<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Düşünce Günlüğü</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=dusunce-gunlugu&amp;contentType=news" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Sanayi Devrimi'nden yapay zekâ çağına Vatikan’ın küresel meşruiyet arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783" rel="standout" />
      <description>Aktörler ve teknolojiler değişse de Papalığın refleksi hep aynı kalıyor: Her büyük dönüşümde yeniden sahneye çıkmak, insanlık adına konuşmak ve böylece küresel sistemdeki yerini yeniden tahkim etmek.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın/Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Papa XIII. Leo, 15 Mayıs 1891 tarihinde Sanayi Devrimi’nin yol açtığı toplumsal dönüşümlere cevap niteliğinde olan&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;(Yeni Gelişmeler Üzerine) adlı genelgesini yayınlamıştı. Yaklaşık yüz otuz beş yıl sonra yine bir 15 Mayıs gününde Papa XIV. Leo, yapay zekâ teknolojilerinin insanlık için doğurabileceği etik ve toplumsal sonuçları ele alan&nbsp;Magnifica Humanitas&nbsp;(İnsan Onurunun Yüceliği) adlı genelgesini kamuoyuna sundu. Bu tarihsel paralellik tesadüf olarak görülmemelidir. Papa XIV. Leo'nun papalık ismi olarak XIII. Leo'yu seçmesi, sosyal meselelerde onun mirasını sürdürme niyetinin açık bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Nitekim XIII. Leo sanayi çağının ortaya çıkardığı sorunlarla yüzleşirken, XIV. Leo da yapay zekâ çağının doğurabileceği yeni meydan okumalar üzerine muhataplarını düşünmeye sevk etmektedir.</p><h2>İKİ BELGE</h2><p>İlk bakışta bu iki belge farklı çağlara ait görünmektedir. Biri fabrikaların ve sanayi üretiminin yükseldiği bir döneme; diğeri algoritmaların, veri merkezlerinin ve yapay zekâ sistemlerinin şekillendirdiği dijital çağa seslenmektedir. Ancak her iki metin arasında dikkat çekici bir ortaklık bulunmaktadır. Papalık, insanlık tarihinin yönünü değiştiren büyük dönüşüm anlarında yeniden ortaya çıkmakta ve bu dönüşümlerin ahlaki anlamını yorumlama yetkisini kendisinde görmektedir.</p><p>Burada asıl dikkat çekici olan husus, Vatikan’ın bu dönüşümlerin hiçbirinin asli aktörü olmamasıdır. Katolik Kilisesi ne Sanayi Devrimi’ni başlatmıştır ne de günümüzde yapay zekâ teknolojilerini geliştirmektedir. Fabrikaları kuranlar sanayiciler, algoritmaları geliştirenler mühendisler, teknolojik dönüşümleri yönlendirenler ise devletler ve küresel şirketlerdir. Buna rağmen Papalık, her büyük dönüşümde insanlık adına konuşma ihtiyacı hissetmektedir.</p><h2>VATİKAN’IN AMACI NE?</h2><p>Bu durum bizi daha derin bir soruya götürmektedir: Vatikan gerçekten insanlığın karşı karşıya kaldığı ahlaki sorunları çözmeye mi çalışmaktadır, yoksa büyük tarihsel dönüşümler aracılığıyla kendi küresel konumunu yeniden tahkim etmeye mi?</p><p>Bu sorunun izini sürmek, Vatikan’ın gerçek konumunu anlamanın anahtarıdır. Çünkü Vatikan, savaşlar ve uluslararası krizler karşısında çoğu zaman fiilî bir güç kullanamadığını kabul etmekte ve taraflara ahlaki çağrılar yapmakla yetinmektedir. Gazze›de, Ukrayna'da, İran merkezli bölgesel gerilimlerde ve dünyanın başka çatışma alanlarında Papalığın etkisi büyük ölçüde sembolik düzeyde kalmaktadır. Ateşkes çağrıları yapılmakta, taraflara diyalog tavsiye edilmekte ve insan hakları vurgusu öne çıkarılmaktadır. Ancak bu çağrıların savaşların seyrini değiştirecek bağlayıcı bir gücü bulunmamaktadır.</p><p>Buna karşılık insanlığın geleceğini şekillendirecek büyük dönüşüm süreçlerinde çok farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Sanayi Devrimi, küreselleşme, çevre krizi, göç hareketleri ve bugün yapay zekâ gibi konular söz konusu olduğunda Vatikan çok daha görünür, çok daha aktif ve çok daha iddialı bir söylem geliştirmektedir. Bu durum, etik sorumluluk söyleminin ötesinde, Papalığın büyük tarihsel dönüşümleri kendisine yeni bir meşruiyet zemini üretme aracı olarak gördüğünü göstermektedir. Zira Vatikan, savaşlar ve uluslararası krizlerde çoğu zaman bağlayıcı bir güç ortaya koyamazken, insanlığın geleceğini şekillendiren dönüşümlerde küresel vicdanın sözcüsü rolüne soyunarak hem görünürlüğünü artırmakta hem de ahlaki otorite üzerinden kendisine yeni bir nüfuz alanı inşa etmeye çalışmaktadır.</p><h2>KURUMSAL STRATEJİ </h2><p>Nitekim&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;bu açıdan yeniden okunmayı hak etmektedir. Genelge çoğu zaman işçi haklarının savunulduğu öncü bir metin olarak sunulmaktadır. Gerçekten de dönemin çalışma koşullarına yönelik ciddi eleştiriler içermekte ve işçilerin korunmasını savunmaktadır. Ancak tarihsel gerçeklik, sanayi toplumunu dönüştüren temel dinamiğin Papalık belgeleri değil; sendikal mücadeleler, işçi hareketleri, sosyal demokrat siyasetler ve devlet müdahaleleri olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Rerum Novarum’un asıl başarısı, Kilise’nin sanayileşen dünyada zayıflayan sesini yeni bir söylem üzerinden yeniden duyurabilmesinde aranmalıdır. Papalık fabrikaları yönetemiyordu; fakat fabrikaların ortaya çıkardığı ahlaki sorunlar hakkında konuşarak küresel tartışmaların içinde kalmayı başarıyordu.</p><p>Benzer bir durum bugün yapay zekâ konusunda da görülmektedir. Yapay zekâ çağının belirleyici aktörü Vatikan değil; teknoloji şirketleri, araştırma merkezleri ve devletlerdir. Yapay zekânın teknik gelişimini belirleyenler mühendislerdir. Ancak Papa XIV. Leo’nun yayınladığı genelge, teknolojinin teknik yönünü bir yana bırakıp onun ahlaki sonuçlarına odaklanmaktadır. </p><p>Bu durum ilk bakışta doğal görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında burada tarihsel bir kurumsal refleks ortaya çıkmaktadır. Kilise teknolojiyi üretmemekte; fakat teknolojinin anlamını yorumlamaya talip olmaktadır. Yapay zekânın nasıl geliştirileceğini belirleyemeyen Vatikan, yapay zekâ hakkında nasıl düşünülmesi gerektiğini belirlemeye çalışmaktadır.</p><h2>KRİZ YORUMCUSU</h2><p>Aslında bu yaklaşım Vatikan’ın modern dünyadaki güç anlayışını da ortaya koymaktadır. Günümüzde Vatikan ne askerî süper güç ne ekonomik bir merkez ne de teknolojik yeniliklerin üretim üssüdür. Buna rağmen küresel ölçekte etkisini sürdürebilmektedir. Çünkü gücü, kararları vermekten çok, o kararların hangi ahlaki çerçevede tartışılacağını belirleme iddiasından gelmektedir.</p><p>Bu nedenle Papalık çoğu zaman kriz çözücü değil, kriz yorumcusu olarak hareket etmektedir. Gazze savaşını durduramaz, Ukrayna’daki çatışmayı sona erdiremez, İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilimleri yönetemez. Ancak bütün bu gelişmelerin ahlaki anlamı üzerine konuşabilir. Aynı şekilde sanayi devrimini başlatamaz, yapay zekâyı geliştiremez veya küresel ekonomiyi yönetemez. Fakat bütün bu süreçlerin insanlık açısından ne anlama geldiğini yorumlama hakkını kendisinde görür.</p><h2>KÜRESEL SİSTEMDEKİ NÜFUZUNU KORUYOR</h2><p>Tam da bu noktada Papalığın küresel sistem içerisindeki gerçek işlevi ortaya çıkmaktadır. Vatikan, modern dünyanın sert güç merkezlerinden biri değildir. Ancak meşruiyet üreten merkezlerinden biri olmaya çalışmaktadır. Bu nedenle büyük tarihsel kırılmalar insanlık kadar Papalık için de bir fırsat alanı oluşturmaktadır. Çünkü her büyük dönüşüm, Vatikan›ın kendisini yeniden küresel vicdanın temsilcisi olarak sunmasına imkân vermektedir.</p><p>Bu açıdan bakıldığında Sanayi Devrimi ile Yapay Zekâ Çağı arasındaki gerçek ortaklık teknolojinin ötesinde aranmalıdır. Çünkü her ikisi de küresel sistemi yeniden şekillendiren birer tarihsel kırılma anıdır. Papalık da tam bu anlarda sahneye çıkmakta ve kendisini insanlığın ahlaki rehberi olarak yeniden konumlandırmaktadır. Dolayısıyla&nbsp;Rerum Novarum&nbsp;ile&nbsp;Magnifica Humanitas&nbsp;arasındaki ilişki işçi hakları veya yapay zekâ tartışmalarından daha derin bir anlam taşımaktadır. Her iki belge de Vatikan›ın büyük dönüşüm dönemlerinde görünürlüğünü artırma, ahlaki otoritesini yeniden üretme ve küresel sistem içerisindeki nüfuzunu koruma çabasının ürünüdür.</p><h2>AKTÖRLER VE TEKNOLOJİ DEĞİŞSE DE REFLEKS DEĞİŞMİYOR</h2><p>Sonuç olarak Papalığın bu müdahalelerini yalnızca etik duyarlılıkla açıklamak yetersiz kalır. Bu müdahaleler aynı zamanda kurumsal bir stratejinin parçası olarak da okunmalıdır. Çünkü Vatikan, doğrudan askerî, ekonomik veya teknolojik güce sahip olmadığı alanlarda ahlaki meşruiyet üreterek etki alanını genişletmeye çalışmaktadır.</p><p>1891’de insanlığın geleceğini fabrikalar şekillendiriyordu. Bugün aynı rolü algoritmalar ve yapay zekâ üstleniyor. Aktörler ve teknolojiler değişse de Papalığın refleksi hep aynı kalıyor: her büyük dönüşümde yeniden sahneye çıkmak, insanlık adına konuşmak ve böylece küresel sistemdeki yerini yeniden tahkim etmek. Belki de bu nedenle yanıtını aramamız gereken asıl soru, yapay zekânın insanlığı nasıl değiştireceği değil, Vatikan’ın neden her büyük tarihsel kırılmada ortaya çıkarak kendine güç devşirmeye çalıştığıdır. Çünkü görünen o ki Papalık yalnızca dönüşümleri yorumlamak istememekte; aynı zamanda bu dönüşümler sayesinde küresel güç mimarisi içerisindeki konumunu da yeniden üretmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi-4831783</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/12/dae912ab-sanayi-devriminden-yapay-zeka-cagina-vatikanin-kuresel-mesruiyet-arayisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ölçüde adalet Hakk’la imkânlı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahsen Öztaş/Sanat Tarihçisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p>“Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.” (Rahmân,9.)</p><p><br></p><p>Denge, ölçü, tartı, terazi anlamlarında “mizan” geçer bu ayette… Aslında pek çok ayette mizan kelimesinin tesirinde duraksamışızdır. Ben tam bu koordinatta daha yoğun bir muhakeme için duraksamayı uzatmak ve dururken fikren yol almak adına birkaç kelâm edeceğim.</p><h2>İLAHİ NİZAM</h2><p>“Mizan”ın, Rahmân Suresi’nin dokuzuncu ayetindeki manası müfessirlerce; adalet… O hâlde süjeyi, girizgâhtaki ayetin maksadına uyacak şekilde ‘adalet, mizan ve denge’ üzere şekillendirmeli. Adaleti insan elinden çıkma zihin fabrikalarının hukuk kanunlarından bir müddet ayrıştıracağım ve daha insanî bir seviyede, vicdan mahkemesinin unsuru olarak, suni anlamından daha kıymetli bir payede ele alacağım. Ama bunu yaparken insan ve vicdan nosyonunun dayandığı ilk ve en önemli mesnedi, bütün anla tım boyunca referans alacağım. </p><p>O mesnet nedir? Abesle iştigal bir soru cümlesi… </p><p>Mevzu insan, adalet, denge ve mizansa; mevzunun mesnedi İlahî nizamdan başkası değildir. Zira din hayattır ve hayatın her soluğunda kesintisiz var olur. Ve tüm var oluşların temel ana yasası olduğu üzere, yok kabul edilmek ve hiç riayet edilmemek gibi aksi eylemler, mevcudun değerini eksiltemez. İnsanın, İlahî nizama uygun bir ömür sürüp sürmemesi de vicdan ve akıl mahkemesinin dayandığı hukukunun hangi değerler üzerinden dizayn edildiği problematiğiyle irtibatlıdır.</p><h2>AKLIN VARDIĞI EN ÜZÜCÜ VASAT  </h2><p>Bir girift manadan söz etmenin lüzumundayım. Zira insan iki tedirgin ontolojik kavramdan hiçbir rafinaj tekniği ile ayrıştırılamaz. Biri inanç sistematiğidir ki; insan bir yaratıcı güce muhakkak inanır. Bunun aksini iddia ettiği ilk anda varlığını batıl kabul etmiş olacaktır. Bunu tamamen İslâmsızlığın yoklukla eş değer oluşundan bağımsız bir idea olarak öne sürmekteyim. Çünkü insanın inanmak ve inanmamak ayrımındaki tercihi; ancak bahsi geçen “objenin” ya da “sistemin” şekli ve vasfı hakkında hür iradeye müsaade eder. Zira ‘inanmamak’ eylemi, lügat varlığı dışında hiçbir geçerli ve makamlı bir ispatı haiz değildir. Herkes bir inanç sistemiyle irtibatlı hareket eder. İnsan, Yaratıcısı olan Allah’a (cc) inanmamak gafletine düştüğü anda yaratıcı ve kâinatı dizayn edici olarak ya başka bir varlığa güç atfedecek ve fiilen olmasa da fikren o sentetik güce ibadet hâlinde bir ömür sürecektir. Bunun dışında ibadetgâh olarak hangi obje, mana ya da kavramı seçerse insan zaten sapkın bir inancın gediklisi olacak. </p><p>İnançsız olduğu iddiasında bulunan her bir kimlik için kıble  -maatteessüf- kendi varlığı olacaktır. Bu, aklın kendini yüceltme yoluyla vardığı en geçersiz ve üzücü vasat. Hakkı bulamayan, yaratıcısı olan Rabbini tanımayan ve belki de tanıdığı hâlde adalet ve denge gibi en hayatî fenomenleri kendi duygusunun ve aklının istikametine tâbi tutan herkes zulmün paydaşı olacaktır. Hiçbir yaratılmış, bilumum ahlakî normlar mevzubahis olduğunda İlahî sistemin kusursuz parçalarının zerresine bile yakın bir değere erişemeyecektir.</p><p>Bahsi geçen normların insanın kendisini tesir altına aldığı kadar, yakın ve uzak çevresine de etkilerde bulunacağı varsayımını düşündünüz mü?</p><h2>İYİ VE KÖTÜNÜN HUDUTLARI AKLIN SINIRLI ZAVİYESİNE TESLİM EDİLEMEZ</h2><p>Siz Charles Bukowski’ye bu hususta pek de itibar etmeyin. Özetle der ki: İnsanın hayatı kendine aittir ve bütün yanlışları da kendini bağlamaktadır. Oysa İslâm bize peygamberlerin hayatından, onların toplumsal nizamı nasıl teşkilatlandırdığı üzerine misaller vererek Allah’ın kâinatı bir denge ve sebepler silsilesi üzerine var ettiği bilgisini net bir şekilde veriyor. Allahu Teâlâ, insanı bir anne ve baba vesilesine bağlı kılmış, kardeşler, akrabalar, bağlı olunan millet ve ülke sınırları da dâhil olmak üzere, sayısız sebeplere bağlı bir ömre iliklemiştir. Öyleyse kimse adaleti ve dengeyi safi kendi vicdan mahkemesinden referansla icra edemez. Ve hiç kimse iyinin ve kötünün hudutlarını akıl ve düşünce yollarının sınırlı zaviyesine teslim edemez. Ve hiç kimse ölçüyü, tartıyı kendi fikrine tevessülün düşük maliyetli üretimi seviyesine düşüremez. </p><p>Allah’ın nizamının dışında farklı ölçü birimleri, denge tarikleri, mizan yöntemleri ve adalet bulamaçları meydana getiren illaki bir başkasına zulmetmiş, en azından haksızlık etmiş olacaktır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/olcude-adalet-hakkla-imkanli-4831784</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/12/6c42a824-olcude-adalet-hakkla-imkanli.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyaset hikâyeyle yapılır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487" rel="standout" />
      <description>CHP’nin ya da ondan doğacak yeni bir yapının gerçek anlamda muhalefet işlevi görebilmesi için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Hikâyesiz bir hareket, öfkeyle ayağa kalkar; ama iktidarla değil, kendi ağırlığıyla yere düşer.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu yaz aylarında AK Parti kuruluşunun 25. yılını; gelecek yıl da kesintisiz iktidarının 25. yılını kutluyor olacak. Bu yirmi beş yıllık serüvenin aslında aslî bir parçası daha var; Cumhuriyet Halk Partisi. CHP de bu 24-45 yıllık serüvenin ana muhalefet partisi konumunda. Ne iktidar olabildi ne de ana muhalefet partisi koltuğunu bir başka partiye kaptırdı. Bu süreçte 3 farklı genel başkan tarafından yönetildi. 2024 yerel seçimleri hariç parti bazlı yüzde 20-25 bandında bir oy oranına sahip oldu.</p><h2>PARTİ İÇİNDE DAİMİ MÜCADELE</h2><p>Diğer yandan şu hatırlatmayı yapmak gerekir; CHP 100 yıllık bir parti. 1950’den beri, yani bu yüz yılın 76 yılında hiç tek başına iktidar olamadı. Birkaç seçimden birinci çıktığı oldu ancak bunlarda da kısa süreli koalisyonlarla yetinmek zorunda kaldı. Dolayısıyla son 25 yıllık muhalefet partisi olması aslında CHP’de daimi bir mücadele alanı yarattı; bir yandan muhalefette de olsa mevcut koltuklarından, makamlarından ayrılmak istemeyenler ile güya iktidar hedefiyle daha hırslı ve hızlı hareket edip çabuk sönümlenen kadrolar. Ki ikinci ekiptekiler de çoğunlukla dönüp dolaşıp CHP’ye geri döndü. Emine Ülker Tarhan ve Muharrem İnce bu minvalde ilk akla gelen örnekler.</p><p>Bugünlerde CHP’nin tekrar bölünüp bölünmeyeceği ve Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibinin yeni bir parti kurup kurmayacağı tartışılıyor. Böyle bir bölünmenin olup olmayacağı tartışmasından daha önemlisi CHP’nin bu duruma nasıl geldiğidir. Bunu bir çırpıda iktidara bağlamak, “iktidar yargısı” diyerek CHP içi dinamikleri ve aktörleri göz ardı etmek işin kolayına kaçmak anlamına geliyor. Elbette bir ana muhalefet partisinin kendi iç sorunlarıyla uğraşması iktidardaki her partinin işine gelir; bu olgusal bir realite. Fakat CHP için gelişmeleri birtakım iktidar merkezli entrika ve hatta komplolarla açıklamak açıkçası tarafların hatalarını ve kaybeden tarafın beceriksizliğini örtbas etmek için üretilmiş bir söylemden öteye geçemiyor.</p><h2>“DELEGE SİYASETİ”</h2><p>Bu hususu açıklığa kavuşturmak için filmi biraz geriye saralım. 2023 seçimleri sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu adeta tüm krediyi tüketmişti ve yapılan kongrede değişimci ekibin başkan adayı Özgür Özel oldu. Aslında ilk düğme burada yanlış iliklendi; mevcut delege yapısıyla aslında Kemal Bey’in kaybetmesi pek olası değildi. Kibar bir ifadeyle “delege siyaseti” yapılarak Kemal Bey’in 14 yılda bizzat belirlediği delegeler eliyle bir lider değişimi yapılmaya çalışıldı. Aslında bu kongrede olması gereken, Ekrem İmamoğlu’nun 2023 seçimleri öncesinde gösteremediği cesareti burada göstermesi ve aday olmasıydı. Zira Ekrem İmamoğlu’yla bu süreçte görüşen muhalif akademisyenler de kendilerine aday olması gerektiğini ve mevcut delege yapısıyla kaybedip İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden vazgeçerek kendi partisini kurması gerektiğini tavsiye ettiklerini deklare ettiler. Fakat İmamoğlu bunu yapmadı ve “delege siyaseti”yle kongreyi etkileyip genel başkan değişikliği yaptırmak istedi. Böylelikle kendisi hem arka planda partiyi yönetecek hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni, ilçe belediyelerini ve hatta farklı illerin ilçe belediyelerini dahi organize ederek belediyelerin imkân ve rant ağından oluşan bir sistem kuracaktı.</p><h2>RANT SİSTEMİ HATA VERDİ</h2><p>İlk başta bu sistem işler göründü ancak en başta CHP içinde alarm verdi. Çünkü, zaten yıllardır iktidar olamayan CHP kadroları için tek imkân belediyelerdi. Ve sistemde de belediyeler, İmamoğlu ve onun ekibi tarafından kontrol edilince CHP’deki diğer odaklar bu işe razı olmadı ve kurultayın yargıya taşınması için en başta da ilk başvuruyu yapan isimlerden birisi İmamoğlu-Özel ekibinin 2024 yerel seçimlerinde Hatay’dan aday gösterdiği Lütfü Savaş oldu. Dolayısıyla İmamoğlu-Özel ekibi belediyelerden partiye gelecek olanakların dağıtım sürecini parti içinde yönetemedi. Bunun yerine İmamoğlu’nun mütekebbirane ve hoyratça belediyeleri kontrol etmesine izin verildi.</p><h2>BELEDİYECİLİK HİZMETLERİ BİRKAÇ YIL GERİLEDİ</h2><p>Belediyeler üzerinden kurulan sistemin bir diğer handikabı da, oluşan siyasî atmosferin de etkisiyle yeni bir hikâye yazma arayışına dahi gidilmemesi oldu. Bir başka deyişle, 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin oyunun artması ve önemli büyükşehirlerin CHP’de kalması İmamoğlu-Özel ekibi tarafından yanlış okundu. Aslında o sonuçlar iktidara duyulan tepkilerden mütevellit spesifik dinamiklerle şekillenmişti; fakat bu dinamikleri görmek yerine 2019-2024 arasında belediyelerde icra edilen yönetim anlayışının onaylandığı şeklinde yorumlandı. Bu yorumun yanlış olduğunu hem realiteden hem de mutlak butlan kararı sonrası kararsız tavırlardan net bir şekilde anlıyoruz. Zira ne Ankara ne de İstanbul ve diğer belediyeler üzerinden CHP hizmet siyaseti, yeni bir hikâye üretemedi. Emeklilere yapılan yardımlar ya da dağıtılan çorbalarla açılan market ve lokantalar bütçeleri bakanlıklarla yarışan belediyelere hikâye oluşturmakta devede kulak bile değildir.</p><p>Bugün bile geriye dönüp bakıldığında saydığım parametreler dışında kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Hatta ulaşım, altyapı, su hizmetleri gibi temel ihtiyaçların temini noktasında başta Ankara olmak üzere büyükşehirlerin birçoğu birkaç yıl geriye bile gitti. Dolayısıyla CHP’li belediyeler adına oluşan bir hikâyeden ziyade belli bir kliğin kendi ihtirasları için belediyeler üzerinden tesis edilmeye çalışılan bir rant düzeninin kurulduğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Zaten bu düzeni de en başta CHP içi klikler afişe etti.</p><h2>YARGIYA TAŞINAN SİYASET</h2><p>Günün sonunda uzun ve çetrefilli bir süreçten sonra CHP’nin son 3 yılda yaptığı hemen hemen tüm kongrelerin iptaline yönelik bir mahkeme kararı çıktı. Burada da şu hususu hatırlatmak gerekir; ana muhalefet partisindeki parti içi mücadele, parti içi müzakere ya da mücadeleyle neticelenmiyor da yargıya taşınmışsa, çıkacak yargı kararı her iki taraf için de “siyasi” görülecektir. Zira aksi olsaydı; Özel ekibi lehine bir karar çıksaydı, Kemal Bey’le ilgili dolaşıma sokulan iddialar pek tabii Özgür Özel için de terennüm edilebilirdi. Özgür Özel’in de iktidarla anlaştığı, hatta İmamoğlu’nu “sattığı” gibi iddiaların birtakım çevrelerce dolaşıma sokulması işten bile değildi. Dolayısıyla buradaki esas sorun; parti içi mücadelenin parti içinde çözülmeyip adliye koridorlarına taşınmasıdır. Üstelik Özel yönetimi, Kemal Bey ve kliği sorununu çözmek için hiç reaksiyon almadı. Görmezden geldi; hiçbir yaptırım uygulamadı ve adeta böyle bir klik yokmuş gibi davrandı. Oysa daha gerçekçi davranıp, bu kliği muhatap alıp parti adına daha rasyonel bir süreç izlenebilirdi.</p><p>Diğer taraftan, mutlak butlan kararı sonrası yeni tartışma Kurultay’a gidilip gidilmeyeceği ya da Özel-İmamoğlu ekibinin ayrı bir parti kurup kurmayacağı üzerinden ilerliyor. Şimdilik Özel ve Kılıçdaroğlu arasında bir uzlaşı zemini kalmamış görünüyor ve parti içinde Kurultay’la vs. bir çözüm olmazsa yen bir partinin fitili ateşlenebilir. Zaten İmamoğlu’nun bir süredir yeni bir parti için bastırdığı iddia ediliyordu. Ancak bana göre burada da geç kalındı. Zira, yukarıda da zikrettiğim gibi, şayet 2023 Kongresi'nde İmamoğlu aday olsa ve kaybedip ayrı parti kursa bu çok daha gerçekçi ve seçmen nezdinde kabul gören bir tavır olurdu. Ancak şimdi CHP’yi kaybettikten sonra yeni bir parti kurmak öncekine kıyasla çok daha riskli ve başarı şansı da bir o kadar zayıf.</p><h2>ÖNCE HİKÂYE GEREK</h2><p>Bu riskin en önemli sebebi, yeni bir parti için nerdeyse hiçbir siyasi söylem ve programın mevcut olmayışıdır. En azından belediyeler üzerinden bir hikâye üretilse idi, bu hikâye yeni parti için kullanılabilirdi. Sadece “mağduriyet” algısı ve muhalif seçmendeki kızgınlık üzerinden yeni bir siyasi hareket başlatılamaz. Türk demokrasi tarihi, salonlarda alkışlanıp sandıkta hezimete uğrayan onlarca parti örnekleriyle doludur. Muhalif seçmenin öfkesi ve “mağduriyet” algısı ilk başlarda işe yarar görünebilir ancak zamanla bu algısının siyasi bir hikâyeye ve mecraya tahvil edilmesi gerekir. Aksi takdirde sönümlenip gider.</p><p>Çok karşılaştırıldığı için burada bir ekleme yapayım. CHP’den ayrılması muhtemel ekibin genelde Fazilet Partisi’nden ayrılarak kurulan AK Parti’yle karşılaştırıldığı görülmektedir. Fakat ben bu karşılaştırmanın çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Zira 2001-2002 sürecinde AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yükselişinde her iki faktör de vardı; hem 1994 yerel seçimlerinden beri gelişen ve büyüyen bir hikâye hem de bizzat Erdoğan’ın mağdur edildiğinin kamuoyu nezdinde kabul edilmesi. Fakat CHP’deki Özel-İmamoğlu kliğinde ne bir hikâye, program, kadro ne de tüm bunları en azından bir süre tolere edebilecek karizmatik bir liderlik var. Açıkçası İYİ Parti bile İmamoğlu-Özel ekibinden daha fazla parti içi mücadeleyle kendine bir alan açarak yeni parti kurmuştu. Fakat günün sonunda İYİ Parti iktidar olmak şöyle dursun ana muhalefet partisi bile olamadı. Dolayısıyla Özel-İmamoğlu ekibi tarafından kurulması muhtemel bir partinin geleceğinin AK Parti’den ziyade İYİ Parti’nin serencamına benzemesi daha büyük bir ihtimal gibi duruyor.</p><h2>“İMAMOĞLU’NU KURTARMA PARTİSİ”</h2><p>Ayrıca Özel-İmamoğlu ekibinin bir büyük handikabı da devam eden soruşturmalar ve ortaya çıkan yeni itiraflar. Bu ekip üzerinde devam eden soruşturmalar, gelen itiraflar ve saçılan gayri ahlaki ve siyasi ilişkiler mağduriyet algısının da aslında muhalif seçmenin bile ancak bir kısmında etkili olabilmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla karşımızda birçok yönüyle problemleri olan ve fakat buna karşın kadro, söylem ve liderlik açısından zayıf bir hareket var. Belki hareket demek bile doğru olmayabilir. Bu haliyle ortaya çıkacak bir parti “İmamoğlu’nu kurtarma partisi” sıfatına mazhar olacaktır. Özel’in şu ana kadarki söylemleri Atatürk ve Cumhuriyet dışında hiçbir şey söylemiyor. Bunlar da zaten ortalama bir CHP’li hatta ortalama bir Türk seçmenin itiraz edemeyeceği konular.</p><p>Dolayısıyla şayet yeni bir parti olacaksa, bu sadece hipotetik bir muhalif öfkeye hitap eden değil toplumun tümüne hitap eden bir parti olarak formüle edilmelidir. Dahası, CHP’nin yıllardır icra ettiği Erdoğan karşıtlığının da artık işe yaramadığını 2023 seçimleri tescil etmiş durumdadır. O halde yeni bir parti girişimi olursa, bir süre mevcut kızgınlıklarla varlık gösteren ve fakat peyderpey “yuvaya” dönüşlere şahit olacağımız muhalif bir fraksiyon örneği bizi bekliyor olabilir. CHP’nin ya da ondan doğacak yeni bir yapının gerçek anlamda muhalefet işlevi görebilmesi için önce kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Hikâyesiz bir hareket, öfkeyle ayağa kalkar; ama iktidarla değil, kendi ağırlığıyla yere düşer.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/siyaset-hikayeyle-yapilir-4831487</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/11/e54d0e71-siyaset-hikayeyle-yapilir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kushner Sazan’da: Akdeniz kıyıları artık kimin?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz - Yazar</strong></p><p>Bir ada, iki ayrı bakışta iki ayrı kader yaşamakta. Ivanka Trump’ın hikâyesinde Sazan, bir tekne gezisinde fark edilen, çıplak ayakla çıkılan tepesinden mavi suları seyrettiren büyülü bir Akdeniz adası. Yatırımcı hayal gücü için burası “el değmemiş” bir fırsat. Fakat Tiran sokaklarında flamingo maketleri taşıyan Arnavutlar için aynı ada başka bir anlam taşır: Askerî hafıza, kamu mülkü, doğal hayat, kıyı hakkı ve bir ülkenin kendine ait kalma iradesi.</p><p>Modern turizm “saklı cennet”, “bakir ada”, “keşfedilmemiş kıyı” gibi kelimeleri sever ama bu kelimeler çoğu zaman yerin hafızasını, canlılarını ve hukukunu görünmez kılar. Sazan tartışmasının özü burada saklıdır: Birinin keşif dediği şeye, öteki kayıp başlangıcı diyebilir.</p><h2>BUNKERLERDEN VİLLALARA</h2><p>Sazan sıradan bir tatil adası değil. Arnavutluk’un güneybatısında uzun yıllar askerî statüsü, kapalı yapısı ve stratejik konumuyla anıldı. Bunkerler, terk edilmiş tesisler ve Soğuk Savaş izleri hâlâ adanın toprağında durur. Bunkerlerden villalara, askerî yasaktan özel marina imtiyazına, devlet sırrından yatırım sunumuna uzanan bu dönüşüm, bütün Akdeniz’in yaşadığı kırılmanın küçük ama çarpıcı bir örneğidir.</p><p>Kushner bağlantılı dosya yalnız Sazan Adası’ndan ibaret değildir. Tartışmayı büyüten asıl mesele, adanın karşı kıyısındaki Zvërnec, Narta Lagünü ve Vjosa-Narta çevresiyle birlikte düşünülmesidir. Oteller, villalar, apartmanlar, marina ve yüksek gelir grubuna dönük kıyı düzenlemeleri aynı haritada buluşuyor. Yatırımcı tarafı bunu Arnavutluk’u dünya turizm ligine taşıyacak büyük bir fırsat olarak sunuyor. Fakat bir resort yalnız binalardan oluşmaz. Yol, su, elektrik, atık, servis, güvenlik ve marina hareketi ister. İnşaat izi küçük gösterilse bile liman, yollar, koylar, manzara noktaları ve ulaşım sistemi aynı işletme mantığına bağlandığında dönüşüm bütün mekâna yayılır. Asıl soru “Kaç bina yapılacak?” değil; “Bu proje yerin ruhunu nasıl değiştirecek?” sorusudur.</p><h2>STRATEJİK YATIRIMCI: KALKINMANIN SİHİRLİ KELİMESİ</h2><p>Bu meselenin en kritik kavramlarından biri “stratejik yatırımcı” statüsüdür. Modern devletlerde bazı kelimeler kapıları açıcıdır. Bir yatırım “stratejik” ilan edildiğinde artık yalnız ticari girişim değil, ülke menfaatine hizmet eden büyük hamle gibi görülür. Bürokrasi hızlanır, itirazlar kolayca “gelişmeye karşı çıkmak” diye yaftalanabilir.</p><p>Arnavutluk hükümeti açısından Kushner bağlantılı proje döviz, iş, prestij ve görünürlük vaadidir. Fakat korunan alanlar, kıyılar ve kamu mülkü söz konusuysa “stratejik” kelimesi daha az değil, daha fazla şeffaflık gerektirir. Her yatırım kalkınma değildir; bazı yatırımlar bugünün bilançosunu parlatırken yarının coğrafyasını eksiltir.</p><p>Flamingoların bu dosyada sembole dönüşmesi tesadüf değil. Vjosa-Narta hattı yalnız gayrimenkul değeri taşıyan bir kıyıdan öte; kuşların, kaplumbağaların, fokların, balıkların ve göç eden canlıların da coğrafyasıdır. Bir yere “korunan alan” denildiğinde devlet aslında gelecek adına söz vermiş olur. Bu söz yalnız bugünkü yurttaşlara değil, henüz doğmamış çocuklara ve dili olmayan canlılara da verilmiş bir sözdür.</p><p>Bir lagün canlı bir sistemdir; su, kumul, sazlık, ışık, gürültü, insan hareketi ve kuş göçü birbirine bağlıdır. Bir yol, çit, marina ya da bir dolgu bütün zinciri etkileyebilir. Flamingo bu yüzden meydanda politik bir işarete dönüşür. Halk onu taşıyarak şunu söyler: Burada yalnız biz yaşamıyoruz.</p><h2>DENİZ KİMİN, KUM KİMİN?</h2><p>Sazan-Zvërnec tartışmasının en yakıcı tarafı kıyının kamusallığıdır. Deniz kimin, kum kimin? Bir alan hukuken devlete ait kalabilir fakat halk oraya giremiyorsa, güvenlik tarafından durduruluyorsa, ekonomik olarak dışlanıyorsa ya da en güzel kıyı lüks tesisin kullanım düzenine bağlanmışsa kamusal hak fiilen daralmıştır.</p><p>Buna fiilî özelleştirme denebilir. Bütün Akdeniz’in ortak kaderi biraz budur: Önce “turizm yatırımı” gelir, sonra özel işletme düzeni kurulur, sonra güvenlik gerekçesiyle sınırlar çizilir, sonra halk kendi denizine misafir gibi bakmaya başlar. Tel örgü yalnız metal sayılmaz; bir toplumun kendi coğrafyasıyla arasına çekilen sert bir ihtardır: “Buraya kadar.”</p><p>Projeyi sıradan bir turizm yatırımından çıkaran unsur Jared Kushner ve Ivanka Trump bağlantısıdır. Bu bağlantı projeyi otomatik olarak gayrimeşru yapmaz fakat şeffaflık çıtasını yükseltir. Çünkü bazı soyadları yalnız sermaye taşımaz, nüfuz da taşır. Bir yatırımcı masaya parasıyla oturur; bazı yatırımcılar soyadıyla da oturur. Küçük ülkelerde bu ağırlık, yerel kurumlar üzerinde görünmez baskı oluşturabilir.</p><p>Bu yüzden iyi niyet beyanları yetmez. Açık süreç, çevresel denetim, kamu istişaresi ve bağımsız yargı daha önemli hâle gelir. Kushner bu projeye yalnız yatırımcı olarak gelmiyor; yanında Trump çağının bütün sembolik ağırlığını da getiriyor.</p><h2>BİR ÜLKE KIYISINI KAYBETMEDEN ZENGİNLEŞEBİLİR Mİ?</h2><p>Adil olmak adına Edi Rama’nın argümanı ciddiye alınmalı: Arnavutluk uzun yıllar kapalı kalmış, Avrupa’nın kıyısında ama zenginlik merkezlerinin dışında yaşamış bir ülke. Turizm potansiyeli yüksek; sermaye, altyapı, marka değeri ve görünürlük ihtiyacı ortada. Hükümet için büyük yatırım, iş, prestij ve psikolojik sıçrama vaadi taşıyor. Ne var ki Arnavutluk’un yatırıma ihtiyacı var lakin kendi kıyılarını kaybetmemeye de ihtiyacı yok mu?</p><p>“Flamingo Devrimi” denmesi boşuna değil. Flamingo çevreyi, tel örgü kıyı hakkını, Sazan kamu mülkünü, Trump soyadı şaibeli küresel nüfuzu, Rama’nın ısrarı kalkınma-devlet ilişkisini temsil ediyor. Doğa sevgisi burada adalet arzusuyla birleşiyor.</p><p>Sazan meselesinin son sorusu basit lakin cevabı zor: Bir ülke kıyılarını kaybetmeden zenginleşebilir mi? Küresel sermaye manzarayı paketler, mahremiyeti satar, doğallığı marka yapar. Devletler yatırım ve prestij vaadiyle bu dile ram olur. Halk ise bazen kendi kıyısına vardığında karşısında bir bariyer, bir güvenlik görevlisi ya da bir fiyat listesi bulur.</p><p>Sazan artık yalnız bir ada değildir. O, çağımızın kıyı sorusunun adıdır: Kıyılar artık ülkelerin değil de parası olanların mı olacak?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin-4831159</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/10/ae875249-kushner-sazanda-akdeniz-kiyilari-artik-kimin.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güney Kafkasya’da yeni entegrasyon arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160" rel="standout" />
      <description>Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan üçlü mekanizmasının yeni hedefi enerji, ulaşım ve iletişim ağlarında daha bütünleşik bir yapıya geçerek Avrupa ile Asya arasında çok daha güvenli, hızlı ve öngörülebilir bir geçiş hattı oluşturmaktır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan - Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İstanbul’da düzenlenen Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Üçlü Dışişleri Bakanları Onuncu Toplantısı ve ardından imzalanan İstanbul Bildirisi, Güney Kafkasya’da şekillenen yeni jeopolitik denklemin en somut yansımalarından biri oldu. 14 yıldır kesintisiz işleyen bu mekanizmanın son zirvesine; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Gürcistan Dışişleri Bakanı Maka Botchorishvili katıldı. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyde ise İran'a yönelik İsrail-ABD saldırılarının yarattığı bölgesel güvenlik baskısına karşı bu üç ülke, ortak bir istikrar alanı inşa etmeye çalışmaktadır. Toplantının merkezinde yer alan enerji güvenliği, Orta Koridor ve bölgesel bağlantısallık başlıkları, aktörlerin Güney Kafkasya’ya yönelik vizyonunun giderek daha fazla ekonomik entegrasyon ekseninde şekillendiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Ermenistan’da Paşinyan’ın yeniden seçilmesi de bölgedeki barış ve normalleşme adımlarının ilerletilmesi adına bu sürece yeni bir dinamizm katabilir.</p><h2>ENERJİ GÜVENLİĞİ VE ORTA KORİDOR</h2><p>Ankara, Bakü ve Tiflis arasındaki üçlü mekanizma, son yıllarda enerji güvenliği, ulaştırma hatları ve bölgesel bağlantısallığın merkezindeki en önemli bölgesel iş birliği platformlarından biri haline geldi. İstanbul Bildirisi'nde verilen mesajlar, üç ülkenin bu iş birliğini kendi ulusal çıkarları kadar Güney Kafkasya’da barış, istikrar ve sürdürülebilir refah üretme aracı olarak gördüklerini ortaya koymaktadır. Avrupa’dan Asya’ya uzanan ticaret ve enerji hatlarının güvenliği düşünüldüğünde, bu bölgesel iş birliği artık doğrudan jeopolitik bir anlam taşımaktadır.</p><p>Söz konusu iş birliğinin en somut stratejik omurgasını ise Orta Koridor ve ortak enerji altyapı projeleri oluşturmaktadır. Enerjiye makul maliyetle ve kesintisiz erişimin küresel bir güvenlik meselesine dönüştüğü günümüzde, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Hattı, bölgeyi enerji arz güvenliği açısından kritik bir merkez haline getirmiştir. Üçlü mekanizmanın bundan sonraki hedefi ise enerji, ulaşım ve iletişim ağlarında daha bütünleşik bir yapıya geçerek Avrupa ile Asya arasında çok daha güvenli, hızlı ve öngörülebilir bir geçiş hattı oluşturmaktır.</p><p>Orta Koridor’un küresel lojistikte güçlenen rolünün en somut örneği ise Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Hattı'dır. Hattın tam kapasiteye ulaşması, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın Avrupa ile Asya arasındaki alternatif transit güzergâhtaki stratejik konumunu daha da güçlendirmiştir. Çin’den başlayarak Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden Türkiye’ye uzanan koridor, hem Rusya merkezli kuzey hatlarına hem de güvenlik riskleri artan geleneksel deniz yollarına alternatif olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>BÖLGESEL RİSKLER</h2><p>Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan hattında gelişen iş birliğine rağmen, daha geniş bölgesel güvenlik mimarisi ciddi riskler barındırmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte Karadeniz güvenliğinin giderek daha kırılgan hale gelmesi, enerji arz güvenliği ve ticaret hatları açısından bölgeyi doğrudan etkileyen yeni riskler ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Karadeniz ve Azak Denizi’nde artan saldırılar, savaşın cephe hattını aşarak Güney Kafkasya’daki kırılgan jeopolitik ortamı daha da görünür kılmaktadır.</p><p>Bununla birlikte bölgesel riskler yalnızca kuzeyle sınırlı değildir. İran ile ABD-İsrail hattında yükselen gerilim de bölgeyi çevreleyen güvenlik kuşağını daha istikrarsız hale getirmektedir. Bu jeopolitik kırılmaların yaşandığı kriz ortamında barışın sağlanması için Ankara, bir yandan çatışan taraflarla diplomatik temaslarını sürdürürken diğer yandan bölge ülkeleriyle yakın istişare mekanizmaları yürütmektedir.</p><h2>ERİVAN HATTINDA NORMALLEŞME</h2><p>Azerbaycan ve Gürcistan ile birlikte Güney Kafkasya’yı oluşturan üçüncü devlet olarak Ermenistan’ın yaşadığı dönüşüm ise bölge açısından pozitif bir süreci yansıtmaktadır. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki barış süreci ile Türkiye ve Ermenistan arasındaki normalleşme adımları, tarafların ortaya koyduğu siyasi iradeyle bölge için somut bir fırsat penceresi açmıştır. Nitekim 7 Haziran’da Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerini, Bakü ile barış ve Ankara ile normalleşme taraftarı olan Paşinyan’ın kazanması bölge açısından oldukça olumlu bir gelişmedir. Paşinyan’ın seçim zaferinin ardından Türkiye ile sınırların açılmasına ve bölgesel iş birliğinin canlandırılmasına yönelik yaptığı yapıcı açıklamalar, bu yeni dönemin diplomatik zeminini güçlendirmektedir.</p><p>Bölgenin önündeki esas stratejik hedef, barışın siyasi zemini güçlendikçe bölgesel bağlantısallık projelerinin çok daha güçlü neticelere ulaşmasıdır. Bu doğrultuda, Azerbaycan’ı Ermenistan’ın Syunik bölgesi üzerinden Nahçıvan’a ve oradan da Türkiye’ye bağlayacak olan stratejik güzergah kritik bir öneme sahiptir. Ankara ve Bakü tarafından uzun zamandır “Zengezur Koridoru” olarak adlandırılan, son dönemde ise “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Güzergahı” (TRIPP) olarak da nitelendirilen bu hat, bölgesel güven inşası adına tarihi bir fırsattır. Enerji jeopolitiği, küresel ticaret yolları ve bölgesel güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı olan bu koridorun hayata geçmesi, Hazar ve Orta Asya kaynaklarının Avrupa pazarlarına akışını kolaylaştırırken Orta Koridor’u da güçlendirecektir.</p><h2>ÜÇLÜ MEKANİZMA GENİŞLEYEBİLİR</h2><p>Bölgesel normalleşme ve pragmatik iş birliği beklentileri yolunda giderse, önümüzdeki yıllarda bu üçlü zirvenin yapısı da değişebilir. Erivan’ın barış ve bağlantısallık eksenli politikalarda kalıcı bir irade ortaya koyması halinde, mevcut üçlü mekanizma zamanla daha kapsayıcı bir bölgesel iş birliği modeline dönüşecektir. Böyle bir tablo, Türkiye’nin öncülüğünde Güney Kafkasya’da entegrasyon, bağlantısallık ve ekonomik iş birliği merkezli yeni bir jeopolitik düzenin önünü açabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi-4831160</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/10/c0265020-guney-kafkasyada-yeni-entegrasyon-arayisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in eğitim kırımı İran’da bomba ile bilgi yıkmak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837" rel="standout" />
