<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Düşünce Günlüğü</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=dusunce-gunlugu" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Lider krizinin ötesinde: Birleşik Krallık’ta siyasi istikrarsızlık</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/lider-krizinin-otesinde-birlesik-krallikta-siyasi-istikrarsizlik-4836668</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/lider-krizinin-otesinde-birlesik-krallikta-siyasi-istikrarsizlik-4836668" rel="standout" />
      <description>Siyasetin küçük bir azınlığın tekelinde kaldığı yerlerde istifalar neredeyse teknik bir süreç gibi işler; koltuk değişir, sistem devam eder, hayat akar. Kaos yoktur, çünkü kitleler zaten politika yapım sürecine dahil değildir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu/Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Keir Starmer, 22 Haziran 2026 sabahı, Downing Sokağı’nın önünde yaptığı duygusal konuşmayla Başbakanlık’tan ve İşçi Partisi liderliğinden istifa ettiğini açıkladı. “Ülkeyi sevdiğim için istifa ediyorum” diyen Starmer, yalnızca 2 yıl önce elde ettiği tarihi seçim zaferinin ardından sahneden ayrıldı. Krallık’taki siyaseti takip edenler için beklenen bir gelişme olan bu istifa, döngüsel bir çöküşün yeni halkasından ibaret. Nitekim Starmer’ın halefi Birleşik Krallık’ın son on yıl içerisindeki yedinci başbakanı olacak. Karşılaştırmalı olarak, 1970’lerden 2010’lara uzanan kırk yıllık süreçte yalnızca 6 başbakan görev yapmıştı. Her istifanın gerekçesi farklı görünüyor, ama bu çeşitlilik yanıltıcı.</p><h2>SAHNE DEĞİŞİYOR, SENARYO AYNI</h2><p>David Cameron, 2016’da kendi açtığı Brexit referandumunu kaybedince istifayı zorunlu gördü. Halkı Avrupa’da kalmaya ikna etmeye çalışmış, ancak başarısız olmuştu. Theresa May bu enkazı devraldı; AB ile müzakere ettiği ayrılık anlaşması parlamentodan üç kez geri döndü ve Mayıs 2019’da gözyaşlarıyla ayrıldı. Boris Johnson, “Brexit’i tamamlamak” sloganıyla 2019’da büyük çoğunlukla seçildi; ancak pandemi sürecinde Downing Sokağı’nda düzenlenen partiler — kamuoyunda “Partygate” olarak bilinen skandal — iktidarını fiilen bitirdi. İngiltere karantinadayken, insanlar yakınlarını göremezken, Başbakanlık ofisinde şarap içiliyordu. Haziran 2022’de kabinesindeki toplu istifalar onu koltuğunu bırakmak zorunda bıraktı. Ardından gelen Liz Truss, tarihe 45 günle geçti: borçlanmayla finanse edilen vergi indirimleri paketi piyasaları sarstı, sterlin çakıldı, mortgage faizleri haftalar içinde ikiye katlandı. Rishi Sunak bu kaosu devraldı, seçilmeden önce başbakan oldu ve 2024’te seçim felaketine uğradı. Starmer bu enkazın üstüne kurulu bir iktidara sahip oldu — ve o da iki yıl içinde aynı kapıdan çıktı.</p><p>Birleşik Krallık’ta 1974’ten bu yana hiçbir başbakan genel seçimi kazanıp bir sonraki seçimde kaybederek görevini bırakmadı. Liderler artık sandıkta değil, kendi partilerinin içinden gelen baskıyla devriliyordu. Bu tablo, parlamenter sistemin yapısal bir zaafını gözler önüne seriyor. Cameron, Avrupa karşıtı isyankâr milletvekilleri yatıştırmak için Brexit referandumunu kabul etti; Johnson, kendi milletvekilleri destekten çekilince düştü; Starmer ise sosyal yardım kesintileri ve sert göç politikaları nedeniyle kendi partisini karşısına aldı. Lider değişimi kolay, sistem değişimi neredeyse imkânsız. Her yeni isim aynı kurumsal kısıtlar ve finansal baskılarla karşılaşıyor; sahne değişiyor, senaryo ise aynı kalıyor. Ancak bu noktada kritik bir soru gündeme geliyor: Birleşik Krallık gibi derin bir apolitizmin hüküm sürdüğü bir toplumda bu istifalar gerçekte ne ifade ediyor?</p><h2>SİYASET BİR AZINLIĞIN İŞİ OLUNCA </h2><p>Birleşik Krallık, siyasi katılımın son derece sınırlı olduğu bir toplum. Siyasi tartışma büyük ölçüde Londra’nın belirli çevrelerine, medya kuruluşlarına ve parti mekanizmalarına hapsolmuş durumda. Sıradan vatandaş için Cameron ile Starmer arasındaki fark, hayatını doğrudan etkileyen politikalar meselesi değil, ekranda gördüğü yüzler meselesi. Bu tabloda istifalar ve hükümet değişimleri bambaşka bir anlam kazanıyor. Siyasetin gerçek anlamda toplumsal bir müzakere zeminine oturduğu yerlerde lider değişimi sarsıcı olabilir; toplumsal enerji seferber olur, alternatifler tartışılır. Ama siyasetin küçük bir azınlığın tekelinde kaldığı yerlerde istifalar neredeyse teknik bir süreç gibi işler — koltuk değişir, sistem devam eder, hayat akar. Kaos yoktur çünkü kitleler zaten politika yapım sürecine dahil değildir. Seçimlere katılım oldukça düşüktür ve siyaset azınlığın işi olarak görülür.</p><p>Birleşik Krallık siyasetini bu çerçevede okumak gerekiyor. Üstte dramatik görünen siyasi çalkantı, altta ise bu gürültünün içinde eriyip derinleşen toplumsal sessizlik. Bu sessizlik, sistemin bir arızası değil; büyük ölçüde onun işleyiş biçimi. Küresel finans sisteminin merkezlerinden biri olmayı sürdüren, City of London aracılığıyla eski sömürge coğrafyasıyla ekonomik bağlarını koruyan bu ülkede siyasi istikrarsızlık görünürdeki kadar tehlikeli değil. Liderler değişiyor; yapı sabit kalıyor.</p><h2>BURNHAM NEYİ DEĞİŞTİREBİLİR? </h2><p>Mayıs 2026 yerel seçimlerindeki ağır kayıpların ve ardından gelen kabine istifalarının yarattığı baskıyla köşeye sıkışan Starmer’ın yerini Andy Burnham’ın alması bekleniyor. Ana rakibi Wes Streeting’in yarıştan çekilerek Burnham’ı desteklemesiyle liderlik adeta bir “taç giyme törenine” dönüşüyor. Bu görünüm, değişimin parti tabanının değil, parlamentodaki dar bir grubun iradesiyle şekillendiğini düşündürüyor.</p><p>Burnham popüler bir isim ama geçmişi de sorular barındırıyor. 2005-2009 yılları arasında Mid Stafford Hastanesi’nde yüzlerce hastanın yetersiz bakım nedeniyle hayatını kaybettiği skandal döneminde Sağlık Bakanlığı görevini yürütüyordu. Hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla görüşmeyi reddetti. Aynı zamanda İsrail’i hiçbir zaman soykırımla suçlamamış, Siyonist çevrelerle güçlü ilişkiler içinde olduğu belirtilen biri olarak öne çıkıyor. Önceki başbakanları yıpratan kırık vaatler ve U dönüşleri meselesinde Burnham da muaf değil: Büyük Manchester Temiz Hava Bölgesi kararındaki geri adımının 100 milyon sterline mal olduğu bildiriliyor.</p><p>Burnham’ın kişisel popülaritesi kısa vadede İşçi Partisi’nin kamuoyu desteğini artırabilir. Ama ülkenin temel sorunları — zayıf büyüme, altyapı yetersizliği, toplumsal hizmetlerin çöküşü — yeni lidere de aynı sert gerçeklerle yüzleşeceğini hatırlatıyor. Her başarısız başbakanlık, bir sonrakini daha zor hale getiriyor: Yeni lider aynı derin sorunları, aynı tedirgin milletvekillerini ve kamuoyunun daha da azalan sabrını devralıyor. Aksi takdirde yaşanan değişim, döngünün yeni bir bölümü olmaktan öteye geçemeyecek. Bu döngü kırılmadığı sürece Britanya için görünüm parlak değil.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4834494" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/22/8dd732dc-bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi.webp" data-title="Bölgenin geleceğini şekillendiren stratejik belge Şuşa Beyannamesi" data-url="/dusunce-gunlugu/bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi-4834494" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Bölgenin geleceğini şekillendiren stratejik belge Şuşa Beyannamesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4835774" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/26/4311b581-mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz.webp" data-title="Mavi Vatan’ın üç jeopolitik cephesi: Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz" data-url="/dusunce-gunlugu/mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz-4835774" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Mavi Vatan’ın üç jeopolitik cephesi: Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4836405" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/29/870bf05f-turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi.webp" data-title="Türkiye’nin yarınları: Verilerin ışığında bir gençlik portresi" data-url="/dusunce-gunlugu/turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi-4836405" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Türkiye’nin yarınları: Verilerin ışığında bir gençlik portresi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/lider-krizinin-otesinde-birlesik-krallikta-siyasi-istikrarsizlik-4836668</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/30/b7a3f9cd-lider-krizinin-otesinde-birlesik-krallikta-siyasi-istikrarsizlik.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gıda enflasyonu ile mücadele</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/gida-enflasyonu-ile-mucadele-4836669</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/gida-enflasyonu-ile-mucadele-4836669" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik/Makine Yüksek Mühendisi, Yazar</strong></p><p><br></p><p>TÜİK, baz yılı değişikliği kapsamında mevcut TÜFE sınıflamasından, güncel tüketim kalıplarını daha iyi yansıtan “COICOP-2018” sınıflamasına geçiyor. 2026 itibarıyla alandan derlenen fiyatlar toplamın yüzde 51,14’ünü oluşturacak; 81 il, 239 ilçe, 39.070 iş yeri ve 5.246 konuttan, 428 madde için her ay yaklaşık 636.640 fiyat derlenecek. Bu değişimle gıda ve alkolsüz içeceklerin ağırlığı yüzde 24,96’dan yüzde 24,44’e, konut-enerji grubu yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a geriledi; ulaştırmanın ağırlığı ise yüzde 15,34’ten yüzde 16,62’ye yükseldi. Sağlık, eğitim, iletişim ve gıda gruplarının ağırlığı azalırken; giyim, mobilya, eğlence, lokanta-konaklama ve kişisel bakım gruplarının ağırlığı arttı.</p><p>Enflasyon sepetindeki gıda kalemleri başlıca şu gruplarda toplanır: Ekmek ve tahıllar (ekmek, un, makarna, pirinç, bisküvi); et ve balık; süt, peynir ve yumurta; yağlar; meyve-sebze ve bakliyatlar; çay, kahve, şeker, hazır yemekler gibi diğer gıdalar. 2026’da sepete simit ve bazı hazır gıdalar da eklendi; gıda grubunun genel sepetteki payı yaklaşık yüzde 21,77. Teknik açıklaması bu kadar net olan enflasyonu yıllardır anlamakta zorlanıyoruz; masa ile saha arasında bir kopukluk var. Dünyada bu konuda neler yapıldığına bakalım.</p><h2>RUSYA DOĞRUDAN FİYAT MÜDAHALELERİ UYGULUYOR</h2><p>Rusya, iç pazarı korumak için temel gıda ürünlerinde ihracat kısıtlamaları, üreticilerle uzun vadeli sözleşmeler ve doğrudan fiyat müdahaleleri uyguluyor; belirli ürünlerde ihracat kotaları getiriliyor. Tarım ve Sanayi-Ticaret bakanlıkları, perakendeci-tedarikçi ilişkilerini yasal düzenlemelerle uzun vadeli sözleşmelere bağlarken, Devlet Duma’sı da fiyat istikrarı için ticaret mevzuatında hızlı değişiklik talep etti.</p><h2>İNGİLTERE’DE ÜRÜN SABİTLEME</h2><p>İngiltere’de odak; sıkı sağlık standartları, Brexit sonrası ithalat kontrolleri ve sağlıksız beslenmeyi sınırlayan (HFSS) düzenlemeler. Ekim 2025’ten itibaren yüksek yağ/tuz/şeker içeren ürünlerin saat 21.00’den önce reklamı ve “bir alana bir bedava” gibi promosyonları yasaklandı; AB’den gelen gıdalara veteriner kontrolleri sıkılaştırıldı. Hükümet doğrudan fiyat koymasa da süpermarketlerle gönüllü “price lock/price match” uygulamaları teşvik ediliyor: Sainsbury’s 1.000’den fazla ürünü sabitledi ve 600 üründe Aldi ile fiyat eşledi; Tesco 645 üründe Aldi ile eşleşti; Morrisons 1.000 ürünü sekiz hafta kilitledi; Asda 500’den fazla ürünü bir yaz boyunca sabitledi. Bitki bazlı ürünlerin “burger/sosis” gibi hayvansal çağrışımlı isimlerle etiketlenmesi de AB’ye paralel şekilde sıkı kurallara bağlandı.</p><h2>FRANSA VE ALMANYA’DA TARTIŞMALI UYGULAMALAR</h2><p>Fransa, 2023’te zincir marketlerle anlaşarak “anti-enflasyon sepeti” başlattı: 3 ay boyunca, dar gelirli hanelerin en çok tükettiği yaklaşık 100 ürünün fiyatı sabitlendi. Yaklaşım İngiltere’ye göre daha merkeziyetçi ancak uygulama bitince fiyatlar hızla yükseldi, bunun geçici bir nefes olduğu görüldü.</p><p>Almanya ise doğrudan fiyat sabitlemek yerine girdi maliyetlerine müdahaleyi tercih etti: Enerji maliyetlerini sübvanse etti, lojistik destek sağladı, böylece marketlerin fiyatları makul tutmasını kolaylaştırdı. Üretim zincirini kapsayan bu yaklaşım daha sistematik görünse de kamu bütçesi üzerindeki yük sürdürülebilirliğini tartışmalı kılıyor.</p><p>İngiltere modeli gönüllülüğe dayandığından piyasayı bozmuyor; Fransa modeli devlet koordinasyonunu öne çıkarıyor; Almanya modeli maliyet sübvansiyonuna odaklanıyor. Türkiye’nin İngiltere modeline yakın, ama Fransa’nın koordinasyon disiplini ile Almanya’nın maliyet desteğini birleştiren hibrit bir yaklaşım izlemesi daha anlamlı görünüyor.</p><h2>ÇİN’DE “BOŞ TABAK” KAMPANYASI</h2><p>Çin’de gıda piyasası; sıkı gıda güvenliği yasaları, ithalatta zorunlu kayıt sistemi (GACC) ve israfı önlemeye yönelik “Boş Tabak Kampanyası” ile düzenleniyor. Arz güvenliği için kış öncesi stoklama çağrıları, sıkı denetimler ve tarladan sofraya izlenebilirlik sistemlerine ağırlık veriliyor.</p><h2>TÜRKİYE İÇİN BAZI ÖNERİLER</h2><p>Türkiye’de gıda enflasyonu, OECD ortalamasının oldukça üzerindedir. TÜİK verilerine göre 2024 yılında gıda enflasyonu yüzde 50’nin üzerine çıkmıştır. Bu artışın başlıca nedenleri</p><p>maliyet enflasyonu (enerji, mazot, gübre ve yem fiyatlarının yükselmesi), tedarik zinciri sorunları (depolama ve lojistikteki yetersizlikler), döviz kurlarındaki dalgalanmalar, aracıların fiyat manipülasyonları gibi görünüyor. Bu koşullarda vatandaşın temel gıdaya erişimini güvence altına almak, devletin hem ekonomik hem de siyasal istikrarı için zorunludur.</p><p>Türkiye için 100–150 temel ürün belirlenmeli. Bu ürünler Ramazan yardım paketleri ve enflasyon paketindeki etki oranı yüksek ürünler dikkate alınarak ekmek, süt, yoğurt, peynir, yumurta, makarna, bakliyat, yağ, un, şeker, tuz, çay, patates, soğan, domates, salça, bebek bezi, tuvalet kâğıdı vb. ürünler olabilir. Fiyatlar 4-6 aylık dönemlerde sabitlenerek dönemsel etkilerde göz önüne alınarak paket değişikliğe tabi tutulmalıdır. Devletin oluşturacağı açık veri tabanına marketler ürün fiyatlarının otomatik günlük aktarımını sağlamalı, vatandaş hangi marketin hangi şubesinde hangi ürün kaç para istediği zaman görebilmeli. Bu portal sayesinde yapılan zamların miktarı, periyodu direkt görünmüş olur ve devletin denetimi daha hızlı ve kolay olacaktır. Gramaj sabitleme zorunlu olmalı; aynı üründe çok fazla paket, büyüklüğü anlaşılması ve takip edilmesi zor bir fiyat aralığı oluşturuyor. Devlet enerji maliyetlerinde teşvik, lojistik maliyetlerinde destek mekanizmaları oluşturmalı. Gıda piyasasında ürün çeşitliliğini artırmak ve yüksek fiyatları düşürmek amacıyla ithalat – ihracat düzenlemeleri yapılmalıdır. </p><p>Kısa vadeli fiyat sabitleme uygulamaları, vatandaşın nefes almasını sağlayabilir; ancak gerçek çözüm için tarımsal üretim planlaması yapılmalı, çiftçiye mazot ve gübre desteği artırılmalı, kooperatifler güçlendirilerek üretici-tüketici arasındaki zincir kısaltılmalıdır. Gıda güvenliği ulusal güvenlik stratejisinin bir parçası olarak ele alınmalı, stratejik ürünlerde stok yönetimi ve lisanslı depoculuk yaygınlaştırılmalı, tarım teknolojileri ve dijital takip sistemleri devreye sokulmalıdır.</p><h2>SOFRA TOPLUMSAL BARIŞIN SEMBOLÜDÜR </h2><p>Gıda fiyatları yalnızca ekonomik bir veri değildir; sofra, toplumsal barışın sembolüdür. Türkiye’de dar gelirli hanelerde gıda harcamalarının toplam bütçedeki payı yüzde 30–40’lara ulaşmaktadır. Bu durum, gıda enflasyonunu toplumun en kırılgan kesimleri için hayati bir sorun haline getirmektedir. Geçmişte gıda fiyatlarındaki dalgalanmaların toplumsal huzursuzluklara yol açtığını okuduk, yaşadık. Osmanlı döneminde yaşanan “Buğday İsyanları”ndan, 1970’lerin Türkiye’sindeki gıda kuyruklarına kadar birçok örnek, sofranın siyasi istikrar üzerindeki etkisini göstermektedir. Dolayısıyla gıda fiyatlarının kontrolü, yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda sosyal adaletin ve siyasal istikrarın da teminatıdır.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/gida-enflasyonu-ile-mucadele-4836669</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/30/4722b993-gida-enflasyonu-ile-mucadele.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin yarınları: Verilerin ışığında bir gençlik portresi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi-4836405</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi-4836405" rel="standout" />
      <description>2018’den 2023’e uzanan veri seti, gençliğe dair karamsar yaklaşımların ötesinde, daha dengeli ve umut verici bir tablo ortaya koymakta. Karşımızda; ailesine ve vatanına bağlı, kendi yolunu çizme cesareti gösteren, zararlı alışkanlıklardan uzak durmaya özen gösteren ve bilgiye yönelen bir gençlik profili bulunmakta.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahmet Sözbilir/Halk Eğitimi Uzmanı, TGSP Genel Koordinatörü</strong></p><p><br></p><p>Gençlik, ekseriyetle belirli bir yaş aralığıyla tanımlanan bir dönem olarak ele alınsa da bu tanım tek başına yeterli değil. Gençlik; bireyin kimlik inşasını sürdürdüğü, değerlerle temas kurduğu, geleceğe dair yönünü belirlemeye çalıştığı çok katmanlı bir süreç. Bu yönüyle yalnızca biyolojik bir evre olmanın ötesinde sosyolojik, kültürel ve zihinsel bir oluşum süreci, bir kimlik inşasının mevsimi.</p><p>Her nesil, içinde bulunduğu dönemin şartlarıyla şekillenirken, aynı zamanda bu şartları dönüştürme potansiyelini de taşır. Teknolojik gelişmeler, ekonomik dalgalanmalar, küresel krizler ve kültürel etkileşimler, gençliğin dünyayı algılama biçimini doğrudan etkiler. Ancak tüm bu değişkenlere rağmen, her toplumun gençliği kendi tarihsel birikimi ve değer dünyası ile özgün bir karakter kazanır.</p><p>Bu nedenle gençliği anlamak, yalnızca güncel eğilimleri takip etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda değişim ile süreklilik arasındaki dengeyi görebilmeyi, hangi alanlarda dönüşüm yaşandığını ve hangi değerlerin kalıcılığını koruduğunu tespit edebilmeyi gerektirir. Bu husus sadece kulaktan dolma bilgilerle değil akademik delillerle de beslenmelidir.</p><h2>ANA HATLARIYLA ÜLKEMİZDE GENÇLİK ARAŞTIRMALARI</h2><p>Ülkemizde gençlik, çoğu zaman demografik bir avantaj olarak tanımlanmakta, en önemli güç kaynaklarından biri olarak görülmekte. Ancak bu potansiyelin doğru anlaşılması için genel kabullerin ötesine geçmek, somut veriler ve sistematik çalışmalar ışığında hareket etmek gerekmekte. Bu açıdan meseleye temas ettiğimizde akademik temelli yayınlar ve materyaller noktasında eskiye nazaran daha güçlü bir konumdayız.</p><p>Ülkemizde bu bakış açısıyla hazırlanan, gençleri ve onların görüşlerini sıradan bir veri olmanın ötesine taşıyarak çok boyutlu biçimde ele alan çeşitli araştırmalar mevcut. SETA tarafından 2012 yılında yayımlanan “Türkiye’nin Gençlik Profili”, MEMUR-SEN tarafından 2014 yılında hazırlanan “Türkiye Gençlik Profili Araştırması”, GESAM tarafından 2016 yılında hazırlanan “Gelenek ve Modernlik Arasında Gençlik Araştırması” ve SEKAM tarafından 2018 yılında yayımlanan “15 Temmuz Darbe Girişiminin Öncesi ve Sonrasında Gençliğin Durumu” başlıklı çalışmalar bu alanda dikkate değer örnekler arasında yer almakta. Bu çalışmalar sadece geçmişe yönelik bir hesaplaşmayı değil aynı zamanda geleceğe dair bir ufak koymayı da hedeflemekte.</p><p>Bu çalışmaların ortaya koyduğu birikim, sonraki araştırmalar için de önemli bir zemin oluşturdu. Nitekim Türkiye Gençlik STK’ları Platformu (TGSP) tarafından yürütülen ve 2018, 2020 ve 2023 yıllarında tekrarlanan Türkiye’nin Gençleri Araştırması, tek seferlik verilerin ötesine geçerek daha sistematik ve karşılaştırılabilir bir çerçeve sunmakta. TGSP Başkanı Ali Haydar Ustaosmanoğlu’nun titiz yönlendirmeleri ile ortaya çıkan bu araştırmalar, yalnızca sayısal veriler ortaya koymakla kalmayıp, gençliğin eğilimlerini, beklentilerini ve karşı karşıya olduğu temel meseleleri daha bütüncül bir perspektifle değerlendirme imkânı sağlamakta. Öyle ki TGSP verileri gençliğe dair söz söyleyecek olan tüm araştırmacılara pozitif, tarafsız ve akademik temellerde bilgi sunmakta.</p><p>Kurumların yanında bireysel olarak çalışmaları ile gençlik araştırmalarına; gençlerin daha doğru anlaşılmasına katkı sağlayan isimleri de zikretmemiz gerekiyor. Türkiye’nin Gençleri Araştırması’nın koordinatörlüğünü yürüten Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Özdinç, TGSS (Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması) bünyesindeki araştırmalarıyla Doç. Dr. Zübeyir Nişancı, Terörsüz Türkiye sürecinde gençlerin yaklaşımını inceleyen yazısı ile Dr. Mesut Emre Balcı, ARGETUS bünyesinde yaptığı çalışmalarla Erol Erdoğan gençlik çalışmaları ile takip edilmesi gereken isimlerden bazıları.</p><p>Bu verilerin sunduğu tabloya geçmeden önce hatırlanması gereken önemli bir husus daha var: Gençlik üzerine yapılan araştırmaları ciddiye almak, yalnızca bu çalışmaları takdir etmekle sınırlı değil. Asıl mesele, bu verileri karar alma süreçlerine dâhil edebilmek, yeni ve daha kapsamlı araştırmaları teşvik edebilmek ve giderek daha fazla önem kazanan bu alanı kendi seyrine terk etmemek. Bu yönüyle gençlik araştırmaları, sadece birer tespit metni değil, aynı zamanda yol gösterici birer rehber olarak değerlendirilmeli. Diğer taraftan bu araştırmalar gençleri sadece veriden ibaret gören bir tutumu doğurmamalı; karar alma süreçlerinde veriler, duygunun ve ruhun da dahil edildiği bir sentez olarak ele alınmalı.</p><h2>HER ŞEYE RAĞMEN DEĞİŞMEYEN GERÇEKLİK: AİLE VE VATAN</h2><p>Dünya hızla değişirken ve dijitalleşme hayatın her alanına nüfuz ederken, gençliğin değer dünyasında bazı başlıkların istikrarlı biçimde varlığını koruduğu görülmekte. 2018 yılı araştırmasında gençlerin hayatına yön veren değerler arasında “vatan sevgisi” (yüzde 90,6) ve “aile” (yüzde 88,8) ilk sıralarda yer almakta. Aradan geçen yıllar, değişen fikir dünyası, küresel salgın ve farklı krizlere rağmen, 2020 ve 2023 araştırmalarında da benzer bir tablo ortaya çıktı. Gençlerin kendilerini en güvende hissettikleri alanların başında yine aile ve vatan gelmekte. Elbette bu iki konuda sorunlar var ama işaret ettiğimiz yer dünya geneline baktığımız zaman gençliğimizin çok iyi bir noktada durduğunu göz ardı etmemek.</p><p>Bu veriler, gençlerin modern dünyanın sunduğu imkânlardan yararlanırken, temel aidiyet alanlarıyla bağlarını sürdürdüklerine işaret etmekte. Küresel gelişmelere açık olmakla birlikte, yerel ve kültürel referanslarını koruyan bir eğilimin varlığı dikkat çekmekte. Aile bağları ve toplumsal aidiyet hissi, gençlerin değer dünyasında belirleyici unsurlar olmaya devam etmekte. Bu açıdan aileyi temel alan gençlik çalışmalarının önemi daha da öne çıkmakta.</p><p>Öte yandan 2023 verilerinde gençlerin en fazla güvendiği kurumlar arasında Cumhurbaşkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet teşkilatının üst sıralarda yer alması, sosyal medyada hakim algının aksine gençlerin devlet kurumlarına yönelik güven düzeyinin de belirli ölçüde sürdüğünü göstermekte. Bu durum, gençliğin aidiyet ve güven ilişkisini yalnızca bireysel değil, kurumsal düzlemde de kurmaya devam ettiğine işaret etmekte.</p><h2>FARKLI ÖNCELİKLER VE ARTAN MEMNUNİYETSİZLİKLER</h2><p>Yıllar içindeki değişime bakıldığında, en belirgin kırılmanın ekonomik göstergelerde ortaya çıktığı görülmekte. Gençlerin genel mutluluk düzeyi 5 üzerinden yaklaşık 3.1 seviyesinde görece yatay bir seyir izlerken, ekonomik durumdan memnuniyetin düzenli biçimde gerilediği dikkat çekmekte. 2018 yılında 2.90 olan memnuniyet düzeyi, 2020’de 2.8’e, 2023’te ise 2.5’e kadar düşmüş vaziyette. Nitekim 2023 verilerine göre ekonomik durumundan memnun olmayan gençlerin oranı yüzde 47,5’e ulaştı.</p><p>Bu tablo, gençlerin sorun algısında da önemli bir değişime işaret etmekte. 2018 yılında Türkiye’nin en önemli sorunları arasında sayılan “terör”, sonraki araştırmalarda geri plana düşerken; yerini “gelecek kaygısı”, “geçim sıkıntısı” ve “eğitim sorunları” gibi başlıklar aldı. Bu değişim, gençlerin gündeminde güvenlik eksenli meselelerden ziyade ekonomik ve sosyal belirsizliklerin daha belirleyici hale geldiğini göstermekte.</p><h2>GİRİŞİMCİLİK ARZUSUNUN YÜKSELİŞİ</h2><p>Ekonomik verilerin ortaya çıkardığı bu tablo, gençlerin kariyer beklentilerinde de dikkat çekici bir dönüşümle birlikte değerlendirilebilir. Geçmişte ekonomik belirsizliğin hakim olduğu dönemlerde daha güvenli bir seçenek olarak görülen kamu istihdamı, yerini giderek daha fazla girişimcilik arzusuna bırakmakta. Bu durum tarihin farklı zamanlarında kendisini hatırlatmakta.</p><p>Nitekim 2018 yılında gençlerin yüzde 32,5’i kamuda çalışmayı hedeflerken, 2020 itibarıyla kendi işini kurmak isteyenlerin oranı yaklaşık her üç gençten birine karşılık gelmekte. 2023 verilerinde ise bu eğilimin daha da güçlendiği ve gençlerin yüzde 42,6’sının kendi işini kurmayı hedeflediği görülmekte. Bu husus gençlerde bir yönetici altında çalışmak yerine, kimliklerini yansıtabilecekleri bir iş kurma fikrinin ne denli yükseldiğini kanıtlamakta.</p><p>Rakamlarda görülen bu artış, yalnızca bir kariyer tercihi değişimi olarak değil, aynı zamanda gençlerin ekonomik hayatta daha aktif rol alma isteği olarak da okunabilir. Gençler, yalnızca iş arayan değil, aynı zamanda üretim süreçlerine katılan ve değer oluşturan bireyler olma yönünde bir eğilim göstermekte. Bu durum, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısı açısından dikkatle izlenmesi gereken bir dönüşüme işaret etmekte. Sosyal medya merkezli liberal görüşler tarihte hiç olmadığı kadar popüler bir dönem yaşamakta. Bu veriler piyasa, iş kurma ve liberal ekonomi alanlarına dair önemli doneleri barındırmakta. Tüm bu sayılanlar ülkemizde bireysel girişimlerin önümüzdeki yıllarda da artarak sürebileceğinin sinyallerini taşımakta.</p><h2>GİTMEK Mİ ZOR YOKSA KALMAK MI?</h2><p>Son yılların en çok tartışılan başlıklarından biri olan beyin göçü meselesi, gençlerin eğilimlerindeki değişimi açık biçimde ortaya koymakta. 2020 yılında gençlerin yüzde 42’si yurt dışında yaşamayı istemezken, 2023 verilerinde bu eğilim tersine dönmüş; yurt dışına gitmek isteyenlerin oranı yüzde 48,1’e yükselmiş, istemeyenlerin oranı ise hızla gerilemiştir.</p><p>Bu değişimi yalnızca bir “gitme isteği” olarak değerlendirmek eksik bir okuma olur. Gençler, daha iyi yaşam standartları, mesleki imkanlar ve kendilerini geliştirebilecekleri ortamlar doğrultusunda yurt dışını bir seçenek olarak görmekte. Bu durum ekonomi temelli bir konformist arayışın habercisi olabilir.</p><p>Ancak burada dikkat çekici olan husus, bu yönelimin bir kopuştan ziyade bir arayışa işaret etmesidir. Bu arayış temelli gitmek yerine dönemsel bir süreci işaret etmektedir. Son günlerde sosyal medyada gidenlerin memnuniyetsizlikleri ve dönüş hikayeleri de artmış durumda.</p><p>Nitekim aynı araştırmalar, gençlerin değer dünyasında “vatan” ve “aile” gibi temel unsurların güçlü biçimde varlığını sürdürdüğünü göstermekte. Bu durum, gençlerin ülkelerine olan aidiyetlerini korurken, aynı zamanda bireysel potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri imkanları aradıklarını ortaya koymakta.</p><h2>KUŞAKLARIN BİRİKİMİ: BİLİNÇLİ BİR GENÇLİK</h2><p>Toplumda zaman zaman gençlerin yaşam tarzı ve alışkanlıklarına dair oluşan ön yargıların, verilerle tam olarak örtüşmediği görülmekte. 2023 araştırması, gençlerin sağlıklarına ve yaşam kalitelerine verdikleri önemin arttığına işaret etmekte. Sigara, alkol ve madde kullanımı konusunda 2020 verilerine kıyasla “Kullanmıyorum” diyenlerin oranında belirgin bir artış gözlemlenmekte. Bu durum, gençlerin hem fiziksel hem de zihinsel sağlıklarını daha fazla önemsediklerini gösterdiği gibi iyi eğitim almış ve belirli bir çevreye sahip olan gençlerin tüm çekicilik ve özendirilişine rağmen kötü alışkanlıklardan uzaklaşabildiğini kanıtlamakta.</p><p>Bu eğilim yalnızca bedensel sağlıkla sınırlı değildir. Gençlerin ilgi alanları incelendiğinde, “eğitim”, “özgürlükler” ve “insan hakları” gibi daha yapıcı ve evrensel başlıkların ön plana çıktığı görülmekte. Buna karşılık, yüzeysel içeriklere olan ilginin görece daha sınırlı kaldığı anlaşılmakta.</p><p>Rol model tercihlerindeki değişim de bu yönelimi destekler nitelikte. Siyasi figürlerin yanı sıra bilim insanları ve akademisyenlerin öne çıkması, gençlerin bilgi ve üretim odaklı bir perspektife yöneldiğini göstermekte. Küresel ölçekte öne çıkan isimleri takip eden, aynı zamanda kendi değerleriyle bağını koruyan bir gençlik profili dikkat çekmekte. Sosyal medya hesaplarında özellikle alanlarında uzman akademisyenlerin daha çok gençler tarafından ilgi ile takip edildiği gerçeği bu konuya dair geniş bir perspektif sunmakta.</p><h2>HAKİKATİN MERKEZİNDE BİR GENÇLİK OKUMASI</h2><p>Gençlerin kendilerini klasik siyasi tanımlar içinde konumlandırma eğilimlerinin sınırlı olduğu görülmekte. Araştırma verilerine göre gençlerin yüzde 57,7’si kendisini “sağ” ya da “sol” gibi geleneksel kategorilerle ifade etmemekte. Bu durum, gençlerin meseleleri daha çok pratik ve çözüm odaklı bir perspektifle değerlendirdiğine işaret etmekte.</p><p>Bununla birlikte, söz konusu ülkenin temel değerleri olduğunda gençlerin ortak paydalarda buluşabildiği görülmekte. “Milliyetçilik” gibi kavramların bu noktada birleştirici bir çerçeve sunduğu anlaşılmakta. Bu durum bize şu hakikati hatırlatıyor: Asırlar geçse de insanlar kavramlar etrafında şekillenmekte.</p><p>Bu tablo, gençlerin siyasetten uzaklaştığını değil; aksine, gündelik siyasi ayrımların ötesinde daha bütüncül bir bakış açısı geliştirdiğini göstermekte. Gençler, ülkenin menfaatlerini önceleyen ve bu doğrultuda konumlanan bir bilinç düzeyine sahipler.</p><h2>YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞEN KAVRAM: GENÇLİK</h2><p>Asırlar boyunca konuşulan ve üzerine fikirler üretilen en önemli kavramlardan olan gençlik günümüzde de güncelliğini, sıcaklığını ve üzerine konuşulur bir kavram olma özelliğini korumakta. 2018’den 2023’e uzanan bu veri seti, gençliğe dair karamsar yaklaşımların ötesinde, daha dengeli ve umut verici bir tablo ortaya koymakta. Karşımızda; ailesine ve vatanına bağlı, kendi yolunu çizme cesareti gösteren, zararlı alışkanlıklardan uzak durmaya özen gösteren ve bilgiye yönelen bir gençlik profili bulunmakta. Bu durum gençler hakkında kendisini bilirkişi olarak gören, zamanının ciddi kısmını bu konular üzerinden prim kazanma ile geçiren kimselere cevap niteliğindedir. TGSP'nin hazırladığı Türkiye’nin Gençleri araştırması verileri ülkemizdeki gençlik meselesine dair en kuvvetli ve sonuç veren araştırmalardan biridir. Herkesin fütursuzca konuştuğu görüş bildirdiği bir alana dair uzman yorumu, akademik temelli bir metin üretebilme çabasıdır. Bu çalışmalar alandan kopuk, on yılların ezberleri konuşan pek çok kişinin sesinin kısılmasına sebep olacağı gibi gençliğe dair çalışma yapan uzmanlar ve bu niyette olan adaylar için vazgeçilemez bir noktadadır.</p><p>Verilere baktığımızda gençlerin, yalnızca bu topraklarda yaşamak değil; aynı zamanda üretmek, katkı sağlamak ve değer oluşturmak istediğini görürüz. Kendi potansiyellerinin farkında olan bu nesil, uygun imkanlar sunulduğunda neler başarabileceğini farklı alanlarda ortaya koydukları gibi ilgi ve alaka beklemektedirler.</p><p>Bu noktada asıl meselemiz, bu potansiyeli doğru şekilde destekleyebilmek, gençlerin yanında olduğumuzu onlara hissettirebilmemizdir. Gençlerin önündeki engelleri azaltmak, imkan alanlarını genişletmek ve onları üretim süreçlerine daha güçlü şekilde dahil etmek, geleceğe yönelik en önemli yatırımlardan biri olduğu gibi yarınlarımızın da teminatı olacaktır.</p><p>Uzun araştırmalar, titiz çalışmalar sonucunda ulaştığımız gençliğe dair veriler; yalnızca mevcut durumu anlamak için değil, aynı zamanda geleceğe dair sağlıklı bir perspektif geliştirmek için de önemli ipuçları sunmakta. Yarınlarımıza ilişkin değerlendirmelerde, bu dinamik ve çok yönlü gençlik yapısının belirleyici bir rol oynayacağı açıktır. Bu sebepten dolayı bu bir tercih değil, sorumluluktur.</p><h2>YENİ ARAŞTIRMA ÖNÜMÜZDEKİ HAFTALARDA YAYIMLANACAK</h2><p>“Türkiye’nin Gençleri” araştırması, sürekliliğini koruyarak bu alandaki bilgi birikimini güçlendirmeye devam etmektedir. Serinin dördüncü halkasını oluşturacak olan yeni araştırmanın önümüzdeki haftalarda yayımlanması beklenmekte. Bu çalışma ile birlikte, 2018’den 2026’ya uzanan süreçte Türkiye gençliğinin yaklaşık on yıllık eğilim ve beklentilerini bir arada ve karşılaştırmalı biçimde değerlendirme imkânı doğacaktır. Böyle bir bütünlüklü çalışma her kuruma nasip olmaz. TGSP bu araştırma ile kuruluş ve varoluş sebebini de desteklemiş, ön açarak alanı uzmanlaştırmıştır.</p><p>Gençliğimiz üzerine gerçekleştirilen en kapsamlı ve istikrarlı çalışmalar arasında yer alan bu araştırmanın, alana yeni ve kıymetli veriler kazandırmasının yanı sıra, önümüzdeki dönemde gençlik çalışmalarına yön verecek temel referanslardan biri olması beklenmekte. Bir kopuş ve uzaklaşma değil, yakınlaşma ve teminat olarak gördüğümüz gençlik kurumu dün olduğu gibi günümüzde de yarınlarımızın teminatı. Yaptığımız çalışmalar, uyguladığımız metotlar ve elde ettiğimiz materyaller daha iyiye gidebileceğimizi, ümidin içimizde hala sıcak olduğunu ve gençlerin daima yanımızda olduğunu bizlere hissettirmekte. Gençliğin peşinde bir gönüllü olarak bu çalışmaların çoğalmasını ve gençliğe dair ezberlerin bozulmasını temenni ediyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi-4836405</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/29/870bf05f-turkiyenin-yarinlari-verilerin-isiginda-bir-genclik-portresi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mavi Vatan’ın üç jeopolitik cephesi: Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz-4835774</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz-4835774" rel="standout" />
      <description>Mavi Vatan, tek tip bir deniz güvenliği doktrini değil; her havzanın kendine özgü şartlarına göre şekillenen kapsamlı bir deniz büyük stratejisidir. Bu yönüyle Türkiye’nin üç farklı denizdeki stratejik önceliklerini ortak bir jeopolitik vizyon altında birleştiren uzun vadeli bir devlet aklını temsil etmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak - Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Türkiye, dünya üzerinde aynı anda üç farklı jeopolitik havzaya açılan nadir ülkelerden biridir. Batısında Adalar Denizi (Ege), güneyinde Doğu Akdeniz ve kuzeyinde Karadeniz uzanır. İlk bakışta aynı devletin çevresindeki üç deniz gibi görünseler de bu havzaların her biri farklı tarihsel miraslara, farklı güç dengelerine ve farklı güvenlik sorunlarına sahiptir. Adalar Denizi’nde egemenlik ve deniz yetki alanları tartışmaları öne çıkarken, Doğu Akdeniz enerji kaynakları, bölgesel ittifaklar ve büyük güç rekabetiyle şekillenmektedir. Karadeniz ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin gölgesinde, Rusya ile Batı arasındaki stratejik dengenin en hassas sahalarından biri olarak dikkat çekmektedir.</p><p>Son yıllarda Türk dış ve güvenlik politikasının en çok tartışılan kavramlarından biri olan Mavi Vatan, yalnızca deniz sınırlarını veya deniz yetki alanlarını ifade eden bir yaklaşım değildir. Aksine Türkiye’nin çevresindeki deniz havzalarını tarih, coğrafya, güvenlik, enerji ve uluslararası hukuk perspektiflerinden birlikte değerlendiren kapsamlı bir stratejik vizyonu temsil etmektedir.</p><p>Bu nedenle Mavi Vatan’ı anlamak için haritalara bakmak tek başına yeterli değildir. Lozan ve Montrö’nün şekillendirdiği tarihsel ve hukuki mirası, Adalar Denizi’ndeki egemenlik tartışmalarını, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetini ve Karadeniz’deki güç dengelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü Türkiye’nin deniz jeopolitiği tek bir denizden değil; farklı tarihsel miraslara, güvenlik dinamiklerine ve stratejik önceliklere sahip üç ayrı jeopolitik havzadan oluşmaktadır.</p><h2>KÜÇÜK COĞRAFYANIN BÜYÜK HESAPLARI</h2><p>Bazı coğrafyalar vardır; haritada küçük görünürler ancak tarihin akışını etkileyen büyük mücadelelere sahne olurlar. İşte Adalar Denizi de bunlardan biridir. Çok sayıdaki ada, dar deniz alanları ve birbirine yakın kıyılar nedeniyle burada coğrafya doğrudan güç üreten ve güç sınırlayan stratejik bir unsur hâline gelmektedir.</p><p>Karasuları, hava sahası, FIR hattı, kıta sahanlığı ve adaların deniz yetki alanlarına etkisi gibi konular, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin en hassas başlıklarını oluşturmaktadır. Yunanistan adalara azami etki tanıyan bir yaklaşımı savunurken, Türkiye alanın kendine özgü coğrafi yapısının dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir. Uluslararası hukukun hakkaniyet ve orantılılık ilkelerine dayanan Türk tezleri, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde yalnızca adaların değil, karşılıklı kıyıların uzunluğu ve coğrafi gerçekliklerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktadır.</p><p>Bu nedenle buradaki anlaşmazlıklar yalnızca teknik bir sınır sorunu değil; egemenlik, güvenlik ve bölgesel denge meselesidir. Türkiye’nin yaklaşımı, hem uluslararası hukukun ruhuna hem de bölgenin coğrafi gerçeklerine uygun, hakkaniyete dayalı bir deniz düzeni arayışına dayanmaktadır. Bu yönüyle Adalar Denizi, yalnızca iki ülke arasındaki bir sınır denizi değil; egemenlik, güvenlik, uluslararası hukuk, jeopolitik rekabet ve stratejik dengelerin kesiştiği kritik bir coğrafyadır. Üstelik çok sayıda ada, dar deniz alanları ve birbirine son derece yakın kıyılar nedeniyle yaşanabilecek herhangi bir küçük bir deniz veya hava olayı kısa sürede daha büyük bir diplomatik ya da askerî krize dönüşebilmektedir.</p><h2>ENERJİ, HUKUK VE GÜCÜN KESİŞTİĞİ DENİZ</h2><p>Eğer Adalar Denizi Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihî rekabetin en hassas sahnesiyse, Doğu Akdeniz de 21. yüzyılın en büyük jeopolitik mücadelelerinden birinin merkezidir. Son yirmi yılda keşfedilen doğal gaz rezervleri, bu geniş deniz havzasını yalnızca enerji şirketlerinin değil, devletlerin, ittifakların ve küresel güçlerin de ilgi odağı hâline getirdi.</p><p>Bugün Doğu Akdeniz’de yaşananlar, deniz haritalarında çizilen birkaç sınır çizgisinden ibaret değildir. Burada enerji güvenliği, uluslararası hukuk, askerî caydırıcılık, bölgesel ittifaklar ve büyük güç rekabeti aynı denklem içerisinde yer almaktadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz, Türkiye’nin Mavi Vatan yaklaşımının en görünür ve en yoğun şekilde sınandığı coğrafya olarak öne çıkmaktadır.</p><p>Bölgede keşfedilen hidrokarbon kaynakları, deniz yetki alanlarına ilişkin tartışmaları ekonomik değerle doğrudan bağlantılı hâle getirdi. Münhasır Ekonomik Bölge ilanları, enerji arama faaliyetleri ve deniz sınırlandırma anlaşmaları artık yalnızca teknik veya hukuki süreçler olarak görülmüyor. Bunlar aynı zamanda ülkelerin siyasi nüfuzunu, ekonomik geleceğini ve bölgesel ağırlığını belirleyen stratejik araçlar olarak da değerlendiriliyor.</p><h2>DENGELERİ DEĞİŞTİREN HAMLE</h2><p>Bu çerçevede Türkiye’nin Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı, Doğu Akdeniz’deki dengeleri değiştiren en önemli hamlelerden biri oldu. Ankara, bu anlaşma ile adalara tam etki veren sınırlandırma anlayışına karşı çıkarak, hakkaniyet ve orantılılık ilkelerine dayanan alternatif bir yaklaşım ortaya koydu. Böylece Doğu Akdeniz’deki hukuk mücadelesi, aynı zamanda bir jeopolitik nüfuz mücadelesine dönüştü.</p><p>Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri de bu stratejinin sahadaki yansımaları olarak görülebilir. Araştırma gemileri, sondaj platformları ve bunlara eşlik eden deniz unsurları, Türkiye’nin yalnızca hak iddia eden değil, aynı zamanda bu hakları sahada görünür kılmaya çalışan bir politika izlediğini göstermektedir. Böylece hukuk, diplomasi ve askerî caydırıcılık birbirini tamamlayan unsurlar hâline gelmektedir.</p><p>Ancak Doğu Akdeniz’deki asıl mücadele enerji kaynaklarının paylaşımından daha geniş bir anlam taşımaktadır. Temel soru şudur: Bölgesel düzen nasıl kurulacak ve bu düzenin dışında kimler kalacaktır?</p><h2>DİPLOMATİK NÜFUZUN SINANDIĞI BİR MÜCADELE</h2><p>Son yıllarda Fransa, Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır arasında gelişen enerji ve güvenlik iş birlikleri, birçok gözlemci tarafından Türkiye’yi dışlayan bir bölgesel mimari oluşturma girişimi olarak yorumlanmaktadır. Ankara ise Mavi Vatan yaklaşımıyla hem bu düzenin hukuki dayanaklarını hem de uzun vadeli sürdürülebilirliğini sorgulamaktadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki rekabet, yalnızca enerji sahalarının paylaşımıyla ilgili değildir. Aynı zamanda bölgesel liderlik iddialarının, diplomatik nüfuzun ve uluslararası meşruiyet üretme kapasitesinin de sınandığı bir mücadeledir. Günümüzde deniz gücü artık yalnızca savaş gemilerinin sayısıyla ölçülmemektedir. Hukuki argüman üretebilmek, uluslararası destek sağlayabilmek ve bölgesel ittifaklar kurabilmek de en az askerî kapasite kadar önem taşımaktadır.</p><p>Doğu Akdeniz, günümüz dünyasında enerji, hukuk ve gücün aynı anda yarıştığı nadir coğrafyalardan biridir. Bu nedenle burada yaşanan gelişmeler yalnızca bölge ülkelerinin değil, Avrupa’nın, Orta Doğu’nun ve hatta küresel siyasetin geleceğini etkileme potansiyeline sahiptir. Mavi Vatan perspektifinden bakıldığında ise Doğu Akdeniz, yalnızca bir deniz alanı değil; Türkiye’nin güvenlik, egemenlik ve bölgesel rol arayışının en önemli sınama sahasıdır.</p><h2>BOĞAZLARIN GÖLGESİNDE BİR DENGE DENİZİ</h2><p>Eğer Adalar Denizi egemenlik tartışmalarının, Doğu Akdeniz ise enerji rekabetinin merkezindeyse, Karadeniz de büyük güçler arasındaki stratejik dengenin en hassas sahalarından biridir. Ancak Karadeniz’i diğer denizlerden ayıran temel özellik, burada mücadelenin deniz yetki alanlarından çok erişim, kontrol ve denge üzerine kurulmuş olmasıdır.</p><p>Karadeniz’in jeopolitiğini anlamanın anahtarı, yaklaşık bir asırdır bölgedeki güç dengelerini şekillendiren Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde yatmaktadır. 1936 yılında imzalanan bu sözleşme, yalnızca Türk Boğazlarının geçiş rejimini düzenleyen teknik bir hukuk metni değildir. Aynı zamanda Karadeniz’i büyük güç rekabetinin yıkıcı etkilerinden koruyan ve Türkiye’ye benzersiz bir stratejik rol kazandıran uluslararası bir güvenlik mekanizmasıdır.</p><p>Türkiye açısından Karadeniz’deki temel hedefler oldukça nettir: Deniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamak, kıyıdaş devletler arasındaki askerî dengeyi korumak ve bölge dışı güçlerin askerî varlığını sınırlayan Montrö rejimini muhafaza etmek. Bu nedenle Ankara’nın Karadeniz politikası, yeni alanlar kazanma arayışından çok mevcut dengeyi koruma anlayışına dayanmaktadır.</p><p>Rusya ile NATO arasındaki rekabetin Ukrayna Savaşı sonrasında yeniden sertleşmesi, Karadeniz’i bir kez daha küresel siyasetin ön saflarına taşıdı. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra görece sakinleşen bölge, bugün yeniden büyük güçlerin stratejik hesaplarının kesiştiği bir temas hattına dönüşmüş durumda. Ancak Türkiye bu rekabet içerisinde taraflardan birinin ileri karakolu olmayı değil, denge kurucu bir aktör olmayı tercih etmektedir.</p><h2>ANKARA’NIN İSTİKRARLAŞTIRICI GÜCÜ</h2><p>Nitekim savaşın başlamasının ardından Montrö hükümlerinin uygulanması konusunda izlenen politika, Türkiye’nin Karadeniz’deki yaklaşımını açık biçimde ortaya koymuştur. Ankara, Boğazlar üzerindeki hukuki yetkilerini kullanarak bölgedeki askerî hareketliliği kontrol altında tutmaya çalışmış; böylece Karadeniz’in daha geniş bir çatışma alanına dönüşmesini engelleyen önemli bir rol üstlenmiştir.</p><p>Bu yönüyle Karadeniz’de Mavi Vatan’ın karakteri, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’dekinden belirgin biçimde farklıdır. Adalar Denizi’nde egemenlik, Doğu Akdeniz’de enerji ve deniz yetki alanları öne çıkarken; Karadeniz’de düzenin korunması ve istikrarın sürdürülmesi önceliklidir. Burada amaç yeni deniz alanları rekabeti değil, mevcut düzenin işlemesini sağlamaktır.</p><p>Türk Deniz Kuvvetleri’nin rolü de bu çerçevede şekillenmektedir. Karadeniz’de deniz gücü, çoğu zaman düşük görünürlükle fakat yüksek etkinlikle kullanılmaktadır. Ticaret yollarının güvenliği, deniz ulaştırmasının sürekliliği ve caydırıcılığın korunması, bölgedeki askerî varlığın temel işlevleri arasında yer almaktadır.</p><p>Karadeniz, Mavi Vatan doktrininin en az tartışılan ancak belki de en stratejik boyutunu temsil etmektedir. Çünkü burada mesele yalnızca denizlere hâkim olmak değil; büyük güç rekabetini yönetilebilir sınırlar içinde tutabilmek, krizleri kontrol altında tutmak ve Türkiye’nin stratejik özerkliğini koruyabilmektir. Bu nedenle Karadeniz, Türkiye için yalnızca bir kıyı denizi değil; Montrö’nün sağladığı denge sayesinde bölgesel istikrarın ve ulusal güvenliğin temel dayanaklarından biri olmaya devam etmektedir.</p><h2>ÜÇ DENİZ, ÜÇ ÖNCELİK, TEK STRATEJİ</h2><p>Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz aynı jeopolitik bütünün parçaları olsa da her biri farklı güvenlik dinamikleri ve stratejik öncelikler üretmektedir. Adalar Denizi’nde temel mesele egemenlik hakları ve deniz yetki alanlarıdır. Türkiye, burada uluslararası hukukun hakkaniyet ve orantılılık ilkelerine dayanan tezleriyle, coğrafi gerçeklikleri göz ardı eden maksimalist yaklaşımlara karşı çıkmaktadır. Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar öne çıkarken; Karadeniz’de Montrö rejiminin korunması ve büyük güç rekabetinin dengelenmesi öncelik kazanmaktadır.</p><p>Bu nedenle Mavi Vatan, tek tip bir deniz güvenliği doktrini değil; her havzanın kendine özgü şartlarına göre şekillenen kapsamlı bir deniz büyük stratejisidir. Türkiye’nin yaklaşımı, denizlerdeki hak ve çıkarlarını yalnızca askerî güçle değil; uluslararası hukuk, hakkaniyet ilkeleri, diplomatik girişimler ve bölgesel istikrar arayışıyla birlikte korumayı hedeflemektedir. Bu yönüyle Mavi Vatan, Türkiye’nin üç farklı denizdeki stratejik önceliklerini ortak bir jeopolitik vizyon altında birleştiren uzun vadeli bir devlet aklını temsil etmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz-4835774</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/26/4311b581-mavi-vatanin-uc-jeopolitik-cephesi-adalar-denizi-dogu-akdeniz-ve-karadeniz.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>NATO’nun kritik madenler ve NTE stratejisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/natonun-kritik-madenler-ve-nte-stratejisi-4835483</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/natonun-kritik-madenler-ve-nte-stratejisi-4835483" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik - Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, salt Rusya Ukrayna savaşı, Avrupa’nın güvenliği ve/veya savunma harcamaları ve uluslararası alanda artan güvenlik endişelerinin tartışılacağı bir toplantı olmayacağa benziyor. Zirve aynı zamanda NATO’nun yapay zeka, savunma sanayii, tedarik zincirleri ve kritik ham maddeler konularında yeni stratejik yönelimlerini şekillendirecek bir dönüm noktası olma potansiyelini taşıyor. NATO bağlamında yapılan hazırlıklar ittifakın teknolojik üstünlüğü, savunma üretimi ve yeni nesil güvenlik tehditlerine odaklandığını da gösteriyor.</p><h2>YENİ GÜVENLİK DENKLEMİ</h2><p>Soğuk Savaş boyunca NATO’nun temel önceliği askeri güç ve enerji güvenliğiydi. Ancak günümüzde Rusya-Ukrayna Savaşı itibarıyla artan savunma harcamaları, kullanılan ekipman ve mühimmatların çeşitliği ve yapay zeka entegreli sistemlerin askeri alanda artan kullanımı göz önüne alındığında güvenlik kavramının değiştiğini de söyleyebiliriz. Yapay zeka destekli komuta sistemlerin, otonom silahların, IHA ve SIHA’ların, gelişmiş radar ve kuantum teknolojilerinin; Nadir Toprak Elementleri, lityum, kobalt, grafit, galyum ve germanyum gibi kritik minerallere bağımlı hale geldiğini biliyoruz. Dolayısıyla NATO’nun önümüzdeki dönemde yalnızca savunma bütçelerini değil, savunma üretiminin ham maddelerini de güvenlik meselesi olarak ele alması bekleniyor.</p><p>2025 yılında Lahey Zirvesi’nde savunma sanayi kapasitesinin arttırılmasına ilişkin alınan kararları da bu dönüşümünün işareti olarak değerlendirebiliriz. Nitekim bu kararın öncesinde 2024 yılı içerisinde savunma kabiliyetine odaklı bir metodoloji kullanan NATO Sanayi Danışma Grubu (NIAG) tarafından müttefik savunma sanayisi için hayati önem taşıyan 12 savunma ham maddesinin listesi yayınlandı. Söz konusu listede; NTE, alüminyum, berilyum, kobalt, galyum, germanyum, grafit, lityum, manganez, platin, titanyum ve tungsten yer alıyor. İlgili liste kapsamında NATO, söz konusu bu minerallerin bulunabilirliği ve güvenli tedarikinin NATO’nun üstünlüğü ve operasyonel hazırlığı sürdürmesi adına hayati önem taşıdığını vurgulamakta.</p><p>Ayrıca NATO son dönemlerde “müttefikler arasında uygun şekilde kritik üretim kapasitesi, tedarik zinciri kapasitesi ve darboğazlara dair temel malzeme ve bileşenlerle ilgili riskleri” belirlemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda da Çin’in NTE ve kritik mineraller üzerindeki hakimiyetinin kırılması ve/veya Çin ile rekabete ABD ve AB’nin yanı sıra NATO’nun da dahil olduğunu ifade edebiliriz. Öyle ki NATO konuyla ilgili listede yer alan 12 kritik mineralle ilgili çok uluslu stoklama girişimlerinin kurulmasına dair araştırmalar yapmaya başlamış ve söz konusu araştırma NATO inovasyon ekosisteminden (DIANA, NIF ve Bilim ve Teknoloji Örgütü (STO) dahil) yararlanarak risk azaltıcı çözümler ve/veya daha fazla araştırma için uygun ikame malzemeler belirleyerek kritik malzeme ve teknolojiler için tedarik zincirinin dayanıklılığını arttırmayı hedeflemektedir.</p><h2>KRİTİK EŞİK</h2><p>NATO’nun son dönem açıklamaları ve aldığı kararlara bakıldığında ise yapay zeka, ileri teknolojiler ve savunma sanayii üretiminin öne çıktığını görüyoruz. İttifakın daha teknolojik ve daha dirençli bir yapıya evirilmesine yönelik yoğun bir çalışma söz konusu. NATO’nun hedefleri bağlamında da yeni dönüşümün iki farklı güvenlik zincirini tanımladığını söyleyebiliriz: İlki; kritik mineraller, çipler, veri merkezleri, yapay zeka ve savunma gücü. İkincisi ise; kritik mineraller bileşenleriyle elde edilen gelişmiş savunma sanayii ürünleri. Bu zincirlerin ilk halkasını kontrol eden ülkeler ise geleceğin güvenlik mimarisinde daha güçlü konuma yükselecektir.</p><h2>TÜRKİYE’NİN MADEN POTANSİYELİ</h2><p>Türkiye’nin, jeopolitik konumu itibarıyla kritik mineraller ve NTE bağlamında küresel tedarik zincirlerinde üstlenebileceği rol bugün çok daha da önemli hale geldiğini söyleyebiliriz. Avrupa’nın, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında enerji bağımlılığının yarattığı riskleri tecrübe etmesi, benzer bir bağımlılığı kritik mineraller ve NTE alanında oluşmasını engelleme arayışını hızlandırdığını biliyoruz. Bu bağlamda da Türkiye’nin, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret ve lojistik koridorlarının merkezinde yer alması, Orta Asya’nın zengin maden havzalarına erişim sağlayabilmesi ve NATO’nun güney kanadındaki stratejik konumu sayesinde salt transit bir ülke değil, aynı zamanda güvenilir bir tedarik ve işleme merkezi potansiyeline sahip olduğunu vurgulayabiliriz.</p><p>Özellikle Çin’e bağımlılığını azaltmaya çalışan Batılı ülkeler açısından Türkiye’nin, alternatif tedarik zincirlerinin önemli halkalarından biri olarak öne çıktığını görülmekte. Ayrıca belirtmek gerekir ki Eskişehir’deki NTE rezervi, Türkiye’nin jeostratejik değerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Her ne kadar Türkiye’nin söz konusu rezervi, Çin’in küresel ölçekteki rezerv ve üretim kapasitesiyle kıyaslayabilecek düzeyde olmasa bile, mesele yalnızca rezerv miktarı olarak değerlendirilmemekte. NATO bağlamında Eskişehirde’ki rezervin güvenilir ve müttefik bir ülkede alternatif kaynak oluşturma potansiyelinin varlığıdır. Dolayısıyla Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesi, Türkiye’nin savunma ve güvenlik alanındaki rolünün ötesine geçerek kritik mineraller, NTE, yapay zeka ve ileri teknolojiler üretimi arasındaki bağlantıyı gündeme taşıması adına önemli bir fırsat sunmaktadır.</p><p>Gelinen noktada Türkiye, NATO’nun gelecekte şekillenecek kritik mineraller ve NTE güvenliği politikalarında salt bir tüketici veya geçiş ülkesi değil, aynı zamanda stratejik ham madde ekosisteminin önemli bir aktörü olarak konumlanabilir. Sonuç olarak; Türkiye’nin kritik mineraller ve NTE alanındaki stratejik konumuyla Ankara’daki zirve yalnızca NATO’nun askeri geleceğini değil, aynı zamanda NATO’nun kaynak güvenliği stratejisini de şekillendirebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/natonun-kritik-madenler-ve-nte-stratejisi-4835483</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/25/0f0abbd9-natonun-kritik-madenler-ve-nte-stratejisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Demir ağların jeopolitiği: Modern Hicaz Demir Yolu Projesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/demir-aglarin-jeopolitigi-modern-hicaz-demir-yolu-projesi-4835484</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/demir-aglarin-jeopolitigi-modern-hicaz-demir-yolu-projesi-4835484" rel="standout" />
      <description>Modern Hicaz Demiryolu Hattı, Türkiye’nin coğrafyasını rasyonel bir refah kalkanına dönüştürebileceğine dair kıymetli bir perspektif sunarken, İsrail’in "vazgeçilmez transit ülke" olma argümanını temelden zayıflatmakta ve onu lojistik denklemin çeperine itmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz - Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Uluslararası ilişkilerde hegemonya ve nüfuz inşası, askerî kudretin ötesinde ticaret yollarının ve lojistik koridorların kontrolüyle doğrudan ilintilidir. Siyasal iktisat düşünürü Robert Gilpin’in kuramsal analizlerinde bilhassa dikkat çektiği gibi uluslararası sistemdeki güç hiyerarşisi sermayenin ve emtianın aktığı güzergâhlar üzerinden şekillenmektedir.</p><h2>KADİM VİZYON YENİDEN TARİH SAHNESİNE ÇIKIYOR</h2><p>19. yüzyılın sonlarında Alman İmparatorluğu ile Osmanlı Devleti’nin ortaklaşa kurguladığı Berlin-Bağdat ve Hicaz Demir Yolu projeleri, özünde İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Kanalı üzerindeki deniz tahakkümünü karadan aşmayı hedefleyen rasyonel bir jeopolitik hamleydi. Günümüzde küresel ağırlık merkezinin yer değiştirdiği bu türbülanslı evrede, benzer bir stratejik zaruret yepyeni bir formda yeniden karşımızda durmaktadır.</p><p>Fransız tarihçi Fernand Braudel’in "uzun süreli tarih" (longue durée) kavramsallaştırması tam da bu noktada önümüzü aydınlatmaktadır. Braudel, siyasi krizlerin ve konjonktürel çatışmaların gelip geçici olduğunu, asıl belirleyici olanın coğrafyanın dayattığı derin ekonomik havzalar olduğunu savunur. Nitekim Türkiye’nin güney sınırlarından başlayarak Suriye’nin tarihsel dokusunu aşan, Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’ın stratejik derinliğine inen ve nihayetinde Umman uzantısıyla Hint Okyanusu’na bağlanan modern demir yolu vizyonu, Braudel’in tarihsel süreklilik tezinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Kızıldeniz’deki güvenlik krizlerine ve Süveyş’teki dar boğazlara karşı sarsılmaz bir karasal koridor inşa etme fikri, ideolojik bir arzudan ziyade bölgesel tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlama mecburiyetinden neşet etmektedir.</p><h2>İSRAİL’İ DERİN BİR JEOPOLİTİK ENDİŞE SARDI</h2><p>Öte yandan İsrail’in güvenlik bürokrasisinin ve stratejik aklının bu devasa entegrasyon projesine bakışını mütalaa ettiğimizde derin bir jeopolitik endişenin izlerini sürmek mümkündür. Bilhassa İbrahim Anlaşmaları sonrasında Tel Aviv yönetimi, kendisini Arap dünyasının sermayesi ile Avrupa pazarları arasında vazgeçilmez bir teknolojik ve ticari köprü olarak konumlandırmaya gayret etmişti. Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi girişimler, İsrail’in bu merkeze yerleşme stratejisinin can damarıydı. Ne var ki, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Umman eksenindeki bu kesintisiz alternatif hat, İsrail’in "vazgeçilmez transit ülke" olma argümanını temelden zayıflatmakta ve onu lojistik denklemin çeperine itmektedir.</p><p>Robert Keohane ve Joseph Nye’ın uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı "karmaşık karşılıklı bağımlılık" teorisi zaviyesinden bakıldığında İsrail’in hissettiği bu ontolojik sarsıntının temelleri daha net anlaşılmaktadır. Teori, devletler arasındaki ekonomik bağların ve lojistik entegrasyonun yoğunlaşmasının siyasi ittifakları da kalıcı hale getirdiğini öne sürer. İsrail’in buradaki asıl korkusu, Körfez sermayesinin ve Asya ticaretinin Anadolu rotasına demirlenmesiyle birlikte bölgedeki diplomatik pazarlık gücünü yitirmesi ihtimalidir. Malın ve yatırımların aktığı güzergâh, eninde sonunda politik sadakati de kendi etrafında şekillendirecektir. Dolayısıyla Tel Aviv, kendi etrafına ördüğü güvenlik duvarlarının ardında komşularıyla asimetrik bir ekonomik bağ kurmaya çabalarken doğal coğrafyanın sunduğu bu geniş havza İsrail’in bölgedeki stratejik manevra alanını daraltmaktadır.</p><h2>İLMEK İLMEK ÖRÜLEN DİPLOMASİ</h2><p>Bununla birlikte söz konusu demir yolu projesinin barındırdığı bu muazzam potansiyeli değerlendirirken meseleye hamasi bir zafer edasıyla yaklaşmak yahut Orta Doğu’nun katı gerçekliklerini göz ardı etmek analitik bir miyopluk olacaktır. Bu vizyonun kâğıt üzerinden sahaya inmesi devasa bir diplomatik mesaiyi ve kalıcı bir bölgesel normalleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Nitekim Suriye’de Ahmet eş-Şar'a liderliğinde yeni bir hükümetin kurularak ülkenin köklü bir değişim ve dönüşüm sürecine girmesi, Türkiye’nin bölgesinde istikrarlaştırıcı bir başat aktör olarak üstlendiği yapıcı rolün en somut tezahürüdür. Gözle görülür bir biçimde Ürdün ile münasebetlerin ivme kazanması ve Suudi Arabistan ile pekişen çok boyutlu yakınlaşma da mütalaa edildiğinde, âdeta jeopolitik bir yapbozun parçaları Umman’a uzanan bu güzergâhta tek tek yerine oturmaktadır. Nihayetinde milyarlarca dolarlık bir altyapı yatırımının işlemesi, her şeyden evvel hattın geçtiği tüm ülkelerde asgari bir siyasi mutabakatın ve kesintisiz bir güvenlik mimarisinin tesisine bağlıdır.</p><h2>REFAH KALKANI</h2><p>İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın demir yollarını basit bir ulaşım aracı görmeyip mekânı fetheden, coğrafyayı dönüştüren ve yeni bir iktisadi düzen inşa eden bir aygıt olarak tanımlaması, bugünün Orta Doğu jeopolitiği için geçerliliğini korumaktadır. Nitekim Sultan II. Abdülhamid’in bir asır evvel bölge coğrafyasını emperyal tasalluttan korumak ve iç hatları tahkim etmek maksadıyla hayata geçirdiği o kadim vizyonun bugün yeniden tarih sahnesine çıkması bu dönüştürücü gücün en bariz tezahürüdür. Modern Hicaz Demiryolu hattı ve Umman’a uzanan lojistik vizyonu, Türkiye’nin coğrafyasını rasyonel bir refah kalkanına dönüştürebileceğine dair kıymetli bir perspektif sunmaktadır. İsrail’in bu süreçten duyduğu ontolojik rahatsızlık ise değişen küresel nizamda dışlayıcı ve kaba güce dayalı politikaların miadını doldurduğunun en açık göstergesidir. Yine de demir ağların Orta Doğu’nun kaderini yeniden yazabilmesi ancak ve ancak sabırlı, çok taraflı ve gerçekçi bir diplomasi yürütülmesiyle mümkün olabilecektir. Tarih coğrafyayı kendi lehlerine okuyabilenlerin yanında dursa da o coğrafyayı istikrara kavuşturmak her daim meşakkatli bir devlet aklı gerektirir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/demir-aglarin-jeopolitigi-modern-hicaz-demir-yolu-projesi-4835484</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/25/5426c5de-demir-aglarin-jeopolitigi-modern-hicaz-demir-yolu-projesi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Otizm karşısında belediyeler de sorumluluk almalı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/otizm-karsisinda-belediyeler-de-sorumluluk-almali-4835161</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/otizm-karsisinda-belediyeler-de-sorumluluk-almali-4835161" rel="standout" />
