<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Düşünce Günlüğü</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=dusunce-gunlugu&amp;contentType=news" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Batılı kelimelerin Türkçeyi kuşatması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030" rel="standout" />
      <description>Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz, ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ahmet Kavas / İstanbul Ticaret Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkçemizin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dillerindeki kelimelerin aşırı şekilde istilası altına girmesi öncesinde özellikle 19. yüzyıl fikir adamlarımız gerekli tedbirleri alıp bunu önlemek için çok titiz davranırlardı. “Kriz” kelimesi Avrupalı yazılı metinlerde ilk defa yaygınlaşınca Ahmed Cevdet Paşa bunun yerine Türkçeye daha uygun bir kelime bulmak için bir müddet gayret ettiklerinden bahseder. O zamana kadar henüz kullanılmamış bulunan “buhran” sözcüğü üzerinde karar kıldıklarını Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Tezâkir başlığıyla kitaplaştırılan layihalarından birisinde dile getirmiş. </p><p>Yine Batı'da 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan “civilisation/civilization” kelimesi de bir anda sıkça kullanılmaya başlanmış. Fakat bunda “kriz” gibi hemen bir karşılık bulunamamış ve bir müddet Türkçe okunuşuyla “sivilizasyon” şeklinde yazılarak devam edilmiş. Dönemin dil konusunda hassas davranan fikir adamları da kendimize ait bir kelime bulalım demişler. Bu defa da güzel bir kelimeyle onun ifade ettiği manası karşılanmış ve “medeniyet” sözcüğü ile Osmanlı aydınının ihtiyacı giderilmiş. Kelimenin kökü Arapçaya dayansa da bu dilde o döneme kadar kullanımı olmayan ve sadece Türkçede yer almış bu sözcüğü yaklaşık iki asırdır kullanıyoruz. Bir ara “uygarlık” kelimesi fazlaca kullanılsa da şimdilerde birincisi daha çok tercih edilmektedir.</p><h2>MEDRESE’NİN YERİNİ ATHENA’NIN TAPINAĞI ALDI </h2><p>Geçmişte çok az ve sınırlı alanlarda tercih edilse de günümüzde neredeyse her kurumun yüksek eğitim sonrası daha ziyade hizmet içi eğitimde çalışanların ya da çalışacakların eksik görülen taraflarını tamamlamak için “akademi” kelimesinin sıklıkla kullandığını görüyoruz. Genelde anlamını kimsenin düşünmediği bu kelime olmadan adeta yapılmak istenen faaliyetin gerçekleşmeyeceği kanaati yaygınlaşmış durumda. İmkanlar elverdikçe her kurum mutlaka bir “akademi” kurma fikrine kapılmış gidiyor. Eski Yunan’da ortaya çıkan bu kelime “bilgelik ve beceri tanrıçası” Athena’nın tapınağı ile isimlendirilmekteymiş. Hatta Eflatun’un talebeleriyle felsefe derslerini burada yaptığı ve oraya devam edenlere de “akademisyen” dendiğine dair görüşler var.  Artık Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve MİT gibi kurumlarımızın bile akademileri var. Acaba buralarda yapılması istenilen ne varsa onlara kendi edebî geleneğimizden hareketle bir kelime bulabilir miyiz gibi bir endişemiz de yok. Nassif Mallouf 1856 yılında Telaffuzlu Fransızca-Türkçe Sözlüğü (Dictionnaire Français-Turc avec la Prononciation) adıyla hazırladığı eserinde akademi “académie” için “medrese” ve “cemâat-i ulemâ” karşılıklarını vermişti. Akademisyen “Académicien” için ise “medrese erbâbı” karşılığını tercih etmiş.</p><p>Akademos Antik Yunan mitolojisinde “Attika” denilen Atina bölgesinin kahramanının adı olup günümüzde giderek yaygınlaşan “akademi” kelimesinin kökeninin ona dayandırıldığı da ifade edilmektedir. Kısaca “akademia” denen ve manevî bir özellik de yüklenen zeytinlik Eflatun’un Akademisi (Platonic Academy) olarak bilinmekteymiş. M.Ö. 387’de Eflatun burayı satın alınmış ve burada öğrencilerine felsefe dersi vermiş. Burası Batı kültürünün adeta temel taşlarından biri olarak kabul edilmişti. Fransız dilinin önemli lügatlerinden Petit Robert’de (1988) bu kelimenin yazı diline Yunancadan, Latinceye, ondan da İtalyancaya geçtiği ve 1508 yılında “Eflatun’un ders verdiği Akademos’un bahçesi” karşılığında ilk defa kullanıldığı belirtilmiş. Özellikle yüksek öğretimi tarif için 16. yüzyılda kullanıldığı görülse de bugünkü anlamda daha çok 19. yüzyılın başında Paris, Strazburg Akademisi Fakülteleri şeklinde yaygınlaşmış. “akademisyen” kelimesi de 1555 yılında bir ünvan olarak Eflatun’un talebesi karşılığında kullanılmış. Şemseddin Sami Resimli Kamûs-i Fransevî/Dictionnaire Français-Turc (1901) lügatinde akademi karşılığında “Eflatun’un öğrencilerine ders verdiği meydanın ismi”, “Eflatun’un felsefî mezhebi, encümen-i dâniş, Fransa encümen-i dânişi, Fransa’nın taksimâtına göre maarif idaresi, meşhur bilardo oyuncularının toplandıkları ve bulundukları mahal” gibi açıklamalarla karşılık vermeye çalışmış.</p><h2>AYRINTI MI, DETAY MI?                </h2><p>Avrupa’da matbaanın icadı menfî anlamda en çok kiliseyi etkilemişti. Çok nadir bulunan ve neredeyse görme imkânı dahi bulunamayan İncil nüshalarına duyulan aşırı saygının yerini birçok mekânda kolayca bulunan, ve Latinceden İngilizce, Fransızca, Almanya, İspanyolca gibi yerel dillere çevrilen metinler almıştı. Katolik ve Ortodoks isimli iki farklı mezhebin yanına yenileri ilave edilmiş ve kısa zamanda hızla yayılmışlardı. Bu durumu yakından takip edenler kendi inançlarını daha geniş kitlelere yaymak için Vatikan merkezli “propaganda” adıyla 1600’lü yılların başında bir teşkilat dahi kurdular. Kelime anlam itibarıyla  “çoğaltmak, yaymak ve genişletmek” olan bu sözcük günümüzde neredeyse hayatımızın her tarafında adeta can simidi gibi başvurmadan edemediğimiz bir konumdadır.</p><p>Herhangi bir konunun farklı yönlerini anlatırken eskiden “tafsilat”, ya da “teferruat” gibi Arapça kelimeler kullanılırdı. Bunların yerini önce Türkçe “ayrıntı” kelimesi aldı. Ancak şimdilerde herkes hiç dikkat etmeden “detay” deyip geçiyor. Bir meseleyi anlatanların bu sözcüğe sarılmaları konuşanın, hatta yazanın da kolayına geliyor. Fransızca “dé” ön eki Latincedeki “uzaklaştırma, parçalara bölme, ayırma” karşılığındaki “de” ön eki ile “kesme, bölme” karşılığındaki “tailler” ile birleşip “bir şeyi keserek ayırma” veya “bir bütünü parçalara bölme” anlamına gelmektedir. Biz bu kelimelerin kökenlerini bilmeden alıp kullanıyoruz. Genelde “Bunu yapmada da bir sakınca yok, önemli olan halkın onu günlük hayatında rahatça kullanması” diyenler maalesef giderek artmaktadır. Dünyada Latince ve İbranice gibi diller önceleri hem konuşma ve hem de yazı dili iken zamanla bu iki özelliğin arası açıldı ve sadece yazılı olarak korundular. Geçtiğimiz yüzyılda bazı Yahudi aşırılıkçılar ısrarla İbraniceyi 1700 yıl sonra tekrar konuşma diline dönüştürdülerse de Latincenin talihi o kadar iyi gitmedi. </p><h2>OSMANLI İLMİYESİNİN ASIRLARI BULAN TECRÜBESİ YOK SAYILDI</h2><p>Araplar üniversite karşılığında “bir araya toplayan, bilginlerin, âlimlerin, öğrencilerin toplandığı yer” karşılığında “el-câmia”; fakülteye “bütün, tüm, genel” anlamında “külliye” ve “kurulmuş olan şey, kurum, tesis, gelenek ve alışkanlık” mukabili “enstitü” için ise “ma’hed”, yani “bilinen, alışılmış, taahhüt edilen, güvenilen yer” kelimelerini kullanıyorlar. Farsçada ise üniversiteye “dânişgâh”, yani “bilginin yeri, bilginin merkezi; fakülte için “dânişgede”, yani “bilgi yeri”; “enstitü” için ise ya Arapça asıllı “müessese”, ya da kendi dilinde “pejuheşgede”, yani “araştırmanın yapıldığı yer” demektedirler. Osmanlı Devleti’nin ilmiye teşkilatının asırları bulan tüm tecrübeleri bir kenara bırakılarak sanki bilimde ilk defa varlık gösteriliyormuş gibi Batılı “üniversite”, “fakülte”, “enstitü”, yanında ilimdeki ünvanları da Latince kökenli kelimelerden alındı. Bunlar arasında “yanında duran, muavin, yardımcı, bir ayin sırasında hazır bulunan ruhanî” için “asistan”; “Ortaçağda din öğreten, bilgin, danışman, hekim” için “doktor”; yine “öğreten, ders veren ve öğretici için “doçent”; “mesleğini ve uzmanlığını ilan eden, Orta Çağ'da dini bağlamda mezhebine bağlılığını beyan eden” için “profesör”, “10 askerin komutanı, 10 rahibin başı” için “dekan” ve “özellikle kilise, okul veya topluluk yöneticisi, rehber, kılavuz, efendi ve hükümdar” için “rektör” gibi kelimeler alınıp bir daha da kaldırılamaz şekilde dilimize yerleştirildi.</p><h2>DİLİMİZ EVİMİZDİR, EVİMİZE SAHİP ÇIKALIM</h2><p>Bir de dilimizdeki “haber, bildiri, ileti, gönderi” için neredeyse vazgeçemez hale getirdiğimiz “mesaj” kelimesi “bir şeyi veya bir haberi götürme işi, sefaret, gönderme” görevleri için “misyon”; 16. yüzyıldan itibaren “Kutsal Perşembe ayininde rahibin ellerini yıkadığı kâse, çanak” ve 19. yüzyılda ise sadece “el yıkama leğeni” için “lavabo” kelimeleri Batı'dan aldıklarımızdan sadece birkaçıdır. Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir. 1990’lı yıllarda Türkçe hakkında bilgisi olmayan dünyadaki tek yapay dil olan Esperanto uzmanı bir kişiye Fransa’da temin edilebilen ve muhafazakar bir çevrenin gazetesini gösterdiğimde iç sayfa başlıklarına “aktüalite”, “kültür”, “spor”, “ekonomi”, “televizyon” yazıldığını görünce “Bu dil sizin diliniz mi?” diye sormuştu. Kısacası kendi dilimize ait değerlerimizden nasıl koptuğumuzun farkında bile olamayabiliriz… </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/28/bd74dd66-ezuhkwpga86yw5a466i62p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Revnakoğlu’nun İstanbul’u Mehcur bir âlem</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk-Alman Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Ketebe Yayınları geçtiğimiz mart ayında, tarihçi Prof. Dr. Mustafa Koç’un yıllar süren özverili mesaisi ile yayıma hazırlanan, 8 ciltlik anıtsal bir kültür tarihi çalışmasını neşretti: Revnakoğlu’nun İstanbul’u. 2021 yılında Fatih Belediyesi bünyesinde Başkan M. Ergün Turan’ın delâletiyle ve yine Mustafa Koç tarafından yayıma hazırlanıp 5 cilt hâlinde neşredilen İstanbul’un Suriçi tarihi, böylece genişletilerek Boğaziçi’ne uzanmış oldu.</p><h2>YÂRİNİ SON BİR KEZ GÖREBİLMEK ÜMİDİYLE ÇIRPINAN ÂŞIK GİBİ</h2><p>Cemaleddin Server Revnakoğlu (1909-1968), başkent İstanbul’una, İstanbul’un işgaline, kurtuluşuna, yoksulluğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişine, tartışmalı imar faaliyetlerine, özetle, şehrin maddi manevi sert dönüşümüne şahit oldu. Uzun yıllar boyu alâkadan mahrum kalınca kolu kanadı kırılan, yıkık ve virane hâle gelen, adeta kaderine terk edilen bu mübarek şehre olan aşkı, merhum Revnakoğlu’nu, yârini son bir kez görebilmek ümidiyle tüm gayretini seferber eden bir âşık gibi, İstanbul’u sokak sokak, semt semt kâğıda dökmeye sevk etti. Ayrıca büyük-küçük sayısız eserleri kurtarmak için çırpındı, yetkilileri sürekli uyardı, kitabeler başta olmak üzere kültür mirasının bazısını da kurtarabildi. Aşkının büyüklüğü, mütebakisi binlerce sayfalık koca bir elyazma ve görsel arşivden kolayca anlaşılmaktadır.</p><h2>BU ŞEHİR, O ŞEHİR MİDİR?</h2><p>Akıl almaz yoğunlukta malumat içeren arşivi, İstanbul’un bir mekân olarak ayrıntılı fotoğrafını çekmiş, böylece yok olup gitmiş ecdat yadigârı nice maddi kültür hazinesinin yeniden inşasını, ihyasını, aslına uygun restorasyonunu sağlamak için eşsiz bir kaynak oluşturur. Fakat bu arşiv, en az bu kadar mühim bir başka hazineye daha sahiptir: canlı miras yahut kadim ve Müslüman İstanbul’un son deminde yetişmiş/pişmiş köprü şahsiyetler. Meşhur kelâm-ı kibardır, şerefü’l mekân, bi’l mekîn, yani, mekânın şerefi, orada bulunan iledir, bir başka ifadeyle insanı içinden çektiğinizde, mekânlar taş ve tuğladan ibaret kalır. Bu noktadan hareketle İstanbul da, İstanbullusuyla İstanbul olmuştur. İşte Revnakoğlu, İstanbul’un gerek yer altındaki ve gerekse üstündeki sakinleriyle hemhal olmuş ve yüzlercesini kaleme almıştır. Bu bakımdan Revnakoğlu’nun, taşı toprağı değil, insanı merkeze aldığı söylenebilir. Karış karış gezdiği şehrin mekânlarını ele alırken, orada bulunan şahsiyetleri anlatmakta ve tanıtmaktadır. Böylece orijinal biyografik bilgiler sunabilmektedir. Ömrünü, yitip gitmesine rıza göstermediği büyük bir mirasa sahip çıkmaya vakfetmiş, hiç evlenmemiş, meraklı, girişken ve çalışkan bir dönem şahidinin özel notlarını takip ederken günümüz okuyucusu, adeta bir başka âlemle karşı karşıya gelmektedir: nesli artık tükenmemiş suretler, simalar ve siretler. Karşılaşılan kalender, ruhaniyeti olan, nurani şahsiyetler, okuyucuyu neredeyse gerçek dışı, efsunlu bir yolculuğa çıkarır; düşündürür, şaşırtır, hüzünlendirir, bazen sevindirip bazen de güldürür. Akla düşen sorulardan biri de, bu şehir, o şehir midir? Yahut o İstanbul, nerededir? sorusu olur.</p><h2>ENFES BİR TÜRKÇE</h2><p>Revnakoğlu’nun enfes Türkçesi de ayrı bir parantez açılmasını sonuna kadar hak eder. Görülüyor ki daha yarım asır önce vefat etmiş bir İstanbullu, kendisinden asırlar önce yaşamış ecdadıyla üç aşağı beş yukarı aynı dili konuşmaktadır. O dille birlikte sağlanmış bir kültür, anlayış, hissediş, aidiyet ve değerler sistemi birliği veya en azından benzerliği söz konusudur. Eserde hemen fark edilen yüksek şehirlilik, sanat, edebiyat ve idrak seviyesi, çizilen kişisel ve hamasetten uzak portreler, okuyucunun karşısına rengârenk, orijinal, zengin, mehcur ama elhak yaşanmış bir İstanbul medeniyeti tablosu çıkarmaktadır. Bu tablo, şimdiki ve gelecek nesle, İstanbul’un hakiki ihyasının, ancak yeniden insan yetiştiren/pişiren fonksiyonuyla mümkün olacağının işaretlerini vermektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/28/2296aba0-ljub3jnqdd6hlao1s1uj4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Papa XIV. Leo ve dinî liderliğin iflası: Ahlak ve merhamet konuşuyor, güç karar veriyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763" rel="standout" />
      <description>Bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın / Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Papa XIV. Leo her geçen gün daha güçlü ifadelerle barış çağrıları yapıyor, merhameti ve adaleti vurguluyor, savaşın sona ermesi gerektiğini dile getiriyor. Buna karşılık Donald Trump ve onun temsil ettiği siyasi hat, dini referansları güç üretmek için araçsallaştırırken bu ahlaki söylemi açıkça hedef alıyor. Ancak bütün bu karşıtlığa rağmen sahadaki gerçeklik değişmiyor: İsrail saldırgan tutumunu sürdürüyor, ABD geri adım atmıyor ve insanlık giderek daha büyük bir felakete sürükleniyor. Bu tablo, kaçınılmaz bir soruyu gündeme taşıyor: Aynı zamanda siyasi bir lider de olan Papa, gerçekten savaşa karşıysa neden onu durdurmak için aktif bir rol üstlenmiyor?</p><h2>İKİ İHTİMAL</h2><p>Bu soruya net bir cevap vermek elbette kolay değil. Ancak bir dinler tarihi uzmanı ve Papalık üzerine araştırmalar yapan bir bilim insanı olarak iki ihtimal üzerinde durmak istiyorum: Birinci ihtimale göre Papalık ile ABD arasında kontrollü bir çatışma vardır. Bu senaryoda Trump gücü temsil ederken Papa ahlakı temsil etmektedir. Biri sertleşir, diğeri yumuşatır; biri meşrulaştırır, diğeri eleştirir. Ama sonuçta sistem olduğu gibi devam eder. Böyle bir durumda ahlaki söylem, sistemi değiştirmek yerine, onu dengeleyen bir unsur haline gelir. Kamuoyu rahatlatılır, vicdanlar yatıştırılır ama savaş devam eder. İkinci ihtimal ise çok daha ağırdır. Belki de Papa gerçekten savaşa karşıdır. Ancak sorun, bu ahlaki söylemin hiçbir şeyi değiştirecek güce sahip olmamasıdır. Yani ortada bir samimiyet vardır ama bu samimiyet etkisizdir. Hakikat dile getirilir, fakat tarih yazamaz.</p><h2>TÜM DİNİ LİDERLERİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU KRİZ  </h2><p>Hangi ihtimal doğru olursa olsun değişmeyen bir gerçek vardır: Ahlaki söylem, somut güce dönüşmediği sürece etkisiz kalmaya mahkumdur. Bugün Papa’nın karşı karşıya olduğu durum tam olarak budur. Konuşmakta, uyarmakta, çağrı yapmakta; ancak savaşın gidişatını değiştirememektedir. Bu da meseleyi kaçınılmaz olarak “Papa’nın ne söylediği değil, neyi değiştirebildiği” sorusu üzerine odaklandırmaktadır. Bu problem sadece Papalıkla sınırlı değildir. Aynı durum İslam dünyasında ve diğer dinî geleneklerin liderlerinde de açıkça görülmektedir. Hutbelerde, bildirilerde ve uluslararası toplantılarda güçlü savaş karşıtı söylemler dile getirilmekte, savaşın ve zulmün ortadan kalkması için Tanrı’ya dualar edilmekte ancak günün sonunda tüm bunlar sahada dönüştürücü bir etki üretmemektedir. Bu durum, dinî liderliğin tarihsel misyonuyla açık bir çelişki içindedir. Kanaatimizce Papalık da dahil tüm dinî liderlerin karşı karşıya olduğu kriz tam da budur. Mesele artık ne söylendiği değil, neyin ne kadar değiştirilebildiğidir.</p><h2>HAKİKATİ TEMSİL EDENLER AHLAKI EYLEME DÖNÜŞTÜRDÜLER</h2><p>Hristiyanlık, İslam ve Yahudiliğin üzerine bina edildiği peygamberlerin hayatlarına baktığımızda onların statükoya ve zulme karşı durma konusunda bir an bile tereddüt etmediğini görmekteyiz. Örneğin Hz. İbrahim, dönemin putperest düzenine karşı yalnızca sözle değil, eylemle karşı çıkmış; statükoyu temsil eden putları kırarak hakikati görünür kılmıştır. Hz. Musa yalnızca tebliğ eden bir figür olmamış, doğrudan Firavun’un zulüm düzenine karşı çıkarak siyasi ve toplumsal bir mücadele yürütmüştür. Hz. İsa dönemin dini otoritelerinin ikiyüzlü yapısını açıkça eleştirmiş ve bu nedenle sistem tarafından tehdit olarak görülmüştür. Hz. Muhammed ise Mekke’deki güç ve çıkar düzenine karşı hem söylem hem eylem düzeyinde mücadele etmiş, Medine’de ise bu mücadeleyi ahlaki ilkelerin yanı sıra tesis ettiği devlet otoritesiyle tahkim etmiştir. Bu örneklerin ortak noktası açıktır: Hakikati temsil eden liderlik hiçbir zaman yalnızca konuşan bir otorite olmamıştır. Peygamberler risk almış, güçle yüzleşmiş, gerektiğinde yalnız kalmış ve en önemlisi ahlakı eyleme dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle onların otoritesi söylemlerinden ziyade, dönüştürücü müdahalelerinden doğmuştur.</p><p>Bugün ise ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir. Dinî liderlik büyük ölçüde daha güvenli, daha temkinli ve dolayısıyla daha etkisiz bir pozisyona çekilmiş durumdadır. Bu nedenle yaşanan kriz, bir inanç ya da ahlak krizinin ötesinde açıkça bir irade krizidir. Dinî liderler neyin doğru olduğunu bilmekte, ancak neyi göze almaları gerektiği konusunda tereddüt etmektedir.</p><h2>KRİTİK SORU</h2><p>Bu noktada daha da kritik bir soru gündeme gelmektedir: Neden Papa başta olmak üzere Müslüman, Yahudi ve diğer dinî liderler bir araya gelerek güçlü, ortak ve bağlayıcı bir savaş karşıtı tutum ortaya koyamamaktadır? Böyle bir birliktelik gerçekleşse, küresel kamuoyu üzerinde ciddi bir baskı oluşmaz mıydı? Siyasi aktörlerin hareket alanı daralmaz mıydı? Savaşın meşruiyeti sarsılmaz mıydı?</p><p>Bu sorunun cevabı birkaç yapısal sorunda gizlidir. Dinî liderlik küresel ölçekte parçalıdır, kurumsal olarak dağınıktır ve çoğu zaman siyasi sistemlerle doğrudan ya da dolaylı ilişki içindedir. Bu durum onları temkinli, çekingen ve sınırlı bir pozisyona itmektedir. Daha da önemlisi, ahlaki söylemi somut güce dönüştürecek mekanizmalar yeterince geliştirilmemiştir. Sonuç olarak ortaya çıkan tabloda söylem ve retorik vardır, ama sonuç yoktur.</p><p>Oysa dinî liderliğin doğası gereği üstlenmesi gereken rol bundan çok daha fazlasıdır. Din, yalnızca iyi niyet çağrısı yapan bir söylem alanı kalmak yerine; gerektiğinde gücü dengeleyen, haksızlığa karşı güç üreten bir yapı olmak zorundadır. Bu nedenle bugün dinî liderlerin önünde birlikte hareket etmek zorunluluğu her zamankinden daha fazla aşikardır.</p><h2>İNSANLIK VAROLUŞSAL BİR KAVŞAKTA </h2><p>Küresel ölçekte dinî liderler arasında gerçek bir koordinasyon kurulmalı, savaş bölgelerinde fiili arabuluculuk süreçleri başlatılmalı ve siyasi aktörler üzerinde etkili ahlaki baskı mekanizmaları oluşturulmalıdır. Çünkü artık mesele yalnızca barış istemek değildir; barışı mümkün kılacak iradeyi ortaya koymaktır.</p><p>İnsanlık bugün varoluşsal bir kavşaktadır: Ya ortak bir yaşam alanını birlikte inşa edeceğiz ya da toplu bir yok oluşa sürükleneceğiz. Bu zorunluluk hem ahlaki bir ödev hem de stratejik bir mecburiyettir. Eğer dinî liderler bu sorumluluğu üstlenmezse, ahlaki otorite tamamen sembolikleşecek, ortaya çıkan boşluk güç politikaları tarafından doldurulacak ve insanlık kendi ürettiği krizler içinde daha derin bir kaosa sürüklenecektir.</p><p>Sonuç olarak bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/3d9d916b-96s12l60r5pmbmv2a8thr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de uluslararası ilişkiler uzmanlığı: Medyada kehanet tuzağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de uluslararası ilişkiler alanında uzmanlardan, özellikle televizyon programları, haber siteleri ve sosyal medya platformlarında, sistematik bir kehanette bulunma beklentisi mevcuttur. Bu beklenti, uzmanların esas işlevi olan olayları tarihsel bağlamda analiz etme, nedensel ilişkileri çözümleme ve geçmişle süreklilik-kopuş ilişkilerini kurarak bugünü anlamlandırma görevini gölgede bırakmaktadır. Sosyal bilimlerin doğası gereği, doğa bilimlerindeki gibi kesin yasalar oluşturması ve öngörülebilir sonuçlar üretmesi epistemolojik olarak mümkün değildir. Ancak medyanın yarattığı bu "kehanet talebi", uzmanları derinlikli tarihsel ve yapısal analizden uzaklaştırarak yüzeysel, kısa vadeli ve çoğunlukla isabetsiz tahminlere yöneltmektedir.</p><p>Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti adlı eserinde vurguladığı gibi, sosyal bilimlerin temel epistemolojik sınırı, gelecekteki bilimsel bilginin büyümesini önceden tahmin edemememizdir. Eğer gelecekte hangi bilimsel keşiflerin yapılacağını bugünden bilemiyorsak—ki bilseydik zaten o keşfi şimdiden yapmış olurduk—toplumsal gelişmeleri de kesin olarak öngöremeyiz, çünkü toplumsal değişim büyük ölçüde bilimsel ve teknolojik bilginin büyümesinden etkilenir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler uzmanından "Suriye krizi nasıl sonuçlanacak?" ya da "Rusya-Ukrayna savaşı ne zaman bitecek?" gibi sorulara kesin yanıtlar beklemek, sosyal bilimlerin epistemolojik doğasını temelden yanlış anlamak anlamına gelir.</p><h2>SOSYAL BİLİMCİNİN GERÇEK İŞLEVİ: ANLAMA VE TARİHSEL ANALİZ </h2><p>Sosyal bilimcilerden beklenen, olayların tarihsel arka planını, yapısal koşullarını ve toplumsal dinamiklerini dikkate alarak bugünü anlamlandırmalarıdır. Suriye örneği üzerinden konuşacak olursak, sınırımızdaki bu ülkenin neden ve nasıl 2011’den bu yana süregelen bir iç savaş ve çok-aktörlü bir müdahale alanına dönüştüğünü anlamadan—Baas rejiminin otoriterliğinin tarihsel kökenleri, Soğuk Savaş sonrası bölgesel güç dengelerinin dönüşümü, mezhepsel çatışmaların siyasallaşması, petrol jeopolitiği, küresel güçlerin rekabeti gibi çok katmanlı faktörleri derinlemesine incelemeden—gelecekte hangi devletlerin müdahil olacağı, hangi aktörlerin gücünün artacağı ve bu müdahalelerin nasıl sonuçlanacağı yönünde yapılan tahminler, epistemolojik temelden yoksun, havada kalan spekülatif yorumlardan öteye geçemez.</p><h2>PARÇACI SOSYAL MÜHENDİSLİK</h2><p>Popper’ın “parçacı sosyal mühendislik” (piecemeal social engineering) kavramı, bu bağlamda aydınlatıcıdır: büyük ölçekli tarihsel kehanetler yerine, sınırlı kapsamlı, test edilebilir ve geri-dönülebilir müdahaleler önerilmelidir. Uluslararası ilişkiler uzmanı da benzer şekilde, “Ukrayna Savaşı nasıl bitecek?” sorusuna kesin yanıt vermek yerine, “Şu anki koşullarda, X senaryosu gerçekleşirse Y olasılığı artar; ancak Z faktörü devreye girerse bu dinamik tersine dönebilir” türünden koşullu, çok-senaryolu ve epistemik alçakgönüllülükle sunulan analizler yapmalıdır.</p><h2>İKİ YIKICI SONUÇ</h2><p>Medyanın kehanet beklentisi, uzmanların bilgi birikimine ve akademik geçmişine de ciddi bir gölge düşürmektedir. Sosyal bilimlerde kehanet için epistemolojik bir yöntem yoktur—kehanet, tanım gereği metodolojik tutarlılıktan yoksun, keyfi bir tahmin pratiğidir. Bu durum, iki yıkıcı sonuç doğurur:</p><p>Birincisi, kehanet talebi karşısında, gerçek bilgi birikimine ve metodolojik eğitime sahip olmayan kişiler de “uzman” olarak öne çıkabilmektedir. Medya, isabetli tahminler yapan ya da sansasyonel öngörüler sunan bireyleri ödüllendirirken, derinlemesine analiz yapan ancak “Ne olacak?” sorusuna kesin yanıt vermeyen akademisyenleri marjinalleştirir.</p><p>İkincisi, bu durum uzmanlık kriterlerini bulanıklaştırır; medya mantığı akademik bilginin değerlendirme ölçütlerini içeriden yeniden biçimlendirdikçe, kamusal söylemde kimin “uzman” sayılacağı artık disipliner birikimle değil, kehanet performansıyla belirlenir hale gelir. Eğer kehanet yeteneği uzmanlığın kriteri haline gelirse, akademik formasyonun, lisansüstü eğitimin, alan araştırmasının ve yayın deneyiminin önemi azalır. Oysa, bir uzmanın derinlemesine bir süreç analizi yapması ve tarihsel, sosyolojik ve kültürel bağlamı açıklaması beklenirse, bu kişi gerçek bilgiye, metodolojik tutarlılığa ve disipliner birikime dayanmak zorunda kalacaktır. Bu durumda, uzmanın lisansı, akademik çalışmaları ve bilgi birikimi ön plana çıkacak ve “pop-uzmanlar”ın (pop-experts) kamusal söylemdeki hegemonik konumu kırılacaktır.</p><p>Medya profesyonellerinin sosyal bilimlerin epistemolojik sınırlarını anlaması, akademisyenlerin de medya dinamiklerini kavraması gerekmektedir. Bu çift-yönlü eğitim süreci, kehanet beklentisinin azalmasına ve analitik derinliğin değer görmesine katkı sağlayacaktır.</p><p>Medya kurumları da bu süreçte sorumluluk almalıdır. Haber programları ve analiz formatları, “Ne olacak?” sorusundan “Neden böyle oldu?” ve “Şu anda ne oluyor?” sorularına kaydırılmalıdır. Uzmanlardan beklenti, kesin öngörüler yerine koşullu senaryolar, çok-faktörlü analizler ve epistemik sınırların açıkça ifade edildiği değerlendirmeler olmalıdır. Bu yaklaşım, kamuoyunun da daha sofistike bir uluslararası ilişkiler okuryazarlığı geliştirmesine katkı sağlayacaktır. Bu durumun değişmesi için medya, akademi ve siyaset arasında ortak çalıştaylar ve iş birliği grupları oluşturulabilir.</p><h2>ÖNGÖRMEK DEĞİL, ANLAMLANDIRMAK </h2><p>Sosyal bilimcilerin esas görevi, geçmişin ışığında bugünü anlamlandırmak ve kamuoyunu epistemik sorumlulukla bilgilendirmektir. Karl Popper’ın uyardığı gibi, tarihselci kehanetler kapalı toplumların dogmatik söylemlerini besler; açık toplum ise epistemik alçakgönüllüğü, eleştirel akılcılığı ve yanlışlanabilirliği gerektirir.</p><p>Dolayısıyla, kehanet söyleminden vazgeçilmeli ve uzmanların analitik derinliğini, metodolojik tutarlılığını ve tarihsel bilgisini yansıtabileceği bir medya ve akademik ortam yaratılmalıdır. Ancak bu şekilde, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler uzmanlığı, kamusal söyleme gerçek anlamda katkı sağlayan, bilgi temelli ve epistemik sorumluluk taşıyan bir alana dönüşebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/43c3036a-9oszzjduxwn53rkeqgniq4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Körfez ülkelerinde değişen güvenlik arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Sibel Bülbül Pehlivan - Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Körfez bölgesi, uzun yıllar boyunca dış güvenlik garantileri, enerji zenginliği ve stratejik ittifaklar sayesinde istikrarlı bir jeopolitik alan olarak sunuldu. Ancak son yıllarda art arda yaşanan bölgesel krizler, füze ve İHA saldırıları, vekil aktörlerin artan etkisi ve büyük güç rekabetinin sertleşmesi, bu istikrar algısının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bugün Körfez ülkeleri yalnızca dış tehditlerle değil, aynı zamanda mevcut güvenlik anlayışlarının yeterliliği sorusuyla da karşı karşıya. Bu nedenle bölgede yaşanan dönüşüm, sadece askerî tedbirlerin artması değil; güvenliğin kaynağına, kapsamına ve geleceğine dair daha derin bir yeniden düşünme sürecini ifade ediyor.</p><h2>AMERİKAN GÜVENLİK MİMARİSİ KÖRFEZİ KORUYAMADI</h2><p>Tam da burada Körfez açısından asıl mesele, yalnızca “Bugün saldırı var mı yok mu?” sorusu değil. Daha derin bir soru: “Bölgedeki devletler, gerçekten korunduklarına inanıyor mu?” Çünkü İran saldırıları ve bölgesel gerilim sonrasında Körfez ülkeleri, ABD’nin askerî varlığının, üs ağının, gelişmiş silah sistemlerinin ve uzun yıllardır kurduğu güvenlik mimarisinin her durumda otomatik koruma sağlamadığını daha açık biçimde görmüş oldu. Bu durum, Körfez başkentlerinde yalnızca güvenlik kaygısını değil, aynı zamanda stratejik bir zihniyet değişimini de tetikledi.</p><p>Uzun süre boyunca Körfez güvenlik düzeni büyük ölçüde şu varsayıma dayanıyordu: ABD bölgede olduğu sürece rejim güvenliği, enerji altyapısı, ticaret hatları ve kritik tesisler korunur. Fakat son dönemde yaşanan saldırılar, füze ve İHA tehditleri, vekil güçlerin yaygın etkisi ve bölgesel gerilimin farklı ülkelere sıçrama potansiyeli, bu varsayımın artık eskisi kadar güçlü olmadığını gösterdi. Körfez ülkeleri için sorun, sadece ABD’nin askerî kapasitesinin büyüklüğü değil; bu kapasitenin ne zaman, hangi ölçüde ve kimin için devreye gireceği sorusudur.</p><h2>YENİ BİR ARAYIŞ BAŞLADI</h2><p>Bu nedenle Körfez ülkeleri yeni bir gerçekle yüzleşmeye başladı: Büyük güçle yakın ittifak kurmak, otomatik olarak tam güvenlik garantisi üretmiyor. ABD üsleri, silah anlaşmaları, enerji ortaklıkları ve savunma iş birlikleri elbette caydırıcılık sağlıyor; ancak bölgedeki yeni çatışma biçimi klasik devletler arası savaş mantığıyla ilerlemiyor. Bugünün tehdidi; vekil aktörler, düşük yoğunluklu saldırılar, altyapıyı hedef alan asimetrik hamleler, enerji güvenliğini bozan baskılar ve psikolojik caydırıcılığı aşındıran çok katmanlı krizler üzerinden şekilleniyor. Tam da bu yüzden Körfez ülkeleri, yalnızca daha fazla silah almanın değil, daha esnek ve çok katmanlı bir güvenlik anlayışı geliştirmenin peşine düşüyor.</p><p>Bu yeni arayışın birkaç boyutu var. Birincisi, Körfez ülkeleri artık güvenliği sadece Washington merkezli bir şemsiye içinde değil, daha çok yönlü diplomatik ilişkiler üzerinden kurmaya çalışıyor. Yani aynı anda ABD ile ilişkisini sürdürürken, bölgesel tansiyonu düşürecek diyalog kanalları açma, komşularla doğrudan temas kurma ve krizleri vekil çatışmaya dönüşmeden yönetme eğilimi güçleniyor. İkincisi, savunmanın sadece dışarıdan ithal edilen sistemlerle değil, yerli kapasite, ortak bölgesel koordinasyon, hava savunma entegrasyonu ve kritik altyapı koruması üzerinden yeniden düşünülmesi gerekiyor. Üçüncüsü ise güvenlik kavramının artık yalnızca askerî değil; enerji, ticaret, limanlar, dijital altyapı, kamu düzeni ve toplumsal istikrar başlıklarıyla birlikte ele alınması zorunlu hâle geliyor.</p><h2>TEK SÜTUNLU DEĞİL ÇOK KATMANLI GÜVENLİK MİMARİSİ</h2><p>Burada çok önemli bir kırılma noktası var: Körfez ülkeleri, ABD ile ittifakı tamamen terk etmiyor fakat onu artık tek sütunlu bir güvenlik modeli olarak da görmüyor. Başka bir ifadeyle mesele, “ABD var mı yok mu?” meselesi değil; “ABD olsa bile bu yeterli mi?” sorusuna dönüşmüş durumda. Bu da Körfez’i yeni denge arayışlarına itiyor. Daha dengeli dış politika, daha fazla bölgesel diplomasi, doğrudan çatışmadan kaçınma, kriz yayılımını sınırlama ve dış güvenlik garantisini iç dayanıklılıkla tamamlama çabası bu yüzden öne çıkıyor.</p><p>Sonuç olarak Körfez için bugün yaşanan mesele, sadece İran-İsrail geriliminin sıcak etkileri değil. Daha büyük mesele, bu gerilimin Körfez güvenlik zihniyetini değiştirmesidir. Bölge ülkeleri, ABD’nin askerî gücünün büyüklüğünü inkâr etmiyor fakat bu gücün her türlü tehdidi bertaraf etmeye yetmediğini, özellikle de vekil savaşları ve dağınık saldırılar karşısında sınırlı kaldığını daha net görüyor. Bu farkındalık da onları yeni arayışlara itiyor.</p><p>Dolayısıyla Körfez’de yeni dönem, mutlak koruma beklentisinin zayıfladığı; çok taraflı dengelemenin, bölgesel diyaloğun, savunma çeşitlendirmesinin ve iç dayanıklılığın daha fazla önem kazandığı bir dönem olacaktır. Bugün mesele sadece “kim daha güçlü?” sorusu değildir. Asıl mesele, kimin daha esnek, daha hazırlıklı ve daha çok katmanlı bir güvenlik mimarisi kurabildiğidir. Körfez ülkeleri de artık tam olarak bu soruya cevap aramaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d83ec69e-lhv9u24h6ckh1bkzt16map.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rehber öğretmene destek: Okul sosyoloğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002" rel="standout" />
      <description>Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Millî Eğitim Bakanlığı örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de yaklaşık 75 bin okul bulunuyor. Bu okulların 60 bini kamu, 15 bin civarı da özel okul statüsünde. Her okul kapısına polis yahut bekçi yerleştirmeden evvel her okula aileler ve çocuklarla ilgilenecek psikolog ve sosyolog, en yakın camilerden de görevli imamları sorumlu tutmanın vakti geldi de geçiyor.</p><p>“Ağaç yaşken eğilir” der atalarımız. Çocuk suçlarının kökeninde yanlış veya eksik din, ahlâk ve değerler eğitimi olduğu, görünen manzaralardan biri. Günümüz kapitalist dünyasının keşmekeşinde bu eğitimi tüm ailelerin veremediği görülüyor. Ana gayesi neslin korunması ve sürdürülebilirliği olan devletler, bu işi ailelerin yerine yapmalı. Çünkü sonuçlarından tüm toplum etkileniyor.</p><h2>HASTALARI TEK BİR KILIFA SIĞDIRMAK MÜMKÜN DEĞİL</h2><p>Önce ailenin ruhunu düzeltmek lazım; tarla ıslah edilmeden sağlıklı ürün beklemek zor. Bugün tanık olduğumuz şiddet olaylarını anlamak için “Fail neden bunu yaptı?” sorusundan ziyade “Hangi toplumsal koşullar bu eylemi mümkün kıldı da faili ortaya çıkardı?” sorusuna odaklanmak zorundayız. Her vakanın özgül durumları olmakla birlikte, yapılan araştırmalarda “sosyal bağlardan kopuş, sosyal dışlanmışlık, geçmişteki travmalar, taklit, erkekliğini kanıtlama, tırmanma süreci, statü kaybı, silaha erişim ve sinyal verme” gibi boyutların rol oynadığı açıklanıyor. Konuyu sadece bireysel psikolojik bir sorun olarak görmek, çözüme yeteri kadar hizmet etmeyecektir bu yüzden. Bu sorunu toplumsal bir gerçek olarak kabul edersek çözüm daha kolay olacaktır.</p><p>Şiddet eylemini gerçekleştiren kişiye odaklanırsak, hastalığın kendisini beslemeye devam ederiz. Bu durum toplumu bir bağışıklık krizine sokuyor ve bünye kendi ürettiği hücrelere saldırmaya başlıyor. Hastaları tek bir kılıfa sığdırmak mümkün görünmüyor. Bir grubun aşırı narsist yani toplumsal ahlâkı reddeden, empati, suçluluk ve pişmanlığı yok sayan, kendisini hep kurban olarak görüp hatasını kabul etmeyen, hemen öfkelenen ve her durumda hak sahibi gören bir karakterde olduğu görünüyor. Bir grupsa hayal dünyasında yaşayan, sanrılar gören, dağınık davranışlara sahip ve en önemlisi de daha başarılı akranlarına karşı derin kıskançlık besliyor.</p><p>Ve toplumda en çok bulunduğu düşünülen grupsa dağılmış, kaotik ailelerde yaşayan, sürekli taşınma sebebiyle sosyal çevresi değişenler bireylerden oluşuyor. Ebeveynde madde bağımlılığı, suç geçmişi, fizikî/cinsel/duygusal istismar vakaları da görülebiliyor.</p><h2>PSİKOLOJİNİN YANINDA SOSYOLOJİ DE HESABA KATILMALI</h2><p>Çocuk, yaşadıklarını sürekli hafızasına kaydeder. Karanlık ve yıpratıcı bir geçmiş, ileride yaşayacağı hayatın nasıl şekilleneceğine en büyük etken. Ailenin ve öğretmenlerin çok iyi gözlem yapması önemli ama herkeste analiz kabiliyeti gelişmemiş olacağından, devlet eliyle profesyonel destek birimleri oluşturmak ciddi bir hamle olur. “Her okula bir psikolog/sosyolog” derken, tam olarak okul, öğrenci, aile, çevre ve akran hikâyesini araştırmış ve olay gerçekleşmeden harekete geçiren uzmanı kastediyoruz. Olay gerçekleştikten sonra, “Konu tamamen sosyolojikmiş” demenin kimseye faydası yok. Bu tip durumlarda hemen psikologlar akla gelse de, sosyologlar birtakım odaklarca yok sayılsa da, mesele şiddet, gençlik, kadın, göç ve aile boyutuna gelince çözümün sosyoloji biliminde aranması gerekiyor.</p><p>Sürdürülebilir çözüm için sosyolojiyi hesaba katmak lazım. Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli. Türkiye gibi hem tarım, hem sanayi, hem de enformasyon toplumu süreçlerinin, dolayısıyla geleneksel kültür, modern kültür ve postmodern kültürün bir arada yaşandığı bir ülkede yeni yetişen kuşaklara millî eğitim sisteminde hem psikolojik, hem de sosyolojik desteğin verilmesi oldukça önemli. Bunun için de rehber öğretmenleri ile okul sosyologlarının eşgüdüm içerisinde görev yapmalarının sağlanması, Türkiye’nin geleceği için çağdaş bir atılım ve kazanım olacaktır.</p><h2>PANZEHİR: SPORTİF VE KÜLTÜREL FAALİYETLER</h2><p>Okul sosyologlarıyla yaş itibarıyla ergenlik döneminin çeşitli çatışma ve buhranlı gerilim yaşayan, “risk” kavramı bağlamında sosyal ve kültürel risk tehdidi dolayısıyla Türkiye’nin sosyal ve kültürel risk yapısında gözlemlenen çocuk, ergen ve gençler arasındaki okulu bırakma, şiddet ve suç oranlarındaki artış, çocuk istismarı ve tecavüzlerin artması, parçalanmış ailelerin çoğalması ve kendi aralarındaki sorunlar nedeniyle sosyal destek ihtiyacı duyan gençlere okul aracılığıyla psiko-sosyal adaptasyon, gelecek beklentilerine dair duygu, düşünce ve beklentilerin karşılanması ve paylaşılması, karşılıklı güven ve samimiyete dayalı bir mülâkat anlayışıyla çocuğun/gencin kendisi ve çevresiyle koşul ve imkânların geliştirilmesi, sosyal, bilişsel ve fiziksel gelişmenin sağlıklı bir şekilde yürütmenin desteklenmesi için sağlanabilir.</p><p>Çocuklar, durumları itibarıyla kolay kandırılabilir olmalarından dolayı sokaklara çıkmaları hâlinde uyuşturucu tacirlerinin, insan kaçakçılarının, hırsızlık şebekelerinin ve suç örgütlerinin açık hedefidir. Bu nedenle risk altındadırlar. Okul sosyologlarıyla risk altında olan çocukların sportif ve kültürel faaliyetlerle kişisel gelişimleri desteklenerek rehabilite edilip topluma üretken birer birey olarak katılımları sağlanabilir.</p><h2>OKUL ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜREL YAPI DA ÇÖZÜMLENMELİ</h2><p>“Okul sosyoloğu”, sosyal destek amacıyla okul rehber öğretmeni ile iş birliği altında sorunlu çocukların aileleri ile toplantılar yapıp aile danışmanlığı yapabilir. Okul çevresinin sosyal dokusunu araştırabilir. Okul çevresinde konumlanan yaşam alanlarındaki kişilerin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik durumlarını raporlayabilir. Okulun çevresindeki kültürel yapılanmayı çözümleyerek bu yapılanmanın devlet kurumları ile adaptasyonunu sağlayabilir.</p><p>Demografik hareketlenmelerden dolayı ailenin ve öğrencinin okula ve çevreye adaptasyonunu sağlamanın yanında, ergenlik döneminde öğrencilerin kendi sosyo-ekonomik durumlarına yabancılaşmalarının önüne geçebilir. Millî ve kültürel değerlerimizle ilgili yapılacak çalışmalarda üzerinde durulması gereken konular, aynı bölge veya ilçedeki rehber öğretmenlerin yapacakları seminer çalışmalarının paralel ve uyumlu olmasını sağlayabilir. Bu çalışmaların muhtevasını da okul sosyoloğu üstlenebilir.</p><h2>BOŞLUK ŞEYTANIN OYUN ALANIDIR</h2><p>Ayrıca “boş zamanlar sosyolojisi” kavramı bağlamında öğrencilerin okul dışı zamanlardaki etkinliklerini koordine ederek boş zamanın mutlaka doldurulması gereken bir zaman dilimi değilse de olumsuz çıktılara mahal vermeyecek şekilde öğrencinin kendisini özgür hissettiği ve ahlâkî planda faydalı geçireceği bir zaman dilimi olduğunu öğretebilir. Böylece uyuşturucu, şiddet ve benzeri eğilimlere karşı önlemler alabilir.</p><p>Okul sosyoloğu, ayrıca ayrımcılık ve ötekileştirme gibi durumların yaşanmaması için farklı kültürlere mensup öğrencilerin ortak etkinlik ve çalışmalarını organize edebilir. Kültürün hem geçmişimiz, hem de geleceğimizin oluşumunda elzem bir olgu olduğu hususunda çocukları bilinçlendirme çalışmaları yapabilir.</p><p>“Okul Sosyoloğu Projesi” için her bölgeye özel bir ortam ve metot kullanılmalıdır. 81 il, 921 ilçede farklı kimlikler ve sosyal çevrelerde yaşayan çocuklarımıza Ankara’dan tek tip bir çalışmayla yaklaşmak asla doğru olmaz. Ki bu projenin temelini oluşturması bakımından evvela zorunlu eğitim meselesinin şartları yeniden düzenlenmelidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d00f6d63-490qhktpl0ljwordaostm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Almanya AB’de oy birliği sistemini neden değiştirmek istiyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hacı Mehmet Boyraz - Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Avrupa Birliği bir kez daha karar alma mekanizmaları üzerinden derin bir tartışmanın içine girmiş durumda. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, geçen hafta yaptığı açıklamada AB’nin dış ve güvenlik politikalarında artık oy birliği ilkesine son vermesi gerektiğini belirtti. Wadephul’un bu çağrısı, ilk bakışta güncel krizlerin bir sonucu gibi görünse de aslında Avrupa bütünleşmesinin en eski gerilimlerinden birini yeniden gündeme taşıdı.</p><p>Avrupa Ekonomik Topluluğu döneminde Fransa’nın ortak tarım politikası üzerinden başlattığı ve ilerleyen süreçte “boş sandalye krizi” adıyla meşhur olan süreç, üye devletlerin ulusal çıkarlarını tehdit altında gördüklerinde karar alma süreçlerini kilitleyebildiklerini açık biçimde ortaya koymuştu. Temmuz 1965’te başlayan söz konusu kriz altı ay sonra Lüksemburg uzlaşısı ile aşıldı ancak fiilen örgüt içindeki veto kültürünün kurumsallaşmasına yol açtı. Üye devletlerin ulusal egemenlik hassasiyeti bugün de belirleyici olmaya devam ediyor. Yakın zamanda baş gösteren Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD/İsrail-İran savaşı gibi süreçlerde yaşanan sorunlar bu gerçeği yeniden görünür kıldı.</p><h2>BİRLİK HÜKÜMETLER-ARASI BİR YAPIYA HAPSOLDU</h2><p>AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) çerçevesinde uygulanan oy birliği sistemi, üye devletlerin dış politika ve güvenlik konularında tam mutabakatla hareket etmesini zorunlu kılan bir karar alma mekanizmasıdır. Bu sistemde bir üye devletin herhangi bir itirazı, alınmak istenen kararın engellenmesine yol açıyor. Söz konusu yaklaşımın kurumsal temelleri 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile atıldı ve 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile kurumsal bir çerçeveye kavuştu. Lizbon Antlaşması, ODGP’yi büyük ölçüde hükümetler arası bir yapıya hapsetti ve oy birliği ilkesini temel yöntem olarak belirledi. Bu nedenle AB, bazı alanlarda ulus-üstü özellikler taşımasına rağmen dış politika ve güvenlik konularında hâlâ hükümetler-arası bir yapıya sahiptir. Buna bağlı olarak AB, bütünleşmenin başladığı ilk yıllarda federal bir devlet projesi olarak hayal edilen Avrupa Birleşik Devletleri’ne hâlâ dönüşemedi.</p><h2>REFORM ÇAĞRISININ ARKASINDAKİ MOTİVASYON</h2><p>AB’nin ODGP kapsamında oy birliği sistemini tercih etmesinin temel nedeni, bu alanların devlet egemenliğinin en hassas boyutlarını oluşturmasından kaynaklanıyor. Üye devletler, 1950’lerden bu yana devam eden entegrasyon sürecinde düşük politikanın sahasına giren konularda yetki devrine daha açık davrandı. Doğrudan ulusal egemenliklerini ilgilendiren ve yüksek politikanın sahasına giren dış politika ve güvenlik gibi konularda ise kontrolü kaybetmek istemediler. Bu nedenle oy birliği ilkesi, her üye devlete veto hakkı tanıyarak onların sürece katılımını ve rızasını garanti altına alıyor. Örneğin AB liderleri, Aralık 2025’te Ukrayna’ya 2026 ve 2027 yılları için 90 milyar avroluk kredi verilmesi konusunda uzlaşmıştı. Ancak Macaristan ve Slovakya, Drujba petrol boru hattına yönelik saldırı sonrasında Ukrayna’yı sevkiyatın devamı konusunda yetersiz kalmakla suçlayarak bu paketi bloke etti. Bu vaka, bir ya da birkaç ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek Birlik düzeyindeki kararları durdurabildiğini gösteriyor ve Almanya’nın reform çağrısının arkasındaki temel motivasyonu açıklıyor.</p><p>Almanya’nın ODGP kapsamındaki konularda oy birliği ilkesinin kaldırılmasını talep etmesinin arkasında aynı zamanda transatlantik ilişkilerdeki belirsizlikler de yatıyor. Geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa ülkelerinden yeterli desteği görmediklerini belirterek NATO’dan ayrılabilecekleri tehdidinde bulundu. Bu gelişme, Avrupa’nın güvenliğini dış politika ve savunma alanında daha bağımsız bir şekilde sağlama ihtiyacını yeniden gündeme getirdi. Almanya, oy birliği ilkesi nedeniyle AB’nin ODGP kapsamında rasyonel karar alma kapasitesinin sınırlı kaldığını dile getiriyor ve Birliğin küresel ölçekte etkin bir aktör olabilmesi için oy birliğine dayalı karar alma mekanizmasının değiştirilmesi gerektiğini savunuyor.</p><h2>ALMANYA’NIN ÖNERİSİ: NİTELİKLİ ÇOĞUNLUK</h2><p>Almanya, ODGP alanında oy birliği yerine nitelikli çoğunluk oylamasının daha yaygın olmasını istiyor. Nitelikli çoğunluk oylaması, kararların tüm üye devletlerin onayıyla değil çifte çoğunlukla alınmasını sağlayan bir yöntemdir. Bunun için üye devletlerin en az yüzde 55’ini ve AB nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden ülkelerin desteği gerekiyor. Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un da işaret ettiği üzere veto riskini azaltmak ve karar alma süreçlerini hızlandırmak için AB açısından bu sistem, bir zorunluluk haline gelmiş durumda.</p><p>Öte yandan Almanya’nın reform önerisi AB içinde ciddi bir dirençle karşı karşıya. Özellikle küçük ve orta ölçekli üye devletler, oy birliği ilkesinin kaldırılmasının kendi siyasi etkilerini azaltacağını düşünüyor. Bu ülkeler açısından veto hakkı, sadece bir karar alma aracı değil aynı zamanda büyük devletler karşısında bir denge unsuru olarak işlev görüyor. Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile veya Yunanistan’ın Kuzey Makedonya ile ilgili tek taraflı vetoları, bu mekanizmanın küçük ülkeler açısından ne denli kritik olduğunu gösteriyor. Bu nedenle söz konusu tartışma, teknik bir oylama yöntemi meselesinin ötesinde AB içinde güç dağılımının nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir siyasi mücadeleyi ortaya koyuyor.</p><p>AB’nin dış ve güvenlik politikasında oy birliği ilkesinden vazgeçmesi aslında Birliğin doğasını yeniden tanımlayabilecek kadar kritik bir tartışma. Zira böyle bir adım, özellikle kriz anlarında karar alma hızını artırabilir ve AB’yi küresel siyasette daha proaktif bir aktör haline getirebilir. Diğer taraftan oy birliğinden nitelikli çoğunluk sistemine geçiş, ulusal egemenliklerinden daha fazla taviz vermek istemeyen üye ülkeleri rahatsız edebilir. Bu da AB içindeki hizipleşmeleri derinleştirebilir ve Brexit’e benzer şekilde yeni ayrılıklara neden olabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/23/1fb2409a-b8pyrifjma7bfhzg4mqbu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nüfus meselesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750" rel="standout" />
      <description>Liberal mütefekkirler “sonsuz ihtiyaçlar-kısıtlı kaynaklar” eşitsizliği varsayımından hareketle nüfus artışının sonunu kıtlık, yıkım ve vahşet olarak resmetmiş; bilim sayesinde rızkı ve nüfusu kontrol edebilecekleri yanılgısına saplanmışlardır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Numan Aka - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Son zamanlarda gündemimizi meşgul eden konuların başında ülke nüfusumuzun yaşlanması ve doğurganlık hızımızın düşmesi geliyor. Kamuoyundaki tartışmalara; geçim derdi, kadınların çalışması, evlilikten soğuma gibi birkaç sebebe indirgenen yaklaşımların hakim olduğunu gözlemliyoruz. Oysa insanların davranış şekilleri birbirinden farklı güdülere dayanabilir. Ayrıca nüfus politikalarından bahsedeceksek kimlerin ağzıyla konuştuğumuzun bilinmesi gereklidir herhalde.</p><h2>MODERN DEVLET VE NÜFUS</h2><p>Nüfus bilim namı diğer demografi bir Batı icadıdır ve özünü devletin toplum nüfusunu ülke için en ideal olacak şekilde kontrol etme istek ve iradesi oluşturur. Nüfusbilim, görünüşte öyle olsa da toplumun nüfus hareketliliklerini gözlemlemekten ve kayıt tutmaktan ibaret değildir. M. Foucalt nüfus biliminin doğuşunu, modern devletin çocuk sahibi olmayı ailelerin değil devletin tasarrufunda bir mevzu görmeye başlamasıyla izah eder.</p><p>Batılı ülkelerin toplum nüfusunu kontrol edilebilir bir olgu olarak görmesini, bir ucu eski Yunan’a, diğer ucu Roma İmparatorluğu’na uzanan bir düşünme geleneğine bağlamak mümkün. Evliliği, selefi Yahudilerin aksine kerih gören, dünya hayatından uzak, çileci bir yaşamı öven, ancak böylesine dindarane bir hayat sürdüremeyecekse müntesiplerine öneren Hristiyanlığın etkisinin azaldığı Avrupa toplumlarına kılavuzluk için yeterli gelmediği açıktır.</p><h2>İNSAN İNSANIN KURDU MUDUR?</h2><p>18. yüzyılın, hem ekonomiyi hem nüfus bilimini aynı zaman diliminde doğurması tesadüf değil. Liberal mütefekkirlerin “sonsuz ihtiyaçlar-kısıtlı kaynaklar” eşitsizliği varsayımından hareketle nüfus artışının sonunu kıtlık, yıkım ve vahşet olarak resmetmesi; Allah’a tevekkülün yerini rızk ve gelecek korkusunun aldığını, bilim sayesinde rızkı ve nüfusu kontrol edebilecekleri yanılgısına saplandıklarını gösteriyor bize. Bu korkunun 20. yüzyılın distopyacı edebiyatında ve sinemasında da kendini gösterdiğini ve bugünlere kadar taşındığını söyleyebiliriz. “İnsan insanın kurdudur.”</p><p>Sanayi Devrimi ve kapitalizm öncesi başlayan sömürü (kolonyalizm) döneminde Avrupa’nın nüfus meselesine bakışı daha çok emperyalist Roma’ya yakındı . İşgal ve sömürü için büyük ordular ve kalabalık bir nüfus gerekiyordu. Sömürülecek ülkelerle savaşacak kadar adam temin etme ve işgal edilen bölgelere, sömürge idaresini sağlama alacak kadar “Avrupalı” nüfus yerleştirme en önemli hedeflerdi.</p><h2>PLATON’UN İNSANLIK DIŞI İDEALİZMİ</h2><p>Nüfus meselesinin bir bilim olarak tezahür ettiği “Aydınlanma” dönemi mütefekkirlerinin çıkış noktası ise idealizmin atası kabul edilen Platon’un görüşlerine yakındı. Platon, nüfusun devlet tarafından kontrol edilmesi taraftarıydı. Hatta çocukların, devlete ve ülkeye bağlı faydalı birer vatandaş olabilmesi için ailelerinden koparılarak devlet tarafından büyütülmesini önerecek kadar ileri gitmişti. Üstelik, sadece Yunan vatandaşların çok çocuk sahibi olmasının desteklenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu bağlamda, Platon yalnızca totaliter devletçiliğin değil aynı zamanda ırkçılığın özel bir türevi olan öjenizmin de atası sayılabilir.</p><p>Öjenizm; ancak saf ve seçkin ırkın çoğalmasının doğru olacağı ve toplumdaki alt sınıf kabul edilen insanların, hasta ve engellilerin çoğalmaması için tedbirler alınması gerektiğini vaaz eden, 19. ve 20. yüzyılda Batı’ya ve Batılılaşma rüzgarına kapılmış kimi Doğulu ülkelere ilham olmuş gayrı insani bir ideolojidir. Faşist Almanya ve İtalya’da, liberal Amerika’da, demokratik İsveç’te, sosyalist Rusya ve Çin’de Platon’un bugün insanlık dışı kabul edilen öjenist fikirlerinin değişik yansımalarına rastlayabiliyoruz.</p><h2>DEMOGRAFİNİN DOĞUŞU VE FELAKET SENARYOLARI</h2><p>Nüfus bilimin atası Platon ise babası da T. R. Malthus’tur. “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı eseriyle bugünkü dünyanın nüfusa bakışını şekillendiren kişilerin başında gelir. Babasından miras papaz unvanının yanı sıra iktisatçı olarak da bilinir. Malthus, bir din adamı olmasına rağmen kraliçeye “yoksulluk yardımlarının durdurulması, fuhuşun yaygınlaştırılarak alt tabakadan insanların evlenip çocuk sahibi olmalarının önlenmesi veya evlilik yaşının 30’a çıkartılmak suretiyle geciktirilmesi” gibi radikal öneriler sunmuştu. Ona göre felaket kapıdaydı; eğer nüfus artışı kontrol edilmezse ülke refah ve zenginlik yerine çatışma ve açlıkla karşı karşıya gelecekti. Dayandığı temel varsayım; geometrik bir artış gösteren nüfusu beslemeye aritmetik oranlarda artan tarım üretiminin yetmeyeceği idi.</p><p>Varsayımı bilimsel olmadığı gibi daha sonra olanlar, Malthus’un yanlışlığını açıkça ortaya koydu. Nüfus artışı geometrik artmıyordu, belki asimetrik denebilirdi ve belli bir nedene dayandırmak güçtü. Sömürgelerden gelen kanlı sermayeyle semiren ve kalabalıklaşan Batı’da, hızla artan nüfusa karşılık tarım üretimi de artmıştı. Yeni zırai yöntemler ve makinelerle büyük ölçekli tarım yapmak kolaylaşmış, sınai tarım dönemi başlamıştı. Ayrıca aileler zenginleştikçe çocuk sayıları düşüyordu. Fakat Malthusçular üstatlarının bilinmeyen bir gelecekte haklı çıkacağı iddiasını seslendirmeye devam ettiler. Nitekim, 20. yüzyılda kafayı az gelişmiş ve gelişmemiş diye adlandırdıkları fakir ülkelerdeki nüfus artışlarına takıp yeni felaket senaryoları yazdılar. Bill Gates ya da bizdeki iz düşümü Rahmi Koç gibi kapitalistlerin nüfusu bir sorun olarak görmesi, çoktan boşa düşmüş bu tür öngörülere dayanır.</p><h2>YENİ BAKIŞ AÇILARI</h2><p>Batılılar, Avrupa’da nüfusun keskin bir şekilde azalmaya başladığı 1960-70’lerden itibaren nüfus meselesini daha geniş bir perspektiften ele almaya başlamıştır. Nüfus bilim de toplum mühendisliğini bırakıp toplum bilime (sosyoloji) dolayısıyla insanların davranışlarını anlamaya yönelmiştir. Fakat Batılı zihniyetin materyalist zihin kalıplarından çıkamadığını belirtmek gerekir.</p><p>En dikkate değer görüşlerden biri “Refah Akışı” modelidir. Bu modele göre çocuklar ailelerine maddi refah getiriyorsa sayıları artar, aileye maddi yük oluyorlarsa sayıları azalır. Eskiden çocuklar erkenden çalışmaya başlayarak aileye gelir sağlıyorlardı. Günümüzde çocukların en iyi şartlarda yetişmeleri için eğitimlerine harcanan para artmıştır. Bir başka model ise, çocukların ailenin yaşlılık sigortası olduğunu ileri sürmüştür. Anne-baba, çocuk sahibi olmayı ihtiyarladıklarında kendilerine bakılsın diye istemektedir.</p><p>Görüldüğü üzere Batılı bakış, meseleyi geçim derdiyle ve azami menfaatle izaha çalışmaktan öteye pek geçememiştir. Yukarıda sayılan modeller, ancak menfaatin geçerli tek ahlak kabul edildiği toplumları izah etmekte işe yarayabilir. Daha yeni yeni dini ve kültürel nedenlerin de önemli bir etken olduğu; çocukların, varlıklarıyla ailenin manevi olarak güçlü kalmasını sağladıkları yönünde görüşler serdedilmiştir. Velhasıl, nüfus bilimin mevcut sınırlarının dışına çıkarak nüfus meselesini tartışmak gerekmektedir…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselesi-4817750</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/23/03faec94-yajds6yabpgkrmrkp0b22e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de inanç, dindarlık ve toplumsal dönüşüm</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hüseyin Arslan - Kırşehir Ahi Evren Üniversitesi, SETA</strong></p><p><br></p><p>Bir süredir kamuoyunda Kadıköy’de yapılacak olan cami tartışılmaktadır. Birçok seküler, camiye ihtiyaç olmadığını belirtmekte ve bu doğrultuda eylem gerçekleştirmektedir. Sosyal medyada da en çok karşı çıkanların görüşleri paylaşılmaktadır. Bu nedenle toplumun genelinin böyle düşündüğü zannedilmektedir. Halbuki biri 2022 yılında diğeri 2024 yılında yapılan Türkiye’de inanç ve dindarlık saha çalışmaları hem sekülerliği yeniden ele almamız gerektiğini hem de pozitivizm inancı ekseninde gelişen düşüncelerin çok da benimsenmediğini göstermektedir.</p><h2>YENİ BİR SEKÜLERLİK TANIMINA İHTİYAÇ VAR</h2><p>Saha çalışmalarının sonucuna bakıldığında ilk olarak yeni bir sekülerlik tanımına ihtiyacımız bulunduğu görülmektedir. Hem laikliği kabullenen hem de hukuki düzenlemelerin Kur’an’a aykırı olmasını istemeyen bir toplum söz konusudur. Bu durum bize dünyevileşmeyi sorun görmeyen ancak uhreviliğin de arka plana atılmasını istemeyen bir topluma işaret etmektedir. Bu anlamda Talal Asad’ın seküler ile sekülerizm arasında yaptığı ayrımı göz önünde bulundurursak siyasi bir doktrin olarak sekülerizmin çok da fazla karşılık bulmadığını ifade edebiliriz.</p><p>Bu kapsamda Asad’ın ortaya attığı sekülerliğin biçimlerini Türkiye merkezli olarak yeniden tanımlayabiliriz. Çünkü araştırma bulguları bize, Yıldıray Oğur’un da dediği gibi dinin burada çözülmediğini ancak esnediğini göstermektedir. Bu esnekliğin din içinde mi cereyan ettiği yoksa din dışında mı kaldığı meselesi ise daha çok fakihlerin alanına girmektedir. Ancak sekülerizmi canhıraş biçimde savunanların, ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ şeklinde tasvir ettiği bu zaman diliminde, din yerinde durmaya devam etmektedir. Bu durum endizm (sonculuk) teorilerinden birinin daha geçerliliğini kaybettiğini göstermektedir.</p><h2>İNANCIN İSTİKRARI</h2><p>Türkiye’de din sosyolojisi alanında yapılan iki kapsamlı araştırma olan 2022 yılındaki Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık (TİDA) ile 2024 yılındaki Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması’nın (TGSS) inanç ve dindarlık bulgularını bir arada değerlendirmek hem toplumsal süreklilik hem de belirgin dönüşüm noktaları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.</p><p>Her iki araştırmanın da en çarpıcı ortak bulgusu Allah inancının Türkiye toplumunda son derece istikrarlı bir seyir izlemesidir. TİDA’da katılımcıların yüzde 85,7’si “Allah’ın var olduğunu biliyorum ve bu konuda hiçbir şüphem yok” ifadesini benimserken, TGSS’te bu oran yüzde 89,45’e yükselmiştir. Her iki çalışmada da inançlılar olarak tanımlanan kesim yüzde 94 civarında sabitlenmiştir. Bu tutarlılık, bir örneklem farkından ziyade toplumsal düzeyde köklü bir inanç yapısının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ateizm ve deizm eğilimlerinin her iki çalışmada da yüzde 4 ile 5 arasında marjinal bir düzeyde kalması, sekülerleşme teorilerinin Türkiye bağlamındaki geçerliliğine ilişkin ve kamuoyu önünde yapılan tartışmalara dair soru işaretlerini güçlendirmektedir.</p><h2>DİNDARLIĞIN ÇOĞULLUĞU</h2><p>Bununla birlikte, dindarlık öz tanımlaması söz konusu olduğunda iki araştırma arasında dikkat çekici bir farklılaşma göze çarpmaktadır. TİDA’da katılımcıların yüzde 64’ü (kadın) ve yüzde 61’i (erkek) kendisini dindar ya da çok dindar olarak tanımlarken, TGSS’te bu oranlar belirgin biçimde yükselmiş ve kadınlarda yüzde 73’e, erkeklerde yüzde 62’ye ulaşmıştır. Kadınlardaki on puanlık artış özellikle dikkat çekicidir. Öte yandan eğitim ile dindarlık arasındaki ters yönlü ilişki her iki araştırmada da tutarlı biçimde karşımıza çıkmaktadır. Yükseköğretim görmüş bireylerde Allah inancı görece düşük kalırken, dindarlık oranı aynı doğrultuda gerilemektedir.</p><h2>İBADETLERİN ANATOMİSİ</h2><p>İki araştırmanın birlikte ortaya koyduğu en kritik gerilimlerin biri, inanç düzeyi ile ibadetler arasındaki açıklığa ilişkindir. TGSS, toplumun yüzde 94’ünün Allah’a inandığını ortaya koyarken, beş vakit namazı düzenli kılanların oranının yüzde 40’ta kaldığını göstermektedir. Bu bulgu, TİDA’nın da işaret ettiği inanç-ibadet makasını doğrular niteliktedir. Türkiye toplumu yüksek düzeyde dine bağlılık sergilemekte ancak bu bağlılık gündelik ibadetlere eşit ölçüde yansımamaktadır.</p><p>Ramazan orucu bu açıdan son derece aydınlatıcı bir örnek sunmaktadır. Her iki araştırmada da oruç, Türkiye’nin en yaygın dinî pratiği olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de toplumun yüzde 76’sı Ramazan ayında her zaman ya da sık sık oruç tuttuğunu belirtmektedir. Bu oran beş vakit namaz kılanların iki katına yakındır ve cuma namazına erkekler arasındaki katılım oranıyla (yüzde 76) örtüşmektedir.</p><p>Kuşaklararası farklılaşma meselesi de her iki araştırmada belirgin bir tema olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de 18-24 yaş grubu beş vakit namaz kılma oranında (yüzde 26) tüm grupların en altında yer alırken, Ramazan orucunu düzenli tutma konusunda (yüzde 81) ilk sıraya yerleşmektedir.</p><h2>LAİKLİK VE KURUMSAL GÜVEN</h2><p>İki araştırmayı karşılaştırmalı biçimde okumanın en verimli alanlarından biri, din-devlet ilişkilerine ve dinî kurumlara yönelik toplumsal tutumların çok yönlü yapısıdır. TGSS, bu konuda son derece çarpıcı bir iç gerilimi belgelemektedir. Türkiye toplumunun yüzde 82’si din ile siyasetin ayrı tutulması gerektiğini savunurken, yüzde 56’sı anayasanın hiçbir maddesinin Kur’an ile çelişmemesi gerektiğine inanmaktadır. Yüzde 48’lik bir kesim ise medeni kanunun İslam hukukuna uygun biçimde düzenlenmesini talep etmektedir.</p><p>Bu tablonun doğru okunabilmesi için bir ayrımın gözetilmesi gerekmektedir. Toplum ahlaki ve hukuki bir referans çerçevesi olarak dini yaşam alanının belirleyicisi olarak görmekten vazgeçmemektedir. Başka bir ifadeyle, Türkiye toplumu laik bir siyasi yapıyı onaylarken aynı zamanda bu yapının içinde dinî normlara dayalı bir hukuki düzeni talep etmektedir.</p><p>Dinî kurumsal güven bulgularının ise her iki araştırma dönemindeki bağlamla birlikte düşünüldüğünde oldukça sert bir resim çizdiği anlaşılmaktadır. TGSS’de katılımcıların yüzde 58’i Diyanet İşleri Başkanlığı'na güvenmediğini ya da hiç güvenmediğini belirtmektedir. Dinî cemaat ve tarikatlara güvensizlik ise yüzde 70’le daha da yüksek bir düzeye ulaşmaktadır. Bu oranlar coğrafi, demografik ve eğitim eksenlerinde farklılaşmakla birlikte, hiçbir grupta güven çoğunluğu oluşturmamaktadır. Erkekler, yüksek eğitimli bireyler ve kentliler kurumsal dinî aktörlere en mesafeli duruşu sergileyen kesimler olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>TÜRKİYE’NİN DEĞİŞMEYEN ÇELİŞKİSİ</h2><p>Türkiye toplumunun Allah’a inancı ve dine bağlılığı güçlü, tutarlı ve demografik sınırları aşan bir nitelik taşımaktadır. Ancak bu inancın kurumsal temsilcileri olan dini yapılar, bu meşruiyetin çok gerisinde kalmaktadır. Toplum, dini özel ve kolektif hayatının merkezinde tutmayı sürdürmekte, ancak bu dini kimin temsil edeceği, nasıl örgütleneceği ve hangi kurumsal biçimler üzerinden aktarılacağı konusunda derin bir güvensizlik içindedir. İki araştırmanın kesişim noktasında görünen bu tablo, Türkiye’nin din alanındaki en köklü geriliminin kurumsal ve siyasal nitelikte olduğunu düşündürmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-inanc-dindarlik-ve-toplumsal-donusum-4817410</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/22/60339ca4-cz7fhbdcffabur2l3fsf8s.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nadir toprak elementlerindeki yeni darboğaz: Hürmüz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411" rel="standout" />