      <description>İsrail ve ABD, İran’a karşı uygulanan yaptırımların bitiremediği şeyi bomba ile tamamlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım, sömürgeci güçlerin tarih boyunca başvurduğu bilgi egemenliğini tasfiye etme pratiğinin çağdaş bir versiyonu olarak görülebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu/Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Günümüzde savaşlar geleneksel savaşlara kıyasla artık yalnızca cephelerde kazanılmıyor. Nitekim güç, sadece toprak ele geçirerek ya da orduları ezerek değil, toplumların düşünme, üretme ve hayal kurma kapasitelerini yok ederek de inşa ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar ve müzakereler devam ederken bile artarak süren Siyonist terör, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD-İsrail ortaklığında İran’a karşı icra edilen haksız saldırganlık süresince üniversiteler, araştırma merkezleri, yapay zekâ laboratuvarları ve aşı üretim tesisleri hedef alındığında, saldırının hedefinin yalnızca beton ve çelik olmadığı, bu kurumların ürettiği bilginin ve geleceğin de doğrudan hedef alındığı görülüyor. Dolayısıyla İsrail’in İran’daki eğitim kurumlarını, eğitimcileri, bilim insanlarını ve bilim kurumlarını kasıtlı olarak bombalayarak eğitim kırımı (educide), bilim kırımı (scholasticide) icra ettiği, terörle bilgiyi yok etmeye çalıştığı rahatlıkla ifade edilebilir. </p><h2>TOPLUMUN ENTELEKTÜEL OMURGASINI KIRIYORLAR</h2><p>Educide kavramı, Ürdünlü-İngiliz akademisyen Karma Nabulsi tarafından ortaya atılmıştır. Nabulsi bu kavramı, ABD’nin 2003 Irak işgalinin ardından uyguladığı politikalara bakarak geliştirmiştir. ABD’nin işgali döneminde Bağdat’taki üniversiteler yağmalanmış, kütüphaneler tahrip edilmiş, akademisyenler öldürülmüş ya da sürgüne zorlanmıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ABD sivilleri de hedef aldığı saldırı ve işgalinde Irak’ta yalnızca bir rejimi değiştirmekle yetinmemiş; Irak toplumunun entelektüel omurgasını da kırmıştır. ABD’nin bu politik tercihinin tesadüf olmadığı, bilinçli bir strateji olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim eğitim kurumlarını yok etmek, toplumları uzun vadede zayıf, bağımlı ve siyasi alternatifler üretemez hale getirmektedir. Bölgenin kontrol edilebilir kaosla yönetilmesini uzun yıllar boyu hedefleyen ABD, Irak’ta eğitim kırımı icra ederek hukuk tanımamazlıkta bir çığır açmıştır. </p><p>İsrail bu stratejiyi ABD’den öğrenerek önce Filistin’de, ardından Lübnan ve İran’da da uygulamıştır. Uluslararası Af Örgütü ve BM başta olmak üzere pek çok kuruluşun raporlarına göre İsrail Gazze’deki üniversitelerin tamamına yakınını ya tahrip etmiştir ya da tamamen yerle bir etmiştir. Gazze’deki eğitimciler, akademisyenler ve öğrenciler, İsrail terörü tarafından orantısız biçimde ve kasıtlı olarak hedef alınmıştır. Scholasticide yani bilim soykırımı olarak da nitelendirilen bu pratik, artık İran’a taşınmıştır. Tarihsel süreklilik açısından bakıldığında, bu gelişme bir sürpriz değil; sistematik bir stratejinin coğrafi olarak genişlemesidir.</p><h2>İRAN’DA HEDEF ÜNİVERSİTELER </h2><p>Nisan 2026 itibarıyla İran Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıklamalarına göre en az 30 üniversite saldırıya uğramıştır. İngiltere merkezli Orta Doğu Araştırmaları Derneği (British Society for Middle Eastern Studies) ise bağımsız olarak teyit edebildiği üzere 16 akademik kurumun zarar gördüğünü belirtmiştir. Saldırıların hedeflerine bakıldığında, örüntü son derece çarpıcıdır. Nitekim bölgenin önde gelen mühendislik okullarından biri olarak tanımlanan Şerif Üniversitesi’nde, İsrail saldırıları nedeniyle yapay zekâ merkezi tahrip edilmiştir. İki yıl boyunca Farsça yapay zekâ modelleri geliştiren bu merkez, ABD yaptırımları nedeniyle uluslararası sistemlerden zaten kopuk bir şekilde çalışmış, bütün meydan okumalara rağmen kaydedilen ilerlemeler ve kritik veritabanları İsrail saldırıları sonucu imha edilmiştir. İran Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ile İsfahan Teknoloji Üniversitesi’ne yönelik saldırılarda birçok akademik personel hayatını kaybetmiş, bazıları da yaralanmıştır. Pasteur Enstitüsü’nün aşı üretim laboratuvarları tamamen yıkılmış, Şehid Beheshti Üniversitesi’nde plazma ve lazer araştırma merkezi vurulmuş, Gandi Hastanesi’ndeki tüp bebek kliniği tahrip edilmiştir.</p><p>İsrail-ABD ortaklığında düzenlenen saldırılarda hedef olan kurumların aslında tek bir ortak özelliği var: Hiçbirinin doğrudan askeri bağlantısı yok. Hepsinin ortak noktası, bilgi üretmek ve teknoloji geliştirmektir. Saldırı altında derslerine devam etmeye çalışan öğrenciler, bozuk internet bağlantılarıyla tez yazma gayreti içinde olan araştırmacılar, enkazın ortasında laptop açarak ders veren matematik hocaları bu saldırıların gerçek hedefinin kim olduğunu açıkça ortaya koyuyor.</p><h2>UZUN VADELİ STRATEJİ: GELECEĞİ BUGÜNDEN BOMBALAMAK</h2><p>İsrail’in İran’daki üniversiteleri hedef alması, Siyonist rejimin Tahran’daki yönetimi yalnızca askeri saldırılarla değiştirmeyeceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Nitekim bu saldırılar, toplumun bilgi üretme kapasitesini, teknolojik özerkliğini ve siyasi hayal gücünü ortadan kaldırmaya yönelik uzun vadeli bir stratejidir. İsrail ve ABD, İran’a karşı uygulanan yaptırımların bitiremediği şeyi bomba ile tamamlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım, sömürgeci güçlerin tarih boyunca başvurduğu bilgi egemenliğini tasfiye etme pratiğinin çağdaş bir versiyonu olarak görülebilir. </p><p>Uluslararası hukuk açısından ise bu saldırılar, hukukun tamamen çiğnendiğini net bir biçimde gösteriyor. Nitekim üniversiteler ve araştırma kurumları sivil korumalı alanlar statüsündedir. Bu saldırıların savaş suçu niteliği taşıyabileceği de birçok uzman tarafından dile getiriliyor. Ne ABD ne de İsrail bu hukuki çerçeveyi tanımak yönünde herhangi bir kaygı taşıyor. Cezasızlık kültürüyle bağışıklık kazanmış Siyonist saldırganlık, bir kez daha kendisine atfedilen istisnacılıktan yararlanarak işlediği cürümlere rağmen bedel ödemiyor. </p><p>Sonuç olarak, ABD-İsrail’in İran’daki eğitim ve bilim kurumlarına ve kişilerine yönelik kasıtlı saldırganlığı, savaşın artık yalnızca silahlarla değil, laboratuvarları, kütüphaneleri ve sınıfları yok ederek de yürütüldüğünü gösteriyor. İsrail ve ABD, İran toplumunun düşünme, üretme ve geleceğini tasarlama kapasitesini ortadan kaldırmayı hedefleyerek, o toplumu yalnızca askeri açıdan değil, varoluşsal açıdan da kuşatmaya çalışmaktadır. Eğitim kırımı tam da budur: Geleceği bugünden bombalamak…</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak-4830837</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/9/e2f86170-israilin-egitim-kirimi-iranda-bomba-ile-bilgi-yikmak.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir millet önce dilde yaşar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Kemal Şamlıoğlu/Samsun Üniversitesi </strong></p><p><br></p><p><br></p><p>Anadolu’nun asırlar boyu süren o muazzam mayalanışı kılıç kadar kelime ile, fetih kadar gönül ile ve siyaset kadar hikmet ile vatan hüviyeti kazanmıştır. Bu kutsal topraklar, taş ustalarının maharetiyle şekillenmenin yanında, asıl ruhunu veren irfan ehlinin nefesiyle yoğrulmuştur. Şehirleri mimarlar ve ustalar bina etmiş olabilir; lakin o şehirlerde huzuru, emniyeti ve beraber yaşama ahengini tesis eden, tekke kapıları, ahî ocakları, çeşme başları, esnaf dükkânları, mektep avluları ve mahalle aralarında nesilden nesile yaşayan o zarif hitap terbiyesi olmuştur. </p><p>Bu terbiyenin lügatinde sertlik yer bulmaz, letafet esas kabul edilirdi; öyle ki edep, hürmet, rıza, emanet ve vefa gibi mefhumlar, sözlüklerde mahpus kalan kavramlar hâlinde durmayıp gündelik hayatın, çarşının ve komşuluğun derunî nizamını kuran ana sütunlara yerleşirdi. İnsanlar çarşıda, evde, yol üstünde birbirine seslenmekle kalmaz, muhatabını incitmeden kelâm etmeyi ve itiraz ederken dahi ölçüyü elden bırakmamayı en büyük fazilet addederek birbirine kıymet verirlerdi. Asırlar boyunca çarşıda, mektepte, tekke avlusunda ve aile içinde kurulan bu hitap terbiyesi; dili, kuru bir anlaşma vasıtasından çıkararak insanlar arasında emniyet ve yakınlık kuran müşterek bir zemine taşımıştır.</p><p><br></p><h2>KURUCU LİSANIN BERRAK TEMSİLCİLERİ</h2><p>Kurucu lisanın en berrak tecellisi ve gönül aynası şüphesiz Yunus Emre’dir. O, en esaslı hakikatleri halkın kolayca anlayabileceği bir sadelikle dile getirirken yüksek hikmeti müşfik bir Türkçe ile cemiyetin ortak hafızasına nakşeder. “Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı” düsturuyla kelâma adeta bir can bahşeden Yunus, estetik bir mısra söylemekle yetinmeyip her devrin ihtiyacı olan başlı başına bir toplumsal nizam teklifi ortaya koyar. Onun kelâmında insanı küçülten bir hiddet yer almaz; gönülleri birbirine yaklaştıran merhamet dolu bir nefes hâkim olur. “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım” çağrısı da asırlar boyunca Anadolu insanının hitap terbiyesinde yaşayan bir vicdan düsturu hâlinde varlığını korur. “Sen elif dersin hoca / Mânası ne demektir” hitabıyla da bizlere hakikatin kuru bilgiyle değil insanın dili ve idrakiyle derinleştiğini hatırlatır.</p><p>Şehir hayatındaki bu irfan tecellisi, Ankara’nın kalbinde bir hikmet menbaı gibi parlayan Hacı Bayram-ı Veli ile yeni bir derinlik kazanır. “Nâgehan ol şara vardum ol şârı yapılur gördüm / Ben dahi bile yapıldum taş ü toprak âresinde” diyerek gönül imarını taşın üzerine koyan Hacı Bayram, insanı emeğin içinde olgunlaştıran, şehri imar ettikçe insanın manevî cephesini de derleyen bir mesuliyet ahlâkını cemiyetin temeline yerleştirir. Onun dergâhında kurulan dil, insanları birbirine yaklaştıran, hitabı hürmetle yoğuran ve şehir hayatına ölçü kazandıran bir terbiye ocağı vazifesi görür. Ziya Gökalp’in de ehemmiyetle işaret ettiği üzere, bir milleti ayakta tutan kuvvet kuru bir kalabalıktan doğmaz; ortak bir mânâ dünyası ile sarsılmaz bir vicdan birliğinde hayat bulur. Gökalp’in dikkat çektiği “hars”, aynı tarihi paylaşan insanların ortak konuşma biçiminde, kelimelere yüklediği mânâda ve birbirine hitap ederken koruduğu ölçüde yaşar. Gökalp’in lisan, milletin kalbidir hükmü, günümüzde yaşanan savrulmanın neden doğrudan dil meselesiyle irtibatlı olduğunu açık biçimde gösterir.</p><p><br></p><h2>HİTAP LETAFET KAZANDIKÇA MÜŞTEREK HAYAT NEFES ALACAK </h2><p>İçinden geçtiğimiz içtimai huzursuzluğun asıl düğüm noktası, tam da bu noktada kendini gösterir. Teknoloji baş döndürücü bir süratle ilerleyip iletişim vasıtaları alabildiğine çoğalırken, ne yazık ki mânâyı taşıyan kelimeler aşınmış, hitap üslubumuz zedelenmiş ve o kadim tahammül kâsesi çatlamıştır. Bilhassa sosyal medya mecralarında hakaret ve öfke adeta taşkın bir akışa dönüşürken, sükûnet ve ağırbaşlılık sessizliğe mahkûm edilmekte; dinlemeden cevap verme aceleciliği ile farklı düşüneni anında hasım sayma kolaycılığı, maalesef toplumsal bir refleks mahiyeti kazanmaktadır. </p><p>Bugün bir aile sofrasında aynı masaya oturan fertlerin dahi telefon ekranlarına gömülerek birbirinin yüzüne bakmadan konuştuğu, kalabalık caddelerde omuz omuza yürüyen insanların tek kelimelik sert hitaplarla gündelik hayatı daha da ağırlaştırdığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Sabahın erken saatlerinde toplu taşıma duraklarında yükselen huzursuz sesler, trafikte en küçük ihtilafta taşan öfke yahut dijital mecralarda birkaç saniye içinde binlerce kişiye yayılan kırıcı ifadeler, dilimizdeki aşınmanın artık gündelik hayatın sıradan bir görüntüsüne dönüştüğünü açıkça göstermektedir. İnsanlar artık aynı mesele üzerine konuşsa bile aynı mânâda buluşamıyor, kelimeler ortak anlamdan uzaklaştıkça insanlar arasındaki mesafe daha da derinleşiyor. Bu çözülme, aile içindeki hitaptan gündelik konuşma diline kadar uzanan o köklü üslup ölçüsünü de aşındırmaktadır. Hâlbuki söz, ağızdan çıkan ruhsuz bir ses yığını olarak kalmaz; insanın niyetini, terbiyesini ve dünyaya bakışını ele veren en açık ölçülerden biri hâline gelir. Bir toplumun dili sertleştikçe birlikte yaşama iradesi de zayıflar; hitap letafet kazandıkça müşterek hayat yeniden nefes almaya başlar. Esasen, toplumların seviye-i irfanı, meydanlarının genişliğiyle ölçülmez; cümlelerinde taşıdığı vakar, letafet ve nezafetle kendisini gösterir. Yarının iklimini bugün birbirimize karşı kullandığımız kelimeler şekillendirecek. Adalet ve merhametle kurulan lisan cemiyeti ferahlatacaktır.</p><p><br></p><h2>GÖNÜL SÜKÛNETİNDEN UZAKLAŞTIK</h2><p>Sonuçta, çağımızda üzerimize düşen asıl mesuliyet; içi boş sloganlarla vakit zayi etmekten ziyade, o kadim hikmeti günümüzün idrakine bir can suyu misali sunabilmektir. İtiraz anında muhatabını incitmemek, tenkit oklarını fırlatırken hakkaniyet zırhını kuşanmak ve hakikati bağırmadan, vakur bir edayla savunmak elbette mümkündür. Bu vakar, bir acziyet emaresi gibi görülmeyip sözün kudretine duyulan sarsılmaz bir itimadı besler. Şimdilerde cemiyet hayatı adına en mühim hamle, insanlar arasında yeniden aynı dil iklimini tesis edebilmektir. </p><p>Türkiye’nin istikbal yolunda karşılaştığı yegâne meseleyi iktisadî yahut siyasî darboğazlarla sınırlamak eksik kalır; bugün en derinden hissettiğimiz ihtiyaç, her türlü ayrılığın fevkinde yeniden birbirini anlayabilme iradesidir. Çocukların aile içinde işittiği hitaplar, mektepte kurulan cümleler, kürsülerde ve ekranlarda yankılanan her kelime, yarının toplumsal iklimini biçimlendirecektir. Bir cemiyetin ruh iklimi önce konuşma biçiminde görünür hâle gelir; insanlar kullandıkları hitabın mahiyeti nispetinde birbirine yaklaşır. Yunus’un merhameti, Hacı Bayram’ın terbiyesi ve Gökalp’in ortak vicdanı rehber edinildiğinde, dilde hissedilen bu yorgunluk zamanla bir inşirah havasına kapı aralayacaktır. Belki de çağımızın en büyük kaybı, insanı incitmeden konuşabilen o derin gönül sükûnetinden uzaklaşmış olmamızdır. “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.” Unutulmamalıdır ki, devletler hudutlarla muhafaza edilir; milletler ise mukaddes sözün taşıdığı ruh ile ayakta kalır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bir-millet-once-dilde-yasar-4830838</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/9/8f4b19db-bir-millet-once-dilde-yasar.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batı modernitesi ve İslam düşüncesinde “Evrensellik” meselesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558" rel="standout" />
      <description>Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yavuz Köktaş / Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiasına yöneltilen eleştiriler ile İslam’ın evrensellik anlayışı arasında sıkça dile getirilen bir itirazı incelemektedir. Söz konusu itiraz şu şekilde formüle edilebilir: “Batı’nın kendi değerlerini evrensel olarak dayatmasına karşı çıkılırken, İslam’ın kendi değerlerini evrensel hakikat olarak sunması nasıl meşru görülebilir? Bu bir çifte standart değil midir?”</p><p>Evrensellik iddiası modern dünyada kaçınılmaz bir normatif problem üretir. Çünkü bir yandan insanlık için ortak normlar talep edilir (insan hakları, demokrasi, piyasa), diğer yandan bu normların belirli tarihsel-kültürel bağlamlarda üretildiği bilinir. Bu durum iki uç gerilim doğurur: Evrensellik olmadan normatif düzen kurulamaz. Evrensellik kabul edilirse, kültürel çoğulluk tehdit altına girebilir. </p><p>Bu gerilim içinde Batı modernitesi kendi değerlerini evrensel normlar olarak sunarken eleştirilmekte, İslam ise benzer bir evrensellik iddiası taşımasına rağmen farklı şekilde değerlendirilmektedir.</p><p>İşte bu sorun görünürde güçlü gibidir, ama gerçekte sorun, “evrensellik” kavramının tek anlamlı kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla problem, iki farklı evrensellik iddiasının (kültürel-tarihsel normların evrenselleştirilmesi ile vahye dayalı hakikat iddiasının evrenselliği) aynı epistemik kategori içinde değerlendirilmesinden doğmaktadır. Dolayısıyla tartışma, aslında tutarlılık probleminden ziyade, kavramsal düzeyde bir eşitleme hatası içermektedir.</p><p>Bu bağlamda yazı, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam düşüncesindeki evrensellik anlayışının yalnızca içerik bakımından değil, epistemolojik ve ontolojik temeller bakımından da farklı olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.</p><p><br></p><h2>EVRENSELLİĞİN İKİ ANLAMI </h2><p>Evrensellik kavramı modern siyasal ve felsefi literatürde çoğu zaman açıklanmamış bir varsayım olarak kullanılmaktadır. Ancak “evrensel” olanın neye göre evrensel olduğu sorusu, hem normatif hem de epistemolojik düzeyde belirleyicidir.</p><p>Bu bağlamda iki farklı evrensellik türü ayırt edilmelidir:</p><p>Normatif-ideolojik evrensellik: Tarihsel olarak belirli bir kültürün ürettiği değerlerin tüm insanlığa norm olarak sunulması. Bu, bir kültürün kendi tarihsel değerlerini “insanlığın doğal ve zorunlu standardı” olarak sunmasıdır. Batı modernitesi bağlamında bu çoğu zaman şuna dönüşür; liberal demokrasi, bireycilik, seküler yaşam tarzı, ekonomik model (piyasa kapitalizmi) </p><p>Bunlar “herkes için en doğru yaşam biçimi” gibi sunulduğunda, aslında tarihsel bir tecrübenin evrenselleştirilmesi söz konusudur.</p><p>Teolojik-hakikat temelli evrensellik: Hakikatin kaynağının insan üstü bir otoriteye dayandırılması ve tüm insanlığa yönelik olması. İslam’ın iddiası böyle bir düzlemdedir. Yani; belirli bir etnik grubun ürünü ya da tarihsel olarak bir topluma indirgenmiş değil, “Allah’ın insanlığa gönderdiği hitap” olarak sunulur. </p><p>Burada evrensellik, bir kültürün yayılması değil, yaratıcıya dayalı bir hakikat iddiasıdır.</p><p>Bu halde şu durum ortaya çıkmaktadır: Batı modernitesinin evrenselliği, insan üretimidir, tarihsel şartlarda doğmuştur, güç ilişkileriyle yayılmıştır ve alternatifleri çoğu zaman “geri kalmışlık” olarak damgalanır. Bu nedenle Batı evrenselliği eleştirildiğinde şu soru sorulur: “Sizin modeliniz neden insanlığın zorunlu modeli olsun ki?”</p><p>İslam’ın evrenselliği ise metafizik/gaybî/vahyî bir kaynağa dayanır, “bir coğrafyanın ürünü kültür” olarak değil, “insan doğasına hitap” olarak sunulur ve farklı kültürlerle kolay adapte iddiası taşır. Bu nedenle burada soru şudur: “Bu hakikat iddiası doğru mu?” Yani tartışma “güç ve kültür” düzleminden “hakikat” düzlemine taşınır.</p><p>Bu ayrım yapılmadığında, Batı modernitesinin evrensellik iddiası ile İslam’ın evrensellik iddiası aynı kategoriye indirgenmiş olur.</p><p><br></p><h2>ÇİFTE STANDART İDDİASI GERÇEKTEN GEÇERLİ Mİ? </h2><p>Aslında yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre kavramsal veya kategorik eşitleme hatası yapılmıştır. Dolayısıyla ortada çifte standart yoktur. Bununla birlikte meseleyi biraz daha açmak gerekir. Önce evrensellik olgusunun varlığını irdelemek gerekir. Evrensellik var mıdır? Yoksa her şey kültürel/tarihsel midir? Şayet evrensellik iddiası reddedilirse; aklın temel ilkeleri sarsılır, olgusal bazı gerçekler göreceleştirilir, bilim de matematik de insan onuru da evrensel olamaz ve adalet diye bir şey kalmaz.</p><p>O zaman şunu bilmemiz gerekir: Mesele evrensellik var mı sorusunu tartışmak değildir. Zira evrensellik elbette vardır. Mesele evrensellik iddiasının ne tür bir temele dayandığıdır. Dolayısıyla problem, evrensellik iddiasının kendisi değil; hangi tür evrensellik iddiasının hangi temele dayandığıdır.</p><p><br></p><h2>BATI’NIN EVRENSELLİK İDDİASI NEDEN PROBLEMLİ GÖRÜLÜYOR?</h2><p>Bu durumda sorumuz şudur: O halde Batı’nın evrensellik iddiası neden problemli görülür? İslamcı veya eleştirel düşünce açısından Batı modernitesine yöneltilen temel itirazlara bakılırsa şunları söylemek mümkündür:</p><p>Tarihsellik problemi: Batı’nın “evrensel” dediği şeyler: Rönesans, aydınlanma sanayi devrimi gibi belirli tarihsel kırılmaların ürünüdür. Dolayısıyla “insanlığın doğal normu” olduğu tartışmalıdır.</p><p>Güç ilişkisi: Evrensellik çoğu zaman, sömürgecilik, kültürel hegemonya ve ekonomik baskı ile birlikte yayılmıştır. Bu durumda “evrensel” olan şey aynı zamanda “hegemonik olan”dır. Modern eleştirilerde Batı’nın evrenselliği çoğu zaman “normatif hegemonya” ile iç içe düşünülür. Bu durumda evrensellik, sadece teorik bir iddia değil, aynı zamanda tarihsel güç ilişkilerinin ürünü olarak görülür. Bu bağlamda eleştiri şu soruya dayanır: “Eğer bir değer sistemi tarihsel olarak güçlü olduğu için yayılıyorsa, onun evrenselliği meşru mudur?”</p><p><br></p><h2>İSLAM’IN EVRENSELLİK ANLAYIŞI</h2><p>İslam düşüncesinde evrensellik iddiası, Batı modernitesindeki gibi kültürel bir genelleştirme değildir. Bu fark üç temel düzeyde analiz edilebilir: Epistemolojik, insani ve tarihsel.</p><p>Epistemolojik temel: İslam’da evrensellik iddiası, insan aklının ürettiği bir normlar sistemi değil, vahiy kavramı üzerinden temellendirilen bir hakikat iddiasıdır.</p><p>Bu durumda evrensellik şu anlama gelir: Hakikat tek ve değişmezdir. Bu hakikat, belirli bir topluma değil tüm insanlığa yöneliktir. Dolayısıyla evrensellik, “yayılma” değil “hitap etme” özelliği taşır. Bu noktada kritik ayrım şudur: Batı modernitesinde evrensellik “normların genelleştirilmesi” iken, İslam’da evrensellik “hakikatin ilan edilmesi”dir.</p><p>İnsani temel: İslam düşüncesinde insan, belirli kültürel formlardan önce gelen bir “doğal yönelim” (fıtrat) ile tanımlanır. Bu yaklaşım, evrenselliği kültürel değil insani bir düzleme taşır. Bu çerçevede: Din, dışsal bir dayatma değil, insan doğasında karşılık bulan bir çağrı olarak görülür. Bu nedenle evrensellik, kültürlerüstü bir insani ortaklığa dayanır.</p><p>Tarihsel temsil: İslam tarihi, tek bir kültürel form ile sınırlı bir yapı göstermez. Arap, Fars, Türk, Hint ve Afrika coğrafyalarında farklı medeniyet formları üretmiştir. Bu durum şu argümanı destekler: Eğer bir sistem evrensel iddia taşıyıp aynı zamanda farklı kültürlerde çoğul formlar üretebiliyorsa, bu, onun “kültürel tek tipleştirme” değil “ilkesel evrensellik” iddiası taşıdığını gösterir.</p><h2>FARKLI KÜLTÜRLERDE YENİDEN ÜRETİLEBİLEN NORMLAR SİSTEMİ </h2><p>İslam tarihi, tek bir kültürel formun evrenselleştiril-mesiyle açıklanabilecek homojen bir yapı sunmaz. Bu durum yalnızca yüzeysel bir “kültürel çeşitlilik” değil, aynı zamanda normatif ilkelerin farklı estetik, sosyal ve kurumsal yapılara eklemlenebilme kapasitesi olarak da yorumlanır.</p><p>Örneğin: Arap dünyasında İslam, dilsel merkezlilik ve klasik fıkıh geleneği etrafında şekillenirken, Fars coğrafyasında tasavvuf, edebiyat ve metafizik yorumlar daha baskın bir estetik ve düşünsel derinlik üretmiştir. Türk-Osmanlı dünyasında ise siyasal organizasyon, hukukî kurumlaşma ve imparatorluk düzeni içinde İslam, farklı etnik unsurları bir arada tutan üst bir normatif çerçeveye dönüşmüştür. </p><p>Hint alt kıtasında İslam, yoğun Hindu çoğunluk içinde çoğulcu bir kültürel temas alanı üretmiş; mimari, müzik ve günlük yaşam pratiklerinde yerel unsurlarla sentezlenmiştir. Afrika İslamı ise büyük ölçüde yerel kabile yapıları ve sözlü kültürlerle iç içe geçmiş, merkezi olmayan ama güçlü bir dini aidiyet formu geliştirmiştir. </p><p>Bu tablo, İslam’ın tarihsel olarak tek tip bir “Arap kültürü ihracı” şeklinde işlemediğini; aksine farklı kültürlerde yeniden üretilebilen bir normlar sistemi sunduğunu göstermeyi amaçlar. </p><p><br></p><h2>BATI’NIN AMACI TEK MERKEZLİ STANDARTLAŞTIRMA</h2><p>Benzer bir evrensellik iddiası taşıyan Batı modernitesi ise özellikle modern küreselleşme sürecinde daha farklı bir görünüm sergiler. Eleştirel literatürde sıkça dile getirilen iddia şudur: Batı’nın evrensellik anlayışı, çoğul kültürel formlar üretmekten ziyade belirli yaşam biçimlerini standartlaştırma eğilimindedir. Bu bağlamda örnekler şu şekilde verilebilir:</p><p>Giyim kültürü: Küresel ölçekte Batı merkezli “resmî giyim” normları (takım elbise, kravat, iş kıyafeti standardı) kamusal alanın evrensel dili haline gelmiştir. Yerel kıyafetler çoğu zaman folklorik ya da özel günlere indirgenmiş sembolik unsurlar olarak kalmıştır. Dünyada kadın giyim tarzı ise neredeyse Batılıdır. Türk, İngiliz, Alman, Fransız bir giyim tarzı ortadan kalkmıştır.</p><p>Yemek kültürü: Fast-food zincirleri (hamburger, pizza, kola kültürü) küresel şehir yaşamının ortak standardına dönüşmüş; yerel mutfaklar ise çoğu zaman turistik veya etnik niş alanlara sıkışmıştır. </p><p>Zevk ve estetik: Mimari ve tasarım alanında cam gökdelen estetiği, minimal modernizm ve dijital tasarım normları küresel “standart şehir görünümü” üretmiştir. Pek çok şehir, yerel mimari geleneklerinden ziyade birbirine benzeyen modern şehir formlarına dönüşmüştür. </p><p>Yaşam tarzı: Bireycilik, tüketim merkezli yaşam biçimi ve “kariyer odaklı hayat modeli” küresel ölçekte norm haline gelmiş; alternatif toplumsal yaşam biçimleri marjinal alanlara itilmiştir. </p><p>Buna göre, Batı modernitesinin evrensellik iddiası çoğu zaman “çokluk içinde birlik” üretmekten ziyade “tek merkezli standartlaşma” üretmiştir.</p><p>Bu tartışmayı felsefi olarak şöyle özetleyebiliriz: Eğer hakikat diye bir şey yoksa, tüm evrensellik iddiaları propaganda olur. Eğer hakikat varsa, onun evrensel olması zaten mantıksaldır. </p><p>Bu durumda asıl soru şudur: “Hangi evrensellik iddiası hakikati temsil etmektedir?”</p><p><br></p><h2>TUTARLILIK SORUNUNDAN ZİYADE KAVRAMSAL EŞİTLEME HATASI</h2><p>Batı modernitesinde evrensellik, büyük ölçüde tarihsel tecrübe, kültürel üretim ve güç ilişkileri içerisinde şekillenen normların genelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu yönüyle evrensellik, insan üretimi bir normatif çerçeve olarak işlev görmekte; dolayısıyla eleştiriye açık, tarihsel ve bağlamsal bir yapı arz etmektedir. Bu durum, evrensellik iddiasının çoğu zaman normatif hegemonya ile iç içe geçmesine ve farklı kültürel tecrübelerin </p><p>“eksik” ya da “geri” olarak kodlanmasına yol açmaktadır.</p><p>Buna karşılık İslam düşüncesinde evrensellik, insan üretimi bir normlar sistemi değil, vahye dayalı bir hakikat iddiası olarak temellendirilmektedir. Bu çerçevede evrensellik, belirli bir tarihsel-toplumsal formun yayılması değil, insan doğasına (fıtrat) hitap eden değişmez bir hakikatin tüm insanlığa yöneltilmesi anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla İslam’daki evrensellik iddiası, kültürel homojenleştirme üretmekten ziyade, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda çoğul tezahürler üretebilen ilkesel bir yapı ortaya koymaktadır.</p><p>Bu iki evrensellik anlayışı arasındaki temel ayrım, tartışmanın “tutarlılık” probleminden ziyade “kavramsal eşitleme hatası” ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Zira her iki evrensellik iddiası aynı epistemik düzlemde değerlendirilmekte; oysa biri tarihsel-kültürel üretim, diğeri ise metafizik-hakikat temelli bir referans sistemi üzerine kuruludur.</p><p>Sonuç olarak, evrensellik meselesi basit bir kabul ya da ret problemi değil, hangi tür evrenselliğin hangi temele dayandığı sorusudur. Bu bağlamda yapılması gereken, evrenselliği reddetmek değil; onun farklı bilgi, varlık ve değer sistemlerinde nasıl temellendirildiğini dikkatle analiz etmektir. Böylece modern normatif tartışmalar, indirgemeci karşılaştırmaların ötesine geçerek daha tutarlı ve kavramsal olarak rafine bir zemine taşınabilir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829223" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/3/56b23f0e-dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin.webp" data-title="Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!" data-url="/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829591" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/4/65cb728e-bks7x18lhrmrm6bh7h88yj.webp" data-title="ABD kendi hegemonyasını çökertiyor" data-url="/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">ABD kendi hegemonyasını çökertiyor</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4829894" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/6/5/36533a50-beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi.webp" data-title="Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi" data-url="/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi-4830558</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/8/672c4083-bati-modernitesi-ve-islam-dusuncesinde-evrensellik-meselesi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyaz ışıkları terk edenler için Nuh’un Gemisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894" rel="standout" />
      <description>Modernleşme, bir aydınlanma değil; her şeyi yutan bembeyaz bir süt denizidir. Bu öyle bir beyaz karanlıktır ki, ışık nesneleri aydınlatmak yerine onları emerek görünmez kılar.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Kırtorun - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Evvela maksadım, modernleşme adı altındaki mutlak aydınlığın (!) bizi aslında nasıl körleştirdiğini sorgulamak. Bu yolda bana José Saramago’nun Körlük adlı romanı rehberlik ediyor. Saramago eserinde karakterlere isim vermez. Böylece hikâye tüm insanlığı anlatan evrensel bir aynaya dönüşür. Romandaki “beyaz körlük” aslında mutlak bir ışık patlamasıdır. Bu metafor, modern dünyanın bizi aydınlatmak yerine idrakimizi nasıl felç ettiğini simgeler. Devletin körleri bir hastaneye kapatması ise otoritenin bireyi nasıl hiçe saydığının resmidir. “Doktorun Karısı” karakteri, görmeyi bir sorumluluk olarak yaşayan tek vicdândır. Saramago’nun “Gördüğü hâlde görmeyen körler” tespitiyse aslında bizim hikâyemizi özetler.</p><p>Amacım kesin hükümler vermek değil. Bir hakîkat tekelciliğine soyunmaktansa, hiyerarşi kurmayan taze bir görme biçiminin, bu yazı vesilesiyle, küçük tohumlarını keşfetmeye odaklanıyorum. Öyleyse önce roman bize ne anlatıyor; ona bakalım.</p><h2>KÖRLÜK ROMANI BİZE NE SÖYLER?</h2><p>José Saramago’nun Körlük adlı romanı 1995’te yayımlandı. Yazar üç yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.</p><p>Roman basit bir sahneyle başlar. Sıradan bir adam, kavşakta yeşil ışığı beklerken birden hiçbir şey göremez. Ama anlattığı körlük tanıdığımız körlüğe benzemez. Adam karanlık görmez. Bembeyaz görür. Yoğun bir sisin içinde, âdeta bir süt denizine batmış gibidir.</p><p>Çok geçmeden körlük yayılır. Önce adamı eve götüren yabancıya, sonra göz doktoruna, sonra göz doktorunun muayenehanesinin bekleme odasındaki diğer hastalara. Birkaç gün içinde şehir, sonra ülke, sonra dünya; herkes bembeyaz görür. Hükûmet panikler. Körleri terk edilmiş bir akıl hastanesine kapatır. Dışarıdaki askerlerse nöbet tutar.</p><p>İçeride dikkat çekici figürler vardır. Bunlardan ilki, salgın sırasında kör olan ve elindeki silahı iktidarının gerçek temeli hâline getiren "silahlı Kör Adam"dır. Bu adam, sahip olduğu silahı bir zorbalık aracına dönüştürür; diğer çaresiz hastaları sömüren, yiyeceklere el koyan ve kadınlara zulmeden acımasız bir çetenin lideri hâline gelir. Çetenin içindeki ikinci kritik figür ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci”dir. Körler alfabesiyle okuyup yazabilen bu adam, körlük tecrübesini başkalarının lehine kullanmak yerine “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılmayı seçer; erzakların hesabını tutarak bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar ve sömürü düzeninin hesapçısı olur. Bir diğer önemli figür ise salgına yakalanmayan ve gözleri hâlâ gören tek kişi olan “Göz Doktorunun Karısı”dır. Kocası karantinaya alınacağı sırada onu yalnız bırakmamak için “Ben de körüm” der ve kör taklidi yaparak onunla birlikte eski akıl hastanesine kapatılır. Tüm olaylar boyunca diğer körlere rehberlik eden ve içeride yaşanan insanlık dışı vahşetin tek gören tanığı odur.</p><p>Sonunda salgın geçer; körler birer birer iyileşir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı” kocasına şunu söyler: “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi? Gördüğü hâlde görmeyen körler.”</p><p>Saramago, fiziksel körlüğü güçlü bir metafor olarak kurgulamıştır. Asıl hedefi, gözleri gördüğü hâlde haksızlığa, vahşete ve birbirinin acısına göz yuman, empati yeteneğini yitirmiş “uygar” modern insandır.</p><h2>IŞIKLAR İÇİNDE NİNNİLER</h2><p>Bu bağlamda “bembeyaz görüyorum” feryadı, sadece distopik bir salgının ötesinde, Türkiye’nin tepeden inmeci muasırlaşma serüveninin de sarsıcı bir ontolojik imgesi olarak okunabilir. Ne zaman toplumsal bünyede bir kriz baş gösterse otoritenin sunduğu reçete aynıdır: “Daha çok modernleşme, daha parlak bir ışık, daha fazla Batılılaşma.” Tıpkı akıl hastanesine kapatılan körlere her gün hoparlörden dikte edilen o absürt kuralların birincisinde olduğu gibi; “Işıklar sürekli açık kalacaktır, elektrik düğmeleriyle oynamanın hiçbir yararı yoktur, çalışmamaktadırlar.”</p><p>Yetkililer, herkesin kör olduğu, görme yetisinin bütünüyle yitirildiği o kapalı odalarda bile düzeni ve kontrolü sağlamanın tek yolunu “ışıkları açık tutmakta”, yani mekânı daha fazla yapay ışıkla boğmakta bulurlar. Ne var ki bu kör edici ve sönmeyen yapay aydınlık, içerideki çürümeyi gizlemeye yetmediği gibi, körlerin zihnindeki beyaz karanlığı daha da katlanılmaz bir cehenneme dönüştürür. Türkiye’nin asrîleşme serüveninde de idraki bütünüyle felç olmuş bir topluma dayatılan bu “kesintisiz aydınlanma” ışığı, koğuşlardaki o sönmeyen lambalar gibi, bünyeyi iyileştirmek şöyle dursun, ahalinin gözündeki beyaz perdeyi biraz daha kalınlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.</p><h2>GÖZLERİ BANTLI KURTARICILAR</h2><p>Saramago’nun kurumsal otoriteye yönelik en sarsıcı taşlaması, romandaki kilise sahnesinde somutlaşır. Kiliseye giren karakterler; tüm aziz heykellerinin, İsa tasvîrlerinin ve kutsal figürlerin gözlerinin beyaz bir bantla kapatıldığını farkederler. Kurumsallaşarak yapaylaşmış Kilise, sorumluluğu üstlenmek yerine kendi gözlerini bantlayarak hakîkati reddeder; böylece insan iradesini felç eden bir kayıtsızlığa hizmet eder.</p><p>Burada kurumsal körlük, halkı bir özne olarak görmek yerine onu toplumun iyiliği için bir laboratuvara kapatmayı tercih eder. Kemal Karpat’ın o unutulmaz tespiti, büyük resmi tamamlar: “Bu, halkın egemenliğinden önce, halkı egemenleştirme iddiasıdır.” Yani bu irade, halkın mevcut gerçekliğine gözlerini sımsıkı kapatmış; onu ancak kendi biçtiği “beyaz maskeler” ve “dar gömlekler” içinde kabul etmiştir. Tıpkı Saramago’nun heykelleri gibi, kurumlar kendi ideolojik körlüklerini halka bir kurtuluş reçetesi gibi sunarken, asıl felâket olan “idrak körlüğünü” de bizzat kendileri başlatmıştır.</p><h2>HANGİ BATI’NIN KARANTİNASI?</h2><p>Başka taraftan baktığımızda, tepeden inmeci modernleşmeyi yalnızca dışarıdan dayatılan devlet baskısıyla açıklamak da eksikliktir; bir de kamerayı koğuşun içine, o akıl hastanesinin gri koridorlarına çevirmek gerekir. Romanda dehşeti tırmandıran asıl unsur, dışarıdaki nöbetçilerden ziyade, içerideki “Silahlı Kör Adam” ve onun kurduğu çetedir. Salgın sırasında kör olan bu adam, gücünü elindeki silahtan devşirir; yiyecekleri depolar ve kadınlara zulmedilmesini koordine eder. Bu iktidarın yanında ise salgından önce de görme engelli olan “Kör Muhasebeci” yer alır. Körlük tecrübesini dayanışma için değil sömürü için kullanan bu adam, “Silahlı Kör Adam”ın çetesine katılarak erzak hesabını tutar ve bürokratik aklını zalimlerin hizmetine sunar. İçerideki dehşet böylece iki ayak üzerinde yükselir: kaba kuvveti elinde tutan “Silahlı Kör Adam” ile ona akıl ve hesap hocalığı yapan “Kör Muhasebeci”.</p><p>Türkiye’nin muasırlaşma macerasını yalnızca devletin bir dayatması olarak okumak, koğuşun dışındaki askerleri görüp içerideki bu ikiliyi gözden kaçırmaktır. Bizim tarihimizde muasırlaşma ihalelerini toplayan, Batılılaşma söylemini kendi imtiyazlarının ahlâkî zırhı hâline getiren ve halkın elindekini “ilerleme” adına gasp eden yerli rantiyeler tam da bu çeteye karşılık gelir: Bir yanda halkı zor ve güç yoluyla itaat ettiren patron figürü, öte yanda bu sömürü düzeninin bürokratik çerçevesini kuşanan, hesabını tutan ve meşruiyetini sağlayan yerli müteşebbis. Ahâlinin toprağını, lisânını ve mahremiyetini ucuza kapatan, muasırlaşmayı bir mülkiyet aktarımı koridoru gibi kullanan bu zümre, o beyaz aydınlığın asıl faydacılarıdır.</p><p>Burada, sömürgeleşen zihinlerin psikolojisini en iyi tahlil eden Frantz Fanon akla gelir. Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler (1952) adlı eserinde Antiller’deki siyah çocukların okul deneyimini anlatırken, onlara ilk ders olarak “Atalarımız Galyalılardı” cümlesinin ezberletildiğini yazar. Çocuk, böylece kendi ailesini, dilini, köklerini “ilkel ve karanlık” görmeye başlar. Fanon’un tespitiyle; “Siyah insan, beyaz bir bedene sahip olamasa da en azından beyaz bir ruha sahip olmayı öğrenir.”</p><p>Modernleşme, bir aydınlanma değil; her şeyi yutan bembeyaz bir süt denizidir. Bu öyle bir beyaz karanlıktır ki, ışık nesneleri aydınlatmak yerine onları emerek görünmez kılar. Anadolu’nun taşrasında kamaşan gözler, muasırlaşma adına kendi köklerine karşı “vicdani bir körleşme” yaşadı. Tıpkı romandaki adsız karakterler gibi, yerli özne de kendi kimliğinden soyunmuş, öğretilmiş medeniyet kostümünü giymek uğruna kendi gerçeğine dilsiz birer prototipe dönüşmüştü. Nihayetinde ulaştığımız nokta, Saramago’nun o sarsıcı teşhisi: Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük; gördüğü halde görmeyen körler.</p><p>Kendi toprağına sömürgeci bir seyyahın seçici bakışıyla yönelenler, aslında bu “beyaz körlük” salgınının en trajik kurbanlarıdır.</p><p>Aydın, batılı, müreffeh ve ışıklı süt denizinde boğulmamızın asıl sebebi, Attilâ İlhan’ın yıllar önce sorduğu o can yakıcı soruda saklıdır. “Hangi Batı?” Voltaire’in aydınlanmacı aklı mı, sömürgeci tüccarın pragmatizmi mi; yoksa Marx’ın diyalektiği ile fotoğraf makinesiyle gezen turistin yüzeyselliği arasındaki o uçurum mu? Bizler, bu temel tercihin cevabını dahi vermeden Batılılaşma serüvenine atıldığımızda, aslında kendi isteğimizle o “karantina koğuşlarına” hapsolduk. Cemil Meriç’in “hadım edilmiş idrak” olarak nitelediği o derin sızı, tam da bu tanımı yapılmamış modernlik aşkının ruhumuzda açtığı yaradır. Bu kontrollü hürriyetle kalkınma çabası, körlerin kapalı bir mekânda birbirine kırdırıldığı o trajik simülasyondan farksız bir kısırdöngüdür.</p><h2>HİYERARŞİSİZ GÖRMENİN ESTETİĞİ</h2><p>Körlük romanında kimseye “şuradan gir, buradan çık” demeden, görmenin sorumluluğunu üstlenen ve yönetmek ile bakmak arasındaki mesafeyi sıfırlayan “Doktorun Karısı”, aslında aradığımız yeni paradigmanın en somut figürüdür. Nitekim yıllardır süregelen ‘Daha çok Batılılaşalım’ ve ‘Köklere dönelim’ tartışması, çıkışı tam da bu tür hazır ve dayatmacı kutupların içinde arama yanlışına düşmektedir.</p><p>Türkiye Yüzyılı’nı şekillendirecek olan siyasal irade, tam da Doktorun Karısı’nın bu birleştirici ve sorumlu duruşunu benimsemelidir. Yeni paradigma inşa edilirken; iki uç görüşün eleştiri ve perspektifleri birer dışlama veya çatışma unsuru olarak görülmemeli, aksine yeni vizyonu besleyecek temel kaynaklar olarak konumlandırılmalıdır. Meseleye bu açıdan yaklaşmak, hiyerarşi kurmadan bakabilmenin ve Yeni Türkiye’yi tarihsel bir fırsat olarak okuyabilmenin önünü açacaktır. Çünkü aranan çıkış, sadece ‘daha fazla aydınlanma’ gibi eski ezberlerin ötesindedir; o, bir yandan eski paradigmanın iflasını yüksek sesle ilan etmeyi, diğer yandan bu sentezden doğacak yeni bir uygarlığın küçük tohumlarını fark edip onları yeşertmeyi gerektirir.</p><h2>YATAY DİSİPLİN: GÖRMEYİ BİR EYLEME DÖNÜŞTÜRMEK</h2><p>José Saramago’nun Körlük romanı nihayetinde mutlu bir sonla bitmez; karakterler yeniden görmeye başladığında “Doktorun Karısı”nın gözlerinden akan yaşlar, insanlığın içine düştüğü o derin vahşetle yüzleşmenin getirdiği ağır utancın yaşlarıdır. İyileşme toplumu kurtarmamış, sadece onlara kendi çıplak çirkinliklerini görebilecekleri aynayı geri vermiştir. Roman kapanırken “Doktorun Karısı”nın o sarsıcı repliğinde dile getirdiği gibi; bizler aslında sonradan kör olmadık, zaten kördük; gördüğü hâlde görmeyen körlerdik.</p><p>Türkiye’nin muasırlaşma hikâyesi de bu tespitin içinde saklı. Bizler muasırlaşmanın o parlak, yapay ışığıyla kamaştırılmış, sahte kurtarıcılara sığınmış, fakat yanı başımızdaki insanın acısına ve yok oluşuna gözlerini kapatmış gören körlerdik.</p><p>Müslüman Türkler olarak son yıllarımız, üzerimize dikilen bu dar gömlekleri yırtma çabası olarak okunmalıdır. Bu gömlekler İslam coğrafyasına kasıtlı olarak biçilmiştir ve bu tezgahtan beslenen muktedirler vardır. Siyâsî hilelerle hakîkati büken Hamanlar, kapitalist sermayeyle vicdânı mülkiyete gömen Karunlar, dînî şahsî ikbâline meze yapan Belamlar ve medya illüzyonlarıyla halkın ferasetini bağlayan sihirbazlar bu köhne düzenin bekçileridir.</p><p>Asıl kurtuluş, merhem olmaktan âciz o steril “beyaz ışıkları” geride bırakıp, vicdanın pusulasıyla birbirinin elini tutanların kurduğu yatay ve ahlâkî disipline sığınmaktır. Bu uyanış, hiyerarşinin soğuk emirlerinden ziyade, yanı başındaki kardeşinin acısına şahitlik eden “görmeyen körlerin” kolektif iradesiyle şekillenir.</p><p>Sumud, ki kökeni olan samada fiili; meydan okumak, göğüs germek ve bir fırtınanın ortasında bile yerinden kımıldamadan durmak anlamlarını taşır; bu bağlamda “gördüğü hâlde görmeyenlere” karşı bir ihtar, yerleşik düzenin tüm Hamanlarına ve Karunlarına karşı ise vicdânın en çıplak hâlidir. Merhum Sezai Karakoç’un dediği gibi: Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır.</p><p>Söz, bundan sonrası için, görmek isteyen herkesindir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi-4829894</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/5/36533a50-beyaz-isiklari-terk-edenler-icin-nuhun-gemisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD kendi hegemonyasını çökertiyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591" rel="standout" />
      <description>ABD; rakiplerini sınırlandırmaya çalışırken kendi kurduğu kurumları zayıflatıyor, müttefiklerini kendinden uzaklaştırıyor ve savunduğunu iddia ettiği normları aşındırıyor. Böylece tıpkı mitolojide kendi kuyruğunu yiyerek varlığını tüketen Ouroboros gibi kendi hegemonyasının dayandığı temelleri yıpratıyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hacı Mehmet Boyraz/Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ dünyanın en büyük askerî gücü olduğu su götürmez bir gerçek. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre ABD, geçen yıl 954 milyar dolarlık askerî harcama gerçekleştirerek küresel askerî harcamaların üçte birini tek başına yaptı. Yine SIPRI verilerine göre dünyadaki yaklaşık 12 bin nükleer savaş başlığının yüzde 45’i ABD’nin elinde bulunuyor.</p><p>Ancak bu devasa kapasite, ABD’nin küresel liderliğinde yaşanan aşınmayı durdurmaya yetmiyor. Zira küresel liderlik sadece askerî üstünlükten ibaret değil aynı zamanda uluslararası meşruiyet üretebilme, müttefikleri ortak bir düzen etrafında tutabilme ve sistemin kurallarına bağlılık gösterebilme kapasitesiyle de ilgili. Bugün ABD’nin karşı karşıya olduğu temel kriz tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir zamanlar serbest ticaretin, çok taraflı diplomasinin ve uluslararası hukukun en güçlü savunucusu olan ABD; bugün aynı düzenin kurumlarını hedef alıyor, kurallarını ihlal ediyor ve müttefiklerini dahi baskı yoluyla hizaya sokmaya çalışıyor.</p><h2>KENDİ KURDUĞU KURUMLARDAN UZAKLAŞIYOR </h2><p>Hegemon güçler normal şartlarda kendi kurdukları uluslararası kurumları terk etmezler. Çünkü bu yapılar onların nüfuzlarını genişletmelerine, tercihlerini meşrulaştırmalarına ve küresel liderliklerini sürdürmelerine aracılık eder. Buna rağmen Donald Trump yönetimi, bu yılın başında aralarında Birleşmiş Milletler ile bağlantılı kuruluşların da bulunduğu 66 uluslararası kurumdan “ABD karşıtı, gereksiz ve müsrif” oldukları gerekçesiyle ayrılma kararı aldı. Oysa söz konusu kurumlar sadece uluslararası iş birliğinin araçları değil aynı zamanda Amerikan nüfuzunun küresel ölçekte yeniden üretildiği mekanizmalardı. Haliyle ABD’nin bu yaklaşımı, kısa vadede kendisine siyasi kazanımlar sağlayabilir ancak uzun vadede uluslararası gündemi belirleme kapasitesini ve sistem üzerindeki etkisini zayıflatma riski taşıyor.</p><p>Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan hegemonyasının Avrupa’daki en önemli taşıyıcı sütunlarından biri olan NATO da Trump yönetiminin hedefinde yer alıyor. Trump, ittifakı sık sık ABD’nin sırtındaki bir yük olarak nitelendiriyor ve Avrupalı müttefiklerin Washington’un güvenlik şemsiyesinden faydalandığını fakat bunun maliyetine yeterince katlanmadıklarını savunuyor. Bu nedenle NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırmalarını talep ederken zaman zaman ABD’nin ittifaktan çekilebileceğini dile getiriyor. Oysa NATO, ABD açısından yalnızca bir askerî ittifak değil aynı zamanda Avrupa üzerindeki nüfuzunun ve küresel liderliğinin en önemli araçlarından biri olageldi. Buna rağmen Washington, Avrupa’daki askerî varlığını azaltmaya ve bazı birliklerini geri çekmeye yönelik adımlar atıyor.</p><p>ABD’nin müttefiklerini baskıyla hizaya sokmaya çalışması ve Avrupa’daki angajmanını azaltması, kısa vadede bazı tavizler koparmasını sağlayabilir. Ancak uzun vadede Avrupa’daki müttefiklerini kendisinden uzaklaştırıyor ve transatlantik ittifakın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa’nın NATO’dan ayrı olarak kendi ordusunu kurması gerektiği yönündeki çağrıları ya da Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Avrupa’nın artık kendi güvenliğinin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine ilişkin açıklamaları, Avrupa’da stratejik özerklik fikrinin karşılık bulduğunu gösteriyor.</p><h2>ZORBA GİBİ HAREKET EDİYOR </h2><p>Bir dönem liberal uluslararası düzenin hamiliğine soyunan ABD, bugün giderek daha fazla güç siyasetine ve sert güç kullanımına yöneliyor. Yakın zamanda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırması ya da İsrail’le beraber İran’a karşı savaşması bunun somut örnekleri arasında yer alıyor. Bundan daha dikkat çekici olansa ABD’nin tehdit dilini sadece rakiplerine karşı değil müttefiklerine karşı da kullanıyor olmasıdır. Örneğin Trump yönetimi, NATO üyelerinden Danimarka’ya bağlı Grönland üzerinde hak iddia ediyor ve Kanada’nın ABD’nin “51. eyaleti” olması gerektiğini dile getiriyor. Bir hegemonun ittifak sistemini ortak çıkarlar ve rıza temelinde yönetmesi beklenirken müttefiklerinden toprak talep eder hale gelmesi, Amerikan liderliğinin artık rızaya değil baskıya dayandığını gösteriyor. Dolayısıyla ABD, geldiği durum itibarıyla kaba kuvvetle ve illegal yöntemlerle sonuç almaya çalışan bir zorba gibi hareket ediyor. Ancak ABD’nin bu yaklaşımı, uluslararası sistemi giderek daha fazla orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene sürüklüyor ve Pax Americana’nın temellerini aşındırıyor.</p><p>ABD’nin uluslararası hukuk ve yargı mekanizmalarına yönelik tavrı da bu yaklaşımın bir başka boyutunu oluşturuyor. Çıkarına hizmet ettiğinde uluslararası hukuku diğer aktörlere karşı baskı aracı olarak kullanan ABD, aynı hukuk kendisini ya da vazgeçilmez müttefiklerini sınırladığında tanımama yoluna gidiyor. Bunun günümüzdeki en çarpıcı örneği ise İsrail meselesinde görülüyor. İnsan hakları ve demokrasi söylemini küresel ölçekte siyasallaştıran ABD, stratejik müttefiki İsrail’in Gazze’deki soykırımına göz yumuyor. Dahası İsrail hakkında soruşturma yürüten Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yönelik yaptırım uygulayarak uluslararası yargı mekanizmaları üzerinde baskı kurmaktan çekinmiyor. Bu durum hem ABD’nin savunduğunu iddia ettiği normlarla fiili politikaları arasındaki makası açıyor hem de küresel meşruiyetine zarar veriyor.</p><h2>SERBEST TİCARETİ KISITLIYOR </h2><p>Uzun yıllar boyunca doların rezerv para statüsü, Bretton Woods kurumları ve serbest ticaret rejimi üzerinden liberal ekonomik düzenin taşıyıcısı olan ABD; serbest ticaret ilkelerinden de uzaklaşıyor. Bunun yerine daha korumacı, içe dönük ve milliyetçi çizgide bir ekonomi politikası yürütüyor. Mesela Barack Obama döneminde ABD ile Avrupa Birliği arasında dünyanın en büyük serbest ticaret alanlarından birinin kurulması müzakere ediliyordu. Bugünse ABD, Avrupalı müttefiklerine karşı yüksek gümrük tarifeleri uyguluyor. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün Temyiz Organına yeni üye atamalarını engelleyerek uluslararası ticaret sisteminin en önemli uyuşmazlık çözüm mekanizmalarından birini felç ediyor. Böylece rakiplerini sınırladığını düşünüyor. Ancak bu şekilde hareket ederek farkında olmadan kendi ekonomik liderliğinin dayandığı kurumsal temelleri zayıflatıyor.</p><p>Sonuç olarak ABD; rakiplerini sınırlandırmaya çalışırken kendi kurduğu kurumları zayıflatıyor, müttefiklerini kendinden uzaklaştırıyor ve savunduğunu iddia ettiği normları aşındırıyor. Böylece rakiplerinden önce kendi hegemonyasının dayandığı temelleri yıpratıyor. Bu yönüyle ABD, mitolojide kendi kuyruğunu yiyerek varlığını tüketen “Ouroboros”u andırıyor. Eğer ABD, kısa vadeli güç gösterilerini uzun vadeli liderliğin önüne koymaya devam ederse bugün küresel üstünlüğünü korumak adına attığı adımlar yarın Amerikan hegemonyasının çözülüşünün başlıca nedenlerinden biri olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/abd-kendi-hegemonyasini-cokertiyor-4829591</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/4/65cb728e-bks7x18lhrmrm6bh7h88yj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyaz Saray’ın bahçesinde gladyatör dövüşü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ömer Adil Atasoy/Hukukçu-Akademisyen</strong></p><p><br></p><p>ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaştan kendini kurtarmanın ve itibarını koruyarak bir çıkış yolu aramanın derdine düştü. Bu fiili durum ve ruh hali içinde Trump, İran ve Körfez'deki açıkça görülen yenilgisinden dikkatleri başka bir noktaya çekebilmek için hiç de yabancısı olmadığı geleneksel bir yöntemi hayata geçirmeye çalışıyor: Beyaz Saray bahçesine arena kurdurup, kafes dövüşü şampiyonası düzenleyecek.</p><h2>ROMA İMPARATORLARININ BAŞVURDUĞU YÖNTEM</h2><p>Kendini, “Yeni Dünyanın İmparatoru” olarak kabul eden ABD Başkanı Trump, doğum günü olan 14 Haziran’da bizzat organize edeceği “Gladyatör Dövüşlerine” Beyaz Saray’da ev sahipliği yapacak. Biletler çoktan satıldı, bitti.</p><p>Başkan Trump, İran Savaşı'nın sona ermesi ve nihai çatışmasızlık anlaşmasının onaylanması geciktikçe Amerikan kamuoyunun dikkatini başka alanlara çekerek; sansasyonel gösterilerle, çok mahir olduğu şovlarla oyalayarak, unutulmaz gösterilerin kahramanı olmayı sürdürmek istemektedir. Trump aynı zamanda, ABD’nin, bir dünya imparatorluğu ve güç merkezi olduğunu abartılı bir şekilde gözler önüne sermek; günlerce tartışılacak ve konuşulacak bir gösteri haline gelmesini istiyor.</p><h2>GLADYATÖRE BAK! </h2><p>Trump, eski Roma imparatorlarının sıkıştıkları zaman halkı avutmak ve kan dökme arzularını tatmin etmek maksadıyla başvurdukları büyük arenalarda gladyatör dövüştürmek gibi vahşi ve insanlık dışı bir yöntemi Beyaz Saray’da kurduğu bir dövüş kafesinin içinde gerçekleştirmekle kalmayacak, görsel yayın araçları ile bu şovu “kafes”in dışına taşıyarak tüm dünyayı “Gladyatöre bak” illizyonu ile hipnotize etmek istiyor. </p><p>Böylesine görsel ve kan kokusu gelen, dünyanın değişik bölgelerinde mazlum insanların kanı ile beslenen “Emperyal Batı ruhu”na uygun başka bir gösteri ve şölen olabilir mi?</p><p>Başkan Trump, İran ile Pakistan’ın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen “İran ve Amerika Barış Müzakereleri” bir ileri, bir geri ilerlerken savaşın “tek galibi” olmadığını kocaman “emperyal egosuna” nasıl kabul ettirebilecek? Profesyonel hayatında bir “taşınmaz zengini” olarak toprak toplamak ve her türlü toprağa bedelsiz veya en az bedelle çökmek suretiyle şişirdiği egosunu tatmin etmek için; mazlum halklara karşı savaş açmaktan, devasa deniz armadası ve öldürücü silah gücüyle yakma, yıkma ve işgal etme heyecanları yaşamaktan daha uygun bir gösteri bulamazdı.</p><h2>İMPARATOR YALNIZLAŞIYOR </h2><p>Bu durum, Amerika İmparatorluğu’nun dişlerinin dökülmeye ve tırnaklarının gevşemeye başladığının bir göstergesi sayılsa yeridir. “İmparator Trump” gittikçe yalnızlaşıyor ve güçlü Amerika İmparatorluğu'nu da yalnızlaştırıyor. O çok güvendiği Amerika silah endüstrisi patronlarının ve dolar milyarderlerinin verdiği destekler de artık yetmiyor. </p><p>Trump, İsrail ve dolar zengini Siyonist efendilerinin oluşturduğu dehşet koalisyonu, Hitleri bile geride bırakan insanlık dışı zulüm ve yıkımlara yol açıyor. Dünyanın gözleri önünde yaşanan gözü dönmüş talan, yıkım, nefret, kıtal ve insanlığa aykırı davranışlar vicdanları yaralar hale gelmiş ve bu tür insanlık dışı davranışların bir avuç siyonist dışında alıcısı kalmamıştır.</p><p>Orta Doğu’daki işgal ve çatışmalarda en büyük ve olumsuz rolü oynayan Netanyahu’nun siyonist çevreler ve Trump tarafından artık taşınamaz bir yük haline geldiği, yarattığı vahşet ve soykırımın emperyalist dünyanın gülen yüzünü kararttığı anlaşılmış durumda.</p><p>Başkan Trump’ın, Orta Doğu, İran ve Lübnan’da Netanyahu’yu dışarıda bırakarak bir barışa doğru ilerlemekte olduğu yönünde yaptığı son açıklamalar ABD ve dünya basınının gündemine düştü. Başkan Trump, Netanyahu’ya şu sözlerle haddini bilmesi gerektiğini ihtar etmiş:</p><p>Sen kahrolası bir delisin. Ben olmasaydım yolsuzluktan şimdi hapiste idin. Ben senin sürekli arkanı kolluyorum. Herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden İsrail’den de nefret ediyor. Sen ne yaptığını sanıyorsun?”</p><p>Başkan Trump ayrıca, yaptığı açıklamada Netanyahu’nun Beyrut’a asker göndermeyeceğini, yola çıkmış olan askerlerin de geri çevrilmesini istediğini belirtti. Trump’ın böyle bir ihtar ve talimat vermiş olmasına rağmen hiçbir hudut tanımayan Netanyahu Güney Lübnan’ın görevlendirdiği güçler tarafından işgal edilmesine devam edilmesi konusundaki talimatını Trump’ı hiçe sayarak yenilemiş ve işgale devam edilmesi talimatını vermiştir. </p><p>Siyonist İsrail ile Trump arasında yakın gelecekte daha başka nasıl ve ne gibi anlaşmazlıklar çıkacak, Netanyahu ABD’nin ve Batının başına bela olamaya daha ne kadar devam edecek göreceğiz.</p><h2>EŞREF-İ MAHLUKAT MI ESFEL-İ SAFİLİN Mİ?</h2><p>Artık Netanyahu gibi zalimler ve onun fanatik destekçileri ortaya koydukları vahşet ve yıkım görüntüleriyle devirlerini ve maşalık görevlerini tamamlamış durumdalar. Gelinen bu vahşet ortamından bunalmış ve sıkılmış insanlık için artık Netanyahu vari yeni Hitlerler yaratmak ve sahneye koymak yerine daha az vahşet dolu yöntemler ve barışçı metotlarla hareket edecek temsilcilere ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. </p><p>İnsanların “Eşref-i Mahlukat” olarak var olması ve yaşaması ile “Esfel-i Safilin”e düşerek insanlıktan çıkması arasındaki fark, dünyaya yön vereceklerin tutum almaları ve insan hayatına verdikleri değer hayati önem taşıyor. Dünya zalim güruhun zulmünden nasıl kurtulacak? Dünyayı selamete çıkaracak insanlık önderi barış erleri nerelerde yetişip, olgunlaşıp dünya meydanına çıkacak? </p><p>Tüm insanlık, “insanlık inşacısı hak değerleri” mutlu ve huzurlu bir geleceğin imarına katkı sağladıkları ölçüde, insanlığın geleceği adına görevlerini yerine getirmiş olacaklardır…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu-4829592</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/4/5a4961cc-beyaz-sarayin-bahcesinde-gladyator-dovusu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dünya Kupası kol bantları Filistin desin!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223" rel="standout" />