      <description>Otizm maalesef “görünmez engel” olarak kodlanmıştır. Yerel yönetimler, fiziksel görünümü olmayan bir engelli tipine yönelik, zorlukları olan bir yatırım yerine; siyasi olarak daha görünür olan engelli rampaları, tekerlekli sandalye yardımları, yaşlı bakım evleri gibi projelere bütçe ayırmayı tercih etmektedirler.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara/Otizm ve Engelli Dernekleri Federasyonu Başkan Yardımcısı</strong></p><p><br></p><p>Otizm, yahut tüm çeşitlerini içeren terimsel karşılığı olarak Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), bireyin hayatının ilk yıllarında ortaya çıkan, sosyal ve iletişimsel alanda belirgin yetersizlikler ile karakterize nörogelişimsel bir farklılıktır. Yaşam boyu süren bu rahatsızlığın semptomlarını tamamen ortadan kaldıran bir tedavi henüz mevcut değildir. Davranış temelli eğitimsel müdahalelerle şikayetleri hafifletmek; çoğu kez eşlik eden psikiyatrik, ayrıca epilepsi gibi nörolojik bozukluklara da ilaç tedavisiyle müdahale etmek şu an için ağırlıkla başvurulan tedavi yöntemleridir.</p><p>Ülkemizde çocuklar klinik otizm teşhisinden sonra hekim heyetince düzenlenmiş “özel sağlık gereksinim raporu”nu alarak bir sonraki aşamada RAM (Rehberlik ve Araştırma Merkezi) sürecine dahil olurlar. Bu kurumun düzenleyeceği rapor doğrultusunda, ücretsiz olan ama genellikle yeterli gelmeyen Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerindeki eğitimsel dönem başlar. Bu arada okul çağına ulaşan çocuklar, eğer otizmleri hafif seyrediyorsa “kaynaştırma/bütünleştirme” öğrencisi olarak normal okullara geçerler. Orta ve ağır düzeydekiler ise yaşadıkları yerin imkanları dahilinde otizmlilere mahsus MEB’e bağlı Özel Eğitim Uygulama Okulları’na alınırlar. İlk ve orta eğitim dönemlerini burada geçiren çocuklar, eğer okullarının kapasitesi mevcutsa, “iş uygulama okulu” bünyesinde 18 yaşını da aşarak 27 yaşına kadar bu kurumlarda eğitim alabilirler.</p><h2>18 YAŞ ÜSTÜ OTİZMLİLER VE GÜNDÜZ BAKIMI </h2><p>Gerek “kaynaştırma” gerekse “özel eğitim” uygulamaları sona erdikten sonra otizm sorunları katlanarak büyümektedir. Çocukluktan çıkıp yetişkin psikiyatrisinin alanına giren otizmli birey için normalde ya “korumalı iş yeri” bulunacaktır ya da Halk Eğitim Merkezleri bünyesinde “kendi engelli grubuna uygun” bir meşguliyetin içine girecektir. Yahut batı ülkelerindeki “yaşam evleri” konsepti içinde görece bağımsız bir hayata adım atacaktır. İdeal olan zaten budur. Ne yazık ki ülkemizde bu üç seçenek son derece yetersiz koşullarda hizmet vermektedir. Orta ve ağır otizmliler için ise söz konusu ihtimaller bir şans olmaktan neredeyse tümüyle çıkmıştır.</p><p>Bu halde geriye kalan ihtimal, otizmli bireyin ailesi yanında hayatını geçirmesidir. Gündüzlü bakım üniteleri tam bu noktada –aslında asli seçenek olmamasına rağmen- bir kurtarıcı haline gelir. Zira hem otizmlinin hem de ailesinin ev dışında nefes alması gerekir. Misafirlik, ziyaretler, gezme, dışarıda yeme gibi doğal insani aktiviteler ilk kertede zaten ihtimal dışı kalmıştır. Hastane, cenaze, düğün dernek gibi zaruri hadiseler bile otizmli aileler için çok büyük meseleler olmuştur. Bir yere kıpırdayamaz hale gelmişlerdir. Hastamızın da, otizmin tabiatı icabı rutinlere ihtiyacı bulunmaktadır. Ev içi rutinler onlar ve aileleri için zamanla tahammül edilemez sıkıcı bir döngüye dönüşür. Çoğu zaman bağırıp çağırma, kendine ve etrafına zarar verme semptomları görülür. Ev dışında da bir rutinin mutlaka oluşması gerekir. Ayrıca bağımsız yaşam ve sosyal becerilerinin (sanat, spor vs.) düzenli artması beklenir. Bunlar ev içinde mümkün işler değildir.</p><h2>SORUMLULUK KİMDE? </h2><p>Otizmde bakım-rehabilitasyon yükünün neredeyse tamamına yakınının Türkiye’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı üzerinde olduğu bir gerçektir. Bakanımız Mahinur Özdemir Göktaş’ın Sultanbeyli Otizm Aktif Yaşam Merkezi’nin 2 Nisan 2024 günü açılışındaki beyanında, Afyonkarahisar, İstanbul, Kayseri ve Sakarya’da ihtisaslaşmış 4 yatılı bakım; Ankara, Antalya, Aydın ve Mersin’de 4 gündüz bakım kuruluşunun bulunduğu belirtilmiştir. Bakanlık, 2013’te TBMM’de bir soru önergesine cevaben, “yatılı bakım merkezleri uhdesinde gündüzlü hizmetin de verilmesi” yönünde bir karar aldıklarını belirtmektedir. Nitekim bakanlığa bağlı İstanbul Pendik’teki yatılı kurumumuz hâlen bu şekilde hizmet vermektedir. Otizm tanısı almış yarım milyon civarında bir nüfusu barındırdığı tahmin edilen ülkemiz için bu kurumlaşma düzeyi hiçbir şekilde yeterli değildir. </p><h2>YEREL YÖNETİMLER NEREDE? </h2><p>Avrupa ülkelerinde otizm bakım-rehabilitasyon sistemi neredeyse tümüyle yerel yönetimler üzerinden işlemektedir. Belediye bütçeli grup evleri ve diğer destekli bakım/barınma sistemleri, Birleşmiş Milletler’in Engelli Hakları Sözleşmesi ve AB’nin “kurumsallaşmadan uzaklaşma” politikaları uyarınca şekillenmektedir. Bireyin otizm spektrumundaki yerine göre bu evlerde 24 saat uzman gözetimi veya günün belirli saatlerinde gelen sosyal hizmet/özel eğitim uzmanı desteği sağlanır. Finansmanın büyük kısmı yerel vergilerden karşılanmakta, AB fonları da buna yer yer yardımcı olmaktadır. Almanya’da belediyeler bu bütçeyi toplayıp Lebenshilfe gibi devasa uzman sivil toplum örgütlerine devrederler ve işleri onlara gördürürler. </p><p>Türkiye II. Otizm Eylem Planı (2023-2030) giriş kısmında, “(otizm için) politika oluşturma ve hizmet sunumu ülkemizde genel idare ile birlikte yerel yönetimlerin görev ve sorumluluğunda yürütülmektedir” cümlesi yer alır. Gerçekte ise bu türden birliktelik veya iş birliğini işletecek kültür ve imkanlar oluşmuş değildir. Sincan Belediyesi ile Bakanlık arasında 2023’te imzalanan bir protokol ile hayata geçen Sincan Otizm Aktif Yaşam Merkezi birkaç istisna arasındadır. Selçuklu (Konya) Belediyesi’nce var edilen ve işletmesi bir sivil toplum kuruluşuna (SOBE Vakfı) devredilen diğer bir nadir girişim bir başka model sayılabilir.</p><h2>“GÖRÜNMEZ ENGEL”  </h2><p>Bir elin parmaklarını geçmeyen söz konusu örnek insiyatiflerin çoğalıp çeşitlenmemesi belediyelerin risk almadaki isteksizlikleriyle doğrudan ilişkilidir. Otizm maalesef “görünmez engel” olarak kodlanmıştır. Yerel yönetimler, fiziksel görünümü olmayan bir engelli tipine yönelik, zorlukları olan bir yatırım yerine; siyasi olarak daha görünür olan engelli rampaları, tekerlekli sandalye yardımları, yaşlı bakım evleri gibi projelere bütçe ayırmayı tercih etmektedirler. Onları zorlayan bağlayıcı, sıkı dokulu bir yasal mevzuat da yoktur. Engelsiz Yaşam Merkezleri adı altında, fiziksel-ruhsal-bilişsel engellilerin hep bir arada haftada sadece birkaç saat hoşça vakit geçirecekleri mekanları projelendirmek suretiyle asli görevlerini tabiri caizse “baştan savmış” olmaktadırlar.</p><h2>KANUNİ DÜZENLEME ELZEM</h2><p>Dünya Sağlık Örgütü’nün 2021 yılı verisi olarak otizm için tespit ettiği “127 canlı doğumda 1” oranı hayli yüksek bir sayıya tekabül etmektedir. Ülkemiz için bunun karşılığı bellidir. I. ve II. Otizm Eylem planları ile çocukluk safhasındaki müdahalelerde kayda değer bir iyileşme sağlanmıştır. Ancak okul sonrası 18 yaş üstü bireyler için sadra şifa bir sistem ne yazık ki kurulamamıştır. Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın, çığ gibi büyüyen bu potansiyelle tüm ülkenin kılcallarında baş etmesi zor görünmektedir. Gelişmiş ülkelerde başarıyla tecrübe edilmiş ve sürdürülebilir yerel yönetim/belediye modelleri bu hususta ülkemizde kanuni düzenlemeleri de içerecek şekilde gerçekleşmelidir. Gerekirse anayasal güvenceye alınması bile düşünülebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/otizm-karsisinda-belediyeler-de-sorumluluk-almali-4835161</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/24/ced5dcca-otizm-karsisinda-belediyeler-de-sorumluluk-almali.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kardeşliği büyüten okullar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kardesligi-buyuten-okullar-4835162</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kardesligi-buyuten-okullar-4835162" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz/Araştırmacı, Yazar</strong></p><p><br></p><p>Milyonlarca öğrencinin karne heyecanı yaşadığı bu günlerde, eğitim dünyamız açısından kuruluşunun 20. yılına ulaştığı Uluslararası Anadolu İmam Hatip Liseleri'nin varlığı ve medeniyetimize sunduğu katkılar önem arz etmektedir.  Bundan yirmi yıl önce Millî Eğitim Bakanlığımız tarafından hayata geçirilen bu proje, bugün farklı kıtalardan gelen öğrencileri Türkiye’de buluşturan, eğitimle birlikte kardeşlik ve ortak değerler bilincini güçlendiren uluslararası bir başarı hikâyesi olarak varlığını sürdürmektedir.</p><h2>GÖNÜL COĞRAFYAMIZIN RENKLERİNİ BİR ARAYA GETİRİYOR</h2><p>Küreselleşen dünyada eğitim kurumları yalnızca bilgi aktaran yapılar olmaktan çıkmış, aynı zamanda kültürler arasında köprü kuran ve ortak değerleri gelecek nesillere taşıyan merkezler hâline gelmiştir. Bu bağlamda Uluslararası Anadolu İmam Hatip Liseleri, Türkiye’nin eğitim vizyonunu uluslararası alana taşıyan ve farklı coğrafyalardan gelen gençleri aynı ideal etrafında buluşturan önemli kurumlar arasında yer almaktadır.</p><p>Bugün dünyanın birçok ülkesinden gelen öğrenciler, Türkiye’de eğitim görerek hem akademik gelişimlerini sürdürmekte hem de ortak bir medeniyet bilinci kazanmaktadır. Bu okullar, diploma veren kurumlar olmanın da ötesinde gönül coğrafyamızın farklı renklerini bir araya getiren, kardeşlik ve dayanışma duygularını güçlendiren eğitim yuvalarıdır.</p><h2>SICAK VE KAPSAYICI EĞİTİM ORTAMI</h2><p>Uluslararası Anadolu İmam Hatip Liseleri psikolojik açıdan gençlerin aidiyet duygularını geliştiren önemli bir işlev üstlenmektedir. Özellikle farklı ülkelerden gelen öğrenciler için yeni bir çevreye uyum sağlamak her zaman kolay değildir. Ancak bu okullarda oluşturulan sıcak ve kapsayıcı eğitim ortamı, öğrencilerin kendilerini yalnız hissetmelerini engellemekte, güven duygularını artırmakta ve sağlıklı kişilik gelişimlerine katkı sunmaktadır. Farklı kültürlerden gelen gençlerin aynı sınıflarda eğitim görmeleri, empati becerilerini geliştirirken ön yargıların azalmasına da yardımcı olmaktadır. Böylece öğrenciler, insanı merkeze alan bir bakış açısı kazanmakta ve farklılıkları zenginlik olarak görmeyi öğrenmektedir.</p><p>Bu kurumların pedagojik açıdan da akademik başarı ile değerler eğitimini bir arada sunan örnek bir model ortaya koyduğunu ifade etmek mümkün. Öğrenciler fen bilimlerinden sosyal bilimlere kadar çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılırken, aynı zamanda sorumluluk, dürüstlük, saygı ve adalet gibi temel insani değerleri de eğitim sürecinin doğal bir parçası olarak öğrenmektedir. Bu yaklaşım, sadece meslek sahibi bireyler değil, aynı zamanda topluma yön verebilecek karakter sahibi insanlar yetiştirmeyi hedeflemektedir.</p><p>Dinî ve manevî açıdan ise Uluslararası Anadolu İmam Hatip Liseleri çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Bu okullarda eğitim gören gençler, İslam’ın evrensel mesajını doğru kaynaklardan öğrenme fırsatı bulurken, kardeşlik, merhamet, yardımlaşma ve paylaşma gibi değerleri günlük hayatlarında yaşayarak tecrübe etmektedir. Farklı milletlerden gelen öğrencilerin aynı sofrayı paylaşmaları, aynı sevinçlere ve ortak değerlere sahip olduklarını fark etmeleri ümmet bilincinin güçlenmesine önemli katkılar sunmaktadır.</p><h2>ULUSLARARASI EĞİTİM VİZYONUNDA PAYI VAR </h2><p>Türkiye’nin tarih boyunca üstlendiği birleştirici rol düşünüldüğünde, bu okulların taşıdığı misyon daha da anlam kazanmaktadır. Mezun olan öğrenciler kendi ülkelerine döndüklerinde yalnızca akademik bilgi taşımamakta olup, aynı zamanda Türkiye ile gönül bağı kurmuş, kültürler arası anlayışı benimsemiş ve barış dilini öğrenmiş bireyler olarak toplumlarına hizmet etmektedirler.</p><p>Sonuç olarak Uluslararası Anadolu İmam Hatip Liseleri, eğitim yoluyla kurulan en güçlü gönül köprülerinden biridir. Psikolojik gelişimi destekleyen, pedagojik açıdan nitelikli eğitim sunan, dinî ve manevî değerleri merkeze alan bu kurumlar, hem ülkemizin uluslararası eğitim vizyonuna katkı sağlamakta hem de İslam dünyasında kardeşlik, dayanışma ve ortak gelecek idealinin güçlenmesine önemli hizmetlerde bulunmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kardesligi-buyuten-okullar-4835162</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/24/34b720ba-kardesligi-buyuten-okullar.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>CHP’nin medya ve kültürel iktidar sorunu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/chpnin-medya-ve-kulturel-iktidar-sorunu-4834834</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/chpnin-medya-ve-kulturel-iktidar-sorunu-4834834" rel="standout" />
      <description>Seçim öncesi kendi elleriyle yaptığı putu, seçim sonrası yine kendi elleriyle yiyen bir yapıdan geleceğe dönük bir öneri çıkmaz. En fazla; daha çok sesi çıkanın, daha çok öfke saçanın kazandığı hizipler döngüsünün galipleri olur.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emre Cemil Ayvalı/AK Parti MKYK Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Cumhuriyet Halk Partisi 50 yılı aşkın süredir iktidar olamıyor. Kendi politikaları ve gündemi üzerinden iktidara gelecek siyaset pratiği ve kapasitesi CHP’de yok. Bunda sosyolojiden yoksun siyaset geleneğinin çok büyük etkisi var. Sosyolojiden yoksun siyasetten kastım hiçbir tabanı olmaması değil, CHP’nin mutlu, seçkin, elitist bir kitlesi her zaman oldu, ama iktidara gelmek için geniş kesimleri ikna edecek sosyolojik bir siyasete tarihinin önemli bir bölümünde ihtiyacı olmadı. CHP sanat camiası, medya, bürokrasi ve iş dünyasından müteşekkil bir grubun siyasi temsilcisiydi; vesayetin ve darbelerin şekillendirdiği bir Türkiye’de, yerleşik ve ayrıcalıklı konumdaydı. Bu yüzden milletle iç içe bir siyaset pratiği de hiçbir zaman gelişmedi.</p><h2>NE HİZMET ÜRETEBİLDİ NE DE SİYASET </h2><p>Son 25 yılda vesayet odaklarının tasfiyesi, Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın üst üste yaşadığı seçim zaferleri, yönetimde muktedir olabilmek için sandıktan çıkma zorunluluğunun bir hükümet sistemi olarak benimsenmesi gibi etkenler bugün CHP’yi milletle siyaset yapmaya zorluyor. Ancak CHP, tek parti döneminden başlayarak, kendi dar kitlesini ve yönetici kadrosunu öyle bir siyasi formasyondan geçirdi ki, bugün hala demokratik siyasette var olma ve parlama hususunda ciddi olumsuzluklar yaşıyor. Mevcut iktidara olan tepkiyi büyütüp gayrı memnunların ittifakı üzerinden iktidara gelmek dışında alternatif bir politika ortaya koyamıyor. </p><p>Hizmet üretemiyor. Çünkü ünsiyetinde vatandaşla demokratik bir al-ver ilişkisi yok. Onun gönlünü yapma, onun için vaktinden ve hayatından çalıp kendini adama gibi duygulara hala uzak. O yüzden yöneticileri, kamu kaynaklarını öncelikle kendi bireysel çıkarları ya da çok hızlı sonuç alacakları bir üst makamlara giden yolda “PR” için harcıyor. </p><p>Siyaset üretemiyor. Çünkü oy almak için izleyeceği milli siyasi çizgi ile kavgalı. Kendi ajandası ve arzu ettiği istikamet milletle çelişiyor. Bu yüzden ya şecaat arz ederken sirkatin söylüyor ya da doğrudan milletle inatlaşıp bağlı bulunduğu emperyal başkentlerin söylemlerinin Türkiye’deki temsilcisi gibi hareket ediyor. Bunu eleştirene de sınıfsal bir kategorizasyon ve aşağılama ile mukabele ediyor. Kur’an kurslarına dönük “Orta Çağ zihniyeti” ifadeleri, Libya ve Doğu Akdeniz politikasını Neo-Osmanlıcı olarak itham etmeleri, Türkiye ve Azerbaycan’ın Karabağ zaferini “cihatçı gruplar” diye nitelendirmeleri bu durumun somut örneklerinden yalnızca bazıları… </p><h2>HİZİPÇİ SARMALINDAN ÇIKAMIYOR</h2><p>Siyasetsizliğin ve hizmet üretmemenin tek sonucu “iktidara gelmemek” değil elbette. Takip edilecek yoğun bir iş yükümlülüğü olmayınca, parti içi bireysel çıkar mücadelesi, hiziplerin ideolojik ve siyasi rekabetten bağımsız salt güç kavgası, CHP’yi kendi içine mahkum eden kısır bir döngüye sıkıştırıyor. Toplumsal meselelere cevapsızlık ve parti içi kavgalar artınca da dağılma ve umutsuzluk riski taşıyan tabanını konsolide etmek adına, halihazırda kavgalı olduğu rakip sosyolojiye ve onun temsilcisi olan siyasi geleneğe saldırma yoluna gidiyor. Böylece, üretimsizliğin doğurduğu iç sorunları bir müddet daha erteliyor. </p><p>Bu belki iç iktidarı korumaya yetiyor ancak onu hem iktidar olmaktan hem de kalıcı bir siyasi model üretmekten alıkoyan ayrı bir açmaz daha oluşturuyor. Zira parti içi iktidarı kurtarmak adına kavgayı ve ayrışmayı köpürtüp, düşmanlaştırdığı rakip sosyolojiyi hükümete giden yolda yanına çekecek yeni önerilerde bulunma kapısını kapatıyor. Nihayetinde tepki oylarıyla iktidara gelmek için rakibine uzlaşma zemini bırakmayacak ölçüde karşıtlık üretiyor. Bunu son 25 yılda “Erdoğan karşıtlığı” üzerinden yapmaya çalıştı. Kendi kitlesini konjonktüre ve değişen dünyaya göre esneme payı bırakmayacak şekilde zehirledi. Artık CHP’nin seçmen kitlesi de CHP yöneticilerini en az kendi öfkesi kadar öfkeli görmek istiyor. </p><h2>ZEHİRLEDİKLERİ KİTLE SAĞDUYUYU KAYBETTİ</h2><p>Baasçı bir kasvetle her türlü açılımı boğuyor. Bu, 2023 seçimlerine giderken 6’lı masa arasındaki anlaşmazlıklarda da, Özgür Özel’in genel başkan olduktan sonraki, Cumhur İttifakı ile normalleşme siyasetine verdiği reaksiyonda da fazlasıyla görüldü. Özgür Özel ilk zamanlarında, taze bir “genel başkan” olarak normalleşme siyasetine olumlu yaklaşmıştı. Bu yaklaşım, CHP’li çevreler ve medyasınca “giden AKP’ye can suyu” olarak okundu. Özgür Özel kısa sürede karikatürize edildi. Siyaseten toy ve yetersiz olarak resmedildi. CHP belki bu normalleşme siyasetiyle farklı sosyolojik kitlelerle temas kurabilecekti. Ancak on yıllara sari olarak zehirlediği kitlesi yeni sosyolojik açılımlara kapalıydı. Nitekim Özgür Özel de bu durumu gördü. Ve CHP içindeki iktidarını tahkim etmek adına öfkeli ve pervasız bir söylem geliştirdi. Sokağı tahrik etti. </p><p>Kazanma umudu yeşerdiğinde, ortalama bir devir teslim törenine bile tahammülü olmadığını  göstermekten kendini alamayan, Cumhurbaşkanlığı'nı kazanınca külliyenin kapılarını kıracaklarını, herkesi yargılayacaklarını dile getiren, yanından geçen başörtülüyü rejimin elemanı olarak kameraya çekip tahkir etmekten çekinmeyen bu hakim kitle nihayetinde bir açılımı daha boğuyordu. Bu kitle seçim kayıplarında da özeleştiriye kapalı. Zira CHP siyaseti ve medyası her seçim yenilgisinin ardından kendi kitlesinin öfkesini dindirmek için sahneye bir günah keçisi sürüyor; kendi sorumluluğunu öne sürdükleri bu kurbanla takas ederek, ellerini yıkayıp kenara çekiliyor. </p><h2>TEK SORUMLU CHP’Lİ SİYASETÇİLER Mİ?</h2><p>Türkiye, siyasetçisi bol bir ülke. Meseleleri de devlet ve siyasi partiler üzerinden okumak doğal olarak alışkanlığımız. Peki CHP’nin kabaca anlatmaya çalıştığım bu sorunlarında tek sorumlu CHP’li siyasetçiler mi? Bana kalırsa siyasetçiler bu sorunların ya en edilgen parçaları ya da acı sonuçları olmaktan ibaret… Söz konusu sağ siyaset olsa cevabım farklı olurdu. Zira sağ siyasette ister merkez olsun, ister daha dar ideolojik kadrocu partiler, iş siyasi partiler üzerinden yürür. Zira merkez ve sağ siyasette sosyoekonomik olarak dışlanmış kesimler geleceğini demokrasi içinde kalarak siyasi partiler üzerinden aradı. Haliyle toplumsal olarak süreç, siyaset ve partiler üzerinden aktı. Bağlantılar oradan kuruldu. Zaman içinde performansa ve verime dayalı rasyonel bir parti-taban ilişkisi oluştu. </p><p>Cumhur İttifakı’nın kalesi olan yerlerde, seçmenin 2023’te verdiği desteğin aksine 2024’te kestiği fatura bu anlamda en somut örnektir. Seçimleri CHP kazanmadı zira merkez ve sağ sosyoloji serzenişlerini sandıkta dile getirdi. Tek sorun, milletin elindeki alternatiflerin az olması idi. Türkiye’de solun siyasetsizliği ve kapasitesizliği, CHP’nin CHP’lilerce bile iyi bir alternatif olamaması yüzünden muhalefetin seçimlerde elde ettiği kazanç, “başarı” olarak okundu. Dolayısıyla merkez ve sağ siyasette özeleştirilerin siyasi parti temsilcileri üzerinden yapılması bu akışa göre doğal olandır. Ancak sağ siyaset üzerinden somut örnekler üzerinden yaptığımız bu tarz okumaları CHP ve sol siyaset için yapamayız. Zira CHP ile tabanı arasındaki ilişki aynı değil. Orada daha çok kültürel iktidar üzerinden kurulan bir ilişki var. CHP bu ilişkide parti olarak dönüştürücü ve yönetici bir aktör değil. Medya, ekonomi dünyası, sanat camiası tabanın reaksiyonlarını belirlemede daha etkili.</p><h2>ŞARKICILAR, GAZETECİLER, MENAJERLER, İŞ DÜNYASI EN AZ SİYASETÇİLER KADAR MESULDÜR</h2><p>CHP Genel Başkanı'ndan ziyade Zülfü Livaneli’nin söylediği ve işaret ettiği daha geçerlidir. CHP mitinglerinde ne söylendiğinden ziyade, bir konserde lobi gücü sağlam bir menajerin sahnedeki şarkıcıya söylettirdikleri daha tesirlidir. Burhanettin Bulut, Gökhan Günaydın, Gürsel Tekin ve Ali Mahir Başarır’dan ziyade Uğur Dündar’ın, Müjdat Gezen’in, Özlem Gürses’in ne söylediği daha önemlidir. CHP’nin seçim reklamındansa, sanatçıların “oy ver” başlığı altında CHP ve muhalefete oy istediği reklamlar daha belirleyicidir. Nagehan Alçı’yı seçim otobüsüne aldığı için hiçbir CHP’li siyasetçi Ekrem İmamoğlu’na özür diletemez ama Atilla Taş gibi biri ve CHP medyası bunu 3 günlük bir propagandayla yaptırabilir. Nitekim yaptırdı da.</p><p>CHP’de parti içi aktörlerle tabandan bir örgüt mücadelesi verilmez. CHP’ye oy veren de oraya bakmaz. O mücadeleyi geçmişte, belirleyici olarak Ertuğrul Özkök’ler, Tufan Türenç’ler, Oktay Ekşi’ler, Emin Çölaşan’lar, Bekir Coşkun’lar veriyordu. Şimdilerde Şaban Sevinç’ler, Barış Terkoğlu’lar, Özlem Gürses’ler, Senem Tolunay Ilgaz’lar, Fatih Portakal’lar veriyor. Bu yüzden Sözcü TV’deki Kılıçdaroğlu mülakatı, 4 gazeteci ve bir genel başkan arasındaki soru-cevaptan ziyade CHP’li taraflar arasındaki bir münazara idi. Gazeteciler, CHP’deki tarafları adına Kılıçdaroğlu’nu siyaseten mahkum etmek istediler. </p><h2>BİR MUHASEBE TUTULACAKSA TÜM BİLEŞENLER HESABA KATILMALI</h2><p>İsimlerin şahsını tabii ki hedef almıyorum. Sadece söz konusu CHP ve sosyolojisi olduğunda, örnek olarak verdiğim ve çoğaltılabilecek isimlerin sadece gazeteciden, şarkıcıdan, menajerden ibaret olmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Merkez ve sağ siyasette şekillenen siyaset-taban ilişkisinin söz konusu CHP ve sol olunca böyle şekillendiğini söylüyorum. Hal böyle olunca, bir seçim kaybı ve siyasetteki başarısızlık muhasebe edilirken CHP’de tüm bu bileşenlerin özeleştiriye dahil edilmesi gerektiğini belirtiyorum. Siz şarkıcılar, gazeteciler, menajerler ve iş dünyası temsilcileri… En az CHP’li genel başkanlar, grup başkanvekilleri, milletvekilleri, il başkanları kadar mesulsünüz diyorum… </p><p>Fatih Portakal ve Fatih Altaylı, seçim öncesi Kılıçdaroğlu’nun adaylığını eleştirenleri son derece üstenci bir dille hedef alıp, edindiği yüksek etkileşimi Kılıçdaroğlu’na sunarken, şimdi Kılıçdaroğlu’nu savunanları aynı üstenci ve pişkin bir dille hedef alıyorsa, burada sorun sadece Kılıçdaroğlu olamaz. Kılıçdaroğlu’nun adına şarkılar yazan, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Sabahat Akkiraz ve Suavi gibi sanatçılar, bugün bestelerinin kullanımını yasaklıyorlar, onu ve onunla beraber yürüyenleri hain ilan ediyorlarsa, burada sorun sadece Kılıçdaroğlu olamaz.</p><h2>DAVULU BAŞKASININ BOYUNUNA ASIP TOKMAĞI ELİNDE TUTMA KOLAYCILIĞI</h2><p>Siyasette yanılabilir, yenilebilirsiniz. Bu doğaldır, ancak bedel ve sorumluluk beraberinde geldiği ölçüde. CHP ve medyası, özetle çok övündüğü kültürel iktidarı, davulu başkasının boynuna asıp tokmağı elinde tutma kolaycılığına takıldığı sürece bu kısır döngü bitmeyecek. Zira seçim öncesi kendi elleriyle yaptığı putu, seçim sonrası yine kendi elleriyle yiyen bir yapıdan geleceğe dönük bir öneri çıkmaz. En fazla; daha çok sesi çıkanın, daha çok öfke saçanın kazandığı hizipler döngüsünün galipleri olur. Hedef sadece CHP ve tek parti döneminin miras bıraktığı zihniyeti temsilse problem yok. Ancak hedef bugün artık sınırlarının çok ötesinde aktörleşmiş bir Türkiye ise orada ciddi bir muhasebeye ihtiyaç var. </p><p>Baykal’ı sünni olmakla suçlayan CHP’li Zülfü Livaneli’ler, Ecevit’i hasta yatağında hedef alan CHP’li iş dünyası, Muharrem İnce’yi “sarayın adamı” olarak ilan eden CHP siyaseti, Kılıçdaroğlu’nu hain ve işbirlikçi olarak niteleyen CHP medyası, ve nihayetinde çapı ne olursa olsun Ekrem İmamoğlu’na özür dileten Atilla Taş’lar bu muhasebeye dahil edilmediği sürece ihtiyaç hasıl olmayacak…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/chpnin-medya-ve-kulturel-iktidar-sorunu-4834834</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/23/32b340cc-chpnin-medya-ve-kulturel-iktidar-sorunu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 23 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bölgenin geleceğini şekillendiren stratejik belge Şuşa Beyannamesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi-4834494</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi-4834494" rel="standout" />
      <description>Kars Antlaşması’ndan 100 yıl sonra imzalanan Şuşa Beyannamesi, geçmiş ile gelecek arasında stratejik bir köprü kuran; yalnızca bugünün değil, gelecek on yılların da siyasi ve ekonomik yönelimlerini belirleyen önemli bir belge olarak öne çıkmaktadır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sevil Mikayılova/Azerbaycan Parlamentosu Milletvekili</strong></p><p><br></p><p>Azerbaycan’ın kültür başkenti ve Karabağ’ın simgesi olan Şuşa’da 15 Haziran 2021 tarihinde imzalanan “Azerbaycan Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Arasında Müttefiklik İlişkileri Hakkında Şuşa Beyannamesi”, iki kardeş ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan belge, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerin siyasi ve hukuki temelini güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda bölgenin gelecekteki jeopolitik yapısını şekillendiren önemli bir stratejik metin olarak tarihe geçmiştir.</p><p>Şuşa Beyannamesi’nin imzalanması için seçilen yer ve zaman tesadüf değildi. Azerbaycan halkının tarihî hafızasında özel bir yere sahip olan Şuşa’da imzalanan belge, 44 günlük Vatan Muharebesi’nde elde edilen zaferin siyasi sonuçlarının pekiştirilmesi açısından büyük önem taşıyordu. Beyanname, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini fiilen stratejik ortaklık seviyesinden müttefiklik düzeyine yükseltti.</p><p>Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de vurguladığı üzere, belgenin ideolojik temelinde Türk dünyasının iki büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk ile Haydar Aliyev’in siyasi mirası yer almaktadır. Atatürk’ün “Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir” sözü ile Haydar Aliyev’in “Bir millet, iki devlet” anlayışı, Şuşa Beyannamesi’nin ruhunu ve felsefesini yansıtmaktadır. Bu yönüyle belge, yalnızca siyasi bir anlaşma değil; ortak tarih, kültür ve milli-manevi değerlere dayanan stratejik bir yol haritasıdır.</p><h2>KARDEŞLİKTEN MÜTTEFİKLİĞE UZANAN YOL </h2><p>Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri uzun yıllardır yüksek seviyede seyretse de, Şuşa Beyannamesi bu ilişkileri nitelik bakımından yeni bir aşamaya taşımıştır. Belge, iki ülke arasındaki sarsılmaz müttefikliğin hukuki temelini oluştururken iş birliğinin tüm alanlarını kapsamaktadır.</p><p>Beyannamede siyasi diyalog, uluslararası kuruluşlarda karşılıklı destek, ekonomik iş birliği, enerji güvenliği, ulaştırma ve iletişim projeleri, savunma sanayii, eğitim, kültür ve insani ilişkiler gibi birçok stratejik alanda somut hedefler belirlenmiştir.</p><p>Bu yönüyle Şuşa Beyannamesi, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini yalnızca ikili düzeyde değil, bölgesel ve küresel ölçekte de yeni bir aşamaya taşıyan bir belge niteliği taşımaktadır.</p><h2>BÖLGESEL ENTEGRASYON VE BARIŞIN YOL HARİTASI </h2><p>Şuşa Beyannamesi’nin en önemli özelliklerinden biri, bölgesel entegrasyon süreçlerine sağladığı katkıdır. Belge, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve iş birliğinin tesis edilmesine yönelik yeni bir yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.</p><p>Azerbaycan’ın Vatan Muharebesi’nde elde ettiği zafer sonrasında ortaya çıkan yeni jeopolitik gerçeklikler çerçevesinde Beyanname; bölgede ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine, iş birliği fırsatlarının genişletilmesine ve ulaştırma hatlarının açılmasına güçlü destek vermektedir.</p><p>Bu kapsamda öne çıkan projelerden biri Zengezur Koridoru’dur. Koridor, yalnızca Azerbaycan’ın ana karası ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasında bağlantı kurmakla kalmamakta, aynı zamanda Türkiye ile Azerbaycan arasında doğrudan kara bağlantısını sağlayarak Orta Koridor’un kapasitesini artırmaktadır. Avrupa ile Asya arasında stratejik bir lojistik güzergâh olarak tasarlanan proje, uluslararası ticaret hacminin büyümesine, bölgesel ekonomik entegrasyonun derinleşmesine ve Türk dünyasının ulaştırma ağlarının güçlenmesine katkı sunmaktadır.</p><p>Kars-Iğdır-Nahçıvan Demiryolu projesi de bu stratejik vizyonun önemli unsurlarından biridir. Gelecekte Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu hattıyla entegre edilmesi planlanan proje, bölgenin ulaşım potansiyelini daha da artıracaktır.</p><h2>EKONOMİK İŞ BİRLİĞİ VE YATIRIM FIRSATLARI </h2><p>Şuşa Beyannamesi ekonomik alanda da yeni ufuklar açmıştır. Karşılıklı yatırımların teşviki, ticaret hacminin artırılması, ekonomilerin çeşitlendirilmesi ve yeni iş fırsatlarının oluşturulması belgenin temel hedefleri arasında yer almaktadır.</p><p>Bugün Türkiye ve Azerbaycan karşılıklı yatırımlar bakımından birbirlerinin en önemli ortakları arasında bulunmaktadır. Stratejik sektörlere yapılan yatırımlar, ekonomik entegrasyonu derinleştirirken yeni istihdam alanlarının oluşmasına da katkı sağlamaktadır.</p><p>Öte yandan işgalden kurtarılan bölgelerde yürütülen yeniden imar ve kalkınma projelerinde Türk şirketlerinin aktif rol alması, iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğinin somut sonuçlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Karabağ ve Doğu Zengezur’da gerçekleştirilen altyapı, enerji, ulaştırma ve inşaat projeleri bölgenin ekonomik potansiyelinin hayata geçirilmesine hizmet etmektedir.</p><p>Şuşa ve çevresinin turizm potansiyelinin geliştirilmesi de yeni yatırım fırsatları doğurmakta ve bölgenin uluslararası turizm haritasındaki yerini güçlendirmektedir.</p><h2>SAVUNMA VE GÜVENLİKTE TARİHİ İŞ BİRLİĞİ </h2><p>Şuşa Beyannamesi’nin en dikkat çekici boyutlarından biri savunma ve güvenlik alanındaki düzenlemelerdir. Belge, iki ülke arasındaki askerî müttefikliğin temel çerçevesini ortaya koymaktadır.</p><p>Beyannamede, taraflardan birinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığına yönelik tehdit ya da saldırı durumunda ortak istişare mekanizmalarının işletileceği ve karşılıklı destek sağlanacağı hükme bağlanmıştır.</p><p>Savunma sanayiinde iş birliğinin genişletilmesi, modern silah sistemlerinin geliştirilmesi, insansız hava araçları teknolojilerinde ortak çalışmalar yürütülmesi, askerî tatbikatların artırılması ve silahlı kuvvetlerin müşterek hareket kabiliyetinin geliştirilmesi de belgenin öncelikli başlıkları arasında yer almaktadır.</p><p>Bu yönüyle Şuşa Beyannamesi, yalnızca Türkiye ve Azerbaycan’ın güvenlik çıkarlarını değil, aynı zamanda bölgesel istikrarı da güçlendiren önemli bir unsur olarak değerlendirilmektedir.</p><h2>DIŞ POLİTİKADA EŞ GÜDÜM VE ULUSLARARASI ETKİ </h2><p>Beyannamede dış politika alanındaki koordinasyon da önemli yer tutmaktadır. Taraflar, uluslararası kuruluşlarda karşılıklı desteğin sürdürülmesini ve bölgesel-küresel meselelerde ortak hareket edilmesini stratejik bir gereklilik olarak görmektedir.</p><p>Türkiye ve Azerbaycan’ın milli çıkarlara dayalı bağımsız dış politika anlayışı, her iki ülkenin uluslararası sistemdeki etkisini artırmaktadır. Uluslararası platformlarda sergilenen dayanışma, iki ülkenin küresel ölçekteki konumunu daha da güçlendirmektedir.</p><p>Belgede diaspora ve medya alanındaki iş birliği de özel önem taşımaktadır. Yurt dışında yaşayan Türk ve Azerbaycan diasporalarının koordinasyonunun güçlendirilmesi, ortak medya platformlarının geliştirilmesi ve diplomatik faaliyetlerin eşgüdüm içinde yürütülmesi uluslararası bilgi ve iletişim alanında daha etkin bir varlık ortaya koymayı hedeflemektedir.</p><h2>REVİZYONİST ÇEVRELERE AÇIK MESAJ </h2><p>Şuşa Beyannamesi’nin siyasi ve jeopolitik önemi, verdiği stratejik mesajlarda da kendisini göstermektedir. Belge, Ermenistan’da zaman zaman güç kazanan revizyonist eğilimlere karşı bölgede oluşan yeni gerçekliklerin değiştirilemeyeceğini ortaya koyan önemli bir siyasi mesaj niteliği taşımaktadır.</p><p>Beyanname, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede barışın, güvenliğin ve istikrarın korunması için birlikte hareket etme kararlılığını açık şekilde ortaya koymaktadır. Aynı zamanda Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne yönelik her türlü tehdide karşı ortak duruşun ifadesi olarak değerlendirilmektedir.</p><h2>KARS ANTLAŞMASI’NDAN ŞUŞA BEYANNAMESİ’NE </h2><p>Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de vurguladığı gibi, Şuşa Beyannamesi’nde 1921 tarihli Kars Antlaşması’na yapılan atıf özel bir sembolik anlam taşımaktadır. Kars Antlaşması’nın imzalanmasından tam 100 yıl sonra özgür Şuşa’da müttefiklik belgesinin imzalanması, geçmiş ile gelecek arasında stratejik bir köprü kurmuştur.</p><p>Bu yönüyle Şuşa Beyannamesi, yalnızca bugünün değil, gelecek on yılların da siyasi ve ekonomik yönelimlerini belirleyen önemli bir belge olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>ŞUŞA KONFERANSLARI İLE BEYANNAMENİN SİYASİ MİRASI YAŞIYOR </h2><p>Şuşa Beyannamesi’nin imzalanmasının ardından her yıl 15 Haziran’da Şuşa’da düzenlenen uluslararası konferanslar, belgenin siyasi ve ideolojik mirasının yaşatılmasına katkı sağlamaktadır.</p><p>2022 yılında “Türkiye-Azerbaycan stratejik müttefikliği Kafkasya ve bölge için barış ve istikrar kaynağıdır”, 2023 yılında “Kurtuluştan Zafere”, 2024 yılında “Türk Devletleri Teşkilatı: Jeopolitik gerçeklikler ve küresel dönüşümler ışığında yeni stratejik hedefler”, 2025 yılında ise “Yeni dünya düzeni: Jeopolitik boyutlar ve küresel meydan okumalar” başlıklı konferanslar düzenlenmiştir.</p><p>Şuşa Beyannamesi, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin ulaştığı en üst düzeylerden birini temsil etmekle birlikte, Türk dünyasının birlik ve dayanışmasını güçlendiren tarihî bir belge niteliği taşımaktadır. Siyasi, ekonomik, askerî ve insani alanlarda uzun vadeli iş birliğinin temelini oluşturan bu belge, iki kardeş devlet arasındaki ilişkileri yeni bir seviyeye taşımıştır.</p><p>İmzalanmasının üzerinden beş yıl geçmesine rağmen Şuşa Beyannamesi güncelliğini korumakta ve bölgenin geleceğini şekillendiren en önemli siyasi belgelerden biri olmayı sürdürmektedir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ortak stratejik çıkarlara dayanan müttefiklik ilişkisi ise önümüzdeki dönemde de bölgesel istikrarın, güvenliğin ve kalkınmanın temel dayanaklarından biri olmaya devam edecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi-4834494</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/22/8dd732dc-bolgenin-gelecegini-sekillendiren-stratejik-belge-susa-beyannamesi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ekonomide asıl tehlike nerede?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ekonomide-asil-tehlike-nerede-4833792</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ekonomide-asil-tehlike-nerede-4833792" rel="standout" />
      <description>Piyasa aktörleri bir sonraki spekülasyon fırsatını kaçırmamak için büyük bir dikkatle para politikasının gevşeyeceği zamanı bekliyor. Eğer parasal genişleme kamu yatırımları yoluyla değil de kredi genişlemesiyle yapılırsa daha büyük bir spekülatif balon ortaya çıkabilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Yunus Emre Aydınbaş/ Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi</p><p><br></p><p>Türkiye ekonomisi kritik bir kavşakta, önemli kararların arifesinde. Dar boğazdan çıkmak için özel kesim banka kredi genişlemesini mi yoksa kamu yatırımlarını artırmayı mı tercih edecek? Hakikat, neoliberal ezberin tam tersi olabilir mi? Ya bankalar kamu kaynaklarını devletten daha verimsiz kullanıyorsa ve kredi genişlemesi kamu harcamalarındaki artıştan daha adaletsiz bir sonuç ortaya çıkarıyorsa? Ekonomi politikasında rasyonelleşmenin ilk adımı dogmatik yaklaşımlardan uzaklaşmak olabilir mi?</p><h2>KREDİ GENİŞLEMESİ: GAYRİMENKUL BALONUNUN ANATOMİSİ </h2><p>Türkiye’de konut fiyatlarındaki patlama ve sonrasında reel konut fiyatlarında yaşanan düzeltmede krediyle tahrik edilen varlık balonlarının tipik seyrini gördük. Mekanizma şöyle işliyor; bankalar düşük faizle kredi verir, artan kredi arzı gayrimenkul talebini şişirir. Yatırımcılar kira geliriyle değil, gelecekteki fiyat artışına güvenerek borçlanır. Bu durum sürdürülebilir olmadığı için literatürde Ponzi finansmanı olarak isimlendirilir. Bankalar da bu kumarın müşevviğidir, borçlunun gerçek gelir kapasitesi yerine varlığın yükseleceği varsayımına dayalı kredi verir ancak kredi büyümesi yavaşladığında varlık fiyatları reel olarak düşmeye başlar. </p><p>Varlık fiyatları düşerken borç yükleri sabit kalır, ekonomi deflasyonist sarmala girer, insanlar kredilerini ödeyemez ve temerrüde düşerler, kesilen nakit akışı ve batan şirketler, artan işsizlik ve nihayeti ekonomik çöküş. Böylesi bir tablodan kurtulmanın bir tek yolu vardır o da ekonomide enflasyon yaratmaktır, böylece borç yükleri reel olarak erir ve varlık fiyatları reel olarak düşmesine rağmen borçlular temerrüde düşmeden artan nominal gelirleriyle borçlarını ödemeye devam ederler. </p><p>Böylesi bir durumun maliyeti ekonomik krizden daha yüksek olabilir, krediyle varlık sahibi olanlara yapılan servet aktarımı gelir ve servet dağılımında adaletsizliğe, bozulan fiyatlama davranışı ve fiyat algısı tercihlerin rasyonel verilmemesine yani kaynakların verimsiz kullanılmasına, iktisadi davranışlardaki ahlaki bozulma ise sosyal çözülmeye neden olur. Enflasyon yaratılmaması durumunda ise konut kredisi genişlemesiyle yaşanan patlama, ardından kredi darboğazı ve kur şokuyla gelen düzeltme, sürdürülebilir olmayan borç birikiminin acı sonuçlarıdır. Bugün konut fiyatları enflasyonun üzerinde yükselemiyor yani reel anlamda değer kaybediyorsa, benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak Türkiye’de verilen düşük faizli kredilerin taksitleri yüksek enflasyon karşısında öyle ufaldı ki faizler yükselmeden önce alınan krediler için borç krizi yaşanma ihtimali kalmadı. Ancak unutulmamalıdır ki ekonomi tahterevalli gibidir, bir taraf yükseliyorsa diğer taraf mutlak suretle alçalıyordur. Yani ekonomide ucuz ya da bedava bir şey yoktur. Bir şey ucuz ya da bedavaysa bunun bedelini mutlaka bir başkası ödüyordur.</p><h2>BÜTÇE AÇIĞI YANILGISI </h2><p>Ana akım ekonomi yıllardır bütçe açıklarının ekonomiye zarar verdiğini savunur. Oysa bu görüş, paranın nasıl yaratıldığını görmezden gelir. Devlet bütçe açığı verdiğinde, hükümetler harcama yaptığında bu para özel sektörün ve yurttaşların hesaplarına varlık olarak eklenir. Sektörel denge denklemine göre devlet açığı, özel sektör fazlası demektir. Zira bütçe açığı demek devletin topladığı vergiden daha fazla harcama yaptığı anlamına gelir. </p><p>Kredi genişlemesinin sonuçları ise çok farklıdır. Bankalar kredi verirken para yaratırken hem varlık hem yükümlülük doğurur. Banka alacaklı olarak varlık sahibi olurken, kredi alan gelecekte faiz ve anapara ödeme yükümlülüğü altına girer. Kamu harcamaları net varlık yaratırken, banka kredi genişlemesi sadece bilanço büyütür ve spekülasyonu körükler.</p><p>Politika yapıcılar, piyasa aktörleri ve seçmenler bütçe açığına odaklanmak yerine kredi büyüme hızını yakından izlemeli. Bütçe açığı fobisi artık geride kalmalı ve asıl tehlikenin kredi genişlemesinde olduğu görülmelidir. Bütçe açıkları nedeniyle hiçbir zaman yıkıcı bir ekonomik kriz olmadı ama tüm krizlerin ardında bankalar tarafından kredi genişlemesi yoluyla piyasaya enjekte edilen paranın ayak sesleri duyuldu.</p><h2>TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK TERCİH </h2><p>Türkiye gibi dış ticaret açığı olan ülkelerde kamu, özel ve dış ticaret dengesinin toplamı her zaman sıfırdır. Dış ticaret açığı varsa kamu ve özel sektörden birinin açık vermesi kaçınılmaz. Hangi sektörün borçlanması daha sürdürülebilir? Özel sektör borçlanması, özellikle spekülatif alanlara yönelikse kırılganlık yaratır. Kamu borçlanması stratejik alanlara yönlendirildiğinde ekonominin uzun vadeli gücünü artırır. Kamu ve özel sektörden hangisi daha stratejik ya da hangisi daha spekülatiftir? Not düşmekte yarar var, spekülasyon; gelecekteki fiyat değişikliklerinden veya piyasadaki hareketlilikten kâr sağlama amacıyla yüksek risk üstlenerek yapılan alım-satım işlemidir. Özel kesim stratejik alan değil düşük risk ve yüksek kâr arayışındadır.</p><p>Stratejik sektörlere, altyapıya, teknolojiye, eğitime yapılan yatırımlar ülkenin dışa bağımlılığını azaltır, ekonomik egemenliğini güçlendirir. Türkiye’nin enerji altyapısına, yerli teknoloji geliştirmeye, savunma sanayiine yaptığı yatırımlar büyük stratejik değer taşıyor. Bu yatırımlar kısa vadede bütçe baskısı yaratsa da uzun vadede dışa bağımlılığı azaltarak ekonomik özerkliği artırıyor. Türkiye’nin kamu yatırımlarını ve harcamalarını artırması, gerekirse bütçe açığı vererek, halkın kalıcı refahı için faydalıdır.</p><h2>YATIRIM HARCAMALARI ARTIRILARAK PARASAL GENİŞLEMEYE GİDİLMELİ</h2><p>Bütçe açığına karşı aşırı ve suni endişe politika yapıcıların elini bağlarken, Türkiye’nin yaşadığı enflasyonun temel sebebinin kredi genişlemesi olduğu ise dikkatlerden kaçırılıyor. Piyasa aktörleri bir sonraki spekülasyon fırsatını kaçırmamak için büyük bir dikkatle para politikasının gevşeyeceği zamanı bekliyor. Eğer parasal genişleme kamu yatırımları yoluyla değil de kredi genişlemesiyle yapılırsa daha büyük bir spekülatif balon ortaya çıkabilir. </p><p>Gayrimenkul ve tüketim kredilerinin gevşetilmemesi, bunun yerine yatırım harcamaları artırılarak parasal genişlemeye gidilmesi tercih edilmelidir. Kamu yatırımlarının stratejik artırılması bütçe açığı endişesiyle engellenmemelidir. Türkiye’nin altyapı, eğitim, sağlık, teknoloji ve stratejik sanayi alanlarında kamu yatırımlarını artırması hayati öneme sahip. Bu yatırımlar için bütçe açığı verilmesi, kredi balonlarıyla yaratılan yoksullaştırıcı yalancı refahtan çok daha adil ve yönetilebilir olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ekonomide-asil-tehlike-nerede-4833792</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/19/594f9a4e-ekonomide-asil-tehlike-nerede.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye için Ofcom’dan çıkan dersler: Çocukları algoritmadan korumak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-icin-ofcomdan-cikan-dersler-cocuklari-algoritmadan-korumak-4833793</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-icin-ofcomdan-cikan-dersler-cocuklari-algoritmadan-korumak-4833793" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Ersin Toy/Medya Stratejisti</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>Türkiye’de 2026’da kabul edilen ve 1 Mayıs’ta Resmî Gazete’de yayımlanan sosyal medya düzenlemesi, çocukların dijital platformlarla ilişkisi bakımından yeni bir dönemin kapısını araladı. Düzenlemeye göre 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak olan sosyal ağ sağlayıcıları, bu hizmetin sunulmaması için yaş doğrulama dâhil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacak. Düzenlemeyle, 15 yaşını doldurmuş çocuklara yönelik ayrıştırılmış hizmet sunma yükümlülüğü de sosyal medya şirketlerine veriliyor. Hükmün yayım tarihinden 6 ay sonra yürürlüğe girecek olması, Türkiye’de teknik, hukuki, kurumsal ve denetimsel hazırlıkların tamamlanmasına imkan tanıyor.</p><p>Bu noktada İngiltere’nin sosyal medya düzenlemesi ve uygulama deneyimi, Türkiye’deki düzenlemelerin olası sonuçlarına ilişkin önemli bir örnek sunuyor. İngiltere’de 26 Ekim 2023’te yasalaşan Çevrim İçi Güvenlik Yasası’nın çocuk güvenliğine ilişkin yükümlülükleri 25 Temmuz 2025 itibarıyla yürürlüğe girdi. Ülkenin iletişim ve çevrim içi güvenlik düzenleyicisi Ofcom da çocukların en sık kullandığı platformların bu yükümlülüklere uyumunu denetlemeye başladı.</p><p><br></p><h2>ALGORİTMİK TASARIM VE İÇERİK ÖNERİ SİSTEMLERİNİN DENETİMİ </h2><p>Ofcom; Facebook, Instagram, Roblox, Snapchat, TikTok ve YouTube’dan çocuk istismarına karşı koruma önlemleri, çocuklara yönelik içerik akışları, ürün testleri ve yaş doğrulama politikaları başta olmak üzere dört alanda somut adımlar atmalarını talep etti. İngiltere’deki uygulama deneyimi, çocukların çevrim içi güvenliğine yönelik düzenlemelerin yaş sınırlarının yanı sıra platform mimarisi, öneri sistemleri ve algoritmik tasarımları da kapsadığını gösteriyor.</p><p>Raporun dikkat çektiği başlıklardan biri de TikTok ve YouTube’un çocuk güvenliği konusundaki yaklaşımı oldu. Ofcom’a göre, her iki platform da çocuklara sunulan içerik akışlarını daha güvenli hale getirmeye yönelik önemli bir değişiklik taahhüdünde bulunmadı; aksine mevcut sistemlerinin çocuklar açısından zaten güvenli olduğunu savundu. Ancak Ofcom, TikTok ve YouTube’un algoritma ve öneri sistemlerine dayalı içerik akışlarını çocuklar için nasıl daha güvenli hale getireceklerini ortaya koyamadıklarını belirtti. Bu durum, çocukların karşılaştığı içeriklerin belirlenmesinde algoritmaların rolüne ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirdi. İngiltere’deki deneyim, benzer düzenlemelerin uygulanacağı ülkelerde yaş sınırlarının yanı sıra algoritmik tasarım ve içerik öneri sistemlerinin de denetim sürecinin önemli bir parçası haline gelebileceğine işaret ediyor.</p><h2>EBEVEYN KONTROL PANELLERİ TEK BAŞINA YETERSİZ KALIYOR</h2><p>Sosyal medya şirketleri çoğu zaman mevcut araçlarını, ebeveyn kontrol panellerini veya içerik politikalarını yeterli güvenlik önlemleri olarak sunuyor. Ancak Ofcom’un değerlendirmesi, platformların güvenlik konusundaki beyanları ile çocukların çevrim içi deneyimleri arasında önemli farklılıklar bulunabileceğine işaret ediyor. Rapora göre, bazı platformlar içerik akışlarını şekillendiren temel sistemlerde değişikliğe gitmek yerine, kullanıcıların erişimine sundukları kontrol araçlarını çözüm olarak öne çıkarıyor. İngiltere’deki deneyim, Türkiye’nin de benzer bir süreçle karşılaşabileceğini gösteriyor. Bu nedenle özellikle YouTube ve TikTok gibi platformlardan yalnızca genel güvenlik açıklamaları değil, çocuklara sunulan içerik akışlarının nasıl çalıştığını, içeriklerin hangi kriterlere göre önerildiğini ve zararlı içeriklerin hangi teknik yöntemlerle sınırlandırıldığını ortaya koyan denetlenebilir bilgi ve belgelerin talep edilmesi önem taşıyor. Uzmanlar, algoritmaların işleyişine ilişkin daha fazla şeffaflık sağlanmasının ve çocukların çevrim içi deneyimlerinin düzenleme süreçlerinde dikkate alınmasının önemine dikkati çekiyor.</p><h2>İÇERİKLERİN ÇOCUKLARA NASIL ULAŞTIRILDIĞI ÖNEMLİ</h2><p>Algoritmalar, bugün sosyal medya platformlarına yönelik tartışmaların merkezinde yer alıyor. Algoritmanın kendisinin içerikten daha önemli bir noktada olduğu görülüyor. Ofcom raporunda öne çıkan tespitlerden biri de zararlı içeriklerin çocuklara ulaşmasında platformların öneri sistemlerinin oynadığı role ilişkin oldu. Rapora göre, çocukların karşılaştığı zararlı içerikler her zaman bilinçli bir tercih ya da doğrudan aramanın sonucu olarak ortaya çıkmıyor. İçerik öneri mekanizmaları, algoritmik akışlar ve kullanıcı etkileşimini artırmaya yönelik platform tasarımları da çocukların bu içeriklerle karşılaşmasında belirleyici rol oynayabiliyor. Bu değerlendirme, sosyal medya düzenlemelerinde odağın yalnızca içeriklere değil, bu içeriklerin kullanıcılara nasıl ulaştırıldığına da yöneldiğini ortaya koyuyor.</p><p>Bu nedenle mesele yalnızca zararlı içeriğin varlığıyla sınırlı değil. Asıl tartışma, platformların çocukları hangi içeriklere, ne sıklıkta ve hangi öneri mekanizmalarıyla yönlendirdiği noktasında yoğunlaşıyor. Kumar, bahis, pornografik içerik, şiddet, alkol, kendine zarar verme davranışları veya aldatıcı reklamlar gibi riskli içeriklerin çocukların karşısına çıkmasında platformların içerik öneri sistemleri ve tasarımları önemli rol oynuyor. Bu durum, sosyal medya platformlarının mimarisi ile denetim sorumluluğunu düzenleme tartışmalarının merkezine taşıyor. TikTok başta olmak üzere çeşitli sosyal medya şirketlerine karşı açılan davalar da çocukları uzun süre ekran başında tutan ve kullanıcı davranışlarını etkileyen algoritmik sistemlerin artık yalnızca akademik değil, hukuki tartışmaların da konusu haline geldiğini ortaya koyuyor.</p><p>Ofcom raporu, Türkiye açısından yalnızca yurt dışındaki bir uygulama örneği değil, aynı zamanda düzenleme sürecinde dikkate alınabilecek deneyimler de sunuyor. Raporda öne çıkan değerlendirmeler, çocukların çevrim içi ortamda karşılaştıkları risklerin yalnızca içeriklerle sınırlı olmadığını, içeriklerin çocuklara nasıl ulaştırıldığının da en az içerik kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu çerçevede, çocukların korunmasına yönelik düzenlemelerde yaş sınırları ve içerik denetiminin yanı sıra algoritmik sistemler, öneri mekanizmaları ve platform tasarımlarının da daha fazla önem kazanması bekleniyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-icin-ofcomdan-cikan-dersler-cocuklari-algoritmadan-korumak-4833793</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/19/1373c159-turkiye-icin-ofcomdan-cikan-dersler-cocuklari-algoritmadan-korumak.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savunma sanayiinde dijital uzmanlar çağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savunma-sanayiinde-dijital-uzmanlar-cagi-4833486</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savunma-sanayiinde-dijital-uzmanlar-cagi-4833486" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Kenan Bölükbaş - Gazeteci-Akademisyen</strong></p><p><br></p><p>Türk Uçak Sanayii Anonim Ortaklığının (TUSAŞ) geliştirme çalışmalarını sürdürdüğü milli muharip uçak KAAN’ın 21 Şubat 2024 tarihinde gerçekleşen ilk uçuşunu, televizyon ekranları ve sosyal medya platformlarından milyonlarca insan büyük bir heyecan içinde izlemişti. O tarihi günlerde dijital mecralardaki savunma sanayii içerik üreticileri de uçuş videolarını kare kare analiz etmek, motor performansını teknik verilerle tartışmak ve dünyanın farklı ülkelerindeki askeri uzmanların yorumlarını anında Türkçeye çevirip kamuoyuyla paylaşmak gibi faaliyetlerle bu kolektif heyecana ortak olmuştu. Ekranlara ve dijital platformlara yansıyan bu kitlesel coşku, Türkiye’de savunma teknolojilerinin toplumun gündelik tartışmalarının doğal bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Ancak bu tablo, Türkiye’ye özgü dönemsel bir gelişme ya da geçici bir heves olarak görülmemeli.</p><h2>ÇOK AKTÖRLÜ VE HİYERARŞİSİZ YATAY BİR AĞ</h2><p>Bugün küresel güç dengeleri yeni nesil silah sistemleri ve asimetrik tehditlerle yeniden şekilleniyor. Savunma alanında stratejik bilginin üretimi, yorumlanması ve dolaşıma girme biçimlerinde de köklü bir değişim yaşanıyor. Bu alan, uzun yıllar boyunca katı bir gizlilik, sansür ve kontrollü kurumsal iletişim ilkeleri üzerine inşa edilmişti. Ama günümüzde bilgi; dijitalleşmenin, küresel ağların ve veri tabanlarının yaygınlaşmasının etkisiyle devlet kurumlarının veya geleneksel büyük medya kuruluşlarının tekelinden çıkma eğiliminde. Savunma sanayii artık yalnızca fabrikalarda, gizli test merkezlerinde veya askeri kurumlarda şekillenen bürokratik bir alan olmanın ötesine geçti. Dijital çağda içerik üreticileri, açık kaynak uzmanları ve sosyal medya toplulukları üzerinden yeniden üretilen toplumsal, kültürel ve stratejik bir güç alanına dönüşüyor.</p><p>Bugün yaşanan bu yapısal değişimin boyutlarını doğru kavrayabilmek için 1990’lı yılların geleneksel medya düzenine ve bilgi tekelinin yapısına bakmak gerekir. Örneğin, 1991 Körfez Savaşı sırasında dünya kamuoyu askeri gelişmeleri, cephe hareketliliklerini ve operasyonları büyük ölçüde başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin izin verdiği ölçüde ve tekel konumundaki küresel medya devlerinin sunduğu sınırlı pencerelerden takip edebiliyordu. Bilginin dikey hiyerarşiyle, yukarıdan aşağıya tek taraflı aktığı o merkezi dönem, artık tamamen geride kaldı. İnternetin demokratikleşmesi, ticari uydu görüntülerine erişimin kolaylaşması, anlık uçuş ve gemi takip sistemleri ile sivil analiz araçları, günümüzde savunma bilgisini çok aktörlü, hiyerarşisiz, yatay bir ağ yapısına dönüştürdü.</p><h2>KOLEKTİF BİR ENTELEKTÜEL SERMAYE</h2><p>Bu yeni dönemin en dinamik ekosistemlerinden biri ise hiç kuşkusuz Türkiye’de şekilleniyor. KAAN’ın gerçekleştirdiği test uçuşu, jet motorlu insansız savaş uçağı Kızılelma’nın geliştirme faaliyetleri, Bayraktar platformlarının küresel ihracat başarıları veya TCG Anadolu’nun hizmete girmesi gibi kritik gelişmeler, sivil alanda Açık Kaynak İstihbaratı (OSINT) yöntemlerini kullanan yeni bir sivil uzmanlık ve içerik üreticisi profilini ortaya çıkarıyor.</p><p>Mühendislerin, akademisyenlerin, emekli askerlerin, üniversite öğrencilerinin ve genç meraklıların aynı dijital havuzda buluşmasıyla ortaya çıkan bu devasa topluluk, hem haberleri paylaşıyor hem de teknik dokümanları ve uydu fotoğraflarını analiz ederek savunma bilgisini kapalı kapıların arkasından çıkarıp kolektif bir entelektüel sermayeye dönüştürüyor. Bu yeni aktör tipi, resmi bir kurum mensubu olmaksızın açık kaynak verileri analiz eden, teknik gelişmeleri yorumlayan ve savunma bilgisinin dolaşımına katkı sunan “dijital uzman” profilini ortaya çıkarıyor.</p><h2>YENİ ASİMETRİK RİSKLER</h2><p>Bu dijital ekosistemin sivil alanda hızla büyümesi, yeni asimetrik risklere de kapı aralıyor. Bilindiği gibi geçmişte bilginin doğrulanmasında ve dolaşımında kurumsal medya yapıları, editörler ve habercilik ahlakı birer filtre görevi görüyordu. Bugün ise dijital dünyada görünürlük, tamamen sosyal medya algoritmalarının ticari dinamikleri tarafından şekillendiriliyor. Hangi içeriğin milyonlarca kişiye ulaşacağına bu algoritmik sistemlerin karar vermesi, savunma alanındaki içerik üreticileri üzerinde ciddi bir etkileşim ve popülerlik baskısı yaratıyor. Bu baskı neticesinde anlık yorumlar, çarpıcı başlıklar ve sansasyonel iddialar hızla yayılıp yoğun ilgi görürken, daha kapsamlı, temkinli ve nitelikli teknik analizler geride kalıyor.</p><p>Üstelik bilgi miktarının kontrolsüzce artması her zaman bilgi kalitesinin yükseldiği anlamına da gelmiyor. Tam aksine kullanıcıların kendileriyle benzer görüşteki insanlarla etkileşime girdiği "yankı odaları", savunma gibi ulusal güvenliği doğrudan ilgilendiren stratejik alanda kutuplaşmış, sağlıksız bir tartışma ortamına zemin hazırlıyor.</p><p>Zamanla nesnel bilgiye olan güven sarsılıyor ve yerini dijital mecralarda rüştünü ispatlamış popüler figürlerin şahsına duyulan sorgusuz sualsiz bir kabule bırakıyor. İşte tehlike de tam burada başlıyor: Kişiler; bilginin önüne geçiyor, popülarite, hakikatin üzerinde yeni bir otorite kuruyor.</p><h2>SAHADAKİ GÜCÜ DİJİTAL CEPHEDE TAHKİM ETMEK</h2><p>Bugün savunma sanayiindeki rekabet, hem sahada hem de bilginin üretildiği ve yayıldığı dijital cephede yaşanıyor. Şurası bir gerçek ki Türkiye’nin yerli ve milli hamleleri, sadece yeni ve üstün teknolojik platformlar üretmekle kalıcılığı sağlayamaz. Başarı, bu teknolojilerin etrafında kenetlenen dijital ekosistemin teknik doğruluğuna, şeffaflığına ve ürettiği bilginin kalitesiyle de doğrudan bağlantılıdır. Orduların konvansiyonel güç dengesine, artık bilgiyi yönetme ve manipülasyonlara karşı koruma kabiliyeti de eklenmiştir.</p><p>Görünürlüğün ucuzladığı, yalanın ise küreselleştiği bir çağdayız. Böyle bir iklimde Türkiye’nin jeopolitik gücü, sadece sahaya sürdüğü yerli teknolojilerle ölçülemez. Gerçek başarı, o teknolojilerin arkasında duracak dijital uzmanların, açık kaynak araştırmacılarının inşa edeceği toplumsal güven ve kolektif şuurla mümkün. Sahadaki gücü, dijital cephedeki bu sivil akılla tahkim edebilirsek yarınlarımıza daha güvenle bakabiliriz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savunma-sanayiinde-dijital-uzmanlar-cagi-4833486</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/18/8ea5dddb-savunma-sanayiinde-dijital-uzmanlar-cagi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Azerbaycan zor günlerinde KKTC’nin yanındadır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/azerbaycan-zor-gunlerinde-kktcnin-yanindadir-4833487</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/azerbaycan-zor-gunlerinde-kktcnin-yanindadir-4833487" rel="standout" />
      <description>Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabetin arttığı bir dönemde, Bakü’de gerçekleştirilen KKTC Kültür Günleri etkinlikleri yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasi ve manevi bir dayanışma mesajı olarak değerlendirilmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Cavid Veliyev - Hazar Üniversitesi, BAKÜ</strong></p><p><br></p><p>13 Haziran tarihinde Bakü'de KKTC açısından önemli bir gün yaşandı. KKTC Başbakanı Ünal Üstünel ve beraberindeki heyetin katılımı ile Bakü'de KKTC Kültür Günü açılışı yapıldı. Azerbaycan'dan da milletvekilleri, Türkiye ve KKTC’nin diplomatik temsilcilerinin katılmasıyla gerçekleşen bu kültür günü, tarihi Bakü'nün mirası olan “İçeri Şehir” surlarına Azerbaycan, Türkiye ve KKTC'nin üç dev bayrağının yan-yana asılması ile akıllara kazındı.</p><p>Akıllarda kalan diğer bir husus da KKTC'nin güvenliğinin tartışıldığı şu günlerde, Azerbaycan'dan KKTC'ye verilen kuvvetli destek oldu. Bilindiği üzere son günlerde Kıbrıs Rum kesiminin Orta Asya Türk cumhuriyetlerine yönelik açılımı Türkiye'de hayal kırıklığı ile izlenirken, Fransa ve Rum kesimi arasında askeri alanda imzalanan iş birliği anlaşması da sert tepkilere neden olmuştu. İşte böyle bir ortamda, Bakü'de KKTC kültür gününün yapılması sadece kültürel bir faaliyet olmaktan ziyade stratejik bir hamle idi. Bu Azerbaycan'ın böyle kritik bir ortamda açık bir şekilde yeniden KKTC'nin yanında yer alması anlamına gelmekteydi.</p><h2>TARİHSEL VE SİYASİ ARKA PLAN</h2><p>Azerbaycan, bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından itibaren Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin tezlerini desteklemiş ve Kıbrıs Türklerinin haklarının korunması gerektiğini savunmuştur. 2004 yılında gerçekleştirilen Annan Planı Referandumu sonrasında Kıbrıs Türk tarafının çözüme “Evet”, Rum tarafının ise “Hayır” demesine rağmen Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilmesi, Azerbaycan'da ciddi tepkiyle karşılanmıştır. Azerbaycan’da bu durum, Kıbrıs Türklerinin uzlaşmacı tutumunun yeterince ödüllendirilmediği yönünde değerlendirilmiş ve KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması çağrıları yapılmıştır. Bununla birlikte, Azerbaycan uzun yıllar boyunca uluslararası hukuk ve diplomatik dengeler nedeniyle KKTC’yi resmen tanımamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri, Ermenistan ile yaşadığı Dağlık Karabağ sorunu sırasında toprak bütünlüğü ilkesine verdiği önem olmuştur.</p><h2>KKTC’NİN TÜRK DÜNYASINDAKİ KONUMU GÜÇLENDİRİLMELİ</h2><p>Özellikle 2020 Karabağ Zaferi sonrasında Azerbaycan'ın artan bölgesel etkisi ve Türk dünyası içindeki konumu, KKTC ile ilişkilerin yeni bir düzleme taşınmasına imkan vermiştir. Bunun ötesinde Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası ister taşımacılık isterse enerji alanında Avrupa'da artan rolü KKTC konusunda Azerbaycan'ın elini rahatlatan ikinci önemli neden olmuştur. Tabii stratejik açıdan en önemli adımlar Türkiye'nin KKTC politikasına ve Kıbrıs Türk halkının haklı davasına destek olmuştur. Çünkü Azerbaycan Kıbrıs Türk halkının 1959 Londra ve 1960 Zürih Antlaşmaları'ndan kaynaklanan haklarının farkındadır. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, çeşitli platformlarda Kıbrıs Türk halkının haklarının korunması gerektiğini vurgulamış ve KKTC’nin Türk dünyası içindeki konumunun güçlendirilmesini desteklemiştir.</p><p>KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’nda gözlemci statüsü kazanması da bu sürecin önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu bağlamda, ilişkilerdeki en önemli gelişme, KKTC’nin 2022 yılında Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak kabul edilmesidir. Bu süreçte Azerbaycan ve Türkiye önemli destek sağlamıştır. KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde yer alması Türk dünyası içinde görünürlüğünü artırmış, Türk dünyasının siyasi ve kültürel entegrasyonuna yeni bir boyut kazandırmıştır ve Kıbrıs Türklerinin uluslararası izolasyonunu kısmen azaltmıştır. Bu gelişme aynı zamanda Azerbaycan’ın Türk dünyasının kurumsallaşmasına verdiği önemin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Azerbaycan KKTC'nin TDT'ye gözlemci üyeliğini bir adım ileriye taşıyarak tam üyeliğini desteklemektedir.</p><h2>BAKÜ KKTC’NİN BAĞIMSIZLIĞININ TANINMASINI DESTEKLİYOR</h2><p>Azerbaycan-KKTC ilişkileri, Doğu Akdeniz ile Hazar Havzası arasında yeni bir stratejik bağlantı oluşturmaktadır. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Nisan 2025’te Bakü’de düzenlenen uluslararası bir forumda, “KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak uluslararası toplum tarafından tanınması için her zaman yanlarında olacağız" ifadelerini kullanmıştır.</p><p>2025 yılında Avrupa Birliği ile bazı Orta Asya ülkeleri arasında gerçekleştirilen zirvelerde, Kıbrıs Rum Yönetimi ile bazı Türkistan ülkelerinin diplomatik temaslarını artırması ve Birleşmiş Milletler kararlarına atıfta bulunan açıklamaları KKTC’de ve Türkiye kamuoyunda eleştirilere neden olmuştur. Aynı dönemde Kazakistan’da Rum kesimi temsilcilerine verilen devlet nişanları ve madalyalar da Türk dünyasında tartışılmıştır. Ancak Azerbaycan, bu gelişmelere rağmen KKTC ile temaslarını sürdürmüş ve desteğini geri çekmemiştir.</p><h2>KÜLTÜR GÜNÜ ETKİNLİĞİ İLE VERİLEN MANEVİ MESAJ</h2><p>Azerbaycan’ın desteğinin yansımalarından biri de Bakü’de düzenlenen KKTC kültür etkinlikleri olmuştur. Özellikle Fransa ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askeri iş birliğinin derinleştiği ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabetin arttığı bir dönemde, Bakü’de gerçekleştirilen KKTC Kültür Günleri etkinlikleri yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasi ve manevi bir dayanışma mesajı olarak değerlendirilmiştir. Bu etkinlikler, Azerbaycan toplumunun Kıbrıs Türk halkına olan yakınlığını ve kardeşlik bağlarını ortaya koymuştur.</p><p>Sonuç olarak, her ne kadar Azerbaycan, KKTC konusunda elinin zayıflatılmasına neden olan Karabağ meselesi çözülmüş olsa da, hâlâ Ermenistan'la barış anlaşmasının sonuçlanmaması nedeniyle Yunanistan, Fransa ve Rum kesiminin Avrupa kurumları içinde baskı ile karşılaşmaktadır. Fakat buna rağmen Azerbaycan da karşı hamleleri ile KKTC konusundaki duruşundan vazgeçmemektedir. Uzun yıllardır Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitlik ve uluslararası alanda adil temsil taleplerine destek veren ülkeler arasında yer alan Azerbaycan, Annan Planı referandumundan günümüze kadar uzanan süreçte, uluslararası gelişmeler ve bölgesel baskılara rağmen KKTC’nin yanında durmuş; siyasi, kültürel ve manevi alanlarda verdiği destekle Kıbrıs Türk halkıyla dayanışmasını sürdürmüştür. Bu yaklaşım, Türk dünyasında kardeşlik ve ortak sorumluluk anlayışının en önemli örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/azerbaycan-zor-gunlerinde-kktcnin-yanindadir-4833487</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/18/34acaff9-azerbaycan-zor-gunlerinde-kktcnin-yanindadir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Teknolojinin kökü toprağın altında</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teknolojinin-koku-topragin-altinda-4833151</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teknolojinin-koku-topragin-altinda-4833151" rel="standout" />