      <description>Hürmüz krizi, helyum ve kükürt gibi kritik petrol rafineri türevlerinin, ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetini destekleyen endüstriyel savunma tabanının büyük bir kısmı için kritik öneme sahip olduğunu gözler önüne serdi.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik - Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İran’ın savaşı bölgeselleştirmesi, tarafların birbirlerinin enerji altyapılarına yönelik artan saldırıları küresel enerji ve tedarik krizinin kapısını araladı. İran’ın, ABD ve İsrail’in saldırılarına karşılık misillemelerine ek olarak Hürmüz kartını ortaya koymasının ve boğazın fiilen kapanmasının salt petrol krizi ile yüzeyselleştirilemeyecek kadar büyük etkiye sahip olduğunu vurgulamak gerekiyor. Hürmüz’de yaşanılan kriz tüm modern askeri yapılara karşın gücün hâlâ şaşırtıcı derecede az sayıdaki göreceli savunmasız ticaret yolu üzerinden aktığını ortaya koydu. Yapay ya da doğal dar geçitlerdeki, boğazlardaki mücadelelerin savaş ve/veya çatışma alanlarından çok uzaktaki ülkelerde bile enerji fiyatlarını ve finansal istikrarı şekillendirdiğini görüyoruz.</p><h2>ADIM ADIM ÇİP KRİZİNE DOĞRU</h2><p>Dikkatlerin büyük kısmı petrol ve doğal gaz piyasalarındaki yankılara odaklanmışken aynı faktörlerin helyum tedarikini de aksattığı gözlerden kaçıyor. Helyum, doğal gaz ile birlikte çıkarılıyor ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz dünyanın çip üretiminde kullanılan karmaşık tedarik zincirinin küçük ama bir o kadarda hayati parçasını tehdit ediyor. Öyle ki süregelen savaş dünyanın helyum rezervlerinin büyük bölümüne erişimi kısıtlıyor. Katar, litografi soğutması, plazma işlemleri ve temiz oda ortamları da dahil olmak üzere uygulanabilir ölçekli bir ikame olmadan çip üretimi boyunca kullanılan bir malzeme olan helyumun yaklaşık yüzde 34’ünü üretiyor. Ancak, savaş Katar’ın doğal gaz üretimini ve bununla birlikte çıkarılan helyum üretimini sekteye uğrattı. Güney Koreli ve Tayvanlı çip üreticileri, üretim süreçleri içinse büyük ölçüde Katar’dan gelen Helyum tedarikine bağımlı. Çin’in yarı iletken endüstrisi Güney Kore ve Tayvan’ınkinden daha az gelişmiş olsa bile, Katar’dan gerçekleşen helyum ihracatına büyük ölçüde bağımlılığı biliniyor. Dolayısıyla da çip üretimindeki kritik ham madde olarak görülen helyumun önümüzdeki süreçte açığa çıkaracağı çip krizi aslında petrol krizi kadar derin ve uzun süreceğe benziyor.</p><h2>ABD SAVUNMA SANAYİİNDEKİ OLASI KIRILMALAR</h2><p>Çip üretiminin aksamasına neden olacak Helyum krizi kadar İran savaşının ABD ve Çin teknolojik ve savunma sanayii rekabeti üzerindeki etkilerinden biri ise kükürt piyasasındaki aksaklık olarak gösterilebilir. Kükürt, doğal gaz işleme ve petrol rafinerisinden elde edilen bir yan ürün olmakla birlikte, yakıldıktan ve sülfürik aside dönüştürülmesinin akabinde nadir toprak elementleri (NTE) çıkarılmasında kullanılmaktadır. Dünya kükürt arzının ise yaklaşık olarak dörtte birinin Orta Doğu rafinelerinden sağlandığı biliniyor. Gelinen noktada da modern askeri teçhizat ve teknolojinin omurgasını oluşturan kobalt, bakır gibi madenlerin yanı sıra teknolojinin tohumu olarak nitelendirilen NTE’lerin çıkarılmasında büyük aksamaların yaşanması olası.</p><p>NTE ve kritik minerallerin katkısıyla elde edilen, top mermilerinden tanksavar silahlara, jet motorlarından radar ve güdüm sistemlerine, yapay zeka destekli IHA ve SIHA’lardan balistik füze teknolojilerine kadar uzanan üretim hattında yaşanılabilecek aksaklıkların şiddeti, Hürmüz’ün kapalı kaldığı her gün biraz daha artıyor. ABD, Çin karşısında NTE hegemonyasını kırmak adına Project Vault ve uluslararası NTE kümelenmeleri gerçekleştirmiş olsa bile, Trump’ın İran’a orantısız saldırısı Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ve dolayısıyla da ABD’nin savunma sanayinin üretim hattına büyük zarar verdiği söylenebilir.</p><p>Savunma Güvenlik İşbirliği Ajansı raporları, sektörel bilgiler üzerinden yapılan analizler incelendiğinde Bahreyn, Katar’da imha edilen iki büyük ABD radarının yerine koyulabilmesi için 30 bin tonun üzerinde bakır, 20 bin ton üzerinde NTE’ye ihtiyaç duyulurken, Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan ve BAE’deki hasarlı ABD iletişim ekipmanları, radarların onarımı veya değiştirilmesi içinse binlerce kilogram bakır, kobalt ve NTE’ye ihtiyaç duyulacak. Ayrıca ABD’nin düşen/düşürülen uçak ve hava araçlarına ek olarak kullandığı balistik füzeler için de binlerce ton kritik mineral ve NTE’ye ihtiyaç duyulacağı açık. Kükürt krizinin neden olduğu kritik mineraller ve NTE’lerin çıkarılmasındaki engel nedeniyle de İran tarafından imha edilen tüm radarların ve değiştirilmesi ya da üretilmesi gereken tüm mühimmatların yerine konması için gereken ham maddenin sağlanamayacağı açık. Aynı zamanda söz konusu yüksek oranda NTE’lerin ABD’deki ya da ABD’ye ait uluslararası madenlerden çıkarılmasına ek olarak saflaştırma proseslerinde ve mıknatıs olarak son çıktı olarak kullanılmasında Çin’e olan bağımlılığını biliyoruz. Bu bağlamda da Trump ve ekibinin Hürmüz konusundaki çıkmazın ABD savunma sanayisi için telafisi olmayan bir yıkımı beraberinde getirdiği açık.</p><h2>SİSTEMATİK ŞOK</h2><p>Hürmüz’deki kriz ilk şok etkisiyle petrol ve gaz odaklı ilerlerken, helyum ve kükürt de dahil olmak üzere kritik petrol rafineri türevlerinin azalan ve/veya aksayan tedarikinin etkisi enerji piyasalarıyla ilgili daha acil endişelerin gölgesinde kaldı. Bununla birlikte, bu yan ürünlerin ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetini destekleyen endüstriyel savunma tabanının büyük bir kısmı için kritik öneme sahip olduğunu gözler önüne serdi. Küresel çip endüstrisi ve NTE çıkarımı açısından hem hammadde tedariki hem de enerji maliyetleri bağlamında ciddi bir krizin ortaya çıkmasına kapı araladı. Bu durum neticesinde ise çip üretimi bağlamında; yapay zeka ve bellek yongası üretimini doğrudan etkileyen bir sistematik şok olarak değerlendirilirken; NTE’nin çıkarılması ve savunma sanayisindeki pozisyonu bağlamında da savaşın gidişatını belirleyecek önemli bir çarpan etkisi ortaya çıkardığı söylenebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nadir-toprak-elementlerindeki-yeni-darbogaz-hurmuz-4817411</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/22/0d09b0b1-pmc5ks5e8adayu63722bi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okullardaki öğrenci şiddetini yeniden düşünmek</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz - Araştırmacı, Yazar</strong></p><p><br></p><p>Son yıllarda okullarda gözlemlenen öğrenci şiddeti, yalnızca bireysel davranış problemleriyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir olgudur. Bu eğilimi anlamak için, meseleyi tekil olayların yanında bireyin içinde şekillendiği sosyal, psikolojik ve kültürel bağlamlar üzerinden de ele almak gerekmektedir.</p><h2>İLETİŞİM EKSİKLİĞİ ÖFKEYİ BÜYÜTÜYOR</h2><p>Öncelikle aile yapısı ve erken dönem deneyimleri belirleyici bir rol oynar. Çocukluk çağında ihmal, istismar ya da yoğun çatışma ortamına maruz kalan bireylerin, duygularını sağlıklı biçimde düzenleme becerileri zayıflayabilmekte ve bu durum, saldırgan davranışların bir ifade biçimi olarak ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Aile içi iletişim eksikliği, çocuğun kendini ifade etme kanallarını daraltırken, öfke ve hayal kırıklığının dışavurumunu daha kontrolsüz hale getirebilir.</p><p>Okul ortamının yapısı da kritik önemdedir. Rekabetin yoğun olduğu, başarı baskısının yüksek tutulduğu ve öğrencilerin psikososyal ihtiyaçlarının geri planda kaldığı eğitim ortamlarında, öğrenciler kendilerini değersiz, görünmez ya da dışlanmış hissedebilir. Bu tür duygular, zamanla öfke birikimine ve şiddet davranışlarına zemin hazırlayabilir.</p><p>Akran ilişkileri de şiddet eğiliminin önemli bir boyutunu oluşturur. Zorbalık, dışlanma ve sosyal hiyerarşiler içinde güç kazanma isteği, bazı öğrencileri şiddeti bir araç olarak kullanmaya yöneltebilir. Özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı içinde olan bireyler, kabul görmek ya da güç göstermek amacıyla agresif davranışlara başvurabilmektedir.</p><h2>GERÇEKLİK ALGISINI KAYBEDİYORLAR</h2><p>Medya ve dijital içeriklerin etkisi de göz ardı edilmemelidir. Özellikle şiddet temalı dizi ve filmler, gençlerin davranış repertuarını dolaylı biçimde şekillendirebilmektedir. Şiddetin dramatize edilerek sunulması, çoğu zaman sonuçlarının yeterince yansıtılmaması ve bazı karakterlerin şiddet yoluyla güç, saygınlık veya çözüm elde etmesi, genç izleyiciler üzerinde model alma etkisi oluşturabilmektedir. Bu durum, sosyal öğrenme kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bireylerin gözlem yoluyla davranış geliştirdiğini ortaya koyan bulgularla örtüşmektedir. Özellikle eleştirel düşünme becerileri henüz tam gelişmemiş olan ergenlerde, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırın bulanıklaşması, şiddetin meşrulaştırılmasına ve sıradanlaşmasına olanak sağlayabilmektedir.</p><p>Gençlerde bireysel psikolojik faktörler de sürecin bir parçasıdır. Dürtü kontrolü zayıflığı, düşük empati düzeyi ve stresle başa çıkma becerilerindeki yetersizlikler, şiddet davranışlarını artırabilir. Ancak bu bireysel özellikler dahi, çoğu zaman çevresel koşullarla etkileşim içinde şekillenmektedir.</p><h2>NE YAPMALI?</h2><p>Netice itibarıyla okullardaki öğrenci şiddetini bir neden değil, çoğu zaman bir sonuç olarak idrak etmek daha doğrudur. Bu nedenle çözüm, disiplin önlemlerini artırmanın yanında aile, okul ve toplum düzeyinde bütüncül, önleyici ve destekleyici yaklaşımlar geliştirmekte yatmaktadır. Bu bağlamda, bireyin yalnızca davranışını değil, anlam dünyasını da dikkate alan dini, manevi ve psikolojik yaklaşımlar önemli bir imkân sunmaktadır.</p><p>Özellikle manevi gelişimi destekleyen uygulamalar, bireyin kendilik değerini güçlendirerek öfke ve hayal kırıklığıyla daha sağlıklı başa çıkmasına katkı sağlar. Değerler eğitimi, empati çalışmaları ve anlam odaklı rehberlik süreçleri, gençlerin hem kendilerini hem de başkalarını daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Ayrıca merhamet, sabır ve sorumluluk gibi manevi değerler, şiddet yerine yapıcı tutumların gelişimini destekler. Psikolojik açıdan ise duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesi ve güvenli ifade alanlarının oluşturulması önemlidir. Okullarda rehberlik hizmetlerinin önleyici ve geliştirici bir rol üstlenmesi, öğrencilerin içsel çatışmalarını anlamlandırmalarına ve sağlıklı başa çıkma yolları geliştirmelerine katkı sağlayabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/okullardaki-ogrenci-siddetini-yeniden-dusunmek-4817074</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/21/10e737ac-qlni4urmf9g5lg4atka6pf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuklar katil doğmaz: Peki bu noktaya nasıl geliyorlar?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075" rel="standout" />
      <description>Sınıfta kurulan bir cümle, evde kurulan bir bağ ve ekranda sunulan bir hikâye aynı dünyanın farklı parçaları. Biri zayıfladığında diğerinin yükü artıyor. Bu yüzden anlatının dili, karakterin duruşu ve sahnenin tonu baştan aşağı yeniden düşünülmeli.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bora Durmuşoğlu - İletişimci, Medya Yöneticisi</strong></p><p><br></p><p>Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşanan acı hadiseler, çocukların dünyasında biriken yükü yeniden görünür kıldı. Bu olaylara bir anlık öfke patlaması gibi bakamayız. Bir çocuğun şiddeti bir iletişim ya da ifade çeşidi olarak görmeye başlamasının sebepleriyle yüzleşmek zorundayız. Şiddet eşiğinin hangi anlarda, hangi etkilerle aşıldığını açıkça konuşmadan sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün görünmüyor. Olay anına odaklanmak kolaya kaçmak olur. Asıl bakmamız gerekenler o ana gelinceye kadar biriken her şey.</p><p>Kahramanmaraş’ta yaşanan son saldırı bu açıdan maalesef sarsıcı bir örnek sundu. Henüz 14 yaşındaki bir çocuğun, çantasına koyduğu silahlarla okuluna girip iki ayrı sınıfta rastgele ateş açması hepimiz açısından bir kırılma anı. Hayatını kaybedenlerin büyük bölümünün yine çocuk olması, meselenin ağırlığını katladı. Hedefin belirsiz oluşu, planlı bir hesaplaşmadan çok birikmiş duyguların kontrolsüz biçimde dışa vurulmasına benziyor. Silahların evden gelmiş olması ise akla başka soruları getiriyor. Bu noktaya gelene kadar hangi işaretler fark edilmedi, hangi sessizlikler büyüdü?</p><p>ABD’de 20 Nisan 1999’da gerçekleşen Columbine Lisesi Katliamı, bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak biliniyor. 14 Aralık 2012’de yaşanan Sandy Hook İlkokulu Saldırısı ve 11 Mart 2009’da Almanya’da gerçekleşen Winnenden Okul Saldırısı da birbirine çok benzer hadiseler. Coğrafya değişse de izler birbirine oldukça yakın. Son olarak ülkemizde de olduğu gibi çocukların iç dünyasında saklanan birçok duygu ve fikir, uygun bir zemin bulduğunda hiç beklenmedik yollarla dışarı taşabiliyor.</p><h2>EKRANIN İÇİNDEKİ DÜNYA</h2><p>Ekranla kurulan ilişki, bu birikimin hızını her geçen gün biraz daha artırıyor. Çocuk bir dizide izlediği sahneyi, kısa süre sonra bir oyunun içinde yeniden yaşayabiliyor. Filmde gördüğü karakter, oyunda kontrol ettiği bir figüre dönüşebiliyor. Bu geçişler, zihinde tek bir hikâye gibi yerleşiyor ve kurgu ile gerçek arasındaki mesafe daralıyor.</p><p>Bilgisayar, konsol, telefon ya da tabletle oynanan oyunlar bu noktada farklı bir deneyim sunuyor. Çocuk burada karar veren ve yöneten konumunda. Bir hedefe ulaşmak için karşısındakini saf dışı bırakmak, oyunun doğal akışı içinde. Bu tekrar zamanla alışkanlık üretiyor ve ölüm “geri dönüşü olan” bir deneyim haline geliyor. Karakter ölüyor ama yeni bir yaşama hakkıyla oyun sürüyor, sahne yeniden kuruluyor. Bu döngü, gerçek hayatta karşılığı olmayan bir rahatlık hissi doğuruyor. Bir hayatın sona ermesiyle oyundaki kaybetme duygusu arasındaki fark ortadan kalkıyor.</p><p>Maalesef müzik dünyasında kullanılan dil de bu tabloya eşlik ediyor. Sert ifadeler, aşağılayıcı sözler, öfkeyi ve şehveti besleyen söylemler, güçlü bir ritimle birleştiğinde daha hızlı yayılıyor. Çocuk, bu sözleri çoğu zaman sorgulamadan tekrar ederek zihnine işliyor. Bir süre sonra bu dil, gündelik konuşmanın ve iletişimin parçası hâline geliyor.</p><h2>İLETİŞİM ZAYIFLADIĞINDA ÇOCUK KENDİNE BAŞKA ALANLAR AÇIYOR</h2><p>Çocuklar, hayatı taklit ederek öğrenir. Evde duydukları bir cümle, okulda karşılaştıkları bir tavır, ekranda izledikleri bir sahne zihinlerinde kolayca yan yana gelebiliyor. Ailenin diliyle ekranın dili çakıştığında ortaya çıkan tablo daha da belirginleşiyor. Aile içi iletişimin zayıfladığı her durumda çocuk, kendine başka alanlar açıyor. Anlaşılmadığını hissettiğinde içe kapanıyor ya da kendini ifade edebileceği farklı yollar arıyor. Bu yolların başında ekran ve arkasındakiler var. Çocuk, saatler boyunca süren tek yönlü bir iletişimle kendi dünyasında kurduğu bir hikâyenin içine giriyor. Kendi dünyasında olduğu için de orada çok daha güçlü hissediyor, asla ulaşamadığı bir kontrol mekanizmasının başına geçiyor. Gerçek hayatta karşılık bulamadığı tüm duyguların yerini burada dolduruyor.</p><p>Evden sonra çocuğun hayatındaki ikinci dünyası okul ve bu dünyanın merkezinde de öğretmenler yer alıyor. Dolayısıyla öğretmen yalnızca ders anlatan ve bilgi aktaran bir figür olmanın ötesinde bir rol model. Sınıfta kurduğu dil, bir soruya verdiği tepki, adalet duygusunu nasıl temsil ettiği gibi birçok davranış, çocuklar tarafından dikkatle takip ediliyor. Çocuk, öğretmeninin öfkeyle mi yoksa sükûnetle mi karşılık verdiğini asla unutmuyor. Bazen zamanında kurulan bir cümle bir kırılmayı önlerken, bazen fark edilmeyen bir sessizlik daha büyük bir kopuşa zemin hazırlayabiliyor. Tabii ki aynı şekilde bir öğretmen de çoğu zaman bir ebeveynin fark edemediği değişimi ilk gören kişi olabiliyor.</p><h2>GERÇEK HAYAT İLE SANAL DÜNYA ARASINDAKİ AYRIM KAYBOLUYOR</h2><p>Evde ve okulda kendini anlatamayan, duygularını düzenlemeyi öğrenemeyen bir çocuk, özellikle ergenlik döneminde sahip olduğu gerilimi başka yollarla ifade etmeye yöneliyor. Bu bazen suskunluk, bazen de ani bir öfke patlaması olabiliyor. Kimlik arayışı, kabul görme isteği ve yoğun duygusal dalgalanmalar, dış etkileri daha güçlü kılabiliyor. Heyecan arayışı ve sınır deneme isteğinin en yüksek seviyede olduğu bu dönemler, şiddet içeren içeriklerle birleştiğinde kırılgan bir zemin ortaya çıkıyor. Çocuk, yaptığı eylemin sonuçlarını yeterince değerlendirmeden hareket ediyor. Başkasının acısını hissedebilme duygusu henüz gelişmediğinden, çocuğun verdiği zarar soyut kalıyor. Dijital dünyadaki “yeniden başla” döngüsü bu hissi daha da körüklüyor. Ölüm bir son olmaktan çıkarak, geçici bir duruma indirgeniyor.</p><p>İşte tam burada ince bir eşik oluşuyor. Çocuk, gerçek hayatın kuralları ile oyun dünyasının kurallarını ayırmakta zorlanıyor. Oyunda kaybetmek yeniden başlamak anlamına gelirken, gerçek hayatta ise geri dönüş olmuyor.</p><h2>BU GİRDAPTAN NASIL KURTULABİLİRİZ?</h2><p>Bu dehşet verici karanlık tablo karşısındaki en önemli ihtiyacımız temiz içerik. Dizi, film, çizgi film, oyun, şarkı, kitap ve oyuncak, aklınıza hangi mecrada ne gelirse gelsin, çocuk medyasının her unsurunun temiz, güvenli ve kaliteli olması şart. “Çocuklar bunları beğenmiyor, tercih etmiyor, hep başkalarını istiyor” ön yargısıyla kendimizi kandırıyoruz. Oysa biz çocuklara ne verirsek onunla besleniyorlar. Üç yaşından önce ekranla tanışmaması gereken çocuklara cep telefonu ya da tabletleri çocuk bakıcısı olarak veriyoruz ve “Herkes izliyor, herkes oynuyor, herkes dinliyor” düşüncesiyle de bu yanlışımızı savunuyoruz. Daha da kötüsü çocuklara alternatif sunmadan izledikleri, oynadıkları, hayranlıkla takip ettikleri içerikleri yasaklamaya kalkarak daha büyük bir yanlışın kapısını aralıyoruz. Denetim, kontrol ve kurallar elbette artırılmalı ancak biz çocuklarımıza, yaşlarına, cinsiyetlerine ve toplumsal değerlerine uygun olmayan içerikler sunduğumuz sürece bu sarmalın içinden çıkamayız. Bu gerçeği kabul etmeden hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Çocuğun hayatına giren her hikâye, bir iz bırakır. Her biri bir yön çizer. Toplumsal değerlerimize uymayan, şiddeti sıradanlaştıran anlatılar yerine, kendi kahramanlarımız çoğaldıkça çocukların dünyası da emin olun farklı bir yönde şekillenir.</p><p>Aileler, öğretmenler, yayın kuruluşları, yapımcılar, içerik üreticileri, sosyal medya fenomenleri, gazeteciler ve medya mensupları bu sürecin en belirleyici aktörleri arasında. Üretilen her içerik, görünenden çok daha geniş bir etki alanına sahip. Sınıfta kurulan bir cümle, evde kurulan bir bağ ve ekranda sunulan bir hikâye aynı dünyanın farklı parçaları. Biri zayıfladığında diğerinin yükü artıyor. Bu yüzden anlatının dili, karakterin duruşu ve sahnenin tonu baştan aşağı yeniden düşünülmeli. İzlenme oranları ve reklam gelirleri uğruna çocuklarımızı feda edemeyiz. Ülkemize ve milletimize uygun bir yayıncılık anlayışını acilen inşa etmek zorundayız.</p><p>Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşananlar rastlantı değil. Çocuklarımızın her gün maruz kaldıkları parçaların birleşimi. Ekran ile gerçek hayat arasındaki çizgi silindiğinde, oyunla hayat yer değiştirir. Bu çizgiyi net tutmak, çocukları asla yalnız bırakmamak ve onlara sağlam bir zemin sunmak gerekiyor. O zemin kaydığında, telafisi zor bir kırılma ortaya çıkar ve çok pişman oluruz. Daha fazla vaktimiz yok.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cocuklar-katil-dogmaz-peki-bu-noktaya-nasil-geliyorlar-4817075</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/21/e88529df-hvt70sipppr8pn7tisvjak.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Teolojik cinnet hali</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741" rel="standout" />
      <description>Mesih’in gelişi için Ortadoğu’nun bir ateş çemberine dönmesi gerektiğine inanan bu zihniyet, diplomasiyi ilâhî senaryonun önünde bir engel olarak görür. Bir inancın, kendi kutsalının gelişi için milyonlarca insanın kanının dökülmesini “müjdeli bir haber” gibi pazarlaması, teolojik bir cinnet halidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş - Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Ortadoğu’nun jeopolitik şekillenmesinde Yahudi-Hıristiyan dînî metinlerindeki kehanet içerikli hikayelerin siyasi ajandalarla harmanlanması, modern siyaset bilimi, Dinler Tarihi ve Din Sosyolojisi bilim dallarının en karmaşık konularından biridir. Özellikle “Siyonist Yahudi-Evanjelist” ittifakı olarak adlandırılan yapı, dinî-siyâsî (teopolitik) bir düzlemde Mesih beklentisini emperyalist hedeflerinin meşruiyet aracı haline getirmiştir.</p><h2>DİNÎ-SİYÂSÎ TEMEL</h2><p>Bu ittifakın merkezinde, özellikle ABD menşeli radikal Evanjelizm Tarikatı içerisinde yer alan Mesih beklentisi öğretisi bulunur. Bu öğretiye göre Yahudilerin Filistin topraklarına dönmesi ve burada bir devlet kurması, Mesih’in ikinci gelişi için bir “ön şart” olarak görülür. 1948’de başta İngilizler olmak üzere Batılıların desteğiyle siyonistlerin Filistin’i işgali ve 1967’deki Altı Gün Savaşı, bu öğreti peşinden giden gruplar tarafından siyasi bir olaydan ziyade ilâhî bir kehanetin gerçekleşmesi olarak kodlanmıştır. Bu inanç sistemi, rasyonel dış politikayı “kutsal bir senaryoya” dönüştürerek, bölgedeki askeri ve siyasi müdahaleleri dinî bir vecibe olarak görür. Mesih beklentisi, kitleleri mobilize etmek ve emperyalist genişlemeyi “ilâhî irade” olarak pazarlamak için stratejik bir araç olarak kullanılır.</p><h2>ÜÇÜNCÜ MABED VE KUDÜS’ÜN STATÜSÜ</h2><p>Evanjelist-Siyonist ittifakın en belirgin hedefi Kudüs’ün tam kontrolüdür. Bunlar Mescid-i Aksa’nın yerine M.S. 70 yılında bugünkü Batılıların ataları Romalılar tarafından yerle bir edilen Süleyman Mabedi’nin üçüncü kez inşa edilmesi gerektiğine ve bu inşanın Mesih’in gelişini hızlandıracağına inanırlar. Bu durum bölgedeki statükonun bozulmasına, Filistin halkının mülksüzleştirilmesine ve uluslararası hukukun Yahudi-Hıristiyan kutsal metinlerinde yer alan kehanet dolu hikayelerin etkisiyle baypas edilmesine zemin hazırlar.</p><h2>ARMAGEDDON VE KAOSUN MEŞRULAŞTIRILMASI</h2><p>Yahudi-Hıristiyan kutsal metinlerindeki kehanet hikayelerine göre Armageddon yani “Kıyamet Savaşı” kaçınılmazdır. Bu inanç, Ortadoğu’daki istikrarsızlığı ve çatışma ortamını bir “sorun” değil, “sonun başlangıcı” olan müjdeli bir gelişme olarak sunar. Dolayısıyla, barışçıl çözümler yerine çatışmacı politikaların desteklenmesi dini bir motivasyon kazandırır.</p><h2>EMPERYALİST AMAÇLAR VE JEOPOLİTİK ÇIKARLAR</h2><p>Kutsal kabul ettikleri metinlerdeki dinî terminolojiyi istismar etmelerinin altında yatan asıl itici güç, bölgedeki kaynakların kontrolü ve hegemonya arayışıdır. Mesih beklentisi burada bir ideolojik örtü işlevi görür. Siyonist ve Evanjelist grupların Mesih beklentisi üzerinden kurdukları ortaklık, dinin siyasallaşmasından öte, siyasetin dinîleşmesi durumudur. ABD Başkanı Trump’ın göreve başlama merasiminde hiçbir Müslüman din adamının davet edilmemesi ve sadece Yahudi ve Hıristiyan pek çok din adamının peş peşe dua etmeleri, ayrıca birkaç hafta önce (Mart 2026) kilise mensuplarının İncil okuyarak Trump’ı kutsamaları, hakkında Mesih yakıştırmaları yapmaları bu anlayışın yansımalarındandır. Bu süreçte dinî kisve, emperyalist politikaların halk nezdinde rıza üretmesini sağlayan bir “yumuşak güç” unsuru olarak kullanılmaktadır.</p><h2>APOKALİPTİK LABORATUVAR</h2><p>Bilimsel olarak bakıldığında, bu durumun bir “inanç birliği”nden ziyade, stratejik bir menfaat birliği olduğu görülür. Evanjelikler için Yahudiler Mesih’in gelişi için bir araç; siyonist siyaset için ise Evanjelikler, Batı dünyasından (özellikle ABD’den) gelen sarsılmaz bir siyasi ve mâlî destek kaynağıdır. Bu birliktelik, rasyonel barış arayışlarını imkansızlaştırarak Ortadoğu’yu dinsel bir savaş alanı parantezine hapsetmeyi amaçlamaktadır.</p><p>Ortadoğu’nun tarihsel ve toplumsal dokusunu bir “apokaliptik (kıyametçi) laboratuvar” olarak gören, bölgeyi rasyonel siyasetin değil, karanlık bir eskatolojinin (dünyanın sonu bilimi) sahası haline getiren bu anlayış, insanlık onuruna ve küresel barışa yönelik en büyük tehditlerden biridir. Bu sapkın teolojik kurgunun ve onun yıkıcı sonuçlarının arka planında ilginç hurafeler ve kehanetler bulunmaktadır:</p><h2>TEOLOJİK BİR SAPMA: TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK</h2><p>Modern dünyada kendisini “inanç” maskesi altında sunan Yahudi-Evanjelist radikalizmi, aslında geleneksel dini öğretilerin bir devamı değil; siyasal şiddeti kutsayan modern bir ideolojidir. Bu anlayışın temelindeki en büyük sapkınlık, insanın kendisini Tanrı’nın yerine koyarak “kehaneti gerçekleştirme” küstahlığına soyunmasıdır.</p><p>Bu dinsel akım, binlerce yıllık dinî metinleri evrensel bir ahlak rehberi olmaktan çıkarıp, işgal ve yıkım planları için birer “operasyonel el kitabı”na dönüştürmüştür. Yaratıcı’nın sevgisini ve adaleti tebliğ etmesi gereken din, bu ellerde bir mülkiyet tapusuna ve askeri strateji belgesine indirgenmiştir. “Vaadedilmiş topraklar” kavramı, üzerinde yaşayan halkların yok sayıldığı bir etnik temizlik gerekçesi olarak kullanılmaktadır.</p><h2>KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAK: KANLI BİR ESKATOLOJİ</h2><p>Bu inanç sisteminin en tehlikeli yanı, barışı bir “zayıflık” veya “gecikme” olarak görmesidir. Mesih’in gelişi için Ortadoğu’nun bir ateş çemberine dönmesi gerektiğine inanan bu zihniyet, diplomasiyi ilâhî senaryonun önünde bir engel olarak görür. Bir inancın, kendi kutsalının gelişi için milyonlarca insanın kanının dökülmesini “müjdeli bir haber” gibi pazarlaması, teolojik bir cinnet halidir. Bu, Tanrı’ya iman etmek değil, akıllarınca Tanrı’yı kıyamete zorladığına inanarak insanlığı evrensel bir intihara sürüklemektir.</p><p>Bu sapkın anlayışta, Filistinli bir çocuğun yaşama hakkı veya Lübnanlı-İranlı ya da başka bir toplumdan bir sivilin güvenliği, “kehanetin gerçekleşmesi” yanında hiçbir değer taşımaz. İnsanı merkeze almayan her türlü dinî yorum çok tehlikelidir. Evanjelist-siyonist blok, kendi siyasi hırslarını “Tanrı’nın iradesi” olarak adlandırarak mutlak bir dokunulmazlık zırhı kuşanmaya çalışmaktadır. Bu durum, rasyonel eleştiriyi imkansız kılan ve tiranlığı kutsayan bir dinî-siyâsî faşizmdir, korkunç bir din istismarıdır.</p><h2>KÜRESEL GÜVENLİĞE YÖNELİK NİHİLİST TEHDİT</h2><p>Bu ittifak sadece Ortadoğu’yu değil, tüm dünyayı bir Armageddon beklentisine hapsetmek istemektedir. Nükleer silahların kullanımı veya küresel bir dünya savaşı, bu gruplar için önlenmesi gereken bir felaket değil, kutsal kabul edilen metinlerdeki “yıkım sahnelerinin” ete kemiğe bürünmesidir. Bu anlayış, akıl, hukuk, adalet ve barış içerisinde bir arada yaşama ilkelerine uyma iddiasıyla ortaya çıkan modern medeniyetin üzerine inşa edildiği anlayışın antitezidir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak yerine, dünyayı bir kurban sunağına çevirmeyi hedefleyen bu nihilizm (hayatın, bilginin, hukukun-ahlakın, varoluşun anlamsızlığı) tehdidi insanlığın ortak düşmanıdır.</p><p>Netice itibarıyla Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu ahlaktan yoksun teolojik körlükle mücadele etmek, sadece siyasi bir görev değil, vicdani ve ahlaki bir zorunluluktur. Yeryüzünde iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek için var olan “din” gibi mukaddes bir hakikati şiddetin ve emperyalizmin yakıtı haline getiren bu sapkın yorumlara karşı; adaleti, ve İslam’ın insan için korunmasını emrettiği din, can, akıl, mal ve nesil emniyetinin kutsallığını savunan evrensel bir vicdan cephesi kurulmalıdır.</p><p>Unutulmamalıdır ki; barışı katleden bir dinî anlayış, kendi ifadeleriyle Tanrı’ya değil, ancak yıkımın ve kaosun karanlık güçlerine hizmet eder. Dünyayı yaşanmaz hale getiren şey kehanetlerin gücü değil, bu kehanetleri cinnetlerine kılıf yapanların organize kötülüğüdür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/teolojik-cinnet-hali-4816741</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/20/b598ac0c-lenpu635fcj8bn46j0i8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Örgütsüz terör</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gürkan Demir - Araştırmacı- Türkiye Araştırmaları Vakfı</strong></p><p><br></p><p>Terör denildiğinde çoğumuzun zihninde elinde silahlı militanlar, intihar saldırısı belirir. Aslında bu çerçeve yanlış değildir ancak son derece eksiktir. Terörün özü, somut bir örgütsel yapıdan çok şiddet ve korku sarmalının bizzat kendisindedir. Bir şiddet eylemi sistematik, tekrarlanabilir ve toplumsal bir korku dalgası yaratacak niteliğe ulaştığında, onu gerçekleştirenin elindeki üye kartı artık belirleyici olmaktan çıkar. İşte bu noktada "Yalnız Kurt" kavramı devreye girmektedir. Yalnız Kurtlar herhangi bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik veya finansal bağı bulunmayan, bununla birlikte sistematik şiddet ve toplumsal korku niteliği taşıyan eylemleri gerçekleştiren bireyi tanımlar. Bu eylemler dağınık ve rastlantısal görünebilir. Oysa yaşananlara bakıldığında şaşırtıcı bir örüntü ortaya çıkmaktadır.</p><h2>DEVŞİRİLME TEHDİDİ</h2><p>Geleneksel güvenlik paradigması, bir bireyin tehlikeli bir noktaya ulaşması için yıllar içinde gelişen örgütsel bağlar, ideolojik eğitim süreçleri, komuta zinciri içindeki terfi gibi uzun vadeli bir yolculuk gerektiğini öngörür. Oysa güncel araştırmalar bu tabloyu kökten sarsmaktadır. 2025 yılı içerisinde Avrupa ve Kuzey Amerika’daki terörle ilgili soruşturmaların yüzde 42’sini çocuklar ve ergenler oluşturdu. Bir bireyin radikalleşmesi için artık yıllar bir yana, aylar bile gerekmeyebilir. Bazı vakalarda bu süreç yalnızca birkaç haftaya sığabilmektedir.</p><p>Radikalleşme riskiyle karşı karşıya kalan tüm gençleri kapsayan tek bir profil yoktur. Fakat bazı ortak noktalar, bize genel değerlendirme ve çözüm üretmede yardımcı olabilmektedir. Örneğin, dünya genelinde yapılan bir araştırmaya göre radikalleşmiş çocuk ve gençlerin yüzde 87’sinden fazlasının ihmal veya psikolojik istismar geçmişi vardır. Fakat aynı grubun radikalleşmesi, akut bir durumdur. Aniden başlar, hızla gelişir ve istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Ayrıca bu gruptaki gençler, terör örgütleri için kolayca devşirilme tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Son 15 yılda Batı’da gerçekleşen terör eylemlerinin yüzde 93’ünün Yalnız Kurt eylemleri olduğu göz önüne alınırsa, terör örgütleri için gençler kesinlikle hedeftedir.</p><h2>ÇOK KATMANLI BİR SORUN</h2><p>Sorun çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu katmanları anlayabilmek hem tehdidi doğru sınıflandırmak hem de etkili bir mücadele stratejisi geliştirmek açısından kritik önemdedir. Birinci katman bireyin kendi psikolojisi ve karakter yapısıdır. Aile içi çatışmalar, ekonomik yoksunluk, toplumsal dışlanmışlık, kimlik bunalımı ve özellikle gençlerde kendini kanıtlama ihtiyacı bu katmanı oluşturmaktadır. Şiddet, bazı bireyler için güçsüzlüğe karşı tek erişilebilir “yanıt” gibi görünebilir.</p><p>İkinci katman dijital platformlar, yüksek düzeyde şiddet içeren oyunlar ve film-dizi sektöründeki mafyatik veya şiddeti meşrulaştıran yapımlar. Bu katman bireyin dünyayı algılama biçimini ve sorunlara vereceği yanıtı şekillendirmektedir. İçeriğin tüketimi, nötr bir eylem olmaktan çıkarak ideolojik bir dönüşümün zeminini hazırlayabilmektedir.</p><p>Üçüncü katman ise bireysel silahlanmanın yaygınlaşması ve kesici alet taşıma alışkanlığı gibi şiddeti ortaya çıkartmaya imkan tanıyan aletlere erişimin kolaylaşmasıdır. İlk iki katman bireyi radikalleştirirken, üçüncü katman bu radikalizmi somut bir eyleme dönüştürecek araçlara erişimi sağlamaktadır. Motivasyon zaten oluşmuştur, geriye yalnızca araç kalmıştır.</p><p>İkinci ve üçüncü katman arasında bir ara katman bulunmaktadır. Bu ara katman, kritik ama gözden kaçan bir dinamiği işaret etmektedir. Gençlerin radikalleşmesi kendi yaş gruplarındaki bireylerin baskısıyla ya da desteğiyle tetiklenebilir. Öte yandan terör örgütleri ve İncel benzeri yapılar, Telegram grupları ve çeşitli platformlar aracılığıyla yeni nesil gençleri sistematik biçimde hedef almaktadır. Bir kez gruba dahil olunduğunda yankı odası stratejisi devreye girer. Birey her gün biraz daha derinleşen bir radikalleşme sürecine sürüklenir.</p><h2>TERÖRÜ YENİDEN TANIMLAMAK</h2><p>Peki örgütsel bağı olmayan bir birey tarafından gerçekleştirilen eylem, gerçekten terör olarak tanımlanabilir mi? Cevap, terörün asıl işlevine bakıldığında kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Terörün birincil amacı insan öldürmek değil, toplumda yaygın bir korku ve güvensizlik atmosferi yaratmaktır. Geçtiğimiz haftalarda üç DAEŞ teröristinin gerçekleştirdiği saldırı güvenlik güçleri tarafından hızla bertaraf edilmiş ve toplumun genelinde kalıcı bir korku dalgası oluşmamıştır. Oysa ortaokul çocuklarının kendi okullarında, kendi akranlarını öldürmesi tüm Türkiye’yi sarsmıştır. Olayın ertesi günü, ülkenin pek çok ilindeki okul önlerinde normalin kat kat üzerinde veli kalabalığı oluşmuş, ebeveynler çocuklarının sınıfa girmesini izlemek, onların güvende olduğundan emin olmak için orada beklemiştir. Örgütsüz şiddet eylemleri, bireysel birer trajedi olarak görülse de potansiyel olarak sistematik bir artış gösterebilir. Ve bu artış, örgütlü terörün hiçbir zaman ulaşamayacağı bir içsellik duygusuyla yayılır. "Bu benim çocuğumun okulunda da olabilirdi" hissi stratejik açıdan terörün ta kendisidir. Devlet, iyi bir iletişimle bu tehdidi topluma anlatmalı; toplum da çeşitli inisiyatifler üzerinden sorumluluk almalıdır. Aksi halde ülkemizde ve dünya genelinde gençlerin radikalleştirildiği örgütsüz bir terör sistematiği giderek yayılacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/orgutsuz-teror-4816758</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/20/1886e4cf-qwyzr0u174sn5qlzckgufi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küresel borç krizi ve faiz döngüsü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>2020-2026 dönemi krizlerin, çatışmaların ve şokların tecrübe edildiği bir süreç oldu. Salgınla başlayan ve daha sonra farklı alanlarda devam eden krizler dalgası devletler başta olmak üzere toplumları derinden etkiledi. Kovid-19’a karşı ilk önlem alanlar devletler olurken düşen vergiler yeni borçlanma ile finanse edildi. Kamunun harcamaları salgın nedeniyle artarken piyasaya ciddi şekilde ek likidite sağlandı. Firmalar düşen faiz ve kamu destekleriyle birlikte krizi büyük ölçekli zarar almadan atlattı. Fakat devletlerin 2020’den başlayarak hızla borçlanmaya başlaması beraberinde daha büyük krizlerin habercisi.</p><p>2013’teki Avrupa Borç Krizine kıyasla dünya genelinde gerçekleşen aşırı borçlanma enflasyonun yükselmesiyle farklı bir boyuta evrildi. Bu boyut yüksek faiz nedeniyle eski borçlanma nedeniyle olan faiz yükünü ağırlaştırdı. OECD’ye göre 2026’ın ilk aylarında 348 trilyon dolarla tarihinin en yüksek seviyesine çıkan toplam borçlanma miktarı yılın tamamında 29 trilyon dolar daha artabilir. Böylesi bir borç toplanan daha fazla verginin borç faizlerine gitmesine ve devletleri daha büyük borçlanmaya itebilir. Örneğin ABD’nin borçları nedeniyle Federal Hükümet tarafından ödenen faiz miktarı 1,1 trilyon dolara erişti. Rakamın büyüklüğünün anlaşılması için ödenen rakamın Türkiye’nin 2026 yılı toplam kamu harcamalarının iki katına denk geldiği gözlerden kaçmamalı.</p><h2>KISIR DÖNGÜ</h2><p>OECD’nin son yayınladığı rapora göre faiz ödemeleri gelişmiş ülkelerin genelinde milli gelirin yüzde 3’ünü geçmiş vaziyette. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için ise mevcut durum daha kötü. Daha yüksek faizden borçlanan gelişmemiş ülkeler toplam gelirlerinin daha büyük bir kısmını faize harcıyor. Toplam borç stoku artarken ülkelerin faiz ödemeleri de yükselmeye devam ediyor. Bir kısır döngü halinde devam eden durum sürdürülebilir olmaktan çok uzak. Çünkü çatışma ve krizlerin böylesine körüklendiği bir dönemde devletler eğitim, sağlık ve altyapı gibi alanlardan uzaklaşarak savunmaya yöneliyor. Ek olarak artan harcamaları finanse etmek için vergi gelirleri istenilen düzeyde yükselmiyor ve devletler borçlanmaya devam ediyor. 2020-2026 döneminde toplam borçlanma stokuna bakıldığında ise 260 trilyon dolardan 348 trilyon dolara geldiği ve sene sonunda 370 trilyon dolar sınırını aşacağı OECD tarafından vurgulanıyor. Bu verilerden hareketle son altı yılda 100 trilyon dolardan fazla artan borca karşılık yüksek faizler nedeniyle trilyonlarca dolar faiz ödeniyor. Toplam borç azalmazken her yıl düzenli şekilde faiz ödemeleri artıyor ve vergiler artık mevcut ödemeleri finanse etmekte yeterli gelmiyor.</p><h2>ABD’NİN FAİZ SARMALI</h2><p>Küresel ekonomi, ticaret, ödeme sistemleri ve rezerv para gibi alanlarda global hegemon olan ABD için ise durum daha karmaşık durumda. 39 trilyon dolar sınırını aşmış kamu borcuna yıllık 1 trilyon dolardan fazla faiz ödemesi yapan ABD Federal Hükümeti'nin toplam harcaması 7,1 trilyon dolar. Gelirlere kıyasla 1,68 trilyon dolar bütçe açığı olan Federal Hükümetin gelirlerinden daha fazla harcama yapması ve mevcut duruma devam etmesi borçlanma ihtiyacını ve faiz harcamalarını artırıyor. Böylesi bir durum küresel ekonomik sistemin kurucusu olan aktör için doların hegemonyasına en büyük büyük tehdit. Çin Yuan’ın rakip para birimi olarak değerlendirilmesi kıyasla Federal Hükümet böylesi borçlanmaya ve faiz ödemelerine devam ederse global bir kriz meydana gelebilir. 2013’teki Avrupa Borç Krizi'ne kıyasla ABD’nin faiz döngüsüne hapsolması iktisadi düzenin en temelden sarsılmasına neden olur.</p><h2>FAİZİ KİM ÖDÜYOR?</h2><p>Borçlanma maliyeti, risk veya güvence gibi terimlerle altyapısının oluşturulduğu faiz kavramı çok uzun yıllardır toplumlarla birlikte. Günümüzdeki konumu geçmiş dönemlere kıyasla altın çağının yaşandığı bir dönem. Çünkü global sistemin temel bir parçası olan faizi toplumlar kendi kazandıkları veya ürettikleri ürünler üzerinden veriyor. Devletlerin çoğunluğu da vergi gelirleri üzerinden faiz ödemesini gerçekleştiriyor. Gelinen noktada faizi en başta tüm dünya milletleri olarak çalışan kesimler ödüyor. Finansal kaynaklara sahip olanların refah düzeyi daha düşük olanlara karşı parayı kullandırma maliyeti olarak beliren faiz Dünya Bankasına göre trilyonlarca dolarla dünyanın en büyük beş ekonomisi arasına girebilir. Devletlerin ödediği faize kıyasla toplum ve firmaların ödediği faiz miktarı daha da yüksek. Örneğin ABD Federal Hükümeti 1 trilyon dolarlık faiz ödemesi yaparken eyaletler, bireyler ve firmalar daha büyük hacimli faiz ödemesine devam ediyor. Yapılan tahminler ABD’de toplam faiz ödemelerinin ciddi bir boyuta eriştiği üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle kredi kartları üzerinden alınan faizler geçmiş 5 yılda yüksek düzeyli artarak finansal kuruluşlara ciddi kar getirdi. Bunun bir yansımasını Türkiye’deki banka karlarında da görmek mümkün.</p><h2>KÜRESEL BORÇ KRİZİNDEN KURTULMAK</h2><p>Dünya genelinde gelişmiş ekonomileri vurması beklenen borç krizinden çıkışın zor olduğu ve uzun soluklu bir döneme ihtiyaç olduğunu söylemek gerek. 2020’den itibaren sürekli şekilde devletlerin harcamaları artan enflasyonla birlikte yükselme gösterdi. Devletler ulusal ekonomileri içerisinde daha fazla yüzdeyi kontrol altına alırken bölgesel çatışma ve krizler yayıldı. Ukrayna ve İran’daki savaşların meydana getirdiği enerji odaklı krizler yeni bir enflasyonist dalganın habercisi. Böylesi bir kriz uzun soluklu hale gelirse 2022 sonrası tecrübe edilen senaryo yeniden gündeme gelir. Faiz ve enflasyonun artışı beraberinde toplumsal huzursuzlukları tetikler ve faize ödenen miktar daha hızlı artar. Sonuç olarak faizden arınmanın zorlu; borçluluk düzeyini azaltmanın ise uzun vadeli bir süreç olduğu ve dünya ekonomisinin de buna hazırlıklı olmadığını söylemek gerek.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-borc-krizi-ve-faiz-dongusu-4815971</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/17/1b9098a0-4tu5bg8godp5mit5zvpepy.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın küresel ekonomiye fatura edilen maliyeti: Savaşflasyon</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972" rel="standout" />
      <description>ABD ile İsrail’in başlattığı saldırıların maliyeti ulusal sınırlar içinde kalmıyor, küreselleşmiş hayat pahalılığı olarak dünya halklarına pay ediliyor. Bu nedenle savaşflasyon, sadece iktisadi bir kavram değil, emperyal maliyet ihracının adıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Emre Aydınbaş - Ankara Hacı bayram Veli Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>28Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askeri operasyon, yalnızca Orta Doğu’nun jeopolitik haritasını değil, küresel ekonominin temel denklemlerini de kökten sarstı. Operasyonun 4. haftasında dünya, 1970’lerin petrol krizlerini bile geride bırakan bir enerji şokuyla yüz yüze. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), bu krizi “1970’lerin petrol krizleri ve Ukrayna savaşının toplamından daha şiddetli” olarak nitelendirdi. Bu tablo, iktisat literatüründe yeni bir kavramı zorunlu kılıyor: Savaşflasyon (Warflation).</p><h2>SAVAŞFLASYON NEDİR?</h2><p>Savaşflasyon, jeopolitik çatışmaların tetiklediği arz yönlü enflasyon şoklarının, savaş harcamalarıyla finanse edilen yapay talep genişlemesiyle birleşmesinden doğan özgün bir ekonomik sendromu ifade eder. Klasik stagflasyondan farklı olarak savaşflasyonda devlet, borçlanma ve para basma yoluyla ekonomiyi suni biçimde ayakta tutarken, arz şokunun yarattığı enflasyonist baskıyı geniş halk kitlelerine yükler ve böylece sefaleti yaygınlaştırır. Mekanizma şöyle işler: Petrol fiyatları yükselir, üretim maliyetleri artar, reel ücretler erir ancak devlet savaş harcamalarıyla talebi canlı tutarak ekonomik göstergeleri manipüle eder. Sonuç olarak sermaye kesimi savaş ekonomisinden beslenir, maliyet ise geniş halk kitlelerine fatura edilir.</p><h2>KÜRESEL ENERJİ ŞOKU VE BOYUTLARI</h2><p>Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin aksaması, küresel petrol arzının yüzde 20’sini bir anda devre dışı bıraktı. Brent petrol, savaş öncesi 68 dolar seviyesinden Mart ortasında 120 dolara fırladı, yüzde 40’ı aşan bu artış, tarihin en büyük arz kesintisi olarak kayıtlara geçti. Orta Doğu’nun günlük petrol üretimi 21 milyon varilden 14 milyon varile geriledi. QatarEnergy tüm LNG ihracatında mücbir sebep ilan etti. Bu durum savaş, doğal afet veya büyük teknik arıza gibi kontrolü dışındaki olağanüstü olaylar nedeniyle, sözleşme yükümlülüklerini cezai yaptırıma uğramadan geçici olarak durdurduğu veya aksattığı anlamına gelir. Avrupa doğalgaz fiyatları bir haftada iki katına çıkarak 60 €/MWh’ı aştı. Stratejik petrol rezervlerinden 400 milyon varillik salım kararı bile piyasaları yatıştırmaya yetmedi.</p><h2>TEKELCİ SAVAŞ GEÇİRGENLİĞİ</h2><p>ABD’nin ulusal borcu 39 trilyon doları aştı. 2026 mali yılının ilk çeyreğinde 270 milyar dolarlık faiz ödemesi, savunma harcamalarını geride bıraktı. İran operasyonlarının günlük maliyeti 900 milyon ile 1,2 milyar dolar arasında seyrediyor. Faiz ödemelerinin savunma bütçesini aşması, ABD’nin mali yapısının artık sürdürülemezliğinin en çarpıcı göstergesidir.</p><p>İsrail’in 2023-2025 savaş maliyeti 57 milyar dolara (GSYH’nin yüzde 8,6’sı) ulaştı. Savunma bütçesi 48 milyar dolara tırmanırken borç/GSYH oranı yüzde 70’e yaklaştı. Ancak İsrail’in bu maliyetini yalnızca kendi vergi mükellefleri değil, ona destek veren küresel şirketlerin müşterileri de karşılamaktadır. Bu şirketler, kahveden çikolataya, deterjandan dondurmaya kadar ürün fiyatlarını artırarak savaşın maliyetini küresel tüketiciye transfer etmekte ve pek çok piyasada sahip oldukları tekel gücünü bu amaçla kullanmaktadır. Bu mekanizma, klasik iktisat teorilerinde yer almasa da günümüz savaşflasyonunun ayırt edici bir bileşeni olarak tescil edilmelidir. Tam burada gözden kaçan bir mekanizma devreye giriyor, “tekelci savaş geçirgenliği”. İsrail’i açık ya da örtük destekleyen çok uluslu şirketler, savaşın doğurduğu enerji, lojistik ve finansman maliyetlerini küresel fiyatlara yansıtırken sahip oldukları oligopol gücü kullanıyor. Kahveden çikolataya, temizlik ürünlerinden hızlı tüketime kadar geniş bir alanda fiyat artışları sadece maliyet hesabıyla değil, piyasa gücüyle de büyütülüyor. Ve bu şirketlerin ürünlerini kullananlar savaşın finansına alet ediliyor. Bu nedenle boykot, yalnızca ahlaki değil, iktisadi ve insani bir savunma aracıdır.</p><h2>TÜRKİYE DE ETKİLENDİ</h2><p>Enerji ithalatının dış ticaret açığındaki belirleyici payı nedeniyle Türkiye, savaşflasyonun en doğrudan etkilerini yaşayan ülkeler arasında. Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, cari açığı yaklaşık 7 milyar dolar büyütmekte ve enflasyona 1,6 puan eklemektedir. 2026 yıl sonu enflasyonu yüzde 40’a yaklaşabilir, cari açık 55-60 milyar dolara tırmanarak GSYH’nin yüzde 4’üne ulaşma riski taşımaktadır. Merkez Bankası faiz indirimi döngüsünü durdurmak zorunda kaldı, piyasa istikrarı için 10 günde 25 milyar dolarlık müdahale yaptı. Körfez’e ihracat yüzde 40 düştü ve turizm, İran füzelerinin Adana yakınlarına isabet etmesiyle ciddi tehdit altına girdi. Gıda güvenliği de risk altında: Körfez ülkelerinden temin edilen kimyasal gübre arzının aksaması, tarımsal üretim maliyetlerini artırma potansiyeli taşıyor.</p><h2>KÖRFEZİN KIRILGAN MODELİ</h2><p>Körfez ülkeleri, çatışmanın en ağır bedelini ödüyor. Goldman Sachs’a göre Kuveyt ve Katar’ın GSYH’si yüzde 14’e varan oranda daralabilir, Suudi Arabistan yüzde 3’lük küçülmeyle karşı karşıya. Deniz suyunu tuzdan arındırma tesislerine yönelik saldırılar insani krize yol açıyor. Gıda ithalatının yüzde 70’inin aksaması tüketici fiyatlarında yüzde 40-120 artışa neden oldu. Bölgenin “güvenli yatırım cenneti” imajı onarılması güç bir darbe aldı.</p><h2>KÜRESEL EKONOMİK TABLO</h2><p>OECD, 2026 küresel büyüme tahminini yüzde 2,9’da tutarken ABD enflasyonunu yüzde 4,2’ye revize etti. Goldman Sachs ABD’de resesyon olasılığını yüzde 30’a yükseltti. İngiltere’de enflasyonun yüzde 5’i aşması bekleniyor. Almanya ve İtalya teknik resesyon eşiğinde. Barclays’e göre petrol ortalaması 100 dolarda kalırsa küresel büyüme 0,2 puan düşer, enflasyon 0,7 puan yükselir. Gübre maliyetlerinin artmasıyla gıda fiyatları, özellikle düşük gelirli ülkelerde, tehlikeli boyutlara ulaşacak.</p><h2>SAVAŞIN GERÇEK MALİYETİNİ KİM ÖDÜYOR?</h2><p>Savaşflasyon, salt ekonomik bir kavram değildir. Hükümetlerin meşruiyet krizlerini savaş yoluyla aşma girişiminin küresel maliyetini görünür kılan bir analitik çerçevedir. İç siyasette tabanını, dış politikada müttefiklerini kaybetmiş hükümetlerin savaşa sarılması tesadüf değildir. ABD’de faiz ödemelerinin savunma bütçesini geçmesi, İsrail’in GSYH’sinin onda birini savaşa harcaması, bu stratejinin ekonomik sürdürülemezliğinin kanıtıdır.</p><p>Savaşflasyonun en sinsi boyutu, maliyetin demokratik denetimden kaçırılmasıdır: Borçlanma ve para basma yoluyla bugünkü savaş, yarının vergi mükellefine fatura edilir. Küresel enerji ve hammadde fiyatlarının yükselmesiyle bu maliyet bir pandemi gibi dünya halklarına yayılmaktadır. Bu durum, koşulsuz küreselleşmenin ve alternatifsiz entegrasyonun sunulduğu kadar iyi bir şey olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil, savaş ekonomisinin yapısal dönüşümüyle mümkündür.</p><p>Savaşın gerçek kazananları devletler değil şirketlerdir ama savaşın maliyetini her zaman halklar öder. ABD ile İsrail’in başlattığı saldırıların maliyeti ulusal sınırlar içinde kalmıyor, küreselleşmiş hayat pahalılığı olarak dünya halklarına pay ediliyor. Bu nedenle savaşflasyon, sadece iktisadi bir kavram değil, emperyal maliyet ihracının adıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-kuresel-ekonomiye-fatura-edilen-maliyeti-savasflasyon-4815972</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/17/e4faac9a-ry40n9sv38znnwwq1r07.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Haydarpaşa Camii: Kamusal alanın demokratik inşası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658" rel="standout" />
      <description>Haydarpaşa Garı çevresinde planlanan cami projesine yönelik “İhtiyaç yoktur” şeklindeki eleştiriler, kenti başlı başına mevcut yapıların toplamı olarak gören indirgemeci bir bakış açısını yansıtmaktadır. Oysa şehir, sabit değildir ve sürekli devinen, dinamik ve akışkan bir organizmadır. Mekânsal ihtiyaçlar da bu akış içinde yeniden tanımlanır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak / Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>İstanbul, derin ve değerli bir tarihsel birikime sahiptir. Bu şehirde yeni bir yapı inşa edilmesi doğal olarak dikkat çeker. Bu durumun tartışma yaratması da kaçınılmazdır. İstanbul, yer altında zengin arkeolojik miras taşır. Aynı zamanda yüzeydeki yapılarla silüetini korur.</p><p>Bu silüet, şehrin görsel ve simgesel kimliğini oluşturur. İstanbul’u anlamak için sadece görünen yeterli değildir. Görünmeyen katmanları da birlikte değerlendirmek gerekir. </p><p>İstanbul’u anlamak, bütüncül bir mekânsal hafızayı kavramayı gerektirir. Bu bağlamda, katmanların üst üste binerek biriktiği ve her tarihsel dönemin izini aynı mekânda taşıdığı böyle bir şehirde, başta camiler olmak üzere tüm ibadethaneler sadece tek bir işleve sahip yapılar olarak değerlendirilmez. Aksine bu yapılar, kentsel belleğin sürekliliğini sağlayan, mekân ile zaman arasında köprü kuran ve kamusal yaşamın anlam dünyasını şekillendiren kurucu unsurlardır. Bu perspektiften bakıldığında camiler, yalnızca belirli bir ihtiyaca cevap veren mimari nesneler değildir. Camiler insan ile mekân, birey ile toplum ve geçmiş ile gelecek arasında çok katmanlı ilişkiler ağı kuran sembolik yapılardır.</p><h2>KAMUSAL HAYATIN KALBİ</h2><p>İslam şehir geleneğinde camilerin mihrabının yöneldiği Mekke-i Muazzama’daki Kâbe-i Şerif mekânsal bir istikametin kıblesidir. Ama aynı zamanda bütün bir kentsel düzenin anlam eksenini belirleyen kurucu bir ilkedir. Bu eksenin merkezinde yer alan Kâbe-i Şerif ve Mescid-i Nebevi, salt ibadet edilen yapılar olmanın ötesinde, İslam kent düşüncesinin mekânsal ve toplumsal örgütlenmesini şekillendiren temel referans noktalarıdır.</p><p>Hz. Peygamber tarafından inşa edilen Mescid-i Nebevi, bir ibadet alanı olarak faaliyet göstermek yanında, toplumsal hayatın düzenlendiği, yoksulların sığındığı, yolcuların dinlendiği, eğitim ve dayanışmanın kurumsallaştığı çok işlevli bir merkez olarak, şehir ile ibadet arasındaki ayrımı ortadan kaldıran özgün bir model sunar. Bu yönüyle cami, İslam şehirlerinde kutsal bir mekân olmakla birlikte kamusal hayatın kalbi, sosyal ilişkilerin düğüm noktası ve kentsel formun kurucu öğesi olarak “şehir kurucu” bir tipolojiye dönüşür. Bu nedenle camileri anlamak, mimari bir yapıyı kavramaktır ama aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunu, bir mekân felsefesini ve kolektif bir yaşam biçimini anlamak anlamına gelir.</p><p>Sanat ve mimarlık felsefesi açısından bakıldığında camiler, mekânın fiziksel boyutunu içerdiği gibi, aynı zamanda metafiziksel boyutunu da inşa eder. Kubbenin gökyüzüne açılan sembolik dili, ışığın iç mekânda kurduğu ritim ve avlu ile sokak arasındaki geçişkenlik, bireyi gündelik olandan aşkın olana taşıyan bir mekânsal kurgu sunar. Bu nedenle camiler, ibadet gayesiyle kullanılan mekândır ama aynı zamanda “yaşanan” ve anlamlandırılan mekânlardır. İstanbul’da bu deneyim, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı mimari mirasın sürekliliği içinde daha da derinleşir.</p><h2>“İHTİYAÇ YOK” ELEŞTİRİSİ İNDİRGEMECİ BİR BAKIŞ AÇISIDIR</h2><p>Osmanlı şehir geleneğinde cami, kadimden gelen medeniyet anlayışı çerçevesinde ibadet mekanı olmaktan öte, sosyal dayanışmanın, eğitimin, ticaretin ve gündelik hayatın örgütlendiği bir merkez olmuştur. Külliye sistemi içinde şekillenen bu yapı anlayışı, mimarlık ve mühendislik bilimi ile estetik değerlerin taşıyıcılığını yaptığı gibi tarih ve toplum nezdinde etik bir sorumluluk yüklendiğini de gösterir. Günümüzde bu kadim miras, modern kentsel ihtiyaçlarla birleşerek yeniden yorumlanmaktadır. Alt katlarda konumlanan otoparklar, sosyal alanlar ve kamusal hizmet birimleri, mekânın çoğul kullanımını mümkün kılarak camiyi yeniden yaşayan bir kamusal merkez haline getirmektedir. Bu durum, mimarlığın statik bir tekrar değil; değişen ihtiyaçlara cevap veren dinamik bir üretim süreci olduğunu da ortaya koyar.</p><p>Bu çerçevede, Haydarpaşa Garı çevresinde planlanan cami projesine yönelik “ihtiyaç yoktur” şeklindeki eleştiriler, kenti başlı başına mevcut yapıların toplamı olarak gören indirgemeci bir bakış açısını yansıtmaktadır. Oysa şehir, sabit değildir ve sürekli devinen, dinamik ve akışkan bir organizmadır. Mekânsal ihtiyaçlar da bu akış içinde yeniden tanımlanır. Bir bölgede mevcut ibadet alanlarının bulunması, o yapıların tüm kullanıcılarına cevap verebildiği anlamına gelmez. Özellikle ulaşım ağlarının kesiştiği, farklı sosyo-ekonomik grupların yoğun biçimde bir araya geldiği kesişim noktalarında, kamusal yapıların işlevi yerel ölçekleri aşar.</p><h2>HAYDARPAŞA: İSTANBUL’UN MEKÂNSAL HAFIZASINDAKİ ÖNEMLİ EŞİK</h2><p>Haydarpaşa, bu anlamda tarihi, ticari ve turistik bir semt olmakla birlikte İstanbul’un mekânsal hafızasında merkezi bir eşik, bir geçiş alanıdır. Deniz, kara ve demiryolu hatlarının kesiştiği bu bölge, gün içinde on binlerce insanın temas ettiği bir “kamusal yoğunluk alanı”dır. Böyle bir mekânda inşa edilecek yapı, sadece çevre sakinlerine değil; kentin bütününe hitap eden bir kamusal değer üretir. Bu nedenle söz konusu projeyi salt Kadıköy sahilinde ve Haydarpaşa semtinde yaşayanların perspektifiyle değerlendirmek, kamusal mekânın çoğul doğasını göz ardı etmek anlamına gelir.</p><p>İstanbul gibi bir metropolde bazı yapılar bulundukları yerin ötesinde anlam taşır; kentsel ölçekte, hatta ulusal düzeyde bir temsil gücü kazanır. Haydarpaşa da bu nitelikte bir mekândır. Burada inşa edilecek camiyi tek başına bir ibadet alanı olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bunun yerine, kentsel sürekliliği güçlendiren, kamusal yaşamı destekleyen ve mimarlık aracılığıyla anlam üreten bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü kamusal mekân, hem fiziksel bir alandır hem de toplumun ortak hafızasının ve birlikte yaşama iradesinin somutlaştığı bir zemindir. Bu açıdan bakıldığında, Haydarpaşa’da önerilen cami projesi, geçmişin bir tekrarından ziyade, bu tarihsel işlevin günümüz koşullarında yeniden üretildiği bir vizyon projesi olarak değerlendirilebilir.</p><h2>ZAMANLA KONUŞAN BİR DÜŞÜNCE BİÇİMİ</h2><p>Öte yandan projeye yöneltilen “silueti bozar” eleştirisi yüzeysel bir estetik kaygının ötesinde, mimarlığın zamanla kurduğu ilişki bağlamında yeniden düşünülmeyi gerektirir. İstanbul’un silueti Mimar Sinan tarafından belirlenmiş ama donmuş bir görüntü değildir ve tarih boyunca farklı medeniyetlerin, üslupların ve teknik imkânların üst üste eklemlenmesiyle oluşmuş yaşayan bir kompozisyondur. Bu kompozisyonun en güçlü kurucularından biri olan Mimar Sinan, hem anıtsal yapılar inşa etmiş, hem de mekânın ölçüsünü, yapıyla oranını ve şehirle kurduğu diyaloğu yeniden tanımlamıştır. Sinan’ın eserlerinde görülen denge, bir yanıyla estetik bir tercihi, bir yanıyla da mekânın ruhunu, ışığın hareketini ve insan ölçeğini gözeten bütüncül bir düşüncenin ürünüdür. </p><p>Bugün inşa edilecek bir caminin de bu geleneği göz önüne alması ve onun ardındaki düşünceyi kavrayarak tasarlanması, silueti bozmak yerine onu zenginleştiren yeni bir cazibe oluşturabilmesi beklenir. Zira mimari süreklilik, geçmişin biçimsel tekrarından uzak durarak ve hafıza ile kurulan canlı bir bağdan doğar. Bu bağlamda, mimarlık hem fiziksel bir üretimdir hem de zamanla konuşan bir düşünme biçimidir. Her yeni yapı, kentin hafızasına eklenen bir cümle gibidir. Bu cümlenin niteliği, geçmişle kurduğu ilişkinin derinliğiyle ölçülür. Dolayısıyla mesele, yeni bir yapının varlığı değildir, bu yapının kent ile nasıl “konuştuğu”, kente nasıl yerleştiği ve kentte nasıl bir anlam ürettiğidir.</p><h2>ŞEHİRCİLİK İDEOLOJİK EKSENDE TARTIŞILMAZ </h2><p>Hukuki açıdan bakıldığında da projeye yönelik kesin yargıların temkinle ele alınması gerekir. Şehircilik, sadece estetik tercihlerin değil; aynı zamanda planlama ilkelerinin, mevzuatın ve teknik değerlendirmelerin birlikte işlediği çok katmanlı bir süreçtir. Bu süreçte alınan kararlar, ilgili kurumların denetimi, bilimsel raporlar ve kamu yararı ilkesi çerçevesinde şekillenir. İbadet alanları da bu bağlamda tek fonksiyonlu dini yapılar değil; toplumsal ihtiyaçlara cevap veren çok fonksiyonlu kamusal hizmet mekânları olarak değerlendirilir. Bu nedenle bir projeyi peşinen “kamu yararına aykırı” ilan etmek, şehir planlamasının çok boyutlu doğasını göz ardı etmek anlamına gelir.</p><p>İstanbul’un dönüşen kamusal alanları üzerine yürütülen tartışmaların çoğu zaman teknik zeminden koparak ideolojik bir eksene kayması da dikkat çekicidir. Oysa şehircilik, kanaatlerden ziyade verilerle, varsayımlardan ziyade analizlerle ilerlemek zorundadır. Hukuki çerçeve ve kamu yararı ilkesi, bu değerlendirmelerin temel referans noktası olmalıdır.</p><p>“Kıyı Kanunu’na aykırılık” iddiası da mutlak bir hüküm olarak ele alınamaz. Kıyı Kanunu, kıyıların kamu yararına kullanımını esas alır. Toplumun ortak ihtiyaçlarına hizmet eden yapılar bu kapsamdadır. İbadet alanları, kamusal hayatın merkezinde yer alan yapılar olarak bu çerçevenin dışında düşünülemez. Nitekim farklı şehirlerde, planlama ilkelerine uygun biçimde kıyı bölgelerinde konumlandırılmış pek çok kamu yapısı bulunmaktadır. Bu nedenle her yeni yapılaşmayı peşinen hukuka aykırı ilan etmek, objektif değildir. Olası hukuki değerlendirmelerin nihai adresi ise kamuoyu tartışmaları değil, yargı mekanizmalarıdır.</p><p>Benzer şekilde, deprem riski ve zemin uygunluğu gibi başlıklar da teknik uzmanlık gerektiren alanlardır. Büyük ölçekli projelerde zemin etütleri, mühendislik hesapları ve güvenlik standartları dikkate alınmadan uygulamaya geçilmesi zaten mümkün değildir. Bu nedenle bu tür projelere ilişkin değerlendirmelerde, bilimsel verilerin belirleyici rolü göz ardı edilmemelidir.</p><h2>ODAK KAPSAYICI ŞEHİR ANLAYIŞI OLMALIDIR</h2><p>“Kamu yararı yoktur” yönündeki değerlendirmeler ise çoğu zaman kamu yararı kavramının dar yorumlanmasından kaynaklanır. Oysa kamu yararı; sadece ekonomik ya da altyapısal ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Toplumun sosyal, kültürel ve hatta manevi ihtiyaçları da bu kavramın ayrılmaz bir parçasıdır. Camiler, tarih boyunca ibadet işleviyle beraber toplumsal etkileşimin, dayanışmanın ve kamusal buluşmanın merkezleri olmuştur. Bu yönüyle bir ibadet alanının planlanması, aynı zamanda sosyal bir ihtiyacı karşılamaktır.</p><p>Bu tür projeleri siyasi ya da ideolojik bir çerçevede değerlendirmek, meseleyi dar alana indirgemek anlamına gelir. Asıl yapılması gereken; mimari, hukuki ve toplumsal boyutları birlikte ele alarak, kente nasıl bir katkı sunduğunu sorgulamaktır. Çünkü şehir, farklı seslerin, ihtiyaçların ve anlamların bir arada var olduğu bir bütündür. Bu bütün içinde her yeni yapı ya bu çok sesliliği zenginleştirir ya da onu zayıflatır. Mesele, hangi yönde bir iz bırakılacağıdır.</p><p>Kentin zengin kimliği, ancak bu geniş bakış açısıyla korunabilir. Şehri parçalı ve dar perspektiflerle okumak yerine, bütüncül bir vizyonla değerlendirmek; farklı ihtiyaçları, estetik kaygıları ve kamusal faydayı aynı zeminde buluşturmak esastır. İstanbul’un geleceği, geçmişiyle kurduğu bağı koparmadan, onu çağın gerekleriyle yeniden yorumlayabilme kapasitesine bağlıdır. Bu da ancak ortak akıl, çok yönlü değerlendirme ve kapsayıcı bir şehir anlayışıyla mümkün olabilir.</p><p>Sonuç olarak Haydarpaşa’da planlanan cami, salt bir yapı tartışmasının ötesinde; kentin mekânsal hafızası, kamusal alan anlayışı ve toplumsal ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkili çok katmanlı bir meseleyi temsil etmektedir. Bu proje, bir yandan fiziksel bir boşluğu doldurma girişimidir bir yandan da İstanbul’un değişen ritmine, artan hareketliliğine ve kamusal kullanım yoğunluğuna verilen bir imkan olarak okunmalıdır. Bu bağlamı göz ardı ederek meseleyi ideolojik bir karşıtlık düzlemine indirgemek, tartışmayı derinleştirmek yerine yüzeyselleştirir. </p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/haydarpasa-camii-kamusal-alanin-demokratik-insasi-4815658</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/16/7449f531-9t4oj3p0sw780y1wiz7jp.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in Avrupa’daki Truva Atı: Yunanistan</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291" rel="standout" />