      <description>ABD, Meksika ve Kanada ortaklığında düzenlenecek 2026 Dünya Kupası’nda Filistin mesajı taşıyan kol bantları, siyasetin değil insanlığın ortak vicdanının sembolü olabilir. Çünkü futbol bazen yalnızca bir oyun değil, dünyanın acıya karşı verdiği ortak cevaptır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sernur Yassıkaya / Yeni Şafak Dış Haberler Müdürü</strong></p><p><br></p><p>Futbol, modern çağın en büyük ortak dili olmaya devam ediyor. Dünya Kupası ise bu dilin en güçlü sahnesi olarak milyarlarca insanı aynı anda aynı duyguda buluşturuyor. Tarih boyunca futbol sadece bir spor organizasyonu olmadı aynı zamanda siyasal mesajların, insan hakları tartışmalarının ve küresel vicdan çağrılarının da taşıyıcısı hâline geldi. Irkçılığa karşı kampanyalardan savaş karşıtı mesajlara, ayrımcılıkla mücadeleden mülteci krizlerine kadar birçok konuda futbolcular ve milli takımlar sembolik tavırlar aldı. Bugün benzer bir tartışma Filistin meselesi etrafında yeniden şekilleniyor. Geçtiğimiz haftalarda, aylarda ve yıllarda, Pep Guardiola gibi ünlü teknik direktörler, pek çok futbolcu ve daha da önemlisi stadyumları dolduran taraftarlar soykırıma karşı Filistin halkıyla dayanışma mesajı veren eylemlerde bulundular. Şimdi, 2026 Dünya Kupası’nda, milli takımlar kol bantlarında Filistin’le dayanışma mesajı taşıyan simgelere yer vermeli. </p><h2>DÜNYANIN ŞAHİT OLDUĞU SOYKIRIM </h2><p>Bugün Batı kamuoyu, Gazze’de yaşanan ağır insani yıkım karşısında farklı bir sınavla karşı karşıya bulunuyor. 7 Ekim 2023 sonrası başlayan soykırım sürecinde on binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca Filistinli yerinden edildi ve bölgedeki insani kriz uluslararası kuruluşların raporlarına konu oldu. Birleşmiş Milletler kurumları, yardım örgütleri ve çok sayıda insan hakları kuruluşu Gazze’deki etnik temizlikte sivil kayıpların boyutuna dikkat çekerken, hukukçular ve devletler İsrail’e yönelik soykırım suçlamalarını uluslararası mahkemelere taşıdı. İşgalci güç İsrail’in ve beraberindeki Siyonist lobinin her türlü baskısına rağmen dünya kamuoyunda Filistin halkının yaşadığı acının görünürlüğü her geçen gün artıyor.</p><h2>YENİ NESLE ULAŞMAK İÇİN ÖNEMLİ </h2><p>Tam da bu nedenle 2026 Dünya Kupası yalnızca sportif değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir platform hâline gelebilir. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliği yapacağı organizasyon, tarihin en geniş katılımlı Dünya Kupası olacak. 48 ülkenin katılacağı turnuvada milyonlarca insan tribünlerde, milyarlarcası ekran başında olacak. Böyle bir küresel sahnede futbolcuların taşıyacağı küçük bir sembol bile Filistin davasının özellikle yeni nesle ulaştırılmasında büyük ve insani anlam üretebilir. Kol bantları bu açıdan son derece güçlü araçlardır. Çünkü futbol tarihinde kol bandı yalnızca kaptanlığı değil, aynı zamanda temsil edilen değerleri de simgelemiştir.</p><p>No to Racism yani “Irkçılığa hayır” kampanyaları, savaş mağdurlarına destek mesajları, deprem ve doğal afet dayanışmaları bunun örnekleridir. Bazı Avrupa ülkeleri, 2022’de Katar’da düzenlenen dünya kupasında son ana kadar küresel çoğunluğa dayatma ve beyaz adamın üstünlük ideolojisi kapsamında LGBT marjinalliği için kol bantları ve Batılı siyasetçilerin tribünlerde verdiği destekle bir dayatma strateji ile kötü örnek vermek istedilerse de, Filistin davası gibi tüm dünyanın üzerinde hassasiyetle duyduğu, küresel vicdanın meselesi olan bir dayanışmanın gündeme gelmesi de doğal karşılanmalıdır. Bu çerçevede FIFA’nın insanlığın vicdanının sesi olacak bir kampanyaya destek vermesini beklemek gayet doğaldır.</p><h2>VİCDANLARIN SESİ DİNLENMELİ </h2><p>Burada temel mesele, sporun siyasetten tamamen bağımsız olup olmadığıdır. FIFA uzun yıllardır “sporu siyasetten uzak tutma” söylemini savunsa da uygulamada bunun tam anlamıyla mümkün olmadığı görüldü. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Rus kulüplerinin ve milli takımının uluslararası organizasyonlardan dışlanmasının mümkün olmadığını ve çifte standart oluşturacağını söylemek mümkündür. </p><p>Bu nedenle Filistin konusunda yükselen küresel duyarlılığın futbol sahalarına taşınması şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Batı toplumlarında son dönemde dikkat çekici bir kamuoyu değişimi yaşanıyor. ABD üniversitelerinde düzenlenen protestolar, Avrupa şehirlerinde yüz binlerin katıldığı yürüyüşler ve sosyal medyada büyüyen dayanışma kampanyaları, Filistin meselesinin artık yalnızca Orta Doğu’ya ait bir gündem olmadığını gösteriyor. Amerikan kamuoyunda özellikle genç kuşakların Filistinlilere yönelik daha bilinçli bir destekle yaklaşım geliştirdiğine dair birçok araştırma yayınlandı. Bu atmosfer, sporcuların da daha cesur tavırlar alabilmesinin önünü açabilir.</p><h2>BREZİLYA, İSPANYA VE TÜRKİYE ORTAKLIĞI </h2><p>2026 Dünya Kupası’nda Filistin temalı kol bantları girişiminin öncülüğünü hangi ülkeler üstlenebilir? Bu noktada Brezilya, İspanya ve Türkiye dikkat çekici adaylar olarak öne çıkıyor. Brezilya, futbol kültürüyle küresel etki kapasitesine sahip bir ülke. Latin Amerika’da Filistin konusunda güçlü bir toplumsal duyarlılık bulunuyor. Brezilyalı futbolcular tarih boyunca sosyal meselelerde ses yükselten figürler oldu. Brezilya Devlet Başkanı Lula de Silva’nın Filistin meselesine en hassasiyet gösteren ve işgalci İsrail’e doğrudan tepki gösteren liderlerden biri olduğu biliniyor. Bu konuda bir liderlik üstlenmesi, halihazırda Filistin hassasiyeti yüksek olduğu bilinen Güney Amerika kamuoyunda da büyük yankı oluşturabilir. </p><p>İspanya ise Avrupa içinde Filistin’e yönelik toplumsal desteğin güçlü olduğu ülkelerden biri. İspanyol siyasetinde Başbakan Pedro Sanchez olmak üzere birçok isim ve medyada Gazze’deki sivil kayıplara ve işgalci İsrail’in politikalarına yönelik sert ve somut eleştiriler ile atılan adımlar daha görünür hâle geldi. İspanyol futbolunun küresel etkisi düşünüldüğünde, bu ülkeden gelecek bir girişim Avrupa’daki tartışmaları doğrudan etkileyebilir. </p><p>Türkiye ise uzun yıllardır Filistin meselesini dış politikasında önemli başlıklardan biri olarak öne çıkarıyor. Türk kamuoyunda Filistin’e verilen destek oldukça yüksek. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın işgalci İsrail’in politikalarına karşı güçlü duruşu tüm dünyanın övgüsünü ve sevgisini kazanmış durumda. Türkiye’nin futbol diplomasisi üzerinden böyle bir çağrı yapması, çevre coğrafyası başta olmak üzere İslam dünyasında da geniş karşılık bulabilir.</p><h2>EVRENSEL BİR ÇAĞRI </h2><p>Kol bantlarında kullanılacak sembollerde barışı, işgalin niteliğini ve insanlık değerlerini içerecek figürler kullanılabilir. Örneğin Filistin bayrağının renkleriyle tasarlanmış bir kalp figürü, bir karpuz dilimi, zeytin ağacı, bir portakal ya da bir anahtar gibi evrensel mesajlar daha kapsayıcı bir yaklaşım sunabilir. 2026 Dünya Kupası yaklaşırken spor dünyası yeni bir eşikte bulunuyor. Eğer milli takımlar Filistin’le dayanışma mesajı veren semboller taşıyan kol bantları takarsa bu, siyasi bir çıkış olarak nitelenemez. Yapılan tamamen insan hayatının değerine ilişkin evrensel bir çağrı olarak okunacaktır. Çünkü futbol, yalnızca kupaların değil, insanlığın ortak duygularının da sahnesidir. Belki de önümüzdeki Dünya Kupası’nın en unutulmaz görüntüsü bir gol sevinci değil, dünyanın farklı ülkelerinden futbolcuların aynı anda taşıdığı ortak bir vicdan sembolü olacaktır. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin-4829223</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/3/56b23f0e-dunya-kupasi-kol-bantlari-filistin-desin.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nekbe, Gazze ve zamana yayılmış imha siyaseti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Bülbül/Nuh Naci Yazgan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Gazze’de 7 Ekim 2023 sonrasında yaşananlar çoğu zaman “savaş”, “İsrail-Hamas çatışması” ya da “İsrail’in güvenlik operasyonu” gibi kavramlarla açıklanıyor. Oysa bu dil, meselenin tarihsel derinliğini görünmez kılıyor. Çünkü Gazze’de yaşanan soykırım, 7 Ekim’le başlayan ani bir şiddet patlaması değil; 1948’den bu yana devam eden yerinden etme, işgal, kuşatma, demografik mühendislik, kültürel silme ve gündelikleştirilmiş şiddet politikasının en çıplak, en yıkıcı ve en görünür aşamasıdır.</p><h2>7 EKİM’DE BAŞLAMADI </h2><p>Gazze’yi anlamak için 7 Ekim’i bir “sıfır noktası” olarak almak yanıltıcıdır. Filistin meselesinin gerçek kırılma noktası 1948 Nekbe’sidir. Filistinlilerin “Büyük Felaket” olarak andığı Nekbe sırasında yaklaşık 1 milyon Filistinli zorla yerinden edilmiş, yüzlerce köy yok edilmiş ve binlerce Filistinli öldürülmüştür.</p><p>Filistin Merkezi İstatistik Kurumu’nun verilerine göre bugün dünyadaki Filistinli nüfus 15,5 milyona ulaşmıştır. Bunun yaklaşık 7,4 milyonu tarihi Filistin topraklarında, 8,1 milyonu ise diasporada yaşamaktadır. Ancak daha çarpıcı olan, Gazze’de son 2,5 yılda öldürülen Filistinlilerin sayısının, 1948 Nekbe’sinden Ekim 2023’e kadar geçen 78 yıllık dönemde öldürülen Filistinlilerin toplamını aşmış olmasıdır. Yalnızca Ekim 2023’ten bu yana on binlerce Filistinli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 2 milyon insan yerinden edilmiş ve Gazze’nin büyük bölümü yıkılmıştır. Batı Şeria’da ise yasa dışı yerleşimci sayısı 778 bini aşmıştır.</p><p>Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananlar, Filistinlilerin uzun yıllardır deneyimlediği “süreğen Nekbe”nin en yıkıcı aşamalarından biridir.</p><h2>SOYKIRIM HER ZAMAN BİR ANDA GERÇEKLEŞMEZ </h2><p>Soykırım her zaman ani ve doğrudan kitlesel öldürme şeklinde gerçekleşmez. Bazen soykırım yavaş işler. Bazen kuşatma olarak işler. Bazen işkence etme, aç bırakma, ilaçsız bırakma, susuz bırakma, hareket alanını daraltma, toprağı parçalama, hafızayı silme, kimliği inkâr etme, mezarlıkları yıkma, üniversiteleri bombalama, çocukların geleceğini yok etme biçiminde işler. Başka bir ifadeyle soykırım yalnızca bedenlerin imhası değildir; bir halkın yaşama imkânlarının, tarihsel sürekliliğinin ve siyasal varlığının hedef alınmasıdır.</p><p>Bu açıdan bakıldığında, Filistin’de yaşananlar yalnızca savaş dönemlerinde ortaya çıkan geçici şiddet patlamaları değildir. Burada mesele, on yıllardır süren yerleşimci-sömürgeci bir işgalci yapının sistematik biçimde ürettiği yıkım düzenidir. Çünkü yerleşimci sömürgecilik yalnızca askeri operasyonlardan ibaret değildir; aynı zamanda toprağın, demografinin, hafızanın ve gündelik hayatın yeniden şekillendirilmesi, yok edilmesi sürecidir. Bu yapı, Filistinlileri yalnızca askeri bir rakip olarak değil; toprak üzerinde “fazlalık”, “engel” veya ortadan kaldırılması gereken bir nüfus olarak kodlamaktadır. Bu nedenle Filistin’deki şiddet yalnızca belirli savaşlarla açıklanamaz; çünkü burada 78 yıldır sürekli yeniden üretilen bir “ortadan kaldırma mantığı” bulunmaktadır.</p><p>Gazze özellikle 2007’den sonra adeta açık hava hapishanesine dönüştürüldü. Gıda, yakıt, ilaç ve hareket özgürlüğünün kısıtlanması, milyonlarca insanı yıllardır sistematik kuşatma altında yaşamaya mahkûm etti. Bu nedenle 7 Ekim sonrasında yaşananları yalnızca bir saldırıya verilmiş askeri karşılık gibi sunmak büyük bir tarihsel çarpıtmadır.</p><h2>TOPRAK PARÇASINDAN ÖTE İSLAM MEDENİYETİNİN HAFIZASI </h2><p>Filistin’de yaşanan süreç aynı zamanda toprağın “boş” veya “kurtarılacak” bir alan gibi sunulması üzerinden işlemektedir. Oysa Filistin toprakları terra nullius, yani “sahipsiz toprak” değildir. Filistin ve Kudüs, bin yılı aşkın süredir İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden biridir. Buna rağmen Filistinlilerin tarihsel varlığı görünmez kılınmakta; köy isimleri değiştirilmekte, coğrafya yeniden adlandırılmakta ve Kudüs demografik olarak dönüştürülmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca coğrafi değil; hafızanın, dilin ve tarihin de işgalidir.</p><p>Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda sorduğu “İsrail’in sınırları neresidir?” sorusu bugün çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü ortada yalnızca belirli sınırlarla tanımlı bir devlet değil; işgali ve askerî kontrolü sürekli genişleten bir yapı bulunmaktadır. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan girişimlerin engellenmesi ve yardım koridorlarının kapatılması da bu kuşatma rejiminin parçasıdır.</p><h2>GAZZE: SÜREĞEN NEKBE’NİN EN GÖRÜNÜR AŞAMASI </h2><p>Sonuçta Gazze’de yaşananlar, 7 Ekim sonrasında başlamış münferit bir savaş değildir. Bu, 1948 Nekbe’sinden beri devam eden süreğen bir imha siyasetinin bugünkü aşamasıdır. Dün köylerin boşaltılması ve insanların sürülmesiyle işleyen mantık, bugün Gazze’de mahallelerin, hastanelerin, okulların ve yaşam alanlarının yok edilmesiyle sürmektedir. Dün Filistin halkının varlığı inkâr ediliyordu; bugün Filistinli siviller “terör altyapısı” içinde eritilerek görünmez kılınıyor. Dün toprak boşaltılıyordu; bugün yaşamın kendisi imkânsız hale getiriliyor.</p><p>Ateşkese rağmen İsrail, Gazze ve Lübnan’daki işgalini genişletmeye, saldırılarını sürdürmeye ve soykırıma devam etmektedir. Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan Küresel Sumud Filosu’nun engellenmesi ve aktivistlerin hukuk dışı biçimde gözaltına alınması da bu kuşatma ve cezasızlık rejiminin yeni örneklerinden biridir.</p><p>Bu nedenle mesele yalnızca Netanyahu ya da Ben-Gvir gibi isimlerin politikaları değildir. Asıl sorun, işgali, kuşatmayı ve Gazze’deki soykırımı destekleyen daha geniş bir siyasal ve toplumsal yapının varlığıdır. Netanyahu, aynı zamanda İsrail’de giderek hâkim hâle gelen işgalci, yayılmacı ve soykırımcı anlayışın siyasal bir ifadesidir.</p><p>Bugün Gazze’de yıkılan yalnızca binalar değildir. Uluslararası hukukun inandırıcılığı, Batı’nın insan hakları söylemi ve “bir daha asla” vaadi de Gazze’nin enkazı altında kalmaktadır. Mevcut uluslararası düzen adeta “eski olanın öldüğü, yeninin ise henüz doğamadığı” tarihsel bir kriz anından geçmektedir. Gazze ise bu krizin en çıplak aynasıdır. Ve belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Dünya Gazze’de yalnızca bir savaş mı görüyor, yoksa 1948’den beri devam eden zamana yayılmış bir soykırımın en görünür aşamasına mı tanıklık ediyor?</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti-4829224</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/3/82aee9c0-nekbe-gazze-ve-zamana-yayilmis-imha-siyaseti.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küçük Modüler Reaktör Türkiye için enerji çözümü mü, teknoloji fırsatı mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912" rel="standout" />
      <description>Enerji dünyasında yeni bir dönem açılıyor. Bu dönemde sadece enerji tüketenler değil, enerji teknolojisi üretenler güç kazanacak. Türkiye geleceğin teknolojilerini dışarıdan satın alan bir ülke mi olacak, yoksa bu yeni ekosistemde standart üreten, tedarik sağlayan ve söz sahibi olan bir ülke mi?</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Erol Kam/İstanbul Teknik Üniversitesi, Enerji Enstitüsü Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Enerji çağının yeni yarışında asıl soru artık sadece “Kim daha çok elektrik üretecek?” değil. Asıl soru şu: “Geleceğin enerji teknolojilerini kim geliştirecek, kim üretecek, kim yönetecek?” Bugün dünyada bu sorunun en çok konuşulan başlıklarından biri Küçük Modüler Reaktör, (SMR)’ler. Adı küçük ama etrafındaki beklenti büyük. Kimi bunu enerji açığını kapatacak yeni bir çözüm olarak görüyor. Kimi ise asıl değerin elektrikte değil, teknoloji ve sanayi kapasitesi üretme imkânında olduğunu düşünüyor.</p><h2>KÜÇÜK MODÜLER REAKTÖR NEDİR?</h2><p>Gerçek ise daha sade ve daha açıktır. SMR’ler ne sihirli bir çözüm ne de göz ardı edilecek bir başlıktır. Bu teknoloji, ancak doğru yerde, doğru ölçekte ve doğru stratejiyle anlam kazanır. Bu yüzden SMR’leri bir heyecan başlığı olarak değil, ciddi bir enerji ve sanayi politikası konusu olarak değerlendirmek gerekir.</p><p>SMR’ler, klasik büyük nükleer santrallere göre daha düşük güçte tasarlanan reaktörlerdir. “Modüler” denmesinin nedeni, bazı önemli parçalarının fabrikada üretilip sahada birleştirilebilmesidir. Hedef bellidir: İnşaatı daha kontrollü hale getirmek, maliyet belirsizliğini azaltmak ve ihtiyaç arttıkça kapasiteyi adım adım büyütebilmek. Kağıt üzerinde bu yaklaşım, daha esnek kurulum ve daha yönetilebilir yatırım anlamına gelir.</p><h2>NEDEN ŞİMDİ ÖN PLANA ÇIKTILAR?</h2><p>Peki bu teknoloji neden şimdi bu kadar öne çıkıyor? Çünkü dünya aynı anda üç büyük baskıyla karşı karşıya. Birincisi, “elektrik talebi” artıyor. Özellikle veri merkezleri, yapay zekâ sistemleri ve dijital altyapılar sürekli çalışan enerji istiyor. İkincisi, “karbonsuzlaşma baskısı” büyüyor. Üçüncüsü ise “enerji arz güvenliği” yeniden en kritik başlıklardan biri haline geliyor. Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji piyasası hızla büyümektedir. Ama bu kaynaklar kesintili. Sistem, onları dengeleyecek sürekli ve düşük karbonlu kaynaklara da ihtiyaç duyuyor. SMR’ler tam da bu noktada gündeme geliyor.</p><h2>REAKTÖRDEN ÖTE BİR SANAYİ POLİTİKASI ARACI</h2><p>Ancak bu tabloyu abartmak da doğru olmaz. SMR’ler bugün için dünya çapında seri üretime geçmiş, maliyeti tam oturmuş ve yaygın kullanıma ulaşmış bir teknoloji değil. Tasarımlar var, denemeler var, ilgi de büyük ama asıl sınav hâlâ devam ediyor. Lisans süreçleri zaman alıyor. İlk kurulum maliyetleri yüksek olabiliyor. Finansman modeli her ülkede kolay kurulamıyor. Tedarik zinciri ise henüz tam olgunlaşmış değil. Kısacası gerçek yarış broşürlerde değil, tüzükte, finansmanda, üretim disiplininde ve güvenilir sanayi altyapısında kazanılıyor.</p><p>Bu yüzden Kanada, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler SMR’lere sadece yeni bir reaktör olarak bakmıyor. Onlar bunu aynı zamanda bir sanayi politikası aracı olarak görüyor. Mesele yalnızca elektrik üretmek değil. Mesele, bu teknolojiyi kimin geliştireceği, kimin lisanslayacağı, kimin kritik parçalarını üreteceği ve kimin küresel tedarik zincirinde yer alacağıdır. Bugün asıl rekabet, reaktörün gövdesinden çok, arkasındaki kurumsal güçte yaşanıyor.</p><h2>KARBON BASKISI ALTINDAKİ İHRACATÇI SEKTÖRLER İÇİN AVANTAJLI</h2><p>Türkiye açısından bakıldığında, SMR’ler yarın sabahın elektrik ihtiyacını tek başına çözecek bir araç değildir. Bu net olmalı. Ama bu alanı tamamen kenara itmek de doğru değil. Çünkü Türkiye için asıl fırsat, büyük şehirlerin elektrik talebinden çok sanayinin enerji ihtiyacında ortaya çıkabilir.</p><p>Türkiye güçlü bir üretim ülkesidir. Organize sanayi bölgeleri, demir-çelik tesisleri, rafineriler, petrokimya kompleksleri, çimento ve kimya sanayisi büyük miktarda enerji tüketiyor. Dahası, bu ihtiyaç sadece elektrikten ibaret değil. Birçok sektör aynı zamanda sürekli ısı ve buhar istiyor. İşte SMR’ler burada dikkat çekici bir seçenek haline gelebilir. Eğer ekonomik ve düzenleyici koşullar uygun hale gelirse, sanayi bölgelerine entegre edilen küçük ölçekli nükleer çözümler kesintisiz enerji ve ısı sağlayabilir. Bu da karbon baskısı altındaki ihracatçı sektörler için ciddi bir avantaj oluşturabilir. Çünkü düşük karbonlu üretim artık çevreci bir tercih değil; rekabet şartıdır.</p><p>Bir diğer stratejik alan hidrojen. Temiz hidrojen üretmek için çok miktarda ve sürekli elektrik gerekir. Sürekli çalışan kaynaklar bu alanda maliyet avantajı oluşturacaktır. Bu noktada SMR’ler, yenilenebilir enerjinin rakibi değildir. Tersine, onu tamamlayan bir unsurdur. Güneş ve rüzgârla birlikte daha dengeli bir enerji sistemi kurulmasına katkı sağlayabilir.</p><h2>YAKIT YOKSA REAKTÖR DE YOKTUR</h2><p>Ancak bu tartışmanın en kritik ve çoğu zaman gözden kaçan tarafı, sadece reaktör değil, bütün sistemdir. Kamuoyunda genellikle “Reaktör küçük mü, büyük mü?” sorusu konuşulur. Oysa nükleer teknolojide asıl ciddiyet yakıttan atığa kadar uzanan bütün zincirde ortaya çıkar. Yani mesele sadece reaktör kurmak değildir. Yakıtı tedarik etmek, güvenli biçimde işletmek, atığı yönetmek ve söküm ve bertaraf planını baştan düşünmek gerekir.</p><p>Burada özellikle yeni nesil birçok SMR tasarımında öne çıkan bir başlık var: HALEU (Yüksek Oranlı Düşük Zenginleştirilmiş Uranyum). Klasik nükleer santrallerde kullanılan yakıttan daha yüksek zenginlik düzeyine sahip bu yakıt, bazı gelişmiş tasarımlar için kritik önem taşıyor. Sorun şu ki; bu yakıt bugün dünyada bol, ucuz ve kolay erişilebilir bir ürün değil. Üretim kapasitesi sınırlı. Tedarik zinciri kırılgan. Zenginleştirme, işleme, taşıma, güvenlik ve düzenleyici onay süreçleri birlikte yürümek zorunda. Zincirin bir halkası aksarsa, tüm proje yavaşlar. Gerçek çok basit: Yakıt yoksa reaktör de yoktur.</p><p>Bu nedenle Türkiye bu alana girecekse, yalnızca “Hangi tasarım?” sorusunu sormamalıdır. Aynı zamanda “Yakıtı nereden, hangi güvenceyle, hangi koşullarda sağlayacağız?” sorusuna da net cevap vermelidir. Uzun vadeli tedarik anlaşmaları, uluslararası ortaklıklar ve alternatif teknoloji yolları bu planın parçası olmak zorundadır.</p><h2>NÜKLEER ATIK MESELESİ </h2><p>Bir başka önemli gerçek de nükleer atık yönetimidir. SMR’ler küçük olduğu için, kamuoyunda bazen sorunları da küçük olur gibi yanlış bir algı doğabiliyor. Oysa her küçük tasarım aynı sonucu vermez. Bazı gelişmiş tasarımlarda, birim enerji başına düşen atık yükü ya da arka uç yönetim ihtiyacı klasik büyük reaktörlerden daha karmaşık hale gelebilir. Bu durum, tasarımın tipine, yakıt yapısına, soğutucu sistemine ve işletme biçimine göre değişmektedir. Yani burada önemli olan sadece "Ne kadar atık?" sorusu değildir. “Nasıl bir atık?” ve “Nasıl yönetilecek?” soruları da en az onun kadar önemlidir. Bu yüzden SMR’leri yalnızca küçük ve esnek oldukları için avantajlı görmek eksik bir okuma olur.</p><h2>TÜRKİYE NASIL BİR YOL HARİTASI İZLEMELİ?</h2><p>Türkiye için buradan çıkarılacak ders açıktır. Eğer bu alanda adım atılacaksa, sadece reaktörün kendisine bakmak yetmez. Lisans altyapısı kurulmalı, yakıt stratejisi netleşmeli, atık yönetimi en baştan planlanmalı, kalite güvence sistemi yerleşmeli, tedarik zinciri hazırlanmalıdır. Yani nükleer alana giriş, bir teknoloji satın alma işi değil; kurumsal olgunluk inşa etme işidir.</p><p>Bu yüzden en gerçekçi yol, önce tedarik zincirinde güç kazanmaktır. Türkiye’nin güçlü olduğu alanlar burada devreye girebilir. Basınçlı ekipman, vana ve pompa sistemleri, elektrik altyapısı, kontrol sistemleri, sensörler, yazılım, siber güvenlik, bakım-onarım, kalite doğrulama ve eğitim. Asıl kalıcı kazanç çoğu zaman burada oluşur. Reaktör satmasanız da, küresel projelerin güvenilir tedarikçisi olabilirsiniz. Bu da yüksek katma değer demektir. Nitelikli istihdam demektir. Sanayi kültürünün derinleşmesi demektir.</p><p>Dolayısıyla asıl soru SMR alalım mı? değildir. Asıl soru şunlardır: Türkiye bu yeni teknolojik dalgada nerede duracak? Sadece müşteri mi olacak? Yoksa üretim zincirinin değer üreten halkalarından biri mi?</p><p>Doğru stratejiyle SMR’ler Türkiye’ye üç önemli katkı sağlayabilir. Birincisi, enerji arz güvenliğini destekler. İkincisi, sanayinin karbonsuzlaşmasını hızlandırabilir. Üçüncüsü, yüksek teknoloji üretim kapasitesini büyütebilir. Ama bunun için güvenlikten taviz vermeyen, öngörülebilir ve ciddi bir lisans sistemi; sanayiye entegre pilot projeler; açık ve gerçekçi bir yakıt planı gerekir. Yerli sanayinin hangi alanlarda güçlü olduğunu gösteren net bir yetkinlik haritası elzemdir.</p><p>Sonuç açık, SMR’ler tek başına bir kurtarıcı değildir. Ama doğru kurgulanırsa önemli bir fırsattır. Bu başlık sadece elektrik üretimiyle ilgili değildir; teknoloji üretmekle, sanayi kapasitesi kurmakla ve uzun vadeli stratejik konumlanmayla ilgilidir.</p><p>Enerji dünyasında yeni bir dönem açılıyor. Bu dönemde sadece enerji tüketenler değil, enerji teknolojisi üretenler güç kazanacak. Türkiye’nin önündeki tercih de tam burada duruyor. Geleceğin teknolojilerini dışarıdan satın alan bir ülke mi olacağız, yoksa bu yeni ekosistemde standart üreten, tedarik sağlayan ve söz sahibi olan bir ülke mi? Cevap, bugünden atılacak akılcı, sabırlı ve planlı adımlara bağlıdır. Yani mesele sadece reaktör kurmak değil geleceğin sanayi gücünü bugünden inşa etmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi-4828912</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/2/d32386c4-kucuk-moduler-reaktor-turkiye-icin-enerji-cozumu-mu-teknoloji-firsati-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Asıl tartışılması gereken nedir?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Demir/Emekli Cumhuriyet Savcısi</strong></p><p><br></p><p>Özgür Özel, kendisine yetkiyi delegelerin verdiğini, delegelerin oylarıyla genel başkan seçildiğini söylüyor. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün itibarıyla herhangi bir mazbatasının bulunmadığını ifade ediyor.</p><p>Ancak meselenin tam da burada düğümlendiğini düşünüyorum.</p><p>Çünkü kamuoyuna yansıyan iddialar, yürüyen soruşturmalar, kurultaya ilişkin dava dosyaları, bazı eski delegelerin beyanları ve çeşitli tanık anlatımları bambaşka bir soruyu gündeme getiriyor:</p><p>Eğer bir kurultayda delegelerin iradesi para, makam, maddi menfaat veya başka usulsüz yöntemlerle etkilenmişse, ortada gerçekten özgür bir delege iradesinden söz edilebilir mi?</p><p>İşte asıl tartışılması gereken konu budur.</p><h2>DELEGELERİN İRADESİ NE KADAR ÖZGÜRDÜ?</h2><p>Benim kanaatime göre, Özgür Özel’in iddia ettiği gibi onu “özgür iradesiyle” hareket eden delegeler seçmemiştir. Kurultaya ilişkin dosyalara yansıyan iddialar, tanık anlatımları, eski delegelerin beyanları ve kamuoyuna yansıyan bilgiler; Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekibinin delegelerin iradesini para, makam ve çeşitli maddi menfaatlerle etkileyerek kurultayın sonucunu belirlediği yönündedir.</p><p>Bu nedenle cevaplanması gereken soru, “Delegeler kimi seçti?” sorusundan önce, “Delegelerin iradesi ne kadar özgürdü?” sorusudur.</p><p>Bir tarafta, kurultayın meşruiyetine ilişkin ciddi iddialar ve bu iddiaların yargı önünde değerlendirilmesi süreci var, Diğer tarafta ise, “Beni delegeler seçti” savunması bulunmaktadır.</p><p>Oysa hukuk devletlerinde sadece sandığın sonucu değil, o sonuca nasıl ulaşıldığı da önemlidir. Eğer bir seçim süreci şaibe iddialarından arındırılamıyorsa, doğal olarak gözler yargıya çevrilir ve nihai sözü mahkemeler söyler.</p><h2>SANDIK İRADESİ TEMİZ VE ŞAİBESİZ OLMALI</h2><p>Bu nedenle tartışma, “Kim genel başkan olsun?” tartışması değildir.</p><p>Tartışma şudur:</p><p>Eğer bir siyasi partinin yönetimi, para, makam ve çeşitli menfaatler kullanılarak ele geçirilmişse, burada asıl ahlaki ve siyasi sorun nerededir? Böyle bir yöntemle parti yönetimini ele geçirmek mi daha ağırdır, yoksa mahkemenin vereceği karar doğrultusunda hukuki sürecin işlemesi mi?</p><p>Hukuk devletinde bu sorunun cevabı kişilere göre değişmez.</p><p>Beğenelim veya beğenmeyelim, mahkemeler delillere bakar, dosyaları inceler ve karar verir. Demokratik sistemlerde meşruiyetin son güvencesi de budur.</p><p>Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey sloganlar, hamaset ve karşılıklı suçlamalar değil; tüm iddiaların açıklığa kavuşması ve hukukun vereceği sonucun herkes tarafından saygıyla karşılanmasıdır.</p><p>Çünkü gerçek demokrasi, sadece sandığa gitmek değil; sandığın iradesinin temiz ve şaibesiz olduğundan emin olmaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/asil-tartisilmasi-gereken-nedir-4828915</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/2/44458b0a-asil-tartisilmasi-gereken-nedir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 02 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin stratejik iklim diplomasisi hamlesi: Sıfır Atık Hareketi </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614" rel="standout" />
      <description>Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey, daha yüksek sesle dile getirilen hedefler değil; güven veren somut uygulamalardır. Sıfır atık yaklaşımı bize temel bir gerçeği hatırlatıyor: İsraf önlenebilir. Kaynak verimliliği mümkündür. Dönüşüm gerçekleştirilebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Samed Ağırbaş/Sıfır Atık Vakfı Başkanı, COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu</strong></p><p><br></p><p>Dünya, eş zamanlı olarak üç tarihî baskıyla karşı karşıya: iklim krizi, derinleşen kaynak kıtlığı ve artan ekonomik kırılganlık. Bu üçlü baskı, sadece çevre politikalarını değil; üretim biçimlerimizi, tüketim alışkanlıklarımızı ve kalkınma paradigmalarımızı da yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Mesele artık yalnızca çevreyi korumak değil; aynı zamanda sürdürülebilir, dirençli ve adil bir ekonomik mimari inşa etmektir.</p><p>Sayın Emine Erdoğan’ın himayelerinde 2017 yılında Türkiye’de başlatılan Sıfır Atık yaklaşımı, tam da bu ihtiyaca cevap veren bütüncül bir dönüşüm modelidir. Sıfır atık, yalnızca bir atık yönetimi tekniği değil; iklim eylemini, kaynak verimliliğini ve ekonomik dayanıklılığı aynı çerçevede buluşturan stratejik bir sürdürülebilir kalkınma vizyonudur.</p><h2>ULUSAL BİR HAREKETTEN KÜRESEL BİR VİZYONA </h2><p>Sıfır Atık Hareketi, ilk etapta atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşüm oranlarının artırılması hedefiyle yola çıktı. Ancak uygulama sürecinde temel bir gerçek ortaya çıktı: Asıl dönüşüm, atık oluştuktan sonra değil, atık oluşmadan önce başlıyor.</p><p>Kamu kurumlarında sistemlerin kurulması, okulların sürece dahil edilmesi, belediyelerle geniş ölçekli iş birlikleri geliştirilmesi ve 2020 yılında hukuki altyapının güçlendirilmesiyle birlikte sıfır atık yaklaşımı, gönüllü bir çevre uygulamasından kurumsallaşmış bir kamu politikasına dönüştü. Bu dönüşüm, toplumun ve bireylerin sürece aktif katılımı ile idari kapasitenin eş zamanlı olarak güçlendirilmesi sayesinde mümkün oldu.</p><p>30 Mart’ın, 14 Aralık 2022 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Uluslararası Sıfır Atık Günü ilan edilmesi ise bu yaklaşımın küresel meşruiyetini daha da güçlendirdi. 105 ülkenin eş sunuculuğunda kabul edilen karar, sıfır atığı 193 ülkede karşılık bulan ortak bir küresel çağrıya dönüştürdü. Ardından kurulan&nbsp;Sıfır Atık Vakfı ise bu vizyona daha ölçülebilir, sürdürülebilir ve kurumsal bir zemin kazandırdı.</p><p>Bugün sıfır atık, Türkiye’nin çevre diplomasisindeki en güçlü yumuşak güç araçlarından biri haline gelmiştir.</p><h2>GERİ DÖNÜŞÜMÜN ÖTESİNDE BİR İKLİM STRATEJİSİ </h2><p>Sıfır atık çoğu zaman yalnızca geri dönüşümle eş anlamlı görülmektedir. Oysa geri dönüşüm, zincirin son ve daha az tercih edilen halkasıdır. Sıfır atığın temel amacı, atığın en baştan oluşmasını önlemektir. Ham madde kullanımını azaltmak, ürünlerin yaşam döngüsünü uzatmak, yeniden kullanım kültürünü yaygınlaştırmak, gıda israfını önlemek ve döngüsel ekonomi ilkelerini kurumsallaştırmak bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.</p><p>Bu yönüyle sıfır atık, doğrudan iklim politikasıyla ilişkilidir. Çünkü her atık; boşa harcanmış enerji, su ve doğal kaynak anlamına gelir. Atığı azalttığımızda, üretim süreçlerinde kullanılan enerji miktarını da azaltır ve buna bağlı olarak karbon emisyonlarını düşürürüz.</p><p>Özellikle gıda atıkları kritik bir başlık oluşturmaktadır. Organik atıkların uygun olmayan şekilde depolanması sonucu ortaya çıkan metan emisyonları, kısa vadede karbondioksite kıyasla çok daha güçlü bir ısınma etkisine sahiptir. Bu nedenle sıfır atık uygulamaları, metan azaltımı yoluyla hızlı ve yüksek etkili iklim kazanımları sağlayabilir. İklim tartışmalarında çoğu zaman büyük enerji yatırımları öne çıkarılır. Oysa atık oluşumunu azaltmak, en düşük maliyetli ve en hızlı sonuç veren iklim eylemi araçlarından biridir.</p><h2>KÜRESEL TİCARET VE REKABET ARTIK İKLİM EKSENİNDE ŞEKİLLENİYOR </h2><p>Küresel ekonomi yeni bir döneme giriyor. Artık yalnızca fiyat ve kalite rekabeti yeterli değil. Ürünlerin karbon ayak izi, geri dönüştürülebilirlik düzeyi, kaynak verimliliği performansı ve yaşam döngüsü analizleri, ticari değerin ayrılmaz parçaları haline gelmiş durumda.</p><p>Sınırda karbon düzenlemeleri ve yeşil finansman kriterleri, üretim süreçlerini doğrudan ekonomik değerle ilişkilendiriyor. Bu bağlamda sıfır atık yaklaşımı yalnızca çevresel bir tercih değil; stratejik bir zorunluluktur.</p><p>Kaynak verimliliği; ham madde ithalatına bağımlılığı azaltır, enerji ve su kaynakları üzerindeki baskıyı hafifletir, üretim maliyetlerini optimize eder ve ihracat pazarlarında rekabet avantajı sağlar.</p><p>Ekonomik dayanıklılık ile çevresel sürdürülebilirlik arasındaki ilişki artık teorik değil; son derece somuttur. Kaynaklarını verimli yöneten ülkeler, kriz dönemlerinde çok daha dirençli kalabilmektedir.</p><h2>SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA PERFORMANSIMIZI OLUMLU ETKİLEYECEK</h2><p>Bugün kamu kurumları, belediyeler, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum arasında kurulan çok paydaşlı yapı sayesinde çevresel dönüşüm toplumsal bir karşılık üretmeye başladı. Ancak önümüzdeki süreçte bu dönüşümün daha da derinleşmesi gerekiyor. </p><p>Özellikle sanayi, ulaştırma, enerji ve tarım gibi yüksek kaynak tüketimine sahip sektörlerde atık oluşumunu kaynağında önleyen yeni modeller geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Döngüsel ekonomi yaklaşımının üretim süreçlerine daha güçlü biçimde entegre edilmesi, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma performansını doğrudan etkileyecektir.</p><h2>COP31 ANTALYA: İKLİM DİPLOMASİSİNDE KRİTİK EŞİK</h2><p>Türkiye’nin, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31, küresel iklim diplomasisi açısından kritik bir eşik olacaktır. Biz bu zirveyi yalnızca yeni hedeflerin konuşulduğu bir platform olarak görmüyoruz. COP31’i, uygulamanın hız kazandığı bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.</p><p>Antalya’ya giden yoldaki en önemli kilometre taşlarından biri ise 5-7 Haziran 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek Sıfır Atık Forumu olacaktır. “İklim Eylemi Olarak Sıfır Atık” temasıyla gerçekleştirilecek forumun, 180’den fazla ülkeden binlerce temsilciyi, 120’nin üzerinde bakanı ve 200’den fazla belediye başkanını İstanbul’da buluşturması hedeflenmektedir.</p><p>Forum, klasik bir konferans olmanın ötesinde tasarlanmıştır. Amaç; ülkeler, şehirler ve sektörler arasında uygulama odaklı iş birliklerini hızlandırmak ve sıfır atığı küresel iklim eyleminin temel yapı taşlarından biri haline getirmektir.</p><h2>TAAHHÜTLERDEN UYGULAMAYA GEÇİŞ </h2><p>İklim zirvelerine yönelik en büyük eleştirilerden biri, güçlü taahhütlerin sahada yeterince hızlı karşılık bulmamasıdır. Bizim hedefimiz, tam da bu boşluğu kapatmaktır.</p><p>Forum kapsamında; şehir ölçekli iklim eylemi taahhütleri geliştirilecek, uygulama odaklı ortaklık mekanizmaları kurulacak, yeşil finansman araçları güçlendirilecek, teknoloji ve inovasyon kapasitesi artırılacak ve döngüsel ekonomi modelleri yaygınlaştırılacaktır.</p><p>Yüksek Düzeyli Sanayi Bakanları, Yüksek Düzeyli Enerji Bakanları ve Yüksek Düzeyli Tarım Bakanları oturumlarında, sıfır atık yaklaşımının sektörel politikalara entegrasyonu ele alınacaktır. Gıda atıkları ve metan azaltımı, sürdürülebilir tedarik zincirleri ve şehir ölçekli dönüşüm modelleri forumun temel gündem başlıkları arasında yer alacaktır.</p><p>Amacımız, söylemi somut bir uygulama mimarisine dönüştürmektir.</p><h2>İSTANBUL’DA ÇOK PAYDAŞLI BİR DÖNÜŞÜM </h2><p>İklim eylemi yalnızca devletlerin sorumluluğunda değildir. Şehirler, özel sektör, yatırımcılar, akademi, girişimler, sivil toplum ve gençler bu sürecin asli aktörleridir. Sıfır Atık Forumu kapsamında; belediyeler arasında bilgi paylaşım ağları kurulacak, veri temelli akademik uygulama rehberleri geliştirilecek, özel sektör yatırımları ölçeklendirilecek, iklim krizinden en fazla etkilenen toplulukların sesi doğrudan duyulacaktır.</p><p>Adil geçiş ilkesi, bu yaklaşımın merkezinde yer almaktadır. Dönüşümün yükü kırılgan kesimlerin omuzlarına bırakılmamalıdır. Aksine, bu kesimler dönüşümün aktif öznesi haline getirilmelidir.</p><p>5–7 Haziran tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştireceğimiz büyük buluşmanın yalnızca kısa süreli bir forum etkisi oluşturmasını değil, uzun vadeli diplomatik, kurumsal ve stratejik sonuçlar üretmesini hedefliyoruz. Çünkü bugün dünya artık çevre politikalarını yalnızca teknik bir alan olarak değerlendirmiyor. </p><p>İklim değişikliği, enerji güvenliği, gıda arzı, şehirleşme, üretim modelleri ve ekonomik rekabet gibi başlıkların tamamı birbirine doğrudan bağlı hale gelmiş durumda. Bu nedenle sıfır atık yaklaşımı da yalnızca geri dönüşüm merkezli bir çevre politikası değil; ekonomik dayanıklılığı, kaynak verimliliğini ve sürdürülebilir kalkınmayı aynı çerçevede buluşturan kapsamlı bir dönüşüm modeli olarak öne çıkıyor.</p><h2>GENÇLERİN ÜSTLENECEĞİ KRİTİK ROL</h2><p>Özellikle gençlerin bu süreçte üstleneceği rol son derece kritik olacaktır. Gençlerin yalnızca iklim krizinin sonuçlarını yaşayacak nesiller olarak değil, dönüşümün aktif aktörleri olarak görülmesi gerekiyor. </p><p>İstanbul’da düzenleyeceğimiz forum kapsamında gençlik oturumlarına bu nedenle özel önem veriyoruz. Genç girişimcilerin, araştırmacıların ve yenilikçi çözüm üreticilerinin uluslararası platformlarla doğrudan temas kurmasını sağlamayı hedefliyoruz.</p><h2>NEDEN ŞİMDİ?</h2><p>Çünkü artık bekleyecek zamanımız yok. Daha az atık; daha az ham madde, daha az enerji tüketimi ve daha az emisyon anlamına gelir. Aynı zamanda daha güçlü bir ekonomi ve daha dirençli bir toplum demektir.</p><p>Türkiye, sıfır atığı küresel iklim eyleminin en uygulanabilir, ölçülebilir ve ölçeklenebilir başlıklarından biri olarak konumlandırmaktadır. Antalya’ya giden yol yalnızca diplomatik bir takvim değil; sahada gerçek karşılığı olan çözümler üretme iradesidir.</p><p>Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey, daha yüksek sesle dile getirilen hedefler değil; güven veren somut uygulamalardır. Sıfır atık yaklaşımı bize temel bir gerçeği hatırlatıyor: İsraf önlenebilir. Kaynak verimliliği mümkündür. Dönüşüm gerçekleştirilebilir.</p><p>Ve bu dönüşüm, ortak akıl ve kolektif sorumluluk bilinciyle inşa edildiğinde küresel bir harekete dönüşecektir. İstanbul’da başlayan bu süreç, Antalya’da küresel bir dönüm noktası oluşturacaktır. Biz de sıfır atığı, insanlık için sürdürülebilir bir gelecek vizyonu olarak savunmaya devam edeceğiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi-4828614</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/6/1/7bc43d41-turkiyenin-stratejik-iklim-diplomasisi-hamlesi-sifir-atik-hareketi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bağımlılıklar neden artıyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889" rel="standout" />
