” dedirten bir teşhir dayatmasıyla insanı kendi vitrininin kölesi yapıyor, diğer yandan sergilenen mahrem değerin saygınlığını ve ağırlığını törpülüyor. İnsanı kendi mahremiyetine yabancılaştıran bu düzen, sonra da arsızca dönüp “Neden huzursuzsun?” diye soruyor. Huzursuzuz çünkü aile, meraklı gözlere sunulacak seyirlik bir malzeme değildir. Mahremiyet kalesi düştüğünde, o kaleyi ayakta tutan güven ve sadakat de enkaz altında kalır.</p><p>Bugün pek çok evde tartışmalar “beğeni”, “takip” ve “mesaj” gibi küçük görünen ama içten içe kemiren konular üzerinden çıkıyor.  Bir “beğeni” için uykular kaçıyor, bir “takip” yüzünden itibar ve güven zedeleniyor. Eşler birbirlerinin gözlerinin içine bakıp hâl hatır sormak yerine, birbirlerinin dijital izini sürüyor; adeta aynı evde iki yabancı, iki “profil” yaşıyor.</p><h2>AKRABALAR GİTTİ TAKİPÇİLER GELDİ</h2><p>Bir toplumun gücü; yalnızca sınır hattında değil, evin içindedir. Biz “sıla-i rahim” emrini bilen, akrabalığı hukuk sayan, darda kalana el uzatmayı şeref bilen bir milletiz. Amcayı baba yarısı, teyzeyi anne yarısı saymışız. Hastayı ziyaret etmek, cenazeye koşmak, düğünde omuz vermek; bunlar bizim töremizin, inancımızın ve millet olma irademizin parçasıdır.</p><p>Günümüzde akrabalık ilişkileri “zahmet”, “kalabalık”, “masraf” diye küçümseniyor. Bayramda el öpmek yerine toplu mesajla “idare eden” bir anlayış yayılıyor. Akrabalık, sadece bayram kutlaması değildir; zor günde sırt dayamaktır. Bir yaşlının duasını almak, yetimin başını okşamak, darda kalana el uzatmak… Bizi millet yapan asıl ağ bunlardır.</p><p>Sosyal medya ise bizi birbirimize “takipçi” yaptı ama “akraba” olmaktan uzaklaştırdı. Bir yabancının gösterişli hayatını izlemek için saatler ayrılırken, akrabasının derdini dinlemeye vakit bulunamaz hale gelindi. Bu kökten kopuşun bir işaretidir. Kök zayıflarsa dal kurur. Akrabalık zayıflarsa toplumun dayanışma refleksi de zayıflar ve bu yıkıma dönüşür.</p><h2>İYİ ÇOCUK YETİŞTİRMEK MİLLİ BİR SORUMLULUKTUR</h2><p>Bir çocuğun dünyasında güven; anne ve babasının sesi ve bakışıyla oluşur. Aynı odada, farklı dünyalara hapsolmuş aileler görüyoruz. Ebeveynin gözü ekrandayken çocuğuna verdiği onay, aslında sessiz bir reddediştir: “Sen, şu telefon kadar önemli değilsin.” Çocuklarımızın öfkesi ve içine kapanıklığı tesadüf değil; görülmemenin ve dinlenmemenin bir sonucudur. Evde sevgi ve rehberlik bulamayan çocuk, kimliğini ekranların karmaşasında inşa etmeye çalışıyor.</p><p>Bir de “Oyalansın” diye eline verilen akıllı cihazlar meselesi var. Çocuk sustu sanıyoruz; oysa çocuk ilişki kurmayı, beklemeyi, hayal kurmayı, yüz ifadesindeki duyguyu öğrenmeden büyüyor. Sabrın yerini hızlı tüketime, derinliğin yerini anlık hazlara ve sürekli uyarılma ihtiyacına bırakıyor. Bu, sadece pedagojik bir sorun değil; milletin geleceğini ilgilendiren önemli bir sorundur. Çünkü karakter, mensubiyet, merhamet, saygı evde oluşur. Çocuğunu ihmal eden sadece çocuğuna değil; bu milletin geleceğine de zarar verir. Çünkü iyi çocuk yetiştirmek, “kişisel bir tercih” değil, milli bir sorumluluktur.</p><p>Eskiden sofralar muhabbetin yeriydi. Şimdi sofralar bile sessiz. Herkesin elinde bir telefon, gözleri ekranda. Ebeveynler evladının gözünün içindeki o masum pırıltıyı, o sessiz imdadı görmüyor. Evin geçimini düşünüyor ama çocuğun sorusunu duymuyor. Eşler yan yana oturuyor ama birbirinin halini bilmiyor. Yuva dediğimiz şey sadece dört duvardan ve bir çatıdan ibaret değildir. Yuva, aynı gönülde buluşmaktır. Gönül birliği kaybolursa geriye sadece duvarlar ve ruhsuz binalar kalır.</p><h2>YERLİ VE MİLLİ BİR KAMU POLİTİKASI ŞART</h2><p>Meseleyi sadece bireylere yükleyip geçmek kolaycılıktır. Her ev kendi tedbirini almalıdır; ama bu dijital kuşatmayı büyüten şartlar da vardır. Çalışma düzeniyle ebeveyni çocuğundan koparan, aileye vakit bırakmayan, sosyal hayatı pahalılaştıran, mahalle kültürünü eriten modern şehir düzeni… Dahası, dijital platformların para kazanma düzeni; insanı ekrana bağlamak üzerine kuruludur. Bu platformların amacı “iyi insan” yetiştirmek değildir; daha çok kullanım süresi, daha çok reklam, daha çok tüketimdir. Böyle bir sistemin aileyi korumasını beklemek de saflık olur.</p><p>İhtiyaç duyduğumuz şey; aileyi, mahremiyeti ve çocuğu merkeze alan yerli ve milli bir dijital bilinçle oluşturulmuş kamu politikasıdır. “Aile önemlidir” demek yetmez; aileyi güçlendirecek somut adımların atılması gerekir. Çocuklara uygun koruma mekanizmaları, aileler için eğitim programları, okullarda dijital okuryazarlık ve mahremiyet bilinci, sosyal medya bağımlılığıyla mücadele kampanyaları… Bunlar “yasakçılık” değil, geleceğimizi koruma meselesidir.</p><p>Elbette çözüm sosyal medya hesabının kapatılması değildir. Ama şunları yapmadan da olmayacağını bilmek gerekir: Eve girince cep telefonunu bir kenara koymayı öğrenmek. Sofrada ekranı susturmak. Çocuk konuşurken gözünün içine bakmak. Eşinle gerçek bir sohbet kurmak. Bayramda mesaj atmak yerine kapıları çalmak. </p><p>Bizim için en büyük “takipçi” arkamızdan dua edecek çocuklarımızdır. En değerli “beğeni” eşimizin yüzündeki huzurdur. En güçlü “sosyal ağ” ise birbirine sahip çıkan ailemiz ve akrabamızdır. Artık başımızı telefondan kaldırıp evimizin içine, çocuğumuzun yüzüne, eşimizin gözlerine ve akrabamızın haline bakma vaktidir. Çünkü vatan, evin içinden başlar. Yuva sağlam olursa millet de sağlam olur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271" rel="standout" />