      <description>Madeniniz olabilir; fakat cevheri ayıramıyorsanız, okside çeviremiyorsanız, mıknatısa, sensöre veya bataryaya dönüştüremiyorsanız zincirin en düşük katma değerli halkasında kalırsınız.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serdar Tufan/Bilgisayar Mühendisi, Hukukçu</strong></p><p><br></p><p>Yeni teknolojileri anlamlandırmaya çalışırken sadece gözümüzle gördüklerimize, tecrübe ettiklerimize odaklanıyoruz. Peki bu teknolojileri ortaya çıkaran ham maddelerin nereden geldiğini merak ediyor muyuz? Oysa yeni çağın asıl hikâyesi çoğu zaman yerin altında başlıyor: Hangi ülke hangi madeni çıkarıyor, kim ayrıştırıyor, kim saflaştırıyor, kim kime satıyor, kimler hangi kritik noktaları tutuyor?</p><p>Teknoloji savaşının dili değişti. Eskiden petrol kuyuları, boru hatları ve limanlar konuşulurdu; bugün aynı stratejik haritanın üzerinde neodim, praseodim, disprosyum, terbiyum ve itriyum gibi elementler var. Çünkü çağın bütün parlak kelimeleri -yapay zekâ, elektrikli araç, robot, rüzgâr türbini, füze, çip- periyodik tablonun bu sessiz unsurlarına yaslanıyor.</p><h2>NADİR KELİMESİ SİZİ YANILTMASIN</h2><p>Mesele bu elementlerin yeryüzünde az bulunması değil; ekonomik biçimde çıkarılması, ayrıştırılması ve yüksek saflıkta sanayi girdisine dönüştürülmesinin zorluğudur. Onları “nadir” yapan da budur. Neodim-demir-bor mıknatıslar olmadan ne elektrikli aracın motoru döner ne rüzgâr türbini elektrik üretir ne de robotun eklemi hareket eder. Yapay zekâ yarışının bile görünmeyen cephesi budur: Veri merkezlerini besleyecek enerji türbinlerden gelir; o merkezlerde çalışacak robotlar transistörler ve mıknatıslarla hareket eder; bunların hepsi de toprağın altındaki birkaç elemente dayanır. Algoritma bulutta koşar; ama hızı, bazen bir cevherin rafinaj (saflaştırma) kapasitesine takılır.</p><p>Rakamlar da bunu söylüyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın nisan ayında yayımladığı rapora göre nadir elementler, elektrikli araçlardan yapay zekâ veri merkezlerine, robotikten havacılık ve savunma sistemlerine uzanan teknolojilerin temelini oluşturuyor. Bu da hem teknoloji üreten hem de ham maddeye sahip ülkelere kritik avantajlar sağlıyor.</p><h2> YENİ ÇAĞIN EGEMENLİK ÖLÇÜSÜ</h2><p>Aynı raporda incelenen, enerjiyle ilişkili 20 stratejik mineralin 19’unda Çin rafinasyonda lider konumda; ortalama pazar payı yaklaşık yüzde 70. Çin’in açıkladığı ihracat kontrolleri tam anlamıyla uygulanırsa, diğer ülkelerde yılda 6,5 trilyon dolara varan ekonomik faaliyet risk altına girebilir. Öte yandan ABD de çeşitli bahanelerle ülkelere kota ve ambargo getirebiliyor.</p><p>Üstelik bu tehlike kâğıt üzerinde de kalmıyor. Reuters’ın Çin gümrük verilerine dayandırdığı haberine göre, Pekin’in Nisan 2025’te devreye aldığı kontrollerin ardından itriyum, disprosyum ve terbiyum gibi ağır nadir toprak elementlerinin sevkiyatı yaklaşık yüzde 50 düştü; bazı Amerikan havacılık şirketleri, jet motorlarında kullanılan itriyumu bulamadığı için üretime ara vermek zorunda kaldı. Çin geçen ekimde çıtayı bir kademe daha yükseltti: Yalnızca cevheri değil, mıknatıs üretim teknolojisinin ihracatını bile devlet iznine bağladı. Busan’daki Trump-Şi zirvesinin ardından bu tedbirlerin uygunlaması Kasım 2026’ya ertelendi. Ama erteleme, gümrük silahının masadan kalktığı anlamına gelmiyor; yalnızca şimdilik kılıfına girdiğini gösteriyor.</p><p>Buradan çıkan ders açıktır. Madeniniz olabilir; fakat cevheri ayıramıyorsanız, okside çeviremiyorsanız, mıknatısa, sensöre veya bataryaya dönüştüremiyorsanız zincirin en düşük katma değerli halkasında kalırsınız. Yeni çağın egemenlik ölçüsü kaynağa sahip olmak değil, kaynağı teknolojiye dönüştürebilmek ve faydalı mühendislik çözümleri üretebilmektir.</p><h2>TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE İKİ YOL VAR</h2><p>Türkiye için mesele tam da burada düğümleniyor. Eskişehir Beylikova’daki saha, 694 milyon tonluk kaynağıyla Çin’deki Bayan Obo’dan sonra dünyanın en büyük ikinci rezervi kabul ediliyor. Yıllık 1.200 ton cevher işleyen pilot tesis çalışıyor; endüstriyel tesisin temelinin bu yıl atılması ve tam kapasitede yılda 570 bin ton cevherden yaklaşık 10 bin ton nadir toprak oksidi üretilmesi hedefleniyor. Ancak işin zor kısmı şimdi başlıyor. Sahanın ağırlıklı olarak lantan ve seryum gibi hafif elementler içerdiği biliniyor; oysa küresel piyasada asıl stratejik değer, mıknatıs yapan ağır elementlerde. Üstelik mıknatıs kalitesinde rafinasyon teknolojisi henüz elimizde yok.</p><p>Türkiye’nin önünde bu yüzden iki yol var. Birincisi, ham maddeyi çıkarıp dünyaya satan klasik kaynak ülkesi olmak. İkincisi, o ham maddeyi ayrıştıran, saflaştıran, ara ürüne dönüştüren ve kendi sanayisine stratejik derinlik kazandıran ülke olmak. İkinci yol zordur; çünkü nadir topraklar yalnızca madencilik konusu değildir. Kimya, metalurji, çevre teknolojileri, hassas üretim, patent ve uzun vadeli sanayi politikası gerektirir. Zincirin en kritik halkası da insan kaynağıdır. Yetkin jeoloji mühendisi olmadan rezervi değerlendiremez, kimyager olmadan cevheri ayrıştıramaz, metalurji mühendisi olmadan alaşımı geliştiremez, elektronik mühendisi olmadan sensörü üretemezsiniz. Tüm bunlar da altyapı yatırımı, tesisleri işletecek bilgi birikimi ve ortaya çıkan teknolojiyi sanayi üretimine aktaracak mekanizmalar ister. Teknolojik bağımsızlık disiplinler arası ekosistemle inşa edilir.</p><h2>BEKA MESELESİ</h2><p>Yeni teknolojilerden yapay zekânın aklı bulutta, kası veri merkezinde, sinir sistemi çiplerde; kökü ise tüm yeni teknolojiler gibi toprağın altındadır. Bu gerçeği erken kavrayan ülkeler geleceğin masasında söz sahibi olacak; kavrayamayanlar, başkalarının yazdığı algoritmanın, ürettiği çipin ve sınırlı saflaştırdığı madenin tüketicisi olarak kalacaktır.</p><p>Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var: Periyodik tabloyu kimya dersinden çıkarıp millî teknoloji stratejisinin merkezine koymak. Son ürünü üretmek ne kadar önemliyse, toprak altındaki madenden son ürüne uzanan değer zincirine hâkim olmak da o kadar hayatidir. 21. yüzyılda nadir toprak elementlerine hâkimiyeti bir beka meselesi olarak görmek gerekir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teknolojinin-koku-topragin-altinda-4833151</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/17/a4309034-teknolojinin-koku-topragin-altinda.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Vesayet rejimi yıkıldı Türkiye Yüzyılı başladı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/vesayet-rejimi-yikildi-turkiye-yuzyili-basladi-4833152</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/vesayet-rejimi-yikildi-turkiye-yuzyili-basladi-4833152" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik/Makine Yüksek Mühendisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>Sivas Kongresi'nde Amerikan mandası isteyenler, kirli aklın temsilcileri 1960 Darbesi, 1971 Muhtırası, 1980 İhtilâli, 28 Şubat post-modern darbesi, Türkiye’nin IMF’ye olan borcunun tam da bitişinin üzerine çıkarılan Gezi Kalkışması, 17-25 Aralık FETÖ’cü yargı darbesi ve 15 Temmuz 2016 işgalci darbe teşebbüsü gibi olaylarla iktidardaki millî iradeye karşı operasyonlar yapmaktan hiç geri durmadılar.</p><p>İlk operasyon Mayıs 2010’da başladı. Dönemin CHP Genel Başkanı Baykal, 10 Mayıs 2010 günü partisindeki görevinden istifa etmiş, yerine ise Kemal Kılıçdaroğlu seçilmişti. Ardından 2012’nin Şubat ayında, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, yeni bir dönemin sinyallerini taşıyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın hamlelerinin aleyhine geliştiğini fark eden FETÖ unsurları, 1 ve 19 Ocak 2014 günü Hatay ve Adana’da MİT’e ait TIR'ları Jandarma “kılığında” durdurarak karşılık vermeye çalıştı. 17-25 Aralık da Hükümet’in dört bakanı üzerinden yapılan karşı operasyonlar ise darbe girişimi olarak okunuyordu.</p><h2>İSTİKRARSIZ TÜRKİYE HEVESİ KURSAKLARINDA KALDI </h2><p>Gezi Olaylarında görüşme talep eden grubun istekleri, aslında söz konusu kalkışmanın gerçek nedenlerini ve  taşıdığı niyeti meydana çıkarmıştı. Üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, Kanal İstanbul gibi projelere itiraz ediyorlar, tüm cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı gerçekleştirdikleri mücadelenin önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyorlardı. Bu açıklamayla Hükümet’e istikamet vermeye çalışmışlardı. Ancak 10 Ağustos 2014 günü Recep Tayyip Erdoğan, yüzde 51,8 oy oranıyla Cumhurbaşkanı seçildi. Evet, o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı ve Türk milletinin yıllardır vesayete karşı verdiği kavga görünür bir hâl almış oldu.</p><p>İstikrar içinde kalkınma hamleleri, Türkiye’yi dünya genelinde söz sahibi yapmıştı. 2013’ün Mayıs ayından itibaren “Siyasî istikrarı her an bozulabilir ülke: Türkiye” imajını dünyaya göstermek isteseler de Türk milleti her seçimle iktidar emanetini Erdoğan’a teslim etti.</p><h2>FETÖ KAYBETTİKÇE MİLLET KAZANDI</h2><p>FETÖ’nün ülkede güç kaybetmesiyle beraber savunma, enerji, insan hakları ve demokratikleşme alanlarında sınırları zorlayan bir tarzla yükselen Büyük Türkiye idealine hizmet eden çalışmalar artmaya başladı. </p><p>Başörtüsü yasağının kalkması, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin 2020’de ve Kariye Camiî’nin 2024’te ibadete açılması ve 2022’de Alevî-Bektaşî Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması, Türkiye Yüzyılı'nı inşâ edici özel hamleler oldu. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osmangazi Köprüsü, 1915 Çanakkale Köprüsü ve İstanbul Havalimanı gibi dev projeler tamamlandı, şehir hastaneleri projesi ile sağlık altyapısı yenilendi ve yaygınlaştırıldı.</p><p>İHA/SİHA teknolojileri, TCG Anadolu, Altay tankı, KAAN ve Hürjet projeleriyle savunmada yerlilik oranı artırıldı. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda TUSAŞ tarafından yürütülen Türkiye’nin en önemli teknoloji projelerinden KAAN, ilk uçuşunu yaptı. Baykar Teknik, 2014 yılında Bayraktar TB2 ile rekorlar kırarak yerli SİHA dönemini başlattı. Bayraktar TB2 ve ANKA, Suriye, Libya ve Karabağ’da aktif kullanıldı. Sonrasında Akıncı TİHA ve Bayraktar Kızılelma geliştirilerek teknolojik üstünlük sağlandı. </p><p>Türkiye füze alanında da büyük bir atılıma imza attı. Tayfun, Atmaca, Bozdoğan, Cirit, Çakır, Gökdoğan, Göktuğ, HİSAR ve SOM füzelerinin yanı sıra çok sayıda yerli hava savunma füzeleri hizmete alındı. Mavi Vatan, 2015 sonrası askerî stratejide yerini aldı ve  2019 yılında gerçekleştirilen aynı isimli kapsamlı tatbikatla sahadaki en somut hâline kavuştu. Türkiye’nin ilk SİHA gemisi TCG Anadolu hizmete başladı. Türkiye’nin ilk yerli ve millî gözetleme uydusu İMECE ise uzaya fırlatıldı. Ayrıca insanlı uzay misyonu kapsamında Alper Gezeravcı’nın da içinde bulunduğu uzay aracı, Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderildi. Türkiye’nin ilk yerli ve millî haberleşme uydusu Türksat 6A, uzaya çıktı.</p><h2>HIZLI KARAR ALMA VE ETKİN YÖNETİMİ SAĞLAMA DÖNEMİ BAŞLADI </h2><p>16 Nisan 2017’de yapılan referandumla Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi onayladı. 3 Nisan 2018 günü Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in katıldığı törende Akkuyu Nükleer Enerji Santrali’nin temelini attı. </p><p>Yine 2018’in Haziran’ında, Türkiye 60 yıllık hasretini dindirerek yerli ve millî arabası Togg’una kavuştu. TPAO’nun sondaj gemileri Fatih, Yavuz ve Kanuni ile Akdeniz ve Karadeniz’de yoğun bir “millî” arama dönemi başladı. 2020 yılında Fatih sondaj gemisi, Sakarya Gaz Sahası'nda (Tuna-1) tarihimizin en büyük doğal gaz keşfini (540 milyar metreküp) gerçekleştirdi. 2021 yılında da Amasra-1 kuyusunda 135 milyar metreküp gaz bulundu. 2023 yılında Karadeniz gazı, karaya ulaştırılarak kullanıma alındı. </p><p>Gabar’daki petrol keşfi ile 1 milyar varil rezerve sahip alan, Türkiye’nin karadaki en büyük petrol keşfi oldu. Bu sürecin devam ettiği devrede, eş zamanlı olarak, Berat Albayrak’ın döneminde yurt dışında (ABD ve İngiltere) bulunan fizikî altın rezervlerinin Türkiye’ye getirilmesi süreci tamamlandı ve bu adımla 350 tondan fazla altın, Türkiye’nin kendi rezervlerine aktarılarak stratejik bir hamle olarak kayıtlara geçti. Tüm bu teknik plânlamanın yanında eş zamanlı olarak işleyen diplomasi hamleleri ise zirve yaptı. Özellikle Afrika açılımı ile 2009’da dahi sadece 12 olan büyükelçilik sayısı, 2018’de 41’e, günümüzde ise 44’ün üzerine çıkarak kıtadaki en yoğun diplomatik ağlardan birine dönüştü.</p><p>Aslında Recep Tayyip Erdoğan’ın vesayetle mücadelesi, iktidara geldiği ilk gün itibarıyla başlamıştı. Mevcut güç merkezlerinin devam eden (görünür-görünmez) engellemeleri, bazı dönemlerde bu çalışmaları yavaşlatmıştı. Ancak sivil siyasetin güçlendirilmesi için yapılan hamleler ve Anayasa’daki bazı noktaların değiştirilmesi sayesinde, 15 Temmuz’da milletinden aldığı sonsuz destek ile Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’deki darbeler tarihine çizik atarak vesayeti ortadan kaldırdı. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/vesayet-rejimi-yikildi-turkiye-yuzyili-basladi-4833152</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/17/9ad9e440-vesayet-rejimi-yikildi-turkiye-yuzyili-basladi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Yüzyılı’nın ekonomi modeli: İkta v3.0</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-yuzyilinin-ekonomi-modeli-ikta-v30-4832787</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-yuzyilinin-ekonomi-modeli-ikta-v30-4832787" rel="standout" />
      <description>İkta şuurunu elde eden her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, dünya yeni bir binyıla evrilirken bu ekonomi modelinin bütün dünyaya mutluluk getireceğini kabulle ailesinden başlayarak ticaretine, kul hakkından bilumum adaletine çekidüzen verecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serhat Bıçak/Gazeteci - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Her model kendi ekolünü oluşturur. Ekol yok ise, model kadük kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bugün dünyadaki finans doktrinlerinin her biri tartışmalıdır ve bu tartışmanın yegâne ortamı magazindir. Magazin, Türkiye’deki algıyla dedikodu ortamı değildir, elitlerin yaşamını incelemez. Magazin, entelektüel fikriyatın vitrin alanıdır. Batı dillerinin her birinde “magazine” olarak kullanılan bu ifadenin bizdeki karşılığı “dergi”dir. </p><p>Her model, ekolleşebilmek için diğer doktrinlere eleştiri getirmeli ve onları çürütme yönünde atılım sarf etmelidir. Yine herhangi bir modelin ekolleşebilmek için kendi akımını oluşturması elzemdir. Bu anlamda Türkiye’de Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023 ve 2053 Vizyonu dâhilinde söyleme oturttuğu Yeni Ekonomi Modeli hakkındaki tartışmaların yapıldığı matbu ve dijital bir ortama ihtiyaç vardır. Bu ortamın matbu olanı dergi, dijital olanı e-dergi, sosyal görüntüleme alanları, akıllı uygulamalar ve web sitesi formatında mümkündür.</p><p>Ancak yıllar geçse de Yeni Ekonomi Modeli hakkında herhangi bir finans dergisi veya finans kanalında tartışma yapılmıyor veya dosya hazırlanmıyor. Oysa modern dergicilik tarihinin en önemli sembollerinden olan Time’dan başlayarak The Economist, Der Spiegel, Financial Times ve Wall Street Journal gibi dergi ve gazeteler, dünyanın düzenine dair en ciddi analiz ve makalelere yer vererek tarih yazan ekol durakları olarak son yüzyıla damgalarını vurmuşlar, kapaklarında yer alan fotoğraflarıyla dahi daima konuşulur olmuşlardır. Bu ifadelerle “Türkiye’de ekonomi dergisi yok” gibi bir yargı cümlesi kullandığım düşünülebilir. Böyle bir niyetim yok. Ancak bir iş dünyası ve borsa bülteni hüviyetini aşarak, askerî ve siyasî varsayımsal analizlerin dışına çıkarak geçmişle geleceği buluşturan ve Türkiye’ye kapitalist sistem sarmalından kurtuluşu gösterebilecek, ardından dünyayı da etkileyecek bir ekolden bahsediyorum. </p><h2> ERDOĞAN’IN EKONOMİ HAMLELERİ NEDEN UNUTULUYOR? </h2><p>Türkiye’nin hâlâ en zayıf karnı olarak görünen odağın finansal yapısı olması ve buradan mutlak saldırı alması göz önünde bulundurulduğunda bu zayıf odağın güçlendirilmesi için pek çok nitelikli atağın yanında Ziraat Katılım, Vakıf Katılım ve Emlak Katılım bankalarının ve Türkiye Varlık Fonu’nun, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye kazandırdığı en önemli finansal hamle kurumları olması hâlâ taze bir reform olarak burada duruyorken ve ayrıca Halkbank, TMSF ve pek çok enerji kuruluşunun yanında BDDK da yine Erdoğan ile en etkin şekilde kullanılmışken, Sayın Erdoğan nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin icraat kaleminin inşaat, hastane, yol ve baraj yapmaktan ötede imgelerle anılmaması, basiretin körebe oynadığının göstergelerinden biridir. Bahsini ettiğimiz vizyona sahip çıkacak bir yönetimse, Yeni Ekonomi Modeli hususunda Sayın Erdoğan’a en nitelikli ürünü arz edecek olabilir.</p><h2>İKTA NEDİR?</h2><p>Derdimizin ismi, “ikta”... İkta, “kat’” kökünden ileri gelir. “Kesmek, ayırmak” anlamındadır. İngilizcedeki “cut” sözcüğü de bu kelimeden tarihî kök bulur. “İktisat” kelimesinin de köküdür ayrıca. Kadim Türk tarihinin en inkılapçı devleti olan Selçuklularda ikta, “devlet başkanı veya onun adına yetki kullanan merci tarafından özellikle arazi gibi taşınmaz mallarla tabiî kaynakların mülkiyet (temlik), işletme (irfak) yahut faydalanma (intifa, istiğlâl) hak veya imtiyazlarının ya da bir bölgenin vergi gelirlerinin uygun gördüğü kimselere tahsisini” ifade ederdi.</p><p>İkta yetkisi, yürütme erkine aittir. Dolayısıyla taşınmaz mal tahsisine teknik anlamda “ikta” denilebilmesi için, bu işin siyasî otorite tarafından yapılmış olması gerekir. Evet, “ikta” Selçuklu ile birlikte Türk-İslâm devletlerinin tanıdığı düşünülen bir sistem olmakla birlikte, finansal anlamda üretim-gelir-adalet dengesini sağlamasıyla bilinmiş ve kendisinden sonraki Osmanlı varlık sistemine etki ederek tımar modeline de ilham olmuş bir yönetim biçimidir ve özellikle de tamamıyla “İslâmîdir”. Hatta denilebilir ki, “İkta, İslâm’ın anlattığı adalet merkezli ekonomiyi uygulayan en özel yönetim aracıdır”. Bu noktada ikta olmadan Ahilik Teşkilatı’nı anlayamayız. Zira ihilik, ikta üzerine kuruludur.</p><h2>KATILIMA, ÜRETİME, ADALETE TEŞVİK EDER </h2><p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı, özellikle son yıllarda Selçuklu’nun estetik, sanatsal ve mimarî detaylarının yanı sıra tarihî kahramanlarına yönünü çevirdiyse de sistematik anlamdaki vitrin karakterini kaçırmaktadır. “Diriliş: Ertuğrul” dizisi de “Alparslan” dizisi de “Melikşah” dizisi de hatta “Selahaddin Eyyubi” dizisi de bu kültürel altyapıya atıf yapsa da, tüm imam-hatip okullarımızın yanında Cumhurbaşkanlığı Külliyemiz dahi Selçuklu mimarisine göndermede bulunsa da, Selçuklu’nun İslâmî iktisat geleneği maalesef konuşulmamaktadır. Ancak fark edilmesi gerekir ki ikta, bu vitrinin en önde gelen parçalarından biridir. Katılıma, üretime ve adalete teşvik eder.</p><p>İkta, varlık içinde yokluk çeken bir ekol hazinesidir ve yitik mal olarak tekrar kazanılmalıdır. Bu anlamda Allah’ın emanetini yeryüzünde eşit ve adil şekilde dağıtmanın yollarından biri olarak akademiden anaokuluna, ev hanımlarının ellerinden ticarethanelere ve fabrikalara girmesi, yuva yuva bütün bilinçlere yerleşmesi, iktayı Türkiye Yüzyılı’nın ekonomi alanındaki en ileri hamlesi yapabilir. İkta ekolü, yanına alacağı enstrümanlarla bunu başarabilir. Peki, bu enstrümanlar hangi mecralarda yer almalıdır?</p><h2>İKTA’YI TÜRKİYE YÜZYILINA TAŞIMAK </h2><p>Öncelikle Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ilân ettiği Yeni Ekonomi Modeli’ni işleyerek yapılandıran bir ortama ihtiyaç vardır. Bu ortamın merkezinde “dergi”, omurga hükmünde olmalıdır. Tıpkı yukarıda muadillerini andığımız ekol dergiler gibi… Sonrasında dijital-sosyal görüntüleme alanları, akıllı uygulamalar ve web sitesi formatı sıralanmalıdır. Türkiye’de ekonomi dergileri ve finans kuruluşları (Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Yayınları veya VB Kültür Yayınları), klasik kitapçılık veya kurum içi bülten hüviyetinde yayınlar yapmaktadırlar. Yeni Ekonomi Modeli hakkında herhangi bir finans dergisi veya finans kanalında tartışma yapılmamış veya belgesel dosya hazırlanmamış, aksine ekonomi yönetimi hakkında yüksek hacimli medya yapımları ortaya çıkmıştır. </p><p>Ancak “ikta” ile ilk sayısında Recep Tayyip Erdoğan imzasını taşıyan, sonra değerli sektör duayenleri, iş insanları ve akademisyenlere ait makale ve söyleşilerle Yeni Ekonomi Modeli’ni ele alarak Türkiye Yüzyılı’nın ekonomi kolonlarını yükselten dosyalarla birlikte geçmişte iktisada dair modelleri inceleyen ve tüm dünyada “algı uyandıracak imajlar” çizen ve az evvel değindiğimiz gibi sanatsal anlamda son yirmi beş seneye yansıyan Selçuklu imajını ekonomik inkılaba da yansıtarak “İkta Sistemi”ni Osmanlı’nın ardından bir üçüncü versiyona taşımak mümkündür. </p><p>Bu işin algı plânındaki başlangıcı özel bir belgesel diziyle görsel zeminde sunmak mümkün. Böylece Sayın Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı” isimlendirmesinden evvel ısrarla üzerinde durarak yapılandırmak istediği bir hayâli anlamlandırmak, ülke kamuoyunun yanında dünyaya Türkiye’nin ekonomi zemininde nasıl bir perspektife sahip olduğunu aktarmak fırsatı elde edilebilir. Ayrıca sözünü ettiğimiz dergi merkezli kitap, kültür ve akademi yayınlarına mutlak surette çocuk yayınlarını da eklemleyerek çocuklarımızı kapitalizmin tüketim çılgınlığından kurtarıp helâl yaşam odaklı sadaka, zekât, israftan ve faizden kaçınan ve katılıma yönelen bir nesil olarak yetiştirmeye özel bir alan açılabilir. </p><h2>TEMİZ VE AHLAK YÜKLÜ BİR TABLO HAYAL EDİYORUM</h2><p>İkta şuurunu elde eden her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, dünya yeni bir binyıla evrilirken bu ekonomi modelinin bütün dünyaya mutluluk getireceğini kabulle ailesinden başlayarak ticaretine, kul hakkından bilumum adaletine çekidüzen verecektir. Zira inkılap budur. İnkılap, bugünün küf kokan toplumsal çürümüşlüğünü ortadan kaldırıp temizi, tazeyi ve pörsümez olanı inşa etmektir. </p><p>Şahsen, iktayla yaşadığım Türkiye Yüzyılı’nda, bunu fark eden Avrupa ve Amerikalı medya organları, manşetlerinde ve bültenlerinde, ayrıca sosyal medya hesaplarının komplo teorisyenleri eliyle “Türkler fena geliyor! İktada verdikleri kapak resmine göre Çin’in de sonu geldi” diye konuştuklarını hayâl ediyorum. “Recep Tayyip Erdoğan” ismini faize ve faiz lobilerine karşı mücadele ederken yalnız bırakanlara inat, onun imzasını ve onun nezdinde Devlet himayesini taşıyan bu ekolün yepyeni ve asla bayatlamayacak bir çıpaya insanlığı ulaştırdığını tahayyül ediyorum. Bu ekol, Yeni Ekonomi Modeli’ni anlatan dosyaları, listeleri, kapakları ve analizleriyle tüm dünya halkları üzerinde temiz ve ahlâk yüklü bir tablo çizsin istiyorum. Ben 2053 ve 2071’i ancak bu tabloyla düşleyebiliyorum…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiye-yuzyilinin-ekonomi-modeli-ikta-v30-4832787</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/16/ea9e737e-turkiye-yuzyilinin-ekonomi-modeli-ikta-v30.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zamanın ruhu ve Türk’ün jeopolitik iradesi: Büyük yarınlar için tek istikamet</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamanin-ruhu-ve-turkun-jeopolitik-iradesi-buyuk-yarinlar-icin-tek-istikamet-4832788</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamanin-ruhu-ve-turkun-jeopolitik-iradesi-buyuk-yarinlar-icin-tek-istikamet-4832788" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Demir/Emekli Cumhuriyet Savcısı</strong></p><p><br></p><p>İnsanlık tarihi, asırların biriktiği ve mühürlerin söküldüğü kırılma dönemlerine nadiren şahitlik eder. Bugün yeryüzü, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel sermaye ve güç odaklarınca inşa edilen o kibirli, adaletsiz ve miadını doldurmuş eski düzenin enkazı altında çatırdamaktadır. Sınırlar yeniden tartışılmakta, coğrafyalar yeniden paylaşılmakta, hem dünyada hem de kadim coğrafyamızda yeni oyun kurucu denklemler, yeni güç merkezleri kurulmaktadır.</p><p>İşte bu devasa fırtınanın tam göbeğinde, tarihin ve coğrafyanın omuzlarımıza yüklediği mukaddes misyonla Türkiye, sadece kendi makus talihini yenmekle kalmıyor; küresel nizamın yeni kutbu olmak için devasa bir şahlanışın eşiğinde duruyor.</p><h2>PRANGALARINDAN KURTULAN TÜRKİYE</h2><p>Türkiye; askeri dehasıyla, yerli ve milli savunma sanayiinin dünyaya parmak ısırtan teknolojik devrimiyle, iktisadi ve sosyal hamleleriyle, tarımsal üretim stratejileriyle uzun süredir örülen o sinsi prangaları birer birer parçalamıştır. Savunma sanayiinde yazılan destandan, yerli teknolojinin sınırları zorlayan ufkuna kadar atılan her adım, bu topraklara vurulmak istenen küresel boyunduruklara verilmiş en asil cevaptır. Ancak, asırlık uykusundan uyanan bu dev yürüyüşün nihai bir zaferle, mutlak bir “zirve” ile taçlanması için önümüzde çok kritik, çok hassas bir 6-7 yıllık istikrar ve kararlılık dönemi daha bulunmaktadır. Karşımızda duran bu tarihi eşik, sıradan bir siyasi tercih sahnesi değildir; bir varoluş, bir beka ve şahlanış meselesidir.</p><p>Küresel sırtlanların pusuya yattığı, coğrafyamızın ateş çemberine alındığı şu kaygan zaman diliminde, Türkiye Gemisi’ni bu azgın dalgaların arasından sağ salim geçirecek; dirayetli, yürekli, kurtlar sofrasında diz çökmeyen, tecrübesiyle ve vizyonuyla yedi düvelin saygı duyup çekindiği bir lidere muhtacız. Bu tarihi ihtiyacın, bu milli zaruretin adı ve şanı bellidir: Recep Tayyip Erdoğan. Tarihin en kritik virajında, devlet vizyonu ve liderlik kumaşı küresel ölçekte tescillenmiş bir irade dururken, yapay gündemlerle kafa karışıklığı yaşamaya, tereddüt girdaplarında vakit kaybetmeye bu milletin tek bir saniyesi bile yoktur.</p><h2>TEREDDÜDÜ YIK İRADENE SAHİP ÇIK!</h2><p>Atalarımız yüzyılların imbiğinden süzülen o eşsiz basiretiyle ne güzel buyurmuş: “Dere geçilirken at değiştirilmez.” Türkiye, tam da küresel bir çağın eşiğinde, geleceğini inşa ettiği o derin ve hırçın dereden geçmektedir. Kaldı ki, bu azgın suları yararak milleti menzile ulaştıran mevcut iradeden daha güçlü, daha yetenekli, ufkunda bu ülkenin yarınlarını taşıyan başka bir alternatif de ufukta görünmemektedir. Maceralara yelken açmak, rüzgarın yönüne göre savrulanlara kader teslim etmek, bu aziz vatana yapılacak en büyük haksızlıktır.</p><p>Ey, tarihi kalemiyle yazmış, çağ kapatıp çağ açmış Büyük Türk Milleti!</p><p>Gözünü ufka dik; çünkü yarınlar, bugünün kararlılığıyla şekillenecek. Bin yıllık devlet aklını, sarsılmaz ferasetini ve asil basiretini bir kez daha ortaya koyma vaktidir. Küresel satranç tahtasında piyon değil, oyun kurucu olarak kalmanın; mazlumların hamisi, Türk asrının mimarı olmanın yolu istikrardan ve güçlü liderlikten geçer. Tereddüdü yık, iradene sahip çık!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamanin-ruhu-ve-turkun-jeopolitik-iradesi-buyuk-yarinlar-icin-tek-istikamet-4832788</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/16/ffa9ce4d-zamanin-ruhu-ve-turkun-jeopolitik-iradesi-buyuk-yarinlar-icin-tek-istikamet.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Suriye Lübnan’a askeri müdahalede bulunacak mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/suriye-lubnana-askeri-mudahalede-bulunacak-mi-4832492</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/suriye-lubnana-askeri-mudahalede-bulunacak-mi-4832492" rel="standout" />
      <description>Suriye açısından en makul çizgi; sınır güvenliğini tahkim eden, Hizbullah’ın Suriye sahasındaki hareket alanını daraltan, Lübnan devleti ve ordusuna diplomatik destek veren fakat Lübnan iç dengesine doğrudan askerî olarak müdahil olmayan bir politikadır. </description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahmet Arda Şensoy/Doktorant, Nottingham Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Geçtiğimiz hafta Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın dile getirdiği bir söz, bir süredir uluslararası basında konuşulan ancak resmi isimlerden hiçbir zaman doğruluğuna dair bir şey duymadığımız bir konuyu gündeme taşıdı. Trump’ın açıklamasında Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın Lübnan konusunda ABD’ye yardımının olabileceğini söylemesi, Suriye’nin Hizbullah’a karşı Lübnan’a bir askeri müdahalede bulunabileceğine dair söylentileri tekrar alevlendirdi. </p><p>İran Savaşı'na dair müzakereler ve İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları sürerken uzun süre sonra bölgede savaş ve çatışmalarla anılmayan Suriye’nin bu denkleme katılma ihtimali ise farklı açılardan değerlendirilmeyi hak etmekte. Dolayısıyla bu askeri müdahale ihtimalini, ABD’nin neden böyle bir şey istiyor olabileceğini, İsrail ve Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörlerin böyle bir gelişmeye yönelik muhtemel yaklaşımlarını incelemek sürecin geleceğini anlamak açısından değerli olacaktır.</p><h2>ABD BUNU NEDEN İSTİYOR OLABİLİR?  </h2><p>ABD açısından Lübnan’daki temel sorun, Hizbullah’ın İsrail’e karşı ürettiği askerî tehdit kadar Lübnan devleti içerisinde alternatif bir askeri yapı olarak var olması ve hatta düzenli ordudan daha güçlü bir yapı olmasıdır. Öte yandan İran müttefiki bu yapının zayıflatılması, ABD ve İsrail’in ortak yaklaşımı çerçevesindeki politikanın merkezinde yer almaktadır.</p><p>Ancak bu hedefe nasıl ulaşılacağı meselesi oldukça karmaşıktır. İsrail’in tercih ettiği yöntem Lübnan’ın güneyini karadan işgal ederken özellikle Beyrut’ta Hizbullah hedeflerine yönelik ağır hava saldırıları yapmak şeklinde sürmekte. Bu noktada ABD’nin, İsrail’in güvenlik kaygılarını paylaşmakla birlikte, Lübnan’da doğrudan ve uzun süreli bir İsrail işgalinin doğuracağı sonuçlardan rahatsız olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ABD açısından mesele Hizbullah’a baskının Lübnan içerisinden üretildiği ve İsrail’in askeri müdahalesinin sınırlı ve geçici olduğu bir düzlem yaratmaktır. Bu yaklaşım da ABD’yi Hizbullah’ın zayıflatılması noktasında farklı politika önerileri üretmeye itmektedir.</p><h2>LÜBNAN DOSYASINI SURİYE DOSYASIYLA BİRLİKTE ELE ALIYOR</h2><p>Bu çerçevede ilk seçenek Lübnan ordusunun güçlendirilmesi planı olmuştu. Buna göre Lübnan’da askeri güç yalnızca Lübnan ordusunun elinde bulunacak, buna karşı gelen unsurlar ise ordu eliyle tasfiye edilecekti. Ancak teoride Lübnan için de faydalı gibi görünen bu plan pratikte hiçbir sonuç üretmediği gibi uygulanabilir de görünmemektedir. Hizbullah’ın yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi bir aktör olması, Lübnan ordusu üzerinden yürütülecek bir silahsızlandırma politikasının zaten oldukça kırılgan olan etnik ve mezhepsel dengeleri sarsarak ciddi bir kaos üretme riski bulunmaktadır.</p><p>Tam da bu nedenle ABD’nin Lübnan dosyasını Suriye dosyasıyla birlikte ele almaya başlaması dikkat çekicidir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bölgeye ilişkin temaslarında, Lübnan ve Suriye meselelerini birbirini etkileyen dosyalar olarak değerlendirmesi bu açıdan önemlidir. Çünkü Hizbullah’ın Lübnan’daki varlığı yalnızca Lübnan iç siyasetiyle ilgili değildir; Suriye sahası, İran’ın bölgesel nüfuz hatları, İsrail’in güvenlik algısı ve Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonu ile doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla Washington, Hizbullah’a baskı kurmanın yalnızca Lübnan içinden değil, Suriye üzerinden de mümkün olup olmadığını tartışıyor olabilir.</p><p>Burada öne çıkan soru ise ABD’nin gerçekten Suriye ordusunun Hizbullah’a karşı Lübnan içlerinde bir askeri harekata girişmesini mi istediği yoksa Suriye Lübnan sınırında güvenlik önlemlerini artırarak Hizbullah’ın hareket alanını azaltması için teşvik mi ettiğidir. </p><h2>KANLI GEÇMİŞ VE YENİ SİYASİ HAFIZA </h2><p>Suriye’nin Lübnan denklemine dâhil edilmesi ihtimalini değerlendirirken göz ardı edilmemesi gereken ilk unsur, Şam yönetimi ile Hizbullah arasındaki kanlı geçmiş ve devrim sonrasında oluşan yeni siyasi hafızadır. Hizbullah, Suriye iç savaşı boyunca Esed rejiminin en önemli askerî destekçilerinden biri olmuş; özellikle muhalif gruplara karşı yürütülen operasyonlarda doğrudan sahada yer almıştır. Bu nedenle yeni Suriye yönetimi açısından Suriye’de yaşanan yıkımın ve iç savaş dönemindeki rejim katliamlarının ortaklarından biri olarak görülmektedir. Bu tarihsel arka plan, Şam ile Hizbullah arasında Esed rejimi döneminin aksine yapısal bir güvensizlik üretmektedir. Devrim sonrası atılan yeni adımlardan anlaşıldığı kadarıyla yeni Şam yönetimi, Suriye içerisinde Hizbullah varlığının sona erdirilmesini ve Suriye sınırında Hizbullah’ın lojistik hattının kesilmesini amaçlamaktadır. Bu doğrultuda sınır bölgesinde irili ufaklı çatışmalar yaşanmış olsa da hareketlilik Suriye güçlerinin sınır güvenliğini sağlama çabası çerçevesinde sınırlı kalmıştır.</p><p>Bu çerçevede Ahmed Şara yönetiminin Lübnan’a ilişkin açıklamalarını dikkatle yorumlamak gerekir. Şara’nın mart ayında Lübnan devleti ve Lübnan ordusunu destekleyen açıklamaları dolaylı olarak Hizbullah’ın devlet dışı silahlı varlığına karşı bir tutum anlamına geliyordu. Çünkü Lübnan ordusunun ve devlet kurumlarının güçlendirilmesini savunmak, kaçınılmaz biçimde silah tekelinin devlete ait olması gerektiği fikrini de içeriyor. Bu bakımdan Şam’ın Hizbullah’ın Lübnan’daki ayrıcalıklı askerî konumundan rahatsızlık duyduğu söylenebilir. Fakat bu rahatsızlık, Suriye’nin Hizbullah’a karşı Lübnan’da doğrudan askerî harekâta girişeceği anlamına da gelmiyor. </p><h2>ŞAM İDDİALAR İÇİN NE DEDİ?</h2><p>Yeni Suriye yönetiminin önceliği dış politikada maceracı bir güç projeksiyonu geliştirmekten ziyade; savaş sonrası yeniden inşa, ekonomik toparlanma, idari kapasitenin kurulması ve uluslararası meşruiyetin tahkim edilmesidir. Dolayısıyla Hizbullah’a karşı Lübnan içlerinde atılacak askeri bir adım Suriye’nin devrimden günümüze yürüttüğü dış politikayla zıt bir karakter içermesi açısından gerçekçi görünmemektedir.</p><p>Nitekim Şara cumartesi günü yaptığı açıklamayla Lübnan’a yönelik bir askerî harekât söylentisinin gerçek dışı olduğunu, sınır belirleme ve tartışmalı toprak gibi Lübnan’la potansiyel kriz konularının ise öncelik olmadığını vurguladı. Ayrıca İsrail saldırıları sebebiyle 1,5 milyon sivilin Lübnan içinde göç etmesi gibi sıcak kriz konularının olduğunu da belirterek sağduyu mesajları verdi. Bu da ABD veya başka bir aktör tarafından Suriye’ye yöneltilen bir baskıya karşı Şam yönetiminin net bir tavır alarak bölgesel dengeleri ve halkları gözeten bir yaklaşımı olduğunu göstermektedir.</p><p>Öyle ki, Hizbullah’a yönelik muhtemel bir müdahale yalnızca Lübnan’daki Hizbullah destekçilerinden bir tepki çekmeyecek, Hizbullah karşıtı etnik ve mezhepsel unsurların bile Lübnan’ın egemenliği ve Suriye’nin geçmiş müdahaleciliği çerçevesinde Suriye’ye tepki göstermesine sebep olacaktır. Kısacası ABD’nin İsrail saldırganlığına karşı Hizbullah meselesinde Suriye’yi öne sürme hayalleri Şam tarafından gerçeğe dönüştürülemeyecek kadar riskli bir proje olarak görünmektedir.</p><p>Öte yandan yüzeysel bakıldığında Suriye’nin Hizbullah’a karşı bir hamlesi İsrail’in lehine bir durum gibi görülse de Netanyahu yönetiminin içinde bulunduğu güvenlik paranoyası ve sınır tanımazlığı düşünüldüğünde Suriye merkezli yeni bir güvenlik belirsizliği üretebilir. Bu da ABD’nin hayal ettiği gibi İsrail’i yatıştırmaktan ziyade İsrail için, Lübnan’a ve Suriye’ye, havadan ve karadan yeni saldırılarda bulunma bahanesi verebilir.</p><h2>TÜRKİYE’NİN YAPICI ROLÜ</h2><p>Bu denklemde Türkiye’nin pozisyonu, Suriye’nin Lübnan’a yönelik doğrudan bir askerî müdahalede bulunmasından yana değildir. Ankara açısından yeni Suriye yönetiminin önceliği, dışarıda yeni cepheler açmak değil, içeride devlet otoritesini yeniden tesis etmek, güvenlik kurumlarını düzenlemek, ekonomik toparlanmayı hızlandırmak ve savaş sonrası yeniden inşa sürecini yönetilebilir hâle getirmektir. Dolayısıyla Suriye’nin Hizbullah’la iç savaştan kalan husumeti, Şam’ın Lübnan sahasında askerî bir angajmana sürüklenmesini Türkiye açısından makul veya desteklenebilir bir seçenek hâline getirmez.</p><p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lübnan’a yaptığı vurgular ve Türkiye’nin güvenliğini Beyrut ile Şam’ın güvenliğiyle birlikte anan açıklamaları da bu çerçevede okunmalıdır. Türkiye güney komşularında istikrar ve güçlü devlet yapıları görmek isterken İsrail bunun tam tersi yaklaşımı bölgede yeni jeopolitik denklemi şekillendiren en kritik mesele olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın, Hizbullah’a karşı askeri müdahalede bulunmasına yönelik Şam’a gelen baskılara karşılık, Lübnan ve Hizbullah dosyasıyla daha fazla ilgilenerek Suriye’nin üzerindeki baskıyı azaltmaya çalışacağı söylenebilir.</p><h2>ABD POLİTİKASINDAKİ AÇMAZLAR </h2><p>Toparlamak gerekirse Suriye’nin Lübnan’a yönelik askeri müdahale gündemi aslında ABD’nin, İsrail’in Lübnan’daki yayılmacılığına ve saldırılarına dur diyememesi sebebiyle ortaya çıkmaktadır. ABD İsrail’i dizginleyemediği ortamda alternatif çözüm önerileri sunarak krizi yatıştırmaya çalışmakta, ancak sunduğu bu öneriler ise bölgesel ve yerel şartlar gereği uygulanamaz durumda kalmaktadır. Bu da ABD’nin her aktörü razı edecek bir politika üretmeye çalışırken kimseyi mutlu edemediği ve İsrail’in saldırılarını da durduramadığı bir denklemi kaçınılmaz kılmaktadır.</p><h2>EN MAKUL YAKLAŞIM</h2><p>Sonuç olarak Suriye açısından en makul çizgi, Lübnan’a doğrudan askerî müdahale değil; sınır güvenliğini tahkim eden, Hizbullah’ın Suriye sahasındaki hareket alanını daraltan, Lübnan devleti ve ordusuna diplomatik destek veren fakat Lübnan iç dengesine doğrudan askerî olarak müdahil olmayan bir politika olacaktır. Böyle bir yaklaşım, Şam’a hem daha sorumlu bir aktör görüntüsü kazandırabilir hem de Hizbullah ve İran’la doğrudan savaşa sürüklenme riskini azaltabilir. Türkiye’nin bu doğrultuda oynayacağı rol ise Suriye’ye ABD baskısına karşı bir hareket alanı kazandırdığı gibi Lübnan dahil bölgesel istikrarı destekleyen bir yaklaşımdır. Dolayısıyla tüm planlara ve kısa vadede gelecek muhtemel tüm baskılara rağmen başta Türkiye olmak üzere müttefikleriyle birlikte Suriye’nin bu baskıya direneceğini, ABD’nin ise İsrail’i sınırlamak yerine farklı arayışlara girmeye devam edeceğini söyleyebiliriz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/suriye-lubnana-askeri-mudahalede-bulunacak-mi-4832492</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/15/843dc8ce-suriye-lubnana-askeri-mudahalede-bulunacak-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sanayi Devrimi'nden yapay zekâ çağına Vatikan’ın küresel meşruiyet arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783" rel="standout" />
      <description>Aktörler ve teknolojiler değişse de Papalığın refleksi hep aynı kalıyor: Her büyük dönüşümde yeniden sahneye çıkmak, insanlık adına konuşmak ve böylece küresel sistemdeki yerini yeniden tahkim etmek.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın/Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Papa XIII. Leo, 15 Mayıs 1891 tarihinde Sanayi Devrimi’nin yol açtığı toplumsal dönüşümlere cevap niteliğinde olan&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;(Yeni Gelişmeler Üzerine) adlı genelgesini yayınlamıştı. Yaklaşık yüz otuz beş yıl sonra yine bir 15 Mayıs gününde Papa XIV. Leo, yapay zekâ teknolojilerinin insanlık için doğurabileceği etik ve toplumsal sonuçları ele alan&nbsp;Magnifica Humanitas&nbsp;(İnsan Onurunun Yüceliği) adlı genelgesini kamuoyuna sundu. Bu tarihsel paralellik tesadüf olarak görülmemelidir. Papa XIV. Leo'nun papalık ismi olarak XIII. Leo'yu seçmesi, sosyal meselelerde onun mirasını sürdürme niyetinin açık bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Nitekim XIII. Leo sanayi çağının ortaya çıkardığı sorunlarla yüzleşirken, XIV. Leo da yapay zekâ çağının doğurabileceği yeni meydan okumalar üzerine muhataplarını düşünmeye sevk etmektedir.</p><h2>İKİ BELGE</h2><p>İlk bakışta bu iki belge farklı çağlara ait görünmektedir. Biri fabrikaların ve sanayi üretiminin yükseldiği bir döneme; diğeri algoritmaların, veri merkezlerinin ve yapay zekâ sistemlerinin şekillendirdiği dijital çağa seslenmektedir. Ancak her iki metin arasında dikkat çekici bir ortaklık bulunmaktadır. Papalık, insanlık tarihinin yönünü değiştiren büyük dönüşüm anlarında yeniden ortaya çıkmakta ve bu dönüşümlerin ahlaki anlamını yorumlama yetkisini kendisinde görmektedir.</p><p>Burada asıl dikkat çekici olan husus, Vatikan’ın bu dönüşümlerin hiçbirinin asli aktörü olmamasıdır. Katolik Kilisesi ne Sanayi Devrimi’ni başlatmıştır ne de günümüzde yapay zekâ teknolojilerini geliştirmektedir. Fabrikaları kuranlar sanayiciler, algoritmaları geliştirenler mühendisler, teknolojik dönüşümleri yönlendirenler ise devletler ve küresel şirketlerdir. Buna rağmen Papalık, her büyük dönüşümde insanlık adına konuşma ihtiyacı hissetmektedir.</p><h2>VATİKAN’IN AMACI NE?</h2><p>Bu durum bizi daha derin bir soruya götürmektedir: Vatikan gerçekten insanlığın karşı karşıya kaldığı ahlaki sorunları çözmeye mi çalışmaktadır, yoksa büyük tarihsel dönüşümler aracılığıyla kendi küresel konumunu yeniden tahkim etmeye mi?</p><p>Bu sorunun izini sürmek, Vatikan’ın gerçek konumunu anlamanın anahtarıdır. Çünkü Vatikan, savaşlar ve uluslararası krizler karşısında çoğu zaman fiilî bir güç kullanamadığını kabul etmekte ve taraflara ahlaki çağrılar yapmakla yetinmektedir. Gazze›de, Ukrayna'da, İran merkezli bölgesel gerilimlerde ve dünyanın başka çatışma alanlarında Papalığın etkisi büyük ölçüde sembolik düzeyde kalmaktadır. Ateşkes çağrıları yapılmakta, taraflara diyalog tavsiye edilmekte ve insan hakları vurgusu öne çıkarılmaktadır. Ancak bu çağrıların savaşların seyrini değiştirecek bağlayıcı bir gücü bulunmamaktadır.</p><p>Buna karşılık insanlığın geleceğini şekillendirecek büyük dönüşüm süreçlerinde çok farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Sanayi Devrimi, küreselleşme, çevre krizi, göç hareketleri ve bugün yapay zekâ gibi konular söz konusu olduğunda Vatikan çok daha görünür, çok daha aktif ve çok daha iddialı bir söylem geliştirmektedir. Bu durum, etik sorumluluk söyleminin ötesinde, Papalığın büyük tarihsel dönüşümleri kendisine yeni bir meşruiyet zemini üretme aracı olarak gördüğünü göstermektedir. Zira Vatikan, savaşlar ve uluslararası krizlerde çoğu zaman bağlayıcı bir güç ortaya koyamazken, insanlığın geleceğini şekillendiren dönüşümlerde küresel vicdanın sözcüsü rolüne soyunarak hem görünürlüğünü artırmakta hem de ahlaki otorite üzerinden kendisine yeni bir nüfuz alanı inşa etmeye çalışmaktadır.</p><h2>KURUMSAL STRATEJİ </h2><p>Nitekim&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;bu açıdan yeniden okunmayı hak etmektedir. Genelge çoğu zaman işçi haklarının savunulduğu öncü bir metin olarak sunulmaktadır. Gerçekten de dönemin çalışma koşullarına yönelik ciddi eleştiriler içermekte ve işçilerin korunmasını savunmaktadır. Ancak tarihsel gerçeklik, sanayi toplumunu dönüştüren temel dinamiğin Papalık belgeleri değil; sendikal mücadeleler, işçi hareketleri, sosyal demokrat siyasetler ve devlet müdahaleleri olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Rerum Novarum’un asıl başarısı, Kilise’nin sanayileşen dünyada zayıflayan sesini yeni bir söylem üzerinden yeniden duyurabilmesinde aranmalıdır. Papalık fabrikaları yönetemiyordu; fakat fabrikaların ortaya çıkardığı ahlaki sorunlar hakkında konuşarak küresel tartışmaların içinde kalmayı başarıyordu.</p><p>Benzer bir durum bugün yapay zekâ konusunda da görülmektedir. Yapay zekâ çağının belirleyici aktörü Vatikan değil; teknoloji şirketleri, araştırma merkezleri ve devletlerdir. Yapay zekânın teknik gelişimini belirleyenler mühendislerdir. Ancak Papa XIV. Leo’nun yayınladığı genelge, teknolojinin teknik yönünü bir yana bırakıp onun ahlaki sonuçlarına odaklanmaktadır. </p><p>Bu durum ilk bakışta doğal görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında burada tarihsel bir kurumsal refleks ortaya çıkmaktadır. Kilise teknolojiyi üretmemekte; fakat teknolojinin anlamını yorumlamaya talip olmaktadır. Yapay zekânın nasıl geliştirileceğini belirleyemeyen Vatikan, yapay zekâ hakkında nasıl düşünülmesi gerektiğini belirlemeye çalışmaktadır.</p><h2>KRİZ YORUMCUSU</h2><p>Aslında bu yaklaşım Vatikan’ın modern dünyadaki güç anlayışını da ortaya koymaktadır. Günümüzde Vatikan ne askerî süper güç ne ekonomik bir merkez ne de teknolojik yeniliklerin üretim üssüdür. Buna rağmen küresel ölçekte etkisini sürdürebilmektedir. Çünkü gücü, kararları vermekten çok, o kararların hangi ahlaki çerçevede tartışılacağını belirleme iddiasından gelmektedir.</p><p>Bu nedenle Papalık çoğu zaman kriz çözücü değil, kriz yorumcusu olarak hareket etmektedir. Gazze savaşını durduramaz, Ukrayna’daki çatışmayı sona erdiremez, İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilimleri yönetemez. Ancak bütün bu gelişmelerin ahlaki anlamı üzerine konuşabilir. Aynı şekilde sanayi devrimini başlatamaz, yapay zekâyı geliştiremez veya küresel ekonomiyi yönetemez. Fakat bütün bu süreçlerin insanlık açısından ne anlama geldiğini yorumlama hakkını kendisinde görür.</p><h2>KÜRESEL SİSTEMDEKİ NÜFUZUNU KORUYOR</h2><p>Tam da bu noktada Papalığın küresel sistem içerisindeki gerçek işlevi ortaya çıkmaktadır. Vatikan, modern dünyanın sert güç merkezlerinden biri değildir. Ancak meşruiyet üreten merkezlerinden biri olmaya çalışmaktadır. Bu nedenle büyük tarihsel kırılmalar insanlık kadar Papalık için de bir fırsat alanı oluşturmaktadır. Çünkü her büyük dönüşüm, Vatikan›ın kendisini yeniden küresel vicdanın temsilcisi olarak sunmasına imkân vermektedir.</p><p>Bu açıdan bakıldığında Sanayi Devrimi ile Yapay Zekâ Çağı arasındaki gerçek ortaklık teknolojinin ötesinde aranmalıdır. Çünkü her ikisi de küresel sistemi yeniden şekillendiren birer tarihsel kırılma anıdır. Papalık da tam bu anlarda sahneye çıkmakta ve kendisini insanlığın ahlaki rehberi olarak yeniden konumlandırmaktadır. Dolayısıyla&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;ile&nbsp;Magnifica Humanitas&nbsp;arasındaki ilişki işçi hakları veya yapay zekâ tartışmalarından daha derin bir anlam taşımaktadır. Her iki belge de Vatikan›ın büyük dönüşüm dönemlerinde görünürlüğünü artırma, ahlaki otoritesini yeniden üretme ve küresel sistem içerisindeki nüfuzunu koruma çabasının ürünüdür.</p><h2>AKTÖRLER VE TEKNOLOJİ DEĞİŞSE DE REFLEKS DEĞİŞMİYOR</h2><p>Sonuç olarak Papalığın bu müdahalelerini yalnızca etik duyarlılıkla açıklamak yetersiz kalır. Bu müdahaleler aynı zamanda kurumsal bir stratejinin parçası olarak da okunmalıdır. Çünkü Vatikan, doğrudan askerî, ekonomik veya teknolojik güce sahip olmadığı alanlarda ahlaki meşruiyet üreterek etki alanını genişletmeye çalışmaktadır.</p><p>1891’de insanlığın geleceğini fabrikalar şekillendiriyordu. Bugün aynı rolü algoritmalar ve yapay zekâ üstleniyor. Aktörler ve teknolojiler değişse de Papalığın refleksi hep aynı kalıyor: her büyük dönüşümde yeniden sahneye çıkmak, insanlık adına konuşmak ve böylece küresel sistemdeki yerini yeniden tahkim etmek. Belki de bu nedenle yanıtını aramamız gereken asıl soru, yapay zekânın insanlığı nasıl değiştireceği değil, Vatikan’ın neden her büyük tarihsel kırılmada ortaya çıkarak kendine güç devşirmeye çalıştığıdır. Çünkü görünen o ki Papalık yalnızca dönüşümleri yorumlamak istememekte; aynı zamanda bu dönüşümler sayesinde küresel güç mimarisi içerisindeki konumunu da yeniden üretmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/12/dae912ab-sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ölçüde adalet Hakk’la imkânlı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahsen Öztaş/Sanat Tarihçisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p>“Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.” (Rahmân,9.)</p><p><br></p><p>Denge, ölçü, tartı, terazi anlamlarında “mizan” geçer bu ayette… Aslında pek çok ayette mizan kelimesinin tesirinde duraksamışızdır. Ben tam bu koordinatta daha yoğun bir muhakeme için duraksamayı uzatmak ve dururken fikren yol almak adına birkaç kelâm edeceğim.</p><h2>İLAHİ NİZAM</h2><p>“Mizan”ın, Rahmân Suresi’nin dokuzuncu ayetindeki manası müfessirlerce; adalet… O hâlde süjeyi, girizgâhtaki ayetin maksadına uyacak şekilde ‘adalet, mizan ve denge’ üzere şekillendirmeli. Adaleti insan elinden çıkma zihin fabrikalarının hukuk kanunlarından bir müddet ayrıştıracağım ve daha insanî bir seviyede, vicdan mahkemesinin unsuru olarak, suni anlamından daha kıymetli bir payede ele alacağım. Ama bunu yaparken insan ve vicdan nosyonunun dayandığı ilk ve en önemli mesnedi, bütün anla tım boyunca referans alacağım. </p><p>O mesnet nedir? Abesle iştigal bir soru cümlesi… </p><p>Mevzu insan, adalet, denge ve mizansa; mevzunun mesnedi İlahî nizamdan başkası değildir. Zira din hayattır ve hayatın her soluğunda kesintisiz var olur. Ve tüm var oluşların temel ana yasası olduğu üzere, yok kabul edilmek ve hiç riayet edilmemek gibi aksi eylemler, mevcudun değerini eksiltemez. İnsanın, İlahî nizama uygun bir ömür sürüp sürmemesi de vicdan ve akıl mahkemesinin dayandığı hukukunun hangi değerler üzerinden dizayn edildiği problematiğiyle irtibatlıdır.</p><h2>AKLIN VARDIĞI EN ÜZÜCÜ VASAT  </h2><p>Bir girift manadan söz etmenin lüzumundayım. Zira insan iki tedirgin ontolojik kavramdan hiçbir rafinaj tekniği ile ayrıştırılamaz. Biri inanç sistematiğidir ki; insan bir yaratıcı güce muhakkak inanır. Bunun aksini iddia ettiği ilk anda varlığını batıl kabul etmiş olacaktır. Bunu tamamen İslâmsızlığın yoklukla eş değer oluşundan bağımsız bir idea olarak öne sürmekteyim. Çünkü insanın inanmak ve inanmamak ayrımındaki tercihi; ancak bahsi geçen “objenin” ya da “sistemin” şekli ve vasfı hakkında hür iradeye müsaade eder. Zira ‘inanmamak’ eylemi, lügat varlığı dışında hiçbir geçerli ve makamlı bir ispatı haiz değildir. Herkes bir inanç sistemiyle irtibatlı hareket eder. İnsan, Yaratıcısı olan Allah’a (cc) inanmamak gafletine düştüğü anda yaratıcı ve kâinatı dizayn edici olarak ya başka bir varlığa güç atfedecek ve fiilen olmasa da fikren o sentetik güce ibadet hâlinde bir ömür sürecektir. Bunun dışında ibadetgâh olarak hangi obje, mana ya da kavramı seçerse insan zaten sapkın bir inancın gediklisi olacak. </p><p>İnançsız olduğu iddiasında bulunan her bir kimlik için kıble  -maatteessüf- kendi varlığı olacaktır. Bu, aklın kendini yüceltme yoluyla vardığı en geçersiz ve üzücü vasat. Hakkı bulamayan, yaratıcısı olan Rabbini tanımayan ve belki de tanıdığı hâlde adalet ve denge gibi en hayatî fenomenleri kendi duygusunun ve aklının istikametine tâbi tutan herkes zulmün paydaşı olacaktır. Hiçbir yaratılmış, bilumum ahlakî normlar mevzubahis olduğunda İlahî sistemin kusursuz parçalarının zerresine bile yakın bir değere erişemeyecektir.</p><p>Bahsi geçen normların insanın kendisini tesir altına aldığı kadar, yakın ve uzak çevresine de etkilerde bulunacağı varsayımını düşündünüz mü?</p><h2>İYİ VE KÖTÜNÜN HUDUTLARI AKLIN SINIRLI ZAVİYESİNE TESLİM EDİLEMEZ</h2><p>Siz Charles Bukowski’ye bu hususta pek de itibar etmeyin. Özetle der ki: İnsanın hayatı kendine aittir ve bütün yanlışları da kendini bağlamaktadır. Oysa İslâm bize peygamberlerin hayatından, onların toplumsal nizamı nasıl teşkilatlandırdığı üzerine misaller vererek Allah’ın kâinatı bir denge ve sebepler silsilesi üzerine var ettiği bilgisini net bir şekilde veriyor. Allahu Teâlâ, insanı bir anne ve baba vesilesine bağlı kılmış, kardeşler, akrabalar, bağlı olunan millet ve ülke sınırları da dâhil olmak üzere, sayısız sebeplere bağlı bir ömre iliklemiştir. Öyleyse kimse adaleti ve dengeyi safi kendi vicdan mahkemesinden referansla icra edemez. Ve hiç kimse iyinin ve kötünün hudutlarını akıl ve düşünce yollarının sınırlı zaviyesine teslim edemez. Ve hiç kimse ölçüyü, tartıyı kendi fikrine tevessülün düşük maliyetli üretimi seviyesine düşüremez. </p><p>Allah’ın nizamının dışında farklı ölçü birimleri, denge tarikleri, mizan yöntemleri ve adalet bulamaçları meydana getiren illaki bir başkasına zulmetmiş, en azından haksızlık etmiş olacaktır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/12/6c42a824-olcude-adalet-hakkla-imkanli.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyaset hikâyeyle yapılır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487" rel="standout" />