      <description>Toplumlar hızlı değişim dönemlerinde, eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde, birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Özer - Eski Millî Eğitim Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Son yirmi yılda ülkemizde gençlere yönelik çok büyük yatırımlar yapıldı. Eğitim altyapısı genişledi, üniversite sayıları arttı, spor tesisleri yaygınlaştı, teknolojiye erişim olağanüstü ölçüde büyüdü, sosyal destek mekanizmaları güçlendi. Ancak burada farklı bir dinamiğin devreye girdiği ve yeniçağın risklerinin, klasik sosyal politika araçlarından daha hızlı hareket etmeye başladığı ortaya çıktı. Madde bağımlılığı artmaya ve özellikle sanal bahis yaygınlaşmaya başladı. Ülkemizde gençler arasında obezite oranları artıyor. Benzer şekilde sigara tüketiminde ülkemiz dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alıyor. Diğer taraftan dijital bağımlılıklar da yaygınlaşıyor. Neler oluyor? Son dönemde gençlerle ilgili son derece önemli yatırımlar yapılmasına rağmen neden bu olumsuz göstergeler giderek artmaya başladı?</p><h2>ARA DENGE MEKANİZMALARI ZAYIFLADI</h2><p>Asıl mesele, ülkemizde ekonomik, kültürel, ailevi, şehirleşme kaynaklı ve kurumsal büyük dönüşümlerin aynı anda yaşanmasıyla toplumsal ilişkileri düzenleyen denge noktalarının zayıflamasıyla ilişkili durmaktadır. Ülkemizin her alanda yaşadığı dönüşüm çok hızlı gerçekleşti ve kısa bir döneme sıkıştı. Son yirmi yılda ekonomik yapı, şehirleşme, eğitim sistemi, aile ilişkileri, tüketim kültürü ve iletişim biçimleri aynı anda değişti ve dönüştü. Böyle hızlı geçiş dönemlerinde toplumların ara denge mekanizmaları zayıflamakta, geleneksel yapı çözülürken yenisi henüz tam kurulamadığı için yeni denge noktaları oluşmadan yaşamlar daha savunmasız hale gelmektedir. Bu nedenle insanlar bazen iki dünya arasında kalmaktadır: bir tarafta geleneksel beklentiler, diğer tarafta hiper-modern tüketim ve performans kültürü. Toplumlar hızlı değişim dönemlerinde eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir.</p><h2>AİLE PARÇALANDI MAHALLE YOK OLDU</h2><p>Burada ara denge mekanizmalarını biraz açmamız gerekiyor. Bahsettiğimiz ara denge mekanizmaları insan ile çevresi arasına girerek insan davranışını düzenleyen, yönlendiren ve sınırlayan toplumsal yapılar ve kültürel alışkanlıklara karşılık gelmektedir. Bunlar çoğu zaman görünmez şekilde çalışmakta ve hayatın ritmini düzenlemektedir. Mesela geçmişte mahalle kültürü böyle bir mekanizmaydı. İnsan yalnız yaşamıyordu, sürekli ilişki içinde olduğu için davranışları belli sınırlar içinde şekilleniyordu. Kahvehane, cami çevresi, esnaf ilişkileri, akrabalık ağı, komşuluk, hatta aynı sokakta büyüme deneyimi bireyin psikolojik ve sosyal dünyasını dengeliyordu. İnsan sadece ailesine değil, daha geniş bir topluluğa ait hissediyordu. Bu aidiyet aynı zamanda bir denge ve denetim mekanizmasıydı. Benzer şekilde aile yapısı da bir ara denge mekanizmasıydı. Sadece ekonomik destek sağlayan bir kurum değil, karakteri oluşturan ve davranış ritmini düzenleyen bir yapıydı. Birlikte yemek yeme saatleri, ev içi sohbet, kuşaklar arası temas, yaşlıların otoritesi, gündelik hayatın ortak ritimleri insan davranışını belirli bir çerçevede tutuyordu.</p><p>Modern toplumlarda bu denge noktaları ciddi yaralar aldı. Mahalleler yok oldu ve klasik komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran ve bir arada ancak birbirinden habersiz yığınların yaşadığı bölgeler yaygınlaştı. Aileler parçalandı ve klasik fonksiyonlarını yerine getiremez hale geldi. Artık çocukların ve gençlerin önemli kısmı uzun saatler boyunca yalnız ekranlarla temas ediyor. Anne-babaların önemli bölümü de yoğun ekonomik hayat içinde çocuklarının zihinsel-dijital dünyasını takip etmekte zorlanıyor. Okulun kendisi de eskiden daha güçlü bir toplumsal merkezdi. Sadece akademik bilgi veren değil, karakter oluşturan bir kurum olarak işlev görüyordu. Öğretmen merkezli eğitimden öğrenci merkezli eğitime geçildi. Öğretmen figürü sadece ders anlatan kişi değil, aynı zamanda davranış modeli ve otoriteydi.</p><h2>DİJİTAL KUŞATMA</h2><p>Bugün gençlerin yaşadığı temel sorunlardan birisi yapısal dikkat kuşatmasıdır. Küresel dijital platformlar artık sadece eğlence üretmiyor, insan davranışını optimize etmeye çalışan devasa psikolojik sistemler hâline geldiler. Sosyal medya uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kısa video platformları, sanal bahis sistemleri ve hatta bazı alışveriş uygulamaları insan beyninin ödül mekanizmasını sürekli uyaran bir mimariyle çalışıyor. Bu sistemler özellikle gençlerin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak için tasarlanıyor. Dolayısıyla burada bireysel irade ile teknoloji arasında eşit bir mücadele yok. Bir tarafta sınırlı bilişsel kapasiteye sahip birey, diğer tarafta milyarlarca dolarlık davranış mühendisliği bulunuyor. Ancak burada bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek de doğru değildir. Çünkü dijitalleşmenin yoğun olduğu her toplum aynı ölçüde kırılganlık üretmiyor. Asıl mesele, toplumların hızlı dönüşüm dönemlerinde insan davranışını düzenleyen kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarını ne ölçüde koruyabildiği ile ilişkilidir.</p><p>Obezite artışı da sadece çok yemek yeme meselesi değildir. Modern şehir hayatı hareketi azaltırken ekran sürelerini artırıyor. Uyku düzeni bozuluyor. Hızlı tüketim kültürü yaygınlaşıyor. Dijitalleşme sadece zihni değil bedeni de dönüştürüyor. İnsanlar artık daha az hareket ediyor, daha fazla ekrana maruz kalıyor ve daha düzensiz yaşam ritimleri içinde yaşıyor. Bu durum biyolojik ritimlerle toplumsal ritim arasındaki uyumu da bozuyor.</p><h2>YETERSİZLİK HİSSİ BAĞIMLILIĞA GEÇİŞİ KOLAYLAŞTIRIYOR</h2><p>Sanal bahis ve madde bağımlılığı gibi alanlarda da benzer bir mekanizma var. Bunların önemli kısmı sadece ekonomik kazanç ya da haz arayışıyla açıklanamaz. Burada giderek büyüyen bir anlam boşluğu, belirsizlik duygusu ve gelecek kaygısı da bulunuyor. Modern toplumlarda insanlar sadece yoksulluk nedeniyle bağımlılıklara yönelmiyor; aidiyet kaybı, yalnızlık, parçalanmış toplumsal ilişkiler ve sürekli performans baskısı da bağımlılık eğilimlerini artırıyor. Özellikle gençler sürekli karşılaştırma kültürü içinde yaşıyorlar. Sosyal medya, bireyin kendi hayatını sürekli başkalarının vitriniyle kıyasladığı dev bir psikolojik arena oluşturuyor. Bu durum kronik yetersizlik hissini büyüterek bağımlılıklara geçişi kolaylaştırabiliyor. Elbette, bütün sorumluluğu dijitalleşmeye yüklemek adil olmayacaktır. Tek neden olmasa da dijitalleşme çok önemli bir etken olarak çoğu zaman mevcut kırılganlıkları hızlandıran ve görünür hâle getiren bir çarpan etkisi oluşturmaktadır.</p><h2>SOSYAL FİLTRELER ZAYIFLADI</h2><p>Kısacası, mahalle, aile, okul ve diğer kamusal alanların değerlerle ilgili denge noktaları vardı ve bunlar bir bütün olarak toplumun değerlerini koruyan bir tür bağışıklık sistemi oluşturuyordu. Bu açıdan aile, mahalle, okul, arkadaş çevresi, kültürel normlar, ortak ritimler, spor, sanat, dinî ve ahlaki pratikler, hatta gündelik hayat alışkanlıkları toplumun bağışıklık sisteminin parçaları olarak işlev görmektedir. Modern dijital-ekonomik sistem ise toplumlardaki bu bağışıklık sistemlerini hedef aldı ve bireyi korunaksız bir hale sokarak pasif bir tüketiciye dönüştürdü. Eskiden insanın arzularını düzenleyen çok katmanlı sosyal filtreler vardı; bugün bu filtrelerin önemli kısmı zayıfla(tıl)dı. Eskiden insan ile piyasa arasına aile, mahalle, gelenek, cemaat, öğretmen, yerel kültür gibi katmanlar giriyordu. Şimdi bu katmanların önemli kısmı inceldiği için birey korumasız kaldı. Böylece birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar doğrudan tüketim kültürü, dikkat ekonomisi ve algoritmik yönlendirme sistemlerine maruz kalırken aynı zamanda dayanıklılığını artıran mekanizmalardan da yoksun bırakıldı. Bu nedenle, insan ile piyasa arasındaki toplumsal tamponların zayıflaması, bağımlılıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla obezite, bahis, sigara, dijital bağımlılık veya dikkat dağınıklığı gibi sorunları sadece bireysel ahlak zayıflığı ya da sadece ekonomik mesele olarak görmek eksik kalır. Bunlar aynı zamanda toplumun davranış düzenleme kapasitesinin dönüşmesiyle veya toplumun bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili problemlerdir. Çok kısa sürede her alanda yaşanan büyük dönüşümle aynı zamanda değerlerimizi koruyan bu bağışıklık sisteminin hırpalamasını fark edemedik. Ancak, geldiğimiz noktada ciddi bir bağımlılık sorunu ortaya çıktı.</p><h2>TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ ONARMALIYIZ</h2><p>Özetle ülkemiz son dönemde her alanda çok hızlı bir dönüşüm ve ölçek büyütme süreci yaşadı. Fakat bu büyümenin yanında psikolojik, kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarının yeniden üretilmesi aynı ölçüde güçlü bir şekilde gerçekleşemedi. Yeni duruma dair dinamik bir etkenlikten ziyade edilgenlik daha baskın oldu. Bir başka deyişle, toplum, bu yeni dönüşüm karşısında çoğu zaman yön veren değil, dönüşümün hızına uyum sağlamaya çalışan edilgen bir pozisyonda kaldı. Bu süreç kendi akışkanlığı önündeki eski denge noktalarını kolay bir şekilde yok ederek insanın dayanıklılığını (bağışıklık sistemini) zayıflattı. Dolayısıyla, dijitalleşme bu geçiş dönemindeki kırılganlıkları kolay bir şekilde derinleştirdi. Aslında, bugün yüzleştiğimiz sorunların çoğu buradan kaynaklanıyor. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde toplumsal bağışıklık sistemine yeniden odaklanmamız ve bu bağlamda kapsamlı bir seferberlik yapmamız gerekiyor. Çünkü bugün yaşadığımız kriz yalnızca bireysel ahlak krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireye daha fazla kural öğretmekle sağlanamayacaktır. Asıl ihtiyaç, değerleri koruyan bağışıklık sisteminin hasar tespitini samimiyetle yapmak, hızla onarmak ve gerekirse yeni koşullara karşı yeni denge noktaları oluşturarak bağışıklık sistemini tahkim etmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/bagimliliklar-neden-artiyor-4827889</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/29/eda72c14-bagimliliklar-neden-artiyor.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 29 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Epistemik tahakkümden çok-merkezli şafağa: Zihnin, dilin, eylemin ve kültürün tahlisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651" rel="standout" />
      <description>Dilin yoksullaştığı yerde zihin körelir, zihnin köleleştirildiği yerde eylem meflûç olur; bunun sonucunda kültürel bir çoraklaşma, taklitçilik ve çaresizlik ortaya çıkar. Bu nedenle dilin, zihnin, eylemin ve kültürün sömürgeci kodlardan birlikte arındırılması, insan tabiatında ve toplum ekseninde açılan derin yaraların onarılması anlamına gelir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Muhammet Enes Kala/Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Sömürge yönetimlerinin siyasî olarak sona erdiği iddia edilse de, “kolonyalite” günümüz dünyasında çok katmanlı bir tahakküm biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. İstanbul’da Enstitü Sosyal’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen World Decolonization Forum, modern bilgi sistemlerinin hegemonik yapısını ve tek merkezli anlatıları sorgulayan önemli bir entelektüel eşik olarak görülebilir. İlan edilen “İstanbul Perspektifi: Dekolonyal Konsensüse Çağrı” belgesi, sömürgeciliğin yalnızca coğrafî bir işgâl değil, felsefeden hukuka, eğitimden ekonomiye kadar uzanan kapsamlı bir tahakküm sistemi olarak düşünülmesini teklif eder. </p><p>Bugünün krizleri incelendiğinde, sömürgeci düzenin kültürel tek tipleşme; zihnî, ekonomik ve teknolojik bağımlılık üretme biçiminde yeniden örgütlendiği açıkça görülebilir. İnsanlığın ortak mirasını tek bir merkezin tekeline bırakan bu yapı karşısında sömürgesizleştirme yahut tahlîs, siyasî, varoluşsal ve epistemik bir arınma mücadelesi hâline gelir. İstanbul’dan yükselen çağrı, çok merkezli, adil ve çoğulcu bir bilgi nizamının inşasını, insanlığın ortak hikmetini yeniden ayağa kaldıracak tarihî ve felsefî bir vazife olarak önümüze koyar.</p><h2>SÖMÜRGECİ AKLIN HEDEFİNDEKİ DÖRT TEMEL UNSUR </h2><p>Beşeri, insan kılan ve onun yeryüzündeki varoluşsal konumunu belirleyen dört temel unsurdan söz edebiliriz: dil, zihin, eylem ve kültür. Bu alanlar birbirini besleyen bütüncül bir yapının parçalarıdır. Sömürgeci akıl, tahakkümünü kalıcı kılmak için bu bağları hedef alır; insanı kendi diline, düşüncesine, kültürüne ve nihayet öz benliğine yabancılaştırır. Dilin yoksullaştığı yerde zihin körelir, zihnin köleleştirildiği yerde eylem meflûç olur; bunun sonucunda kültürel bir çoraklaşma, taklitçilik ve çaresizlik ortaya çıkar. Bu nedenle dilin, zihnin, eylemin ve kültürün sömürgeci kodlardan birlikte arındırılması, insan tabiatında ve toplum ekseninde açılan derin yaraların onarılması anlamına gelir. Bu yüzden sömürgesizleştirme/tahlîs, yalnızca siyasî değil, bununla birlikte ontolojik ve epistemolojik bir uyanış ve yeniden diriliş meselesidir.</p><h2>ZİHİN TESLİM OLMADIKÇA SÖMÜRGESİZLEŞTİRME MÜMKÜNDÜR</h2><p>Sömürgeciliğin en derin ve yıkıcı operasyon alanlarından biri, kuşkusuz zihnin düşünme biçimlerini ve kavram dünyasını “Batı merkezci” bir çerçeveye hapsetmesidir. Bu tasavvur, insanları hiyerarşik kategorilere ayırarak zihnî sömürüyü felsefî bir meşruiyet zeminiyle tahkîm etmeye çalışır. Batı dışındaki toplumlar, akademik bağımlılık ilişkileri ve ölçülebilirlik kıstasları üzerinden sürekli “çevrede” tutulur; onların bilgi birikimi çoğu zaman yalnızca kullanılabilir bir ham madde gibi değerlendirilir. Böylece düşünme eylemi, hakikati arama ve özgünlük inşâsı çabasından çıkarılıp araçsallaştırılarak piyasa uyumu ve ekonomik üretkenlik aracına indirgenir. Zihin, sömürgeci düzenin nüfuz ettiği en kritik alandır. Kendi gerçeğine sömürgecinin gözlüğüyle bakan bir zihin, yalnızca krizleri çözmekte başarısız olmaz, bununla beraber sömürgeci hiyerarşiyi gönüllü biçimde yeniden üretir ve zamanla kendi medeniyetinin bilgi kaynaklarına yabancılaşır. Öz-epistemik şiddetin en ağır biçimi, toplumların kendi entelektüel geleneklerini “ilkel” ya da “yetersiz” görerek bütünüyle reddetmeye yönelmesidir. Bu nedenle bilginin sömürgeci kodları sorgulanmadan yürütülen her entelektüel çaba, zihnî bağımlılığı derinleştirmekten başka bir sonuç doğuramaz.</p><p>Düşünmeyi sadece bilişsel bir faaliyet değil, insanın kendini ve âlemleri anlamlandırma biçimi olarak gören köklü bir zihnî uyanışa ihtiyaç vardır. Zihnin sömürgesizleştirilmesi, öncelikle “Batı merkezci” epistemolojinin evrensellik iddiasını sorgulayarak onun da belirli bir tarihî ve kültürel bağlamın ürünü olduğunu ortaya koymakla başlayabilir. Zihnin özgürleşmesiyse, yerel kültürün, tarihî hafızanın ve toplumsal bağlamın yeniden güncellenip güçlenerek bilgi üretiminin kurucu unsurları hâline gelmesiyle mümkündür. Ancak bu şekilde zihin, kendi sorunlarını tanıma, kavram dünyasını yeniden inşa etme ve kendi medeniyetinin bilgeliğinden beslenme imkânı bulabilir. Nitekim Forum’un açılış konuşmalarında vurgulandığı gibi, zihin teslim olmadıkça tahlîs hareketi (sömürgesizleştirme) her zaman mümkündür. Kendini sömürgecinin gözünden değil, kendi hakikatinin öznesi olarak gören özgüvenli bir zihin, epistemik çoğulculuğun da hakkaniyetli taşıyıcısı olabilir. Şunu ifade etmeliyiz; sömürge karşıtı düşüncenin en kalıcı ve uzun soluklu yürüyüşü, büyük ölçüde felsefe, edebiyat ve fikir dünyası üzerinden şekillendirilebilir.</p><h2>DÜŞÜNMENİN EVİ İŞGAL ALTINDA</h2><p>Dil, insanın zihnî tasavvurlarını ve tahayyüllerini dış dünyaya aktaran bir araç olmanın ötesinde, varolanların ve düşünmenin evidir. Sömürgecilik tahakküm kurduğu toplumların dillerini baskılayarak onların semantik dünyalarını kurutmaya ve kavram dünyalarını çoraklaştırmaya çalışır. Bir halkın dili sakatlandığında yalnızca iletişim imkânı değil, dünyayı anlamlandırma, tahayyül ve tasavvur etme, ahlâk sistemi teklif etme ve adalet arama kabiliyeti de zayıflar. Sömürgeci dil politikaları, insanın kendi ana dilini değersiz ve yetersiz görmesini sistematik biçimde teşvik eder. Egemen dilin kavramlarıyla düşünmeye zorlanan birey, farkında olmadan o dilin taşıdığı hiyerarşik ve sömürgeci önyargıları içselleştirir. Tarihin tahrifi ve semantiğin bozulması, dil üzerinden yürütülen epistemik şiddetin kalıcı biçimlerini doğurur. Kendi kelimelerini kaybeden toplumlar, hikmeti, adaleti ve hürriyeti bile sömürgecinin kavramlarıyla aramak gibi derin bir çelişkiye sürüklenir. Bu nedenle dil alanındaki sömürge izleri temizlenmeden zihnî bağımsızlığın tam anlamıyla kurulması mümkün değildir. Diline, kelimelerine ve kavram dünyasına güvenini kaybeden toplumları bekleyen en büyük tehlike, zihnî teslimiyet ve bağımlılıktır.</p><h2>FORUM TERTİPÇİLERİNE BİR TAVSİYE</h2><p>Dili sömürgesizleştirme hamlesi, sömürgeci terminolojinin ve kavram dayatmalarının boyunduruğundan kurtulmayla, yerel anlam dünyasının yeniden inşâsıyla mümkündür. Bu süreç, unutturulan kelimelerin, tahrif edilen kavramların ve bastırılan anlam haritalarının entelektüel titizlikle yeniden keşf ve ihyâ edilmesini gerektirir. Kendi dilinin imkânlarıyla felsefe, bilim ve sanat yapabileceğine inanan bir toplum, dil sömürgeciliğine karşı esaslı bir farkındalığa sahip olabilir. Eğitim müfredatlarında ve akademik çalışmalarda sömürgeci dil kalıplarının yapı-bozuma tabi tutulması, genç nesillerin zihin berraklığı için hayatî ehemmiyettedir. Dilin özgürleşmesi, medeniyetimizin kurucu kavramlarının günümüzün krizlerine cevap verecek şekilde yeniden inşa edilmesi çabasını dillendirir.  Sömürgecinin gözünden ve dilinden konuşmayı bıraktığımızda, kendi dertlerimizi kendi kelimelerimizle anlatmanın iyileştirici ve dönüştürücü gücünü derinden hissedebiliriz. Hakikati kendi dilimizin pencerelerinden seyretmek, sömürgeci dil hiyerarşisini temelinden sarsacak yegâne felsefî hamle olabilir. Bu itibarla geleneksel hale geleceği anlaşılan World Decolonization Forum’un tertip edicilerine bir tavsiyede bulunabiliriz. Teknolojinin ve dijitalleşmenin gelişimi kuşkusuz bilginin demokratikleşmesi için güzel imkânlar doğurmaktadır. Bu imkânlara diller arasındaki irtibat da dâhildir. Forum, İngilizce ağırlıklı içeriğe sonraki yıllarda mahkûm edilmeyebilir. Herkesin kendi dilinde konuştuğu ve kendi dilinde içerikleri takip ettiği bir Forum, gayesine daha fazla hizmet edebilir. Artık teknoloji, hızlı ve güvenilir ardıl çeviri meselesini çözebilecek güçtedir.</p><h2>EYLEM YETİSİ SÖMÜRGELEŞTİĞİNDE ZULME KARŞI DURMA İMKÂNI KALMAZ</h2><p>Hayvanların edimleri, insanın ise hem edimleri hem de eylemleri vardır. Eylem, irade ve şuurla giydirilmiş beşerî edimdir. Hannah Arendt, eylemi insanın kültür, sanat ve hayat alanında dünyaya kendi izini bırakma kudreti olarak görür. İnsan, zihni ve diliyle şekillenen iç dünyasını, dış dünyada ancak eylem aracılığıyla görünür kılar. Ne var ki sömürgecilik, toplumların dilini sakatlayıp zihnini felce uğratarak onları aktif ve özgün özneler olmaktan çıkarırken, kolay yönlendirilebilir pasif yapılara dönüştürmeyi hedefler. Bunun sonucunda ferdî ve toplumsal düzeyde taklitçilik, kurumsal bağımlılık ve Batı merkezli normlara koşulsuz itaat ortaya çıkar. Böylece sömürgecilik, yalnızca bireylerin değil, toplumların da kendilerine özgü kültürel izlerini dünyaya bırakmalarının önünde büyük bir engel teşkil ederek, dünyayı zenginlikten mahrum bırakır.</p><p>Kendi eyleminin meşruiyetini ve değerini sürekli dışarıda arayan bir toplum, özgün politikalar ve toplumsal dönüşümler üretme yeteneğini kaybeder. Sömürgeci yapı, kurumlar, yasalar ve idarî mekanizmalar eliyle bireylerin ve toplumların eylem alanlarını kendi çıkarları doğrultusunda sürekli ve itinayla sınırlar. Eylemin felç edilmesi, sömürge altındaki insanların adaletsizliğe karşı direnme azmini kırarak onları mevcut statükoya razı kılar. Gazze sonrası dünyada yaşananlar, küresel siyasî eylemsizliğin ve kurumsal çürümenin sömürgeci kodlarla nasıl doğrudan bağlantılı olduğunu açık şekilde gösterir. İnsanın eylemlilik yetisi sömürgeleştiğinde, adalet arayışı da yalnızca spekülatif bir temenniye dönüşür ve zulme karşı somut pratikler geliştirme imkânları ortadan kalkar.</p><h2>GAZZE’DE YAŞANAN KIRILMA, TARİHİ BİR ÇAĞRIDIR</h2><p>Eylem alanının sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci sistemin dayattığı pasiflik ve çaresizlik anlayışını reddederek ahlâkî, hukukî ve siyasî sorumlulukla harekete geçmeyi gerektirir. Bu süreç, taklitçi modeller yerine toplumların kendi tarihî tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından doğan özgün eylem biçimleri geliştirmesiyle başlar. Toplumda bilginin somut eyleme dönüşmesini sağlayacak sömürgesizleştirilmiş pratiklerin güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.</p><p>Forum’da vurgulandığı üzere Gazze’de yaşanan kırılma, mazlum halkların yeniden eylemlilik şuurunu kuşanarak sömürgeci düzenin meşruiyetini sorgulaması açısından tarihî bir çağrı niteliği taşımaktadır. Bu nedenle eylem, zihinde doğan ve dilde olgunlaşan bağımsızlık fikrini toplumsal gerçekliğe dönüştüren temel dönüştürücü güç olarak görülmelidir. Ayrıca sonraki forumlarda, sömürge karşıtı sosyal pratiklerin daha görünür hâle getirilmesi ve desteklenmesi yönünde ortak çabalar geliştirilebilir.</p><h2>EN SİNSİ TAHAKKÜM BİÇİMİ</h2><p>Kültür; zihin, dil ve eylemin tarih içinde harmanlanarak bir toplumun hayat tarzını ve dünyayı anlamlandırma biçimini oluşturduğu en geniş insanî zemindir. Sömürgecilik, yerel kültürlerin zenginliğini aşındırarak onların yerine tek tip, Batı merkezli ve tüketim odaklı küresel bir kültürü yerleştirmeye çalışır. Bu hegemonik kuşatma, toplumları kendi tarihî miraslarına, estetik anlayışlarına, ontik ve epistemik duruşlarına, ahlâkî değerlerine yabancılaştırmakta; dijitalleşme ve kitle iletişim araçları üzerinden yürütülen kültürel tek tipleşme daha da güçlenmektedir. Kendi kültürünü medeniyet hiyerarşisinin alt basamaklarında gören nesiller, sömürgeci yaşam tarzını gönüllü biçimde taklit ederler. Rudyard Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” şiirinde ifadesini bulan kibirli sömürgeci anlayış, Batı dışı toplumları eksik ve geri görerek bu tahakkümü meşrulaştırmaya çalışır. Küreselleşme kisvesi altında sunulan modern kültürel kalıplar, insanı kendi köklerinden koparıp onu yabancılaştırır ve yalnızca tüketen ekonomik bir varlığa dönüştürür. Bu nedenle kültürün sömürgeleştirilmesi, bir toplumun kendi ayakları üzerinde geleceğe yürümesini engelleyen en derin ve sinsi tahakküm biçimlerinden biri olarak görülmelidir.</p><h2>ÇAĞIN MEYDAN OKUMALARINA KARŞI DİRENÇLİ BİR KÜLTÜREL BİLİNÇ GELİŞTİRMELİYİZ</h2><p>Kültürün sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci tek tipleşmeye karşı –kendimiz için söylersek- medeniyetimizin köklü estetik, ahlâkî ve insanî değerlerini yeniden canlandırmayı; çağın meydan okumaları karşısında güçlü ve dirençli bir kültürel bilinç geliştirmeyi ifade eder. Bu süreç, yerel kültürel mirası yalnızca nostaljik bir unsur olarak korumayı değil, onu bugünün meydan okumalarına direnç gösterecek, krizlerine yön verecek canlı ve dinamik bir şahsiyet inşası aracına dönüştürmeyi gerektirir. Kültürel sömürgesizleştirme hamlesi, kör bir Batı karşıtlığına saplanmadan, insanlığın ortak bilgeliğine açık, adalet temelli ve çok sesli bir kültürel ekosistem kurma çağrısıdır. Kendi kültürünün özgün ve kuşatıcı perspektifini yeniden keşfeden toplumlar, küresel tek-tipleştirici kültürel emperyalizme karşı daha güçlü bir direnç geliştirebilir. Böyle bir kültürel bağışıklık, farklı medeniyetlerin ve bilgi geleneklerinin birbirini dışlamadan ortak bir insanlık ufkuna katkı sunduğu çok merkezli bir dünyanın kapısını aralayabilir.</p><p>Sömürgesizleştirme mücadelesi, zihin, dil, eylem ve kültür alanlarını eş zamanlı biçimde sömürgeci tortulardan arındırmayı ahlâkî bir sorumluluk olarak görmelidir. World Decolonization Forum kapsamında ortaya konulan “İstanbul Perspektifi” de tam olarak bu anlayıştan hareketle, tek merkezli adaletsiz dünya düzenine karşı toplumların birbirinin bilgeliğinden beslenebildiği çok merkezli, adalet temelli ve çoğulcu bir dünya çağrısında bulunmaktadır. Bu çağrı üzerinde fikrî mesai harcamaya değer…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi-4827651</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/28/d3baf18c-epistemik-tahakkumden-cok-merkezli-safaga-zihnin-dilin-eylemin-ve-kulturun-tahlisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 28 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbrahimî teslimiyet kurban ile isar ve huzur</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463" rel="standout" />
      <description>İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ahsen Öztaş/ Sanat Tarihçisi - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Kurban; bir Peygamber duası… İlahî bir emir ve İbrahimî bir sadakat ve teslimiyet… Peş peşe üç gece görülen rüya… Uzun yıllar evlat hasretiyle yanan yüreğini dualarla serinleten Hz. İbrahim ve yıllar sonra gelen ilahî emir ile baba oğul için kapıyı tıklatan ayrılık vakti. Halîlullah, Mina Dağı’nda çok sevdiği oğlunu Rabbine kurban etmeye hazırdı ve bu aslında kendini Rabbine kurban edişin en zorlu imtihanıydı. Peygamber evladı Hz. İsmail de aynı teslimiyetle Rabbine tereddütsüz can feda edişin en soylu anlatısıydı.</p><h2>PEYGAMBER DESTANI</h2><p>Allah (cc) bu ağır imtihan karşısında şeytan taşlayan ve kalpleri sükunetle Rabbine teslim olan Hz. İbrahim’e çok sevdiği oğlunun canını bağışlarken Hz. İsmail’e de bir hayat rızkı bahşetmişti. Saffat Suresi’nde buyrulduğu gibi Yaradan, tüm vazgeçişlerin, feda edişlerin ve Allah’ın takdirine razı gelişlerin mükafatını elbet verecekti. Ve âyet nazil oldu: </p><p>“Ey İbrâhim!” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz.” (Sâffât, 104-110)</p><p>Belki İsmailce kurban oluş, candan kıymetli olan Rabbine canını tereddüt etmeden verebilmenin şehadet tınısıydı. Ama bir yandan da İbrahimî teslimiyet bunun da ötesinde bir anlam taşıyordu. Hz. İbrahim’in, en kıymetlisini bile Allah’ın emriyle feda edebilmesi, Rabbine kurban olmanın ötesinde, kıymetli olan her şeyi Rabbine kurban edebilmenin Peygamber destanıydı… </p><p>Bir yanıyla bu, insana ve insanlığa; isar ile gelen huzurun da cevher kıymetini anlatmıyor mu?</p><h2>PAYLAŞABİLMENİN CÖMERTLİK MERTEBESİ</h2><p>İsar, bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme, ikram etme anlamlarına geliyor. Kelime açılımı böyle… Fakat kavram manası çok daha katmanlı ve zengin. Hem felsefî boyutları hem de ahlakî vurgusuyla isar deyince akla kurban ediş geliyor. En kıymetli olanlardan, bazen en az ve bazen de en muhtaç olunandan Allah’ın rızası için vazgeçiş… Bir yanıyla isar, paylaşabilmenin cömertlik mertebesini de anlatıyor. Bu, elinde olanın fazlasını verebilen bir cömertlik de değil üstelik. Kendine lazım olanı, gerekeni, ihtiyaç duyulanı verebilmek… İşte bu, kerem sahiplerinin mareşal rütbesi… </p><p>Elinde Allah’ın Rezzak ismiyle tuttuğu, sahip olduğu, eriştiği bir nimeti, rızkı ve bir dünyalığı, kendi nefsinin de arzusu ve ihtiyacı bulunduğu hâlde, gönüllüce ve Allah’ın rızasına erişmek muradıyla bir başkasıyla paylaşabilen için bu aslında bir nevi kendi mülkünden feragat ile, can süsleme sanatı… Kendi canından, malından, varlığından eksilterek bir başkasına el olma iştiyakı. Tam manasıyla belki de kalplere şetaret, yüzlere tebessüm, ömürlere bereket katma zanaatı.</p><p>İsarın belki pek çok farklı istikameti mevcut. İbadetler içinde zekat ve kurban, Allah için paylaşmanın en sanatlı örneklerinden. Ama bir yandan da bu yolla ve şuurla sahip olunan ve kişinin iradesi hudutlarında mevcut olan bir şeyi, birinin ihtiyacını görmek maksadıyla verebildiğimiz an, o İbrahimî teslimiyetin modern bir tezahürüyüz. Belki en ağır imtihanlarda en zorlu feda edişlerin, en kıymetli ödülüne Peygamberler nail olmuş olsa da; bizim de her nimetten, rızıktan, maldan ve sahip olduğumuz dünyalıklardan bir başkasına verebilecek o teslimiyeti, ihtiyaç hâlinde dahi gösterebilmemiz; Allah’a yakınlığın müjdesine de kavuşturacaktır.</p><h2>BİR TOHUM HABBESİ: İNSAN</h2><p>Evet, belki de cömertlik ve kurbanın kesişim mihrakında, işaret edilen kulluk erdemlerine ve İlahî müjdelere de temas etmeli. Madem isar üstün tutmak ve tercih etmek manalarıyla ve muhtaçlık duyulanı paylaşabilme cömertliği alt metniyle bize kurban gibi teslimiyet dolu bir ibadeti işaret ediyor; o halde kurban edebilmenin kurbiyet makamıyla, cömertliğin sentezini idrake davet ediyorum. Bu idrake elbette benim sıralı ve heyecanlı paragraflarımda değil, İslâm öğretisinin derinlikli tefsirinde varabilmek mümkün.  </p><p>İnsan bir tohum habbesi… Anlamca çoğalarak değeri katlanan bir hasat. Bir el toprağa bir tohum ektiğinde bu, elde olanı toprağa vermenin öyküsünü anlatır. Oysa bu bir feda ediş değil, bir borçtur ve belki de bir emanettir. Toprak tohumu sever, yağmur, ilahi rahmeti toprağın vücuduna ve sırlı kalbine düşürür. İnsan, Allah’ın verdiği tohum rızkından feragat ile, sayısız taneli başaklara kavuşur. Başta zikredilen Sâffât Suresi ayetlerinde olduğu gibi bu, Yaradan’ın iyileri ödüllendirmesidir. Zira her el bir tohum atmakla toprağa, iyilerden, salihlerden ve cömertlerden olabilir. Buradaki en dikkate değer fasıl şu ki; toprağa tohumu ekerken de Yaradan’ın rızasını ve O’na yakınlığı murat edebilecek bir inancı, iman tahtasının ardında ağırlayabilmek… Tohum bazen bir lokma ekmeği topraktan yaratılmış bir cana uzatabilmek, bazen Allah’a adanmış kurbanı, O’nun murat ettiği ve razı olduğu şekilde paylaşabilmek ve Allah için yapılan her amelde İsmailce teslim olabilmek… </p><p>“Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 261.)</p><h2>RUH CİLASI, HUZUR İNŞASI, BEREKET MAYASI</h2><p>Hz. Muhammed Efendimiz (sav) de cimri ile cömert insanın ahvalini şöyle bildirmiş:</p><p>“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert infak ettikçe zırhı genişler, ayaklarını örter. Cimri ise vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer ve onu sıkıştırır.” (Buhârî, Cihâd 89)</p><p>Ayetlere ve hadislere kalbin göz ucu ile bakan görecek ki; vermek bir feda cüzü bile değil, vermek; paylaşmak ve bir başkasına el olabilmek, ancak insanın kendine bürüdüğü bir mahfaza, kendi değerini yücelttiği kutlu bir erim ve belki de hepsinden çok, Rabbine yaklaşmanın mesafe tanımaz şah damarından başkası değil.</p><p>Cömert insan, kurban ibadetiyle de kalbini perdahlayandır aslında… Bir dünyalık mal alır çoğunu verir azını kendine ayırır. Bu kurbiyetin nişanıdır ama bir taraftan da ruh cilası, huzur inşası, bereket mayasıdır. Allah cömerte ve iyilik edenlere katlanarak büyüyen rızıkların vaadini müjdelerken; Peygamberimiz de ibadetlerdeki cömertlik payına şu sözleriyle dikkat çeker: </p><p>“... Her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tekbir sadakadır... Kulun kuşluk vakti (Duhâ) kılacağı iki rek’at namaz ise bütün bunları karşılar.” (Müslim, Müsâfirîn, 84) </p><p>Sadaka karşılıksız vermenin adı, aynıyla bir cömertlik vurgusu… Ve cömertlik sadece maldan vermekle kaim değil; zira her ibadet eklemlerin sadakası olarak bildirilmekte ve bedenin cömertliği olarak İslâmi literatürde övülmekte… Öyleyse ibadetler Allah’ın rızasına ve yakınlığına erişmenin cömertçe yoluysa, kurban da bunun madde âlemindeki en ruh okşayan musıkisi.</p><h2>MÜLKİYET İDDİASINDA KURBAN İBADETİ </h2><p>Kurban Bayramı’ndan dem vururken İbrahimî teslimiyetin ulvi ahlakından, Allah ve Resulü tarafından övülen cömertlik ve isar hasletinden bahsetmişken; kurban ibadetinin modern insana verdiği ve âşikar ettiği değerler dizisini de es geçmek olmaz. </p><p>Kurban ibadetinin, modern insanın dejenere olan mülkiyet iddiasını tam kalbinden vuran yönüne de bakmalı. Bu esasen ruhsal iyileşmeyi başlatan bir inanç kürü, bir ahlak nizamı ve değerler önceliğini yeninden tasnifleme melekesi… Bu bir nevi yozlaşan benlik idealinin ve koflaşan varlık kabulünün resetlenmesi. İnsanın iki büyük yanılgısı olan “ben” ve “benim” dürtüsünün kökünü kurutup yerine; O, O’nun ve Ondan şiarını yeşerten bir tohum. </p><p>İlk bakışta ve yanılışta her şey insanın kendi mülkiyet alanında bir saltanata inandırır. Bu inanışın en rizikolu safhasıdır ki; ben ve benim düsturuyla ömür tüketen ruhların bu anlam kayması, sadece kurban ibadetinin o keskin “paylaşma” mealini yerle bir etmekle sınırlı kalmaz. Evvela insanın, cömertçe ve sabırla yapması gereken bütün kulluk eylemlerini pasif ve isteksiz bir arka oda yüklüğüne dönüştürür. Bu mülkiyet iddiası öyle bir kalp pasıdır ki; insan inandıkça inanır, kandıkça kanar ve sahip oldukça yoksullaşır. </p><p>Ve tam böyle bir maraz ile değerden düşen eşref-i malukat için geri dönüşüm ritmidir Kurban Bayramı… Geçici bir emaneti, bir dünyalık kazancı Allah yolunda kurban eden kalbin aritmisi de iyileşme gösterir. Sükunetli bir demdir kalp için bu… Ve hiçbir şeyin, özünde insana ait olmadığını, ancak geçici bir süre elinde bulundurmanın zengini olabileceğini ve verdiği, paylaştığı her şeyin Allah’tan gelen ve O’nun yolunda harcanması gereken birer vedia olduğunu idrakle benlik iddiası yerini kulluk tevazuuna teslim eder. Kurban, insanın teslimiyet sınavıdır belki ama; bir yandan da teslimiyet içinde teslimiyet taşır ki bu yine insanın kendi kurtuluşunu ve huzurunu, Allah’ın inayeti ve kulun hür iradesiyle tesisinden başkası değildir.</p><h2>YENİ BİR VARLIK HİKAYESİNE GEÇME FIRSATI  </h2><p>Kurban bayramının zıtlıklar yoluyla da kalbe üfleyen bir yönü vardır elbet. Ben kaygısının hafiflemesi de bu zıtlıktaki uyumun bir nüshası. Metalaşmanın da zıddıdır mesela kurban ibadeti. Zira metalaşmayı baskılarken şefkati, merhameti ve ben’den biz’e terfiyi teşkilatlandırır. Topluca bu şuuru yaşayabilmek ise bayramların havadaki toz zerresinden hanelerdeki dirliğe ve iç huzuruna kadar yayılabilen sırrını gözler önüne serer. </p><p>İnsan sahip olduklarının toplamı değil, verebildiklerinin, paylaşabildiklerinin değer karşılığıdır. Sahip olma tutkusu ve verememe marazı da ancak kibrin peyda ettiği bir benlik illüzyonu. Tüm bu kötücül ruhsal kayıplardan ve biçimce, anlamca kaybettiğimiz değerlerden sonra yeniden bir varlık hikâyesine geçiş için Kurban Bayramı ne büyük bir fırsat. Allah’a yakınlık muradıyla, bir tohumdan yüzlerce başak alabilmenin şuuruyla ve sakladıkça, aldıkça değil, verdikçe isarın huzuruna erişeceğinin idrakıyla geçsin bayramımız…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur-4827463</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/27/c324e02f-ibrahimi-teslimiyet-kurban-ile-isar-ve-huzur.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 27 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hibrit terör örgütü FETÖ ile mücadele</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139" rel="standout" />
      <description>Diğer terör örgütleriyle silahlı mücadele ön planda iken, FETÖ’de asıl tehlike kamufle olma ve yeniden yapılanma potansiyelidir. Bu nedenle mücadele sadece operasyonel değil, yapısal reformlarla da desteklenmelidir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>26Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu’nda Gülen Cemaati, ilk defa Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) / Paralel Devlet Yapılanması (PDY) adı altında bir terör örgütü olarak nitelendirilmiştir. Resmi olarak silahlı terör örgütü olarak tanımlanan bu örgütle devlet tarafından uzun soluklu bir mücadele yürütülmelidir. FETÖ, klasik silahlı terör örgütlerinden farklı bir modeldir: Uzun vadeli sızma, paralel devlet yapılanması, eğitim/finans/medya üzerinden yumuşak güç ve gerektiğinde darbe gibi sert eylemler izledikleri metodlardır. Örgüt mensuplarının en bariz özellikleri arasında; biat etmek, takiye yapmak, pragmatist ve makyavelist olmak gibi unsurlar yer almaktadır. </p><p>Bugün FETÖ, istihbarat örgütü mü? Misyonerlik faaliyeti yürüten bir örgüt mü? Terör örgütü mü? Yoksa hepsi birden mi? Başta YÖK ve üniversiteler olmak üzere yargı, mülki idare, MİB, TSK, Emniyet ve Jandarma, Mili Eğitim ve sağlık alanında mücadele edilirken, siyasi kriptolar üzerine de yoğunlaşılarak, ortak bir konsept ile ancak bu işin üstesinden gelinebileceği asla unutulmamalıdır.</p><h2>AMERİKAN BOARD HAFIZASI KULLANILMALI</h2><p>ABD’nin Osmanlı Devleti’nde ve daha sonra Türkiye’de faaliyet gösteren en önemli Protestan misyonerlik örgütlerinden biri olan Amerikan Board Heyeti (ABCFM) ile FETÖ’nün benzer yönleri mutlaka ele alınarak bir mücadele tarzı oluşturulması faydalı olacaktır. Fakirliği, çaresizliği ve inançları kullanan Amerikan Board ve FETÖ bugün hâlen tam olarak anlaşılamamış, hareket tarzları tam manasıyla çözülememiştir. Ancak her iki örgüt çalışma şekilleri göz önüne alındığında, FETÖ’nün günümüzün teknolojik koşullarında geliştirilmiş bir üst versiyon gibi hareket ettiği söylenebilir. Geçmişte mensuplarının önünü açabilmek için her türlü gayrimeşru yöntemi kullanan, en stratejik yerleri hedefine alan FETÖ, kolay mücadele edilebilecek bir örgüt değildir ama örgütle mücadele sistematik bir şekilde devam ettirilmelidir. Bu örgütle mücadele ederken, örgütün yaşadığı her kırılmadan sonra yapı değiştirdiği ve farklı isimler altında faaliyetlerine devam ettiğini iyi bilmek lazım. Geçmişte Amerikan Board örgütü ile alakalı yapılan hatalardan kaçınılmalı, Osmanlı'nın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Amerikan Board hafızası kullanılmalı, 15 Temmuz sonrası dönem iyi takip edilmelidir.</p><h2>SİBER MAHREM YAPILANMA</h2><p>FETÖ, hibrit terör modelinin en önemli bileşenlerinden birini siber alanda kurmuş aynı zamanda bir siber terör örgütüdür. Klasik terör örgütlerinden farklı olarak, siber araçları gizli iletişim, istihbarat toplama, propaganda, kumpas ve darbe koordinasyonu için sistematik kullanmıştır. Bu taktikler, örgütün “paralel devlet” ve “sızma” stratejisinin dijital versiyonudur. </p><p>FETÖ’nün en bilinen siber aracı ByLock’tur. 2014’te geliştirilen bu uygulama, sıradan bir mesajlaşma programı gibi görünse de münhasıran örgüt mensupları için tasarlanmış şifreli bir ağdır. Sunucuları Litvanya’da barındırılıyordu. Mesajlar, sesli görüşmeler ve dosya paylaşımı yapılıyor, örgüt talimatları (Gülen’den emir, eylem koordinasyonu) burada iletiliyordu. Darbe girişimi öncesi ve sırasında yoğun olarak kullanıldı. MİT’in deşifre etmesiyle binlerce mensup tespit edildi. ByLock kullanımı, Yargıtay kararlarıyla tek başına örgüt üyeliği delili sayılmıştır. Sonrasında örgütün diğer şifreli uygulamalara (Signal, Telegram gibi) geçtiği ve noktalama işaretleriyle şifreleme taktikleri kullandığı belirlendi.</p><p>FETÖ Siber terör örgütü çok farklı yollarla çalışmalarını sürdürdü, sürdürmeye devam ediyor. FETÖ’cü bilişim şirketleri (örneğin Endersys) TÜBİTAK, BTK, TİB, ROKETSAN, HAVELSAN gibi kritik kurumlara sızdı. Linux sistem entegrasyonu, veri loglama, siber güvenlik hizmetleri vererek devletin teknik hafızasını ele geçirdi. İnternet görüşmelerini IP bazlı dinleyip kaydettiler. TİB üzerinden binlerce kişinin özel görüşmelerini izlediler. Hatta yabancı istihbaratlara servis ettikleri de iddialar arasında. TÜBİTAK’taki “siber mahrem” yapılanma ile özel hücreler kurarak stratejik verileri topladılar. Ancak sızmalar, 2020’lerde gerçekleştirilen operasyonlarla çökertildi.</p><h2>YENİ NESİL KAMUFLE SÜRÜYOR</h2><p>Destekçilerine en az 5 sahte hesap talimatı verdiler. Milyon takipçili fenomen hesapları satın alarak Türkiye aleyhine kara propaganda yaptırdılar. İngilizce, Almanca, Fransızca vb. farklı dillerde trol faaliyetleri, panel ve toplantı organizasyonları düzenlediler. Kumpas davalarında (Ergenekon, Balyoz) sosyal medyayı kullanarak itibar suikastları ve dezenformasyon yaptılar. 15 Temmuz sonrası da “mağduriyet” hikayesini yaydılar. Sosyal medya üzerinden hashtag yani sosyal medya etiketi aktivizmi ile kitleleri manipüle etmeye çalıştılar.</p><p>Emniyet, ordu ve yargıdaki mensuplar üzerinden dijital fişleme. “Garson Flaşı” gibi arşivler ele geçirildi. 15 Temmuz sonrası Türkiye’ye yönelik siber saldırıların arttığı, FETÖ bağlantılı güvenlik şirketlerinin potansiyel müşterilerine saldırı teklif ettiği iddiaları var. Mahrem imamlarla kripto yapılanma (ByLock kullanmayan üst düzey hücreler). Yurt dışı hatları ve özel şifreleme yöntemleri kullanıyorlar.</p><p>FETÖ ile mücadelede ByLock, örgüt arşivleri, tanık beyanları, mali izler gibi somut kanıtlar üzerinden çalışmalar arttırılmalı. Mevcut operasyonlar (2026’da 26 ilde 90 gözaltı, mahrem yapılanma baskınları gibi) artarak devam etmeli. Hücre evleri, finans ağları, “yeni nesil” kamufle yapılanmalar (diğer cemaatlere sızma, sınav kopyaları, katalog evlilikler) hedef alınmalı.</p><p>MİT ve Emniyet koordinasyonuyla ByLock çözümü, Garson Flaşı gibi teknik başarılar arttırılmalı. Yurt dışındaki firarilerin iadesi (28 ülkeden 114 kişi) ve mal varlıklarının dondurulması sürdürülmeli. Yeni sızmaları önlemek için sürekli denetim; KPSS, YKS, askeri okullar, bürokrasi atamalarında çok katmanlı güvenlik taraması yapılmalı.</p><h2>OPERASYONEL MÜCADELE YAPISAL REFORMLARLA DESTEKLENMELİ</h2><p>FETÖ okulları ve dernekleri birçok ülkede halen faaliyet gösteriyor. Diplomasi yoluyla kapatma/devralma (2024’te 22 ülkede 252 okul) ve yerel hükümetlerle iş birliği artırılmalı. Finansman kaynakları (eğitim, iş dünyası, kara para) uluslararası izlenmeli. Organize suç (vize sahteciliği, belge sahteliği) boyutuna karşı Interpol ve mali istihbarat ağları kullanılmalı. Batı ülkelerinde “insan hakları” eleştirilerine karşılık, somut delillerle (darbe planları, suikastlar) yanıt verilmeli. </p><p>FETÖ’nün Gülen’in Mehdi iddiasını, hiyerarşik itaati teşhir eden çalışmalar yapılmalı. Hoşgörü ve diyalog kisvesi altında devlete sızma modeli kısa videolarla anlatılmalı. Kurumlara sızmayı önleyecek liyakat, rotasyon ve denetim sistemleri güçlendirilmeli. “Paralel devlet” modelinin zemini olan fırsatçılık ve yolsuzlukla genel mücadele artarak devam etmeli.</p><p>Medya, akademi ve sivil toplumda FETÖ taktiklerini (kumpas, şantaj, uzun vadeli kadrolaşma) analiz eden bağımsız çalışmalar teşvik edilmeli. Üniversitelerde tez çalışması olarak önü açılmalı. Örgütün kamufle olup diğer yapılara sızma çalışmalarına da engel olunmalı.</p><p>FETÖ, “hibrit terör” modelinin en tipik örneğidir: Hem klasik terör unsurları (darbe, suikast) hem de modern unsurlar (siber, medya, finans, eğitim) taşır. Bu yüzden mücadelesi de hibrit olmalıdır. </p><p>Diğer örgütlerle silahlı mücadele ön planda iken, FETÖ’de asıl tehlike kamufle olma ve yeniden yapılanma potansiyelidir. Bu nedenle mücadele sadece operasyonel değil, yapısal reformlarla (liyakat, denetim, din eğitimi) desteklenmelidir.</p><p>FETÖ ile mücadele askeri/istihbarat operasyonu, hukuki süreç, uluslararası diplomasi ve önleyici reformlar kombinasyonu olmalı. Kısa vadede operasyonlar devam etmeli, uzun vadede kurumları ve sistemi güçlendirme, liyakat esaslı milli bir devlet yapısı sağlanmalıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele-4827139</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/26/26f380b6-hibrit-teror-orgutu-feto-ile-mucadele.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kalabalık şehirlerin varoluşsal tenhalığı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş / Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İnsan, topraktan kopup asfaltın ve betonun soğukluğuna iltica ettiğinden beri kendi kalbine de yabancılaştı. Bugün adına “nüfus planlaması” ya da “doğurganlık hızının düşüşü” denilen istatistikî rakamlar, aslında ruhumuzun maruz kaldığı bu büyük bozgunun dökümüdür. Eğer bu ruhsal kuraklığa teslim olup kalplerimizi yeniden yeşertemezsek, inşa ettiğimiz teknik medeniyet, içinde tek bir insanın bile nefes alamadığı devasa bir mezarlığa dönüşecektir.</p><h2>RUHLARDAKİ ÇÖLLEŞMEYİ YEŞERTECEK VAAT </h2><p>İnsan neslinin devamı salt bir biyolojik çoğalmanın ötesinde, medeniyetin ruhunu ve asırlık değerleri geleceğe taşıyacak olan canlı köprülerin kurulmasıdır. Bu anlamda nüfusun artmasına yönelik atılan adımlar, sadece göstergelerin iyileştirilmesi olarak değerlendirilmemelidir. Her yeni doğum, kalplerdeki o tenhalaşmaya karşı verilmiş bir cevap, ruhlardaki çölleşmeyi yeşertecek bir vaattir.</p><p>Bugün nüfus artış hızının azalmasındaki mesele, sığ zihinlerin iddia ettiği gibi ne ekmek kavgası ne de geçim derdidir. Bu, bir varoluşsal firardır. Bir yandan modern birey “kusursuz ebeveynlik” denilen seküler dinin baskısı altında ezilirken, diğer yandan aslında bir rahmet pınarı olan evladı, kariyer yolculuğunda ayağına takılan bir performans engeli olarak görüyor. Göğe bakmayı unutan, sadece ekranlara ve aynalara hapsolan birey, bir nesli devam ettirmenin getirdiği yükü, sırtındaki bir “maliyet” kalemi olarak nitelendiriyor. Artık çocuk bir evin neşesi ya da geleceğin teminatı olmaktan ziyade konfor alanını ihlal eden, kariyer basamaklarını kayganlaştıran ve bireysel hazzın mutlakiyetini sarsan bir yabancı muamelesine maruz kalıyor.</p><h2>MODERN İNSANIN SAHTE CENNETİNDEKİ BÜYÜK GEDİK</h2><p>Şimdiki insan, kendi kimliğini inşa etmek adına kendinden sonrakine hayat verme iradesinden feragat ediyor. Sabır, tahammül ve fedakârlık, yani beşeri “insan” kılan duygusal mesai, yerini anlık hazların köleliğine bırakmış durumda. Çocuk büyütmek, bir medeniyet inşa etmektir. Fakat gelin görün ki modern birey, sadece kendi egosunun şantiyesinde bekçilik yapmayı tercih ediyor. İnsan kendi genetik mirasını geleceğe taşımaktan imtina ediyorsa, bu onun geleceğe dair bir umudunun kalmadığından değil, kendi “şimdi”sini hiçbir şeye feda edemeyecek kadar biricikliğine inanmasındandır. Fedakârlığın “ahmaklık”, sabrın “zaman kaybı” olarak kodlandığı bu düzende, ağlamasıyla uykuları bölen, bakımıyla bencillikleri terbiye eden bir can, modern insanın sahte cennetindeki en büyük gediktir. Nihayetinde sokakları çocuk sesinden arınmış bir medeniyet, aslında kendi dar ağacığını kurmuş fakat bunu “yeni normal” olarak alkışlayan bir kalabalığa dönüşmüştür.</p><p>Ekonomik zorluklar bahanesi, ruhun çoraklaşmasını gizleyen bir incir yaprağından ibarettir. Anadolu insanı en dar vaktinde, en çetin kıtlıkta bile ocağını tüttürmekten, neslini bereketlendirmekten geri durmamıştır. Çünkü o, rızkın Allah’tan, bereketin ise birlikten geldiğine teslim olmuştur. Kendi medeniyet tasavvurunu yitiren, Batı’nın hazcı ve bireyci yaşam kurgusuna râm olan zihinler için çocuk; özgürlüğün kısıtlanması, tatilin ertelenmesi, kendine ayıracak vaktin çalınması demektir.</p><p>Oysa bu bir intihardır!</p><h2>MESELE İNSAN OLMANIN ŞEREFLİ YÜKÜNÜ OMUZLAMAKTIR</h2><p>Bizi biz yapan aile bağlarının yerini “ben merkezli” bir yalnızlığa bırakması, uzun vadeli ve ulvi hedeflerin geçici konfor alanlarına kurban edilmesi, yaratılışın gereği olan paylaşma ve çoğalma iradesinin tüketim kültürünün dişlileri arasında ufalanması, hazin bir akıbetin habercisidir.</p><p>Eğer biz, yüzyıllar içerisinde inşa ettiğimiz değerleri performans odaklı bu sahte cennete feda etmeye devam edersek, yarın savunacak bir vatanımız, sevilecek bir torunumuz, hatta üzerine şiir yazılacak bir insanımız kalmayacak. Nüfusun azalması bir sonuçtur. Asıl sebep, kalplerin tenhalaşması, ruhların çölleşmesidir. Mesele ekmek değil, mesele insan olmanın ağır ama şerefli yükünü omuzlamaktan korkmaktır. Kendi sahte hürriyetini kutsayanlar, korkarım ki yarın o yalnızlık putunun altında ezilmeye mahkûm olacaklardır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi-4827140</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/26/58762fff-kalabalik-sehirlerin-varolussal-tenhaligi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 26 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tercih değil zaruret: Ya İnsanlık İttifakı ya Dünya Barış Konseyi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902" rel="standout" />