      <description>Son 20 yılda yaşanan dönüşümle, uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Bu dönüşümün sürdürülebilmesi yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Özer / Eski Millî Eğitim Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkiye’de siyasal ve toplumsal hayatı anlamaya çalışırken sıkça bir aydın-halk gerilimi ile karşılaşırız. Bu gerilim yalnızca kültürel bir farklılık değil, aynı zamanda devletin nasıl yönetileceğine ve toplumun hangi istikamette dönüştürüleceğine dair derin bir ayrışmayı da temsil etmektedir. Tanzimat’tan itibaren belirginleşen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden bu ikili yapı, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en temel tartışma alanlarından birisi olmuştur. İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde bu ayrışmayı modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal düzenini anlamanın anahtarı olarak kapsamlı bir şekilde ele alır. Ona göre Türkiye’de aydın kesim yalnızca düşünsel bir zümre değildir, aynı zamanda devlet aygıtının içinde yer alan memur ve bürokrat tabakasını da kapsayan geniş bir kesimdir. Bu nedenle aydın-halk ayrımı bu zümre ile geniş toplum kesimleri arasındaki mesafeyi temsil etmektedir. Küçükömer’in dikkat çektiği paradoks ise, tarihsel süreç boyunca genel olarak bu bürokratik-aydın kesimin siyasal mücadelelerden galip çıkması ve kalıcılığını sağlamasıdır.</p><h2>AYDIN-HALK AYRIŞMASI</h2><p>Teoman Duralı da Öyle Geçer ki Zaman başlıklı söyleşi kitabında benzer bir tarihsel sürekliliğe dikkat çekmekte ve bu ayrışmanın Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren farklı biçimlerde tekrarlandığını ifade etmektedir. Duralı’ya göre II. Abdülhamid döneminde ortaya çıkan tablo bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bu dönemde devletin en üst kademesindeki padişah ile geniş halk kitleleri aynı tarafta görünürken, aydınlar ve memurlar padişaha karşı konumlanmıştır. Duralı, bu durumu alışılmış tarih anlatılarının tersine bir tablo olarak yorumlar:</p><p>“Devletin üst kademesindeki adam ve halk bir oluyor; aydın, memur takımı öte tarafa geçiyor. Çok ilgi çekici bir manzara ortaya çıkıyor. O aydın, memur takımı öylesine güçleniyor ki! Güçlenmesinde Abdülhamid’in de payı var. Okullar açıp gençleri yetiştirmesine rağmen, istediği yöne çekemiyor. Sonuçta halk ile Abdülhamit yeniliyor; Avrupalılaşan ve yeniliği, çağdaşlığı savunanlar galip geliyor.”</p><p>Duralı bu ayrışmanın yalnızca Abdülhamid dönemine özgü olmadığını, Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam ettiğini ileri sürer. Ona göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplum yapısı büyük ölçüde az sayıda memur ve bürokrat ile geniş halk kitlelerinden oluşan ikili bir görünüm arz etmektedir. Bu yapı içinde okumuş yazmış kesim ve devlet memurları büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi çizgisinde yer alırken, geniş halk kesimleri siyasal karar süreçlerinden uzak kalmış ve uygulamaların çoğunu benimsemekte zorlanmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal tarihinde bürokratik-aydın kesim ile halk arasında belirli bir mesafenin süreklilik arz ettiği görülmektedir. Duralı bu çizginin daha sonraki dönemlerde de tekrarlandığını, Demokrat Parti ve Adnan Menderes’e karşı ortaya çıkan aydın-bürokrat tepkisinin ve benzer biçimde Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerin de aynı tarihsel hattın devamı olarak okunabileceğini ifade etmektedir. </p><h2>AYDIN-BÜROKRAT LEHİNE BÜKÜLEN TARİHSEL AKIŞ </h2><p>Bu ayrışmanın kökleri ise İdris Küçükömer’in işaret ettiği gibi çok daha erken bir modernleşme dönemine, yani II. Mahmud devrine kadar uzanır. Küçükömer’in dikkat çektiği önemli bir nokta, II. Mahmud’un yürüttüğü reform sürecinde padişahın yanında yer alan kesimlerin büyük ölçüde bürokratlar ve âyan olmasıdır. Bu durum Osmanlı modernleşmesinin yönünü belirleyen kritik bir gelişmeye işaret eder. Zira devletin yeniden düzenlenmesi sürecinde padişahın bürokrasi ve yerel güç odaklarıyla kurduğu ittifak, geleneksel toplumsal yapı içinde farklı bir onarım imkânı arayan ve esnaf, ulema ve yeniçerilerin temsil ettiği daha geniş kesimlerin giderek zayıflamasına yol açmıştır. Yeniçeri ocağının kaldırılması bu dönüşümün en çarpıcı adımlarından biri olmuş, geriye esnaf teşkilatları ve ulema kalmıştır. Ekonomik ve ticari düzenlemeler kısa süre içinde bu kesimleri de zayıflatmıştır. Avrupa ile yapılan ticaret anlaşmaları ve verilen imtiyazlar Osmanlı ekonomisini giderek dışa bağımlı bir yapıya dönüştürmüş, Batı’nın makineli sanayii karşısında Osmanlı’nın lonca temelli üretim sistemi rekabet edemez hale gelmiştir. Küçükömer’in ifadesiyle, gelişmemiş Osmanlı imalat sanayii ve lonca sistemi birkaç on yıl içinde Batı sanayiinin karşısında silinip süpürülmüştür. Böylece ekonomik bakımdan esnaf ve yerli üretim zayıflamış, büyük kitleler önemli bir dayanağını daha kaybetmiştir. Son aşamada ise ulemanın etkisi azalır. Eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi ve hukuk alanında yapılan reformlar geleneksel ulema sınıfının toplumsal ve siyasal etkisini ortadan kaldırmıştır. Böylece, büyük kitleler temsiliyet kabiliyetini kaybetmiş, aydın-bürokrat kesimin kendilerine yönelik tek yönlü endoktrinasyonunda savunmasız kalırken refahtan da payını alamamıştır. </p><p>Bu dönüşümün sonunda ortaya çıkan toplumsal manzara oldukça çarpıcıdır. Geleneksel temsil mekanizmalarının zayıflamasıyla birlikte toplumun geniş kesimleri siyasal süreçte örgütlü bir güç olmaktan giderek uzaklaşmıştır. Böylece Tanzimat’tan itibaren şekillenen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden aydın-halk ayrışmasının tarihsel akışı sürekli aydın-bürokrat lehine bükülmeye devam etmiştir. </p><h2>AKAMETE UĞRAYAN SÜREÇ BUGÜN HIZLANDI</h2><p>Bu tarihi akışı değerlendirirken II. Abdülhamid döneminin kritik bir özelliğine ayrıca vurguda bulunmak gerekiyor. II. Abdülhamid döneminin dikkat çekici özelliği, bu dönemde devlet hizmetlerinin mümkün olduğunca geniş toplum kesimlerine ulaştırılmasını hedefleyen bir kitleselleşme hamlesinin başlatılmış olmasıdır. Eğitim ve sağlık kurumlarının yaygınlaştırılması, ulaştırma ve haberleşme ağlarının geliştirilmesi gibi adımlar, devlet ile toplum arasındaki mesafeyi azaltmayı amaçlayan bir kitleselleşme yönelimini yansıtmaktadır. Ancak Abdülhamid’in siyasal olarak tasfiye edilmesiyle birlikte bu süreç büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Modernleşme aydın-bürokrat kesim aracılığıyla devam etmiş, ancak geniş halk kitlelerini merkeze alan kitleselleşme mantığı kesintiye uğramıştır. Dahası, geniş toplum kesimleri ile aydın-bürokrat kesimin temsil ettiği devlet arasındaki mesafe varlığını korumuştur.