      <description>CHP’nin ya da ondan doğacak yeni bir yapının gerçek anlamda muhalefet işlevi görebilmesi için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Hikâyesiz bir hareket, öfkeyle ayağa kalkar; ama iktidarla değil, kendi ağırlığıyla yere düşer.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu yaz aylarında AK Parti kuruluşunun 25. yılını; gelecek yıl da kesintisiz iktidarının 25. yılını kutluyor olacak. Bu yirmi beş yıllık serüvenin aslında aslî bir parçası daha var; Cumhuriyet Halk Partisi. CHP de bu 24-45 yıllık serüvenin ana muhalefet partisi konumunda. Ne iktidar olabildi ne de ana muhalefet partisi koltuğunu bir başka partiye kaptırdı. Bu süreçte 3 farklı genel başkan tarafından yönetildi. 2024 yerel seçimleri hariç parti bazlı yüzde 20-25 bandında bir oy oranına sahip oldu.</p><h2>PARTİ İÇİNDE DAİMİ MÜCADELE</h2><p>Diğer yandan şu hatırlatmayı yapmak gerekir; CHP 100 yıllık bir parti. 1950’den beri, yani bu yüz yılın 76 yılında hiç tek başına iktidar olamadı. Birkaç seçimden birinci çıktığı oldu ancak bunlarda da kısa süreli koalisyonlarla yetinmek zorunda kaldı. Dolayısıyla son 25 yıllık muhalefet partisi olması aslında CHP’de daimi bir mücadele alanı yarattı; bir yandan muhalefette de olsa mevcut koltuklarından, makamlarından ayrılmak istemeyenler ile güya iktidar hedefiyle daha hırslı ve hızlı hareket edip çabuk sönümlenen kadrolar. Ki ikinci ekiptekiler de çoğunlukla dönüp dolaşıp CHP’ye geri döndü. Emine Ülker Tarhan ve Muharrem İnce bu minvalde ilk akla gelen örnekler.</p><p>Bugünlerde CHP’nin tekrar bölünüp bölünmeyeceği ve Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibinin yeni bir parti kurup kurmayacağı tartışılıyor. Böyle bir bölünmenin olup olmayacağı tartışmasından daha önemlisi CHP’nin bu duruma nasıl geldiğidir. Bunu bir çırpıda iktidara bağlamak, “iktidar yargısı” diyerek CHP içi dinamikleri ve aktörleri göz ardı etmek işin kolayına kaçmak anlamına geliyor. Elbette bir ana muhalefet partisinin kendi iç sorunlarıyla uğraşması iktidardaki her partinin işine gelir; bu olgusal bir realite. Fakat CHP için gelişmeleri birtakım iktidar merkezli entrika ve hatta komplolarla açıklamak açıkçası tarafların hatalarını ve kaybeden tarafın beceriksizliğini örtbas etmek için üretilmiş bir söylemden öteye geçemiyor.</p><h2>“DELEGE SİYASETİ”</h2><p>Bu hususu açıklığa kavuşturmak için filmi biraz geriye saralım. 2023 seçimleri sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu adeta tüm krediyi tüketmişti ve yapılan kongrede değişimci ekibin başkan adayı Özgür Özel oldu. Aslında ilk düğme burada yanlış iliklendi; mevcut delege yapısıyla aslında Kemal Bey’in kaybetmesi pek olası değildi. Kibar bir ifadeyle “delege siyaseti” yapılarak Kemal Bey’in 14 yılda bizzat belirlediği delegeler eliyle bir lider değişimi yapılmaya çalışıldı. Aslında bu kongrede olması gereken, Ekrem İmamoğlu’nun 2023 seçimleri öncesinde gösteremediği cesareti burada göstermesi ve aday olmasıydı. Zira Ekrem İmamoğlu’yla bu süreçte görüşen muhalif akademisyenler de kendilerine aday olması gerektiğini ve mevcut delege yapısıyla kaybedip İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden vazgeçerek kendi partisini kurması gerektiğini tavsiye ettiklerini deklare ettiler. Fakat İmamoğlu bunu yapmadı ve “delege siyaseti”yle kongreyi etkileyip genel başkan değişikliği yaptırmak istedi. Böylelikle kendisi hem arka planda partiyi yönetecek hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni, ilçe belediyelerini ve hatta farklı illerin ilçe belediyelerini dahi organize ederek belediyelerin imkân ve rant ağından oluşan bir sistem kuracaktı.</p><h2>RANT SİSTEMİ HATA VERDİ</h2><p>İlk başta bu sistem işler göründü ancak en başta CHP içinde alarm verdi. Çünkü, zaten yıllardır iktidar olamayan CHP kadroları için tek imkân belediyelerdi. Ve sistemde de belediyeler, İmamoğlu ve onun ekibi tarafından kontrol edilince CHP’deki diğer odaklar bu işe razı olmadı ve kurultayın yargıya taşınması için en başta da ilk başvuruyu yapan isimlerden birisi İmamoğlu-Özel ekibinin 2024 yerel seçimlerinde Hatay’dan aday gösterdiği Lütfü Savaş oldu. Dolayısıyla İmamoğlu-Özel ekibi belediyelerden partiye gelecek olanakların dağıtım sürecini parti içinde yönetemedi. Bunun yerine İmamoğlu’nun mütekebbirane ve hoyratça belediyeleri kontrol etmesine izin verildi.</p><h2>BELEDİYECİLİK HİZMETLERİ BİRKAÇ YIL GERİLEDİ</h2><p>Belediyeler üzerinden kurulan sistemin bir diğer handikabı da, oluşan siyasî atmosferin de etkisiyle yeni bir hikâye yazma arayışına dahi gidilmemesi oldu. Bir başka deyişle, 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin oyunun artması ve önemli büyükşehirlerin CHP’de kalması İmamoğlu-Özel ekibi tarafından yanlış okundu. Aslında o sonuçlar iktidara duyulan tepkilerden mütevellit spesifik dinamiklerle şekillenmişti; fakat bu dinamikleri görmek yerine 2019-2024 arasında belediyelerde icra edilen yönetim anlayışının onaylandığı şeklinde yorumlandı. Bu yorumun yanlış olduğunu hem realiteden hem de mutlak butlan kararı sonrası kararsız tavırlardan net bir şekilde anlıyoruz. Zira ne Ankara ne de İstanbul ve diğer belediyeler üzerinden CHP hizmet siyaseti, yeni bir hikâye üretemedi. Emeklilere yapılan yardımlar ya da dağıtılan çorbalarla açılan market ve lokantalar bütçeleri bakanlıklarla yarışan belediyelere hikâye oluşturmakta devede kulak bile değildir.</p><p>Bugün bile geriye dönüp bakıldığında saydığım parametreler dışında kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Hatta ulaşım, altyapı, su hizmetleri gibi temel ihtiyaçların temini noktasında başta Ankara olmak üzere büyükşehirlerin birçoğu birkaç yıl geriye bile gitti. Dolayısıyla CHP’li belediyeler adına oluşan bir hikâyeden ziyade belli bir kliğin kendi ihtirasları için belediyeler üzerinden tesis edilmeye çalışılan bir rant düzeninin kurulduğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Zaten bu düzeni de en başta CHP içi klikler afişe etti.</p><h2>YARGIYA TAŞINAN SİYASET</h2><p>Günün sonunda uzun ve çetrefilli bir süreçten sonra CHP’nin son 3 yılda yaptığı hemen hemen tüm kongrelerin iptaline yönelik bir mahkeme kararı çıktı. Burada da şu hususu hatırlatmak gerekir; ana muhalefet partisindeki parti içi mücadele, parti içi müzakere ya da mücadeleyle neticelenmiyor da yargıya taşınmışsa, çıkacak yargı kararı her iki taraf için de “siyasi” görülecektir. Zira aksi olsaydı; Özel ekibi lehine bir karar çıksaydı, Kemal Bey’le ilgili dolaşıma sokulan iddialar pek tabii Özgür Özel için de terennüm edilebilirdi. Özgür Özel’in de iktidarla anlaştığı, hatta İmamoğlu’nu “sattığı” gibi iddiaların birtakım çevrelerce dolaşıma sokulması işten bile değildi. Dolayısıyla buradaki esas sorun; parti içi mücadelenin parti içinde çözülmeyip adliye koridorlarına taşınmasıdır. Üstelik Özel yönetimi, Kemal Bey ve kliği sorununu çözmek için hiç reaksiyon almadı. Görmezden geldi; hiçbir yaptırım uygulamadı ve adeta böyle bir klik yokmuş gibi davrandı. Oysa daha gerçekçi davranıp, bu kliği muhatap alıp parti adına daha rasyonel bir süreç izlenebilirdi.</p><p>Diğer taraftan, mutlak butlan kararı sonrası yeni tartışma Kurultay’a gidilip gidilmeyeceği ya da Özel-İmamoğlu ekibinin ayrı bir parti kurup kurmayacağı üzerinden ilerliyor. Şimdilik Özel ve Kılıçdaroğlu arasında bir uzlaşı zemini kalmamış görünüyor ve parti içinde Kurultay’la vs. bir çözüm olmazsa yen bir partinin fitili ateşlenebilir. Zaten İmamoğlu’nun bir süredir yeni bir parti için bastırdığı iddia ediliyordu. Ancak bana göre burada da geç kalındı. Zira, yukarıda da zikrettiğim gibi, şayet 2023 Kongresi'nde İmamoğlu aday olsa ve kaybedip ayrı parti kursa bu çok daha gerçekçi ve seçmen nezdinde kabul gören bir tavır olurdu. Ancak şimdi CHP’yi kaybettikten sonra yeni bir parti kurmak öncekine kıyasla çok daha riskli ve başarı şansı da bir o kadar zayıf.</p><h2>ÖNCE HİKÂYE GEREK</h2><p>Bu riskin en önemli sebebi, yeni bir parti için nerdeyse hiçbir siyasi söylem ve programın mevcut olmayışıdır. En azından belediyeler üzerinden bir hikâye üretilse idi, bu hikâye yeni parti için kullanılabilirdi. Sadece “mağduriyet” algısı ve muhalif seçmendeki kızgınlık üzerinden yeni bir siyasi hareket başlatılamaz. Türk demokrasi tarihi, salonlarda alkışlanıp sandıkta hezimete uğrayan onlarca parti örnekleriyle doludur. Muhalif seçmenin öfkesi ve “mağduriyet” algısı ilk başlarda işe yarar görünebilir ancak zamanla bu algısının siyasi bir hikâyeye ve mecraya tahvil edilmesi gerekir. Aksi takdirde sönümlenip gider.</p><p>Çok karşılaştırıldığı için burada bir ekleme yapayım. CHP’den ayrılması muhtemel ekibin genelde Fazilet Partisi’nden ayrılarak kurulan AK Parti’yle karşılaştırıldığı görülmektedir. Fakat ben bu karşılaştırmanın çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Zira 2001-2002 sürecinde AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yükselişinde her iki faktör de vardı; hem 1994 yerel seçimlerinden beri gelişen ve büyüyen bir hikâye hem de bizzat Erdoğan’ın mağdur edildiğinin kamuoyu nezdinde kabul edilmesi. Fakat CHP’deki Özel-İmamoğlu kliğinde ne bir hikâye, program, kadro ne de tüm bunları en azından bir süre tolere edebilecek karizmatik bir liderlik var. Açıkçası İYİ Parti bile İmamoğlu-Özel ekibinden daha fazla parti içi mücadeleyle kendine bir alan açarak yeni parti kurmuştu. Fakat günün sonunda İYİ Parti iktidar olmak şöyle dursun ana muhalefet partisi bile olamadı. Dolayısıyla Özel-İmamoğlu ekibi tarafından kurulması muhtemel bir partinin geleceğinin AK Parti’den ziyade İYİ Parti’nin serencamına benzemesi daha büyük bir ihtimal gibi duruyor.</p><h2>“İMAMOĞLU’NU KURTARMA PARTİSİ”</h2><p>Ayrıca Özel-İmamoğlu ekibinin bir büyük handikabı da devam eden soruşturmalar ve ortaya çıkan yeni itiraflar. Bu ekip üzerinde devam eden soruşturmalar, gelen itiraflar ve saçılan gayri ahlaki ve siyasi ilişkiler mağduriyet algısının da aslında muhalif seçmenin bile ancak bir kısmında etkili olabilmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla karşımızda birçok yönüyle problemleri olan ve fakat buna karşın kadro, söylem ve liderlik açısından zayıf bir hareket var. Belki hareket demek bile doğru olmayabilir. Bu haliyle ortaya çıkacak bir parti “İmamoğlu’nu kurtarma partisi” sıfatına mazhar olacaktır. Özel’in şu ana kadarki söylemleri Atatürk ve Cumhuriyet dışında hiçbir şey söylemiyor. Bunlar da zaten ortalama bir CHP’li hatta ortalama bir Türk seçmenin itiraz edemeyeceği konular.</p><p>Dolayısıyla şayet yeni bir parti olacaksa, bu sadece hipotetik bir muhalif öfkeye hitap eden değil toplumun tümüne hitap eden bir parti olarak formüle edilmelidir. Dahası, CHP’nin yıllardır icra ettiği Erdoğan karşıtlığının da artık işe yaramadığını 2023 seçimleri tescil etmiş durumdadır. O halde yeni bir parti girişimi olursa, bir süre mevcut kızgınlıklarla varlık gösteren ve fakat peyderpey “yuvaya” dönüşlere şahit olacağımız muhalif bir fraksiyon örneği bizi bekliyor olabilir. CHP’nin ya da ondan doğacak yeni bir yapının gerçek anlamda muhalefet işlevi görebilmesi için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Hikâyesiz bir hareket, öfkeyle ayağa kalkar; ama iktidarla değil, kendi ağırlığıyla yere düşer.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/11/e54d0e71-siyaset-hikayeyle-yapilir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kushner Sazan’da: Akdeniz kıyıları artık kimin?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz - Yazar</strong></p><p>Bir ada, iki ayrı bakışta iki ayrı kader yaşamakta. Ivanka Trump’ın hikâyesinde Sazan, bir tekne gezisinde fark edilen, çıplak ayakla çıkılan tepesinden mavi suları seyrettiren büyülü bir Akdeniz adası. Yatırımcı hayal gücü için burası “el değmemiş” bir fırsat. Fakat Tiran sokaklarında flamingo maketleri taşıyan Arnavutlar için aynı ada başka bir anlam taşır: Askerî hafıza, kamu mülkü, doğal hayat, kıyı hakkı ve bir ülkenin kendine ait kalma iradesi.</p><p>Modern turizm “saklı cennet”, “bakir ada”, “keşfedilmemiş kıyı” gibi kelimeleri sever ama bu kelimeler çoğu zaman yerin hafızasını, canlılarını ve hukukunu görünmez kılar. Sazan tartışmasının özü burada saklıdır: Birinin keşif dediği şeye, öteki kayıp başlangıcı diyebilir.</p><h2>BUNKERLERDEN VİLLALARA</h2><p>Sazan sıradan bir tatil adası değil. Arnavutluk’un güneybatısında uzun yıllar askerî statüsü, kapalı yapısı ve stratejik konumuyla anıldı. Bunkerler, terk edilmiş tesisler ve Soğuk Savaş izleri hâlâ adanın toprağında durur. Bunkerlerden villalara, askerî yasaktan özel marina imtiyazına, devlet sırrından yatırım sunumuna uzanan bu dönüşüm, bütün Akdeniz’in yaşadığı kırılmanın küçük ama çarpıcı bir örneğidir.</p><p>Kushner bağlantılı dosya yalnız Sazan Adası’ndan ibaret değildir. Tartışmayı büyüten asıl mesele, adanın karşı kıyısındaki Zvërnec, Narta Lagünü ve Vjosa-Narta çevresiyle birlikte düşünülmesidir. Oteller, villalar, apartmanlar, marina ve yüksek gelir grubuna dönük kıyı düzenlemeleri aynı haritada buluşuyor. Yatırımcı tarafı bunu Arnavutluk’u dünya turizm ligine taşıyacak büyük bir fırsat olarak sunuyor. Fakat bir resort yalnız binalardan oluşmaz. Yol, su, elektrik, atık, servis, güvenlik ve marina hareketi ister. İnşaat izi küçük gösterilse bile liman, yollar, koylar, manzara noktaları ve ulaşım sistemi aynı işletme mantığına bağlandığında dönüşüm bütün mekâna yayılır. Asıl soru “Kaç bina yapılacak?” değil; “Bu proje yerin ruhunu nasıl değiştirecek?” sorusudur.</p><h2>STRATEJİK YATIRIMCI: KALKINMANIN SİHİRLİ KELİMESİ</h2><p>Bu meselenin en kritik kavramlarından biri “stratejik yatırımcı” statüsüdür. Modern devletlerde bazı kelimeler kapıları açıcıdır. Bir yatırım “stratejik” ilan edildiğinde artık yalnız ticari girişim değil, ülke menfaatine hizmet eden büyük hamle gibi görülür. Bürokrasi hızlanır, itirazlar kolayca “gelişmeye karşı çıkmak” diye yaftalanabilir.</p><p>Arnavutluk hükümeti açısından Kushner bağlantılı proje döviz, iş, prestij ve görünürlük vaadidir. Fakat korunan alanlar, kıyılar ve kamu mülkü söz konusuysa “stratejik” kelimesi daha az değil, daha fazla şeffaflık gerektirir. Her yatırım kalkınma değildir; bazı yatırımlar bugünün bilançosunu parlatırken yarının coğrafyasını eksiltir.</p><p>Flamingoların bu dosyada sembole dönüşmesi tesadüf değil. Vjosa-Narta hattı yalnız gayrimenkul değeri taşıyan bir kıyıdan öte; kuşların, kaplumbağaların, fokların, balıkların ve göç eden canlıların da coğrafyasıdır. Bir yere “korunan alan” denildiğinde devlet aslında gelecek adına söz vermiş olur. Bu söz yalnız bugünkü yurttaşlara değil, henüz doğmamış çocuklara ve dili olmayan canlılara da verilmiş bir sözdür.</p><p>Bir lagün canlı bir sistemdir; su, kumul, sazlık, ışık, gürültü, insan hareketi ve kuş göçü birbirine bağlıdır. Bir yol, çit, marina ya da bir dolgu bütün zinciri etkileyebilir. Flamingo bu yüzden meydanda politik bir işarete dönüşür. Halk onu taşıyarak şunu söyler: Burada yalnız biz yaşamıyoruz.</p><h2>DENİZ KİMİN, KUM KİMİN?</h2><p>Sazan-Zvërnec tartışmasının en yakıcı tarafı kıyının kamusallığıdır. Deniz kimin, kum kimin? Bir alan hukuken devlete ait kalabilir fakat halk oraya giremiyorsa, güvenlik tarafından durduruluyorsa, ekonomik olarak dışlanıyorsa ya da en güzel kıyı lüks tesisin kullanım düzenine bağlanmışsa kamusal hak fiilen daralmıştır.</p><p>Buna fiilî özelleştirme denebilir. Bütün Akdeniz’in ortak kaderi biraz budur: Önce “turizm yatırımı” gelir, sonra özel işletme düzeni kurulur, sonra güvenlik gerekçesiyle sınırlar çizilir, sonra halk kendi denizine misafir gibi bakmaya başlar. Tel örgü yalnız metal sayılmaz; bir toplumun kendi coğrafyasıyla arasına çekilen sert bir ihtardır: “Buraya kadar.”</p><p>Projeyi sıradan bir turizm yatırımından çıkaran unsur Jared Kushner ve Ivanka Trump bağlantısıdır. Bu bağlantı projeyi otomatik olarak gayrimeşru yapmaz fakat şeffaflık çıtasını yükseltir. Çünkü bazı soyadları yalnız sermaye taşımaz, nüfuz da taşır. Bir yatırımcı masaya parasıyla oturur; bazı yatırımcılar soyadıyla da oturur. Küçük ülkelerde bu ağırlık, yerel kurumlar üzerinde görünmez baskı oluşturabilir.</p><p>Bu yüzden iyi niyet beyanları yetmez. Açık süreç, çevresel denetim, kamu istişaresi ve bağımsız yargı daha önemli hâle gelir. Kushner bu projeye yalnız yatırımcı olarak gelmiyor; yanında Trump çağının bütün sembolik ağırlığını da getiriyor.</p><h2>BİR ÜLKE KIYISINI KAYBETMEDEN ZENGİNLEŞEBİLİR Mİ?</h2><p>Adil olmak adına Edi Rama’nın argümanı ciddiye alınmalı: Arnavutluk uzun yıllar kapalı kalmış, Avrupa’nın kıyısında ama zenginlik merkezlerinin dışında yaşamış bir ülke. Turizm potansiyeli yüksek; sermaye, altyapı, marka değeri ve görünürlük ihtiyacı ortada. Hükümet için büyük yatırım, iş, prestij ve psikolojik sıçrama vaadi taşıyor. Ne var ki Arnavutluk’un yatırıma ihtiyacı var lakin kendi kıyılarını kaybetmemeye de ihtiyacı yok mu?</p><p>“Flamingo Devrimi” denmesi boşuna değil. Flamingo çevreyi, tel örgü kıyı hakkını, Sazan kamu mülkünü, Trump soyadı şaibeli küresel nüfuzu, Rama’nın ısrarı kalkınma-devlet ilişkisini temsil ediyor. Doğa sevgisi burada adalet arzusuyla birleşiyor.</p><p>Sazan meselesinin son sorusu basit lakin cevabı zor: Bir ülke kıyılarını kaybetmeden zenginleşebilir mi? Küresel sermaye manzarayı paketler, mahremiyeti satar, doğallığı marka yapar. Devletler yatırım ve prestij vaadiyle bu dile ram olur. Halk ise bazen kendi kıyısına vardığında karşısında bir bariyer, bir güvenlik görevlisi ya da bir fiyat listesi bulur.</p><p>Sazan artık yalnız bir ada değildir. O, çağımızın kıyı sorusunun adıdır: Kıyılar artık ülkelerin değil de parası olanların mı olacak?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/10/ae875249-kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güney Kafkasya’da yeni entegrasyon arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160" rel="standout" />
      <description>Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan üçlü mekanizmasının yeni hedefi enerji, ulaşım ve iletişim ağlarında daha bütünleşik bir yapıya geçerek Avrupa ile Asya arasında çok daha güvenli, hızlı ve öngörülebilir bir geçiş hattı oluşturmaktır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan - Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İstanbul’da düzenlenen Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Üçlü Dışişleri Bakanları Onuncu Toplantısı ve ardından imzalanan İstanbul Bildirisi, Güney Kafkasya’da şekillenen yeni jeopolitik denklemin en somut yansımalarından biri oldu. 14 yıldır kesintisiz işleyen bu mekanizmanın son zirvesine; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Gürcistan Dışişleri Bakanı Maka Botchorishvili katıldı. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyde ise İran'a yönelik İsrail-ABD saldırılarının yarattığı bölgesel güvenlik baskısına karşı bu üç ülke, ortak bir istikrar alanı inşa etmeye çalışmaktadır. Toplantının merkezinde yer alan enerji güvenliği, Orta Koridor ve bölgesel bağlantısallık başlıkları, aktörlerin Güney Kafkasya’ya yönelik vizyonunun giderek daha fazla ekonomik entegrasyon ekseninde şekillendiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Ermenistan’da Paşinyan’ın yeniden seçilmesi de bölgedeki barış ve normalleşme adımlarının ilerletilmesi adına bu sürece yeni bir dinamizm katabilir.</p><h2>ENERJİ GÜVENLİĞİ VE ORTA KORİDOR</h2><p>Ankara, Bakü ve Tiflis arasındaki üçlü mekanizma, son yıllarda enerji güvenliği, ulaştırma hatları ve bölgesel bağlantısallığın merkezindeki en önemli bölgesel iş birliği platformlarından biri haline geldi. İstanbul Bildirisi'nde verilen mesajlar, üç ülkenin bu iş birliğini kendi ulusal çıkarları kadar Güney Kafkasya’da barış, istikrar ve sürdürülebilir refah üretme aracı olarak gördüklerini ortaya koymaktadır. Avrupa’dan Asya’ya uzanan ticaret ve enerji hatlarının güvenliği düşünüldüğünde, bu bölgesel iş birliği artık doğrudan jeopolitik bir anlam taşımaktadır.</p><p>Söz konusu iş birliğinin en somut stratejik omurgasını ise Orta Koridor ve ortak enerji altyapı projeleri oluşturmaktadır. Enerjiye makul maliyetle ve kesintisiz erişimin küresel bir güvenlik meselesine dönüştüğü günümüzde, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Hattı, bölgeyi enerji arz güvenliği açısından kritik bir merkez haline getirmiştir. Üçlü mekanizmanın bundan sonraki hedefi ise enerji, ulaşım ve iletişim ağlarında daha bütünleşik bir yapıya geçerek Avrupa ile Asya arasında çok daha güvenli, hızlı ve öngörülebilir bir geçiş hattı oluşturmaktır.</p><p>Orta Koridor’un küresel lojistikte güçlenen rolünün en somut örneği ise Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Hattı'dır. Hattın tam kapasiteye ulaşması, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın Avrupa ile Asya arasındaki alternatif transit güzergâhtaki stratejik konumunu daha da güçlendirmiştir. Çin’den başlayarak Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden Türkiye’ye uzanan koridor, hem Rusya merkezli kuzey hatlarına hem de güvenlik riskleri artan geleneksel deniz yollarına alternatif olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>BÖLGESEL RİSKLER</h2><p>Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan hattında gelişen iş birliğine rağmen, daha geniş bölgesel güvenlik mimarisi ciddi riskler barındırmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte Karadeniz güvenliğinin giderek daha kırılgan hale gelmesi, enerji arz güvenliği ve ticaret hatları açısından bölgeyi doğrudan etkileyen yeni riskler ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Karadeniz ve Azak Denizi’nde artan saldırılar, savaşın cephe hattını aşarak Güney Kafkasya’daki kırılgan jeopolitik ortamı daha da görünür kılmaktadır.</p><p>Bununla birlikte bölgesel riskler yalnızca kuzeyle sınırlı değildir. İran ile ABD-İsrail hattında yükselen gerilim de bölgeyi çevreleyen güvenlik kuşağını daha istikrarsız hale getirmektedir. Bu jeopolitik kırılmaların yaşandığı kriz ortamında barışın sağlanması için Ankara, bir yandan çatışan taraflarla diplomatik temaslarını sürdürürken diğer yandan bölge ülkeleriyle yakın istişare mekanizmaları yürütmektedir.</p><h2>ERİVAN HATTINDA NORMALLEŞME</h2><p>Azerbaycan ve Gürcistan ile birlikte Güney Kafkasya’yı oluşturan üçüncü devlet olarak Ermenistan’ın yaşadığı dönüşüm ise bölge açısından pozitif bir süreci yansıtmaktadır. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki barış süreci ile Türkiye ve Ermenistan arasındaki normalleşme adımları, tarafların ortaya koyduğu siyasi iradeyle bölge için somut bir fırsat penceresi açmıştır. Nitekim 7 Haziran’da Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerini, Bakü ile barış ve Ankara ile normalleşme taraftarı olan Paşinyan’ın kazanması bölge açısından oldukça olumlu bir gelişmedir. Paşinyan’ın seçim zaferinin ardından Türkiye ile sınırların açılmasına ve bölgesel iş birliğinin canlandırılmasına yönelik yaptığı yapıcı açıklamalar, bu yeni dönemin diplomatik zeminini güçlendirmektedir.</p><p>Bölgenin önündeki esas stratejik hedef, barışın siyasi zemini güçlendikçe bölgesel bağlantısallık projelerinin çok daha güçlü neticelere ulaşmasıdır. Bu doğrultuda, Azerbaycan’ı Ermenistan’ın Syunik bölgesi üzerinden Nahçıvan’a ve oradan da Türkiye’ye bağlayacak olan stratejik güzergah kritik bir öneme sahiptir. Ankara ve Bakü tarafından uzun zamandır “Zengezur Koridoru” olarak adlandırılan, son dönemde ise “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Güzergahı” (TRIPP) olarak da nitelendirilen bu hat, bölgesel güven inşası adına tarihi bir fırsattır. Enerji jeopolitiği, küresel ticaret yolları ve bölgesel güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı olan bu koridorun hayata geçmesi, Hazar ve Orta Asya kaynaklarının Avrupa pazarlarına akışını kolaylaştırırken Orta Koridor’u da güçlendirecektir.</p><h2>ÜÇLÜ MEKANİZMA GENİŞLEYEBİLİR</h2><p>Bölgesel normalleşme ve pragmatik iş birliği beklentileri yolunda giderse, önümüzdeki yıllarda bu üçlü zirvenin yapısı da değişebilir. Erivan’ın barış ve bağlantısallık eksenli politikalarda kalıcı bir irade ortaya koyması halinde, mevcut üçlü mekanizma zamanla daha kapsayıcı bir bölgesel iş birliği modeline dönüşecektir. Böyle bir tablo, Türkiye’nin öncülüğünde Güney Kafkasya’da entegrasyon, bağlantısallık ve ekonomik iş birliği merkezli yeni bir jeopolitik düzenin önünü açabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/10/c0265020-guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in eğitim kırımı İran’da bomba ile bilgi yıkmak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837" rel="standout" />
      <description>İsrail ve ABD, İran’a karşı uygulanan yaptırımların bitiremediği şeyi bomba ile tamamlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım, sömürgeci güçlerin tarih boyunca başvurduğu bilgi egemenliğini tasfiye etme pratiğinin çağdaş bir versiyonu olarak görülebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu/Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Günümüzde savaşlar geleneksel savaşlara kıyasla artık yalnızca cephelerde kazanılmıyor. Nitekim güç, sadece toprak ele geçirerek ya da orduları ezerek değil, toplumların düşünme, üretme ve hayal kurma kapasitelerini yok ederek de inşa ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar ve müzakereler devam ederken bile artarak süren Siyonist terör, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD-İsrail ortaklığında İran’a karşı icra edilen haksız saldırganlık süresince üniversiteler, araştırma merkezleri, yapay zekâ laboratuvarları ve aşı üretim tesisleri hedef alındığında, saldırının hedefinin yalnızca beton ve çelik olmadığı, bu kurumların ürettiği bilginin ve geleceğin de doğrudan hedef alındığı görülüyor. Dolayısıyla İsrail’in İran’daki eğitim kurumlarını, eğitimcileri, bilim insanlarını ve bilim kurumlarını kasıtlı olarak bombalayarak eğitim kırımı (educide), bilim kırımı (scholasticide) icra ettiği, terörle bilgiyi yok etmeye çalıştığı rahatlıkla ifade edilebilir. </p><h2>TOPLUMUN ENTELEKTÜEL OMURGASINI KIRIYORLAR</h2><p>Educide kavramı, Ürdünlü-İngiliz akademisyen Karma Nabulsi tarafından ortaya atılmıştır. Nabulsi bu kavramı, ABD’nin 2003 Irak işgalinin ardından uyguladığı politikalara bakarak geliştirmiştir. ABD’nin işgali döneminde Bağdat’taki üniversiteler yağmalanmış, kütüphaneler tahrip edilmiş, akademisyenler öldürülmüş ya da sürgüne zorlanmıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ABD sivilleri de hedef aldığı saldırı ve işgalinde Irak’ta yalnızca bir rejimi değiştirmekle yetinmemiş; Irak toplumunun entelektüel omurgasını da kırmıştır. ABD’nin bu politik tercihinin tesadüf olmadığı, bilinçli bir strateji olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim eğitim kurumlarını yok etmek, toplumları uzun vadede zayıf, bağımlı ve siyasi alternatifler üretemez hale getirmektedir. Bölgenin kontrol edilebilir kaosla yönetilmesini uzun yıllar boyu hedefleyen ABD, Irak’ta eğitim kırımı icra ederek hukuk tanımamazlıkta bir çığır açmıştır. </p><p>İsrail bu stratejiyi ABD’den öğrenerek önce Filistin’de, ardından Lübnan ve İran’da da uygulamıştır. Uluslararası Af Örgütü ve BM başta olmak üzere pek çok kuruluşun raporlarına göre İsrail Gazze’deki üniversitelerin tamamına yakınını ya tahrip etmiştir ya da tamamen yerle bir etmiştir. Gazze’deki eğitimciler, akademisyenler ve öğrenciler, İsrail terörü tarafından orantısız biçimde ve kasıtlı olarak hedef alınmıştır. Scholasticide yani bilim soykırımı olarak da nitelendirilen bu pratik, artık İran’a taşınmıştır. Tarihsel süreklilik açısından bakıldığında, bu gelişme bir sürpriz değil; sistematik bir stratejinin coğrafi olarak genişlemesidir.</p><h2>İRAN’DA HEDEF ÜNİVERSİTELER </h2><p>Nisan 2026 itibarıyla İran Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıklamalarına göre en az 30 üniversite saldırıya uğramıştır. İngiltere merkezli Orta Doğu Araştırmaları Derneği (British Society for Middle Eastern Studies) ise bağımsız olarak teyit edebildiği üzere 16 akademik kurumun zarar gördüğünü belirtmiştir. Saldırıların hedeflerine bakıldığında, örüntü son derece çarpıcıdır. Nitekim bölgenin önde gelen mühendislik okullarından biri olarak tanımlanan Şerif Üniversitesi’nde, İsrail saldırıları nedeniyle yapay zekâ merkezi tahrip edilmiştir. İki yıl boyunca Farsça yapay zekâ modelleri geliştiren bu merkez, ABD yaptırımları nedeniyle uluslararası sistemlerden zaten kopuk bir şekilde çalışmış, bütün meydan okumalara rağmen kaydedilen ilerlemeler ve kritik veritabanları İsrail saldırıları sonucu imha edilmiştir. İran Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ile İsfahan Teknoloji Üniversitesi’ne yönelik saldırılarda birçok akademik personel hayatını kaybetmiş, bazıları da yaralanmıştır. Pasteur Enstitüsü’nün aşı üretim laboratuvarları tamamen yıkılmış, Şehid Beheshti Üniversitesi’nde plazma ve lazer araştırma merkezi vurulmuş, Gandi Hastanesi’ndeki tüp bebek kliniği tahrip edilmiştir.</p><p>İsrail-ABD ortaklığında düzenlenen saldırılarda hedef olan kurumların aslında tek bir ortak özelliği var: Hiçbirinin doğrudan askeri bağlantısı yok. Hepsinin ortak noktası, bilgi üretmek ve teknoloji geliştirmektir. Saldırı altında derslerine devam etmeye çalışan öğrenciler, bozuk internet bağlantılarıyla tez yazma gayreti içinde olan araştırmacılar, enkazın ortasında laptop açarak ders veren matematik hocaları bu saldırıların gerçek hedefinin kim olduğunu açıkça ortaya koyuyor.</p><h2>UZUN VADELİ STRATEJİ: GELECEĞİ BUGÜNDEN BOMBALAMAK</h2><p>İsrail’in İran’daki üniversiteleri hedef alması, Siyonist rejimin Tahran’daki yönetimi yalnızca askeri saldırılarla değiştirmeyeceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Nitekim bu saldırılar, toplumun bilgi üretme kapasitesini, teknolojik özerkliğini ve siyasi hayal gücünü ortadan kaldırmaya yönelik uzun vadeli bir stratejidir. İsrail ve ABD, İran’a karşı uygulanan yaptırımların bitiremediği şeyi bomba ile tamamlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım, sömürgeci güçlerin tarih boyunca başvurduğu bilgi egemenliğini tasfiye etme pratiğinin çağdaş bir versiyonu olarak görülebilir. </p><p>Uluslararası hukuk açısından ise bu saldırılar, hukukun tamamen çiğnendiğini net bir biçimde gösteriyor. Nitekim üniversiteler ve araştırma kurumları sivil korumalı alanlar statüsündedir. Bu saldırıların savaş suçu niteliği taşıyabileceği de birçok uzman tarafından dile getiriliyor. Ne ABD ne de İsrail bu hukuki çerçeveyi tanımak yönünde herhangi bir kaygı taşıyor. Cezasızlık kültürüyle bağışıklık kazanmış Siyonist saldırganlık, bir kez daha kendisine atfedilen istisnacılıktan yararlanarak işlediği cürümlere rağmen bedel ödemiyor. </p><p>Sonuç olarak, ABD-İsrail’in İran’daki eğitim ve bilim kurumlarına ve kişilerine yönelik kasıtlı saldırganlığı, savaşın artık yalnızca silahlarla değil, laboratuvarları, kütüphaneleri ve sınıfları yok ederek de yürütüldüğünü gösteriyor. İsrail ve ABD, İran toplumunun düşünme, üretme ve geleceğini tasarlama kapasitesini ortadan kaldırmayı hedefleyerek, o toplumu yalnızca askeri açıdan değil, varoluşsal açıdan da kuşatmaya çalışmaktadır. Eğitim kırımı tam da budur: Geleceği bugünden bombalamak…</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/9/e2f86170-israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir millet önce dilde yaşar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Kemal Şamlıoğlu/Samsun Üniversitesi </strong></p><p><br></p><p><br></p><p>Anadolu’nun asırlar boyu süren o muazzam mayalanışı kılıç kadar kelime ile, fetih kadar gönül ile ve siyaset kadar hikmet ile vatan hüviyeti kazanmıştır. Bu kutsal topraklar, taş ustalarının maharetiyle şekillenmenin yanında, asıl ruhunu veren irfan ehlinin nefesiyle yoğrulmuştur. Şehirleri mimarlar ve ustalar bina etmiş olabilir; lakin o şehirlerde huzuru, emniyeti ve beraber yaşama ahengini tesis eden, tekke kapıları, ahî ocakları, çeşme başları, esnaf dükkânları, mektep avluları ve mahalle aralarında nesilden nesile yaşayan o zarif hitap terbiyesi olmuştur. </p><p>Bu terbiyenin lügatinde sertlik yer bulmaz, letafet esas kabul edilirdi; öyle ki edep, hürmet, rıza, emanet ve vefa gibi mefhumlar, sözlüklerde mahpus kalan kavramlar hâlinde durmayıp gündelik hayatın, çarşının ve komşuluğun derunî nizamını kuran ana sütunlara yerleşirdi. İnsanlar çarşıda, evde, yol üstünde birbirine seslenmekle kalmaz, muhatabını incitmeden kelâm etmeyi ve itiraz ederken dahi ölçüyü elden bırakmamayı en büyük fazilet addederek birbirine kıymet verirlerdi. Asırlar boyunca çarşıda, mektepte, tekke avlusunda ve aile içinde kurulan bu hitap terbiyesi; dili, kuru bir anlaşma vasıtasından çıkararak insanlar arasında emniyet ve yakınlık kuran müşterek bir zemine taşımıştır.</p><p><br></p><h2>KURUCU LİSANIN BERRAK TEMSİLCİLERİ</h2><p>Kurucu lisanın en berrak tecellisi ve gönül aynası şüphesiz Yunus Emre’dir. O, en esaslı hakikatleri halkın kolayca anlayabileceği bir sadelikle dile getirirken yüksek hikmeti müşfik bir Türkçe ile cemiyetin ortak hafızasına nakşeder. “Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı” düsturuyla kelâma adeta bir can bahşeden Yunus, estetik bir mısra söylemekle yetinmeyip her devrin ihtiyacı olan başlı başına bir toplumsal nizam teklifi ortaya koyar. Onun kelâmında insanı küçülten bir hiddet yer almaz; gönülleri birbirine yaklaştıran merhamet dolu bir nefes hâkim olur. “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım” çağrısı da asırlar boyunca Anadolu insanının hitap terbiyesinde yaşayan bir vicdan düsturu hâlinde varlığını korur. “Sen elif dersin hoca / Mânası ne demektir” hitabıyla da bizlere hakikatin kuru bilgiyle değil insanın dili ve idrakiyle derinleştiğini hatırlatır.</p><p>Şehir hayatındaki bu irfan tecellisi, Ankara’nın kalbinde bir hikmet menbaı gibi parlayan Hacı Bayram-ı Veli ile yeni bir derinlik kazanır. “Nâgehan ol şara vardum ol şârı yapılur gördüm / Ben dahi bile yapıldum taş ü toprak âresinde” diyerek gönül imarını taşın üzerine koyan Hacı Bayram, insanı emeğin içinde olgunlaştıran, şehri imar ettikçe insanın manevî cephesini de derleyen bir mesuliyet ahlâkını cemiyetin temeline yerleştirir. Onun dergâhında kurulan dil, insanları birbirine yaklaştıran, hitabı hürmetle yoğuran ve şehir hayatına ölçü kazandıran bir terbiye ocağı vazifesi görür. Ziya Gökalp’in de ehemmiyetle işaret ettiği üzere, bir milleti ayakta tutan kuvvet kuru bir kalabalıktan doğmaz; ortak bir mânâ dünyası ile sarsılmaz bir vicdan birliğinde hayat bulur. Gökalp’in dikkat çektiği “hars”, aynı tarihi paylaşan insanların ortak konuşma biçiminde, kelimelere yüklediği mânâda ve birbirine hitap ederken koruduğu ölçüde yaşar. Gökalp’in lisan, milletin kalbidir hükmü, günümüzde yaşanan savrulmanın neden doğrudan dil meselesiyle irtibatlı olduğunu açık biçimde gösterir.</p><p><br></p><h2>HİTAP LETAFET KAZANDIKÇA MÜŞTEREK HAYAT NEFES ALACAK </h2><p>İçinden geçtiğimiz içtimai huzursuzluğun asıl düğüm noktası, tam da bu noktada kendini gösterir. Teknoloji baş döndürücü bir süratle ilerleyip iletişim vasıtaları alabildiğine çoğalırken, ne yazık ki mânâyı taşıyan kelimeler aşınmış, hitap üslubumuz zedelenmiş ve o kadim tahammül kâsesi çatlamıştır. Bilhassa sosyal medya mecralarında hakaret ve öfke adeta taşkın bir akışa dönüşürken, sükûnet ve ağırbaşlılık sessizliğe mahkûm edilmekte; dinlemeden cevap verme aceleciliği ile farklı düşüneni anında hasım sayma kolaycılığı, maalesef toplumsal bir refleks mahiyeti kazanmaktadır. </p><p>Bugün bir aile sofrasında aynı masaya oturan fertlerin dahi telefon ekranlarına gömülerek birbirinin yüzüne bakmadan konuştuğu, kalabalık caddelerde omuz omuza yürüyen insanların tek kelimelik sert hitaplarla gündelik hayatı daha da ağırlaştırdığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Sabahın erken saatlerinde toplu taşıma duraklarında yükselen huzursuz sesler, trafikte en küçük ihtilafta taşan öfke yahut dijital mecralarda birkaç saniye içinde binlerce kişiye yayılan kırıcı ifadeler, dilimizdeki aşınmanın artık gündelik hayatın sıradan bir görüntüsüne dönüştüğünü açıkça göstermektedir. İnsanlar artık aynı mesele üzerine konuşsa bile aynı mânâda buluşamıyor, kelimeler ortak anlamdan uzaklaştıkça insanlar arasındaki mesafe daha da derinleşiyor. Bu çözülme, aile içindeki hitaptan gündelik konuşma diline kadar uzanan o köklü üslup ölçüsünü de aşındırmaktadır. Hâlbuki söz, ağızdan çıkan ruhsuz bir ses yığını olarak kalmaz; insanın niyetini, terbiyesini ve dünyaya bakışını ele veren en açık ölçülerden biri hâline gelir. Bir toplumun dili sertleştikçe birlikte yaşama iradesi de zayıflar; hitap letafet kazandıkça müşterek hayat yeniden nefes almaya başlar. Esasen, toplumların seviye-i irfanı, meydanlarının genişliğiyle ölçülmez; cümlelerinde taşıdığı vakar, letafet ve nezafetle kendisini gösterir. Yarının iklimini bugün birbirimize karşı kullandığımız kelimeler şekillendirecek. Adalet ve merhametle kurulan lisan cemiyeti ferahlatacaktır.</p><p><br></p><h2>GÖNÜL SÜKÛNETİNDEN UZAKLAŞTIK</h2><p>Sonuçta, çağımızda üzerimize düşen asıl mesuliyet; içi boş sloganlarla vakit zayi etmekten ziyade, o kadim hikmeti günümüzün idrakine bir can suyu misali sunabilmektir. İtiraz anında muhatabını incitmemek, tenkit oklarını fırlatırken hakkaniyet zırhını kuşanmak ve hakikati bağırmadan, vakur bir edayla savunmak elbette mümkündür. Bu vakar, bir acziyet emaresi gibi görülmeyip sözün kudretine duyulan sarsılmaz bir itimadı besler. Şimdilerde cemiyet hayatı adına en mühim hamle, insanlar arasında yeniden aynı dil iklimini tesis edebilmektir. </p><p>Türkiye’nin istikbal yolunda karşılaştığı yegâne meseleyi iktisadî yahut siyasî darboğazlarla sınırlamak eksik kalır; bugün en derinden hissettiğimiz ihtiyaç, her türlü ayrılığın fevkinde yeniden birbirini anlayabilme iradesidir. Çocukların aile içinde işittiği hitaplar, mektepte kurulan cümleler, kürsülerde ve ekranlarda yankılanan her kelime, yarının toplumsal iklimini biçimlendirecektir. Bir cemiyetin ruh iklimi önce konuşma biçiminde görünür hâle gelir; insanlar kullandıkları hitabın mahiyeti nispetinde birbirine yaklaşır. Yunus’un merhameti, Hacı Bayram’ın terbiyesi ve Gökalp’in ortak vicdanı rehber edinildiğinde, dilde hissedilen bu yorgunluk zamanla bir inşirah havasına kapı aralayacaktır. Belki de çağımızın en büyük kaybı, insanı incitmeden konuşabilen o derin gönül sükûnetinden uzaklaşmış olmamızdır. “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.” Unutulmamalıdır ki, devletler hudutlarla muhafaza edilir; milletler ise mukaddes sözün taşıdığı ruh ile ayakta kalır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/9/8f4b19db-bir-millet-once-dilde-yasar.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batı modernitesi ve İslam düşüncesinde “Evrensellik” meselesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558" rel="standout" />
      <description>Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yavuz Köktaş / Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiasına yöneltilen eleştiriler ile İslam’ın evrensellik anlayışı arasında sıkça dile getirilen bir itirazı incelemektedir. Söz konusu itiraz şu şekilde formüle edilebilir: “Batı’nın kendi değerlerini evrensel olarak dayatmasına karşı çıkılırken, İslam’ın kendi değerlerini evrensel hakikat olarak sunması nasıl meşru görülebilir? Bu bir çifte standart değil midir?”</p><p>Evrensellik iddiası modern dünyada kaçınılmaz bir normatif problem üretir. Çünkü bir yandan insanlık için ortak normlar talep edilir (insan hakları, demokrasi, piyasa), diğer yandan bu normların belirli tarihsel-kültürel bağlamlarda üretildiği bilinir. Bu durum iki uç gerilim doğurur: Evrensellik olmadan normatif düzen kurulamaz. Evrensellik kabul edilirse, kültürel çoğulluk tehdit altına girebilir. </p><p>Bu gerilim içinde Batı modernitesi kendi değerlerini evrensel normlar olarak sunarken eleştirilmekte, İslam ise benzer bir evrensellik iddiası taşımasına rağmen farklı şekilde değerlendirilmektedir.</p><p>İşte bu sorun görünürde güçlü gibidir, ama gerçekte sorun, “evrensellik” kavramının tek anlamlı kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla problem, iki farklı evrensellik iddiasının (kültürel-tarihsel normların evrenselleştirilmesi ile vahye dayalı hakikat iddiasının evrenselliği) aynı epistemik kategori içinde değerlendirilmesinden doğmaktadır. Dolayısıyla tartışma, aslında tutarlılık probleminden ziyade, kavramsal düzeyde bir eşitleme hatası içermektedir.</p><p>Bu bağlamda yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam düşüncesindeki evrensellik anlayışının yalnızca içerik bakımından değil, epistemolojik ve ontolojik temeller bakımından da farklı olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.</p><p><br></p><h2>EVRENSELLİĞİN İKİ ANLAMI </h2><p>Evrensellik kavramı modern siyasal ve felsefi literatürde çoğu zaman açıklanmamış bir varsayım olarak kullanılmaktadır. Ancak “evrensel” olanın neye göre evrensel olduğu sorusu, hem normatif hem de epistemolojik düzeyde belirleyicidir.</p><p>Bu bağlamda iki farklı evrensellik türü ayırt edilmelidir:</p><p>Normatif-ideolojik evrensellik: Tarihsel olarak belirli bir kültürün ürettiği değerlerin tüm insanlığa norm olarak sunulması. Bu, bir kültürün kendi tarihsel değerlerini “insanlığın doğal ve zorunlu standardı” olarak sunmasıdır. Batı modernitesi bağlamında bu çoğu zaman şuna dönüşür; liberal demokrasi, bireycilik, seküler yaşam tarzı, ekonomik model (piyasa kapitalizmi) </p><p>Bunlar “herkes için en doğru yaşam biçimi” gibi sunulduğunda, aslında tarihsel bir tecrübenin evrenselleştirilmesi söz konusudur.</p><p>Teolojik-hakikat temelli evrensellik: Hakikatin kaynağının insan üstü bir otoriteye dayandırılması ve tüm insanlığa yönelik olması. İslam’ın iddiası böyle bir düzlemdedir. Yani; belirli bir etnik grubun ürünü ya da tarihsel olarak bir topluma indirgenmiş değil, “Allah’ın insanlığa gönderdiği hitap” olarak sunulur. </p><p>Burada evrensellik, bir kültürün yayılması değil, yaratıcıya dayalı bir hakikat iddiasıdır.</p><p>Bu halde şu durum ortaya çıkmaktadır: Batı modernitesinin evrenselliği, insan üretimidir, tarihsel şartlarda doğmuştur, güç ilişkileriyle yayılmıştır ve alternatifleri çoğu zaman “geri kalmışlık” olarak damgalanır. Bu nedenle Batı evrenselliği eleştirildiğinde şu soru sorulur: “Sizin modeliniz neden insanlığın zorunlu modeli olsun ki?”</p><p>İslam’ın evrenselliği ise metafizik/gaybî/vahyî bir kaynağa dayanır, “bir coğrafyanın ürünü kültür” olarak değil, “insan doğasına hitap” olarak sunulur ve farklı kültürlerle kolay adapte iddiası taşır. Bu nedenle burada soru şudur: “Bu hakikat iddiası doğru mu?” Yani tartışma “güç ve kültür” düzleminden “hakikat” düzlemine taşınır.</p><p>Bu ayrım yapılmadığında, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam’ın evrensellik iddiası aynı kategoriye indirgenmiş olur.</p><p><br></p><h2>ÇİFTE STANDART İDDİASI GERÇEKTEN GEÇERLİ Mİ? </h2><p>Aslında yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre kavramsal veya kategorik eşitleme hatası yapılmıştır. Dolayısıyla ortada çifte standart yoktur. Bununla birlikte meseleyi biraz daha açmak gerekir. Önce evrensellik olgusunun varlığını irdelemek gerekir. Evrensellik var mıdır? Yoksa her şey kültürel/tarihsel midir? Şayet evrensellik iddiası reddedilirse; aklın temel ilkeleri sarsılır, olgusal bazı gerçekler göreceleştirilir, bilim de matematik de insan onuru da evrensel olamaz ve adalet diye bir şey kalmaz.</p><p>O zaman şunu bilmemiz gerekir: Mesele evrensellik var mı sorusunu tartışmak değildir. Zira evrensellik elbette vardır. Mesele evrensellik iddiasının ne tür bir temele dayandığıdır. Dolayısıyla problem, evrensellik iddiasının kendisi değil; hangi tür evrensellik iddiasının hangi temele dayandığıdır.</p><p><br></p><h2>BATI’NIN EVRENSELLİK İDDİASI NEDEN PROBLEMLİ GÖRÜLÜYOR?</h2><p>Bu durumda sorumuz şudur: O halde Batı’nın evrensellik iddiası neden problemli görülür? İslamcı veya eleştirel düşünce açısından Batı modernitesine yöneltilen temel itirazlara bakılırsa şunları söylemek mümkündür:</p><p>Tarihsellik problemi: Batı’nın “evrensel” dediği şeyler: Rönesans, aydınlanma sanayi devrimi gibi belirli tarihsel kırılmaların ürünüdür. Dolayısıyla “insanlığın doğal normu” olduğu tartışmalıdır.</p><p>Güç ilişkisi: Evrensellik çoğu zaman, sömürgecilik, kültürel hegemonya ve ekonomik baskı ile birlikte yayılmıştır. Bu durumda “evrensel” olan şey aynı zamanda “hegemonik olan”dır. Modern eleştirilerde Batı’nın evrenselliği çoğu zaman “normatif hegemonya” ile iç içe düşünülür. Bu durumda evrensellik, sadece teorik bir iddia değil, aynı zamanda tarihsel güç ilişkilerinin ürünü olarak görülür. Bu bağlamda eleştiri şu soruya dayanır: “Eğer bir değer sistemi tarihsel olarak güçlü olduğu için yayılıyorsa, onun evrenselliği meşru mudur?”</p><p><br></p><h2>İSLAM’IN EVRENSELLİK ANLAYIŞI</h2><p>İslam düşüncesinde evrensellik iddiası, Batı modernitesindeki gibi kültürel bir genelleştirme değildir. Bu fark üç temel düzeyde analiz edilebilir: Epistemolojik, insani ve tarihsel.</p><p>Epistemolojik temel: İslam’da evrensellik iddiası, insan aklının ürettiği bir normlar sistemi değil, vahiy kavramı üzerinden temellendirilen bir hakikat iddiasıdır.</p><p>Bu durumda evrensellik şu anlama gelir: Hakikat tek ve değişmezdir. Bu hakikat, belirli bir topluma değil tüm insanlığa yöneliktir. Dolayısıyla evrensellik, “yayılma” değil “hitap etme” özelliği taşır. Bu noktada kritik ayrım şudur: Batı modernitesinde evrensellik “normların genelleştirilmesi” iken, İslam’da evrensellik “hakikatin ilan edilmesi”dir.</p><p>İnsani temel: İslam düşüncesinde insan, belirli kültürel formlardan önce gelen bir “doğal yönelim” (fıtrat) ile tanımlanır. Bu yaklaşım, evrenselliği kültürel değil insani bir düzleme taşır. Bu çerçevede: Din, dışsal bir dayatma değil, insan doğasında karşılık bulan bir çağrı olarak görülür. Bu nedenle evrensellik, kültürlerüstü bir insani ortaklığa dayanır.</p><p>Tarihsel temsil: İslam tarihi, tek bir kültürel form ile sınırlı bir yapı göstermez. Arap, Fars, Türk, Hint ve Afrika coğrafyalarında farklı medeniyet formları üretmiştir. Bu durum şu argümanı destekler: Eğer bir sistem evrensel iddia taşıyıp aynı zamanda farklı kültürlerde çoğul formlar üretebiliyorsa, bu, onun “kültürel tek tipleştirme” değil “ilkesel evrensellik” iddiası taşıdığını gösterir.</p><h2>FARKLI KÜLTÜRLERDE YENİDEN ÜRETİLEBİLEN NORMLAR SİSTEMİ </h2><p>İslam tarihi, tek bir kültürel formun evrenselleştiril-mesiyle açıklanabilecek homojen bir yapı sunmaz. Bu durum yalnızca yüzeysel bir “kültürel çeşitlilik” değil, aynı zamanda normatif ilkelerin farklı estetik, sosyal ve kurumsal yapılara eklemlenebilme kapasitesi olarak da yorumlanır.</p><p>Örneğin: Arap dünyasında İslam, dilsel merkezlilik ve klasik fıkıh geleneği etrafında şekillenirken, Fars coğrafyasında tasavvuf, edebiyat ve metafizik yorumlar daha baskın bir estetik ve düşünsel derinlik üretmiştir. Türk-Osmanlı dünyasında ise siyasal organizasyon, hukukî kurumlaşma ve imparatorluk düzeni içinde İslam, farklı etnik unsurları bir arada tutan üst bir normatif çerçeveye dönüşmüştür. </p><p>Hint alt kıtasında İslam, yoğun Hindu çoğunluk içinde çoğulcu bir kültürel temas alanı üretmiş; mimari, müzik ve günlük yaşam pratiklerinde yerel unsurlarla sentezlenmiştir. Afrika İslamı ise büyük ölçüde yerel kabile yapıları ve sözlü kültürlerle iç içe geçmiş, merkezi olmayan ama güçlü bir dini aidiyet formu geliştirmiştir. </p><p>Bu tablo, İslam’ın tarihsel olarak tek tip bir “Arap kültürü ihracı” şeklinde işlemediğini; aksine farklı kültürlerde yeniden üretilebilen bir normlar sistemi sunduğunu göstermeyi amaçlar. </p><p><br></p><h2>BATI’NIN AMACI TEK MERKEZLİ STANDARTLAŞTIRMA</h2><p>Benzer bir evrensellik iddiası taşıyan Batı modernitesi ise özellikle modern küreselleşme sürecinde daha farklı bir görünüm sergiler. Eleştirel literatürde sıkça dile getirilen iddia şudur: Batı’nın evrensellik anlayışı, çoğul kültürel formlar üretmekten ziyade belirli yaşam biçimlerini standartlaştırma eğilimindedir. Bu bağlamda örnekler şu şekilde verilebilir:</p><p>Giyim kültürü: Küresel ölçekte Batı merkezli “resmî giyim” normları (takım elbise, kravat, iş kıyafeti standardı) kamusal alanın evrensel dili haline gelmiştir. Yerel kıyafetler çoğu zaman folklorik ya da özel günlere indirgenmiş sembolik unsurlar olarak kalmıştır. Dünyada kadın giyim tarzı ise neredeyse Batılıdır. Türk, İngiliz, Alman, Fransız bir giyim tarzı ortadan kalkmıştır.</p><p>Yemek kültürü: Fast-food zincirleri (hamburger, pizza, kola kültürü) küresel şehir yaşamının ortak standardına dönüşmüş; yerel mutfaklar ise çoğu zaman turistik veya etnik niş alanlara sıkışmıştır. </p><p>Zevk ve estetik: Mimari ve tasarım alanında cam gökdelen estetiği, minimal modernizm ve dijital tasarım normları küresel “standart şehir görünümü” üretmiştir. Pek çok şehir, yerel mimari geleneklerinden ziyade birbirine benzeyen modern şehir formlarına dönüşmüştür. </p><p>Yaşam tarzı: Bireycilik, tüketim merkezli yaşam biçimi ve “kariyer odaklı hayat modeli” küresel ölçekte norm haline gelmiş; alternatif toplumsal yaşam biçimleri marjinal alanlara itilmiştir. </p><p>Buna göre, Batı modernitesinin evrensellik iddiası çoğu zaman “çokluk içinde birlik” üretmekten ziyade “tek merkezli standartlaşma” üretmiştir.</p><p>Bu tartışmayı felsefi olarak şöyle özetleyebiliriz: Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır. </p><p>Bu durumda asıl soru şudur: “Hangi evrensellik iddiası hakikati temsil etmektedir?”</p><p><br></p><h2>TUTARLILIK SORUNUNDAN ZİYADE KAVRAMSAL EŞİTLEME HATASI</h2><p>Batı modernitesinde evrensellik, büyük ölçüde tarihsel tecrübe, kültürel üretim ve güç ilişkileri içerisinde şekillenen normların genelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu yönüyle evrensellik, insan üretimi bir normatif çerçeve olarak işlev görmekte; dolayısıyla eleştiriye açık, tarihsel ve bağlamsal bir yapı arz etmektedir. Bu durum, evrensellik iddiasının çoğu zaman normatif hegemonya ile iç içe geçmesine ve farklı kültürel tecrübelerin </p><p>“eksik” ya da “geri” olarak kodlanmasına yol açmaktadır.</p><p>Buna karşılık İslam düşüncesinde evrensellik, insan üretimi bir normlar sistemi değil, vahye dayalı bir hakikat iddiası olarak temellendirilmektedir. Bu çerçevede evrensellik, belirli bir tarihsel-toplumsal formun yayılması değil, insan doğasına (fıtrat) hitap eden değişmez bir hakikatin tüm insanlığa yöneltilmesi anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla İslam’daki evrensellik iddiası, kültürel homojenleştirme üretmekten ziyade, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda çoğul tezahürler üretebilen ilkesel bir yapı ortaya koymaktadır.</p><p>Bu iki evrensellik anlayışı arasındaki temel ayrım, tartışmanın “tutarlılık” probleminden ziyade “kavramsal eşitleme hatası” ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Zira her iki evrensellik iddiası aynı epistemik düzlemde değerlendirilmekte; oysa biri tarihsel-kültürel üretim, diğeri ise metafizik-hakikat temelli bir referans sistemi üzerine kuruludur.</p><p>Sonuç olarak, evrensellik meselesi basit bir kabul ya da ret problemi değil, hangi tür evrenselliğin hangi temele dayandığı sorusudur. Bu bağlamda yapılması gereken, evrenselliği reddetmek değil; onun farklı bilgi, varlık ve değer sistemlerinde nasıl temellendirildiğini dikkatle analiz etmektir. Böylece modern normatif tartışmalar, indirgemeci karşılaştırmaların ötesine geçerek daha tutarlı ve kavramsal olarak rafine bir zemine taşınabilir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829223" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/3/56b23f0e-dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin.webp" data-title="Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!" data-url="/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829591" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/4/65cb728e-bks7x18lhrmrm6bh7h88yj.webp" data-title="ABD kendi hegemonyasını çökertiyor" data-url="/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD kendi hegemonyasını çökertiyor</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829894" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/5/36533a50-beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi.webp" data-title="Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi" data-url="/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/8/672c4083-bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894" rel="standout" />
      <description>Modernleşme, bir aydınlanma değil; her şeyi yutan bembeyaz bir süt denizidir. Bu öyle bir beyaz karanlıktır ki, ışık nesneleri aydınlatmak yerine onları emerek görünmez kılar.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Kırtorun - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Evvela maksadım, modernleşme adı altındaki mutlak aydınlığın (!) bizi aslında nasıl körleştirdiğini sorgulamak. Bu yolda bana José Saramago’nun Körlük adlı romanı rehberlik ediyor. Saramago eserinde karakterlere isim vermez. Böylece hikâye tüm insanlığı anlatan evrensel bir aynaya dönüşür. Romandaki “beyaz körlük” aslında mutlak bir ışık patlamasıdır. Bu metafor, modern dünyanın bizi aydınlatmak yerine idrakimizi nasıl felç ettiğini simgeler. Devletin körleri bir hastaneye kapatması ise otoritenin bireyi nasıl hiçe saydığının resmidir. “Doktorun Karısı” karakteri, görmeyi bir sorumluluk olarak yaşayan tek vicdândır. Saramago’nun “Gördüğü hâlde görmeyen körler” tespitiyse aslında bizim hikâyemizi özetler.</p><p>Amacım kesin hükümler vermek değil. Bir hakîkat tekelciliğine soyunmaktansa, hiyerarşi kurmayan taze bir görme biçiminin, bu yazı vesilesiyle, küçük tohumlarını keşfetmeye odaklanıyorum. Öyleyse önce roman bize ne anlatıyor; ona bakalım.</p><h2>KÖRLÜK ROMANI BİZE NE SÖYLER?</h2><p>José Saramago’nun Körlük adlı romanı 1995’te yayımlandı. Yazar üç yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.</p><p>Roman basit bir sahneyle başlar. Sıradan bir adam, kavşakta yeşil ışığı beklerken birden hiçbir şey göremez. Ama anlattığı körlük tanıdığımız körlüğe benzemez. Adam karanlık görmez. Bembeyaz görür. Yoğun bir sisin içinde, âdeta bir süt denizine batmış gibidir.</p><p>Çok geçmeden körlük yayılır. Önce adamı eve götüren yabancıya, sonra göz doktoruna, sonra göz doktorunun muayenehanesinin bekleme odasındaki diğer hastalara. Birkaç gün içinde şehir, sonra ülke, sonra dünya; herkes bembeyaz görür. Hükûmet panikler. Körleri terk edilmiş bir akıl hastanesine kapatır. Dışarıdaki askerlerse nöbet tutar.</p><p>İçeride dikkat çekici figürler vardır. Bunlardan ilki, salgın sırasında kör olan ve elindeki silahı iktidarının gerçek temeli hâline getiren "silahlı Kör Adam"dır. Bu adam, sahip olduğu silahı bir zorbalık aracına dönüştürür; diğer çaresiz hastaları sömüren, yiyeceklere el koyan ve kadınlara zulmeden acımasız bir çetenin lideri hâline gelir. Çetenin içindeki ikinci kritik figür ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci”dir. Körler alfabesiyle okuyup yazabilen bu adam, körlük tecrübesini başkalarının lehine kullanmak yerine “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılmayı seçer; erzakların hesabını tutarak bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar ve sömürü düzeninin hesapçısı olur. Bir diğer önemli figür ise salgına yakalanmayan ve gözleri hâlâ gören tek kişi olan “Göz Doktorunun Karısı”dır. Kocası karantinaya alınacağı sırada onu yalnız bırakmamak için “Ben de körüm” der ve kör taklidi yaparak onunla birlikte eski akıl hastanesine kapatılır. Tüm olaylar boyunca diğer körlere rehberlik eden ve içeride yaşanan insanlık dışı vahşetin tek gören tanığı odur.</p><p>Sonunda salgın geçer; körler birer birer iyileşir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı” kocasına şunu söyler: “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü hâlde görmeyen körler.”</p><p>Saramago, fiziksel körlüğü güçlü bir metafor olarak kurgulamıştır. Asıl hedefi, gözleri gördüğü hâlde haksızlığa, vahşete ve birbirinin acısına göz yuman, empati yeteneğini yitirmiş “uygar” modern insandır.</p><h2>IŞIKLAR İÇİNDE NİNNİLER</h2><p>Bu bağlamda “bembeyaz görüyorum” feryadı, sadece distopik bir salgının ötesinde, Türkiye’nin tepeden inmeci muasırlaşma serüveninin de sarsıcı bir ontolojik imgesi olarak okunabilir. Ne zaman toplumsal bünyede bir kriz baş gösterse otoritenin sunduğu reçete aynıdır: “Daha çok modernleşme, daha parlak bir ışık, daha fazla Batılılaşma.” Tıpkı akıl hastanesine kapatılan körlere her gün hoparlörden dikte edilen o absürt kuralların birincisinde olduğu gibi; “Işıklar sürekli açık kalacaktır, elektrik düğmeleriyle oynamanın hiçbir yararı yoktur, çalışmamaktadırlar.”</p><p>Yetkililer, herkesin kör olduğu, görme yetisinin bütünüyle yitirildiği o kapalı odalarda bile düzeni ve kontrolü sağlamanın tek yolunu “ışıkları açık tutmakta”, yani mekânı daha fazla yapay ışıkla boğmakta bulurlar. Ne var ki bu kör edici ve sönmeyen yapay aydınlık, içerideki çürümeyi gizlemeye yetmediği gibi, körlerin zihnindeki beyaz karanlığı daha da katlanılmaz bir cehenneme dönüştürür. Türkiye’nin asrîleşme serüveninde de idraki bütünüyle felç olmuş bir topluma dayatılan bu “kesintisiz aydınlanma” ışığı, koğuşlardaki o sönmeyen lambalar gibi, bünyeyi iyileştirmek şöyle dursun, ahalinin gözündeki beyaz perdeyi biraz daha kalınlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.</p><h2>GÖZLERİ BANTLI KURTARICILAR</h2><p>Saramago’nun kurumsal otoriteye yönelik en sarsıcı taşlaması, romandaki kilise sahnesinde somutlaşır. Kiliseye giren karakterler; tüm aziz heykellerinin, İsa tasvîrlerinin ve kutsal figürlerin gözlerinin beyaz bir bantla kapatıldığını farkederler. Kurumsallaşarak yapaylaşmış Kilise, sorumluluğu üstlenmek yerine kendi gözlerini bantlayarak hakîkati reddeder; böylece insan iradesini felç eden bir kayıtsızlığa hizmet eder.</p><p>Burada kurumsal körlük, halkı bir özne olarak görmek yerine onu toplumun iyiliği için bir laboratuvara kapatmayı tercih eder. Kemal Karpat’ın o unutulmaz tespiti, büyük resmi tamamlar: “Bu, halkın egemenliğinden önce, halkı egemenleştirme iddiasıdır.” Yani bu irade, halkın mevcut gerçekliğine gözlerini sımsıkı kapatmış; onu ancak kendi biçtiği “beyaz maskeler” ve “dar gömlekler” içinde kabul etmiştir. Tıpkı Saramago’nun heykelleri gibi, kurumlar kendi ideolojik körlüklerini halka bir kurtuluş reçetesi gibi sunarken, asıl felâket olan “idrak körlüğünü” de bizzat kendileri başlatmıştır.</p><h2>HANGİ BATI’NIN KARANTİNASI?</h2><p>Başka taraftan baktığımızda, tepeden inmeci modernleşmeyi yalnızca dışarıdan dayatılan devlet baskısıyla açıklamak da eksikliktir; bir de kamerayı koğuşun içine, o akıl hastanesinin gri koridorlarına çevirmek gerekir. Romanda dehşeti tırmandıran asıl unsur, dışarıdaki nöbetçilerden ziyade, içerideki “Silahlı Kör Adam” ve onun kurduğu çetedir. Salgın sırasında kör olan bu adam, gücünü elindeki silahtan devşirir; yiyecekleri depolar ve kadınlara zulmedilmesini koordine eder. Bu iktidarın yanında ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci” yer alır. Körlük tecrübesini dayanışma için değil sömürü için kullanan bu adam, “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılarak erzak hesabını tutar ve bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar. İçerideki dehşet böylece iki ayak üzerinde yükselir: kaba kuvveti elinde tutan “Silahlı Kör Adam” ile ona akıl ve hesap hocalığı yapan “Kör Muhasebeci”.</p><p>Türkiye’nin muasırlaşma macerasını yalnızca devletin bir dayatması olarak okumak, koğuşun dışındaki askerleri görüp içerideki bu ikiliyi gözden kaçırmaktır. Bizim tarihimizde muasırlaşma ihalelerini toplayan, Batılılaşma söylemini kendi imtiyazlarının ahlâkî zırhı hâline getiren ve halkın elindekini “ilerleme” adına gasp eden yerli rantiyeler tam da bu çeteye karşılık gelir: Bir yanda halkı zor ve güç yoluyla itaat ettiren patron figürü, öte yanda bu sömürü düzeninin bürokratik çerçevesini kuşanan, hesabını tutan ve meşruiyetini sağlayan yerli müteşebbis. Ahâlinin toprağını, lisânını ve mahremiyetini ucuza kapatan, muasırlaşmayı bir mülkiyet aktarımı koridoru gibi kullanan bu zümre, o beyaz aydınlığın asıl faydacılarıdır.</p><p>Burada, sömürgeleşen zihinlerin psikolojisini en iyi tahlil eden Frantz Fanon akla gelir. Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler (1952) adlı eserinde Antiller’deki siyah çocukların okul deneyimini anlatırken, onlara ilk ders olarak “Atalarımız Galyalılardı” cümlesinin ezberletildiğini yazar. Çocuk, böylece kendi ailesini, dilini, köklerini “ilkel ve karanlık” görmeye başlar. Fanon’un tespitiyle; “Siyah insan, beyaz bir bedene sahip olamasa da en azından beyaz bir ruha sahip olmayı öğrenir.”</p><p>Modernleşme, bir aydınlanma değil; her şeyi yutan bembeyaz bir süt denizidir. Bu öyle bir beyaz karanlıktır ki, ışık nesneleri aydınlatmak yerine onları emerek görünmez kılar. Anadolu’nun taşrasında kamaşan gözler, muasırlaşma adına kendi köklerine karşı “vicdani bir körleşme” yaşadı. Tıpkı romandaki adsız karakterler gibi, yerli özne de kendi kimliğinden soyunmuş, öğretilmiş medeniyet kostümünü giymek uğruna kendi gerçeğine dilsiz birer prototipe dönüşmüştü. Nihayetinde ulaştığımız nokta, Saramago’nun o sarsıcı teşhisi: Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük; gördüğü halde görmeyen körler.</p><p>Kendi toprağına sömürgeci bir seyyahın seçici bakışıyla yönelenler, aslında bu “beyaz körlük” salgınının en trajik kurbanlarıdır.</p><p>Aydın, batılı, müreffeh ve ışıklı süt denizinde boğulmamızın asıl sebebi, Attilâ İlhan’ın yıllar önce sorduğu o can yakıcı soruda saklıdır. “Hangi Batı?” Voltaire’in aydınlanmacı aklı mı, sömürgeci tüccarın pragmatizmi mi; yoksa Marx’ın diyalektiği ile fotoğraf makinesiyle gezen turistin yüzeyselliği arasındaki o uçurum mu? Bizler, bu temel tercihin cevabını dahi vermeden Batılılaşma serüvenine atıldığımızda, aslında kendi isteğimizle o “karantina koğuşlarına” hapsolduk. Cemil Meriç’in “hadım edilmiş idrak” olarak nitelediği o derin sızı, tam da bu tanımı yapılmamış modernlik aşkının ruhumuzda açtığı yaradır. Bu kontrollü hürriyetle kalkınma çabası, körlerin kapalı bir mekânda birbirine kırdırıldığı o trajik simülasyondan farksız bir kısırdöngüdür.</p><h2>HİYERARŞİSİZ GÖRMENİN ESTETİĞİ</h2><p>Körlük romanında kimseye “şuradan gir, buradan çık” demeden, görmenin sorumluluğunu üstlenen ve yönetmek ile bakmak arasındaki mesafeyi sıfırlayan “Doktorun Karısı”, aslında aradığımız yeni paradigmanın en somut figürüdür. Nitekim yıllardır süregelen ‘Daha çok Batılılaşalım’ ve ‘Köklere dönelim’ tartışması, çıkışı tam da bu tür hazır ve dayatmacı kutupların içinde arama yanlışına düşmektedir.</p><p>Türkiye Yüzyılı’nı şekillendirecek olan siyasal irade, tam da Doktorun Karısı’nın bu birleştirici ve sorumlu duruşunu benimsemelidir. Yeni paradigma inşa edilirken; iki uç görüşün eleştiri ve perspektifleri birer dışlama veya çatışma unsuru olarak görülmemeli, aksine yeni vizyonu besleyecek temel kaynaklar olarak konumlandırılmalıdır. Meseleye bu açıdan yaklaşmak, hiyerarşi kurmadan bakabilmenin ve Yeni Türkiye’yi tarihsel bir fırsat olarak okuyabilmenin önünü açacaktır. Çünkü aranan çıkış, sadece ‘daha fazla aydınlanma’ gibi eski ezberlerin ötesindedir; o, bir yandan eski paradigmanın iflasını yüksek sesle ilan etmeyi, diğer yandan bu sentezden doğacak yeni bir uygarlığın küçük tohumlarını fark edip onları yeşertmeyi gerektirir.</p><h2>YATAY DİSİPLİN: GÖRMEYİ BİR EYLEME DÖNÜŞTÜRMEK</h2><p>José Saramago’nun Körlük romanı nihayetinde mutlu bir sonla bitmez; karakterler yeniden görmeye başladığında “Doktorun Karısı”nın gözlerinden akan yaşlar, insanlığın içine düştüğü o derin vahşetle yüzleşmenin getirdiği ağır utancın yaşlarıdır. İyileşme toplumu kurtarmamış, sadece onlara kendi çıplak çirkinliklerini görebilecekleri aynayı geri vermiştir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı”nın o sarsıcı repliğinde dile getirdiği gibi; bizler aslında sonradan kör olmadık, zaten kördük; gördüğü hâlde görmeyen körlerdik.</p><p>Türkiye’nin muasırlaşma hikâyesi de bu tespitin içinde saklı. Bizler muasırlaşmanın o parlak, yapay ışığıyla kamaştırılmış, sahte kurtarıcılara sığınmış, fakat yanı başımızdaki insanın acısına ve yok oluşuna gözlerini kapatmış gören körlerdik.</p><p>Müslüman Türkler olarak son yıllarımız, üzerimize dikilen bu dar gömlekleri yırtma çabası olarak okunmalıdır. Bu gömlekler İslam coğrafyasına kasıtlı olarak biçilmiştir ve bu tezgahtan beslenen muktedirler vardır. Siyâsî hilelerle hakîkati büken Hamanlar, kapitalist sermayeyle vicdânı mülkiyete gömen Karunlar, dînî şahsî ikbâline meze yapan Belamlar ve medya illüzyonlarıyla halkın ferasetini bağlayan sihirbazlar bu köhne düzenin bekçileridir.</p><p>Asıl kurtuluş, merhem olmaktan âciz o steril “beyaz ışıkları” geride bırakıp, vicdanın pusulasıyla birbirinin elini tutanların kurduğu yatay ve ahlâkî disipline sığınmaktır. Bu uyanış, hiyerarşinin soğuk emirlerinden ziyade, yanı başındaki kardeşinin acısına şahitlik eden “görmeyen körlerin” kolektif iradesiyle şekillenir.</p><p>Sumud, ki kökeni olan samada fiili; meydan okumak, göğüs germek ve bir fırtınanın ortasında bile yerinden kımıldamadan durmak anlamlarını taşır; bu bağlamda “gördüğü hâlde görmeyenlere” karşı bir ihtar, yerleşik düzenin tüm Hamanlarına ve Karunlarına karşı ise vicdânın en çıplak hâlidir. Merhum Sezai Karakoç’un dediği gibi: Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır.</p><p>Söz, bundan sonrası için, görmek isteyen herkesindir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/5/36533a50-beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD kendi hegemonyasını çökertiyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591" rel="standout" />