      <description>Tarihi, insani ve mevcut şartların gereği olarak insanlığın içinde bulunduğu bu kriz ve açmazdan çıkarak daha adil bir uluslararası sisteme ulaşması için yeni bir mekanizma bir tercih olmaktan çıkmış ve bir zaruret haline gelmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mustafa Öztop/Ortadoğu ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Ekim 2023 sonrası bu sayfada “Uluslararası Sistemin Temel Sorunu İsrail”, “İsrail’i Durdurmak Artık Mümkün” ve “Dünyanın Krizden Çıkış Arayışı: İnsanlık İttifakı” başlıklı yazıları kaleme aldım. Bu yazılarda mevcut uluslararası sistemin sorunları ve krizleri çözmede yetersiz, eylemsiz ve işlevsiz kaldığını ve bu durum karşısında değişimin kaçınılmaz hale geldiğini tarihi örnekler ve uluslararası ilişkilerdeki bazı yaklaşımlar üzerinden değerlendirmeye çalıştım. İlk iki yazı kaleme alındığında bu yazılardaki yaklaşım, bazı kesimler tarafından ilgi görse de pek çok kesim tarafından da “pek mümkün olmayan bir arayış” olarak değerlendirildi. Ancak özellikle 2025 yılı mayıs ayında yayımlanan yazıda, daha önceki yazılarda çizilen çerçevenin büyük ölçüde vuku bulmaya başlaması artık pek çok kesimde mevcut düzenin sürdürülemez hale geldiğini ve bunun karşısında bir şeylerin değiştirilebileceği algısının şekillenmeye başladığını gösterdi. Bugüne gelindiğinde ise artık meselenin Türkiye’de üst düzey siyasetçiler tarafından gündeme taşındığı ve dünya çapında Lahey Grubu gibi bir oluşuma neden olduğu görülmektedir.</p><p>Bu nedenlerle önümüzdeki süreçte bu meselenin daha sık gündeme gelmesi beklenmektedir. Ayrıca İsrail’in Filistin’de işlediği soykırım, ABD’nin Venezuela’ya haydutça müdahalesi ve İran’a karşı başlatmış olduğu güçlünün sorgusuz-sualsiz istediğini yapmasının sıradanlaştığı bir dünyada, insanlığın içine düştüğü bu dramatik durumdan çıkarak en azından insani şartlara kavuşması artık bir tercih değil zaruret halini almıştır. Her geçen gün mevcut uluslararası sistemde reforma ya da yeni mekanizmalara ihtiyaç olduğu daha acı, ağır ve açık şekilde kendini gösteriyor. Filistin, Ukrayna, Doğu Türkistan, Lübnan, Sudan, Somali ve Venezuela’da yaşananların başka bir bölge ya da devlette yaşanmaması için daha adil bir uluslararası sistem şart. İnsanlık yakın geçmişte yaşanan bu gelişmeleri önlemek için çok geç kaldı. Ancak yarın için halen bir şeyler yapılabilir. Bu anlamda İsrail ve ABD karşısında henüz uluslararası sistem düzeyine çıkamayan ancak örgütler düzeyinde bazı sonuçlar üretmeye başlayan, devletler düzeyinde etkileri artan ve toplumlar düzeyinde yoğun etkileri gözlenen gelişmeler önem kazandı.</p><h2>BAGOTA BİLDİRİSİ VE ÖRGÜTLER </h2><p>Meselenin fikri ve siyasi gelişmeler bağlamında takibini yapmak adına geçen yıldan bu yana yaşanan gelişmelere bakmak gerekirse İsrail’in Gazze Soykırımı'na uluslararası düzeyde tepki göstermek ve Filistin halkının haklarını savunmak için 31 Ocak 2025 tarihinde kurulan Lahey Grubu, 15-16 Temmuz 2025’te Kolombiya’nın ev sahipliğinde Bogota’da bir toplantı düzenledi. 30 ülke temsilcisinin katıldığı toplantının başlığı “Gazze’de Soykırımın Önlenmesi” oldu. Toplantıda açıklanan altı maddelik tedbir paketinde, İsrail’e silah ve askeri malzeme taşınmasının engellenmesine yönelik kapsamlı tedbirler yer aldı. Akabinde eylül ayında düzenlenen 80. BM Genel Kurulu oturumlarında Lahey Grubu, Gazze Soykırımı'nı durdurmak için alınan önlemleri koordineli bir küresel stratejiye dönüştürmek üzere otuzdan fazla hükümeti bir araya getirdi. </p><p>Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçlamasıyla İsrail’e karşı açmış olduğu davaya Kolombiya, Libya, Meksika, Filistin, İspanya, Türkiye, Şili, Maldivler, Bolivya, İrlanda, Küba, Belize, Brezilya, Komorlar, Belçika, Paraguay, İzlanda ve Hollanda’nın da katılımıyla 18 ülke müdahil oldu. 22 Ekim 2025 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında egemenlik hakkı bulunmadığını ve işgalci güç olarak insani yardımları engelleme yetkisi olmadığını vurgulayan tarihi bir görüş yayınladı. Avrupa Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nda da bu meseleye ilişkin görüşme ve toplantılar gerçekleşti. Bu toplantılarda İsrail aleyhine karar ve değerlendirmeler ortaya çıktı.</p><h2>FİLİSTİN DEVLETİ'NİN TANINMASI VE ARTAN TEPKİLER </h2><p>Kanada, Avusturalya, İngiltere, Portekiz, Fransa, Monako Prensliği, Lüksemburg, Malta ve San Marino Filistin Devleti’ni resmen tanıdı. Almanya, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasına İsrail lehine müdahil olmayacağını açıkladı. Ayrıca İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı operasyonların uluslararası hukukun dışında gerçekleştiğini söyledi. Bunun yanında İsrail konusunda Trump’ın Avrupa’daki en büyük destekçilerinden biri olan Meloni ile Trump arasında Papa 14. Leo hakkında Trump’ın açıklamaları ve İran Savaşı üzerinden yaşanan gerilim tırmanıyor. Bu süreçte Trump’ın sarsılmaz müttefikleri olarak görülen Almanya ve İtalya’nın tutumlarındaki ton değişikliği daha çok kendi çıkarları ve artan baskılar odaklı olsa da dikkat çekici gelişmeler olarak yer aldı. </p><p>Bunlara ek olarak ABD Başkanı Trump’ın Kanada ve Grönland konusunda izlemek istediği politika hususunda İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkeleriyle karşı karşıya gelmesi de ABD-Avrupa rekabetinde yeni bir perde açtı. Diğer yandan İspanya, Slovenya, Hollanda, İzlanda ve İrlanda bu yılki Eurovision şarkı yarışmasına İsrail’in katılmasını protesto ederek katılım göstermedi. Bu tarz girişimler uluslararası sistemden İsrail’in tecrit edilmesinin gerçekleştirilebilmesi için önemli gelişmeler olarak kayda geçti.</p><h2>SUMUD FİLOSU </h2><p>Geçen yıl ekim ayına yaklaşırken dünyada hem devletler düzeyinde İsrail’e tepkiler yükselmiş hem de Sumud Filosu gibi Gazze’ye insani yardım ulaştırmak isteyen sivil inisiyatifler artış göstermişti. Bunun bir sonucu olarak da Gazze Barış Kurulu başta olmak üzere ABD ile Türkiye dahil 8 Müslüman ülkenin görüşmeleri sonucunda bir ateşkes sağlandı. Ancak bu ateşkes yalnızca İsrail’in üzerindeki baskıları azaltma ve sivil girişimleri bertaraf etme girişimleri olarak tezahür etti.</p><p>Bunun yanında İran’a başlatılan saldırılar başta olmak üzere bunun yansımalarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanan tartışmalar ve gündemler Gazze’deki Barış Kurulu ve ateşkes sürecini unutturdu. ABD ve İsrail’in her ateşkes ve müzakere/anlaşma sürecini işgal hedeflerini gerçekleştirmeye, üzerlerindeki baskıları azaltmaya ve Filistin’deki soykırımı unutturmaya yönelik bir taktik olarak kullandığı görüldü. Ne zaman zorda kalsalar işgalin formunu ya da yerini değiştirerek katliam ve işgallerini sürdürdüler. Bu anlamda geçtiğimiz günlerde tekrar harekete geçen Sumud Filosu, dünyayı bir insana benzetirsek adeta bölgede yaşanan soykırım ve katliamın acı hissine dönüşüp farkındalık ve duyarlılık oluşturduğu bir doku görevi görüyor.</p><h2>AKSİYON İÇİN GÜÇ MERKEZİ </h2><p>İsrail’i Durdurmak Artık Mümkün yazımda “İsrail Durdurma Planı” şeklinde dört alt başlıkta yaptırımlar yer almıştı. Bogota Bildirisi başta olmak üzere uluslararası örgütlerde İsrail’e karşı atılmak istenen adımların bu dört madde üzerinde şekillendiği görülüyor. Diğer yandan İstanbul’da Bir Barış Konferansı düzenlenerek bu konferans kapsamında katılımcıların ilan etmesi önerilen “Filistin’i Destekleyen Devletler Deklarasyonu” teklifi geçtiğimiz aylarda MHP Lideri Devlet Bahçeli tarafından “Dünya Barış Konseyi” önerisi olarak benzer bir çerçeve şeklinde yansıdı. Esasen burada olması gereken, ABD’nin uluslararası sistemdeki hegemonyası ve Siyonist İsrail’in dünyadaki ekonomik, istihbari ve teknolojik nüfuzuna karşı bir güç merkezinin teşkilidir. </p><p>ABD’nin veya İsrail’in içinde olduğu bir mekanizmada bu merkezin teşkiline fırsat verilmemektedir. Ancak mevcut reel politik ve uluslararası sistem nedeniyle ABD-İsrail dışında aktörlerin meydana getirdiği bir mekanizma ve çerçeveye ABD’nin davet edilmesi oldukça stratejik bir çerçeve olabilir. Bu bağlamda tarihi, insani ve mevcut şartların gereği olarak adı her ne olursa olsun insanlığın içinde bulunduğu bu kriz ve açmazdan çıkarak daha adil bir uluslararası sisteme ulaşması için yeni bir mekanizma bir tercih olmaktan çıkmış ve bir zaruret haline gelmiştir. Bu zaruret, İnsanlık İttifakı ya da Dünya Barış Konseyi ya da Lahey Grubu’nun genişletilmesi şeklinde aksiyona dönüşmelidir. Bu konuda gelişmelerin yaşanma ihtimali her geçen gün artmakta ve Türkiye’nin bu misyondaki öncü rolü her geçen gün önem kazanmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi-4826902</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/25/2f06150c-tercih-degil-zaruret-ya-insanlik-ittifaki-ya-dunya-baris-konseyi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manevi terapi: Hac </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Beyzanur Yılmaz/Araştırmacı, Yazar</strong></p><p><br></p><p>Hac ibadeti İslam’ın beş temel esasından biri olmanın ötesinde; insanın kendi hayatını, insanlık tarihini ve ebedî yolculuğunu yeniden düşünmesine imkân veren derin bir tecrübedir. Haccın her bir menâsiki, yerine getirilen bir görev olmanın yanında geçmişi, insanlığın ortak hafızasını ve âhireti hatırlatan sembolik bir canlandırmadır. Bu yönüyle hac, insanın hem bu dünya içerisindeki yerini hem de sonsuzluk karşısındaki konumunu idrak ettiği eşsiz bir ibadettir.</p><h2>İHRAMLA SIYRILIRIZ DÜNYEVİ KİMLİĞİMİZDEN </h2><p>Hac yolculuğu, daha evden çıkarken başlar. Kişi, alıştığı çevreden, konforundan ve gündelik meşguliyetlerinden ayrılır. Bu ayrılış, insanın dünyadan ayrılışını, yani ölümü hatırlatır. Yola çıkan hacı adayı, geride bıraktığı her şeyin aslında geçici olduğunu daha derinden hisseder.</p><p>Sonrasında girilen ihram ise haccın en önemli farzlarından biridir. Erkeklerin iki parça sade beyaz örtüye bürünmesi, kefeni andırır. Makamın, zenginliğin, unvanların ve sosyal farklılıkların görünmez hâle geldiği bu hâl, mahşer gününü hatırlatır. Herkes aynı kıyafetle, aynı duayla ve aynı niyetle Allah’ın huzurunda toplanır. Bu haldeyken, kendinden başlayarak kainattaki en küçük canlıya ve çevresine zarar vermeden hürmet etmekle görevlidir kişi… Bu doğrultuda psikolojik olarak ihram, kişinin dünyevî kimliklerinden sıyrılarak öz benliğiyle yüzleşmesine imkân verir.</p><h2>UMUDUN VE GAYRETİN SEMBOLÜ</h2><p>Kâbe’yi tavaf etmek, insanın hayat merkezini yeniden belirlemesidir. Mümin, yeryüzünün kalbi kabul edilen Beytullah’ın etrafında dönerken, kendi varoluşunun merkezine Allah’ı yerleştirdiğini sembolik olarak ilan eder. Tavafın dairesel hareketi, evrendeki düzeni hatırlatır. Atomlardan gezegenlere kadar her şey ilahî bir denge içinde dönmektedir. Hacı, bu kozmik ahenge bilinçli bir şekilde katılır.</p><p>Bir başka görev, Safa ile Merve arasında sa‘y yapmaktır.&nbsp;Hacer&nbsp;validemizin çöl ortasında su arayışını yeniden yaşamaktır. Bu ritüel, umudun ve gayretin sembolüdür. İnsan, bazen hayatında çorak dönemlerden geçebilir. Ancak samimiyetle çabaladığında ilahî yardımın zemzem gibi hiç beklenmedik yerden gelebileceğini öğrenir.</p><h2>MAHŞER GÜNÜNÜN PROVASI</h2><p>Arafat vakfesi, haccın kalbidir.&nbsp;Arafat’ta yapılan bekleyiş, mahşer gününün adeta provasıdır. Milyonlarca insanın bir arada dua etmesi, insanın Rabb’iyle baş başa kalmasını sağlar. Psikolojik açıdan bu durak, kişinin kendisiyle dürüstçe yüzleştiği, hayat muhasebesi yaptığı ve içsel bir arınma yaşadığı güçlü bir andır. Bir başka belde olan Müzdelife’de gecelemek ise sadeliği ve teslimiyeti öğretir. Açık gökyüzü altında geçirilen saatler, insanın evrendeki küçüklüğünü ve Allah’ın kudreti karşısındaki acziyetini hissettirir.</p><p>Mina’da şeytan taşlama, insanın dışarıdaki bir varlıktan çok, kendi içindeki kibir, öfke, haset ve tutkularla mücadele etmesinin sembolüdür. Atılan her taş, nefse karşı verilmiş bir kararlılığı temsil eder. Ardından kurban kesmek,&nbsp;Hz. İbrahim&nbsp;ve&nbsp;Hz. İsmail’in teslimiyetini hatırlatır. Bu ibadet, insanın Allah sevgisi uğruna en kıymetli gördüğü şeyleri dahi gerektiğinde feda edebilmesini simgeler.</p><h2>BİR DÖNÜŞÜM YOLCULUĞU</h2><p>İhramdan çıkmak için gerçekleştirilen saçların tıraş edilmesi eylemi ise eski benliğin geride bırakılıp yeni bir sayfanın açılmasını ifade eder. Hacı, sanki ruhen yeniden doğmuş gibi bir hafiflik hisseder. Görevini tamamlamanın verdiği huzur ve ilahi rahmete kavuşma ümidi ile manevi bir terapi almış gibidir.</p><p>Hac, bütün bu yönleriyle insanın geçmişle, kutsal tarihle ve âhiret düşüncesiyle yeniden bağ kurmasını sağlar. Her adım, hem insanlığın kadim hikâyesini hem de bireyin ebedî yolculuğunu hatırlatır. Bu nedenle hac, sadece bedenle yapılan bir ibadet değil kalbin, hafızanın ve ruhun derin bir dönüşüm yolculuğudur. İnsan, bu yolculuktan çoğu zaman yalnızca kutsal toprakları görmüş olarak değil, kendisini yeniden keşfetmiş olarak dönmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/manevi-terapi-hac-4826903</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/25/12b3438d-manevi-terapi-hac.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 25 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karmaşık jeopolitik süreçler bağlamında derinleşen Türkiye-Azerbaycan ittifakı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350" rel="standout" />
      <description>Azerbaycan-Türkiye ittifak modeli yalnızca iki devletin millî çıkarlarına hizmet etmekle kalmamakta, aynı zamanda Güney Kafkasya’da barışın, istikrarın ve ekonomik entegrasyonun güçlendirilmesine de katkı sağlamaktadır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Metin Memmedli/Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi /BAKÜ</strong></p><p><br></p><p>Modern uluslararası ilişkiler sisteminde devletlerarası ortaklıkların niteliği hızla dönüşmektedir. Küresel güç dengesinde gözlemlenen değişimler, bölgesel çatışmaların devam etmesi ve enerji ile ulaşım güzergâhları üzerindeki rekabetin artması, yeni tür stratejik ittifakların ortaya çıkmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Azerbaycan-Türkiye ilişkileri yalnızca klasik bir diplomatik iş birliği modeli değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik ve jeopolitik koordinasyon açısından da çok boyutlu stratejik bir müttefiklik örneği olarak öne çıkmaktadır. </p><h2>DÖNÜM NOKTASI: ŞUŞA BEYANNAMESİ  </h2><p>Azerbaycan-Türkiye ittifakının kurumsal temelleri özellikle 2010 yılında imzalanan “Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması” sonrasında daha da güçlenmiştir. Söz konusu belge, ilişkileri hukuki düzlemde güvenlik garantisi seviyesine taşımıştır. Ancak ilişkiler açısından en önemli dönüm noktası, 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi olmuştur. Şuşa Beyannamesi, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini resmî olarak müttefiklik seviyesine yükseltmiş ve güvenlik alanındaki karşılıklı destek mekanizmalarını daha da somutlaştırmıştır. Bu belge, savunma, enerji, ekonomi, ulaştırma ve dış politika alanlarındaki koordinasyonu kurumsal bir çerçeveye oturtmuştur.</p><h2>BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN JEOPOLİTİK KONUMLAR</h2><p>Azerbaycan ve Türkiye’nin jeopolitik konumları birbirini tamamlayıcı özellik taşımaktadır. Azerbaycan’ın Hazar Havzası ve Güney Kafkasya’da yer alması, onu Avrasya ulaşım ve enerji sisteminde önemli bir transit merkezine dönüştürmektedir. Türkiye ise Avrupa, Orta Doğu ve Akdeniz arasında stratejik bir geçiş işlevi görmektedir. Bu iki coğrafi hattın entegrasyonu sonucunda bölgesel iş birliği yeni bir jeoekonomik içerik kazanmaktadır. TANAP, BTC ve Orta Koridor projeleri bu iş birliğinin pratik sütunlarını oluşturmaktadır. Bir diğer önemli alan ise ulaşım ve lojistik sahasındaki iş birliğidir. Bakü-Tiflis-Kars Hemiryolu Hattı, Orta Koridor stratejisi ve gelecekte Zengezur Koridoru’nun açılması, Türk dünyası içindeki entegrasyonun genişlemesine hizmet etmektedir. Azerbaycan bu süreçte Türkiye ile Orta Asya arasında köprü rolü üstlenmektedir. Bu durum, Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde iş birliğinin derinleşmesine ek stratejik ivme kazandırmaktadır. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin temel özelliklerinden biri de yalnızca duygusal ve tarihî bağlara değil, rasyonel çıkar sistemine de dayanmasıdır.</p><h2>BÖLGESEL GÜVENLİK MİMARİSİNİN İSTİKRAR SAĞLAYICI UNSURU </h2><p>Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliği son yıllarda daha da genişlemiştir. Ortak askerî tatbikatlar, savunma sanayii alanındaki iş birliği, teknoloji transferi ve silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğinin artırılması, bölgesel güvenlik dengesi üzerinde ciddi etkiler yaratmaktadır. Burada dikkat çeken temel unsur, ittifakın yalnızca mevcut tehditlere cevap vermemesi, aynı zamanda gelecekte ortaya çıkabilecek risklere karşı önleyici bir mekanizma işlevi görmesidir. Bununla birlikte Azerbaycan-Türkiye ittifakının önemli özelliklerinden biri de üçüncü devletlere karşı yönelmemiş olmasıdır. Şuşa Beyannamesi’nde de vurgulanan bu ilke, ilişkilerin daha çok bölgesel istikrar ve iş birliği mantığına dayandığını göstermektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda Azerbaycan’ın dengeli dış politika anlayışıyla da uyumludur.</p><p>Azerbaycan-Türkiye stratejik ittifakı günümüzde Güney Kafkasya’nın güvenlik mimarisinde temel istikrar sağlayıcı unsur olarak öne çıkmaktadır. Karşılıklı güven, ortak tehdit algısı ve koordineli faaliyetler, potansiyel gerilim ve tırmanma risklerini azaltmaktadır. Bu ittifak bölgeye yönelik olumsuz dış etkilerin etkisizleştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin normalleşme sürecinde Türkiye’nin yapıcı tutumu ve Azerbaycan’ın barış girişimleri, bölgesel iletişim hatlarının açılması için uygun bir zemin oluşturmaktadır. </p><p>Gelecek perspektifi açısından Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin üç temel alanda daha derinleşmesi beklenmektedir. Birinci alan, güvenlik planlaması ve stratejik koordinasyonun artırılmasıdır. İkinci alan, savunma sanayii ve teknoloji alanlarında ortak üretim imkânlarının genişletilmesidir. Üçüncü alan ise enerji ve ulaştırma altyapılarının fiziksel ve siber güvenliğinin sağlanmasıdır.</p><h2>KARŞILIKLI KOORDİNASYONA ÖNCELİK VERİLİYOR</h2><p>Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan temel unsurlardan biri de tarafların birbirlerinin millî çıkarlarına duyarlı yaklaşmalarıdır. Her iki devlet, stratejik kararların alınmasında karşılıklı koordinasyona öncelik vermekle birlikte, bazı sınırlı konularda ortaya çıkan farklı yaklaşımlara da anlayış ve hoşgörü ile yaklaşmaktadır. Bu bakımdan üçüncü tarafların etkisi veya iç kamuoyunda oluşturulan manipülatif yaklaşımlar bu ittifaka zarar veremez ya da vermemelidir. Çünkü ilişkiler yalnızca siyasi değil, aynı zamanda derin toplumsal ve manevi temellere dayanmaktadır.</p><p>Sonuç olarak Azerbaycan-Türkiye ilişkileri, modern uluslararası ilişkiler sisteminde nadir görülen stratejik müttefiklik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu ilişkilerin temel üstünlüğü, hem tarihî-kültürel yakınlığa hem de ortak jeopolitik ve jeoekonomik çıkarlara dayanmasında yatmaktadır. Böyle bir sentez, ilişkilerin sürdürülebilirliğini ve kurumsal dayanıklılığını güvence altına almaktadır. Son yıllarda bölgesel ve küresel düzeyde yaşanan dönüşümler, Azerbaycan-Türkiye tandeminin stratejik rolünü daha da artırmıştır. Bu model yalnızca iki devletin millî çıkarlarına hizmet etmekle kalmamakta, aynı zamanda Güney Kafkasya’da barışın, istikrarın ve ekonomik entegrasyonun güçlendirilmesine de katkı sağlamaktadır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4824952" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/18/ccfca6b4-yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari.webp" data-title="Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı" data-url="/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4825250" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/19/114a617d-pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari.webp" data-title="Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları" data-url="/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki-4826350</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/23/80e26063-karmasik-jeopolitik-surecler-baglaminda-derinlesen-turkiye-azerbaycan-ittifaki.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin dış politika dönüşümü: Doktrin mi pragmatizm mi? </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov/Doktorant, Üsküdar Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Modern uluslararası ilişkilerde devletlerin dış politikaları çoğu zaman belirli doktrinler etrafında şekillenmiştir. Bu doktrinler, yalnızca birer politika seti değil; aynı zamanda devletlerin dünyayı nasıl okuduklarını, kendilerini uluslararası sistemde nereye konumlandırdıklarını ve hangi araçlarla hareket edeceklerini belirleyen zihinsel çerçevelerdir. Bir doktrin ilan etmek, özünde şu anlama gelir: Devlet, hem kendi bürokrasisine hem de uluslararası aktörlere “ben bu şekilde davranacağım” mesajını verir. Bu yönüyle doktrinler, tutarlılık, öngörülebilirlik ve stratejik derinlik üretir.</p><p>Tarihsel süreçte doktrin temelli dış politikanın farklı örnekleri görülmektedir. Bu bağlamda, Truman Doctrine, özgürlük ve anti-komünizm ekseninde şekillenen bir yaklaşımı temsil ederken; Bush Doctrine, önleyici savaş ve güvenlik temelli bir dış politika anlayışını ortaya koymuştur.</p><h2>2000’LERİN İLK ON YILI </h2><p>Türkiye örneğinde, tarih, coğrafya ve medeniyet söylemi ekseninde teorik bir çerçeveye oturtulmuş, ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesi ve ‘gönül coğrafyası’ vurgusuyla kültürel-tarihsel bağları öne çıkaran ve Türkiye’yi ‘merkez ülke’ olarak konumlandıran dış politika yaklaşımı, doktrin temelli stratejinin dikkat çekici bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Ancak 21. yüzyılın giderek karmaşıklaşan, çok kutuplu ve krizlerle dolu uluslararası ortamında bu tür açık ve katı doktrinlerin yerini daha esnek, durumsal ve çoğu zaman örtük stratejilerin almaya başladığı görülmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca küresel sistemdeki değişimle değil, aynı zamanda karar alıcı profillerindeki farklılaşmayla da yakından ilişkilidir.</p><p>Türkiye örneği bu dönüşümün çarpıcı bir yansımasını sunar. 2000’lerin ilk on yılında benimsenen dış politika yaklaşımı, Türkiye’yi açıkça doktrin temelli bir çerçeveye oturtma çabasıydı. “Komşularla sıfır sorun” ilkesi, “gönül coğrafyası” vurgusu ve “merkez ülke” konumlandırması, bu dönemin temel kavramsal araçlarını oluşturuyordu. Bu yaklaşım, teorik bir zemine dayanıyor, tarihsel ve coğrafi referanslarla besleniyor ve Türkiye’nin bölgesel rolünü yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda medeniyet ve tarih ekseninde tanımlıyordu. Dolayısıyla bu dönem, dış politikanın yalnızca pratik değil, aynı zamanda kavramsal bir düzlemde üretildiği bir evre olarak değerlendirilebilir.</p><h2>KÜRESEL BELİRSİZLİKLE ÇERÇEVE DEĞİŞTİ</h2><p>Ne var ki, özellikle Arap Baharı sonrası ortaya çıkan bölgesel kırılmalar, Suriye iç savaşı, artan güvenlik tehditleri ve küresel sistemdeki belirsizlikler, bu doktrinsel çerçevenin sürdürülebilirliğini zorladı. Bu noktadan itibaren Türkiye dış politikasında belirgin bir dönüşüm gözlemlenmektedir: Doktrin temelli, teorik ve ilan edilmiş bir dış politika anlayışından; daha pragmatik, güvenlik merkezli ve durumsal bir politika tarzına geçiş.</p><p>Bu dönüşümde, istihbarat kökenli aktörlerin karar alma süreçlerindeki ağırlığının artmasının da etkili olduğu söylenebilir. Bu tür aktörler, doğaları gereği daha operasyonel, daha gizlilik odaklı ve daha risk hesaplayıcı bir yaklaşım benimserler. Bu da dış politikada ideolojik veya teorik çerçevelerden ziyade, sahadaki gerçekliklere dayalı hızlı ve esnek kararların öne çıkmasına yol açar. Ancak bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; büyük güçlerin çoğunda benzer eğilimler gözlemlenmektedir.</p><p>Bu noktada kritik bir gerilim ortaya çıkar. Doktrin temelli dış politika, anlam ve yön üretirken; aşırı pragmatik dış politika esneklik ve hız kazandırır. Ancak anlamın zayıfladığı bir ortamda, araçlar çoğalırken yön duygusu bulanıklaşabilir. Bu da dışarıdan bakıldığında tutarsızlık algısı doğurabilir ve uzun vadeli stratejik konumlanmayı zorlaştırabilir.</p><p>Sonuç olarak Türkiye’nin dış politikası, doktrin temelli bir çerçeveden tamamen kopmuş değildir; ancak bu çerçeve artık açıkça ilan edilen ve teorik olarak formüle edilen bir yapı olmaktan ziyade, pratik içinde şekillenen, örtük ve esnek bir karakter kazanmıştır. Bu durum, yeni bir “sessiz doktrin” arayışı olarak da okunabilir…</p><h2>HANGİ YAKLAŞIM DAHA İŞLEVSEL?</h2><p>Burada asıl mesele şudur: Günümüz uluslararası sisteminde devletler açısından hangi dış politika yaklaşımı daha işlevseldir? Bu bağlamda, beyan edilmiş ve doktrin temelli dış politika, geniş vizyonlu ve kurumsallaşmış devletlerin tercih ettiği bir yönelim olarak öne çıkmaktadır. Açık biçimde ilan edilmiş bir doktrin, devletin farklı kurumları arasında koordinasyonu sağlayan, gerçekçi ve dünyayla uyumlu hedefler belirleyen, maceracı eğilimlerden uzak duran ve ulusal çıkarı esas alan bir pragmatizmi mümkün kılar. Bununla birlikte, bu tür bir yaklaşım, sorumluluk üstlenmeyi ve hesap verilebilirliği de beraberinde getiren bir siyasal eylem biçimi sunar. Bu çerçevede, doktrin temelli dış politikanın Türkiye gibi tarihsel ve jeopolitik ağırlığı olan bir ülke açısından daha uygun ve tutarlı bir model olduğu ileri sürülebilir. Bununla birlikte, Türkiye’nin güncel deneyimi, bu sorunun hâlâ kesin bir yanıtının bulunmadığını ve nihai değerlendirmenin büyük ölçüde uluslararası sistemin gelecekte alacağı biçime bağlı olduğunu göstermektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi-4826351</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/23/29d83021-turkiyenin-dis-politika-donusumu-doktrin-mi-pragmatizm-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 23 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın Pekin seferi: Tayvan düğümü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz - Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Uluslararası ilişkiler disiplininin temel açmazlarından biri yerleşik bir hegemonik gücün statükoyu değiştirmeye namzet yükselen bir güçle karşı karşıya geldiğinde sergileyeceği tutumun ne olacağıdır. A.F.K. Organski’nin uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı “Güç Geçişi Teorisi” (Power Transition Theory), tam da bu türbülanslı evreleri açıklamak hususunda emsalsiz bir analitik çerçeve sunmaktadır. Teoriye göre küresel hiyerarşinin zirvesindeki devlet ile hızla sanayileşen ve kapasitesini artıran revizyonist aktör arasındaki güç makası kapandıkça sistemik bir çatışma ihtimali geometrik bir biçimde artar. Donald Trump’ın 2026 konjonktüründe gerçekleştirdiği Pekin ziyareti, böylesi bir teorik zeminin ete kemiğe büründüğü, dünyanın yeni güç muvazenesinin test edildiği tarihsel bir kırılma noktası olarak tebarüz etmektedir.</p><h2>MASANIN EN ÇETREFİLLİ BAŞLIĞI</h2><p>Söz konusu temasları sıradan bir diplomatik ziyaretin ötesine taşıyan yegâne unsur, şüphesiz ki masadaki en çetrefilli başlık olan Tayvan meselesidir. Meseleyi layıkıyla mütalaa edebilmek için tarihin tozlu raflarını karıştırmak lazım. Komünistler ile milliyetçiler arasında 1949 yılındaki iç savaşın ardından şekillenen ayrılık Soğuk Savaş’ın en katı yıllarında aşılmaz bir duvara dönüşmüştü. Tayvan adasının milliyetçi hükümeti Birleşmiş Milletler nezdinde ana kara dahil Çin’in tek meşru temsilcisi görülüyordu. Ne var ki, 1972 yılında ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın Sovyetler Birliği’ni çevrelemek maksadıyla gerçekleştirdiği o meşhur Çin açılımı ve akabinde imzalanan Şanghay Bildirisi, Washington’ın “Tek Çin” prensibini zımnen kabul etmesiyle yeni bir statüko yaratmıştı. O günden bu yana Amerikan dış politikası, Tayvan’ın statüsü konusunda “stratejik muğlaklık” adı verilen, ne Pekin’i tam anlamıyla karşısına alan ne de Taipei’yi bütünüyle yalnız bırakan son derece ince bir ip üzerinde yürümeyi tercih etmiştir.</p><h2>TEKNOLOJİK HEGEMONYANIN ANAHTARI</h2><p>Hal böyleyken Trump’ın pragmatist benmerkezci dış politika anlayışının bu kadim düğümü nasıl çözeceği yahut daha da kördüğüm mü edeceği büyük bir merak konusudur. Trump yönetimi, meselelere geleneksel Amerikan müesses nizamının ideolojik ve normatif lenslerinden ziyade kar-zarar hesaplarına dayalı bir «Önce Amerika” vizyonuyla yaklaşmaktadır. Mamafih Pekin açısından Tayvan meselesi, müzakere edilebilir bir ticaret başlığı veya gümrük tarifelerine kurban edilecek bir teferruat değil; doğrudan doğruya Çin’in ulusal onuru, toprak bütünlüğü ve “yüzyıllık aşağılanma» travmasının nihai olarak silinmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Çin Komünist Partisi’nin ontolojik meşruiyetini, üzerine inşa ettiği bu kırmızı çizgi, Trump’ın tüccar diplomasisinin sınırlarının test edileceği en sert kayalık olarak karşımızda durmaktadır.</p><p>Jeopolitik ve jeoekonomik dinamikler zaviyesinden bakıldığında ise Tayvan, Asya-Pasifik mimarisinin kilit taşı hüviyetini taşımaktadır. Soğuk Savaş döneminde John Foster Dulles tarafından kavramsallaştırılan First Island Chain yani “Birinci Ada Zinciri”nin tam merkezinde yer alan ada, Çin donanmasının Pasifik okyanusuna engelsiz bir biçimde açılabilmesinin önündeki en büyük coğrafi settir. Diğer bir deyişle, Pekin’in küresel bir deniz gücüne dönüşmesi ancak ve ancak Tayvan’ın anakaraya entegrasyonuyla mümkün mertebe fizibilite kazanacaktır. Buna ilaveten küresel mikroçip üretiminin mutlak çoğunluğunu elinde bulunduran adanın teknolojik kapasitesi, 21. yüzyılın dijital altyapısını ve savunma sanayisini kontrol etme mücadelesinin en kritik ganimeti konumundadır. Bu veçhile Tayvan geleceğin teknolojik hegemonyasının anahtarıdır.</p><h2>FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK</h2><p>Öte yandan Güç Geçişi Teorisi’nin bizlere fısıldadığı o sarsıcı gerçeklik Trump’ın Pekin temasları sırasında kurduğu şahsi diyaloğun yapısal çatışma dinamiklerini ortadan kaldırmaya yetmeyeceğidir. Zira sorun liderlerin mizacından bağımsız olarak iki devasa kapasitenin aynı hegemonik alanı paylaşamama krizinden neşet etmektedir. Washington, yükselen rakibinin kendi kurduğu uluslararası nizamı kendi aleyhine revize etmesine müsaade edemezken; Pekin ise sahip olduğu iktisadi ve askeri kudretin, dar bir coğrafyaya hapsedilmesini kabullenmemektedir. Hasılı Trump’ın bu stratejik seferi, taraflar arasında geçici bir taktiksel yakınlaşma yahut ticari bir uzlaşı doğurabilecek olsa da, ufukta beliren fırtınanın yapısal temellerini sarsmaktan uzaktır.</p><h2>DÜĞÜM NASIL ÇÖZÜLECEK?</h2><p>Nihayetinde Güç Geçişi Teorisi’nin işaret ettiği yapısal gerçeklik ekseninde sistemik bir sarsıntıyı önlemenin yegâne yolu tarafların güç makasındaki daralmayı ideolojik bir taassupla değil, jeopolitik bir denge arayışıyla yönetebilme kapasitesinden geçmektedir. Türkiye gibi yükselen orta büyüklükteki güçler açısından ise bu tablo, büyük güç rekabetinin yarattığı çatlaklarda kaybolmadan rasyonel bir denge politikası yürütmenin ne denli hayati olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Tam da bu noktada, Henry Kissinger’ın yarım asır evvel Soğuk Savaş’ın seyrini değiştiren o ustaca Çin açılımında merkeze koyduğu “güçler dengesi ve asgari müşterekte nizam” tasavvurunun günümüzün karar alma mekanizmalarında ne denli büyük bir eksiklik olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sonuçta Washington ve Pekin hattındaki bu stratejik düğümün, Kissingervari derinlikli bir reelpolitik diplomasi ile mi yoksa Thucydides’in o meşum çatışma tuzağıyla mı nihayete ereceğini izleyip göreceğiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu-4826053</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/22/93614802-trumpin-pekin-seferi-tayvan-dugumu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Finansal okuryazarlık: Bütçesini yöneten geleceğini yönetir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054" rel="standout" />
      <description>Paranın dilini bilmek, paraya teslim olmak anlamına gelmez. Aksine emeğin değerini korumak, tüketim baskısına karşı ölçülü davranmak, riskleri soğukkanlı biçimde okumak ve geleceği daha sağlam kurmak anlamına gelir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sunay Karamık - TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Adana Milletvekili, AK Parti</strong></p><p><br></p><p>Bir insanın ekonomik hayatı çoğu zaman maaş bordrosunda, banka hesabında ya da cüzdanında görünür sanılır. Oysa asıl mesele, parayla kurduğu ilişkide saklıdır. Gelirini planlayamayan, borcunun gerçek maliyetini okuyamayan, ihtiyacı ile isteğini ayıramayan, dijital ortamda karşısına çıkan sahte vaatleri süzemeyen kişi, sadece parasını kaybetmez. Emeğini, zamanını, huzurunu ve geleceğe dair güven duygusunu da riske atar.</p><p>Finansal bilgi eksik kaldığında sorun kişinin cebinde başlayıp aile sofrasına kadar uzanabilir. Kontrolsüz tüketim, yanlış borçlanma, günü kurtarmaya dönük harcama alışkanlıkları ve söylentiyle verilen yatırım kararları zamanla daha ağır bir yük üretebilir. Bazen yıllarca biriktirilen para birkaç yanlış hamleyle bir anda eriyebilir. Bazen aile bütçesindeki dengesizlik ev içindeki güveni ve huzuru aşındırabilir. Bazen de insan, “fırsat” diye sunulan bir tuzağın içinde emeğinin karşılığını kaybedebilir.</p><h2>HAYATIN EKONOMİK TARAFINI ANLAMLANDIRMA GÜCÜ</h2><p>Bu tabloyu sadece bireysel hata diye okumak eksik kalır. Para ile kurulan ilişki, aileden okula, mahalleden dijital mecralara kadar uzanan sosyal bir öğrenme alanıdır. Çocuk, harçlığını nasıl kullanacağını çoğu kez evde görür. Genç, tüketim arzusunu çevresinden öğrenir. Yetişkin, yatırım kararını kimi zaman bilgiyle, kimi zaman duyumla verir. Kadın emeğinin değerini pazarda, kooperatifte, ev bütçesinde ya da küçük işletmesinde yeniden hesaplar. Toplumun finansal davranışı, tek tek insanların alışkanlıklarının toplamından oluşur.</p><p>Tam da bu yüzden finansal okuryazarlık, teknik bir ekonomi dersi gibi görülemez. Bu kavram, insanın gelirini, giderini, tasarrufunu, borcunu, riskini, yatırımını ve dijital güvenliğini doğru okuyabilme becerisidir. Daha sade bir ifadeyle, hayatın ekonomik tarafını anlamlandırma gücüdür. Kişiye zenginleşme vaadi sunmaz. “Şunu al, bunu sat” diyen bir reçete hiç değildir. Asıl değeri, insanın kendi şartlarına uygun, ölçülü ve güvenli kararlar almasına yardım etmesidir.</p><h2>EMEĞİ KORUYAN BİLGİDİR</h2><p>Bugünün finansal ortamı bu ihtiyacı daha görünür hâle getiriyor. Bankacılık işlemleri telefona sığdı. Yatırım araçlarına erişim kolaylaştı. Sosyal medya, kısa sürede yüksek kazanç vadeden hesaplarla doldu. Kripto varlıklar, dijital platformlar, algoritmik işlemler ve çevrim içi ödeme sistemleri geniş kitlelerin hayatına girdi. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama doğru bilgiyi ayırt etmek zorlaştı. Böyle bir zeminde finansal okuryazarlık, kişinin kendisini koruma becerisine dönüşüyor.</p><p>Bu becerinin erken yaşta kazandırılması büyük değer taşıyor. Çünkü para ile kurulan ilişki çocuklukta başlıyor. Harçlık, çocuğa ihtiyaç ile istek arasındaki farkı anlatmak için güçlü bir fırsat. Biriktirmek, beklemek, tercih yapmak, paylaşmak, israftan kaçınmak ve hedef koymak küçük yaşlarda öğrenildiğinde ileride daha sağlıklı finansal davranışlara kapı aralar. Çocuk para kavramını korkulacak ya da sınırsızca harcanacak bir şey olarak değil, emekle bağlantılı bir değer olarak tanımalıdır.</p><h2>AİLEYİ GÜÇLENDİRİR</h2><p>Kadınlar için finansal okuryazarlık ayrı bir anlama sahip. Bir kadının gelirini yönetebilmesi, emeğinin karşılığını takip edebilmesi, maliyet hesabı yapabilmesi, borçlanma şartlarını okuyabilmesi ve dijital finans hizmetlerini güvenle kullanabilmesi aile ekonomisini güçlendirir. Nakit akışını bilen bir kadın girişimci, işini sağlama alır. Ev bütçesini yöneten kadın, finansal bilgiyle desteklendiğinde ailenin geleceğini daha güvenli kurar.</p><p>Dünya Bankasının Global Findex çalışmaları da finansal sisteme erişimin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Hesap sahibi olmak, dijital ödeme kullanmak ya da krediye ulaşmak başlangıçtır. Asıl mesele, bu imkânların bilinçli, güvenli ve sürdürülebilir biçimde kullanılabilmesidir. Özellikle kadınların dijital finans hizmetlerine güvenle erişmesi, ekonomik katılımı artıran ve kırılganlığı azaltan bir kapı açar. Finansal okuryazarlık bu kapının anahtarıdır.</p><h2>TOPLUMSAL ZEMİNE YAYMAK İÇİN ATILAN ADIMLAR</h2><p>Türkiye’de bu alanda atılan adımların değerini buradan okumak gerek. Sermaye Piyasası Kurulu koordinasyonunda hazırlanan Finansal Okuryazarlık Platformu, vatandaşın temel finansal konulara daha kolay erişmesini sağlayan önemli bir zemin oluşturdu. Platformun bütçe yapma, riskleri yönetme, finansal planlama, piyasaları anlama ve sağlıklı karar alma başlıklarında içerikler sunması, meseleyi teoriden çıkarıp gündelik hayata yaklaştırıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın imzasıyla 22 Mayıs’ın Finansal Okuryazarlık Günü ilan edilmesi de bu başlığın süreklilik kazanması bakımından oldukça anlamlı.</p><p>Türkiye Büyük Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar, konunun sadece finans kurumlarının gündemi olmadığını gösteriyor. Kamu kurumları, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve yerel aktörler aynı çerçevede buluştuğunda finansal okuryazarlık daha geniş bir toplumsal zemine yayılır. Konya, Kayseri, Adana ve İzmir gibi illerde yapılan yüz yüze programlar, özellikle kadın kooperatifleri, girişimciler, öğrenciler ve farklı meslek grupları açısından sahaya temas eden bir yaklaşım sunuyor.</p><p>Burada asıl hedef, herkesi finans uzmanına dönüştürmek değildir. Hedef, vatandaşın kendi parasını, emeğini ve riskini daha doğru okuyabilmesidir. Bir genç yatırım yapmadan önce kaynağı sorguluyorsa, bir aile borçlanmadan önce ödeme gücünü hesaplıyorsa, bir kadın girişimci ürününün maliyetini doğru çıkarıyorsa, bir çocuk harçlığını bitirmeden önce tercih yapmayı öğreniyorsa, finansal okuryazarlık hayata temas etmiş demektir.</p><h2>SEFERBERLİĞE DÖNÜŞMELİ</h2><p>Finansal okuryazarlığı bir seferberlik başlığı hâline getirmek bu yüzden stratejik bir gereklilik haline gelmiştir. Ailede başlayan, okulda güçlenen, dijital mecralarda desteklenen, yerel yönetimlerle sahaya yayılan ve kamu politikasıyla süreklilik kazanan bir model geliştirmeliyiz. Çocuklara, gençlere, kadınlara, emeklilere, girişimcilere ve dezavantajlı gruplara aynı dille değil, kendi hayat gerçekliklerine uygun içeriklerle ulaşmalıyız. Çünkü finansal bilgi, doğru verildiğinde kuru bir ders olmaktan çıkar ve insanın hayatını düzenleyen bir beceriye dönüşür.</p><p>Paranın dilini bilmek, paraya teslim olmak anlamına gelmez. Aksine emeğin değerini korumak, tüketim baskısına karşı ölçülü davranmak, riskleri soğukkanlı biçimde okumak ve geleceği daha sağlam kurmak anlamına gelir. Finansal okuryazarlık bireyin cebini, ailenin huzurunu, piyasanın güvenini ve ülkenin ekonomik dayanıklılığını aynı anda ilgilendirir. Bu nedenle mesele, parayı büyütme hırsından çok daha derindedir. Asıl mesele, emeği koruyan bilgiyi toplumun ortak kültürü hâline getirebilmektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir-4826054</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/22/15f154c3-finansal-okuryazarlik-butcesini-yoneten-gelecegini-yonetir.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 22 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay zekânın silaha dönüştüğü çağda Türkiye’nin manifestosu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476" rel="standout" />
      <description>Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Ersin Toy / Medya Stratejisti</strong></p><p><br></p><p>7 Ekim 2023’ten sonra Gazze’de dünyanın gözleri önünde derinleşen soykırım ve zulüm, yalnız son iki yılın meselesi değildir. Batı basını, Batılı elitler ve siyasetçiler, İsrail’in zulmünü ve ABD’nin bu süreçteki ortaklığını perdelemek için bu soykırım ve işgal düzeneğini 2023’ten itibaren başlayan bir “meşru müdafaa” meselesi gibi sunmuş; böylece meseleyi tarihsel bağlamından koparan bilinçli bir çerçeveleme üretmiştir.</p><h2>YENİ SÖMÜRGE SİSTEMİ </h2><p>Oysa karşımızdaki tablo, 7 Ekim’le başlamış münferit bir savaş değil; yüz yılı aşan yerleşimci-sömürgeci işgal mantığının, emperyal güç ilişkilerinin, medya düzeninin, kültürel hegemonya mekanizmalarının ve dijital çağın yeni teknolojileriyle birleşerek daha görünür, daha sofistike ve daha yıkıcı hâle gelmesidir. Gazze’de bugün yaşanan yıkım, yalnız askerî bir saldırı değil; tarihsel işgalin, medya diliyle meşrulaştırılan şiddetin, Batılı siyasal desteğin ve dijital çağın yapay zekâ, gözetim ve hedefleme teknolojilerinin iç içe geçtiği yeni bir soykırım sistemidir. Bu aynı zamanda yeni bir sömürge sistemidir. İsrail ve ABD, bu sömürge sistemini artık dünyanın geri kalanına da en azından bir tehdit söylemi olarak örnek göstermekte ve taşımak istemektedir.</p><p>Yapay zekâ ve sosyal medyanın yoğun biçimde kullanıldığı bu soykırım sürecinde, Batılı şirketlerin ve devletlerin açıklamalarıyla Gazze’de kurulan soykırım düzeninin artık yalnız Filistin’e yönelik bir saldırı olmadığı; aynı zamanda bütün dünyaya yöneltilmiş bir tehdit dili hâline getirildiği görülmektedir. “İtaat etmezseniz her yer Gazze gibi olur” anlamına gelen bu tehdit dili (İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Lübnan saldırısına başladığında ilk kullandığı ifadelerden biri de “Lübnan’ı Gazze gibi yapacağız” olmuştur.), modern savaşın artık yalnız askerî güçle değil; medya, algoritma, yapay zekâ, sosyal medya ve küresel teknoloji şirketleriyle birlikte yürütüldüğünü göstermektedir.</p><h2>İKİ YÖNLÜ KUŞATMA</h2><p>Bugün yapay zekâ, yalnızca teknolojik ilerlemenin değil; savaşın, gözetimin, hakikat krizinin, sosyal medya düzeninin ve küresel güç mücadelesinin yeni merkez üssü hâline gelmiştir. Gazze, İran ve Ukrayna sahalarında görülen örnekler, savaşın artık yalnız cephede değil; yazılımda, veri merkezlerinde, bulut altyapılarında, hedefleme algoritmalarında, sosyal medya akışlarında, iletişim ağlarında ve insan zihninde yürütüldüğünü göstermektedir.</p><p>Yapay zekânın savaş alanına girmesi, yalnız askerî teknolojilerin gelişmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda dünyanın akıllı telefonlar, küresel internet şebekeleri, sosyal medya platformları ve dijital ağlar aracılığıyla doğrudan yapay bir gerçeklik düzeninin içine çekilmesi anlamına gelmektedir. İnsan artık yalnız makineyi kullanan bir varlık değildir; giderek makinenin düşünme biçimiyle düşünmeye, algoritmanın sunduğu gerçeklik içinde yaşamaya ve sayısal göstergelerle anlam üretmeye zorlanan bir varlığa dönüşmektedir.</p><p>Bu yeni düzende teknoloji iki yönlü bir kuşatma üretmektedir. Bir tarafta makine ve yazılım, Gazze’de olduğu gibi soykırımın, hedeflemenin, gözetimin ve kitlesel imhanın aracına dönüşmektedir. Diğer tarafta sosyal medya, dijital platformlar ve algoritmik sistemler, insanın zihnini, algısını, dikkatini, duygularını ve ruhunu dönüştürerek onu görünmez bir örümcek ağının içine hapsetmektedir. İnsan bedeni savaş teknolojileriyle, insan zihni ise algoritmalarla kuşatılmaktadır.</p><h2>TÜRKİYE’DEN TÜM İNSANLIĞA ÇAĞRI</h2><p>ABD ve İsrail, yapay zekâyı ve sosyal medyayı soykırımın ve küresel tehdidin en önemli silahlarından biri olarak kullanmaktadır. Türkiye ise buna hem Millî İstihbarat Akademisi’nin ortaya koyduğu stratejik güvenlik perspektifiyle hem de Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın insan, ahlak, merhamet ve teknoloji merkezli konuşmasıyla cevap vermektedir. Bu cevap, yalnızca Türkiye’nin iç güvenliği için değil; bütün insanlığa yöneltilmiş manifesto niteliğinde bir çağrıdır.</p><p>Millî İstihbarat Akademisi’nin “Yapay Zekâ Çağında Siber Güvenlik ve Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri” raporu, yapay zekânın, büyük dil modellerinin, veri bağımlılığının, bulut altyapılarının ve dijital sistemlerin Türkiye açısından nasıl stratejik tehditler üretebileceğini ortaya koyarken; Selçuk Bayraktar SAHA 2026 konuşmasında yapay zekânın ve küresel dijital şirketlerin insanlığı sürüklediği karanlık düzene karşı güçlü bir insanlık manifestosu ortaya koymuştur.</p><p>Bayraktar, Türkiye’nin manifestosunu “Teknolojik Dayanışma İttifakı” başlığı altında bütün insanlığa sunmaktadır. Bugün bütün insanlığın, Bayraktar’ın sunduğu bu sese kulak vermesi gerekmektedir.</p><h2>TEKNOLOJİ, MERHAMETSİZ ELLERDE BİR İMHA SİLAHINA DÖNÜŞÜR</h2><p>Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşması, bu teknik ve stratejik risk alanını ahlaki, medeniyet merkezli ve insan odaklı bir düzleme taşımaktadır. Bayraktar’ın “Gönlü olmayanın, merhameti olmayanın elindeki teknoloji, ancak bir imha aracına dönüşür” sözü, çağımızın en kritik teknoloji tartışmasını özetlemektedir. Bu cümle yalnızca ahlaki bir uyarı değil; yapay zekânın, yazılımın, veri merkezlerinin ve sosyal medya algoritmalarının savaş, gözetim ve tahakküm düzenine bağlandığı bir çağda stratejik bir tespittir.</p><p>Bu açıdan Selçuk Bayraktar’ın konuşması, Palantir’in yazılımı silaha, yapay zekâyı sert güce ve teknolojiyi askerî tahakküme dönüştüren karanlık bildirisine karşı Türkiye’den yükselen ahlaki, stratejik ve medeniyet merkezli bir cevap olarak okunmalıdır. Palantir’in dünyaya sunduğu ufuk; yazılımın tüfeğe eşitlendiği, yapay zekânın caydırıcılık rejimine dönüştüğü, insanın veri ve hedef kategorilerine indirgenebildiği bir güç siyasetidir. Bayraktar’ın konuşması ise teknolojiyi insana, ahlaka, merhamete, özgürlüğe, adalete ve insan onuruna; yani eşref-i mahlûkat olan insana bağlayan başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemektedir.</p><h2>DEDE KORKUT’TAN YAPAY ZEKÂ ÇAĞINA </h2><p>Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 yılında yaptığı tarihî konuşmasında Dede Korkut’tan, Basat’tan ve Tepegöz’den hareketle kurduğu anlatı, yalnız tarihî veya kültürel bir gönderme değildir. Bu hikâye, bugünün teknoloji çağını anlamak için güçlü bir metafordur.</p><p>Tepegöz, orantısız gücü, gözü dönmüş yıkımı ve insanı yutan mekanik kudreti temsil eder. Basat ise aklı, cesareti, iradeyi ve insanın kendi kaderini tayin etme kudretini temsil eder. Bugün küresel teknoloji tekelleri, veri merkezleri, yapay zekâ şirketleri ve savaş algoritmaları yeni çağın Tepegözleri gibi karşımızda durmaktadır.</p><p>Dede Korkut anlatısında Basat, Tepegöz’ü onun kurduğu güç alanında değil, kendi aklıyla, cesaretiyle ve stratejisiyle yener. Bugün Türkiye’nin teknoloji çağındaki konumu da budur. Küresel teknoloji tekellerinin belirlediği kulvarda, onların kurallarıyla ve onların altyapılarıyla yarışmak Türkiye’yi ancak takipçi konumunda tutar. Türkiye’nin görevi, bu karanlık güce aynı kulvarda teslim olmak değil, kendi aklıyla, kendi ahlakıyla, kendi teknolojik mimarisiyle ve kendi medeniyet ufkuyla yeni bir yol açmaktır. Basat’ın yaptığı gibi zayıf görünen ama hakikate, akla ve iradeye dayanan bir yol açmak gerekir. Bu yol, teknolojiyi insanı yutacak bir Tepegöz olmaktan çıkarıp insanın hizmetine veren bir medeniyet yoludur.</p><h2>TEKNOKAPİTALİST KÜRSEL TAHAKKÜM KARŞISINDA NE YAPACAĞIZ? </h2><p>Peki dünya bu gidişat karşısında ne yapacak? Yapay zekâ insanı algoritmik çıktıya, savaşları optimizasyon problemine, toplumu sosyal medya bağımlılığına ve iletişimi gözetim aracına dönüştürürken buna karşı nasıl bir cevap verilecek?</p><p>Selçuk Bayraktar’ın tarihi nitelikteki konuşması tam da bu soruya Türkiye merkezli bir cevap vermektedir. Bayraktar’ın konuşması yalnız savunma sanayii vizyonu değildir; yapay zekâ çağında insanı, ahlakı, merhameti, dijital egemenliği ve hürriyeti merkeze alan bir teknoloji manifestosudur. Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür. Bu kavram, teknolojiyi, sermayeyi, veriyi, platformları ve algoritmaları elinde tutan küresel şirketlerin toplumlar üzerinde kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini anlatmaktadır.</p><p>Bayraktar’ın çözüm önerileri bu yüzden nettir: Açık kaynaklı, şeffaf ve denetlenebilir yazılım-donanım ekosistemleri kurulmalı; veriler küresel devlerin sunucularına teslim edilmemeli; federe öğrenme ile veri hastanelerde, kurumlarda ve ülke sınırları içinde kalmalı; devasa merkezî bulutlara mahkûm olmadan cihaz üzerinde çalışan Edge AI, yani uç cihaz yapay zekâsı modelleri geliştirilmeli; kuantum çağının tehditlerine karşı kuantum dirençli şifreleme altyapıları kurulmalı; dost, kardeş ve mazlum halklarla “Teknolojik Dayanışma İttifakı” oluşturulmalıdır. Yapay zekâyı ve veri tahakkümünü alt etmenin yolu Batı’yı taklit etmek değil; yapay zekâyı semantik bir dönüşüme sokarak, Batı düşüncesinin karanlık yanını aşabilecek yeni bir teknoloji mimarisi kurmaktır. Bu yaklaşım, yapay zekâ tartışmasında önümüzdeki dönemin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır.</p><h2>DİJİTAL EGEMENLİK VE SİBER VATAN MESELESİ</h2><p>Millî İstihbarat Akademisi’nin raporu da bu yaklaşımı kurumsal güvenlik düzeyine taşımaktadır. Rapora göre yapay zekâ çağında en büyük risk teknolojiye erişim eksikliğinden çok; yönetişim, koordinasyon, insan kaynağı, veri/model yönetimi ve dış teknoloji bağımlılığı eksikliğidir. Kısa vadede yapay zekâ envanterinin çıkarılması, veri-yetki-dış bağımlılıkların görünür hâle getirilmesi ve büyük dil modelleri ile ajan tabanlı sistemler için asgari güvenlik kurallarının belirlenmesi gerekmektedir. Orta vadede standart, denetim, kayıt tutma, olay raporlama ve tedarik güvenliği; uzun vadede ise yerli kapasite, test, sertifikasyon, uzman insan kaynağı ve toplumsal farkındalık öne çıkmaktadır.</p><p>Türkiye için öncelik, yapay zekâyı hızla yaygınlaştırmaktan ziyade yüksek riskli alanlarda kontrollü benimseme, açık görev dağılımı, kayıt tutma yükümlülüğü, insan denetimi, tedarik zinciri görünürlüğü ve kriz anında süreklilik kapasitesi oluşturmaktır. Bu yaklaşım yalnızca savunma sanayii veya siber güvenlik politikası değil; dijital egemenlik ve siber vatan meselesidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu-4825476</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/20/df42c892-yapay-zekanin-silaha-donustugu-cagda-turkiyenin-manifestosu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pentagon ve yapay zeka anlaşmaları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250" rel="standout" />