</p><p>Aradan geçen uzun yılların ardından ülkemizde benzer ölçekte geniş ve kapsamlı bir kitleselleşme hamlesi özellikle son 20 yılda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde tekrar gerçekleşmiş ve eğitimden sağlığa, ulaştırmadan altyapıya, kültür ve turizmden savunma sanayisine kadar her alanda diğer ülkelerle mesafe kapatılmış ve büyük kitleler her alanda hizmete kolayca erişebilir olmuştur. 20 yıl gibi kısa sürede başarılan bu dönüşüm sıradan bir dönüşüm değildir. Bu süreç yalnızca fiziksel hizmetlerin yaygınlaşmasıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun daha önce devlet imkânlarından sınırlı ölçüde yararlanabilmiş kesimlerinin kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmüştür. Oldukça kapsamlı bir dönüşüm olup aydın-bürokrat kesimin uzun dönem kesintiye uğrattığı veya zayıflattığı özgüveni tekrar tesis etmiş ve artık tüm süreçlerde mef’ul değil fail olmanın yolu açılmıştır. Tarihle ilişkimiz de daha sahih bir düzlemde tekrar kurulabilmiş ve yeni bir hikâye yazabilmenin imkânı çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.</p><h2>TARİHİ İMKAN MUTLAKA DEĞERLENDİRİLMELİDİR </h2><p>Bununla birlikte tarihsel olarak kökleri Tanzimat dönemine kadar uzanan aydın-bürokrasi ile halk arasındaki gerilimin tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değildir. Bu gerilim farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Ancak son dönemde yaşanan dönüşümle birlikte uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Önümüzdeki dönemde asıl mesele bu dönüşümün sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Bunun yolu yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aynı zamanda aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir. Dahası, tarihi müktesebatımızı anlayıp, tahkik edip bugünün sorunlarını kuşatacak, yorumlayacak ve çözümler üreterek bu dönüşümü sürdürülebilir kılacak yeni ortak bir dilin (ve ortak bir hikâyenin) oluşturulması gerekmektedir. Bu tarihi imkân değerlendirildiğinde Tanzimat’tan beri farklı biçimlerde tekrar eden aydın-halk ikiliğinin aşılması da artık mümkün olacaktır. Bunun imkânı artık vardır ve bu imkân ihmal edilmeden iyi değerlendirilmelidir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809515" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp" data-title="Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi" data-url="/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809514" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/d73a7035-omlq20nzfm0qmfbr2rwqap.webp" data-title="Siyasette rüzgâr değişirken" data-url="/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Siyasette rüzgâr değişirken</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809174" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp" data-title="Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?" data-url="/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/30/14f769d5-94lk2711bje0ji44acf801g.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz / Eğitimci, İlahiyatçı Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bütün dinlerin temel amacı insanı iyiliğe yöneltmek, doğruya ulaştırmak ve onu kötülüklerden uzak tutmaktır. İnanç, bu anlamda bir disiplin, bir arınma ve bir denge arayışıdır. İnsan, inandığı ölçüde kendini sınırlar, dizginler ve daha iyi bir varoluşa doğru yönelir.Ancak tarih bize inancın her zaman bu saf haliyle kalmadığını, zamanla güçle, iktidarla ve çıkarla temas ettiğinde, yönünü kaybedebildiğini göstermektedir. </p><h2>HASTALIKLI BİR ZİHİN YAPISI</h2><p>Arz-ı Mev’ud&nbsp;düşüncesi etrafında şekillenen bazı yaklaşımlar, tam da bu kırılmanın tartışıldığı bir alan haline gelmiştir. Çünkü burada inanç, sadece bireyin ahlaki dönüşümüne rehberlik eden bir yapı olmaktan çıkıp,&nbsp;somut hedefler, sınırlar ve sahiplik iddiaları&nbsp;üzerinden yeniden tanımlanır. Siyonist anlayışın ortaya çıkışı da bu düşünceden beslenmektedir. Bu anlayışa göre inanç, insanı dönüştürmek yerine, dünyayı kendi lehine dönüştürme aracına dönüşür. Bu noktada kutsal olan, bir iç arınma çağrısı olmaktan çıkarak,&nbsp;meşrulaştırıcı bir zırh&nbsp;haline gelir. Yapılan her şey, “haklılık” duygusuyla örtülür.</p><p>Bu tür bir zihinsel dönüşüm, psikolojik olarak sağlıklı bir inançtan çok,&nbsp;yoğun bir sahiplenme ve kontrol ihtiyacının kutsallaştırılması&nbsp;şeklinde tahlil edilebilir. Çünkü artık mesele iyi olmak değil kazanmak; doğruyu aramak değil kendi doğrusunu dünyaya dayatmaktır. Bu durum ise hastalıklı bir zihinsel yapıya sahip olmak demektir. </p><p>Öte yandan ilahî olana uygun inançlar vardır. İnsanı ayakta tutar, ona yön verir, anlam kazandırır. Ancak kökünden sapmış olan hastalıklı anlayışlardan gelen inanç, insanın gözünü daraltır, dünyayı tek bir pencereden görmeye zorlar.&nbsp;Arz-ı Mev’ud&nbsp;düşüncesi etrafında şekillenen kimi yaklaşımlar da tam bu kırılma noktasında duruyor.</p><p>Mesele sadece bir “vaat” meselesi değil artık. Mesele, o vaadin zihinde neye dönüştüğü. Çünkü bir inanç, kutsallık zırhına büründüğünde, ona yöneltilen her soru neredeyse bir saldırı gibi algılanmaya başlar. Ve o andan itibaren düşünce, kendini savunmak için sertleşir.</p><h2>KÖRLEŞME</h2><p>Burada psikolojik olarak dikkat çeken şey, inancın yerini yavaş yavaş&nbsp;takıntılı bir kesinliğe&nbsp;bırakmasıdır. Artık mesele doğruyu aramak değil, sahip olunan “doğruyu” korumaktır. Bu da insanı, kendi düşüncesinin dışındaki her şeyi tehdit olarak görmeye götürür. Karşısındaki insan artık bir insan olmayıp onu yok etmesi mübah hatta farz derecesinde olan bir engeldir.</p><p>Ve işte o noktada, mecazi anlamda bir körleşme başlar.</p><p>İnsan dinlemez.</p><p>İnsan görmez.</p><p>İnsan tartmaz.</p><p>Sadece ilerler.