      <description>ABD; rakiplerini sınırlandırmaya çalışırken kendi kurduğu kurumları zayıflatıyor, müttefiklerini kendinden uzaklaştırıyor ve savunduğunu iddia ettiği normları aşındırıyor. Böylece tıpkı mitolojide kendi kuyruğunu yiyerek varlığını tüketen Ouroboros gibi kendi hegemonyasının dayandığı temelleri yıpratıyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hacı Mehmet Boyraz/Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ dünyanın en büyük askerî gücü olduğu su götürmez bir gerçek. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre ABD, geçen yıl 954 milyar dolarlık askerî harcama gerçekleştirerek küresel askerî harcamaların üçte birini tek başına yaptı. Yine SIPRI verilerine göre dünyadaki yaklaşık 12 bin nükleer savaş başlığının yüzde 45’i ABD’nin elinde bulunuyor.</p><p>Ancak bu devasa kapasite, ABD’nin küresel liderliğinde yaşanan aşınmayı durdurmaya yetmiyor. Zira küresel liderlik sadece askerî üstünlükten ibaret değil aynı zamanda uluslararası meşruiyet üretebilme, müttefikleri ortak bir düzen etrafında tutabilme ve sistemin kurallarına bağlılık gösterebilme kapasitesiyle de ilgili. Bugün ABD’nin karşı karşıya olduğu temel kriz tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir zamanlar serbest ticaretin, çok taraflı diplomasinin ve uluslararası hukukun en güçlü savunucusu olan ABD; bugün aynı düzenin kurumlarını hedef alıyor, kurallarını ihlal ediyor ve müttefiklerini dahi baskı yoluyla hizaya sokmaya çalışıyor.</p><h2>KENDİ KURDUĞU KURUMLARDAN UZAKLAŞIYOR </h2><p>Hegemon güçler normal şartlarda kendi kurdukları uluslararası kurumları terk etmezler. Çünkü bu yapılar onların nüfuzlarını genişletmelerine, tercihlerini meşrulaştırmalarına ve küresel liderliklerini sürdürmelerine aracılık eder. Buna rağmen Donald Trump yönetimi, bu yılın başında aralarında Birleşmiş Milletler ile bağlantılı kuruluşların da bulunduğu 66 uluslararası kurumdan “ABD karşıtı, gereksiz ve müsrif” oldukları gerekçesiyle ayrılma kararı aldı. Oysa söz konusu kurumlar sadece uluslararası iş birliğinin araçları değil aynı zamanda Amerikan nüfuzunun küresel ölçekte yeniden üretildiği mekanizmalardı. Haliyle ABD’nin bu yaklaşımı, kısa vadede kendisine siyasi kazanımlar sağlayabilir ancak uzun vadede uluslararası gündemi belirleme kapasitesini ve sistem üzerindeki etkisini zayıflatma riski taşıyor.</p><p>Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan hegemonyasının Avrupa’daki en önemli taşıyıcı sütunlarından biri olan NATO da Trump yönetiminin hedefinde yer alıyor. Trump, ittifakı sık sık ABD’nin sırtındaki bir yük olarak nitelendiriyor ve Avrupalı müttefiklerin Washington’un güvenlik şemsiyesinden faydalandığını fakat bunun maliyetine yeterince katlanmadıklarını savunuyor. Bu nedenle NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırmalarını talep ederken zaman zaman ABD’nin ittifaktan çekilebileceğini dile getiriyor. Oysa NATO, ABD açısından yalnızca bir askerî ittifak değil aynı zamanda Avrupa üzerindeki nüfuzunun ve küresel liderliğinin en önemli araçlarından biri olageldi. Buna rağmen Washington, Avrupa’daki askerî varlığını azaltmaya ve bazı birliklerini geri çekmeye yönelik adımlar atıyor.</p><p>ABD’nin müttefiklerini baskıyla hizaya sokmaya çalışması ve Avrupa’daki angajmanını azaltması, kısa vadede bazı tavizler koparmasını sağlayabilir. Ancak uzun vadede Avrupa’daki müttefiklerini kendisinden uzaklaştırıyor ve transatlantik ittifakın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa’nın NATO’dan ayrı olarak kendi ordusunu kurması gerektiği yönündeki çağrıları ya da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Avrupa’nın artık kendi güvenliğinin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine ilişkin açıklamaları, Avrupa’da stratejik özerklik fikrinin karşılık bulduğunu gösteriyor.</p><h2>ZORBA GİBİ HAREKET EDİYOR </h2><p>Bir dönem liberal uluslararası düzenin hamiliğine soyunan ABD, bugün giderek daha fazla güç siyasetine ve sert güç kullanımına yöneliyor. Yakın zamanda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırması ya da İsrail’le beraber İran’a karşı savaşması bunun somut örnekleri arasında yer alıyor. Bundan daha dikkat çekici olansa ABD’nin tehdit dilini sadece rakiplerine karşı değil müttefiklerine karşı da kullanıyor olmasıdır. Örneğin Trump yönetimi, NATO üyelerinden Danimarka’ya bağlı Grönland üzerinde hak iddia ediyor ve Kanada’nın ABD’nin “51. eyaleti” olması gerektiğini dile getiriyor. Bir hegemonun ittifak sistemini ortak çıkarlar ve rıza temelinde yönetmesi beklenirken müttefiklerinden toprak talep eder hale gelmesi, Amerikan liderliğinin artık rızaya değil baskıya dayandığını gösteriyor. Dolayısıyla ABD, geldiği durum itibarıyla kaba kuvvetle ve illegal yöntemlerle sonuç almaya çalışan bir zorba gibi hareket ediyor. Ancak ABD’nin bu yaklaşımı, uluslararası sistemi giderek daha fazla orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene sürüklüyor ve Pax Americana’nın temellerini aşındırıyor.</p><p>ABD’nin uluslararası hukuk ve yargı mekanizmalarına yönelik tavrı da bu yaklaşımın bir başka boyutunu oluşturuyor. Çıkarına hizmet ettiğinde uluslararası hukuku diğer aktörlere karşı baskı aracı olarak kullanan ABD, aynı hukuk kendisini ya da vazgeçilmez müttefiklerini sınırladığında tanımama yoluna gidiyor. Bunun günümüzdeki en çarpıcı örneği ise İsrail meselesinde görülüyor. İnsan hakları ve demokrasi söylemini küresel ölçekte siyasallaştıran ABD, stratejik müttefiki İsrail’in Gazze’deki soykırımına göz yumuyor. Dahası İsrail hakkında soruşturma yürüten Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yönelik yaptırım uygulayarak uluslararası yargı mekanizmaları üzerinde baskı kurmaktan çekinmiyor. Bu durum hem ABD’nin savunduğunu iddia ettiği normlarla fiili politikaları arasındaki makası açıyor hem de küresel meşruiyetine zarar veriyor.</p><h2>SERBEST TİCARETİ KISITLIYOR </h2><p>Uzun yıllar boyunca doların rezerv para statüsü, Bretton Woods kurumları ve serbest ticaret rejimi üzerinden liberal ekonomik düzenin taşıyıcısı olan ABD; serbest ticaret ilkelerinden de uzaklaşıyor. Bunun yerine daha korumacı, içe dönük ve milliyetçi çizgide bir ekonomi politikası yürütüyor. Mesela Barack Obama döneminde ABD ile Avrupa Birliği arasında dünyanın en büyük serbest ticaret alanlarından birinin kurulması müzakere ediliyordu. Bugünse ABD, Avrupalı müttefiklerine karşı yüksek gümrük tarifeleri uyguluyor. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün Temyiz Organına yeni üye atamalarını engelleyerek uluslararası ticaret sisteminin en önemli uyuşmazlık çözüm mekanizmalarından birini felç ediyor. Böylece rakiplerini sınırladığını düşünüyor. Ancak bu şekilde hareket ederek farkında olmadan kendi ekonomik liderliğinin dayandığı kurumsal temelleri zayıflatıyor.</p><p>Sonuç olarak ABD; rakiplerini sınırlandırmaya çalışırken kendi kurduğu kurumları zayıflatıyor, müttefiklerini kendinden uzaklaştırıyor ve savunduğunu iddia ettiği normları aşındırıyor. Böylece rakiplerinden önce kendi hegemonyasının dayandığı temelleri yıpratıyor. Bu yönüyle ABD, mitolojide kendi kuyruğunu yiyerek varlığını tüketen “Ouroboros”u andırıyor. Eğer ABD, kısa vadeli güç gösterilerini uzun vadeli liderliğin önüne koymaya devam ederse bugün küresel üstünlüğünü korumak adına attığı adımlar yarın Amerikan hegemonyasının çözülüşünün başlıca nedenlerinden biri olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/4/65cb728e-bks7x18lhrmrm6bh7h88yj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyaz Saray’ın bahçesinde gladyatör dövüşü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ömer Adil Atasoy/Hukukçu-Akademisyen</strong></p><p><br></p><p>ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaştan kendini kurtarmanın ve itibarını koruyarak bir çıkış yolu aramanın derdine düştü. Bu fiili durum ve ruh hali içinde Trump, İran ve Körfez'deki açıkça görülen yenilgisinden dikkatleri başka bir noktaya çekebilmek için hiç de yabancısı olmadığı geleneksel bir yöntemi hayata geçirmeye çalışıyor: Beyaz Saray bahçesine arena kurdurup, kafes dövüşü şampiyonası düzenleyecek.</p><h2>ROMA İMPARATORLARININ BAŞVURDUĞU YÖNTEM</h2><p>Kendini, “Yeni Dünyanın İmparatoru” olarak kabul eden ABD Başkanı Trump, doğum günü olan 14 Haziran’da bizzat organize edeceği “Gladyatör Dövüşlerine” Beyaz Saray’da ev sahipliği yapacak. Biletler çoktan satıldı, bitti.</p><p>Başkan Trump, İran Savaşı'nın sona ermesi ve nihai çatışmasızlık anlaşmasının onaylanması geciktikçe Amerikan kamuoyunun dikkatini başka alanlara çekerek; sansasyonel gösterilerle, çok mahir olduğu şovlarla oyalayarak, unutulmaz gösterilerin kahramanı olmayı sürdürmek istemektedir. Trump aynı zamanda, ABD’nin, bir dünya imparatorluğu ve güç merkezi olduğunu abartılı bir şekilde gözler önüne sermek; günlerce tartışılacak ve konuşulacak bir gösteri haline gelmesini istiyor.</p><h2>GLADYATÖRE BAK! </h2><p>Trump, eski Roma imparatorlarının sıkıştıkları zaman halkı avutmak ve kan dökme arzularını tatmin etmek maksadıyla başvurdukları büyük arenalarda gladyatör dövüştürmek gibi vahşi ve insanlık dışı bir yöntemi Beyaz Saray’da kurduğu bir dövüş kafesinin içinde gerçekleştirmekle kalmayacak, görsel yayın araçları ile bu şovu “kafes”in dışına taşıyarak tüm dünyayı “Gladyatöre bak” illizyonu ile hipnotize etmek istiyor. </p><p>Böylesine görsel ve kan kokusu gelen, dünyanın değişik bölgelerinde mazlum insanların kanı ile beslenen “Emperyal Batı ruhu”na uygun başka bir gösteri ve şölen olabilir mi?</p><p>Başkan Trump, İran ile Pakistan’ın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen “İran ve Amerika Barış Müzakereleri” bir ileri, bir geri ilerlerken savaşın “tek galibi” olmadığını kocaman “emperyal egosuna” nasıl kabul ettirebilecek? Profesyonel hayatında bir “taşınmaz zengini” olarak toprak toplamak ve her türlü toprağa bedelsiz veya en az bedelle çökmek suretiyle şişirdiği egosunu tatmin etmek için; mazlum halklara karşı savaş açmaktan, devasa deniz armadası ve öldürücü silah gücüyle yakma, yıkma ve işgal etme heyecanları yaşamaktan daha uygun bir gösteri bulamazdı.</p><h2>İMPARATOR YALNIZLAŞIYOR </h2><p>Bu durum, Amerika İmparatorluğu’nun dişlerinin dökülmeye ve tırnaklarının gevşemeye başladığının bir göstergesi sayılsa yeridir. “İmparator Trump” gittikçe yalnızlaşıyor ve güçlü Amerika İmparatorluğu'nu da yalnızlaştırıyor. O çok güvendiği Amerika silah endüstrisi patronlarının ve dolar milyarderlerinin verdiği destekler de artık yetmiyor. </p><p>Trump, İsrail ve dolar zengini Siyonist efendilerinin oluşturduğu dehşet koalisyonu, Hitleri bile geride bırakan insanlık dışı zulüm ve yıkımlara yol açıyor. Dünyanın gözleri önünde yaşanan gözü dönmüş talan, yıkım, nefret, kıtal ve insanlığa aykırı davranışlar vicdanları yaralar hale gelmiş ve bu tür insanlık dışı davranışların bir avuç siyonist dışında alıcısı kalmamıştır.</p><p>Orta Doğu’daki işgal ve çatışmalarda en büyük ve olumsuz rolü oynayan Netanyahu’nun siyonist çevreler ve Trump tarafından artık taşınamaz bir yük haline geldiği, yarattığı vahşet ve soykırımın emperyalist dünyanın gülen yüzünü kararttığı anlaşılmış durumda.</p><p>Başkan Trump’ın, Orta Doğu, İran ve Lübnan’da Netanyahu’yu dışarıda bırakarak bir barışa doğru ilerlemekte olduğu yönünde yaptığı son açıklamalar ABD ve dünya basınının gündemine düştü. Başkan Trump, Netanyahu’ya şu sözlerle haddini bilmesi gerektiğini ihtar etmiş:</p><p>Sen kahrolası bir delisin. Ben olmasaydım yolsuzluktan şimdi hapiste idin. Ben senin sürekli arkanı kolluyorum. Herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden İsrail’den de nefret ediyor. Sen ne yaptığını sanıyorsun?”</p><p>Başkan Trump ayrıca, yaptığı açıklamada Netanyahu’nun Beyrut’a asker göndermeyeceğini, yola çıkmış olan askerlerin de geri çevrilmesini istediğini belirtti. Trump’ın böyle bir ihtar ve talimat vermiş olmasına rağmen hiçbir hudut tanımayan Netanyahu Güney Lübnan’ın görevlendirdiği güçler tarafından işgal edilmesine devam edilmesi konusundaki talimatını Trump’ı hiçe sayarak yenilemiş ve işgale devam edilmesi talimatını vermiştir. </p><p>Siyonist İsrail ile Trump arasında yakın gelecekte daha başka nasıl ve ne gibi anlaşmazlıklar çıkacak, Netanyahu ABD’nin ve Batının başına bela olamaya daha ne kadar devam edecek göreceğiz.</p><h2>EŞREF-İ MAHLUKAT MI ESFEL-İ SAFİLİN Mİ?</h2><p>Artık Netanyahu gibi zalimler ve onun fanatik destekçileri ortaya koydukları vahşet ve yıkım görüntüleriyle devirlerini ve maşalık görevlerini tamamlamış durumdalar. Gelinen bu vahşet ortamından bunalmış ve sıkılmış insanlık için artık Netanyahu vari yeni Hitlerler yaratmak ve sahneye koymak yerine daha az vahşet dolu yöntemler ve barışçı metotlarla hareket edecek temsilcilere ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. </p><p>İnsanların “Eşref-i Mahlukat” olarak var olması ve yaşaması ile “Esfel-i Safilin”e düşerek insanlıktan çıkması arasındaki fark, dünyaya yön vereceklerin tutum almaları ve insan hayatına verdikleri değer hayati önem taşıyor. Dünya zalim güruhun zulmünden nasıl kurtulacak? Dünyayı selamete çıkaracak insanlık önderi barış erleri nerelerde yetişip, olgunlaşıp dünya meydanına çıkacak? </p><p>Tüm insanlık, “insanlık inşacısı hak değerleri” mutlu ve huzurlu bir geleceğin imarına katkı sağladıkları ölçüde, insanlığın geleceği adına görevlerini yerine getirmiş olacaklardır…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/4/5a4961cc-beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223" rel="standout" />
      <description>ABD, Meksika ve Kanada ortaklığında düzenlenecek 2026 Dünya Kupası’nda Filistin mesajı taşıyan kol bantları, siyasetin değil insanlığın ortak vicdanının sembolü olabilir. Çünkü futbol bazen yalnızca bir oyun değil, dünyanın acıya karşı verdiği ortak cevaptır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sernur Yassıkaya / Yeni Şafak Dış Haberler Müdürü</strong></p><p><br></p><p>Futbol, modern çağın en büyük ortak dili olmaya devam ediyor. Dünya Kupası ise bu dilin en güçlü sahnesi olarak milyarlarca insanı aynı anda aynı duyguda buluşturuyor. Tarih boyunca futbol sadece bir spor organizasyonu olmadı aynı zamanda siyasal mesajların, insan hakları tartışmalarının ve küresel vicdan çağrılarının da taşıyıcısı hâline geldi. Irkçılığa karşı kampanyalardan savaş karşıtı mesajlara, ayrımcılıkla mücadeleden mülteci krizlerine kadar birçok konuda futbolcular ve milli takımlar sembolik tavırlar aldı. Bugün benzer bir tartışma Filistin meselesi etrafında yeniden şekilleniyor. Geçtiğimiz haftalarda, aylarda ve yıllarda, Pep Guardiola gibi ünlü teknik direktörler, pek çok futbolcu ve daha da önemlisi stadyumları dolduran taraftarlar soykırıma karşı Filistin halkıyla dayanışma mesajı veren eylemlerde bulundular. Şimdi, 2026 Dünya Kupası’nda, milli takımlar kol bantlarında Filistin’le dayanışma mesajı taşıyan simgelere yer vermeli. </p><h2>DÜNYANIN ŞAHİT OLDUĞU SOYKIRIM </h2><p>Bugün Batı kamuoyu, Gazze’de yaşanan ağır insani yıkım karşısında farklı bir sınavla karşı karşıya bulunuyor. 7 Ekim 2023 sonrası başlayan soykırım sürecinde on binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca Filistinli yerinden edildi ve bölgedeki insani kriz uluslararası kuruluşların raporlarına konu oldu. Birleşmiş Milletler kurumları, yardım örgütleri ve çok sayıda insan hakları kuruluşu Gazze’deki etnik temizlikte sivil kayıpların boyutuna dikkat çekerken, hukukçular ve devletler İsrail’e yönelik soykırım suçlamalarını uluslararası mahkemelere taşıdı. İşgalci güç İsrail’in ve beraberindeki Siyonist lobinin her türlü baskısına rağmen dünya kamuoyunda Filistin halkının yaşadığı acının görünürlüğü her geçen gün artıyor.</p><h2>YENİ NESLE ULAŞMAK İÇİN ÖNEMLİ </h2><p>Tam da bu nedenle 2026 Dünya Kupası yalnızca sportif değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir platform hâline gelebilir. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliği yapacağı organizasyon, tarihin en geniş katılımlı Dünya Kupası olacak. 48 ülkenin katılacağı turnuvada milyonlarca insan tribünlerde, milyarlarcası ekran başında olacak. Böyle bir küresel sahnede futbolcuların taşıyacağı küçük bir sembol bile Filistin davasının özellikle yeni nesle ulaştırılmasında büyük ve insani anlam üretebilir. Kol bantları bu açıdan son derece güçlü araçlardır. Çünkü futbol tarihinde kol bandı yalnızca kaptanlığı değil, aynı zamanda temsil edilen değerleri de simgelemiştir.</p><p>No to Racism yani “Irkçılığa hayır” kampanyaları, savaş mağdurlarına destek mesajları, deprem ve doğal afet dayanışmaları bunun örnekleridir. Bazı Avrupa ülkeleri, 2022’de Katar’da düzenlenen dünya kupasında son ana kadar küresel çoğunluğa dayatma ve beyaz adamın üstünlük ideolojisi kapsamında LGBT marjinalliği için kol bantları ve Batılı siyasetçilerin tribünlerde verdiği destekle bir dayatma strateji ile kötü örnek vermek istedilerse de, Filistin davası gibi tüm dünyanın üzerinde hassasiyetle duyduğu, küresel vicdanın meselesi olan bir dayanışmanın gündeme gelmesi de doğal karşılanmalıdır. Bu çerçevede FIFA’nın insanlığın vicdanının sesi olacak bir kampanyaya destek vermesini beklemek gayet doğaldır.</p><h2>VİCDANLARIN SESİ DİNLENMELİ </h2><p>Burada temel mesele, sporun siyasetten tamamen bağımsız olup olmadığıdır. FIFA uzun yıllardır “sporu siyasetten uzak tutma” söylemini savunsa da uygulamada bunun tam anlamıyla mümkün olmadığı görüldü. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Rus kulüplerinin ve milli takımının uluslararası organizasyonlardan dışlanmasının mümkün olmadığını ve çifte standart oluşturacağını söylemek mümkündür. </p><p>Bu nedenle Filistin konusunda yükselen küresel duyarlılığın futbol sahalarına taşınması şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Batı toplumlarında son dönemde dikkat çekici bir kamuoyu değişimi yaşanıyor. ABD üniversitelerinde düzenlenen protestolar, Avrupa şehirlerinde yüz binlerin katıldığı yürüyüşler ve sosyal medyada büyüyen dayanışma kampanyaları, Filistin meselesinin artık yalnızca Orta Doğu’ya ait bir gündem olmadığını gösteriyor. Amerikan kamuoyunda özellikle genç kuşakların Filistinlilere yönelik daha bilinçli bir destekle yaklaşım geliştirdiğine dair birçok araştırma yayınlandı. Bu atmosfer, sporcuların da daha cesur tavırlar alabilmesinin önünü açabilir.</p><h2>BREZİLYA, İSPANYA VE TÜRKİYE ORTAKLIĞI </h2><p>2026 Dünya Kupası’nda Filistin temalı kol bantları girişiminin öncülüğünü hangi ülkeler üstlenebilir? Bu noktada Brezilya, İspanya ve Türkiye dikkat çekici adaylar olarak öne çıkıyor. Brezilya, futbol kültürüyle küresel etki kapasitesine sahip bir ülke. Latin Amerika’da Filistin konusunda güçlü bir toplumsal duyarlılık bulunuyor. Brezilyalı futbolcular tarih boyunca sosyal meselelerde ses yükselten figürler oldu. Brezilya Devlet Başkanı Lula de Silva’nın Filistin meselesine en hassasiyet gösteren ve işgalci İsrail’e doğrudan tepki gösteren liderlerden biri olduğu biliniyor. Bu konuda bir liderlik üstlenmesi, halihazırda Filistin hassasiyeti yüksek olduğu bilinen Güney Amerika kamuoyunda da büyük yankı oluşturabilir. </p><p>İspanya ise Avrupa içinde Filistin’e yönelik toplumsal desteğin güçlü olduğu ülkelerden biri. İspanyol siyasetinde Başbakan Pedro Sanchez olmak üzere birçok isim ve medyada Gazze’deki sivil kayıplara ve işgalci İsrail’in politikalarına yönelik sert ve somut eleştiriler ile atılan adımlar daha görünür hâle geldi. İspanyol futbolunun küresel etkisi düşünüldüğünde, bu ülkeden gelecek bir girişim Avrupa’daki tartışmaları doğrudan etkileyebilir. </p><p>Türkiye ise uzun yıllardır Filistin meselesini dış politikasında önemli başlıklardan biri olarak öne çıkarıyor. Türk kamuoyunda Filistin’e verilen destek oldukça yüksek. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın işgalci İsrail’in politikalarına karşı güçlü duruşu tüm dünyanın övgüsünü ve sevgisini kazanmış durumda. Türkiye’nin futbol diplomasisi üzerinden böyle bir çağrı yapması, çevre coğrafyası başta olmak üzere İslam dünyasında da geniş karşılık bulabilir.</p><h2>EVRENSEL BİR ÇAĞRI </h2><p>Kol bantlarında kullanılacak sembollerde barışı, işgalin niteliğini ve insanlık değerlerini içerecek figürler kullanılabilir. Örneğin Filistin bayrağının renkleriyle tasarlanmış bir kalp figürü, bir karpuz dilimi, zeytin ağacı, bir portakal ya da bir anahtar gibi evrensel mesajlar daha kapsayıcı bir yaklaşım sunabilir. 2026 Dünya Kupası yaklaşırken spor dünyası yeni bir eşikte bulunuyor. Eğer milli takımlar Filistin’le dayanışma mesajı veren semboller taşıyan kol bantları takarsa bu, siyasi bir çıkış olarak nitelenemez. Yapılan tamamen insan hayatının değerine ilişkin evrensel bir çağrı olarak okunacaktır. Çünkü futbol, yalnızca kupaların değil, insanlığın ortak duygularının da sahnesidir. Belki de önümüzdeki Dünya Kupası’nın en unutulmaz görüntüsü bir gol sevinci değil, dünyanın farklı ülkelerinden futbolcuların aynı anda taşıdığı ortak bir vicdan sembolü olacaktır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/3/56b23f0e-dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nekbe, Gazze ve zamana yayılmış imha siyaseti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Bülbül/Nuh Naci Yazgan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Gazze’de 7 Ekim 2023 sonrasında yaşananlar çoğu zaman “savaş”, “İsrail-Hamas çatışması” ya da “İsrail’in güvenlik operasyonu” gibi kavramlarla açıklanıyor. Oysa bu dil, meselenin tarihsel derinliğini görünmez kılıyor. Çünkü Gazze’de yaşanan soykırım, 7 Ekim’le başlayan ani bir şiddet patlaması değil; 1948’den bu yana devam eden yerinden etme, işgal, kuşatma, demografik mühendislik, kültürel silme ve gündelikleştirilmiş şiddet politikasının en çıplak, en yıkıcı ve en görünür aşamasıdır.</p><h2>7 EKİM’DE BAŞLAMADI </h2><p>Gazze’yi anlamak için 7 Ekim’i bir “sıfır noktası” olarak almak yanıltıcıdır. Filistin meselesinin gerçek kırılma noktası 1948 Nekbe’sidir. Filistinlilerin “Büyük Felaket” olarak andığı Nekbe sırasında yaklaşık 1 milyon Filistinli zorla yerinden edilmiş, yüzlerce köy yok edilmiş ve binlerce Filistinli öldürülmüştür.</p><p>Filistin Merkezi İstatistik Kurumu’nun verilerine göre bugün dünyadaki Filistinli nüfus 15,5 milyona ulaşmıştır. Bunun yaklaşık 7,4 milyonu tarihi Filistin topraklarında, 8,1 milyonu ise diasporada yaşamaktadır. Ancak daha çarpıcı olan, Gazze’de son 2,5 yılda öldürülen Filistinlilerin sayısının, 1948 Nekbe’sinden Ekim 2023’e kadar geçen 78 yıllık dönemde öldürülen Filistinlilerin toplamını aşmış olmasıdır. Yalnızca Ekim 2023’ten bu yana on binlerce Filistinli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 2 milyon insan yerinden edilmiş ve Gazze’nin büyük bölümü yıkılmıştır. Batı Şeria’da ise yasa dışı yerleşimci sayısı 778 bini aşmıştır.</p><p>Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananlar, Filistinlilerin uzun yıllardır deneyimlediği “süreğen Nekbe”nin en yıkıcı aşamalarından biridir.</p><h2>SOYKIRIM HER ZAMAN BİR ANDA GERÇEKLEŞMEZ </h2><p>Soykırım her zaman ani ve doğrudan kitlesel öldürme şeklinde gerçekleşmez. Bazen soykırım yavaş işler. Bazen kuşatma olarak işler. Bazen işkence etme, aç bırakma, ilaçsız bırakma, susuz bırakma, hareket alanını daraltma, toprağı parçalama, hafızayı silme, kimliği inkâr etme, mezarlıkları yıkma, üniversiteleri bombalama, çocukların geleceğini yok etme biçiminde işler. Başka bir ifadeyle soykırım yalnızca bedenlerin imhası değildir; bir halkın yaşama imkânlarının, tarihsel sürekliliğinin ve siyasal varlığının hedef alınmasıdır.</p><p>Bu açıdan bakıldığında, Filistin’de yaşananlar yalnızca savaş dönemlerinde ortaya çıkan geçici şiddet patlamaları değildir. Burada mesele, on yıllardır süren yerleşimci-sömürgeci bir işgalci yapının sistematik biçimde ürettiği yıkım düzenidir. Çünkü yerleşimci sömürgecilik yalnızca askeri operasyonlardan ibaret değildir; aynı zamanda toprağın, demografinin, hafızanın ve gündelik hayatın yeniden şekillendirilmesi, yok edilmesi sürecidir. Bu yapı, Filistinlileri yalnızca askeri bir rakip olarak değil; toprak üzerinde “fazlalık”, “engel” veya ortadan kaldırılması gereken bir nüfus olarak kodlamaktadır. Bu nedenle Filistin’deki şiddet yalnızca belirli savaşlarla açıklanamaz; çünkü burada 78 yıldır sürekli yeniden üretilen bir “ortadan kaldırma mantığı” bulunmaktadır.</p><p>Gazze özellikle 2007’den sonra adeta açık hava hapishanesine dönüştürüldü. Gıda, yakıt, ilaç ve hareket özgürlüğünün kısıtlanması, milyonlarca insanı yıllardır sistematik kuşatma altında yaşamaya mahkûm etti. Bu nedenle 7 Ekim sonrasında yaşananları yalnızca bir saldırıya verilmiş askeri karşılık gibi sunmak büyük bir tarihsel çarpıtmadır.</p><h2>TOPRAK PARÇASINDAN ÖTE İSLAM MEDENİYETİNİN HAFIZASI </h2><p>Filistin’de yaşanan süreç aynı zamanda toprağın “boş” veya “kurtarılacak” bir alan gibi sunulması üzerinden işlemektedir. Oysa Filistin toprakları terra nullius, yani “sahipsiz toprak” değildir. Filistin ve Kudüs, bin yılı aşkın süredir İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden biridir. Buna rağmen Filistinlilerin tarihsel varlığı görünmez kılınmakta; köy isimleri değiştirilmekte, coğrafya yeniden adlandırılmakta ve Kudüs demografik olarak dönüştürülmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca coğrafi değil; hafızanın, dilin ve tarihin de işgalidir.</p><p>Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda sorduğu “İsrail’in sınırları neresidir?” sorusu bugün çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü ortada yalnızca belirli sınırlarla tanımlı bir devlet değil; işgali ve askerî kontrolü sürekli genişleten bir yapı bulunmaktadır. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan girişimlerin engellenmesi ve yardım koridorlarının kapatılması da bu kuşatma rejiminin parçasıdır.</p><h2>GAZZE: SÜREĞEN NEKBE’NİN EN GÖRÜNÜR AŞAMASI </h2><p>Sonuçta Gazze’de yaşananlar, 7 Ekim sonrasında başlamış münferit bir savaş değildir. Bu, 1948 Nekbe’sinden beri devam eden süreğen bir imha siyasetinin bugünkü aşamasıdır. Dün köylerin boşaltılması ve insanların sürülmesiyle işleyen mantık, bugün Gazze’de mahallelerin, hastanelerin, okulların ve yaşam alanlarının yok edilmesiyle sürmektedir. Dün Filistin halkının varlığı inkâr ediliyordu; bugün Filistinli siviller “terör altyapısı” içinde eritilerek görünmez kılınıyor. Dün toprak boşaltılıyordu; bugün yaşamın kendisi imkânsız hale getiriliyor.</p><p>Ateşkese rağmen İsrail, Gazze ve Lübnan’daki işgalini genişletmeye, saldırılarını sürdürmeye ve soykırıma devam etmektedir. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan Küresel Sumud Filosu’nun engellenmesi ve aktivistlerin hukuk dışı biçimde gözaltına alınması da bu kuşatma ve cezasızlık rejiminin yeni örneklerinden biridir.</p><p>Bu nedenle mesele yalnızca Netanyahu ya da Ben-Gvir gibi isimlerin politikaları değildir. Asıl sorun, işgali, kuşatmayı ve Gazze’deki soykırımı destekleyen daha geniş bir siyasal ve toplumsal yapının varlığıdır. Netanyahu, aynı zamanda İsrail’de giderek hâkim hâle gelen işgalci, yayılmacı ve soykırımcı anlayışın siyasal bir ifadesidir.</p><p>Bugün Gazze’de yıkılan yalnızca binalar değildir. Uluslararası hukukun inandırıcılığı, Batı’nın insan hakları söylemi ve “bir daha asla” vaadi de Gazze’nin enkazı altında kalmaktadır. Mevcut uluslararası düzen adeta “eski olanın öldüğü, yeninin ise henüz doğamadığı” tarihsel bir kriz anından geçmektedir. Gazze ise bu krizin en çıplak aynasıdır. Ve belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Dünya Gazze’de yalnızca bir savaş mı görüyor, yoksa 1948’den beri devam eden zamana yayılmış bir soykırımın en görünür aşamasına mı tanıklık ediyor?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/3/82aee9c0-nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küçük Modüler Reaktör Türkiye için enerji çözümü mü, teknoloji fırsatı mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912" rel="standout" />
      <description>Enerji dünyasında yeni bir dönem açılıyor. Bu dönemde sadece enerji tüketenler değil, enerji teknolojisi üretenler güç kazanacak. Türkiye geleceğin teknolojilerini dışarıdan satın alan bir ülke mi olacak, yoksa bu yeni ekosistemde standart üreten, tedarik sağlayan ve söz sahibi olan bir ülke mi?</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Erol Kam/İstanbul Teknik Üniversitesi, Enerji Enstitüsü Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Enerji çağının yeni yarışında asıl soru artık sadece “Kim daha çok elektrik üretecek?” değil. Asıl soru şu: “Geleceğin enerji teknolojilerini kim geliştirecek, kim üretecek, kim yönetecek?” Bugün dünyada bu sorunun en çok konuşulan başlıklarından biri Küçük Modüler Reaktör, (SMR)’ler. Adı küçük ama etrafındaki beklenti büyük. Kimi bunu enerji açığını kapatacak yeni bir çözüm olarak görüyor. Kimi ise asıl değerin elektrikte değil, teknoloji ve sanayi kapasitesi üretme imkânında olduğunu düşünüyor.</p><h2>KÜÇÜK MODÜLER REAKTÖR NEDİR?</h2><p>Gerçek ise daha sade ve daha açıktır. SMR’ler ne sihirli bir çözüm ne de göz ardı edilecek bir başlıktır. Bu teknoloji, ancak doğru yerde, doğru ölçekte ve doğru stratejiyle anlam kazanır. Bu yüzden SMR’leri bir heyecan başlığı olarak değil, ciddi bir enerji ve sanayi politikası konusu olarak değerlendirmek gerekir.</p><p>SMR’ler, klasik büyük nükleer santrallere göre daha düşük güçte tasarlanan reaktörlerdir. “Modüler” denmesinin nedeni, bazı önemli parçalarının fabrikada üretilip sahada birleştirilebilmesidir. Hedef bellidir: İnşaatı daha kontrollü hale getirmek, maliyet belirsizliğini azaltmak ve ihtiyaç arttıkça kapasiteyi adım adım büyütebilmek. Kağıt üzerinde bu yaklaşım, daha esnek kurulum ve daha yönetilebilir yatırım anlamına gelir.</p><h2>NEDEN ŞİMDİ ÖN PLANA ÇIKTILAR?</h2><p>Peki bu teknoloji neden şimdi bu kadar öne çıkıyor? Çünkü dünya aynı anda üç büyük baskıyla karşı karşıya. Birincisi, “elektrik talebi” artıyor. Özellikle veri merkezleri, yapay zekâ sistemleri ve dijital altyapılar sürekli çalışan enerji istiyor. İkincisi, “karbonsuzlaşma baskısı” büyüyor. Üçüncüsü ise “enerji arz güvenliği” yeniden en kritik başlıklardan biri haline geliyor. Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji piyasası hızla büyümektedir. Ama bu kaynaklar kesintili. Sistem, onları dengeleyecek sürekli ve düşük karbonlu kaynaklara da ihtiyaç duyuyor. SMR’ler tam da bu noktada gündeme geliyor.</p><h2>REAKTÖRDEN ÖTE BİR SANAYİ POLİTİKASI ARACI</h2><p>Ancak bu tabloyu abartmak da doğru olmaz. SMR’ler bugün için dünya çapında seri üretime geçmiş, maliyeti tam oturmuş ve yaygın kullanıma ulaşmış bir teknoloji değil. Tasarımlar var, denemeler var, ilgi de büyük ama asıl sınav hâlâ devam ediyor. Lisans süreçleri zaman alıyor. İlk kurulum maliyetleri yüksek olabiliyor. Finansman modeli her ülkede kolay kurulamıyor. Tedarik zinciri ise henüz tam olgunlaşmış değil. Kısacası gerçek yarış broşürlerde değil, tüzükte, finansmanda, üretim disiplininde ve güvenilir sanayi altyapısında kazanılıyor.</p><p>Bu yüzden Kanada, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler SMR’lere sadece yeni bir reaktör olarak bakmıyor. Onlar bunu aynı zamanda bir sanayi politikası aracı olarak görüyor. Mesele yalnızca elektrik üretmek değil. Mesele, bu teknolojiyi kimin geliştireceği, kimin lisanslayacağı, kimin kritik parçalarını üreteceği ve kimin küresel tedarik zincirinde yer alacağıdır. Bugün asıl rekabet, reaktörün gövdesinden çok, arkasındaki kurumsal güçte yaşanıyor.</p><h2>KARBON BASKISI ALTINDAKİ İHRACATÇI SEKTÖRLER İÇİN AVANTAJLI</h2><p>Türkiye açısından bakıldığında, SMR’ler yarın sabahın elektrik ihtiyacını tek başına çözecek bir araç değildir. Bu net olmalı. Ama bu alanı tamamen kenara itmek de doğru değil. Çünkü Türkiye için asıl fırsat, büyük şehirlerin elektrik talebinden çok sanayinin enerji ihtiyacında ortaya çıkabilir.</p><p>Türkiye güçlü bir üretim ülkesidir. Organize sanayi bölgeleri, demir-çelik tesisleri, rafineriler, petrokimya kompleksleri, çimento ve kimya sanayisi büyük miktarda enerji tüketiyor. Dahası, bu ihtiyaç sadece elektrikten ibaret değil. Birçok sektör aynı zamanda sürekli ısı ve buhar istiyor. İşte SMR’ler burada dikkat çekici bir seçenek haline gelebilir. Eğer ekonomik ve düzenleyici koşullar uygun hale gelirse, sanayi bölgelerine entegre edilen küçük ölçekli nükleer çözümler kesintisiz enerji ve ısı sağlayabilir. Bu da karbon baskısı altındaki ihracatçı sektörler için ciddi bir avantaj oluşturabilir. Çünkü düşük karbonlu üretim artık çevreci bir tercih değil; rekabet şartıdır.</p><p>Bir diğer stratejik alan hidrojen. Temiz hidrojen üretmek için çok miktarda ve sürekli elektrik gerekir. Sürekli çalışan kaynaklar bu alanda maliyet avantajı oluşturacaktır. Bu noktada SMR’ler, yenilenebilir enerjinin rakibi değildir. Tersine, onu tamamlayan bir unsurdur. Güneş ve rüzgârla birlikte daha dengeli bir enerji sistemi kurulmasına katkı sağlayabilir.</p><h2>YAKIT YOKSA REAKTÖR DE YOKTUR</h2><p>Ancak bu tartışmanın en kritik ve çoğu zaman gözden kaçan tarafı, sadece reaktör değil, bütün sistemdir. Kamuoyunda genellikle “Reaktör küçük mü, büyük mü?” sorusu konuşulur. Oysa nükleer teknolojide asıl ciddiyet yakıttan atığa kadar uzanan bütün zincirde ortaya çıkar. Yani mesele sadece reaktör kurmak değildir. Yakıtı tedarik etmek, güvenli biçimde işletmek, atığı yönetmek ve söküm ve bertaraf planını baştan düşünmek gerekir.</p><p>Burada özellikle yeni nesil birçok SMR tasarımında öne çıkan bir başlık var: HALEU (Yüksek Oranlı Düşük Zenginleştirilmiş Uranyum). Klasik nükleer santrallerde kullanılan yakıttan daha yüksek zenginlik düzeyine sahip bu yakıt, bazı gelişmiş tasarımlar için kritik önem taşıyor. Sorun şu ki; bu yakıt bugün dünyada bol, ucuz ve kolay erişilebilir bir ürün değil. Üretim kapasitesi sınırlı. Tedarik zinciri kırılgan. Zenginleştirme, işleme, taşıma, güvenlik ve düzenleyici onay süreçleri birlikte yürümek zorunda. Zincirin bir halkası aksarsa, tüm proje yavaşlar. Gerçek çok basit: Yakıt yoksa reaktör de yoktur.</p><p>Bu nedenle Türkiye bu alana girecekse, yalnızca “Hangi tasarım?” sorusunu sormamalıdır. Aynı zamanda “Yakıtı nereden, hangi güvenceyle, hangi koşullarda sağlayacağız?” sorusuna da net cevap vermelidir. Uzun vadeli tedarik anlaşmaları, uluslararası ortaklıklar ve alternatif teknoloji yolları bu planın parçası olmak zorundadır.</p><h2>NÜKLEER ATIK MESELESİ </h2><p>Bir başka önemli gerçek de nükleer atık yönetimidir. SMR’ler küçük olduğu için, kamuoyunda bazen sorunları da küçük olur gibi yanlış bir algı doğabiliyor. Oysa her küçük tasarım aynı sonucu vermez. Bazı gelişmiş tasarımlarda, birim enerji başına düşen atık yükü ya da arka uç yönetim ihtiyacı klasik büyük reaktörlerden daha karmaşık hale gelebilir. Bu durum, tasarımın tipine, yakıt yapısına, soğutucu sistemine ve işletme biçimine göre değişmektedir. Yani burada önemli olan sadece "Ne kadar atık?" sorusu değildir. “Nasıl bir atık?” ve “Nasıl yönetilecek?” soruları da en az onun kadar önemlidir. Bu yüzden SMR’leri yalnızca küçük ve esnek oldukları için avantajlı görmek eksik bir okuma olur.</p><h2>TÜRKİYE NASIL BİR YOL HARİTASI İZLEMELİ?</h2><p>Türkiye için buradan çıkarılacak ders açıktır. Eğer bu alanda adım atılacaksa, sadece reaktörün kendisine bakmak yetmez. Lisans altyapısı kurulmalı, yakıt stratejisi netleşmeli, atık yönetimi en baştan planlanmalı, kalite güvence sistemi yerleşmeli, tedarik zinciri hazırlanmalıdır. Yani nükleer alana giriş, bir teknoloji satın alma işi değil; kurumsal olgunluk inşa etme işidir.</p><p>Bu yüzden en gerçekçi yol, önce tedarik zincirinde güç kazanmaktır. Türkiye’nin güçlü olduğu alanlar burada devreye girebilir. Basınçlı ekipman, vana ve pompa sistemleri, elektrik altyapısı, kontrol sistemleri, sensörler, yazılım, siber güvenlik, bakım-onarım, kalite doğrulama ve eğitim. Asıl kalıcı kazanç çoğu zaman burada oluşur. Reaktör satmasanız da, küresel projelerin güvenilir tedarikçisi olabilirsiniz. Bu da yüksek katma değer demektir. Nitelikli istihdam demektir. Sanayi kültürünün derinleşmesi demektir.</p><p>Dolayısıyla asıl soru SMR alalım mı? değildir. Asıl soru şunlardır: Türkiye bu yeni teknolojik dalgada nerede duracak? Sadece müşteri mi olacak? Yoksa üretim zincirinin değer üreten halkalarından biri mi?</p><p>Doğru stratejiyle SMR’ler Türkiye’ye üç önemli katkı sağlayabilir. Birincisi, enerji arz güvenliğini destekler. İkincisi, sanayinin karbonsuzlaşmasını hızlandırabilir. Üçüncüsü, yüksek teknoloji üretim kapasitesini büyütebilir. Ama bunun için güvenlikten taviz vermeyen, öngörülebilir ve ciddi bir lisans sistemi; sanayiye entegre pilot projeler; açık ve gerçekçi bir yakıt planı gerekir. Yerli sanayinin hangi alanlarda güçlü olduğunu gösteren net bir yetkinlik haritası elzemdir.</p><p>Sonuç açık, SMR’ler tek başına bir kurtarıcı değildir. Ama doğru kurgulanırsa önemli bir fırsattır. Bu başlık sadece elektrik üretimiyle ilgili değildir; teknoloji üretmekle, sanayi kapasitesi kurmakla ve uzun vadeli stratejik konumlanmayla ilgilidir.</p><p>Enerji dünyasında yeni bir dönem açılıyor. Bu dönemde sadece enerji tüketenler değil, enerji teknolojisi üretenler güç kazanacak. Türkiye’nin önündeki tercih de tam burada duruyor. Geleceğin teknolojilerini dışarıdan satın alan bir ülke mi olacağız, yoksa bu yeni ekosistemde standart üreten, tedarik sağlayan ve söz sahibi olan bir ülke mi? Cevap, bugünden atılacak akılcı, sabırlı ve planlı adımlara bağlıdır. Yani mesele sadece reaktör kurmak değil geleceğin sanayi gücünü bugünden inşa etmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/2/d32386c4-kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Asıl tartışılması gereken nedir?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Demir/Emekli Cumhuriyet Savcısi</strong></p><p><br></p><p>Özgür Özel, kendisine yetkiyi delegelerin verdiğini, delegelerin oylarıyla genel başkan seçildiğini söylüyor. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün itibarıyla herhangi bir mazbatasının bulunmadığını ifade ediyor.</p><p>Ancak meselenin tam da burada düğümlendiğini düşünüyorum.</p><p>Çünkü kamuoyuna yansıyan iddialar, yürüyen soruşturmalar, kurultaya ilişkin dava dosyaları, bazı eski delegelerin beyanları ve çeşitli tanık anlatımları bambaşka bir soruyu gündeme getiriyor:</p><p>Eğer bir kurultayda delegelerin iradesi para, makam, maddi menfaat veya başka usulsüz yöntemlerle etkilenmişse, ortada gerçekten özgür bir delege iradesinden söz edilebilir mi?</p><p>İşte asıl tartışılması gereken konu budur.</p><h2>DELEGELERİN İRADESİ NE KADAR ÖZGÜRDÜ?</h2><p>Benim kanaatime göre, Özgür Özel’in iddia ettiği gibi onu “özgür iradesiyle” hareket eden delegeler seçmemiştir. Kurultaya ilişkin dosyalara yansıyan iddialar, tanık anlatımları, eski delegelerin beyanları ve kamuoyuna yansıyan bilgiler; Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekibinin delegelerin iradesini para, makam ve çeşitli maddi menfaatlerle etkileyerek kurultayın sonucunu belirlediği yönündedir.</p><p>Bu nedenle cevaplanması gereken soru, “Delegeler kimi seçti?” sorusundan önce, “Delegelerin iradesi ne kadar özgürdü?” sorusudur.</p><p>Bir tarafta, kurultayın meşruiyetine ilişkin ciddi iddialar ve bu iddiaların yargı önünde değerlendirilmesi süreci var, Diğer tarafta ise, “Beni delegeler seçti” savunması bulunmaktadır.</p><p>Oysa hukuk devletlerinde sadece sandığın sonucu değil, o sonuca nasıl ulaşıldığı da önemlidir. Eğer bir seçim süreci şaibe iddialarından arındırılamıyorsa, doğal olarak gözler yargıya çevrilir ve nihai sözü mahkemeler söyler.</p><h2>SANDIK İRADESİ TEMİZ VE ŞAİBESİZ OLMALI</h2><p>Bu nedenle tartışma, “Kim genel başkan olsun?” tartışması değildir.</p><p>Tartışma şudur:</p><p>Eğer bir siyasi partinin yönetimi, para, makam ve çeşitli menfaatler kullanılarak ele geçirilmişse, burada asıl ahlaki ve siyasi sorun nerededir? Böyle bir yöntemle parti yönetimini ele geçirmek mi daha ağırdır, yoksa mahkemenin vereceği karar doğrultusunda hukuki sürecin işlemesi mi?</p><p>Hukuk devletinde bu sorunun cevabı kişilere göre değişmez.</p><p>Beğenelim veya beğenmeyelim, mahkemeler delillere bakar, dosyaları inceler ve karar verir. Demokratik sistemlerde meşruiyetin son güvencesi de budur.</p><p>Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey sloganlar, hamaset ve karşılıklı suçlamalar değil; tüm iddiaların açıklığa kavuşması ve hukukun vereceği sonucun herkes tarafından saygıyla karşılanmasıdır.</p><p>Çünkü gerçek demokrasi, sadece sandığa gitmek değil; sandığın iradesinin temiz ve şaibesiz olduğundan emin olmaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/2/44458b0a-asil-tartisilmasi-gereken-nedir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin stratejik iklim diplomasisi hamlesi: Sıfır Atık Hareketi </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614" rel="standout" />
      <description>Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey, daha yüksek sesle dile getirilen hedefler değil; güven veren somut uygulamalardır. Sıfır atık yaklaşımı bize temel bir gerçeği hatırlatıyor: İsraf önlenebilir. Kaynak verimliliği mümkündür. Dönüşüm gerçekleştirilebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Samed Ağırbaş/Sıfır Atık Vakfı Başkanı, COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu</strong></p><p><br></p><p>Dünya, eş zamanlı olarak üç tarihî baskıyla karşı karşıya: iklim krizi, derinleşen kaynak kıtlığı ve artan ekonomik kırılganlık. Bu üçlü baskı, sadece çevre politikalarını değil; üretim biçimlerimizi, tüketim alışkanlıklarımızı ve kalkınma paradigmalarımızı da yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Mesele artık yalnızca çevreyi korumak değil; aynı zamanda sürdürülebilir, dirençli ve adil bir ekonomik mimari inşa etmektir.</p><p>Sayın Emine Erdoğan’ın himayelerinde 2017 yılında Türkiye’de başlatılan Sıfır Atık yaklaşımı, tam da bu ihtiyaca cevap veren bütüncül bir dönüşüm modelidir. Sıfır atık, yalnızca bir atık yönetimi tekniği değil; iklim eylemini, kaynak verimliliğini ve ekonomik dayanıklılığı aynı çerçevede buluşturan stratejik bir sürdürülebilir kalkınma vizyonudur.</p><h2>ULUSAL BİR HAREKETTEN KÜRESEL BİR VİZYONA </h2><p>Sıfır Atık Hareketi, ilk etapta atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşüm oranlarının artırılması hedefiyle yola çıktı. Ancak uygulama sürecinde temel bir gerçek ortaya çıktı: Asıl dönüşüm, atık oluştuktan sonra değil, atık oluşmadan önce başlıyor.</p><p>Kamu kurumlarında sistemlerin kurulması, okulların sürece dahil edilmesi, belediyelerle geniş ölçekli iş birlikleri geliştirilmesi ve 2020 yılında hukuki altyapının güçlendirilmesiyle birlikte sıfır atık yaklaşımı, gönüllü bir çevre uygulamasından kurumsallaşmış bir kamu politikasına dönüştü. Bu dönüşüm, toplumun ve bireylerin sürece aktif katılımı ile idari kapasitenin eş zamanlı olarak güçlendirilmesi sayesinde mümkün oldu.</p><p>30 Mart’ın, 14 Aralık 2022 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Uluslararası Sıfır Atık Günü ilan edilmesi ise bu yaklaşımın küresel meşruiyetini daha da güçlendirdi. 105 ülkenin eş sunuculuğunda kabul edilen karar, sıfır atığı 193 ülkede karşılık bulan ortak bir küresel çağrıya dönüştürdü. Ardından kurulan&nbsp;Sıfır Atık Vakfı ise bu vizyona daha ölçülebilir, sürdürülebilir ve kurumsal bir zemin kazandırdı.</p><p>Bugün sıfır atık, Türkiye’nin çevre diplomasisindeki en güçlü yumuşak güç araçlarından biri haline gelmiştir.</p><h2>GERİ DÖNÜŞÜMÜN ÖTESİNDE BİR İKLİM STRATEJİSİ </h2><p>Sıfır atık çoğu zaman yalnızca geri dönüşümle eş anlamlı görülmektedir. Oysa geri dönüşüm, zincirin son ve daha az tercih edilen halkasıdır. Sıfır atığın temel amacı, atığın en baştan oluşmasını önlemektir. Ham madde kullanımını azaltmak, ürünlerin yaşam döngüsünü uzatmak, yeniden kullanım kültürünü yaygınlaştırmak, gıda israfını önlemek ve döngüsel ekonomi ilkelerini kurumsallaştırmak bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.</p><p>Bu yönüyle sıfır atık, doğrudan iklim politikasıyla ilişkilidir. Çünkü her atık; boşa harcanmış enerji, su ve doğal kaynak anlamına gelir. Atığı azalttığımızda, üretim süreçlerinde kullanılan enerji miktarını da azaltır ve buna bağlı olarak karbon emisyonlarını düşürürüz.</p><p>Özellikle gıda atıkları kritik bir başlık oluşturmaktadır. Organik atıkların uygun olmayan şekilde depolanması sonucu ortaya çıkan metan emisyonları, kısa vadede karbondioksite kıyasla çok daha güçlü bir ısınma etkisine sahiptir. Bu nedenle sıfır atık uygulamaları, metan azaltımı yoluyla hızlı ve yüksek etkili iklim kazanımları sağlayabilir. İklim tartışmalarında çoğu zaman büyük enerji yatırımları öne çıkarılır. Oysa atık oluşumunu azaltmak, en düşük maliyetli ve en hızlı sonuç veren iklim eylemi araçlarından biridir.</p><h2>KÜRESEL TİCARET VE REKABET ARTIK İKLİM EKSENİNDE ŞEKİLLENİYOR </h2><p>Küresel ekonomi yeni bir döneme giriyor. Artık yalnızca fiyat ve kalite rekabeti yeterli değil. Ürünlerin karbon ayak izi, geri dönüştürülebilirlik düzeyi, kaynak verimliliği performansı ve yaşam döngüsü analizleri, ticari değerin ayrılmaz parçaları haline gelmiş durumda.</p><p>Sınırda karbon düzenlemeleri ve yeşil finansman kriterleri, üretim süreçlerini doğrudan ekonomik değerle ilişkilendiriyor. Bu bağlamda sıfır atık yaklaşımı yalnızca çevresel bir tercih değil; stratejik bir zorunluluktur.</p><p>Kaynak verimliliği; ham madde ithalatına bağımlılığı azaltır, enerji ve su kaynakları üzerindeki baskıyı hafifletir, üretim maliyetlerini optimize eder ve ihracat pazarlarında rekabet avantajı sağlar.</p><p>Ekonomik dayanıklılık ile çevresel sürdürülebilirlik arasındaki ilişki artık teorik değil; son derece somuttur. Kaynaklarını verimli yöneten ülkeler, kriz dönemlerinde çok daha dirençli kalabilmektedir.</p><h2>SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA PERFORMANSIMIZI OLUMLU ETKİLEYECEK</h2><p>Bugün kamu kurumları, belediyeler, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum arasında kurulan çok paydaşlı yapı sayesinde çevresel dönüşüm toplumsal bir karşılık üretmeye başladı. Ancak önümüzdeki süreçte bu dönüşümün daha da derinleşmesi gerekiyor. </p><p>Özellikle sanayi, ulaştırma, enerji ve tarım gibi yüksek kaynak tüketimine sahip sektörlerde atık oluşumunu kaynağında önleyen yeni modeller geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Döngüsel ekonomi yaklaşımının üretim süreçlerine daha güçlü biçimde entegre edilmesi, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma performansını doğrudan etkileyecektir.</p><h2>COP31 ANTALYA: İKLİM DİPLOMASİSİNDE KRİTİK EŞİK</h2><p>Türkiye’nin, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31, küresel iklim diplomasisi açısından kritik bir eşik olacaktır. Biz bu zirveyi yalnızca yeni hedeflerin konuşulduğu bir platform olarak görmüyoruz. COP31’i, uygulamanın hız kazandığı bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.</p><p>Antalya’ya giden yoldaki en önemli kilometre taşlarından biri ise 5-7 Haziran 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek Sıfır Atık Forumu olacaktır. “İklim Eylemi Olarak Sıfır Atık” temasıyla gerçekleştirilecek forumun, 180’den fazla ülkeden binlerce temsilciyi, 120’nin üzerinde bakanı ve 200’den fazla belediye başkanını İstanbul’da buluşturması hedeflenmektedir.</p><p>Forum, klasik bir konferans olmanın ötesinde tasarlanmıştır. Amaç; ülkeler, şehirler ve sektörler arasında uygulama odaklı iş birliklerini hızlandırmak ve sıfır atığı küresel iklim eyleminin temel yapı taşlarından biri haline getirmektir.</p><h2>TAAHHÜTLERDEN UYGULAMAYA GEÇİŞ </h2><p>İklim zirvelerine yönelik en büyük eleştirilerden biri, güçlü taahhütlerin sahada yeterince hızlı karşılık bulmamasıdır. Bizim hedefimiz, tam da bu boşluğu kapatmaktır.</p><p>Forum kapsamında; şehir ölçekli iklim eylemi taahhütleri geliştirilecek, uygulama odaklı ortaklık mekanizmaları kurulacak, yeşil finansman araçları güçlendirilecek, teknoloji ve inovasyon kapasitesi artırılacak ve döngüsel ekonomi modelleri yaygınlaştırılacaktır.</p><p>Yüksek Düzeyli Sanayi Bakanları, Yüksek Düzeyli Enerji Bakanları ve Yüksek Düzeyli Tarım Bakanları oturumlarında, sıfır atık yaklaşımının sektörel politikalara entegrasyonu ele alınacaktır. Gıda atıkları ve metan azaltımı, sürdürülebilir tedarik zincirleri ve şehir ölçekli dönüşüm modelleri forumun temel gündem başlıkları arasında yer alacaktır.</p><p>Amacımız, söylemi somut bir uygulama mimarisine dönüştürmektir.</p><h2>İSTANBUL’DA ÇOK PAYDAŞLI BİR DÖNÜŞÜM </h2><p>İklim eylemi yalnızca devletlerin sorumluluğunda değildir. Şehirler, özel sektör, yatırımcılar, akademi, girişimler, sivil toplum ve gençler bu sürecin asli aktörleridir. Sıfır Atık Forumu kapsamında; belediyeler arasında bilgi paylaşım ağları kurulacak, veri temelli akademik uygulama rehberleri geliştirilecek, özel sektör yatırımları ölçeklendirilecek, iklim krizinden en fazla etkilenen toplulukların sesi doğrudan duyulacaktır.</p><p>Adil geçiş ilkesi, bu yaklaşımın merkezinde yer almaktadır. Dönüşümün yükü kırılgan kesimlerin omuzlarına bırakılmamalıdır. Aksine, bu kesimler dönüşümün aktif öznesi haline getirilmelidir.</p><p>5–7 Haziran tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştireceğimiz büyük buluşmanın yalnızca kısa süreli bir forum etkisi oluşturmasını değil, uzun vadeli diplomatik, kurumsal ve stratejik sonuçlar üretmesini hedefliyoruz. Çünkü bugün dünya artık çevre politikalarını yalnızca teknik bir alan olarak değerlendirmiyor. </p><p>İklim değişikliği, enerji güvenliği, gıda arzı, şehirleşme, üretim modelleri ve ekonomik rekabet gibi başlıkların tamamı birbirine doğrudan bağlı hale gelmiş durumda. Bu nedenle sıfır atık yaklaşımı da yalnızca geri dönüşüm merkezli bir çevre politikası değil; ekonomik dayanıklılığı, kaynak verimliliğini ve sürdürülebilir kalkınmayı aynı çerçevede buluşturan kapsamlı bir dönüşüm modeli olarak öne çıkıyor.</p><h2>GENÇLERİN ÜSTLENECEĞİ KRİTİK ROL</h2><p>Özellikle gençlerin bu süreçte üstleneceği rol son derece kritik olacaktır. Gençlerin yalnızca iklim krizinin sonuçlarını yaşayacak nesiller olarak değil, dönüşümün aktif aktörleri olarak görülmesi gerekiyor. </p><p>İstanbul’da düzenleyeceğimiz forum kapsamında gençlik oturumlarına bu nedenle özel önem veriyoruz. Genç girişimcilerin, araştırmacıların ve yenilikçi çözüm üreticilerinin uluslararası platformlarla doğrudan temas kurmasını sağlamayı hedefliyoruz.</p><h2>NEDEN ŞİMDİ?</h2><p>Çünkü artık bekleyecek zamanımız yok. Daha az atık; daha az ham madde, daha az enerji tüketimi ve daha az emisyon anlamına gelir. Aynı zamanda daha güçlü bir ekonomi ve daha dirençli bir toplum demektir.</p><p>Türkiye, sıfır atığı küresel iklim eyleminin en uygulanabilir, ölçülebilir ve ölçeklenebilir başlıklarından biri olarak konumlandırmaktadır. Antalya’ya giden yol yalnızca diplomatik bir takvim değil; sahada gerçek karşılığı olan çözümler üretme iradesidir.</p><p>Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey, daha yüksek sesle dile getirilen hedefler değil; güven veren somut uygulamalardır. Sıfır atık yaklaşımı bize temel bir gerçeği hatırlatıyor: İsraf önlenebilir. Kaynak verimliliği mümkündür. Dönüşüm gerçekleştirilebilir.</p><p>Ve bu dönüşüm, ortak akıl ve kolektif sorumluluk bilinciyle inşa edildiğinde küresel bir harekete dönüşecektir. İstanbul’da başlayan bu süreç, Antalya’da küresel bir dönüm noktası oluşturacaktır. Biz de sıfır atığı, insanlık için sürdürülebilir bir gelecek vizyonu olarak savunmaya devam edeceğiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/1/7bc43d41-turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bağımlılıklar neden artıyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889" rel="standout" />
      <description>Toplumlar hızlı değişim dönemlerinde, eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde, birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Özer - Eski Millî Eğitim Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Son yirmi yılda ülkemizde gençlere yönelik çok büyük yatırımlar yapıldı. Eğitim altyapısı genişledi, üniversite sayıları arttı, spor tesisleri yaygınlaştı, teknolojiye erişim olağanüstü ölçüde büyüdü, sosyal destek mekanizmaları güçlendi. Ancak burada farklı bir dinamiğin devreye girdiği ve yeniçağın risklerinin, klasik sosyal politika araçlarından daha hızlı hareket etmeye başladığı ortaya çıktı. Madde bağımlılığı artmaya ve özellikle sanal bahis yaygınlaşmaya başladı. Ülkemizde gençler arasında obezite oranları artıyor. Benzer şekilde sigara tüketiminde ülkemiz dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alıyor. Diğer taraftan dijital bağımlılıklar da yaygınlaşıyor. Neler oluyor? Son dönemde gençlerle ilgili son derece önemli yatırımlar yapılmasına rağmen neden bu olumsuz göstergeler giderek artmaya başladı?</p><h2>ARA DENGE MEKANİZMALARI ZAYIFLADI</h2><p>Asıl mesele, ülkemizde ekonomik, kültürel, ailevi, şehirleşme kaynaklı ve kurumsal büyük dönüşümlerin aynı anda yaşanmasıyla toplumsal ilişkileri düzenleyen denge noktalarının zayıflamasıyla ilişkili durmaktadır. Ülkemizin her alanda yaşadığı dönüşüm çok hızlı gerçekleşti ve kısa bir döneme sıkıştı. Son yirmi yılda ekonomik yapı, şehirleşme, eğitim sistemi, aile ilişkileri, tüketim kültürü ve iletişim biçimleri aynı anda değişti ve dönüştü. Böyle hızlı geçiş dönemlerinde toplumların ara denge mekanizmaları zayıflamakta, geleneksel yapı çözülürken yenisi henüz tam kurulamadığı için yeni denge noktaları oluşmadan yaşamlar daha savunmasız hale gelmektedir. Bu nedenle insanlar bazen iki dünya arasında kalmaktadır: bir tarafta geleneksel beklentiler, diğer tarafta hiper-modern tüketim ve performans kültürü. Toplumlar hızlı değişim dönemlerinde eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir.</p><h2>AİLE PARÇALANDI MAHALLE YOK OLDU</h2><p>Burada ara denge mekanizmalarını biraz açmamız gerekiyor. Bahsettiğimiz ara denge mekanizmaları insan ile çevresi arasına girerek insan davranışını düzenleyen, yönlendiren ve sınırlayan toplumsal yapılar ve kültürel alışkanlıklara karşılık gelmektedir. Bunlar çoğu zaman görünmez şekilde çalışmakta ve hayatın ritmini düzenlemektedir. Mesela geçmişte mahalle kültürü böyle bir mekanizmaydı. İnsan yalnız yaşamıyordu, sürekli ilişki içinde olduğu için davranışları belli sınırlar içinde şekilleniyordu. Kahvehane, cami çevresi, esnaf ilişkileri, akrabalık ağı, komşuluk, hatta aynı sokakta büyüme deneyimi bireyin psikolojik ve sosyal dünyasını dengeliyordu. İnsan sadece ailesine değil, daha geniş bir topluluğa ait hissediyordu. Bu aidiyet aynı zamanda bir denge ve denetim mekanizmasıydı. Benzer şekilde aile yapısı da bir ara denge mekanizmasıydı. Sadece ekonomik destek sağlayan bir kurum değil, karakteri oluşturan ve davranış ritmini düzenleyen bir yapıydı. Birlikte yemek yeme saatleri, ev içi sohbet, kuşaklar arası temas, yaşlıların otoritesi, gündelik hayatın ortak ritimleri insan davranışını belirli bir çerçevede tutuyordu.</p><p>Modern toplumlarda bu denge noktaları ciddi yaralar aldı. Mahalleler yok oldu ve klasik komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran ve bir arada ancak birbirinden habersiz yığınların yaşadığı bölgeler yaygınlaştı. Aileler parçalandı ve klasik fonksiyonlarını yerine getiremez hale geldi. Artık çocukların ve gençlerin önemli kısmı uzun saatler boyunca yalnız ekranlarla temas ediyor. Anne-babaların önemli bölümü de yoğun ekonomik hayat içinde çocuklarının zihinsel-dijital dünyasını takip etmekte zorlanıyor. Okulun kendisi de eskiden daha güçlü bir toplumsal merkezdi. Sadece akademik bilgi veren değil, karakter oluşturan bir kurum olarak işlev görüyordu. Öğretmen merkezli eğitimden öğrenci merkezli eğitime geçildi. Öğretmen figürü sadece ders anlatan kişi değil, aynı zamanda davranış modeli ve otoriteydi.</p><h2>DİJİTAL KUŞATMA</h2><p>Bugün gençlerin yaşadığı temel sorunlardan birisi yapısal dikkat kuşatmasıdır. Küresel dijital platformlar artık sadece eğlence üretmiyor, insan davranışını optimize etmeye çalışan devasa psikolojik sistemler hâline geldiler. Sosyal medya uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kısa video platformları, sanal bahis sistemleri ve hatta bazı alışveriş uygulamaları insan beyninin ödül mekanizmasını sürekli uyaran bir mimariyle çalışıyor. Bu sistemler özellikle gençlerin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak için tasarlanıyor. Dolayısıyla burada bireysel irade ile teknoloji arasında eşit bir mücadele yok. Bir tarafta sınırlı bilişsel kapasiteye sahip birey, diğer tarafta milyarlarca dolarlık davranış mühendisliği bulunuyor. Ancak burada bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek de doğru değildir. Çünkü dijitalleşmenin yoğun olduğu her toplum aynı ölçüde kırılganlık üretmiyor. Asıl mesele, toplumların hızlı dönüşüm dönemlerinde insan davranışını düzenleyen kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarını ne ölçüde koruyabildiği ile ilişkilidir.</p><p>Obezite artışı da sadece çok yemek yeme meselesi değildir. Modern şehir hayatı hareketi azaltırken ekran sürelerini artırıyor. Uyku düzeni bozuluyor. Hızlı tüketim kültürü yaygınlaşıyor. Dijitalleşme sadece zihni değil bedeni de dönüştürüyor. İnsanlar artık daha az hareket ediyor, daha fazla ekrana maruz kalıyor ve daha düzensiz yaşam ritimleri içinde yaşıyor. Bu durum biyolojik ritimlerle toplumsal ritim arasındaki uyumu da bozuyor.</p><h2>YETERSİZLİK HİSSİ BAĞIMLILIĞA GEÇİŞİ KOLAYLAŞTIRIYOR</h2><p>Sanal bahis ve madde bağımlılığı gibi alanlarda da benzer bir mekanizma var. Bunların önemli kısmı sadece ekonomik kazanç ya da haz arayışıyla açıklanamaz. Burada giderek büyüyen bir anlam boşluğu, belirsizlik duygusu ve gelecek kaygısı da bulunuyor. Modern toplumlarda insanlar sadece yoksulluk nedeniyle bağımlılıklara yönelmiyor; aidiyet kaybı, yalnızlık, parçalanmış toplumsal ilişkiler ve sürekli performans baskısı da bağımlılık eğilimlerini artırıyor. Özellikle gençler sürekli karşılaştırma kültürü içinde yaşıyorlar. Sosyal medya, bireyin kendi hayatını sürekli başkalarının vitriniyle kıyasladığı dev bir psikolojik arena oluşturuyor. Bu durum kronik yetersizlik hissini büyüterek bağımlılıklara geçişi kolaylaştırabiliyor. Elbette, bütün sorumluluğu dijitalleşmeye yüklemek adil olmayacaktır. Tek neden olmasa da dijitalleşme çok önemli bir etken olarak çoğu zaman mevcut kırılganlıkları hızlandıran ve görünür hâle getiren bir çarpan etkisi oluşturmaktadır.</p><h2>SOSYAL FİLTRELER ZAYIFLADI</h2><p>Kısacası, mahalle, aile, okul ve diğer kamusal alanların değerlerle ilgili denge noktaları vardı ve bunlar bir bütün olarak toplumun değerlerini koruyan bir tür bağışıklık sistemi oluşturuyordu. Bu açıdan aile, mahalle, okul, arkadaş çevresi, kültürel normlar, ortak ritimler, spor, sanat, dinî ve ahlaki pratikler, hatta gündelik hayat alışkanlıkları toplumun bağışıklık sisteminin parçaları olarak işlev görmektedir. Modern dijital-ekonomik sistem ise toplumlardaki bu bağışıklık sistemlerini hedef aldı ve bireyi korunaksız bir hale sokarak pasif bir tüketiciye dönüştürdü. Eskiden insanın arzularını düzenleyen çok katmanlı sosyal filtreler vardı; bugün bu filtrelerin önemli kısmı zayıfla(tıl)dı. Eskiden insan ile piyasa arasına aile, mahalle, gelenek, cemaat, öğretmen, yerel kültür gibi katmanlar giriyordu. Şimdi bu katmanların önemli kısmı inceldiği için birey korumasız kaldı. Böylece birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar doğrudan tüketim kültürü, dikkat ekonomisi ve algoritmik yönlendirme sistemlerine maruz kalırken aynı zamanda dayanıklılığını artıran mekanizmalardan da yoksun bırakıldı. Bu nedenle, insan ile piyasa arasındaki toplumsal tamponların zayıflaması, bağımlılıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla obezite, bahis, sigara, dijital bağımlılık veya dikkat dağınıklığı gibi sorunları sadece bireysel ahlak zayıflığı ya da sadece ekonomik mesele olarak görmek eksik kalır. Bunlar aynı zamanda toplumun davranış düzenleme kapasitesinin dönüşmesiyle veya toplumun bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili problemlerdir. Çok kısa sürede her alanda yaşanan büyük dönüşümle aynı zamanda değerlerimizi koruyan bu bağışıklık sisteminin hırpalamasını fark edemedik. Ancak, geldiğimiz noktada ciddi bir bağımlılık sorunu ortaya çıktı.</p><h2>TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ ONARMALIYIZ</h2><p>Özetle ülkemiz son dönemde her alanda çok hızlı bir dönüşüm ve ölçek büyütme süreci yaşadı. Fakat bu büyümenin yanında psikolojik, kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarının yeniden üretilmesi aynı ölçüde güçlü bir şekilde gerçekleşemedi. Yeni duruma dair dinamik bir etkenlikten ziyade edilgenlik daha baskın oldu. Bir başka deyişle, toplum, bu yeni dönüşüm karşısında çoğu zaman yön veren değil, dönüşümün hızına uyum sağlamaya çalışan edilgen bir pozisyonda kaldı. Bu süreç kendi akışkanlığı önündeki eski denge noktalarını kolay bir şekilde yok ederek insanın dayanıklılığını (bağışıklık sistemini) zayıflattı. Dolayısıyla, dijitalleşme bu geçiş dönemindeki kırılganlıkları kolay bir şekilde derinleştirdi. Aslında, bugün yüzleştiğimiz sorunların çoğu buradan kaynaklanıyor. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde toplumsal bağışıklık sistemine yeniden odaklanmamız ve bu bağlamda kapsamlı bir seferberlik yapmamız gerekiyor. Çünkü bugün yaşadığımız kriz yalnızca bireysel ahlak krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireye daha fazla kural öğretmekle sağlanamayacaktır. Asıl ihtiyaç, değerleri koruyan bağışıklık sisteminin hasar tespitini samimiyetle yapmak, hızla onarmak ve gerekirse yeni koşullara karşı yeni denge noktaları oluşturarak bağışıklık sistemini tahkim etmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/29/eda72c14-bagimliliklar-neden-artiyor.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 29 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Epistemik tahakkümden çok-merkezli şafağa: Zihnin, dilin, eylemin ve kültürün tahlisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651" rel="standout" />