      <description>ABD’nin, geleceğin savaş alanında insan merkezli değil veri merkezli bir askeri üstünlük modeli kurmaya çalıştığı açık. Bu dönüşüm aynı zamanda özel teknoloji şirketlerinin jeopolitik aktörlere dönüşmesine de kapı aralamakta.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Emine Çelik / Uluslararası Güvenlik Uzmanı</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>ABD “Savaş Bakanlığı” son dönemlerde NVIDIA, OpenAl, Google, Reflection, Microsoft, Amazon Web Services ve Oracle ile yasal platformlarda operasyonel kullanım için gelişmiş yapay zeka yeteneklerini kullanmak adına anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalar, ABD kolluk kuvvetlerinin yapay zeka öncelikli bir savaş gücü olarak evirilmesindeki dönüşümünü ortaya koyduğunun göstergesi. Bu dönüşümde hiç şüphesiz küresel güç mücadelesinin görünmeyen ancak en kritik alanlarından biri olan nadir toprak elementleri (NTE) ve kritik mineral jeopolitiğinin de yadsınamaz etkisi mevcut.</p><h2>SAVAŞ ALANLARININ DOĞASI DEĞİŞTİ</h2><p>Bilindiği üzere Pentagon’un sınıflandırılmış ağlarda kullanmayı hedeflediği yapay zeka sistemleri; veri merkezlerinden yarı iletkenlere, otonom sistemlerden uydu altyapılarına kadar son derece yoğun NTE ve kritik mineral ekosistemine ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla ABD’nin yapay zeka şirketleriyle geliştirdiği askeri iş birliği, aslında dijital savaş ve NTE - kritik mineraller arasındaki stratejik bağın kurumsallaşması olarak görülebilir. Soğuk Savaş boyunca askeri üstünlük büyük ölçüde nükleer kapasite, enerji kaynakları ve konvansiyonel silah üretimi üzerinden tanımlanıyordu. Ancak, günümüzde teknolojinin yaygınlaşması ve yapay zeka entegreli sistemlerin askeri alanlarda daha fazla kullanımı aktif çatışma ve savaş alanlarının doğasını değiştirdi.</p><p>Artık askeri güç; veri işleme kapasitesi, yapay zeka algoritmaları, yarı iletken üretimi, kuantum sistemleri ve büyük ölçekli dijital ağlarla doğrudan ilişkili. Pentagon’un söz konusu şirketlerle kurduğu yeni ortaklık modeli de tam olarak bu dönüşümün sonucu. Dolayısıyla hem ABD hem de diğer tüm gelişmiş uluslar geleceğin savaşlarını/çatışmalarını yalnızca tanklar ve uçaklarla değil, algoritmalar ve veri merkezleriyle kazanacağını düşünmektedir. Ancak, konuyla ilgili gözden kaçan temel unsur ise söz konusu dijital askeri mimarinin NTE ve kritik minerallere olan bağımlılığıdır. </p><h2>KRİTİK MİNERALLERİ KONTROL EDEN ÜLKELER AVANTAJLI </h2><p>Yapay zeka modellerini çalıştıran yüksek performanslı GPU’lar ve gelişmiş çipler; tantal, neodim, galyum, germanyum da dahil olmak üzere çeşitli nadir toprak elementi ve kritik mineraller olmadan üretilememekte. Bu bağlamda da NVIDIA gibi şirketlerin geliştirdiği ileri düzey işlemciler yalnızca yazılım başarısının değil aynı zamanda da karmaşık mineral tedarik zincirinin ürünü. Benzer şekilde askeri dijitalleşme için önemli bir bileşen olan veri merkezlerinde kullanılan enerji depolama sistemlerinin de lityum, kobalt, nikel ve grafit gibi minerallere bağımlılığını vurgulamak gerekir. </p><p>Bu durum Pentagon’un teknoloji şirketleriyle yaptığı anlaşmaları salt savunma inovasyonu açısından değil, kritik mineral ve NTE güvenliği açısından da değerlendirmeyi zorunlu kılmakta. Bilindiği üzere ABD’nin askeri yapay zeka kapasitesi doğrudan kritik mineraller ve NTE’lerin sürdürebilir erişimine bağlı. Başka bir ifadeyle geleceğin savaşlarında algoritmaları güçlü olan kadar, o algoritmaları çalıştıracak mineral altyapısını kontrol eden ülkelerin de avantaj sağlayacağı açık. </p><h2>ÇİFT KULLANIMLI TEKNOLOJİ MODELİ </h2><p>Günümüzde sivil yapay zeka teknolojileri ile askeri uygulamalar arasındaki sınırların giderek belirsiz hale dönüştüğü açık. Bulut bilişim altyapıları, büyük veri sistemleri, görüntü işleme algoritmaları ve üretken yapay zeka uygulamaları hem ticari hem askeri amaçlarla kullanılmakta. Ancak, çift kullanımlı yapı, kritik mineraller ve NTE’lerin de çift kullanımlı stratejik kaynaklara dönüşmesine yol açmaktadır. Genel bir ifadeyle bir akıllı telefon üretiminde kullanılan mineraller ile hipersonik füze sisteminde kullanılan mineral aynı tedarik zincirinden gelmekte. Dolayısıyla, kritik mineral ve NTE’ler hem ekonomik kalkınmanın hem de doğrudan ulusal güvenlik planlamanın en önemli bileşeni olarak görülmekte. </p><p>ABD Savaş Bakanlığı’nın son dönemde Katar, Avustralya, Japonya ve bazı Afrika ülkeleriyle geliştirdiği mineral ortaklıkları ise bu stratejik yaklaşımın bir sonucu olarak değerlendirilmeli. Washington yalnızca yapay zeka destekli sistemler üretmek istememekte, aynı zamanda bu yapay zeka destekli sistemleri ayakta tutacak jeoekonomik altyapıyı güvence altına almaya çalışmaktadır. Askeri dijitalleşmenin mineral bağımlılığı yapay zeka sistemleriyle sınırlı olmadığını hatırlatmakta fayda var. Otonom dronlar, elektronik harp sistemleri, uydu ağları, gelişmiş radarlar ve kuantum iletişim altyapıları da benzer şekilde NTE ve kritik minerallere bağımlı. Pentagon’un teknoloji şirketleriyle yaptığı anlaşmalar, esasen tüm bu dijital savaş ekosisteminin merkezi koordinasyonunu hedeflemekte. Böylece ABD’nin, geleceğin savaş alanında insan merkezli değil veri merkezli bir askeri üstünlük modeli kurmaya çalıştığı açık. Bu dönüşüm aynı zamanda özel teknoloji şirketlerinin jeopolitik aktörlere dönüşmesine de kapı aralamakta. </p><h2>YENİ JEOPOLİTİK GÜÇ UNSURLARI</h2><p>Geçmişte savunma sanayi büyük ölçüde devlet kontrollü üreticiler üzerinden ilerlerken, bugün savaş teknolojilerinin merkezinde özel yapay zeka şirketleri bulunduğunu söyleyebiliriz. OpenAI, Microsoft veya NVIDIA gibi şirketler artık yalnızca ticari aktör değil; küresel güç rekabetinin stratejik bileşeni olarak görülmekte. Bu şirketlerin kontrol ettiği veri işleme kapasitesi, bulut altyapısı ve çip teknolojileri ise doğrudan askeri kapasiteye dönüşmektedir. Gelinen noktada Pentagon’un yapay zeka şirketleriyle yaptığı anlaşmalar, yalnızca savunma alanında teknolojik modernizasyon hamlesi olmadığı açık. Bu sürecinde aynı zamanda dijital savaş çağında kritik mineral ve NTE’lerin neden yeni jeopolitik güç unsuru haline evirildiğini göstermekte. Geleceğin askeri üstünlüğü salt daha gelişmiş algoritmalar üretmekte değil, o algoritmaları mümkün kılan mineral ekosistemini kontrol etmeyle ilişkilidir. Veri merkezleri, yapay zeka modelleri ve otonom savaş sistemleri görünürde dijital teknolojiler olarak görünse bile, arka planda derin bir mineral bağımlılığı taşımakta. Bu nedenle de 21. yüzyılın büyük güç rekabetini yalnızca yapay zeka yarışı değil; aynı zamanda kritik mineraller ve NTE üzerinde kurulan yeni bir jeostratejik mücadele olarak okumak gerekir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari-4825250</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/19/114a617d-pentagon-ve-yapay-zeka-anlasmalari.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balkanlar'da var olmanın poetikası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mümin Ali/Şair</strong></p><p><br></p><p><em>“Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.”</em></p><p>Rumi</p><p><br></p><p><br></p><p>Edebiyatın, fikrin ve tefekkürün derin sularında yol alırken, bazı mefhumlar vardır ki sadece bir coğrafyayı tarif etmez, aynı zamanda bir ruh hâlini, bir direnç biçimini ve bir tarihî yükü sırtlanır. Bu kelimelerin başında hiç şüphesiz “Balkan” gelir. Özbeöz Türkçe bir kelime olan ve “sarp ve ormanlık sıradağ” manasına gelen bu sözcük, bugün salt bir coğrafi terim olmanın ötesine geçerek, çok katmanlı bir imgeye dönüşmüştür. Bir edebiyatçı ve akademisyen için bu sözcüğü bir imge olarak kullanmak, hem çok güçlü hem de estetik mayınlarla dolu, sorumluluğu yüksek bir yaklaşımdır. </p><p>Balkanlarda gerek entelektüel sahada gerekse edebî üretimde hâkim kılınması gereken temel düşünce, Kenneth White’ın perspektifiyle, modern insanın doğadan kopuşunu, entelektüalizm, akademik ve siyasî dillerin dünyayı “cansızlaştırmasını” sorunsallaştırmaktır. Jeopoetik kavramı, tam da bu noktada yeryüzüyle yeniden organik ve şiirsel bir bağ kurmanın yegâne yolu olarak belirir. White’ın temel amacı, dünyayı soğuk tanımlardan arındırarak onu yeniden “şiirselleştirmek” ve insanı üzerinde yaşadığı toprakla derunî bir düzlemde buluşturmaktır. Hakeza mutasavvıf Türk şairi Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” düsturu, bu ontolojik duruşu ve insan merkezli yaklaşımı bariz bir şekilde tebarüz ettirmektedir. </p><h2>BAL VE KAN</h2><p>Balkan coğrafyası söz konusu olduğunda, bal ve kan, gönül atlasımızda vuku bulan diyalektik bir çelişkinin tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Balkan sözcüğünün bilimsel etimolojisi bir yana, edebiyatın en çok beslendiği damar halk etimolojisinin o sarsıcı zıtlığıdır. Bal ve Kan. Bu ikili yapı, bu toprakların hem misafirperver, huzurlu ve tatlı yanını hem de savaşlarla, göçlerle yoğrulmuş trajik mazisini aynı anda karşılamaktadır. Bu oksimoron, Balkan ruhunun o meşhur “melankolik neşesini” en iyi anlatan araçtır. “Balkan Türküsü” şiirlerinde duyulan o hüzünlü lâkin vakur seda, tam olarak bu “bal” ve “kan” arasındaki ince dengede durur. Şiir, burada bir coğrafyayı değil, o coğrafyanın insanın ruhunda bıraktığı izi betimlemektedir.</p><h2>SARP DAĞLAR VE KÜLTÜREL KALELER</h2><p>“Sarp ve ormanlık sıradağ” tanımı, sadece fiziksel bir engeli değil, aynı zamanda dış dünyaya karşı korunaklı, kendi içinde bir sırrı saklayan, karakterli bir duruşu simgelemektedir. Balkanlarda var olmak, bu geçit vermez dağların gölgesinde bir “kültürel kale” inşa etmektir. Balkanlarda bir hayalet dolaşıyor söylemiyle bölgeyi sadece soğuk ve aşılmaz bir duvar olarak kurgulamak, coğrafyayı insansızlaştırma riski taşımaktadır. Asıl maharet, ustalık ve mesele, o dağın gölgesine sığınan kadim kelimeleri bulup çıkarmaktır. “Emanet / Kelimeler Ötesi” çalışmasında vurgulandığı gibi yazmak, bu sarp dağlar arasından süzülüp gelen manevi mirası bir “emanet” titizliğiyle yarına taşımaktır.</p><h2>KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN MANA HAZİNESİ</h2><p>Meseleyi eşiktekiler odağından ve White’ın kavramsallaştırdığı jeopoetik bir mercekten okuyacak olursak, Balkan imgesi keşfedilmeyi bekleyen benzersiz bir mana hazinesidir. Bu sözcük Doğu ile Batı’nın, kadim gelenek ile sert modernitenin, Osmanlı bakiyesi ile yeni arayışların eksiksiz olarak ortasında duran bir “eşik” imgesidir. Bu imgeyi “Balkanizasyon” gibi akademinin soğuk/donuk lisanından, siyasî ve negatif yüklerinden arındırıp bir “kültürel mozaik” olarak yeniden inşa etmek gerekmektedir. “Güneşi İpe Astık” derken imkânsızı zorlayan o irade, aslında bu eşikte duran insanın, karanlığa rağmen ışığı arama poetikasıdır. </p><p>Şehrin Şarkısı’ndan dijital belleğe uzanan bu yolculukta insan ruhu, çok renkli bir halet-i ruhiye ile bambaşka dünyaları bünyesinde misafir etmektedir. Balkan, artık sadece bir mekân değil, bir duyuş biçimidir. Bir romanda veya şiirde metafor/mecaz olarak kullanıldığında, hem “evde olma” güvenini hem de her an “gitmek zorunda kalma” tedirginliğini aynı anda hissettirir. “Şehrin Şarkısı” romanında görülen şehirli yabancılaşması, tam da bu “aidiyet” ve “yabancılık” arasındaki gerilimden beslenmektedir.</p><p>Bugün bu poetika, analog dünyadan dijital mecralara taşınırken de gücünü korumaktadır. Dijital dünyadaki görünürlük, Balkan Türkçesinin ve edebiyatının bu sarp dağları aşarak dünyaya sesini duyurma çabasıdır. Latin şair Horatius’un “Haydi, git; halkın içine karış; artık, sen, benim malım değilsin!” dediği noktada, eser artık yazarın olmaktan çıkar ve millî bir heyecanın parçası olur. Günümüz itibarıyla, Balkan sözcüğü bir imge olarak kullanıldığında, mutlak bir coğrafi bölgeyi değil, topyekûn bir insanlık durumunu temsil etmeye başlar. Bu sarp dağlar arasında örülen her cümle, hem ferdî bir tecrübe hem de içtimai belleğe nakşedilen silinmez bir nişandır. Balkan imgesi, tarihsel bir seyrüsefer neticesinde bünyesinde muhtelif manaları barındıran ulu bir çınar gibi serpilerek, kadim gelenekle çağdaş söylemi harmanlayarak beynelmilel bir hüviyete bürünmüştür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/balkanlarda-var-olmanin-poetikasi-4825251</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/19/aae1d560-balkanlarda-var-olmanin-poetikasi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerleşimci teröristler: AB’den sembolik yaptırım kararı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952" rel="standout" />
      <description>AB, yeni çıkan kararla, bir yandan yerleşimci teröristlere karşı somut adım atarken, diğer yandan da Filistin’deki direnişin meşru aktörü Hamas’ı yıpratma çabalarını da ihmal etmiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu / Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p><br></p><p>İşgalci İsrail’in Batı Şeria’da sivil vatandaşlar olarak sunduğu yerleşimci terörü her geçen gün artarak devam ediyor. Yerleşimci teröristleri, ‘atalarından kalma topraklarını’ talep eden meşru bireyler olarak konumlandıran Siyonist rejim, bu çerçevelemeyle işgalin gerçek mimarisini gizliyor. Nitekim yerleşimciler uluslararası hukukun açıkça yasakladığı bir nüfus transferinin araçları olarak Filistin’in sistematik işgalinde kilit rol oynuyor. Bu itibarla, yerleşimcilerin sivil değil, sömürgeci bir projenin aktif uygulayıcıları olduğu ifade edilebilir. 500.000’den fazla İsrailli, 3 milyon Filistinli arasında Batı Şeria’daki yerleşimlerde yaşamakta ve bu yerleşimler, Uluslararası Adalet Divanı’nın Temmuz 2024 tarihli danışma görüşüyle uluslararası hukukun açık ihlali olarak tescil edilmiş bulunmaktadır. AB’nin bu dinamiğe nihayet yaptırımla yanıt vermesi dikkatli bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.</p><h2>ORBAN’IN DÜŞÜŞÜ </h2><p>Yerleşimcilere yönelik yaptırımlar yıllardır beklenmekteydi ancak Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orban tarafından sistematik biçimde engellenmekteydi. AB’de dış politika kararları oy birliği ilkesine dayanır; tek bir üye devlet 26’yı bloke edebilir. Orban bu yapıyı 16 yıl boyunca kendi illiberal gündemi doğrultusunda araçsallaştırdı: Ukrayna desteğini sabote etti, insan hakları ihlalcilerine yönelik yaptırımları engelledi ve Tel Aviv dahil pek çok başkente yönelik eleştirel açıklamaları geçersiz kıldı.</p><p>Netanyahu’nun yakın müttefiki olan Siyonist Orban, Nisan 2026’da yapılan seçimlerde tarihi bir yenilgiye uğradı. Muhalefet lideri Peter Magyar ve Tisza Partisi parlamenter tarihte görülmemiş bir oy oranıyla iktidara geldi. Yeni hükümetin Dışişleri Bakanı, Macaristan’ın veto yetkisini artık siyasi tiyatro için değil, gerçek ulusal çıkarlar için kullanacağını ilan etti. Böylece yıllardır kilitli olan AB karar alma süreci anında açıldı. Bu bağlamda yaşananlar “Siyonizm’in AB üzerindeki etkisini yitirmesi” olarak yorumlanabilir. Fakat bu okuma eksik bir noktaya da tekabül etmektedir. Nitekim söz konusu süreç, Netanyahu-Orban ekseninin Trump’ın yerleşimci yaptırımlarını kaldırmasıyla inşa ettiği üçlü bir koruma kalkanıydı. Trump, Ocak 2025’te göreve gelir gelmez Washington’ın yerleşimcilere yönelik yaptırım rejimini ortadan kaldırdı ve bu gelişme Orban’ın vetosunu hem mümkün hem de kolaylaştırılmış kıldı. Yaşanan kırılma, ideolojik bir dönüşümden çok tek bir vetocunun sahneden çekilmesiyle açıklanabilir.</p><h2>YENİ KARAR ÇIKTI </h2><p>11 Mayıs 2026 kararı, Amana, HaShomer Yosh, Regavim ve Nachala olmak üzere dört yerleşimci örgüt ile bu örgütlerin liderleri Avichai Suissa, Meir Deutsch ve Daniella Weiss’i hedef almaktadır. Yaptırımlar mezkûr isimlerin mal varlığının dondurulmasını ve seyahat yasağını kapsıyor. Bu kararla eş zamanlı olarak 10 Hamas yetkilisine de yaptırım uygulanması kararlaştırıldı; bu simetrik yapı, bazı üye devletlerin desteğini sağlamaya yönelik siyasi bir uzlaşı olarak okunabilir. Diğer bir ifadeyle AB, bir yandan yerleşimci teröristlere karşı somut adım atarken, diğer yandan da Filistin’deki direnişin meşru aktörü Hamas’ı yıpratma çabalarını da ihmal etmiyor.</p><h2>ÖNCEKİ YAPTIRIMLARDAN FARKI NE? </h2><p>Önceki yaptırımlarla karşılaştırıldığında niceliksel bir ilerleme görülmektedir. 2024’te AB beş kişi ve üç kuruluşu yaptırım listesine almıştı; bu karar AB’nin üçüncü yaptırım paketidir. Ancak asıl niteliksel fark hedeflerin niteliğinde yatmaktadır: Yeni kararla yaptırım, bireysel şiddet eylemcilerinden yerleşimci hareketinin kurumsal iskeletine doğru kaymıştır. Regavim, Nachala ve Amana, arazi el koymalarını organize eden, Filistinlilerin inşaat izinlerini bloke eden ve yeni yerleşim noktalarının kurulmasını koordine eden yapılardır. AB ile bağlantılı kuruluşların bu örgütlerle finansal ilişki kurması yasaklanacağından, karar yalnızca bireysel hareketliliği değil, İsrail hükümetinin bu yapılara aktardığı fonların akışını da dolaylı biçimde kesebilir.</p><h2>HUKUKİ ÇERÇEVE VE POLİTİKANIN SINIRLARI </h2><p>AB, yerleşimcileri tarihsel olarak iki kategoride ele almıştır: genel anlamda “yasa dışı yerleşimlerde yaşayan İsrailli vatandaşlar” ve yaptırım gerekçesi oluşturan “şiddet kullanan aşırılıkçı yerleşimciler.” Bu ayrım, yerleşimci varlığının kendisini uluslararası hukukta tartışmasız biçimde yasa dışı kabul etmekle birlikte, politika düzeyinde bu gerçeği tam olarak işletemeyen bir tutarsızlığı yansıtmaktadır.</p><p>1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi, işgal gücünün kendi nüfusunu işgal altındaki topraklara nakletmesini açıkça yasaklar. Bu hüküm, tüm yerleşimcileri —şiddet kullansın ya da kullanmasın— uluslararası insancıl hukukun ihlali ile doğrudan ilişkilendirir. Yaptırım listesinin yalnızca “şiddet” ölçütüne bağlanması, İsrail’in kurumlar eliyle sürdürdüğü sömürgeci yerleşimci politikasını görünmez kılmaktadır.</p><p>Öte yandan Hamas liderlerine eş zamanlı yaptırım uygulanması, metodolojik açıdan sorunlu bir denkleştirmedir. İşgal altında direniş ile sömürgeci bir işgal politikası eş değer bir hukuki ve ahlaki statüde konumlandırılamaz. Üstelik bu simetri, İsrail’in “kendi vatandaşları ile teröristler arasında yanlış bir eş değerlik kurulduğu” yönündeki propagandasını paradoks biçimde beslemektedir. Bununla birlikte AB, yerleşimci terörünü besleyen ve işgal edilmiş Filistin topraklarında yaşayıp Gazze’deki soykırımı destekleyen İsrail halkının yüzde 82’sine, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında yakalama kararı çıkarttığı Netanyahu ve benzerlerine karşı somut adım atmaması, yaptırım kararının oldukça sembolik kaldığını göstermektedir.  </p><p>Sonuç olarak AB’nin kararı, önemli bir siyasi kırılmanın işaretidir; ancak yapısal yetersizliğini korumaktadır. İsrail’in varoluş hakkını sorgulamadan birkaç örgütü ve bireyi hedef almak yerleşimci sömürgeciliğin devlet destekli doğasını değiştirmez. Siyonist baskının AB üzerinde gerçekten zayıflayıp zayıflamadığının sınavı ise bu karardan değil, AB’nin İsrail ile olan askeri ve ticari ortaklık anlaşmalarını uluslararası hukuk ihlalleri karşısında askıya almaya ne ölçüde hazır olduğundan okunabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari-4824952</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/18/ccfca6b4-yerlesimci-teroristler-abden-sembolik-yaptirim-karari.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ulemâ, üdebâ, urefâ şehri: Bursa</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk – Alman Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bursa’nın fethinden (1326)  bu yana yedi yüz yıl geçti. Osmanlı’ya başkent olmuş, padişahlar, hanım sultanlar, mânevî sultanlar, gaziler, abdallar, babalar, sanatkârlar, devlet ricâli, askerler, dervişler, şairler, tarihçiler, ulemâ, üdebâ, urefâ şehri Bursa’nın büyük ve geniş havuzu, her alanda temayüz etmiş yüzlerce ismi barındırmaktadır. Bu kısa yazıda doğumu, hayatı yahut </p><p>vefatıyla olsun bir şekilde Bursa ile ilişkili, ortak noktası “Bursa” olan birkaç örnek şahsında cümle Bursalı zevat yâd edilmek istenmektedir. Bu isimlerden birkaçını zikretmeden evvel, 80 yıl önce kurduğu Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu adlı STK ile vefatına kadar sevdalısı olduğu Bursa’da 100’ü aşkın anıt eserin restorasyonunu gerçekleştirmiş olan Darülfünun İlahiyat Fakültesi mezunu felsefe öğretmeni Kâzım Baykal’ı rahmetle yâd ederiz.</p><h2>I. MURAD</h2><p>I. Murad, üçüncü Osmanlı padişahıdır, Bursa fâtihi Orhan Gazi ile Nilüfer Hatun’un oğludur. Pek dikkat çekmeyen bir yanı, Bursa’nın fethedildiği yıl doğmuş olmasıdır. On iki yaşındayken babası ona Bursa ile Bey sancağını verdi. Orhan’ın 1362’deki vefatıyla tahta geçen otuz altı yaşındaki Murad, 1389’da, Osmanlı kuvvetlerinin Balkan devletlerine karşı kesin galibiyetiyle sonuçlanan Kosova Meydan Savaşı’nda, Ahmedî’nin Gazânâme’sine göre birkaç hasekisiyle gelip cesetler arasında dolaşırken, kendini cesetler arasında saklamış bulunan bir Sırp tarafından hançerle yaralandı ve kısa sürede vefat etti. Gazâ için altı kez Rumeli’ye geçmiş olan I. Murad döneminde Edirne ve Filibe fethedildikten sonra Balkan toprakları Osmanlı devletinin ana dayanak hattını oluşturmuş, bu da Balkan ve Orta Avrupa tarihi bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Hudâvendigâr’ın şehit düştüğü yere Türkler “meşhed” dediler. Bursa’daki türbesinin bir benzeri Kosova’dadır. 1912-1913 Balkan Savaşlarıyla terk edilmek zorunda kalınan Kosova’nın taze acısını, vefatının 90. yıldönümünü idrak ettiğimiz İstiklâl Şairimiz Mehmed Âkif, 6 Mart 1913 tarihinde şiir diline dökmüştür. Üç beyit nakledelim:</p><p>Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova… / Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!</p><p>Hani asker? Hani kalbinde yatan şâh-ı şehîd? / Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün, nerde o îd?</p><p>Söyle, meşhed, öpeyim secde edip toprağını / Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?</p><h2>ABDÜLLATÎF KUDSÎ</h2><p>Abdüllatîf Kudsî, 1384’te Kudüs’te doğmuş, 22 Mart 1452 tarihinde Bursa’da vefat etmiştir. Yetiştirdikleri arasında önde gelenlerden Şeyh Vefâ’nın döneminde, Fatih Sultan Mehmed’in desteğiyle en tesirli zamanını yaşamış olan Zeyniyye tarikatını Anadolu’ya getirenlerden biridir. İlk standart Osmanlı tarihlerinden biri olan Tevârîhi Âl-i Osmân adlı eserin müellifi meşhur tarihçi Âşıkpaşazâde’nin de feyz aldığı Kudsî hakkında Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, 2007’de kitaplaşmış doktora tez çalışması hazırlamış, Arapça eserlerini Türkçeye çevirmiştir. Kudsî’nin Zeynîler Camii haziresindeki kabri, 1965 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından aslına uygun bir şekilde tamir edilmiş, yıllardan beri ziyarete kapalı idi. Nihayet 17 Nisan 2026’da yeniden ziyarete açılmıştır.</p><h2>İSMÂİL HAKKI BURSEVÎ</h2><p>İsmâil Hakkı Bursevî, geçtiğimiz yıl 300. vefat yıldönümüyle çeşitli vesilelerle yâd edildi. Uzun yıllar Bursa’da yaşamış olan müfessir, âlim, bestekâr ve şairin kabri de Bursa’dadır. Tam mânâsıyla mütebahhir olduğu, yazdığı 100’den fazla eserden hemen anlaşılmaktadır; yalnızca şiir sahasında on binlerce beyitlik miras bırakmıştır. 2025 yılında Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından 2 cilt halinde neşredilen Sübhatü’s-Sâlikîn’den) iki beyit nakledelim:</p><p>Çünki balın var ya Hakk’a niçün ikbâl yok / Gûyiyâ zenbûrsın ki hânesinde bal yok</p><p>İlm hân-ı bî-nemekdir olmaz ise anda feyz / Ey müderris n’idesin kâli anda hâl yok*</p><p>*Hani balın vardı, neden saadetin yok? Güya arısın ama kendine balın yok. Eğer ilminde feyiz yoksa bu lezzetsiz bir sofradır, ey kuru bilgiyle donatılmış olan, sözde kalıyorsa söylediklerin, yaşamıyorsan söylediğini, sözlerinin bir faydası olmaz.</p><h2>NEVRES-İ KADÎM</h2><p>Nevres-i Kadîm olarak bilinen divan şairi Abdürrezzak Nevres, aslen Kerküklü olup hareketli bir hayat sürdükten sonra 1762 yılında Bursa’da vefat etmiş ve Üftade Camii haziresine defnedilmiştir. Türkçe divanı Prof. Dr. Hüseyin Akkaya tarafından 1994’te doktora tezi olarak çalışılmıştır. Bir gazelinde şöyle bir beyit yer alır:</p><p>Yeter bu huşk riyâlar bu bî-nemeklikler / Şarâb-ı nâbda vâ‘iz hele melâhati gör *</p><p>*Yalnız kuru sözde kalan, yaşanmayan söylemler ile ikiyüzlü, lezzetsiz anlatılardan bıktık, ey dinin kabuğunda kalmış kişi, katıksız olan ilâhî aşk şarabının/muhabbetullahın güzelliklerini tat, böylece yavanlıktan hem kendin kurtulur, hem de bizleri kurtarırsın.</p><h2>MEHMED ŞEMSEDDİN ULUSOY </h2><p>Bursa’yla ilgili en çok eser yazan şeyh efendi olup bu yıl 90. vefat yıldönümüdür. Şair ve önemli bir kültür tarihçisi, aynı zamanda Bursa Mısrî Dergâhı’nın son postnişini olan Şemseddin Efendi’nin Bursa ile ilgili eserleri Osmangazi Belediyesi’nin desteği ve Prof. Dr. Mustafa Kara’nın emekleri ve delâletiyle neşredilmektedir. Eş’âr-ı Şemsî adlı divanı Mustafa Efe tarafından 2018’de doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Ömrü, doğum yeri Bursa’da geçmiş olsa da kabri, tedavi için bulunduğu İstanbul’da, vasiyeti gereği Merkezefendi Kabristanı’nda Niyâzî-i Mısrî’nin kardeşi Ahmed Efendi’nin mezarının yanı başındadır. Şemseddin Efendi’nin divanında “Mine’n-Nesayih” başlıklı şiirin ilk iki beyti şöyledir:</p><p>Ehl-i Hakk’ı ta‘n idersen kendüne bak bir de sen / Yaraşur şeytana benlik dime İblis gibi ben</p><p>Söyleme kendünde tatbik itmediğin fi‘li kim / Didi Hak yapmadıgun fi‘lüni söylersin neden*</p><p>*Hakk’ın seçkin kullarını kötülemeden önce kendi vaziyetine bir bak, benlik etmek şeytana yaraşır İblis gibi “ben” deme. Kendin yaşamadığın söylemlerden sakın, böyle yapmaman gerektiğini Kur’an söyler (Saff Sûresi 61:2-3).</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ulema-udeba-urefa-sehri-bursa-4824953</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/18/f2a7489d-ulema-udeba-urefa-sehri-bursa.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>40 maddede engelleri aşma kılavuzu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085" rel="standout" />
      <description>İranlılar görmeyenlere asla âmâ demezler. “Rûşen dil” derler yani gönül gözü açık. Evet, bu misalde görüldüğü gibi haldeki engeller dilde zarafetle aşılır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Acun / Bağcılar Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Ülkemizde milyonlarca engelli insanımız yaşıyor. Toplumda engelli bilincinin oluşması için her yıl 10-16 Mayıs tarihleri Engelliler Haftası olarak kutlanıyor. Engellerin aşılmasında manevi değerlerin etkisi, rolü, anlamı ve değerine dair ne yazılsa ne söylense azdır. Bu yazı moral değerlerimiz engelleri aşmada nasıl bir motivasyon sağlar sorusuna mütevazi bir cevap denemesinden mürekkep…</p><h2>MAN VARSA İMKAN VARDIR</h2><p>1. Maddi, manevi, zahiri batıni, dünyevi uhrevi, ferdi içtimai, siyasi iktisadi, bedeni ruhi… Engellerin alayı iman ile aşılır. Menzillerin cümlesine yine iman ile ulaşılır. İman, bütün imtihanları birer imkâna dönüştürür. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocamızın ifade buyurdukları vechiyle: İman varsa, imkân vardır.</p><p>2. İslam kapısından girmek ne güzel. İmanın nuruyla görmek ne güzel. İhsan menziline varmak ne güzel. Mademki O bizi görüyor cümle âlem görmese ne yazar. O bizi işittikten sonra cümle âlem işitmese ne çıkar. Dememiz o ki bütün engeller şikâyet ve isyan ile değil teslimiyet ve ihsan ile aşılır.</p><p>3. Âlemde ve âdemde olup biten her şey bir sebebe mebni olarak cereyan etmektedir. Bu durumun insana verdiği mesaj şudur: Sebeplere dört elle sarılmak. Evet, biz önümüze çıkan engelleri aşma noktasında “Esbaba tevessül ederiz” fakat asla tenezzül etmeyiz. Öyle bilir ve iman ederiz ki engeller tevekkülle aşılır.</p><p>4. Akıl, insanın en büyük nimeti, tefekkür ise aklın ibadetidir. Her şeyin hikmet ve gayesi ancak tefekkür ile anlaşılır. İşte bundan dolayı engeller tefekkürle aşılır.</p><p>5. Bu böyledir; ekmeyen biçemez, dikmeyen devşiremez, yürümeyen varamaz, aramayan bulamaz. Hülasa engeller teşebbüsle aşılır.</p><h2>İNSAN İNSANIN DEVASIDIR, YUVASIDIR…</h2><p>6. Mütebessim bir iş adamına sitemle “İşleriniz tıkırında olduğu için hep böyle gülümsersiniz tabii” diye takıldıklarında ondan şu ibretli cevabı almışlar: “Hayır, ben işlerim tıkırında olduğu için gülümsemiyorum, bilakis hep gülümsediğim için işlerim yolunda gidiyor.” Kıssadan hisse; engeller tebessümle aşılır.</p><p>7. Öyle türkülerimiz, şarkılarımız, şiirlerimiz vardır ki bütün elem ve kederlerin cümlesine ilaçtır. Geyik ayağından, insan kulağından sulanır. Engeller işte bu güzel ve özel eserleri can-ı dilden terennümle aşılır.</p><p>“Deme niçin şu şöyle?</p><p>Yerincedir o öyle.</p><p>Bak sonuna sabreyle.</p><p>Görelim Mevla neyler,</p><p>Neylerse güzel eyler.”</p><p>Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin ifade ettiği bu hakikatin işaret ettiği mana şudur: Engeller hikmet ile aşılır.</p><p>8. Şeriatta seninki senin, benimki benimdir. Tarikatta seninki benim, benimki senindir. Hakikatte ise ne seninki senin ne de benimki benimdir. Hepsi O’nundur. Ezcümle engeller hakikatle aşılır.</p><p>9. O’nu bilene engel yok, O’nu bulana engel yok, O’nunla olana engel yok. Evet, engeller marifetle aşılır.</p><p>10. Yaratılanların yaratandan ötürü sevilip sayıldığı her yerde bütün engeller muhabbetle aşılır. Bizim irfanımızda insan insanın devasıdır, şifasıdır, duasıdır, yuvasıdır. Dost meclislerinde dile dökülen dertler sözün gücü ile kalpten, ruhtan ve bedenden sökülür gider. Dilden dile, gönülden gönle engeller sohbetle aşılır.</p><h2>YERİNDE GÖSTERİLMEYEN CESARET İNSANI ESİR EDER</h2><p>11. Mademki “Her şey incelikten, insan kalınlıktan kırılır” öyle ise bu sözün işaret ettiği anlama kulak vermenin tam vakti: Engeller nezaketle aşılır.</p><p>12. Hitit duasının hikmet dolu cümlelerinden biri de şudur; “Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyler hususunda cesaret ver.” Yerinde gösterilmeyen cesaret insanı esarete mahkûm eder. Vakit o büyük değişime kendimizden başlamanın besmelesini çekme vaktidir. Zira nice büyük engeller küçük bir cesaret ile aşılır.</p><p>13. Hayat bir yoldur, insan ise bir yolcu. O yolun adabı var, edebi var, usulü var, erkânı var. Zahmeti var, rahmeti var. İnişi var, yokuşu var. Evet, o yolda istikametle yürüyüp menzile varmak için yoldaki işaretlere riayet şarttır. Yoldaki engeller yoldaki işaretlere riayetle aşılır.</p><p>14. Bütün dertlerin, elemlerin, kederlerin, engellerin karşısında dağ gibi durmalı insan. Çünkü bütün engeller dirayetle aşılır.</p><p>15. İnsanın basireti açık olduktan sonra basarı açık olsa ne olur, kapalı olsa ne olur? Hakikat şudur ki engeller basarla değil basiretle aşılır.</p><h2>TALİBİ OLMADIĞIMIZ HİÇBİR ŞEYİN SAHİBİ DE OLAMAYIZ</h2><p>16. Selahattin Eşçakırgil Ağabey'den şu hatırayı ne zaman dinlesem içim lebâleb inşirahla dolar. İranlılar görmeyenlere asla âmâ demezler. “Rûşen dil” derler. (Gönül gözü açık) Evet, bu misalde görüldüğü gibi haldeki engeller dilde zarafetle aşılır.</p><p>17. “Hicret bütün medeniyetlerin anasıdır” diyen Ali Şeriati ne güzel söylemiş. Bilgiden bilince, şikâyetten şükre, isyandan itaate, şüpheden yakîne hicret etmeyi beceremezsek payımıza hep işgaller, istilalar, feryatlar ve gözyaşları düşmeye devam edecek. Bizi mutlu sona ulaştıracak o kutlu yoldaki engellerin cümlesi hicret ile aşılır.</p><p>18. Feraset; çekirdekte meyveyi, tohumda bahçeyi, damlada deryayı müşahede edebilme sanatıdır. Bu cümleden olarak rahmeti perdeleyen bütün zahmet engelleri ferasetle aşılır.</p><p>19. Talibi olmadığımız hiçbir şeyin sahibi de olamayız. Bütün kapılar ve engeller esaslı bir niyete açılır.</p><p>20. Bilinmelidir ki muvaffakiyetin önünde üç engel vardır; gaflet, cehalet, atalet. İnsanı tembellik derekesine sürükleyen bu engeller, ciddiyetle aşılır.</p><h2>HER İBADET İNSANI, O SULTAN’A KUL EDER</h2><p>21. İnsan, kendisini ait hissettiği yere ve değere hem adanır hem de yaslanır. Kendisini ait hissetmediği yerde ise ister istemez paslanır, küflenir, tozlanır. Adanmışlığın önündeki engeller ancak aidiyetle aşılır.</p><p>22. Sanıldığı gibi ehliyet sadece belli vasıflı araçlar için değil, bütün amaçlar için elzemdir. Amaca giden yollardaki bütün engeller ehliyetle aşılır.</p><p>23. Tolstoy ne güzel söylemiş; “Acı duyabiliyorsan canlısın. Şayet başkalarının acılarını hissedebiliyorsan insansın.” Canlılıkla insanlık arasına konumlanmış engellerin hepsi mesuliyetle aşılır.</p><p>24. Merhametle aşılır engeller. O merhamet ki doğar insan kalbine bir güneş misali… Sarar, sarmalar, ısıtır, aydınlatır.</p><p>25. İbadetle aşılır engeller. Her ibadet insanı o sultana kul eyler, kulluğun önündeki engelleri yıkar, yakar, kül eyler.</p><h2>BİZE DÜŞEN HAK YOLUNDA YÜRÜMEK</h2><p>26. Bize düşen hak yolunda yorulmadan yürümek. Evrilmeden, savrulmadan, devrilmeden yürümek. Bir de engellerin istikametle aşıldığını çok iyi bilmek.</p><p>27. Onur, şeref, vakar, haysiyet, şahsiyet; zilletten kurtuluşta hepsinin adı: İzzet.</p><p>28. İffetle aşılır engeller. Kuyu, pazar, zindan… Sultanlığa yürüyüşü hangi kudret engeller?</p><p>29. Azimle aşılır engeller... İstiklal şairimiz Akif ne güzel söyler:</p><p>Âtiyi karanlık görüp azmi bırakmak</p><p>Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.</p><p>30. Çiçekler baharda aşk ile açar, Her biri kokusunu aşk ile saçar.</p><p>Âlemde ne varsa aşk ile yaşar, İnsan her engeli aşk ile aşar.</p><h2>KIŞIN SABIRLA EKİLEN, YAZIN SELAMETTE DİRİLİR</h2><p>31. Ağrılara şifadır dua. Bütün acıları dindirir. İnsanı sevindirir. Onda öyle bir kudret vardır ki göğü yere indirir. İşte bundan dolayı önce eller açılır, sonrasında dua ile tüm engeller aşılır.</p><p>32. Rıza ile aşılır engeller. O rıza ki eski bir Beşiktaş futbolcusu değildir sadece. Gayelerin, maksatların, makamların, rütbelerin en büyüğü, en yücesi, en değerlisidir...</p><p>33.Sabır ile aşılır engeller. Kışın sabırla ekilen yazın selamette dirilir. Zafer kalesine ancak sabırla girilir. Burada mihnetlere sabredenlere orada cennetler verilir.</p><p>34. Umutla aşılır engeller. Düşen her damla umuttur. Açan her çiçek umuttur. Doğan her çocuk umut.</p><p>35. Okumakla aşılır engeller, okuyan bilir, bulur, olur, görür, varır, erer...</p><h2>AİLE İLE AŞILIR ENGELLER</h2><p>36. Yazmakla aşılır engeller. Yazmak kelimelerle fotoğraf çekmektir. Bugünden yarına, hâlden istikbale tutulacak sözler ve takip edilecek izler bırakmaktır.</p><p>37. Vefayla aşılır engeller. Vefa sadece İstanbul’da bir yokuşun adı değil, esasen hayatta düze çıkışın adıdır.</p><p>38. Dostluklarla aşılır engeller. Onları gördüğümüzde kendimizi bilir, kendimizi bulur, kendimize gelir, kendimizde kalırız. Onlar sayesinde şu fani dünyadan murad alırız.</p><p>39. Mekteplerle aşılır engeller. Değerlerimiz üzerine inşa edilmiş mektepler; bizi fikriyat, medeniyet, edebiyat, ahlak ve maneviyat ile dost kılar.</p><p>40. Aile ile aşılır engeller. Sevgi, saygı, sabır, sadakat, ahlak, maneviyat, hürmet ve muhabbet gibi erdemler üzerine bina edilmiş ailelerin aşamayacağı engel, baş edemeyeceği sorun, çözemeyeceği problem yoktur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/40-maddede-engelleri-asma-kilavuzu-4824085</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/15/c0ce3757-iv5zcu6b18ulfbspwq8kg.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de engelli gerçeği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mustafa Öztürk / Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle ya da teknolojik ilerlemelerle ölçülmez. Gerçek gelişmişlik, toplumun en kırılgan bireylerine sunduğu yaşam koşullarında saklıdır. Engellilik meselesi de tam bu noktada yalnızca sağlık alanının değil; şehirlerin, eğitimin, mimarinin, hukukun, medyanın ve toplumsal vicdanın ortak sorumluluk alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü engellilik, bireyin bedeninde başlayan ama çoğu zaman toplumun yapısal eksiklikleriyle derinleşen bir olgudur.</p><h2>TOPLUMSAL DÜZENİN KAPSAYICILIK DÜZEYİ YETERLİ Mİ?</h2><p>Türkiye’de engellilik uzun yıllar boyunca “yardım edilmesi gereken bireyler” yaklaşımıyla ele alındı. Oysa çağdaş sosyal politika anlayışı, engelliliğin bireysel bir eksiklikten çok toplumsal düzenin kapsayıcılık düzeyiyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bugün bir görme engelli bireyin sokakta yürürken yaşadığı sorun, çoğu zaman görme yetisinin eksikliğinden değil; hissedilebilir yüzeylerin kesintiye uğramasından, sesli sinyalizasyonların çalışmamasından ya da kaldırımların işgal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde tekerlekli sandalye kullanan bir bireyin yaşadığı problem de yalnızca fiziksel hareket sınırlılığı değildir; asansörsüz metro istasyonları, erişilemeyen kamu binaları ve plansız şehirleşme bu engeli büyüten temel unsurlardır.</p><p>Türkiye’de gündelik yaşamın pek çok alanı hâlâ “ortalama birey” düşüncesi üzerinden tasarlanmaktadır. Oysa toplumsal yaşam standart bir insan tipine göre kurulamaz. Bir şehir planlanırken çocuklar, yaşlılar, engelli bireyler, kronik hastalar ve geçici hareket kısıtlılığı yaşayan bireyler hesaba katılmadığında ortaya dışlayıcı bir kent düzeni çıkmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde toplu taşıma sistemleri bu durumun en görünür örneklerinden biridir. Metro istasyonlarında çalışan asansör bulamamak, otobüs rampalarının teknik olarak var olup pratikte kullanılmaması ya da kaldırımların araçlarla işgal edilmesi, engelli bireyleri kamusal yaşamın dışında bırakabilmektedir.</p><h2>EVRENSEL TASARIM</h2><p>Bugün Türkiye’de birçok belediye erişilebilirlik çalışmalarına önem verdiğini ifade etmektedir. Ancak erişilebilirlik çoğu zaman yalnızca “rampa yapmak” düzeyinde ele alınmaktadır. Oysa gerçek erişilebilirlik, bireyin yaşama tam ve eşit katılımını sağlayan bütüncül bir toplumsal tasarım anlayışıdır. Bir kamu kurumunun fiziksel olarak erişilebilir olması yeterli değildir; internet sitesinin ekran okuyucularla uyumlu olması, duyuruların işitme engelliler için erişilebilir biçimde sunulması ve hizmet süreçlerinin sadeleştirilmesi de gerekir. Çünkü erişilebilirlik yalnızca mekânla ilgili değil; bilgiyle, iletişimle ve toplumsal katılımla ilgili bir meseledir.</p><p>Bu noktada “evrensel tasarım” anlayışı büyük önem taşımaktadır. Evrensel tasarım, sonradan yapılan özel düzenlemeleri değil; herkesin baştan itibaren eşit kullanabileceği sistemler kurmayı hedefler. Yani engelli birey için ayrıca çözüm üretmek yerine, herkesi kapsayan bir yaşam düzeni oluşturmayı esas alır. Aslında bu yaklaşım yalnızca engelli bireyler için değil, toplumun tamamı için yaşam kalitesini artırmaktadır. Bir asansör yaşlı bireyin de işine yarar, bir sesli yönlendirme sistemi çocuklu ebeveynler için de kolaylık sağlar. Dolayısıyla erişilebilirlik belirli bir grubun talebi değil, insan merkezli bir şehir anlayışının temelidir.</p><h2>YARDIM DEĞİL İNSAN HAKLARI MESELESİ</h2><p>Türkiye’de engellilik konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ “yardım kültürü” etrafında şekillenmektedir. Oysa modern dünyada engellilik meselesi bir yardım konusu değil, temel insan hakları meselesidir. Yardım kültürü bireyi edilgen hale getirirken, hak temelli yaklaşım bireyi toplumsal yaşamın öznesi olarak kabul eder. Bir bireyin eğitim alabilmesi, çalışabilmesi ya da şehirde bağımsız hareket edebilmesi “iyilik” değil, temel yurttaşlık hakkıdır. Bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü yardım merkezli anlayışta birey minnet duyması gereken biri gibi konumlandırılırken, hak temelli yaklaşım bireyi eşit yurttaş olarak görmektedir.</p><p>Toplumsal dil de bu zihniyetin önemli bir göstergesidir. Geçmişte kullanılan “özürlü”, “sakat” gibi ifadeler dışlayıcı bir zihniyetin ürünüyken, bugün iyi niyetle kullanılan bazı kavramlar da farkında olmadan ayrıştırıcı olabilmektedir. Özellikle medyada engelli bireylerin ya “acıma nesnesi” ya da “kahramanlık hikâyesi” biçiminde sunulması dikkat çekmektedir. Bir engelli bireyin gündelik bir başarı göstermesi bile olağanüstü bir olay gibi aktarılabilmektedir. Oysa bu yaklaşım, bireyi normal yaşamın doğal bir parçası olarak görmek yerine onu istisnai bir figüre dönüştürmektedir.</p><p>Medya temsilindeki bu sorun, toplumsal algının şekillenmesinde büyük rol oynamaktadır. Dizilerde, haberlerde ve reklamlarda engelli bireyler çoğu zaman edilgen karakterler olarak yer almakta; üretken, bağımsız ve karar verici bireyler olarak yeterince temsil edilmemektedir. Halbuki medya yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtmaz; aynı zamanda onu üretir. Eğer medya dili değişirse, toplumun bakışı da değişmeye başlar. Bu nedenle medya kuruluşlarının engelliliği dramatikleştiren anlatılardan uzaklaşması gerekmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-engelli-gercegi-4824087</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/15/70ea9c64-1uo9lt5urvtzp3m5gkigb.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Jeopolitik kırılma, yabancı yatırımcı ve Türkiye</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>2020-2025 dönemi siyasi, askeri ve ekonomik krizlerin olduğu bir süreç olarak tecrübe edildi. Salgınla başlayan iktidar değişimleri iktisadi karmaşaları sonlandırmazken global borçluluk düzeyi ve faiz ödemeleri tarihteki en yüksek seviyelere tırmandı. Uluslararası finansal yapı krizlerle mücadelede yetersiz kalırken bölgesel çatışmalar sürece dahil oldu. Enerji ve gıdada meydana gelen fiyat artışları parasal genişlemeyle birleşti ve enflasyon rakamları son yarım yüzyılın en yüksek yüzdelerine yükseldi.</p><p>Bu süreçte yabancı yatırımcı olarak tanımlanan gruplar ise yatırımları daha stabil alanlara kaydırdı. 2019’da 2 trilyon dolar olan dünyadaki yıllık doğrudan yabancı yatırım (DYY) miktarı 2020’de 1,19 trilyon dolara geriledi. Günümüze kadar da DYY miktarı 2020 öncesi rakamlara erişebilmiş değil. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcılar da benzer bir eğilim izliyorlar. 2020-2025 döneminde ülkeye çekilen doğrudan yabancı yatırım miktarı 70 milyar dolar olurken geçmiş yıllara göre azalış mevcut. Bu azalma global şartların etkisiyle oluşurken fiyat istikrarının sağlanamaması da sürece olumsuz yansıyor.</p><h2>FAİZ ORANLARI VE GÜVENLİK ARAYIŞI</h2><p>Yabancı yatırımcıların yatırım yapma isteğini belirleyen temel etmenlerden biri faiz oranları. Küresel düzeyde yüksek seyreden faizler yabancı yatırımcıları yatırım yapmaktan ziyade faiz gelirlerine yönlendiriyor. Ek olarak enflasyonun artış eğilimine girmesi yatırımcıların kararını olumsuz yönde etkiliyor. Bölgesel çatışmaların yaygınlaşmaya başladığı 2022’den günümüze kadar da yatırımcılar yatırım yapmaktan geri duruyor ve yüksek faize yönelebiliyor. Veya daha güvenlikli gördükleri ülke ve coğrafyaları tercih edebiliyorlar. Tecrübe edilen olumsuzlara rağmen Türkiye’nin istikrarlı bir güven adası şeklinde yatırımcıları kendine çektiği ve daha fazla potansiyel taşıdığı söylenebilir. Çevre ülkelerine gelen yabancı yatırımcılar enerji sektörü ağırlıklı yatırım yaparken Türkiye imalat sanayi ve teknolojide öne çıkıyor. Yabancı yatırımcının Anadolu topraklarına ilgisinin arkasında ise sadece güçlü imalat sanayi değil genç insan kaynağı ve üretim gücü gibi etmenler bulunuyor. Bu nedenle 2026-2028 dönemi yabancı yatırımcılar acısından geçmiş 6 seneye kıyasla daha olumlu bir eğilim gösterebilir.</p><h2>KÖRFEZ VE BATI ASYALI YATIRIMCI GÜVENLİ LİMAN ARAYIŞINDA</h2><p>2003-2025 aralığında Türkiye 300 milyar dolara yakın doğrudan yabancı yatırım çekti. Ülkeye gelen yabancı yatırımcılar arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve ABD gibi aktörler üst sırada yer aldılar. Son dönemde de benzer bir trend görülüyor ve Batılı ülkelerden Türkiye’ye yabancı yatırımcılar geliyor. Ancak Körfez’de başlayan ve global ölçekli bir krize dönüşen çatışma Batılı ülkelerden ziyade Batı Asyalı yatırımcıları farklı bölgelerde yatırım yapmaya itiyor. İran-ABD-İsrail arasındaki çatışmanın boyutları göz önüne alındığında jeopolitik bir kırılmanın yaşandığı ve sermayenin güvenli liman aradığı görülüyor. Avrupa’dan Asya sınırlarına kadar dünyanın en büyük ordu ve savunma sanayine sahip aktörü olarak Türkiye öne çıkıyor, ilgi görüyor. Bu ilgi güvenli bir liman niteliğinde olan ülkenin coğrafi konumu ve kendi kendine yeterli askeri kapasitesiyle Batı Asyalı yatırımcıları kendine çekebilir. Türkiye’deki yatırım stokuna ülkelere göre bakıldığında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman ve Katar gibi aktörler alt sıralarda yer alıyorlar. Bu ülkelerin Türkiye’deki toplam yatırımları 20 milyar doların altında bulunuyor.</p><h2>TÜRKİYE’DEN YABANCI YATIRIMCILAR İÇİN YENİ HAMLELER</h2><p>Körfez sermayesinin güvenlik arayışı içerisinde olduğu ve istikrarlı bir yatırım coğrafyasına ihtiyaç duyması Türkiye alternatifini güçlendiriyor. Böylesi bir dönemde Türk karar alıcılar yatırımcılar için vergileri yüzde 25’ten yüzde 9’a çekiyor ve 20 yıllık bir af getiriyor. Ek olarak gümrük vergilerini yatırımcı lehine düzenliyor ve yenilebilir enerji sektörüne yönlendirme yapıyor. Körfez sermayesinin güvenli liman arayışına paralel olarak Batılı aktörlere olan güvenin zayıflaması Türk savunma sanayiinin global ün kazandığı bir döneme denk geliyor. Benzer şekilde Suudi Arabistan-Türkiye arasında vizeler kaldırılıyor ve Suudi yatırımcılar ülkedeki enerji yatırımlarına odaklanıyorlar. Kuveyt, BAE ve Katar gibi ülkelerden Türkiye’ye yapılan diplomatik ziyaretlerde sıklaşıyor ve global ölçekli etki uyandırıyor. Ocak 2026’da Türkiye’ye doğrudan yatırım yapmış üçüncü büyük aktör olarak da BAE gözlere çarpıyor. Dubai ve Riyad gibi merkezlerden çatışma nedeniyle uzaklaşan yatırımcılar güvenlik arayışı ve istikrar nedeniyle yatırımlarını farklı bölgelere kaydırıyorlar. Böylesi bir dönemde Türkiye yabancı yatırımcılara istisna, vergi indirimi ve fırsatlar sunarak yabancı yatırım ortamında iyileştirmeye gidiyor. Global şartlar ve fırsatlar açısından yaklaşıldığında Türk imalat sanayiinin gösterdiği üretim ve ihracat potansiyeli sürece ciddi katkı sunuyor. Son yıllarda mal ve hizmet ihracatının 400 milyar doları aşarak zirve yapması bu katkının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.</p><p>Jeopolitik kırılmanın gerçekleştiği bir dönemde yabancı yatırımcılar için daha iyi bir yatırım ortamı yaratmayı hedefleyen Türkiye’nin adımları 2026-2028 döneminde 60 milyar doları aşan bir miktarı ülkeye çekebilir. Enerji, turizm, sanayi ve tarım gibi alanlarda ortaya konan yeni sanayileşme planları da bölgesel kalkınmanın yabancı yatırımcılarla birlikte yürütülmesine imkân sağlayabilir. Böylesi bir adım istikrar arayışındaki Körfez yatırımcısını Türkiye’ye çekme potansiyeli taşıyan önemli fırsatlardan biri. Sonuç olarak küresel çatışmanın yaygınlaştığı ve global düzenin değişim gösterdiği bir süreçte Türkiye yaşanan krizleri fırsata çevirme potansiyeline sahip. Mevcut kaotik süreçte İstanbul Finans Merkezinin Dubai ile karşılaştırması da bu nedenle önem taşıyor. Ancak fırsatın yakalanması için yabancı yatırımcılara sunulan ek teşviklerin yerinde olduğu ve yeni destek paketlerine ihtiyaç olduğu göz önünde bulundurulmalı.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/jeopolitik-kirilma-yabanci-yatirimci-ve-turkiye-4823798</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/1f812d24-iy43d6hroyghnolthatkyi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump sonrası Amerika: Düzen değişir, yön kalır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799" rel="standout" />