      <description>İsrail, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine nüfuz etmeye çalışırken, ortaya çıkan yeni eksen NATO ve AB içinde stratejik kırılganlıklar oluşturuyor. Bu süreç, Avrupa’nın bütünlüğünü test ederken Doğu Akdeniz’de gerilimi artıran ve uzun vadeli istikrarsızlık riskini büyüten bir tablo ortaya koyuyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sernur Yassıkaya / Yeni Şafak Dış Haberler Müdürü</strong></p><p><br></p><p>Troya Savaşı'nı, Hektor ile Aşil’in hikâyesini ve Akaların Troya şehrini ele geçirmek için “hediye” olarak kullandıkları Truva Atı'nın hikayesini bilmeyen yoktur. Avrupa Birliği ve NATO üyesi olan Yunanistan’ın atalarından kalan bu “meşhur” mirası İsrail’in amaçları doğrultusunda kullanmak istediğine yönelik emareler her geçen gün kuvvetleniyor. Atina yönetiminin son olarak İsrail’den 750 milyon dolar tutarında bir roket atar sistemi satın alma anlaşması yaptığı biliniyor.</p><p>NATO şemsiyesi altında bulunan, AB’nin ekonomik yardımlarından beslenen Yunanistan’ın, Avrupa vatandaşlarının vergilerinden elde edilen gelirle Gazze ve Lübnan’da soykırım ve etnik temizliğe imza atan bir ülkenin savunma sanayisini beslemesi soru işaretleri uyandırıyor. İsrail gibi Avrupa Birliği ülkelerini doğrudan hedef alan ve tehdit eden bir ülkenin, Birlik’i etki altına almak için Atina’yı yeni bir maymuncuk olarak mı kullanmak istediği cevaplanmayı bekleyen önemli bir soru. Fransa’nın önünü çektiği ülkeler Avrupa savunma sanayiini geliştirmek için Made in Europe ve SAFE gibi programları güçlendirmeye çalışırken, Yunanistan’ın tam aksi bir politikayla İsrail savunma sanayiini beslediği de görülüyor.</p><h2>ORBAN’IN YEDEĞİ MİÇOTAKİS Mİ?</h2><p>Soykırım suçlamasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hakkında dava açılan İsrail’in, AB politikalarının işlemesini engelleyen Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orbán’ın ardından tuttuğu ağıt herkesin malumu. Şimdi soru; acaba İsrail, Orbán’ın yedeği olarak Yunanistan’ın Başbakanı Kiryakos Miçotakis’i mi hazırlıyor? Yine İsrail’in NATO’yu zayıflatmak ve hatta parçalamak için farklı ülkeler üzerinden girişimlerde bulunduğu izlenmekte. Tel Aviv’in bu anlamda Atina’yı NATO içindeki birlikteliği zayıflatmak ve çatışma ortamı çıkarmak amacıyla kullanma niyetinde olduğu son dönemde İspanya, İtalya ve Türkiye gibi ittifakın Güney ve Doğu kanadının önemli ortaklarına yönelik saldırılarını artırmasıyla görülüyor.</p><p>Atina yönetimi daha önce de İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’de istikrarsızlığı körükleyecek “hayali projeler” ile Avrupa Birliği’nin jeopolitik çıkarlarına darbe vuracak adımlar atmaktan geri durmadı. Bu noktada özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında geliştirilen enerji ve güvenlik iş birlikleri dikkat çekmektedir. Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya taşınması amacıyla gündeme getirilen EastMed Boru Hattı projesi, teknik ve ekonomik açıdan ciddi soru işaretleri barındırmasına rağmen siyasi bir araç olarak öne çıkarılmıştır. Bu proje, enerji arz güvenliği görünümü altında, Avrupa enerji güvenliği açısından kritik önemde olan Türkiye’yi İsrail çıkarları adına hedef almayı amaçlıyordu.  </p><h2>ATİNA’NIN BATI İTTİFAKI İÇİNDEKİ GÜVENİLİRLİĞİ SORGULANIYOR</h2><p>Son yıllarda İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs üçgeninde artan askeri tatbikatlar, savunma anlaşmaları ve istihbarat paylaşımı bu eksenin giderek kurumsallaştığını göstermekte. Özellikle hava kuvvetleri ve deniz güvenliği alanlarında yapılan ortak tatbikatlar, bu üçlü yapının sadece ekonomik değil askeri bir blok haline gelme potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. İsrail’in ileri teknoloji savunma sistemlerini Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa güvenlik mimarisine entegre etmeye çalıştığı da dikkat çeken bir diğer husustur.</p><p>Hakeza Ukrayna Savaşı sırasında Rusya’nın, AB yaptırımlarını Yunanistan tarafından tedariki sağlanan “gölge filo” tankerlerle deldiği yine bizzat Avrupa medyası tarafından suçüstü yapılarak ispatlandı. Bu durum, Yunanistan’ın yalnızca İsrail ile değil, küresel güç dengelerinde farklı aktörlerle de pragmatik ve zaman zaman çelişkili ilişkiler yürüttüğünü göstermektedir. Bu çok yönlü politika, Atina’nın Batı ittifakı içindeki güvenilirliğini tartışmaya açan bir unsur haline gelmiştir.</p><h2>İSRAİL’İN AVRUPA’YI ORTA DOĞU’DAKİ KAOSA SÜRÜKLEME ÇABASI</h2><p>Öte yandan, Güney Kıbrıs’ın İsrail ile geliştirdiği yakın ilişkiler de dikkat çekicidir. Ada, Doğu Akdeniz’de İsrail için stratejik bir ileri karakol işlevi görmeye başlamıştır. Limanların ve hava üslerinin İsrail tarafından kullanımı, bölgedeki askeri hareketliliği artırmakta ve bu durum bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkilemektedir. Aynı zamanda Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olması, İsrail’in Avrupa içindeki etki alanını genişletmesi açısından önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu yolla İsrail’in, Orta Doğu’da çıkardığı kaosa Avrupa’yı da ortak etme kabiliyetine sahip olduğu da görülüyor. İran savaşında füzelerin Güney Kıbrıs’a kadar ulaşması bu tehdidi net gösterdi. Bu gelişmenin asıl sorumluluğunun Atina-Tel Aviv ittifakına ait olduğu açık bir gerçek.</p><p>Ancak “Avrupa’nın yaramaz çocuğu” gibi görülen Yunanistan, “dokunulmazlık” değerlendirmesinde bulunarak, Avrupa’yı derinden etkileyebilecek sonuçları olacak İsrail’in tüm Orta Doğu’yu kaosa sürükleyen politikalarına ortak ve destek olup tehlikeli bir oyun oynama kararı aldı. Bu durum, Avrupa Birliği içinde stratejik uyumsuzluklara ve güvenlik politikalarında çatlaklara yol açma potansiyeli taşımaktadır.</p><h2>AMAN VERMEZ TÜRKİYE TAKINTISI</h2><p>Kör bir Türkiye karşıtlığı ve yeni bir hami bulma çabasıyla giriştiği bu maceracı tutumun tüm Avrupa’yı zayıflatmaya namzet etkileri olacağı şimdiden görülmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki gerilimler, NATO içindeki dayanışmayı test eden bir unsur haline gelmiş, ittifakın güney kanadında kırılganlık yaratmıştır. </p><p>Sonuç olarak, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ekseni yalnızca bölgesel bir iş birliği değil, aynı zamanda Avrupa güvenlik mimarisini, NATO iç dengelerini ve Doğu Akdeniz’deki güç dağılımını etkileyen çok katmanlı bir stratejik yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapı, kısa vadede belirli aktörlere avantaj sağlasa da uzun vadede Avrupa içinde ayrışmaları derinleştirme ve bölgesel istikrarsızlığı artırma riski taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu ilişkilerin yalnızca ikili anlaşmalar bağlamında değil, daha geniş bir jeopolitik perspektiften değerlendirilmesi gerekmektedir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-avrupadaki-truva-ati-yunanistan-4815291</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/15/95050b49-mdu3br0hne6dqx9let58.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın gölgesindeki Dubai ve kavşak noktasında yeni petrol rotaları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Havvanur Fadila / Gazeteci Dubai/BAE</strong></p><p><br></p><p>Afrika’yı, Hint alt kıtasını ve Batı’yı Körfez üzerinden birbirine bağlayarak bölgesel bir ticaret merkezi olmayı başarmış olan Dubai, ABD ve İsrail’in İran’a açtıkları savaştan epey olumsuz etkilendi. Her ne kadar bu savaştan önce de Körfez’in iki yakasındaki ülkeler siyaseten anlaşamıyor olsalar da, BAE’de özellikle Dubai emirliği İran ile bir iş ortağı gibi çalışabiliyor ve ABD ambargosuna rağmen İranlılar ülkeleriyle ticaretlerini devam ettirebiliyorlardı. </p><p>Her iki taraf da ticaret ve para akışının güvenliği için bu savaşa kadar statükoyu koruyabilecekleri bir ilişki sürdürüyorlardı. Bu noktada Dubai emirliğinin, ülkenin başkenti ve dış politikasına yön veren Abu Dabi emirliğinden iç işleyişi ile ilgili politikalarında bağımsız karar alabildiğini belirtmek gerekir. Ancak Abu Dabi’nin belirlediği dış siyasetin yörüngesi kendi iç işleyişlerinde bağımsız olan diğer emirlikleri de pek tabii ki etkiliyor. Yine de Yemen Savaşı ile zaman zaman test edilen siyasi dengede İran ile diplomatik ilişkilerin kopmaması için çaba gösteriliyordu. Ancak bugüne bakınca bazı eşiklerin artık geri dönülemeyecek şekilde aşıldığı söylenebilir.</p><p>Dubai hükümeti petrol kaynaklarının azlığı nedeniyle turizm, ticaret, havacılık ve limancılık gibi sektörlerde bölgesel bir hub olmaya çalışıyor. Dünyanın her yerinden çalışmaya gelen yabancı işçileri ve yatırımcıları ile Dubai başarılı denilebilecek bir ekonomik sistem kurmayı da başarmıştı. Korona ve Rusya-Ukrayna Savaşı ile Dubai’ye sıcak para girişi rekor seviyelerde artmış, özellikle turizm ve gayri menkul sektörleri tarihinin en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. </p><h2>İRAN SALDIRISIYLA ÇATIRDAYAN SİSTEM</h2><p>28 Şubat tarihinde başlayan saldırılarla ise turizm ve buna bağlı sektörler durma noktasına geldi. Özellikle lüks segment yatırımcılar ülkeden hızla çekilirken, daha savaşın ilk haftalarından itibaren pek çok farklı sektörde işten çıkarmalar başladı. Sistem çok hızlı şekilde pek çok yerden çatırdamaya başlamışken uzun zamandır büyük emekle bir strateji kurarak oluşturdukları yatırımcılara güven veren o imajın bozulmasını istemeyen hükümet sosyal medya kullanıcılarına savaş ile ilgili paylaşımlar yapmaları halinde ağır cezalar uygulanacağını hatırlattı. Ancak yüksek cezaların varlığı burada yaşayanlar için yeni bir olgu değil… Özellikle Batılı lobi ve halkla ilişkiler şirketlerine kaynak ayırarak, emirlik aileleriyle ilgili skandallara ve dünyanın çeşitli yerlerinde müdahil olduğu savaşlara rağmen imajını korumayı başaran BAE hükümeti, savaştan önce de ülkenin imajını bozacak eylemlere ve sosyal medya paylaşımlarına cezalar yağdırıyordu. </p><p>Savaşa dair paylaşım yapanlara uygulanan cezalar ise sosyal medya kullanıcılarını bu süreçte ikiye böldü. Bazı sosyal medya kullanıcıları ülkeye dair stratejik bilgilere İran’ın açık istihbarat kaynaklarından ulaşmaması için özellikle saldırılarla ilgili paylaşımlara sansür uygulanması gerektiği fikrini savunurken, bazı kullanıcılar da kişisel güvenliklerini sağlamayla doğrudan ilişkisi olduklarını düşündükleri haber alma özgürlüklerinin kısıtlandığı fikrini savunuyorlar. Ancak ne kadar sansür de uygulansa, saldırı haberleri fısıltı medyasıyla, ekonomik sıkıntılar ise yükselen uğultusuyla duyulmaya devam ediyor.</p><h2>DEMOKLES'İN KILICI: HÜRMÜZ</h2><p>İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bloke etmesi, bugün bölgenin petrol ticareti ve tedarik zincirine etki etse de, ateşkesin sağlanması ve trafiğin yeniden tesisi durumunda bile görünen o ki Hürmüz Körfez ülkelerinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam edecek. Çünkü Körfez ülkeleri bu süreçte güvenliklerinin ve ekonomilerinin ne kadar kırılgan ilişkilere bağlı olduğunu fikirlerinin alınmadığı bir savaşla yaşayarak tecrübe ettiler. İsrail’in bölgesel hırsları doğrultusunda ABD’nin giriştiği bu macera, Körfez ülkeleri ile ilişkilerini de yeni bir sınava tabi tutacak gibi görünüyor. ABD bugüne kadar İran’ı hep Körfez Arapları için bir tehdit unsuru olarak denklemin karşısına yerleştirirken, İsrail’i de bu tehdide karşı yaklaşabilecekleri stratejik bir partner olarak sunabiliyordu. Bu siyasetiyle ABD okyanus ötesinden kendi çıkarlarını koruyabileceği bir denge siyaseti güdüyorken, ABD Başkanı Trump’ın bölge siyasetinde ipleri tamamen Tel Aviv’in eline vermesiyle Washington uzun yıllardır koruduğu dengeyi bölgedeki Arap ülkelerinin aleyhine değiştirmiş oldu.</p><h2>DENİZE DÜŞEN BAE İSRAİL’E SARILIR MI? </h2><p>Hürmüz’ün kontrolünün güçlünün tarafında olması ve İran’ın statükoyu koruma gereği duymadan ticareti durdurabilme potansiyeli bölge ülkelerini önümüzdeki süreçte alternatif bir rota aramaya itebilir. Bu alternatif rotanın da bütün bölgeyi istediği gibi dizayn etmeye çalışan Tel Aviv tarafından altın tepside sunulacak olması ise yeni bir haber değil. İsrail dünya petrol ticaretinin yüzde 40’ını kontrol edecek yeni iki rota oluşturmaya ve bu rotaların merkezine de kendini konumlandırmaya çalışıyor. İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Ürdün’den İsrail’e, İsrail’den de Akdeniz’e açılarak oradan Avrupa’ya bağlamaya çalıştığı EastMed hattı Körfez ülkeleri için petrol ticaretlerinin Hürmüz yerine İsrail’e bağımlı olması tehlikesini taşıyor. </p><p>Bu hattın gerçekleşebilmesi için İsrail, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını da Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetimi ile birlikte ihlal etmeye çalışıyor. Bölge siyasetini dizayn etmeye çalıştığı gibi, ticaret yollarını kontrol ederek global ekonominin de iplerini eline geçirebilmek için İsrail’in hedeflediği diğer rota da Süveyş Kanalı’nı bypass edecek Eilat-Aşkelon Boru Hattı. Kanaldan gelecek gelirlerini baltalayarak Mısır’ın ekonomisini de ciddi tahribata uğratma potansiyeli olan bu hattın önünde de İsrail için bir engel olarak Gazze’yi kontrol edememesi duruyor. Önüne geleni yakıp yıkarak hedefe giden yolda her şeyi mubah gören İsrail’in planlarının İran tehdidi nedeniyle Körfez ülkeleri için bir alternatif gibi öne çıktığı bu süreçte, denize düşen Körfez ülkeleri yılana sarılacak mı zaman gösterecek…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-golgesindeki-dubai-ve-kavsak-noktasinda-yeni-petrol-rotalari-4815292</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/15/365c0abc-2b6rpc2tleokimfdcd3q1d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in yeni doktrini: Tampon bölgeler ve sonsuz savaş</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971" rel="standout" />
      <description>Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi ise düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz / Yazar </strong></p><p><br></p><p>işgal rejimi Siyonist İsrail’in son dönemde inşa ettiği güvenlik aklını anlamak için artık eski kavramlarla yetinmek mümkün değil. “Caydırıcılık”, “sınırlı operasyon”, “geçici işgal”, “terörle mücadele”… Bunlar hâlâ dolaşımda, evet fakat artık meseleyi açıklamıyorlar. Çünkü ortada, tekil askerî hamlelerin toplamından ibaret bir tablo değil, daha derin, sert ve daha kalıcı bir zihniyet kırılması var.</p><p>7 Ekim sonrasında İsrail, sınırın kendisinin güvenlik üretemediği sonucuna vardı. Eski denklem basitti: Sınırı koru, içeriyi güvene al. Yeni denklem ise bu varsayımı tersyüz ediyor: Sınırın üzerinde durarak güvenlik sağlanamaz; güvenlik, sınırın ötesinde, karşı tarafın toprağında, henüz filizlenmemiş tehdidi boğacak bir derinlik kurarak elde edilir.</p><p>Doktrin değiştiğinde savaşın dili de değişir. Eskiden savaşın hedefi “zafer”di; şimdi hedef, zaferin imkânsızlığını kabul ederek tehdidi yönetilebilir bir seviyede tutmak. Yani düşmanı ortadan kaldırmak değil, sürekli törpülemek; barış inşa etmek değil, tehlikeyi ötede tutmak; normalleşmek değil, kontrollü bir anormallik üretmek. Bu yüzden “sonsuz savaş” artık retorik bir abartı değil, neredeyse teknik bir tanım.</p><h2>GÜVENLİK Mİ, COĞRAFİ MÜHENDİSLİK Mİ? </h2><p>Ortada kesin bir sonuca ulaşmayı hedefleyen bir strateji yok; süreklileşmiş bir baskı düzeni var. Bu düzenin sahadaki karşılığı ise “tampon bölge”. İsrail’in askerî aklı bugün şunu açıkça kabul ediyor: Hamas, Hizbullah ve İran bağlantılı milis ağları tamamen tasfiye edilemiyor. Öyleyse bu yapıların İsrail sınırına yakın mesafede yeniden kök salmasını engelleyecek kalıcı ara alanlar oluşturulmalı. Sınır korunarak değil, tehdidin doğacağı yer önceden bastırılarak güvenlik sağlanır. Bu da savunma hattının fiilen karşı tarafın toprağına taşınması demektir.</p><p>Gazze, bu yeni doktrinin en çıplak deney sahasıdır. Savunma Bakanı Israel Katz’ın açık ifadeleriyle, İsrail birlikleri savaş sonrasında da oluşturulan tampon alanlarda kalacaktır. Saldırıların ardından Gazze’nin yaklaşık üçte birinin kontrol altına alınması, bunun bir operasyon değil, kalıcı bir mekânsal yeniden düzenleme girişimi olduğunu gösteriyor. Savaş bitse bile düzen bitmeyecek. Çünkü amaç artık yalnızca savaşmak değil, coğrafyayı yeniden kurmak.</p><p>Güney Lübnan’da ise bu hikâye aslında tanıdık. 1980’ler ve 1990’lar, güvenlik kuşağının neye benzediğini zaten göstermişti. Yeni olan, bu modelin çok daha kırılgan bir bölgesel denklemde ve 7 Ekim’in yarattığı travmatik psikolojiyle yeniden dolaşıma sokulmasıdır. İsrail, kuzey yerleşimlerini Hizbullah’ın tanksavar kapasitesinden ve sınır baskınlarından uzak tutmak için daha derin bir tampon şerit arayışında. Bu arayışın sahadaki karşılığı ise soyut değil: Yıkılan köyler, patlatılan evler, geri dönemeyen aileler… İnsan hakları çevrelerinin dometicide dediği, yaşam alanının sistematik biçimde ortadan kaldırılması pratiği tam da burada devreye giriyor.</p><p>Suriye cephesi ise bu doktrinin üçüncü ayağını tamamlıyor. İsrail’in Suriye’de, özellikle Colan çevresinde tehditleri erken aşamada vurma eğilimi yeni değil. Ancak son dönemde bu yaklaşımın noktasal operasyonlardan daha geniş bir “ön alan güvenliği” mantığına evrildiği görülüyor. Gazze, Lübnan ve Suriye artık ayrı cepheler değil; tek bir çevresel tehdit kuşağının parçaları olarak okunuyor. Bu okuma biçimi, tampon bölgeyi yerel bir askerî tedbir olmaktan çıkarıp bölgesel bir karşı-ağ stratejisine dönüştürüyor. İran vekiller üzerinden derinlik kuruyorsa, İsrail de topografya üzerinden derinlik kuruyor. Sınırlar anlamını yitiriyorsa, o sınırın ötesi yeni sınırın parçası hâline getiriliyor.</p><h2>TAMPON BÖLGE Mİ GİZLİ İLHAK MI? </h2><p>7 Ekim gibi bir kırılmadan sonra İsrail güvenlik bürokrasisinin bunu yeni saldırıların uygun bahanesi kılma hevesi anlaşılır. Fakat tam burada siyaset devreye girer ve askerî akla sınırlarını hatırlatır. Çünkü güvenlik, yalnızca tehdidi uzaklaştırarak üretilmez; bazen onu daha derin, daha kalıcı ve daha öfkeli bir biçime dönüştürürsünüz. Tampon bölge bir yandan güvenlik sağlar; diğer yandan yeni öfke havuzları, yeni intikam anlatıları, yeni meşruiyet krizleri ve yeni diplomatik tıkanmalar üretir.</p><p>Bu nedenle İsrail’in yeni doktrini yalnızca askerî değil, aynı zamanda bir “zaman rejimi”dir. Bu rejimde barış, ulaşılacak bir hedef değil; sürekli ertelenen bir ihtimaldir. Çatışma artık sadece Washington ile Tahran arasında değil; savaşın ne olduğu ve nasıl biteceği konusunda iki müttefik arasında da yaşanıyor.</p><p>Tam da burada, İsrail iç siyasetinin meseleye kattığı katman ortaya çıkar. Tampon bölge fikri, güvenlik bürokrasisi için bir savunma derinliği anlamına gelebilir fakat aşırı sağın bir bölümü için bu, aynı zamanda ilhakı çağıran jeopolitik iştahın meşrulaştırıcı eşiğidir. Bazı aşırı sağcı liderler elde tutulan bölgeleri sadece geçici güvenlik alanları olarak değil, daha kalıcı bir egemenlik genişlemesinin zemini olarak görüyor. İşte burası en tehlikeli kavşaktır. Çünkü askerî gerekçe ile ideolojik yayılma arzusu birbirine karıştığında, “tampon bölge” kelimesi bir güvenlik kavramı olmaktan çıkar, siyasi bir kod sözcüğe dönüşür. Orta Doğu’nun lügatinde geçici olan şeylerin bazen en kalıcı şeyler olduğunu herkes bilir. </p><h2>ORTA DOĞU’NUN KARA MİZAHI</h2><p>Bu doktrinin en büyük açmazı, başarı ile sürdürülebilirlik arasındaki farkta düğümleniyor. Evet, İsrail kısa vadede sınır yerleşimlerine yönelik bazı tehditleri geriye itebilir. Evet, topografik hâkimiyet ve ileri mevzilenme bazı saldırı biçimlerini zorlaştırabilir. Ama bunun maliyeti nedir? Gazze’de milyonların dar alanlara sıkışması, Güney Lübnan’da köylerin yıkılması, sivillerin geri dönüşünün belirsizleşmesi ve uluslararası hukuk tartışmalarının derinleşmesi, güvenliğin sadece düşmanı değil meşruiyeti de yönetmek zorunda olduğunu gösteriyor. </p><p>İsrail’in yeni güvenlik doktrini bu nedenle paradoksal bir başarı formülü sunuyor: Güvenlik ararken kalıcılığı artırıyor, kalıcılık ararken savaşı uzatıyor, savaşı uzattıkça da güvenliğin siyasi temelini aşındırıyor. Bu, Orta Doğu’nun kara mizahıdır: Güvenlik için daha fazla arazi alırsınız, ama daha az gelecek satın alırsınız.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4813820" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/10/66103d65-o84e1tv1h2wu50bfta63.webp" data-title="Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?" data-url="/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4813481" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/9/9c54b53e-a57wowgru5us3oba6rxxf.webp" data-title="Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık" data-url="/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-yeni-doktrini-tampon-bolgeler-ve-sonsuz-savas-4814971</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/14/348ef11d-9j3v7i1gehg5wlqff82yy.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ay’a dönüş </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serdar Tufan / Bilgisayar Mühendisi, Hukukçu</strong></p><p><br></p><p>İnsanlık bazen büyük eşikleri sessizce geçiyor. Gökyüzünde önemli bir şey oluyor ama yeryüzünde hayat bütün ağırlığıyla akmayı sürdürdüğü için çoğumuz bunun anlamını ancak sonradan fark ediyoruz. 10 Nisan akşamı da böyleydi. Dört insan, Ay’ın çevresinden dönüp Dünya’ya geldi. Bu, yalnızca başarılı bir uzay görevi değildi. Aynı zamanda uzun bir aradan sonra yeniden uzağa bakmaya başladığımızın işaretiydi.</p><p>Ay’a insanlık son olarak 1972’deki Apollo 17 göreviyle gitmişti. O zamandan sonra uzaya çıktık, istasyonlar kurduk, uydular gönderdik, robotları Mars’a kadar yolladık. Ay’a gitmek, uzay istasyonuna gitmekten neredeyse bin kat daha uzak bir yolculuk. Aslında yarım asırdır Dünya’nın yakın çevresinin dışına çıkmadık kendi evimizin avlusunda dolaştık.</p><p>Bu yüzden Artemis 2’nin anlamı çok daha büyük. ABD-Florida’dan fırlatılan 98 metrelik SLS roketinin taşıdığı Orion kapsülündeki, astronotların kendi verdiği adla Integrity’deki dört kişilik ekip, Ay’ın çevresinden dolanıp geri geldi. Kapsül, dünya ile Ay arasında bir sekiz çizdi. Kütle çekiminden yararlanıp ivmelenmek amacıyla izlenen, böylece yakıttan tasarruf sağlayan “serbest dönüş yörüngesi” üzerinde; Ay’ın dönüş dinamiklerinden dolayı sadece tek bir yüzü dünyaya dönük olduğu için bizim için karanlık kalmış diğer yüzünü böylece gözlemleyip haritalandırdık. Böylece insanlık hiç olmadığı kadar (yaklaşık 406 bin km) uzağa gitmiş oldu.</p><h2>YOLCULUKTA KİMLER VARDI?</h2><p>Burada dikkat çekici olan sadece kat edilen mesafe değildi. Bu yolculuğa çıkan insanların kim olduğu da en az bunun kadar önemliydi. Apollo görevlerinde Ay’a gidenlerin tamamı beyaz Amerikalı erkeklerdi. Bu kez tablo değişti. Reid Wiseman’ın komutasındaki ekipte Dünya yörüngesinin ötesine geçen ilk kadın vardı: Christina Koch. Ay çevresine ulaşan ilk siyahi astronot vardı: Victor J. Glover. İlk Kanadalı vardı: Jeremy Hansen. Bunu yalnızca sembolik bir temsil meselesi olarak görmek eksik olur. Uzay araştırmaları gerçekten insanlığı temsil edecekse, insanlığın biyolojik ve genetik çeşitliliğini de hesaba katmak zorundadır. Aynı koşullar altında her bedenin, her fizyolojik yapının aynı tepkiyi vermediğini artık biliyoruz. Uzayın geleceği, dar bir genetik örneklem üzerinden kurulamıyor.</p><p>Uzay yolculuklarını yalnızca teknik ayrıntılarla anlatmak da yetmez. Çünkü kapsülün içinde sadece hesap, disiplin ve mühendislik yoktur; insanın hafızası, kayıpları, merakı ve ilerleme isteği de vardır. İnsan bilinmeyene yalnızca yapabildiği için yönelmez; merak ettiği için de yönelir. Uzak ufuklara dönmemizin arkasında bilgi arzusu da vardır, cesaret de bulunduğumuz yerin ötesini görme isteği de. Bu yüzden böyle görevler bize yalnızca bilimi değil, insanın kendi tabiatını da hatırlatır.</p><h2>NEDEN BU KADAR BEKLEDİK?</h2><p>Peki neden 54 yıl bekledik? Bunun cevabı romantik değil; son derece dünyevi. Çünkü uzay çalışmaları hiçbir zaman yalnızca bilimsel merakla ilerlemedi. Büyük atılımların arkasında çoğu zaman siyaset, rekabet, prestij ve güç hesabı vardı. Apollo programı da böyleydi. Soğuk Savaş’ın sert rekabeti içinde Ay, bilimsel olduğu kadar jeopolitik bir hedefti. O yarışın şartları değişince Ay görevleri de gündemin gerisine düştü. İnsanlı görevler pahalıydı, riskliydi ve kamuoyu önünde sürekli gerekçelendirilmesi gerekiyordu. Robotlar ise daha ucuzdu, daha güvenliydi ve birçok bilimsel veriyi toplamak için yeterliydi. İnsan geri çekildi, makine öne çıktı.</p><p>Bugün dönüşün arkasında yine benzer bir gerçeklik var. Dünya yeni bir rekabet dönemine girmiş durumda. Uzay, yeniden büyük güçlerin nüfuz alanlarından biri haline geliyor. Çin’in son yıllardaki ilerleyişi bu alandaki dengeleri değiştirdi. Uzay artık yalnızca bir keşif alanı değil; teknoloji, prestij, güvenlik, kaynak ve jeopolitik etki demek. Geç kalmak istemeyen ABD’nin öncülük ettiği Artemis programı da bu atmosferde yeniden hız kazandı.</p><h2>GEÇMİŞE DUYULAN ROMANTİK BİR ÖZLEM Mİ?</h2><p>Ama bu kez geçmişten önemli bir fark var. Son yıllarda özellikle Ay’ın güney kutbu çevresinde su buzu bulunduğuna dair güçlü veriler elde edildi. Bu bilgi bütün hesabı değiştiriyor. Çünkü su, uzayda hayat demek. Aynı zamanda yakıt. Ve bu da kalıcılık ihtimali oluşturuyor. Ay’ın düşük yer çekimi de düşünüldüğünde, orası gelecekte daha uzak görevler için bir sıçrama noktası olabilir. Daha az enerji gerektiren fırlatmalar mümkün hale gelebilir. Bu nedenle Ay’a dönüş, geçmişe duyulan romantik bir özlemin sonucu değil; daha büyük bir planın ilk basamağı.</p><p>Asıl soru da burada başlıyor: İnsan uzayda kalıcı olabilir mi? Kendi gezegeni dışında bir yerde yaşam altyapısı kurabilir mi? Orayı geçici bir ziyaret alanı olmaktan çıkarıp çalışma, üretim ve geçiş üssüne dönüştürebilir mi? Artemis programı tam da bu soruların peşinden gidiyor.</p><p>Önümüzdeki yıllarda Ay’a yeniden inilmesi, daha uzun süreli görevlerin başlaması ve yeni altyapıların kurulması konuşuluyor. Bunların hepsi gerçekleşir mi, ne kadarı planlandığı gibi yürür, bunu zaman gösterecek. Ama şimdiden görünen bir gerçek var: İnsanlık, elindeki veriler ve teknolojik imkânlar sayesinde uzayı yeniden daha ciddi ve daha kararlı biçimde düşünmeye başladı. Bu bile başlı başına önemli.</p><p>Üstelik bu meseleye yalnızca teknik başarı diye bakmak da yetersiz kalıyor. Çünkü bu görevler, insanlığın kendisi hakkında da bir şey söylüyor. İnsan, yeryüzündeki bütün çatışmalarına, darlıklarına ve krizlerine rağmen başını kaldırıp daha uzağı düşünebilen bir tür. Belki de en çelişkili tarafımız bu. Aynı anda hem yıkıcı hem kurucu olabiliyoruz. Hem bitmek bilmeyen savaşlarla birbirimizi tüketebiliyor hem de Ay’ın çevresinden dönmeyi başarabiliyoruz. Ay’a yeniden gidişi ne kadar ABD-Çin rekabeti içinde okusak da ortaya çıkan sonuç yalnızca bir ülkenin değil, insan türünün ortak eşiğidir.</p><h2>UZAY ÇALIŞMALARINDA TÜRKİYE NEREDE?</h2><p>Türkiye açısından bakıldığında ise tablo biraz farklı. Türkiye henüz Ay çevresine insan gönderen ülkeler arasında değil; buna karşılık artık uzaya yalnızca dışarıdan bakan bir ülke de sayılmaz. 2021’de ilan edilen Millî Uzay Programı, Ay Araştırma Programı’nı resmî hedeflerden biri haline getirdi. 2024’te Alper Gezeravcı’nın Uluslararası Uzay İstasyonu görevinde 13 bilimsel deney yürütmesi ve aynı yıl Tuva Cihangir Atasever’in yörünge altı araştırma uçuşuna katılması, bu alanda yalnızca söylem değil, insan kaynağı ve bilimsel tecrübe de üretilmeye başlandığını gösterdi. Buna ilk yerli ve millî haberleşme uydusu TÜRKSAT 6A’nın 2024’te fırlatılıp 2025’te hizmete alınması da eklendi. Kısacası Türkiye bugün Ay yarışının ön safında değil; ama uydu teknolojileri, kurumsal kapasite ve insanlı uzay tecrübesi üzerinden kendi basamağını kurmaya çalışan ülkeler arasında yer alıyor. </p><p>Gökyüzüne baktığımızda artık yeniden aşılabilir hale gelen bir eşiğe bakıyoruz. Bu yüzden Artemis görevleri, bilim haberleri arasında kaybolup gidecek sıradan bir gelişme gibi okunmamalı. Çünkü bazı olaylar, yaşandıkları anda değil, geride bıraktıkları düşünceyle büyür. Ay’ın çevresinden dönmek de onlardan biri. Bize yeniden aynı soruyu sorduruyor: İnsan gerçekten nereye kadar gidebilir?</p><p>En dürüst cevap şu: Henüz bilmiyoruz. Ama uzun bir aradan sonra yeniden denemeye başladık.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aya-donus-4814972</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/14/6094cba7-79tdqt34y191u23lnttw5u.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın İsrail sınavı NATO’nun geleceği tartışmaları ve Türkiye</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687" rel="standout" />
      <description>Türk-Amerikan ilişkileri sadece NATO beşinci madde kapsamında varlığını sürdüren bir mutlak bağımlılık hikâyesinden ibaret değil. Bugün Türkiye kendi siyasi ajandasını sahaya askeri ve siyasi olarak yansıtabilir vaziyette. Dolayısıyla İsrail-ABD-Türkiye hattında tek değişken İsrail’in talepleri değil.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Çağrı Bilir / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi, TAV Araştırmacısı</strong></p><p><br></p><p>Eski ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in mart ayında istifa ederken Başkan Trump’ın İran savaş kararını içine sıkıştığı bir yankı odasında aldığı yönünde açıklamaları, İsrail’in Amerikan dış politika belirleme süreçlerindeki gücü hususunda devam eden endişelere ve tartışmalara bir başlık daha açmış oldu. Öyle ki İran’ın akut bir tehdit olmadığını ve dolayısıyla hükümeti çevreleyen Yahudi lobisinin ve onlarla ilişkili elitlerin Trump’ı kandırdığını ima eden Kent’e göre ABD’nin NATO’daki geleceği bile İsrail güdümüyle ve Türkiye’ye karşı olası bir savaşta pozisyon alabilmek adına tartışmaya açılmıştı. Kent’in açıklamaları ve gelen tepkilere bakıldığında Amerikan iç siyasetinde ve bürokraside İsrail’e yönelik bir ayrım olduğu göze çarpıyor. 7 Ekim sonrasında tarihinde hiç olmadığı kadar maksimalist hedeflerine ABD’yi kalkan haline getirebilen bir İsrail varlığının içeride en azından tepki doğurduğunun görülmesi açısından bu söylemler değerli.</p><p>Ancak bunun üstünden toptan bir Amerikan dış politikası analizi yapmak hatalı çıkarımlar üretmeye müsait bir durum yaratabilir. Uluslararası ilişkilerde birim-altı düzey olarak tabir edilen devletin işleyişindeki çarklardan bir tanesinin içinden gelen bu söylemler normal şartlarda teyit edilmesi zor iddialar olmaktan öteye gitmez. İstifa eden bir bürokratın kişisel hırsları, popülarite kaygısı, aynı düzeyde farklı kurum veya çıkar grubuyla girdiği bir güç savaşı yahut farklı siyasi veya psikolojik sebepler bu gibi çıkışlara sebep olmuş olabilir. Bu sebeple dış politika analizinde saha verileri, resmi dokümanlar yahut sistemik güç dengeleri ışığında devlet davranışlarına yönelik sistematik analizler kullanılarak bu gibi iddiaların ne ölçüde ciddiye alınıp alınmaması gerektiği ölçülmelidir. Bu yazıda da hem Kent’in iddialarının ne ölçüde gerçekçi olduğu hem de neden bu kadar ciddiye alındığı ele alınacaktır. </p><h2>TEL AVİV’İN TRUMP’IN KARARLARINA ETKİSİ </h2><p>Kent’e göre İsrail’in ajandası Trump’ın dış politika vizyonunun ana değişkeni konumunda. Bu iddianın ne ölçüde geçerli olduğunu anlamak için kamuoyunda son dönemde Epstein dosyaları ile de birçok kez gündeme gelen bu Trump-Yahudi lobisi ilişkisinin limitlerini analiz etmek gerekmektedir. Kent, bu ilişkinin Trump’ı sırf Türkiye ile savaşabilmek için NATO’dan çıkmaya götürebilecek kadar etkili olduğu iddiasında. Elbette İsrail açısından bu arzu edilen bir durumdur. Bir politik-stratejik hedef olarak bölgesel üstünlüğünü hem sahip olduğu nükleer teknoloji hem de Amerikan politik desteğine sahip ayrıcalıklı konumuyla sürdürmeye çalışan İsrail için bölgede benzer dinamiklere sahip başka ülkelerin varlığı histerik bir korku yaratmaktadır. Ancak 7 Ekim sonrasında İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırımın ABD tarafından tepki görmemesi ve İran’a yönelik savaşını doğrudan ABD eliyle yürütebiliyor oluşu tam da hedeflenen ayrıcalıklı konuma erişildiğini gösteriyor.</p><h2>POPÜLİZM VE DEVLET ÇIKARLARI ARASINDA SIKIŞTI</h2><p>Ancak mevcut şartlar Trump dış politikasının sistematik bir çıktısından öte bir savrulma olarak görülmeli. Bu dönemde ABD’nin geleneksel reflekslerini dışlayarak, izolasyoncu hedeflere seçici ve tek taraflı politikalarla ulaşma patterni gözlemlenebilir. Trump bunu NATO, AB veya ABD’nin kurumsallaşmış her ilişkisini tartışmaya açarak yapmaktadır. Bu da dış politik hamleleri MAGA sempatizanlarına yönelik bir iç politik aparat olarak kullanma hevesiyle ilişkili. Dolayısıyla Trump’ın politika tercihlerinin popülizm ile devlet çıkarları arasında sıkıştığı söylenebilir. </p><p>İran’a karşı yürütülen savaş da benzer bir yerden okunmalı. Ukrayna, Gazze veya Suriye vakalarında Trump’ın maliyet harcamama eğilimi gözlemlenebilir bir durum. Her üç meselede de istikrarsızlığın çözümü için muhatap aktörleri zorlayacak hamleler yerine söylem düzeyinde tehditvari bir tutumun materyal olarak desteklenmediği müzakere arayışlarıyla karşılaşılmaktadır. Suriye ve Gazze’de Türkiye’nin belirleyici rolü bu boşluğu doldurduğu için bazı kazanımlar varken, Ukrayna’da Rusya’nın caydırılamadığı ve dolayısıyla anlaşma zemininin oluşamadığı görülüyor. Benzer bir tutum 12 Gün Savaşı arifesinde ABD/İran arasında planlanan nükleer müzakereler için de geçerli. Trump’ın tercihi İran’da da müzakere temelli bir ilişki dinamiği oluşturmaktı. Ancak İsrail kendi bölgesel hedefleri doğrultusunda bu dinamiğin önüne geçmek için masayı ters çevirdi. Bu durumda İran’ın vurulabilir oluşunun cazibesine kapılarak sınırlı bir hava saldırısıyla sürece dahil olan Trump için “popülizmini besleyeceği hızlı bir zafer arayışında” yorumu rahatlıkla yapılabilir. Ancak bu tercihin beklenmeyen sonucu ise İsrail’in ajandasına hapsolmak oldu. Çünkü 12 Gün Savaşı İsrail’in İran’a yönelik her saldırısının ABD’yi de misillemeler için hedef haline getireceği yeni bir düzlem doğurdu. Bu da İsrail’in ABD’yi peşinden sürükleyebileceği şartlar oluşmuş anlamına geliyor. </p><h2>DENKLEMDEKİ TEK DEĞİŞKEN İSRAİL DEĞİL</h2><p>Elbette bunun haricinde Yahudi lobisinin Trump ve ekibi üzerinde tıpkı Kent’in dediği gibi oyun değiştirici etkileri olabilir. Yine de komplo teorilerine bulaşmadan İsrail ve Beyaz Saray arasındaki dengenin farklı değişkenleri de olabileceğini düşünmek gerekli. Örneğin dış politika açısından bu denklemi bozan en önemli aktör olarak Türkiye’nin varlığı dikkat çekmekte. Türkiye bir taraftan konvansiyonel caydırıcılığı ile tekil bir güç olarak bölgede varlık gösterirken öte yandan NATO ve AB ile doğrudan ve dolaylı kurumsal ilişkileri ile mevcut tek kutuplulukla çok katmanlı ilişkilere sahip. Yani ilişkilerde birçok sınamaya rağmen mevcut düzende yerleşik ve geliştirdiği kabiliyetler sayesinden ayrıcalıklı bir rolü var. Bu da İsrail’in bölgesel histerileri açısından kabul edilemez bir durum yaratıyor. Dolayısıyla Kent’in iddialarında olduğu gibi İsrail için ABD-Türkiye bağlantısını kesmek mutlak bir hedef diyebiliriz. </p><p>Ancak bu sadece Türkiye’nin hareketsiz kaldığı  ve İsrail’in manipülasyonlarının tek değişken olduğu bir senaryoda kaçınılmaz olarak görülebilir. Türk-Amerikan ilişkileri sadece NATO beşinci madde kapsamında varlığını sürdüren bir mutlak bağımlılık hikâyesinden ibaret değil. Gelinen noktada Türkiye kendi siyasi ajandasını sahaya askeri ve siyasi olarak yansıtabilir vaziyette. Dolayısıyla İsrail-ABD-Türkiye hattında tek değişken İsrail’in talepleri değil. Örneğin PKK-YPG terör örgütü ve İsrail’in ideal Suriye senaryosunda tabii ki Türkiye güdümünde bir yeni Şam yönetimi kurgusu yoktu. Ancak devrim sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinin bir konusu olarak Şara ve iktidarının uluslararası tanınırlığı meselesi bir yıl gibi kısa bir sürede İsrail’e rağmen sağlanabildi. Dolayısıyla İsrail’in maksimalist politikalarının limitlerini Türkiye’nin askeri ve siyasi kabiliyetlerinin limitlerinde aramak gerekmektedir. </p><h2>NATO TARTIŞMALARI NE ÖLÇÜDE İSABETLİ? </h2><p>Öte yandan Kent’in NATO’dan ayrılma yahut NATO’nun işlevinde revizyonlarla Türkiye’yi yalnız bırakmaya dair fikirleri de bir testten geçirmeye değer. Bir ittifak sistemi olarak NATO ABD’nin Soğuk Savaş’ta SSCB’ye karşı jeopolitik bir çevreleme ve nükleer güvenlik şemsiyesi oluşturma süreçlerinin bir birleşimi olarak karşımıza çıkıyor. Yani iki kutuplu sistemin siklet merkezi konumundaydı. Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında ise terörle mücadele konsepti ile NATO ittifak sistemi askeri olarak bir rasyonel oluştursa da, siyasi olarak Amerikan tek kutupluluğunun ikincil devletlerle kuracağı ilişkilerde NATO’nun bir kaldıraç rolü de olduğu söylenir. Dolayısıyla tek kutupluluğun kurumsallaşmasında ABD merkezli NATO gibi veya uzantılı AB gibi kurumların doğrudan bir işlevi olduğu söylenebilir. Yani Soğuk Savaş’ın siklet merkezi bir askeri ittifak bugün tek kutupluluğun siyaseten de bel kemiği konumunda. Türkiye de hem Soğuk Savaş’ta hem de bugünkü düzende merkezi bir aktör konumunda dolayısıyla burada yaşanacak kırılmaların tek kutupluluğu kıracak düzeyde azımsanmayacak sistemik etkileri olacaktır. </p><p>Ancak NATO tartışmaları tek başına düşünüldüğünde Trump’ın pozisyonu büyük oranda iç politik endişelerle oluşmuş gibi duruyor. ABD iç politikasında NATO’ya yönelik burden sharing yani yük paylaşımı tartışmaları da süregelen bir durum. Özellikle Afganistan ve Irak travmaları sebebiyle, 2008 sonrası Amerikan siyasetinde hem demokratlar hem de cumhuriyetçileri hapseden izolasyoncu propaganda batılı müttefikleri savunma harcamalarında yüzde 5 barajına çıkarmaları yönünde baskı altına alıyor. Bugün Trump’ın NATO’ya yönelik memnuniyetsizliğini sıklıkla dil getiriyor olması da yine işin bu propaganda kısmıyla alakalı olabilir. Amerikan toplumunun seçim kazandıran kitlelerinde başkaları adına para harcamayan başkalarının savaşlarını vermeyen bir MAGA vizyonu önemli bir motivasyon aracı. Ancak bu vizyona aykırı şekilde bugün İran’la savaşa giren Trump için içeride kan kaybeden imajını toparlamak amacıyla toplumun önüne yine MAGA vizyonuyla paralel “NATO bizi yalnız bıraktı” tartışmalarını çıkarması tesadüf değil. </p><h2>KENT’İN SÖYLEMLERİ NEDEN ÖNEMLİ? </h2><p>Kent’in söylemleri İsrail’in Amerikan siyasetine etkisi veya bölgedeki maksimalist saldırganlığı hakkında birçok hakikati içinde barındırıyor ancak Türkiye ve NATO odaklı argümanları ise derinlikten uzak hamasi söylemler olarak dikkat çekiyor. Bu açıklamaların bir filtreleme sürecinden geçmeden kamuoyunda sansasyon yaratmasının sebebi de 7 Ekim sonrası İsrail’in maksimalist politikalarının tarihte hiç olmadığı kadar sahaya yansıyabiliyor olmasıyla ilişkili. </p><p>Gazze’de yaşanan soykırım, Suriye ve Lübnan’da devam eden saldırılar, işgal ve aynı zamanda İran’la yaşanan savaş dur durak bilmeyen bir şiddet sarmalının İsrail eliyle bölgeyi içine hapsettiğini gösteriyor. Dolayısıyla İsrail ve Yahudi lobisinin hedefe oturtulduğu her analiz veya iddia gerçekliğin bir kısmını peşinen elinde tuttuğu için ciddiye alınabiliyor. Bu durum Türkiye’de bir takım analistlerin komplo teorileriyle veya maksatlı İrancı propagandayla bezenmiş yanıltıcı savaş analizlerinin medyada kendine nasıl yer bulabildiği düşünüldüğünde daha da  somutlaşıyor. Kamuoyu vicdanının İsrail’in vahşetlerine yönelik yekpare pozisyonu bu noktada farklı ajandalarla oluşturulmuş argümanların ortalığa dökülmesi için araçsallaştırılabiliyor. Bu durum yabancı istihbarat servislerince propaganda ve dezenformasyon için  kullanışlı bir beşinci kol faaliyet alanı yaratma riski taşımaktadır. Dolayısıyla toplumun kollektif olarak İsrail ve Yahudi lobisinin vahşetlerine karşı geliştirdiği haklı refleksler ve hassasiyetler medya ve sosyal medyada doğru yayınlar ve içeriklerle korunmalıdır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-israil-sinavi-natonun-gelecegi-tartismalari-ve-turkiye-4814687</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/13/064a2766-0n3oeofguy151e93g5jj6e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazanamadı, çıkamıyor ABD’nin ‘şerefli çıkışı’ mümkün mü?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820" rel="standout" />
      <description>Tarih bize şunu öğretmektedir: Büyük güçlerin “şerefle çekilme” operasyonları, kısa vadede başarılı anlatılar üretebilir. Ama bu anlatıların ömrü, geride bırakılan düzenin ömrüyle doğru orantılıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi </strong></p><p><strong>Adile Biber / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi </strong></p><p><br></p><p>28 Şubat 2026’dan bu yana sürmekte olan ABD-İsrail-İran Savaşı yavaş yavaş sönümlenmeye başladı. Hiç kuşkusuz bu savaşın en ağır bedelini ödeyen İran oldu: Yüksek devlet kademelerinden isimlerin ve ordunun kilit figürlerinin hayatını kaybetmesi, nükleer tesislerin ciddi biçimde tahrip edilmesi, onlarca ilin hedef alınması…</p><h2>WASHINGTON’IN DOKUNMAZLIK ALGISI SARSILDI </h2><p>Ne var ki sahnenin öbür yakasına geçildiğinde tablo çok daha muğlak bir görünüm almaktadır. ABD ve İsrail, bu savaşın baş hedefi olan rejim değişikliğini gerçekleştiremediler. Dahası — ve bu nokta üzerinde dikkatle durmak gerekir — mevcut gelişmelerin seyrine bakıldığında, yürütülen operasyonun İran rejimini zayıflatmak bir yana, onu paradoks bir biçimde güçlendirmiş olabileceği ihtimali giderek daha güçlü bir olasılık olarak belirmektedir.</p><p>Bu savaş yalnızca Orta Doğu’nun jeopolitik dengesinde deprem sarsıntı yaratmakla kalmadı; ABD’nin küresel caydırıcılık kapasitesine ilişkin zayıflıklarını da tüm rakipleri önünde açık seçik ortaya koydu. İran’ın Bahreyn’den Ürdün’e, Kuveyt’ten Katar’a uzanan coğrafyada ABD bağlantılı üsleri ve askeri altyapıyı hedef alması, Washington’ın Orta Doğu’daki “dokunulmazlık” algısını ciddi biçimde sarstı. İnsan kayıplarının görece sınırlı kalması bu tabloyu değiştirmiyor; zira uluslararası ilişkilerde itibar kaybı, kayıp sayılarından çok daha kalıcı izler bırakır.</p><h2>ÇEKİLME ZAFER GİBİ GÖSTERİLEBİLİR Mİ?</h2><p>Savaşa girişi bile hukuki ve siyasi açıdan ağır sorularla yüklü olan ABD, şimdi bambaşka bir soruyla yüzleşmek durumunda: Bu savaştan nasıl çıkılır? Ve daha da önemlisi: Çekilme, zafer gibi gösterilebilir mi?</p><p>Bir savaştan “yenilmemiş” görüntüsüyle çekilme çabası, 20. yüzyılın büyük güçlerine özgü bir sorun değildir; ama bu yüzyılın en çarpıcı örnekleri, bu çabanın yapısal sınırlarını son derece çıplak bir biçimde gözler önüne serer.</p><p>Vietnam’da Nixon, Kissinger’ın “Vietnamlaştırma” stratejisiyle savaşı devrederek çekildi. 1973’te “barış onurla geldi” denildi, ancak 1975’te Saigon düştü ve Büyükelçilik’ten helikopterle tahliye Soğuk Savaş’ın ikonik yenilgi imgesi oldu.</p><p>Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekilirken (1989) Gromov “Arkamda tek bir Sovyet askeri kalmadı” dedi. Ancak 1992’de rejim çöktü, 1996’da Taliban iktidara geldi.</p><p>Fransa’nın Cezayir’den çekilmesinde (1962) De Gaulle, toprak kaybını ‘dekolonizasyon Fransa’nın çıkarıdır’ diyerek yeniden çerçeveledi. Ancak OAS, De Gaulle’e suikastler düzenledi—dışarıya şerefli çıkış, içeride iç savaş kıyısı.</p><p>Üç vakada yapısal ortaklık: Askeri hedefler karşılanamadı ama «karşılandı» söylemi üretildi; düzen çöktü ama ertelendi; iç siyasi baskı, dış düşmandan belirleyici oldu.</p><h2>ŞİMDİ NE OLACAK? </h2><p>Eğer ABD, tutarlı bir anlatı inşa ederek bu savaştan “şerefle” çıktığını ilan ederse, önünde birkaç yapısal sorun durmaktadır. Her şeyden önce, İsrail dışındaki Orta Doğu müttefikleriyle ilişkide ciddi bir güven erozyonu yaşandı. Bu erozyonun kısa vadede onarılması güçtür. İkinci olarak, ABD’nin bölgedeki caydırıcılık kapasitesinin zedelenmiş olması, Çin başta olmak üzere küresel rakiplerin bölgeye yönelik nüfuz hesaplarını yeniden yapılandırmasına zemin hazırlayacaktır.</p><p>İran cephesinde ise tablo daha da paradoksal bir görünüm almaktadır. Evet, İran’ın en üst yöneticileri hayatını kaybetti, nükleer altyapısı ciddi hasar gördü. Ancak İran rejimi, bu savaşla birlikte belirleyici bir şeyi kanıtladı: Artık bireylere değil, kurumsallığına dayanan bir yapıya sahip olduğunu. Tek bir liderin ya da askeri figürlerin kaybı rejimi çökertmeye yetmedi.</p><p>Burada Carl Schmitt’in siyaset teorisine başvurmak kaçınılmaz görünmektedir. Schmitt’e göre siyasal olan, dost-düşman ayrımıyla belirlenir; egemen ise olağanüstü hal karşısında toplumu bu ayrım etrafında birleştiren güçtür. İran’da tam da bu dinamiğin işlediği gözlemlenmiştir: Dış tehdit, iç muhalefeti geçici olarak susturmuş, halk bir kez daha egemenin çağrısı etrafında kenetlenmiştir. Ocak 2026’daki büyük protestolar savaş başladıktan sonra yerini farklı bir toplumsal reflekse bırakmıştır.</p><p>Ancak burada İran açısından da kritik bir uyarı yapılmalıdır. Tocqueville’in tarihsel gözlemi bize şunu öğretir: Baskıcı rejimler için en tehlikeli an, yenilgi değil, kısmi reformdur. Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim’de (1856) Fransız Devrimi’nin neden tam da monarşinin ıslahat yapmaya başladığı dönemde patlak verdiğini analiz eder: Kısmi açılım, bastırılmış talepleri serbest bırakır; ama sistem bu talepleri karşılayacak kapasiteden yoksundur. İran rejimi, bu savaştan çıkarken ekonomik alanda ya da halkla diyalog mekanizmalarında bazı adımlar atmak isteyebilir — nitekim bu tür sinyaller zaten gündeme gelmektedir. Ne var ki bu açılımlar, kontrol dışına çıkma riskini de beraberinde taşımaktadır. Tocquevilleci paradoks tam da burada devreye girmektedir: Reformun kendisi, rejim için dönüşü olmayan bir sürecin fitilini ateşleyebilir.</p><h2>ANLATI GERÇEKLİĞİN ÖNÜNDE NE KADAR DAYANABİLİR? </h2><p>Tarih bize şunu öğretmektedir: Büyük güçlerin “şerefle çekilme” operasyonları, kısa vadede başarılı anlatılar üretebilir. Ama bu anlatıların ömrü, geride bırakılan düzenin ömrüyle doğru orantılıdır. Vietnam’da Saigon 1975’te düştü; Afganistan’da Kabil 1992’de. Anlatı ne kadar güçlü kurulursa kurulsun, gerçeklik önünde sonunda kendini dayatmaktadır.</p><p>ABD şu an düşünce kuruluşlarında senaryolar üretmekte, arabulucular arasında mesajlar gidip gelmektedir. Bir “zafer” anlatısı inşa edilecektir — muhtemelen Hameney’nin öldürülmesi, nükleer programın geriletilmesi ve İran’ın “dize getirilmesi” üzerinden kurgulanacak bir anlatı. Ama tarihsel kıyaslamalar, bu anlatının gerçekliğin önünde ne kadar tutunabileceği konusunda son derece mütevazı bir tablo sunmaktadır.</p><p>8 Nisan 2026’da Pakistan arabuluculuğuyla başlayan ateşkes sürecinde Trump, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını kırmızı çizgi belirledi. Bu, ABD’ye ekonomik baskılar ve seçim vaatleri nedeniyle “şerefli çıkış” yapma fırsatı sunuyor. Boğaz’ın açılması, küresel ekonomiyi kurtaran bir “zafer” olarak pazarlanarak operasyonları sonlandırmak için bahane oluşturabilir. Ancak İran›ın 10 maddelik ağır şartları ve İsrail›deki muhalefet, bu planı zora sokabilir.</p><p>Savaştan şerefle çıkmak mümkündür. Ama şeref, söylemde değil, geride bırakılan düzenin sağlamlığında sınanır ve o sınav henüz gelmedi.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kazanamadi-cikamiyor-abdnin-serefli-cikisi-mumkun-mu-4813820</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/10/66103d65-o84e1tv1h2wu50bfta63.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Jeopolitik kırılmalar ve Türk dünyası </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ainur Nogayeva/Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Rusya–Ukrayna Savaşı beşinci yılındayken, ABD/İsrail–İran Savaşı da ilk ayını geride bıraktı Dünya, “Bu bölgesel çatışmalar, tekrar milyonlarca kişinin öldüğü bir topyekun savaşa evriliyor mu?” sorusu ile diken üstünde iken, tüm devletlerin konfor alanından çıkıp yeni bir arayış içine girdiğini görüyoruz. Bir yandan, olası topyekun savaşı önlemek, diğer yandan ise filler tepişirken ezilmek istemeyen çimler misali bu arayış, hem askeri hem ekonomik güvenlik için kilit öneme sahiptir. Farklı askeri ittifaklara dahil olan Türk devletlerinin ise ortak bir vizyona sahip olduğunu görüyoruz. </p><h2>TAMAM MI DEVAM MI? </h2><p>Orta Doğu’daki gelişmeler ABD ve İran’ı stratejik bir ikileme sürüklüyor. İsrail, ABD’nin bölgeye yığdığı askeri güçten yararlanarak genişleme hedeflerini sürdürmek için farklı stratejik hamleler geliştiriyor. Ancak bu politikaların ABD’nin ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiği, Trump’ın bazı destekçileri dâhil birçok uzman ve ABD’de protesto eden kesimler tarafından sorgulanılıyor. Bu nedenle Trump’ın çelişkili açıklamaları, krizin maliyeti büyürken bir “onurlu çıkış” arayışına işaret ediyor. Zira kriz büyüdükçe faturayı ABD dahil tüm dünya ülkeleri ödüyor. </p><p>İran ise, komşuları İrak ve Libya yönetimlerinin ABD’ye karşı tutumlarından ders alarak haklı olarak ona güvenmiyor. Sahip olmadığı halde kitle imha silahları var diye işgal edilen Irak’ın yanı sıra, geliştirdiği nüklerden vazgeçen ve müzakere yoluna giden Kaddafi’nin akıbeti burada en çok konuşulanlardandır. </p><h2>TÜRK DEVLETLERİ TEMKİNLİ</h2><p>Trump, Kuzey Kore lideri ile 2018’de buluştuğunda onu övmüş, nükleer gelişimine itiraz etmemişti. Yıllardır Irak ve İran’ın yanı sıra ABD’nin “şer ülkeler” listesinde yer alan Pyongyang birkaç gün önce ABD menziline ulaşabilecek yeni bir füze motoru testi gerçekleştirdi. </p><p>“Ot yeriz ama nükleere sahip oluruz” diyen Pakistan ise, günümüzde tek nükler güç İslam ülkesi konumundadır. Uzmanlar, gün geçtikçe nükleerin “tek güvenli liman” olarak görüldüğünden buna sahip olmayanların nükleer edinmesine teşvik edildiği konusunda hemfikirler.  </p><p>SSCB döneminde sahip olduğu nükleer silahtan vazgeçen Ukrayna’nın savaşa maruz kalması bu coğrafyada soğuk duş etkisi yaratmıştı. 1991’de “ikinci nükleer güç”, İslam ülkelerince alkışlanan Kazakistan ise ABD, Rusya ve Çin’in baskısı ve garantörlüğünde elindeki nükleerden vazgeçmiş ve bu sefer ABD tarafından “barışçıl ülke” olarak sürekli övülmüştü. </p><p>Küresel belirsizlikler karşısında Türk dünyası, TDT çatısı altında stratejik bir kenetlenme yaşıyor. Mart (İstanbul) ve Nisan başındaki Bakü görüşmelerinden sonra, Mayıs’ta liderlerin&nbsp;Türkistan’da bir araya gelmesi ve enerji güvenliği, Orta Koridor, ticaret yollarının korunması gibi hayati konularda ortak bir duruş sergilenmesi bekleniyor.</p><h2>YENİ İTTİFAK ARAYIŞLARI </h2><p>Uluslararası ortamda dengeler bozulduğunda krizler oluşur, bu krizler esnasında dengenin tekrar sağlanması için iki yol gösterilir: Biri devletlerin kendi iç potansiyellerini güçlendirmek, ikincisi ise ittifaklar kurmaktır. </p><p>Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nı açma konusunda destek vermeyen müttefiklerini eleştirerek NATO’dan çıkma tehdidinde bulunması ittifakın kırılganlığına işaret etti. Türkiye için NATO önemli olsa da NATO dışı bir aktörün (örneğin İsrail) saldırısı durumunda ittifakın Türkiye’yi savunmayacağı açıktır. Nitekim bazı İsrailli yetkililerin Türkiye’yi “ikinci İran” olarak nitelemesi de dikkat çekicidir.</p><p>Bu nedenle NATO kısa vadede dağılmasa bile, ciddi bir krizde Türkiye için güvence sunmayabilir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “İslam dünyası uyanıyor” söylemi daha anlamlı hale gelmektedir. Türk devletleri arasında savunma iş birliğinin derinleştirilmesi (ortak eğitim, personel değişimi ve tatbikatlar) bu çerçevede stratejik bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.</p><p>Daha geniş ölçekte ise Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi askeri kapasitesi yüksek ülkelerin oluşturabileceği bir güvenlik çekirdeği tartışılmaktadır. Ancak Türkiye-Azerbaycan-Pakistan arasında düzenlenen “Üç Kardeş” tatbikatları gibi güvenlik iş birliği örneğine rağmen yine de Azerbaycan ile Türkistan ülkelerinin farklı jeopolitik çıkarlar ve çok yönlü siyasetleri dolayısıyla kısa vadede TDT dışında askeri bir kurumsallaşmaya mesafeli duracağı söyleyenebilir.</p><h2>EKONOMİK ARAYIŞ</h2><p>Türkistan ülkeleri, Körfez ülkeleri dahil birçok oyuncuyla 5+1 zirveler  yapmış, yatırım vaadleri almış, ama günümüz jeo-ekonomik koşulları altında Orta Doğu’da halkın yakıt kuyruğuna girmesi, ülkeleri yeni arayışlara sevkediyor. </p><p>ABD’nin en büyük rakibi Çin ise kendisini ekonomik açıdan “güvenli refah adası” olarak tanımlıyor. (Martın sonunda iki Forumda küresel ticari devleri ülkesinde misafir etmişti.) Trump ve çevresi, söylemlerle piyasaları hareketlendirerek kısa vadeli karlar peşinde koşarken uzun vadede kaybettiklerinin farkında değiller. ABD, Hürmüz boğazı krizinde tıpkı Venezuela operasyonundan sonra olduğu gibi Çin’in zarar göreceğini düşünürken, Pekin’in bir yandan enerji tedarikinde kara bağlantılarına ağırlık verirken, diğer yandan olası petrol krizinde tekrar kömüre dönebileceği, ayrıca “beyaz petrol” olarak adlandırılan nadir elementlerinin büyük çoğunluğunu elinde tuttutuğu da unutulmamalıdır. </p><p>Küresel ölçekte “kimin kime bağımlı olacağı” tartışmaları sürerken, başta Türk devletleri olmak üzere orta ölçekli ülkelerin bu denklemi giderek daha iyi okuduğu görülmektedir. Bu aktörler, krizlerin yalnızca risk değil aynı zamanda yeni fırsatlar da barındırdığını kavramaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilmalar-ve-turk-dunyasi-4813821</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/10/5961aeb9-ebfuxs0hzcamjaapr518rm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital köyün yeni muhtarı: Algoritmalar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Nisan ayının tazeliğiyle uyanan tabiat, insanoğluna her bahar yeni bir diriliş müjdeler. 2026 yılının bu ilk baharında penceremizden giren rüzgâr kadar gerçektir ki; artık sadece tabiatın değil, ekranların arkasındaki algoritmaların çizdiği bir bahar tasarımına uyanıyoruz.</p><p>Eskiler mahalle kültürünü anlatırken, mahallenin muhtarından, bakkalından, cami cemaatinin o birbirini kollayan ülfetinden bahsederdi. Muhtar; kimin aşının kaynadığını, kimin kapısının çalınmadığını bilen, köyü veya mahalleyi bir “insan” odağında birleştiren isimdi. Bugün ise köylerin/mahallelerin yerini, adına “Dijital Köy” dediğimiz o devasa, soğuk ve uçsuz bucaksız veri yığınları aldı. Bu köyün yeni muhtarı ise bir insan değil; satır aralarına gizlenmiş kodlar ve kullanıcı alışkanlıklarımızı bizden iyi bilen algoritmalardır.</p><h2>ALGORİTMİK KABİLECİLİK VE YANKI ODALARI</h2><p>Sosyolojik bir perspektifle baktığımızda, 2026 toplumunun en büyük açmazı “Algoritmik Kabilecilik”tir. Eskiden kabileler ortak inançlar, coğrafi yakınlıklar ve gelenekler etrafında toplanırdı. Bugünün dijital dünyasında ise algoritmalar bizi “benzerlerimizle” bir araya getirirken, “öteki” ile olan bağımızı tamamen koparıyor.</p><p>Siz sosyal medyada bir fikri beğendiğinizde, dijital muhtarınız size hemen o fikrin on katı fazlasını getiriyor. Böylece insan, kendi doğrularının içine hapsolmuş bir “Yankı Odası” mahkûmuna dönüşüyor. Karşı mahallede ne konuşulduğunu, o insanların hangi dertlerle dertlendiğini bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi, algoritmaların bizi beslediği ön yargılarla, tanımadığımız bir “öteki”ne karşı dijital siperler kazıyoruz. Bu, toplumun dokusunu bir arada tutan “sosyal yapıştırıcının” kuruması anlamına geliyor.</p><h2>MAHREMİYETİN VE İRADENİN SESSİZ İSTİLASI</h2><p>Geleneksel muhtarın mahalleliyi tanıması bir zamanlar emniyet vesilesiydi. Fakat bugünün dijital muhtarı, bizi denetlemek ve yönetmek için tanıyor. Tüketim alışkanlıklarımızdan siyasi tercihlerimize, hatta bahar mevsiminin kalemimize yansıttığı neşeli ruh halimize kadar her şey bir “veri” olarak işleniyor.</p><p>Buradaki asıl tehlike, insanın en temel vasfı olan “irade”nin devredilmesidir. Seçtiğimizi sandığımız ayakkabıdan, okuduğumuzu sandığımız habere kadar her şey aslında önümüze dijital muhtar tarafından “servis” ediliyor. Sosyolog Bauman’ın bahsettiği akışkan modernite, 2026’da algoritmaların kabında şekil alan bir topluma dönüştü. İnsan artık özne değil, algoritmanın beslediği bir nesne konumuna itiliyor.</p><p>Peki, bu dijital vesayetten kurtulmak mümkün mü?</p><p>Medeniyetimiz, her zaman “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla hareket etmiştir. Bugün ise “İnsanı koru ki hakikat yaşasın” dememiz gereken bir noktadayız. Algoritmaların bizi hapsettiği o dar kalıpları kırmak, karşı mahalledeki kardeşimizin elini tutmak, ekrana değil insana bakmak zorundayız.</p><p>2026’nın bu Nisan sabahında, dijital köyün soğuk muhtarlarına inat; sahici bir selamın, bir bardak çayın ve yüz yüze bakmanın hukukuna her zamankinden daha fazla muhtacız. Çünkü hakikat bir kod diziliminde değil, insanın kalbindeki arayışta gizlidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-koyun-yeni-muhtari-algoritmalar-4813480</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/9/aa7a758a-l7ete6nnhych938de3lefr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahlaki otorite ile küresel güç arasında sıkışan Papalık</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481" rel="standout" />