</p><p>Bu hâl, dışarıdan bakıldığında “gözünü kan bürümüş” bir kararlılık gibi görünür. Ama aslında bu, çoğu zaman derin bir korkunun, kaybetme endişesinin ve kimliğin dağılma ihtimalinin yarattığı bir sertleşmedir. Kendi varlığını, kendi inancını tehdit altında hisseden zihin, savunmayı abartır. Ve bu abartı, zamanla&nbsp;yıkıcı bir inatçılığa&nbsp;dönüşür.</p><p>En tehlikeli olan ise bu durumun, kendi toplumu ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesidir. Çünkü yapılan her şey, “kutsal” adına yapıldığı için meşru görünür. Vicdan devre dışı kalmıştır artık.</p><p>Bu noktada artık barış konuşmak zorlaşır. Çünkü barış, esneklik ister. Oysa bu hastalıklı olan zihinsel yapı esnekliği tehdit olarak görür. Uzlaşma, geri adım gibi algılanır. Böylece inanç, insanı büyüten bir şey olmaktan çıkıp, onu daraltan bir kalıba dönüşür.</p><p>Belki de asıl mesele şudur:</p><p>Bir inanç, insanın kalbini mi genişletiyor, yoksa onu tek bir fikrin içine mi kapatıyor?</p><p>Eğer cevap ikincisiyse, orada artık sadece bir inanç yoktur. Orada, kutsalla meşrulaştırılmış bir&nbsp;zihinsel kapanma&nbsp;vardır. Ve bu kapanma, kendisi dışındakilere karşı vicdanın çalışmadığı acımasızca bir yönelim ve “en iyi ben” düşüncesi ile şekillenen hastalıklı bir zihin yapısıdır.  </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/30/146b8736-53setpsv624yiqw7o50eu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyasette rüzgâr değişirken</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514" rel="standout" />
      <description>Muhalefet sathında hâlâ topyekûn bir vizyon, kapsayıcı bir söylem hâkim olmuş değil. CHP adına sadece Ekrem İmamoğlu’nu savunmak üzere dizayn edilen parti kadroları ve oluşturulan politik söylem anlaşılan o ki dar bir İmamoğlu kliği dışında kimseyi tatmin etmiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz / Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türk siyasal kültüründe, siyasette rüzgârın nereden ve kimden yana estiği sıklıkla değişebilmektedir. Bu rüzgârı belirleyen birçok faktörden söz edilebilir. Ekonomik şartlar, dış politikadaki gelişmeler ya da karizmatik karakterler bunda belirleyici olabilir. Fakat bence tüm bunları da kapsayacak şekilde kararlı ve bütünlüklü bir siyasî akıl genelde kitlelerde bir karşılık bulabiliyor. Şayet bu siyasî akla eşlik eden donanımlı kadrolar da varsa güçlü bir siyasî hareketin varlığından dahi söz edilebilir. </p><p>Türkiye’nin son yıllarına bakıldığı zaman, bu siyasî atmosferin zaman zaman iktidar ve muhalefet lehine döndüğüne şahit olduk. 2023 seçimleri öncesi rüzgâr muhalefetten yanaydı. Daha doğrusu manipülatif araştırmalarla siyasî tablo böyleymiş gibi kamuoyu yönlendirilmeye çalışıldı. Fakat en nihayetinde bize sunulan tablonun gerçekçi olmadığı seçimlerde belli oldu ve 2023 öncesi yaşanılan birçok soruna rağmen iktidar kanadı seçimleri kazanmayı başardı. Kuşkusuz, iktidar adına bir zafer olan 2023 seçim sonuçları, muhalefet adına da bir yıkım oldu. Sonuçta, 2023 öncesinin hemen tüm muhalif siyasi aktörleri peyderpey bu yıkımın altında kaldı. </p><h2>YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞ </h2><p>Diğer yandan, yerel seçimlerde, belki muhalefetin bile beklemediği şekilde, kazanılan belediyelerle bir anda siyasî atmosfer muhalefet ve özellikle CHP lehine dönmüş oldu. Şayet Özgür Özel CHP Genel Başkanlığı'nı yeni kazanmamış ve genel seçimlerin üzerinden henüz kısa bir zaman geçmemiş olsa idi muhalefet erken seçim için bile yoğun bir şekilde bastırabildi. Fakat bu olmadı ve Özgür Özel daha temkinli bir siyasî çizgi izledi ve hatta AK Parti’yle helalleşme siyasetini hızlandıran isim oldu. İktidar kanadı ve özellikle AK Parti ise, CHP lehine dönen bu siyasî atmosferde paniğe kapılmadan, herhangi bir yıkıma uğramadan süreci yönetti. Günün sonunda da zaten CHP bu yükselişini sürdüremedi ve oluşan siyasî atmosfer peyderpey sönümlendi. </p><p>19 Mart 2025’te, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik başlayan ve sonra diğer belediyelere de sıçrayan yolsuzluk ve rüşvet gibi soruşturmalarla, CHP ve Özgür Özel tekrar yükselişe geçti. İlk etapta soruşturmalar, hukukî değil “siyasî bir operasyon” gibi lanse edilmeye çalışıldı. CHP’nin bu süreçteki tutumu her ne olursa olsun “yargılatmayız”cı bir tavra dönüşmeye başladı. Fakat zamanla ortaya çıkan kayıtlar ve özellikle adeta bir furyaya dönüşen itiraflarla yargılamalara kamuoyu tepkisi de değişti. Her gün yeni kayıt ve deliller çıkarken CHP’nin “siyasî operasyon” argümanı da inandırıcılığını yitirmeye başladı. </p><p>En nihayetinde yargılamalar devam ediyor ve soruşturmaların hemen akabinde, Özgür Özel’in miting ve boykotlarla yükselen performansından geriye bir şey kalmamış görünüyor. Bir başka deyişle, İBB’ye yönelik soruşturmalara karşı muhalefetin yürüttüğü siyaset Özel’in muhalif seçmen nezdinde bir genel başkan olarak benimsenmesi ve kabul edilmesi dışında bir sonuç üretmedi. Geçtiğimiz günlerde mahkeme salonlarından tekrar bir hava estirilmeye çalışılsa da bu girişimlerin kitleler nezdinde çok fazla cazibesi kalmamış görünüyor.</p><h2>GÜVENLİ LİMAN </h2><p>2026 yılının başından itibaren ise, siyasî atmosfer iktidar lehine dönmeye başladı. Hem soruşturmaların hararetinin biraz sönmüş olması hem de özellikle Suriye’de PYD’nin Türkiye’nin kararlı tutumuyla tasfiye edilmiş olması iktidarın iç politikada elini güçlendiren ana faktörlerdi. Aynı zamanda, dünyanın farklı yerlerindeki uluslararası sorunlarda Türkiye’nin oynadığı öncü rol, kitleler nezdinde iktidarın ve özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın güvenilir liman şeklindeki pozisyonunu tahkim etmektedir. Bir süredir devam eden ABD-İsrail ve İran savaşında da Türkiye hem itidalli, diplomasiyi önceleyen tavrını hem de gerektiğinde kendi topraklarını korumak konusundaki kararlılığını şu ana dek bir arada götürmeyi başardı. Dört bir tarafında füzeler uçan, nerdeyse tüm sınırlarında kriz ve çatışmalar olan bir ülkede, dış politikada kararlı ve güven veren siyasetin iç politikada