      <description>Trump yeni bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir hal aldı. Trump çekilince, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Tokgöz - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Trump vakasını hoyrat bir siyaset dilinin Beyaz Saray’a yürüyüşü gibi okumak büyük tabloyu ıskalar. Burada sahneye çıkan şey, bir siyasetçinin mizacından ibaret olmaktan uzaktır. Burada daha derindeki bir katman konuşuyor: Amerikan kudretinin yorgunluğu, merkez gücün gecikmiş öfkesi, imparatorluk muhasebesinin sertleşen dili.</p><p>Amerika dünyaya artık başka bir gözle, kuşkuyla, maliyet hesabıyla bakıyor. Eski çağın ipek cümleleri çözülürken altta çelikten bir lügat beliriyor. Trump’ın tarih içindeki ağırlığı da burada beliriyor. Yeni bir Amerika icat ettiği için değil, çoktan yön değiştiren Amerika’ya hız, jest ve cüret verdiği için.</p><p>Trump’ın görevi 20 Ocak 2029’da sona eriyor. 3 Kasım 2026 ara seçimleri onu Beyaz Saray’dan çıkarmaz, yalnızca Kongre’nin rengini değiştirip denetimi sertleştirerek başkanlığını ani bir düşüşten ziyade uzun bir yıpranma, daralma ve kuşatma sürecine sokar. Tam da bu yüzden Trump sonrası Amerika tartışması bir takvim hesabını aşan daha derin bir meseleye açılır: Trump çekildiğinde Amerika eski haline döner mi?</p><h2>BİR DÖNEMİN SONU MU, YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİ Mİ?</h2><p>Aşikâr ki bütünüyle bir geri dönüş beklemek saflık olur. Çünkü düzenin çözülüşü Trump’la başlamadı. Irak savaşı bu çözülüşün meşruiyetini aşındırdı. Afganistan ricati Amerikan kudretinin sınırsız kapasite efsanesini tüketti. 2008 krizi küresel liderliğin iç toplumsal maliyetini görünür kıldı. Çin’in yükselişi, “entegrasyon dönüştürür” inancını dağıttı. Pandemi ve tedarik zinciri kırılmaları, serbest dolaşımın aynı zamanda stratejik bağımlılık ürettiğini gösterdi. Ukrayna savaşı Avrupa güvenliğinin faturasını yeniden Washington’ın masasına bıraktı. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller ve veri altyapısı etrafında büyüyen rekabet ise dış politika ile sanayi politikasını birbirine kilitledi. Trump bu hikâyenin mucidi sayılmaz; yoğunlaştırıcısıdır.</p><p>Bu yüzden Trump dış politikasını anlık öfke, içgüdü ve sahne refleksiyle sınırlamak yetersiz kalır. Savruk tarafları var, ani çıkışları, sabah yaptırım akşam pazarlık üreten o tanıdık oynaklık var. Yine de omurga açık. “Önce Amerika” artık miting sloganı olmaktan çıktı; devletin resmî metinlerine yerleşmiş bir siyasal akla dönüştü.</p><p>Bu aklın hükmü serttir: Amerika son otuz yılda fazla dağıldı, fazla harcadı, fazla omuzladı, rakiplerinin yükselişini kendi elleriyle finanse etti, müttefiklerinin güvenliğini ölçüsüzce sübvanse etti, kendi orta sınıfını ise bu yüklerin altına bıraktı. Buradan çıkan strateji de nettir. Sınır, göç, karteller, fentanil, ticaret, çip üretimi, enerji kapasitesi, tedarik zinciri, hepsi aynı güvenlik sözlüğüne bağlanır. Dış yardım ideolojik denetime çekilir. Ticaret, ekonomik tercih olmaktan çıkar, ulusal güç aracına dönüşür.</p><h2>KİŞİLİK İLE MÜESSES NİZAM ARASINDAKİ ÇİZGİ</h2><p>Burada kritik düğüm, Trump’a özgü olanla Trump’tan sonra da sürecek olanı ayırmaktır. Trump’a ait olan ilk alan üsluptur. Müttefiki kameralar önünde küçük düşürmek, diplomasiyi şahsi sadakat testine çevirmek, kurumsal hafızayı ayak bağı gibi görmek, jeopolitiği kültür savaşı retoriğiyle karıştırmak, karar alma süreçlerini kişiselleştirmek… Bunlar Trump’ın damgasıdır. Fakat daha derinde duran birçok başlık çok daha geniş bir devlet aklının ürünüdür.</p><p>Çin’le stratejik rekabet, kritik teknolojilerin korunması, yarı iletkenler ve yapay zekâda devlet destekli sanayi seferberliği, Avrupa’nın daha fazla askeri sorumluluk üstlenmesi, sınırın dış politika başlığına dönüşmesi, açık uçlu kara savaşlarına mesafe... Bunlar bir şahsın keyfi tercihi gibi okunamaz. Birinci Trump döneminde şekil aldı, Biden döneminde kurumsallaştı, ikinci Trump döneminde daha sert bir dille sürdü. Müesses nizam burada yıkılmış görünmüyor; yön değiştirmiş, kısmen Trumpçılaşmış görünüyor.</p><p>Tam da bu yüzden Trump klasik anlamda izolasyonist (yalıtımcı) sayılmaz. Dünyadan çekilmek istemiyor; dünyayı başka türlü yönetmek istiyor. Daha seçici, daha maliyetçi, daha pazarlıkçı, daha çıplak bir çıkar diliyle. Bir yanda sonsuz savaşların vahametinden söz ediyor, öte yanda İran’a kuvvet uyguluyor. Bir yanda NATO’yu azarlar gibi konuşuyor, öte yanda Avrupa’yı daha fazla harcamaya zorluyor. Bir yanda çok taraflı kurumlara kuşkuyla yaklaşıyor, öte yanda doların, Amerikan pazarının, teknolojik üstünlüğün ve askeri kudretin sağladığı kaldıraçtan sonuna kadar yararlanmak istiyor.</p><p>Burada geri çekilme yok; yeniden tahkim var. Amerika’nın küresel rolü tasfiye edilmiyor, yeniden fiyatlandırılıyor. Dünya artık ahlaki vaadin sahası gibi okunmuyor; korunacak çıkarların, yönetilecek risklerin ve sınanacak güç dengelerinin sert haritası gibi okunuyor.</p><p>Trump sonrasında ilk değişecek alan da burası değil, üslup olacak. Müttefiklerle kurulan cümleler yumuşar. NATO’ya bağlılık daha öngörülebilir bir dille ifade edilir. Diplomasi kurumları nefes alır. Dış yardım bütünüyle eski ihtişamına kavuşmasa bile toparlanır. Tarife siyaseti kaba bir balyoz olmaktan çıkıp daha hedefli bir araca dönüşebilir. Fakat büyük eksen yerinde kalır. Çin’e karşı sertlik sürer. Teknoloji güvenliği devam eder. Kritik mineraller, veri akışları, yapay zekâ altyapısı, çip üretimi, deniz yolları, enerji güvenliği ve Avrupa’nın savunma yükü yeni dönemin ana dosyaları olmayı sürdürür.</p><p>Çünkü eski düzeni mümkün kılan tarihsel hava artık dağılmış durumda. 1990’ların tek kutuplu güveni yok. Serbest ticaretin kendiliğinden barış ve refah üreteceğine dönük rahatlık yok. Çin’i sisteme daha fazla bağladıkça benzerleşeceği inancı yok. Avrupa’yı sonsuza kadar Amerikan omuzlarında taşımanın içeride bedel üretmeyeceği fikri de yok.</p><h2>GERİ DÖNMEYECEK OLAN NEDİR?</h2><p>Bu sürekliliğin en açık göründüğü alanlar dört başlıkta toplanıyor. Çin dosyasında rekabet ile pazarlık aynı anda yürüyecek; çiplerde sertlik, finans baskısı arttığında seçici yumuşama, teknoloji transferinde fren, askeri dengede tahkim. Avrupa dosyasında esas mesele artık ittifakın sürüp sürmeyeceği değil, yükün nasıl paylaşılacağı. Orta Doğu’da Washington daha az görünmek isteyebilir fakat daha az belirleyici olmayı kabul etmek istemez; enerji yolları, boğazlar, İsrail’in güvenliği, İran’ın kapasitesi bu bölgeyi masada tutar.</p><p>Batı Yarımküre’de ise göç, karteller, sınır, Panama ve Latin Amerika’daki Çin etkisi iç politika dipnotu olmaktan çıkmıştır. Yeni Amerikan aklı yarımküreyi yeniden jeopolitik merkez olarak okuyor. Bu yüzden Trump çekilse bile hudut meselesi insani bir başlıkla sınırlı kalmaz; egemenlik, güvenlik ve rejim kapasitesi sorunu olarak yaşamayı sürdürür.</p><p>Son kertede hüküm açık: Trump bir parantez açmadı, mevcut dönüşümün kapağını kaldırdı. Onunla birlikte Amerikan dış politikası daha ekonomik, daha teknolojik, daha korumacı, daha seçici ve daha sert bir yatağa yerleşti. Trump çekilir, diplomatik ton toparlanır fakat akış sürer.</p><p>Tarihte asıl kalıcı olan, kurulan kurumlardan çok meşru kılınan histir. Trump’ın meşru kıldığı his şudur: Dünya artık sınırsız bir vaat sahası sayılmaz; maliyeti olan bir mücadele alanıdır. Bu duygu bir seçim gecesiyle dağılmaz. O yüzden ABD, Trump öncesine dönmez. En fazla yeni evinin duvarlarını daha zarif bir dille örer. İçeride kalan sertlik ise yerinde durur. Okunması gereken gerçek budur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trump-sonrasi-amerika-duzen-degisir-yon-kalir-4823799</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/14/a18a4e9f-8v5mxthq5lp2vmtk5pc6.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermenistan sınırlarını aşacak kritik seçim kapıda</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499" rel="standout" />
      <description>7 Haziran seçimleri, Paşinyan için bir iktidar testinin ötesinde Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı bir eşik. Dolayısıyla Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik önem taşıyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Burak Çalışkan / Doktorant, Post-Sovyet Çalışmaları, York Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Erivan, mayıs ayının ilk günlerinde yalnızca diplomatik toplantılara değil, Ermenistan’ın dış politika açılımını görünür kılan sembolik bir sahneye ev sahipliği yaptı. 4 Mayıs 2026’da Avrupa Siyasi Topluluğu’nun 8. Zirvesi Ermenistan’ın başkenti Erivan’da toplanırken, bu toplantıyı tamamlayan ikinci önemli adım olarak 4–5 Mayıs tarihlerinde ilk AB–Ermenistan Zirvesi gerçekleştirildi. Bu diplomatik yoğunluğu daha önemli kılan unsurlardan biri de Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i zirveye davet etmesiydi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın Erivan’da bulunması ve Aliyev’in video mesaj göndermesi, Güney Kafkasya’daki normalleşme sürecinin somut bir diplomatik zemine taşındığını göstermektedir.</p><h2>BÖLGESEL DÜZENİ ETKİLEYECEK</h2><p>Avrupa Siyasi Topluluğu, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalinin ardından Avrupa kıtasında siyasi diyalog ve stratejik eşgüdüm ihtiyacına cevap olarak ortaya çıkmıştı. Moskova’nın nüfuzunun uzun yıllar belirleyici olduğu Güney Kafkasya’da Erivan’ın Türkiye dahil olmak üzere Batı ile temaslarını artırması, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir döneme işaret ediyor. Bu dönüşümün arka planında Dağlık Karabağ Savaşlarının yarattığı güvenlik kırılması, Rusya’nın Ermenistan nezdinde azalan güvenilirliği, Batı’nın bölgeye artan ilgisi ve Türkiye-Azerbaycan hattıyla normalleşme arayışı bulunuyor. Bu nedenle Ermenistan’da gerçekleştirilecek 7 Haziran seçimleri, bu ülkenin iç siyasetini aşarak Güney Kafkasya’da şekillenen yeni bölgesel düzen açısından kritik bir önem taşımaktadır.</p><h2>DAĞLIK KARABAĞ SONRASI SİYASİ DÖNÜŞÜM </h2><p>2018’de Kadife Devrim ile iktidara gelen Nikol Paşinyan, özellikle İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın ardından Ermenistan dış politikasında daha gerçekçi ve uzlaşmacı bir çizgi izlemeye başladı. Bağımsızlıktan 2018’e kadar Ermenistan siyasetinde etkili olan Karabağ kökenli eski elitler ve diasporanın sert muhalefetine rağmen Paşinyan yönetimi, hem iç politikada reform söylemini hem de dış politikada normalleşme arayışını sürdürdü. Bu çerçevede Erivan, ülkeyi bölgesel izolasyondan çıkarmak ve kırılgan ekonomisini toparlamak amacıyla Türkiye ve Azerbaycan ile diplomatik temaslarına devam etmektedir. </p><p>Bu dönüşümün en dikkat çekici boyutlarından biri Rusya ile ilişkilerde yaşanmaktadır. Paşinyan’ın muhalefet yıllarında da belirgin olan Moskova’ya mesafeli tutumu, 2020 savaşı ve özellikle 2023’te Dağlık Karabağ’daki statükonun tamamen değişmesi sonrası daha görünür hale geldi. Nitekim Erivan’ın Şubat 2024’te Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne katılımını askıya aldığını açıklaması ise Ermeni dış politikasındaki “eksen kayması” tartışmalarını güçlendirdi. </p><p>Bu noktada Batı’nın Ermenistan’a yönelik siyasi ve ekonomik desteği, Paşinyan hükümetinin Avrupa’ya yönelme iradesiyle birlikte Rusya’nın bölgede zayıflayan nüfuzunun yarattığı jeopolitik boşlukla da doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Paşinyan’ın çizgisi, Ermenistan’ı Rusya merkezli eski güvenlik anlayışından çıkarıp Batı, Türkiye ve Azerbaycan ile temaslara dayalı yeni bir bölgesel gerçekliğe uyarlama çabası taşımaktadır. </p><h2>MOSKOVA’NIN GÖLGESİ </h2><p>Ermenistan’ın Batı’ya yönelimi, Moskova’nın Erivan üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Gümrü’deki 102. askeri üssü varlığını sürdürürken, enerji, bankacılık, demiryolları ve stratejik altyapı alanlarındaki Rus etkisi devam etmektedir. Paşinyan hükümeti sınır güvenliğini kademeli olarak Rus unsurlarından devralmaya başlasa da Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlılığı bir anda sona erecek düzeyde değildir. Bu nedenle Erivan’ın Batı’ya açılımı, Moskova’dan kopuştan çok bir dengeleme çabası olarak okunmalıdır.</p><p>Buna karşılık Rusya, Erivan’ın Avrupa ile yakınlaşmasını ve Paşinyan’ın tutumunu baskı altına almaya çalışıyor. Rusya’nın Ermeni maden suyu ve konyak ithalatına yönelik kısıtlamaları, ucuz doğalgaz tedarikinin tehlikeye girebileceğine dair uyarılar ve Ermenistan’ın AB çizgisine yaklaşmasının “Rusya karşıtı yörüngeye çekilme” olarak sunulması, Kremlin’in ekonomik ve siyasi baskı araçlarını devrede tuttuğunu gösteriyor. AB’nin Ermenistan’da siber saldırılar, dezenformasyon ve yasa dışı finansal akışlarla mücadele amacıyla yeni bir sivil misyon kurması da bu rekabetin seçim süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo, 7 Haziran seçimlerini Paşinyan için bir iktidar testinin ötesine taşıyarak Ermenistan’ın dış politika yöneliminin de sınanacağı kritik bir eşiğe dönüştürüyor.</p><h2>PAŞİNYAN’A KARŞI ESKİ CEPHE </h2><p>Moskova’nın baskısı, Ermenistan iç siyasetinde de karşılıksız değildir. 7 Haziran seçimlerinde Paşinyan’ın karşısındaki muhalefet, tek ve bütünlüklü bir programdan çok eski düzen aktörlerinin, diaspora ve Rusya’ya yakın çevrelerin, kilisenin ve milliyetçi yapıların oluşturduğu parçalı bir cephe görünümündedir. Bu cephenin öne çıkan iki ismi eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ile Ermeni-Rus iş insanı Samvel Karapetyan’dır. Koçaryan’ın temsil ettiği çizgi, Karabağ kökenli eski elitler ve Taşnak çevreleriyle bağlantılı, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi “taviz” olarak gören daha sert ve Moskova’ya yakın bir dış politika anlayışına dayanmaktadır.</p><p>Karapetyan ise Rusya’da edindiği ekonomik güç ve Güçlü Ermenistan hareketiyle, seçim yarışında Paşinyan karşıtı cephenin diğer önemli aktörü olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda Ermenistan’daki Rusya bağlantılı eski güç ağlarının siyasi karşılığını temsil etmektedir. Buna karşılık Paşinyan, Batı ile bağların güçlendirilmesini, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşmeyi ve ekonominin dışa açılarak toparlanmasını savunuyor. Bu nedenle 7 Haziran seçimleri, klasik bir iktidar-muhalefet yarışından çok Ermenistan’ın Rusya’ya yakın eski güvenlik anlayışı ile Batı’ya ve bölgesel normalleşmeye açık yeni yönelimi arasında yapılacak bir tercih niteliği taşımaktadır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822860" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp" data-title="Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün" data-url="/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4823137" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp" data-title="Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?" data-url="/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/ermenistan-sinirlarini-asacak-kritik-secim-kapida-4823499</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/a4fb5d81-cesjw415426r7uwr2rww4j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük güçlerin krizi ve Türk dünyası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ainur Nogayeva / Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Bu günlerde iki önemli görüşme konuşuluyor. Bunlar, kapsamı ve katılımcılar bakımından farklı olsa da aynı düzlemde yer alıyor: ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyareti, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti ve ardından Türkistan’da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesi. </p><h2>KÜRESEL SİSTEMDEKİ KRİZ </h2><p>Küresel sistem tarihsel bir kırılma döneminden geçiyor. Soğuk Savaş sonrası kurulan ve ABD’nin merkezinde yer aldığı düzen artık eski gücünü koruyamıyor. Washington ile Pekin arasındaki rekabet derinleşirken, Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki krizler ve enerji güvenliği tartışmaları dünya siyasetini yeniden şekillendiriyor. Trump-Xi görüşmesi, kırmızı çizgilerin belirlenmesi veya kontrollü rekabet tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir.</p><p>İşte bu süreçte dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, orta ölçekli güçlerin artık yalnızca büyük aktörlerin etkisine maruz kalan pasif ülkeler olmaktan çıkmasıdır. Özellikle TDT çatısı altında şekillenen yeni jeopolitik yaklaşım, Avrasya’da alternatif bir denge üretmeye çalışıyor.</p><p>Bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortaya koyduğu vizyon belli. Asıl hedef; enerji, ulaştırma, lojistik, dijital altyapı ve diplomasi alanlarında bölgesel dayanıklılık oluşturmak. Çünkü Türkistan ülkeleri artık tek bir güce bağımlı olmanın ciddi riskler doğurduğunu görüyor. Ukrayna savaşı, yaptırımlar, tedarik zinciri krizleri ve küresel enerji gerilimleri bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.</p><h2>ORTA KORİDORUN ÖNEMİ </h2><p>Çin’den başlayıp  Türkistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu hat artık yalnızca bir ticaret yolu değil, yeni dünya düzeninin stratejik omurgalarından biri olarak görülüyor. Daha önce Rusya üzerinden geçen kuzey güzergâhı güvenlik ve yaptırım riskleri nedeniyle zayıflarken, Kızıldeniz ve Orta Doğu hattı da çatışmalar nedeniyle kırılgan hale geldi. Böylece Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye’nin geliştirdiği Orta Koridor, Avrasya’nın en kritik alternatiflerinden biri haline dönüştü.</p><p>Kazakistan Hazar’daki Aktau ve Kurık limanlarını büyütüyor; Azerbaycan Bakü-Alat limanını bölgesel merkez haline getirmeye çalışıyor; Türkiye ise Kars üzerinden Avrupa bağlantısını güçlendiriyor. Bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleri sadece yol ve liman inşa etmiyor; aynı zamanda ortak gümrük sistemleri, dijital geçiş mekanizmaları ve lojistik entegrasyon üzerinde de çalışıyor. Yani mesele artık sembolik iş birliği değil, gerçek bir bölgesel ekonomik mimari kurma çabasıdır.</p><h2>ENERJİDE ÇEŞİTLENDİRME </h2><p>Enerji alanında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Azerbaycan Avrupa’nın enerji güvenliği açısından kritik bir aktöre dönüşürken, Türkiye kendisini Hazar, Orta Doğu ve Avrupa arasında bir enerji merkezi olarak konumlandırıyor. Kazakistan ve Türkmenistan ise petrol ve doğalgaz ihracatında yalnızca tek bir güzergâha bağlı kalmak istemiyor. Bu nedenle yeni boru hatları, LNG projeleri ve elektrik bağlantıları üzerinde çalışmalar hız kazanıyor.</p><h2>YENİ REKABET SAHASI </h2><p>Ancak bu jeopolitik dönüşüm yalnızca bölge ülkelerinin iradesiyle şekillenmiyor. Çünkü Trump-Xi görüşmeleri çerçevesinden bakarsak, Türkistan’ın günümüzde aynı zamanda ABD ile Çin arasındaki büyük rekabetin önemli sahalarından biri haline geldiği de söylenebilir. </p><p>Çin açısından bölge kritik öneme sahip: Öncelikle, Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara bağlantılarının merkezi olması ve Pekin yönetiminin Orta Asya’yı, Sincan bölgesinin güvenliği açısından stratejik bir tampon alan olarak görmesi. Ve tabii enerji dönüşümü çağında büyük önem kazanan uranyum, nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından bölgenin sahip olduğu zengin kaynaklar…Bu nedenle Çin, demir yollarından enerji tesislerine, maden yatırımlarından dijital altyapıya kadar milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor.</p><p>ABD ise son yıllarda bölgeye yönelik yaklaşımını değiştirdi. Afganistan merkezli güvenlik politikalarının yerini artık ekonomi, teknoloji, kritik mineraller ve alternatif ulaştırma koridorları aldı. Washington, Orta Asya’nın tamamen Çin’in ekonomik etkisi altına girmesini istemiyor. Bu nedenle ABD, bölge ülkelerine teknoloji, yatırım, enerji dönüşümü ve lojistik alanlarında alternatif ortaklıklar sunmaya çalışıyor. Kısacası, Çin nerede ise ABD orada.</p><p>Çin altyapı ve hızlı yatırım vaat ediyor; ABD ise teknoloji, finans ve küresel pazarlara erişim imkânı sunuyor. Fakat Türkistan devletleri bu iki güç arasında kesin bir tercih yapmak istemiyor. Tam tersine, çok yönlü / denge politikası izleyerek manevra alanlarını korumaya çalışıyorlar.</p><h2>ÜÇÜNCÜ YOL MÜMKÜN </h2><p>İşte Türk Devletleri Teşkilatı’nın asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Teşkilat, bölge ülkelerine yalnızca kültürel dayanışma değil, aynı zamanda jeopolitik esneklik sağlıyor. Türkiye NATO ile ilişkilerini sürdürürken Çin ve Rusya ile de temas kurabiliyor; Kazakistan aynı anda Rusya, Avrupa, Çin ve ABD ile iş birliği geliştirebiliyor; Azerbaycan enerji ve lojistik merkezi olarak stratejik ağırlığını artırıyor.</p><p>Sonuç olarak bugün Türk Devletleri Teşkilatı’nın öncülük ettiği süreç, yalnızca “Türk dünyası söylemi” değildir. Bu yapı, parçalanan küresel düzen içerisinde Büyük Güç statüsüne ulaşmamış, ama sorumlu davranan devletlerin ayakta kalma ve kendi jeopolitik alanlarını oluşturma arayışıdır. Büyük güçler dünyayı yeniden paylaşmaya çalışırken, Türk dünyası kendi kaderini yalnızca dış aktörlerin kararlarına bırakmamaya çalışıyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-guclerin-krizi-ve-turk-dunyasi-4823500</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/4e177aa9-xg064smttpqtpeucuky8d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137" rel="standout" />
      <description>Tanımlama üstünlüğü modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Ahmet Bülbül / Nuh Naci Yazgan Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Batı’da yalnızca siyaset ve güç dengeleri değil, bu dengeleri anlamlandıran kavramlar ve bu kavramlar etrafında kurulan söylem de büyük ölçüde Batı ve Avrupa merkezli siyasi, akademik ve medyatik aktörler tarafından üretilmekte ve şekillendirilmektedir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “soykırım” gibi kavramlar, çoğu zaman evrensel ve tarafsız kategoriler olarak sunulsa da gerçekte belirli bir güç düzeninin içinden doğar ve o düzeni yeniden üretir. Bu nedenle küresel düzeyde yaşanan pek çok tartışma, yalnızca olayların kendisi üzerinden değil, bu olayların hangi kavramlarla ve hangi söylem içinde adlandırıldığı üzerinden de yürütülür. Tam da bu noktada şu tespit çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkar: Bu söylemi kimin belirlediği tartışmalı olabilir; ancak kimin belirleyemediği açıktır: Müslümanlar. </p><p>Zeliha Eliaçık’ın bu tespiti, Batı’daki İslam tartışmalarının ötesine geçen daha geniş bir gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca İslam’ın, Müslümanların, Filistin’in veya Orta Doğu’nun nasıl anlatıldığı değildir; asıl mesele, bu gerçekliklerin hangi kavramlarla ve kimin tarafından tanımlandığıdır. </p><p>Bugün Gazze’de yaşananları, Filistin direnişini, İsrail’in işgal siyasetini ya da Müslümanların yaşadığı dramı ve buna bağlı öfkeyi gerçekten anlamak istiyorsak, önce şu soruyu sormamız gerekir: Hakikati kim adlandırıyor/belirliyor?</p><h2>DEUTUNGSHOHEIT: GÖRÜNMEZ AMA BELİRLEYİCİ GÜÇ </h2><p>Almanca’da bu durumu çok iyi karşılayan bir kavram vardır: Deutungshoheit. Türkçeye “tanımlama üstünlüğü”, “anlamlandırma yetkisi” ya da “yorumlama egemenliği” olarak çevrilebilir. Ancak bu kavram basitçe “yorum yapmak” anlamına gelmez. Deutungshoheit, bir olayın, bir kavramın ya da toplumsal gerçekliğin nasıl anlaşılacağını belirleme gücüdür. Yani mesele sadece konuşmak değil; hangi sözün makul, hangi yorumun meşru, hangi kavramın geçerli sayılacağını belirlemektir. Bir olayı “soykırım” olarak mı, “savaş” olarak mı, “meşru müdafaa” olarak mı, “terörle mücadele” olarak mı tanımladığınız, o olaya verilecek ahlaki, siyasi ve hukuki tepkiyi de büyük ölçüde belirler.</p><p>Bu nedenle tanımlama üstünlüğü, modern dünyanın en görünmez ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Bir tanım yeterince tekrarlandığında artık tanım gibi değil, gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlar. “Güvenlik operasyonu”, “önleyici saldırı”, “insani müdahale”, “terörle mücadele”, “radikalleşme”, “ılımlılık”, “uluslararası toplum” gibi kavramlar bu yüzden yalnızca kelime değildir; her biri belirli bir dünya görüşünü ve güç ilişkisini taşır.</p><h2>SADECE CEVAPLARI DEĞİL SORULARI DA BELİRLİYOR</h2><p>Tanımlama üstünlüğünün kaynağı yalnızca bilgi değildir; bilgi ile gücün birleşimidir. Modern dünyada uzmanlar, akademisyenler, gazeteciler, hukukçular, diplomatlar, düşünce kuruluşları ve dijital platformlar birlikte bir anlam düzeni oluştururlar. Bu düzen içinde bazı yorumlar “bilimsel”, bazıları “makul”, bazıları “tarafsız”, bazıları ise “aşırı”, “ideolojik” veya “tehlikeli” sayılır. Böylece tartışma daha başlamadan sınırları çizilmiş olur.</p><p>Bu noktada güç yalnızca başkalarına bir şey yaptırma kapasitesi değildir. Güç, aynı zamanda başkalarının hangi seçenekleri mümkün göreceğini belirleme kapasitesidir. Bir toplumun önüne yalnızca iki seçenek koyarsanız, üçüncü seçeneği savunanları gerçekçi olmamakla suçlayabilirsiniz. Bir meseleyi “güvenlik” başlığı altına yerleştirirseniz, adalet talebini kolayca ikincil hale getirebilirsiniz. Bir direnişi “terör” olarak adlandırırsanız, o direnişi doğuran işgal koşullarını tartışma dışına itebilirsiniz. İşte tanımlama üstünlüğü tam da burada işler: Sadece cevapları değil, soruları da belirler.</p><h2>KAVRAMLAR ÜZERİNDEKİ HEGEMONYA </h2><p>Batı’nın küresel üstünlüğü uzun süre askeri, ekonomik ve teknolojik güç üzerinden tartışıldı. Fakat belki de en kalıcı üstünlük biçimi kavramlar üzerindeki üstünlüktür. Çünkü kavramı belirleyen, tartışmanın sınırlarını da belirler. Batı, modern dönemde sadece sömürgecilik, sermaye, askeri ittifaklar ve teknolojik kapasite üretmedi; aynı zamanda dünyayı anlamlandıran kategorileri de üretti. Neyin “medeniyet”, neyin “barbarlık”; kimin “demokrat”, kimin “otoriter”; hangi şiddetin “terör”, hangi şiddetin “güvenlik operasyonu”; hangi ölümün “trajedi”, hangi ölümün “kaçınılmaz yan zarar” olduğu çoğu zaman Batı merkezli kavramlarla belirlendi.</p><h2>GAZZE: KELİMELER ÜZERİNDE BİR MÜCADELE </h2><p>Gazze meselesi, Batı’nın tanımlama üstünlüğünün en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İsrail’in Gazze’de on binlerce sivili hedef alan soykırımı karşısında Batı kamuoyunda uzun süre egemen olan çerçeve “İsrail’in kendini savunma hakkı” oldu. Böylece meselenin merkezine işgal, abluka ve sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi değil; İsrail’in güvenliği yerleştirildi. Filistinlilerin yaşadığı yıkım ise çoğu zaman “trajedi”, “insani kriz” ya da “savaşın bedeli” gibi edilgen kavramlarla anlatıldı.</p><p>Tanımlama üstünlüğü çoğu zaman açık bir yalanla işlemez. Bazı gerçekleri öne çıkarır, bazılarını görünmez hale getirir. Bazı ölümler “katliam”, bazıları “yan hasar”; bazı saldırılar “terör”, bazıları ise “operasyon” olarak sunulur. Böylece ahlaki tepki de önceden biçimlendirilmiş olur.</p><p>Gazze’deki en büyük mücadelelerden biri bu yüzden kelimeler üzerindedir: Yaşananların adı nedir? Eğer buna yalnızca “savaş” denirse, iki taraflı ve simetrik bir çatışma iması güçlenir. “İnsani kriz” denirse, yıkımın faili geri plana düşer. “Soykırım” denirse, artık mesele sadece İsrail-Filistin çatışması olmaktan çıkar; insanlığın ortak hukuk ve ahlak düzeninin çöküşü haline gelir.</p><h2>BİR OLAY, İKİ ANLATI</h2><p>Aynı olayın farklı kelimelerle anlatılması, farklı dünyalar kurar. “Gazze’de insanlar ölüyor” cümlesi ile “İsrail Gazze’de sivilleri öldürüyor” cümlesi aynı şeyi söylemez. Birincisinde ölüm vardır ama fail belirsizdir. İkincisinde fail görünür hale gelir. “Gazze’de açlık yaşanıyor” demekle “Gazze aç bırakılıyor” demek de aynı değildir. İlki doğal afet çağrışımı yapar; ikincisi ise siyasi ve askeri bir tercihe işaret eder. Tanımlama üstünlüğü, çoğu zaman bu edilgen ve etken cümleler arasındaki farkta gizlidir.</p><p>İsrail’in Sumud insani yardım filosuna yönelik uluslararası hukuku ihlal eden müdahalesi de bu mücadelenin güncel örneklerinden biridir. Batı medyasında olay çoğu zaman “güvenlik önlemi” ya da “kontrol operasyonu” olarak sunuldu. Oysa ortada silahlı bir tehdit değil, sivil bir insani yardım girişimi ve engellenen bir vicdan vardı. Böylece olayın kendisi değil, olayın nasıl adlandırıldığı belirleyici hale geldi. Bir taraf yardım götürürken diğer taraf bunu “provokasyon” olarak tanımlayabildi. Sumud örneği, Gazze’deki mücadelenin yalnızca sahada değil, kavramlar düzeyinde de sürdüğünü göstermektedir.</p><h2>TANIMLAYAN HÜKMEDER </h2><p>Bu noktada hukuk da tarafsız bir alan olmaktan çıkar. “Soykırım”, “işgal”, “orantılılık”, “meşru müdafaa” ve “savaş suçu” gibi kavramlar yalnızca teknik hukuk terimleri değildir; büyük siyasi sonuçlar doğuran tanımlardır. Bir eylemin “soykırım” olarak adlandırılmasıyla “aşırı güç kullanımı” olarak adlandırılması arasında yalnızca kelime farkı değil; sorumluluk ve ahlaki hüküm farkı da vardır.</p><p>Almanya örneği bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. Nazi geçmişiyle yüzleşme üzerine kurulan hafıza kültürü, başlangıçta önemli ve ahlaki bir yüzleşme pratiği iken, zamanla İsrail eleştirisini bastıran bir söylemsel denetim aracına dönüşebilmiştir. “Bir daha asla” ilkesi, evrensel olarak bütün soykırımlara, bütün sivillere ve bütün ezilen halklara dönük bir ahlaki çağrı olması gerekirken, yalnızca İsrail devletinin güvenliğiyle özdeşleştirilmektedir. Böylece hafıza, eleştirel bir bilinç üretmek yerine, bugünün hakikatini belirleyen bir sınır çizme mekanizmasına dönüşmektedir.</p><h2>GERÇEKLİĞİN YENİ SAHİPLERİ </h2><p>Bu kavram iktidarının bir diğer boyutu da medyadır. İnsanlar olaylara çoğu zaman doğrudan değil, medya aracılığıyla temas eder. Haber başlıkları, görüntü seçimi, uzman yorumları ve sosyal medya algoritmaları olayların nasıl algılanacağını belirler. Gazze’de bir hastane bombalandığında başlığın “İsrail hastaneyi vurdu” mu yoksa “Gazze’de patlama meydana geldi” mi olduğu bile büyük fark yaratır. Bir çocuk öldürüldüğünde “İsrail saldırısında çocuk öldü” demekle “çatışmada çocuk hayatını kaybetti” demek aynı şey değildir. Birincisinde fail vardır; ikincisinde ölüm sanki kendiliğinden gerçekleşmiştir.</p><p>Dijital çağda bu güç daha da karmaşık hale gelmiştir. Artık yalnızca gazeteler ve televizyonlar değil, algoritmalar da neyin görünür olacağını belirlemektedir. Böylece tanımlama üstünlüğü, insan editörlerden sosyal medya algoritmalarına taşınmış; mesele yalnızca söylem değil, veri ve görünürlük meselesi haline gelmiştir.</p><p>Batı’nın bu üstünlüğünün arkasında yalnızca askeri güç değil; üniversiteler, medya ağları, yayınevleri, hukuk kurumları, düşünce kuruluşları ve dijital platformlardan oluşan geniş bir altyapı vardır. Bu ağlar yalnızca bilgi üretmez; hangi bilginin geçerli sayılacağını da belirler. </p><h2>KAVRAM ÜRETEMEYEN KAYBEDER </h2><p>Fakat burada sadece Batı’yı suçlamak yeterli değildir. Müslüman dünyanın da ciddi bir kavram üretme sorunu vardır. Çoğu zaman tepkisel ve savunmacı bir dil kullanılmakta; uzun vadeli kavramsal ve kurumsal bir söylem inşa edilememektedir. Oysa kendi kavramını kuramayan, başkasının kavramları içinde konuşmak zorunda kalır.</p><p>Bu noktada mesele yalnızca “sesimizi duyuralım” meselesi değildir. Asıl mesele, sesin hangi kavramlarla ve hangi kurumlarla desteklendiğidir. “Bizsiz, bizim hakkımızda hiçbir şey” ilkesi burada hayati hale gelir. Filistinliler hakkında konuşulacaksa, Filistinliler özne olmalıdır. </p><h2>NASIL MÜCADELE EDECEĞİZ? </h2><p>Tanımlama üstünlüğüne karşı yapılması gereken ilk şey, kavramların masum olmadığını fark etmektir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “antisemitizm” gibi kavramlar her kullanıldığında şu soru sorulmalıdır: Bu kavramı kim kullanıyor? Kime karşı kullanıyor? Kimi görünür, kimi görünmez kılıyor? Hangi eylemi meşrulaştırıyor? Hangi acıyı değersizleştiriyor?</p><p>İkinci olarak alternatif kavramlar ve alternatif kurumlar üretmek gerekir. Çünkü tanımlama üstünlüğü yalnızca bireysel tepkilerle değil; akademik, medyatik ve hukuki kurumlar üzerinden kurulmaktadır. Kavram üretemeyen toplumlar, başkalarının kavramlarıyla savunma yapmak zorunda kalır.</p><p>Bu çerçevede Türkiye’nin İsrail’e yönelik kullandığı “işgalci devlet”, “terör devleti” ve “haydut devlet” gibi kavramlar da alternatif bir tanımlama çabasını göstermektedir. Bu dil, Batı’nın İsrail’i “kendini savunan devlet” olarak konumlandıran egemen söylemine karşı açık bir meydan okumadır.</p><h2>KELİMELERLE KURULAN BİR DÜNYA </h2><p>Sonuçta Gazze bize sadece İsrail’in zalimliğini değil, Batı’nın hakikati adlandırma ve yeniden üretme gücünü de gösterdi. Bugün asıl mücadele yalnızca toprak, silah, diplomasi ya da ambargo üzerinden yürümüyor; kelimeler üzerinden de yürütülüyor. Çünkü bu dünyada bir şeyi adlandıran, çoğu zaman ona nasıl davranılacağını da belirliyor.</p><p>Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Gazze’de ölen çocukların adı ne? “Savaş zayiatı” mı, “insani trajedi” mi, yoksa “soykırımın kurbanları” mı? Filistin direnişi “terör” mü, yoksa “işgale ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele” mi?</p><p>Bu soruların cevabı sadece dil meselesi değildir. Bu cevaplar, kimin insan sayıldığını, kimin yasının tutulduğunu, kimin hukuk tarafından korunduğunu ve kimin öldürülebilir kabul edildiğini belirler. Tanımlama üstünlüğü bu yüzden modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batinin-tanimlama-ustunlugu-tekeli-gazzede-hakikati-kim-belirliyor-4823137</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/12/ab1685c7-2ahtaumfrpoc81n1h2766t.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çağdaş sanatta yeni bir paradigma ArtıKüme ve Mümkün</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860" rel="standout" />