      <description>Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği ahlaki idealizm ile Hegseth’in temsil ettiği stratejik realizm arasındaki fark, bir görüş ayrılığından ziyade; uluslararası sistemin işleyişine dair iki farklı gerçeklik anlayışını temsil etmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın - Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Orta Doğu’da İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım ve Amerika Birleşik Devletleri ile ortak yürüttüğü İran savaşı, tüm bölgeyi adım adım daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine getirme yanında dünyayı da ciddi bir ekonomik krize sürüklemektedir. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi bazı isimlerin bu süreci American Crusade yani Amerikan Haçlı Seferi gibi ifadelerle, dini ve ideolojik bir çerçevede tanımlaması dikkat çekiyor. Bu söylemler karşısında gözler doğal olarak sürekli barış ve diyalog çağrısı yapan Hristiyan dünyanın en önemli ruhani kurumu Papalığa çevriliyor.</p><h2>PAPA SAHAYA İNEMEDİ</h2><p>Yaklaşık bir yıl önce Papa XIV. Leo adıyla göreve gelen Kardinal Robert Francis Prevost’un, çok katmanlı kimliği -İtalyan bir anne, Fransız bir baba, Amerikan doğumu ve hem ABD hem de Peru vatandaşlığı– ve tecrübesiyle kriz anlarında daha aktif ve stratejik bir rol üstlenmesi bekleniyordu. Ancak bugün gelinen noktada, bir tarafta savaşı kutsayan bir dil güç kazanırken, diğer tarafta daha çok barış ve merhamet çağrılarıyla yetinen, somut adımlardan uzak bir Vatikan profili öne çıkıyor. Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Küresel bir aktör ve evrensel bir ahlaki otorite olma iddiasındaki Papa XIV. Leo, neden daha belirgin ve etkili diplomatik girişimlerde bulunmak yerine, sözlü çağrılarla sınırlı bir liderlik sergiliyor?</p><p>Oysa Papa Leo’nun göreve geldiğindeki “barış, adalet ve diyalog” vurgusunu merkeze alan ilk mesajları ve adımları bu pasif tablonun tam aksini vadediyordu. Hatırlayalım; Papa Leo’nun papalığı, klasik anlamda pasif bir ruhani otoriteden ziyade, semboller ve diplomatik hamleler üzerinden ilerleyen “stratejik bir papalık” olarak tanımlanmıştı. Bu stratejik yönelimin ve aktif bir aktör olma iradesinin en somut göstergesi ise, ilk ziyaret durağı olarak Türkiye’yi seçmesiydi. Çünkü Türkiye’nin kriz coğrafyalarıyla kurduğu temas, güçlü arabuluculuk kapasitesi ve Doğu ile Batı arasında kurduğu jeopolitik köprü, Vatikan’ın küresel aktörlük hedefi için eşsiz bir zemin sunuyordu. O günlerde bu ziyaretle dünyaya verilen mesaj çok açıktı: Vatikan artık uzaktan ahlaki öğütler veren bir yapıdan ziyade, krizlerin merkezinde sahaya inen kararlı bir aktör olmak istiyordu.</p><p>Ancak mesele tam da burada düğümleniyor. İki yılı aşkın bir süredir İsrail’in başta Gazze olmak üzere bölgeye yönelik yürüttüğü soykırıma varan saldırılar ve ABD ile birlikte İran ekseninde yürütülen savaş, Orta Doğu’yu geniş çaplı bir savaşın eşiğine getirmiş durumda. Unutulmamalıdır ki bu çatışmalar, askeri ve ekonomik sonuçlarının ötesinde derin bir insani ve ahlaki kriz de üretmektedir.</p><h2>AMERİKAN HAÇLI SEFERİ</h2><p>Bu kriz karşısında sahada bir başka söylem daha yükseliyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, bu çatışmaları stratejik argümanlar yanında normatif ve ideolojik bir çerçeveyle anlamlandıran bir dil kullanmaktadır. Nitekim Hegseth, Amerikan Haçlı Seferi adlı eserinde günümüz jeopolitik mücadelelerini açıkça “medeniyetin hayatta kalma savaşı” olarak tanımlamakta ve bu süreci bir crusade yani “Haçlı mücadelesi” kavramıyla ifade etmektedir. Benzer şekilde medya söylemlerinde çatışmaları evil yani kötülük ile mücadele olarak çerçevelemesi, savaşın seküler bir güç rekabetinin ötesinde ahlaki ve yarı-teolojik bir düzleme taşındığını göstermektedir. Nitekim The Independent’ta yer alan analizlerde Hegseth’in Orta Doğu’daki çatışmaları açık biçimde dini bir çerçevede ele aldığı, kutsal metinlere atıf yaptığı ve savaşı inanç temelli bir mücadele olarak sunduğu belirtilmektedir; bu söylem bazı yorumcular tarafından çatışmanın “İsa ile Muhammed arasında bir mücadele” şeklinde kodlandığı yönünde eleştirilmiştir.</p><p>Bu perspektifte savaş, sıradan bir güç mücadelesi olmaktan çıkarak, Hristiyan kutsal metinlerinde temellenen ilahi iyilik ile kötülük güçleri arasındaki kozmik mücadele olarak zihinlere kazınır. Hegseth’in bu yaklaşımı, Evanjelik Hristiyanlığın belirli yorumlarında görülen ve Grace Halsell’in Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak (Forcing God’s Hand) adlı çalışmasında ayrıntılı biçimde analiz ettiği, insan eliyle ilahi kehanetleri hızlandırma düşüncesiyle doğrudan ilişkilidir. Halsell’a göre bu anlayışta Orta Doğu’daki çatışmalar, jeopolitik süreçleri aşarak; Tanrı’nın planını gerçekleştirecek eskatolojik bir senaryonun parçası olarak görülür. Bu çerçevede Hegseth gibi isimlerin söylemleri ile Donald Trump döneminde güç kazanan evanjelik siyasi hat birleştiğinde, İsrail merkezli gerilimler ve İran eksenli çatışmalar yalnızca stratejik düzlemle sınırlı kalmayıp; aynı zamanda bu tür teolojik kodlamalar üzerinden politik karar alma süreçlerini doğrudan etkileyen bir ideolojik zemine dönüşmektedir.</p><p>Böyle bir zeminde güç, askeri kapasite yanında kutsal referanslar üzerinden üretilen ideolojik meşruiyetle de tahkim edilmektedir. Hristiyan kutsal metinlerine yapılan atıflar, savaş ve siyasal hamleleri inanç üzerinden meşrulaştırırken, dini söylem doğrudan jeopolitik bir araç haline gelmektedir.</p><h2>TURNUSOL KAĞIDI: ABD-İRAN SAVAŞI</h2><p>Peki bu tablo karşısında Papa XIV. Leo nerede durmaktadır? Papa konuşmalarında sürekli barış çağrıları yaparak merhamet üzerine vurgu yapmakta ve göçmenlere karşı adaletli davranma çağrısında bulunmaktadır. Ama maalesef hepsi bu. Papa Leo’nun bu söylemleri somut bir arabuluculuk girişimine, çok taraflı diplomatik bir inisiyatife ya da savaşan tarafları zorlayacak stratejik hamlelere dönüşmemektedir. Bu nedenle Papa’nın temsil ettiği evrensel ahlak söylemi, sahada etkili bir karşı güç üretmediği ölçüde, kutsal referanslarla güçlenen ideolojik meşruiyet karşısında giderek daha edilgen bir konuma itilmektedir.</p><p>Bu durum, Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği normatif söylem ile uluslararası sistemin pratik güç ilişkileri arasındaki yapısal boşluğu daha görünür hâle getirmektedir. Ahlak, eyleme dönüşmediğinde yalnızca iyi niyetli bir temenniye indirgenir. Oysa Papa XIV. Leo’nun papalığı, tam da bu tür krizlerde aktif rol alması beklenen bir model üzerine inşa edilmişti. Türkiye ziyaretiyle verilen mesaj, Vatikan’ın kriz coğrafyalarında görünür ve etkili bir aktör olacağı yönündeydi. Bu bağlamda Amerika-İran gerilimi, Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği yeni papalık modelinin gerçek kapasitesini ortaya koyan bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.</p><p>Bu nedenle bugün ortaya çıkan tablo, basit bir yetersizlikten ziyade; küresel aktör olma iddiası ile kriz anındaki pasiflik arasındaki yapısal çelişkiye işaret etmektedir. İşin daha çarpıcı olan tarafı ise şudur: Bir tarafta savaşı kutsal referanslarla meşrulaştıran bir dil, diğer tarafta savaşı durduramayan bir merhamet söylemi…</p><p>Modern uluslararası ilişkilerde devletler çoğu zaman ideal olanın yerine mümkün olanı tercih eder. Bu nedenle Papa XIV. Leo’nun temsil ettiği ahlaki idealizm ile Hegseth’in temsil ettiği stratejik realizm arasındaki fark, bir görüş ayrılığından ziyade; uluslararası sistemin işleyişine dair iki farklı gerçeklik anlayışını temsil etmektedir.</p><h2>ASIL MESELE NE SÖYLEDİĞİ DEĞİL, NE YAPMADIĞIDIR</h2><p>Peki Papa neden hâlâ sadece “konuşan” bir lider olarak kalıyor? Eğer Vatikan gerçekten küresel bir güç olmak istiyorsa, bu yalnızca sembollerle ve iyi niyet çağrılarıyla mümkün değildir. Somut diplomasi, çok taraflı girişimler ve kriz dönemlerinde net pozisyonlar gerektirir. Örneğin; Türkiye gibi arabulucu kapasitesi yüksek ülkelerle aktif diplomatik platformlar oluşturmak, bölgesel aktörleri bir araya getiren somut barış girişimlerine liderlik etmek ve savaşın taraflarına karşı açık ve dengeli bir siyasi baskı dili geliştirmek…</p><p>Söz konusu dönüşüm gerçekleşmediği takdirde Papa XIV. Leo’nun papalığı; ahlaki otorite ile politik etki arasındaki bağın koptuğu, Vatikan’ın ise güçlü ama etkisiz bir retoriğe hapsolduğu bir dönemin sembolü hâline gelebilir. Bugünün dünyasında çifte standartlardan kurtulmanın yolu, ahlaki söylemi somut eylemle tamamlamaktan geçmektedir. Şayet Papa XIV. Leo bu stratejik adımı atamazsa, tarihe küresel bir aktör olma fırsatını yakalayan ancak bu potansiyeli gerçeğe dönüştüremeyen bir lider olarak geçme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Zira gelinen noktada asıl mesele, Papa XIV. Leo’nun ne söylediği değil, ne yapmadığıdır!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ahlaki-otorite-ile-kuresel-guc-arasinda-sikisan-papalik-4813481</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/9/9c54b53e-a57wowgru5us3oba6rxxf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden bu kadar somutlaştı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123" rel="standout" />
      <description>Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında mart ayı sonunda gerçekleştirilen temaslar, yalnızca diplomatik bir girişim değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik ve istikrar mimarisinin şekillenmekte olduğuna işaret etmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bugün küresel sistem, derin ve kırılgan bir krizin eşiğinde bulunmaktadır. Küresel dengelerin bir anlamda Hürmüz’de şekillenmeye başladığı, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin son derece hassas bir noktaya ulaştığı bu süreçte, İsrail’in Türkiye’yi Orta Doğu’da sınırlama eğilimi yalnızca güncel siyasi gerilimlerle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu yaklaşım, bölgesel güç mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkan yapısal bir kaygının yansımasıdır. </p><p>Bu kapsamda akıllar gelmesi gereken ilk sahne 2024 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada iki kritik harita üzerinden bölgeye dair stratejik vizyonunu ortaya koymasıdır. Bunlardan ilki, Hindistan’dan Orta Doğu ve İsrail üzerinden geçecek lojistik bir hattı öngören “bereket”  yazan; diğeri ise İran, Irak ve Suriye’yi siyah renkle göstererek “lanetli” olarak tanımladığı haritadır. Bu iki harita birlikte okunduğunda, İsrail’in bölgeyi hem ekonomik koridorlar hem de güvenlik eksenli ayrışmalar üzerinden yeniden kurgulama arayışı açıkça görülmektedir. Bu tarihten itibaren gelişen süreçte, Orta Doğu’da Türkiye’nin istikrar odağında daha güçlü ve görünür adımlar attığı dikkat çekmektedir. Peki ama İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden kendini bu kadar somutlaştırdı?</p><h2>İSRAİL’İN ALT METİNLERİNİ OKUMAK </h2><p>İlk olarak, 2025 yılında İsrail’de Nagel Komitesi’nin savunma bütçesi ve güvenlik stratejisine ilişkin yayımladığı son raporda, İsrail’in Türkiye ile doğrudan bir çatışma ihtimaline karşı hazırlıklı olması gerektiği yönünde ifadelerin yer alması dikkat çekicidir. Bu tespit, İsrail’in orta ve uzun vadeli güvenlik planlamasında bölgesel istikrarsızlaştırma politikası karsısında Türkiye’yi odağa aldığı stratejik bir değişken olarak konumlandığını göstermektedir. </p><p>İkinci olarak, Yunanistan–GKRY hattı üzerinden kurulan iş birlikleri ve Doğu Akdeniz merkezli ittifak arayışları yalnızca enerji politikalarıyla sınırlı değildir. Bu girişimler aynı zamanda Türkiye’nin artan jeopolitik etkisini dengelemeye yönelik daha geniş ölçekli bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır. İsrail’in bu eksende geliştirdiği yaklaşım, klasik bir ittifak kurma refleksinden öte, Türkiye’nin “merkez ülke” olma potansiyelini sınırlamaya yönelik bir çevreleme pratiğine işaret etmektedir. Üçüncü olarak ise Haaretz’te yer alan analizlerde Türkiye, artık klasik bir bölgesel aktör olarak değil, özellikle Suriye sahasında oyun kurucu ve belirleyici güç olarak konumlandırılmakta analizi dikkatle okunmalıdır. </p><h2> TÜRKİYE MERKEZLİ GÜVENLİK İNŞASI </h2><p>Esasında Türkiye bu tabloya karşı farklı bir dış politika okuması geliştirmektedir. Türkiye’nin dış politikadaki proaktif  arabulucu yaklaşımı, siyasal kültürü, tarihsel derinliği ve sahayı doğru okuma kapasitesini birleştiren bir stratejik yaklaşımı söz konusudur. Böylesine karmaşık ve çok katmanlı bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin temel hedefi, savaşları derinleştirmek değil; aksine istikrarı derinleştirmektir. Bu açıdan, sınırları belirlenmiş, yönetilebilir ve istikrara açık bir düzenin inşası Orta Doğu için elzemdir. Bu çerçevede Türkiye’nin proaktif arabuluculuk yaklaşımı dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım içerisinde, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarına karşı alternatif bir denge alanı oluşturulmak istenirken, daha ilk aşamada ABD–İran–İsrail Savaşı önlenmeye çalışılmıştır. Hatta İstanbul’da bir müzakere zemininin kurulması için çok taraflı ve çok katmanlı diplomatik çağrılar yapılmıştır. Nitekim bu çabanın temel amacı yalnızca bölgesel istikrarı sağlamak değil; aynı zamanda yaklaşık 8 milyar insanı doğrudan etkileyebilecek küresel bir krizin önüne geçmekti.</p><p>Bununla bağlantılı olarak, son dönemde Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında mart ayı sonunda gerçekleştirilen arabuluculuk görüşmeleri son derece dikkat çekicidir. Bu temaslar, yalnızca diplomatik bir girişim değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik ve istikrar mimarisinin şekillenmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi de bu süreci destekleyen temel unsurlardan biridir. 2016–2020 dönemine kıyasla 2021–2025 döneminde yaklaşık yüzde 100’ün üzerinde artış kaydedilmiştir. </p><h2>MÜHİM OLAN SİSTEM DEĞİL İSTİKRAR KURMAK </h2><p>Bugün Türkiye, Libya’dan Ukrayna’ya, Somali’den Azerbaycan’a kadar geniş bir coğrafyada savunma sanayii iş birlikleri geliştirmiş; aynı zamanda Avrupalı aktörlerle dahi ortaklıklarını derinleştirmiştir. Bu tablo, Türkiye’nin yalnızca askeri kapasitesini değil; aynı zamanda diplomatik etkinliğini de artıran bir caydırıcılık–istikrar dengesi yarattığını göstermektedir. Son olarak, İran–ABD–İsrail savaşı ekseninde Orta Doğu’da ortaya çıkan tablo, ABD’nin ne dostlarını ne de müttefiklerini tam anlamıyla koruyamadığının görünür olduğudur. Özellikle İran tarafından bir F-15’in hedef alınarak düşürülmesi, ABD’nin uzun süredir “dokunulmaz” olarak kabul edilen havadaki askerî üstünlük algısının da sorgulanmasına neden olmuştur. 2003 Irak müdahalesinden bu yana geçen yaklaşık 23 yılın ardından yaşanan bu gelişme, bölgesel güç dengelerinde önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Orta Doğu’da yeni bir düzen ve yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmakta olduğu görülmektedir. Bu yeni süreç, bölge ülkelerinin güvenliklerini dış aktörlere bağımlı olmadan, kendi öz kaynakları ve iş birliği mekanizmaları üzerinden inşa etme ihtiyacını da beraberinde getirmektedir.</p><p>Ancak burada asıl kritik mesele, sistem belirleyiciliğinden ziyade istikrar belirleyiciliğidir. İran–ABD savaşında görünmezlik kazanmaya çalışan İsrail’in, Gazze ve Lübnan’da sürdürdüğü sivil odaklı saldırılar, istikrarsızlaştırıcı politikaları Suriye sahasına taşıma eğilimi, yayımlanan haritalar ve söylemler üzerinden açıkça kendini göstermektedir. Sonuç olarak Türkiye, değişen uluslararası sistemde yalnızca güç üreten değil; bu gücü istikrar, denge ve düzen inşası için kullanan bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle Türkiye, Orta Doğu’da yeni dönemin sistem kurucusundan çok istikrar kurucusu olma iddiasını güçlendirmektedir. Çünkü sistemler değişir; ancak istikrar, her sistemin merkezinde yer alır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812478" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp" data-title="Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası" data-url="/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp" data-title="Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?" data-url="/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israil-cephesinde-turkiye-odaklilik-neden-bu-kadar-somutlasti-4813123</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/8/b93f8417-8sdazw833t9m68pysu2i8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın yeni dili: Netanyahu’dan Trump’a yalan, algoritma ve hakikatin kuşatılması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti</strong></p><p><br></p><p>7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırımla birlikte dünya, yalnızca yeni bir savaşın değil, savaşı algılama biçimimizin de köklü biçimde değiştiği yeni bir dönemin içine girdi. Soykırıma uğrayan yalnızca Gazze halkı değildi; küre üzerinde ağlarla birbirine bağlı milyarlarca insan da İsrail’in vahşetini telefonlarından, tabletlerinden ve televizyon ekranlarından anbean izleyerek bu yıkımın, bu soykırımın tanığı hâline geldi. Bu tanıklık, insanı ister istemez bir sorumluluğa, bir vicdana ve bir taraf tutma hâline soktu. Tam da bu yüzden İsrail ve ABD, insanlığın hakikatin ve hakkın yanında saf tutmasını, insanın izzetine ve onuruna aykırı olan bu zulme karşı yükselen vicdanî tepkiyi dahi denetim altına almak için, soykırımı yalnızca Gazze’de yürütülen bir yıkım olarak bırakmadı; onu tüm küreye yayılan, bütün insanlığın bilincini, algısını ve dimağını kuşatan yeni bir bilinç ve algı savaşına da dönüştürdü.</p><p>Şimdi aynı tablonun başka bir versiyonunu, 28 Şubat 2026’dan itibaren ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaşta da görüyoruz. İran’a açılan bu savaşın somut bir gerekçesi olmadığı gibi, neyin amaçlandığı ve kapsamının ne olduğu da belirsizdir. Bir devlet, başka bir devleti tehdit olarak gördüğünü söyleyerek hukuksuz, sebepsiz, ölçüsüz ve amaçları dahi belirsiz keyfî bir askerî saldırı başlatamaz; ilk hedefler arasında okullar ve masum çocuklar yer alamaz; ama bütün bu hukuksuzluklar, saldırıyı gerçekleştiren taraf ABD ve İsrail olduğunda sanki olağan ve meşruymuş gibi sunulabiliyor. İşte burada da mesele yalnızca askerî bir çatışma değildir. Burada asıl mesele, savaşın nasıl anlatıldığı, katliamı yapanların kendilerini nasıl konumlandırdığı, savaşın nasıl pazarlandığı, nasıl meşrulaştırıldığı ve nasıl bir algı yönetimi içine yerleştirildiğidir. Bir başka ifadeyle, artık savaş yalnızca sahada değil; bilinçlerde, algılarda, psikolojide, ekranlarda, ağlarda ve dolaşıma sokulan anlatılarda da yürütülmektedir.</p><h2>SOYKIRIM FAİLLERİNDEN MAĞDUR ÇIKARAN ANLATI</h2><p>Bu yeni savaş düzeninin en görünür iki figürü Benjamin Netanyahu ile Donald Trump’tır. Netanyahu, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürütülen soykırımı yalnızca askerî araçlarla sürdürmedi; onu aynı zamanda dil ve söylem yoluyla, haberlerle, dijital platformlarla, sinemayla, algoritmayla ve küresel kültürel etki ajanları ve ağlarıyla meşrulaştırmaya çalıştı. Netanyahu bu söylemleri özellikle uluslararası basın aracılığıyla verdi. Onun açıklamalarına baktığınızda, soykırımı yapanın İsrail değil Hamas olduğu; Gazze’deki yıkımın, açlığın ve ölümün sorumlusunun yine Hamas olduğu; İsrail’in ise güya Filistinlileri Hamas’tan kurtarmak için orada bulunduğu yönünde tersyüz edilmiş, akıl ve ahlâk dışı bir anlatıyla karşılaşırsınız. Üstelik burada söz konusu olan yalnızca bir söylem çarpıtması da değildir. Fail mağdurun yerine geçmekte, saldırgan kurtarıcı gibi sunulmaktadır.</p><p>Şimdi aynı mantığın Trump tarafından İran savaşında devralındığını görüyoruz. Fakat bu kez dil daha da dijital, daha da performatif, daha da gösteri merkezli. Trump’ın İran savaşı boyunca kullandığı dil; hedefi ve gerekçesi sürekli yer değiştiren, tehdit ile pazarlık arasında gidip gelen, ciddiyet ile şov arasında savrulan bir dildir. Bir gün enerji güvenliği, bir gün caydırıcılık, bir gün hızlı zafer, başka bir gün müzakere, ardından yeniden tehdit. Bu tablo, savaşın sabit ve tutarlı bir stratejiye değil; Trumpizmin narsist, bencil, dağınık, çelişkili ve gösteri odaklı siyaset tarzına göre kurulduğunu göstermektedir.</p><h2>AMBALAJLANARAK DİJİTAL TÜKETİME SUNULAN SAVAŞ</h2><p>Ama Trump’ın burada asıl belirleyici yönü, yalnızca ne söylediği değil, savaşı nasıl sunduğuydu. Beyaz Saray ve Pentagon’un İran savaşı için ürettiği içeriklere baktığınızda, artık klasik devlet propagandasının sınırlarının aşıldığını açıkça görüyorsunuz. Beyaz Saray’ın sosyal medya hesaplarından paylaşılan içeriklerde İran savaşı, adeta bir oyun, bir eğlence, bir dijital gösteri gibi sunuldu. Katledilen 160 İranlı kız çocuğu, sanki ABD halkının kazandığı bir zaferin parçasıymış, bir başarı hikâyesine dönüşmüş gibi servis edildi; Hollywood yıldızları da bu katliam sürerken yüce kral Trump’ın Amerika’sını yücelten birer figür hâline getirildi. Call of Duty görüntüleri, SpongeBob, Iron Man, Superman, aksiyon filmi estetiği, yüksek tempolu müzik, kısa klipler, zafer duygusu, sosyal medya ritmi, görüntü bombardımanı… Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Burada savaş anlatılmıyor; savaş paketleniyor. Açıklanmıyor; satılıyor. Meşrulaştırılmıyor; dijital dolaşıma uygun, tüketime hazır bir ürüne dönüştürülüyor. İnsan ölümü, masum çocukların katledilişi, yıkım, korku ve bölgesel felaket; ekran başında tüketilecek bir eğlence formuna çevriliyor, oyunlaştırılıyor ve çarpıcı, etkili kısa video dili içinde yapay bir dijital zafer duygusuyla görünmezleştiriliyor. Böylece savaşın hakikati geri çekiliyor; geriye, algoritmaların sevdiği hız, etki, parıltı ve sahte bir üstünlük hissi kalıyor.</p><p>Ancak bütün bu dijital paketleme, yalan ve zafer estetiği, Trump’ın savaşı ülke içinde ve dışında kolayca meşrulaştırabildiği anlamına gelmiyor. Kamuoyu verileri, İran savaşının Amerikan toplumunda güçlü ve otomatik bir rıza üretmediğini gösterdi. Hatta 28 Mart’ta ülke sathına yayılan “No Kings” protestoları, savaşın ve Trumpçı siyaset tarzının aynı anda sorgulandığını ve eleştirildiğini de ortaya koydu. Amerika halkı “Krallara Hayır” diyerek yalnızca bir savaşa değil, Trump’ın yalanlarına, Trumpizme ve kurumsal sınırları aşan iktidar iştahına da itiraz etmektedir.</p><h2>ORTAK VİCDANI KORUMAK ZORUNDAYIZ</h2><p>Bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca Gazze’deki soykırım ya da İran savaşı değildir. Asıl mesele, yalanın hakikatin yerine geçirilmesi, savaşın gösteriye dönüştürülmesi ve insan vicdanının algoritmalar arasında, yapay zekâ ile üretilmiş sahte videolarla kuşatılmasıdır. Fakat bütün bu dijital yağmalamaya, bütün bu manipülasyona ve yalan mimarisine rağmen İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım insanlığın belleğinden ve vicdanından silinemedi, silinemeyecek de. İsrail, insanlığın kalbinde kendisine ayrılan son merhamet kırıntısını da tüketti. Şimdi ise sıra, Amerika’nın kurduğu yalan imparatorluğunun çözülmesindedir. Çünkü artık insanlar dijitalde gördüklerine değil; kendisine, kalbine ve vicdanına inanıyor. Eğer bu yeni düzene karşı hakikati, adaleti ve insan onurunu yeniden savunamazsak, gelecekte yalnızca şehirler değil; insanlığın ortak vicdanı da harabeye dönecektir.</p><p>Emin olalım: İsrail, insanlığın vicdanında nasıl çoktan mahkûm edildiyse, Amerika’nın yalan imparatorluğu da aynı feraset ve basiretle çökecektir!.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savasin-yeni-dili-netanyahudan-trumpa-yalan-algoritma-ve-hakikatin-kusatilmasi-4813124</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/8/97be6c17-nxogdwjs32cn4mjzhugus.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sniper tepelerinden mahkeme salonlarına: Saraybosna Kuşatması'nın yargı yolculuğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şeyda Sultan Demirtaş - Araştırmacı, Balkan Çalışmaları</strong></p><p><br></p><p>Geçtiğimiz aylarda kamuoyuna yansıyan ve Bosna Savaşı sırasında “eğlence için” Saraybosna’ya keskin nişancılık yapmaya giden İtalyanlar olduğu iddiası üzerine Milano Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma, Saraybosna Kuşatması sırasında bazı yabancı sivillerin şehre gelerek sivilleri hedef aldığı iddiasını yeniden gündeme taşıdı.</p><p>İddialar ilk olarak 2000’li yıllarda ICTY’de görülen davalardaki tanık ifadelerinde kendine yer edinmişti. Mahkeme kararlarının merkezinde kanıtlanmış bir olgu olmamasına rağmen bu durum kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarmıştı. Özellikle o dönem basında “İnsan Safarisi”, “İnsan Avı”, “Saraybosna Safarisi” olarak da adlandırılan bu fiiller, tarihsel bir trajedinin çok ötesinde uluslararası ceza hukuku bakımından da çok önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor şimdilerde. Çünkü söz konusu eylemlerin hukuki niteliğinin tartışmalı olduğu şüpheye yer bırakmayan bir gerçek olarak karşımıza çıkarken bu fiillerin uluslararası ceza hukuku bakımından gündeme getirdiği sorular da kayda değerdir.</p><h2>“AYIRT ETME” İLKESİNİN İHLALİ</h2><p>Özellikle İtalya’nın, kendi vatandaşları hakkında çatışma bölgesinde işlenen fiiller nedeniyle soruşturma başlatması, suçun niteliği ve yargı yetkisi bakımından çok katmanlı bir hukuki değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Saraybosna Kuşatması, uluslararası insancıl hukuk açısından silahlı çatışma niteliği taşıyan bir bağlamda gerçekleşmiştir. Bu çerçevede sivillerin kasten hedef alınması uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olan “ayırt etme” ilkesinin yani çatışmada sivil nesneler ile askeri nesnelerin, sivil kişiler ile askeri kişilerin birbirinden ayrı tutulması ve tarafların da operasyonlarını doğrudan askeri hedeflere yönetmesi temel prensibinin açık bir ihlalini oluşturmuştur.</p><p>1864 tarihli ilk Cenevre Sözleşmesinde net olmayan bu ayrımın 1977 tarihli Ek Protokol’de açık ve bağlayıcı biçimde düzenlenmiş olması, silahlı çatışma hukukunun salt yaralıların korunmasına odaklanan insancıl yaklaşımından, çatışmanın yürütülüşünü sınırlandıran normatif bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Bu dönüşümle birlikte taraflar artık yalnızca savaş dışı kalanları korumakla değil, saldırılarını yöneltirken siviller ile askerî hedefleri her durumda ayırt etmekle yükümlü kılınmış; böylece sivillere yönelik kasıtlı saldırılar hukuken münferit ihlal olmaktan çıkıp doğrudan uluslararası suç niteliği kazanmıştır.</p><h2>FAİL ASKER OLMASA DA SAVAŞ SUÇU SAYILACAK</h2><p>Bu çerçevede sivillerin bilinçli biçimde hedef alındığı hatta faillerin turistik bir geziye katılmışçasına çatışma bölgesine gelip burada sivil nüfusu bilinçli bir şekilde hedef aldığı bir olayda faillerin resmi asker olup olmaması onun bir savaş suçlusu olduğu gerçeğini değiştirir mi? Uluslararası ceza hukuku burada şu soruyu sorar: Sivilleri bilinçli olarak hedef alan bu bireylerin eylemleri ile silahlı çatışma arasında gerekli bağlantı var mıdır? Şayet bu sorunun cevabı evet ise fail resmi asker olmasa bile savaş suçu sorumluluğu doğacaktır. Cevap hayırsa o zaman kişinin savaş suçundan hüküm giymesi beklenemeyecektir.</p><p>Bununla birlikte bu konuyu yalnızca bu bağlamla sınırlamak doğru olmaz. Çünkü eğer söz konusu fiiller, kuşatma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilirse başka hukuki sonuçları doğuracaktır. Söz konusu fiillerin kamuoyunda korku yaratmaya yönelik gerçekleştirilmesi ve sivillerin de bu bağlamda yaygın veya sistematik bir şekilde öldürülmesi insanlığa karşı suç tartışmasını gündeme getirecektir. Bu da, uluslararası ceza hukuku bağlamında sorumluluğun kapsamını ve savaş suçları ile ayrımını yeniden değerlendirmeyi gerekli kılacaktır. Bu bağlamda uluslararası ceza hukukunda belirleyici olan, eylemin tekil bir şiddet fiili olmasından ziyade, sivil nüfusa yönelen geniş ölçekli veya organize bir saldırının parçası olup olmadığıdır.</p><h2>DELİL MESELESİ</h2><p>Saraybosna Kuşatması sırasında sivillere yönelik kesintisiz ve hedefli saldırılar, daha önce uluslararası yargı mercilerince “terör kampanyası” olarak nitelendirilmiş ve savaş döneminde de “Sniper Alley” söylemi ile dünya basınında yazılı kaynaklarda kendine yer edinmiştir. Bu koşullar altında bireysel eylemlerin, daha geniş bir korku stratejisine hizmet edip etmediği sonucuna ulaşmak pek de zor olmayacaktır.</p><p>Ancak yine de belirtmek gerekir ki gerek savaş suçları bağlamında olsun gerek insanlığa karşı suç bağlamında olsun bu davalarda asıl güçlük oluşturan şey delil meselesidir.</p><p>Olayların üzerinden uzun yıllar geçmesi sebebiyle belki de söz konusu tanıkların tekrar dinlenememesi, dinlense bile tanığın hafızasının silikleşmiş olma ihtimali ya da travmatik hatırlama bozulmalarının olma ihtimali tanık beyanlarının güvenilirliğine zarar vermektedir. Ayrıca uluslararası mahkeme tutanaklarının ulusal bir mahkemede delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı yahut nasıl kullanılacağı da tartışma konusu olup azami derecede önem taşımaktadır.</p><p>Özetle ifade etmek gerekir ki; İtalya’nın açtığı dava ile yeniden gündemimize giren bu olaylar yalnızca Saraybosna Kuşatması'na ait trajik bir hatırayı bize sunmuyor, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun sınırlarını ve ulusal mahkemelerin küresel adalet içindeki yerini de hepimizin nezdinde bir kere daha tartışmaya açıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp" data-title="Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?" data-url="/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811273" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp" data-title="Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  " data-url="/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4810272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/30/146b8736-53setpsv624yiqw7o50eu.webp" data-title="Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi" data-url="/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sniper-tepelerinden-mahkeme-salonlarina-saraybosna-kusatmasinin-yargi-yolculugu-4812784</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/7/9b968668-ygv3hqxpwlpwahutfag1w.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bölgesel enerji jeopolitiğinde yeni eksen Türkiye-Suriye hattı mı olacak?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786" rel="standout" />
      <description>Türkiye halihazırda işleyen enerji altyapısı ve bölgesel bağlantıları sayesinde, Suriye’nin de denkleme dahil edilmesiyle birlikte yalnızca transit ülke olmaktan çıkarak, enerji akışının daha güvenli ve istikrarlı bölgelere yönlendirildiği merkezi bir kavşak konumuna yükselecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Ekber Kandemir - Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İran savaşının başlamasının ardından küresel enerji piyasalarında gözlemlenen fiyat hareketleri, klasik arz-talep dengesinin ötesinde, jeopolitik risklerin belirleyici olduğu bir yapıya işaret etmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol akışının ve küresel LNG ticaretinin yaklaşık yüzde 20–25’inin doğrudan etkilenmesi anlamına gelmektedir. Daha önceden çalışılmış kriz senaryoları, Hürmüz kaynaklı bir kesintinin petrol fiyatlarında kısa vadede yüzde 30 ile yüzde 70 arasında artış potansiyeli oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.</p><p>Bu çerçevede fiyat artışları fiziksel arz daralmasının yanı sıra artan risk primi, sigorta maliyetleri ve taşımacılık belirsizliklerinin bir araya gelmesiyle oluşmakta ve jeopolitik risk fiyatlaması mekanizması işlemeye başlamaktadır. Bu durum, küresel enerji sisteminin jeopolitik şoklara karşı yüksek derecede kırılgan olduğunu göstermekte ve enerji fiyatlarının jeopolitiğe dayanan bir zemin üzerinden belirlendiği yeni bir döneme işaret etmektedir. Nitekim alternatif enerji güzergâhlarının geliştirilmesi, kara temelli koridorların güçlendirilmesi ve tedarik kaynaklarının çeşitlendirilmesi artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.</p><h2>YENİ DENKLEMLER</h2><p>Yakın zamanda Atlantic Council’in ev sahipliğinde düzenlenen “ABD-Suriye Enerji” başlıklı sempozyumda ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın gündeme getirdiği yeni enerji jeopolitiği gözleri Suriye-Türkiye hattına çevirmiştir. 8 Aralık 2024 tarihinde Esed’in devrilmesi ve Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşın sona ermesi gerek ülke içi siyasal yapıyı gerekse de bölgesel güç dengelerini etkileyen önemli bir dönüm noktası olmuştur.</p><p>Bu gelişmenin ardından ortaya çıkan Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde Türkiye ve ABD’nin etkili olduğu görülmektedir. Son gelişmeler bize Suriye’deki yeniden yapılanma sürecinin siyasi ve güvenlik boyutlarına ek olarak enerji hatları ve enerji jeopolitiği açısından da yeniden şekillendiğini göstermektedir. Özellikle Suriye’nin, Doğu Akdeniz, Irak ve Körfez enerji rotaları arasında potansiyel bir geçiş alanı olması, enerji konusunda tecrübeli bir aktör olan Türkiye ve küresel bir güç olan ABD açısından Şam’ı enerji koridoru ve arz güvenliği bağlamında daha anlamlı hale getirmektedir.</p><h2>GEÇİŞ GÜZERGÂHINDAN ÇOK DAHA FAZLASI</h2><p>Türkiye, jeopolitik anlamda küresel enerji arzının yaklaşık yüzde 70’inin üretildiği Orta Doğu, Hazar ve Rusya havzaları ile tüketimin yoğunlaştığı Avrupa arasında yer almaktadır. Bu coğrafi konum, süreç içerisinde Türkiye’yi doğal bir enerji geçiş ülkesi haline getirmiştir. Bu çerçevede TANAP üzerinden yıllık 16 milyar metreküplük doğal gaz akışı sağlayan Ankara, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı ile günlük yaklaşık 1,2 milyon varil petrol taşımaktadır. Ayrıca Türk Akımı üzerinden yıllık yaklaşık 20 milyar metreküp gaz taşıyan Türkiye enerji eksenindeki kritik rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, Türkiye’nin LNG kapasitesini günlük 161 milyon metreküp seviyelerine çıkarması entegre, esnek ve çok kaynaklı bir enerji sistemi inşa ettiğini de göstermektedir. Bu boru hattı projeleri ve veriler bize Türkiye’nin sadece bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak, enerji akışını yönlendiren, fiyat oluşumuna etki edebilen ve bölgesel arz güvenliğini belirleyen bir merkez olduğuna işaret etmektedir.</p><h2>KRİTİK ÖNERİ: DÖRT DENİZ PROJESİ</h2><p>Enerji koridorları, küresel enerji güvenliği literatüründe yalnızca fiziksel altyapılar olarak değil, aynı zamanda güç projeksiyonu ve jeopolitik rekabetin araçları olarak görülmektedir. Hürmüz boğazının kapatılması sonrası artan jeopolitik gerilimler, Suriye-Türkiye hattının stratejik önemini daha görünür hale getirmiştir. Türkiye ile Suriye ekseninde şekillenen enerji koridoru tartışması, küresel enerji taşımacılığının sadece ekonomik bir faaliyet değil, doğrudan güvenlik ve jeopolitik rekabetin parçası haline geldiğini göstermektedir. Bu bağlamda öne çıkan en kritik önerilerden biri, geçmişte gündeme getirilen Dört Deniz Projesi’nin yeniden canlandırılmasıdır. Söz konusu proje, Basra Körfezi, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı kurarak Türkiye ile Suriye’yi enerji dağıtım merkezi haline getirmeyi hedeflemektedir. Türkiye’nin mevcut boru hatları altyapısı ve enerji taşımacılığındaki deneyimi ile Suriye’nin doğu-batı ve kuzey-güney eksenlerinde kesişim noktasında bulunan coğrafi konumu birleştiğinde, bu hattın Avrupa enerji güvenliği açısından alternatif ve stratejik bir can damarı haline gelme potansiyeli bulunmaktadır.</p><h2>ARTIK HAYAL DEĞİL</h2><p>Suriye’de iç savaşının devam ettiği yıllarda bu denli büyük çaplı boru hattı projelerinin gerçekleştirilmesi hayal olarak görülüyordu. Sahada çatışmaların devam etmesi, terör örgütlerinin alan kontrolü ve Esed rejiminin istikrarsız yönetimi yüksek maliyetli projelerin yapılması için Suriye’yi denklemin dışında bırakıyordu. Ayrıca Rusya destekli Esed yönetiminde, büyük enerji projelerinin özellikle de Avrupa için alternatif oluşturacak hatların hayata geçirilmesi mümkün değildi. Bugün ise Suriye’nin yeniden yapılanma sürecine paralel olarak Batı ile iş birliği içinde hareket eden bir yönetimin olması, Şam’ı enerji projeleri için bir alternatif olabileceğini gündeme getirmiştir. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi, büyük ölçüde Suriye’nin mevcut yapısal sorunlarına hızlı bir şekilde çözüm bulması ve istikrarı yakalamasına bağlı görülmektedir. Ülkede enerji altyapısının büyük ölçüde tahrip olması, kurumsal ve hukuki çerçevenin yokluğu ve çok aktörlü güvenlik risklerinin kısmen devam etmesi, bahse konu rotanın kısa vadede işlevsel bir enerji koridoruna dönüşmesinin önündeki en büyük engeller olarak sayılabilir. Bu yapısal sorunların kısa sürede tamamen ortadan kaldırılmasa da iyileşmeler sağlanarak bir çözüm yolu bulunması mümkün görünmektedir.</p><h2>JEOPOLİTİK SATRANÇ TAHTASI</h2><p>Hürmüz örneğinden yola çıkarak deniz yollarında artan güvenlik tehditleri, enerji arzının sürekliliği ve korunması konusunu ön plana çıkarmıştır. Bu durum her ne kadar yatırım maliyetleri yüksek ve inşa süresi uzun olsa da kara temelli enerji koridorlarını yeniden stratejik hale getirmiştir. Bu bağlamda Türkiye-Suriye hattı, yalnızca teknik bir enerji projesi değil, aynı zamanda küresel güçlerin rekabet ettiği bir jeopolitik satranç tahtası olarak da görülebilir. Bu hattın hayata geçirilmesi ile birlikte Körfez’deki enerji kaynakları, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi dar ve riskli geçişlere bağımlılığını azaltarak, jeopolitik kırılganlıklardan arındırılmış daha güvenli ve sürdürülebilir bir hat üzerinden taşınabilir hale gelecektir.</p><p>Türkiye bu denklemde halihazırda işleyen enerji altyapısı ve bölgesel bağlantıları sayesinde tecrübeli bir aktör konumundadır. Suriye’nin oyuna dahil edilmesiyle birlikte Türkiye, yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkarak, enerji akışının daha güvenli ve istikrarlı bölgelere yönlendirildiği merkezi bir kavşak konumuna yükselecektir. Enerji jeopolitiği açısından değerlendirildiğinde ise Suriye’nin coğrafi avantajı ile Türkiye’nin kurumsal ve altyapı birleşimi, bu hattı küresel enerji güvenliği açısından kritik bir eksene dönüştürmektedir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4812478" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp" data-title="Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası" data-url="/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811601" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp" data-title="Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  " data-url="/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bolgesel-enerji-jeopolitiginde-yeni-eksen-turkiye-suriye-hatti-mi-olacak-4812786</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/7/9e8c9d48-dsl6dkelh62d2xksbajvj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an-ı Kerim’in “Savunma Doktrini”: Enfal Suresi 60. Ayet çerçevesinde millî güç unsurlarının inşası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin savunma ve istihbarat alanındaki hamleleri, Enfal Suresi 60. ayetin çizdiği “sürekli hazırlık, teknolojik güncellik ve derinlemesine farkındalık” ilkeleriyle stratejik bir uyum içerisindedir. Bu süreç, sadece fiziksel bir silahlanma yarışı değil; devletin bekasını, milletin izzetini ve bölgesel barışı korumayı amaçlayan “caydırıcı bir kuvvet” inşasıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ali Erbaş / Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı</strong></p><p><br></p><p>“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir”.</p><p><br></p><p>İslam siyaset düşüncesinde devletin bekası, adaletin tesisi ve dış tehditlere karşı caydırıcılığın sağlanması, stratejik bir zorunluluk olarak ele alınır. Bu stratejinin temel dayanağı olan Enfal Suresi’nin 60. ayeti, sadece askerî bir hazırlığı değil; teknolojik üstünlüğü, istihbarat derinliğini ve topyekûn bir devlet kapasitesini işaret eden “kuvvet” kavramını merkeze alır.</p><h2>KUVVET KAVRAMI: TEKNOLOJİK VE BİLİMSEL ÜSTÜNLÜK </h2><p>Ayette geçen “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın”  emri, “kuvvet” kelimesinin “min kuvvetin” şeklinde nekre (belirsiz) bırakılmasıyla her devrin en ileri teknolojisine atıfta bulunur.</p><p>Dinamik Hazırlık: Kuvvet, durağan bir olgu değildir. Devrin şartlarına göre ateşli silahlar, nükleer caydırıcılık, siber güvenlik veya yapay zekâ destekli savunma sistemleri bu kapsamdadır.</p><p>Bilimsel Altyapı: Güçlü bir savunma sanayii, ancak güçlü bir temel bilim ve mühendislik altyapısıyla mümkündür. Ayet, devleti sürekli bir Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) seferberliğine teşvik eder.</p><h2>STRATEJİK CAYDIRICILIK VE PSİKOLOJİK ÜSTÜNLÜK </h2><p>Savunma stratejisinin nihai amacı savaşmak değil, savaşı önlemektir. Ayetteki “ Bununla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı korkutursunuz”  ifadesi, modern uluslararası ilişkilerdeki “Caydırıcılık Teorisi”nin Kur’ânî temelini oluşturur. Caydırıcılık, düşmanın saldırı maliyetinin, elde edeceği kazançtan çok daha yüksek olduğunu anlamasıdır. Bu da ancak modern teçhizat ve disiplinli bir ordu şeklinde görünür güç ile mümkündür.</p><p>Barışın Teminatı: Güçlü devlet, barışı sağlamak için "savaşa her daim hazır" olan devlettir. Bu hazırlık, saldırgan odakların iştahını kapatarak istikrarı korur. Nitekim geçmişte ecdadımız da “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salah” diyerek adeta bu ayetin çağrıştırdığı manaya işaret etmişlerdir.</p><h2>İSTİHBARAT VE STRATEJİK FARKINDALIK </h2><p>Ayetin “ve bunların dışındakilerini de (korkutursunuz) ki, siz onları bilmezsiniz, Allah onları bilir” kısmı, modern istihbarat doktrini açısından hayâtî bir uyarı içerir. “Sizin bilmediğiniz” ifadesi ise, uyuyan hücrelere, asimetrik tehditlere ve henüz niyetini açık etmemiş potansiyel düşmanlara karşı gizli tehditlerin tespiti gerekliliğine işaret eder. Güçlü bir devlet, sadece görünen ordusuyla değil; sızmaları önleyen, tehdidi kaynağında tespit eden ve küresel bilgi ağlarına hâkim olan istihbarat birimleriyle ayakta kalır. Bilginin işlenmesi ve stratejik akla dönüştürülmesi, ayetin çizdiği “kuvvet” tanımının ayrılmaz bir parçasıdır.</p><h2>LOJİSTİK VE İKTİSADİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK </h2><p>Savunma ve istatistikî güç, ekonomik bir maliyet gerektirir. Ayetin devamında vurgulanan “Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir” ilkesi, savunma harcamalarının bir “kayıp” değil, devletin geleceğine yapılan bir “yatırım” olduğunu ortaya koyar. Millî ekonomiyi geliştirerek savunma sanayiinde dışa bağımlılığın minimize edilmesi, iktisadi bağımsızlığın ve dolayısıyla siyasi iradenin korunması anlamına gelir. Devletin gücü sadece profesyonel askerlerden değil, bu gücü finanse eden ve destekleyen halkın sosyo-ekonomik dayanıklılığından gelir.</p><p>Enfal Suresi 60. ayet, bir devletin ayakta kalabilmesi için teknolojik üstünlüğü (kuvvet), psikolojik caydırıcılığı (terhib) ve stratejik farkındalığı (istihbarat) birbirine kenetlenmiş bir sacayağı olarak sunar. Bu çerçeve, devletin sadece fiziksel sınırlarını değil; dijital, ekonomik ve kültürel sınırlarını da koruyacak proaktif bir yönetim anlayışını zorunlu kılar. Güçlü devlet; tehdit oluşmadan onu sezen, oluştuğunda ise onu bertaraf edecek teknik ve ahlaki donanıma sahip olan yapıdır. </p><h2>TÜRKİYE’NİN SAVUNMA VE İSTİHBARAT DOKTRİNİNİN KÖKENLERİ </h2><p>Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayii ve istihbarat doktrininde gerçekleştirdiği paradigma değişimi, salt bir modernizasyon çabası değil; kökenleri kadîm devlet geleneğine ve ilahi referanslara dayanan bütüncül bir stratejinin yansımasıdır. Kur’an’ın Enfal Suresi 60. ayeti, modern “Millî Güç Unsurları” kapasitesini tanımlayan ve her devirde istifade edilebilecek bir rehber sunmaktadır.</p><h2>TEKNOLOJİK CAYDIRICILIK VE KUVVET İNŞASI </h2><p>Ayetteki “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın” emri, günümüz Türkiye’sinin “Tam Bağımsız Savunma Sanayii” vizyonuyla birebir örtüşmektedir.</p><p>Platform Çeşitliliği ve Yerlilik: Türkiye’nin örneğin İHA/SİHA (Bayraktar TB2, Akıncı, Anka-3) vb. teknolojisindeki öncülüğü, KAAN ile beşinci nesil savaş uçağı projesi ve TCG Anadolu vb. platformlar, ayetin işaret ettiği “kuvvet” hazırlığının modern karşılıklarıdır. Bu teknolojik sıçrama, dışa bağımlılığı azaltarak stratejik otonomi sağlamıştır.</p><p>Asimetrik Üstünlük: Geleneksel savaş yöntemlerinin dışına çıkan “Sürü İHA” teknolojileri ve otonom sistemler, düşük maliyetle yüksek etkinlik sağlayarak ayetin emrettiği “maksimum güç” prensibini teknik düzlemde realize etmektedir.</p><h2>“BESİLİ ATLAR”DAN MOBİLİTE VE OPERASYONEL KABİLİYETE </h2><p>Ayetin “ve cihad için bağlanıp beslenen atlar...” vurgusu, ayetin indiği devrin en ileri mobilite ve lojistik gücüne işarettir. Günümüzde bu kavram, ordunun hızlı intikal kabiliyeti ve hassas vuruş gücü olarak yorumlanmaktadır.</p><p>Hız ve Esneklik: Türkiye’nin mesela Atak, Gökbey vb. helikopter projeleri ve mesela Altay, Ejder Yalçın vb. zırhlı araç teknolojileri operasyonel sahada birimlerin hızını ve dayanıklılığını artırarak “hazır kıta” olma vasfını pekiştirmektedir.</p><p>Mühimmat Bağımsızlığı: Ayette geçen “savaş atları”nın gücü taşıdıkları oklarla ölçülmekteydi. Günümüzde ise savaş platformunun gücü, taşıdığı mühimmat ile ölçülür. Türkiye’nin mesela Gökdoğan, Bozdoğan ve SOM füze aileleri gibi yerli mühimmat sistemleri, bu hazırlığın tam bir set haline gelmesini sağlamıştır.</p><h2>İSTİHBARATIN DERİNLİĞİ: “SİZİN BİLMEDİĞİNİZ DÜŞMANLAR” </h2><p>Enfal 60, “Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve sizin bilmediğiniz başkalarını korkutursunuz” diyerek, görünenin ötesindeki tehditlere (hibrit savaş, siber saldırılar, vekalet savaşları) karşı uyanık olunmasını emreder. Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) son dönemdeki operasyonel ve teknik dönüşümü, Proaktif İstihbarat yöntemleriyle tehdidi sınır ötesinde ve henüz oluşmadan bertaraf etme yeteneği kazandırmıştır. Bu, ayetteki “bilinmeyen düşmanları caydırma” görevinin kurumsal icrasıdır. Bilgi üstünlüğü, modern kuvvet tanımının merkezindedir. Türkiye’nin siber savunma sistemleri ve sinyal istihbaratı kabiliyetleri ayette geçen “görünmez düşmanlara” karşı kalkan oluşturmaktadır.</p><h2>PSİKOLOJİK EŞİK: CAYDIRICILIK LİTERATÜRÜ </h2><p>Ayette geçen “Korkutursunuz” (terhibûn) ifadesi, modern uluslararası ilişkilerdeki “caydırıcılık” kavramının tam karşılığıdır. Türkiye’nin savunma sanayii ürünlerini ihraç etmesi ve sahadaki başarılarını kanıtlaması, potansiyel düşmanlar üzerinde psikolojik bir baskı kurmakta savaşsız kazanmasını sağlamaktadır. Güçlü bir savunma mimarisi, muhtemel bir saldırının maliyetini düşman için katlanılamaz kılarak barışı koruyan en büyük teminat haline gelmektedir.</p><p>Küresel Etki: Yerli ve millî sistemlerin uluslararası arenada sergilenmesi, sadece bölgesel değil, küresel ölçekte ayette geçen “bilinmeyen düşmanların” Türkiye üzerindeki stratejik hesaplarını gözden geçirmesine neden olmaktadır. Netice itibarıyla Türkiye’nin savunma ve istihbarat alanındaki hamleleri, Enfal Suresi 60. ayetin çizdiği “sürekli hazırlık, teknolojik güncellik ve derinlemesine farkındalık” ilkeleriyle stratejik bir uyum içerisindedir. Bu süreç, sadece fiziksel bir silahlanma yarışı değil; devletin bekasını, milletin izzetini ve bölgesel barışı korumayı amaçlayan “caydırıcı bir kuvvet” inşasıdır. Ayetin ruhuna uygun olarak, bu hazırlıkların sadece askeri alanda kalmayıp ekonomik, kültürel ve bilimsel sahalarla desteklenmesi, “Güçlü Devlet” idealinin sürdürülebilirliği için elzemdir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811601" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp" data-title="Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  " data-url="/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuran-i-kerimin-savunma-doktrini-enfal-suresi-60-ayet-cercevesinde-milli-guc-unsurlarinin-insasi-4812478</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/6/07035e4d-qnbj9aln2gbcoqtj342y9s.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cem Özdemir: Bir entegrasyon başarısı mı yoksa bir kimlik kopuşu mu?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sevde Betül Çığ / İletişim Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>8 Mart’ta Almanya’nın güneyinde bulunan ve Bavyera’dan sonra refah seviyesi en yüksek eyalet olan Baden-Württemberg eyaletinde geçtiğimiz haftalarda bir ilk yaşandı: Türk kökenli Cem Özdemir eyalet başkanı seçildi. Almanya tarihinde ilk göçmen eyalet başkanı olan Özdemir, siyasi arenada oldukça alışılmış bir sima. Daha önce Federal Mecliste ilk Türk milletvekillerinden olan Özdemir, Tarım Bakanı olarak da görev yapmıştır. Yeşiller Partisi'nin tanınmış siyasetçisi Özdemir eyalet seçiminde nasıl başarılı oldu ve bu gelişim Almanya’da bulunan Türk ve Müslüman toplum için ne ifade ediyor?</p><h2>MİSAFİR İŞÇİ ÇOCUĞU</h2><p>Misafir işçi çocuğu yani Almanca ‘Gastarbeiterkind’... Kendisi için bu tanımı kullanmayı sıkça tercih eden Özdemir, 1960’larda Tokat’tan göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak Almanya’da doğar. Svabya bölgesinde doğup büyüyen Özdemir, bölgenin aksanıyla konuşması ile kendine has bir fark ortaya koymaya çalışmıştır. Sadece bölge ağzı ile konuşması değil, bölgenin meşhur yemeklerini ne kadar severek yediğini her fırsatta dile getirir ve seçim sürecinde sosyal medya kampanyasının bir parçası haline bile getirmiştir. Karnaval dönemi kostümüyle poz vermeyi de ihmal etmeyen Özdemir; Alman toplumuna ‘entegre’ olmuş bir imajdan ziyade, onlardan biri ve yerli olduğu hissini uzun yıllar süren siyasi hayatı boyunca başarılı bir şekilde aşılamıştır.</p><h2>TÜRK VE MÜSLÜMAN AZINLIKLARA KARŞI TUTUMU</h2><p>İlk bakışta Türk ve Müslüman toplum için olumlu bir gelişme olarak görülse de Özdemir’in söylemlerine bakıldığında, kendisinin bu azınlıkların aleyhine hareket ettiği çok aşikâr. Göçmen topluluğa karşı söylemleriyle ileriye gittiği ve bu toplumla kendisi arasına mesafe açtığı da görülmektedir.</p><p>Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun en önemli örgütlenme ve topluluk oluşturma merkezlerinden biri olan cami dernekleri, özellikle DİTİB’e bağlı olanlar, Özdemir’in yıllardır hedef tahtasında. Diyanet’e bağlı bu camiler hakkında “Erdoğan’ın uzun kolu” nitelemesinde bulunan Özdemir; Türk toplumunu ve camileri kendisi için siyasi malzeme ve hedef haline getirmiştir. Türkiye’den imamların gönderilmesinin; Erdoğan’ın siyasi fikirlerinin ve antisemitizmin Almanya’da yayılmasını sağladığını savunmaktadır.</p><p>Okullarda başörtüsüne karşı olduğunu ve küçük çocukların cinsel obje haline getirildiğini söyleyen Özdemir, “Seküler İslam Girişimi” kurucularındandır. Bu girişim “Alman İslam” anlayışının kurulmasını, yani reform edilmesini hedefler. Kendi sözleriyle; “demokratik, çağdaş ve dış güçler (Türk devleti, DİTİB) etkisinden arındırılmış bir anlayış.”</p><h2>SİYONİST İSRAİL’İ SAVUNUYOR</h2><p>Holokost’un yaşandığı ülkede antisemitizmin göçmenler tarafından “ithal” edildiği düşüncesi Alman siyasetinde uzun yıllardır sarsılmaz bir yer edinmiştir. Özdemir de bu düşünceyi savunanlardan. “Araplarla ancak çocuklarını bizden nefret ettiklerinden daha fazla sevdikleri zaman barış içinde yaşayabiliriz” diyen eski İsrail Başbakanı Golda Meir’in bu sözünü bir konuşmasına dahil edip Filistinlileri terörist olarak lanse etmiş ve İsrail devletinin “var olma hakkını” açıkça savunmuştur.</p><h2>HANAU TERÖR SALDIRISI SONRASINDA YAS BİLE TUTMADI </h2><p>2020 yılında Hanau’da gerçekleşen aşırı sağcı terör saldırısında dördü Türk, toplam 9 yabancı kökenli vatandaş canice katledilmişti. Açıkça bu saldırıyı kınayan Özdemir, ertesi gün karnaval kutlamalarına kostümüyle katılmaktan geri durmamıştı. Birçok Alman siyasetçi yas nedeniyle karnaval planlarını iptal ederken; Özdemir, yaşanılan acıyı umursamaksızın gözler önünde alenen eğlenmişti.</p><p>Kendini çoğulcu, liberal ve açık görüşlü olarak tanımlayan Özdemir, aslında sadece Batılı değerler söz konusu olduğunda çoğulcu olduğunu defaatle kanıtlamıştır. Irkçılık kendisi için sadece belli gruplara karşı yapıldığında bir problem olarak tanımlanmış, Müslümanlara ve İslam’a karşı nefreti perçinleyen isimlerden olmuştur. Cem Özdemir’in zaferi Türk ve Müslüman toplumu için zaferden ziyade siyasal ve toplumsal baskı demektir. Zira Cem Özdemir’i desteklemeyen Türk kökenliler; aşırı İslamcı, Erdoğancı ve Batılı değerlerden uzak, adeta toplumsal bir tehdit unsuru konumuna getirilmektedir.</p><p>Bir Türk'ün Almanya’nın en güçlü eyaletlerinden birine başkan olması ne yazık ki Türkler için olumlu bir gelişme olmamakla birlikte, Almanya’da halen süregelen bir gerçeği açığa vurmuştur: Toplumu şekillendirmek, görünür olmak ancak asimile olmaktan geçiyor. Kendi kök ve değerlerine bağlı kalıp görünür olmakla birlikte başarılı olmak ne yazık ki hâlâ imkansız sayılacak kadar uzak. Sonuç olarak Özdemir’in başarısı bir göçmen hikâyesi olmanın aksine, Batı’da zirveye giden yolun asimilasyondan geçtiğini kanıtlayan acı bir realitedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cem-ozdemir-bir-entegrasyon-basarisi-mi-yoksa-bir-kimlik-kopusu-mu-4812479</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/6/620600fd-dg93ztg7zsntrlastp87tq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’dan günümüze gıda piyasası  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601" rel="standout" />
      <description>Sınırda terörle mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan bu milleti birkaç komisyoncuya, servet peşinde koşan ahlaksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri almak, en sert cezaları hayata geçirmek iktidar-muhalefet herkesin topyekun vazifesidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bir firma, onlarca farklı marka adıyla bir ürün üretecek, aynı firmanın ürettiği ürünler, onlarca kez taklit ve tağşiş listesine girecek, her tespitten sonra marka değiştirerek faaliyetine devam edecek… Bu bize neyi göstermektedir? Aynı ihlal tekrar ediyor, sonuç değişmiyor; caydırıcılık sağlanamıyor demek ki denetim ve yaptırım mekanizmalarımız, kanunlarımız etkisiz kalıyor. Esnaf ahlakını geliştirirken kanunlarda da yeterli düzenlemeleri yapmak gerekmektedir. </p><p>Yüzyıllar boyu cihana hükmetmiş, onlarca farklı millete nizam vermiş adaleti ile insanlığa hizmet etmiş Osmanlı İmparatorluğu'nda bu işler nasıl oluyormuş biraz araştıralım dedik…</p><h2>NARH SİSTEMİ </h2><p>Osmanlı İmparatorluğu’nda gıda piyasası, devletin temel önceliklerinden biriydi. Amaç, halkın (özellikle İstanbul’un) temel gıda maddelerine (buğday, un, ekmek, et, yağ, pirinç vb.) bol, ucuz ve kaliteli erişimini sağlamaktı. İstanbul’un beslenmesi devletin en kritik meselesiydi çünkü başkentte darlık çıkması ayaklanmalara yol açabilirdi.</p><p>Osmanlı İmparatorluğu’nda gıda fiyatları, özellikle temel ihtiyaç maddeleri (ekmek, et, un, buğday, pirinç, sebze, meyve, süt ürünleri gibi) narh sistemiyle kontrol edilirmiş. Narh, devlet tarafından belirlenen azami (tavan) fiyat anlamına gelir, hem üretici-tüketici dengesini korumayı hem de piyasada istikrar sağlamayı amaçlarmış. Bu sistem, uzun yıllar kullanılmış. </p><p>Narh sisteminin amacı fiyatların aşırı yükselmesini önleyerek kıtlık, karaborsa ve halkın mağduriyetini engellemekmiş. Üreticinin (çiftçi, esnaf) zarar etmemesi, tüketicinin de uygun fiyata mal alabilmesi hedeflenirmiş. Maliyet (ham madde, işçilik, nakliye), arz-talep durumu, mevsim ve kalite dikkate alınarak kâr marjı genellikle yüzde 10-15 civarında tutulurmuş. Sadece fiyat değil, malın ölçüsü, tartısı ve kalitesi de denetlenirmiş (örneğin ekmekte un cinsi, ette hayvan kalitesi gibi). Savaş, kıtlık, Ramazan veya para değerindeki değişiklikler gibi olağanüstü dönemlerde narh daha sıkı uygulanır ve fiyatlar daha hassas takip edilirmiş. </p><p>Yerel kadı (şer’i hakim) başkanlığında bir kurul toplanırmış. Bu kurula, esnaf loncalarının temsilcileri (kethüda, yiğitbaşı), muhtesib (pazar denetçisi), ayan ve diğer yetkililer katılırmış. Piyasa araştırması yapılır, ham madde maliyetleri hesaplanır, arz-talep, mevsimsel bolluk/kıtlık dikkate alınırmış. Fiyatlar belirlenir ve sicillere (kadı kayıtlarına) kaydedilirmiş.</p><p>Mevsimsel etkilerden dolayı et, süt, sebze-meyve gibi ürünler için yaz-kış farklı fiyatlar belirlenirmiş. Sebze-meyvede, ilkbahar ve sonbahar aylarında sera olmadığı için turfanda ürün pahalı olacağından daha sık güncelleme yapılırmış. </p><p>Harmandan sonra yeni buğday hasadıyla ekmek fiyatı yeniden belirlenir, Ramazan öncesi temel gıdalar için ayarlanırmış. Ekmek fiyatı un cinsine göre belirlenir, et narhı kasaplar için, sebze narhı pazarda günlük veya sık aralıklarla güncellenirmiş.</p><h2>PADİŞAHLAR DENETİME BİZZAT KATILIRDI </h2><p>Kadının emrinde çalışan pazar zabıtası muhtesib günlük olarak çarşı-pazarı dolaşır, tartıları tartar, fiyatlara uyulup uyulmadığını kontrol eder, kaliteyi denetlermiş. Özellikle et, yağ, süt gibi ürünlerde sıkı denetim uygulanır, narha uymayan esnafa (fiyat üstüne satan, eksik tartan, kalitesiz mal satan) para cezası, dayak, teşhir (tahta külah giydirip sokaklarda dolaştırma), dükkan kapatma veya sürgün gibi ağır cezalar verilirdi. Loncalar (esnaf birlikleri) üretim ve satış standartlarını iç denetimle destekler, esnaf örgütleri üretim ve satışta kaliteyi ve fiyat disiplinini sağlarmış. Devlet loncaları destekler ama aşırı kârı da engellermiş. Bazen padişah veya sadrazam da bizzat denetim yaparmış. Mesela, İstanbul'da Unkapanı, Yemiş İskelesi, Salhane gibi narh denetiminin odak noktalarının direkt dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından fetihten sonra bizzat denetlendiği kayıtlarda geçmektedir. </p><p>Narh sistemi 1453’ten itibaren sistematikleşmiş ve 1860’lara kadar (Tanzimat sonrası liberalleşme eğilimleriyle) etkili kalmıştır. Ancak Baltalimanı (1838) gibi serbest ticaret anlaşmalarıyla etkisi azalmıştır. Oysa ki klasik dönemde devlet müdahalesi güçlüydü. O kadar ki, iaşe politikasıyla ihracat bile kısıtlanabiliyordu (örneğin tahıl ihracatı sınırlıydı).</p><h2>İSTANBUL’UN BESLENMESİ KRİTİK ÖNEMDEYDİ</h2><p>Üretim bölgelerinden (Trakya, Anadolu, Mısır, Eflak-Boğdan vb.) buğday ve diğer hububat zorunlu olarak İstanbul’a yönlendirilir, “Mubayaa” sistemiyle devlet düşük fiyatla alım yapar, ambarlarda depolar, ihtiyacı karşılayınca piyasaya sürermiş. 1793-1795’te Zahire Nezareti kurulmuş ve İstanbul’un hububat işlerini merkezî olarak yönetim buradan gerçekleştirilmiş.</p><p>Kapan-ı Dakik (Un Kapanı), Zahire ambarları gibi kurumlar vasıtasıyla hububat iskelelerde kontrol edilir, dışarıya (özellikle ihraç yasağı olan mallar) kaçırılması önlenirmiş. Buğday, zeytinyağı, pirinç gibi stratejik gıdaların ihracı genellikle yasaktı veya sıkı izne bağlıydı. Amaç iç piyasada bolluk sağlamaktı. Madrabaz (stokçu/spekülatör) faaliyetleri şiddetle cezalandırılır, mahzenler açtırılır, mallar zorla piyasaya sürülürmüş.</p><p>Kasaplık hayvanlar belirli bölgelerden (Rumeli, Anadolu) getirilir, celepler (hayvan tüccarları) denetlenir, et narhı da mevsimlik olarak Hıdrellez’de ilk kuzu kesimi öncesi ayarlanırmış. Kıtlık ve kriz dönemlerinde ithalat teşviki (gerektiğinde), stokların zorla piyasaya sürülmesi, bölgeler arası sevkiyat zorunluluğu (bir bölgeden diğerine gıda naklini yasaklamak, sikke tashihi sonrası fiyatların yeniden ayarlanması gibi ek önlem olarak) uygulanırdı.</p><p>Bu sistemin o dönemdeki en önemli avantajları; fiyat istikrarının sağlanması, halkın temel gıdaya erişiminin kolaylığı ve oluşan toplumsal huzurdu.</p><h2>SİSTEM NASIL ZAYIFLADI?</h2><p>Osmanlı narh uygulaması, kadı sicilleri ve narh defterleri sayesinde detaylı şekilde belgelenmiştir. Günümüzde bazı tarihçiler bunu “devletçi ekonomi”nin bir örneği olarak görür. Özet olarak Osmanlı’da gıda fiyatları devlet eliyle (kadı + muhtesib + lonca iş birliğiyle) belirlenir, sıkı denetlenir ve kamu yararı ön planda tutulurdu. </p><p>Bu sistem, imparatorluğun uzun süreli istikrarına katkı sağlamış ancak ekonomik liberalleşme döneminde yerini daha serbest mekanizmalara bırakmıştır. Yüzyıl sonlarından itibaren (özellikle savaşlar, nüfus artışı, kapitülasyonlar nedeniyle) sistem zayıflamış, 19. yüzyılda narh (1856’da ette, 1870’lerden sonra ekmek dışında genel olarak büyük ölçüde her şeyde) kaldırılmıştır. Serbest piyasa unsurlarının arttığı görülmüştür.</p><h2>GIDA POLİTİKASINDA “DEVLET BABA” ANLAYIŞI  </h2><p>Osmanlı gıda politikası, devletin piyasaya güçlü müdahalesi üzerine kuruluydu. Narh ve iaşe sistemi, “devlet baba” anlayışının somut örneğiydi. Halkın refahı ve düzen için fiyatlar, arz ve kalite kontrol altına alınıyordu. Bu uygulamalar Cumhuriyet dönemine de bazı izler bıraktı (fiyat denetimleri, iaşe komisyonları gibi). Günümüz gıda piyasası sorunlarıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı’da kısa vadeli fiyat kontrolü + tedarik organizasyonu öne çıkarken, yapısal üretim artışı (verim, teknoloji, sulama) daha sınırlı kalmıştı. Modern dönemde ise serbest piyasa + desteklemeler + rekabet politikaları daha baskın hale geldikten sonra bugün esnaf ahlakı barındırmayan tüccarların insafına bırakılmış olduk.</p><p>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişle birlikte narh ve ihtisap sistemleri kurumsal olarak kaldırılmış görünse de, devletin piyasa üzerindeki düzenleyici işlevi farklı araçlarla devam etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen millî iktisat politikası, temel gıda ve tüketim ürünlerinin fiyatlarının kontrol altında tutulmasını zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda 1930’lu yıllarda oluşturulan fiyat tespit komisyonları, narh anlayışının modern türevleri olarak çalışmış ve piyasadaki arz–talep koşullarına göre makul fiyatlar belirlemiştir. 1940 tarihli Millî Korunma Kanunu ise savaşın yol açtığı kıtlık ve karaborsa sorunlarına karşı devletin fiyatları doğrudan belirlemesine olanak sağlamış; stokçuluk ve fahiş fiyatlar suç olarak tanımlanmıştır. </p><p>Serbest piyasa ekonomisine geçilmek istenen 1950’li yıllarda da bazı temel ürünlerde tavan fiyat uygulaması sürdürülmüş, bu da narh sisteminden gelen müdahale geleneğinin devam ettiğini göstermiştir. </p><p>1980 sonrası dönemde piyasa mekanizmasına geçilmesine rağmen, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile haksız fiyat artışları ve tekelleşme gibi durumlar denetim altına alınmıştır. Bu yasa, serbest piyasa koşullarında fiyat denetiminin dolaylı yollarla sürdürülmesini sağlamış ve rekabet hukukuna dayalı bir müdahale çerçevesi sunmuştur. 2000’li yıllarda ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi rejimini benimsemesiyle birlikte fiyat istikrarı makroekonomik bir politika hedefi hâline gelmiş fiyatlara doğrudan müdahaleden ziyade para politikası araçları ile kontrol sağlanmaya çalışılmıştır. </p><p>2020 yılında küresel pandeminin yol açtığı arz şokları ve fiyat artışları, devleti yeniden piyasaya müdahale etmeye sevk etmiştir. 7244 sayılı Kanun ile “fahiş fiyat artışı” ve “stokçuluk” tanımlanmış; Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturularak idari yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. </p><h2>BEKA SORUNU</h2><p>Bu düzenleme, klasik narh sisteminden farklı olsa da benzer bir şekilde kamu yararını ve tüketici refahını koruma amacı taşımaktadır. Osmanlı’dan bugüne devletin piyasa üzerindeki düzenleyici ve denetleyici rolü biçimsel olarak değişmiş ancak işlevsel olarak büyük ölçüde devam etmiştir. Modern dönemde bu görev, TMO, Et ve Süt Kurumu, Tarım Kredi Kooperatifleri gibi kurumlar aracılığıyla yerine getirilmekte; Rekabet Kurumu ve Ticaret Bakanlığı ise piyasa işleyişini düzenlemektedir. Günümüzde uygulanan sübvansiyonlu “halk ekmek” satışları, temel tüketim mallarına yönelik tavan fiyatlar ve denetim mekanizmaları, narh sisteminin güncel türevleri olarak değerlendirilebilir. </p><p>Devlet, piyasanın serbestliğini tamamen terk etmeden, özellikle olağanüstü dönemlerde kamu yararını gözeterek müdahale etmeye devam etmelidir. Milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren gıda enflasyonunu arttıran unsurlarla mücadele devletin beka sorunudur. Sınırda terörle mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan bu milleti birkaç komisyoncuya, servet peşinde koşan ahlaksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri almak, en sert cezaları hayata geçirmek iktidar-muhalefet herkesin topyekun vazifesidir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811273" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp" data-title="Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  " data-url="/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4811272" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp" data-title="Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/osmanlidan-gunumuze-gida-piyasasi-4811601</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/3/792ce53c-0pmxt2qubbgek0pyth9kfx8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272" rel="standout" />