karşılık bulmaması nerdeyse imkansız bir durum. </p><h2>LİDERLİK KRİZİ </h2><p>Buna karşın, muhalefet cephesinde herhangi bir toparlanma emaresi görülmüyor. Zira muhalefet sathında hâlâ topyekûn bir vizyon, kapsayıcı bir söylem hâkim olmuş değil. Siyasî bir rüzgarın yakalanması için ne gerekiyorsa adeta onun eksikliğini yaşıyor muhalif elitler. Her şeyden önce net bir karizmatik lider sorunu var. Ne Özgür Özel ne Müsavat Dervişoğlu ne de diğer irili ufaklı muhalif partiler kitleleri heyecanlandıran bir profil arz etmiyor. Parti olarak nispeten cirmi az olsa da Yavuz Ağıralioğlu’nun bile liderlik anlamında daha öne çıktığı söylenebilir. Yine ne parti bazında ne de muhalif kamuoyunu kapsayacak şekilde ortak bir diskur, bütünlüklü bir programatik söylem inşa edildiğini söylemek zor. CHP adına sadece Ekrem İmamoğlu’nu savunmak üzere dizayn edilen parti kadroları ve oluşturulan politik söylem anlaşılan o ki dar bir İmamoğlu kliği dışında kimseyi tatmin etmiyor. Üstüne üstlük, İmamoğlu, en son yeni bakanların yemin töreninde ve mahkeme salonundaki nümayişlerde görüldüğü gibi, partiyi hâlâ istediği gibi yönlendirmeye çalışıyor. Açıkçası bu yönlendirmeye riayet etmeyen ya da kameralar önünde ayrı kuliste ayrı davranan kimi partililerin olduğu da kamuoyuna yansıdı. Dolayısıyla İmamoğlu kliğinin parti içindeki etkinliğini gelecek dönemde ne kadar ve nereye kadar devam ettirebileceği bir muamma. </p><p>Diğer yandan, bu durum CHP adına bir parçalanmışlık da getiriyor. CHP’nin güçlü bir lidere sahip olamayışı ve kötü yönetilmesi de bu parçalanmışlığı daha da katmerlendiriyor. Zira parti yönetimi için hem Kılıçdaroğlu ekibi hem de potansiyel rakip Yavaş etkisi her daim bir tehdit algısı olarak öne çıkıyor. Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın partiden ayrılışı sürecinde yaşananlar aslında tam da bu sürecin ayyuka çıktığı bir örnek oldu. Özarslan’ın istifa sürecinde Özel’in attığı küfürlü mesajlar ve bu mesajları atan bir genel başkan profilinin aldığı hasar görmezden gelinemez. Yine Özarslan üzerinden aslında Mansur Yavaş’la hesaplaşıldığı şeklindeki iddialar da dile getirilmeye başlandı. Bu iddialar şimdilik kısık sesle dile getirilse de gelecekte Özel ve parti yönetiminin daha fazla muhatap olacağı soruların başında geliyor. </p><p>Dolayısıyla şunu söylemek mümkün; Türkiye’de güçlü bir siyasî doktrinin her zaman karşılığı vardır. Bir anlamda seçmen başarıyı ve başarı potansiyelini satın alır. Başarısızlığı ve potansiyel başarısızlığı ise mutlaka bir şekilde cezalandırır. Mevcut iktidar iyi yanlarını güçlendirmeye, toplumun memnuniyetsiz olduğu tarafları geliştirmeye çalışırken muhalefet havanda su dövüyor. Güçlü bir siyasî diskur yerine hâlâ isimler üzerinden, bir hafta önce kahraman bir hafta sonra hain ve hırsız ilan edilen profiller üzerinden gündemi işgal etmeye devam ediyor. Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi ancak çok dar bir kesimde karşılığı olabilecek isimlerle heyecan yaratmaya çalışıyor. Seçim takvimi kabaca oluşmaya başladıktan sonra aday isimleri de yoğun bir şekilde gündeme gelmeye başlayacaktır. İşte o zaman muhalefeti yeni bir curcunanın beklediği söylenebilir. Şimdilik hesaplaşmalar öteleniyor ancak bu ötelemenin çok uzun erimli olmayacağını düşünüyorum. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809174" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp" data-title="Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?" data-url="/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809173" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/a153cab4-i6n1v7d1ylgq0m811yvvas.webp" data-title="Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/27/d73a7035-omlq20nzfm0qmfbr2rwqap.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Toraman / İletişim Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Orta Doğu’da İran ile İsrail-ABD arasındaki savaş ağırlıklı olarak askeri kapasite, füze sistemleri ve bölgesel dengeler üzerinden tartışılıyor. Analizler genellikle hangi tarafın daha güçlü silahlara sahip olduğu, hangi askeri ittifakların devreye girebileceği ya da olası bir savaşın bölgesel sonuçları üzerine yoğunlaşıyor. Lakin olayın bir diğer boyutuna da dikkat çekmek önemli olacaktır. Modern savaşların önemli bir bölümü artık yalnızca askeri cephede gerçekleşmiyor. Medya alanında yürütülen savaş stratejileri oldukça dikkat çekiciyken bundan daha da ön plana çıkan ise dijital medya oldu. </p><p>Nükleer silah caydırıcılığı bir simülasyon olarak tarihte yerini aldı. Bu nükleer silah caydırıcılığı medyada gerçekliğin yerini alırken bugünün savaşlarında ise nükleer silah söylentisi karşılığını hâlâ bulamadı. Sürekli insanlığın nükleer silahla tehdit edilmesi ve güçlü olanın dünyayı savunmak için elinde tuttuğu ama diğerlerine imkan tanımadığı bir medya anlatısının işlemediği artık iyice görünür kılındı. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaş bize dijital medyada, deepfake videolar, füze gösterisi gibi içeriklerle bir anlatı oluşturulmaya başlandığını gösterdi.</p><h2>ULUSLARARASI KAMUOYUNU İKNA ETMEK İÇİN </h2><p>Son yıllarda uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça kullanılan narrative warfare yani “anlatı savaşı” kavramı bu dönüşümü anlamak açısından önemli. Anlatı savaşı, savaşın yalnızca askeri güçle değil, anlatılar aracılığıyla da yürütüldüğünü ifade eder. Devletler, bir çatışma sırasında yalnızca rakiplerini askeri olarak zayıflatmaya çalışmıyor, bir yandan uluslararası kamuoyunu ikna edecek bir hikâye de kurmaya çalışıyorlar. Bu anlatılar savaşın meşruiyetini üretme, düşman imgesini şekillendirme ve küresel kamuoyunun olayları nasıl yorumlayacağını belirlemede büyük bir etki göstermektedir. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaş da büyük ölçüde böyle bir anlatı mücadelesi içinde ilerliyor. Savaşın tarafları yalnızca askeri kapasite üzerinden gösteri yapmıyor, kendi eylemlerini haklı gösterecek söylemler üzerinden de gösteriler inşa ediyor. Bir taraf kendisini güvenlik tehdidine karşı hareket eden bir aktör olarak sunarken, diğer taraf saldırganlığı vurgulayan bir anlatı kuruyor. Bu anlatılar uluslararası medya ve diplomatik söylem aracılığıyla sürekli yeniden üretiliyor. Böylece savaşın sadece askeri operasyonlarla ilerlediğini söylemek yanlış olur. Savaş anlam üretimi cephesinde en büyük mücadelesini veriyor. </p><h2>ALGORİTMALAR SÜRECİ HIZLANDIRIYOR </h2><p>Bu noktada information warfare yani “bilgi savaşı” devreye giriyor. Dijital medya ve sosyal platformlar, savaşın bilgi boyutunu hiç olmadığı kadar görünür hale getirdi denebilir. Savaş görüntüleri, propaganda videoları, manipüle edilmiş içerikler ve hızla yayılan iddialar küresel bir bilgi akışı oluşturuyor. Bu akışın önemli bir kısmı doğrulanmamış bilgilerden, eksik görüntülerden ya da belirli bir anlatıyı güçlendirmek amacıyla seçilmiş içeriklerden oluşabiliyor. Sosyal medya algoritmaları ise en çok dikkat çeken, en hızlı yayılan ve en güçlü duygusal tepkiyi üreten içerikleri öne çıkararak bu süreci daha da hızlandırıyor. Bu nedenle modern savaşlarda askeri operasyonların kendisi kadar, bu operasyonların nasıl temsil edildiği de önem taşıyor. Hangi görüntünün dolaşıma girdiği, hangi anlatının öne çıktığı ve hangi olayın küresel gündeme taşındığı savaşın algısını doğrudan etkiliyor. Savaşın gerçekliği çoğu zaman bu temsiller aracılığıyla şekilleniyor.</p><p>Bu süreç aynı zamanda uluslararası ilişkiler literatüründe “stratejik anlatı” olarak adlandırılan daha geniş bir çerçeveye de işaret etmektedir. Savaştaki taraflar sadece savaşın haklılığını savunma gibi bir pozisyonda anlatılarını geliştirmiyor bunun yanı sıra kendi politikalarını küresel kamuoyuna anlamlı ve meşru gösterecek bir hikâye kurarak çerçeveliyorlar. Dijital medya çağında bu anlatılar çok daha hızlı dolaşıma girmekte ve çoğu zaman viral bir karakter kazanmaktadır. Füze fırlatma görüntüleri, drone videoları ya da yıkım sahneleri askeri operasyonların kaydı olarak sunulmak yerine daha çok küresel kamuoyuna gönderilen güçlü mesajlardır. Bu nedenle modern savaşlarda görüntüler de tıpkı silahlar gibi stratejik bir araç haline gelmiştir.</p><h2>ANLAMLAR VE ALGILAR  </h2><p>Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1991 Körfez Savaşı üzerine yazdığı metinlerde modern savaşın bu medya boyutuna dikkat çekmişti. Baudrillard’a göre çağdaş savaşlar büyük ölçüde medya aracılığıyla deneyimlenen bir gerçeklik üretir. İnsanların büyük çoğunluğu savaşı doğrudan yaşamazken onu ekranlar aracılığıyla görür, yorumlar ve anlamlandırır. Bu nedenle savaşın algısı çoğu zaman savaşın kendisi kadar güçlü bir etki yaratır. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaşa bu açıdan baktığımızda  sadece askeri bir mücadele olarak değerlendiremeyiz. Cephedeki savaşın yanı sıra küresel ölçekte yürütülen bir anlatı ve bilgi mücadelesi olarak bu savaşı konumlandırabiliriz. Taraflar askeri üstünlük kadar anlatı üstünlüğü için de rekabet etmektedir. Çünkü uluslararası siyasette meşruiyet, destek ve diplomatik güç büyük ölçüde bu anlatılar aracılığıyla şekillenmektedir. Modern savaşların doğası tam da burada değişiyor. Medya ve dijital medyadaki anlatı savaşı durumu belki düşen bombaların etkisini azaltmıyor ya da çoğaltmıyor ama kesinlikle sonrasındaki anlaşmaları ve savaşları yönlendiriyor. Yani bir bakıma savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, anlamlar ve algılar üzerinde de veriliyor. Bu nedenle günümüz çatışmalarını anlamak için yalnızca askeri stratejilere bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda savaşın hangi anlatılarla temsil edildiğini, hangi bilgilerin dolaşıma girdiğini ve küresel kamuoyunun bu anlatılar aracılığıyla nasıl şekillendiğini de görmek gerekir. Bugünün savaşları yalnızca cephede değil,  dijital ekranlarda da kazanılıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807556" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/20/52274d97-yvchb3zujyein3id9j5dm.webp" data-title="Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı" data-url="/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp" data-title="Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak" data-url="/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik - Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>28 Şubat’ta ABD’nin İran’a yönelik saldırıları aktif savaş ve çatışma alanlarındaki değişimi bir kez daha gözler önüne serdi. Taraflar birbirilerine son derece gelişmiş teknolojik balistik füze ve türevleri, F-35 gibi beşinci nesil savaş uçakları, SIHA ve uzun menzilli hassas vuruş kabiliyetine sahip platformlar aracılığıyla saldırırken, aslında Rusya-Ukrayna Savaşı itibarıyla yapay zeka entegreli sistemlerin neden olduğu dönüşümü ve değişimin savaş alanlarındaki acımasızlığını da yakından gözlemliyoruz. Son on yıldır gelişen çatışma ve savaş alanlarına ilişkin analizlere bakıldığında dikkat çekici bir unsur açığa çıkıyor. Taraflar birbirilerinin kritik tesis ve altyapılarına hem fiziksel hem de siber alanda yüksek düzeyde saldırılar düzenliyorlar. Enerji hatları, iletişim ağları, uydu sistemleri ve dijital altyapılar artık doğrudan savaşın hedefleri haline gelmiş duruma. ABD-İran arasında süregelen savaşta da İran’ın sivil bir yapı olarak nitelendirilen Amazon’un veri merkezine düzenlediği saldırıyla yepyeni bir cephenin daha açıldığını söyleyebiliriz.</p><h2>VERİ MERKEZLERİ YENİ HEDEF Mİ?