      <description>Dilin yoksullaştığı yerde zihin körelir, zihnin köleleştirildiği yerde eylem meflûç olur; bunun sonucunda kültürel bir çoraklaşma, taklitçilik ve çaresizlik ortaya çıkar. Bu nedenle dilin, zihnin, eylemin ve kültürün sömürgeci kodlardan birlikte arındırılması, insan tabiatında ve toplum ekseninde açılan derin yaraların onarılması anlamına gelir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Muhammet Enes Kala/Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Sömürge yönetimlerinin siyasî olarak sona erdiği iddia edilse de, “kolonyalite” günümüz dünyasında çok katmanlı bir tahakküm biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. İstanbul’da Enstitü Sosyal’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen World Decolonization Forum, modern bilgi sistemlerinin hegemonik yapısını ve tek merkezli anlatıları sorgulayan önemli bir entelektüel eşik olarak görülebilir. İlan edilen “İstanbul Perspektifi: Dekolonyal Konsensüse Çağrı” belgesi, sömürgeciliğin yalnızca coğrafî bir işgâl değil, felsefeden hukuka, eğitimden ekonomiye kadar uzanan kapsamlı bir tahakküm sistemi olarak düşünülmesini teklif eder. </p><p>Bugünün krizleri incelendiğinde, sömürgeci düzenin kültürel tek tipleşme; zihnî, ekonomik ve teknolojik bağımlılık üretme biçiminde yeniden örgütlendiği açıkça görülebilir. İnsanlığın ortak mirasını tek bir merkezin tekeline bırakan bu yapı karşısında sömürgesizleştirme yahut tahlîs, siyasî, varoluşsal ve epistemik bir arınma mücadelesi hâline gelir. İstanbul’dan yükselen çağrı, çok merkezli, adil ve çoğulcu bir bilgi nizamının inşasını, insanlığın ortak hikmetini yeniden ayağa kaldıracak tarihî ve felsefî bir vazife olarak önümüze koyar.</p><h2>SÖMÜRGECİ AKLIN HEDEFİNDEKİ DÖRT TEMEL UNSUR </h2><p>Beşeri, insan kılan ve onun yeryüzündeki varoluşsal konumunu belirleyen dört temel unsurdan söz edebiliriz: dil, zihin, eylem ve kültür. Bu alanlar birbirini besleyen bütüncül bir yapının parçalarıdır. Sömürgeci akıl, tahakkümünü kalıcı kılmak için bu bağları hedef alır; insanı kendi diline, düşüncesine, kültürüne ve nihayet öz benliğine yabancılaştırır. Dilin yoksullaştığı yerde zihin körelir, zihnin köleleştirildiği yerde eylem meflûç olur; bunun sonucunda kültürel bir çoraklaşma, taklitçilik ve çaresizlik ortaya çıkar. Bu nedenle dilin, zihnin, eylemin ve kültürün sömürgeci kodlardan birlikte arındırılması, insan tabiatında ve toplum ekseninde açılan derin yaraların onarılması anlamına gelir. Bu yüzden sömürgesizleştirme/tahlîs, yalnızca siyasî değil, bununla birlikte ontolojik ve epistemolojik bir uyanış ve yeniden diriliş meselesidir.</p><h2>ZİHİN TESLİM OLMADIKÇA SÖMÜRGESİZLEŞTİRME MÜMKÜNDÜR</h2><p>Sömürgeciliğin en derin ve yıkıcı operasyon alanlarından biri, kuşkusuz zihnin düşünme biçimlerini ve kavram dünyasını “Batı merkezci” bir çerçeveye hapsetmesidir. Bu tasavvur, insanları hiyerarşik kategorilere ayırarak zihnî sömürüyü felsefî bir meşruiyet zeminiyle tahkîm etmeye çalışır. Batı dışındaki toplumlar, akademik bağımlılık ilişkileri ve ölçülebilirlik kıstasları üzerinden sürekli “çevrede” tutulur; onların bilgi birikimi çoğu zaman yalnızca kullanılabilir bir ham madde gibi değerlendirilir. Böylece düşünme eylemi, hakikati arama ve özgünlük inşâsı çabasından çıkarılıp araçsallaştırılarak piyasa uyumu ve ekonomik üretkenlik aracına indirgenir. Zihin, sömürgeci düzenin nüfuz ettiği en kritik alandır. Kendi gerçeğine sömürgecinin gözlüğüyle bakan bir zihin, yalnızca krizleri çözmekte başarısız olmaz, bununla beraber sömürgeci hiyerarşiyi gönüllü biçimde yeniden üretir ve zamanla kendi medeniyetinin bilgi kaynaklarına yabancılaşır. Öz-epistemik şiddetin en ağır biçimi, toplumların kendi entelektüel geleneklerini “ilkel” ya da “yetersiz” görerek bütünüyle reddetmeye yönelmesidir. Bu nedenle bilginin sömürgeci kodları sorgulanmadan yürütülen her entelektüel çaba, zihnî bağımlılığı derinleştirmekten başka bir sonuç doğuramaz.</p><p>Düşünmeyi sadece bilişsel bir faaliyet değil, insanın kendini ve âlemleri anlamlandırma biçimi olarak gören köklü bir zihnî uyanışa ihtiyaç vardır. Zihnin sömürgesizleştirilmesi, öncelikle “Batı merkezci” epistemolojinin evrensellik iddiasını sorgulayarak onun da belirli bir tarihî ve kültürel bağlamın ürünü olduğunu ortaya koymakla başlayabilir. Zihnin özgürleşmesiyse, yerel kültürün, tarihî hafızanın ve toplumsal bağlamın yeniden güncellenip güçlenerek bilgi üretiminin kurucu unsurları hâline gelmesiyle mümkündür. Ancak bu şekilde zihin, kendi sorunlarını tanıma, kavram dünyasını yeniden inşa etme ve kendi medeniyetinin bilgeliğinden beslenme imkânı bulabilir. Nitekim Forum’un açılış konuşmalarında vurgulandığı gibi, zihin teslim olmadıkça tahlîs hareketi (sömürgesizleştirme) her zaman mümkündür. Kendini sömürgecinin gözünden değil, kendi hakikatinin öznesi olarak gören özgüvenli bir zihin, epistemik çoğulculuğun da hakkaniyetli taşıyıcısı olabilir. Şunu ifade etmeliyiz; sömürge karşıtı düşüncenin en kalıcı ve uzun soluklu yürüyüşü, büyük ölçüde felsefe, edebiyat ve fikir dünyası üzerinden şekillendirilebilir.</p><h2>DÜŞÜNMENİN EVİ İŞGAL ALTINDA</h2><p>Dil, insanın zihnî tasavvurlarını ve tahayyüllerini dış dünyaya aktaran bir araç olmanın ötesinde, varolanların ve düşünmenin evidir. Sömürgecilik tahakküm kurduğu toplumların dillerini baskılayarak onların semantik dünyalarını kurutmaya ve kavram dünyalarını çoraklaştırmaya çalışır. Bir halkın dili sakatlandığında yalnızca iletişim imkânı değil, dünyayı anlamlandırma, tahayyül ve tasavvur etme, ahlâk sistemi teklif etme ve adalet arama kabiliyeti de zayıflar. Sömürgeci dil politikaları, insanın kendi ana dilini değersiz ve yetersiz görmesini sistematik biçimde teşvik eder. Egemen dilin kavramlarıyla düşünmeye zorlanan birey, farkında olmadan o dilin taşıdığı hiyerarşik ve sömürgeci önyargıları içselleştirir. Tarihin tahrifi ve semantiğin bozulması, dil üzerinden yürütülen epistemik şiddetin kalıcı biçimlerini doğurur. Kendi kelimelerini kaybeden toplumlar, hikmeti, adaleti ve hürriyeti bile sömürgecinin kavramlarıyla aramak gibi derin bir çelişkiye sürüklenir. Bu nedenle dil alanındaki sömürge izleri temizlenmeden zihnî bağımsızlığın tam anlamıyla kurulması mümkün değildir. Diline, kelimelerine ve kavram dünyasına güvenini kaybeden toplumları bekleyen en büyük tehlike, zihnî teslimiyet ve bağımlılıktır.</p><h2>FORUM TERTİPÇİLERİNE BİR TAVSİYE</h2><p>Dili sömürgesizleştirme hamlesi, sömürgeci terminolojinin ve kavram dayatmalarının boyunduruğundan kurtulmayla, yerel anlam dünyasının yeniden inşâsıyla mümkündür. Bu süreç, unutturulan kelimelerin, tahrif edilen kavramların ve bastırılan anlam haritalarının entelektüel titizlikle yeniden keşf ve ihyâ edilmesini gerektirir. Kendi dilinin imkânlarıyla felsefe, bilim ve sanat yapabileceğine inanan bir toplum, dil sömürgeciliğine karşı esaslı bir farkındalığa sahip olabilir. Eğitim müfredatlarında ve akademik çalışmalarda sömürgeci dil kalıplarının yapı-bozuma tabi tutulması, genç nesillerin zihin berraklığı için hayatî ehemmiyettedir. Dilin özgürleşmesi, medeniyetimizin kurucu kavramlarının günümüzün krizlerine cevap verecek şekilde yeniden inşa edilmesi çabasını dillendirir.  Sömürgecinin gözünden ve dilinden konuşmayı bıraktığımızda, kendi dertlerimizi kendi kelimelerimizle anlatmanın iyileştirici ve dönüştürücü gücünü derinden hissedebiliriz. Hakikati kendi dilimizin pencerelerinden seyretmek, sömürgeci dil hiyerarşisini temelinden sarsacak yegâne felsefî hamle olabilir. Bu itibarla geleneksel hale geleceği anlaşılan World Decolonization Forum’un tertip edicilerine bir tavsiyede bulunabiliriz. Teknolojinin ve dijitalleşmenin gelişimi kuşkusuz bilginin demokratikleşmesi için güzel imkânlar doğurmaktadır. Bu imkânlara diller arasındaki irtibat da dâhildir. Forum, İngilizce ağırlıklı içeriğe sonraki yıllarda mahkûm edilmeyebilir. Herkesin kendi dilinde konuştuğu ve kendi dilinde içerikleri takip ettiği bir Forum, gayesine daha fazla hizmet edebilir. Artık teknoloji, hızlı ve güvenilir ardıl çeviri meselesini çözebilecek güçtedir.</p><h2>EYLEM YETİSİ SÖMÜRGELEŞTİĞİNDE ZULME KARŞI DURMA İMKÂNI KALMAZ</h2><p>Hayvanların edimleri, insanın ise hem edimleri hem de eylemleri vardır. Eylem, irade ve şuurla giydirilmiş beşerî edimdir. Hannah Arendt, eylemi insanın kültür, sanat ve hayat alanında dünyaya kendi izini bırakma kudreti olarak görür. İnsan, zihni ve diliyle şekillenen iç dünyasını, dış dünyada ancak eylem aracılığıyla görünür kılar. Ne var ki sömürgecilik, toplumların dilini sakatlayıp zihnini felce uğratarak onları aktif ve özgün özneler olmaktan çıkarırken, kolay yönlendirilebilir pasif yapılara dönüştürmeyi hedefler. Bunun sonucunda ferdî ve toplumsal düzeyde taklitçilik, kurumsal bağımlılık ve Batı merkezli normlara koşulsuz itaat ortaya çıkar. Böylece sömürgecilik, yalnızca bireylerin değil, toplumların da kendilerine özgü kültürel izlerini dünyaya bırakmalarının önünde büyük bir engel teşkil ederek, dünyayı zenginlikten mahrum bırakır.</p><p>Kendi eyleminin meşruiyetini ve değerini sürekli dışarıda arayan bir toplum, özgün politikalar ve toplumsal dönüşümler üretme yeteneğini kaybeder. Sömürgeci yapı, kurumlar, yasalar ve idarî mekanizmalar eliyle bireylerin ve toplumların eylem alanlarını kendi çıkarları doğrultusunda sürekli ve itinayla sınırlar. Eylemin felç edilmesi, sömürge altındaki insanların adaletsizliğe karşı direnme azmini kırarak onları mevcut statükoya razı kılar. Gazze sonrası dünyada yaşananlar, küresel siyasî eylemsizliğin ve kurumsal çürümenin sömürgeci kodlarla nasıl doğrudan bağlantılı olduğunu açık şekilde gösterir. İnsanın eylemlilik yetisi sömürgeleştiğinde, adalet arayışı da yalnızca spekülatif bir temenniye dönüşür ve zulme karşı somut pratikler geliştirme imkânları ortadan kalkar.</p><h2>GAZZE’DE YAŞANAN KIRILMA, TARİHİ BİR ÇAĞRIDIR</h2><p>Eylem alanının sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci sistemin dayattığı pasiflik ve çaresizlik anlayışını reddederek ahlâkî, hukukî ve siyasî sorumlulukla harekete geçmeyi gerektirir. Bu süreç, taklitçi modeller yerine toplumların kendi tarihî tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından doğan özgün eylem biçimleri geliştirmesiyle başlar. Toplumda bilginin somut eyleme dönüşmesini sağlayacak sömürgesizleştirilmiş pratiklerin güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.</p><p>Forum’da vurgulandığı üzere Gazze’de yaşanan kırılma, mazlum halkların yeniden eylemlilik şuurunu kuşanarak sömürgeci düzenin meşruiyetini sorgulaması açısından tarihî bir çağrı niteliği taşımaktadır. Bu nedenle eylem, zihinde doğan ve dilde olgunlaşan bağımsızlık fikrini toplumsal gerçekliğe dönüştüren temel dönüştürücü güç olarak görülmelidir. Ayrıca sonraki forumlarda, sömürge karşıtı sosyal pratiklerin daha görünür hâle getirilmesi ve desteklenmesi yönünde ortak çabalar geliştirilebilir.</p><h2>EN SİNSİ TAHAKKÜM BİÇİMİ</h2><p>Kültür; zihin, dil ve eylemin tarih içinde harmanlanarak bir toplumun hayat tarzını ve dünyayı anlamlandırma biçimini oluşturduğu en geniş insanî zemindir. Sömürgecilik, yerel kültürlerin zenginliğini aşındırarak onların yerine tek tip, Batı merkezli ve tüketim odaklı küresel bir kültürü yerleştirmeye çalışır. Bu hegemonik kuşatma, toplumları kendi tarihî miraslarına, estetik anlayışlarına, ontik ve epistemik duruşlarına, ahlâkî değerlerine yabancılaştırmakta; dijitalleşme ve kitle iletişim araçları üzerinden yürütülen kültürel tek tipleşme daha da güçlenmektedir. Kendi kültürünü medeniyet hiyerarşisinin alt basamaklarında gören nesiller, sömürgeci yaşam tarzını gönüllü biçimde taklit ederler. Rudyard Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” şiirinde ifadesini bulan kibirli sömürgeci anlayış, Batı dışı toplumları eksik ve geri görerek bu tahakkümü meşrulaştırmaya çalışır. Küreselleşme kisvesi altında sunulan modern kültürel kalıplar, insanı kendi köklerinden koparıp onu yabancılaştırır ve yalnızca tüketen ekonomik bir varlığa dönüştürür. Bu nedenle kültürün sömürgeleştirilmesi, bir toplumun kendi ayakları üzerinde geleceğe yürümesini engelleyen en derin ve sinsi tahakküm biçimlerinden biri olarak görülmelidir.</p><h2>ÇAĞIN MEYDAN OKUMALARINA KARŞI DİRENÇLİ BİR KÜLTÜREL BİLİNÇ GELİŞTİRMELİYİZ</h2><p>Kültürün sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci tek tipleşmeye karşı –kendimiz için söylersek- medeniyetimizin köklü estetik, ahlâkî ve insanî değerlerini yeniden canlandırmayı; çağın meydan okumaları karşısında güçlü ve dirençli bir kültürel bilinç geliştirmeyi ifade eder. Bu süreç, yerel kültürel mirası yalnızca nostaljik bir unsur olarak korumayı değil, onu bugünün meydan okumalarına direnç gösterecek, krizlerine yön verecek canlı ve dinamik bir şahsiyet inşası aracına dönüştürmeyi gerektirir. Kültürel sömürgesizleştirme hamlesi, kör bir Batı karşıtlığına saplanmadan, insanlığın ortak bilgeliğine açık, adalet temelli ve çok sesli bir kültürel ekosistem kurma çağrısıdır. Kendi kültürünün özgün ve kuşatıcı perspektifini yeniden keşfeden toplumlar, küresel tek-tipleştirici kültürel emperyalizme karşı daha güçlü bir direnç geliştirebilir. Böyle bir kültürel bağışıklık, farklı medeniyetlerin ve bilgi geleneklerinin birbirini dışlamadan ortak bir insanlık ufkuna katkı sunduğu çok merkezli bir dünyanın kapısını aralayabilir.</p><p>Sömürgesizleştirme mücadelesi, zihin, dil, eylem ve kültür alanlarını eş zamanlı biçimde sömürgeci tortulardan arındırmayı ahlâkî bir sorumluluk olarak görmelidir. World Decolonization Forum kapsamında ortaya konulan “İstanbul Perspektifi” de tam olarak bu anlayıştan hareketle, tek merkezli adaletsiz dünya düzenine karşı toplumların birbirinin bilgeliğinden beslenebildiği çok merkezli, adalet temelli ve çoğulcu bir dünya çağrısında bulunmaktadır. Bu çağrı üzerinde fikrî mesai harcamaya değer…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/28/d3baf18c-epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbrahimî teslimiyet kurban ile isar ve huzur</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463" rel="standout" />
      <description>İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahsen Öztaş/ Sanat Tarihçisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Kurban; bir Peygamber duası… İlahî bir emir ve İbrahimî bir sadakat ve teslimiyet… Peş peşe üç gece görülen rüya… Uzun yıllar evlat hasretiyle yanan yüreğini dualarla serinleten Hz. İbrahim ve yıllar sonra gelen ilahî emir ile baba oğul için kapıyı tıklatan ayrılık vakti. Halîlullah, Mina Dağı’nda çok sevdiği oğlunu Rabbine kurban etmeye hazırdı ve bu aslında kendini Rabbine kurban edişin en zorlu imtihanıydı. Peygamber evladı Hz. İsmail de aynı teslimiyetle Rabbine tereddütsüz can feda edişin en soylu anlatısıydı.</p><h2>PEYGAMBER DESTANI</h2><p>Allah (cc) bu ağır imtihan karşısında şeytan taşlayan ve kalpleri sükunetle Rabbine teslim olan Hz. İbrahim’e çok sevdiği oğlunun canını bağışlarken Hz. İsmail’e de bir hayat rızkı bahşetmişti. Saffat Suresi’nde buyrulduğu gibi Yaradan, tüm vazgeçişlerin, feda edişlerin ve Allah’ın takdirine razı gelişlerin mükafatını elbet verecekti. Ve âyet nazil oldu: </p><p>“Ey İbrâhim!” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz.” (Sâffât, 104-110)</p><p>Belki İsmailce kurban oluş, candan kıymetli olan Rabbine canını tereddüt etmeden verebilmenin şehadet tınısıydı. Ama bir yandan da İbrahimî teslimiyet bunun da ötesinde bir anlam taşıyordu. Hz. İbrahim’in, en kıymetlisini bile Allah’ın emriyle feda edebilmesi, Rabbine kurban olmanın ötesinde, kıymetli olan her şeyi Rabbine kurban edebilmenin Peygamber destanıydı… </p><p>Bir yanıyla bu, insana ve insanlığa; isar ile gelen huzurun da cevher kıymetini anlatmıyor mu?</p><h2>PAYLAŞABİLMENİN CÖMERTLİK MERTEBESİ</h2><p>İsar, bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme, ikram etme anlamlarına geliyor. Kelime açılımı böyle… Fakat kavram manası çok daha katmanlı ve zengin. Hem felsefî boyutları hem de ahlakî vurgusuyla isar deyince akla kurban ediş geliyor. En kıymetli olanlardan, bazen en az ve bazen de en muhtaç olunandan Allah’ın rızası için vazgeçiş… Bir yanıyla isar, paylaşabilmenin cömertlik mertebesini de anlatıyor. Bu, elinde olanın fazlasını verebilen bir cömertlik de değil üstelik. Kendine lazım olanı, gerekeni, ihtiyaç duyulanı verebilmek… İşte bu, kerem sahiplerinin mareşal rütbesi… </p><p>Elinde Allah’ın Rezzak ismiyle tuttuğu, sahip olduğu, eriştiği bir nimeti, rızkı ve bir dünyalığı, kendi nefsinin de arzusu ve ihtiyacı bulunduğu hâlde, gönüllüce ve Allah’ın rızasına erişmek muradıyla bir başkasıyla paylaşabilen için bu aslında bir nevi kendi mülkünden feragat ile, can süsleme sanatı… Kendi canından, malından, varlığından eksilterek bir başkasına el olma iştiyakı. Tam manasıyla belki de kalplere şetaret, yüzlere tebessüm, ömürlere bereket katma zanaatı.</p><p>İsarın belki pek çok farklı istikameti mevcut. İbadetler içinde zekat ve kurban, Allah için paylaşmanın en sanatlı örneklerinden. Ama bir yandan da bu yolla ve şuurla sahip olunan ve kişinin iradesi hudutlarında mevcut olan bir şeyi, birinin ihtiyacını görmek maksadıyla verebildiğimiz an, o İbrahimî teslimiyetin modern bir tezahürüyüz. Belki en ağır imtihanlarda en zorlu feda edişlerin, en kıymetli ödülüne Peygamberler nail olmuş olsa da; bizim de her nimetten, rızıktan, maldan ve sahip olduğumuz dünyalıklardan bir başkasına verebilecek o teslimiyeti, ihtiyaç hâlinde dahi gösterebilmemiz; Allah’a yakınlığın müjdesine de kavuşturacaktır.</p><h2>BİR TOHUM HABBESİ: İNSAN</h2><p>Evet, belki de cömertlik ve kurbanın kesişim mihrakında, işaret edilen kulluk erdemlerine ve İlahî müjdelere de temas etmeli. Madem isar üstün tutmak ve tercih etmek manalarıyla ve muhtaçlık duyulanı paylaşabilme cömertliği alt metniyle bize kurban gibi teslimiyet dolu bir ibadeti işaret ediyor; o halde kurban edebilmenin kurbiyet makamıyla, cömertliğin sentezini idrake davet ediyorum. Bu idrake elbette benim sıralı ve heyecanlı paragraflarımda değil, İslâm öğretisinin derinlikli tefsirinde varabilmek mümkün.  </p><p>İnsan bir tohum habbesi… Anlamca çoğalarak değeri katlanan bir hasat. Bir el toprağa bir tohum ektiğinde bu, elde olanı toprağa vermenin öyküsünü anlatır. Oysa bu bir feda ediş değil, bir borçtur ve belki de bir emanettir. Toprak tohumu sever, yağmur, ilahi rahmeti toprağın vücuduna ve sırlı kalbine düşürür. İnsan, Allah’ın verdiği tohum rızkından feragat ile, sayısız taneli başaklara kavuşur. Başta zikredilen Sâffât Suresi ayetlerinde olduğu gibi bu, Yaradan’ın iyileri ödüllendirmesidir. Zira her el bir tohum atmakla toprağa, iyilerden, salihlerden ve cömertlerden olabilir. Buradaki en dikkate değer fasıl şu ki; toprağa tohumu ekerken de Yaradan’ın rızasını ve O’na yakınlığı murat edebilecek bir inancı, iman tahtasının ardında ağırlayabilmek… Tohum bazen bir lokma ekmeği topraktan yaratılmış bir cana uzatabilmek, bazen Allah’a adanmış kurbanı, O’nun murat ettiği ve razı olduğu şekilde paylaşabilmek ve Allah için yapılan her amelde İsmailce teslim olabilmek… </p><p>“Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 261.)</p><h2>RUH CİLASI, HUZUR İNŞASI, BEREKET MAYASI</h2><p>Hz. Muhammed Efendimiz (sav) de cimri ile cömert insanın ahvalini şöyle bildirmiş:</p><p>“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert infak ettikçe zırhı genişler, ayaklarını örter. Cimri ise vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer ve onu sıkıştırır.” (Buhârî, Cihâd 89)</p><p>Ayetlere ve hadislere kalbin göz ucu ile bakan görecek ki; vermek bir feda cüzü bile değil, vermek; paylaşmak ve bir başkasına el olabilmek, ancak insanın kendine bürüdüğü bir mahfaza, kendi değerini yücelttiği kutlu bir erim ve belki de hepsinden çok, Rabbine yaklaşmanın mesafe tanımaz şah damarından başkası değil.</p><p>Cömert insan, kurban ibadetiyle de kalbini perdahlayandır aslında… Bir dünyalık mal alır çoğunu verir azını kendine ayırır. Bu kurbiyetin nişanıdır ama bir taraftan da ruh cilası, huzur inşası, bereket mayasıdır. Allah cömerte ve iyilik edenlere katlanarak büyüyen rızıkların vaadini müjdelerken; Peygamberimiz de ibadetlerdeki cömertlik payına şu sözleriyle dikkat çeker: </p><p>“... Her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tekbir sadakadır... Kulun kuşluk vakti (Duhâ) kılacağı iki rek’at namaz ise bütün bunları karşılar.” (Müslim, Müsâfirîn, 84) </p><p>Sadaka karşılıksız vermenin adı, aynıyla bir cömertlik vurgusu… Ve cömertlik sadece maldan vermekle kaim değil; zira her ibadet eklemlerin sadakası olarak bildirilmekte ve bedenin cömertliği olarak İslâmi literatürde övülmekte… Öyleyse ibadetler Allah’ın rızasına ve yakınlığına erişmenin cömertçe yoluysa, kurban da bunun madde âlemindeki en ruh okşayan musıkisi.</p><h2>MÜLKİYET İDDİASINDA KURBAN İBADETİ </h2><p>Kurban Bayramı’ndan dem vururken İbrahimî teslimiyetin ulvi ahlakından, Allah ve Resulü tarafından övülen cömertlik ve isar hasletinden bahsetmişken; kurban ibadetinin modern insana verdiği ve âşikar ettiği değerler dizisini de es geçmek olmaz. </p><p>Kurban ibadetinin, modern insanın dejenere olan mülkiyet iddiasını tam kalbinden vuran yönüne de bakmalı. Bu esasen ruhsal iyileşmeyi başlatan bir inanç kürü, bir ahlak nizamı ve değerler önceliğini yeninden tasnifleme melekesi… Bu bir nevi yozlaşan benlik idealinin ve koflaşan varlık kabulünün resetlenmesi. İnsanın iki büyük yanılgısı olan “ben” ve “benim” dürtüsünün kökünü kurutup yerine; O, O’nun ve Ondan şiarını yeşerten bir tohum. </p><p>İlk bakışta ve yanılışta her şey insanın kendi mülkiyet alanında bir saltanata inandırır. Bu inanışın en rizikolu safhasıdır ki; ben ve benim düsturuyla ömür tüketen ruhların bu anlam kayması, sadece kurban ibadetinin o keskin “paylaşma” mealini yerle bir etmekle sınırlı kalmaz. Evvela insanın, cömertçe ve sabırla yapması gereken bütün kulluk eylemlerini pasif ve isteksiz bir arka oda yüklüğüne dönüştürür. Bu mülkiyet iddiası öyle bir kalp pasıdır ki; insan inandıkça inanır, kandıkça kanar ve sahip oldukça yoksullaşır. </p><p>Ve tam böyle bir maraz ile değerden düşen eşref-i malukat için geri dönüşüm ritmidir Kurban Bayramı… Geçici bir emaneti, bir dünyalık kazancı Allah yolunda kurban eden kalbin aritmisi de iyileşme gösterir. Sükunetli bir demdir kalp için bu… Ve hiçbir şeyin, özünde insana ait olmadığını, ancak geçici bir süre elinde bulundurmanın zengini olabileceğini ve verdiği, paylaştığı her şeyin Allah’tan gelen ve O’nun yolunda harcanması gereken birer vedia olduğunu idrakle benlik iddiası yerini kulluk tevazuuna teslim eder. Kurban, insanın teslimiyet sınavıdır belki ama; bir yandan da teslimiyet içinde teslimiyet taşır ki bu yine insanın kendi kurtuluşunu ve huzurunu, Allah’ın inayeti ve kulun hür iradesiyle tesisinden başkası değildir.</p><h2>YENİ BİR VARLIK HİKAYESİNE GEÇME FIRSATI  </h2><p>Kurban bayramının zıtlıklar yoluyla da kalbe üfleyen bir yönü vardır elbet. Ben kaygısının hafiflemesi de bu zıtlıktaki uyumun bir nüshası. Metalaşmanın da zıddıdır mesela kurban ibadeti. Zira metalaşmayı baskılarken şefkati, merhameti ve ben’den biz’e terfiyi teşkilatlandırır. Topluca bu şuuru yaşayabilmek ise bayramların havadaki toz zerresinden hanelerdeki dirliğe ve iç huzuruna kadar yayılabilen sırrını gözler önüne serer. </p><p>İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat. Allah’a yakınlık muradıyla, bir tohumdan yüzlerce başak alabilmenin şuuruyla ve sakladıkça, aldıkça değil, verdikçe isarın huzuruna erişeceğinin idrakıyla geçsin bayramımız…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/27/c324e02f-ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 27 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hibrit terör örgütü FETÖ ile mücadele</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139" rel="standout" />
      <description>Diğer terör örgütleriyle silahlı mücadele ön planda iken, FETÖ’de asıl tehlike kamufle olma ve yeniden yapılanma potansiyelidir. Bu nedenle mücadele sadece operasyonel değil, yapısal reformlarla da desteklenmelidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>26Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu’nda Gülen Cemaati, ilk defa Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) / Paralel Devlet Yapılanması (PDY) adı altında bir terör örgütü olarak nitelendirilmiştir. Resmi olarak silahlı terör örgütü olarak tanımlanan bu örgütle devlet tarafından uzun soluklu bir mücadele yürütülmelidir. FETÖ, klasik silahlı terör örgütlerinden farklı bir modeldir: Uzun vadeli sızma, paralel devlet yapılanması, eğitim/finans/medya üzerinden yumuşak güç ve gerektiğinde darbe gibi sert eylemler izledikleri metodlardır. Örgüt mensuplarının en bariz özellikleri arasında; biat etmek, takiye yapmak, pragmatist ve makyavelist olmak gibi unsurlar yer almaktadır. </p><p>Bugün FETÖ, istihbarat örgütü mü? Misyonerlik faaliyeti yürüten bir örgüt mü? Terör örgütü mü? Yoksa hepsi birden mi? Başta YÖK ve üniversiteler olmak üzere yargı, mülki idare, MİB, TSK, Emniyet ve Jandarma, Mili Eğitim ve sağlık alanında mücadele edilirken, siyasi kriptolar üzerine de yoğunlaşılarak, ortak bir konsept ile ancak bu işin üstesinden gelinebileceği asla unutulmamalıdır.</p><h2>AMERİKAN BOARD HAFIZASI KULLANILMALI</h2><p>ABD’nin Osmanlı Devleti’nde ve daha sonra Türkiye’de faaliyet gösteren en önemli Protestan misyonerlik örgütlerinden biri olan Amerikan Board Heyeti (ABCFM) ile FETÖ’nün benzer yönleri mutlaka ele alınarak bir mücadele tarzı oluşturulması faydalı olacaktır. Fakirliği, çaresizliği ve inançları kullanan Amerikan Board ve FETÖ bugün hâlen tam olarak anlaşılamamış, hareket tarzları tam manasıyla çözülememiştir. Ancak her iki örgüt çalışma şekilleri göz önüne alındığında, FETÖ’nün günümüzün teknolojik koşullarında geliştirilmiş bir üst versiyon gibi hareket ettiği söylenebilir. Geçmişte mensuplarının önünü açabilmek için her türlü gayrimeşru yöntemi kullanan, en stratejik yerleri hedefine alan FETÖ, kolay mücadele edilebilecek bir örgüt değildir ama örgütle mücadele sistematik bir şekilde devam ettirilmelidir. Bu örgütle mücadele ederken, örgütün yaşadığı her kırılmadan sonra yapı değiştirdiği ve farklı isimler altında faaliyetlerine devam ettiğini iyi bilmek lazım. Geçmişte Amerikan Board örgütü ile alakalı yapılan hatalardan kaçınılmalı, Osmanlı'nın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Amerikan Board hafızası kullanılmalı, 15 Temmuz sonrası dönem iyi takip edilmelidir.</p><h2>SİBER MAHREM YAPILANMA</h2><p>FETÖ, hibrit terör modelinin en önemli bileşenlerinden birini siber alanda kurmuş aynı zamanda bir siber terör örgütüdür. Klasik terör örgütlerinden farklı olarak, siber araçları gizli iletişim, istihbarat toplama, propaganda, kumpas ve darbe koordinasyonu için sistematik kullanmıştır. Bu taktikler, örgütün “paralel devlet” ve “sızma” stratejisinin dijital versiyonudur. </p><p>FETÖ’nün en bilinen siber aracı ByLock’tur. 2014’te geliştirilen bu uygulama, sıradan bir mesajlaşma programı gibi görünse de münhasıran örgüt mensupları için tasarlanmış şifreli bir ağdır. Sunucuları Litvanya’da barındırılıyordu. Mesajlar, sesli görüşmeler ve dosya paylaşımı yapılıyor, örgüt talimatları (Gülen’den emir, eylem koordinasyonu) burada iletiliyordu. Darbe girişimi öncesi ve sırasında yoğun olarak kullanıldı. MİT’in deşifre etmesiyle binlerce mensup tespit edildi. ByLock kullanımı, Yargıtay kararlarıyla tek başına örgüt üyeliği delili sayılmıştır. Sonrasında örgütün diğer şifreli uygulamalara (Signal, Telegram gibi) geçtiği ve noktalama işaretleriyle şifreleme taktikleri kullandığı belirlendi.</p><p>FETÖ Siber terör örgütü çok farklı yollarla çalışmalarını sürdürdü, sürdürmeye devam ediyor. FETÖ’cü bilişim şirketleri (örneğin Endersys) TÜBİTAK, BTK, TİB, ROKETSAN, HAVELSAN gibi kritik kurumlara sızdı. Linux sistem entegrasyonu, veri loglama, siber güvenlik hizmetleri vererek devletin teknik hafızasını ele geçirdi. İnternet görüşmelerini IP bazlı dinleyip kaydettiler. TİB üzerinden binlerce kişinin özel görüşmelerini izlediler. Hatta yabancı istihbaratlara servis ettikleri de iddialar arasında. TÜBİTAK’taki “siber mahrem” yapılanma ile özel hücreler kurarak stratejik verileri topladılar. Ancak sızmalar, 2020’lerde gerçekleştirilen operasyonlarla çökertildi.</p><h2>YENİ NESİL KAMUFLE SÜRÜYOR</h2><p>Destekçilerine en az 5 sahte hesap talimatı verdiler. Milyon takipçili fenomen hesapları satın alarak Türkiye aleyhine kara propaganda yaptırdılar. İngilizce, Almanca, Fransızca vb. farklı dillerde trol faaliyetleri, panel ve toplantı organizasyonları düzenlediler. Kumpas davalarında (Ergenekon, Balyoz) sosyal medyayı kullanarak itibar suikastları ve dezenformasyon yaptılar. 15 Temmuz sonrası da “mağduriyet” hikayesini yaydılar. Sosyal medya üzerinden hashtag yani sosyal medya etiketi aktivizmi ile kitleleri manipüle etmeye çalıştılar.</p><p>Emniyet, ordu ve yargıdaki mensuplar üzerinden dijital fişleme. “Garson Flaşı” gibi arşivler ele geçirildi. 15 Temmuz sonrası Türkiye’ye yönelik siber saldırıların arttığı, FETÖ bağlantılı güvenlik şirketlerinin potansiyel müşterilerine saldırı teklif ettiği iddiaları var. Mahrem imamlarla kripto yapılanma (ByLock kullanmayan üst düzey hücreler). Yurt dışı hatları ve özel şifreleme yöntemleri kullanıyorlar.</p><p>FETÖ ile mücadelede ByLock, örgüt arşivleri, tanık beyanları, mali izler gibi somut kanıtlar üzerinden çalışmalar arttırılmalı. Mevcut operasyonlar (2026’da 26 ilde 90 gözaltı, mahrem yapılanma baskınları gibi) artarak devam etmeli. Hücre evleri, finans ağları, “yeni nesil” kamufle yapılanmalar (diğer cemaatlere sızma, sınav kopyaları, katalog evlilikler) hedef alınmalı.</p><p>MİT ve Emniyet koordinasyonuyla ByLock çözümü, Garson Flaşı gibi teknik başarılar arttırılmalı. Yurt dışındaki firarilerin iadesi (28 ülkeden 114 kişi) ve mal varlıklarının dondurulması sürdürülmeli. Yeni sızmaları önlemek için sürekli denetim; KPSS, YKS, askeri okullar, bürokrasi atamalarında çok katmanlı güvenlik taraması yapılmalı.</p><h2>OPERASYONEL MÜCADELE YAPISAL REFORMLARLA DESTEKLENMELİ</h2><p>FETÖ okulları ve dernekleri birçok ülkede halen faaliyet gösteriyor. Diplomasi yoluyla kapatma/devralma (2024’te 22 ülkede 252 okul) ve yerel hükümetlerle iş birliği artırılmalı. Finansman kaynakları (eğitim, iş dünyası, kara para) uluslararası izlenmeli. Organize suç (vize sahteciliği, belge sahteliği) boyutuna karşı Interpol ve mali istihbarat ağları kullanılmalı. Batı ülkelerinde “insan hakları” eleştirilerine karşılık, somut delillerle (darbe planları, suikastlar) yanıt verilmeli. </p><p>FETÖ’nün Gülen’in Mehdi iddiasını, hiyerarşik itaati teşhir eden çalışmalar yapılmalı. Hoşgörü ve diyalog kisvesi altında devlete sızma modeli kısa videolarla anlatılmalı. Kurumlara sızmayı önleyecek liyakat, rotasyon ve denetim sistemleri güçlendirilmeli. “Paralel devlet” modelinin zemini olan fırsatçılık ve yolsuzlukla genel mücadele artarak devam etmeli.</p><p>Medya, akademi ve sivil toplumda FETÖ taktiklerini (kumpas, şantaj, uzun vadeli kadrolaşma) analiz eden bağımsız çalışmalar teşvik edilmeli. Üniversitelerde tez çalışması olarak önü açılmalı. Örgütün kamufle olup diğer yapılara sızma çalışmalarına da engel olunmalı.</p><p>FETÖ, “hibrit terör” modelinin en tipik örneğidir: Hem klasik terör unsurları (darbe, suikast) hem de modern unsurlar (siber, medya, finans, eğitim) taşır. Bu yüzden mücadelesi de hibrit olmalıdır. </p><p>Diğer örgütlerle silahlı mücadele ön planda iken, FETÖ’de asıl tehlike kamufle olma ve yeniden yapılanma potansiyelidir. Bu nedenle mücadele sadece operasyonel değil, yapısal reformlarla (liyakat, denetim, din eğitimi) desteklenmelidir.</p><p>FETÖ ile mücadele askeri/istihbarat operasyonu, hukuki süreç, uluslararası diplomasi ve önleyici reformlar kombinasyonu olmalı. Kısa vadede operasyonlar devam etmeli, uzun vadede kurumları ve sistemi güçlendirme, liyakat esaslı milli bir devlet yapısı sağlanmalıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/26/26f380b6-hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kalabalık şehirlerin varoluşsal tenhalığı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş / Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İnsan, topraktan kopup asfaltın ve betonun soğukluğuna iltica ettiğinden beri kendi kalbine de yabancılaştı. Bugün adına “nüfus planlaması” ya da “doğurganlık hızının düşüşü” denilen istatistikî rakamlar, aslında ruhumuzun maruz kaldığı bu büyük bozgunun dökümüdür. Eğer bu ruhsal kuraklığa teslim olup kalplerimizi yeniden yeşertemezsek, inşa ettiğimiz teknik medeniyet, içinde tek bir insanın bile nefes alamadığı devasa bir mezarlığa dönüşecektir.</p><h2>RUHLARDAKİ ÇÖLLEŞMEYİ YEŞERTECEK VAAT </h2><p>İnsan neslinin devamı salt bir biyolojik çoğalmanın ötesinde, medeniyetin ruhunu ve asırlık değerleri geleceğe taşıyacak olan canlı köprülerin kurulmasıdır. Bu anlamda nüfusun artmasına yönelik atılan adımlar, sadece göstergelerin iyileştirilmesi olarak değerlendirilmemelidir. Her yeni doğum, kalplerdeki o tenhalaşmaya karşı verilmiş bir cevap, ruhlardaki çölleşmeyi yeşertecek bir vaattir.</p><p>Bugün nüfus artış hızının azalmasındaki mesele, sığ zihinlerin iddia ettiği gibi ne ekmek kavgası ne de geçim derdidir. Bu, bir varoluşsal firardır. Bir yandan modern birey “kusursuz ebeveynlik” denilen seküler dinin baskısı altında ezilirken, diğer yandan aslında bir rahmet pınarı olan evladı, kariyer yolculuğunda ayağına takılan bir performans engeli olarak görüyor. Göğe bakmayı unutan, sadece ekranlara ve aynalara hapsolan birey, bir nesli devam ettirmenin getirdiği yükü, sırtındaki bir “maliyet” kalemi olarak nitelendiriyor. Artık çocuk bir evin neşesi ya da geleceğin teminatı olmaktan ziyade konfor alanını ihlal eden, kariyer basamaklarını kayganlaştıran ve bireysel hazzın mutlakiyetini sarsan bir yabancı muamelesine maruz kalıyor.</p><h2>MODERN İNSANIN SAHTE CENNETİNDEKİ BÜYÜK GEDİK</h2><p>Şimdiki insan, kendi kimliğini inşa etmek adına kendinden sonrakine hayat verme iradesinden feragat ediyor. Sabır, tahammül ve fedakârlık, yani beşeri “insan” kılan duygusal mesai, yerini anlık hazların köleliğine bırakmış durumda. Çocuk büyütmek, bir medeniyet inşa etmektir. Fakat gelin görün ki modern birey, sadece kendi egosunun şantiyesinde bekçilik yapmayı tercih ediyor. İnsan kendi genetik mirasını geleceğe taşımaktan imtina ediyorsa, bu onun geleceğe dair bir umudunun kalmadığından değil, kendi “şimdi”sini hiçbir şeye feda edemeyecek kadar biricikliğine inanmasındandır. Fedakârlığın “ahmaklık”, sabrın “zaman kaybı” olarak kodlandığı bu düzende, ağlamasıyla uykuları bölen, bakımıyla bencillikleri terbiye eden bir can, modern insanın sahte cennetindeki en büyük gediktir. Nihayetinde sokakları çocuk sesinden arınmış bir medeniyet, aslında kendi dar ağacığını kurmuş fakat bunu “yeni normal” olarak alkışlayan bir kalabalığa dönüşmüştür.</p><p>Ekonomik zorluklar bahanesi, ruhun çoraklaşmasını gizleyen bir incir yaprağından ibarettir. Anadolu insanı en dar vaktinde, en çetin kıtlıkta bile ocağını tüttürmekten, neslini bereketlendirmekten geri durmamıştır. Çünkü o, rızkın Allah’tan, bereketin ise birlikten geldiğine teslim olmuştur. Kendi medeniyet tasavvurunu yitiren, Batı’nın hazcı ve bireyci yaşam kurgusuna râm olan zihinler için çocuk; özgürlüğün kısıtlanması, tatilin ertelenmesi, kendine ayıracak vaktin çalınması demektir.</p><p>Oysa bu bir intihardır!</p><h2>MESELE İNSAN OLMANIN ŞEREFLİ YÜKÜNÜ OMUZLAMAKTIR</h2><p>Bizi biz yapan aile bağlarının yerini “ben merkezli” bir yalnızlığa bırakması, uzun vadeli ve ulvi hedeflerin geçici konfor alanlarına kurban edilmesi, yaratılışın gereği olan paylaşma ve çoğalma iradesinin tüketim kültürünün dişlileri arasında ufalanması, hazin bir akıbetin habercisidir.</p><p>Eğer biz, yüzyıllar içerisinde inşa ettiğimiz değerleri performans odaklı bu sahte cennete feda etmeye devam edersek, yarın savunacak bir vatanımız, sevilecek bir torunumuz, hatta üzerine şiir yazılacak bir insanımız kalmayacak. Nüfusun azalması bir sonuçtur. Asıl sebep, kalplerin tenhalaşması, ruhların çölleşmesidir. Mesele ekmek değil, mesele insan olmanın ağır ama şerefli yükünü omuzlamaktan korkmaktır. Kendi sahte hürriyetini kutsayanlar, korkarım ki yarın o yalnızlık putunun altında ezilmeye mahkûm olacaklardır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/26/58762fff-kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tercih değil zaruret: Ya İnsanlık İttifakı ya Dünya Barış Konseyi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902" rel="standout" />
      <description>Tarihi, insani ve mevcut şartların gereği olarak insanlığın içinde bulunduğu bu kriz ve açmazdan çıkarak daha adil bir uluslararası sisteme ulaşması için yeni bir mekanizma bir tercih olmaktan çıkmış ve bir zaruret haline gelmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mustafa Öztop/Ortadoğu ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Ekim 2023 sonrası bu sayfada “Uluslararası Sistemin Temel Sorunu İsrail”, “İsrail’i Durdurmak Artık Mümkün” ve “Dünyanın Krizden Çıkış Arayışı: İnsanlık İttifakı” başlıklı yazıları kaleme aldım. Bu yazılarda mevcut uluslararası sistemin sorunları ve krizleri çözmede yetersiz, eylemsiz ve işlevsiz kaldığını ve bu durum karşısında değişimin kaçınılmaz hale geldiğini tarihi örnekler ve uluslararası ilişkilerdeki bazı yaklaşımlar üzerinden değerlendirmeye çalıştım. İlk iki yazı kaleme alındığında bu yazılardaki yaklaşım, bazı kesimler tarafından ilgi görse de pek çok kesim tarafından da “pek mümkün olmayan bir arayış” olarak değerlendirildi. Ancak özellikle 2025 yılı mayıs ayında yayımlanan yazıda, daha önceki yazılarda çizilen çerçevenin büyük ölçüde vuku bulmaya başlaması artık pek çok kesimde mevcut düzenin sürdürülemez hale geldiğini ve bunun karşısında bir şeylerin değiştirilebileceği algısının şekillenmeye başladığını gösterdi. Bugüne gelindiğinde ise artık meselenin Türkiye’de üst düzey siyasetçiler tarafından gündeme taşındığı ve dünya çapında Lahey Grubu gibi bir oluşuma neden olduğu görülmektedir.</p><p>Bu nedenlerle önümüzdeki süreçte bu meselenin daha sık gündeme gelmesi beklenmektedir. Ayrıca İsrail’in Filistin’de işlediği soykırım, ABD’nin Venezuela’ya haydutça müdahalesi ve İran’a karşı başlatmış olduğu güçlünün sorgusuz-sualsiz istediğini yapmasının sıradanlaştığı bir dünyada, insanlığın içine düştüğü bu dramatik durumdan çıkarak en azından insani şartlara kavuşması artık bir tercih değil zaruret halini almıştır. Her geçen gün mevcut uluslararası sistemde reforma ya da yeni mekanizmalara ihtiyaç olduğu daha acı, ağır ve açık şekilde kendini gösteriyor. Filistin, Ukrayna, Doğu Türkistan, Lübnan, Sudan, Somali ve Venezuela’da yaşananların başka bir bölge ya da devlette yaşanmaması için daha adil bir uluslararası sistem şart. İnsanlık yakın geçmişte yaşanan bu gelişmeleri önlemek için çok geç kaldı. Ancak yarın için halen bir şeyler yapılabilir. Bu anlamda İsrail ve ABD karşısında henüz uluslararası sistem düzeyine çıkamayan ancak örgütler düzeyinde bazı sonuçlar üretmeye başlayan, devletler düzeyinde etkileri artan ve toplumlar düzeyinde yoğun etkileri gözlenen gelişmeler önem kazandı.</p><h2>BAGOTA BİLDİRİSİ VE ÖRGÜTLER </h2><p>Meselenin fikri ve siyasi gelişmeler bağlamında takibini yapmak adına geçen yıldan bu yana yaşanan gelişmelere bakmak gerekirse İsrail’in Gazze Soykırımı'na uluslararası düzeyde tepki göstermek ve Filistin halkının haklarını savunmak için 31 Ocak 2025 tarihinde kurulan Lahey Grubu, 15-16 Temmuz 2025’te Kolombiya’nın ev sahipliğinde Bogota’da bir toplantı düzenledi. 30 ülke temsilcisinin katıldığı toplantının başlığı “Gazze’de Soykırımın Önlenmesi” oldu. Toplantıda açıklanan altı maddelik tedbir paketinde, İsrail’e silah ve askeri malzeme taşınmasının engellenmesine yönelik kapsamlı tedbirler yer aldı. Akabinde eylül ayında düzenlenen 80. BM Genel Kurulu oturumlarında Lahey Grubu, Gazze Soykırımı'nı durdurmak için alınan önlemleri koordineli bir küresel stratejiye dönüştürmek üzere otuzdan fazla hükümeti bir araya getirdi. </p><p>Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçlamasıyla İsrail’e karşı açmış olduğu davaya Kolombiya, Libya, Meksika, Filistin, İspanya, Türkiye, Şili, Maldivler, Bolivya, İrlanda, Küba, Belize, Brezilya, Komorlar, Belçika, Paraguay, İzlanda ve Hollanda’nın da katılımıyla 18 ülke müdahil oldu. 22 Ekim 2025 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında egemenlik hakkı bulunmadığını ve işgalci güç olarak insani yardımları engelleme yetkisi olmadığını vurgulayan tarihi bir görüş yayınladı. Avrupa Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nda da bu meseleye ilişkin görüşme ve toplantılar gerçekleşti. Bu toplantılarda İsrail aleyhine karar ve değerlendirmeler ortaya çıktı.</p><h2>FİLİSTİN DEVLETİ'NİN TANINMASI VE ARTAN TEPKİLER </h2><p>Kanada, Avusturalya, İngiltere, Portekiz, Fransa, Monako Prensliği, Lüksemburg, Malta ve San Marino Filistin Devleti’ni resmen tanıdı. Almanya, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasına İsrail lehine müdahil olmayacağını açıkladı. Ayrıca İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı operasyonların uluslararası hukukun dışında gerçekleştiğini söyledi. Bunun yanında İsrail konusunda Trump’ın Avrupa’daki en büyük destekçilerinden biri olan Meloni ile Trump arasında Papa 14. Leo hakkında Trump’ın açıklamaları ve İran Savaşı üzerinden yaşanan gerilim tırmanıyor. Bu süreçte Trump’ın sarsılmaz müttefikleri olarak görülen Almanya ve İtalya’nın tutumlarındaki ton değişikliği daha çok kendi çıkarları ve artan baskılar odaklı olsa da dikkat çekici gelişmeler olarak yer aldı. </p><p>Bunlara ek olarak ABD Başkanı Trump’ın Kanada ve Grönland konusunda izlemek istediği politika hususunda İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkeleriyle karşı karşıya gelmesi de ABD-Avrupa rekabetinde yeni bir perde açtı. Diğer yandan İspanya, Slovenya, Hollanda, İzlanda ve İrlanda bu yılki Eurovision şarkı yarışmasına İsrail’in katılmasını protesto ederek katılım göstermedi. Bu tarz girişimler uluslararası sistemden İsrail’in tecrit edilmesinin gerçekleştirilebilmesi için önemli gelişmeler olarak kayda geçti.</p><h2>SUMUD FİLOSU </h2><p>Geçen yıl ekim ayına yaklaşırken dünyada hem devletler düzeyinde İsrail’e tepkiler yükselmiş hem de Sumud Filosu gibi Gazze’ye insani yardım ulaştırmak isteyen sivil inisiyatifler artış göstermişti. Bunun bir sonucu olarak da Gazze Barış Kurulu başta olmak üzere ABD ile Türkiye dahil 8 Müslüman ülkenin görüşmeleri sonucunda bir ateşkes sağlandı. Ancak bu ateşkes yalnızca İsrail’in üzerindeki baskıları azaltma ve sivil girişimleri bertaraf etme girişimleri olarak tezahür etti.</p><p>Bunun yanında İran’a başlatılan saldırılar başta olmak üzere bunun yansımalarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanan tartışmalar ve gündemler Gazze’deki Barış Kurulu ve ateşkes sürecini unutturdu. ABD ve İsrail’in her ateşkes ve müzakere/anlaşma sürecini işgal hedeflerini gerçekleştirmeye, üzerlerindeki baskıları azaltmaya ve Filistin’deki soykırımı unutturmaya yönelik bir taktik olarak kullandığı görüldü. Ne zaman zorda kalsalar işgalin formunu ya da yerini değiştirerek katliam ve işgallerini sürdürdüler. Bu anlamda geçtiğimiz günlerde tekrar harekete geçen Sumud Filosu, dünyayı bir insana benzetirsek adeta bölgede yaşanan soykırım ve katliamın acı hissine dönüşüp farkındalık ve duyarlılık oluşturduğu bir doku görevi görüyor.</p><h2>AKSİYON İÇİN GÜÇ MERKEZİ </h2><p>İsrail’i Durdurmak Artık Mümkün yazımda “İsrail Durdurma Planı” şeklinde dört alt başlıkta yaptırımlar yer almıştı. Bogota Bildirisi başta olmak üzere uluslararası örgütlerde İsrail’e karşı atılmak istenen adımların bu dört madde üzerinde şekillendiği görülüyor. Diğer yandan İstanbul’da Bir Barış Konferansı düzenlenerek bu konferans kapsamında katılımcıların ilan etmesi önerilen “Filistin’i Destekleyen Devletler Deklarasyonu” teklifi geçtiğimiz aylarda MHP Lideri Devlet Bahçeli tarafından “Dünya Barış Konseyi” önerisi olarak benzer bir çerçeve şeklinde yansıdı. Esasen burada olması gereken, ABD’nin uluslararası sistemdeki hegemonyası ve Siyonist İsrail’in dünyadaki ekonomik, istihbari ve teknolojik nüfuzuna karşı bir güç merkezinin teşkilidir. </p><p>ABD’nin veya İsrail’in içinde olduğu bir mekanizmada bu merkezin teşkiline fırsat verilmemektedir. Ancak mevcut reel politik ve uluslararası sistem nedeniyle ABD-İsrail dışında aktörlerin meydana getirdiği bir mekanizma ve çerçeveye ABD’nin davet edilmesi oldukça stratejik bir çerçeve olabilir. Bu bağlamda tarihi, insani ve mevcut şartların gereği olarak adı her ne olursa olsun insanlığın içinde bulunduğu bu kriz ve açmazdan çıkarak daha adil bir uluslararası sisteme ulaşması için yeni bir mekanizma bir tercih olmaktan çıkmış ve bir zaruret haline gelmiştir. Bu zaruret, İnsanlık İttifakı ya da Dünya Barış Konseyi ya da Lahey Grubu’nun genişletilmesi şeklinde aksiyona dönüşmelidir. Bu konuda gelişmelerin yaşanma ihtimali her geçen gün artmakta ve Türkiye’nin bu misyondaki öncü rolü her geçen gün önem kazanmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/25/2f06150c-tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manevi terapi: Hac </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz/Araştırmacı, Yazar</strong></p><p><br></p><p>Hac ibadeti İslam’ın beş temel esasından biri olmanın ötesinde; insanın kendi hayatını, insanlık tarihini ve ebedî yolculuğunu yeniden düşünmesine imkân veren derin bir tecrübedir. Haccın her bir menâsiki, yerine getirilen bir görev olmanın yanında geçmişi, insanlığın ortak hafızasını ve âhireti hatırlatan sembolik bir canlandırmadır. Bu yönüyle hac, insanın hem bu dünya içerisindeki yerini hem de sonsuzluk karşısındaki konumunu idrak ettiği eşsiz bir ibadettir.</p><h2>İHRAMLA SIYRILIRIZ DÜNYEVİ KİMLİĞİMİZDEN </h2><p>Hac yolculuğu, daha evden çıkarken başlar. Kişi, alıştığı çevreden, konforundan ve gündelik meşguliyetlerinden ayrılır. Bu ayrılış, insanın dünyadan ayrılışını, yani ölümü hatırlatır. Yola çıkan hacı adayı, geride bıraktığı her şeyin aslında geçici olduğunu daha derinden hisseder.</p><p>Sonrasında girilen ihram ise haccın en önemli farzlarından biridir. Erkeklerin iki parça sade beyaz örtüye bürünmesi, kefeni andırır. Makamın, zenginliğin, unvanların ve sosyal farklılıkların görünmez hâle geldiği bu hâl, mahşer gününü hatırlatır. Herkes aynı kıyafetle, aynı duayla ve aynı niyetle Allah’ın huzurunda toplanır. Bu haldeyken, kendinden başlayarak kainattaki en küçük canlıya ve çevresine zarar vermeden hürmet etmekle görevlidir kişi… Bu doğrultuda psikolojik olarak ihram, kişinin dünyevî kimliklerinden sıyrılarak öz benliğiyle yüzleşmesine imkân verir.</p><h2>UMUDUN VE GAYRETİN SEMBOLÜ</h2><p>Kâbe’yi tavaf etmek, insanın hayat merkezini yeniden belirlemesidir. Mümin, yeryüzünün kalbi kabul edilen Beytullah’ın etrafında dönerken, kendi varoluşunun merkezine Allah’ı yerleştirdiğini sembolik olarak ilan eder. Tavafın dairesel hareketi, evrendeki düzeni hatırlatır. Atomlardan gezegenlere kadar her şey ilahî bir denge içinde dönmektedir. Hacı, bu kozmik ahenge bilinçli bir şekilde katılır.</p><p>Bir başka görev, Safa ile Merve arasında sa‘y yapmaktır.&nbsp;Hacer&nbsp;validemizin çöl ortasında su arayışını yeniden yaşamaktır. Bu ritüel, umudun ve gayretin sembolüdür. İnsan, bazen hayatında çorak dönemlerden geçebilir. Ancak samimiyetle çabaladığında ilahî yardımın zemzem gibi hiç beklenmedik yerden gelebileceğini öğrenir.</p><h2>MAHŞER GÜNÜNÜN PROVASI</h2><p>Arafat vakfesi, haccın kalbidir.&nbsp;Arafat’ta yapılan bekleyiş, mahşer gününün adeta provasıdır. Milyonlarca insanın bir arada dua etmesi, insanın Rabb’iyle baş başa kalmasını sağlar. Psikolojik açıdan bu durak, kişinin kendisiyle dürüstçe yüzleştiği, hayat muhasebesi yaptığı ve içsel bir arınma yaşadığı güçlü bir andır. Bir başka belde olan Müzdelife’de gecelemek ise sadeliği ve teslimiyeti öğretir. Açık gökyüzü altında geçirilen saatler, insanın evrendeki küçüklüğünü ve Allah’ın kudreti karşısındaki acziyetini hissettirir.</p><p>Mina’da şeytan taşlama, insanın dışarıdaki bir varlıktan çok, kendi içindeki kibir, öfke, haset ve tutkularla mücadele etmesinin sembolüdür. Atılan her taş, nefse karşı verilmiş bir kararlılığı temsil eder. Ardından kurban kesmek,&nbsp;Hz. İbrahim&nbsp;ve&nbsp;Hz. İsmail’in teslimiyetini hatırlatır. Bu ibadet, insanın Allah sevgisi uğruna en kıymetli gördüğü şeyleri dahi gerektiğinde feda edebilmesini simgeler.</p><h2>BİR DÖNÜŞÜM YOLCULUĞU</h2><p>İhramdan çıkmak için gerçekleştirilen saçların tıraş edilmesi eylemi ise eski benliğin geride bırakılıp yeni bir sayfanın açılmasını ifade eder. Hacı, sanki ruhen yeniden doğmuş gibi bir hafiflik hisseder. Görevini tamamlamanın verdiği huzur ve ilahi rahmete kavuşma ümidi ile manevi bir terapi almış gibidir.</p><p>Hac, bütün bu yönleriyle insanın geçmişle, kutsal tarihle ve âhiret düşüncesiyle yeniden bağ kurmasını sağlar. Her adım, hem insanlığın kadim hikâyesini hem de bireyin ebedî yolculuğunu hatırlatır. Bu nedenle hac, sadece bedenle yapılan bir ibadet değil kalbin, hafızanın ve ruhun derin bir dönüşüm yolculuğudur. İnsan, bu yolculuktan çoğu zaman yalnızca kutsal toprakları görmüş olarak değil, kendisini yeniden keşfetmiş olarak dönmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/25/12b3438d-manevi-terapi-hac.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karmaşık jeopolitik süreçler bağlamında derinleşen Türkiye-Azerbaycan ittifakı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350" rel="standout" />