      <description>Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Kırtorun / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Her büyük tarihsel yarılma, mekânı paramparça eden bir sürgün hikâyesi barındırır. Sanayi Devrimi toprağın evlatlarını demir ve dumanın merhametine terk etti; modernite ise cemaatin organik sıcaklığını bireyin dondurucu yalnızlığıyla takas etti. Bugün tanık olduğumuz göç, yeryüzünün sınırlarını aşıyor. Etin ve kemiğin coğrafyasından, piksellerin ve algoritmaların tekinsiz arafına taşınıyoruz. İnsan, kendi yarattığı ekranın ardında yeni bir sığınak arayışında. Oysa her kökünden sökülüş, varlık hiyerarşisinde ağır bir fatura keser. İnsanın mutlak görünürlüğe erişme kibriyle inşa ettiği Babil kuleleri misali, dijital kimliklerimiz sarsılmaz bir anakaya üzerinde kök salmaktan mahrumdur. Göğü, yani tanrısal bir bilinirliği fethetme arzusuyla üst üste yığılan bu sanal tuğlalar, nihayetinde dillerin birbirine karıştığı ve kimsenin ötekini işitemediği o kadim laneti bugüne taşır. Kendi sesine âşık kitlelerin yarattığı bu sağır edici şantiyede kulelerimiz, bugün rüzgârın insafına kalmış bir kum denizinde temelleniyor.</p><h2>SANAL KOLEZYUM </h2><p>Dijital mecraları, geç modernitenin ışıltılı gecekonduları addetmek mümkündür. Geleneksel tahkimatını yitiren kalabalıklar, varoluşsal krizlerini bu yeni mahallenin sanal kolezyumunda, bitimsiz bir reddiye ayiniyle örtbas etme çabasında. Bu arenada yankılanan alkışın şiddeti, ruhun ıssızlığıyla kusursuz bir asimetri kurar. Issızlığın rahminde ise o korkunç köksüzlük yatar. Birkaç sayfalık sathî malumatın sarhoşluğuyla yılların tefekkür çilesini hiçe sayıp&nbsp;Gazali’nin metafizik tavanını yıktığını sanan cüretkâr ile İkbal, Aliya, Malik b. Nebi’yi küçümseyen&nbsp;aynı dijital gecekondunun isli sobası etrafında ısınır. Onları bir araya getiren unsur hakikati arama iştiyakından ziyade, devleri devirerek kendi cüceliklerine sahte bir taht inşa etme hezeyanıdır. Bilgi, tefekkürün kutsal aracı olma vasfını yitirmiştir; bilgi artık yalnızca dijital pazar yeri vitrinlerini süsleyen ucuz bir statü rozetidir.</p><h2>HIZIN MEZARLIĞI </h2><p>Statü kaygısının zehirlediği bir zihinde derinleşmek imkânsız. Zira her şeyi bir çırpıda bilme illüzyonu, hakikatin nefessiz kalarak can verdiği daracık bir tabuta dönüşür. Derinleşmek, durmayı ve sessizliğin ağırlığını omuzlamayı gerektirir; oysa dijital arena, gladyatörlerine mütemadiyen “daha hızlı koş ve parçala” emrini verir. Kendi hızının girdabında kaybolan kitle, anlamı o kör edici süratin içinde düşürür. Çokluğun gürültüsü, mutlak bir sessizliğe ve anlamsızlığa evrilir.</p><p>Bu anlamsızlık boşluğu, zihni en ilkel formuna, kabileciliğe doğru geriletir. Karşıtını ezme şehvetiyle körleşen gruplar, kendi yankı odalarının duvarlarına hapsolur. Ortak idealler, bu dijital giyotinde paramparça edilir; geriye yalnızca kronik bir yorgunluk kalır. Kavgadan bitap düşen kitle, nihayetinde zihnini verimsiz bir çöle teslim eder. Özgün düşüncenin pınarları kurur, yerini biteviye tekrarlanan plastik bir gürültü alır. Hakikat pazarında tüm sermaye buharlaştığında, elimizde kalan tek şey o devasa, yutan boşluktur.</p><h2>GÖRKEMLİ BİR KİMLİĞİN PEŞİNDEKİ YIĞINLAR </h2><p>Dijital gecekondunun asıl fâciasını, algoritmaların ördüğü o iğreti duvarlarda aramak beyhudedir; asıl toplumsal sarsıntı, metropolün çeperlerinde, gerçek hayatta görünmez kılınmış o öfkeli ergen yığınların merkeze ait görkemli bir kimlik koparabilmek umuduyla bu sanal kolezyuma yığılmalarında saklıdır. Ekrana yansıyan o muhayyel ve muktedir silüetlerin ardında, aslında bir dışlanmışlığın karanlık tortusu nefes alır.</p><p>Ekrana yansıyan silüetler, nereden yola çıktıklarını bazen unutuyorlar. Varacakları bir menzil, bekledikleri bir liman hiç var mıydı? Yoksa haritasız bir okyanusta sürükleniyorlar mı? Belki de asıl sormamız gereken soru, bu sürgünün ne zaman biteceği hususu etrafında şekillenmiyor. Belki de asıl dehşet verici olan, geriye dönecek bir yurdumuzun kalıp kalmadığıdır; kim bilir?</p><h2>DÜŞÜNCENİN İNŞASI SÜKÛNETİN RAHLESİNDE DİZ ÇÖKMEKTEN GEÇER</h2><p>Dijital asrın bize bahşettiği o baş döndürücü ivme, kelimeleri birer mızrak misali namütenahi boşluğa fırlatırken, tefekkürün ağır ve vakur yürüyüşünü otoyol kenarında unutulmuş bir antik yadigâr mesabesine indirgemiştir. Zamanın ruhu, Baudrillard’ın simülakrlar evrenini andıran bir sürat sarhoşluğu içinde çırpınıyor. Hız, aklın öncüsü sanılıyordu; oysa yalnızca dilin zincirlerini kopardı. Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz. Heidegger’in tekniğin tahakkümü üzerine uyardığı o karanlık dehlizlerdeyiz; nefsimiz şatafatlı bir gürültüyle semirirken, irfanımız cılız bir muma dönüşüp sönüyor. Yıkımı görmek, inşanın ilk adımı. Bu yazıyla karamsar bir kehaneti haber vermek istemem. Ötesine geçip, harabeyi adlandırabilmeli ve onun üstüne bir şey kurabilmenin ön koşulunu tartışmak istemeliyiz. Soru şudur: Dijital mekânı, kimliğimizi erittiğimiz bir arena olmaktan çıkarıp fikirlerimizi olgunlaştırdığımız bir zemine dönüştürebilir; bunu küçümsemeden, hakaret etmeden, örselemeden yapabilir miyiz?</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4810271" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/30/14f769d5-94lk2711bje0ji44acf801g.webp" data-title="Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na" data-url="/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809515" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp" data-title="Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi" data-url="/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-gecekondu-ve-kabilelerin-plastik-ayini-4811272</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/2/204aa47c-vudsp3eykkecr1cz3drnmv.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. S. Tunay Kamer / Kastamonu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bugün aile yapımız, sinsi, sessiz ve yıkıcı bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın adı; “sosyal medya” maskesi altına gizlenmiş dijital sömürgeciliktir. Bir zamanlar “Evim kalemdir” diyen insanımız, o kalenin kapılarını kendi elleriyle araladı. Mahremiyetini, eşini, çocuğunu ve akrabalık hukukunu küresel bir pazarın pençesine terk etti.</p><p>Şimdi bir an düşünelim. Eşinize, sakin ama kararlı bir sesle “Hayatım, yuvamızın mutluluğu için sosyal medya hesabını kapatır mısın?” sorusunu sorun. Verilen cevap, sadece iki kişinin ilişkisini değil; yaşanılan çağın insanı nasıl dönüştürdüğünü de gösterir. Eğer cevap tereddüt, savunma refleksi veya “özgürlük” kılıfına sokulmuş bir itiraz ise tehlike çanları evimizin ve milletimizin geleceği için çalıyor demektir. Bir hesap kapatmayı, bir yuvayı ayakta tutmaktan daha zor gören zihniyet; dijital sömürgeciliğe teslim olmuştur.</p><h2>MAHREMİYETİN AŞILMAZ SINIRLARI BULANIKLAŞTI</h2><p>Mahremiyet basit bir tercih değil, ailenin şerefidir. Mahremiyet anlayışını bilen bir toplum, bugün en özel anlarını “içerik” diye sosyal medyada paylaşıyor. Sofradaki yemek, çocuğun ağlaması, eşlerin ev içi halleri… Hepsi birkaç saniyelik görüntüye sığdırılıp kalabalıkların tüketimine sunuluyor. </p><p>Sosyal medya, mahremiyetin o aşılmaz sınırlarını sinsice bulanıklaştırdı. Bir yandan “Ben buradayım” dedirten bir teşhir dayatmasıyla insanı kendi vitrininin kölesi yapıyor, diğer yandan sergilenen mahrem değerin saygınlığını ve ağırlığını törpülüyor. İnsanı kendi mahremiyetine yabancılaştıran bu düzen, sonra da arsızca dönüp “Neden huzursuzsun?” diye soruyor. Huzursuzuz çünkü aile, meraklı gözlere sunulacak seyirlik bir malzeme değildir. Mahremiyet kalesi düştüğünde, o kaleyi ayakta tutan güven ve sadakat de enkaz altında kalır.</p><p>Bugün pek çok evde tartışmalar “beğeni”, “takip” ve “mesaj” gibi küçük görünen ama içten içe kemiren konular üzerinden çıkıyor.  Bir “beğeni” için uykular kaçıyor, bir “takip” yüzünden itibar ve güven zedeleniyor. Eşler birbirlerinin gözlerinin içine bakıp hâl hatır sormak yerine, birbirlerinin dijital izini sürüyor; adeta aynı evde iki yabancı, iki “profil” yaşıyor.</p><h2>AKRABALAR GİTTİ TAKİPÇİLER GELDİ</h2><p>Bir toplumun gücü; yalnızca sınır hattında değil, evin içindedir. Biz “sıla-i rahim” emrini bilen, akrabalığı hukuk sayan, darda kalana el uzatmayı şeref bilen bir milletiz. Amcayı baba yarısı, teyzeyi anne yarısı saymışız. Hastayı ziyaret etmek, cenazeye koşmak, düğünde omuz vermek; bunlar bizim töremizin, inancımızın ve millet olma irademizin parçasıdır.</p><p>Günümüzde akrabalık ilişkileri “zahmet”, “kalabalık”, “masraf” diye küçümseniyor. Bayramda el öpmek yerine toplu mesajla “idare eden” bir anlayış yayılıyor. Akrabalık, sadece bayram kutlaması değildir; zor günde sırt dayamaktır. Bir yaşlının duasını almak, yetimin başını okşamak, darda kalana el uzatmak… Bizi millet yapan asıl ağ bunlardır.</p><p>Sosyal medya ise bizi birbirimize “takipçi” yaptı ama “akraba” olmaktan uzaklaştırdı. Bir yabancının gösterişli hayatını izlemek için saatler ayrılırken, akrabasının derdini dinlemeye vakit bulunamaz hale gelindi. Bu kökten kopuşun bir işaretidir. Kök zayıflarsa dal kurur. Akrabalık zayıflarsa toplumun dayanışma refleksi de zayıflar ve bu yıkıma dönüşür.</p><h2>İYİ ÇOCUK YETİŞTİRMEK MİLLİ BİR SORUMLULUKTUR</h2><p>Bir çocuğun dünyasında güven; anne ve babasının sesi ve bakışıyla oluşur. Aynı odada, farklı dünyalara hapsolmuş aileler görüyoruz. Ebeveynin gözü ekrandayken çocuğuna verdiği onay, aslında sessiz bir reddediştir: “Sen, şu telefon kadar önemli değilsin.” Çocuklarımızın öfkesi ve içine kapanıklığı tesadüf değil; görülmemenin ve dinlenmemenin bir sonucudur. Evde sevgi ve rehberlik bulamayan çocuk, kimliğini ekranların karmaşasında inşa etmeye çalışıyor.</p><p>Bir de “Oyalansın” diye eline verilen akıllı cihazlar meselesi var. Çocuk sustu sanıyoruz; oysa çocuk ilişki kurmayı, beklemeyi, hayal kurmayı, yüz ifadesindeki duyguyu öğrenmeden büyüyor. Sabrın yerini hızlı tüketime, derinliğin yerini anlık hazlara ve sürekli uyarılma ihtiyacına bırakıyor. Bu, sadece pedagojik bir sorun değil; milletin geleceğini ilgilendiren önemli bir sorundur. Çünkü karakter, mensubiyet, merhamet, saygı evde oluşur. Çocuğunu ihmal eden sadece çocuğuna değil; bu milletin geleceğine de zarar verir. Çünkü iyi çocuk yetiştirmek, “kişisel bir tercih” değil, milli bir sorumluluktur.</p><p>Eskiden sofralar muhabbetin yeriydi. Şimdi sofralar bile sessiz. Herkesin elinde bir telefon, gözleri ekranda. Ebeveynler evladının gözünün içindeki o masum pırıltıyı, o sessiz imdadı görmüyor. Evin geçimini düşünüyor ama çocuğun sorusunu duymuyor. Eşler yan yana oturuyor ama birbirinin halini bilmiyor. Yuva dediğimiz şey sadece dört duvardan ve bir çatıdan ibaret değildir. Yuva, aynı gönülde buluşmaktır. Gönül birliği kaybolursa geriye sadece duvarlar ve ruhsuz binalar kalır.</p><h2>YERLİ VE MİLLİ BİR KAMU POLİTİKASI ŞART</h2><p>Meseleyi sadece bireylere yükleyip geçmek kolaycılıktır. Her ev kendi tedbirini almalıdır; ama bu dijital kuşatmayı büyüten şartlar da vardır. Çalışma düzeniyle ebeveyni çocuğundan koparan, aileye vakit bırakmayan, sosyal hayatı pahalılaştıran, mahalle kültürünü eriten modern şehir düzeni… Dahası, dijital platformların para kazanma düzeni; insanı ekrana bağlamak üzerine kuruludur. Bu platformların amacı “iyi insan” yetiştirmek değildir; daha çok kullanım süresi, daha çok reklam, daha çok tüketimdir. Böyle bir sistemin aileyi korumasını beklemek de saflık olur.</p><p>İhtiyaç duyduğumuz şey; aileyi, mahremiyeti ve çocuğu merkeze alan yerli ve milli bir dijital bilinçle oluşturulmuş kamu politikasıdır. “Aile önemlidir” demek yetmez; aileyi güçlendirecek somut adımların atılması gerekir. Çocuklara uygun koruma mekanizmaları, aileler için eğitim programları, okullarda dijital okuryazarlık ve mahremiyet bilinci, sosyal medya bağımlılığıyla mücadele kampanyaları… Bunlar “yasakçılık” değil, geleceğimizi koruma meselesidir.</p><p>Elbette çözüm sosyal medya hesabının kapatılması değildir. Ama şunları yapmadan da olmayacağını bilmek gerekir: Eve girince cep telefonunu bir kenara koymayı öğrenmek. Sofrada ekranı susturmak. Çocuk konuşurken gözünün içine bakmak. Eşinle gerçek bir sohbet kurmak. Bayramda mesaj atmak yerine kapıları çalmak. </p><p>Bizim için en büyük “takipçi” arkamızdan dua edecek çocuklarımızdır. En değerli “beğeni” eşimizin yüzündeki huzurdur. En güçlü “sosyal ağ” ise birbirine sahip çıkan ailemiz ve akrabamızdır. Artık başımızı telefondan kaldırıp evimizin içine, çocuğumuzun yüzüne, eşimizin gözlerine ve akrabamızın haline bakma vaktidir. Çünkü vatan, evin içinden başlar. Yuva sağlam olursa millet de sağlam olur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yuvamizin-mutlulugu-icin-sosyal-medya-hesabini-kapatir-misin-4811273</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/2/47136043-5euexpjfgppc22543vxtnf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271" rel="standout" />
      <description>Son 20 yılda yaşanan dönüşümle, uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Bu dönüşümün sürdürülebilmesi yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Özer / Eski Millî Eğitim Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkiye’de siyasal ve toplumsal hayatı anlamaya çalışırken sıkça bir aydın-halk gerilimi ile karşılaşırız. Bu gerilim yalnızca kültürel bir farklılık değil, aynı zamanda devletin nasıl yönetileceğine ve toplumun hangi istikamette dönüştürüleceğine dair derin bir ayrışmayı da temsil etmektedir. Tanzimat’tan itibaren belirginleşen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden bu ikili yapı, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en temel tartışma alanlarından birisi olmuştur. İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde bu ayrışmayı modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal düzenini anlamanın anahtarı olarak kapsamlı bir şekilde ele alır. Ona göre Türkiye’de aydın kesim yalnızca düşünsel bir zümre değildir, aynı zamanda devlet aygıtının içinde yer alan memur ve bürokrat tabakasını da kapsayan geniş bir kesimdir. Bu nedenle aydın-halk ayrımı bu zümre ile geniş toplum kesimleri arasındaki mesafeyi temsil etmektedir. Küçükömer’in dikkat çektiği paradoks ise, tarihsel süreç boyunca genel olarak bu bürokratik-aydın kesimin siyasal mücadelelerden galip çıkması ve kalıcılığını sağlamasıdır.</p><h2>AYDIN-HALK AYRIŞMASI</h2><p>Teoman Duralı da Öyle Geçer ki Zaman başlıklı söyleşi kitabında benzer bir tarihsel sürekliliğe dikkat çekmekte ve bu ayrışmanın Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren farklı biçimlerde tekrarlandığını ifade etmektedir. Duralı’ya göre II. Abdülhamid döneminde ortaya çıkan tablo bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bu dönemde devletin en üst kademesindeki padişah ile geniş halk kitleleri aynı tarafta görünürken, aydınlar ve memurlar padişaha karşı konumlanmıştır. Duralı, bu durumu alışılmış tarih anlatılarının tersine bir tablo olarak yorumlar:</p><p>“Devletin üst kademesindeki adam ve halk bir oluyor; aydın, memur takımı öte tarafa geçiyor. Çok ilgi çekici bir manzara ortaya çıkıyor. O aydın, memur takımı öylesine güçleniyor ki! Güçlenmesinde Abdülhamid’in de payı var. Okullar açıp gençleri yetiştirmesine rağmen, istediği yöne çekemiyor. Sonuçta halk ile Abdülhamit yeniliyor; Avrupalılaşan ve yeniliği, çağdaşlığı savunanlar galip geliyor.”</p><p>Duralı bu ayrışmanın yalnızca Abdülhamid dönemine özgü olmadığını, Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam ettiğini ileri sürer. Ona göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplum yapısı büyük ölçüde az sayıda memur ve bürokrat ile geniş halk kitlelerinden oluşan ikili bir görünüm arz etmektedir. Bu yapı içinde okumuş yazmış kesim ve devlet memurları büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi çizgisinde yer alırken, geniş halk kesimleri siyasal karar süreçlerinden uzak kalmış ve uygulamaların çoğunu benimsemekte zorlanmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal tarihinde bürokratik-aydın kesim ile halk arasında belirli bir mesafenin süreklilik arz ettiği görülmektedir. Duralı bu çizginin daha sonraki dönemlerde de tekrarlandığını, Demokrat Parti ve Adnan Menderes’e karşı ortaya çıkan aydın-bürokrat tepkisinin ve benzer biçimde Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerin de aynı tarihsel hattın devamı olarak okunabileceğini ifade etmektedir. </p><h2>AYDIN-BÜROKRAT LEHİNE BÜKÜLEN TARİHSEL AKIŞ </h2><p>Bu ayrışmanın kökleri ise İdris Küçükömer’in işaret ettiği gibi çok daha erken bir modernleşme dönemine, yani II. Mahmud devrine kadar uzanır. Küçükömer’in dikkat çektiği önemli bir nokta, II. Mahmud’un yürüttüğü reform sürecinde padişahın yanında yer alan kesimlerin büyük ölçüde bürokratlar ve âyan olmasıdır. Bu durum Osmanlı modernleşmesinin yönünü belirleyen kritik bir gelişmeye işaret eder. Zira devletin yeniden düzenlenmesi sürecinde padişahın bürokrasi ve yerel güç odaklarıyla kurduğu ittifak, geleneksel toplumsal yapı içinde farklı bir onarım imkânı arayan ve esnaf, ulema ve yeniçerilerin temsil ettiği daha geniş kesimlerin giderek zayıflamasına yol açmıştır. Yeniçeri ocağının kaldırılması bu dönüşümün en çarpıcı adımlarından biri olmuş, geriye esnaf teşkilatları ve ulema kalmıştır. Ekonomik ve ticari düzenlemeler kısa süre içinde bu kesimleri de zayıflatmıştır. Avrupa ile yapılan ticaret anlaşmaları ve verilen imtiyazlar Osmanlı ekonomisini giderek dışa bağımlı bir yapıya dönüştürmüş, Batı’nın makineli sanayii karşısında Osmanlı’nın lonca temelli üretim sistemi rekabet edemez hale gelmiştir. Küçükömer’in ifadesiyle, gelişmemiş Osmanlı imalat sanayii ve lonca sistemi birkaç on yıl içinde Batı sanayiinin karşısında silinip süpürülmüştür. Böylece ekonomik bakımdan esnaf ve yerli üretim zayıflamış, büyük kitleler önemli bir dayanağını daha kaybetmiştir. Son aşamada ise ulemanın etkisi azalır. Eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi ve hukuk alanında yapılan reformlar geleneksel ulema sınıfının toplumsal ve siyasal etkisini ortadan kaldırmıştır. Böylece, büyük kitleler temsiliyet kabiliyetini kaybetmiş, aydın-bürokrat kesimin kendilerine yönelik tek yönlü endoktrinasyonunda savunmasız kalırken refahtan da payını alamamıştır. </p><p>Bu dönüşümün sonunda ortaya çıkan toplumsal manzara oldukça çarpıcıdır. Geleneksel temsil mekanizmalarının zayıflamasıyla birlikte toplumun geniş kesimleri siyasal süreçte örgütlü bir güç olmaktan giderek uzaklaşmıştır. Böylece Tanzimat’tan itibaren şekillenen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden aydın-halk ayrışmasının tarihsel akışı sürekli aydın-bürokrat lehine bükülmeye devam etmiştir. </p><h2>AKAMETE UĞRAYAN SÜREÇ BUGÜN HIZLANDI</h2><p>Bu tarihi akışı değerlendirirken II. Abdülhamid döneminin kritik bir özelliğine ayrıca vurguda bulunmak gerekiyor. II. Abdülhamid döneminin dikkat çekici özelliği, bu dönemde devlet hizmetlerinin mümkün olduğunca geniş toplum kesimlerine ulaştırılmasını hedefleyen bir kitleselleşme hamlesinin başlatılmış olmasıdır. Eğitim ve sağlık kurumlarının yaygınlaştırılması, ulaştırma ve haberleşme ağlarının geliştirilmesi gibi adımlar, devlet ile toplum arasındaki mesafeyi azaltmayı amaçlayan bir kitleselleşme yönelimini yansıtmaktadır. Ancak Abdülhamid’in siyasal olarak tasfiye edilmesiyle birlikte bu süreç büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Modernleşme aydın-bürokrat kesim aracılığıyla devam etmiş, ancak geniş halk kitlelerini merkeze alan kitleselleşme mantığı kesintiye uğramıştır. Dahası, geniş toplum kesimleri ile aydın-bürokrat kesimin temsil ettiği devlet arasındaki mesafe varlığını korumuştur.</p><p>Aradan geçen uzun yılların ardından ülkemizde benzer ölçekte geniş ve kapsamlı bir kitleselleşme hamlesi özellikle son 20 yılda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde tekrar gerçekleşmiş ve eğitimden sağlığa, ulaştırmadan altyapıya, kültür ve turizmden savunma sanayisine kadar her alanda diğer ülkelerle mesafe kapatılmış ve büyük kitleler her alanda hizmete kolayca erişebilir olmuştur. 20 yıl gibi kısa sürede başarılan bu dönüşüm sıradan bir dönüşüm değildir. Bu süreç yalnızca fiziksel hizmetlerin yaygınlaşmasıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun daha önce devlet imkânlarından sınırlı ölçüde yararlanabilmiş kesimlerinin kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmüştür. Oldukça kapsamlı bir dönüşüm olup aydın-bürokrat kesimin uzun dönem kesintiye uğrattığı veya zayıflattığı özgüveni tekrar tesis etmiş ve artık tüm süreçlerde mef’ul değil fail olmanın yolu açılmıştır. Tarihle ilişkimiz de daha sahih bir düzlemde tekrar kurulabilmiş ve yeni bir hikâye yazabilmenin imkânı çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.</p><h2>TARİHİ İMKAN MUTLAKA DEĞERLENDİRİLMELİDİR </h2><p>Bununla birlikte tarihsel olarak kökleri Tanzimat dönemine kadar uzanan aydın-bürokrasi ile halk arasındaki gerilimin tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değildir. Bu gerilim farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Ancak son dönemde yaşanan dönüşümle birlikte uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Önümüzdeki dönemde asıl mesele bu dönüşümün sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Bunun yolu yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aynı zamanda aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir. Dahası, tarihi müktesebatımızı anlayıp, tahkik edip bugünün sorunlarını kuşatacak, yorumlayacak ve çözümler üreterek bu dönüşümü sürdürülebilir kılacak yeni ortak bir dilin (ve ortak bir hikâyenin) oluşturulması gerekmektedir. Bu tarihi imkân değerlendirildiğinde Tanzimat’tan beri farklı biçimlerde tekrar eden aydın-halk ikiliğinin aşılması da artık mümkün olacaktır. Bunun imkânı artık vardır ve bu imkân ihmal edilmeden iyi değerlendirilmelidir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809515" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp" data-title="Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi" data-url="/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809514" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/27/d73a7035-omlq20nzfm0qmfbr2rwqap.webp" data-title="Siyasette rüzgâr değişirken" data-url="/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Siyasette rüzgâr değişirken</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809174" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp" data-title="Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?" data-url="/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yarim-kalan-bir-hikaye-abdulhamidden-turkiye-yuzyilina-4810271</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/30/14f769d5-94lk2711bje0ji44acf801g.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arz-ı Mev’ud inancının psikolojik çözümlemesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz / Eğitimci, İlahiyatçı Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bütün dinlerin temel amacı insanı iyiliğe yöneltmek, doğruya ulaştırmak ve onu kötülüklerden uzak tutmaktır. İnanç, bu anlamda bir disiplin, bir arınma ve bir denge arayışıdır. İnsan, inandığı ölçüde kendini sınırlar, dizginler ve daha iyi bir varoluşa doğru yönelir.Ancak tarih bize inancın her zaman bu saf haliyle kalmadığını, zamanla güçle, iktidarla ve çıkarla temas ettiğinde, yönünü kaybedebildiğini göstermektedir. </p><h2>HASTALIKLI BİR ZİHİN YAPISI</h2><p>Arz-ı Mev’ud&nbsp;düşüncesi etrafında şekillenen bazı yaklaşımlar, tam da bu kırılmanın tartışıldığı bir alan haline gelmiştir. Çünkü burada inanç, sadece bireyin ahlaki dönüşümüne rehberlik eden bir yapı olmaktan çıkıp,&nbsp;somut hedefler, sınırlar ve sahiplik iddiaları&nbsp;üzerinden yeniden tanımlanır. Siyonist anlayışın ortaya çıkışı da bu düşünceden beslenmektedir. Bu anlayışa göre inanç, insanı dönüştürmek yerine, dünyayı kendi lehine dönüştürme aracına dönüşür. Bu noktada kutsal olan, bir iç arınma çağrısı olmaktan çıkarak,&nbsp;meşrulaştırıcı bir zırh&nbsp;haline gelir. Yapılan her şey, “haklılık” duygusuyla örtülür.</p><p>Bu tür bir zihinsel dönüşüm, psikolojik olarak sağlıklı bir inançtan çok,&nbsp;yoğun bir sahiplenme ve kontrol ihtiyacının kutsallaştırılması&nbsp;şeklinde tahlil edilebilir. Çünkü artık mesele iyi olmak değil kazanmak; doğruyu aramak değil kendi doğrusunu dünyaya dayatmaktır. Bu durum ise hastalıklı bir zihinsel yapıya sahip olmak demektir. </p><p>Öte yandan ilahî olana uygun inançlar vardır. İnsanı ayakta tutar, ona yön verir, anlam kazandırır. Ancak kökünden sapmış olan hastalıklı anlayışlardan gelen inanç, insanın gözünü daraltır, dünyayı tek bir pencereden görmeye zorlar.&nbsp;Arz-ı Mev’ud&nbsp;düşüncesi etrafında şekillenen kimi yaklaşımlar da tam bu kırılma noktasında duruyor.</p><p>Mesele sadece bir “vaat” meselesi değil artık. Mesele, o vaadin zihinde neye dönüştüğü. Çünkü bir inanç, kutsallık zırhına büründüğünde, ona yöneltilen her soru neredeyse bir saldırı gibi algılanmaya başlar. Ve o andan itibaren düşünce, kendini savunmak için sertleşir.</p><h2>KÖRLEŞME</h2><p>Burada psikolojik olarak dikkat çeken şey, inancın yerini yavaş yavaş&nbsp;takıntılı bir kesinliğe&nbsp;bırakmasıdır. Artık mesele doğruyu aramak değil, sahip olunan “doğruyu” korumaktır. Bu da insanı, kendi düşüncesinin dışındaki her şeyi tehdit olarak görmeye götürür. Karşısındaki insan artık bir insan olmayıp onu yok etmesi mübah hatta farz derecesinde olan bir engeldir.</p><p>Ve işte o noktada, mecazi anlamda bir körleşme başlar.</p><p>İnsan dinlemez.</p><p>İnsan görmez.</p><p>İnsan tartmaz.</p><p>Sadece ilerler.</p><p>Bu hâl, dışarıdan bakıldığında “gözünü kan bürümüş” bir kararlılık gibi görünür. Ama aslında bu, çoğu zaman derin bir korkunun, kaybetme endişesinin ve kimliğin dağılma ihtimalinin yarattığı bir sertleşmedir. Kendi varlığını, kendi inancını tehdit altında hisseden zihin, savunmayı abartır. Ve bu abartı, zamanla&nbsp;yıkıcı bir inatçılığa&nbsp;dönüşür.</p><p>En tehlikeli olan ise bu durumun, kendi toplumu ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesidir. Çünkü yapılan her şey, “kutsal” adına yapıldığı için meşru görünür. Vicdan devre dışı kalmıştır artık.</p><p>Bu noktada artık barış konuşmak zorlaşır. Çünkü barış, esneklik ister. Oysa bu hastalıklı olan zihinsel yapı esnekliği tehdit olarak görür. Uzlaşma, geri adım gibi algılanır. Böylece inanç, insanı büyüten bir şey olmaktan çıkıp, onu daraltan bir kalıba dönüşür.</p><p>Belki de asıl mesele şudur:</p><p>Bir inanç, insanın kalbini mi genişletiyor, yoksa onu tek bir fikrin içine mi kapatıyor?</p><p>Eğer cevap ikincisiyse, orada artık sadece bir inanç yoktur. Orada, kutsalla meşrulaştırılmış bir&nbsp;zihinsel kapanma&nbsp;vardır. Ve bu kapanma, kendisi dışındakilere karşı vicdanın çalışmadığı acımasızca bir yönelim ve “en iyi ben” düşüncesi ile şekillenen hastalıklı bir zihin yapısıdır.  </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/arz-i-mevud-inancinin-psikolojik-cozumlemesi-4810272</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/30/146b8736-53setpsv624yiqw7o50eu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyasette rüzgâr değişirken</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514" rel="standout" />
      <description>Muhalefet sathında hâlâ topyekûn bir vizyon, kapsayıcı bir söylem hâkim olmuş değil. CHP adına sadece Ekrem İmamoğlu’nu savunmak üzere dizayn edilen parti kadroları ve oluşturulan politik söylem anlaşılan o ki dar bir İmamoğlu kliği dışında kimseyi tatmin etmiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz / Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türk siyasal kültüründe, siyasette rüzgârın nereden ve kimden yana estiği sıklıkla değişebilmektedir. Bu rüzgârı belirleyen birçok faktörden söz edilebilir. Ekonomik şartlar, dış politikadaki gelişmeler ya da karizmatik karakterler bunda belirleyici olabilir. Fakat bence tüm bunları da kapsayacak şekilde kararlı ve bütünlüklü bir siyasî akıl genelde kitlelerde bir karşılık bulabiliyor. Şayet bu siyasî akla eşlik eden donanımlı kadrolar da varsa güçlü bir siyasî hareketin varlığından dahi söz edilebilir. </p><p>Türkiye’nin son yıllarına bakıldığı zaman, bu siyasî atmosferin zaman zaman iktidar ve muhalefet lehine döndüğüne şahit olduk. 2023 seçimleri öncesi rüzgâr muhalefetten yanaydı. Daha doğrusu manipülatif araştırmalarla siyasî tablo böyleymiş gibi kamuoyu yönlendirilmeye çalışıldı. Fakat en nihayetinde bize sunulan tablonun gerçekçi olmadığı seçimlerde belli oldu ve 2023 öncesi yaşanılan birçok soruna rağmen iktidar kanadı seçimleri kazanmayı başardı. Kuşkusuz, iktidar adına bir zafer olan 2023 seçim sonuçları, muhalefet adına da bir yıkım oldu. Sonuçta, 2023 öncesinin hemen tüm muhalif siyasi aktörleri peyderpey bu yıkımın altında kaldı. </p><h2>YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞ </h2><p>Diğer yandan, yerel seçimlerde, belki muhalefetin bile beklemediği şekilde, kazanılan belediyelerle bir anda siyasî atmosfer muhalefet ve özellikle CHP lehine dönmüş oldu. Şayet Özgür Özel CHP Genel Başkanlığı'nı yeni kazanmamış ve genel seçimlerin üzerinden henüz kısa bir zaman geçmemiş olsa idi muhalefet erken seçim için bile yoğun bir şekilde bastırabildi. Fakat bu olmadı ve Özgür Özel daha temkinli bir siyasî çizgi izledi ve hatta AK Parti’yle helalleşme siyasetini hızlandıran isim oldu. İktidar kanadı ve özellikle AK Parti ise, CHP lehine dönen bu siyasî atmosferde paniğe kapılmadan, herhangi bir yıkıma uğramadan süreci yönetti. Günün sonunda da zaten CHP bu yükselişini sürdüremedi ve oluşan siyasî atmosfer peyderpey sönümlendi. </p><p>19 Mart 2025’te, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik başlayan ve sonra diğer belediyelere de sıçrayan yolsuzluk ve rüşvet gibi soruşturmalarla, CHP ve Özgür Özel tekrar yükselişe geçti. İlk etapta soruşturmalar, hukukî değil “siyasî bir operasyon” gibi lanse edilmeye çalışıldı. CHP’nin bu süreçteki tutumu her ne olursa olsun “yargılatmayız”cı bir tavra dönüşmeye başladı. Fakat zamanla ortaya çıkan kayıtlar ve özellikle adeta bir furyaya dönüşen itiraflarla yargılamalara kamuoyu tepkisi de değişti. Her gün yeni kayıt ve deliller çıkarken CHP’nin “siyasî operasyon” argümanı da inandırıcılığını yitirmeye başladı. </p><p>En nihayetinde yargılamalar devam ediyor ve soruşturmaların hemen akabinde, Özgür Özel’in miting ve boykotlarla yükselen performansından geriye bir şey kalmamış görünüyor. Bir başka deyişle, İBB’ye yönelik soruşturmalara karşı muhalefetin yürüttüğü siyaset Özel’in muhalif seçmen nezdinde bir genel başkan olarak benimsenmesi ve kabul edilmesi dışında bir sonuç üretmedi. Geçtiğimiz günlerde mahkeme salonlarından tekrar bir hava estirilmeye çalışılsa da bu girişimlerin kitleler nezdinde çok fazla cazibesi kalmamış görünüyor.</p><h2>GÜVENLİ LİMAN </h2><p>2026 yılının başından itibaren ise, siyasî atmosfer iktidar lehine dönmeye başladı. Hem soruşturmaların hararetinin biraz sönmüş olması hem de özellikle Suriye’de PYD’nin Türkiye’nin kararlı tutumuyla tasfiye edilmiş olması iktidarın iç politikada elini güçlendiren ana faktörlerdi. Aynı zamanda, dünyanın farklı yerlerindeki uluslararası sorunlarda Türkiye’nin oynadığı öncü rol, kitleler nezdinde iktidarın ve özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın güvenilir liman şeklindeki pozisyonunu tahkim etmektedir. Bir süredir devam eden ABD-İsrail ve İran savaşında da Türkiye hem itidalli, diplomasiyi önceleyen tavrını hem de gerektiğinde kendi topraklarını korumak konusundaki kararlılığını şu ana dek bir arada götürmeyi başardı. Dört bir tarafında füzeler uçan, nerdeyse tüm sınırlarında kriz ve çatışmalar olan bir ülkede, dış politikada kararlı ve güven veren siyasetin iç politikada karşılık bulmaması nerdeyse imkansız bir durum. </p><h2>LİDERLİK KRİZİ </h2><p>Buna karşın, muhalefet cephesinde herhangi bir toparlanma emaresi görülmüyor. Zira muhalefet sathında hâlâ topyekûn bir vizyon, kapsayıcı bir söylem hâkim olmuş değil. Siyasî bir rüzgarın yakalanması için ne gerekiyorsa adeta onun eksikliğini yaşıyor muhalif elitler. Her şeyden önce net bir karizmatik lider sorunu var. Ne Özgür Özel ne Müsavat Dervişoğlu ne de diğer irili ufaklı muhalif partiler kitleleri heyecanlandıran bir profil arz etmiyor. Parti olarak nispeten cirmi az olsa da Yavuz Ağıralioğlu’nun bile liderlik anlamında daha öne çıktığı söylenebilir. Yine ne parti bazında ne de muhalif kamuoyunu kapsayacak şekilde ortak bir diskur, bütünlüklü bir programatik söylem inşa edildiğini söylemek zor. CHP adına sadece Ekrem İmamoğlu’nu savunmak üzere dizayn edilen parti kadroları ve oluşturulan politik söylem anlaşılan o ki dar bir İmamoğlu kliği dışında kimseyi tatmin etmiyor. Üstüne üstlük, İmamoğlu, en son yeni bakanların yemin töreninde ve mahkeme salonundaki nümayişlerde görüldüğü gibi, partiyi hâlâ istediği gibi yönlendirmeye çalışıyor. Açıkçası bu yönlendirmeye riayet etmeyen ya da kameralar önünde ayrı kuliste ayrı davranan kimi partililerin olduğu da kamuoyuna yansıdı. Dolayısıyla İmamoğlu kliğinin parti içindeki etkinliğini gelecek dönemde ne kadar ve nereye kadar devam ettirebileceği bir muamma. </p><p>Diğer yandan, bu durum CHP adına bir parçalanmışlık da getiriyor. CHP’nin güçlü bir lidere sahip olamayışı ve kötü yönetilmesi de bu parçalanmışlığı daha da katmerlendiriyor. Zira parti yönetimi için hem Kılıçdaroğlu ekibi hem de potansiyel rakip Yavaş etkisi her daim bir tehdit algısı olarak öne çıkıyor. Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın partiden ayrılışı sürecinde yaşananlar aslında tam da bu sürecin ayyuka çıktığı bir örnek oldu. Özarslan’ın istifa sürecinde Özel’in attığı küfürlü mesajlar ve bu mesajları atan bir genel başkan profilinin aldığı hasar görmezden gelinemez. Yine Özarslan üzerinden aslında Mansur Yavaş’la hesaplaşıldığı şeklindeki iddialar da dile getirilmeye başlandı. Bu iddialar şimdilik kısık sesle dile getirilse de gelecekte Özel ve parti yönetiminin daha fazla muhatap olacağı soruların başında geliyor. </p><p>Dolayısıyla şunu söylemek mümkün; Türkiye’de güçlü bir siyasî doktrinin her zaman karşılığı vardır. Bir anlamda seçmen başarıyı ve başarı potansiyelini satın alır. Başarısızlığı ve potansiyel başarısızlığı ise mutlaka bir şekilde cezalandırır. Mevcut iktidar iyi yanlarını güçlendirmeye, toplumun memnuniyetsiz olduğu tarafları geliştirmeye çalışırken muhalefet havanda su dövüyor. Güçlü bir siyasî diskur yerine hâlâ isimler üzerinden, bir hafta önce kahraman bir hafta sonra hain ve hırsız ilan edilen profiller üzerinden gündemi işgal etmeye devam ediyor. Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi ancak çok dar bir kesimde karşılığı olabilecek isimlerle heyecan yaratmaya çalışıyor. Seçim takvimi kabaca oluşmaya başladıktan sonra aday isimleri de yoğun bir şekilde gündeme gelmeye başlayacaktır. İşte o zaman muhalefeti yeni bir curcunanın beklediği söylenebilir. Şimdilik hesaplaşmalar öteleniyor ancak bu ötelemenin çok uzun erimli olmayacağını düşünüyorum. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809174" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp" data-title="Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?" data-url="/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4809173" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/26/a153cab4-i6n1v7d1ylgq0m811yvvas.webp" data-title="Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu" data-url="/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyasette-ruzgar-degisirken-4809514</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/27/d73a7035-omlq20nzfm0qmfbr2rwqap.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Füzeler ve anlatılar: Modern savaşın yeni cephesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Toraman / İletişim Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Orta Doğu’da İran ile İsrail-ABD arasındaki savaş ağırlıklı olarak askeri kapasite, füze sistemleri ve bölgesel dengeler üzerinden tartışılıyor. Analizler genellikle hangi tarafın daha güçlü silahlara sahip olduğu, hangi askeri ittifakların devreye girebileceği ya da olası bir savaşın bölgesel sonuçları üzerine yoğunlaşıyor. Lakin olayın bir diğer boyutuna da dikkat çekmek önemli olacaktır. Modern savaşların önemli bir bölümü artık yalnızca askeri cephede gerçekleşmiyor. Medya alanında yürütülen savaş stratejileri oldukça dikkat çekiciyken bundan daha da ön plana çıkan ise dijital medya oldu. </p><p>Nükleer silah caydırıcılığı bir simülasyon olarak tarihte yerini aldı. Bu nükleer silah caydırıcılığı medyada gerçekliğin yerini alırken bugünün savaşlarında ise nükleer silah söylentisi karşılığını hâlâ bulamadı. Sürekli insanlığın nükleer silahla tehdit edilmesi ve güçlü olanın dünyayı savunmak için elinde tuttuğu ama diğerlerine imkan tanımadığı bir medya anlatısının işlemediği artık iyice görünür kılındı. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaş bize dijital medyada, deepfake videolar, füze gösterisi gibi içeriklerle bir anlatı oluşturulmaya başlandığını gösterdi.</p><h2>ULUSLARARASI KAMUOYUNU İKNA ETMEK İÇİN </h2><p>Son yıllarda uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça kullanılan narrative warfare yani “anlatı savaşı” kavramı bu dönüşümü anlamak açısından önemli. Anlatı savaşı, savaşın yalnızca askeri güçle değil, anlatılar aracılığıyla da yürütüldüğünü ifade eder. Devletler, bir çatışma sırasında yalnızca rakiplerini askeri olarak zayıflatmaya çalışmıyor, bir yandan uluslararası kamuoyunu ikna edecek bir hikâye de kurmaya çalışıyorlar. Bu anlatılar savaşın meşruiyetini üretme, düşman imgesini şekillendirme ve küresel kamuoyunun olayları nasıl yorumlayacağını belirlemede büyük bir etki göstermektedir. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaş da büyük ölçüde böyle bir anlatı mücadelesi içinde ilerliyor. Savaşın tarafları yalnızca askeri kapasite üzerinden gösteri yapmıyor, kendi eylemlerini haklı gösterecek söylemler üzerinden de gösteriler inşa ediyor. Bir taraf kendisini güvenlik tehdidine karşı hareket eden bir aktör olarak sunarken, diğer taraf saldırganlığı vurgulayan bir anlatı kuruyor. Bu anlatılar uluslararası medya ve diplomatik söylem aracılığıyla sürekli yeniden üretiliyor. Böylece savaşın sadece askeri operasyonlarla ilerlediğini söylemek yanlış olur. Savaş anlam üretimi cephesinde en büyük mücadelesini veriyor. </p><h2>ALGORİTMALAR SÜRECİ HIZLANDIRIYOR </h2><p>Bu noktada information warfare yani “bilgi savaşı” devreye giriyor. Dijital medya ve sosyal platformlar, savaşın bilgi boyutunu hiç olmadığı kadar görünür hale getirdi denebilir. Savaş görüntüleri, propaganda videoları, manipüle edilmiş içerikler ve hızla yayılan iddialar küresel bir bilgi akışı oluşturuyor. Bu akışın önemli bir kısmı doğrulanmamış bilgilerden, eksik görüntülerden ya da belirli bir anlatıyı güçlendirmek amacıyla seçilmiş içeriklerden oluşabiliyor. Sosyal medya algoritmaları ise en çok dikkat çeken, en hızlı yayılan ve en güçlü duygusal tepkiyi üreten içerikleri öne çıkararak bu süreci daha da hızlandırıyor. Bu nedenle modern savaşlarda askeri operasyonların kendisi kadar, bu operasyonların nasıl temsil edildiği de önem taşıyor. Hangi görüntünün dolaşıma girdiği, hangi anlatının öne çıktığı ve hangi olayın küresel gündeme taşındığı savaşın algısını doğrudan etkiliyor. Savaşın gerçekliği çoğu zaman bu temsiller aracılığıyla şekilleniyor.</p><p>Bu süreç aynı zamanda uluslararası ilişkiler literatüründe “stratejik anlatı” olarak adlandırılan daha geniş bir çerçeveye de işaret etmektedir. Savaştaki taraflar sadece savaşın haklılığını savunma gibi bir pozisyonda anlatılarını geliştirmiyor bunun yanı sıra kendi politikalarını küresel kamuoyuna anlamlı ve meşru gösterecek bir hikâye kurarak çerçeveliyorlar. Dijital medya çağında bu anlatılar çok daha hızlı dolaşıma girmekte ve çoğu zaman viral bir karakter kazanmaktadır. Füze fırlatma görüntüleri, drone videoları ya da yıkım sahneleri askeri operasyonların kaydı olarak sunulmak yerine daha çok küresel kamuoyuna gönderilen güçlü mesajlardır. Bu nedenle modern savaşlarda görüntüler de tıpkı silahlar gibi stratejik bir araç haline gelmiştir.</p><h2>ANLAMLAR VE ALGILAR  </h2><p>Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1991 Körfez Savaşı üzerine yazdığı metinlerde modern savaşın bu medya boyutuna dikkat çekmişti. Baudrillard’a göre çağdaş savaşlar büyük ölçüde medya aracılığıyla deneyimlenen bir gerçeklik üretir. İnsanların büyük çoğunluğu savaşı doğrudan yaşamazken onu ekranlar aracılığıyla görür, yorumlar ve anlamlandırır. Bu nedenle savaşın algısı çoğu zaman savaşın kendisi kadar güçlü bir etki yaratır. İran ve İsrail-ABD arasındaki savaşa bu açıdan baktığımızda  sadece askeri bir mücadele olarak değerlendiremeyiz. Cephedeki savaşın yanı sıra küresel ölçekte yürütülen bir anlatı ve bilgi mücadelesi olarak bu savaşı konumlandırabiliriz. Taraflar askeri üstünlük kadar anlatı üstünlüğü için de rekabet etmektedir. Çünkü uluslararası siyasette meşruiyet, destek ve diplomatik güç büyük ölçüde bu anlatılar aracılığıyla şekillenmektedir. Modern savaşların doğası tam da burada değişiyor. Medya ve dijital medyadaki anlatı savaşı durumu belki düşen bombaların etkisini azaltmıyor ya da çoğaltmıyor ama kesinlikle sonrasındaki anlaşmaları ve savaşları yönlendiriyor. Yani bir bakıma savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, anlamlar ve algılar üzerinde de veriliyor. Bu nedenle günümüz çatışmalarını anlamak için yalnızca askeri stratejilere bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda savaşın hangi anlatılarla temsil edildiğini, hangi bilgilerin dolaşıma girdiğini ve küresel kamuoyunun bu anlatılar aracılığıyla nasıl şekillendiğini de görmek gerekir. Bugünün savaşları yalnızca cephede değil,  dijital ekranlarda da kazanılıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807556" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/20/52274d97-yvchb3zujyein3id9j5dm.webp" data-title="Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı" data-url="/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp" data-title="Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak" data-url="/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/fuzeler-ve-anlatilar-modern-savasin-yeni-cephesi-4809515</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/27/42b7814a-mxcrsrsnhtdyq5cu9gsbc.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital altyapılar ve sivil teknolojinin militarizasyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik - Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>28 Şubat’ta ABD’nin İran’a yönelik saldırıları aktif savaş ve çatışma alanlarındaki değişimi bir kez daha gözler önüne serdi. Taraflar birbirilerine son derece gelişmiş teknolojik balistik füze ve türevleri, F-35 gibi beşinci nesil savaş uçakları, SIHA ve uzun menzilli hassas vuruş kabiliyetine sahip platformlar aracılığıyla saldırırken, aslında Rusya-Ukrayna Savaşı itibarıyla yapay zeka entegreli sistemlerin neden olduğu dönüşümü ve değişimin savaş alanlarındaki acımasızlığını da yakından gözlemliyoruz. Son on yıldır gelişen çatışma ve savaş alanlarına ilişkin analizlere bakıldığında dikkat çekici bir unsur açığa çıkıyor. Taraflar birbirilerinin kritik tesis ve altyapılarına hem fiziksel hem de siber alanda yüksek düzeyde saldırılar düzenliyorlar. Enerji hatları, iletişim ağları, uydu sistemleri ve dijital altyapılar artık doğrudan savaşın hedefleri haline gelmiş duruma. ABD-İran arasında süregelen savaşta da İran’ın sivil bir yapı olarak nitelendirilen Amazon’un veri merkezine düzenlediği saldırıyla yepyeni bir cephenin daha açıldığını söyleyebiliriz.</p><h2>VERİ MERKEZLERİ YENİ HEDEF Mİ?</h2><p>Veri merkezi; dijital verileri depolamak, yönetmek ve işletmek için tasarlanmış tesisler olarak tanımlanabilir. İşletmelerinde yapay zeka ve bulut bilişimine yani aslında firmaların sunucu depolama ve yazılım sağlayıcılarıyla kullandıkça öde ilişkisi kurduğu sisteme yönelik artan talebi neticesinde daha fazla işlem gücüne sahip merkezlere duyulan ihtiyaç da arttı. Ek olarak; teknoloji sektörü genel olarak “bulut” sistemini soyut ve dokunulmazmış gibi bahsetmektedir. Oysa bulut sistemi, veri merkezlerinde çalışmaktadır. Ve bu veri merkezlerinin fiziksel bir adresi bulunmaktadır. Son on yılda ise devletler hem ulusal güvenlik çıkarlarını korumak hem de yapay zeka ekosisteminde aktif oyuncu olmak adına veri merkezlerini kendi sınırları içerisinde inşa etmeye başladı. Bu inşanın neticesinde de veri merkezleri kritik tesis ve altyapı kategorisinde göreli hedef olarak nitelendirilmeye başlandı. ABD, veri merkezlerini 16 kritik altyapı sektöründen biri olarak kabul ediyor; İngiltere, 2024 yılı itibarıyla veri merkezlerini kritik ulusal altyapı olarak belirledi; AB de veri merkezlerine özel bir statü tanıdı. Genel olarak bakıldığında da küresel düzeyde veri merkezleri artık kritik olarak sınıflandırılıyorlar.</p><h2>İRAN VERİ MERKEZLERİNE NEDEN SALDIRIYOR?</h2><p>İran'ı Mart tarihinde Amazon Web Services (AWS) tarafından işletilen veri merkezlerine saldırılar düzenlendi. Bahreyn’de bir, Birleşik Arap Emirlikleri’nde iki adet bulunan AWS veri merkezleri İran’a ait SIHA’lar ile vuruldu. Saldırılar sonrasında veri merkezlerinde çıkan yangınlar tesislerin çevrimdışı kalmasına, bölge genelinde bankacılık, ödeme, teslimat uygulamaları ve kurumsal yazılımları etkileyen hizmet kesintilerine neden oldu. İran devlet televizyonu, İran İslam Devrim Muhafızları’nın saldırıyı “bu merkezlerin düşmanın askeri ve istihbarat faaliyetlerini desteklemekteki rolünü engellemek” amacıyla gerçekleştirdiğini öne sürdü.</p><p>Aslında sorunun cevabı modern savaşın giderek veri merkezli bir yapıya evirilmesiyle yakından ilişkili. Günümüzde veri merkezleri; salt ticari şirketlere hizmet sunan sivil altyapılar değil; aynı zamanda da askeri iletişim, istihbarat analizi, uydu görüntülerinin işlenmesi, yapay zeka tabanlı hedefleme sistemleri ve operasyonel planlama gibi birçok stratejik faaliyetin yürütüldüğü dijital merkezler olarak işlev görmekte. Buradan hareketle bulut altyapısı sağlayan şirketlerin veri merkezleri, devletlerin askeri kapasitesini dolaylı destekleyen “çift kullanımlı” altyapılar olarak değerlendirilebiliyor. İran’ın bu tür tesisleri hedef alması ise yalnızca fiziksel bir saldıran ziyade ABD’nin dijital altyapısını, ekonomik faaliyetlerini ve askeri veri akışını sekteye uğratmaya yönelik daha geniş ve kapsamlı bir stratejinin parçası olarak yorumlanabilir. Böylece savaş alanı yalnızca kara, deniz, hava ve uzayla sınırlı kalmamakta; eş zamanlı olarak bulut sistemleri, veri merkezleri ve dijital ağların bulunduğu yeni bir “siber-fiziksel cephe”de modern çatışmaların/savaşların belirleyici unsurlarından biri haline gelmekte.</p><h2>SIRA UYDU AĞLARINA DA GELİR Mİ?</h2><p>AWS tesislerine yönelik İran tarafından düzenlenen saldırılar teknoloji politikası bağlamında bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilirken, aynı zamanda da tarihsel bir süreci takip ettiğini söyleyebiliriz. 100 yıl öncesinde de denizaltı telgraf kablolarına akabinde denizaltındaki fiber optik kablolarına düzenlenen saldırılar gibi yeni özel sektör teknoloji noktaları da göreceli şekilde askeri amaçlarla kullanıldığında ya da kullanıldığı düşünüldüğünde kaçınılmaz bir şekilde saldırıya uğrama ihtimalleri artıyor.</p><p>Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, iletişim ağının giderek artan hacmi saldırıların salt yeryüzüyle kalamayacağına dair endişeleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle benzer bir dinamiğin yakın gelecekte özel sektör tarafından geliştirilen uydu ağları ve uzay tabanlı iletişim sistemlerinde görülmesi muhtemel. Sonuç olarak dijital ve uzay temelli sivil teknoloji altyapılarının çatışmaların doğrudan parçası haline gelmesi geleceğin çatışmalarında krizleri daha hızlı ve kontrolsüz biçimde tırmanmasına neden olurken geri dönüşü zor uluslararası krizleri tetikleme potansiyelini taşıyacağını söyleyebiliriz.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808824" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/25/849ea7ff-nyag3h7d5x80l4aowbk3m.webp" data-title="Devlet otoritesi ve kurumsal dönüşüm" data-url="/dusunce-gunlugu/devlet-otoritesi-ve-kurumsal-donusum-4808824" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Devlet otoritesi ve kurumsal dönüşüm</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807257" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/19/6b09d843-td6ncyxk1ta9e5qzwwnx2p.webp" data-title="ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları" data-url="/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806617" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/17/0de4d534-eijrqa1s819qxhbghd2bgm.webp" data-title="Trump’ın Hürmüz kumarı" data-url="/dusunce-gunlugu/trumpin-hurmuz-kumari-4806617" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Trump’ın Hürmüz kumarı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dijital-altyapilar-ve-sivil-teknolojinin-militarizasyonu-4809173</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/26/a153cab4-i6n1v7d1ylgq0m811yvvas.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kreatif endüstrilerin yeni sınavı: Yapay zekâ sanatçı mı yoksa hırsız mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174" rel="standout" />