</h2><p>Veri merkezi; dijital verileri depolamak, yönetmek ve işletmek için tasarlanmış tesisler olarak tanımlanabilir. İşletmelerinde yapay zeka ve bulut bilişimine yani aslında firmaların sunucu depolama ve yazılım sağlayıcılarıyla kullandıkça öde ilişkisi kurduğu sisteme yönelik artan talebi neticesinde daha fazla işlem gücüne sahip merkezlere duyulan ihtiyaç da arttı. Ek olarak; teknoloji sektörü genel olarak “bulut” sistemini soyut ve dokunulmazmış gibi bahsetmektedir. Oysa bulut sistemi, veri merkezlerinde çalışmaktadır. Ve bu veri merkezlerinin fiziksel bir adresi bulunmaktadır. Son on yılda ise devletler hem ulusal güvenlik çıkarlarını korumak hem de yapay zeka ekosisteminde aktif oyuncu olmak adına veri merkezlerini kendi sınırları içerisinde inşa etmeye başladı. Bu inşanın neticesinde de veri merkezleri kritik tesis ve altyapı kategorisinde göreli hedef olarak nitelendirilmeye başlandı. ABD, veri merkezlerini 16 kritik altyapı sektöründen biri olarak kabul ediyor; İngiltere, 2024 yılı itibarıyla veri merkezlerini kritik ulusal altyapı olarak belirledi; AB de veri merkezlerine özel bir statü tanıdı. Genel olarak bakıldığında da küresel düzeyde veri merkezleri artık kritik olarak sınıflandırılıyorlar.</p><h2>İRAN VERİ MERKEZLERİNE NEDEN SALDIRIYOR?</h2><p>İran'ı Mart tarihinde Amazon Web Services (AWS) tarafından işletilen veri merkezlerine saldırılar düzenlendi. Bahreyn’de bir, Birleşik Arap Emirlikleri’nde iki adet bulunan AWS veri merkezleri İran’a ait SIHA’lar ile vuruldu. Saldırılar sonrasında veri merkezlerinde çıkan yangınlar tesislerin çevrimdışı kalmasına, bölge genelinde bankacılık, ödeme, teslimat uygulamaları ve kurumsal yazılımları etkileyen hizmet kesintilerine neden oldu. İran devlet televizyonu, İran İslam Devrim Muhafızları’nın saldırıyı “bu merkezlerin düşmanın askeri ve istihbarat faaliyetlerini desteklemekteki rolünü engellemek” amacıyla gerçekleştirdiğini öne sürdü.</p><p>Aslında sorunun cevabı modern savaşın giderek veri merkezli bir yapıya evirilmesiyle yakından ilişkili. Günümüzde veri merkezleri; salt ticari şirketlere hizmet sunan sivil altyapılar değil; aynı zamanda da askeri iletişim, istihbarat analizi, uydu görüntülerinin işlenmesi, yapay zeka tabanlı hedefleme sistemleri ve operasyonel planlama gibi birçok stratejik faaliyetin yürütüldüğü dijital merkezler olarak işlev görmekte. Buradan hareketle bulut altyapısı sağlayan şirketlerin veri merkezleri, devletlerin askeri kapasitesini dolaylı destekleyen “çift kullanımlı” altyapılar olarak değerlendirilebiliyor. İran’ın bu tür tesisleri hedef alması ise yalnızca fiziksel bir saldıran ziyade ABD’nin dijital altyapısını, ekonomik faaliyetlerini ve askeri veri akışını sekteye uğratmaya yönelik daha geniş ve kapsamlı bir stratejinin parçası olarak yorumlanabilir. Böylece savaş alanı yalnızca kara, deniz, hava ve uzayla sınırlı kalmamakta; eş zamanlı olarak bulut sistemleri, veri merkezleri ve dijital ağların bulunduğu yeni bir “siber-fiziksel cephe”de modern çatışmaların/savaşların belirleyici unsurlarından biri haline gelmekte.</p><h2>SIRA UYDU AĞLARINA DA GELİR Mİ?</h2><p>AWS tesislerine yönelik İran tarafından düzenlenen saldırılar teknoloji politikası bağlamında bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilirken, aynı zamanda da tarihsel bir süreci takip ettiğini söyleyebiliriz. 100 yıl öncesinde de denizaltı telgraf kablolarına akabinde denizaltındaki fiber optik kablolarına düzenlenen saldırılar gibi yeni özel sektör teknoloji noktaları da göreceli şekilde askeri amaçlarla kullanıldığında ya da kullanıldığı düşünüldüğünde kaçınılmaz bir şekilde saldırıya uğrama ihtimalleri artıyor.</p><p>Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, iletişim ağının giderek artan hacmi saldırıların salt yeryüzüyle kalamayacağına dair endişeleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle benzer bir dinamiğin yakın gelecekte özel sektör tarafından geliştirilen uydu ağları ve uzay tabanlı iletişim sistemlerinde görülmesi muhtemel. Sonuç olarak dijital ve uzay temelli sivil teknoloji altyapılarının çatışmaların doğrudan parçası haline gelmesi geleceğin çatışmalarında krizleri daha hızlı ve kontrolsüz biçimde tırmanmasına neden olurken geri dönüşü zor uluslararası krizleri tetikleme potansiyelini taşıyacağını söyleyebiliriz.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808824" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/25/849ea7ff-nyag3h7d5x80l4aowbk3m.webp" data-title="Devlet otoritesi ve kurumsal dönüşüm" data-url="/dusunce-gunlugu/devlet-otoritesi-ve-kurumsal-donusum-4808824" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Devlet otoritesi ve kurumsal dönüşüm</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807257" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/19/6b09d843-td6ncyxk1ta9e5qzwwnx2p.webp" data-title="ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları" data-url="/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806617" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/17/0de4d534-eijrqa1s819qxhbghd2bgm.webp" data-title="Trump’ın Hürmüz kumarı" data-url="/dusunce-gunlugu/trumpin-hurmuz-kumari-4806617" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Trump’ın Hürmüz kumarı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/26/a153cab4-i6n1v7d1ylgq0m811yvvas.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" rel="standout" />
      <description>Yapay zekâ, üretim sürecinde yardımcı bir enstrüman olarak konumlandığında gerçek değerini buluyor. Doğru kullanıldığında sanatçının elindeki dijital bir fırça gibi ifade alanını genişletiyor, kontrol kaybedildiğinde üretimi taklide indirgiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bora Durmuşoğlu - İletişimci, Medya Yöneticisi</strong></p><p><br></p><p>Sosyal medyada ve haber bültenlerinde artık sık sık karşımıza çıkan yapay zekâ videoları yeni bir dönemin kapısını araladı. Gerçekte yaşanmamış olayların kısa süreli görüntülerle dolaşıma girmesi, gördüklerimizle gerçek arasındaki güven bağını her gün biraz daha zayıflatıyor. Bir savaş sahnesi, bir liderin konuşması ya da bir felaket görüntüsü birkaç komutla üretilebiliyor ve milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Böyle bir ortamda yapay zekâ, üretim teknolojisi olmakla birlikte kamuoyunu etkileyebilen güçlü bir medya aracına dönüşüyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizginin bu kadar hızlı bulanıklaştığı bir çağda, algoritmalar içerik üretmenin ötesine geçiyor ve algıyı şekillendiren yeni bir güç hâline geliyor. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, algı mühendisliği aracına dönüşüyor.</p><p>Bu dünyanın içine biraz daha yakından baktığımızda inanılması güç bir üretim hızına tanık oluyoruz. Saniyeler içinde ortaya çıkan görseller, animasyonlar, videolar ve sesler, kreatif üretime dayanan sektörler için geniş bir hareket alanı açıyor. Ancak bu parlak ekranın arkasında henüz tam anlamıyla çözülmemiş bir mülkiyet, telif ve etik meselesi var. Yapay zekâ sistemleri üretim yaparken boş bir sayfadan başlamıyor, yıllar boyunca insanlar tarafından oluşturulmuş devasa bir görsel, işitsel ve anlatı arşivini tarıyor, analiz ediyor ve elindeki verileri yeniden düzenliyor.</p><h2>TELİF SAVAŞLARI</h2><p>Bugün bir yapay zekâ aracına Miyazaki, Disney ya da Pixar estetiğinde bir karakter çizdirdiğimizde aslında tek bir sanatçının emeğiyle karşılaşmıyoruz. Binlerce profesyonelin yıllar boyunca geliştirdiği estetik birikim, stüdyoların milyarlarca dolarlık yatırımları ve markaların kurduğu anlatı dili dolaylı biçimde bu üretime dâhil oluyor. Aynı durum sinema, dizi, reklam, müzik, mimari, oyun ve dijital içerik alanlarının tamamında görülüyor. Yapay zekâ modelleri belleğindekileri harmanlarken Star Wars’ün epik atmosferinden Marvel karakter tasarımlarına, Harry Potter evreninin görsel dünyasından Pixar’ın ışık kullanımına kadar sayısız referansı analiz ediyor. Ortaya çıkan tablo estetik bir benzerliğin ötesinde ticari değeri bulunan fikri mülkiyetlerin dolaylı biçimde devreye girmesi anlamı taşıyor. Böyle bir üretim modeli, markaların yıllar içinde oluşturduğu kültürel ve ekonomik değerin ticari sömürü riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Böylece özellikle profesyonel üretimlerde ciddi bir hukuki gri alan oluşuyor.</p><h2>ALGORİTMİK TAKLİT ÇIKMAZI</h2><p>Kreatif endüstriler açısından mesele telif ihlali riskleriyle sınırlı değil. Uzun yıllar içinde inşa edilmiş marka kimliklerinin ve anlatı dillerinin taklit edilebilir hâle gelmesi sektörün dengelerini de etkiliyor. Reklam dünyasında markaya özgü görsel dilin bulanıklaşması, sinema ve dizilerde hikâyelerin birbirine benzemesi, müzikte melodik yapıların tek tipleşmesi ya da mimaride bağlamdan kopuk projelerin çoğalması bu dönüşümün somut sonuçları arasında yer alıyor.</p><p>OpenAI başta olmak üzere yapay zekâ hizmeti veren şirketlere açılan davalar ve sanatçıların eserlerinin izinsiz biçimde veri setlerine dâhil edilmesine karşı yürüttükleri hukuki mücadeleler, teknolojinin sınırlarının artık mahkeme salonlarına da taşındığını gösteriyor. Bir haberde, reklam filminde, animasyon projesinde ya da müzik klibinde kullanılan yapay zekâ çıktısının haksız fayda sağlayıp sağlamadığı sorusu, birçok ülkede yüksek tazminat riskleriyle hukukçuların gündeminde.</p><p>Benzer tartışmalar seslendirme ve müzik sektöründe de yaşanıyor. Ünlü sanatçıların seslerinin izin alınmadan klonlanarak şarkılarda ya da reklam projelerinde kullanılması birçok sanatçı tarafından kimlik ihlali olarak görülüyor. Sinema ve dizi dünyasında senaristlerin ve oyuncuların dile getirdiği kaygıların merkezinde de aynı mesele yer alıyor. Geçmişte başarı kazanmış senaryoların parçalar hâlinde analiz edilerek yeni metinlere dönüştürülmesi anlatıların derinliğini zayıflatma riskini beraberinde getiriyor. Mimarlık alanında ise ustaların yıllar içinde geliştirdiği üslubun algoritmalar tarafından taklit edilmesi projelerin bağlamdan kopuk, kimliksiz yapılara dönüşmesine yol açabiliyor.</p><p>Yaşananlar karşısında her yerde yeni düzenlemeler yapılıyor. Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası şeffaflık ve izlenebilirlik ilkelerini merkeze alarak yapay zekâ destekli içeriklerin üretim süreçlerini daha şeffaf hâle getirmeyi amaçlıyor. Bir içeriğin hangi veri setleriyle üretildiği, insan katkısının hangi aşamada devreye girdiği ve yapay zekâ araçlarının nasıl kullanıldığı giderek daha fazla önem kazanıyor. Türkiye’de de benzer bir farkındalık oluşmaya başladı. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesindeki Millî Teknoloji Genel Müdürlüğü’nün Millî Teknoloji ve Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü olarak yeniden yapılandırılması, yapay zekânın teknolojik bir araç olmanın ötesinde stratejik bir alan olarak ele alındığını gösteriyor.</p><h2>KREATİF ENDÜSTRİLERİN YENİ UFKU</h2><p>Bu dönüşümün nasıl yönetileceği kreatif endüstriler açısından belirleyici olacak. Yapay zekâ araçlarını kullanan birçok profesyonel artık üretim sürecini tamamen algoritmalara bırakmıyor. Yapay zekâ çıktıları çoğu zaman taslak sayılıyor, ardından tasarım, kurgu ve estetik kararlar insan müdahalesiyle şekilleniyor. Böyle bir yaklaşım hem kontrolü koruyor hem de ortaya çıkan eserin yeni bir ifade değeri kazanmasını sağlıyor.</p><p>Taklit yeteneği algoritmaların güçlü taraflarından biri, fikri yorumlamak, dönüştürmek ve yeni bir anlatıya taşımak ise insana ait. Yapay zekâ, üretim sürecinde yardımcı bir enstrüman olarak konumlandığında gerçek değerini buluyor. Doğru kullanıldığında sanatçının elindeki dijital bir fırça gibi ifade alanını genişletiyor, kontrol kaybedildiğinde üretimi taklide indirgiyor. Hikâyelerimizi kurarken geçmişin birikimini kopyalamak yerine bu teknolojiyi özgün anlatımımızı güçlendiren bir araç hâline getirebildiğimiz ölçüde yeni ifade biçimleri ve yeni sanat akımları doğacaktır. Araç değişir, teknik gelişir fakat sanatı sanat yapan irade hep insandır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808825" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/25/43f693cb-lmkvsm42546ksipzmszdf.webp" data-title="6 parmaklı Netanyahu tuzağı" data-url="/dusunce-gunlugu/6-parmakli-netanyahu-tuzagi-4808825" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">6 parmaklı Netanyahu tuzağı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp" data-title="Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak" data-url="/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>