      <description>Azerbaycan-Türkiye ittifak modeli yalnızca iki devletin millî çıkarlarına hizmet etmekle kalmamakta, aynı zamanda Güney Kafkasya’da barışın, istikrarın ve ekonomik entegrasyonun güçlendirilmesine de katkı sağlamaktadır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Metin Memmedli/Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi /BAKÜ</strong></p><p><br></p><p>Modern uluslararası ilişkiler sisteminde devletlerarası ortaklıkların niteliği hızla dönüşmektedir. Küresel güç dengesinde gözlemlenen değişimler, bölgesel çatışmaların devam etmesi ve enerji ile ulaşım güzergâhları üzerindeki rekabetin artması, yeni tür stratejik ittifakların ortaya çıkmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Azerbaycan-Türkiye ilişkileri yalnızca klasik bir diplomatik iş birliği modeli değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik ve jeopolitik koordinasyon açısından da çok boyutlu stratejik bir müttefiklik örneği olarak öne çıkmaktadır. </p><h2>DÖNÜM NOKTASI: ŞUŞA BEYANNAMESİ  </h2><p>Azerbaycan-Türkiye ittifakının kurumsal temelleri özellikle 2010 yılında imzalanan “Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması” sonrasında daha da güçlenmiştir. Söz konusu belge, ilişkileri hukuki düzlemde güvenlik garantisi seviyesine taşımıştır. Ancak ilişkiler açısından en önemli dönüm noktası, 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi olmuştur. Şuşa Beyannamesi, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini resmî olarak müttefiklik seviyesine yükseltmiş ve güvenlik alanındaki karşılıklı destek mekanizmalarını daha da somutlaştırmıştır. Bu belge, savunma, enerji, ekonomi, ulaştırma ve dış politika alanlarındaki koordinasyonu kurumsal bir çerçeveye oturtmuştur.</p><h2>BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN JEOPOLİTİK KONUMLAR</h2><p>Azerbaycan ve Türkiye’nin jeopolitik konumları birbirini tamamlayıcı özellik taşımaktadır. Azerbaycan’ın Hazar Havzası ve Güney Kafkasya’da yer alması, onu Avrasya ulaşım ve enerji sisteminde önemli bir transit merkezine dönüştürmektedir. Türkiye ise Avrupa, Orta Doğu ve Akdeniz arasında stratejik bir geçiş işlevi görmektedir. Bu iki coğrafi hattın entegrasyonu sonucunda bölgesel iş birliği yeni bir jeoekonomik içerik kazanmaktadır. TANAP, BTC ve Orta Koridor projeleri bu iş birliğinin pratik sütunlarını oluşturmaktadır. Bir diğer önemli alan ise ulaşım ve lojistik sahasındaki iş birliğidir. Bakü-Tiflis-Kars Hemiryolu Hattı, Orta Koridor stratejisi ve gelecekte Zengezur Koridoru’nun açılması, Türk dünyası içindeki entegrasyonun genişlemesine hizmet etmektedir. Azerbaycan bu süreçte Türkiye ile Orta Asya arasında köprü rolü üstlenmektedir. Bu durum, Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde iş birliğinin derinleşmesine ek stratejik ivme kazandırmaktadır. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin temel özelliklerinden biri de yalnızca duygusal ve tarihî bağlara değil, rasyonel çıkar sistemine de dayanmasıdır.</p><h2>BÖLGESEL GÜVENLİK MİMARİSİNİN İSTİKRAR SAĞLAYICI UNSURU </h2><p>Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliği son yıllarda daha da genişlemiştir. Ortak askerî tatbikatlar, savunma sanayii alanındaki iş birliği, teknoloji transferi ve silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğinin artırılması, bölgesel güvenlik dengesi üzerinde ciddi etkiler yaratmaktadır. Burada dikkat çeken temel unsur, ittifakın yalnızca mevcut tehditlere cevap vermemesi, aynı zamanda gelecekte ortaya çıkabilecek risklere karşı önleyici bir mekanizma işlevi görmesidir. Bununla birlikte Azerbaycan-Türkiye ittifakının önemli özelliklerinden biri de üçüncü devletlere karşı yönelmemiş olmasıdır. Şuşa Beyannamesi’nde de vurgulanan bu ilke, ilişkilerin daha çok bölgesel istikrar ve iş birliği mantığına dayandığını göstermektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda Azerbaycan’ın dengeli dış politika anlayışıyla da uyumludur.</p><p>Azerbaycan-Türkiye stratejik ittifakı günümüzde Güney Kafkasya’nın güvenlik mimarisinde temel istikrar sağlayıcı unsur olarak öne çıkmaktadır. Karşılıklı güven, ortak tehdit algısı ve koordineli faaliyetler, potansiyel gerilim ve tırmanma risklerini azaltmaktadır. Bu ittifak bölgeye yönelik olumsuz dış etkilerin etkisizleştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin normalleşme sürecinde Türkiye’nin yapıcı tutumu ve Azerbaycan’ın barış girişimleri, bölgesel iletişim hatlarının açılması için uygun bir zemin oluşturmaktadır. </p><p>Gelecek perspektifi açısından Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin üç temel alanda daha derinleşmesi beklenmektedir. Birinci alan, güvenlik planlaması ve stratejik koordinasyonun artırılmasıdır. İkinci alan, savunma sanayii ve teknoloji alanlarında ortak üretim imkânlarının genişletilmesidir. Üçüncü alan ise enerji ve ulaştırma altyapılarının fiziksel ve siber güvenliğinin sağlanmasıdır.</p><h2>KARŞILIKLI KOORDİNASYONA ÖNCELİK VERİLİYOR</h2><p>Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan temel unsurlardan biri de tarafların birbirlerinin millî çıkarlarına duyarlı yaklaşmalarıdır. Her iki devlet, stratejik kararların alınmasında karşılıklı koordinasyona öncelik vermekle birlikte, bazı sınırlı konularda ortaya çıkan farklı yaklaşımlara da anlayış ve hoşgörü ile yaklaşmaktadır. Bu bakımdan üçüncü tarafların etkisi veya iç kamuoyunda oluşturulan manipülatif yaklaşımlar bu ittifaka zarar veremez ya da vermemelidir. Çünkü ilişkiler yalnızca siyasi değil, aynı zamanda derin toplumsal ve manevi temellere dayanmaktadır.</p><p>Sonuç olarak Azerbaycan-Türkiye ilişkileri, modern uluslararası ilişkiler sisteminde nadir görülen stratejik müttefiklik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu ilişkilerin temel üstünlüğü, hem tarihî-kültürel yakınlığa hem de ortak jeopolitik ve jeoekonomik çıkarlara dayanmasında yatmaktadır. Böyle bir sentez, ilişkilerin sürdürülebilirliğini ve kurumsal dayanıklılığını güvence altına almaktadır. Son yıllarda bölgesel ve küresel düzeyde yaşanan dönüşümler, Azerbaycan-Türkiye tandeminin stratejik rolünü daha da artırmıştır. Bu model yalnızca iki devletin millî çıkarlarına hizmet etmekle kalmamakta, aynı zamanda Güney Kafkasya’da barışın, istikrarın ve ekonomik entegrasyonun güçlendirilmesine de katkı sağlamaktadır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4824952" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/18/ccfca6b4-yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari.webp" data-title="Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı" data-url="/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4825250" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/19/114a617d-pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari.webp" data-title="Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları" data-url="/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/23/80e26063-karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin dış politika dönüşümü: Doktrin mi pragmatizm mi? </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov/Doktorant, Üsküdar Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Modern uluslararası ilişkilerde devletlerin dış politikaları çoğu zaman belirli doktrinler etrafında şekillenmiştir. Bu doktrinler, yalnızca birer politika seti değil; aynı zamanda devletlerin dünyayı nasıl okuduklarını, kendilerini uluslararası sistemde nereye konumlandırdıklarını ve hangi araçlarla hareket edeceklerini belirleyen zihinsel çerçevelerdir. Bir doktrin ilan etmek, özünde şu anlama gelir: Devlet, hem kendi bürokrasisine hem de uluslararası aktörlere “ben bu şekilde davranacağım” mesajını verir. Bu yönüyle doktrinler, tutarlılık, öngörülebilirlik ve stratejik derinlik üretir.</p><p>Tarihsel süreçte doktrin temelli dış politikanın farklı örnekleri görülmektedir. Bu bağlamda, Truman Doctrine, özgürlük ve anti-komünizm ekseninde şekillenen bir yaklaşımı temsil ederken; Bush Doctrine, önleyici savaş ve güvenlik temelli bir dış politika anlayışını ortaya koymuştur.</p><h2>2000’LERİN İLK ON YILI </h2><p>Türkiye örneğinde, tarih, coğrafya ve medeniyet söylemi ekseninde teorik bir çerçeveye oturtulmuş, ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesi ve ‘gönül coğrafyası’ vurgusuyla kültürel-tarihsel bağları öne çıkaran ve Türkiye’yi ‘merkez ülke’ olarak konumlandıran dış politika yaklaşımı, doktrin temelli stratejinin dikkat çekici bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Ancak 21. yüzyılın giderek karmaşıklaşan, çok kutuplu ve krizlerle dolu uluslararası ortamında bu tür açık ve katı doktrinlerin yerini daha esnek, durumsal ve çoğu zaman örtük stratejilerin almaya başladığı görülmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca küresel sistemdeki değişimle değil, aynı zamanda karar alıcı profillerindeki farklılaşmayla da yakından ilişkilidir.</p><p>Türkiye örneği bu dönüşümün çarpıcı bir yansımasını sunar. 2000’lerin ilk on yılında benimsenen dış politika yaklaşımı, Türkiye’yi açıkça doktrin temelli bir çerçeveye oturtma çabasıydı. “Komşularla sıfır sorun” ilkesi, “gönül coğrafyası” vurgusu ve “merkez ülke” konumlandırması, bu dönemin temel kavramsal araçlarını oluşturuyordu. Bu yaklaşım, teorik bir zemine dayanıyor, tarihsel ve coğrafi referanslarla besleniyor ve Türkiye’nin bölgesel rolünü yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda medeniyet ve tarih ekseninde tanımlıyordu. Dolayısıyla bu dönem, dış politikanın yalnızca pratik değil, aynı zamanda kavramsal bir düzlemde üretildiği bir evre olarak değerlendirilebilir.</p><h2>KÜRESEL BELİRSİZLİKLE ÇERÇEVE DEĞİŞTİ</h2><p>Ne var ki, özellikle Arap Baharı sonrası ortaya çıkan bölgesel kırılmalar, Suriye iç savaşı, artan güvenlik tehditleri ve küresel sistemdeki belirsizlikler, bu doktrinsel çerçevenin sürdürülebilirliğini zorladı. Bu noktadan itibaren Türkiye dış politikasında belirgin bir dönüşüm gözlemlenmektedir: Doktrin temelli, teorik ve ilan edilmiş bir dış politika anlayışından; daha pragmatik, güvenlik merkezli ve durumsal bir politika tarzına geçiş.</p><p>Bu dönüşümde, istihbarat kökenli aktörlerin karar alma süreçlerindeki ağırlığının artmasının da etkili olduğu söylenebilir. Bu tür aktörler, doğaları gereği daha operasyonel, daha gizlilik odaklı ve daha risk hesaplayıcı bir yaklaşım benimserler. Bu da dış politikada ideolojik veya teorik çerçevelerden ziyade, sahadaki gerçekliklere dayalı hızlı ve esnek kararların öne çıkmasına yol açar. Ancak bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; büyük güçlerin çoğunda benzer eğilimler gözlemlenmektedir.</p><p>Bu noktada kritik bir gerilim ortaya çıkar. Doktrin temelli dış politika, anlam ve yön üretirken; aşırı pragmatik dış politika esneklik ve hız kazandırır. Ancak anlamın zayıfladığı bir ortamda, araçlar çoğalırken yön duygusu bulanıklaşabilir. Bu da dışarıdan bakıldığında tutarsızlık algısı doğurabilir ve uzun vadeli stratejik konumlanmayı zorlaştırabilir.</p><p>Sonuç olarak Türkiye’nin dış politikası, doktrin temelli bir çerçeveden tamamen kopmuş değildir; ancak bu çerçeve artık açıkça ilan edilen ve teorik olarak formüle edilen bir yapı olmaktan ziyade, pratik içinde şekillenen, örtük ve esnek bir karakter kazanmıştır. Bu durum, yeni bir “sessiz doktrin” arayışı olarak da okunabilir…</p><h2>HANGİ YAKLAŞIM DAHA İŞLEVSEL?</h2><p>Burada asıl mesele şudur: Günümüz uluslararası sisteminde devletler açısından hangi dış politika yaklaşımı daha işlevseldir? Bu bağlamda, beyan edilmiş ve doktrin temelli dış politika, geniş vizyonlu ve kurumsallaşmış devletlerin tercih ettiği bir yönelim olarak öne çıkmaktadır. Açık biçimde ilan edilmiş bir doktrin, devletin farklı kurumları arasında koordinasyonu sağlayan, gerçekçi ve dünyayla uyumlu hedefler belirleyen, maceracı eğilimlerden uzak duran ve ulusal çıkarı esas alan bir pragmatizmi mümkün kılar. Bununla birlikte, bu tür bir yaklaşım, sorumluluk üstlenmeyi ve hesap verilebilirliği de beraberinde getiren bir siyasal eylem biçimi sunar. Bu çerçevede, doktrin temelli dış politikanın Türkiye gibi tarihsel ve jeopolitik ağırlığı olan bir ülke açısından daha uygun ve tutarlı bir model olduğu ileri sürülebilir. Bununla birlikte, Türkiye’nin güncel deneyimi, bu sorunun hâlâ kesin bir yanıtının bulunmadığını ve nihai değerlendirmenin büyük ölçüde uluslararası sistemin gelecekte alacağı biçime bağlı olduğunu göstermektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/23/29d83021-turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın Pekin seferi: Tayvan düğümü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz - Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Uluslararası ilişkiler disiplininin temel açmazlarından biri yerleşik bir hegemonik gücün statükoyu değiştirmeye namzet yükselen bir güçle karşı karşıya geldiğinde sergileyeceği tutumun ne olacağıdır. A.F.K. Organski’nin uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı “Güç Geçişi Teorisi” (Power Transition Theory), tam da bu türbülanslı evreleri açıklamak hususunda emsalsiz bir analitik çerçeve sunmaktadır. Teoriye göre küresel hiyerarşinin zirvesindeki devlet ile hızla sanayileşen ve kapasitesini artıran revizyonist aktör arasındaki güç makası kapandıkça sistemik bir çatışma ihtimali geometrik bir biçimde artar. Donald Trump’ın 2026 konjonktüründe gerçekleştirdiği Pekin ziyareti, böylesi bir teorik zeminin ete kemiğe büründüğü, dünyanın yeni güç muvazenesinin test edildiği tarihsel bir kırılma noktası olarak tebarüz etmektedir.</p><h2>MASANIN EN ÇETREFİLLİ BAŞLIĞI</h2><p>Söz konusu temasları sıradan bir diplomatik ziyaretin ötesine taşıyan yegâne unsur, şüphesiz ki masadaki en çetrefilli başlık olan Tayvan meselesidir. Meseleyi layıkıyla mütalaa edebilmek için tarihin tozlu raflarını karıştırmak lazım. Komünistler ile milliyetçiler arasında 1949 yılındaki iç savaşın ardından şekillenen ayrılık Soğuk Savaş’ın en katı yıllarında aşılmaz bir duvara dönüşmüştü. Tayvan adasının milliyetçi hükümeti Birleşmiş Milletler nezdinde ana kara dahil Çin’in tek meşru temsilcisi görülüyordu. Ne var ki, 1972 yılında ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın Sovyetler Birliği’ni çevrelemek maksadıyla gerçekleştirdiği o meşhur Çin açılımı ve akabinde imzalanan Şanghay Bildirisi, Washington’ın “Tek Çin” prensibini zımnen kabul etmesiyle yeni bir statüko yaratmıştı. O günden bu yana Amerikan dış politikası, Tayvan’ın statüsü konusunda “stratejik muğlaklık” adı verilen, ne Pekin’i tam anlamıyla karşısına alan ne de Taipei’yi bütünüyle yalnız bırakan son derece ince bir ip üzerinde yürümeyi tercih etmiştir.</p><h2>TEKNOLOJİK HEGEMONYANIN ANAHTARI</h2><p>Hal böyleyken Trump’ın pragmatist benmerkezci dış politika anlayışının bu kadim düğümü nasıl çözeceği yahut daha da kördüğüm mü edeceği büyük bir merak konusudur. Trump yönetimi, meselelere geleneksel Amerikan müesses nizamının ideolojik ve normatif lenslerinden ziyade kar-zarar hesaplarına dayalı bir «Önce Amerika” vizyonuyla yaklaşmaktadır. Mamafih Pekin açısından Tayvan meselesi, müzakere edilebilir bir ticaret başlığı veya gümrük tarifelerine kurban edilecek bir teferruat değil; doğrudan doğruya Çin’in ulusal onuru, toprak bütünlüğü ve “yüzyıllık aşağılanma» travmasının nihai olarak silinmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin Komünist Partisi’nin ontolojik meşruiyetini, üzerine inşa ettiği bu kırmızı çizgi, Trump’ın tüccar diplomasisinin sınırlarının test edileceği en sert kayalık olarak karşımızda durmaktadır.</p><p>Jeopolitik ve jeoekonomik dinamikler zaviyesinden bakıldığında ise Tayvan, Asya-Pasifik mimarisinin kilit taşı hüviyetini taşımaktadır. Soğuk Savaş döneminde John Foster Dulles tarafından kavramsallaştırılan First Island Chain yani “Birinci Ada Zinciri”nin tam merkezinde yer alan ada, Çin donanmasının Pasifik okyanusuna engelsiz bir biçimde açılabilmesinin önündeki en büyük coğrafi settir. Diğer bir deyişle, Pekin’in küresel bir deniz gücüne dönüşmesi ancak ve ancak Tayvan’ın anakaraya entegrasyonuyla mümkün mertebe fizibilite kazanacaktır. Buna ilaveten küresel mikroçip üretiminin mutlak çoğunluğunu elinde bulunduran adanın teknolojik kapasitesi, 21. yüzyılın dijital altyapısını ve savunma sanayisini kontrol etme mücadelesinin en kritik ganimeti konumundadır. Bu veçhile Tayvan geleceğin teknolojik hegemonyasının anahtarıdır.</p><h2>FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK</h2><p>Öte yandan Güç Geçişi Teorisi’nin bizlere fısıldadığı o sarsıcı gerçeklik Trump’ın Pekin temasları sırasında kurduğu şahsi diyaloğun yapısal çatışma dinamiklerini ortadan kaldırmaya yetmeyeceğidir. Zira sorun liderlerin mizacından bağımsız olarak iki devasa kapasitenin aynı hegemonik alanı paylaşamama krizinden neşet etmektedir. Washington, yükselen rakibinin kendi kurduğu uluslararası nizamı kendi aleyhine revize etmesine müsaade edemezken; Pekin ise sahip olduğu iktisadi ve askeri kudretin, dar bir coğrafyaya hapsedilmesini kabullenmemektedir. Hasılı Trump’ın bu stratejik seferi, taraflar arasında geçici bir taktiksel yakınlaşma yahut ticari bir uzlaşı doğurabilecek olsa da, ufukta beliren fırtınanın yapısal temellerini sarsmaktan uzaktır.</p><h2>DÜĞÜM NASIL ÇÖZÜLECEK?</h2><p>Nihayetinde Güç Geçişi Teorisi’nin işaret ettiği yapısal gerçeklik ekseninde sistemik bir sarsıntıyı önlemenin yegâne yolu tarafların güç makasındaki daralmayı ideolojik bir taassupla değil, jeopolitik bir denge arayışıyla yönetebilme kapasitesinden geçmektedir. Türkiye gibi yükselen orta büyüklükteki güçler açısından ise bu tablo, büyük güç rekabetinin yarattığı çatlaklarda kaybolmadan rasyonel bir denge politikası yürütmenin ne denli hayati olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Tam da bu noktada, Henry Kissinger’ın yarım asır evvel Soğuk Savaş’ın seyrini değiştiren o ustaca Çin açılımında merkeze koyduğu “güçler dengesi ve asgari müşterekte nizam” tasavvurunun günümüzün karar alma mekanizmalarında ne denli büyük bir eksiklik olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sonuçta Washington ve Pekin hattındaki bu stratejik düğümün, Kissingervari derinlikli bir reelpolitik diplomasi ile mi yoksa Thucydides’in o meşum çatışma tuzağıyla mı nihayete ereceğini izleyip göreceğiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/22/93614802-trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Finansal okuryazarlık: Bütçesini yöneten geleceğini yönetir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054" rel="standout" />
      <description>Paranın dilini bilmek, paraya teslim olmak anlamına gelmez. Aksine emeğin değerini korumak, tüketim baskısına karşı ölçülü davranmak, riskleri soğukkanlı biçimde okumak ve geleceği daha sağlam kurmak anlamına gelir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sunay Karamık - TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Adana Milletvekili, AK Parti</strong></p><p><br></p><p>Bir insanın ekonomik hayatı çoğu zaman maaş bordrosunda, banka hesabında ya da cüzdanında görünür sanılır. Oysa asıl mesele, parayla kurduğu ilişkide saklıdır. Gelirini planlayamayan, borcunun gerçek maliyetini okuyamayan, ihtiyacı ile isteğini ayıramayan, dijital ortamda karşısına çıkan sahte vaatleri süzemeyen kişi, sadece parasını kaybetmez. Emeğini, zamanını, huzurunu ve geleceğe dair güven duygusunu da riske atar.</p><p>Finansal bilgi eksik kaldığında sorun kişinin cebinde başlayıp aile sofrasına kadar uzanabilir. Kontrolsüz tüketim, yanlış borçlanma, günü kurtarmaya dönük harcama alışkanlıkları ve söylentiyle verilen yatırım kararları zamanla daha ağır bir yük üretebilir. Bazen yıllarca biriktirilen para birkaç yanlış hamleyle bir anda eriyebilir. Bazen aile bütçesindeki dengesizlik ev içindeki güveni ve huzuru aşındırabilir. Bazen de insan, “fırsat” diye sunulan bir tuzağın içinde emeğinin karşılığını kaybedebilir.</p><h2>HAYATIN EKONOMİK TARAFINI ANLAMLANDIRMA GÜCÜ</h2><p>Bu tabloyu sadece bireysel hata diye okumak eksik kalır. Para ile kurulan ilişki, aileden okula, mahalleden dijital mecralara kadar uzanan sosyal bir öğrenme alanıdır. Çocuk, harçlığını nasıl kullanacağını çoğu kez evde görür. Genç, tüketim arzusunu çevresinden öğrenir. Yetişkin, yatırım kararını kimi zaman bilgiyle, kimi zaman duyumla verir. Kadın emeğinin değerini pazarda, kooperatifte, ev bütçesinde ya da küçük işletmesinde yeniden hesaplar. Toplumun finansal davranışı, tek tek insanların alışkanlıklarının toplamından oluşur.</p><p>Tam da bu yüzden finansal okuryazarlık, teknik bir ekonomi dersi gibi görülemez. Bu kavram, insanın gelirini, giderini, tasarrufunu, borcunu, riskini, yatırımını ve dijital güvenliğini doğru okuyabilme becerisidir. Daha sade bir ifadeyle, hayatın ekonomik tarafını anlamlandırma gücüdür. Kişiye zenginleşme vaadi sunmaz. “Şunu al, bunu sat” diyen bir reçete hiç değildir. Asıl değeri, insanın kendi şartlarına uygun, ölçülü ve güvenli kararlar almasına yardım etmesidir.</p><h2>EMEĞİ KORUYAN BİLGİDİR</h2><p>Bugünün finansal ortamı bu ihtiyacı daha görünür hâle getiriyor. Bankacılık işlemleri telefona sığdı. Yatırım araçlarına erişim kolaylaştı. Sosyal medya, kısa sürede yüksek kazanç vadeden hesaplarla doldu. Kripto varlıklar, dijital platformlar, algoritmik işlemler ve çevrim içi ödeme sistemleri geniş kitlelerin hayatına girdi. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama doğru bilgiyi ayırt etmek zorlaştı. Böyle bir zeminde finansal okuryazarlık, kişinin kendisini koruma becerisine dönüşüyor.</p><p>Bu becerinin erken yaşta kazandırılması büyük değer taşıyor. Çünkü para ile kurulan ilişki çocuklukta başlıyor. Harçlık, çocuğa ihtiyaç ile istek arasındaki farkı anlatmak için güçlü bir fırsat. Biriktirmek, beklemek, tercih yapmak, paylaşmak, israftan kaçınmak ve hedef koymak küçük yaşlarda öğrenildiğinde ileride daha sağlıklı finansal davranışlara kapı aralar. Çocuk para kavramını korkulacak ya da sınırsızca harcanacak bir şey olarak değil, emekle bağlantılı bir değer olarak tanımalıdır.</p><h2>AİLEYİ GÜÇLENDİRİR</h2><p>Kadınlar için finansal okuryazarlık ayrı bir anlama sahip. Bir kadının gelirini yönetebilmesi, emeğinin karşılığını takip edebilmesi, maliyet hesabı yapabilmesi, borçlanma şartlarını okuyabilmesi ve dijital finans hizmetlerini güvenle kullanabilmesi aile ekonomisini güçlendirir. Nakit akışını bilen bir kadın girişimci, işini sağlama alır. Ev bütçesini yöneten kadın, finansal bilgiyle desteklendiğinde ailenin geleceğini daha güvenli kurar.</p><p>Dünya Bankasının Global Findex çalışmaları da finansal sisteme erişimin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Hesap sahibi olmak, dijital ödeme kullanmak ya da krediye ulaşmak başlangıçtır. Asıl mesele, bu imkânların bilinçli, güvenli ve sürdürülebilir biçimde kullanılabilmesidir. Özellikle kadınların dijital finans hizmetlerine güvenle erişmesi, ekonomik katılımı artıran ve kırılganlığı azaltan bir kapı açar. Finansal okuryazarlık bu kapının anahtarıdır.</p><h2>TOPLUMSAL ZEMİNE YAYMAK İÇİN ATILAN ADIMLAR</h2><p>Türkiye’de bu alanda atılan adımların değerini buradan okumak gerek. Sermaye Piyasası Kurulu koordinasyonunda hazırlanan Finansal Okuryazarlık Platformu, vatandaşın temel finansal konulara daha kolay erişmesini sağlayan önemli bir zemin oluşturdu. Platformun bütçe yapma, riskleri yönetme, finansal planlama, piyasaları anlama ve sağlıklı karar alma başlıklarında içerikler sunması, meseleyi teoriden çıkarıp gündelik hayata yaklaştırıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın imzasıyla 22 Mayıs’ın Finansal Okuryazarlık Günü ilan edilmesi de bu başlığın süreklilik kazanması bakımından oldukça anlamlı.</p><p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar, konunun sadece finans kurumlarının gündemi olmadığını gösteriyor. Kamu kurumları, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve yerel aktörler aynı çerçevede buluştuğunda finansal okuryazarlık daha geniş bir toplumsal zemine yayılır. Konya, Kayseri, Adana ve İzmir gibi illerde yapılan yüz yüze programlar, özellikle kadın kooperatifleri, girişimciler, öğrenciler ve farklı meslek grupları açısından sahaya temas eden bir yaklaşım sunuyor.</p><p>Burada asıl hedef, herkesi finans uzmanına dönüştürmek değildir. Hedef, vatandaşın kendi parasını, emeğini ve riskini daha doğru okuyabilmesidir. Bir genç yatırım yapmadan önce kaynağı sorguluyorsa, bir aile borçlanmadan önce ödeme gücünü hesaplıyorsa, bir kadın girişimci ürününün maliyetini doğru çıkarıyorsa, bir çocuk harçlığını bitirmeden önce tercih yapmayı öğreniyorsa, finansal okuryazarlık hayata temas etmiş demektir.</p><h2>SEFERBERLİĞE DÖNÜŞMELİ</h2><p>Finansal okuryazarlığı bir seferberlik başlığı hâline getirmek bu yüzden stratejik bir gereklilik haline gelmiştir. Ailede başlayan, okulda güçlenen, dijital mecralarda desteklenen, yerel yönetimlerle sahaya yayılan ve kamu politikasıyla süreklilik kazanan bir model geliştirmeliyiz. Çocuklara, gençlere, kadınlara, emeklilere, girişimcilere ve dezavantajlı gruplara aynı dille değil, kendi hayat gerçekliklerine uygun içeriklerle ulaşmalıyız. Çünkü finansal bilgi, doğru verildiğinde kuru bir ders olmaktan çıkar ve insanın hayatını düzenleyen bir beceriye dönüşür.</p><p>Paranın dilini bilmek, paraya teslim olmak anlamına gelmez. Aksine emeğin değerini korumak, tüketim baskısına karşı ölçülü davranmak, riskleri soğukkanlı biçimde okumak ve geleceği daha sağlam kurmak anlamına gelir. Finansal okuryazarlık bireyin cebini, ailenin huzurunu, piyasanın güvenini ve ülkenin ekonomik dayanıklılığını aynı anda ilgilendirir. Bu nedenle mesele, parayı büyütme hırsından çok daha derindedir. Asıl mesele, emeği koruyan bilgiyi toplumun ortak kültürü hâline getirebilmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/22/15f154c3-finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay zekânın silaha dönüştüğü çağda Türkiye’nin manifestosu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476" rel="standout" />
      <description>Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti</strong></p><p><br></p><p>7 Ekim 2023’ten sonra Gazze’de dünyanın gözleri önünde derinleşen soykırım ve zulüm, yalnız son iki yılın meselesi değildir. Batı basını, Batılı elitler ve siyasetçiler, İsrail’in zulmünü ve ABD’nin bu süreçteki ortaklığını perdelemek için bu soykırım ve işgal düzeneğini 2023’ten itibaren başlayan bir “meşru müdafaa” meselesi gibi sunmuş; böylece meseleyi tarihsel bağlamından koparan bilinçli bir çerçeveleme üretmiştir.</p><h2>YENİ SÖMÜRGE SİSTEMİ </h2><p>Oysa karşımızdaki tablo, 7 Ekim’le başlamış münferit bir savaş değil; yüz yılı aşan yerleşimci-sömürgeci işgal mantığının, emperyal güç ilişkilerinin, medya düzeninin, kültürel hegemonya mekanizmalarının ve dijital çağın yeni teknolojileriyle birleşerek daha görünür, daha sofistike ve daha yıkıcı hâle gelmesidir. Gazze’de bugün yaşanan yıkım, yalnız askerî bir saldırı değil; tarihsel işgalin, medya diliyle meşrulaştırılan şiddetin, Batılı siyasal desteğin ve dijital çağın yapay zekâ, gözetim ve hedefleme teknolojilerinin iç içe geçtiği yeni bir soykırım sistemidir. Bu aynı zamanda yeni bir sömürge sistemidir. İsrail ve ABD, bu sömürge sistemini artık dünyanın geri kalanına da en azından bir tehdit söylemi olarak örnek göstermekte ve taşımak istemektedir.</p><p>Yapay zekâ ve sosyal medyanın yoğun biçimde kullanıldığı bu soykırım sürecinde, Batılı şirketlerin ve devletlerin açıklamalarıyla Gazze’de kurulan soykırım düzeninin artık yalnız Filistin’e yönelik bir saldırı olmadığı; aynı zamanda bütün dünyaya yöneltilmiş bir tehdit dili hâline getirildiği görülmektedir. “İtaat etmezseniz her yer Gazze gibi olur” anlamına gelen bu tehdit dili (İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Lübnan saldırısına başladığında ilk kullandığı ifadelerden biri de “Lübnan’ı Gazze gibi yapacağız” olmuştur.), modern savaşın artık yalnız askerî güçle değil; medya, algoritma, yapay zekâ, sosyal medya ve küresel teknoloji şirketleriyle birlikte yürütüldüğünü göstermektedir.</p><h2>İKİ YÖNLÜ KUŞATMA</h2><p>Bugün yapay zekâ, yalnızca teknolojik ilerlemenin değil; savaşın, gözetimin, hakikat krizinin, sosyal medya düzeninin ve küresel güç mücadelesinin yeni merkez üssü hâline gelmiştir. Gazze, İran ve Ukrayna sahalarında görülen örnekler, savaşın artık yalnız cephede değil; yazılımda, veri merkezlerinde, bulut altyapılarında, hedefleme algoritmalarında, sosyal medya akışlarında, iletişim ağlarında ve insan zihninde yürütüldüğünü göstermektedir.</p><p>Yapay zekânın savaş alanına girmesi, yalnız askerî teknolojilerin gelişmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda dünyanın akıllı telefonlar, küresel internet şebekeleri, sosyal medya platformları ve dijital ağlar aracılığıyla doğrudan yapay bir gerçeklik düzeninin içine çekilmesi anlamına gelmektedir. İnsan artık yalnız makineyi kullanan bir varlık değildir; giderek makinenin düşünme biçimiyle düşünmeye, algoritmanın sunduğu gerçeklik içinde yaşamaya ve sayısal göstergelerle anlam üretmeye zorlanan bir varlığa dönüşmektedir.</p><p>Bu yeni düzende teknoloji iki yönlü bir kuşatma üretmektedir. Bir tarafta makine ve yazılım, Gazze’de olduğu gibi soykırımın, hedeflemenin, gözetimin ve kitlesel imhanın aracına dönüşmektedir. Diğer tarafta sosyal medya, dijital platformlar ve algoritmik sistemler, insanın zihnini, algısını, dikkatini, duygularını ve ruhunu dönüştürerek onu görünmez bir örümcek ağının içine hapsetmektedir. İnsan bedeni savaş teknolojileriyle, insan zihni ise algoritmalarla kuşatılmaktadır.</p><h2>TÜRKİYE’DEN TÜM İNSANLIĞA ÇAĞRI</h2><p>ABD ve İsrail, yapay zekâyı ve sosyal medyayı soykırımın ve küresel tehdidin en önemli silahlarından biri olarak kullanmaktadır. Türkiye ise buna hem Millî İstihbarat Akademisi’nin ortaya koyduğu stratejik güvenlik perspektifiyle hem de Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın insan, ahlak, merhamet ve teknoloji merkezli konuşmasıyla cevap vermektedir. Bu cevap, yalnızca Türkiye’nin iç güvenliği için değil; bütün insanlığa yöneltilmiş manifesto niteliğinde bir çağrıdır.</p><p>Millî İstihbarat Akademisi’nin “Yapay Zekâ Çağında Siber Güvenlik ve Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri” raporu, yapay zekânın, büyük dil modellerinin, veri bağımlılığının, bulut altyapılarının ve dijital sistemlerin Türkiye açısından nasıl stratejik tehditler üretebileceğini ortaya koyarken; Selçuk Bayraktar SAHA 2026 konuşmasında yapay zekânın ve küresel dijital şirketlerin insanlığı sürüklediği karanlık düzene karşı güçlü bir insanlık manifestosu ortaya koymuştur.</p><p>Bayraktar, Türkiye’nin manifestosunu “Teknolojik Dayanışma İttifakı” başlığı altında bütün insanlığa sunmaktadır. Bugün bütün insanlığın, Bayraktar’ın sunduğu bu sese kulak vermesi gerekmektedir.</p><h2>TEKNOLOJİ, MERHAMETSİZ ELLERDE BİR İMHA SİLAHINA DÖNÜŞÜR</h2><p>Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşması, bu teknik ve stratejik risk alanını ahlaki, medeniyet merkezli ve insan odaklı bir düzleme taşımaktadır. Bayraktar’ın “Gönlü olmayanın, merhameti olmayanın elindeki teknoloji, ancak bir imha aracına dönüşür” sözü, çağımızın en kritik teknoloji tartışmasını özetlemektedir. Bu cümle yalnızca ahlaki bir uyarı değil; yapay zekânın, yazılımın, veri merkezlerinin ve sosyal medya algoritmalarının savaş, gözetim ve tahakküm düzenine bağlandığı bir çağda stratejik bir tespittir.</p><p>Bu açıdan Selçuk Bayraktar’ın konuşması, Palantir’in yazılımı silaha, yapay zekâyı sert güce ve teknolojiyi askerî tahakküme dönüştüren karanlık bildirisine karşı Türkiye’den yükselen ahlaki, stratejik ve medeniyet merkezli bir cevap olarak okunmalıdır. Palantir’in dünyaya sunduğu ufuk; yazılımın tüfeğe eşitlendiği, yapay zekânın caydırıcılık rejimine dönüştüğü, insanın veri ve hedef kategorilerine indirgenebildiği bir güç siyasetidir. Bayraktar’ın konuşması ise teknolojiyi insana, ahlaka, merhamete, özgürlüğe, adalete ve insan onuruna; yani eşref-i mahlûkat olan insana bağlayan başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemektedir.</p><h2>DEDE KORKUT’TAN YAPAY ZEKÂ ÇAĞINA </h2><p>Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 yılında yaptığı tarihî konuşmasında Dede Korkut’tan, Basat’tan ve Tepegöz’den hareketle kurduğu anlatı, yalnız tarihî veya kültürel bir gönderme değildir. Bu hikâye, bugünün teknoloji çağını anlamak için güçlü bir metafordur.</p><p>Tepegöz, orantısız gücü, gözü dönmüş yıkımı ve insanı yutan mekanik kudreti temsil eder. Basat ise aklı, cesareti, iradeyi ve insanın kendi kaderini tayin etme kudretini temsil eder. Bugün küresel teknoloji tekelleri, veri merkezleri, yapay zekâ şirketleri ve savaş algoritmaları yeni çağın Tepegözleri gibi karşımızda durmaktadır.</p><p>Dede Korkut anlatısında Basat, Tepegöz’ü onun kurduğu güç alanında değil, kendi aklıyla, cesaretiyle ve stratejisiyle yener. Bugün Türkiye’nin teknoloji çağındaki konumu da budur. Küresel teknoloji tekellerinin belirlediği kulvarda, onların kurallarıyla ve onların altyapılarıyla yarışmak Türkiye’yi ancak takipçi konumunda tutar. Türkiye’nin görevi, bu karanlık güce aynı kulvarda teslim olmak değil, kendi aklıyla, kendi ahlakıyla, kendi teknolojik mimarisiyle ve kendi medeniyet ufkuyla yeni bir yol açmaktır. Basat’ın yaptığı gibi zayıf görünen ama hakikate, akla ve iradeye dayanan bir yol açmak gerekir. Bu yol, teknolojiyi insanı yutacak bir Tepegöz olmaktan çıkarıp insanın hizmetine veren bir medeniyet yoludur.</p><h2>TEKNOKAPİTALİST KÜRSEL TAHAKKÜM KARŞISINDA NE YAPACAĞIZ? </h2><p>Peki dünya bu gidişat karşısında ne yapacak? Yapay zekâ insanı algoritmik çıktıya, savaşları optimizasyon problemine, toplumu sosyal medya bağımlılığına ve iletişimi gözetim aracına dönüştürürken buna karşı nasıl bir cevap verilecek?</p><p>Selçuk Bayraktar’ın tarihi nitelikteki konuşması tam da bu soruya Türkiye merkezli bir cevap vermektedir. Bayraktar’ın konuşması yalnız savunma sanayii vizyonu değildir; yapay zekâ çağında insanı, ahlakı, merhameti, dijital egemenliği ve hürriyeti merkeze alan bir teknoloji manifestosudur. Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür. Bu kavram, teknolojiyi, sermayeyi, veriyi, platformları ve algoritmaları elinde tutan küresel şirketlerin toplumlar üzerinde kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini anlatmaktadır.</p><p>Bayraktar’ın çözüm önerileri bu yüzden nettir: Açık kaynaklı, şeffaf ve denetlenebilir yazılım-donanım ekosistemleri kurulmalı; veriler küresel devlerin sunucularına teslim edilmemeli; federe öğrenme ile veri hastanelerde, kurumlarda ve ülke sınırları içinde kalmalı; devasa merkezî bulutlara mahkûm olmadan cihaz üzerinde çalışan Edge AI, yani uç cihaz yapay zekâsı modelleri geliştirilmeli; kuantum çağının tehditlerine karşı kuantum dirençli şifreleme altyapıları kurulmalı; dost, kardeş ve mazlum halklarla “Teknolojik Dayanışma İttifakı” oluşturulmalıdır. Yapay zekâyı ve veri tahakkümünü alt etmenin yolu Batı’yı taklit etmek değil; yapay zekâyı semantik bir dönüşüme sokarak, Batı düşüncesinin karanlık yanını aşabilecek yeni bir teknoloji mimarisi kurmaktır. Bu yaklaşım, yapay zekâ tartışmasında önümüzdeki dönemin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır.</p><h2>DİJİTAL EGEMENLİK VE SİBER VATAN MESELESİ</h2><p>Millî İstihbarat Akademisi’nin raporu da bu yaklaşımı kurumsal güvenlik düzeyine taşımaktadır. Rapora göre yapay zekâ çağında en büyük risk teknolojiye erişim eksikliğinden çok; yönetişim, koordinasyon, insan kaynağı, veri/model yönetimi ve dış teknoloji bağımlılığı eksikliğidir. Kısa vadede yapay zekâ envanterinin çıkarılması, veri-yetki-dış bağımlılıkların görünür hâle getirilmesi ve büyük dil modelleri ile ajan tabanlı sistemler için asgari güvenlik kurallarının belirlenmesi gerekmektedir. Orta vadede standart, denetim, kayıt tutma, olay raporlama ve tedarik güvenliği; uzun vadede ise yerli kapasite, test, sertifikasyon, uzman insan kaynağı ve toplumsal farkındalık öne çıkmaktadır.</p><p>Türkiye için öncelik, yapay zekâyı hızla yaygınlaştırmaktan ziyade yüksek riskli alanlarda kontrollü benimseme, açık görev dağılımı, kayıt tutma yükümlülüğü, insan denetimi, tedarik zinciri görünürlüğü ve kriz anında süreklilik kapasitesi oluşturmaktır. Bu yaklaşım yalnızca savunma sanayii veya siber güvenlik politikası değil; dijital egemenlik ve siber vatan meselesidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/20/df42c892-yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250" rel="standout" />
      <description>ABD’nin, geleceğin savaş alanında insan merkezli değil veri merkezli bir askeri üstünlük modeli kurmaya çalıştığı açık. Bu dönüşüm aynı zamanda özel teknoloji şirketlerinin jeopolitik aktörlere dönüşmesine de kapı aralamakta.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik / Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>ABD “Savaş Bakanlığı” son dönemlerde NVIDIA, OpenAl, Google, Reflection, Microsoft, Amazon Web Services ve Oracle ile yasal platformlarda operasyonel kullanım için gelişmiş yapay zeka yeteneklerini kullanmak adına anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalar, ABD kolluk kuvvetlerinin yapay zeka öncelikli bir savaş gücü olarak evirilmesindeki dönüşümünü ortaya koyduğunun göstergesi. Bu dönüşümde hiç şüphesiz küresel güç mücadelesinin görünmeyen ancak en kritik alanlarından biri olan nadir toprak elementleri (NTE) ve kritik mineral jeopolitiğinin de yadsınamaz etkisi mevcut.</p><h2>SAVAŞ ALANLARININ DOĞASI DEĞİŞTİ</h2><p>Bilindiği üzere Pentagon’un sınıflandırılmış ağlarda kullanmayı hedeflediği yapay zeka sistemleri; veri merkezlerinden yarı iletkenlere, otonom sistemlerden uydu altyapılarına kadar son derece yoğun NTE ve kritik mineral ekosistemine ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla ABD’nin yapay zeka şirketleriyle geliştirdiği askeri iş birliği, aslında dijital savaş ve NTE - kritik mineraller arasındaki stratejik bağın kurumsallaşması olarak görülebilir. Soğuk Savaş boyunca askeri üstünlük büyük ölçüde nükleer kapasite, enerji kaynakları ve konvansiyonel silah üretimi üzerinden tanımlanıyordu. Ancak, günümüzde teknolojinin yaygınlaşması ve yapay zeka entegreli sistemlerin askeri alanlarda daha fazla kullanımı aktif çatışma ve savaş alanlarının doğasını değiştirdi.</p><p>Artık askeri güç; veri işleme kapasitesi, yapay zeka algoritmaları, yarı iletken üretimi, kuantum sistemleri ve büyük ölçekli dijital ağlarla doğrudan ilişkili. Pentagon’un söz konusu şirketlerle kurduğu yeni ortaklık modeli de tam olarak bu dönüşümün sonucu. Dolayısıyla hem ABD hem de diğer tüm gelişmiş uluslar geleceğin savaşlarını/çatışmalarını yalnızca tanklar ve uçaklarla değil, algoritmalar ve veri merkezleriyle kazanacağını düşünmektedir. Ancak, konuyla ilgili gözden kaçan temel unsur ise söz konusu dijital askeri mimarinin NTE ve kritik minerallere olan bağımlılığıdır. </p><h2>KRİTİK MİNERALLERİ KONTROL EDEN ÜLKELER AVANTAJLI </h2><p>Yapay zeka modellerini çalıştıran yüksek performanslı GPU’lar ve gelişmiş çipler; tantal, neodim, galyum, germanyum da dahil olmak üzere çeşitli nadir toprak elementi ve kritik mineraller olmadan üretilememekte. Bu bağlamda da NVIDIA gibi şirketlerin geliştirdiği ileri düzey işlemciler yalnızca yazılım başarısının değil aynı zamanda da karmaşık mineral tedarik zincirinin ürünü. Benzer şekilde askeri dijitalleşme için önemli bir bileşen olan veri merkezlerinde kullanılan enerji depolama sistemlerinin de lityum, kobalt, nikel ve grafit gibi minerallere bağımlılığını vurgulamak gerekir. </p><p>Bu durum Pentagon’un teknoloji şirketleriyle yaptığı anlaşmaları salt savunma inovasyonu açısından değil, kritik mineral ve NTE güvenliği açısından da değerlendirmeyi zorunlu kılmakta. Bilindiği üzere ABD’nin askeri yapay zeka kapasitesi doğrudan kritik mineraller ve NTE’lerin sürdürebilir erişimine bağlı. Başka bir ifadeyle geleceğin savaşlarında algoritmaları güçlü olan kadar, o algoritmaları çalıştıracak mineral altyapısını kontrol eden ülkelerin de avantaj sağlayacağı açık. </p><h2>ÇİFT KULLANIMLI TEKNOLOJİ MODELİ </h2><p>Günümüzde sivil yapay zeka teknolojileri ile askeri uygulamalar arasındaki sınırların giderek belirsiz hale dönüştüğü açık. Bulut bilişim altyapıları, büyük veri sistemleri, görüntü işleme algoritmaları ve üretken yapay zeka uygulamaları hem ticari hem askeri amaçlarla kullanılmakta. Ancak, çift kullanımlı yapı, kritik mineraller ve NTE’lerin de çift kullanımlı stratejik kaynaklara dönüşmesine yol açmaktadır. Genel bir ifadeyle bir akıllı telefon üretiminde kullanılan mineraller ile hipersonik füze sisteminde kullanılan mineral aynı tedarik zincirinden gelmekte. Dolayısıyla, kritik mineral ve NTE’ler hem ekonomik kalkınmanın hem de doğrudan ulusal güvenlik planlamanın en önemli bileşeni olarak görülmekte. </p><p>ABD Savaş Bakanlığı’nın son dönemde Katar, Avustralya, Japonya ve bazı Afrika ülkeleriyle geliştirdiği mineral ortaklıkları ise bu stratejik yaklaşımın bir sonucu olarak değerlendirilmeli. Washington yalnızca yapay zeka destekli sistemler üretmek istememekte, aynı zamanda bu yapay zeka destekli sistemleri ayakta tutacak jeoekonomik altyapıyı güvence altına almaya çalışmaktadır. Askeri dijitalleşmenin mineral bağımlılığı yapay zeka sistemleriyle sınırlı olmadığını hatırlatmakta fayda var. Otonom dronlar, elektronik harp sistemleri, uydu ağları, gelişmiş radarlar ve kuantum iletişim altyapıları da benzer şekilde NTE ve kritik minerallere bağımlı. Pentagon’un teknoloji şirketleriyle yaptığı anlaşmalar, esasen tüm bu dijital savaş ekosisteminin merkezi koordinasyonunu hedeflemekte. Böylece ABD’nin, geleceğin savaş alanında insan merkezli değil veri merkezli bir askeri üstünlük modeli kurmaya çalıştığı açık. Bu dönüşüm aynı zamanda özel teknoloji şirketlerinin jeopolitik aktörlere dönüşmesine de kapı aralamakta. </p><h2>YENİ JEOPOLİTİK GÜÇ UNSURLARI</h2><p>Geçmişte savunma sanayi büyük ölçüde devlet kontrollü üreticiler üzerinden ilerlerken, bugün savaş teknolojilerinin merkezinde özel yapay zeka şirketleri bulunduğunu söyleyebiliriz. OpenAI, Microsoft veya NVIDIA gibi şirketler artık yalnızca ticari aktör değil; küresel güç rekabetinin stratejik bileşeni olarak görülmekte. Bu şirketlerin kontrol ettiği veri işleme kapasitesi, bulut altyapısı ve çip teknolojileri ise doğrudan askeri kapasiteye dönüşmektedir. Gelinen noktada Pentagon’un yapay zeka şirketleriyle yaptığı anlaşmalar, yalnızca savunma alanında teknolojik modernizasyon hamlesi olmadığı açık. Bu sürecinde aynı zamanda dijital savaş çağında kritik mineral ve NTE’lerin neden yeni jeopolitik güç unsuru haline evirildiğini göstermekte. Geleceğin askeri üstünlüğü salt daha gelişmiş algoritmalar üretmekte değil, o algoritmaları mümkün kılan mineral ekosistemini kontrol etmeyle ilişkilidir. Veri merkezleri, yapay zeka modelleri ve otonom savaş sistemleri görünürde dijital teknolojiler olarak görünse bile, arka planda derin bir mineral bağımlılığı taşımakta. Bu nedenle de 21. yüzyılın büyük güç rekabetini yalnızca yapay zeka yarışı değil; aynı zamanda kritik mineraller ve NTE üzerinde kurulan yeni bir jeostratejik mücadele olarak okumak gerekir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/19/114a617d-pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balkanlar'da var olmanın poetikası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mümin Ali/Şair</strong></p><p><br></p><p><em>“Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.”</em></p><p>Rumi</p><p><br></p><p><br></p><p>Edebiyatın, fikrin ve tefekkürün derin sularında yol alırken, bazı mefhumlar vardır ki sadece bir coğrafyayı tarif etmez, aynı zamanda bir ruh hâlini, bir direnç biçimini ve bir tarihî yükü sırtlanır. Bu kelimelerin başında hiç şüphesiz “Balkan” gelir. Özbeöz Türkçe bir kelime olan ve “sarp ve ormanlık sıradağ” manasına gelen bu sözcük, bugün salt bir coğrafi terim olmanın ötesine geçerek, çok katmanlı bir imgeye dönüşmüştür. Bir edebiyatçı ve akademisyen için bu sözcüğü bir imge olarak kullanmak, hem çok güçlü hem de estetik mayınlarla dolu, sorumluluğu yüksek bir yaklaşımdır. </p><p>Balkanlarda gerek entelektüel sahada gerekse edebî üretimde hâkim kılınması gereken temel düşünce, Kenneth White’ın perspektifiyle, modern insanın doğadan kopuşunu, entelektüalizm, akademik ve siyasî dillerin dünyayı “cansızlaştırmasını” sorunsallaştırmaktır. Jeopoetik kavramı, tam da bu noktada yeryüzüyle yeniden organik ve şiirsel bir bağ kurmanın yegâne yolu olarak belirir. White’ın temel amacı, dünyayı soğuk tanımlardan arındırarak onu yeniden “şiirselleştirmek” ve insanı üzerinde yaşadığı toprakla derunî bir düzlemde buluşturmaktır. Hakeza mutasavvıf Türk şairi Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” düsturu, bu ontolojik duruşu ve insan merkezli yaklaşımı bariz bir şekilde tebarüz ettirmektedir. </p><h2>BAL VE KAN</h2><p>Balkan coğrafyası söz konusu olduğunda, bal ve kan, gönül atlasımızda vuku bulan diyalektik bir çelişkinin tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Balkan sözcüğünün bilimsel etimolojisi bir yana, edebiyatın en çok beslendiği damar halk etimolojisinin o sarsıcı zıtlığıdır. Bal ve Kan. Bu ikili yapı, bu toprakların hem misafirperver, huzurlu ve tatlı yanını hem de savaşlarla, göçlerle yoğrulmuş trajik mazisini aynı anda karşılamaktadır. Bu oksimoron, Balkan ruhunun o meşhur “melankolik neşesini” en iyi anlatan araçtır. “Balkan Türküsü” şiirlerinde duyulan o hüzünlü lâkin vakur seda, tam olarak bu “bal” ve “kan” arasındaki ince dengede durur. Şiir, burada bir coğrafyayı değil, o coğrafyanın insanın ruhunda bıraktığı izi betimlemektedir.</p><h2>SARP DAĞLAR VE KÜLTÜREL KALELER</h2><p>“Sarp ve ormanlık sıradağ” tanımı, sadece fiziksel bir engeli değil, aynı zamanda dış dünyaya karşı korunaklı, kendi içinde bir sırrı saklayan, karakterli bir duruşu simgelemektedir. Balkanlarda var olmak, bu geçit vermez dağların gölgesinde bir “kültürel kale” inşa etmektir. Balkanlarda bir hayalet dolaşıyor söylemiyle bölgeyi sadece soğuk ve aşılmaz bir duvar olarak kurgulamak, coğrafyayı insansızlaştırma riski taşımaktadır. Asıl maharet, ustalık ve mesele, o dağın gölgesine sığınan kadim kelimeleri bulup çıkarmaktır. “Emanet / Kelimeler Ötesi” çalışmasında vurgulandığı gibi yazmak, bu sarp dağlar arasından süzülüp gelen manevi mirası bir “emanet” titizliğiyle yarına taşımaktır.</p><h2>KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN MANA HAZİNESİ</h2><p>Meseleyi eşiktekiler odağından ve White’ın kavramsallaştırdığı jeopoetik bir mercekten okuyacak olursak, Balkan imgesi keşfedilmeyi bekleyen benzersiz bir mana hazinesidir. Bu sözcük Doğu ile Batı’nın, kadim gelenek ile sert modernitenin, Osmanlı bakiyesi ile yeni arayışların eksiksiz olarak ortasında duran bir “eşik” imgesidir. Bu imgeyi “Balkanizasyon” gibi akademinin soğuk/donuk lisanından, siyasî ve negatif yüklerinden arındırıp bir “kültürel mozaik” olarak yeniden inşa etmek gerekmektedir. “Güneşi İpe Astık” derken imkânsızı zorlayan o irade, aslında bu eşikte duran insanın, karanlığa rağmen ışığı arama poetikasıdır. </p><p>Şehrin Şarkısı’ndan dijital belleğe uzanan bu yolculukta insan ruhu, çok renkli bir halet-i ruhiye ile bambaşka dünyaları bünyesinde misafir etmektedir. Balkan, artık sadece bir mekân değil, bir duyuş biçimidir. Bir romanda veya şiirde metafor/mecaz olarak kullanıldığında, hem “evde olma” güvenini hem de her an “gitmek zorunda kalma” tedirginliğini aynı anda hissettirir. “Şehrin Şarkısı” romanında görülen şehirli yabancılaşması, tam da bu “aidiyet” ve “yabancılık” arasındaki gerilimden beslenmektedir.</p><p>Bugün bu poetika, analog dünyadan dijital mecralara taşınırken de gücünü korumaktadır. Dijital dünyadaki görünürlük, Balkan Türkçesinin ve edebiyatının bu sarp dağları aşarak dünyaya sesini duyurma çabasıdır. Latin şair Horatius’un “Haydi, git; halkın içine karış; artık, sen, benim malım değilsin!” dediği noktada, eser artık yazarın olmaktan çıkar ve millî bir heyecanın parçası olur. Günümüz itibarıyla, Balkan sözcüğü bir imge olarak kullanıldığında, mutlak bir coğrafi bölgeyi değil, topyekûn bir insanlık durumunu temsil etmeye başlar. Bu sarp dağlar arasında örülen her cümle, hem ferdî bir tecrübe hem de içtimai belleğe nakşedilen silinmez bir nişandır. Balkan imgesi, tarihsel bir seyrüsefer neticesinde bünyesinde muhtelif manaları barındıran ulu bir çınar gibi serpilerek, kadim gelenekle çağdaş söylemi harmanlayarak beynelmilel bir hüviyete bürünmüştür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/19/aae1d560-balkanlarda-var-olmanin-poetikasi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952" rel="standout" />
      <description>AB, yeni çıkan kararla, bir yandan yerleşimci teröristlere karşı somut adım atarken, diğer yandan da Filistin’deki direnişin meşru aktörü Hamas’ı yıpratma çabalarını da ihmal etmiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu / Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>İşgalci İsrail’in Batı Şeria’da sivil vatandaşlar olarak sunduğu yerleşimci terörü her geçen gün artarak devam ediyor. Yerleşimci teröristleri, ‘atalarından kalma topraklarını’ talep eden meşru bireyler olarak konumlandıran Siyonist rejim, bu çerçevelemeyle işgalin gerçek mimarisini gizliyor. Nitekim yerleşimciler uluslararası hukukun açıkça yasakladığı bir nüfus transferinin araçları olarak Filistin’in sistematik işgalinde kilit rol oynuyor. Bu itibarla, yerleşimcilerin sivil değil, sömürgeci bir projenin aktif uygulayıcıları olduğu ifade edilebilir. 500.000’den fazla İsrailli, 3 milyon Filistinli arasında Batı Şeria’daki yerleşimlerde yaşamakta ve bu yerleşimler, Uluslararası Adalet Divanı’nın Temmuz 2024 tarihli danışma görüşüyle uluslararası hukukun açık ihlali olarak tescil edilmiş bulunmaktadır. AB’nin bu dinamiğe nihayet yaptırımla yanıt vermesi dikkatli bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.</p><h2>ORBAN’IN DÜŞÜŞÜ </h2><p>Yerleşimcilere yönelik yaptırımlar yıllardır beklenmekteydi ancak Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orban tarafından sistematik biçimde engellenmekteydi. AB’de dış politika kararları oy birliği ilkesine dayanır; tek bir üye devlet 26’yı bloke edebilir. Orban bu yapıyı 16 yıl boyunca kendi illiberal gündemi doğrultusunda araçsallaştırdı: Ukrayna desteğini sabote etti, insan hakları ihlalcilerine yönelik yaptırımları engelledi ve Tel Aviv dahil pek çok başkente yönelik eleştirel açıklamaları geçersiz kıldı.</p><p>Netanyahu’nun yakın müttefiki olan Siyonist Orban, Nisan 2026’da yapılan seçimlerde tarihi bir yenilgiye uğradı. Muhalefet lideri Peter Magyar ve Tisza Partisi parlamenter tarihte görülmemiş bir oy oranıyla iktidara geldi. Yeni hükümetin Dışişleri Bakanı, Macaristan’ın veto yetkisini artık siyasi tiyatro için değil, gerçek ulusal çıkarlar için kullanacağını ilan etti. Böylece yıllardır kilitli olan AB karar alma süreci anında açıldı. Bu bağlamda yaşananlar “Siyonizm’in AB üzerindeki etkisini yitirmesi” olarak yorumlanabilir. Fakat bu okuma eksik bir noktaya da tekabül etmektedir. Nitekim söz konusu süreç, Netanyahu-Orban ekseninin Trump’ın yerleşimci yaptırımlarını kaldırmasıyla inşa ettiği üçlü bir koruma kalkanıydı. Trump, Ocak 2025’te göreve gelir gelmez Washington’ın yerleşimcilere yönelik yaptırım rejimini ortadan kaldırdı ve bu gelişme Orban’ın vetosunu hem mümkün hem de kolaylaştırılmış kıldı. Yaşanan kırılma, ideolojik bir dönüşümden çok tek bir vetocunun sahneden çekilmesiyle açıklanabilir.</p><h2>YENİ KARAR ÇIKTI </h2><p>11 Mayıs 2026 kararı, Amana, HaShomer Yosh, Regavim ve Nachala olmak üzere dört yerleşimci örgüt ile bu örgütlerin liderleri Avichai Suissa, Meir Deutsch ve Daniella Weiss’i hedef almaktadır. Yaptırımlar mezkûr isimlerin mal varlığının dondurulmasını ve seyahat yasağını kapsıyor. Bu kararla eş zamanlı olarak 10 Hamas yetkilisine de yaptırım uygulanması kararlaştırıldı; bu simetrik yapı, bazı üye devletlerin desteğini sağlamaya yönelik siyasi bir uzlaşı olarak okunabilir. Diğer bir ifadeyle AB, bir yandan yerleşimci teröristlere karşı somut adım atarken, diğer yandan da Filistin’deki direnişin meşru aktörü Hamas’ı yıpratma çabalarını da ihmal etmiyor.</p><h2>ÖNCEKİ YAPTIRIMLARDAN FARKI NE? </h2><p>Önceki yaptırımlarla karşılaştırıldığında niceliksel bir ilerleme görülmektedir. 2024’te AB beş kişi ve üç kuruluşu yaptırım listesine almıştı; bu karar AB’nin üçüncü yaptırım paketidir. Ancak asıl niteliksel fark hedeflerin niteliğinde yatmaktadır: Yeni kararla yaptırım, bireysel şiddet eylemcilerinden yerleşimci hareketinin kurumsal iskeletine doğru kaymıştır. Regavim, Nachala ve Amana, arazi el koymalarını organize eden, Filistinlilerin inşaat izinlerini bloke eden ve yeni yerleşim noktalarının kurulmasını koordine eden yapılardır. AB ile bağlantılı kuruluşların bu örgütlerle finansal ilişki kurması yasaklanacağından, karar yalnızca bireysel hareketliliği değil, İsrail hükümetinin bu yapılara aktardığı fonların akışını da dolaylı biçimde kesebilir.</p><h2>HUKUKİ ÇERÇEVE VE POLİTİKANIN SINIRLARI </h2><p>AB, yerleşimcileri tarihsel olarak iki kategoride ele almıştır: genel anlamda “yasa dışı yerleşimlerde yaşayan İsrailli vatandaşlar” ve yaptırım gerekçesi oluşturan “şiddet kullanan aşırılıkçı yerleşimciler.” Bu ayrım, yerleşimci varlığının kendisini uluslararası hukukta tartışmasız biçimde yasa dışı kabul etmekle birlikte, politika düzeyinde bu gerçeği tam olarak işletemeyen bir tutarsızlığı yansıtmaktadır.</p><p>1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi, işgal gücünün kendi nüfusunu işgal altındaki topraklara nakletmesini açıkça yasaklar. Bu hüküm, tüm yerleşimcileri —şiddet kullansın ya da kullanmasın— uluslararası insancıl hukukun ihlali ile doğrudan ilişkilendirir. Yaptırım listesinin yalnızca “şiddet” ölçütüne bağlanması, İsrail’in kurumlar eliyle sürdürdüğü sömürgeci yerleşimci politikasını görünmez kılmaktadır.</p><p>Öte yandan Hamas liderlerine eş zamanlı yaptırım uygulanması, metodolojik açıdan sorunlu bir denkleştirmedir. İşgal altında direniş ile sömürgeci bir işgal politikası eş değer bir hukuki ve ahlaki statüde konumlandırılamaz. Üstelik bu simetri, İsrail’in “kendi vatandaşları ile teröristler arasında yanlış bir eş değerlik kurulduğu” yönündeki propagandasını paradoks biçimde beslemektedir. Bununla birlikte AB, yerleşimci terörünü besleyen ve işgal edilmiş Filistin topraklarında yaşayıp Gazze’deki soykırımı destekleyen İsrail halkının yüzde 82’sine, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında yakalama kararı çıkarttığı Netanyahu ve benzerlerine karşı somut adım atmaması, yaptırım kararının oldukça sembolik kaldığını göstermektedir.  </p><p>Sonuç olarak AB’nin kararı, önemli bir siyasi kırılmanın işaretidir; ancak yapısal yetersizliğini korumaktadır. İsrail’in varoluş hakkını sorgulamadan birkaç örgütü ve bireyi hedef almak yerleşimci sömürgeciliğin devlet destekli doğasını değiştirmez. Siyonist baskının AB üzerinde gerçekten zayıflayıp zayıflamadığının sınavı ise bu karardan değil, AB’nin İsrail ile olan askeri ve ticari ortaklık anlaşmalarını uluslararası hukuk ihlalleri karşısında askıya almaya ne ölçüde hazır olduğundan okunabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/18/ccfca6b4-yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ulemâ, üdebâ, urefâ şehri: Bursa</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk – Alman Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bursa’nın fethinden (1326)  bu yana yedi yüz yıl geçti. Osmanlı’ya başkent olmuş, padişahlar, hanım sultanlar, mânevî sultanlar, gaziler, abdallar, babalar, sanatkârlar, devlet ricâli, askerler, dervişler, şairler, tarihçiler, ulemâ, üdebâ, urefâ şehri Bursa’nın büyük ve geniş havuzu, her alanda temayüz etmiş yüzlerce ismi barındırmaktadır. Bu kısa yazıda doğumu, hayatı yahut </p><p>vefatıyla olsun bir şekilde Bursa ile ilişkili, ortak noktası “Bursa” olan birkaç örnek şahsında cümle Bursalı zevat yâd edilmek istenmektedir. Bu isimlerden birkaçını zikretmeden evvel, 80 yıl önce kurduğu Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu adlı STK ile vefatına kadar sevdalısı olduğu Bursa’da 100’ü aşkın anıt eserin restorasyonunu gerçekleştirmiş olan Darülfünun İlahiyat Fakültesi mezunu felsefe öğretmeni Kâzım Baykal’ı rahmetle yâd ederiz.</p><h2>I. MURAD</h2><p>I. Murad, üçüncü Osmanlı padişahıdır, Bursa fâtihi Orhan Gazi ile Nilüfer Hatun’un oğludur. Pek dikkat çekmeyen bir yanı, Bursa’nın fethedildiği yıl doğmuş olmasıdır. On iki yaşındayken babası ona Bursa ile Bey sancağını verdi. Orhan’ın 1362’deki vefatıyla tahta geçen otuz altı yaşındaki Murad, 1389’da, Osmanlı kuvvetlerinin Balkan devletlerine karşı kesin galibiyetiyle sonuçlanan Kosova Meydan Savaşı’nda, Ahmedî’nin Gazânâme’sine göre birkaç hasekisiyle gelip cesetler arasında dolaşırken, kendini cesetler arasında saklamış bulunan bir Sırp tarafından hançerle yaralandı ve kısa sürede vefat etti. Gazâ için altı kez Rumeli’ye geçmiş olan I. Murad döneminde Edirne ve Filibe fethedildikten sonra Balkan toprakları Osmanlı devletinin ana dayanak hattını oluşturmuş, bu da Balkan ve Orta Avrupa tarihi bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Hudâvendigâr’ın şehit düştüğü yere Türkler “meşhed” dediler. Bursa’daki türbesinin bir benzeri Kosova’dadır. 1912-1913 Balkan Savaşlarıyla terk edilmek zorunda kalınan Kosova’nın taze acısını, vefatının 90. yıldönümünü idrak ettiğimiz İstiklâl Şairimiz Mehmed Âkif, 6 Mart 1913 tarihinde şiir diline dökmüştür. Üç beyit nakledelim:</p><p>Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova… / Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!</p><p>Hani asker? Hani kalbinde yatan şâh-ı şehîd? / Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün, nerde o îd?</p><p>Söyle, meşhed, öpeyim secde edip toprağını / Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?</p><h2>ABDÜLLATÎF KUDSÎ</h2><p>Abdüllatîf Kudsî, 1384’te Kudüs’te doğmuş, 22 Mart 1452 tarihinde Bursa’da vefat etmiştir. Yetiştirdikleri arasında önde gelenlerden Şeyh Vefâ’nın döneminde, Fatih Sultan Mehmed’in desteğiyle en tesirli zamanını yaşamış olan Zeyniyye tarikatını Anadolu’ya getirenlerden biridir. İlk standart Osmanlı tarihlerinden biri olan Tevârîhi Âl-i Osmân adlı eserin müellifi meşhur tarihçi Âşıkpaşazâde’nin de feyz aldığı Kudsî hakkında Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, 2007’de kitaplaşmış doktora tez çalışması hazırlamış, Arapça eserlerini Türkçeye çevirmiştir. Kudsî’nin Zeynîler Camii haziresindeki kabri, 1965 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından aslına uygun bir şekilde tamir edilmiş, yıllardan beri ziyarete kapalı idi. Nihayet 17 Nisan 2026’da yeniden ziyarete açılmıştır.</p><h2>İSMÂİL HAKKI BURSEVÎ</h2><p>İsmâil Hakkı Bursevî, geçtiğimiz yıl 300. vefat yıldönümüyle çeşitli vesilelerle yâd edildi. Uzun yıllar Bursa’da yaşamış olan müfessir, âlim, bestekâr ve şairin kabri de Bursa’dadır. Tam mânâsıyla mütebahhir olduğu, yazdığı 100’den fazla eserden hemen anlaşılmaktadır; yalnızca şiir sahasında on binlerce beyitlik miras bırakmıştır. 2025 yılında Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından 2 cilt halinde neşredilen Sübhatü’s-Sâlikîn’den) iki beyit nakledelim:</p><p>Çünki balın var ya Hakk’a niçün ikbâl yok / Gûyiyâ zenbûrsın ki hânesinde bal yok</p><p>İlm hân-ı bî-nemekdir olmaz ise anda feyz / Ey müderris n’idesin kâli anda hâl yok*</p><p>*Hani balın vardı, neden saadetin yok? Güya arısın ama kendine balın yok. Eğer ilminde feyiz yoksa bu lezzetsiz bir sofradır, ey kuru bilgiyle donatılmış olan, sözde kalıyorsa söylediklerin, yaşamıyorsan söylediğini, sözlerinin bir faydası olmaz.</p><h2>NEVRES-İ KADÎM</h2><p>Nevres-i Kadîm olarak bilinen divan şairi Abdürrezzak Nevres, aslen Kerküklü olup hareketli bir hayat sürdükten sonra 1762 yılında Bursa’da vefat etmiş ve Üftade Camii haziresine defnedilmiştir. Türkçe divanı Prof. Dr. Hüseyin Akkaya tarafından 1994’te doktora tezi olarak çalışılmıştır. Bir gazelinde şöyle bir beyit yer alır:</p><p>Yeter bu huşk riyâlar bu bî-nemeklikler / Şarâb-ı nâbda vâ‘iz hele melâhati gör *</p><p>*Yalnız kuru sözde kalan, yaşanmayan söylemler ile ikiyüzlü, lezzetsiz anlatılardan bıktık, ey dinin kabuğunda kalmış kişi, katıksız olan ilâhî aşk şarabının/muhabbetullahın güzelliklerini tat, böylece yavanlıktan hem kendin kurtulur, hem de bizleri kurtarırsın.</p><h2>MEHMED ŞEMSEDDİN ULUSOY </h2><p>Bursa’yla ilgili en çok eser yazan şeyh efendi olup bu yıl 90. vefat yıldönümüdür. Şair ve önemli bir kültür tarihçisi, aynı zamanda Bursa Mısrî Dergâhı’nın son postnişini olan Şemseddin Efendi’nin Bursa ile ilgili eserleri Osmangazi Belediyesi’nin desteği ve Prof. Dr. Mustafa Kara’nın emekleri ve delâletiyle neşredilmektedir. Eş’âr-ı Şemsî adlı divanı Mustafa Efe tarafından 2018’de doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Ömrü, doğum yeri Bursa’da geçmiş olsa da kabri, tedavi için bulunduğu İstanbul’da, vasiyeti gereği Merkezefendi Kabristanı’nda Niyâzî-i Mısrî’nin kardeşi Ahmed Efendi’nin mezarının yanı başındadır. Şemseddin Efendi’nin divanında “Mine’n-Nesayih” başlıklı şiirin ilk iki beyti şöyledir:</p><p>Ehl-i Hakk’ı ta‘n idersen kendüne bak bir de sen / Yaraşur şeytana benlik dime İblis gibi ben</p><p>Söyleme kendünde tatbik itmediğin fi‘li kim / Didi Hak yapmadıgun fi‘lüni söylersin neden*</p><p>*Hakk’ın seçkin kullarını kötülemeden önce kendi vaziyetine bir bak, benlik etmek şeytana yaraşır İblis gibi “ben” deme. Kendin yaşamadığın söylemlerden sakın, böyle yapmaman gerektiğini Kur’an söyler (Saff Sûresi 61:2-3).</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/18/f2a7489d-ulema-udeba-urefa-sehri-bursa.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>40 maddede engelleri aşma kılavuzu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085" rel="standout" />