      <description>Yapay zekâ, üretim sürecinde yardımcı bir enstrüman olarak konumlandığında gerçek değerini buluyor. Doğru kullanıldığında sanatçının elindeki dijital bir fırça gibi ifade alanını genişletiyor, kontrol kaybedildiğinde üretimi taklide indirgiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bora Durmuşoğlu - İletişimci, Medya Yöneticisi</strong></p><p><br></p><p>Sosyal medyada ve haber bültenlerinde artık sık sık karşımıza çıkan yapay zekâ videoları yeni bir dönemin kapısını araladı. Gerçekte yaşanmamış olayların kısa süreli görüntülerle dolaşıma girmesi, gördüklerimizle gerçek arasındaki güven bağını her gün biraz daha zayıflatıyor. Bir savaş sahnesi, bir liderin konuşması ya da bir felaket görüntüsü birkaç komutla üretilebiliyor ve milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Böyle bir ortamda yapay zekâ, üretim teknolojisi olmakla birlikte kamuoyunu etkileyebilen güçlü bir medya aracına dönüşüyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizginin bu kadar hızlı bulanıklaştığı bir çağda, algoritmalar içerik üretmenin ötesine geçiyor ve algıyı şekillendiren yeni bir güç hâline geliyor. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, algı mühendisliği aracına dönüşüyor.</p><p>Bu dünyanın içine biraz daha yakından baktığımızda inanılması güç bir üretim hızına tanık oluyoruz. Saniyeler içinde ortaya çıkan görseller, animasyonlar, videolar ve sesler, kreatif üretime dayanan sektörler için geniş bir hareket alanı açıyor. Ancak bu parlak ekranın arkasında henüz tam anlamıyla çözülmemiş bir mülkiyet, telif ve etik meselesi var. Yapay zekâ sistemleri üretim yaparken boş bir sayfadan başlamıyor, yıllar boyunca insanlar tarafından oluşturulmuş devasa bir görsel, işitsel ve anlatı arşivini tarıyor, analiz ediyor ve elindeki verileri yeniden düzenliyor.</p><h2>TELİF SAVAŞLARI</h2><p>Bugün bir yapay zekâ aracına Miyazaki, Disney ya da Pixar estetiğinde bir karakter çizdirdiğimizde aslında tek bir sanatçının emeğiyle karşılaşmıyoruz. Binlerce profesyonelin yıllar boyunca geliştirdiği estetik birikim, stüdyoların milyarlarca dolarlık yatırımları ve markaların kurduğu anlatı dili dolaylı biçimde bu üretime dâhil oluyor. Aynı durum sinema, dizi, reklam, müzik, mimari, oyun ve dijital içerik alanlarının tamamında görülüyor. Yapay zekâ modelleri belleğindekileri harmanlarken Star Wars’ün epik atmosferinden Marvel karakter tasarımlarına, Harry Potter evreninin görsel dünyasından Pixar’ın ışık kullanımına kadar sayısız referansı analiz ediyor. Ortaya çıkan tablo estetik bir benzerliğin ötesinde ticari değeri bulunan fikri mülkiyetlerin dolaylı biçimde devreye girmesi anlamı taşıyor. Böyle bir üretim modeli, markaların yıllar içinde oluşturduğu kültürel ve ekonomik değerin ticari sömürü riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Böylece özellikle profesyonel üretimlerde ciddi bir hukuki gri alan oluşuyor.</p><h2>ALGORİTMİK TAKLİT ÇIKMAZI</h2><p>Kreatif endüstriler açısından mesele telif ihlali riskleriyle sınırlı değil. Uzun yıllar içinde inşa edilmiş marka kimliklerinin ve anlatı dillerinin taklit edilebilir hâle gelmesi sektörün dengelerini de etkiliyor. Reklam dünyasında markaya özgü görsel dilin bulanıklaşması, sinema ve dizilerde hikâyelerin birbirine benzemesi, müzikte melodik yapıların tek tipleşmesi ya da mimaride bağlamdan kopuk projelerin çoğalması bu dönüşümün somut sonuçları arasında yer alıyor.</p><p>OpenAI başta olmak üzere yapay zekâ hizmeti veren şirketlere açılan davalar ve sanatçıların eserlerinin izinsiz biçimde veri setlerine dâhil edilmesine karşı yürüttükleri hukuki mücadeleler, teknolojinin sınırlarının artık mahkeme salonlarına da taşındığını gösteriyor. Bir haberde, reklam filminde, animasyon projesinde ya da müzik klibinde kullanılan yapay zekâ çıktısının haksız fayda sağlayıp sağlamadığı sorusu, birçok ülkede yüksek tazminat riskleriyle hukukçuların gündeminde.</p><p>Benzer tartışmalar seslendirme ve müzik sektöründe de yaşanıyor. Ünlü sanatçıların seslerinin izin alınmadan klonlanarak şarkılarda ya da reklam projelerinde kullanılması birçok sanatçı tarafından kimlik ihlali olarak görülüyor. Sinema ve dizi dünyasında senaristlerin ve oyuncuların dile getirdiği kaygıların merkezinde de aynı mesele yer alıyor. Geçmişte başarı kazanmış senaryoların parçalar hâlinde analiz edilerek yeni metinlere dönüştürülmesi anlatıların derinliğini zayıflatma riskini beraberinde getiriyor. Mimarlık alanında ise ustaların yıllar içinde geliştirdiği üslubun algoritmalar tarafından taklit edilmesi projelerin bağlamdan kopuk, kimliksiz yapılara dönüşmesine yol açabiliyor.</p><p>Yaşananlar karşısında her yerde yeni düzenlemeler yapılıyor. Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası şeffaflık ve izlenebilirlik ilkelerini merkeze alarak yapay zekâ destekli içeriklerin üretim süreçlerini daha şeffaf hâle getirmeyi amaçlıyor. Bir içeriğin hangi veri setleriyle üretildiği, insan katkısının hangi aşamada devreye girdiği ve yapay zekâ araçlarının nasıl kullanıldığı giderek daha fazla önem kazanıyor. Türkiye’de de benzer bir farkındalık oluşmaya başladı. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesindeki Millî Teknoloji Genel Müdürlüğü’nün Millî Teknoloji ve Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü olarak yeniden yapılandırılması, yapay zekânın teknolojik bir araç olmanın ötesinde stratejik bir alan olarak ele alındığını gösteriyor.</p><h2>KREATİF ENDÜSTRİLERİN YENİ UFKU</h2><p>Bu dönüşümün nasıl yönetileceği kreatif endüstriler açısından belirleyici olacak. Yapay zekâ araçlarını kullanan birçok profesyonel artık üretim sürecini tamamen algoritmalara bırakmıyor. Yapay zekâ çıktıları çoğu zaman taslak sayılıyor, ardından tasarım, kurgu ve estetik kararlar insan müdahalesiyle şekilleniyor. Böyle bir yaklaşım hem kontrolü koruyor hem de ortaya çıkan eserin yeni bir ifade değeri kazanmasını sağlıyor.</p><p>Taklit yeteneği algoritmaların güçlü taraflarından biri, fikri yorumlamak, dönüştürmek ve yeni bir anlatıya taşımak ise insana ait. Yapay zekâ, üretim sürecinde yardımcı bir enstrüman olarak konumlandığında gerçek değerini buluyor. Doğru kullanıldığında sanatçının elindeki dijital bir fırça gibi ifade alanını genişletiyor, kontrol kaybedildiğinde üretimi taklide indirgiyor. Hikâyelerimizi kurarken geçmişin birikimini kopyalamak yerine bu teknolojiyi özgün anlatımımızı güçlendiren bir araç hâline getirebildiğimiz ölçüde yeni ifade biçimleri ve yeni sanat akımları doğacaktır. Araç değişir, teknik gelişir fakat sanatı sanat yapan irade hep insandır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808825" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/25/43f693cb-lmkvsm42546ksipzmszdf.webp" data-title="6 parmaklı Netanyahu tuzağı" data-url="/dusunce-gunlugu/6-parmakli-netanyahu-tuzagi-4808825" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">6 parmaklı Netanyahu tuzağı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp" data-title="Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak" data-url="/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kreatif-endustrilerin-yeni-sinavi-yapay-zeka-sanatci-mi-yoksa-hirsiz-mi-4809174</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/26/ad29b079-40g60c2pulkbz39e5z43lh.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Devlet otoritesi ve kurumsal dönüşüm</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/devlet-otoritesi-ve-kurumsal-donusum-4808824</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/devlet-otoritesi-ve-kurumsal-donusum-4808824" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan - Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>15 Mart’ta Kazakistan’da düzenlenen anayasa referandumunda seçmenler, mevcut anayasanın yaklaşık yüzde 84’ünü etkileyen kapsamlı değişiklikleri oyladı. Merkez Seçim Komisyonu verilerine göre katılım oranı yüzde 73,12 olarak gerçekleşirken, seçmenlerin yüzde 87,15’i yeni anayasanın kabulü yönünde oy kullandı. Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, önerilen metni “esas itibarıyla yeni bir anayasa” olarak tanımladı. Nitekim öneriler, yürürlükteki anayasa metninin büyük bölümünü kapsayan geniş çaplı bir revizyon içeriyor. Bu ölçekte bir yeniden yazım, reform sürecini sıradan bir anayasa değişikliği paketinin ötesine taşıyarak devletin yönetim mimarisinin yeniden tasarlanmasına işaret ediyor. Dolayısıyla referandum yalnızca hukuki bir düzenleme olarak değil, aynı zamanda ülkenin siyasi dengelerini ve devlet-toplum ilişkilerini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyan bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.</p><h2>BUGÜNE KADAR YAPILAN EN KAPSAMLI REVİZYON</h2><p>Kazakistan’ın yürürlükteki anayasası, Ağustos 1995’te yapılan referandumla kabul edilmişti. O tarihten bu yana metin, 1998, 2007, 2011 ve 2022 yıllarında gerçekleştirilen önemli değişiklikler de dahil olmak üzere birçok kez revize edildi. Özellikle 2022’de yapılan referandum, 2019’da Nursultan Nazarbayev’in yerine iktidara gelen Tokayev’in önceki siyasi mirastan kısmi bir ayrışmayı hedefleyen kapsamlı reform paketinin parçası olarak dikkat çekmişti. Bununla birlikte, son referandumda oylanan değişiklikler kapsam ve derinlik bakımından ülkenin modern tarihindeki en kapsamlı anayasal revizyon olma niteliği taşımaktadır.</p><h2>TEK MECLİSLİ YASAMA ORGANI</h2><p>Kazakistan’da yasama yetkisi hâlihazırda Senato ve Meclis’ten oluşan iki meclisli bir parlamentoya aittir. Yeni anayasa ise bu yapının yerini “Kurultay” adı verilen tek meclisli bir yasama organının almasını öngörmektedir. Taslağa göre Kurultay, beş yıllık dönemler için seçilecek 145 milletvekilinden oluşacak ve ülkenin en yüksek yasama organı olarak görev yapacaktır. Bu sayı, mevcut iki meclisli yapıda yer alan Senato ve Meclis’in toplam 148 üyesine kıyasla sınırlı bir değişimi temsil etmektedir.</p><p>Bununla birlikte yeni anayasa, yasama organının tek bir çatı altında toplanmasını daha geniş yetkilerle birleştirerek denetim, siyasi hesap verebilirlik ve üst düzey devlet atamalarının onaylanması gibi alanlarda Kurultay’a merkezi bir rol atfetmektedir. Bununla birlikte Kurultay’a verilen yetkiler bağlamında bazı tartışmalar da ortaya çıkmıştır. Özellikle cumhurbaşkanı tarafından sunulan yasa tasarılarının Kurultay gündeminde öncelikli olarak ele alınması ve iki ay içinde karara bağlanmasının öngörülmesi, yürütme ile yasama arasındaki güç dengesi açısından dikkat çekici bir düzenleme olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>BAŞKAN YARDIMCILIĞI MAKAMI GERİ DÖNÜYOR</h2><p>Bir diğer önemli değişiklik, Başkan yardımcılığının yeniden getirilmesidir. 1995 Anayasası bu makamı kaldırmıştı. Yeni Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı Başkan Yardımcısını aday gösterecek ve bu atama Kurultay tarafından onaylanacaktır. Başkan yardımcısının görevleri arasında cumhurbaşkanını yurtdışında temsil etmek, Kurultay, hükümet ve diğer devlet organlarıyla ilişkilerde cumhurbaşkanının adına temaslarda bulunmak yer almaktadır.</p><h2>RUSÇANIN STATÜSÜ DEĞİŞTİ</h2><p>Yeni anayasadaki en sembolik değişikliklerden biri devlet diliyle ilgilidir. Kazakça, anayasa ile devlet dili olarak varlığını korurken, Rusçaya devlet organlarında ve yerel yönetimlerde Kazakça ile birlikte kullanılacak bir statü verilmiştir. Mevcut anayasa ifadesi Rusçanın Kazakça ile “eşit statüye” sahip olduğunu ima ederken, yeni anayasa bunu “ile birlikte” olarak değiştirerek Rusçanın statüsünü Kazakça ile eşitlemek yerine yan yana kullanımını öngörmektedir. Bu değişiklik, hem ulusal kimlik hem de Sovyet sonrası miras bağlamında siyasi açıdan kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>YABANCI ETKİYİ SINIRLANDIRAN DÜZENLEMELER</h2><p>Yeni anayasa, siyasi partiler ve sendikalar için yabancı finansmanı yasaklamayı sürdürmekle kalmayıp, sivil toplum kuruluşlarının yabancı bağışçılar dahil tüm finansman kaynaklarını açıkça bildirmelerini zorunlu kılmaktadır. Mevcut yasalar zaten bu örgütlerin yabancı gelirlerini raporlamasını şart koşarken, taslak bu yükümlülüğü anayasal düzeye taşıyarak sivil toplum üzerinde daha sıkı devlet kontrolü sağlıyor ve yabancı fonlarla ilgili tüm mali işlemler ile varlık bilgilerinin “açık ve erişilebilir” olmasını zorunlu kılarak şeffaflık gerekçesiyle sınırlayıcı bir mekanizma sunuyor. Yeni düzenlemeler, yabancı etkiyi sınırlayarak ulusal karar alma mekanizmalarını güçlendirmeyi amaçlamaktadır.</p><h2>KAZAK KİMLİĞİ ÖN PLANA ÇIKARTILDI</h2><p>Referandumun ardından Kazak yetkililer, 15 Mart’ın Anayasa Günü olduğunu ilan etmişlerdir. Yeni anayasa 1 Temmuz 2026’da yürürlüğe girecek ve mevcut parlamento sona erecektir. Ardından kurulacak tek meclisli Kurultay için seçimlerin iki ay içinde yapılması öngörülmektedir. Bu kısa sürede Cumhurbaşkanı Tokayev’in, Başkan Yardımcısı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve hakimleri, Merkez Seçim Kurulu üyeleri ve Yüksek Denetim Kurulu üyeleri de dahil olmak üzere kilit görevleri ataması beklenmektedir.</p><p>Yeni anayasa, sadece kurumsal reformları ve yürütme yetkilerini yeniden düzenlemekle kalmıyor, aynı zamanda ulusal kimlik ve ulus inşası sürecinde sembolik bir rol oynuyor. Kazakçanın devlet dili olarak vurgulanması ve Rusçanın eşit statüde kullanım ifadesinin kaldırılması, Sovyet sonrası mirasla dikkatli bir mesafe koyarken Kazak kimliğini ön plana çıkarıyor.</p><p>Bu bağlamda, Tokayev’in 2019’da cumhurbaşkanlığına gelmesi, Nazarbayev’in yaklaşık otuz yıllık iktidarından bir kopuş ve demokratik bir vaadi simgelemekteydi. Komşu Kırgızistan örneğine kıyasla bu değişim daha sessiz ve barışçıl gerçekleşmiş olsa da, ülke içinde belirgin bir siyasi dönüşüm yaşanmıştır. Bu düzenlemeler, sadece kurumsal reformları değil, aynı zamanda 2019’dan itibaren başlayan siyasi dönüşümü de meşrulaştırarak Tokayev’in reformcu lider imajını pekiştirmektedir. Böylece yeni anayasa, hem kurumsal hem de siyasi meşruiyeti bir arada sunarak Tokayev döneminin karakterini şekillendirmektedir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808211" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/0551c704-g6wh5ejky8peb7h1wzx98u.webp" data-title="Adalet, kişilerle değil kurallarla işler" data-url="/dusunce-gunlugu/adalet-kisilerle-degil-kurallarla-isler-4808211" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Adalet, kişilerle değil kurallarla işler</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807257" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/19/6b09d843-td6ncyxk1ta9e5qzwwnx2p.webp" data-title="ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları" data-url="/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806920" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/18/3207feee-0524iv5ykradt6xfsjr73y.webp" data-title="Zamanı aşan bir mukavemetin ontolojisi" data-url="/dusunce-gunlugu/zamani-asan-bir-mukavemetin-ontolojisi-4806920" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zamanı aşan bir mukavemetin ontolojisi</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/devlet-otoritesi-ve-kurumsal-donusum-4808824</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/25/849ea7ff-nyag3h7d5x80l4aowbk3m.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>6 parmaklı Netanyahu tuzağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/6-parmakli-netanyahu-tuzagi-4808825</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/6-parmakli-netanyahu-tuzagi-4808825" rel="standout" />
      <description>Hakim taraf ‘Netanyahu öldü’ diye paylaşırken, karşı taraf ‘say parmakları’ diye cevap verir. Sonuçta hakikatin kendisi değil, hakikatin etrafındaki kavga görünür olur. Psikolojik harp tam da bu görünürlük ekonomisinde çalışır. Ölen şey bazen o değil kamunun ortak gerçeklik duygusudur.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doğukan Gezer - GZT Yayın Yönetmeni</strong></p><p><br></p><p>Binyamin Netanyahu’nun öldüğü ya da ağır yaralandığı iddiaları son günlerde sosyal medyada büyük bir dalga halinde yayıldı. Bu iddiaların ardından Netanyahu’nun kamuoyuna ‘hayatta olduğunu’ göstermek için paylaşılan görüntüler ise ironik biçimde yeni bir tartışma doğurdu: Videolardaki kimi görsel bozulmalar, parmak sayısı etrafındaki spekülasyonlar, yüz ve nesne geçişlerindeki tutarsızlıklar, birçok kullanıcıda ‘burada yapay zeka dokunuşu mu var?’ sorusunu akıllara getirdi.</p><p>Uluslararası ajanslar, Netanyahu’nun kafede çekilen son videosunun gerçekliğini mekan ve tarih doğrulamasıyla teyit etti; yani ortada tümüyle uydurma bir kayıt olduğu kesinleşmiş değil. Buna rağmen videonun etrafında oluşan şüphe bulutu dağılmadı. Çünkü artık hakikat yalnızca görüntünün gerçek olup olmamasıyla değil, görüntünün ne kadar güven verdiğiyle ölçülüyor.</p><p>Tam da burada asıl soru başlıyor: Eğer bu videolarda gerçekten yapay zeka rötuşları, dijital düzeltmeler ya da sentetik müdahaleler varsa, üstelik bunlar bu kadar kolay fark edilebiliyorsa, neden daha kusursuz bir üretim tercih edilmiyor?</p><h2>YENİ PROPAGANDA MODELİ: KALICI BELİRSİZLİK</h2><p>Neden ‘hiç iz bırakmayan’ bir sahicilik yerine, tartışmayı büyüten bir gri alan bırakılıyor? Bu sorunun cevabı teknik yetersizlikten çok, modern propaganda mantığında saklı olabilir. Çünkü günümüz enformasyon savaşında amaç çoğu zaman insanları tek bir yalana ikna etmek değil; hakikatin kendisini tartışmalı hale getirmektir.</p><p>ABD ordusu için çalışmalar yapan CIA bağlantılı bir kuruluş olan RAND Corporation’ın yıllardır dikkati çektiği bir propaganda modeli var. Bu modele göre modern enformasyon savaşlarında amaç, tek bir doğruyu kabul ettirmek değil; aynı anda çok sayıda, hızlı ve çelişkili içerik dolaşıma sokarak insanların zihinlerinde kalıcı bir belirsizlik üretmek. Kurumun yaptığı çalışmalarda özellikle şu tespit öne çıkıyor: Yanlış bilgi bir kez yayılıp zihinlere yerleştikten sonra, sonradan yapılan düzeltmelerin etkisi oldukça sınırlı kalıyor. Yani bir içerik çürütülse bile, bıraktığı iz kolay kolay silinmiyor.</p><h2>CAMBAZA BAK!</h2><p>Bu yüzden kusur bazen bir zaaf değil, işlevsel bir araçtır. Bariz sayılabilecek bir dijital iz, iki yönlü çalışır. İlk olarak, destekçiye ‘bakın adam hayatta’ mesajı verir. İkinci olarak ise karşı tarafa saatlerce, günlerce görüntü analizi yaptırır; parmak mı fazla, fincan neden eksilmiyor, yüz çizgisi neden kayıyor, gölge neden tutarsız gibi tartışmalarla kamusal enerjiyi tüketir. Böylece savaşın, saldırının, sivil kayıpların ya da siyasi sorumluluğun konuşulması gereken yerde herkes piksel konuşmaya başlar. Gündem maddesi, olayın kendisinden görüntünün otantikliğine kaydırılır. Bu da psikolojik harp açısından son derece rasyonel bir sonuçtur.</p><h2>“MÜKEMMEL SAHTE” YERİNE “YETERİNCE TARTIŞMALI SAHTE”</h2><p>Bir diğer ihtimal daha var: Kusurun görünür olması, kontrollü inkar alanı üretir. Eğer içerik kusursuz olursa ‘kesin sahte’ hükmü bir süre sonra daha güçlü biçimde kurulabilir; fakat hafif bozulmuş, hafif rötuşlanmış, ‘Belki sıkıştırmadan oldu, belki kötü yayın kalitesidir’ denebilecek görüntüler daha verimli bir belirsizlik yaratır. Böylece içerik üreticisi gerektiğinde ‘Bu yapay zeka değil, sadece düşük kalite video’ diyebilir; gerektiğinde de tartışmanın kendisinden faydalanır. Başka bir ifadeyle burada amaç yalnızca ikna değil, yoruma açık bir alan açmaktır. Modern propaganda çoğu zaman kanıt bırakmamayı değil, fazla sayıda alternatif açıklama bırakmayı tercih eder.</p><p>Bilimsel veriler de bu tabloyu destekliyor. 2024’te yayımlanan kapsamlı bir sistematik derleme, insanların deepfake tespitindeki toplam doğruluk oranını yüzde 55,54 olarak buldu; video özelinde oran yaklaşık yüzde 57,31’de kaldı. Yani insan gözü çoğu zaman ancak yazı tura seviyesinin biraz üstünde ayırt edebiliyor. Nature Communications’ta yayımlanan başka bir çalışmada ise bazı deney koşullarında katılımcıların politik deepfake videoları ayırt etme başarısı yüzde 51 düzeyine kadar düştü. Bu şu anlama geliyor: Görüntü biraz kusurlu olsa bile geniş kitleler için hâlâ yeterince işlevsel olabilir. Propagandacı açısından ‘mükemmel sahte’ yerine ‘yeterince tartışmalı sahte’ çoğu zaman daha ucuz, daha hızlı ve daha verimlidir.</p><h2>ŞÜPHE EŞİĞİNİ DOĞRU AYARLAMAK</h2><p>Üstelik yeni araştırmalar daha çarpıcı bir noktaya işaret ediyor: Her zaman en sofistike içerik en etkili içerik değil. 2024 tarihli bir politik iletişim çalışması, deepfake’lerin bazı bağlamlarda cheapfake’lerden, yani daha basit manipülasyonlardan daha inandırıcı olmadığını gösteriyor. Hatta kimi durumlarda daha düşük teknolojiyle üretilmiş içerikler, ‘fazla kusursuz görünmedikleri’ için daha doğal algılanabiliyor. Demek ki propaganda operasyonunda mesele yalnızca yüksek teknoloji kullanmak değil; hedef kitlenin şüphe eşiğini doğru ayarlamak. Fazla pürüzsüz görüntü bazen alarm üretir, hafif kusurlu görüntü ise ‘gerçek hayatta da telefon kamerası böyledir’ hissi verebilir yani hayatın gürültülü akışına uygundur.</p><p>Netanyahu videoları etrafındaki tartışmanın bize söylediği asıl şey de bu: Yapay zeka çağında ikna, artık yalnızca ‘inanılır olmakla’ ilgili değil; ‘itiraz edilse bile işe yarar olmakla’ ilgili. Bir paylaşım saatler sonra çürütülse bile, ilk anda ürettiği duygu, taraflaşma ve zihinsel sis kalıcı olabilir. UNESCO’nun deepfake tartışmalarında dikkati çektiği ‘bilmenin krizi’ tam olarak budur: İnsanlar yalnızca neye inanacaklarını değil, hangi delilin delil sayılacağını da kaybetmeye başlar. Bu durumda propaganda başarı ölçüsünü doğrulukta değil, güven erozyonunda bulur.</p><h2>DİJİTAL ÇAMURDA DEBELENMEK YERİNE…</h2><p>Buradan bakınca ‘Mossad neden bu kadar kolay yakalanan yapay zeka dokunuşları yapsın?’ sorusunun cevabı basitleşiyor: Çünkü belki de amaç yakalanmamak değildir. Amaç, tartışmayı uzatmak; haberi, dedikoduyu ve kanıtı aynı dijital çamurun içine sokmaktır. Hakim taraf ‘Netanyahu öldü’ diye paylaşırken, karşı taraf ‘say parmakları’ diye cevap verir. Sonuçta hakikatin kendisi değil, hakikatin etrafındaki kavga görünür olur. Psikolojik harp tam da bu görünürlük ekonomisinde çalışır. Ölen şey bazen o değil; kamunun ortak gerçeklik duygusudur.</p><p>Bu yüzden bugün dijital medya yayıncıları olarak bizler için asıl görev, yalnızca ‘Bu video gerçek mi, sahte mi?’ sorusunu sormak değildir. Daha zor ama daha gerekli olan soru şudur: Bu görüntü, hangi ihtiyaca hizmet ediyor? Hangi tartışmayı büyütürken hangi gerçeği perdelemeye yarıyor? Çünkü yeni dönemde manipülasyonun en tehlikeli biçimi, tamamen sahte olan değil; gerçeğin üzerine ince bir yapay zeka sisi bırakandır. O sis, tam da görüldüğü için etkilidir. Çünkü artık propaganda kusursuz olmak zorunda değil; yalnızca bir miktar da olsa oyalayıcı olması yeterli…</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp" data-title="Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak" data-url="/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807556" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/20/52274d97-yvchb3zujyein3id9j5dm.webp" data-title="Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı" data-url="/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/6-parmakli-netanyahu-tuzagi-4808825</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/25/43f693cb-lmkvsm42546ksipzmszdf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499" rel="standout" />
      <description>Müslüman devletler, siyasi anlaşmazlıkların çözümünde hegemon aktörlerden ve mevcut sistemden beklenti içinde olmak yerine alternatif arayışlar içinde olmalı, meseleleri doğrudan muhataplarıyla ikili olarak çözmeye ya da başka bir Müslüman devletin arabuluculuğuyla çözmeye çalışmalıdır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mustafa Öztop / Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Mevcut uluslararası sistemin kurucuları sistemi, çevre ülkelerin gelişmemesi üzerine kurmuş ve bu sistemi vazgeçilemez olarak tanımlamışlardır. Bu tanımlama, sistemde farklı bir eğilimin mümkün olmadığını, merkez aktörlere bağımlı olmadan bir çevre ülkenin varlık gösteremeyeceğini dayatmaktadır. Sistemi bozma eğilimi olan ülkeler zorla tekrar sisteme entegre edilmeye çalışılmaktadır.</p><p>Örneğin çatışma bölgesinde hegemon güç, çatışmasızlığı ancak çeşitli ekonomik ve askeri anlaşmalarla çıkar sağlaması karşılığında destekliyor aksi durumda ise çatışmanın sürmesinden çıkar sağlamaya çalışıyor. Bunun son örneklerinden biri, ABD Başkanı Trump’ın ABD’nin Ukrayna’ya sağlamış olduğu desteğe karşılık değerli madenleri konusunda Ukrayna’yı anlaşmaya zorlamasıdır. Diğer bir örnek, ABD’nin Venezuela’ya haydutça gerçekleştirdiği müdahaledir. ABD, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu tutukladıktan sonra yeni yönetimle anlaşarak Venezuela petrollerini satın almaya başladı. İran konusunda ise Trump, İran’ın kaynaklarına ulaşmalarını sağlayacak bir liderle çalışmak için girişimlerde bulunsa da henüz bunda başarılı olamadı.</p><p>Müslüman devletler mevcut sistemde her zaman çeperde yani “öteki” konumunda yer aldı. Bu düzende Müslüman devletler, hegemon güçlerin çıkarlarıyla kendi çıkarlarını özdeşleştirmek durumunda ve iki Müslüman devlet arasındaki sorunun çözümü, merkez hegemonyasının çıkarlarına göre şekillenmektedir. Eğer Müslüman devletler arasındaki anlaşmazlıklar, hegemon güçlerin çıkarlarına hizmet ediyorsa bu güçler çözümsüzlüğü desteklediği gibi, bu çözümsüzlüğü bazen “çözüm” diye sunmaktadır. Dolayısıyla, bir İslam ülkesinde ya da Müslüman devletler arasında yaşanan anlaşmazlıklarda hegemon güçler hegemonya sınırlarını genişletmekte. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş bu tablonun örneklerinden biridir. “Merkez hegemonyası” Suriye’de yaşanan savaş suçlarına ve toplu katliamlara göz yummuştur. </p><h2>SINIFSAL İKTİDAR MÜCADELESİ </h2><p>Müslüman devletler arasında bazı temel anlaşmazlıklar yaşanmakta. Bunların başında sınıfsal iktidar mücadelesi geliyor. Bugün Müslüman devletlerin birçoğunda otoriter rejimler hakim. Bunlardan bazıları iktidarlarını sürdürmek için kriz, çatışma ve iç savaş ortamı üretebilmektedir. Bu durum da Müslüman devletlerde sınıfsal iktidar mücadelesine neden olmaktadır. Arap Baharı sürecinde Arap monarşileri ve Müslüman Kardeşler arasında yaşananlar bunun somut göstergesi olmuştur. Bölgesel istikrarsızlıklar yerel ve doğal güç merkezlerinin ortaya çıkmasını engellediği gibi krizlere dışarıdan müdahale kapılarını açmış ve hegemon güçlerin nüfuzunu artırması için bir kaldıraç haline gelmiştir. Ayrıca bu yönetimler varlıklarını sürdürmek için hegemon aktörlerle yakın ilişkiler kurabilmektedir. </p><p>Ancak bu durum, her otoriter rejim için geçerli olmayabilir. Libya’da Kaddafi’nin 42 yıllık yönetimi hegemon aktörlerle sorunlar yaşamışken; Mısır örneğinde Mübarek’in 30 yıllık iktidarında ABD ile yakın ilişkiler kurması dikkat çekicidir. Benzer şekilde ABD Başkanı Trump’ın bir konuşmasında Suudi Kralı Selman’a yönelik ‘Sizi biz koruyoruz. Biz olmadan orada iki hafta bile kalamazsın. Bundan dolayı ordun için ödeme yapmalısın’ şeklinde ifadeler kullanması, bu bağlamdaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Suriye’de bir azınlık yönetimi olan Baas rejimini temsilen Nusayri Esed ailesi, İran ve Rusya ile ilişkileri sayesinde uzun yıllar iktidarda kalabilmiştir. Bu örnekte ise hegemon güçlerin desteğiyle sürdürülen sınıfsal iktidar mücadelesi içinde olan Esed ailesinin, hemegon güçlerin çıkarlarını ve yönlendirmelerini devletin çıkarları ve ihtiyaçlarının önüne geçirdiği açıktır. Beşar Esed’in, ülkeyi Rusya’nın belirlediği çerçeve içinde terk etmesi bu durumu açıkça gözler önüne sermektedir.</p><p>Müslüman devletler mevcut sistemde hegemon güçlerden bazılarına veya tamamına özel yakınlık göstermiş ya da göstermek durumunda kalmıştır. İki kutuplu dünyada, ABD veya SSCB’den birisine yakın durmak ve dış politika kararlarında, genellikle bu ülkelerin çıkarlarına uyum sağlamışlardır. Bunun sonucunda Müslüman devletlerin dış politikalarında kendi iç dinamikleri ve inançları çerçevesinde bir yaklaşımdan daha çok hegemonla kurulan özel yakınlık ilişkileri belirleyici olmaktadır. </p><h2>ETNİK TEMELLİ SORUNLAR </h2><p>Irka dayalı milliyetçilik; 18. yüzyıl ve sonrası dünyada hızlı şekilde yayılmış ve birçok ulus devletin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Zamanla bu yaklaşım daha katı bir hal almış ve ırkçılık boyutunda yansımalar meydana getirmiştir. Artık bazı milliyetçilik taraftarları, sadece kendi milliyetini öncelemek ve yüceltmekle yetinmemiş diğer ırklara sahip milletleri küçümseme ve hor görme yaklaşımını benimsemiştir. Bu da devletler arasında yaşanan ırka dayalı anlaşmazlıkları etnik bir ayrımcılığa dönüştürmüş ve etnik temelli sorunları derinleştirmiştir. Müslüman devletler arasında çeşitli dönemlerde etnik temelli yaklaşımlar ayrışma ve anlaşmazlıklara neden olmuştur ve halen de bu yaklaşımlar fırsat kollamaktadır.</p><h2>MEZHEPÇİLİK </h2><p>İslâm tarihinde mezheplerin ortaya çıkış ve yayılışı, önemli anlaşmazlık ve çatışmalar meydana getirmiştir. Bu anlaşmazlıklar tarihte olduğu gibi bugün de devletlere ve toplumlara zarar veriyor. Özellikle İran ve Suudi Arabistan mezhep temelli rekabet içindedir. Bu nedenle, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkeler, tüm enerjilerini mezhep çatışmalarıyla harcarken kaynakları da hegemon güçler tarafından tüketilmektedir. Orta Doğu ve Afrika’da mezhep temelli çatışma veya çatışma potansiyeline sahip çok sayıda ülke var. Bu durum, Müslümanların kendi aralarında kanlarını dökmeleri ve yeni sorunlar oluşturmalarının yanında bir başka gücün bu durumdan çıkar sağlamasını beraberinde getirmektedir. İç veya bölgesel çatışmalar ile zafiyete uğrayan ülkelerin kaynakları, bölge dışı aktörlerin rekabet alanına dönüşmektedir. Ayrıca bu ülkeler silah ticareti açısından büyük bir pazara dönüşmektedir.</p><h2>SINIR SORUNLARI </h2><p>İmparatorlukların dağılması ve ulus-devletlerin oluşması sürecinde hâkim güçler, çekildikleri bölgelerde yapay sınırlar çizmiş ve bu sınırları hegemonyalarını sürdürmek için araçsallaştırmışlardır. Bölgenin ekonomik, kültürel ve demografik özellikleri göz ardı edilerek çizilen yapay sınırlar; çatışmaların ve krizlerin en önemli sebeplerinden biri olmuştur.</p><p>Suudi Arabistan, Umman ve Abu Dabi Emirliği arasındaki Bureymi Krizi’nin ortaya çıkışı da çözüme kavuşturulması da küresel aktörlerin bölgedeki hegemonik varlıklarıyla ilişkilidir. İran-Irak Savaşı’nda Şattülarap su yolu anlaşmazlığı savaşın tetikleyicilerinden biri olmuştur. İngiltere’nin, 1970’lerde Basra Körfezi’nden çekilirken bıraktığı sınır sorunlarından biri de İran ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki Abu Musa ve Tunb Adaları sorunlarıdır. Savaşın hemen öncesinde, İngiltere kontrolünde olan Sarawak ve Sabah eyaletleri nedeniyle Endonezya ile Malezya arasında savaş vuku bulmuştur. Mısır ve Sudan arasındaki Halâyib Üçgeni sorunu İngiltere’nin bölge politikalarının bir sonucudur. İngiliz Hindistanı Hükümeti’nin talepleri doğrultusunda imzalanan Durand Hattı Antlaşması da Pakistan ile Afganistan arasında anlaşmazlık konusu olmuştur.</p><h2>HEGEMON TAHAKKÜMÜ VE SORUMSUZLUĞU </h2><p>Günümüzde Müslüman devletlerin çoğu, yukarıda sözünü ettiğimiz örneklerdeki anlaşmazlıklarla karşı karşıyadır. Bu sorunların ortaya çıkmasında bölge dışı hegemon güçlerin dahli olduğu kadar, sürmesinde de Müslüman devletlerin kendi yanlış tutumları etkilidir. Bazı Müslüman devletler, hegemon güçlerin nüfuzundan etkilenip bu ülkelerle ciddi farklılıkları olsa da bir uyum yakalayabiliyor ancak çok fazla ortak noktası olmasına rağmen bir Müslüman ülke ile uyum için yeterince çabalamıyor. Tabii ki hegemon güçlerle uyumun en mühim gerekçesi, bu güçlerin olası baskısından kurtulmak ve çeşitli alanlarda güvence altına alınmış olmaktır. Ancak bu güvence, hegemon gücün talep veya çıkarlarında bir değişim olduğu takdirde her an sona erme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Çeperdeki ülkelerin hegemon güçle kurduğu ilişki bazı örneklerle sürdürülebilir ve anlamlı görünebilir. Ancak bu durum bile genellikle hegemon gücün bir paradigma veya lider değişikliğiyle tersi duruma dönebilir. ABD’nin son yıllarda, Körfez ülkelerinin güvenliğini sağlama konusunda değişen tutumu buna bariz bir örnektir. Bu nedenle sürdürülebilir bir güvence için çok fazla ortak noktaya sahip olunan Müslüman ülke ile uzlaşı daha stratejik bir tercih olacaktır.</p><p>Müslüman devletlerin tümünün olmasa da çoğunluğunun uzlaşısıyla kendi aralarında kuracakları veya dönüştürerek aktif hale getirecekleri güç merkezi veya kuruluşlarla mevcut sorunları çözmek daha mümkündür. Çünkü siyasi otorite arayışı sonucunda bloklaşan Müslüman devletlerin kendi aralarında kuracakları veya dönüştürerek aktif hale getirecekleri bir çatı kuruluş veya güç merkezi ile bu bloklaşmadan kurtulmaları mümkün olabilecektir. Yani anlaşmazlık konusunda, birçok aracı yabancı unsur devre dışı bırakılarak, anlaşmazlık yaşayanların bağımsız bir şekilde konuşarak anlaşmaları ve ortak noktaları üzerinden çözüme daha kolay gitmeleri mümkündür. Bu anlamda Suriye, Baas rejimin devrilmesinin ardından halkın daha çok söz sahibi olduğu yeni yönetimle hegemon güçlerin etkisinin azaldığı bir tabloda bölgesel aktörlerin desteği ve kendi içinde sağladığı uzlaşı ile önemli bir örnek teşkil ediyor.</p><h2>YA HEGEMONYA YA DA İSLAM BARIŞI </h2><p>İslâm dünyasının gelinen noktada özüne dönmesi bir zarurettir. Veda Hutbesi’nde yer alan; “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise, topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Arap’ın Arap olmayana takvadan başka üstünlüğü yoktur” ifadeleri mezhepçilik yaparak üstünlük iddia etmeyi açıkça reddetmektedir. İslâm dininin teşekkülünde ortaya konulan prensiplere göre bugün ayrışma ve çatışma sebebi olan bu tür anlayışlar yasaklanmıştır. </p><p>Ayrıca Müslüman devletler, kendi aralarında çözebilecekleri anlaşmazlıkları nedeniyle ciddi enerji kaybediyor. Bu enerji kaybı hegemon aktörlerin kendi üzerlerindeki etkilerini de artırmakta. Bu nedenlerle Müslüman devletler arasındaki siyasi anlaşmazlıklar, kendi varlıklarını çift yönlü olarak olumsuz etkilemektedir. İki Müslüman devlet arasında yaşanan siyasi anlaşmazlık, genellikle üçüncü aktörün fayda sağladığı, Müslüman devletlerin ise üçüncü aktöre daha fazla taviz verdiği bir tablo meydana getirmektedir. Böylece Müslüman devletler, uluslararası ilişkilerde hep öteki konumunda kalmaya zorlanmış ve hegemon aktörlere bağımlı hale getirilmiştir. Bu durum adeta sömürgeciliğin yeni bir formu olmuştur.</p><p>Bu nedenlerle Müslüman devletler, uluslararası ilişkiler alanına İslâm’ın bakışıyla kavramsal ve anlayışsal olarak katkı sunarak, alternatif anlayış ve kuruluşlar inşa etmelidir. Bugünün uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk uygulamaları gereği genel olarak, Müslüman devletlerin kendi aralarında yaşadıkları siyasi anlaşmazlıklara BM ve UCM gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla çözüm arayışları başlı başına bazı sorunları beraberinde getirmektedir. Bunun sebebi ise, bu kuruluşları meydana getiren anlayışın temelinde merkezi aktörlerin ayrıcalıklı, çeperdekilerin ise öteki olduğu fiili bir durumun olmasıdır. Dolayısıyla Müslüman devletler arasındaki siyasi anlaşmazlıkların çözümünde, BM gibi uluslararası kuruluşlarda söz sahibi olan veya karar verici olanların kendi eşitlik algıları ve çıkarları bağlamında bir çözüm sunmaları kaçınılmazdır. Bunun sonucu olarak da sorunlar genellikle çözülememektedir.</p><p>Sonuç olarak, Müslüman devletler arasında en sık görülen sınıfsal iktidar mücadelesi, siyasi otorite arayışı, etnik sorunlar, mezhepçilik ve sınır sorunları gibi siyasi anlaşmazlıkların mevcut uluslararası sistemin Müslüman devletleri öteki konumuna iten işleyişini beslediği görülmektedir. Bu nedenle Müslüman devletler belirtilen siyasi anlaşmazlıkların çözümünde hegemon aktörlerden ve mevcut sistemden beklenti içinde olmak yerine alternatif arayışlar içinde olmalı, meseleleri doğrudan muhataplarıyla ikili olarak çözmeye ya da başka bir Müslüman devletin arabuluculuğuyla çözmeye çalışmalıdır. Böylece merkez hegemonyasının Müslüman devletler üzerindeki baskıcı olumsuz etkileri azalacaktır. Bu konuda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan: “Zira eğer sorunlarımızı çözmek için bir hegemonun gelip müdahale etmesini beklemeye devam edersek; çoğu zaman bu sorunlar bizim görmek istediğimiz şekilde çözülmez. Üstelik bunun bedeli de çok ağır olur” ifadeleriyle meseleyi özetliyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807556" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/20/52274d97-yvchb3zujyein3id9j5dm.webp" data-title="Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı" data-url="/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4808210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp" data-title="Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi " data-url="/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4807258" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/19/bd749c05-yrzpafi8h8gblecz74hy.webp" data-title="Savaş ve hegemonik türbülans" data-url="/dusunce-gunlugu/savas-ve-hegemonik-turbulans-4807258" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Savaş ve hegemonik türbülans</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/musluman-devletler-arasindaki-siyasi-parcalanma-hegemonun-sultasindan-kurtulmak-4808499</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/24/682db797-f0qwvmgoj1maf9dbjjh7n.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hürmüz Boğazı’nın hukuki rejimi </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210" rel="standout" />
      <description>İran’ın Hürmüz boğazı üzerindeki fiili kontrolü ve stratejik adalar üzerindeki hâkimiyeti, Tahran’a önemli bir hukuki ve stratejik avantaj sağlamaktadır. Bu durum ABD’nin küresel güç projeksiyonu açısından ciddi bir risk unsuru oluşturmaktadır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. İsmail Şahin / Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı </strong></p><p><br></p><p>Hürmüz Boğazı, küresel siyasetin ve enerji ekonomisinin en stratejik noktalarından biri olarak kabul edilmektedir. Basra Körfezi’ni Umman Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan bu su yolu, coğrafi olarak kuzeyde İran İslam Cumhuriyeti ve güneyde Umman Sultanlığı (Musandam Yarımadası) ile çevrilidir. Jeopolitik açıdan dünya enerji arzının şah damarı olarak nitelendirilen boğaz, üzerinde mutabık kalınmış uluslararası bir sözleşmenin eksikliği nedeniyle hukuki açıdan karmaşık bir statüye sahiptir.</p><h2>BÜYÜK GÜÇLERİN REKABET SAHASI</h2><p>Hürmüz Boğazı, petrolün küresel ekonominin temel unsuru haline gelmesinden yüzyıllar önce de önemli bir jeopolitik ve ticari değere sahipti. Petrol öncesi dönemde Hürmüz Boğazı, Hindistan ve Çin’i Batı dünyasına bağlayan stratejik bir geçit, küresel baharat ve inci ticaretinin merkezi ve deniz imparatorluklarının hâkimiyet kurmaya çalıştığı en kritik su yollarından biri olarak öne çıkmaktaydı. Antik dönemlerden itibaren Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan bu su yolu, Afrika ve Asya arasında doğal bir kavşak noktası işlevi görmüştür. Bu tarihsel ve coğrafi konumu, günümüzde de önemini korumasını sağlamış ve Hürmüz Boğazı’nı dünya genelinde deniz yoluyla taşınan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) en büyük kısmının geçtiği stratejik bir dar boğaz haline getirmiştir.</p><p>Güncel verilere göre, küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri her yıl bu dar koridordan geçmektedir. Bu miktar, Türkiye’nin günlük tüketiminin takriben 20 katına tekabül etmektedir. Günlük ortalama 20 milyon varil petrolün aktığı bu su yolu, Basra Körfezi’ndeki altı büyük petrol üreticisini (Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, BAE ve Katar) küresel pazarlara bağlayan tek çıkış noktasıdır. Bu önemi nedeniyle Hürmüz Boğazı, büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmüştür. </p><h2>CARTER DOKTRİNİ </h2><p>Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ndeki stratejik konumu, esasen 1980 yılında ilan edilen Carter Doktrini temelinde şekillenmiştir. ABD, bölgedeki askeri varlığını ve Bahreyn’de konuşlu 5. Filo’sunu, küresel piyasalara makul fiyatlarla petrol erişimini güvence altına almak ve bölgedeki petrol kaynaklarının güvenliğini sağlamak amacıyla burada bulundurmaktadır. Başkan Jimmy Carter, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali ve İran Devrimi gibi bölgesel istikrarı tehdit eden olaylara yanıt olarak, Basra Körfezi bölgesinin kontrolünü ele geçirmeye yönelik herhangi bir dış gücün girişimini ABD’nin “hayati çıkarlarına” yönelik bir saldırı olarak değerlendireceğini ilan etmiştir. Bu doktrine göre, söz konusu bölgedeki enerji akışını veya güvenliğini tehdit eden her türlü girişim, askeri güç de dahil olmak üzere her türlü araçla bertaraf edilecektir. Bu bağlamda oluşturulan ABD’nin Orta Doğu bölgesinden sorumlu askeri komutanlığı CENTCOM, bölge petrolünün dış pazarlara kesintisiz akışını garanti altına almayı hedefleyen Carter Doktrini’nin sahadaki en önemli uygulama aracıdır. </p><h2>EGEMENLİK TARTIŞMALARI </h2><p>Uluslararası hukuk açısından Hürmüz Boğazı, Türk Boğazlarını düzenleyen Montrö Sözleşmesi gibi özel bir uluslararası rejim tarafından yönetilmemektedir. Boğazın statüsü, büyük ölçüde kıyıdaş devletlerin milli egemenlik hakları ve uluslararası deniz hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde şekillenmektedir.</p><p>Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan İran ve Umman, 12 deniz millik karasuyu haklarını kullanmaktadırlar. Ayrıca Suudi Arabistan ve Kuveyt de geleneksel olarak bu 12 millik sınırı benimsemişlerdir. Boğazın en dar noktasının genişliği yaklaşık 21 mil olduğu ve her iki kıyıdaş devlet de (İran ve Umman) 12 mil karasuyu iddia ettiği için, boğazın bu bölümü tamamen bu iki devletin egemenlik yetkisi altındaki karasularında kalmaktadır. Bu nedenle, deniz trafiği büyük ölçüde bu iki devletin egemenliği altındaki karasularından geçmektedir. Dolayısıyla boğazın hiçbir kısmında açık deniz veya serbest hava sahası bulunmamaktadır. </p><p>Geçiş rejimleri konusunda ise kıyıdaş devletler ve kullanıcı devletler arasında yorum farkları mevcuttur. Irak, Basra Körfezi’ne çıkışı kısıtlı olan bir devlet olarak boğazdan tam bir “transit geçiş” hakkını savunmaktadır. Uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda geçerli olan, gemilerin ve uçakların boğazdan hızlı ve kesintisiz bir şekilde geçmesi için tanınan daha geniş bir serbesti olan transit geçişte askeri gemiler, denizaltılar ve uçaklar önceden izin almaksızın geçiş hakkına sahiptir. </p><p>İran, kıyı devleti sıfatıyla, geçişlerin kendi denetimi altında olmasını öngören “düzenlenmiş transit geçiş” rejimini desteklemektedir. Buna göre kıyı devleti, boğazdaki geçişleri belirli kurallar, rotalar veya güvenlik protokolleri çerçevesinde düzenleme veya denetleme yetkisine sahiptir. Boğazın kuzey kıyılarını ve stratejik adalarını kontrol eden İran, bir kıyı devleti olarak Hürmüz Boğazı’nda bu tür bir rejimin uygulanmasından yanadır. Görüldüğü üzere bu rejim, tam bir seyrüsefer serbestisi tanıyan “transit geçiş” ile kıyı devletine geniş yetkiler veren “zararsız geçiş” arasında bir orta yol olarak kurgulanmıştır. Boğazın en dar yerinde uluslararası sular bulunmadığı ve seyrüsefer kanalları tamamen kıyıdaş devletlerin karasularında kaldığı için bu yönetim yetkisi stratejik bir önem taşımaktadır. </p><p>Umman ise geleneksel uluslararası hukuk kavramı olan ve askeri gemilere bazı kısıtlamalar getiren “zararsız geçiş” rejiminin uygulanmasını talep etmektedir. Geleneksel bir uluslararası hukuk kavramına dayanan bu rejim, gemilerin, kıyı devletinin barışına, düzenine veya güvenliğine halel getirmeksizin karasularından geçmesini öngörmektedir. Kıyı devleti, geçişin “zararlı” olduğuna kanaat getirirse geçişi askıya alma veya engelleme hakkına sahip olabilir.</p><h2>İRAN DA UMMAN DA HUKUKİ ENGEL KOYABİLİRLER</h2><p>Fiili duruma bakıldığında gemilerin genellikle daha derin olan Umman karasularındaki seyrüsefer kanallarını kullandığı görülmektedir. İran ise stratejik adalar (Büyük ve Küçük Tunb, Ebu Musa) üzerindeki hâkimiyeti sayesinde tüm trafiği askeri ve teknik olarak izleme ve gerektiğinde müdahale etme kapasitesine sahiptir. Bu yüzden İran, boğazın güvenliğini sağlamayı kendi hak ve sorumluluğu olarak görerek bazı kısıtlayıcı tedbirler alabileceği gibi kendisine yönelik askeri bir saldırı veya ekonomik tehdit durumunda boğazı kapatma seçeneğini de kullanabilir. </p><p>Uluslararası hukukta seyrüsefer serbestisi ilkesi gereği gemilerin “geçiş hakkı” olduğu kabul edilse de boğazın tamamen İran ve Umman’ın karasuları içinde olması, bu devletlere geçişi düzenleme, izleme ve güvenlik gerekçesiyle kısıtlama konusunda muazzam bir hukuki ve fiili güç vermektedir. Bu sebeple, ilgili devletler, gerçekleştirilecek bir geçişi “zararlı” olarak değerlendirip fiili ve hukuki engeller koyabilirler.</p><h2>ÜÇ ADA: BATMAYACAK SAVAŞ GEMİLERİ</h2><p>Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları, İran’a hem Basra Körfezi’nin askeri kontrolü hem de uluslararası deniz hukukundaki egemenlik iddiaları açısından muazzam bir jeopolitik ve hukuki üstünlük sağlamaktadır. Bu üç ada, kaynaklarda Hürmüz Boğazı’nın “şah damarı” üzerindeki stratejik konumları nedeniyle “batmayacak savaş gemileri” olarak nitelendirilmektedir. İran’ın 1971 yılında İngiltere’nin bölgeden çekilmesinden hemen önce kontrol altına aldığı bu adalar ile Keşm, Larak ve Hürmüz adaları, boğazın girişini doğrudan denetleme fırsatı sunmaktadır.</p><p>Basra Körfezi, genel olarak sığ bir deniz olmasına rağmen, büyük gemilerin ve petrol tankerlerinin geçişine en uygun olan en derin seyrüsefer kanalları, bu üç adanın bulunduğu bölgede yer almaktadır. Bu avantaj İran’a, küresel petrol ticaretinin geçtiği ana yolu askeri ve teknik olarak izleme ve gerektiğinde müdahale etme kapasitesi vermektedir. İran, bu adaları ağır silahlarla donatılmış askeri üslere dönüştürmüştür. Adalar İran’ın ileri savunma stratejisinin bir parçası olarak, olası bir saldırıda düşman donanmalarını kıyılarından uzak tutmasını ve boğazı kapatma tehdidini reel bir güce dönüştürmesini sağlamaktadır. Bu adaların her birinin İran’a 12 deniz mili genişliğinde karasuyu hakkı sunduğunu da dikkate aldığımızda adaların Tahran’a ne denli hukuki ve jeopolitik bir üstünlük sunduğu kolaylıkla anlaşılabilir.</p><h2>ABD İÇİN RİSK BARINDIRIYOR</h2><p>Sonuç olarak Hürmüz Boğazı, sadece bir su yolu değil, küresel güç dengelerinin ve enerji güvenliğinin kilit taşıdır. İran’ın boğaz üzerindeki fiili kontrolü ve stratejik adalar üzerindeki hâkimiyeti, Tahran’a önemli bir hukuki ve stratejik avantaj sağlamaktadır. Bu durum ABD’nin küresel güç projeksiyonu açısından ciddi bir risk unsuru oluşturmaktadır. Dolayısıyla, ABD’nin temel hedeflerinden biri, İran’ın boğaz üzerindeki hukuki ve jeopolitik avantajını sonlandırmak ya da sınırlandırmaktır. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki rejimi, bölge ülkeleri arasındaki iş birliği kapasitesi ile ABD, Çin ve Rusya gibi küresel aktörler arasındaki askeri ve siyasi rekabetin seyrine bağlı olacaktır.</p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hurmuz-bogazinin-hukuki-rejimi-4808210</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/23/3a71fdde-ara962h406gusbqtgm2tg.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Adalet, kişilerle değil kurallarla işler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/adalet-kisilerle-degil-kurallarla-isler-4808211</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/adalet-kisilerle-degil-kurallarla-isler-4808211" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Demir / Emekli Cumhuriyet Savcısı</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de bazı davalar vardır ki, mahkeme salonu bir anda hukuk sahası olmaktan çıkarılmak ve siyaset meydanına çevrilmek istenir. Oysa bir ceza yargılamasının amacı kamuoyu oluşturmak, siyasi propaganda yapmak ya da mahkeme heyetini psikolojik baskı altına almak değildir. Ceza yargılamasının tek amacı vardır: gerçeği ortaya çıkarmak ve hukuku uygulamak.</p><p>Her şeyden önce şu temel ilkeyi hatırlatmak gerekir: Yargılamayı yürüten hâkim ve savcıların, herhangi bir siyasi görüşe, siyasi partiye veya herhangi bir zümreye uygulamalarını beğendirme gibi bir mecburiyetleri yoktur. Hâkim ve savcıların tek bağlı oldukları merci kanundur. Onların sorumluluğu kamuoyunun alkışını almak değil, hukukun emrettiği usulü eksiksiz uygulamaktır.</p><p>Ceza yargılamasının en temel unsurlarından biri de usuldür. Çünkü hukukta çoğu zaman adalet, doğru usulün uygulanmasıyla ortaya çıkar. Ne var ki toplumun geniş kesimlerinin ceza muhakemesi usulü hakkında yeterli bilgisi yoktur. Bu nedenle kamuoyunun bir duruşmanın teknik prosedürlerine ikna olup olmaması, hukuk açısından belirleyici bir kriter değildir. Önemli olan, yasal prosedürün ve usulün eksiksiz uygulanmasıdır.</p><h2>MAHKEME SALONLARI MİTİNG MEYDANI DEĞİLDİR</h2><p>Son günlerde bazı yüksek profilli davalarda görülen bir başka problem ise, sanıkların duruşma salonlarını bir savunma alanı olmaktan çıkarıp siyasi propaganda alanına dönüştürmeye çalışmalarıdır. Oysa mahkeme salonu miting meydanı değildir. Duruşma, siyasi mesaj verilmesi için değil; delillerin tartışılması ve hukuki savunmanın yapılması için vardır.</p><p>Bu noktada yargı makamlarının en küçük bir tereddüt göstermemesi gerekir. Eğer bir sanık, duruşma düzenini bozuyor, mahkeme heyeti üzerinde siyasi veya psikolojik baskı kurmaya çalışıyor, yargılamayı sabote etmeye yöneliyorsa; buna kesin ve kararlı şekilde müdahale edilmelidir.</p><p>Türk Ceza Muhakemesi Kanunu bu konuda oldukça açıktır. CMK’nın 203. maddesi, duruşmanın düzenini bozan kişilere karşı mahkeme başkanına geniş yetkiler tanımaktadır. Bu maddeye göre mahkeme başkanı, duruşmanın düzenini bozan kişileri uyarabilir, gerekli görürse duruşmadan çıkarabilir ve hatta duruşmaya ara verebilir. Bu yetkiler, mahkeme otoritesini korumak ve yargılamanın sağlıklı şekilde yürütülmesini sağlamak için verilmiştir. Dolayısıyla duruşma salonunda kim olursa olsun — ister sıradan bir sanık, ister kamuoyunda tanınan bir siyasi figür — mahkeme düzenini bozmasına izin verilmemelidir. Duruşma salonu kişisel şovların yapılacağı bir sahne değildir.</p><h2>CMK 203 EKSİKSİZ UYGULANMALI </h2><p>Hukuk devleti olmanın gereği şudur:</p><p>Mahkeme heyeti kimden gelirse gelsin baskıya boyun eğmez, kim olursa olsun kuralları uygular. Çünkü adalet, kişilerle değil kurallarla işler.</p><p>Bugün yargının önündeki en büyük sınavlardan biri de tam olarak budur: Mahkeme salonlarını siyasi gösteri alanına dönüştürmeye çalışanlara karşı hukukun otoritesini kararlılıkla korumak.</p><p>Eğer hukuk gerçekten uygulanacaksa, o zaman yapılması gereken çok nettir:</p><p>Duruşma düzeni bozulduğunda CMK 203 eksiksiz uygulanmalıdır. Gerekirse duruşmaya ara verilmeli, gerekirse düzeni bozan sanık salondan çıkarılmalıdır. Çünkü adaletin gerçekleşmesi için önce mahkemenin otoritesi korunmalıdır.</p><p>Ve unutulmamalıdır:</p><p>Yargı, kamuoyunu memnun etmek için değil; hukuku uygulamak için vardır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/adalet-kisilerle-degil-kurallarla-isler-4808211</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/23/0551c704-g6wh5ejky8peb7h1wzx98u.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556" rel="standout" />
      <description>Ramazan Bayramı bir iftar vaktidir. Bütün bir ay boyunca yokluktan iftar saatlerindeki varlığa terfi eden insanın, bütün sevinçlerinin misliyle karşılandığı gündür bayram. Zira bayram, tüm o iftarların en tepesidir. Zirvesidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahsen Öztaş / Sanat Tarihçisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Nice yoklukları anlatan bir lafız; firkat… İnsana, ölçülemeyen mesafelerde şafak saydıran, kavuşma ümidinde zamanı yudumlatan tüm özlemleri anlatıyor. Ne var ki; uzak kalınanlar, hasretle beklenenler, beklendiğini ya da beklediğini henüz akıl ve kalp ile tespit edemeyenler, uzaklığın yoksunluğunda yelkovanı uğurluyor. İçimiz, geçmiş ve geleceğin kırılgan döngüsünde yerini yadırgayan bir seyyah… Ruhumuz, hep bu özlem ve bekleyiş istilasının yorgunu… Ve ne fizikötesi bir şahitliktir ki; sinonim kaybedişler ardımızda kalan iklimleri kuşatmış, birbirini büyüten ve ıraksak çizgilerde geleceğe atılan mahzun bakışlar kalp odalarını kaygılardan gardiyanların hantal hükmüne bırakmış. Tüm bunlar, insanın var olma zaruretinin zihin bulmacası… “Çöz çözebilirsen…” dediğim anda manevî ve ilahî esansların ruhu dizginleyen ve hayreti dinginleyen muştulu hikmetine uğruyorum. Bu ıssız uğrayışlar, sızılı fark edişler, üstünkörü idrakler hep bir arayışın kalbe güzergâh belirleyen tesiri… Öyleyse biz bir kez daha ne için ve nerede bulunduğumuza dair iç gıcıklayan soruların başucu kitabı cevaplarına temas ile, halihazırda kâinatı çevreleyen bu sonsuzluk tutkusunun başlatıcısı olan zamanı okuyalım. Ramazan Bayramı’nı, Fıtr Bayramı'nı, kalbin fıtrata en yakın mesafede bulunduğu ve belki de bir kez daha çıplak gözle seyre daldığı, en azından Allah-u Teala’nın ruhlara verdiği ilham ile bir geçmiş zaman öyküsü kıymetinde bile olsa fıtratımızı, aslî kimliğimizi zihnimize kodlayalım. </p><h2>FİRKAT O’NSUZLUK VE BEN’SİZLİKTİR</h2><p>O’ndan uzaklaşmak ayrılıkların haymatlos durağıdır. Zira Allah’ın kulu olan varlık, Allah’a ibadet ve yakarışla, safi mana bulmakla kalmayacak, mekân, zemin, hacim ve kimlik bakımından da bir varoluş saltanatında kendini ispat edebilecek. Bu ispat, izleyici gözlerin temaşasından munfasıl, ancak ve ancak kendini bilmenin ve bulmanın, kendinle bir olmanın saadet pınarlarında arınmakla anlamdaştır. Allah kulunu bilir de kul Allah’ı anmadığında vatansız, varsız ve hatta yok’suzdur. Bu yoktan bile mahrumiyeti ancak şöyle bir misalle izah etmek imkânlı görünüyor. Bir vatan ocağına aidiyeti ruh ve akıl ile bilmek ama zorba firkatlerin, kaderle iliklenmiş uzaklıkların, el yordamıyla yeni ve yakın bir eşkale büründürülemeyen mesafelerin, ayakların ve yolların kabiliyeti ile birbirine kavuşmayan menzillerin ardında bilinen bir adresten ayrı düşmüşlüğün tefsiri var’sızlıktır. </p><p>Yoktan bile mahrum kalmanın dehşet veren meali ise; Allah’ın kulu olduğunu, O’na ibadet için var olduğunu, hülasa, fıtrî lüzumları ve daha bir dolu cevheri unutmuş bir aklın eklentisi olan insan için, artık ‘bilinen bir adresten uzak düşmüşlüğün sancısı’ tanımı kifayetli olmayacaktır. O unutkan nefis için artık vaziyet bir ‘var’ın yokluğundan daha vahimdir. Zira özlem ve hasret yoktur sistemde, bir adrese duyulan ihtiyaç ve varmak emeli kalbin antresinde bile yankılanmamıştır, ama kişi, yokluk üzeredir. Bu henüz tanımlanmayan yokluk, yoktan bile mahrum kalışın ve çekilen sancıya bir teşhis koyamayacak kadar cahil kalışın trajik anlatımıdır. Sadeleştirme ile manaya bir hüzme tutmak icap ederse; Allah’ı unutan sadece bir adresi ve o adrese gitmeyi mümkün kılacak özlemi kaybetmekle kalmayacak, muhtaç olduğu adresi arama yetisinden de mahrum kalmış olacaktır. Bu hem O’nsuzluktur hem de ‘ben’sizlik… Çünkü insan kulsa O’nsuz var olabilemez. Ve insan kuldur, O’nsuz ‘ben’ olabilemez. Bu da demektir ki ben yoksa kimlik yoktur, vatan yoktur, var olması elzem hiçbir olgu var değildir ve daha da beteri, kişi yoksundur ama yoktan da mahrumdur. İşte Rabbini bilmenin kendini bilmekle eş değer tutulmasındaki zincirleme meallerden biri de budur ki; var olmak yegâne Var olanın ve yoktan var edenin hükûmetinde bir vatana aidiyet duygusunda yaşayıp gidebilmektir. Aidiyet, hürriyettir. Ayrım şu ki; her aidiyet hürriyeti temsil etmez ama ait olunan mihrakı tespit edip o güce varlığını bağlayabilmek, hürriyet adına söylenmiş ve söylenecek bütün tanımlamaların ve ideaların ötesinde, gerçek bir hürriyet tefsiridir. </p><h2>FİRKATİN PANZEHRİ NEDİR?</h2><p>Rabbini unutan zihnin labirentten bozma koridorlarında, fikrî bir yolculuğa çıkacak olursanız, her bir köşenin zehirlerden mamul bir anarşiyi vaadettiği hakikatine muhakkak denk gelirsiniz. Madem “Hafıza-yı beşer, nisyan ile malul”, o hâlde hatırlamanın hazdan yollarını keşfe çıkmalı. İşte bir hatırlamalar çağı Ramazan’dır ve en heybetli kavuşmalar mevsimi Ramazan Bayramı’dır. Tüm bu ilahî müjdeli vakitler ise unutulan değerlerin insanı düşürdüğü firkatin panzehridir. Reçete belli… Unuta unuta, aklı karıştıran, kalbi zorbalayan, ruhu cenderelerde defalarca sıkıştıran tüm ayrılıkların vuslatındayız. Ne kadar uzağa gittiğimiz mühim değil. Ramazan Bayramı tüm gidenlerin dönüşü, kaybedilenlerin bulunuşu, unutulanların hatırlanışıdır.  </p><p>Neden sorusunun cevabı ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde çok net verilmiş olsa gerek: Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için&nbsp;oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara Sûresi 183)</p><p>Allah’a karşı gelmekten sakınmak bir panzehirdir. İnsan Rabbine karşı geldiği her an O’ndan ve kendinden ayrılır, uzaklaşır ve daha önce de ifade ettiğim üzere bu ayrılık, acı veren olgunun bile akıldan firakı ile nihayetlenir. İşte yoktan bile mahrum olunan o tedirgin mihraktayız. Allah’a karşı gelmeyi sadece bir günah ve günah ile erişilecek ilahî hüküm ile açıklamak -hakikat olsa da- manaca anlaşılmayı tehir edebilir. Günah bir eylem tanımı olsa da Allah’ı unutmak ve ibadetsiz bir ömür sürmek, zehri bal niyetine yutmaktır. Bu özlemi insana hatırlatması ve hatırda yüzeysel değil, katmanlı ve onulmaz izler bırakması için Allah’ın ikramı Ramazan’ı geride bıraktık. Ramazan ki; hiç ayırt etmez iklimleri, coğrafyaları, ırkları, nefisleri ve akılları… Allah’ın rahmeti ve inayetiyle her zerreyi kuşatır. İçine düşenin hissesini almadan bu aydan çıktığı vâki değildir. Tek bir tefrik ile… Ramazanı ciğerlerine çekenle bu kutlu esansı şöyle bir soluyup geçenler de elbet birbirinden ayrılır. Fakat mümkün değildir ki nefes alan bir organizma, bu aydaki rayihayı nebzece duymadan geçip gidebilsin. İşte bu sonsuz lütuf ile zihnin unuttuğu varlık sebebini hatırlaması, zannımca isteyenin ulaşmamasının olanaksız olduğu bir akıbet. </p><h2>İNSANIN ASIL YURDU</h2><p>İslâm’ın şartlarından yola çıkarsak… Buharî’den nakledilen o meşhur hadis-i şerifte de beş temel üzerine inşa edilen İslâm binasının bir temelinin de Ramazan orucu olduğu zikredilir. Hz. Peygamber Efendimiz'in (sav), İslâm’ı bir bina ve Ramazan orucunu da o binanın beş temelinden biri olarak işaret edişi de hikmetlidir. Elbette İslâm’ın beş şart üzere Müslüman’ı temelde bir kulluk istikametine daveti açıktır. Fakat bu beş ilahi emri bir temel vazifesinde öğreten Hz. Muhammed’in (sav), her sözündeki ilahî anlamı ve müjdeyi de en gayretli akledişlerle sindirmek gerek. Zira Allah, insanın asıl yurdu… O yurda varışın şartı İslâm ve kulun içinde sayılmakla anlam ve kimlik bulacağı İslâm’ı ayakta tutan temeller (zira İslâm’ın nuru asla sönmez ama insandaki İslâm unutkanlığı, aklının ve kalbinin ışıksız kalışına delildir) ve o temellerin kaybıyla kendini de kaybeden insanın beyhude yaşam öyküleri… Farzlar, şartlar, emirler, yasaklar, tek ve hakiki din olan İslâm’ın dahlindeki bütün insanî öğretiler, kişinin kendisiyle birlikte yol alışına imkan tanır. Aksi mümkün değildir. </p><p>Hiçbir insan maddî bir kazanç elde etmekle, dünyevi başarılarla ruhunu geçici tatminlerin ninnisinde uyutmakla, sevilmek, sayılmak ve duyulmakla, bedenen ve ruhen sıhhatli ve salim olmakla, zamandan neşe ve lezzet almakla, bütün hayallerine dahi kavuşmakla, yaşıyor anlamına karşılık gelmez ve bu yaşamak, bütün müspet yan ve alt anlamlarıyla birlikte yoklamaya alınsa dahi insanı, kendisiyle beraber olduğu, var olduğu iddiasına hizmet etmez ve yok olanın sancısından bile mahrum kaldığı gerçeğinden muaf tutmaz. Var olabilmek, var değilse bile yok oluşunun kutlu ve mübarek sancısını duyabilmek, bu sancı ile özlemlere kavuşma gayreti taşıyabilmek ve bütün zehirli köşeleri iman ve ilahi sevgi nuru ile tasfiye edebilmek; ancak O’nu bilmek ve fıtratı hatırlamakla kaimdir. Kendinden ayrı düşenin hiçbir cevherle bir arada bulunamayacağı gerçeğini bir an akla sızdırırsak; bu anlattığım güzergâh, bütün ayrılıkların vuslatıdır. </p><h2>IYDÜ’L-FITR VE BAYRAM VUSLATI</h2><p>Ramazan Bayramı'nın asıl adı “Iydü’l-Fıtr”… Fıtrat ve fitre kelimelerinin dayandığı “fatr” kökünden geliyor. Fıtrat; yaradılış ve yaradılıştan gelen bütün melekeler olarak ifade edilirken; fitre, “fıtr” yani “oruç açmanın şükrü” için verilen sadakayı anlatıyor. Anlıyoruz ki insan Ramazan’da hem alıyor hem buluyor hem de Allah’ın verdiğinden veriyor. Peki oruç her gün her akşam açılıyor da neden bayrama da oruç açma bayramı deniyor? İşte vuslat manası da tam burada zuhur ediyor. </p><p>İftar müjdedir… Kavuşmadır… Vuslattır. Ama orucu tutana… Yani susana, susayana, özleyene ve sabırla bekleyene… Beklerken Allah’ı anıp zikredene, O’na kulluk edene ve O’nun için bütün bu yoklukları aşkla içebilene… İftar vuslatında sadece almayı zevk edinene değil, vermeyi de aynı hazla yapabilene… Öyleyse iftar bir özlemin visal vaktidir. Bayramı da iftar ile ifade eden bu sanatlı ve ilahî dinin bize fısıldadığı visal anını da anlamak gerek. Tüm bu anlamların içinde yoğrulunca insan duyuyor ki; Ramazan Bayramı bir iftar vaktidir. Bütün bir ay boyunca yokluktan iftar saatlerindeki varlığa terfi eden insanın, bütün sevinçlerinin misliyle karşılandığı gündür bayram. Zira bayram, tüm o iftarların en tepesidir. Zirvesidir.</p><h2>BÜYÜK İFTAR </h2><p>Şimdi bu anlamlar mûsıkîsinde en can alıcı ritimdeyiz. Tam burada geçkili bir makamın saz semaisindeyiz. İnsan iftara kavuşur da fıtratı yeniden keşfeder, kendini bulur, kendiyle yol alırken Rabbini bilir de; sonrasında yeniden yokluğun yok olduğu sancısından bile bir kez daha mahrum kalabilir mi? Maatteessüf, kalabilir… Öyleyse tüm dikkat ve rikkatin Ramazan’dan ve Ramazan Bayramı denilen o büyük iftardan sonrasına verilmesi bir âb-ı hayattır. Yaşamın var oluşu bir nimetse, devamlılığı ve sıhhati de o nimetin lezzetidir. </p><p>Şimdi madem ki vardık bu saadetli iklime, madem ki tüm kaybedilenleri yerine koymayı başarabildik, madem ki unutulan ontolojik cevherleri gün yüzüne çıkarttık, madem ki kim olduğumuzu, ne için var edildiğimizi, var eden yegâne Varlığı unutmanın zehrinden arındık, aslolan bunun sürdürülebilirliği. Zira hayat sahibi olmak, hayatı sürdürebilme ehliyetidir. Öyleyse iftara kavuşmak, fıtratı bulmak ve vuslata ermek de kazanılan değerleri kaybetmeme gayretinde sırlıdır. Kavuşmak ve kavuştuğumuz anlamları hiç kaybetmemek duasıyla, Ramazan (Fıtr) Bayramımız ve bu müjdeli iftarımız mübarek olsun. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806920" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/18/3207feee-0524iv5ykradt6xfsjr73y.webp" data-title="Zamanı aşan bir mukavemetin ontolojisi" data-url="/dusunce-gunlugu/zamani-asan-bir-mukavemetin-ontolojisi-4806920" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Zamanı aşan bir mukavemetin ontolojisi</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806616" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/17/e6f59ea9-7ngwt23myzk3gljum61ozu.webp" data-title="Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh" data-url="/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806360" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/16/ad1e3de7-scqz25di1vgp7b16sj1x6.webp" data-title="Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür" data-url="/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/firkat-panzehri-bir-vuslat-ramazan-bayrami-4807556</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/20/52274d97-yvchb3zujyein3id9j5dm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD ve İsrail’in farklı savaş hesapları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Sibel Bülbül Pehlivan / Uluslararası İlişkiler Uzmanı, TAV</strong></p><p><br></p><p>Orta Doğu’da savaşlar çoğu zaman resmi gerekçelerle açıklanır: güvenlik tehditleri, nükleer programlar, terör ağları ya da bölgesel istikrarsızlık. Ancak tarih bize bu gerekçelerin çoğu zaman yalnızca görünen yüz olduğunu gösterir. Büyük güçlerin savaş kararları çoğu zaman yalnızca güvenlik kaygılarıyla değil, aynı zamanda jeopolitik hesaplar, enerji rekabeti, bölgesel güç dengeleri ve ideolojik mobilizasyon gibi çok daha derin stratejik motivasyonlarla şekillenir. ABD ve İsrail’in İran ile giderek sertleşen gerilimi de bu çerçevede yalnızca güvenlik söylemiyle açıklanabilecek bir mesele değildir.</p><h2>İRAN GERİLİMİNİN ARDINDAKİ STRATEJİ </h2><p>ABD açısından İran, yalnızca ideolojik bir rakip değil aynı zamanda Orta Doğu’da bağımsız bir güç merkezi olma iddiası taşıyan bir aktör. Uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça vurgulanan hegemonya teorisine göre büyük güçler, kendi kurdukları düzeni koruyabilmek için rakip olabilecek bölgesel aktörleri sınırlamaya çalışırlar. Bu çerçevede ABD’nin son otuz yılda Orta Doğu’da yürüttüğü politikalar dikkat çekici. Irak’ın işgal sonrası zayıflatılması, Libya’nın devlet yapısının çökmesi, Suriye’nin uzun süreli bir iç savaşın içine sürüklenmesi ve İran’ın sürekli ekonomik yaptırımlarla baskı altında tutulması, bölgedeki potansiyel güç merkezlerini kontrol altında tutmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçaları olarak yorumlanmalı. Bu nedenle İran’a yönelik baskı politikası çoğu zaman yalnızca güvenlik gerekçesiyle değil, aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonik düzenini sürdürme çabasının bir parçası olarak görülmekte.</p><h2>GÜVENLİK PARADOKSU</h2><p>İsrail açısından ise İran meselesi daha farklı bir güvenlik perspektifinden ele alınmalı. İsrail yönetimi İran’ı yalnızca bir rakip olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor. İran’ın nükleer kapasite geliştirme potansiyeli, Hizbullah gibi vekil güçlerle kurduğu ilişkiler ve İsrail karşıtı ideolojik söylemleri uluslararası toplumda İsrail’in bu algıyı yaratmasını güçlendiriyor. Bununla birlikte İsrail tarafından bu tehdit algısının çoğu zaman siyasal ve stratejik bir söylem üretimi olarak kullanıldığı da görülüyor. İran tehdidinin sürekli gündemde tutulması, İsrail’in hem iç siyasetinde güvenlik merkezli bir mobilizasyon yaratmasını hem de bölgedeki askeri operasyonlarını meşrulaştıran bir çerçeve sunuyor. Bu durum uluslararası ilişkiler literatüründe “güvenlik paradoksu” olarak adlandırılan bir olguyu hatırlatıyor: Devletler bazen sözüm ona güvenliklerini sağlamak adına tehdit algısını sürekli canlı tutarak daha agresif güvenlik politikalarını meşrulaştırma yoluna gidiyor.</p><p>Öte yandan İran’ın bölgesel politikalarının da ciddi eleştirilere açık olduğu bir gerçektir. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta bazı Şii milis gruplar, Yemen’de Husiler ve Suriye’de çeşitli paramiliter yapılar üzerinden yürüttüğü vekil güç stratejisi bölgedeki birçok çatışmanın derinleşmesine neden oldu. Bu grupların faaliyetleri zaman zaman ciddi sivil kayıplara ve insani krizlere yol açtı. Bu nedenle İran’ın bölgesel stratejisinin de masum veya savunma amaçlı bir politika olarak görülmesi mümkün değil. Ancak bu durum, İran’a karşı yürütülen geniş çaplı askeri operasyonların ya da olası bir bölgesel savaşın meşru olduğu anlamına gelmiyor.</p><h2>JEOEKONOMİK FAKTÖRLERİN ROLÜ</h2><p>İran ile yaşanan gerilimin arka planında jeoekonomik faktörler de önemli bir rol oynuyor. İran dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bazılarına sahip ve aynı zamanda Asya ile Avrupa arasında stratejik ticaret yollarının merkezinde yer alıyor. Çin’in Kuşak ve Yol girişimi kapsamında İran’ın jeostratejik konumu daha da önem kazanıyor. İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ekonomik ve askeri ilişkiler Batı merkezli küresel düzen açısından alternatif bir güç ekseni oluşabileceği yönündeki kaygıları da artırıyor. Bu nedenle İran’a yönelik baskı politikası yalnızca bölgesel güvenlik meselesi değil aynı zamanda küresel ekonomik ve stratejik rekabetin bir parçası olarak da değerlendirilmeli.</p><h2>SAVAŞ RETORİĞİNİN TEOLOJİK BOYUTU</h2><p>Bunun yanında Orta Doğu’daki savaş retoriğinin ideolojik boyutu da göz ardı edilmemeli. ABD’de etkili olan bazı Evanjelik siyasi hareketler Orta Doğu’daki gelişmeleri teolojik bir perspektiften yorumluyorlar. Bu çevrelerde İsrail’in güçlenmesi ve Orta Doğu’da yaşanacak büyük bir savaşın kıyamet anlatılarıyla ilişkilendirildiği biliniyor. Bu yaklaşım doğrudan devlet politikalarını belirleyen tek unsur olmasa da özellikle Amerikan iç siyasetinde İsrail’e verilen güçlü desteğin ideolojik zeminlerinden biri olarak önemli bir rol oynuyor. Böylece Orta Doğu’daki çatışmalar zaman zaman jeopolitik hesaplarla dini sembolizmin iç içe geçtiği bir alan haline gelmiş durumda.</p><h2>TARİHSEL BİR DÖNÜM NOKTASI</h2><p>Bütün bu faktörler bir arada değerlendirildiğinde ABD ve İsrail’in İran ile yaşadığı gerilimin tek bir nedene indirgenemeyeceği açıkça görülüyor. ABD için mesele büyük ölçüde küresel güç dengeleri ve bölgesel hegemonya ile ilgiliyken, İsrail açısından bu gerilim güvenlik doktrini ve stratejik tehdit algısıyla ilişkili. </p><p>Orta Doğu’nun son yirmi yıllık tecrübesi göstermiştir ki bölgede başlatılan her büyük savaş yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmakta ve milyonlarca insan için yeni insani krizler doğurmakta. Bu nedenle İran etrafında şekillenen askeri gerilimi yalnızca güvenlik söylemleri üzerinden okumak yerine, bu söylemlerin arkasındaki stratejik hesapları da sorgulamak gerekmekte. Çünkü çoğu zaman savaşların görünen nedeni ile gerçek nedeni aynı değildir. Orta Doğu’da bugün yükselen gerilim, yalnızca İran ile sınırlı bir çatışma ihtimali değil; aynı zamanda uluslararası sistemin güç politikalarıyla nasıl şekillendiğini gösteren daha büyük bir jeopolitik mücadelenin parçasıdır. Bu nedenle mesele yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda bölgenin geleceğini belirleyecek tarihsel bir dönüm noktasıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-ve-israilin-farkli-savas-hesaplari-4807257</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/19/6b09d843-td6ncyxk1ta9e5qzwwnx2p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaş ve hegemonik türbülans</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savas-ve-hegemonik-turbulans-4807258</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savas-ve-hegemonik-turbulans-4807258" rel="standout" />