      <description>İranlılar görmeyenlere asla âmâ demezler. “Rûşen dil” derler yani gönül gözü açık. Evet, bu misalde görüldüğü gibi haldeki engeller dilde zarafetle aşılır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Acun / Bağcılar Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Ülkemizde milyonlarca engelli insanımız yaşıyor. Toplumda engelli bilincinin oluşması için her yıl 10-16 Mayıs tarihleri Engelliler Haftası olarak kutlanıyor. Engellerin aşılmasında manevi değerlerin etkisi, rolü, anlamı ve değerine dair ne yazılsa ne söylense azdır. Bu yazı moral değerlerimiz engelleri aşmada nasıl bir motivasyon sağlar sorusuna mütevazi bir cevap denemesinden mürekkep…</p><h2>MAN VARSA İMKAN VARDIR</h2><p>1. Maddi, manevi, zahiri batıni, dünyevi uhrevi, ferdi içtimai, siyasi iktisadi, bedeni ruhi… Engellerin alayı iman ile aşılır. Menzillerin cümlesine yine iman ile ulaşılır. İman, bütün imtihanları birer imkâna dönüştürür. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocamızın ifade buyurdukları vechiyle: İman varsa, imkân vardır.</p><p>2. İslam kapısından girmek ne güzel. İmanın nuruyla görmek ne güzel. İhsan menziline varmak ne güzel. Mademki O bizi görüyor cümle âlem görmese ne yazar. O bizi işittikten sonra cümle âlem işitmese ne çıkar. Dememiz o ki bütün engeller şikâyet ve isyan ile değil teslimiyet ve ihsan ile aşılır.</p><p>3. Âlemde ve âdemde olup biten her şey bir sebebe mebni olarak cereyan etmektedir. Bu durumun insana verdiği mesaj şudur: Sebeplere dört elle sarılmak. Evet, biz önümüze çıkan engelleri aşma noktasında “Esbaba tevessül ederiz” fakat asla tenezzül etmeyiz. Öyle bilir ve iman ederiz ki engeller tevekkülle aşılır.</p><p>4. Akıl, insanın en büyük nimeti, tefekkür ise aklın ibadetidir. Her şeyin hikmet ve gayesi ancak tefekkür ile anlaşılır. İşte bundan dolayı engeller tefekkürle aşılır.</p><p>5. Bu böyledir; ekmeyen biçemez, dikmeyen devşiremez, yürümeyen varamaz, aramayan bulamaz. Hülasa engeller teşebbüsle aşılır.</p><h2>İNSAN İNSANIN DEVASIDIR, YUVASIDIR…</h2><p>6. Mütebessim bir iş adamına sitemle “İşleriniz tıkırında olduğu için hep böyle gülümsersiniz tabii” diye takıldıklarında ondan şu ibretli cevabı almışlar: “Hayır, ben işlerim tıkırında olduğu için gülümsemiyorum, bilakis hep gülümsediğim için işlerim yolunda gidiyor.” Kıssadan hisse; engeller tebessümle aşılır.</p><p>7. Öyle türkülerimiz, şarkılarımız, şiirlerimiz vardır ki bütün elem ve kederlerin cümlesine ilaçtır. Geyik ayağından, insan kulağından sulanır. Engeller işte bu güzel ve özel eserleri can-ı dilden terennümle aşılır.</p><p>“Deme niçin şu şöyle?</p><p>Yerincedir o öyle.</p><p>Bak sonuna sabreyle.</p><p>Görelim Mevla neyler,</p><p>Neylerse güzel eyler.”</p><p>Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin ifade ettiği bu hakikatin işaret ettiği mana şudur: Engeller hikmet ile aşılır.</p><p>8. Şeriatta seninki senin, benimki benimdir. Tarikatta seninki benim, benimki senindir. Hakikatte ise ne seninki senin ne de benimki benimdir. Hepsi O’nundur. Ezcümle engeller hakikatle aşılır.</p><p>9. O’nu bilene engel yok, O’nu bulana engel yok, O’nunla olana engel yok. Evet, engeller marifetle aşılır.</p><p>10. Yaratılanların yaratandan ötürü sevilip sayıldığı her yerde bütün engeller muhabbetle aşılır. Bizim irfanımızda insan insanın devasıdır, şifasıdır, duasıdır, yuvasıdır. Dost meclislerinde dile dökülen dertler sözün gücü ile kalpten, ruhtan ve bedenden sökülür gider. Dilden dile, gönülden gönle engeller sohbetle aşılır.</p><h2>YERİNDE GÖSTERİLMEYEN CESARET İNSANI ESİR EDER</h2><p>11. Mademki “Her şey incelikten, insan kalınlıktan kırılır” öyle ise bu sözün işaret ettiği anlama kulak vermenin tam vakti: Engeller nezaketle aşılır.</p><p>12. Hitit duasının hikmet dolu cümlelerinden biri de şudur; “Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyler hususunda cesaret ver.” Yerinde gösterilmeyen cesaret insanı esarete mahkûm eder. Vakit o büyük değişime kendimizden başlamanın besmelesini çekme vaktidir. Zira nice büyük engeller küçük bir cesaret ile aşılır.</p><p>13. Hayat bir yoldur, insan ise bir yolcu. O yolun adabı var, edebi var, usulü var, erkânı var. Zahmeti var, rahmeti var. İnişi var, yokuşu var. Evet, o yolda istikametle yürüyüp menzile varmak için yoldaki işaretlere riayet şarttır. Yoldaki engeller yoldaki işaretlere riayetle aşılır.</p><p>14. Bütün dertlerin, elemlerin, kederlerin, engellerin karşısında dağ gibi durmalı insan. Çünkü bütün engeller dirayetle aşılır.</p><p>15. İnsanın basireti açık olduktan sonra basarı açık olsa ne olur, kapalı olsa ne olur? Hakikat şudur ki engeller basarla değil basiretle aşılır.</p><h2>TALİBİ OLMADIĞIMIZ HİÇBİR ŞEYİN SAHİBİ DE OLAMAYIZ</h2><p>16. Selahattin Eşçakırgil Ağabey'den şu hatırayı ne zaman dinlesem içim lebâleb inşirahla dolar. İranlılar görmeyenlere asla âmâ demezler. “Rûşen dil” derler. (Gönül gözü açık) Evet, bu misalde görüldüğü gibi haldeki engeller dilde zarafetle aşılır.</p><p>17. “Hicret bütün medeniyetlerin anasıdır” diyen Ali Şeriati ne güzel söylemiş. Bilgiden bilince, şikâyetten şükre, isyandan itaate, şüpheden yakîne hicret etmeyi beceremezsek payımıza hep işgaller, istilalar, feryatlar ve gözyaşları düşmeye devam edecek. Bizi mutlu sona ulaştıracak o kutlu yoldaki engellerin cümlesi hicret ile aşılır.</p><p>18. Feraset; çekirdekte meyveyi, tohumda bahçeyi, damlada deryayı müşahede edebilme sanatıdır. Bu cümleden olarak rahmeti perdeleyen bütün zahmet engelleri ferasetle aşılır.</p><p>19. Talibi olmadığımız hiçbir şeyin sahibi de olamayız. Bütün kapılar ve engeller esaslı bir niyete açılır.</p><p>20. Bilinmelidir ki muvaffakiyetin önünde üç engel vardır; gaflet, cehalet, atalet. İnsanı tembellik derekesine sürükleyen bu engeller, ciddiyetle aşılır.</p><h2>HER İBADET İNSANI, O SULTAN’A KUL EDER</h2><p>21. İnsan, kendisini ait hissettiği yere ve değere hem adanır hem de yaslanır. Kendisini ait hissetmediği yerde ise ister istemez paslanır, küflenir, tozlanır. Adanmışlığın önündeki engeller ancak aidiyetle aşılır.</p><p>22. Sanıldığı gibi ehliyet sadece belli vasıflı araçlar için değil, bütün amaçlar için elzemdir. Amaca giden yollardaki bütün engeller ehliyetle aşılır.</p><p>23. Tolstoy ne güzel söylemiş; “Acı duyabiliyorsan canlısın. Şayet başkalarının acılarını hissedebiliyorsan insansın.” Canlılıkla insanlık arasına konumlanmış engellerin hepsi mesuliyetle aşılır.</p><p>24. Merhametle aşılır engeller. O merhamet ki doğar insan kalbine bir güneş misali… Sarar, sarmalar, ısıtır, aydınlatır.</p><p>25. İbadetle aşılır engeller. Her ibadet insanı o sultana kul eyler, kulluğun önündeki engelleri yıkar, yakar, kül eyler.</p><h2>BİZE DÜŞEN HAK YOLUNDA YÜRÜMEK</h2><p>26. Bize düşen hak yolunda yorulmadan yürümek. Evrilmeden, savrulmadan, devrilmeden yürümek. Bir de engellerin istikametle aşıldığını çok iyi bilmek.</p><p>27. Onur, şeref, vakar, haysiyet, şahsiyet; zilletten kurtuluşta hepsinin adı: İzzet.</p><p>28. İffetle aşılır engeller. Kuyu, pazar, zindan… Sultanlığa yürüyüşü hangi kudret engeller?</p><p>29. Azimle aşılır engeller... İstiklal şairimiz Akif ne güzel söyler:</p><p>Âtiyi karanlık görüp azmi bırakmak</p><p>Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.</p><p>30. Çiçekler baharda aşk ile açar, Her biri kokusunu aşk ile saçar.</p><p>Âlemde ne varsa aşk ile yaşar, İnsan her engeli aşk ile aşar.</p><h2>KIŞIN SABIRLA EKİLEN, YAZIN SELAMETTE DİRİLİR</h2><p>31. Ağrılara şifadır dua. Bütün acıları dindirir. İnsanı sevindirir. Onda öyle bir kudret vardır ki göğü yere indirir. İşte bundan dolayı önce eller açılır, sonrasında dua ile tüm engeller aşılır.</p><p>32. Rıza ile aşılır engeller. O rıza ki eski bir Beşiktaş futbolcusu değildir sadece. Gayelerin, maksatların, makamların, rütbelerin en büyüğü, en yücesi, en değerlisidir...</p><p>33.Sabır ile aşılır engeller. Kışın sabırla ekilen yazın selamette dirilir. Zafer kalesine ancak sabırla girilir. Burada mihnetlere sabredenlere orada cennetler verilir.</p><p>34. Umutla aşılır engeller. Düşen her damla umuttur. Açan her çiçek umuttur. Doğan her çocuk umut.</p><p>35. Okumakla aşılır engeller, okuyan bilir, bulur, olur, görür, varır, erer...</p><h2>AİLE İLE AŞILIR ENGELLER</h2><p>36. Yazmakla aşılır engeller. Yazmak kelimelerle fotoğraf çekmektir. Bugünden yarına, hâlden istikbale tutulacak sözler ve takip edilecek izler bırakmaktır.</p><p>37. Vefayla aşılır engeller. Vefa sadece İstanbul’da bir yokuşun adı değil, esasen hayatta düze çıkışın adıdır.</p><p>38. Dostluklarla aşılır engeller. Onları gördüğümüzde kendimizi bilir, kendimizi bulur, kendimize gelir, kendimizde kalırız. Onlar sayesinde şu fani dünyadan murad alırız.</p><p>39. Mekteplerle aşılır engeller. Değerlerimiz üzerine inşa edilmiş mektepler; bizi fikriyat, medeniyet, edebiyat, ahlak ve maneviyat ile dost kılar.</p><p>40. Aile ile aşılır engeller. Sevgi, saygı, sabır, sadakat, ahlak, maneviyat, hürmet ve muhabbet gibi erdemler üzerine bina edilmiş ailelerin aşamayacağı engel, baş edemeyeceği sorun, çözemeyeceği problem yoktur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/15/c0ce3757-iv5zcu6b18ulfbspwq8kg.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de engelli gerçeği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mustafa Öztürk / Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle ya da teknolojik ilerlemelerle ölçülmez. Gerçek gelişmişlik, toplumun en kırılgan bireylerine sunduğu yaşam koşullarında saklıdır. Engellilik meselesi de tam bu noktada yalnızca sağlık alanının değil; şehirlerin, eğitimin, mimarinin, hukukun, medyanın ve toplumsal vicdanın ortak sorumluluk alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü engellilik, bireyin bedeninde başlayan ama çoğu zaman toplumun yapısal eksiklikleriyle derinleşen bir olgudur.</p><h2>TOPLUMSAL DÜZENİN KAPSAYICILIK DÜZEYİ YETERLİ Mİ?</h2><p>Türkiye’de engellilik uzun yıllar boyunca “yardım edilmesi gereken bireyler” yaklaşımıyla ele alındı. Oysa çağdaş sosyal politika anlayışı, engelliliğin bireysel bir eksiklikten çok toplumsal düzenin kapsayıcılık düzeyiyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bugün bir görme engelli bireyin sokakta yürürken yaşadığı sorun, çoğu zaman görme yetisinin eksikliğinden değil; hissedilebilir yüzeylerin kesintiye uğramasından, sesli sinyalizasyonların çalışmamasından ya da kaldırımların işgal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde tekerlekli sandalye kullanan bir bireyin yaşadığı problem de yalnızca fiziksel hareket sınırlılığı değildir; asansörsüz metro istasyonları, erişilemeyen kamu binaları ve plansız şehirleşme bu engeli büyüten temel unsurlardır.</p><p>Türkiye’de gündelik yaşamın pek çok alanı hâlâ “ortalama birey” düşüncesi üzerinden tasarlanmaktadır. Oysa toplumsal yaşam standart bir insan tipine göre kurulamaz. Bir şehir planlanırken çocuklar, yaşlılar, engelli bireyler, kronik hastalar ve geçici hareket kısıtlılığı yaşayan bireyler hesaba katılmadığında ortaya dışlayıcı bir kent düzeni çıkmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde toplu taşıma sistemleri bu durumun en görünür örneklerinden biridir. Metro istasyonlarında çalışan asansör bulamamak, otobüs rampalarının teknik olarak var olup pratikte kullanılmaması ya da kaldırımların araçlarla işgal edilmesi, engelli bireyleri kamusal yaşamın dışında bırakabilmektedir.</p><h2>EVRENSEL TASARIM</h2><p>Bugün Türkiye’de birçok belediye erişilebilirlik çalışmalarına önem verdiğini ifade etmektedir. Ancak erişilebilirlik çoğu zaman yalnızca “rampa yapmak” düzeyinde ele alınmaktadır. Oysa gerçek erişilebilirlik, bireyin yaşama tam ve eşit katılımını sağlayan bütüncül bir toplumsal tasarım anlayışıdır. Bir kamu kurumunun fiziksel olarak erişilebilir olması yeterli değildir; internet sitesinin ekran okuyucularla uyumlu olması, duyuruların işitme engelliler için erişilebilir biçimde sunulması ve hizmet süreçlerinin sadeleştirilmesi de gerekir. Çünkü erişilebilirlik yalnızca mekânla ilgili değil; bilgiyle, iletişimle ve toplumsal katılımla ilgili bir meseledir.</p><p>Bu noktada “evrensel tasarım” anlayışı büyük önem taşımaktadır. Evrensel tasarım, sonradan yapılan özel düzenlemeleri değil; herkesin baştan itibaren eşit kullanabileceği sistemler kurmayı hedefler. Yani engelli birey için ayrıca çözüm üretmek yerine, herkesi kapsayan bir yaşam düzeni oluşturmayı esas alır. Aslında bu yaklaşım yalnızca engelli bireyler için değil, toplumun tamamı için yaşam kalitesini artırmaktadır. Bir asansör yaşlı bireyin de işine yarar, bir sesli yönlendirme sistemi çocuklu ebeveynler için de kolaylık sağlar. Dolayısıyla erişilebilirlik belirli bir grubun talebi değil, insan merkezli bir şehir anlayışının temelidir.</p><h2>YARDIM DEĞİL İNSAN HAKLARI MESELESİ</h2><p>Türkiye’de engellilik konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ “yardım kültürü” etrafında şekillenmektedir. Oysa modern dünyada engellilik meselesi bir yardım konusu değil, temel insan hakları meselesidir. Yardım kültürü bireyi edilgen hale getirirken, hak temelli yaklaşım bireyi toplumsal yaşamın öznesi olarak kabul eder. Bir bireyin eğitim alabilmesi, çalışabilmesi ya da şehirde bağımsız hareket edebilmesi “iyilik” değil, temel yurttaşlık hakkıdır. Bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü yardım merkezli anlayışta birey minnet duyması gereken biri gibi konumlandırılırken, hak temelli yaklaşım bireyi eşit yurttaş olarak görmektedir.</p><p>Toplumsal dil de bu zihniyetin önemli bir göstergesidir. Geçmişte kullanılan “özürlü”, “sakat” gibi ifadeler dışlayıcı bir zihniyetin ürünüyken, bugün iyi niyetle kullanılan bazı kavramlar da farkında olmadan ayrıştırıcı olabilmektedir. Özellikle medyada engelli bireylerin ya “acıma nesnesi” ya da “kahramanlık hikâyesi” biçiminde sunulması dikkat çekmektedir. Bir engelli bireyin gündelik bir başarı göstermesi bile olağanüstü bir olay gibi aktarılabilmektedir. Oysa bu yaklaşım, bireyi normal yaşamın doğal bir parçası olarak görmek yerine onu istisnai bir figüre dönüştürmektedir.</p><p>Medya temsilindeki bu sorun, toplumsal algının şekillenmesinde büyük rol oynamaktadır. Dizilerde, haberlerde ve reklamlarda engelli bireyler çoğu zaman edilgen karakterler olarak yer almakta; üretken, bağımsız ve karar verici bireyler olarak yeterince temsil edilmemektedir. Halbuki medya yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtmaz; aynı zamanda onu üretir. Eğer medya dili değişirse, toplumun bakışı da değişmeye başlar. Bu nedenle medya kuruluşlarının engelliliği dramatikleştiren anlatılardan uzaklaşması gerekmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/15/70ea9c64-1uo9lt5urvtzp3m5gkigb.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Jeopolitik kırılma, yabancı yatırımcı ve Türkiye</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>2020-2025 dönemi siyasi, askeri ve ekonomik krizlerin olduğu bir süreç olarak tecrübe edildi. Salgınla başlayan iktidar değişimleri iktisadi karmaşaları sonlandırmazken global borçluluk düzeyi ve faiz ödemeleri tarihteki en yüksek seviyelere tırmandı. Uluslararası finansal yapı krizlerle mücadelede yetersiz kalırken bölgesel çatışmalar sürece dahil oldu. Enerji ve gıdada meydana gelen fiyat artışları parasal genişlemeyle birleşti ve enflasyon rakamları son yarım yüzyılın en yüksek yüzdelerine yükseldi.</p><p>Bu süreçte yabancı yatırımcı olarak tanımlanan gruplar ise yatırımları daha stabil alanlara kaydırdı. 2019’da 2 trilyon dolar olan dünyadaki yıllık doğrudan yabancı yatırım (DYY) miktarı 2020’de 1,19 trilyon dolara geriledi. Günümüze kadar da DYY miktarı 2020 öncesi rakamlara erişebilmiş değil. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcılar da benzer bir eğilim izliyorlar. 2020-2025 döneminde ülkeye çekilen doğrudan yabancı yatırım miktarı 70 milyar dolar olurken geçmiş yıllara göre azalış mevcut. Bu azalma global şartların etkisiyle oluşurken fiyat istikrarının sağlanamaması da sürece olumsuz yansıyor.</p><h2>FAİZ ORANLARI VE GÜVENLİK ARAYIŞI</h2><p>Yabancı yatırımcıların yatırım yapma isteğini belirleyen temel etmenlerden biri faiz oranları. Küresel düzeyde yüksek seyreden faizler yabancı yatırımcıları yatırım yapmaktan ziyade faiz gelirlerine yönlendiriyor. Ek olarak enflasyonun artış eğilimine girmesi yatırımcıların kararını olumsuz yönde etkiliyor. Bölgesel çatışmaların yaygınlaşmaya başladığı 2022’den günümüze kadar da yatırımcılar yatırım yapmaktan geri duruyor ve yüksek faize yönelebiliyor. Veya daha güvenlikli gördükleri ülke ve coğrafyaları tercih edebiliyorlar. Tecrübe edilen olumsuzlara rağmen Türkiye’nin istikrarlı bir güven adası şeklinde yatırımcıları kendine çektiği ve daha fazla potansiyel taşıdığı söylenebilir. Çevre ülkelerine gelen yabancı yatırımcılar enerji sektörü ağırlıklı yatırım yaparken Türkiye imalat sanayi ve teknolojide öne çıkıyor. Yabancı yatırımcının Anadolu topraklarına ilgisinin arkasında ise sadece güçlü imalat sanayi değil genç insan kaynağı ve üretim gücü gibi etmenler bulunuyor. Bu nedenle 2026-2028 dönemi yabancı yatırımcılar acısından geçmiş 6 seneye kıyasla daha olumlu bir eğilim gösterebilir.</p><h2>KÖRFEZ VE BATI ASYALI YATIRIMCI GÜVENLİ LİMAN ARAYIŞINDA</h2><p>2003-2025 aralığında Türkiye 300 milyar dolara yakın doğrudan yabancı yatırım çekti. Ülkeye gelen yabancı yatırımcılar arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve ABD gibi aktörler üst sırada yer aldılar. Son dönemde de benzer bir trend görülüyor ve Batılı ülkelerden Türkiye’ye yabancı yatırımcılar geliyor. Ancak Körfez’de başlayan ve global ölçekli bir krize dönüşen çatışma Batılı ülkelerden ziyade Batı Asyalı yatırımcıları farklı bölgelerde yatırım yapmaya itiyor. İran-ABD-İsrail arasındaki çatışmanın boyutları göz önüne alındığında jeopolitik bir kırılmanın yaşandığı ve sermayenin güvenli liman aradığı görülüyor. Avrupa’dan Asya sınırlarına kadar dünyanın en büyük ordu ve savunma sanayine sahip aktörü olarak Türkiye öne çıkıyor, ilgi görüyor. Bu ilgi güvenli bir liman niteliğinde olan ülkenin coğrafi konumu ve kendi kendine yeterli askeri kapasitesiyle Batı Asyalı yatırımcıları kendine çekebilir. Türkiye’deki yatırım stokuna ülkelere göre bakıldığında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman ve Katar gibi aktörler alt sıralarda yer alıyorlar. Bu ülkelerin Türkiye’deki toplam yatırımları 20 milyar doların altında bulunuyor.</p><h2>TÜRKİYE’DEN YABANCI YATIRIMCILAR İÇİN YENİ HAMLELER</h2><p>Körfez sermayesinin güvenlik arayışı içerisinde olduğu ve istikrarlı bir yatırım coğrafyasına ihtiyaç duyması Türkiye alternatifini güçlendiriyor. Böylesi bir dönemde Türk karar alıcılar yatırımcılar için vergileri yüzde 25’ten yüzde 9’a çekiyor ve 20 yıllık bir af getiriyor. Ek olarak gümrük vergilerini yatırımcı lehine düzenliyor ve yenilebilir enerji sektörüne yönlendirme yapıyor. Körfez sermayesinin güvenli liman arayışına paralel olarak Batılı aktörlere olan güvenin zayıflaması Türk savunma sanayiinin global ün kazandığı bir döneme denk geliyor. Benzer şekilde Suudi Arabistan-Türkiye arasında vizeler kaldırılıyor ve Suudi yatırımcılar ülkedeki enerji yatırımlarına odaklanıyorlar. Kuveyt, BAE ve Katar gibi ülkelerden Türkiye’ye yapılan diplomatik ziyaretlerde sıklaşıyor ve global ölçekli etki uyandırıyor. Ocak 2026’da Türkiye’ye doğrudan yatırım yapmış üçüncü büyük aktör olarak da BAE gözlere çarpıyor. Dubai ve Riyad gibi merkezlerden çatışma nedeniyle uzaklaşan yatırımcılar güvenlik arayışı ve istikrar nedeniyle yatırımlarını farklı bölgelere kaydırıyorlar. Böylesi bir dönemde Türkiye yabancı yatırımcılara istisna, vergi indirimi ve fırsatlar sunarak yabancı yatırım ortamında iyileştirmeye gidiyor. Global şartlar ve fırsatlar açısından yaklaşıldığında Türk imalat sanayiinin gösterdiği üretim ve ihracat potansiyeli sürece ciddi katkı sunuyor. Son yıllarda mal ve hizmet ihracatının 400 milyar doları aşarak zirve yapması bu katkının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p><p>Jeopolitik kırılmanın gerçekleştiği bir dönemde yabancı yatırımcılar için daha iyi bir yatırım ortamı yaratmayı hedefleyen Türkiye’nin adımları 2026-2028 döneminde 60 milyar doları aşan bir miktarı ülkeye çekebilir. Enerji, turizm, sanayi ve tarım gibi alanlarda ortaya konan yeni sanayileşme planları da bölgesel kalkınmanın yabancı yatırımcılarla birlikte yürütülmesine imkân sağlayabilir. Böylesi bir adım istikrar arayışındaki Körfez yatırımcısını Türkiye’ye çekme potansiyeli taşıyan önemli fırsatlardan biri. Sonuç olarak küresel çatışmanın yaygınlaştığı ve global düzenin değişim gösterdiği bir süreçte Türkiye yaşanan krizleri fırsata çevirme potansiyeline sahip. Mevcut kaotik süreçte İstanbul Finans Merkezinin Dubai ile karşılaştırması da bu nedenle önem taşıyor. Ancak fırsatın yakalanması için yabancı yatırımcılara sunulan ek teşviklerin yerinde olduğu ve yeni destek paketlerine ihtiyaç olduğu göz önünde bulundurulmalı.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/1f812d24-iy43d6hroyghnolthatkyi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump sonrası Amerika: Düzen değişir, yön kalır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799" rel="standout" />
      <description>Trump yeni bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir hal aldı. Trump çekilince, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Trump vakasını hoyrat bir siyaset dilinin Beyaz Saray’a yürüyüşü gibi okumak büyük tabloyu ıskalar. Burada sahneye çıkan şey, bir siyasetçinin mizacından ibaret olmaktan uzaktır. Burada daha derindeki bir katman konuşuyor: Amerikan kudretinin yorgunluğu, merkez gücün gecikmiş öfkesi, imparatorluk muhasebesinin sertleşen dili.</p><p>Amerika dünyaya artık başka bir gözle, kuşkuyla, maliyet hesabıyla bakıyor. Eski çağın ipek cümleleri çözülürken altta çelikten bir lügat beliriyor. Trump’ın tarih içindeki ağırlığı da burada beliriyor. Yeni bir Amerika icat ettiği için değil, çoktan yön değiştiren Amerika’ya hız, jest ve cüret verdiği için.</p><p>Trump’ın görevi 20 Ocak 2029’da sona eriyor. 3 Kasım 2026 ara seçimleri onu Beyaz Saray’dan çıkarmaz, yalnızca Kongre’nin rengini değiştirip denetimi sertleştirerek başkanlığını ani bir düşüşten ziyade uzun bir yıpranma, daralma ve kuşatma sürecine sokar. Tam da bu yüzden Trump sonrası Amerika tartışması bir takvim hesabını aşan daha derin bir meseleye açılır: Trump çekildiğinde Amerika eski haline döner mi?</p><h2>BİR DÖNEMİN SONU MU, YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİ Mİ?</h2><p>Aşikâr ki bütünüyle bir geri dönüş beklemek saflık olur. Çünkü düzenin çözülüşü Trump’la başlamadı. Irak savaşı bu çözülüşün meşruiyetini aşındırdı. Afganistan ricati Amerikan kudretinin sınırsız kapasite efsanesini tüketti. 2008 krizi küresel liderliğin iç toplumsal maliyetini görünür kıldı. Çin’in yükselişi, “entegrasyon dönüştürür” inancını dağıttı. Pandemi ve tedarik zinciri kırılmaları, serbest dolaşımın aynı zamanda stratejik bağımlılık ürettiğini gösterdi. Ukrayna savaşı Avrupa güvenliğinin faturasını yeniden Washington’ın masasına bıraktı. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller ve veri altyapısı etrafında büyüyen rekabet ise dış politika ile sanayi politikasını birbirine kilitledi. Trump bu hikâyenin mucidi sayılmaz; yoğunlaştırıcısıdır.</p><p>Bu yüzden Trump dış politikasını anlık öfke, içgüdü ve sahne refleksiyle sınırlamak yetersiz kalır. Savruk tarafları var, ani çıkışları, sabah yaptırım akşam pazarlık üreten o tanıdık oynaklık var. Yine de omurga açık. “Önce Amerika” artık miting sloganı olmaktan çıktı; devletin resmî metinlerine yerleşmiş bir siyasal akla dönüştü.</p><p>Bu aklın hükmü serttir: Amerika son otuz yılda fazla dağıldı, fazla harcadı, fazla omuzladı, rakiplerinin yükselişini kendi elleriyle finanse etti, müttefiklerinin güvenliğini ölçüsüzce sübvanse etti, kendi orta sınıfını ise bu yüklerin altına bıraktı. Buradan çıkan strateji de nettir. Sınır, göç, karteller, fentanil, ticaret, çip üretimi, enerji kapasitesi, tedarik zinciri, hepsi aynı güvenlik sözlüğüne bağlanır. Dış yardım ideolojik denetime çekilir. Ticaret, ekonomik tercih olmaktan çıkar, ulusal güç aracına dönüşür.</p><h2>KİŞİLİK İLE MÜESSES NİZAM ARASINDAKİ ÇİZGİ</h2><p>Burada kritik düğüm, Trump’a özgü olanla Trump’tan sonra da sürecek olanı ayırmaktır. Trump’a ait olan ilk alan üsluptur. Müttefiki kameralar önünde küçük düşürmek, diplomasiyi şahsi sadakat testine çevirmek, kurumsal hafızayı ayak bağı gibi görmek, jeopolitiği kültür savaşı retoriğiyle karıştırmak, karar alma süreçlerini kişiselleştirmek… Bunlar Trump’ın damgasıdır. Fakat daha derinde duran birçok başlık çok daha geniş bir devlet aklının ürünüdür.</p><p>Çin’le stratejik rekabet, kritik teknolojilerin korunması, yarı iletkenler ve yapay zekâda devlet destekli sanayi seferberliği, Avrupa’nın daha fazla askeri sorumluluk üstlenmesi, sınırın dış politika başlığına dönüşmesi, açık uçlu kara savaşlarına mesafe... Bunlar bir şahsın keyfi tercihi gibi okunamaz. Birinci Trump döneminde şekil aldı, Biden döneminde kurumsallaştı, ikinci Trump döneminde daha sert bir dille sürdü. Müesses nizam burada yıkılmış görünmüyor; yön değiştirmiş, kısmen Trumpçılaşmış görünüyor.</p><p>Tam da bu yüzden Trump klasik anlamda izolasyonist (yalıtımcı) sayılmaz. Dünyadan çekilmek istemiyor; dünyayı başka türlü yönetmek istiyor. Daha seçici, daha maliyetçi, daha pazarlıkçı, daha çıplak bir çıkar diliyle. Bir yanda sonsuz savaşların vahametinden söz ediyor, öte yanda İran’a kuvvet uyguluyor. Bir yanda NATO’yu azarlar gibi konuşuyor, öte yanda Avrupa’yı daha fazla harcamaya zorluyor. Bir yanda çok taraflı kurumlara kuşkuyla yaklaşıyor, öte yanda doların, Amerikan pazarının, teknolojik üstünlüğün ve askeri kudretin sağladığı kaldıraçtan sonuna kadar yararlanmak istiyor.</p><p>Burada geri çekilme yok; yeniden tahkim var. Amerika’nın küresel rolü tasfiye edilmiyor, yeniden fiyatlandırılıyor. Dünya artık ahlaki vaadin sahası gibi okunmuyor; korunacak çıkarların, yönetilecek risklerin ve sınanacak güç dengelerinin sert haritası gibi okunuyor.</p><p>Trump sonrasında ilk değişecek alan da burası değil, üslup olacak. Müttefiklerle kurulan cümleler yumuşar. NATO’ya bağlılık daha öngörülebilir bir dille ifade edilir. Diplomasi kurumları nefes alır. Dış yardım bütünüyle eski ihtişamına kavuşmasa bile toparlanır. Tarife siyaseti kaba bir balyoz olmaktan çıkıp daha hedefli bir araca dönüşebilir. Fakat büyük eksen yerinde kalır. Çin’e karşı sertlik sürer. Teknoloji güvenliği devam eder. Kritik mineraller, veri akışları, yapay zekâ altyapısı, çip üretimi, deniz yolları, enerji güvenliği ve Avrupa’nın savunma yükü yeni dönemin ana dosyaları olmayı sürdürür.</p><p>Çünkü eski düzeni mümkün kılan tarihsel hava artık dağılmış durumda. 1990’ların tek kutuplu güveni yok. Serbest ticaretin kendiliğinden barış ve refah üreteceğine dönük rahatlık yok. Çin’i sisteme daha fazla bağladıkça benzerleşeceği inancı yok. Avrupa’yı sonsuza kadar Amerikan omuzlarında taşımanın içeride bedel üretmeyeceği fikri de yok.</p><h2>GERİ DÖNMEYECEK OLAN NEDİR?</h2><p>Bu sürekliliğin en açık göründüğü alanlar dört başlıkta toplanıyor. Çin dosyasında rekabet ile pazarlık aynı anda yürüyecek; çiplerde sertlik, finans baskısı arttığında seçici yumuşama, teknoloji transferinde fren, askeri dengede tahkim. Avrupa dosyasında esas mesele artık ittifakın sürüp sürmeyeceği değil, yükün nasıl paylaşılacağı. Orta Doğu’da Washington daha az görünmek isteyebilir fakat daha az belirleyici olmayı kabul etmek istemez; enerji yolları, boğazlar, İsrail’in güvenliği, İran’ın kapasitesi bu bölgeyi masada tutar.</p><p>Batı Yarımküre’de ise göç, karteller, sınır, Panama ve Latin Amerika’daki Çin etkisi iç politika dipnotu olmaktan çıkmıştır. Yeni Amerikan aklı yarımküreyi yeniden jeopolitik merkez olarak okuyor. Bu yüzden Trump çekilse bile hudut meselesi insani bir başlıkla sınırlı kalmaz; egemenlik, güvenlik ve rejim kapasitesi sorunu olarak yaşamayı sürdürür.</p><p>Son kertede hüküm açık: Trump bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha ekonomik, daha teknolojik, daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir yatağa yerleşti. Trump çekilir, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</p><p>Tarihte asıl kalıcı olan, kurulan kurumlardan çok meşru kılınan histir. Trump’ın meşru kıldığı his şudur: Dünya artık sınırsız bir vaat sahası sayılmaz; maliyeti olan bir mücadele alanıdır. Bu duygu bir seçim gecesiyle dağılmaz. O yüzden ABD, Trump öncesine dönmez. En fazla yeni evinin duvarlarını daha zarif bir dille örer. İçeride kalan sertlik ise yerinde durur. Okunması gereken gerçek budur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/a18a4e9f-8v5mxthq5lp2vmtk5pc6.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermenistan sınırlarını aşacak kritik seçim kapıda</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499" rel="standout" />
      <description>7 Haziran seçimleri, Paşinyan için bir iktidar testinin ötesinde Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı bir eşik. Dolayısıyla Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik önem taşıyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan / Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Erivan, mayıs ayının ilk günlerinde yalnızca diplomatik toplantılara değil, Ermenistan’ın dış politika açılımını görünür kılan sembolik bir sahneye ev sahipliği yaptı. 4 Mayıs 2026’da Avrupa Siyasi Topluluğu’nun 8. Zirvesi Ermenistan’ın başkenti Erivan’da toplanırken, bu toplantıyı tamamlayan ikinci önemli adım olarak 4–5 Mayıs tarihlerinde ilk AB–Ermenistan Zirvesi gerçekleştirildi. Bu diplomatik yoğunluğu daha önemli kılan unsurlardan biri de Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i zirveye davet etmesiydi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın Erivan’da bulunması ve Aliyev’in video mesaj göndermesi, Güney Kafkasya’daki normalleşme sürecinin somut bir diplomatik zemine taşındığını göstermektedir.</p><h2>BÖLGESEL DÜZENİ ETKİLEYECEK</h2><p>Avrupa Siyasi Topluluğu, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalinin ardından Avrupa kıtasında siyasi diyalog ve stratejik eşgüdüm ihtiyacına cevap olarak ortaya çıkmıştı. Moskova’nın nüfuzunun uzun yıllar belirleyici olduğu Güney Kafkasya’da Erivan’ın Türkiye dahil olmak üzere Batı ile temaslarını artırması, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir döneme işaret ediyor. Bu dönüşümün arka planında Dağlık Karabağ Savaşlarının yarattığı güvenlik kırılması, Rusya’nın Ermenistan nezdinde azalan güvenilirliği, Batı’nın bölgeye artan ilgisi ve Türkiye-Azerbaycan hattıyla normalleşme arayışı bulunuyor. Bu nedenle Ermenistan’da gerçekleştirilecek 7 Haziran seçimleri, bu ülkenin iç siyasetini aşarak Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik bir önem taşımaktadır.</p><h2>DAĞLIK KARABAĞ SONRASI SİYASİ DÖNÜŞÜM </h2><p>2018’de Kadife Devrim ile iktidara gelen Nikol Paşinyan, özellikle İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan dış politikasında daha gerçekçi ve uzlaşmacı bir çizgi izlemeye başladı. Bağımsızlıktan 2018’e kadar Ermenistan siyasetinde etkili olan Karabağ kökenli eski elitler ve diasporanın sert muhalefetine rağmen Paşinyan yönetimi, hem iç politikada reform söylemini hem de dış politikada normalleşme arayışını sürdürdü. Bu çerçevede Erivan, ülkeyi bölgesel izolasyondan çıkarmak ve kırılgan ekonomisini toparlamak amacıyla Türkiye ve Azerbaycan ile diplomatik temaslarına devam etmektedir. </p><p>Bu dönüşümün en dikkat çekici boyutlarından biri Rusya ile ilişkilerde yaşanmaktadır. Paşinyan’ın muhalefet yıllarında da belirgin olan Moskova’ya mesafeli tutumu, 2020 savaşı ve özellikle 2023’te Dağlık Karabağ’daki statükonun tamamen değişmesi sonrası daha görünür hale geldi. Nitekim Erivan’ın Şubat 2024’te Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne katılımını askıya aldığını açıklaması ise Ermeni dış politikasındaki “eksen kayması” tartışmalarını güçlendirdi. </p><p>Bu noktada Batı’nın Ermenistan’a yönelik siyasi ve ekonomik desteği, Paşinyan hükümetinin Avrupa’ya yönelme iradesiyle birlikte Rusya’nın bölgede zayıflayan nüfuzunun yarattığı jeopolitik boşlukla da doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Paşinyan’ın çizgisi, Ermenistan’ı Rusya merkezli eski güvenlik anlayışından çıkarıp Batı, Türkiye ve Azerbaycan ile temaslara dayalı yeni bir bölgesel gerçekliğe uyarlama çabası taşımaktadır. </p><h2>MOSKOVA’NIN GÖLGESİ </h2><p>Ermenistan’ın Batı’ya yönelimi, Moskova’nın Erivan üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Gümrü’deki 102. askeri üssü varlığını sürdürürken, enerji, bankacılık, demiryolları ve stratejik altyapı alanlarındaki Rus etkisi devam etmektedir. Paşinyan hükümeti sınır güvenliğini kademeli olarak Rus unsurlarından devralmaya başlasa da Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlılığı bir anda sona erecek düzeyde değildir. Bu nedenle Erivan’ın Batı’ya açılımı, Moskova’dan kopuştan çok bir dengeleme çabası olarak okunmalıdır.</p><p>Buna karşılık Rusya, Erivan’ın Avrupa ile yakınlaşmasını ve Paşinyan’ın tutumunu baskı altına almaya çalışıyor. Rusya’nın Ermeni maden suyu ve konyak ithalatına yönelik kısıtlamaları, ucuz doğalgaz tedarikinin tehlikeye girebileceğine dair uyarılar ve Ermenistan’ın AB çizgisine yaklaşmasının “Rusya karşıtı yörüngeye çekilme” olarak sunulması, Kremlin’in ekonomik ve siyasi baskı araçlarını devrede tuttuğunu gösteriyor. AB’nin Ermenistan’da siber saldırılar, dezenformasyon ve yasa dışı finansal akışlarla mücadele amacıyla yeni bir sivil misyon kurması da bu rekabetin seçim süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo, 7 Haziran seçimlerini Paşinyan için bir iktidar testinin ötesine taşıyarak Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı kritik bir eşiğe dönüştürüyor.</p><h2>PAŞİNYAN’A KARŞI ESKİ CEPHE </h2><p>Moskova’nın baskısı, Ermenistan iç siyasetinde de karşılıksız değildir. 7 Haziran seçimlerinde Paşinyan’ın karşısındaki muhalefet, tek ve bütünlüklü bir programdan çok eski düzen aktörlerinin, diaspora ve Rusya’ya yakın çevrelerin, kilisenin ve milliyetçi yapıların oluşturduğu parçalı bir cephe görünümündedir. Bu cephenin öne çıkan iki ismi eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ile Ermeni-Rus iş insanı Samvel Karapetyan’dır. Koçaryan’ın temsil ettiği çizgi, Karabağ kökenli eski elitler ve Taşnak çevreleriyle bağlantılı, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi “taviz” olarak gören daha sert ve Moskova’ya yakın bir dış politika anlayışına dayanmaktadır.</p><p>Karapetyan ise Rusya’da edindiği ekonomik güç ve Güçlü Ermenistan hareketiyle, seçim yarışında Paşinyan karşıtı cephenin diğer önemli aktörü olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda Ermenistan’daki Rusya bağlantılı eski güç ağlarının siyasi karşılığını temsil etmektedir. Buna karşılık Paşinyan, Batı ile bağların güçlendirilmesini, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi ve ekonominin dışa açılarak toparlanmasını savunuyor. Bu nedenle 7 Haziran seçimleri, klasik bir iktidar-muhalefet yarışından çok Ermenistan’ın Rusya’ya yakın eski güvenlik anlayışı ile Batı’ya ve bölgesel normalleşmeye açık yeni yönelimi arasında yapılacak bir tercih niteliği taşımaktadır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822860" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp" data-title="Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün" data-url="/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4823137" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp" data-title="Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?" data-url="/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/a4fb5d81-cesjw415426r7uwr2rww4j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük güçlerin krizi ve Türk dünyası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ainur Nogayeva / Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu günlerde iki önemli görüşme konuşuluyor. Bunlar, kapsamı ve katılımcılar bakımından farklı olsa da aynı düzlemde yer alıyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyareti, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti ve ardından Türkistan’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesi. </p><h2>KÜRESEL SİSTEMDEKİ KRİZ </h2><p>Küresel sistem tarihsel bir kırılma döneminden geçiyor. Soğuk Savaş sonrası kurulan ve ABD’nin merkezinde yer aldığı düzen artık eski gücünü koruyamıyor. Washington ile Pekin arasındaki rekabet derinleşirken, Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki krizler ve enerji güvenliği tartışmaları dünya siyasetini yeniden şekillendiriyor. Trump-Xi görüşmesi, kırmızı çizgilerin belirlenmesi veya kontrollü rekabet tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir.</p><p>İşte bu süreçte dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, orta ölçekli güçlerin artık yalnızca büyük aktörlerin etkisine maruz kalan pasif ülkeler olmaktan çıkmasıdır. Özellikle TDT çatısı altında şekillenen yeni jeopolitik yaklaşım, Avrasya’da alternatif bir denge üretmeye çalışıyor.</p><p>Bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortaya koyduğu vizyon belli. Asıl hedef; enerji, ulaştırma, lojistik, dijital altyapı ve diplomasi alanlarında bölgesel dayanıklılık oluşturmak. Çünkü Türkistan ülkeleri artık tek bir güce bağımlı olmanın ciddi riskler doğurduğunu görüyor. Ukrayna savaşı, yaptırımlar, tedarik zinciri krizleri ve küresel enerji gerilimleri bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.</p><h2>ORTA KORİDORUN ÖNEMİ </h2><p>Çin’den başlayıp  Türkistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu hat artık yalnızca bir ticaret yolu değil, yeni dünya düzeninin stratejik omurgalarından biri olarak görülüyor. Daha önce Rusya üzerinden geçen kuzey güzergâhı güvenlik ve yaptırım riskleri nedeniyle zayıflarken, Kızıldeniz ve Orta Doğu hattı da çatışmalar nedeniyle kırılgan hale geldi. Böylece Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye’nin geliştirdiği Orta Koridor, Avrasya’nın en kritik alternatiflerinden biri haline dönüştü.</p><p>Kazakistan Hazar’daki Aktau ve Kurık limanlarını büyütüyor; Azerbaycan Bakü-Alat limanını bölgesel merkez haline getirmeye çalışıyor; Türkiye ise Kars üzerinden Avrupa bağlantısını güçlendiriyor. Bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleri sadece yol ve liman inşa etmiyor; aynı zamanda ortak gümrük sistemleri, dijital geçiş mekanizmaları ve lojistik entegrasyon üzerinde de çalışıyor. Yani mesele artık sembolik iş birliği değil, gerçek bir bölgesel ekonomik mimari kurma çabasıdır.</p><h2>ENERJİDE ÇEŞİTLENDİRME </h2><p>Enerji alanında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Azerbaycan Avrupa’nın enerji güvenliği açısından kritik bir aktöre dönüşürken, Türkiye kendisini Hazar, Orta Doğu ve Avrupa arasında bir enerji merkezi olarak konumlandırıyor. Kazakistan ve Türkmenistan ise petrol ve doğalgaz ihracatında yalnızca tek bir güzergâha bağlı kalmak istemiyor. Bu nedenle yeni boru hatları, LNG projeleri ve elektrik bağlantıları üzerinde çalışmalar hız kazanıyor.</p><h2>YENİ REKABET SAHASI </h2><p>Ancak bu jeopolitik dönüşüm yalnızca bölge ülkelerinin iradesiyle şekillenmiyor. Çünkü Trump-Xi görüşmeleri çerçevesinden bakarsak, Türkistan’ın günümüzde aynı zamanda ABD ile Çin arasındaki büyük rekabetin önemli sahalarından biri haline geldiği de söylenebilir. </p><p>Çin açısından bölge kritik öneme sahip: Öncelikle, Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara bağlantılarının merkezi olması ve Pekin yönetiminin Orta Asya’yı, Sincan bölgesinin güvenliği açısından stratejik bir tampon alan olarak görmesi. Ve tabii enerji dönüşümü çağında büyük önem kazanan uranyum, nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından bölgenin sahip olduğu zengin kaynaklar…Bu nedenle Çin, demir yollarından enerji tesislerine, maden yatırımlarından dijital altyapıya kadar milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor.</p><p>ABD ise son yıllarda bölgeye yönelik yaklaşımını değiştirdi. Afganistan merkezli güvenlik politikalarının yerini artık ekonomi, teknoloji, kritik mineraller ve alternatif ulaştırma koridorları aldı. Washington, Orta Asya’nın tamamen Çin’in ekonomik etkisi altına girmesini istemiyor. Bu nedenle ABD, bölge ülkelerine teknoloji, yatırım, enerji dönüşümü ve lojistik alanlarında alternatif ortaklıklar sunmaya çalışıyor. Kısacası, Çin nerede ise ABD orada.</p><p>Çin altyapı ve hızlı yatırım vaat ediyor; ABD ise teknoloji, finans ve küresel pazarlara erişim imkânı sunuyor. Fakat Türkistan devletleri bu iki güç arasında kesin bir tercih yapmak istemiyor. Tam tersine, çok yönlü / denge politikası izleyerek manevra alanlarını korumaya çalışıyorlar.</p><h2>ÜÇÜNCÜ YOL MÜMKÜN </h2><p>İşte Türk Devletleri Teşkilatı’nın asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Teşkilat, bölge ülkelerine yalnızca kültürel dayanışma değil, aynı zamanda jeopolitik esneklik sağlıyor. Türkiye NATO ile ilişkilerini sürdürürken Çin ve Rusya ile de temas kurabiliyor; Kazakistan aynı anda Rusya, Avrupa, Çin ve ABD ile iş birliği geliştirebiliyor; Azerbaycan enerji ve lojistik merkezi olarak stratejik ağırlığını artırıyor.</p><p>Sonuç olarak bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın öncülük ettiği süreç, yalnızca “Türk dünyası söylemi” değildir. Bu yapı, parçalanan küresel düzen içerisinde Büyük Güç statüsüne ulaşmamış, ama sorumlu davranan devletlerin ayakta kalma ve kendi jeopolitik alanlarını oluşturma arayışıdır. Büyük güçler dünyayı yeniden paylaşmaya çalışırken, Türk dünyası kendi kaderini yalnızca dış aktörlerin kararlarına bırakmamaya çalışıyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/4e177aa9-xg064smttpqtpeucuky8d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" rel="standout" />
      <description>Tanımlama üstünlüğü modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Bülbül / Nuh Naci Yazgan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Batı’da yalnızca siyaset ve güç dengeleri değil, bu dengeleri anlamlandıran kavramlar ve bu kavramlar etrafında kurulan söylem de büyük ölçüde Batı ve Avrupa merkezli siyasi, akademik ve medyatik aktörler tarafından üretilmekte ve şekillendirilmektedir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “soykırım” gibi kavramlar, çoğu zaman evrensel ve tarafsız kategoriler olarak sunulsa da gerçekte belirli bir güç düzeninin içinden doğar ve o düzeni yeniden üretir. Bu nedenle küresel düzeyde yaşanan pek çok tartışma, yalnızca olayların kendisi üzerinden değil, bu olayların hangi kavramlarla ve hangi söylem içinde adlandırıldığı üzerinden de yürütülür. Tam da bu noktada şu tespit çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkar: Bu söylemi kimin belirlediği tartışmalı olabilir; ancak kimin belirleyemediği açıktır: Müslümanlar. </p><p>Zeliha Eliaçık’ın bu tespiti, Batı’daki İslam tartışmalarının ötesine geçen daha geniş bir gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca İslam’ın, Müslümanların, Filistin’in veya Orta Doğu’nun nasıl anlatıldığı değildir; asıl mesele, bu gerçekliklerin hangi kavramlarla ve kimin tarafından tanımlandığıdır. </p><p>Bugün Gazze’de yaşananları, Filistin direnişini, İsrail’in işgal siyasetini ya da Müslümanların yaşadığı dramı ve buna bağlı öfkeyi gerçekten anlamak istiyorsak, önce şu soruyu sormamız gerekir: Hakikati kim adlandırıyor/belirliyor?</p><h2>DEUTUNGSHOHEIT: GÖRÜNMEZ AMA BELİRLEYİCİ GÜÇ </h2><p>Almanca’da bu durumu çok iyi karşılayan bir kavram vardır: Deutungshoheit. Türkçeye “tanımlama üstünlüğü”, “anlamlandırma yetkisi” ya da “yorumlama egemenliği” olarak çevrilebilir. Ancak bu kavram basitçe “yorum yapmak” anlamına gelmez. Deutungshoheit, bir olayın, bir kavramın ya da toplumsal gerçekliğin nasıl anlaşılacağını belirleme gücüdür. Yani mesele sadece konuşmak değil; hangi sözün makul, hangi yorumun meşru, hangi kavramın geçerli sayılacağını belirlemektir. Bir olayı “soykırım” olarak mı, “savaş” olarak mı, “meşru müdafaa” olarak mı, “terörle mücadele” olarak mı tanımladığınız, o olaya verilecek ahlaki, siyasi ve hukuki tepkiyi de büyük ölçüde belirler.</p><p>Bu nedenle tanımlama üstünlüğü, modern dünyanın en görünmez ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Bir tanım yeterince tekrarlandığında artık tanım gibi değil, gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlar. “Güvenlik operasyonu”, “önleyici saldırı”, “insani müdahale”, “terörle mücadele”, “radikalleşme”, “ılımlılık”, “uluslararası toplum” gibi kavramlar bu yüzden yalnızca kelime değildir; her biri belirli bir dünya görüşünü ve güç ilişkisini taşır.</p><h2>SADECE CEVAPLARI DEĞİL SORULARI DA BELİRLİYOR</h2><p>Tanımlama üstünlüğünün kaynağı yalnızca bilgi değildir; bilgi ile gücün birleşimidir. Modern dünyada uzmanlar, akademisyenler, gazeteciler, hukukçular, diplomatlar, düşünce kuruluşları ve dijital platformlar birlikte bir anlam düzeni oluştururlar. Bu düzen içinde bazı yorumlar “bilimsel”, bazıları “makul”, bazıları “tarafsız”, bazıları ise “aşırı”, “ideolojik” veya “tehlikeli” sayılır. Böylece tartışma daha başlamadan sınırları çizilmiş olur.</p><p>Bu noktada güç yalnızca başkalarına bir şey yaptırma kapasitesi değildir. Güç, aynı zamanda başkalarının hangi seçenekleri mümkün göreceğini belirleme kapasitesidir. Bir toplumun önüne yalnızca iki seçenek koyarsanız, üçüncü seçeneği savunanları gerçekçi olmamakla suçlayabilirsiniz. Bir meseleyi “güvenlik” başlığı altına yerleştirirseniz, adalet talebini kolayca ikincil hale getirebilirsiniz. Bir direnişi “terör” olarak adlandırırsanız, o direnişi doğuran işgal koşullarını tartışma dışına itebilirsiniz. İşte tanımlama üstünlüğü tam da burada işler: Sadece cevapları değil, soruları da belirler.</p><h2>KAVRAMLAR ÜZERİNDEKİ HEGEMONYA </h2><p>Batı’nın küresel üstünlüğü uzun süre askeri, ekonomik ve teknolojik güç üzerinden tartışıldı. Fakat belki de en kalıcı üstünlük biçimi kavramlar üzerindeki üstünlüktür. Çünkü kavramı belirleyen, tartışmanın sınırlarını da belirler. Batı, modern dönemde sadece sömürgecilik, sermaye, askeri ittifaklar ve teknolojik kapasite üretmedi; aynı zamanda dünyayı anlamlandıran kategorileri de üretti. Neyin “medeniyet”, neyin “barbarlık”; kimin “demokrat”, kimin “otoriter”; hangi şiddetin “terör”, hangi şiddetin “güvenlik operasyonu”; hangi ölümün “trajedi”, hangi ölümün “kaçınılmaz yan zarar” olduğu çoğu zaman Batı merkezli kavramlarla belirlendi.</p><h2>GAZZE: KELİMELER ÜZERİNDE BİR MÜCADELE </h2><p>Gazze meselesi, Batı’nın tanımlama üstünlüğünün en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İsrail’in Gazze’de on binlerce sivili hedef alan soykırımı karşısında Batı kamuoyunda uzun süre egemen olan çerçeve “İsrail’in kendini savunma hakkı” oldu. Böylece meselenin merkezine işgal, abluka ve sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi değil; İsrail’in güvenliği yerleştirildi. Filistinlilerin yaşadığı yıkım ise çoğu zaman “trajedi”, “insani kriz” ya da “savaşın bedeli” gibi edilgen kavramlarla anlatıldı.</p><p>Tanımlama üstünlüğü çoğu zaman açık bir yalanla işlemez. Bazı gerçekleri öne çıkarır, bazılarını görünmez hale getirir. Bazı ölümler “katliam”, bazıları “yan hasar”; bazı saldırılar “terör”, bazıları ise “operasyon” olarak sunulur. Böylece ahlaki tepki de önceden biçimlendirilmiş olur.</p><p>Gazze’deki en büyük mücadelelerden biri bu yüzden kelimeler üzerindedir: Yaşananların adı nedir? Eğer buna yalnızca “savaş” denirse, iki taraflı ve simetrik bir çatışma iması güçlenir. “İnsani kriz” denirse, yıkımın faili geri plana düşer. “Soykırım” denirse, artık mesele sadece İsrail-Filistin çatışması olmaktan çıkar; insanlığın ortak hukuk ve ahlak düzeninin çöküşü haline gelir.</p><h2>BİR OLAY, İKİ ANLATI</h2><p>Aynı olayın farklı kelimelerle anlatılması, farklı dünyalar kurar. “Gazze’de insanlar ölüyor” cümlesi ile “İsrail Gazze’de sivilleri öldürüyor” cümlesi aynı şeyi söylemez. Birincisinde ölüm vardır ama fail belirsizdir. İkincisinde fail görünür hale gelir. “Gazze’de açlık yaşanıyor” demekle “Gazze aç bırakılıyor” demek de aynı değildir. İlki doğal afet çağrışımı yapar; ikincisi ise siyasi ve askeri bir tercihe işaret eder. Tanımlama üstünlüğü, çoğu zaman bu edilgen ve etken cümleler arasındaki farkta gizlidir.</p><p>İsrail’in Sumud insani yardım filosuna yönelik uluslararası hukuku ihlal eden müdahalesi de bu mücadelenin güncel örneklerinden biridir. Batı medyasında olay çoğu zaman “güvenlik önlemi” ya da “kontrol operasyonu” olarak sunuldu. Oysa ortada silahlı bir tehdit değil, sivil bir insani yardım girişimi ve engellenen bir vicdan vardı. Böylece olayın kendisi değil, olayın nasıl adlandırıldığı belirleyici hale geldi. Bir taraf yardım götürürken diğer taraf bunu “provokasyon” olarak tanımlayabildi. Sumud örneği, Gazze’deki mücadelenin yalnızca sahada değil, kavramlar düzeyinde de sürdüğünü göstermektedir.</p><h2>TANIMLAYAN HÜKMEDER </h2><p>Bu noktada hukuk da tarafsız bir alan olmaktan çıkar. “Soykırım”, “işgal”, “orantılılık”, “meşru müdafaa” ve “savaş suçu” gibi kavramlar yalnızca teknik hukuk terimleri değildir; büyük siyasi sonuçlar doğuran tanımlardır. Bir eylemin “soykırım” olarak adlandırılmasıyla “aşırı güç kullanımı” olarak adlandırılması arasında yalnızca kelime farkı değil; sorumluluk ve ahlaki hüküm farkı da vardır.</p><p>Almanya örneği bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. Nazi geçmişiyle yüzleşme üzerine kurulan hafıza kültürü, başlangıçta önemli ve ahlaki bir yüzleşme pratiği iken, zamanla İsrail eleştirisini bastıran bir söylemsel denetim aracına dönüşebilmiştir. “Bir daha asla” ilkesi, evrensel olarak bütün soykırımlara, bütün sivillere ve bütün ezilen halklara dönük bir ahlaki çağrı olması gerekirken, yalnızca İsrail devletinin güvenliğiyle özdeşleştirilmektedir. Böylece hafıza, eleştirel bir bilinç üretmek yerine, bugünün hakikatini belirleyen bir sınır çizme mekanizmasına dönüşmektedir.</p><h2>GERÇEKLİĞİN YENİ SAHİPLERİ </h2><p>Bu kavram iktidarının bir diğer boyutu da medyadır. İnsanlar olaylara çoğu zaman doğrudan değil, medya aracılığıyla temas eder. Haber başlıkları, görüntü seçimi, uzman yorumları ve sosyal medya algoritmaları olayların nasıl algılanacağını belirler. Gazze’de bir hastane bombalandığında başlığın “İsrail hastaneyi vurdu” mu yoksa “Gazze’de patlama meydana geldi” mi olduğu bile büyük fark yaratır. Bir çocuk öldürüldüğünde “İsrail saldırısında çocuk öldü” demekle “çatışmada çocuk hayatını kaybetti” demek aynı şey değildir. Birincisinde fail vardır; ikincisinde ölüm sanki kendiliğinden gerçekleşmiştir.</p><p>Dijital çağda bu güç daha da karmaşık hale gelmiştir. Artık yalnızca gazeteler ve televizyonlar değil, algoritmalar da neyin görünür olacağını belirlemektedir. Böylece tanımlama üstünlüğü, insan editörlerden sosyal medya algoritmalarına taşınmış; mesele yalnızca söylem değil, veri ve görünürlük meselesi haline gelmiştir.</p><p>Batı’nın bu üstünlüğünün arkasında yalnızca askeri güç değil; üniversiteler, medya ağları, yayınevleri, hukuk kurumları, düşünce kuruluşları ve dijital platformlardan oluşan geniş bir altyapı vardır. Bu ağlar yalnızca bilgi üretmez; hangi bilginin geçerli sayılacağını da belirler. </p><h2>KAVRAM ÜRETEMEYEN KAYBEDER </h2><p>Fakat burada sadece Batı’yı suçlamak yeterli değildir. Müslüman dünyanın da ciddi bir kavram üretme sorunu vardır. Çoğu zaman tepkisel ve savunmacı bir dil kullanılmakta; uzun vadeli kavramsal ve kurumsal bir söylem inşa edilememektedir. Oysa kendi kavramını kuramayan, başkasının kavramları içinde konuşmak zorunda kalır.</p><p>Bu noktada mesele yalnızca “sesimizi duyuralım” meselesi değildir. Asıl mesele, sesin hangi kavramlarla ve hangi kurumlarla desteklendiğidir. “Bizsiz, bizim hakkımızda hiçbir şey” ilkesi burada hayati hale gelir. Filistinliler hakkında konuşulacaksa, Filistinliler özne olmalıdır. </p><h2>NASIL MÜCADELE EDECEĞİZ? </h2><p>Tanımlama üstünlüğüne karşı yapılması gereken ilk şey, kavramların masum olmadığını fark etmektir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “antisemitizm” gibi kavramlar her kullanıldığında şu soru sorulmalıdır: Bu kavramı kim kullanıyor? Kime karşı kullanıyor? Kimi görünür, kimi görünmez kılıyor? Hangi eylemi meşrulaştırıyor? Hangi acıyı değersizleştiriyor?</p><p>İkinci olarak alternatif kavramlar ve alternatif kurumlar üretmek gerekir. Çünkü tanımlama üstünlüğü yalnızca bireysel tepkilerle değil; akademik, medyatik ve hukuki kurumlar üzerinden kurulmaktadır. Kavram üretemeyen toplumlar, başkalarının kavramlarıyla savunma yapmak zorunda kalır.</p><p>Bu çerçevede Türkiye’nin İsrail’e yönelik kullandığı “işgalci devlet”, “terör devleti” ve “haydut devlet” gibi kavramlar da alternatif bir tanımlama çabasını göstermektedir. Bu dil, Batı’nın İsrail’i “kendini savunan devlet” olarak konumlandıran egemen söylemine karşı açık bir meydan okumadır.</p><h2>KELİMELERLE KURULAN BİR DÜNYA </h2><p>Sonuçta Gazze bize sadece İsrail’in zalimliğini değil, Batı’nın hakikati adlandırma ve yeniden üretme gücünü de gösterdi. Bugün asıl mücadele yalnızca toprak, silah, diplomasi ya da ambargo üzerinden yürümüyor; kelimeler üzerinden de yürütülüyor. Çünkü bu dünyada bir şeyi adlandıran, çoğu zaman ona nasıl davranılacağını da belirliyor.</p><p>Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Gazze’de ölen çocukların adı ne? “Savaş zayiatı” mı, “insani trajedi” mi, yoksa “soykırımın kurbanları” mı? Filistin direnişi “terör” mü, yoksa “işgale ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele” mi?</p><p>Bu soruların cevabı sadece dil meselesi değildir. Bu cevaplar, kimin insan sayıldığını, kimin yasının tutulduğunu, kimin hukuk tarafından korunduğunu ve kimin öldürülebilir kabul edildiğini belirler. Tanımlama üstünlüğü bu yüzden modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" rel="standout" />
      <description>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgulayan alternatif paradigma öneriyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Kösemen / Küratör</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de çağdaş sanat piyasası, son yirmi yılda önemli bir görünürlük kazanmış olsa da hâlâ yapısal sorunlar ve kırılgan dinamikler içinde varlığını sürdürmektedir. Bir yandan genç ve üretken sanatçı kuşağıyla dikkat çeken bu alan, diğer yandan kurumsallaşma eksikliği, ekonomik dalgalanmalara açıklık ve sınırlı uluslararası temsil gibi temel problemlerle karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’de çağdaş sanat ekosistemi, yüksek potansiyel ile yapısal istikrarsızlık arasında salınan bir yapı sergiler.</p><p>Türkiye’nin en belirgin avantajlarından biri genç ve dinamik sanatçı havuzudur. Özellikle İstanbul merkezli üretim disiplinlerarası yaklaşımı, politik ve toplumsal meselelerle kurduğu ilişki ve küresel sanat diliyle kurduğu bağ sayesinde öne çıkmaktadır. Yeni kuşak sanatçılar yalnızca yerel bağlamda değil, uluslararası ölçekte de okunabilir işler üretirken sanat fuarları, bağımsız inisiyatifler ve alternatif sergileme alanları da bu üretimin görünürlüğünü artırarak piyasanın canlı kalmasına katkıda bulunmaktadır.</p><h2>SANATÇININ ÖZERKLİĞİNE DAYALI BİR DESTEK MODELİ </h2><p>Küme Vakfı’nın “ArtıKüme” başlığı altında geliştirdiği sanat destek modeli, günümüz sanat üretim pratiklerine yönelik eleştirel bir müdahale olarak okunabilir. Bu model, sanat üretimini siparişe dayalı, yönlendirilmiş ya da belirli beklentilere göre şekillenen bir çerçevenin dışına taşımayı hedeflerken, sanatçının özerkliğini merkeze alan bir yaklaşım benimser.</p><p>ArtıKüme yalnızca maddi ya da kurumsal bir destek mekanizması değil, aynı zamanda düşünsel bir özgürleşme alanı olarak işlev görür. Sanatçının kendi pratiğinden yola çıkarak yeni yorumlar geliştirebilmesine olanak tanıyan bu yapı, bireysel üretim ile toplumsal bağlam arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı amaçlar. Böylece model, günümüz sanat dünyasında sıkça tartışılan bağımsızlık, sürdürülebilirlik ve üretim koşulları gibi meseleleri yeniden düşünmeye açar. Özellikle sipariş bazlı ve çıktı odaklı sistemlerin baskın olduğu bu ortamda sürece odaklanarak sanatçının deneysel alanını genişletir ve risk alma kapasitesini artırır.</p><h2>GERÇEKLİK ALGISINA ELEŞTİRİ VE DENEYİMİN MERKEZİLİĞİ </h2><p>Küme Vakfı’nın çıkış noktası çağdaş dünyanın giderek daralan gerçeklik algısına yönelik bir eleştiriye dayanır. Küresel ölçekte yaşanan politik, ekonomik ve kültürel sıkışmışlıklar bireyin deneyim alanını sınırlarken, mevcut kurumsal yapıların bu sınırlılığı aşmakta yetersiz kaldığı görülmektedir.</p><p>Vakıf, bu tespitten hareketle çözümü dışsal yapılardan ziyade insan deneyiminin öznel boyutlarında arar. Bireyin algısını, sezgisini ve üretim kapasitesini merkeze yerleştirir. Modernitenin rasyonel ve ölçülebilir olanı önceleyen bilgi rejimlerine karşı, deneyimsel ve sezgisel bilgi biçimlerini de geçerli kılan daha kapsayıcı bir perspektife işaret eder.</p><p>Bu noktada sanat, hem bireysel hem de kolektif hafızaya temas edebilme gücü sayesinde ayrıcalıklı bir konum kazanır. Sanatsal üretim yalnızca mevcut olanı temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda henüz ortaya çıkmamış olanın imkanını da düşünmeye açar; böylece bir ifade aracının ötesine geçerek alternatif gerçekliklerin araştırıldığı eleştirel bir düşünme pratiği haline gelir.</p><h2>BİR SERGİDEN ÖTE, DÜŞÜNSEL BİR EŞİK </h2><p>“Mümkün” başlığını taşıyan sergi, bu yaklaşımın somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Burada mümkün kavramı yalnızca gerçekleşme potansiyelini değil, aynı zamanda düşünsel bir eşiği ifade eder; henüz belirlenmemiş olan ile gerçekleşme ihtimali en yüksek olan arasında konumlanan bir alanı işaret eder.</p><p>ArtıKüme’nin çoğaltıcı ve esnek yapısıyla kesiştiğinde bu eşik yeni anlam katmanları üretir, sanatçının emeğiyle birleştiğinde üretimin maddi ve kavramsal olanakları genişler, düşünsel süreçlerle birleştiğinde teorik bir zemin oluşur, farklı sanatsal pratiklerle kesiştiğinde ise yeni ifade biçimleri ortaya çıkar.</p><p>Sergi, bir destek programı kapsamında üretilmiş eserleri bir araya getirirken, bu eserlerin ardındaki üretim süreçlerini de görünür kılmayı amaçlar. Bu yönüyle yalnızca sonuç odaklı bir sunumdan ziyade süreç odaklı bir yaklaşım benimsenir.</p><p>Sergide yer alan her çalışma, tamamlanmış bir ürün olmanın ötesinde; araştırma, deneme, karşılaşma ve dönüşüm süreçlerinin izlerini taşıyan açık uçlu öneriler olarak değerlendirilebilir. Bu durum, sanatın doğasında içkin olan belirsizlik ve çok anlamlılık potansiyelini öne çıkarır; sergi kesinlikten çok ihtimale, tamamlanmışlıktan çok oluş haline vurgu yapar.</p><h2>SANAT PRATİĞİ OLARAK DÜŞÜNME VE ÇOĞALAN ANLAM AĞLARI </h2><p>ArtıKüme kapsamında üretim gerçekleştiren sanatçılar, kendilerine sunulan bu bağımsız alanda yalnızca eser üretmekle kalmaz, aynı zamanda derin bir düşünsel sorgulama sürecine de girerler. Bu süreçte sanat pratiği, bir ifade biçimi olmanın ötesine geçerek bir düşünme yöntemi haline gelir.</p><p>Ortaya çıkan çalışmalar, tekil anlatıların sınırlarını aşarak birbirine eklemlenen, genişleyen ve çoğalan bir düşünce ağı oluşturur. Bu ağ, farklı disiplinler, deneyimler ve perspektifler arasında geçişkenlik sağlayarak yeni olasılıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlar.</p><p>Bu çerçevede Mümkün sergisi, bir sonuçtan ziyade dinamik bir süreç olarak ele alınmalıdır. Sabit ve tekil bir anlam üretmek yerine sürekli genişleyen bir ihtimaller alanına işaret eder.</p><p>İzleyici, bu alanın pasif bir gözlemcisi değil, aksine aktif bir katılımcısı olarak konumlandırılır; yalnızca görmeye değil; düşünmeye, sorgulamaya ve yeniden anlamlandırmaya davet edilir. Bu davet, bireyin kendi mümkününü kurma potansiyelini harekete geçirmeyi hedefler.</p><h2>MÜMKÜN OLANI ÇOĞALTMAK </h2><p>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair alternatif bir paradigma önerir. Bu paradigma, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgular.</p><p>Bugün, giderek daralan dünyada asıl mesele yeni olanı üretmekten çok, mümkün olanı yeniden düşünmek ve çoğaltabilmektir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821440" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/6/d622be40-r7v3z7nx1n535id0vrfvf.webp" data-title="Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı" data-url="/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821789" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/7/f857fe63-re2nowf57zei1sod69f1dj.webp" data-title="Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz" data-url="/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Düşman simülasyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bizde “Savunma Bakanlığı”, onlarda “Savaş Bakanlığı”... Bakanlığın ismine bakarak “Akıllı olun!” demek mi lâzım, yoksa bakanlığın ismini yahut stratejisini değiştirmek mi lâzım? “Hâzır ol cenge ister isen sulh u salâh” demiş atalar. Tarihin değişiminde pek çok kez bu söze atıflar var. Bu anlamda caydırıcı ve hazırlıklı olmak, daima zinde tutar. Zira bilgi güçtür. Çatışmayı önlemek için evvelâ çatışma bilgisine sahip olmak gerekir.</p><p>Üçüncü dünya savaşından bahsediliyor uzun yıllardır. Etrafımız tam da ateş çemberiyken, İsrailli siyasetçiler İran’dan sonra sıranın Türkiye’de olduğunu beyan ettikleri böyle bir dönemde, Türkiye’nin en savaşçı, en millî ve İsrail gibi kuduz seviyede düşmanlığını ayan eden mevziler hakkında plan ve strateji kuran askerlere olan ihtiyacı her geçen gün artıyor.</p><p>Türkiye’nin savunma stratejisi yerli ve millî teknolojiye dayalı. Bu stratejinin Çelik Kubbe gibi entegre hava savunma sistemleri ile katmanlı koruma sağlayan, İHA/SİHA (Bayraktar TB2, Anka, Akıncı) ve yerli hava/deniz platformları (KAAN, TF-2000) ile dışa bağımlılığı azaltan, proaktif ve caydırıcı bir yapı üzerine kurulu olduğunu yapılan açıklamalardan anlıyoruz. Bu stratejinin, yerli üretimle savunma sanayi kapasitesini artırmayı ve bölgesel/küresel güç unsuru olmayı hedeflediğini tahmin ediyoruz.</p><p>Savunma sanayimiz, geçmiş bilgi ve tecrübeyi cesur adımlarla birleştirerek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamayı ve dost ülkelerin savunma ihtiyaçlarına cevap vermeyi sürdürüyor. Yerli teknolojiyle geliştirilen sistemlerin (HİSAR-A+, HİSAR-O+) etkin kullanımı ve lazer güdümlü kitler ya da süpersonik füzeler ve akıllı dolanan mühimmatların geliştirilmesi kısa vadeli hedeflerimiz.</p><h2>TÜRKİYE’NİN DÜŞMANLARI KİMLER?</h2><p>Birincil planda, Türkiye Cumhuriyeti’nin Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve diğer resmî açıklamalarında yer alan verilere göre en büyük tehditler, terör örgütleridir. Bunları öncelikle PKK/KCK ve Suriye uzantısı PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ olarak isimlendirebiliriz. Ancak milletimiz; Türkiye’nin düşman olarak sınıflandırdığı terör örgütlerine verdikleri destek (silah, siyâsî koruma) dolayısıyla İsrail (yüzde 83-88 ), ABD (yüzde 74-78), Yunanistan (yüzde 55-65), İran (yüzde 50-58) ve Fransa (yüzde 50-55) gibi devletlerin tutumunu da “düşmanca” şeklinde tarif ediyor.</p><p>Türkiye’nin düşmanları ve Türkiye’ye karşı tehditler hakkında Devletimizin kapsamlı bir savunma stratejisi var elbette. Bu strateji, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yani “Kırmızı Kitap” ile resmî olarak tanımlanır ve düzenli olarak güncellenir. En son 22 Ocak 2025 tarihli Millî Güvenlik Kurulu’nda yenilenerek MGSB-2025 yürürlüğe girdi. Peki, bu veriler ışığında düşmanlarımıza yönelik saldırı stratejilerimiz hangi ölçüde belirlenmiş durumdadır? Senaryolara özel simülasyonlar yapılmakta mıdır? Bu simülasyonlardan rahatsız olanlar var mıdır? Ya da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” prensibine dayalı olarak, güvenlik tehditleri sadece sınır hattında değil, tüm vatan sathında ve etki alanında karşılanmalıdır da, bu düşünceyle PKK/YPG gibi terör unsurlarına karşı sınır ötesinde (Zeytindalı, Barış Pınarı, Pençe Harekâtları) “tehdidi kaynağında yok etmek” anlayışıyla hareket edilmesinden rahatsız olanlar var mıdır?</p><h2>SALDIRGAN DEĞİL CAYDIRICI STRATEJİ</h2><p>SİHA/İHA ve akıllı mühimmat gibi yerli üretim askerî teknolojiler, asimetrik tehditlere karşı caydırıcılığı artırmak ve bağımlılığı azaltmak için kullanılmakta olsa da Silahlı Kuvvetlerdeki modernize faaliyetlerine harekât ihtiyaçları çerçevesinde yön verilmesinden sonra bunların hücum gücü olarak da kullanılması stratejisine uygun plânlara dâhil edilmesinden rahatsız olan savunma sanayi şirketleri ve onlarla ilişkide olan makam sahipleri var mıdır?</p><p>Türkiye’nin resmî askerî doktrini savunma temellidir. Ancak “ileri savunma ve proaktif/önleyici savunma” yaklaşımıyla ülkemize yönelik tehditleri kendi toprakları dışında ve kaynaklandığı yerde etkisiz hâle getirmeyi de öngörür. Bu, klasik bir saldırı savaşı doktrini değil, meşru müdafaa ve terörle mücadele çerçevesindedir. Bu strateji saldırgan değil, caydırıcı ve önleyicidir. “Türkiye’ye saldırmayı akıl dışı ve çok maliyetli hâle getirmek” hedeflenir.</p><p>Bu stratejiler uluslararası hukuka (BM Madde 51, Meşru Müdafaa) dayandırılır. Genel bir “düşmana saldırma plânı” yoktur. Her eylem tehdit bazlı ve orantılıdır. Klasik anlamda “saldırı stratejisi” olmasa da proaktif ileri savunma ve önleyici müdahale kapasitesi vardır. Peki, bu dönemde bu strateji yeterli midir? Havadan İhbar ve Kontrol Uçağı (HİK) ile bölgemizde göremeyeceğimiz saha var mıdır? Düşmanlarımız bize ait uçağın seviyesindeki bir başka uçağa sahip olabilecekler midir? Elektronik harp faaliyetlerimizin seviyesi düşmanlarımızın ne kadar önündedir?</p><h2>OYUNUN KURALLARI DEĞİŞİYOR</h2><p>Yurt dışında bazı düşünce kuruluşları ve medya (özellikle İsrail yanlısı veya muhafazakâr kaynaklar) şu senaryoları tartışıyorlar: Birincisi, “Katar’daki HAMAS hedeflerine saldırı sonrası “Sırada Türkiye olabilir” iddiaları... Yahut Suriye’de Türk üslerine veya güçlerine sınırlı önleyici vuruş… Ya da HAMAS liderlerine Türkiye’de suikast veya sabotaj… Ancak uzmanların çoğunluğu doğrudan konvansiyonel saldırının çok düşük ihtimâl olduğunu söylüyorlar. İsrail teknolojik anlamda üstün (F-35, istihbarat). Türkiye ise sayı ve bölgesel derinlik üstünlüğüne sahip. Her iki taraf da caydırıcılık üzerine oynuyor şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. İsrail’in Türkiye’ye topyekûn saldırı düşüncesinin gerçekçi olmadığı düşünülse de gerilim Suriye ve Gazze üzerinden devam ediyor. Her iki ülke de doğrudan savaştan kaçınıyor olsa da Suriye’de beklenmedik bir çatışma durumunda buna yapılacak müdahalenin hazırlığı ne durumdadır?</p><p>Oyunun kuralları değişiyor. Bir gecede İran’ın komuta kademesini yok eden bir düşmanımız var. İçeride ise henüz duygu birliğini sağlayamadık. Hâlâ devşirilmiş hainler cirit atıyor. Vatana ihanetin adını demokrasi ve çok seslilik olarak anlamamızı isteyen karaktersizlerimiz var.</p><p>Toplum vatana sahip çıkmak isteyenlere karşı yapılan operasyonlarda kimin yanında duracağını iyi bilir ve değerlerine sahip çıkar. Devletimizin başında, tam da bu minvalde milletiyle duygu birliğini yakalamış Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan var. Hem ona sadık, hem de her türden düşmana karşı arkasında duracak komutanlarımız… Tarihten gelen değerlerine sahip çıkacak Müslüman milletimizin her satıhta ortak paydası; ay yıldızlı bayrağın inmemesi ve bu toprakların ilelebet bizim toprağımız olmasıdır. Bunun karşısında duranlar zaman zaman kazanabileceklerini düşünseler de sonları her daim 15 Temmuz’daki gibi olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/c520128b-h5no6cfr92q2sixuz95k3l.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>