      <description>Yeni bir küresel dengenin inşası, geçiş sürecinin risklerini doğru okuyan ve kendi otonomisini tahkim edebilen aktörlerin basiretiyle mümkün olabilir. Neticede ayakta kalmanın yolu, rüzgârın yönünü tayin etmekten çok, yelkenleri o rüzgâra göre en doğru biçimde ayarlayabilme becerisinde gizlidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Küresel düzenin sarsıldığı ve her an yeni bir kırılmanın eşiğinde durduğumuz kritik bir kavşaktayız. Bu derin belirsizliği anlamlandırmak adına Robert Gilpin’in Dünya Politikasında Savaş ve Değişim başlıklı eseri hâlâ ufuk açıcıdır. Gilpin’in kuramsal çerçevesinin merkezinde, devletler arasındaki “eşitsiz büyüme kanunu” ve bu büyümenin sistemin hiyerarşisiyle girdiği kaçınılmaz çatışma yer alır. Kuramcıya göre uluslararası istikrarın başlıca teminatı olan prestij, bir devletin gücünün diğer aktörler nezdindeki itibarı ve tanınmışlığıdır. Ne var ki reel güç kapasiteleri değiştiğinde ve yükselen aktörler hiyerarşiyi sorgulamaya başladığında prestij ile gerçek güç arasındaki makas açılır. Bugün şahitlik ettiğimiz küresel türbülans, büyük ölçüde bu prestij kaybının yarattığı sancıların yansımasıdır.</p><h2>WASHINGTON’IN PRESTİJ KRİZİ</h2><p>Gilpin’e göre sistemi kuran başat aktör, zamanla statükoyu korumanın devasa maliyetlerini taşımakta zorlanabilir. Mevcut hegemon, eşsiz avantajını kaybetme korkusuyla giderek daha saldırgan ve öngörülemez bir çizgiye savrulabilir. Washington’ın dünya sathına yayılmış eylemlerini okurken bu statüko endişesinin beslediği bir panik hâlini görmek mümkün. Gilpin’in işaret ettiği “hegemonik denge bozulması”, Amerikan dış politikasının pek çok alanında kendini hissettiriyor. Bir zamanların küresel serbest ticaret savunucusu liberal şampiyonunun, bugün gümrük tarifelerini rakiplerine karşı bir baskı aracına dönüştürmesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Hegemon, kuralları koyan taraftan kuralları zorlayan tarafa evrildikçe kendi eliyle inşa ettiği meşruiyet zeminini de aşındırıyor. Bu tabloda, bedeli ne olursa olsun ipleri elinde tutmak adına daha radikal jeopolitik hamlelerin gündeme gelmesi ihtimal dışı değildir.</p><p>Washington’in Danimarka’ya ait Grönland’ı satın alma isteği ya da Latin Amerika üzerindeki “arka bahçe” söylemini daha kaba bir dille hatırlatması, prestij krizinin somut işaretleridir. Gilpin’in vurguladığı üzere prestijini aşındıran bir güç, rızaya dayalı liderlikten çok zorlamaya dayalı hükümranlığa yönelebilir. Bu çerçevede yaptırım rejimlerinin genişlemesi, egemen devletlerin iç işlerine dönük pervasız çıkışlar veya “oyun dışı bırakma” dili, gücün ihtişamını değil, idame krizini görünür kılar. Artan idame maliyetlerini yönetemeyen süper güç, rakiplerini ve asi unsurları bastırmak için daha sert ve kural tanımaz yöntemlere meyledebilir. Dolayısıyla hegemon, etki alanını korumak için hukuku araçsallaştırmaya başladığında sistemik bir çözülmeyi fark etmek mümkündür.</p><h2>PERVASIZ HAMLELER NEREYE GÖTÜRÜR?</h2><p>Orta Doğu cephesinde manzara ürkütücü boyutlara evrilmiş durumda. Washington’un sadık müttefiki İsrail ile omuz omuza verip doğrudan İran’ı hedef alan askeri operasyonlar silsilesine girişmesi, bölgesel bir yıkımın fitilini ateşledi. Esasen İsrail’in varoluşsal güvenlik kaygıları ile Amerikan hegemonik telaşının bu sahada tehlikeli bir biçimde eklemlendiğini görmek mümkün. Halbuki kaba kuvvete dayalı bu tür pervasız hamlelerin tamamı, bölgedeki köklü Amerikan aleyhtarı hisleri onarılmaz şekilde derinleştirme riskiyle malul durumda. Nitekim petrol fiyatlarındaki dramatik yükselişin enerji bağımlısı ekonomilerin geleceğini daha şimdiden tehdit etmeye başlaması, krizin küresel faturasının ağırlığını açıkça ortaya koyuyor. Dahası, Vietnam tecrübesinde olduğu gibi, kontrolsüz angajmanların hegemonun prestijine ve askeri itibarına telafisi güç zararlar vermesi ihtimal dahilindedir. </p><h2>ÇİN PUSUDA BEKLİYOR</h2><p>Peki, denklemin diğer tarafında neler oluyor? Bu sorunun en kritik muhatabı hiç şüphesiz Çin’dir. Pekin yönetimi, Gilpin’in “yükselen meydan okuyucu güç” profilinin güncel karşılığıdır. Üstelik Çin, ABD’nin kışkırtıcı askeri tatbikatlarına ve gümrük tarifeleri üzerinden başlattığı ekonomik savaşlara rağmen, şimdilik tuzağa düşüp doğrudan ve yıkıcı bir çatışmaya girmekten itinayla kaçınıyor. Konfüçyüs felsefesinin o derin tarihi sabrıyla hareket eden Pekin, rakibinin hesapsız hatalarından beslenmeyi tercih eden uzun vadeli bir yıpratma stratejisi güdüyor olabilir. Onlar için esas mesele, hegemonun kendi kibri altında zorlanmasını soğukkanlılıkla izlemek gibi görünüyor; zira zamanın kendi lehine işlediğinin pekâlâ farkındalar.</p><h2>ANKARA’NIN AKILCI STRATEJİSİ</h2><p>Eski dünyanın kurumları çatırdarken Ankara gibi köklü devlet geleneğine sahip aktörler için bu süreç titizlikle yönetilmek zorunda. Türkiye etrafı bir ateş çemberiyle kuşatılmışken başkalarının vekâlet savaşlarına eklemlenmek yerine, stratejik otonomiyi merkeze alan çok boyutlu bir denge siyaseti izlemeye çalışıyor. Ne bir kutbun kayıtsız şartsız uydusu olan ne de tamamen içine kapanan bir Türkiye var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türk dış politikası dengeleyici bir güç olarak milli çıkarları tavizsizce savunan proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yönetiliyor. </p><h2>EN SANCILI EVREDEN GEÇERKEN</h2><p>Sonuç olarak dünya siyaseti, Gilpin’in öngördüğü hegemonik döngünün en sancılı evrelerinden birine giriyor. Gücü eriyen başat aktörün statükoyu korumak adına kuralları esnetmesi ya da devre dışı bırakması, uluslararası sistemi daha derin bir belirsizliğe sürüklemiş durumda. Bu tahribattan kaçınmanın yolu, rasyonel akıl ve stratejik soğukkanlılıktan geçiyor. Yeni bir küresel dengenin inşası ise geçiş sürecinin risklerini doğru okuyan ve kendi otonomisini tahkim edebilen aktörlerin basiretiyle mümkün olabilir. Neticede ayakta kalmanın yolu, rüzgârın yönünü tayin etmekten çok, yelkenleri o rüzgâra göre en doğru biçimde ayarlayabilme becerisinde gizlidir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806616" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/17/e6f59ea9-7ngwt23myzk3gljum61ozu.webp" data-title="Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh" data-url="/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806360" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/16/ad1e3de7-scqz25di1vgp7b16sj1x6.webp" data-title="Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür" data-url="/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/savas-ve-hegemonik-turbulans-4807258</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/19/bd749c05-yrzpafi8h8gblecz74hy.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zamanı aşan bir mukavemetin ontolojisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamani-asan-bir-mukavemetin-ontolojisi-4806920</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamani-asan-bir-mukavemetin-ontolojisi-4806920" rel="standout" />
      <description>18 Mart’ın bu şanlı yıl dönümünde, başımızı o derin siperlerin manevi ufkuna çevirdiğimizde şunu görüyoruz: Biz, sadece geçmişiyle övünen değil, o geçmişten aldığı güçle geleceği inşa etmeye memur bir milletiz. Çanakkale bize, en güçlü darboğazlardan bile bir “çıkış yolu” olduğunu öğretmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş / Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi </strong></p><p><br></p><p>18Mart, takvim yapraklarından koparıp çıkardığımız sıradan bir tarih değil; bir milletin varlık ile yokluk arasındaki ince çizgide, varlığı “şehadet” ile mühürlediği bir ontolojik sıçrayıştır. Çanakkale, sadece Boğaz'ın serin sularına gömülen devasa zırhlıların enkazı değil, aynı zamanda sömürgeci bir zihniyetin “yenilmezlik” mitinin parçalandığı, insanlık onurunun maddiyat karşısında kazandığı o en muazzam zaferin adıdır. Bugün Gelibolu’nun rüzgârıyla savrulan her bir kum tanesi, bize dün kazanılmış bir zaferden çok, yarın korunması gereken bir “şuur” fısıldamaktadır. Bu şuur, bir medeniyetin karakter beyanıdır. Metrekareye binlerce merminin düştüğü o daracık alanda Türk askeri sadece toprağını savunmamış; aynı zamanda düşmanına dahi “insanlık” dersi vererek savaşın bile bir ahlakı olduğunu dünyaya haykırmıştır. </p><h2>İNANCIN ÇELİKLE İMTİHANI </h2><p>Edebiyatın ve tarihin sınırlarını zorlayan bu destan, özünde bir “iman ve imkân” çatışmasıdır. Bir tarafta, Sanayi Devrimi'nin tüm soğukluğuyla şekillenmiş, “üzerinde güneş batmayan” imparatorlukların çelikten kaleleri; diğer tarafta ise cihan harbinin yorgun düşürdüğü ama ruhu hâlâ taze olan Anadolu’nun kavruk çocukları...</p><p>Çanakkale, rasyonalizmin ve kaba kuvvetin açıklamakta aciz kaldığı bir “anomali”dir. Lojistik hesaplara, namlu sayılarına ve teknolojik üstünlüğe göre çoktan düşmesi gereken o dar geçit, bir milletin göğsünde aşılmaz bir duvara dönüşmüştür. </p><p>Çanakkale’yi anlamak için sadece askeri haritalara bakmak yetmez. Orada, siperler arasındaki mesafenin sekiz metreye düştüğü, yani ölümün kesinleştiği o anlarda, sırasını bekleyen Mehmetçik'in yüzündeki mütevekkil ifadeyi okumak gerekir. Bu ifade, “ölmeden önce ölmek” sırrına erenlerin, fâni olanı bâki olan uğruna feda edişinin estetiğidir. Akif’in o meşhur tasvirindeki gibi, bu mücadele bir “hilal uğruna batan güneşlerin” hikâyesidir. Güneş batar ki, geceyi aydınlatan hilal hürriyetin sembolü olsun.</p><h2>ZAMANIN RUHU VE MEKÂNIN BELLEĞİ </h2><p>Felsefi bir düzlemde Çanakkale, tarihin lineer akışına bir müdahaledir. Materyalist dünyanın “Güçlü olan haklıdır” doktrini, Çanakkale’nin sularında ve sırtlarında “Haklı olan güçlüdür” hakikatine çarparak dağılmıştır. Orası, mekânın kutsallaştığı, toprağın artık sadece bir jeolojik kütle olmaktan ziyade, uğrunda “can verilen” bir vatan olduğu yerdir.</p><p>Bugün bizler, o topraklarda yatan on binlerce isimsiz kahramanın mirasını omuzlarımızda taşıyoruz. Çanakkale ruhu, bir müze objesi ya da yılda bir kez hatırlanacak bir nostalji değildir. O ruh, her türlü vesayet girişimine, her türlü modern kuşatmaya karşı takınılması gereken dik duruşun; yani “Milli Karakterin” özüdür.</p><h2>YENİ SİPERLER, YENİ CEPHELER </h2><p>O günün dretnotları ve zırhlıları, bugün yerini kültürel dezenformasyonlara, ekonomik baskı aygıtlarına ve bizi kendi köklerimize yabancılaştırmaya çalışan dijital illüzyonlara bırakmıştır. Ancak cephenin şekli değişse de savunulması gereken mevzi aynıdır: “İstiklal ve şahsiyet”. </p><p>Modern zamanların Çanakkale’si artık sadece coğrafî boğazlarda değil; zihinlerde, teknolojide, sanatta ve ekonomide kurulmaktadır. Eğer bugün bir gencimiz, elindeki teknolojik imkânı vatanının ihyası için kullanıyorsa, o genç Conkbayırı’ndaki ruhu günümüze taşımış demektir. Eğer bir bilim insanımız, “Yapamazsınız” diyenlere inat, insanlığın hayrına bir keşif peşinde koşuyorsa, o Seyit Onbaşı’nın omuzladığı merminin ağırlığını zihninde taşıyor demektir.</p><p>Bugünün dünyasında “geçilmez” olmanın şartı; akıl, ahlâk ve adaletle tahkim edilmiş bir medeniyet tasavvurudur. Çanakkale’de Diyarbakırlı ile Edirneliyi, Halepli ile Üsküplüyü aynı gâye etrafında birleştiren o görünmez bağ, bugün toplumsal barışımızın ve geleceğe dair umutlarımızın en büyük teminatıdır.</p><h2>ŞÜHEDANIN SADASI </h2><p>18 Mart’ın bu şanlı yıldönümünde, başımızı o derin siperlerin manevi ufkuna çevirdiğimizde şunu görüyoruz: Biz, sadece geçmişiyle övünen değil, o geçmişten aldığı güçle geleceği inşa etmeye memur bir milletiz. Çanakkale bize, en güçlü darboğazlardan bile bir “çıkış yolu” olduğunu öğretmiştir.</p><p>Mehmetçiğin sarsılmaz iradesiyle yazılan bu epope, Türkiye Yüzyılı’na yürürken yolumuzu aydınlatan en parlak fenerimizdir. Çanakkale ruhunun yol göstericiliğinde bugün adaleti, merhameti ve hürriyeti şiar edinmiş bir ruhun da muhafızlarıyız. Emanete sahip çıkmak, o toprağın üzerinde yükselen değerleri, birliği ve kardeşliği her türlü fitneye karşı tahkim etmeyi gerektirir. Mehmetçiğin o gün siperde gösterdiği cesaret ve feragât, bugün bizim her işimizde, her adımımızda göstermemiz gereken yüksek ahlâkın uydusu gibidir. Bizim için “geçilemez” olan, bu milletin bağımsızlığına kastedilen her türlü kirli emele karşı çektiğimiz settir.</p><p>18 Mart’ı anmak, bir izzetin büyüklüğünü kavramaktır. Çanakkale; bitmiş bir savaşın hatırası değildir. Bilakis, hiç bitmeyecek bir uyanışın adıdır. Kim olduğumuzu, hangi bedellerle burada kök saldığımızı hatırlatan bir aynadır. En imkansız görünen anlarda bile pes etmemeyi öğreten bir rehberdir. Gelecek nesillere, bağımsızlığın her şeyin üzerinde olduğu bilincini aktarma sorumluluğudur.</p><p>Türkiye Yüzyılı işte bu sarsılmaz temeller üzerinde yükselecektir. 1915’in karanlık gecelerini aydınlatan iman ışığı, bugün laboratuvarlarda, fabrikalarda, sınıflarda ve uzayın derinliklerine gönderdiğimiz araçlarda yanmaya devam ediyor. </p><p>Bizlere bu toprak parçasını vatan kılan aziz şehitlerimizin ruhları şâd olsun…</p><h2>ÇANAKKALE’DEN GAZZE’YE </h2><p>Çanakkale’deki isimli ve isimsiz mezar taşları, aslında İslam coğrafyasının ve Osmanlı bakiyesinin “DNA haritası” gibidir. Taşa kazınan her isim, bir memleket hikayesidir. Gazzeli Muhammed, Halepli Ali, Bağdatlı Ömer, Üsküplü Hasan, Saraybosnalı İbrahim... Orada, toprağın altında yan yana yatanlar, bugün haritalar üzerine çekilen suni sınırların ne kadar kırılgan olduğunu bizlere fısıldar. </p><p>Vaktiyle Çanakkale’yi savunan Gazzeli genç sadece bir ittifakın neferi değildi; o, “evim” dediği medeniyetin kapı eşiğini savunuyordu. Gelibolu’nun barut kokan siperlerinde can veren bir Anadolu delikanlısının son nefesi ile bugün Gazze’nin tozlu sokaklarında yankılanan bir çocuğun çığlığı, aslında “var olma iradesi” dediğimiz aynı ontolojik kaynaktan beslenir. 1915’te hedef, bir imparatorluğun kalbini söküp almaktı. Bugün hedef, bir halkın belleğini ve toprağını haritadan silmektir. Zaman değişmiş, silahlar makineleşmiş, stratejiler siber boyutlara taşınmış olabilir ancak “kuşatılmışlık” hissi aynıdır. Çanakkale’deki siperlerde bekleyen Mehmetçiğin gözlerindeki o hüzünlü kararlılık, bugün vatanını terk etmemek için enkazın başında bekleyen Gazzeli babanın gözlerinde yeniden vücut buluyor. Çanakkale’de Arıburnu’nun dik yamaçlarında etten bir duvar örenlerin ruhu, bugün Gazze’nin zeytin ağaçlarına tutunan ellerde yeniden canlanıyor. Tarih, bu iki coğrafyayı birbirine düğümlemiştir. Zira Gelibolu bir son kale ise, Gazze o kalenin hiç düşmeyen, teslim bayrağı çekmeyen burcudur.</p><p>Bu, coğrafyanın bin yıllık kederinin ve direnişinin kesintisiz sürekliliğidir. Bu süreklilikte, 1915’in şarapnel isabet ederek yırtılan üniformaları ile bugün Gazze’de enkaz altından çıkarılan tozlu oyuncaklar aynı trajediye şahitlik eder. İstilacıların teknolojik kibri, Çanakkale’nin sularında “Queen Elizabeth”lerin heybetinde kendisini göstermişti. Bugün ise Gazze’nin semalarında insansız hava araçlarının soğuk vızıltısında yankılanıyor. Ancak demir ve çeliğin, toprağına aşkla bağlı olanların iradesini dövebileceği ama asla yok edemeyeceği unutulmamalıdır.</p><p>Çanakkale-Gazze hattı, asırlar boyu sürecek bir direniş estetiğinin ve haysiyetinin haritasıdır. Bu haritada sınırlar cetvelle değil, aynı dava uğruna dökülen ter ve kanla çizilmiştir. Dolayısıyla, Gazze’de yanan her ateş aslında Çanakkale’nin sönmeyen ocağından bir kıvılcım taşır ve bu medeniyetin çocukları, nerede bir kuşatma varsa orada yeni “geçilmez” destanlar silsilesi yazmaya devam edecektir.</p><h2>ÇANAKKALE’DEN URUMÇİ’YE </h2><p>Dünyanın gözleri önünde, modern çağın en trajik ve en kapsamlı insan hakları dramlarından bir diğeri, yine bir İslam coğrafyasında yaşanıyor. Doğu Türkistan; halkın dilinin, inancının ve binlerce yıllık kültürel mirasının sistemli bir şekilde silindiği devasa bir laboratuvara dönüşmüş durumda. Sistematik bir kimliksizleştirme politikasıyla karşı karşıya kalan Uygur Türkleri ve diğer Müslüman azınlıklar, “yeniden eğitim” adı altındaki kamplarda sadece fiziksel özgürlüklerini değil, ruhsal bütünlüklerini de kaybediyorlar.</p><p>Bir milleti yok etmek için sadece bedenleri hapsetmek yetmez; o milletin hafızasını, yani dilini ve dinini hedef almanız gerekir. Doğu Türkistan’da camilerin yıkılması, ibadetlerin yasaklanması ve Uygur Türkçesinin eğitimden dışlanması, bu stratejinin temel taşlarıdır. İnsanlar, kendi atalarından miras kalan isimleri çocuklarına veremez, geleneklerini yaşatamaz hale getirilmiştir. Ebeveynleri kamplara gönderilen binlerce çocuk, devlet yurtlarında kendi kültürlerine yabancılaştırılarak büyütülüyor. Bu durum, bir neslin köklerinden koparılması anlamına gelen demografik bir soykırım olarak karşımızda duruyor.</p><p>Hem soydaşları hem de dindaşları olarak bizler bugün, Çanakkale-Urumçi hattını zihinlerimizde diri tutmak zorundayız. Çünkü Alçıtepe’den güneşin doğduğu yöne doğru baktığınızda sadece Anadolu bozkırlarını görmezsiniz. Aynı zamanda bakışlarınız binlerce kilometrelik bir “kardeşlik coğrafyasını” aşarak Tanrı Dağları’nın eteklerine, Doğu Türkistan’ın kadim şehirlerine ulaşır. Çanakkale’den Doğu Türkistan’a uzanan bu hat, bir imparatorluğun son savunma hattı ile bir milletin ilk ana yurdu arasındaki kopmaz, çelikten bir sicim gibi uzanır.</p><p>Tarih vesikalarında, Hindistan üzerinden devşirilen askerlerin karşısında, onlara kendi dillerinde seslenen ve “Neden kardeşlerinize kurşun sıkıyorsunuz?” diyen Türkistanlı gönüllülerin hikayeleri anlatılır. Doğu Türkistan’dan yola çıkıp Hac vazifesi bahanesiyle ya da gizli yollarla Hilafet merkezini savunmaya gelen o isimsiz kahramanlar, Kaşgar’ın tozunu Çanakkale’nin çamuruna karıştırmışlardır. Onlar için Gelibolu bir boğaz olmanın ötesinde, Türk-İslam dünyasının “namus kilidi”dir.</p><p>Çanakkale nasıl ki bir milletin bağımsızlık tapusuysa; Doğu Türkistan’daki zulme karşı yükselen her ses, o tapunun manevi bekçiliğidir. Çanakkale’den bakıp Doğu Türkistan’ı görmemek, gövdeye bakıp kökü unutmaktır. </p><p>Bizim için vatan sadece sınır taşı dikilen yer değil; ezanların okunduğu, Türkçenin konuşulduğu ve haksızlığa karşı “dur” denilen her yerdir…</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806616" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/17/e6f59ea9-7ngwt23myzk3gljum61ozu.webp" data-title="Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh" data-url="/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806360" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/16/ad1e3de7-scqz25di1vgp7b16sj1x6.webp" data-title="Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür" data-url="/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4805540" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/13/708474e1-l8jgoaeslukbqzxfl7ar4d.webp" data-title="Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti" data-url="/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/zamani-asan-bir-mukavemetin-ontolojisi-4806920</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/18/3207feee-0524iv5ykradt6xfsjr73y.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dolar hegemonyasının sürdürülemezliği ve küresel sistemde yeni inşa süreci: Zehirli kadeh</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616" rel="standout" />
      <description>Mevcut küresel mimaride ABD Doları, dünya ekonomileri ve bizzat ABD’nin kendisi için “yaldızlı” ama “zehirli bir kadeh” işlevi görmektedir. Ulusal bir para biriminin aynı zamanda küresel rezerv para olması kısa vadede büyük bir ayrıcalık gibi görünse de bu durum, uzun vadede hegemonun kendi üretim kapasitesini zehirler.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Emre Aydınbaş / Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerine inşa edilen Bretton Woods sistemi, bugün artık gizlenemez bir ontolojik krizin içindedir. Küresel ekonomi politikte tecrübe ettiğimiz mevcut türbülans, konjonktürel bir dalgalanmanın aksine, tasarım aşamasından itibaren yapısal çelişkilere mahkûm edilmiş bir sistemin kaçınılmaz çöküş sancılarıdır. Tarihin, hegemonik güç değişimlerini dikte ettiği o kritik eşikteyiz.</p><h2>TRIFFIN AÇMAZI </h2><p>Mevcut küresel mimaride ABD Doları, dünya ekonomileri ve bizzat ABD’nin kendisi için “yaldızlı” ama “zehirli bir kadeh” işlevi görmektedir. Ulusal bir para biriminin aynı zamanda küresel rezerv para olmasının yarattığı bu yapısal çelişki, iktisat literatüründe Triffin Açmazı olarak kavramsallaştırılır. Buna göre rezerv parayı basan hegemonik güç, küresel sistemin likidite ihtiyacını karşılamak için sürekli cari açık vermek zorundadır. Kısa vadede büyük bir ayrıcalık gibi görünen bu durum, uzun vadede hegemonun kendi üretim kapasitesini zehirler. Dünyaya dolar ihraç eden ABD, aşırı değerlenmiş para birimi nedeniyle imalat sanayisinin rekabet gücünü kaybetmiş, reel üretim yerini spekülatif bir finansallaşmaya bırakmıştır. Bugün Wall Street’in devasa türev piyasaları Detroit’in üretim bantlarını yutmuş, hanehalkı refahı, üretken yatırımlardan ziyade finansal piyasaların irrasyonel dalgalanmalarına bağımlı hale gelmiştir.</p><h2>TARİH TEKERRÜR EDERKEN </h2><p>Dünya Sistemleri Teorisi bu hikâyenin yeni olmadığını kanıtlar. Aynı yapısal çöküş döngüsü, daha önce Hollanda ve İngiltere hegemonyalarında da kusursuz bir şekilde işlemiştir. 17. yüzyılda küresel ticaretin sinir merkezi Amsterdam, rezerv parası ise Hollanda floriniydi. Süreç benzer bir şekilde çalıştı, Hollanda’nın reel üretim gücü zayıfladı, finans kapital şişti ve yeni hegemonya üretim avantajını elinde bulunduran İngiltere oldu. 19. yüzyıl boyunca İngiltere sterlinle dünyaya hükmetti. Londra, küresel finansın kalbi haline geldi. 1913’te dünya rezervlerinin yüzde 64’ü sterlin cinsiydi. Ancak aynı zehirli kadeh bu kez Britanya imalatını eritti. 1920’ler ve 30’ların kaotik ortamında sahneye yeni bir aktör, ABD ve onun doları çıktı. Bugün, bu tarihsel saatin yeniden çaldığına tanıklık ediyoruz. ABD’nin üretim gücü asimetrik bir erozyona uğrarken; Şanghay ve Shenzhen, Detroit ve Pittsburgh’un tarihsel mirasını devralmaya hazırlanıyor.</p><h2>RAFA KALDIRILAN ÇÖZÜM VE KEYNES’İN HAKLILIĞI </h2><p>Aslında küresel sistemin bu yapısal krize girmesini engelleyecek formül, 1944 yılında masadaydı. İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes, Bretton Woods konferansında Bancor adını verdiği, tarafsız ve uluslarüstü bir hesap birimi önermişti. Bu mimaride hiçbir ulusal para birimi ayrıcalıklı/zehirli bir konuma sahip olmayacak, ticaret fazlası ve açığı veren ülkeler otomatik stabilizatörlerle dengeye zorlanacaktı. Ancak 2. Dünya Savaşı'nın mutlak galibi ABD, bu rasyonel öneriyi reddederek kendi ulusal parasını sisteme dayattı. 80 yıl sonra bugün, ABD’nin kısa vadeli siyasi ihtiraslarının, uzun vadeli küresel istikrarı nasıl feda ettiğini ve Keynes’in ne denli haklı çıktığını acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.</p><h2>YENİ KÜRESEL MİMARİ İÇİN KURUCU İLKELER </h2><p>Tarihsel sosyoloji bize, hegemonik geçiş süreçlerinin nadiren barışçıl olduğunu gösterir. Hollanda’dan İngiltere’ye, oradan ABD’ye geçişler küresel savaşların yıkımıyla gerçekleşti. Bugün de kurallara dayalı uluslararası düzen retoriğinin çöktüğü, Trumpizm gibi akımlarla sistemin maskesinin düştüğü ve saf güç politikalarının devreye girdiği bir dönemdeyiz.</p><p>Geçiş sürecinin yıkıcı maliyetlerini minimize etmek ve adil bir yeni düzen inşa etmek için politika yapıcıların şu temel ilkeleri operasyonelleştirmesi elzemdir:</p><p>Rezerv para tuzağından kaçınış: Ulusal bir paranın küresel rezerve dönüşmesi, uzun vadede sanayisizleşmeyi getiren bir illüzyondur. Yeni dönem, çoklu rezerv sistemlerine dayanmalıdır.</p><p>Finansal kapitalin dizginlenmesi: Küresel refahı baltalayan, reel ekonomiyi rehin alan ve ülkeleri vampir ahtapotlar gibi saran aşırı finansallaşma, sıkı makro-ihtiyati regülasyonlarla reel ekonominin hizmetkârı konumuna geri döndürülmelidir.</p><p>Dijital Bancor alternatifi: Keynes’in tarafsız uluslararası hesap birimi fikri, günümüzün blokzincir ve merkez bankası dijital para birimleri teknolojileriyle güncellenerek ticarette adil bir denge mekanizması olarak hayata geçirilmelidir.</p><h2>TÜRKİYE’NİN KİLİT ROLÜ </h2><p>Sistemik fay hatlarındaki kırılmanın sismik merkez üssü, bugün tüm çıplaklığıyla Orta Doğu’dur. ABD’nin bölgedeki güç projeksiyonu daralırken, Suriye’nin yeniden inşası, Gazze’deki insanlık dramının derinleştirdiği kriz ve Körfez’in çok kutuplu dış politika arayışları, eski düzenin öldüğünü ancak yenisinin henüz doğmadığını kanıtlamaktadır. Tam bu asimetrik güç boşluğunda, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve uyguladığı ekonomi politikası tarihi bir anlam kazanmaktadır. Türkiye, ne doların zehirli kadehinden içmeye devam eden edilgen bir çevre ülkesi ne de yeni ortaya çıkan hegemon adaylarının gölgesine sığınan bir uydudur. Aksine, “Stratejik Özerklik” doktriniyle kendi bağımsız eksenini inşa etmektedir.</p><p>Türkiye’nin sahada askeri caydırıcılık (Suriye ve Libya örnekleri), masada aktif diplomatik arabuluculuk ve küresel ticarette milli paralarla ticaret (de-dolarizasyon) gibi proaktif adımları, yeni dünya düzeninin gerektirdiği çevikliği yansıtmaktadır. Rusya ve Çin ile dengeli ilişkiler kurarken NATO mimarisindeki yerini koruması, enerji ve gıda güvenliği merkezli koridor diplomasisi sistemik krizlere karşı inşa edilen dirençli ve dayanaklı bir devlet aklının tezahürüdür.</p><p>Sonuç itibarıyla, doların zehirli kadehi parçalanmakta ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeni sancılar içinde doğmaktadır. Bu geçiş muhtemelen barışçıl olmayacaktır, hiçbir iktidar sahibi elinde bulundurduğu gücü gönüllü olarak devretmez. Ancak Türkiye, kırılan kadehlerin cam kırıkları üzerinde yürümek yerine, diplomatik sermayesi, ekonomik esnekliği ve bölgesel nüfuzuyla yeni mimarinin kurucu ve dengeleyici kilit aktörü olarak tarih sahnesindeki yerini çoktan almıştır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804890" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/11/460956ed-la8qxk3ec2h363mbwm1gr.webp" data-title="Trump’ın stratejik yenilgisi" data-url="/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Trump’ın stratejik yenilgisi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4805540" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/13/708474e1-l8jgoaeslukbqzxfl7ar4d.webp" data-title="Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti" data-url="/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4806360" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/16/ad1e3de7-scqz25di1vgp7b16sj1x6.webp" data-title="Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür" data-url="/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dolar-hegemonyasinin-surdurulemezligi-ve-kuresel-sistemde-yeni-insa-sureci-zehirli-kadeh-4806616</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/17/e6f59ea9-7ngwt23myzk3gljum61ozu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın Hürmüz kumarı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-hurmuz-kumari-4806617</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-hurmuz-kumari-4806617" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz / Yazar-Şair</strong></p><p><br></p><p>Trump, krizleri çoğu zaman haritaya veya coğrafyaya bakarak değil, insanların ve devletlerin sinir uçlarını yoklayarak okur. Böyle anlarda mesele rakibin ne kadar ileri gidebileceği, müttefiklerin ne kadar yük taşımaya razı olacağı, piyasanın ne kadar ürkeceği ve Amerikan kamuoyunun sabrının ne kadar dayanacağıdır.</p><p>Mart 2026 itibarıyla ortaya çıkan tablo da tam olarak böyle bir sınamayı andırıyor. ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş üçüncü haftasına girerken Tahran yönetimi, Hürmüz üzerinden küresel enerji akışını aksatabilecek bir kapasiteye sahip olduğunu fiilen göstermiş durumda. </p><h2>PETROLÜN DAR KAPISI </h2><p>Trump buna iki yönlü bir siyasal refleksle karşılık verdi. Bir yandan İran’ın Kharg Adası çevresindeki hedeflerine daha sert vurulabileceği sinyalini gönderdi, öte yandan Çin’den Japonya’ya, Fransa’dan Britanya’ya kadar birçok ülkeyi boğazın güvenliğini paylaşmaya çağırdı. Ancak bu çağrının dikkat çeken tarafı kuvvetinden çok boşluğuydu; çünkü bu sözler dile getirildiği sırada ortada Washington’la birlikte yük taşımaya koşan belirgin bir deniz koalisyonu görünmüyordu.</p><p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Trump boğazı açabilecek mi?” sorusuna indirgenemez. Asıl soru daha temeldir: Trump Hürmüz’ü hangi siyasi mantıkla yönetmeye çalışmaktadır? Çünkü Hürmüz modern jeopolitiğin dar ama ağır kapılarından biridir. </p><p>Günde onlarca milyon varil petrolün geçtiği Hürmüz’de meydana gelen her sarsıntı yalnızca tankerleri değil, aynı anda fiyatları, sigorta primlerini, enflasyon beklentilerini, Asya sanayisinin üretim ritmini ve Avrupa’nın enerji hesaplarını da etkiler. Orada fırlatılan bir füze çoğu zaman yalnızca bir geminin gövdesine değil, finans ekranlarına da çarpar. Trump’ın karşı karşıya olduğu düğüm tam da bu.</p><h2>TRUMP’IN ÖNÜNDEKİ YOLLAR </h2><p>Trump’ın önünde birkaç farklı seçenek bulunuyor ve her biri kendi risklerini taşıyor. Bunlardan ilki çok uluslu bir deniz eskortu oluşturma fikridir. Böyle bir model hem askeri hem siyasi bakımdan cazip görünebilir. Askeri açıdan ABD donanmasının üzerindeki yük paylaşılmış olur; siyasi açıdan da Trump’ın sık sık dile getirdiği bir ilke doğrulanır: Dünya bu geçitten faydalanıyorsa güvenliğinin bedelini de birlikte ödemelidir. Bu söylem Amerikan iç politikasında da yankı bulabilecek bir argümandır.</p><p>Ancak bu yaklaşımın zayıf tarafı da aynı ölçüde açıktır. Enerji ithalatçısı ülkeler boğazın açık kalmasını isterler fakat bunu Amerikan komutasında İran’ın ateş hattına girerek sağlamak istemeyebilirler. Çıkarlar ortak olsa da risk iştahı çoğu zaman ortak değildir. Trump’ın maliyet paylaşımı siyaseti çoğu kez ittifak üretmekten ziyade yalnızlık üretmektedir.</p><p>İkinci yol sınırlı ama sert bir deniz ve hava baskısıdır. Bu seçenek Trump’ın siyasi mizacına en uygun olanı sayılabilir. Tam ölçekli bir savaş istemez fakat geri adım görüntüsü vermek de istemez. Kharg Adası çevresine yönelik saldırı sinyalleri bu yaklaşımın işaretidir. Mart ortasında yapılan açıklamalarda Kharg’daki bazı askeri tesislerin vurulduğu, petrol altyapısının ise şimdilik hedef dışı bırakıldığı belirtildi. Ancak aynı açıklamalarda boğazdaki tehdit sürerse bu çizginin değişebileceği de ima edildi. Bu model bir bakıma savaş ilan etmeden cezalandırma siyasetidir. </p><h2>EKONOMİK BASKININ SINIRLARI </h2><p>Üçüncü yol ekonomik baskıdır. Trump’ın siyasi alışkanlıklarında bu yöntem önemli bir yer tutar: Yaptırım uygulamak, rakibi ekonomik olarak sıkıştırmak ve ardından pazarlık masasına oturmak. Ancak Hürmüz dosyasında bu formül her zaman doğrusal işlemez. Çünkü İran’ın boğaz kartı tam da böyle anlar için vardır. Tahran’ın mantığı kabaca şudur: Benim çıkışım daralıyorsa kimsenin çıkışı rahat olmayacaktır.</p><p>Mart ayındaki enerji piyasası haberleri boğazdaki gerilimin petrol fiyatlarını kısa sürede yüzde 40’a yakın yükselttiğini gösterdi. Trump açısından bu durum dış politikada sertlik, içeride ise enflasyon baskısı anlamına gelir; yani jeopolitiğin sonuçlarının Amerikan iç politikasına benzin pompasından geri dönmesi demektir.</p><p>Trump’ın karşı karşıya olduğu en sert gerçeklerden biri Hürmüz’ün bir kapıdan çok bir eşik olmasıdır. Bir boğaz askeri olarak açılabilir fakat ticari olarak normalleştirilmesi çok daha karmaşık bir süreçtir. Enerji piyasaları başkanların sözlerine değil risk primlerine bakar. Hukuken geçiş serbest olabilir fakat sigorta şirketlerinin hesap tabloları riskli görünüyorsa tankerler yine de o rotayı tercih etmez. Modern savaşın tuhaf ironilerinden biri: Dünyanın en güçlü donanması bile sonunda bir sigorta fiyatlamasının sınırına gelip dayanabilir.</p><h2>SİLAHLI KIRILGANLIK </h2><p>Bu nedenle Trump’ın aradığı şey mutlak bir çözümden çok yönetilebilir bir düzensizlik gibi görünüyor. Amaç tehdidi tamamen ortadan kaldırmak değil, onu yeterince bastırarak ticaretin yeniden akmasını sağlamak, fiyatları biraz olsun soğutmak ve müttefiklerin dağılmasını önlemektir. İçeride ise kontrolün Washington’da olduğu görüntüsü korunmalıdır. Fakat bu stratejinin adı pek de istikrar değildir. Bilakis silahlı kırılganlıktır. Geçen her gemi bir füzenin soluğunu ensesinde hisseder.</p><p>Trump’ın Hürmüz siyaseti tek bir cümleyle özetlenecek olursa şöyle denebilir: Barış inşasından çok zorlayıcı dolaşım yönetimi. Trump bu dar geçidi bir uzlaşma dosyası olarak değil, baskı ve maliyet paylaşımı üzerinden yönetilecek bir stratejik boğaz olarak görüyor. Müttefikleri faturaya ortak etmek, İran’ı darbelerle baskılamak ve diplomasiyi ancak güç gösterisinin ardından devreye sokmak istiyor. Bu yaklaşım kısa vadede gemi geçişini kısmen rahatlatabilir. Fakat uzun vadede kalıcı bir istikrar üretmesi zordur. Çünkü Hürmüz’deki sorun yalnız bugünkü kapanma değildir; yarın yeniden kapanma ihtimalidir.</p><p>Trump bu ihtimali bastırabilir, geciktirebilir ve pahalılaştırabilir. Fakat onu tamamen ortadan kaldırması zordur. Hürmüz bir bakıma Trump’ın sevdiği türden bir sahneyi andırsa da dünya ekonomisinin kırılgan sinir sistemi işleri bozmaktadır. Zira gücün sınırı sadece galip gelmekte değil, aynı zaferi mütemadiyen kazanmak zorunda kalmaktır. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4803405" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/6/fef7b9fe-n348j8nhzcxyo7j4u4o5q.webp" data-title="Tarihi susturmak British Museum’un Filistin’i silme kararı" data-url="/dusunce-gunlugu/tarihi-susturmak-british-museumun-filistini-silme-karari-4803405" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Tarihi susturmak British Museum’un Filistin’i silme kararı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4803406" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/6/c948f241-a25omkqq6ee9w5tqjm7yg.webp" data-title="Sarsılan matris Sessiz Çin, hırçın Amerika ve hedefteki İran" data-url="/dusunce-gunlugu/sarsilan-matris-sessiz-cin-hircin-amerika-ve-hedefteki-iran-4803406" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sarsılan matris Sessiz Çin, hırçın Amerika ve hedefteki İran</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-hurmuz-kumari-4806617</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/17/0de4d534-eijrqa1s819qxhbghd2bgm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ramazan muhasebesi: Üç liralık helal para dört liralık haram paradan büyüktür</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360" rel="standout" />
      <description>En önemli konulardan biri, komisyonculardan gergi dizginlerini Devlet’in eline alacağı Hal Yasası düzenlemesidir. Hal Yasası ve Toptancı Hali Reformu yapılmaz ve şeffaf fiyat oluşumu sağlanmazsa, sorun hiçbir zaman çözüme kavuşamaz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>On bir ayın sultanı Ramazan gelince, tüm cihanda iyilik melekleri dolaşmaya başlar. Müslümanların kalbinde çiçekler yeşerir, Cennet’e giden yolun kilometre taşları döşeneceği için evlerde güzel bir hazırlığa başlanır hem Ramazan'ı karşılamaya, hem de iftar ve sahurdaki misafirlere hazırlık için. </p><p>Tabiî bu arada başkaları da hazırlanır Ramazan'a. Kimler mi? Elbette gıda fiyatlarını belirleyen insafsız esnaf, üç harfliler, tarladaki mahsul ile besicinin etini sütünü yok pahasına alanlar… Milletin kursağından geçeceklere zam yapmak için sanki bugünleri beklercesine hızla etiketlere müdahale ederler. Tüm dünyada özel günler için fiyatlar geri çekilirken, Ramazan ayında ülkemizde tüketim artacağı için insafsız esnaf ve üç harfliler tarafından tüm fiyatlar yukarı doğru hızla artırılır. Hatta bazıları Ramazan'dan 2-3 gün önce kuvvetli zamları yapar ki sözde Ramazan boyunca zam yapmıyoruz algısıyla aklımızla dalga geçmek ister.</p><h2>FIRSATÇILIKLARINA UYDURDUKLARI KILIFLAR</h2><p>Ramazan ayında Türkiye’de gıda fiyatlarının yükselmesinin nedenlerini araştırınca, bu durumun her yıl tekrar eden bir gelenek haline geldiğini gözlemleyerek bunun hem ekonomik, hem de davranışsal faktörlerden kaynaklandığı sonucuna vardım. </p><p>Ramazan’da iftar ve sahur sofraları nedeniyle gıda tüketimi normal dönemlere göre yüzde 10 -15 civarında artıyormuş. Özellikle pide, hurma, et, tatlı, sebze (domates, salatalık, patlıcan gibi iftara özgü ürünler), güllaç malzemeleri, şeker, baklagil, un, süt ürünleri ve hazır gıdalara yoğun talep olur. Bu anî ve yoğun talep artışı, arzın kısa vadede yetişememesi bahanesiyle fiyatları yukarı çeker. Bu ürünlere yönelik talep artışına rağmen söz konusu ürünlerin hiçbir Ramazan'da yokluğuna rastlanmamıştır. </p><p>“Ramazan'da zaten herkes alır” mantığıyla satıcılar, fiyatları önceden yükseltirler. Bu fırsatçılık ve ahlaksızlık, bazı ürünlerde maliyet artışının ötesinde zamlara da sebep olur. Özellikle kısa süreli stokçuluk veya fiyat şişirmeleri görülür. “Ramazan'da ortaya çıkan anî talep artışı lojistik, depolama ve dağıtım maliyetlerini artırıyor” bahanesi, sanki Ramazan ilk defa yaşanıyor tadında bir bahane olarak sunulur. Özellikle “Taze sebze-meyve kısa sürede tükenir” gibi sözlerle bu perçinlenir. Ama nedense hiçbir ürünün kıtlığını çekmeyiz. Satıcılara göre bu da kalan stokun fiyatını yükseltiyormuş.</p><p>Ramazan her yıl on gün yerini değiştirmesine rağmen satıcılar mevsimsel ve hava koşulları bahanesiyle yıllardır fiyatları hep arttırırlar. Genel enflasyon ve maliyet artışları bahanesi ise, enflasyon tek haneli rakamlardayken bile aynıydı. Yani yine insafsızlar Ramazan'da sahnedeydiler. Mazot, gübre, yem, enerji ve işçilik gibi girdi maliyetler başka aylarda düşükmüş de sanki Ramazan'da yükseliyormuş gibi göstermek de işin cabası.</p><h2> AHLÂK SORUNU ÇÖZÜLMEDEN KALICI ÇÖZÜM ZOR</h2><p>Zahirde konuşulan bu sebepleri toparlayacak olursak; büyük ölçekli talep artışı artı ahlaksız fiyatlama artı mevcut enflasyon… Ramazandaki yüksek fiyatlar işte bu üç faktörden kaynaklanıyor. Her yıl Ticaret Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı’nın denetimleri artsa da ahlaksızlık bitmediği için sorun çözülemiyor.</p><p>Kalıcı çözüm için yapısal sorunların (arz zinciri verimliliği, girdi maliyetleri kontrolü) ele alınması gerekirse de ahlak problemini çözmek öncelikli başlıklarımızdan olmalı. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın şöyle bir ifadesi var: </p><p>Üç liralık helâl para, dört liralık haram paradan büyüktür. Helâl paranın bereketi vardır. Haram parada bereket yoktur. Helâl olana haramı katınca bereket gidiyor. O zaman para huzur vermiyor, derde şifa olmuyor. Helâl sıhhattir, afiyettir, güzelliktir, hoşnutluktur ve sevgidir. Haram ise kötülüktür, huzursuzluktur, tatsızlıktır. Bunu öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekiyor.</p><h2>GIDA ARZ ZİNCİRİ VERİMLİLİĞİ ARTIRILMALI</h2><p>Kalıcı çözüm için en etkili, yol teknoloji, altyapı ve kısa zincir üçlüsünü eş zamanlı ilerletmek gibi görünüyor. Türkiye’de bu konuda Tarım Bakanlığı, FAO ve özel sektör iş birliği artıyor, ancak kalıcı başarı için hem kamu politikalarının tutarlı uygulanması, hem de çiftçi-market iş birliğinin artırılması şart. Bu adımlar atılırsa, Ramazan gibi talep patlamalarında fiyat artışları daha sınırlı kalabilir ve genel gıda enflasyonu frenlenebilir. Çözüm halkalarının en önemlilerinden birinin, belki de birincisinin gıda arz zinciri verimliliğini artırmak olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de özellikle Ramazan gibi dönemlerde fiyat dalgalanmalarını azaltmak, israfı düşürmek ve genel gıda enflasyonunu frenlemek için kritik bir adım olarak ele alınmalı bu. </p><p>Tarım ve gıda ürünlerinin üretilmesi için tohum, fide, fidan, gübre, ilaç (tarım zehri), işçilik ve finansman kaynağı yani para, mazot, traktör, hasat makinası, arazi kirası, su ve enerji gibi birçok girdi kullanılır. Bu girdilerin fiyatından dolayı bir maliyet oluşur. Çiftçi, bu girdileri kullanarak üretim yapar. Elde ettiği ürünü satarak yaptığı masrafı yani girdi maliyetini karşılamak ve geçimini sağlayarak üretimi sürdürebilecek bir gelir elde etmek ister. Bunu yapamazsa zarar eder ve üretim yapmaktan vazgeçer. Bu nedenle girdi maliyetleri ve ürün fiyatı çok önemli. Girdi fiyatları artarken ürünün fiyatı aynı oranda artmadığı için, çiftçi zarar ediyor. Zarar eden çiftçi üretimi azaltıyor veya tamamen çekiliyor. Üretim azalınca fiyat artıyor.</p><h2>MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİ</h2><p>Tarım, bir millî güvenlik ve egemenlik meselesidir ve yapılacak tüm çalışmalar bu ciddiyetle düşünülerek yapılmalıdır. Ancak tarım arazileri daralıyor, çiftçinin ortalama yaşı 55-60’a yükseliyor ve çiftçi sayısı düşüyor. Ayrıca tarıma Hazine desteği, bütçe giderlerinin içinde çok düşük bir oran. Bu verileri tarımın ehemmiyetini aktarmak için sıralıyorum. Zira her ne kadar sınırınızda sizi koruyacak silahlarınız olsa da o silahı kullanacak kişinin yiyeceği bir aş yok ise, savaşı da kazanamazsınız. </p><p>Son günlerde İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşla birlikte Körfez’deki lojistik krizinin sadece akaryakıt veya askerî bir mesele olmaktan çıkıp doğrudan gıda tedarik krizine de dönüştüğünü görüyoruz. Yarınlar için en önemli konular enerji bağımsızlığı ve savunma sanayii başlıkları, ancak gıda bağımsızlığının yani kendi kendine yeten ülke olmak konusunu tekrar ve canlı canlı yaşamak, ibret verici.</p><h2>YAPAY ZEKÂ İLE TARLADAN SOFRAYA </h2><p>Gıda zincirinin (tarladan sofraya) birçok basamaktan oluştuğunu görüyoruz. Üretimden hasada, oradan depolamaya, taşımaya, işlemeye ve dağıtım derken nihayet perakende ile satışa sunulan bir zincir… Burada verimliliği artırmanın yollarından biri, teknoloji ve dijitalleşmeyi kullanmak olmalı. Bu altyapının kurulması halinde, yapılacak çalışmalarla ciddi tarım yatırımlarından 1 ilâ 3 yıl arasında sonuç alınabilir gibi görünmektedir. IoT sensörleri  (internet üzerinden diğer cihaz ve sistemlerle veri bağlantısı ve paylaşımı amacıyla sensörler, yazılımlar ve diğer teknolojilerle gömülü olan fiziksel nesnelerin ağı ) ve soğuk zincir takip çalışmasıyla taşıma ve depolama sırasında ürünlerin sıcaklık/nem takibi yapılabilir ve böylece ürünlerin bozulma oranı da azaltılmış olur.</p><p>Yapay zekâ tabanlı talep tahmini yaparak market ve toptancıların aşırı stok yapmasının önüne geçilip stok tükenmesi azaltılarak fiyat istikrarı sağlanabilir. Ayrıca blockchain tabanlı ürün izleme yapılarak (bir ürünün üretimden son tüketiciye kadar olan tüm tedarik zinciri sürecini değiştirilemez, şeffaf ve güvenli bir şekilde dijital kayıt altına alır) ürünün nereden geldiği anında takip edilir ve sahte/kaçak ürün azalır. Böylece piyasaya olan güven yeniden artar. Bu arada, dijital tarım ile tarladaki verim artarken su/gübre israfı azaltılabilir.</p><p>Soğuk zincir ve depolama altyapısının güçlendirilmesi, ilk yönteme göre daha maliyetli. Ve sonuç almak 3-4 yıl gibi daha uzun soluklu bir çözüm sunuyor. Ancak yapılan çalışmalara göre bu yöntem de alternatif bir uygulama. Öyle ya, Türkiye’de meyve-sebze kaybının yüzde 25 ilâ 40’ı depolama ve taşıma sorunundan kaynaklanıyor. Modern kontrollü atmosfer depoları bu anlamda yaygınlaştırılabilir.  </p><h2>KÖYDEN ŞEHRE SEVKİYAT MESELESİ</h2><p>Türkiye’de üretim ve tüketim noktaları arasındaki mesafelerin uzunluğu ise maliyetleri ciddi biçimde etkiliyor. Örneğin ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul’un domatesinin Afyonkarahisar’dan, meyvesinin Antalya ve Mersin’den gelmesi, sürece artan maliyetler bakımından etki ediyor. Şehirlerin gıda ihtiyaçları için gıda OSB’lerine ihtiyaçları var adeta. Bu anlamda kısa tedarik zincirleri ve doğrudan satış modelleri oluşturarak üretim-tüketim mesafesi yakınlaştırılabilir. Bu zeminde ayrıca planlı ve havza bazlı üretimi teşvik sistemi mutlaka kurulmalı. Ziraat, ticaret ve mühendislik odaları dâhil ettirilerek valilikler koordinasyonunda yerel/lokal imkân/konsept bazında çalışılmalı. Tabiî kamu kurumları tarafından sağlanacak imkânlarla yerel gıda sistemleri (köyden şehre direkt sevkiyat) desteklenebilir. Bu anlamda Tarım Kredi Kooperatifleri’nin çalışmalarıyla ciddi bir verim elde edilmiş olsa da çiftçinin komisyoncuya bağımlı hale gelmesi sorunun devam ettiğini de göstermektedir.</p><h2>HAL YASASI DÜZENLEMESİ DAHA FAZLA GECİKMEMELİ</h2><p>Aslında en ucuz ürün, tasarruf edilen üründür. Yani israfın bitirilmesi ve çöpe atılan gıdanın azaltılması, sonuca doğrudan katkı sağlar. Türkiye’de üretim sürecindeki gıda kaybı yüzde 15-20, perakendede ise yüzde 5-10 civarındadır. Standart paketleme, son kullanma tarihi optimizasyonu ve gıda bağış/geri dönüşüm sistemlerinin reforme edilmesi hem israfı azaltır, hem de piyasası bereketlendirir. </p><p>Ve en önemli konulardan biri, az evvel bahsettiğimiz komisyonculardan gergi dizginlerini Devlet’in eline alacağı Hal Yasası düzenlemesidir. Hal Yasası ve Toptancı Hali Reformu yapılmaz ve şeffaf fiyat oluşumu sağlanmazsa, sorun hiçbir zaman çözüme kavuşamaz. Elektronik hal kayıt sistemi tam anlamıyla uygulanmazsa, ne yaparsak yapalım, sonuç almak imkânsızdır. </p><h2>TÜKETİCİYE DÜŞEN GÖREV</h2><p>Hayat pahalılığı, yani yüksek enflasyon, bir gerçek. Aynı şehir sınırları içindeki sosyete semtinde ürünler yüksek fiyata satılırken, çevre semtte aynı nitelikteki ürün daha düşük fiyattan işlem görebiliyor. Kamu denetimi elbette önemli, ama asıl etkin olanı “tüketici denetimidir”. Müşteri bir tür boykota giderek; satın almayacak, tezgâha gitmeyecek, yok sayacak, görmezlikten gelecek ve uygun olanı arayacak. Bu arada tüketici lehine kontrol ve takip unsurları içeren bir kanun olarak market düzenlemesi yapılarak piyasa, zincir marketlerin egemenliğinden kurtarılmalıdır.</p><p>Aynı ürün farklı marketlerde aşırı farklı fiyatlardan satılabiliyor. Tüm marketler/işverenler ürün fiyatlarını kamunun koordine ettiği bir portal üzerinden girişlerini yapabilir (otel müşterisi bilgisi gibi). Vatandaşlarımızın bu fiyatlara internet erişimi olursa, herkes hangi ürünün nerede daha ucuz olduğunu görür ve otomatik rekabet başlar. Devlet her şeyi görmüş ve takip etmiş olur. Vatandaşımız doğru olmayan fiyatı bildirir. Böylece kapı kapı gezerek kontrol etmeye gerek kalmaz. </p><p>Zincir marketlerin binlerce şubesi oldu. Kamunun elindekilerle ya da yerel marketlerle, bakkallarla bunlara karşı rekabet etmek zor. Ancak Anadolu’da isimsiz pek çok süpermarket yahut bakkal, bahsettiğimiz sistemle, üzerinde fiyat yazan temel gıda maddesi tedarikini böylece yaparak rekabet yeniden düzenlenebilir. Elbette Devlet her türlü tedbiri alacak ve millet her türlü takibi yapacak. Ama en önemlisi, haram ile helâl karışmayacak.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4805540" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/13/708474e1-l8jgoaeslukbqzxfl7ar4d.webp" data-title="Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti" data-url="/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4805234" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/12/6cea2ab8-bkwmmbjksohru6jfzr1d1o.webp" data-title="Parçalanmışlıktan ortak bir yeni dil inşasına" data-url="/dusunce-gunlugu/parcalanmisliktan-ortak-bir-yeni-dil-insasina-4805234" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Parçalanmışlıktan ortak bir yeni dil inşasına</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804890" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/11/460956ed-la8qxk3ec2h363mbwm1gr.webp" data-title="Trump’ın stratejik yenilgisi" data-url="/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Trump’ın stratejik yenilgisi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ramazan-muhasebesi-uc-liralik-helal-para-dort-liralik-haram-paradan-buyuktur-4806360</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/16/ad1e3de7-scqz25di1vgp7b16sj1x6.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rusya’nın perspektifi İran krizi üzerinden güç rekabeti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540" rel="standout" />
      <description>Rus stratejik analizlerinde İran’ın zayıflaması halinde özellikle Kafkasya ve Orta Asya’da Türkiye ve Azerbaycan’ın daha aktif bir politika izleyebileceği ifade ediliyor. Bu yaklaşım Türkiye’nin aynı zamanda potansiyel bir jeopolitik rakip olarak görüldüğünü de ortaya koyuyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sefer Gelen / Uluslararası İlişkiler Uzmanı, St Petersburg</strong></p><p><br></p><p>ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Orta Doğu’daki kırılgan güç dengesini daha da sarsarken küresel aktörlerin tepkileri dikkatle izleniyor. Bu kriz karşısında en dikkat çekici tutumlardan biri Moskova’dan geldi. Rusya, saldırıları uluslararası hukuk, devlet egemenliği ve güç kullanma yasağı ilkeleri açısından sert ifadelerle kınarken, doğrudan askeri müdahaleden uzak duran ve bölgesel istikrarın korunmasını önceleyen bir politika izliyor. Bu yaklaşım Moskova’nın büyük güç rekabeti ile jeopolitik denge siyaseti arasında dikkatli bir denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.</p><p>Rusya Dışişleri Bakanlığı İran’a yönelik operasyonları “egemen bir devlete planlanmış silahlı saldırı” olarak nitelendirdi. Özellikle Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gözetimindeki nükleer tesislerin hedef alınmasının kabul edilemez olduğu vurgulandı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da saldırıların uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtti ve bunun bölgesel güvenlik açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise Moskova’nın doğrudan çatışmanın parçası olmayacağını dile getirerek “Bu bizim savaşımız değil” dedi. Peskov ayrıca İran’ın Rusya’dan silah talebinde bulunmadığını söyledi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de çatışmaların derhal durdurulması çağrısında bulunarak diplomatik çözüm yollarına dönülmesi gerektiğini, savaşın küresel enerji piyasaları üzerindeki olası etkilerine de dikkat çekerek dünya enerji güvenliği açısından ciddi riskler yaratabileceğini ifade etti.</p><h2>SINIRLI MÜDAHELE STRATEJİSİ</h2><p>Rus medyasında yer alan yorumlar ise Moskova’nın bu kriz karşısındaki stratejik hesaplarını farklı yönleriyle ele alıyor. Analizlere göre Kremlin bir yandan İran ile stratejik ilişkilerini korumaya çalışırken diğer yandan ABD ile doğrudan askeri bir gerilime girmekten kaçınmak için dikkatli bir denge politikası yürütüyor. Aynı zamanda Rusya’nın diplomatik arabuluculuk rolünü güçlendirmeye çalıştığı da vurgulanıyor. Bazı değerlendirmelerde ise petrol fiyatlarının yükselmesi Rus enerji gelirlerini artırabilecek bir gelişme olarak görülürken krizin Moskova’nın jeopolitik etkisini genişletmesi için fırsat yaratabileceği de ifade ediliyor.</p><p>Uzmanlar Kremlin’nin yaklaşımını “sınırlı müdahale” stratejisi olarak tanımlıyor. Moskova’nın İran ile yakın ilişkilerine rağmen doğrudan askeri destek vermekten kaçınmasının nedenleri arasında Ukrayna’daki savaşın devam etmesi, ABD ile bir çatışmadan kaçınma isteği ve Orta Doğu’da yeni bir cephe açmak istememesi gösteriliyor. Sonuç olarak Rusya’nın İran krizine yaklaşımı üç temel eksende şekilleniyor: Saldırıları uluslararası hukuk açısından sert şekilde kınamak, doğrudan askeri müdahaleden kaçınmak ve krizin küresel enerji ile jeopolitik dengeler üzerindeki etkilerini dikkatle izlemek.</p><h2>İRAN ZAYIFLARSA TÜRKİYE GÜÇLENEBİLİR </h2><p>Rus analizlerinde Türkiye de krizin önemli başlıklarından biri olarak değerlendiriliyor. Rus medyasına göre Ankara hem diplomatik bir arabulucu hem de bölgesel güç dengelerini etkileyebilecek bir aktör konumunda. Rus strateji çevrelerinde Moskova ile Ankara’nın diplomatik temas halinde olduğu belirtiliyor. Ayrıca Dışişleri Bakanları Hakan Fidan ve Sergey Lavrov arasında yapılan görüşmelerde krizin diplomasi yoluyla çözülmesi gerektiği vurgusunun da altı çiziliyor. Rusya Devlet Duması Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Leonid Slutskiy de Rusya ile Türkiye’nin geçmişte İran-İsrail gerilimini azaltmada rol oynadığını ve aynı rolün tekrar üstlenilebileceği ifade etti.</p><p>Ayrıca uzmanların dikkat çektiği bir diğer nokta Türkiye’nin NATO üyeliğine rağmen Batı’dan tamamen bağımsız bir politika izleyebilmesi. Türkiye’nin Rusya ile enerji, ticaret ve güvenlik alanlarında ilişkilerini sürdürmesi, Batı ittifakı içinde görüş ayrılıkları yaratabilen bir durum olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle Ankara’nın tutumunun krizin NATO ile İran arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini engelleyebilecek bir faktör olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte bazı Rus stratejik analizlerinde İran’ın zayıflaması halinde Türkiye’nin bölgesel nüfuzunun artabileceği değerlendirmesi de yer alıyor. Özellikle Kafkasya ve Orta Asya’da Türkiye ve Azerbaycan’ın daha aktif bir politika izleyebileceği ifade ediliyor. Bu yaklaşım Türkiye’nin aynı zamanda potansiyel bir jeopolitik rakip olarak görüldüğünü de ortaya koyuyor.</p><h2>ÇİN-RUSYA-İRAN ÜÇGENİ: STRATEJİK AMA ASİMETRİK ORTAKLIK </h2><p>Rus uzmanlar İran krizini değerlendirirken Çin’in yaklaşımını da üç başlık altında inceliyor: Uluslararası hukuk vurgusu, ekonomik çıkarların korunması ve ABD’ye karşı jeopolitik denge arayışı.</p><p>Moskova’daki bazı uzmanlar Çin’in, krizi aynı zamanda ABD’nin küresel nüfuzuna karşı jeopolitik bir fırsat olarak gördüğünü düşünüyor. ABD’nin Orta Doğu’da yeni bir askeri krize yönelmesi Washington’un askeri ve diplomatik kaynaklarının bölünmesine ve Asya-Pasifik’te Çin üzerindeki baskının azalmasına yol açabilir. Bununla birlikte Çin açısından en kritik faktör enerji güvenliği olarak görülüyor. Bu nedenle Pekin’in önceliği krizin büyümesini önlemek ve enerji akışının kesintiye uğramamasını sağlamak.</p><p>Rus analizlerine göre Moskova-Pekin-Tahran ilişkisi resmi bir askeri ittifaktan çok çıkar temelli bir stratejik koordinasyon olarak görülüyor. Çin ekonomik güç ve enerji çıkarlarına odaklanırken Rusya güvenlik ve askeri dengelere ağırlık veriyor. İran ise bu iki güç arasında denge kurmaya çalışan bölgesel bir aktör konumunda. Bazı Rus ekonomistlere göre savaşın enerji piyasalarını sarsması Rusya-Çin enerji iş birliğini daha da artırabilir. Rus petrol ve gazının Çin için daha önemli hale gelmesi ve yeni enerji anlaşmalarının gündeme gelmesi olası senaryolar arasında gösteriliyor. Genel olarak Çin’in bu krizlerde Rusya gibi jeopolitik risk alan bir güçten ziyade ekonomik çıkarlarını korumaya odaklanan temkinli bir küresel aktör olarak hareket ettiğini değerlendiriyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rusyanin-perspektifi-iran-krizi-uzerinden-guc-rekabeti-4805540</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/13/708474e1-l8jgoaeslukbqzxfl7ar4d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın sandık oyunları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-sandik-oyunlari-4805541</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-sandik-oyunlari-4805541" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ertuğrul Cingil / Gazeteci</strong></p><p><br></p><p>ABD Başkanı Donald Trump’ın tekrar Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Amerika, hem içeride hem de dışarıda son yılların en karmaşık ve en sert dönemlerinden birinden geçiyor. Soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle İran’a savaş başlatan Trump’ın, Orta Doğu’yu ve tüm dünya dengelerini sarsan bu karanlık hamlesi belirsizliklerle dolu bir ortam oluşturdu. Giderek sertleşen savaşın ne kadar süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını kestirmek güçleşirken, Trump’ın Latin Amerika’da Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yapılan operasyonla başlayan yayılmacı dalgasının nerede duracağı bilinmiyor. Orta Doğu’da esen savaş fırtınasının gölgesinde kalsa da Trump’ın Küba’dan Kolombiya’ya, Kanada’dan Grönland’a ve Kuzey Yarımküre’nin geneline uzanan yeni sömürgeci heveslerinin devam etmesi bekleniyor.</p><p>İçeride ise Trump’ı karanlık bir gölge gibi takip eden Jeffrey Epstein skandalı, şeffaflık görüntüsü altında kapatılmaya çalışılırken; göçmenlere yönelik “cadı avı”, yükselen vize duvarları, toplumsal kutuplaşma dalgası ve kurumsal dengeleri aşındıran hamleler bu tabloyu tamamlıyor. Trump’ın ülkesini ve küresel düzeni içine çektiği çok boyutlu bu kaotik girdabın gölgesinde Amerika, 3 Kasım’da Temsilciler Meclisi'nin tamamının, Senatoda ise 35 üyenin yenileneceği önemli ara seçimlere gitmeye hazırlanıyor. Şu anda Trump, Temsilciler Meclisi'nde dar bir farkla 435 sandalyenin 218’ine sahipken; Senatoda ise Demokratların 47 olan üye sayısına karşı 53 senatörle Kongrenin her iki kanadında da üstünlüğü elinde tutuyor. Trump, Kongrenin iki kanadında da gücünü pekiştirirse özgürlükleri daraltan güvenlikçi politikalarına kararlılıkla devam edebilir ve dengenin zayıfladığı daha agresif bir Amerika sahneye çıkabilir.</p><p>Özellikle daha muhtemel görülen Temsilciler Meclisi'nde gücünü kaybetmesi hâlinde ise “topal ördek” durumuna düşebilecek Trump’ın, Kongrenin frenleyici gücüyle daha dengeli politikalara yönelmesi söz konusu olabilir. Hatta Trump’ın seçmen kitlesini konsolide etmek için kullandığı “Kongreyi kaybedersek beni azledebilirler” sözleriyle dikkat çektiği daha sert süreçler de gündeme gelebilir.</p><h2>HARİTALARLA OYNANAN SEÇİM SATRANCI </h2><p>Böylesine önemli sonuçları olabilecek seçimler için Trump ve Cumhuriyetçi müttefikleri yalnızca siyasi kampanya yürütmüyor. Aynı zamanda seçimlerin gerçekleşeceği zemini, yani kurallarını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bu hamleler arasında Amerikan siyasetinin en eski ama en etkili araçlarından biri olan seçim haritalarının değiştirilmesi yer alıyor. Kongre seçim bölgelerinin yeniden çizilmesi anlamına gelen gerrymandering, yıllardır iki partinin de başvurduğu bir yöntem. Kongre'deki partilerin üye sayılarını kendi lehlerine değiştirebilmesine zemin hazırlayan bu yöntem, 3 Kasım seçimlerinde 19 eyalete yayılarak nadir görülen bir büyüklüğe ulaştı.</p><p>Normal şartlarda seçim bölgeleri her on yılda bir nüfus sayımından sonra yeniden belirlenirken Trump’ın Cumhuriyetçi müttefikleri bu geleneği bozarak ara dönemde haritaları değiştirmeye başladı. Cumhuriyetçiler cephesinde Teksas, Missouri ve Kuzey Karolina’da bu stratejinin en dikkat çekici örnekleri görülüyor. Teksas’ta hazırlanan yeni harita, Cumhuriyetçilere 3 ila 5 ek Kongre koltuğu kazandırabilecek şekilde tasarlandı. Missouri ve Kuzey Karolina eyaletlerinde ise Demokratların güçlü olduğu bazı bölgeler parçalanarak farklı seçim bölgelerine dağıtıldı ve Cumhuriyetçilerin birer üye kazanmasının önü açıldı.</p><p>Böylesi teknik hamlelerin seçimlere etkisi küçük gibi görülse de ABD Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğun iki ya da üç sandalye gibi küçük farklarla sağlanabildiği dikkate alındığında bu adımın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Yani birkaç bölgenin seçim sınırını değiştirmek, Kongredeki güç dengelerini ele geçirmek anlamına gelebilir. Elbette bu mücadele tek taraflı değil. Demokratlar da özellikle Kaliforniya ve Virginia gibi eyaletler başta olmak üzere kendi harita hamlelerini devreye soktu.</p><p>Kaliforniya’da hazırlanan yeni seçim haritaları bazı Cumhuriyetçi bölgeleri parçalayarak Demokratlara 3 ila 5 üye avantajı sağlayabilecek şekilde tasarlandı. Virginia’da ise Demokratlara 2 ila 3 sandalye kazandırabilecek seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesi için referandum gündemde. Özetle 6 eyalette seçim haritası yeniden oluşturulurken 2 eyalette değişiklik gündemde. Dört eyaletteki değişiklikle ilgili mahkeme süreci devam ederken yedisinde girişim başarısız oldu.</p><h2>SEÇİMİN KURALLARI YENİDEN YAZILIYOR </h2><p>Seçim savaşının ikinci cephesi ise çok daha hassas bir alanda açılmış durumda. Cumhuriyetçilerin Kongre'de gündeme getirdiği Amerikalı Seçmen Uygunluğunu Koruma Yasası (SAVE), seçim sisteminde yeni bir tartışmanın kapısını araladı. Temsilciler Meclisinden şubat ayında geçerek Senatonun gündemine gelen tasarıya göre seçmen kaydı sırasında vatandaşlık belgesi zorunlu hâle getirilebilir. Yani daha önceki seçimlerde uygulandığı gibi yalnızca “Vatandaşım” demek yeterli olmayacak. Pasaport ve doğum belgesi gibi belgelerle Amerikan vatandaşı olunduğunun fiziksel olarak kanıtlanması gerekecek.</p><p>Oysa yaklaşık 150 milyon Amerikalının pasaportu yok. Yaklaşık 40 milyon kişinin doğum belgesi kayıp. Ayrıca yaklaşık 70 milyon kadının evlilik nedeniyle soyadları doğum belgelerindeki soyadlarından farklı. Seçimler için pasaport çıkarmanın maliyet anlamına geldiği Amerika’da doğum belgelerine ulaşmak ise bazı eyaletlerde oldukça zor. Özellikle düşük gelirli vatandaşlar, yaşlı seçmenler ve göçmen kökenli Amerikalılar için bu tür bürokratik engeller oy kullanmayı daha zor hâle getirebilir.</p><p>Cumhuriyetçiler bu düzenlemeyi seçim güvenliği açısından savunsa da tüm bu karmaşık durum nedeniyle yasa hayata geçerse özellikle milyonlarca Demokrat seçmenin teknik eksiklikler nedeniyle sandığa gidememe ihtimali bulunuyor.</p><h2>“ÇALINMIŞ SEÇİM” SENARYOSU </h2><p>İran’da zafer arayışında olan Trump, soykırımcı İsrail’in etkisiyle dış politikada attığı riskli adımların gölgesinde 3 Kasım’da sandığın kurallarını değiştirerek seçimleri kazanmanın peşinde. Tüm bu hamleler, Trump’ın seçimleri kazanamaması hâlinde devreye sokacağı hile iddiaları için de sağlam birer gerekçeye dönüşebilir.</p><p>Çünkü yenilgiyi kabullenemeyen Trump için kaybedilen her seçim “çalınmış seçim”dir. Bu durumda hile iddialarının yeniden gündeme gelmesi, tansiyonun tırmanması ve kurumsal itiraz mekanizmalarının zorlanması sürpriz olmayacaktır. Hatta böylesi bir durumda Trump’ın, İsyan Yasası kapsamında silahlı kuvvetleri devreye sokması bile gündeme gelebilir. Yani Trump yalnızca bir seçim kampanyası yürütmüyor; aynı zamanda seçim oyununun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-sandik-oyunlari-4805541</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/13/d33d08a1-6m7sqymgi8nwa9mqgmyska.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Parçalanmışlıktan ortak bir yeni dil inşasına</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/parcalanmisliktan-ortak-bir-yeni-dil-insasina-4805234</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/parcalanmisliktan-ortak-bir-yeni-dil-insasina-4805234" rel="standout" />
      <description>Yeni dil inşası, parçalanmış kültürel alanları birleştirmeye çalışan bir üst anlatı henüz olamasa da öncelikle bu alanlar arasında konuşmayı yeniden mümkün kılacak zeminin koşuludur. Tıpkı geçmiş birikim gibi her alanın derinlikli tartışmasını ve tahkikini gerektirmektedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Özer - Eski Millî Eğitim Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de kültür–sanat–siyaset ilişkisinin yüz yıllık serüvenine dair serinkanlı değerlendirmeler yapmamız gerekiyor. Son zamanlarda tartışılan yeni dil inşası da bu serüvenin derinlikli tahkikini gerektiriyor. Öncelikle Cumhuriyet’in ilk yüzyılının büyük bölümünde kültür, edebiyat ve sanat alanları belirli bir sosyokültürel zümre tarafından taşındı ve bu zümre de genellikle ‘Beyaz Türkler’ olarak tanımlandı. Bu kesim yalnızca üretim yapmadı; aynı zamanda meşruiyet ölçütlerini, estetik standartları ve makbul kültür tanımını da belirledi.</p><h2>TOPLUMSAL KATILIMDAN YOKSUN KALDI</h2><p>Dolayısıyla, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde kültür, edebiyat ve sanat alanını taşıyan ana akım dil, yalnızca üretim yapan özel bir çevreye değil; aynı zamanda kamusal meşruiyeti belirleyen, neyin “yüksek kültür” sayılacağını tayin eden bir merkeze gönderme yapmaktadır. Roman, şiir, tiyatro ve sinema alanlarında bu merkezin ürettiği dil, büyük ölçüde devlet merkezli modernleşmenin estetik ve ideolojik çerçevesiyle uyumlu bir dildir. Bu nedenle söz konusu alanlar, toplumsal katılımı yansıtmaktan ziyade, devlet merkezli modernleşmenin sembolik alanları olarak işledi. Burada mesele okuyan-üreten bir elitin varlığı değil; bu üretimin başka seslere kapalı, geçirimsiz ve hiyerarşik bir alan oluşturmasıdır. Bu durum, ana akım kültürel çevrelerin giderek kendi ağları içinde konforlu bir dolaşıma hapsolmasını da beraberinde getirmiştir.</p><p>Dolayısıyla, muhafazakâr kesimlerin de yer aldığı büyük kitleler uzun süre bu kesimin tek yönlü endoktrinasyonuna maruz kalmış ve çoğu zaman savunma davranışı ile ayakta kalmaya çalışmıştır. Bu alanlarda süreklilik gerektiren entelektüel birikim, kurumsallaşma ve eleştirel dil uzun süre üretilememiştir. Bu nedenle de kültür ve sanat alanında geç görünürlük kazanılmıştır. Son dönemde iktidarın dönüşmesiyle, muhafazakâr kültürel çevrelerin hızla siyaset ve bürokrasiye taşınması aynı zamana denk gelmiştir. Önceliklerin değişmesi nedeniyle zaten kırılgan olan kültürel üretimde süreklilik ve istikrar istenen düzeyde maalesef gerçekleşememiştir. Henüz siyaseti besleyecek, onu dönüştürebilecek ve gerekirse onu eleştirebilecek zengin bir kültürel dil yeterince oluşamamıştır. Entelektüellerin, aydınların siyaset ve bürokraside yer almaya bu kadar talepkâr olması da ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir sorun alanı olarak durmaktadır. Diğer taraftan, üzerinde durulması gereken temel meselelerden belki de en önemlisi bu dönemde iktidara yönelik şiddetli saldırılar, darbe girişimleri ve ekonomik saldırıların yoğunlaşmış olması ve bu saldırıların sürekliliğidir. Böylesi bir ortamda öncelikler elbette var oluşla ve ayakta kalmakla ilgili olmak durumundadır.</p><h2>KÜLTÜR VE SANAT ALANININ TEMEL PROBLEMİ</h2><p>Diğer taraftan, bu dönemlerde Kürt kökenli vatandaşlarımızın kültürel alanda ortaya çıkarttıkları birikim ise oldukça önemlidir. Uzun süre siyasal iktidarın ve merkezî kültür alanlarının dışında kalan Kürt entelektüel çevreleri, dil, hafıza, travma ve aidiyet üzerinden güçlü bir kültürel damar geliştirebilmiş, bu üretim, doğrudan iktidara eklemlenmediği için hem daha özerk hem de daha yaratıcı olabilmiştir. Edebiyat, kültür ve sanat alanlarında oluşan bu birikim, siyaseti doğrudan yönlendirmese bile kendi toplumsal gerçekliğini dönüştüren güçlü bir anlatı zemini kurabilmiştir.</p><p>“Beyaz Türkler” olarak adlandırılan ana akım kültürel çevrelere gelince, bu kesim üretmeye devam etmesine rağmen üretim giderek daha çok kapalı devre ve içe dönük olmaya devam etmektedir. Sadece ana akım siyasetle bağı koptuğu için değil; siyasetle kurduğu bağ geçmiş refleksi halen koruması nedeniyle zaten kapsayıcı olamadığı için etkisi kısıtlıdır. Bir başka deyişle, buradaki sorun uzun süre siyaseti belirleyen merkezde yer aldıktan sonra siyasal güçle bağların kopmasından ziyade bu bağın zaten toplumsal bir dönüşüm üretecek kapsayıcılığa sahip olamaması ile ilişkilidir. Dolayısıyla, kültür ve sanat burada daha çok kapalı devre, bireysel başarı, uluslararası dolaşım ve sembolik prestij üzerinden bir anlam üretmeye devam etmektedir.</p><p>Kısacası, Türkiye’de kültür ve sanat alanının temel problemi, alanın farklı dönemlerde farklı aktörlerin elinde yeterince kapsayıcı olamamasıdır. Oysa asıl güç, topluma temas eden ve siyasete içerik üretebilen, eleştirel ama kökleri bu topraklara ait olan bir dilin geliştirilebilmesindedir. Sonuçta kültürel alanın kapsayıcı bir şekilde sürekliliğini koruyacak bir zemin bir türlü oluşamamıştır. Bu zemin oluşmadıkça, farklı dönemlerde farklı aktörler öne çıksa da, birbiri ile konuşmayan parçalanmışlık hali devam etmektedir. Aslında sorun, kültürel kümelerin varlığı ya da belirli ölçülerde kapalı yapılar hâlinde işlemesi de değildir. Bu sınırlar, kültürün aktarımı, dilin korunması ve hafızanın sürekliliği açısından kısmen işlevsel de olabilir. Ne var ki bu tür kümelenmelerin sağlıklı işlemesi, yalnızca kendi içlerinde var olmalarına değil; kamusal alanda birbirleriyle temas edebilecekleri, karşılaşabilecekleri, konuşabilecekleri ve etkileşip dönüşebilecekleri ortak zeminlerin bulunmasına bağlıdır. Sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır: Kültürel alanlar kendi içlerinde kapalı bir çevrimle hayatiyetlerini sürdürürken birbirine sınırlı temas yüzeylerine sahiptir.</p><h2>GENÇLER İKİ ARADA SIKIŞTI KALDI</h2><p>Hal böyleyken, bu ortamda gençlerin bir travma yaşamaları da kaçınılmazdır. Birbirine temas etmeyen, birbirini beslemeyen ve ortak bir anlam alanı üretmeyen kültür–sanat öbekleri, gençler üzerinde derin bir yönsüzlük ve parçalanmışlık duygusu yaratmaya devam etmektedir. Dolayısıyla, gençlerin yaşadıkları sorun, anlam sürekliliği sorunudur. Gençlerimiz, birbirinden kopuk, kapalı devre çalışan kültürel evrenlerle karşılaşıyorlar. Ancak bu kültürel evrenler arasında geçişkenlik yok denecek kadar zayıf. Bir de dijital platformların yaygın dili göz önüne alındığında bu parçalanmışlık, gençlerin zihinlerinde bütünlüklü bir dilin oluşmasını engellemeye devam etmektedir.</p><p>Bu parçalanmışlık ilk etkisini aidiyet düzeyinde göstermektedir. Gençler bir alana dâhil olduklarında, bunun bedelinin diğer alanlardan tamamen kopmak olduğunu hissediyorlar. Kültür ve sanat alanları birbirini beslemediği, dahası yok saydığı için yankı odaları güç kazanıyor. Bu durumda da bir çevreye girmek, diğerlerine karşı neredeyse kararlı bir karşı duruşu veya en azından belirli bir mesafeyi dayatıyor. Bunun nasıl bir davranışa yol açtığını sosyal medya dolaşımlarında hepimiz görüyoruz. Yankı odasının dışına yönelik dijital linç kültürü giderek yaygınlaşıyor. Bu da gençlerde ya aşırı uyumlanma ya da tüm alanlardan geri çekilme eğilimini güçlendiriyor. Her iki durumda da yaratıcı ve dönüştürücü bir özne maalesef ortaya çıkmıyor.</p><p>Belki de en derin etki gelecek tahayyülünde yaşanıyor. Kültür ve sanat alanları ortak hayat akışına anlam ürettiği için bu alanlardaki parçalanmışlık ortak bir gelecek tahayyülünü de yeterince besleyemiyor. Dolayısıyla, gençler ya nostaljiye sığınıyor ya da kendilerini olağan hayat akışına bırakarak tamamen bugüne sıkışıyorlar. Bu durumda gelecek belirsiz, soyut ve kişisel başarıya indirgenmiş bir hedef hâlini alıyor. Bu da derin bir varoluşsal yorgunluk üretiyor. Gençlerin yaşadıkları sorunların ise çoğu kez yapısal olmaktan ziyade tekil sorunlar olarak değerlendirilmesi bu derin savrulmanın görülebilmesini de maalesef engelliyor. Oysa mesele bireysel değil; kültürel ekosistemin dağınıklığıyla veya parçalanmışlığı ile ilgili. Ortak referanslar, ortak metinler, ortak tartışma zeminleri olmayınca, gençlerin kendilerini konumlandırabilecekleri ortak bir zemin de oluşmuyor.</p><h2>FARKLI KÜLTÜREL DAMARLARI BULUŞTURMANIN YOLLARINI ARAMALIYIZ</h2><p>Gelinen noktada, daha önce vurguladığımız yeni dil inşası meselesi, bu tartışmalarda tali bir öneri değil; aksine yukarda kısaca değinmeye çalıştığımız tıkanmaların tam da merkezine düşmektedir. Yeni dil, farklı kültürel öbeklerin yan yana var olmasını değil, birbirleriyle temas edebilmesini zorunlu kılıyor. Bugünkü kriz tam da bu mimarinin yokluğundan kaynaklanıyor. Bu bağlamda gençlerin yaşadıkları sorunlar da aslında seçenek eksikliğinden kaynaklanmıyor. Sorun seçeneklerin birbiriyle konuşmaması, birbirine referans vermemesi ve birbirini beslememesi. Dolayısıyla, gençler kendilerine akışkanlık sağlayacak ortak bir anlatı bulamıyor.</p><p>Bu nedenle farklı kültürel damarları yeni dil inşasında bir araya getirebilmenin imkânını aramamız gerekiyor. Yeni dil, geniş katılımlı birbirini besleyen ortak bir geçmiş, bugün ve geleceğe tekabül eden bir dildir. Yeni dil, geçmişi inkâr etmeden ama onu kutsamadan, tarihi müktesebatı hafıza olarak hesaba katan ancak günümüze dair konuşan ve gelecek tasavvurunu da buna göre oluşturan kapsamlı bir çabanın ürünü olacaktır. Dolayısıyla, yeni dil inşası parçalanmış kültürel alanları birleştirmeye çalışan bir üst anlatı henüz olamasa da, öncelikle bu alanlar arasında konuşmayı yeniden mümkün kılacak zeminin koşuludur. Tıpkı geçmiş birikim gibi her alanın derinlikli tartışmasını ve tahkikini gerektirmektedir.</p><p>Bu bağlamda üniversitelerdeki duruma bakmak yaşadığımız sorunu daha iyi anlamamızı kolaylaştıracaktır. Üniversiteler, özellikle sosyal ve kültürel alanlarda, kültür–sanat dünyasındaki ayrışmaların veya farklı kümelerin akademik izdüşümlerini büyük ölçüde içinde barındırıyor. Bu kapsamda bilimsel üretimde kullanılan atıflara bakmak bizlere yeterince bilgi verecektir. Bilindiği gibi bilimsel üretimde atıf, yalnızca teknik bir gereklilik değildir. Atıf yapmak, bir çalışmayı daha önce kurulmuş bir tartışmanın içine yerleştirmek, o tartışmayla konuşmak, onu genişletmek ya da eleştirmek anlamına gelir. Yani atıf, akademik dünyanın konuşma biçimidir. Hangi metinlere atıf yaptığın, aslında kimlerle konuştuğunu gösterir. Bu açıdan bakıldığında, üniversitelerde özellikle sosyal bilimler, beşerî bilimler ve kültürel çalışmalar alanındaki atıf refleksi, kültür–sanat alanındaki kümelenmelerle şaşırtıcı ölçüde benzeşmektedir.</p><h2>İNŞA HAREKETİ ÜNİVERSİTELERDE BAŞLAMALIDIR</h2><p>Belirli bir teorik, ideolojik ya da entelektüel havzaya ait çalışmalar, neredeyse yalnızca kendi havzasının referanslarıyla konuşma davranışı gösterir. Örneğin, Batı-merkezli dile ve literatüre yaslanan ana akım çalışmalar, yerli düşünce birikimini ve bu yöndeki çalışmaları çoğu zaman görmezden gelir. Dolayısıyla, bilimsel çalışmalar, olması gereken mevcut çalışmaların tartışma mekânından ziyade, farklı epistemik kampların yan yana ama temassız akmaya devam ettiği bir alana dönüşür. Burada sorun, farklı geleneklerin varlığı değil; bu geleneklerin birbirine atıf yapmaması, dolayısıyla birbirini ciddiye alarak tartışma konusu hâline getir(e)memesidir. Dolayısıyla, kültür ve sanat alanında nasıl her küme kendi yazarlarını, kendi filmlerini, kendi estetik ölçütlerini dolaşıma sokuyorsa, akademide de benzer bir refleks kökleşmiştir. Böylesi bir ortamda atıf mekanizması bile, zenginleştirici bir diyalog aracı olmaktan çıkıp, aidiyet bildiren bir işarete dönüşür. Bu da üniversitelerin, bilinçli veya farkında olmadan, kültürel ve ideolojik ayrışmaları derinleştiren bir rol üstlenmesine yol açmaktadır.</p><p>Tam da bu nedenle konuşabilme imkânı, üniversite bağlamında referans verme ve atıf yapma meselesiyle doğrudan kesişmektedir. Eğer üniversite, yalnızca farklı epistemik kümeleri birbirine temas etmeden yeniden üreten bir yapı olarak çalışırsa, kültür ve sanat alanındaki parçalanmışlığın entelektüel meşruiyetini de üretmeye devam eder. Oysa üniversitenin tarihsel işlevi, farklı düşünce geleneklerini aynı masaya oturtabilmek, onları tahkik etmek ve ortak kavramsal çerçeveler geliştirebilmektir. Bu, yukarda da değindiğimiz gibi uzlaşma anlamına gelmez, aksine tüm bu yaklaşımların bilimsel tahkikini sağlayarak bilgi üretimini daha nitelikli ve üretken hâle getirmektir. Kısacası, üniversitelerimiz ortak bir yeni dil inşa çabasının başlayacağı yerdir. Yeni dil inşası uzun soluklu bir süreçtir. Dahası, bir son değil sürekli yolda olmaktır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804891" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/11/c9538a5c-3uc0if0s3v28c7i9aqph1t.webp" data-title="ABD’nin Afrika yardım politikasının dönüşümü" data-url="/dusunce-gunlugu/abdnin-afrika-yardim-politikasinin-donusumu-4804891" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD’nin Afrika yardım politikasının dönüşümü</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804890" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/11/460956ed-la8qxk3ec2h363mbwm1gr.webp" data-title="Trump’ın stratejik yenilgisi" data-url="/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Trump’ın stratejik yenilgisi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804541" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/10/6fb990dd-sfoe8sn9b3ub61icdkxq.webp" data-title="Edvâr değişiyor!" data-url="/dusunce-gunlugu/edvar-degisiyor-4804541" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Edvâr değişiyor!</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/parcalanmisliktan-ortak-bir-yeni-dil-insasina-4805234</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/12/6cea2ab8-bkwmmbjksohru6jfzr1d1o.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın stratejik yenilgisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890" rel="standout" />
      <description>Orta Doğu’da İran Savaşı, bölgesel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Trump yönetimi stratejik bir yenilginin eşiğinde. ABD’nin bölgesel ve küresel rolü, İsrail’in bölgedeki istikrarsızlaştırıcı varlığı ve İran’ın caydırıcılık doktrini bu süreçten önemli ölçüde etkilenecek.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sernur Yassıkaya / Yeni Şafak Dış Haberler Müdürü</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan televizyon kanalı CBS’e, İran’la yürütülen çatışmaların “neredeyse bittiği” yönünde yaptığı açıklama, yalnızca bir savaşın sona erme ihtimaline değil, aynı zamanda Washington’ın karşı karşıya kaldığı daha derin bir stratejik açmaza işaret ediyor olabilir. Trump’ın “Venezuela İllüzyonu” ile yola çıktığı ve başta İsrail olmak üzere bazı Amerikalı yetkililer tarafından yönlendirilen savaş, askeri operasyonların maliyetinin hızla yükseldiği, bölgesel dengelerin öngörülemeyen biçimde sarsıldığı, enerji güvenliğine yönelik baskının arttığı ve ABD öncülüğündeki küresel güvenlik mimarisinin ciddi sınamalarla karşı karşıya gelmesiyle sonuçlandı. </p><p>Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri baskı stratejisinin beklenen sonuçları üretmekte zorlandığını gösteriyor. Savaşın başlangıcında kısa süreli ve yüksek yoğunluklu hava operasyonlarıyla İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatılması ve diplomatik olarak yeniden müzakere masasına çekilmesi hedeflenmişti. Ancak sahadaki gelişmeler bu hesapların önemli ölçüde sarsıldığını ortaya koyuyor.</p><h2>HAVA SAVUNMA VE STRATEJİK YIPRANMA </h2><p>Çatışmaların en kritik boyutlarından biri hava savunma kapasitesi etrafında şekilleniyor. ABD ve İsrail’in sahip olduğu ileri teknoloji savunma sistemleri başlangıçta önemli bir caydırıcılık sağlasa da uzun süreli ve yoğun füze saldırıları karşısında bu sistemlerin sürdürülebilirliği tartışma konusu haline geldi. Özellikle İran’ın çok katmanlı füze ve insansız hava aracı saldırıları, bölgedeki savunma altyapısını ciddi biçimde zorladı.</p><p>Bu süreçte Körfez bölgesinde konuşlu ABD radar ve erken uyarı ağlarının hedef alınması, yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi sonuçlar da doğurdu. Bölgedeki bazı kritik altyapıların zarar gördüğüne dair iddialar, ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güveni zayıflatabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p><h2>İTTİFAK DİNAMİKLERİNDE GERİLİM </h2><p>Çatışmaların uzamasıyla birlikte ABD ile İsrail yönetimleri arasında stratejik yaklaşım farklılıklarının ortaya çıktığı yönünde yorumlar da gündeme gelmeye başladı. Başbakan Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail yönetiminin İran’a karşı daha sert ve uzun soluklu bir askeri baskı stratejisini savunduğu, Washington’ın ise artan maliyetler ve küresel riskler nedeniyle daha kontrollü bir çıkış arayışında olduğu öne sürülüyor.</p><p>Bu çerçevede iki ülke arasındaki olası görüş ayrılıklarının kamuoyuna yansıması, İran’ı yeniden diplomatik sürece çekmeye yönelik taktiksel bir manevra da olabilir. Ancak her halükârda çatışmanın ilk aşamasında öngörülen hızlı sonuç senaryosunun gerçekleşmediği görülüyor.</p><h2>BÖLGESEL, EKONOMİK VE POLİTİK ETKİLER </h2><p>Çatışmanın etkileri yalnızca askeri alanla sınırlı kalmadı. Körfez bölgesindeki enerji altyapısının tehdit altına girmesi küresel enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalar yarattı. Bu durum, zaten kırılgan bir dengede bulunan dünya ekonomisinin yeni bir kriz riskiyle karşı karşıya kalmasına yol açtı.</p><p>Ayrıca bölgedeki bazı ülkelerin güvenlik stratejileri de sorgulanmaya başlandı. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri gibi İsrail ile normalleşme sürecine giren aktörlerin, bu stratejik ortaklığın getirdiği riskleri yeniden değerlendirmesi gerekebilir. Çatışmaların Körfez ülkelerine doğrudan maliyet üretmesi, bölgesel diplomatik denklemi yeniden şekillendirebilecek bir faktör olarak öne çıkıyor.</p><h2>İRAN’IN GÜVENLİK ALGISI VE GELECEK STRATEJİSİ </h2><p>Bu gelişmeler ışığında en kritik sorulardan biri İran’ın gelecekteki güvenlik stratejisinin nasıl şekilleneceği yönünde. Tahran yönetimi, son yıllarda diplomasi ile caydırıcılık arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyordu. Ancak son çatışmalar, İran açısından ABD ile yapılan herhangi bir diplomatik anlaşmanın güvenilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurabilir.</p><p>İran’ın bundan sonra üç temel stratejik seçeneği gündeme alması muhtemel görünüyor: Askeri caydırıcılığını daha da güçlendirmek, bölgesel ittifaklarını genişletmek ve alternatif küresel güç merkezleriyle ilişkilerini derinleştirmek. Bu çerçevede Rusya ve Çin ile stratejik yakınlaşmanın daha belirgin hale gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.</p><h2>ORTA DOĞU’DA YENİ GÜVENLİK PARADİGMASI </h2><p>Orta Doğu’daki mevcut güvenlik düzeni uzun süredir büyük ölçüde ABD’nin askeri varlığına dayanıyordu. Ancak son gelişmeler, bu mimarinin sürdürülebilirliği konusunda yeni tartışmaların ortaya çıkmasına yol açtı. ABD’nin bölgedeki üslerinin güvenlik sağlayıcı rolünün sorgulanması, bazı ülkelerin daha otonom savunma stratejileri geliştirmesine neden olabilir.</p><p>Ayrıca işgalci güç İsrail’in güvenlik stratejisinin temel unsurlarından biri olan “sürekli savaş” yaklaşımı bölgenin geleceğine yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Bölge ülkeleri için temel soru, bu döngünün nasıl kırılabileceği ve kalıcı bir güvenlik düzeninin nasıl kurulabileceği.</p><h2>WASHINGTON’IN İÇ POLİTİK BASKILARI </h2><p>Savaşın ABD iç siyasetine yansımaları da göz ardı edilemez. Trump yönetimi için artan askeri harcamalar, küresel ekonomik etkiler ve olası askeri kayıplar ciddi bir siyasi baskı oluşturabilir. Amerikan kamuoyunun uzun süreli dış askeri operasyonlara yönelik sınırlı toleransı, Trump yönetiminin çatışmayı kontrol altına alma motivasyonunu güçlendiren bir unsur olarak görülüyor.</p><p>Bu nedenle bazı analistler Trump yönetiminin kısa vadede çatışmayı donduracak bir diplomatik çıkış arayışına girebileceğini değerlendiriyor. Ancak tarihsel deneyimler, büyük güçlerin stratejik prestij kaybını telafi etmek için zaman zaman daha riskli hamlelere yöneldiğini de gösteriyor.</p><h2>BELİRSİZLİK VE YENİDEN DENGELENME </h2><p>Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler, yalnızca bir savaşın değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. ABD’nin bölgedeki rolü, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı varlığı ve İran’ın caydırıcılık doktrini bu süreçten önemli ölçüde etkilenecek.</p><p>Önümüzdeki dönemde en kritik mesele, bölgesel aktörlerin bu krizi yeni bir güvenlik düzeni inşa etmek için bir fırsata mı dönüştürecekleri yoksa mevcut çatışma döngüsünün daha da derinleşmesine mi izin verecekleri olacak. Eğer diplomatik mekanizmalar güçlendirilmezse, Orta Doğu’nun uzun süre daha kırılgan ve öngörülemez bir güvenlik ortamında kalması ihtimali işten bile değil.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4804541" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/10/6fb990dd-sfoe8sn9b3ub61icdkxq.webp" data-title="Edvâr değişiyor!" data-url="/dusunce-gunlugu/edvar-degisiyor-4804541" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Edvâr değişiyor!</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4803999" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/8/1d9957a2-3qkk9akzobsx3csz0k7g8.webp" data-title="Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlesi" data-url="/dusunce-gunlugu/surdurulebilir-kalkinmada-kadin-hamlesi-4803999" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4803406" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/3/6/c948f241-a25omkqq6ee9w5tqjm7yg.webp" data-title="Sarsılan matris Sessiz Çin, hırçın Amerika ve hedefteki İran" data-url="/dusunce-gunlugu/sarsilan-matris-sessiz-cin-hircin-amerika-ve-hedefteki-iran-4803406" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sarsılan matris Sessiz Çin, hırçın Amerika ve hedefteki İran</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-stratejik-yenilgisi-4804890</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/11/460956ed-la8qxk3ec2h363mbwm1gr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD’nin Afrika yardım politikasının dönüşümü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abdnin-afrika-yardim-politikasinin-donusumu-4804891</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abdnin-afrika-yardim-politikasinin-donusumu-4804891" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Eda Gezmek / Araştırmacı, Afrika Çalışmaları</strong></p><p><br></p><p>Amerika Birleşik Devletleri’nin dış yardım politikaları, Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte dönüşüm geçirdi. Amerikan dış yardımının insani ve yumuşak bir yüzü var mıydı tartışılabilir ancak Trump yeni dönemde açıkça ekonomik nüfuz arayışında. Önceden yumuşak güçle yürütülen etki, şimdi açık çıkar ilişkisine dönüştü. </p><p>USAID’in programlarını askıya alıp, küresel insani yardım faaliyetlerinin büyük kısmını durdurması önemli bir dönüm noktası oldu. Trump bu kesintiyi Amerikalıları daha güvenli yapmak için gerekli adım olarak sundu. Fonlardaki bu kesintiler en çok da, milyonlarca insanın sağlık hizmetlerinden yararlandığı Afrika’yı etkiledi. </p><h2>YARDIM TUZAĞI </h2><p>USAID uzun yıllar dünyanın en büyük dış yardım donörlerinden biriydi. Ancak Trump yönetimiyle yardım yerine ticaret ve karşılıklı çıkar temelli ilişkilerin geleceği ifade edildi. Uzmanlar yardımların kesilmesinin milyonlarca insanı savunmasız bırakacağını söylerken, dış yardımın az gelişmiş ülkelerin kalkınmasına gerçekten katkı sağlayıp sağlamadığı sorusu hâlâ güncel. Birçok uzmana göre dış yardımlar ekonomik büyümeyi desteklemekten ziyade bağımlılık yaratan bir “yardım tuzağı” oluşturuyor. Onlara göre, yardım kesintileri Afrikalı politika yapıcıları daha fazla sorumluluk almaya zorlamalı. </p><p>Afrikalı liderlerin ülkelerinin alt yapı çalışmalarını ihmal ederek, kemer sıkma politikalarına yönelmeleri çok daha kapsamlı bir siyasetin sonucuydu. 1960’lar ve 70’ler egemenliklerini yeni almış Afrikalı devletlerin büyümelerinin arttığı dönemlerdi. Ancak 1980’lere gelindiğinde Afrikalılara büyümenin bir reçetesi gibi dayatılan serbest piyasa şartları, ekonomik büyüme oranlarını görünür biçimde düşürmüştü. Liderler bu dönemde altyapı çalışmalarını askıya almıştı. Bunun sonucu olarak kıta ülkeleri çok uzun zamandır önceliklerini belirlemek için dışarıdan gelen yardımlara güveniyordu. Ülkesinden milyarlarca dolar değerli ürün çıkartan ülkeler, sağlık, eğitim ve alt yapımı gibi alanlarda dışarıya bağımlı hale geldi. </p><p>Burada soru Amerikan yardımının yerini başka aktörlerin doldurup dolduramayacağı olabilir. Almanya gibi bazı Avrupa ülkeleri de Afrika’ya giden yardımların savunma harcamalarına ayrılacağını duyurdu. Körfez ülkeleri belki bu noktada artan insani yardım harcamaları ile öne çıkabilir. Diğer bir alternatif kıtanın en büyük ticaret partneri Çin. Ancak, Pekin de bu açığı kapatmaya gönüllü durmuyor. Çin daha çok ticaret anlaşmalarını ve alt yapı çalışmalarını tercih eden daha pragmatik bir modelle kıtaya yaklaşıyor. Batı’nın öncülüğünü yaptığı ‘fedekadar yardım modeli’ Çin’in tarzına uymuyor. Kısacası, kıtanın sorunlarını ve  Batıdan kalan bu boşluğu ne hayırseverler ne de yükselen orta güçler kapatamaz. Nitekim Trump’ın yardım fonlarını kesmesinin ardından ülkelerle birebir sağlık anlaşmaları yapmaya başlaması da yardım ilişkisinin artık hayır işi olmadığını gösteriyor.</p><h2>YARDIM YERİNE PAZARLIK: EŞİT OLMAYAN BİR TAKAS </h2><p>Yapılan sağlık anlaşmalarında daha önce USAID’in yardım olarak yürüttüğü HIV ve sıtma programlarının, anne-çocuk sağlığı programlarının yerini şimdi milyon dolarlık yatırımlar adı altında sunulduğunu görüyoruz. Ancak bu yatırımların eski yardımlardan farkı, Amerika’nın karşılığında bir şey talep etmesi. Amerika’nın sunduğu finansal destek ülkelerin kabul edemeyeceği şartlarla birlikte geliyor. Anlaşmalar, sağlık “yardımları” karşılığında ülke vatandaşlarının sağlık verilerine 10 yıl süreyle erişim izni verilmesini istiyor.  Hassas sağlık bilgilerine, virüs örneklerine ve epidemiyolojik verilere erişimi bazı ülkeler tarafından kaygı verici olarak görülüyor. </p><p>Şu ana kadar 16 Afrika ülkesi ABD ile sağlık anlaşması imzaladı. Bunların arasında Nijerya ve Uganda da bulunuyor. Ancak Zimbabve, Zambiya ve Kenya gibi ülkelerin anlaşmadan çekilmesi, başka bir soruna işaret ediyor. Geçen sene Kenya, sağlık verilerinin güvenliğinden şüphe ettiği için kendisine sunulan 2,5 milyon dolarlık sağlık anlaşmasını iptal etmişti. Zimbabve de 360 milyonluk “potansiyel” sağlık yatırımlarrı anlaşmasından çekildiğini duyurdu. Zimbabve, söz konusu anlaşmalarla, kendilerinden uzun bir süre boyunca biyolojik kaynaklarını ve hassas sağlık verilerini paylaşmalarının istendiğini ancak bu verilerden üretilecek aşılar, teşhis yöntemleri ya da tedaviler gibi herhangi bir tıbbi yeniliğe erişim konusunda hiçbir karşılıklı garanti verilmediğini belirtiyor. Zambiya da yine aynı endişeler yüzünden 1 milyar dolarlık sağlık finansmanı anlaşmasından, ülkenin çıkarlarına uymadığı gerekçesiyle çekildi. </p><p>Burada iki egemen devlet arasında eşitlik temelinde yapılan bir anlaşma yok. Biyolojik verilerin aktarımı Afrika’nın değil, Amerika’nın çıkarlarını gözetiyor. Afrikalı ülkeler yardım ilişkisine dayalı bir model yerine eşitliğe dayanan ortaklıklar kurulmasını istiyor. Veri güvenliği meselesi pek çok ülke için kırmızı çizgi. Verilerin nerede, kim tarafından,  hangi amaçla kullanılacağı belirsizken, bu anlaşmaları reddetmek milletlerin kendi egemenliğine sahip çıkması demek. </p><h2>YENİ SÖMÜRGECİLİK</h2><p>Köle ticareti, toprak ve değerli kaynak sömürgeciliğinden sonra yeni sömürge alanı insan bedenine ait veriler oldu. Trump’la birlikte yardım işi, “hayır faaliyeti”nden çıkıp doğrudan çıkar anlaşmasına dönüştü. Afrika Birliği’nin ABD eski Büyükelçisi Arikana Chihombori-Quao ise USAID’in insani yardım görüntüsü altında hükümetleri istikrarsızlaştıran “koyun postuna bürünmüş kurtlar” gibi çalıştığını söylüyor. Nitekim yıllardır akan milyonlarca dolarlık yardıma rağmen kıtada eğitim ve sağlık alanında gözle görülür bir iyileşme sağlanamadı. Bu nedenle birçok uzman, yardımların kesilmesini bir travma değil, Afrika’nın kendi kaderini tayin edeceği bir fırsat olarak görüyor.</p><p>İster yardımların kesilmesiyle ister Afrika'nın kendi isteğiyle gerçekleşsin, şu an Afrika ülkeleri ile dünya arasındaki güç dengelerini yeniden ayarlamak için önemli bir zaman.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abdnin-afrika-yardim-politikasinin-donusumu-4804891</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/11/c9538a5c-3uc0if0s3v28c7i9aqph1t.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edvâr değişiyor!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/edvar-degisiyor-4804541</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/edvar-degisiyor-4804541" rel="standout" />
      <description>İçimizdeki “modern kafa” Leylim Ley’e hemen “Evet” ama Celal Karatüre’ye “Olmaz” dedi! Neden? Çok mu gelişkin bir melodidir Leylim Ley? Karatüre’nin müzik yeteneği ve elastikiyeti daha güçlü oysa... Ne o… Ne bu… Meselenin ne melodi ile ne de sözle ilgisi var. Mesele içeriksel değil. İdeolojik!</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yücel Arzen Hacıoğulları / Sanatçı - Besteci - İstanbul Milletvekili</strong></p><p><br></p><p>“Kabe’de Hacılar Hû Der Allah..!” ilahisi Türkiye’deki kadim alt – üst, elit - seçkin / sıradan, tartışmasını yeniden başlattı. Sayın Celal Karatüre, aslında söylemesi, yani işitildikten hemen sonra tekrar edilmesi hiç de zor olmayan, Türkiye’de yaşayan hemen herkesin kolaylıkla seslendirebileceği Hüseynî Makamında ve ses aralıkları (interval) perdeleri kolaylıkla taklit (mimesis) edilebilen bir ilahî okumuştu. Olan oldu ve Karatüre’nin icrası sonrası ilahi tüm sosyal medya platformlarında hızla paylaşıldı ve müzik listelerinde bir numaraya çıktı. Kısaca hayatın her alanında karşılık buldu. Bu toplumsal vakayı açıklamak için türlü sebepler bulunabilir. Sonuçta birileri abartılı bir biçimde saygısızca aşağılarken, birileri düşünsel gard alıp (abartı karşılıklı olabilir) “kültürel hegemonyanın yıkılışı” olarak adlandırdı bu sosyal atağı…</p><p>Öncelikle Celal Karatüre’nin müzik kulağının konvansiyonel - konservatif müziği yapabilme yeterliliği açısından örneğin Zülfü Livaneli ya da ne bileyim Mustafa Sandal, Nil Karaibrahimgil, Feridun Düzağaç gibi popüler figürlerden daha yetkin olduğunu söyleyerek başlayayım. Yani “konservatuar” sınavlarına başvursalar saydığım popüler zevatın hiçbiri başarılı bir imtihan veremez ama bu halde, Celal Bey yetenek sınavını; belki azıcık eğitimle zorlanmadan kolaylıkla kazanır derim. Peki ama nasıl? Nasıl oluyor da müzik yeteneği konservatuar giriş sınavlarında bile yetersiz görünen bu insanlar Türkiye popüler müzik dünyasında kendine “saygın”, imtiyazlı, ayrıcalıklı bir yer bulabiliyor?</p><h2>MÜZİK SADECE MÜZİK DEĞİLDİR</h2><p>“Müzik, sadece müzik değildir” de ondan. Bakın literatürde “müzikal sadelik” (motif) dediğimiz şey ya da motif - ilk örnek dediğimiz ile basitlik / sıradanlık başka şeyler. Basitliğin gerekçesini az önce söyledim; kolayca taklit edilebilirliğinin dışında, katman /derinlik eksikliği, azlığı ya da ilham vericilikteki, anlam çokluğu, yeni anlamlar, çağrışımlar üretebilmekteki tekdüzelik, sığlık veya yetersizliktir. Kendi basit melodilerine Nazım Hikmet, Ülkü Tamer ya da Paul Eluard gibi kendini zaten kanıtlamış şairlerin mısralarını denkleştirip düşürürsen, yetersiz şan tekniğin ve sesinle şarkılar söylesen bile Türkiye’deki aşağılık kompleksli kulakları seni dinlemek üzere harekete geçirirsin. Üstelik yaptığın basit (tek anlamlı) şarkıları dönemin usta orkestra şeflerine düzenletirsen (arrangement) anlam karmaşasını daha da körükler, kendine bu kaostan alan açarsın! Tadından yenmez!... İşte bunu yaptı Livaneli’ler… Atilla Özdemiroğlu ya da kardeşi Ferhat Livaneli gibi müzik ustalarının yarattığı bu yönlü anlam karışıklığının ve bizim iki yüzyıllık aşağılık kompleksimizin ürünüdür kendisi.</p><p>Livaneli’ye sorsam; müziğin asıl işlevinin, alanının, sorunsalının, diriminin de zaten bu olduğunu, iyi ve güzel olanın kötü olandan, yüce ve faziletli olanın bayağı olandan,</p><p>- Hezarfen’dir kendisi, hemen Yunan Mithos’una oradan İgor Stravinky’e zıplayıp -  düzenin ise ancak kaostan çıkarılabileceğini söyleyip, mesela Beethoven’in müzik estetiği / poetikasının da bu diyalektik karşıtlık üzerine kurulu olduğunu ekleyecektir. “Örneğin” diye başlayıp; “9. Senfonin son bölümü aslında sıradan bir sokak ezgisi ya da bir Alman Halk Şarkısı melodisi gibi son derece yalın bir melodi üzerine kuruludur. Ama Beethoven büyük müzisyenliği ile o sıradan, o basit, primitif sokak melodisini alıp nasıl işlenebileceği üzerine BESTECİLİK tarifi yapmış, dünyaya kompozitörlük dersi vermiştir! Bizim Türkülerimiz de böyle değerlendirilmeli. Ulusal olandan everensel olana…” diye bitirecektir. Son olarak “besteci, yeni, muhteşem ya da çok farklı bir melodinin değil sıradan olanın, nasıl sıra dışı / evrensel hale getirilebileceğini gösteren, duyuran, tanımlayandır.” diye o muhteşem gülümsemesiyle konuyu kapatacaktır. Hal bu…</p><h2>ŞÖHRET KULELERİNİ NASIL İNŞA ETTİLER?</h2><p>İçimdeki haber spikeri Özlemler’i, Livaneli’leri konuşturmak çok zor değil artık. Taklitlerini yapmak, dalgasını geçmek de… Sanayi Devrimi'ni yakalayamamış, ama hala, inat ve ısrarla aydınlanmanın-modernizmin yüzyıl önce kendisine sağladığı ayrıcalığı geçer sayan (geçer sanan) günümüz DonQuixote’lerinin düşünme-tahayyül reflekslerini tahmin etmek hiç zor değil artık! Bunun için Oğuz Atay zekâsına, ironisine, hassasiyetine gerek yok artık. İleride, çok çalışarak İngiliz ya da Fransız olamayacağını fark ettikleri gün, en azından İngiliz ya da Fransız gibi görünerek işi kotaracağını düşünen hinleri-kurnazları, kendi değerlerini ve birlikte yaşadığı insanları hakir görerek iktidar sürenlerin ipliğini pazara çıkarıp yazmak kolay artık. </p><p>Ama hayranı olduğum Beethoven öyle mi? O büyük bir müzisyen. Zira kendisi yapmıştır bestelerini- orkestrasyonunu. El yazısı berbat olmasına rağmen notaları tek tek elleriyle porteye yerleştirmiş, yazmış, kulakları duymasa da piyanoyu kendi bodur, kısa parmaklarıyla çalmıştı. Kolay mı? Hadi yap da görelim… </p><p>Oysa adını yukarıda yazdığım zevat öyle değil! Onlar başka müzisyenlerin, müzik işçilerinin birikim, yetenek, emeklerini kiralayarak ya da o an punduna getirip çok ucuza satın alarak yaptırdılar takaslarını / alışverişlerini. Sonra da başka ustaların yaptıklarına, zihinsel emeklerinin altına kendi isimlerini yazıp inşa ettiler şöhret kulelerini. Ne mimar ne mühendis. Düpedüz lise terk diplomalı sahte müteahhit bunlar. Gerekmedikçe, sorulmadıkça yahut zorunlu kalmadıkça söylemediler, çalıştırdıkları müzik işçilerinin, enstrümanist icracı, virtüöz, aranjör, düzenlemeci veya orkestra şeflerinin isimlerini, adlarını.</p><h2>YETER! SİZ KİMSİNİZ YAHU?</h2><p>Sorulduğunda “yağlı börek canım cicim…” ama hakikat öyle değil iki gözüm! </p><p>Birçoğunu tanırım o stüdyo / müzik işçilerinin. Ekonomik olarak durumu hala zor olanlar var. Oysa bugün bizler, bilgisiz ve bilinçsizce o müzik işçisi - müzisyenlerin, bir dönem sömürülmüş emekleriyle yaratılan müzik starlarını “müzik dünyamızın duayenleri” olarak tanıyoruz. Her şeye; kendi değerlerimize rağmen, kendimizi aşağılama pahasına geliştirdiğimiz Batılılaşma arzumuzun yarattığı aşağılık kompleksinin ürünü bu zevat! Düşünsenize; nasıl olur da müzik yeteneği olmadan müzisyen olunabilir, ismin saygın bir müzisyen olarak anılabilir değil mi? Ama olan oluyor… Oğuz Atay bu durumun ironik romanını yazsa da aşağılık kompleksi toplumsal travma reaksiyonu olarak kendisine olanak buluyor hayatta… Hayat işte…! Ama bir dönem, bir zaman sonra, bir adam çıkıyor ve “Yeter... Siz kimsiniz yahu?” diye ayar verip yüzyıllık zihinsel algıyı, büyüyü değiştiriyor!</p><h2>SAHNE HER YERDİR</h2><p>Sokak müziği, sahne müziğinden farklıdır. Bu farklılık sadece teknik açıdan değil ontolojik açıdan da ele alınmalı! Zira sahne tasarlanmış bir alan. Sahne belirlenmiş, tasarlanmış, bilinçle sınırlandırılmış zaman ve uzam. Bilirsiniz: ölçtüğünüz yerdir SAHNE. Örneğin: 5,17 metreye x 15,30 metredir... Bu kadar net çizilidir, çizilmelidir sınırları. Onun dışındaki “her - yer” sahne dışıdır artık. 4 dakika 33 saniyedir müzik (John Cage). Belirlenmiş bir zamanla başlar ve bir zaman sınırlamasıyla eser biter! Suskunluk başlar. Plastik Sanatlarda ise çerçevenin, tualin, tablonun sınırları içerisinde kalandır resim…</p><p>Sokak öyle mi? Kimin sanatçı / icracı, kimin izleyici olduğu birbirine karışır sokakta. Sahne yoktur. Sahne her yerdir. Sahne artık başka tanımlanmıştır. Klarnetçi dokunaklı bir hicaz taksim yaparken ayaktaki izleyicilerden birinin öksürük sesi, trafikteki başka birinin klakson sesi, ötelerden bir vapur düdüğünün belki aynı tonda çıkardığı bir kalkış borusu eşlik eder. Hicaz Uzzal birden Zirgüleli Hicaz’a döner. Ne matraktır öyle anlar. Her şey ve her ses birden, kontrol ve tasarım dışı birleşir. Her şey “hemzemin”dir! O an oradadır her şey. Yükselti yoktur! Sadece izlenen yer değildir artık sahne. Kendini de objesi kıldığın aktif bir alana dönüşmüştür! Rastlantı ve tasarı birbirine girmiştir. Albert Camus’nün “Ya rastlantıya boyun eğin ya da sanatı seçin” sözünü hatırlayın. O sözde koşulan şartın zorbalığı, rastlantıyı tevafuk’a dönüştürmenin bilincine boyun eğmiştir o an. Her şey o an oradadır. Biz de…</p><p>Farkındaysanız Sokak Müziği son dönem daha çok girdi hayatımıza. Belki insanlar Nazım Hikmet’in deyişiyle “sadece şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek de…” istiyorlar. </p><p>Fransa’nın metro duraklarında ya da ara sokaklarında şarkılar söyleyen videolar çekip yayınlayan Zaz isimli bir kız vardı üç beş yıl önce. Bir dönem sonra “Mandalinalar” diye bir şarkı çıktı ve büyük bir ilgi ile karşılandı, hatırlıyorum. Hatta şarkının okuyucusu da sanırım gerçek bir mandalina satıcısıydı. Sonra Koray Avcı geliyor aklıma; o da Sokak Müziği’nden. Bildiğim kadarıyla Sedat Anar da kendisini hala sokak müzisyeni olarak tanımlar! Hah işte Celal Karatüre de öyle! İlahi’yi aldı ve sokaklarda söyledi!</p><p>PopStar’ların durumu daha farklı. PopStar sahnededir. Sahneden inmez. Onun konforu, ayrıcalığını, maddi-manevi sürer. Ve fakat hem söylediği, hem söyleme biçem, “hemzemin”dir! Düşüncesi, dili, melodisi... Öyle olmasa nasıl toplanır onca kalabalık şehrin meydanına. Ekmek Dava’sı kadar primitif bir yanı yok ki sanatın. Örneğin Livaneli bazı konserlerini kimi zaman “Toplandık filanca şehrin falanca meydanına ve beş yüz bin kişilik izleyici korosu ile birlikte söyledik şarkılar …” diye gurur ve övgüyle söyler. Bu aklı başında bir sanatçı için korkunçtur aslında. Zira bir sanatçı, beş yüz bin kişinin bir araya gelip okuyabildiği bir şiir, şarkı, sanat eserinin sıradanlığı, herkese aitliği ile övünmek yerine yine Nazım Hikmet’ten alıntı ile “Anladım ki sen de herkes gibisin” diyerek terk eder! Hakikat tek kişiliktir zira!</p><h2>MESELE İÇERİKSEL DEĞİL İDEOLOJİK </h2><p>İçimizdeki “modern kafa” Leylim Ley’e hemen “evet” ama Celal Karatüre’ye “olmaz” dedi! </p><p>Neden? Çok mu gelişkin bir melodidir Kürdî Dizisindeki Leylim Ley? Karatüre’nin müzik yeteneği ve elastikiyeti daha güçlü oysa... Ne o… Ne bu… Meselenin ne melodi ile ne de sözle ilgisi var. Mesele içeriksel değil. İdeolojik! </p><p>Ama Celal Karatüre çıktı ve zihinsel iktidarın bu oyununu BOZDU! Ahmedî Xanî’nin Mem û Zîn’indeki Satranç Sahnesi gibi. (Hatırlayın: Aşık Mem, Zîn’in Babası Mîr ile bir satranç müsabakasında sevdiği kız Zîn’i görünce satranç tahtasını devirme sahnesi… Müthiş metaforik bir sahnedir. Aşk gelince mekân kaybolur. Lâ Mekân olur… O meşhur Diyar-ı Bekir Türküsündeki gibi: Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı/ Binayı kurar iken gördüm Leyla’yı…)</p><h2>KARATÜRE HAYATTAN YANA DURDU VE BAŞARDI</h2><p>Celal Karatüre’nin bir oyunun, bir yapının bozulabileceğine ilişkin cesaret verdiği ortada. Ama Kültürel Hegemonyalar yıkıp yerine…? Bu hem çok büyük bir iddia hem haksızlık olur. Bozulmak, çürümek, yıkılmak değildir zira… Bunu nasıl başardı Karatüre? Elbette hayattan yana durarak! Hayatı önüne, arkasına, yanına, yöresine fon olarak değil, içinde durarak. Onun normalliği, hata, eksik, gedik, rastlantısallığı ile bir oluşuydu onu yıkıcı kılan. Arazlarıydı onu mükemmelleştiren.</p><p>Sahi sizce en çok kim rahatsız olmuştur Celal Bey’in okuma üslubundan?</p><p>Mekân sahipleri mi? En çok kim içerlemiştir çocukların neşeyle okul teneffüs zili çaldığında zıplaya zıplaya o ilahî okumalarına? Sizce kimler hem Sayın Celal Karatüre’yi hem de ilahînin okul bahçelerinde okunmasını “hadsizlik” ve “düşüklük” olarak nitelendirmiştir?</p><p>Bu işten kim rahatsız oluyorsa ona şunu söylemek isterim: Sonunuz geldi.</p><p>Sizi gidi “mekâncılar” (dinî musikiyi mekânsal kılanlar) Sizi gidi “Ey Özgürlüüük...!” terennümüyle kendi dışındakilere hürriyet hakkı tanımayanlar! Edvârınız bitti! Tanımlar değişiyor! Dijital Devrim, Sanayi Devrimi paradigmalarını alaşağı ediyor! Biliyoruz hayat kazanacak! Her şey geçecek! Bu yazının üslubunu Celal Karatüre’nin hiç beklenmedik anda müziğe girişine benzetebiliriz. Onun gibi sağa sola sataşarak… Yazının Döngüsünü (edvârını) ise Jean Rondstand isimli ünlü bir biyoloğa ait şu cümleyle bitirmek istiyorum müsaadenizle: Kuramlar geçici, kurbağalar kalıcıdır…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/edvar-degisiyor-4804541</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/10/6fb990dd-sfoe8sn9b3ub61icdkxq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/surdurulebilir-kalkinmada-kadin-hamlesi-4803999</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/surdurulebilir-kalkinmada-kadin-hamlesi-4803999" rel="standout" />
      <description>Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlemizle iş yerlerimizi geleceğin daha zorlu rekabet koşullarına hazırlarken, kadının potansiyelini etkin biçimde değerlendirerek toplumsal refahın tüm kesimlere yayılmasını esas alıyoruz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahinur Özdemir Göktaş / T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Bugün insan hakları temelinde kadınların sosyal, ekonomik, siyasi yönlerden güçlenmesinin öneminin hatırlanmasına ve kadınların toplumsal yaşamdaki başarılarının kutlanmasına atfedilen; dünya genelinde ve ülkemizde her yıl çeşitli etkinliklerle anılan önemli bir gün; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Emeğiyle, dirayetiyle ve umuduyla hayatın her alanına değer katan tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.</p><h2>KALKINMANIN ÖZNESİ</h2><p>Güçlü Türkiye’nin kalbinde kadın yatıyor. Kadınlar; ailenin kalbi, toplumsal hayatın vazgeçilmez unsuru ve kalkınmanın da temel öznesidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde 24 yıllık dönemde kadının ekonomik ve sosyal güçlenmesi alanında tarihi nitelikte kazanımlar sağladık. Kadınların hayatın her alanında ve her düzeyde temsillerini artırmak, hak fırsat ve imkânlardan eşit şekilde yararlanmaları için iş, eğitim ve siyaset alanında reform niteliğinde düzenlemeleri hayata geçirdik. Anayasamız ve Medeni Kanunumuz başta olmak üzere, yaptığımız mevzuat düzenlemeleriyle attığımız adımlarla, kadını hayatın her alanında görünür kıldık, Cumhurbaşkanımızın güçlü iradesiyle kılık kıyafet yasaklarını kaldırdık.  Bu sayede kadınların eğitim, iş hayatı ve siyasete tam ve eşit katılımını sağladık. Tüm çalışmalarımızı kadının güçlenmesi ve kadına karşı şiddetle etkin mücadele doğrultusunda yürütmeye devam ediyoruz.</p><h2>EĞİTİMDE VE İSTİHDAMDA YÜKSELEN İVME</h2><p>Bu yaklaşımımızın söylemde kalmadığını, somut sonuçlara dönüştüğünü görmek de bizi çok mutlu ediyor. Göreve geldiğimizde yüzde 27,9 olan kadınların iş gücüne katılım oranını yüzde 34,7’ye, kadın istihdam oranını ise yüzde 25,3’ten yüzde 30,9’a yükselttik; 10 kadından 2’si okuryazar değildi, bugün ise her 100 kadından 96’sı okuyup yazabiliyor. Kızlarımızın çok daha fazlası artık yükseköğretim mezunu. 2002’de kızlarımızın yükseköğretim okullaşma oranı yüzde 13’tü, bugün bu oran yüzde 53’e ulaştı. Milletvekillerimizin yüzde 20’si, kamu çalışanlarımızın ve akademi camiamızın da neredeyse yarısı kadın.</p><h2>12. KALKINMA PLANIYLA KADINLARIMIZI HER ALANDA GÜÇLENDİRİYORUZ</h2><p>Başarılarımızı sürekli kılmak ve daha da ileri götürmek için kadınların kooperatifler yoluyla desteklenmesinden, kadın erkek eşitliğine duyarlı bütçelemeye; bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanları ile yapay zekâ ve veri bilimi geliştirme programlarından finansal okuryazarlığa kadar çok çeşitli alanlarda kadının güçlenmesine yönelik program ve projeler yürütüyoruz. 12. Kalkınma Planımızda, ailede merkezi role sahip kadınların hak ettiği üstün kıymeti görmesi ve kalkınmamıza ivme kazandırılması için kadınların başta eğitim ve istihdam olmak üzere hayatın tüm alanlarındaki fırsat ve imkânlardan eşit biçimde yararlanmalarını ve her tür şiddet ve ayrımcılıktan uzak şekilde yaşamalarını sağlamayı, her alanda ve düzeyde temsil ve katılımlarının artırılmasını temel amaç olarak belirledik.</p><h2>SİSTEMATİK, BÜTÜNCÜL VE SONUÇ ODAKLI YAKLAŞIM</h2><p>Kadının güçlenmesi çalışmalarımızı sistemli, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir zeminde yürütüyoruz. Kurumlar arasında güçlü bir eşgüdüm sağlayan, sorumlulukları netleştiren ve uygulamayı sahada etkili kılan yol haritası niteliğindeki “Kadının Güçlenmesi Strateji Belgesi ve Eylem Planları”mızı kararlılıkla uyguluyoruz. Sistematik, bütüncül ve sonuç odaklı yaklaşımımıza ara vermeden devam ederek, 2024-2028 dönemini kapsayan bu eylem planı ile kadınların toplumsal ekonomik ve siyasi hayatta daha güçlü, daha etkin kılınmasını hedefledik. Çok katmanlı, çok taraflı ve kapsamlı şekilde bugünün ihtiyaçlarına cevap veren ve yarının vizyonunu ortaya koyan bu plan; eğitim, sağlık, ekonomi, liderlik ve karar alma mekanizmalarına katılım, çevre ve iklim değişikliği politika eksenleri olmak üzere “5 Temel Amaç”, “20 Strateji” ve “83 yenilikçi faaliyet”le kadının güçlenmesi konusundaki kararlı irademizin somut bir ifadesidir.</p><h2>POLİTİKALARIMIZI İCRAATA NASIL GEÇİRDİK?</h2><p>Kadının güçlenmesine yönelik politikaların merkezi ve yerel düzeyde, bütüncül bir bakış açısıyla, etkin ve koordineli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla 2025/4 Sayılı “Kadının Güçlenmesi” konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesini 8 Mart 2025’te yürürlüğe koyduk.  Bu genelge, kadının güçlenmesinde, sözde değil özde ve icraatta ortaya koyduğumuz güçlü iradenin bir nişanesidir. Söz konusu Genelge kapsamında, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın öncülüğünde ilgili diğer bakanlıklar ve kurumların da katılımıyla kadınlara sunulan hizmetlerin etkin bir şekilde yürütülmesine yönelik tüm çalışmaların izlenmesi, değerlendirilmesi, koordinasyon ve iş birliğinin sağlanması amacıyla “Kadının Güçlenmesi Koordinasyon Kurulu”nu ve “Kadının Güçlenmesi İl Koordinasyon Kurulları”nı oluşturduk.</p><p>Kurul bünyesinde kadının güçlenmesine yönelik çalışmaların daha ayrıntılı ve etkili yürütülmesi amacıyla; “Bakım Sorumlulukları ve İş-Aile Yaşamının Uyumlaştırılması Alt Komitesi”, “İklim Değişikliği, Çevre ve Kadınların Rolü Alt Komitesi”, “Karar Alma Mekanizmalarında Kadın Temsiliyetinin Güçlendirilmesi Alt Komitesi”, “Yerel Kalkınma Alt Komitesi” ile “STEM Alanlarında Kız Çocukları ve Kadınların Güçlenmesi Alt Komitesini” oluşturduk. Kadının güçlenmesine ilişkin çalışmaların yerel düzeyde etkin şekilde yürütülmesi ve takibi amacıyla, tüm illerde Vali başkanlığında oluşturulan “Kadının Güçlenmesi İl Koordinasyon Kurulları” ile yerel dinamikleri dikkate alan “Kadının Güçlenmesi İl Eylem Planları” hazırladık.</p><h2>YENİ VİZYON: ÖZEL SEKTÖRLE BİRLİKTE ÖZEL SEKTÖRE YÖNELİK</h2><p>Devlet olarak, kadınlarımızın hep yanında olduk, olmaya devam edeceğiz. Bugüne kadar sahada ve masada yürütülen tüm bu çalışmaların somut bir çıktısı olarak, kalkınmayı eşitlikten, sürdürülebilirliği kadının gücünden ayırmayan bir anlayışla, “Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlesi” vizyonumuzu ortaya koyuyoruz. Bu vizyonumuzu özel sektörümüzle birlikte, özel sektöre yönelik olarak belirledik. Kadın haklarının güçlendirilmesi, yalnızca kadınların değil; devletin ve toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğudur. Özel sektör tarafından kadın erkek fırsat eşitliği alanında yapılan çalışmaları bu vizyonla taçlandırıyoruz. </p><p>Vizyonumuzun amacı, kadın alanındaki kazanımlarımızı ileriye taşıyarak kadının üretim gücünü kalkınmanın itici unsuru hâline getirmektir. Kadın emeğinin ve yetkinliğinin üretim süreçlerine etkin biçimde dâhil edilmesi, refah artışını hızlandıracak ve kalkınmanın niteliğini yükseltecektir. Yenilikçiliği, rekabetçiliği ve verimliliği esas alan bir kalkınma anlayışıyla geleceği birlikte inşa etmeyi hedefliyoruz. İş yerlerimizin kadın-erkek fırsat eşitliği alanında örnek uygulamalar geliştirmesi, yalnızca sosyal adaletin değil, aynı zamanda sürdürülebilir ekonomik büyümenin de temel koşuludur. </p><h2>GELECEĞE DÖNÜK STRATEJİK YATIRIM</h2><p>Dijital dönüşümün hızlandığı, küresel rekabetin arttığı mevcut ortamda, kadınların geleceğin becerileriyle donatılması ve iş yerlerimizin dönüşüm kapasitesinin güçlendirilmesini stratejik bir öncelik olarak değerlendiriyoruz. Üretimde imkân ve teknolojilerin baş döndürücü bir hızla geliştiği dünyada rekabet, sadece maliyet unsuruyla değil, aynı zamanda çevreye saygılı üretim ve eşitlik gibi değerler üzerinden yeniden şekillenmektedir. Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlemizle iş yerlerimizi geleceğin daha zorlu rekabet koşullarına hazırlarken, kadının potansiyelini etkin biçimde değerlendirerek toplumsal refahın tüm kesimlere yayılmasını esas alıyoruz. Bu dönüşümle birlikte,  kadın istihdamını stratejik ve geleceğe dönük bir yatırım olarak görüyoruz. Bir kararın niteliği, arkasındaki ortak akıl ve birikimle ölçülür. İş yerlerimizi sadece kadın emeğinin potansiyelini değil, kadın zekâsının, birikiminin ve liderliğinin potansiyelini kullanmaya davet ediyoruz. Kadının üretimde ve karar alma süreçlerinde yer almadığı bir kalkınma anlayışının eksik kalacağı gibi kalıcı da olmayacağını biliyoruz. Bu çerçevede; iş yerlerinde kurumsal kültürü dönüştürmek, kadının ekonomik hayata katılımını artırmak, çağın gerektirdiği bilgi ve yetkinliklerle kadınları güçlendirmek ve bu hedefler doğrultusunda somut önlemler almak ortak sorumluluğumuzdur.</p><h2>NİYET BEYANIMIZ </h2><p>“Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Hamlesi Niyet Beyanı”, güçlü iş birliği, kurumsal kararlılık ve ölçülebilir dönüşüm iradesinin ifadesidir. Niyet beyanını 10 ilke çerçevesinde somutlaştırdık. Tüm iş yerlerimizin, faaliyet alanları ve imkânları çerçevesinde bu ilkeleri hayata geçirmelerini bekliyoruz. İş yerlerimizde  “Kadın-erkek fırsat eşitliği yaklaşımını”nın tam anlamıyla benimsenmesi; iş-aile yaşamı uyumu odaklı uygulamalar ile kadının iş gücüne katılımının ve istihdamının artırılmasına yönelik projelerin hayata geçirilmesi; kadınların kariyer gelişiminin desteklenerek, çağın gerektirdiği yetkinliğe erişmesi; kadın girişimcilerin ve kooperatiflerin tedarik zincirine entegrasyonu; kadınların liderlik kapasitesinin değerlendirilmesi ve karar alma mekanizmalarında temsillerinin artırılması; özel sektörün ulusal eylem planlarıyla uyumlu politikalar benimsemesi; sosyal sorumluluk projelerinde kadınlara yönelik de projelerin hayata geçirilmesi; kamu-özel sektör-sivil toplum olarak uyum içinde, kadınların güçlenmesi için çalışmalar yapılması ve tüm bu faaliyetlerin sürdürülebilir şekilde ortaya konulmasını hedefliyoruz. Sürdürülebilir kalkınmanın, kadınların hayatın her alanında daha güçlü ve görünür olmasıyla mümkün olduğu anlayışıyla yolumuza devam ediyoruz. </p><p>Tüm paydaşlarımızı bu vizyona katılmaya davet ediyoruz! Bu, ortak sorumluluğa, ortak cesarete ve ortak geleceğe yapılan bir davettir. Türkiye’nin yarınları kadınların emeği, liderliği ve başarılarıyla şekillenecek; Türkiye Yüzyılı, kadınların kalkınmaya yön verdiği bir yüzyıl olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/surdurulebilir-kalkinmada-kadin-hamlesi-4803999</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/3/8/1d9957a2-3qkk9akzobsx3csz0k7g8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>