      <description>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgulayan alternatif paradigma öneriyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Murat Kösemen / Küratör</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de çağdaş sanat piyasası, son yirmi yılda önemli bir görünürlük kazanmış olsa da hâlâ yapısal sorunlar ve kırılgan dinamikler içinde varlığını sürdürmektedir. Bir yandan genç ve üretken sanatçı kuşağıyla dikkat çeken bu alan, diğer yandan kurumsallaşma eksikliği, ekonomik dalgalanmalara açıklık ve sınırlı uluslararası temsil gibi temel problemlerle karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’de çağdaş sanat ekosistemi, yüksek potansiyel ile yapısal istikrarsızlık arasında salınan bir yapı sergiler.</p><p>Türkiye’nin en belirgin avantajlarından biri genç ve dinamik sanatçı havuzudur. Özellikle İstanbul merkezli üretim disiplinlerarası yaklaşımı, politik ve toplumsal meselelerle kurduğu ilişki ve küresel sanat diliyle kurduğu bağ sayesinde öne çıkmaktadır. Yeni kuşak sanatçılar yalnızca yerel bağlamda değil, uluslararası ölçekte de okunabilir işler üretirken sanat fuarları, bağımsız inisiyatifler ve alternatif sergileme alanları da bu üretimin görünürlüğünü artırarak piyasanın canlı kalmasına katkıda bulunmaktadır.</p><h2>SANATÇININ ÖZERKLİĞİNE DAYALI BİR DESTEK MODELİ </h2><p>Küme Vakfı’nın “ArtıKüme” başlığı altında geliştirdiği sanat destek modeli, günümüz sanat üretim pratiklerine yönelik eleştirel bir müdahale olarak okunabilir. Bu model, sanat üretimini siparişe dayalı, yönlendirilmiş ya da belirli beklentilere göre şekillenen bir çerçevenin dışına taşımayı hedeflerken, sanatçının özerkliğini merkeze alan bir yaklaşım benimser.</p><p>ArtıKüme yalnızca maddi ya da kurumsal bir destek mekanizması değil, aynı zamanda düşünsel bir özgürleşme alanı olarak işlev görür. Sanatçının kendi pratiğinden yola çıkarak yeni yorumlar geliştirebilmesine olanak tanıyan bu yapı, bireysel üretim ile toplumsal bağlam arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı amaçlar. Böylece model, günümüz sanat dünyasında sıkça tartışılan bağımsızlık, sürdürülebilirlik ve üretim koşulları gibi meseleleri yeniden düşünmeye açar. Özellikle sipariş bazlı ve çıktı odaklı sistemlerin baskın olduğu bu ortamda sürece odaklanarak sanatçının deneysel alanını genişletir ve risk alma kapasitesini artırır.</p><h2>GERÇEKLİK ALGISINA ELEŞTİRİ VE DENEYİMİN MERKEZİLİĞİ </h2><p>Küme Vakfı’nın çıkış noktası çağdaş dünyanın giderek daralan gerçeklik algısına yönelik bir eleştiriye dayanır. Küresel ölçekte yaşanan politik, ekonomik ve kültürel sıkışmışlıklar bireyin deneyim alanını sınırlarken, mevcut kurumsal yapıların bu sınırlılığı aşmakta yetersiz kaldığı görülmektedir.</p><p>Vakıf, bu tespitten hareketle çözümü dışsal yapılardan ziyade insan deneyiminin öznel boyutlarında arar. Bireyin algısını, sezgisini ve üretim kapasitesini merkeze yerleştirir. Modernitenin rasyonel ve ölçülebilir olanı önceleyen bilgi rejimlerine karşı, deneyimsel ve sezgisel bilgi biçimlerini de geçerli kılan daha kapsayıcı bir perspektife işaret eder.</p><p>Bu noktada sanat, hem bireysel hem de kolektif hafızaya temas edebilme gücü sayesinde ayrıcalıklı bir konum kazanır. Sanatsal üretim yalnızca mevcut olanı temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda henüz ortaya çıkmamış olanın imkanını da düşünmeye açar; böylece bir ifade aracının ötesine geçerek alternatif gerçekliklerin araştırıldığı eleştirel bir düşünme pratiği haline gelir.</p><h2>BİR SERGİDEN ÖTE, DÜŞÜNSEL BİR EŞİK </h2><p>“Mümkün” başlığını taşıyan sergi, bu yaklaşımın somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Burada mümkün kavramı yalnızca gerçekleşme potansiyelini değil, aynı zamanda düşünsel bir eşiği ifade eder; henüz belirlenmemiş olan ile gerçekleşme ihtimali en yüksek olan arasında konumlanan bir alanı işaret eder.</p><p>ArtıKüme’nin çoğaltıcı ve esnek yapısıyla kesiştiğinde bu eşik yeni anlam katmanları üretir, sanatçının emeğiyle birleştiğinde üretimin maddi ve kavramsal olanakları genişler, düşünsel süreçlerle birleştiğinde teorik bir zemin oluşur, farklı sanatsal pratiklerle kesiştiğinde ise yeni ifade biçimleri ortaya çıkar.</p><p>Sergi, bir destek programı kapsamında üretilmiş eserleri bir araya getirirken, bu eserlerin ardındaki üretim süreçlerini de görünür kılmayı amaçlar. Bu yönüyle yalnızca sonuç odaklı bir sunumdan ziyade süreç odaklı bir yaklaşım benimsenir.</p><p>Sergide yer alan her çalışma, tamamlanmış bir ürün olmanın ötesinde; araştırma, deneme, karşılaşma ve dönüşüm süreçlerinin izlerini taşıyan açık uçlu öneriler olarak değerlendirilebilir. Bu durum, sanatın doğasında içkin olan belirsizlik ve çok anlamlılık potansiyelini öne çıkarır; sergi kesinlikten çok ihtimale, tamamlanmışlıktan çok oluş haline vurgu yapar.</p><h2>SANAT PRATİĞİ OLARAK DÜŞÜNME VE ÇOĞALAN ANLAM AĞLARI </h2><p>ArtıKüme kapsamında üretim gerçekleştiren sanatçılar, kendilerine sunulan bu bağımsız alanda yalnızca eser üretmekle kalmaz, aynı zamanda derin bir düşünsel sorgulama sürecine de girerler. Bu süreçte sanat pratiği, bir ifade biçimi olmanın ötesine geçerek bir düşünme yöntemi haline gelir.</p><p>Ortaya çıkan çalışmalar, tekil anlatıların sınırlarını aşarak birbirine eklemlenen, genişleyen ve çoğalan bir düşünce ağı oluşturur. Bu ağ, farklı disiplinler, deneyimler ve perspektifler arasında geçişkenlik sağlayarak yeni olasılıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlar.</p><p>Bu çerçevede Mümkün sergisi, bir sonuçtan ziyade dinamik bir süreç olarak ele alınmalıdır. Sabit ve tekil bir anlam üretmek yerine sürekli genişleyen bir ihtimaller alanına işaret eder.</p><p>İzleyici, bu alanın pasif bir gözlemcisi değil, aksine aktif bir katılımcısı olarak konumlandırılır; yalnızca görmeye değil; düşünmeye, sorgulamaya ve yeniden anlamlandırmaya davet edilir. Bu davet, bireyin kendi mümkününü kurma potansiyelini harekete geçirmeyi hedefler.</p><h2>MÜMKÜN OLANI ÇOĞALTMAK </h2><p>Küme Vakfı’nın ArtıKüme modeli ve Mümkün sergisi, çağdaş sanatın üretim ve sunum biçimlerine dair alternatif bir paradigma önerir. Bu paradigma, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretimi olmadığını; aynı zamanda düşünsel, toplumsal ve varoluşsal bir araştırma alanı olduğunu vurgular.</p><p>Bugün, giderek daralan dünyada asıl mesele yeni olanı üretmekten çok, mümkün olanı yeniden düşünmek ve çoğaltabilmektir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821440" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/6/d622be40-r7v3z7nx1n535id0vrfvf.webp" data-title="Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı" data-url="/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4821789" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/7/f857fe63-re2nowf57zei1sod69f1dj.webp" data-title="Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz" data-url="/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4822107" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp" data-title="İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar" data-url="/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/cagdas-sanatta-yeni-bir-paradigma-artikume-ve-mumkun-4822860</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/70a5e0cd-1lzs7l2iv1gvyibn97v25e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Düşman simülasyonu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Bizde “Savunma Bakanlığı”, onlarda “Savaş Bakanlığı”... Bakanlığın ismine bakarak “Akıllı olun!” demek mi lâzım, yoksa bakanlığın ismini yahut stratejisini değiştirmek mi lâzım? “Hâzır ol cenge ister isen sulh u salâh” demiş atalar. Tarihin değişiminde pek çok kez bu söze atıflar var. Bu anlamda caydırıcı ve hazırlıklı olmak, daima zinde tutar. Zira bilgi güçtür. Çatışmayı önlemek için evvelâ çatışma bilgisine sahip olmak gerekir.</p><p>Üçüncü dünya savaşından bahsediliyor uzun yıllardır. Etrafımız tam da ateş çemberiyken, İsrailli siyasetçiler İran’dan sonra sıranın Türkiye’de olduğunu beyan ettikleri böyle bir dönemde, Türkiye’nin en savaşçı, en millî ve İsrail gibi kuduz seviyede düşmanlığını ayan eden mevziler hakkında plan ve strateji kuran askerlere olan ihtiyacı her geçen gün artıyor.</p><p>Türkiye’nin savunma stratejisi yerli ve millî teknolojiye dayalı. Bu stratejinin Çelik Kubbe gibi entegre hava savunma sistemleri ile katmanlı koruma sağlayan, İHA/SİHA (Bayraktar TB2, Anka, Akıncı) ve yerli hava/deniz platformları (KAAN, TF-2000) ile dışa bağımlılığı azaltan, proaktif ve caydırıcı bir yapı üzerine kurulu olduğunu yapılan açıklamalardan anlıyoruz. Bu stratejinin, yerli üretimle savunma sanayi kapasitesini artırmayı ve bölgesel/küresel güç unsuru olmayı hedeflediğini tahmin ediyoruz.</p><p>Savunma sanayimiz, geçmiş bilgi ve tecrübeyi cesur adımlarla birleştirerek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyaçlarını yerli üretimle karşılamayı ve dost ülkelerin savunma ihtiyaçlarına cevap vermeyi sürdürüyor. Yerli teknolojiyle geliştirilen sistemlerin (HİSAR-A+, HİSAR-O+) etkin kullanımı ve lazer güdümlü kitler ya da süpersonik füzeler ve akıllı dolanan mühimmatların geliştirilmesi kısa vadeli hedeflerimiz.</p><h2>TÜRKİYE’NİN DÜŞMANLARI KİMLER?</h2><p>Birincil planda, Türkiye Cumhuriyeti’nin Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve diğer resmî açıklamalarında yer alan verilere göre en büyük tehditler, terör örgütleridir. Bunları öncelikle PKK/KCK ve Suriye uzantısı PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ olarak isimlendirebiliriz. Ancak milletimiz; Türkiye’nin düşman olarak sınıflandırdığı terör örgütlerine verdikleri destek (silah, siyâsî koruma) dolayısıyla İsrail (yüzde 83-88 ), ABD (yüzde 74-78), Yunanistan (yüzde 55-65), İran (yüzde 50-58) ve Fransa (yüzde 50-55) gibi devletlerin tutumunu da “düşmanca” şeklinde tarif ediyor.</p><p>Türkiye’nin düşmanları ve Türkiye’ye karşı tehditler hakkında Devletimizin kapsamlı bir savunma stratejisi var elbette. Bu strateji, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yani “Kırmızı Kitap” ile resmî olarak tanımlanır ve düzenli olarak güncellenir. En son 22 Ocak 2025 tarihli Millî Güvenlik Kurulu’nda yenilenerek MGSB-2025 yürürlüğe girdi. Peki, bu veriler ışığında düşmanlarımıza yönelik saldırı stratejilerimiz hangi ölçüde belirlenmiş durumdadır? Senaryolara özel simülasyonlar yapılmakta mıdır? Bu simülasyonlardan rahatsız olanlar var mıdır? Ya da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” prensibine dayalı olarak, güvenlik tehditleri sadece sınır hattında değil, tüm vatan sathında ve etki alanında karşılanmalıdır da, bu düşünceyle PKK/YPG gibi terör unsurlarına karşı sınır ötesinde (Zeytindalı, Barış Pınarı, Pençe Harekâtları) “tehdidi kaynağında yok etmek” anlayışıyla hareket edilmesinden rahatsız olanlar var mıdır?</p><h2>SALDIRGAN DEĞİL CAYDIRICI STRATEJİ</h2><p>SİHA/İHA ve akıllı mühimmat gibi yerli üretim askerî teknolojiler, asimetrik tehditlere karşı caydırıcılığı artırmak ve bağımlılığı azaltmak için kullanılmakta olsa da Silahlı Kuvvetlerdeki modernize faaliyetlerine harekât ihtiyaçları çerçevesinde yön verilmesinden sonra bunların hücum gücü olarak da kullanılması stratejisine uygun plânlara dâhil edilmesinden rahatsız olan savunma sanayi şirketleri ve onlarla ilişkide olan makam sahipleri var mıdır?</p><p>Türkiye’nin resmî askerî doktrini savunma temellidir. Ancak “ileri savunma ve proaktif/önleyici savunma” yaklaşımıyla ülkemize yönelik tehditleri kendi toprakları dışında ve kaynaklandığı yerde etkisiz hâle getirmeyi de öngörür. Bu, klasik bir saldırı savaşı doktrini değil, meşru müdafaa ve terörle mücadele çerçevesindedir. Bu strateji saldırgan değil, caydırıcı ve önleyicidir. “Türkiye’ye saldırmayı akıl dışı ve çok maliyetli hâle getirmek” hedeflenir.</p><p>Bu stratejiler uluslararası hukuka (BM Madde 51, Meşru Müdafaa) dayandırılır. Genel bir “düşmana saldırma plânı” yoktur. Her eylem tehdit bazlı ve orantılıdır. Klasik anlamda “saldırı stratejisi” olmasa da proaktif ileri savunma ve önleyici müdahale kapasitesi vardır. Peki, bu dönemde bu strateji yeterli midir? Havadan İhbar ve Kontrol Uçağı (HİK) ile bölgemizde göremeyeceğimiz saha var mıdır? Düşmanlarımız bize ait uçağın seviyesindeki bir başka uçağa sahip olabilecekler midir? Elektronik harp faaliyetlerimizin seviyesi düşmanlarımızın ne kadar önündedir?</p><h2>OYUNUN KURALLARI DEĞİŞİYOR</h2><p>Yurt dışında bazı düşünce kuruluşları ve medya (özellikle İsrail yanlısı veya muhafazakâr kaynaklar) şu senaryoları tartışıyorlar: Birincisi, “Katar’daki HAMAS hedeflerine saldırı sonrası “Sırada Türkiye olabilir” iddiaları... Yahut Suriye’de Türk üslerine veya güçlerine sınırlı önleyici vuruş… Ya da HAMAS liderlerine Türkiye’de suikast veya sabotaj… Ancak uzmanların çoğunluğu doğrudan konvansiyonel saldırının çok düşük ihtimâl olduğunu söylüyorlar. İsrail teknolojik anlamda üstün (F-35, istihbarat). Türkiye ise sayı ve bölgesel derinlik üstünlüğüne sahip. Her iki taraf da caydırıcılık üzerine oynuyor şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. İsrail’in Türkiye’ye topyekûn saldırı düşüncesinin gerçekçi olmadığı düşünülse de gerilim Suriye ve Gazze üzerinden devam ediyor. Her iki ülke de doğrudan savaştan kaçınıyor olsa da Suriye’de beklenmedik bir çatışma durumunda buna yapılacak müdahalenin hazırlığı ne durumdadır?</p><p>Oyunun kuralları değişiyor. Bir gecede İran’ın komuta kademesini yok eden bir düşmanımız var. İçeride ise henüz duygu birliğini sağlayamadık. Hâlâ devşirilmiş hainler cirit atıyor. Vatana ihanetin adını demokrasi ve çok seslilik olarak anlamamızı isteyen karaktersizlerimiz var.</p><p>Toplum vatana sahip çıkmak isteyenlere karşı yapılan operasyonlarda kimin yanında duracağını iyi bilir ve değerlerine sahip çıkar. Devletimizin başında, tam da bu minvalde milletiyle duygu birliğini yakalamış Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan var. Hem ona sadık, hem de her türden düşmana karşı arkasında duracak komutanlarımız… Tarihten gelen değerlerine sahip çıkacak Müslüman milletimizin her satıhta ortak paydası; ay yıldızlı bayrağın inmemesi ve bu toprakların ilelebet bizim toprağımız olmasıdır. Bunun karşısında duranlar zaman zaman kazanabileceklerini düşünseler de sonları her daim 15 Temmuz’daki gibi olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/dusman-simulasyonu-4822861</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/11/c520128b-h5no6cfr92q2sixuz95k3l.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslâmî geleneğin iç dinamiği ve modern karşılaşmalar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107" rel="standout" />
      <description>Gazâlî’nin İhyâ bağlamında işaret ettiği kavramsal daralmalar, İslâm düşünce tarihinde yalnızca dilsel bir değişimi değil, aynı zamanda anlam dünyasının ve değer ufkunun dönüşümünü de ortaya koymaktadır. Gazâlî’nin bu tespiti, sistematik bir dil felsefesi kurma amacı taşımaktan ziyade, selefin anlam dünyasına ve ahlâkî bütünlüğüne bir dönüş çağrısı niteliğindedir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yavuz Köktaş - Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi</strong></p><p><br></p><p>Kavramlar, bir medeniyetin yalnızca düşünme biçimini değil, aynı zamanda varlığı nasıl anlamlandırdığını da ortaya koyan en temel zihinsel yapılardır. Çünkü insan, dünyayı doğrudan değil; kavramlar aracılığıyla idrak eder. Bu sebeple kavramların teşekkülü, korunması ve zaman içinde uğradığı dönüşüm, yalnızca dilsel bir mesele değil, aynı zamanda düşünce tarihinin de merkezî bir problemidir. Semantik alan, bu yönüyle durağan bir sözlük değil; sürekli hareket hâlinde olan, anlamların daraldığı, genişlediği ve yeniden kurulduğu mümbit bir düşünce sahasıdır.</p><h2>İKİ TEMEL DÜZLEM</h2><p>Bu çerçevede İslâm medeniyetinin kavram dünyası iki temel düzlemde ele alınabilir. Birinci düzlem, bu medeniyetin kendi iç dinamikleri içerisinde kavramların nasıl teşekkül ettiği ve zamanla nasıl bir anlam dönüşümüne uğradığı meselesidir. “İlim”, “fıkıh”, “hikmet”, “zühd” gibi temel kavramların erken dönemlerdeki geniş muhtevası ile sonraki dönemlerde kazandığı daha teknik veya daraltılmış anlamlar arasındaki fark, bu iç dönüşümün en belirgin örneklerini oluşturur. Bu süreç, yalnızca bir anlam kayması değil, aynı zamanda düşünce tarzının kurumsallaşması ve disiplinleşmesiyle de yakından ilişkilidir.</p><p>İkinci düzlem ise İslâmî kavramların, modern dönemde Batı düşüncesiyle karşılaşması neticesinde uğradığı semantik gerilim ve yeniden yorumlanma sürecidir. Bu karşılaşma, yalnızca farklı iki dilin değil, farklı iki varlık ve bilgi tasavvurunun da temasını ifade eder. Böylece İslâmî kavramlar, kimi zaman Batılı karşılıklarla yeniden tanımlanmış, kimi zaman da kendi özgün anlam alanlarını koruma mücadelesi vermiştir. Bu durum, kavramların yalnızca taşıyıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü bir rol üstlendiğini göstermektedir.</p><h2>İSLAM MEDENİYETİNİN İÇ DİNAMİĞİNDE KAVRAMLAR DÜNYASI</h2><p>Bu başlıkta bana ilham veren Gazâlî’nin İhya’da dikkat çektiği bir husus oldu. Gazâlî’ye göre İslam’ın bazı temel kavramları anlamlarından uzaklaşarak daralmış veya değişmiş, kısaca semantik müdahaleye maruz kalmıştır.</p><p>Gazâlî’nin işaret ettiği beş kavram şunlardır:</p><p>İlim; başta, Allah’ı, ahireti ve kurtuluşa götüren bilgiyi kapsarken sonra, sadece fetva ve cedel (tartışma) bilgisine indirgenmiştir.</p><p>Fıkıh; başta, “ahirete dair derin kavrayış, kalp idraki” anlamındaydı sonra; sadece “füruu fıkıh (ibadet-muamelât hükümleri)” şeklinde daraltıldı.</p><p>Tevhid; başta, kalbin Allah’ı birlemesi, O’na yönelmesiydi. Sonra, sadece kelâmî tartışmalar ve ispat tekniklerine dönüştü.</p><p>Zikir; başta: Kalbin sürekli Allah ile meşgul olması sonra, sadece dil ile tekrar edilen lafızlara indirildi.</p><p>Hikmet; başta: “Nefsi ıslah eden ve hakikate ulaştıran bilgi ve davranış” sonra, daha çok felsefî teorik bilgiye daraltıldı.</p><p>Gazâlî, bu güzel semantik değişimi ortaya koyarken amacı selefin anlam dünyasına dönüş çağrısıdır. Bir anlamda değer dünyasını kavramlar üzerinden ihya etme düşüncesidir. Burada müstakil bir ilim ortaya koyma veya bir ilim geliştirme amacı yoktur. Ahlak ve değer endişesi vardır. Bununla birlikte Gazâlî’nin bu yaptığından ayrıca şu sonucu çıkarmak istiyorum: Gazâlî, böyle bir alan açmış, endişesi müstakil bir ilim alanı açmak olmasa da yeniliğe kapı aralamıştır. Biz bu alanı geliştirip hem ahlakî endişe taşıyarak hem de evrensel ve müstakil bir ilim dalı haline getirebilirdik, ama yapmadık. İbn Haldun’un kurduğu sosyolojik yapıyı geliştirmediğimiz gibi… Ama Batı bu ilmi enlemesine ve derinlemesine ele alıp ilim haline getirdi. Biz şimdi oradan alıyoruz.</p><h2>ANLAM DARALIYOR MU YOKSA BOZULUYOR MU?</h2><p>İslam medeniyetinde kavramların semantik değişiminden bahsetmişken üç örnek de ben vermek istiyorum:</p><p>Sünnet; başta, Resulullah’ın örnekliği, amel ve fiili iken, sonra rivayet formu olan hadise dönüştü. Aynı şekilde başta; Resulullah’ın farz ve vacip ayırımı olmaksızın yolu iken, sonra farz dışındaki hüküm ve fiillere dönüştü.</p><p>Şeriat; başta, iman, ibadet, ahlak ve muamelat dahil olmak üzere dinin karşılığı idi, sonra amelî hükümlere, hata en sonunda ceza hükümlerine dönüştü ve manası daraldı.</p><p>Din; başta, hayatın her alanını kapsayan ilahî bir yöntem iken, sonra sadece itikad hükümlerini içine alan bir anlama dönüştü. Hatta sonraları çağdaş dönem sonrası din, sadece iman, ibadet ve ahlak hükümlerini içeren bir içsel huzur anlamına evrildi.</p><p>Bu dönüşümlerin bazısı belki çeşitli ihtiyaçlardan dolayı tabii karşılanabilir, ancak bu dönüşümün tarihi, neyin nereden neye dönüştüğü muhakkak bilinmelidir. Aksi takdirde kaynakların anlaşılması zorlaşır. Zira sonraki anlamlarla kaynaklar okunmaya başlarsa yanlış anlamalar da hemen baş gösterir. Ayrıca değişimin anlam daralmasına mı, genişlemesine yoksa bozulmasına mı maruz kaldığı iyice araştırılmalıdır. Şeriatın, ceza hükümleri gibi anlaşılması sadece daralma değil, bozulmadır da…</p><p>Kısaca; Gazâlî’nin İhyâ bağlamında işaret ettiği bu kavramsal daralmalar, İslâm düşünce tarihinde yalnızca dilsel bir değişimi değil, aynı zamanda anlam dünyasının ve değer ufkunun dönüşümünü de ortaya koymaktadır. Gazâlî’nin bu tespiti, sistematik bir dil felsefesi kurma amacı taşımaktan ziyade, selefin anlam dünyasına ve ahlâkî bütünlüğüne bir dönüş çağrısı niteliğindedir.</p><p>Bununla birlikte bu durum, kavramlar üzerinden müstakil bir ilim alanı inşa etme imkânının tarihsel olarak yeterince geliştirilemediğini de düşündürmektedir. Gazâlî’nin açtığı bu ufuk, daha sonra teorik bir disipline dönüşebilseydi, belki de –söylediğim gibi- İbn Haldun’un sosyolojik yaklaşımında görülen sistematik derinleşme benzeri bir “kavramsal semantik ilim” ortaya çıkabilirdi. Ancak bu çizgi İslâm dünyasında yeterince kurumsallaşmamış; buna karşılık Batı düşüncesi, kavramları tarihsel, sosyolojik ve felsefî boyutlarıyla ele alarak bağımsız bir bilimsel alan hâline getirmiştir. Bugün bu alanla yeniden karşılaşmamız ise büyük ölçüde dışarıdan bir aktarım yoluyla gerçekleşmektedir.</p><h2>BATILI KAVRAMLARLA YAŞANAN AYRIŞMA VE SEMANTİK GERİLİM</h2><p>İslâmî kavramların modern dönemde Batı düşüncesiyle karşılaşması, yalnızca iki farklı terminolojinin yan yana gelişi değil, aynı zamanda iki ayrı varlık, bilgi ve değer tasavvurunun karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma sürecinde kavramlar çoğu zaman birebir tercüme edilmekle yetinilmemiş, taşıdıkları ontolojik ve epistemolojik arka planlar göz ardı edilerek yeniden çerçevelenmiştir. Böylece yüzeyde bir “eş değerlik” ilişkisi kurulmuş gibi görünse de, derin düzeyde ciddi bir anlam kayması ve semantik gerilim ortaya çıkmıştır.</p><h2>İLİM-BİLİM</h2><p>Bu gerilimin en belirgin örneklerinden biri “ilim-bilim” ayrımında görülür. İslâmî gelenekte “ilim”, yalnızca nesnel bilgi birikimini değil, aynı zamanda Allah’ı bilmeye, hakikate yönelmeye ve insanın varlıkla kurduğu anlamlı ilişkiye işaret eden geniş bir çerçeveye sahiptir. Bu yönüyle ilim, epistemolojik olduğu kadar ahlâkî ve ontolojik bir boyut da taşır. Buna karşılık modern Batı düşüncesinde “bilim”, daha çok deneysel yöntem, gözlem ve doğrulanabilirlik ilkeleri üzerine kurulu, değerlerden arındırılmış (veya en azından değer-dışı olduğu varsayılan) bir bilgi üretim alanını ifade eder. Dolayısıyla “ilim”in kapsayıcı ve yönlendirici karakteri, “bilim”in metodolojik ve nötr çerçevesi içinde daralmaya uğramaktadır.</p><h2>FIKIH-HUKUK</h2><p>Benzer bir dönüşüm “fıkıh-hukuk” ilişkisinde de kendini gösterir. Fıkıh, İslâmî bağlamda yalnızca normatif kurallar bütünü değil, insan davranışını hem dünyevî hem uhrevî sorumluluk boyutuyla kuşatan bütüncül bir “anlama ve yaşama disiplini”dir. İçinde ibadet, ahlâk ve hukukî düzenlemeler iç içe geçmiş durumdadır. Oysa modern “hukuk” kavramı, daha çok devletin yaptırım gücüyle desteklenen pozitif normlar sistemine indirgenmiş, ahlâkî ve metafizik boyutundan büyük ölçüde ayrıştırılmıştır. Bu durum, fıkhın bütüncül karakterinin parçalanarak yalnızca normatif bir teknik alan olarak yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.</p><h2>TE’VİL-HERMENÖTİK</h2><p>“Te’vil-hermenötik” karşılaştırmasında ise daha ince bir anlam gerilimi görülür. Te’vil, İslâmî ilim geleneğinde metni keyfî bir şekilde yeniden üretmek değil, nasların muhtemel anlamlarını usûl çerçevesinde, vahyin bütünlüğü içinde derinlemesine kavrama çabasıdır. Burada nihai referans, metnin ilahî bağlamıdır. Buna karşılık modern hermenötik, özellikle felsefî formunda, anlamın büyük ölçüde yorumlayıcı özne, tarihsel bağlam ve dilin yapısı tarafından üretildiğini vurgular. Böylece anlam, metnin sabit bir derinliğinden ziyade yorum süreçlerinin bir ürünü hâline gelir. Bu da te’vilin “hakikate ulaşma” yönelimi ile hermenötiğin “anlam üretimi” yaklaşımı arasında belirgin bir fark ortaya çıkarır.</p><h2>ŞÛRA-DEMOKRASİ</h2><p>“Şûra-demokrasi” ilişkisi de benzer bir semantik farklılaşmayı yansıtır. Şûra, İslâm siyaset düşüncesinde karar alma süreçlerine katılımı ifade etmekle birlikte, nihai meşruiyetin vahiy ve ilahî ölçülerle sınırlandığı bir danışma ilkesidir. Yani şûra, mutlak egemenlik üretmez; ilahî çerçevenin içinde işleyen bir istişare mekanizmasıdır. Demokrasi ise modern siyasal düşüncede egemenliğin kaynağını halka dayandırır ve meşruiyeti insan iradesi üzerinden temellendirir. Bu açıdan bakıldığında şûra ile demokrasi arasında yalnızca teknik bir benzerlik değil, egemenliğin kaynağına dair köklü bir ayrışma bulunmaktadır.</p><h2>AHLÂK-ETİK</h2><p>Son olarak “ahlâk-etik” karşılaştırması, belki de en derin farkı barındıran alanlardan biridir. İslâmî gelenekte ahlâk, insanın iç dünyasını, niyetini ve davranışlarını ilahî rızaya uygun hâle getirmeyi hedefleyen ontolojik ve normatif bir bütünlüğe sahiptir. Ahlâk, yalnızca davranışların düzenlenmesi değil, aynı zamanda nefsin terbiye edilmesi ve varlıkla uyum içinde yaşama çabasıdır. Modern etik ise çoğu zaman rasyonel gerekçelendirme, normatif sistem kurma ve evrensel ilkeler üretme çabası içinde, metafizik referanslardan bağımsız bir zeminde konumlanır. Bu nedenle ahlâkın “içsel dönüşüm” boyutu, etikte çoğu zaman “dışsal normlar sistemi”ne indirgenmiş görünmektedir.</p><p>Netice itibarıyla bu kavram çiftleri, İslâmî düşünce ile modern Batı düşüncesi arasındaki ilişkinin yalnızca tercüme düzeyinde değil, derin yapısal bir anlam farklılığı düzeyinde ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu farklılık, kavramların yalnızca karşılık bulduğu kelimeler değil, arkasında yatan bütün bir dünya tasavvurunun taşıyıcısı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.</p><h2>İSLAMİ KAVRAM DÜNYASINI DAHA SAĞLIKLI ANLAMAK İÇİN…</h2><p>Bu yazımız, kavramların yalnızca dilsel birer karşılık değil, aynı zamanda bir medeniyetin varlık, bilgi ve değer tasavvurunu taşıyan temel zihinsel yapılar olduğunu ortaya koymayı amaçlamıştır. İslâm düşünce geleneğinde kavramların tarihsel süreç içerisinde geçirdiği anlam genişlemeleri ve daralmaları, özellikle Gazâlî’nin İhyâ bağlamında dikkat çektiği örneklerde görüldüğü üzere, yalnızca terminolojik bir değişim değil; aynı zamanda düşünce ve değer dünyasının iç dönüşümüdür. “İlim”, “fıkıh”, “hikmet”, “zikir”, “din” ve “sünnet” gibi temel kavramların yaşadığı semantik daralmalar, İslâmî ilimlerin hem kurumsallaşma sürecini hem de anlam ufkundaki değişimi açık biçimde yansıtmaktadır.</p><p>Öte yandan modern dönemde İslâmî kavramların Batı düşüncesiyle karşılaşması, bu iç dönüşüm sürecinden farklı olarak dışsal bir semantik gerilim üretmiştir. “İlim-bilim”, “fıkıh-hukuk”, “te’vil-hermenötik”, “şûra-demokrasi” ve “ahlâk-etik” gibi kavram çiftleri, görünürde birer karşılık ilişkisi taşısa da, derin düzeyde farklı ontolojik ve epistemolojik zeminlere dayanmaktadır. Bu durum, kavramların yalnızca anlam alanlarının değil, aynı zamanda dayandıkları dünya görüşlerinin de farklılaştığını göstermektedir. İslâmî kavramlar vahiy merkezli, bütüncül ve normatif-ontolojik bir çerçevede şekillenirken; modern Batı kavramları daha çok rasyonalite, sekülerleşme ve metodolojik özerklik temelinde inşa edilmiştir.</p><p>Bu iki düzlem birlikte değerlendirildiğinde, kavramların tarihsel serüveni hem içsel hem de dışsal dönüşüm süreçlerinin kesişiminde şekillenmektedir. İçsel düzlemde yaşanan anlam daralmaları ve disiplinleşme süreçleri, kavramların orijinal geniş muhtevasından uzaklaşmasına yol açarken; dışsal karşılaşma süreci, bu kavramların farklı epistemik sistemler içinde yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştır. Ancak bu yeniden tanımlama çoğu zaman kavramların taşıdığı bütüncül anlam yapısını parçalama riskini de beraberinde getirmiştir.</p><p>Sonuç olarak, İslâmî kavram dünyasının sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi, hem tarihsel semantik dönüşümün hem de modern kavramsal karşılaşmanın birlikte okunmasını gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda kavramların yalnızca çeviri düzeyinde değil, medeniyetler arası anlam farklarını görünür kılan derin yapılarıyla ele alınması, hem düşünce tarihinin doğru okunması hem de çağdaş teorik üretimin sağlıklı temellere oturtulması açısından zorunludur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/islami-gelenegin-ic-dinamigi-ve-modern-karsilasmalar-4822107</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/8/2386abdb-3mk3j05c1wuqcndbeaj8xl.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 08 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye–Azerbaycan istikrarı ve Erivan Zirvesi: Kafkasya’da yeni jeopolitik faz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789" rel="standout" />
      <description>Ermenistan’ın, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanına katılma yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktasıdır. </description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Kafkasya’da değişen jeopolitik güç dengesi çerçevesinde, gün geçtikçe yeni adımların atıldığı görülmektedir. Son haftalarda Türkiye–Ermenistan–Azerbaycan üçgeninde yaşanan gelişmeler, Karabağ sonrası oluşan yeni jeopolitik düzenin artık kurumsallaşma aşamasına geçtiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Erivan’da gerçekleştirilen diplomatik temaslar ve çok taraflı toplantılar, bölgenin “çatışma sonrası yeniden yapılandırma” evresine girdiğine işaret etmektedir. </p><h2>GÜNEY KAFKASYA’DA YENİ DENGE ARAYIŞI </h2><p>“Geleceği İnşa Etmek: Avrupa’da Birlik ve İstikrar” temasıyla Erivan’da gerçekleştirilen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi, Güney Kafkasya’daki dönüşüm süreci açısından dikkat çekici bir diplomatik zemin sunmuştur: Avrupa Birliği ile Batı’nın Ermenistan ile ilişkilerin, Rusya faktöründen görece bağımsız bir düzlemde ilerletilmek istendiğine dair mesajlar öne çıkmaktadır. Çünkü bu kez Avrasya coğrafyası dışında bir aktörün  Kanada’nın da zirvede yer aldığı görüldü. Değişen dengeler, değişen ittifaklar ortaya çıkarıyor.</p><p>Ancak Güney Kafkasya’nın kendine özgü jeopolitik dinamikleri ve tarihsel gerçeklikleri dikkate alındığında, Avrupa merkezli yaklaşımların bölgeye doğrudan aktarılmasının sınırlı bir etki yaratacağı açıktır. Bu nedenle, AB’nin araçsallaştırıcı politikalarının ötesine geçen ve bölgenin kendi iç dinamiklerini esas alan bir okuma biçimi, daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.</p><h2>ANKARA - BAKÜ EKSENİ </h2><p>Zirveye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın katılımı, Türkiye’nin sürece verdiği önemi açık biçimde ortaya koymuştur. Nitekim bu katılım, Futbol Diplomasisi sürecinden bu yana Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik en üst düzey temaslarından biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin zirveye katılımı, bu bağlamda yalnızca diplomatik bir jest değil aynı zamanda bölgesel gerçekliklere dayalı, çok boyutlu bir dış politika anlayışının da yansımasıdır. Cevdet Yılmaz’ın Ermenistan ile normalleşme süreci yönündeki açıklaması da, Türkiye’nin süreçte yapıcı ve teşvik edici bir rol üstlendiğini göstermektedir. Zirvede ele alınan konular, bölgedeki dönüşümün üç temel eksen etrafında şekillendiğini ortaya koymaktadır: Azerbaycan–Ermenistan barış anlaşmasının önemi, ulaşım hatlarının açılması ve bölgesel entegrasyon ile ekonomik normalleşme.</p><p>Özellikle barış sürecinin, yeni iş birlikleri ve bölgesel kalkınma ekseninde yorumlanması dikkat çekicidir. Türkiye ve Azerbaycan’ın bu süreçte “tek millet, iki devlet” anlayışı doğrultusunda sürdürdüğü stratejik çizgi, Kafkasya’da istikrarın sağlanması ve her iki aktörün yükselen güç konumlarını pekiştirmesi açısından belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, özellikle Zengezur projesi ekseninde şekillenen rota ve güzergâh etkisi, bölgesel jeopolitiğin yeniden tanımlanmasında kritik öneme sahiptir. Zengezur Koridoru yalnızca teknik bir altyapı meselesi olarak değil; aynı zamanda egemenlik, bağlantısallık ve güç projeksiyonu bağlamında çok katmanlı bir stratejik başlık olarak değerlendirilmelidir. Bu sürece, son olarak Türkiye ile Ermenistan arasında yaklaşık 33 yıldır işlevsiz kalan Kars–Gümrü demiryolunun rehabilite edilmesi yönündeki adımların da eklenmesiyle, ortaya çok daha geniş ölçekli bir bölgesel ve hatta küresel etki alanı çıkmaktadır.</p><p>ABD’nin Ocak 2025’ten itibaren uluslararası sistemde tetiklediği kriz süreçleri ve enerji şoklarının da bu dönüşüm üzerinde dolaylı etkileri bulunmaktadır. Bu çerçevede Avrasya’nın merkezinde yer alan Azerbaycan ve Türkiye’nin, sahip oldukları özgül ağırlık doğrultusunda bu yeni jeopolitik denklemde çok daha belirleyici bir rol üstlendikleri görülmektedir. Sınırların açılması, ticaretin artırılması ve karşılıklı bağımlılığın geliştirilmesi, çatışma sonrası dönemin en önemli istikrar üretici araçları arasında yer almaktadır.</p><h2>ERİVAN NEREDE DURUYOR?</h2><p>Yeni jeopolitik faz düşük yoğunluklu ancak kritik bir başlangıç noktasını temsil etmektedir. Nitekim söz konusu gelişme, yalnızca sınırların açılması anlamına gelmemekte; aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden yazıldığı bir sürece işaret etmektedir. Bu çerçevede Erivan yönetiminin mevcut konjonktürü son derece dikkatli değerlendirdiği kritik bir eşikte bulunduğu söylenebilir.</p><p>Özellikle Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede oluşturduğu istikrar ve iş birliği alanı, Güney Kafkasya’da yeni bir düzenin temelini şekillendirmektedir. Bu bağlamda Ermenistan’ın söz konusu yapıya eklemlenme yönünde adımlar atması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; bölgesel entegrasyon ve sürdürülebilir istikrar açısından da önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Ermenistan’ın önündeki yolun zorlu olduğu da belirtilmelidir. Ülke, güvenlik alanında Rusya’dan kademeli olarak özerkleşme sürecine girmiştir. Bu süreçte siyasi ve kurumsal güvenlik bağı zayıflamakta; ancak askeri varlığın devam etmesi, Rusya’nın etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Nitekim Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğinin fiilen askıya alınmış olması, Ermenistan’ın güvenlik mimarisinde yön değişikliğine işaret ederken; sahadaki askeri varlık, azalan fakat sona ermeyen bir Rus etkisinin sürdüğünü ortaya koymaktadır.</p><p>Bu çerçevede Ermenistan’ın, bir yandan mevcut bağımlılık ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışırken diğer yandan yeni bölgesel açılımlar aradığı görülmektedir. Özellikle Türkiye ve Azerbaycan ile başlatılan temaslar, ülkenin yeni bir jeopolitik ve istikrar yönelimi içine girdiğini göstermektedir. Normalleşme sürecinin kapılarının kademeli olarak açılmaya başlaması, yalnızca ikili ilişkiler açısından değil aynı zamanda bölgesel sistemin yeniden inşası bakımından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.</p><h2>BÖLGESEL MİMARİNİN İKİ BAŞAT AKTÖRÜ </h2><p>Sonuç olarak, Güney Kafkasya’da ortaya çıkan yeni jeopolitik denklem, güç dağılımının yeniden tanımlandığı bir sürece işaret etmektedir. Bu süreçte Türkiye ve Azerbaycan, yalnızca askeri ve siyasi kapasite açısından değil; aynı zamanda bölgesel istikrar üretme ve iş birliği alanlarını genişletme kabiliyetleriyle öne çıkan başat aktörler haline gelmiştir. Ulaşım hatlarının açılması, enerji ve ticaret koridorlarının çeşitlendirilmesi ve normalleşme süreçlerinin teşvik edilmesi, bu iki ülkenin bölgesel düzen kurucu rolünü pekiştirmektedir. Dolayısıyla Türkiye ve Azerbaycan, Güney Kafkasya’da yalnızca güç projeksiyonu yapan aktörler değil; aynı zamanda istikrarı inşa eden ve yeni bölgesel mimarinin temelini atan belirleyici unsurlar olarak konumlanmaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyeazerbaycan-istikrari-ve-erivan-zirvesi-kafkasyada-yeni-jeopolitik-faz-4821789</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/7/f857fe63-re2nowf57zei1sod69f1dj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay Zekâ ve hukuki altyapı: Yeni bir düzenin eşiğinde</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Serdar Tufan/Bilgisayar Mühendisi, Hukukçu</strong></p><p><br></p><p>Bir otonom aracın yoğun bir kavşakta beklenmedik bir manevra yaparak kazaya yol açtığını düşünelim. Direksiyonda kimse yok; aracı yöneten bir yapay zekâ sistemi. Kazadan sonra sorulan soru aynı: Bu olaydan kim sorumlu? Yazılımı geliştiren mühendis mi, aracı üreten şirket mi, aracı kiralayan firma mı, yoksa uzaktan güncelleme/bakım yapan hizmet sağlayıcı mı?</p><h2>HUKUKİ DÜZENLEMELER TEKNOLOJİYE YETİŞEMİYOR</h2><p>Bugün bu soruya bir de “model” boyutu eklendi: Araç üçüncü taraf bir model kullanıyorsa sorumluluk zinciri nereye kadar uzanacak? Böylece yapay zekâ yalnızca teknoloji politikası değil; ürün güvenliği, tüketici hukuku, kişisel veriler ve fikrî mülkiyet gibi alanları birlikte dönüştüren bir güç haline geldi. </p><p>Yapay zekâ teknolojilerinin hızla gelişmesi ve gündelik yaşama entegre edilmesi hukuk sistemleri üzerinde ciddi bir uyum baskısı yaratıyor. Otomatik karar verme süreçleri, veri gizliliği, biyometrik gözetim ve üretken yapay zekâ içerikleri yeniden tanımlanmak zorunda. Ancak teknolojik gelişim haftalarla ilerlerken hukuki düzenlemeler yıllara sari değişiyor. Bu zaman farkı bazı alanlarda belirsizliği normalleştirirken, bazı alanlarda hak ihlallerine ve tazmin tartışmalarına zemin hazırlıyor.</p><h2>RİSKİ KİM YÖNETTİ?</h2><p>Bunun merkezinde sorumluluk meselesi var haliyle. Yapay zekâ temelli bir sistem hata yaptığında “kusur” nerede aranacak? Klasik yaklaşım hatayı tek bir kişinin ihmaline bağlama eğilimindedir; oysa otonom sistemlerde zarar çoğu zaman zincirleme ortaya çıkar. Veri seti, model eğitimi, güncellemeler, sensörler ve insan gözetimi birlikte rol oynar. Bu nedenle tartışma “tek fail” aramaktan çok “riski kim yönetti?” sorusuna kaymaktadır. Avrupa Birliği de sorumluluğu yalnızca sözleşmelerle değil, ürün güvenliği yaklaşımıyla da ele almakta.</p><p>AB Yapay Zekâ Yasası 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girerek risk temelli bir sistem kurdu. “Kabul edilemez risk” taşıyan uygulamalar yasaklandı; “yüksek riskli” sistemler için veri kalitesi, kullanıcı bilgilendirmesi ve insan gözetimi gibi yükümlülükler getirildi. Bu yaklaşım, denetimin ağırlığını riskin yüksek olduğu alanlara yönlendirmeyi amaçlıyor. Ayrıca genel amaçlı yapay zekâ modelleri için şeffaflık, telif ve risk yönetimini kapsayan bir gözetim çerçevesi oluşturuldu. Bunu tamamlayan Ürün Sorumluluğu Yönergesi, “ürün” tanımını dijital gerçekliğe uyarlayarak yazılım ve yapay zekâyı açık biçimde kapsama aldı. Böylece tartışma yalnızca “kimin kusuru” üzerinden değil, “piyasaya sunulan sistem güvenli mi?” sorusu üzerinden yürütülmeye başladı. Üye devletlere 2026’ya kadar uyum süresi tanınması şirketlere sınırlı ama kritik bir hazırlık penceresi sunmakta.</p><h2>HUKUK SİSTEMİN AKTİF PARÇASI HALİNE GELECEK</h2><p>Avrupa Konseyi’nin 2024 tarihli sözleşmesi ise yapay zekâyı insan hakları eksenine yerleştirdi. Tasarım, geliştirme ve kullanım dahil tüm yaşam döngüsünde şeffaflık, hesap verebilirlik ve etki değerlendirmesi artık yalnızca etik değil, hukuki yükümlülük olarak görülüyor. Fikrî mülkiyet alanında da tablo değişiyor. Üretken yapay zekâ sistemleri metin, görsel ve kod üretirken “eser sahipliği” ve “telif ihlali” tartışmalarını büyütüyor. Eğitim verileri telifliyse model eğitimi hangi koşullarda meşru sayılacak, çıktı üzerindeki haklar kimde olacak soruları düzenlemenin merkezine yerleşmiş durumda.</p><p>Bu dönüşüm, hukuku pasif bir savunma hattı olmaktan çıkarıp sistemin aktif bir parçası haline getiriyor. Yakında hukukçular yalnızca metin yorumlayan değil, sistem okuyan kişiler olacak; veri kaynaklarını ve model süreçlerini analiz edecek. Kurumlar da “yapay zekâ kullanıyoruz” demek yerine “nasıl yönetiyoruz?” sorusuna cevap vermek zorunda kalacak.</p><h2>TÜRKİYE’DE SÜREÇ NASIL İŞLİYOR?</h2><p>Türkiye’deki gelişmeler de bu küresel dalgaya paralel biçimde iki kanaldan ilerliyor. Bir ekosistem inşası ve düzenleyici çerçeve arayışı göze çarpıyor. Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi Eylem Planı güncellenerek; Türkçe büyük dil modeli geliştirilmesi, üretken yapay zekâ için teknik ve etik standartların belirlenmesi, “Güvenilir Yapay Zekâ Damgası” gibi belgelendirme yaklaşımları ve “Yapay Zekâ Uygulamaları Hukuki Değerlendirme Rehberi” hazırlanması gibi doğrudan yönetişim araçları öne çıkarılıyor.</p><p>Bu gelişmeler, Türkiye’nin yapay zekâyı sadece Ar-Ge konusu değil; kamu verisi, standartlar, belgelendirme ve hukuki uyum boyutlarıyla kurumsal bir kapasite olarak ele almak istediğini gösteriyor. Bu çalışmalar hükümetin de güvenli, etik, adil kullanım ve kişisel verilerin korunması gibi hedeflerle çerçeve kurma iradesini ortaya koyuyor. </p><p>Diğer taraftan da kişisel veriler ve özellikle üretken yapay zekâ, biyometrik veri  konularında gelişmeler göze çarpıyor. KVKK’nın “Üretken Yapay Zekâ ve Kişisel Verilerin Korunması Rehberi”, üretken yapay zekâ yaşam döngüsünde kişisel veri işlenip işlenmediği, veri sorumlusu/veri işleyen rollerinin nasıl belirleneceği, şeffaflık ve ilgili kişinin haklarının nasıl kullandırılacağı gibi pratik sorulara yönelen kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin yüz tanıma ile mesai takibi bağlamındaki kararları, biyometrik verinin “kolayca ikame edilemeyen” niteliği nedeniyle daha sıkı bir hak denetimi gerektirdiğini ortaya koyan bir içtihat hattına işaret ediyor.</p><h2>YAPAY ZEKÂ ÇERÇEVE KANUNU TBMM’YE GELMELİ</h2><p>Yapay zekâ çağında gerçek rekabet, “en iyi modeli kim kurdu?” sorusunda değil; hatayı kim öngördü, riski kim yönetti, itirazı kim mümkün kıldı, zararı kim hızla telafi etti sorusunda saklıdır. Bugünün kurumları için güven, bir beyan değil; veri yönetişimi, şeffaflık, insan gözetimi, kayıt ve denetim zincirinden oluşan hukukî bir mimaridir aslında. </p><p>Türkiye için politika fırsatı nettir: KVKK’nın üretken yapay zekâ rehberleriyle güçlenen temel hak yaklaşımını esas alarak, TBMM’de risk temelli bir “Yapay Zekâ Çerçeve Kanunu” kabul edilmeli; bu kanunla eş zamanlı biçimde finans, sağlık, kamu hizmetleri ve güvenlik gibi alanlarda bağlayıcı asgari standartlar ile denetim mekanizmaları hayata geçirilmelidir.</p><p>Böylece güvenilir yapay zekâ yalnızca bir uyum yükümlülüğü olarak değil, kamuda ve piyasada hukuki öngörülebilirliği artıran, yatırım ortamını güçlendiren ve Türkiye’nin kurumsal itibarını ölçülebilir biçimde yükselten stratejik bir yönetişim alanı olarak konumlanacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/yapay-zeka-ve-hukuki-altyapi-yeni-bir-duzenin-esiginde-4821790</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/7/5b2ef056-60fjq6qo8za0zljn2p2hxna.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 07 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440" rel="standout" />
      <description>Modern savaşlar, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Muhammet Enes Kala / Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı</strong></p><p><br></p><p>Tarih, çoğu zaman bize olduğu gibi ulaşmaz, katman katman yorumlanarak, seçilerek ve yeniden kurulup önümüze serilir. Bu yüzden bugün ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan gerilime bakarken askerî hareketleri, diplomatik açıklamaları ya da güç dengelerini görmek yeterli olmayabilir. Asıl görülmesi gereken, bu gerilimin hangi anlam dünyası içinde kurulduğudur. Çünkü modern savaşlar, cephede verilir, fakat zihinde başlar. İnsan önce bir anlatıya inanır, sonra o anlatının gerektirdiği gerçekliği meydana getirmeye gayret gösterir. Bu nedenle bugünün çatışmalarını anlamak için kullanılan dili, tarih ve kültür ekseninde çözümlemek gerekebilir.</p><h2>ÇÖZÜLMESİ GÜÇ BİR DÜĞÜM</h2><p>İran-İsrail hattında giderek sertleşen bu savaşın bir-arada değerlendirilmesi gereken dört ayrı düzlemde ilerlediğini dile getirebiliriz; güvenlik, ekonomi, kimlik ve hâfıza. Güvenlik düzlemi, nükleer programlar, askerî kapasite ve bölgesel güç dengeleri üzerinden konuşur. Ekonomi düzlemi, üretim güçlerinin temellük edilmesi ve kaynaklar üzerinde tekel oluşturma gayesini seslendirir. Kimlik düzlemi, dinî ve ideolojik âidiyetler üzerinden resmedilir ve bu resim her aşamada kendini tekrar tekrar üretir. Hâfıza düzlemi ise geçmişte yaşanmış olayların bugüne nasıl taşındığını belirler. Bu dört düzlem birbirine karıştığında, ortaya son derece yoğun ve çözülmesi güç bir düğüm çıkar. İşte bugünkü kriz tam olarak böyle bir düğümde saklı görünür.</p><p>Bu düğümün merkezinde yer alan en dikkat çekici unsurlardan biri, tarihî figürlerin modern siyaset içinde yeniden dolaşıma sokulmasıdır. Büyük Kiros’un adı bu anlamda özel bir yere sâhiptir. Pers İmparatoru Büyük Kiros, tarihte farklı inançlara ve topluluklara alan açan bir yönetim anlayışının sembolü olarak anılır. Bâbil sürgününden sonra Yahûdi inanışına göre, Yahûdilere dönüş izni vermesi, onları tapınaklarını yapmaları konusunda cesaretlendirmesi, onu Yahûdilerin nazarında “koruyucu iktidar” fikrinin tarihî örneklerinden biri hâline getirir. Ancak bu tarihî anlam, bugünün dünyasında olduğu gibi kalmaz. Aksine, politik söylemler içinde –lehte- yorumlanmak suretiyle yeniden biçimlendirilir ve saldırganlığın teo-politik gerekçesine dönüştürülür.</p><h2>TRUMP’IN KİROS’A BENZETİLMESİ BİZE NE SÖYLÜYOR?</h2><p>2018 yılında ABD elçiliğinin Tel-Aviv’den İsrail’in sözde-başkenti olarak ifade edilen Kudüs’e taşınması hâtırasına basılan basılan ve üzerinde hem Donald Trump’ın hem de Büyük Kiros’un yer aldığı madenî para, bu yeniden biçimlendirmenin somut örneklerinden biri olarak çıkar karşımıza. Bu madenî para, ilk bakışta sıradan bir hâtıra nesnesi gibi görülebilir. Oysa taşıdığı anlam, fizikî boyutunun çok ötesine geçer. Antik bir Pers Kralı ile günümüz Amerikan Başkanının aynı yüzeyde buluşturulması, tarihin doğrusal bir süreklilik içinde yeniden yazılması anlamına gelir. Bu sembolik üretim, geçmiş ile bugünü bağlamakla kalmaz dahası bugünkü saldırganlığı ve tahakküm ediciliği meşrulaştırmak için geçmişi yeniden kurar. </p><p>Bu noktada önemli olan, bu tür sembollerin ne söylediğinden çok, nasıl bir dünya tasavvuruna işaret ettiğidir. Kiros ile Trump’ın yan yana getirilmesi, iki lideri karşılaştırmaktan çok daha ötesini seslendirir. Bu, bir tür tarihî kader anlatısını günümüzde Siyonizm lehine yeniden üretmek mânâsını taşır. Kudüs üzerinden kurulan bu bağ, dinî bir anlamı politik bir çerçeveye taşır. Böylece siyâset, kendini tarihin tabiî ve olması gereken bir devamı gibi sunar. </p><p>Bu anlatının politik dilde karşılığını Netanyahu’nun söylemlerinde görmek mümkündür. Trump’ın Kiros’a benzetilmesi, bir övgüden çok daha fazlasını hatırlatır bugün bize. Bu, modern bir lideri kutsal tarihî bir figürle aynı düzleme yerleştirme çabasıdır. Bu tür benzetmeler, siyasetin kendine tarihî ve hatta metafizik bir derinlik kazandırma girişimi olarak da okunabilir. Çünkü tarihî süreklilik iddiası, meşruiyet üretmenin en etkili yollarından birisi olarak görülür. İnsan, geçmişle bağ kuran bir güce daha kolay inanır; kitleler, gerçekleştirilmesi planlanan trajedilere daha kolay taraftar hâline getirilebilir.</p><h2>BUGÜNÜ DE DÖNÜŞTÜREN SÖYLEM</h2><p>Ancak bu söylem, geçmişi olduğu gibi bugünü de dönüştürür. Özellikle İran halkı üzerinden kurulan “özgürleştirme” dili, bu dönüşümün en hassas noktalarından birisidir. İran rejimi ile İran halkı arasında yapılan ayrım, ilk bakışta insanî bir hassasiyet gibi görünebilir. Fakat bu ayrım, aynı zamanda dış müdahalenin sözde-meşru zeminini oluşturabilecek bir çerçeve sunar. Tarih boyunca sözde-“özgürleştirme” iddiasıyla yapılan müdahalelerin nasıl sonuçlandığı düşünüldüğünde, bu söylemin ne kadar dikkatli ele alınması gerektiği açıktır.</p><p>İran halkı, bu büyük anlatının içinde çoğu zaman kendi sesiyle var olamaz. Buna pek müsaade de edilmez. İran’da yaşayan insanlar, bir yandan ekonomik yaptırımların, diğer yandan siyâsî baskının, öte yandan savaş tehdidinin arasında sıkışmış durumdadır. Bu sıkışmışlık, ne tek bir ideolojiyle ne de tek bir politik açıklamayla anlaşılabilir. Bu, gündelik hayatın içinde yaşanan bir gerilimdir. Ve bu gerilim, çoğu zaman uluslararası söylemlerde de görünmez olur. </p><p>Benzer bir durum İsrail toplumu için de geçerlidir. Sürekli bir tehdit algısı altında yaşamak, Siyonizmin tarih ötesi/dışı ideallerini başka toplumları yok etme pahasına gerçekleştirme dürtüsü, toplumun psikolojisini derinden etkiler. Güvenlik kaygısı, bireysel özgürlüklerin; Siyonizmin gâyeleri sağduyunun ve vicdânın önüne geçebilir, geçmiştir. Bu durum, siyasetin daha sert ve daha dışlayıcı bir dile kaymasına neden olur. Korku, burada yönetim ve rıza elde etme aracı olarak konumlandırılabilir. Ve korku üzerinden kurulan siyaset, çoğu zaman uzlaşma ihtimallerini de zayıflatır.</p><p>ABD’nin bu denklemdeki rolü ise süreci daha da karmaşık hâle getirir. Küresel bir güç olarak sürece müdâhil olması, yerel bir çatışmayı uluslararası büyük bir krize dönüştürür, dönüştürmüştür. Bu durum, savaşın kapsamını genişletirken çözüm ihtimallerini enine boyuna daraltır. Çünkü artık mesele yalnızca iki aktör arasında değildir. Farklı çıkarlar, farklı stratejiler ve farklı güç hesapları aynı anda devreye girer. Bu da çatışmayı çok katmanlı hale getirir.</p><h2>SİYONİST REJİMİN GÖZÜNDEN İRAN HALKI </h2><p>Tam bu noktada Agag soyundan gelen Haman figürü (Başta Ester Kitabı olmak üzere Yahudi kutsal metinlerinde yer alan yıkıcı-yok edici olarak anlaşılan, tarihi-teolojik bir karakter)  bir uyarı olarak yeniden anlam kazanır. Haman, tarihî bir karakter olmanın ötesinde, düşmanı mutlaklaştıran zihniyetin sembolü olarak tebârüz eder. Bu zihniyet, ötekini bir tehdit olarak görür ve onun yok edilmesini meşrû kabul eder. Modern dünyada bu düşünce biçimi farklı isimlerle varlığını sürdürür. Ve her ortaya çıktığında, çatışmayı daha derin ve daha yıkıcı hâle getirir. İran halkı Siyonist rejimin nazarında ya Kiros’un halkı olarak kendisini konumlandırabilir ya da Haman’ın destekçisi olarak yok edilme tehdidiyle karşı karşıya bırakılır.  Kiros ile Haman arasındaki fark, iki farklı siyaset anlayışının remzi olarak anlaşılabilir. Biri, gücün sınırlandırılması gerektiğini savunur. Diğeri, gücün sınırsız kullanılmasını meşrulaştırır. Bu iki anlayış, bugün de siyonist siyasetin içinde yaşamaktadır. Ve her karar, bu iki anlayıştan birine yaklaşır. </p><p>Modern savaşların en çarpıcı yönlerinden biri, anlam üretimi üzerinden ilerlemesidir. Artık savaş, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Bu da savaşın etkisini derinleştirir. Çünkü insanlar yalnızca fizikî olarak değil, psikolojik ve fikrî olarak da bu çatışmanın içine çekilir, çekilmiştir. 28 Şubat 2026 tarihinden önce İran halkının itirazlarının ve muhalif duruşunun köpürtülmesi, güçlü retorikle uluslararası basında kendisine yer bulması, halkın sanki darbe talep edercesine resmedilmesi, Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.</p><h2>GÜÇLÜ BİR AHLÂKÎ ÇERÇEVEYE İHTİYAÇ VAR </h2><p>2018’de basılan Trump-Kiros madenî parası ve 2026 yılı başlarında halk protestosu, Kiros’u şah üzerinden yeniden diriltme çabaları, bu sürecin sembolik bir özeti olarak okunabilir. Küçük bir nesne ve kurgulanan retorik, büyük bir anlatıyı taşır. Bu anlatı, geçmişi bugüne bağlar. Ama bu bağ her zaman hakikati yansıtmaz. Çoğu zaman, belirli bir politik amacı güçlendirmek ve planlanan saldırılara karşı meşruiyeti oluşturmak için kurulur. Bu nedenle semboller, her zaman eleştirel bir gözle okunmalıdır.</p><p>Tarih, teoloji ile siyaset arasındaki ilişki bu noktada kritik hâle gelir. Tarih, olduğu gibi mi anlatılıyor, yoksa yeniden mi kurgulanıyor? Bu soru, yalnızca akademik bir mesele değildir. Bu, aynı zamanda insanî bir sorun olarak da tebellür eder. Kiros’u bağlamından koparıp onu Yahûdi seviciliği ekseninde bir mehdîye dönüştürme işi, günümüzde Siyonizme güçlü bir hareket alanı kurgulamak içindir. Yanlış kurulan bir tarih anlatısı, yanlış politikaların zeminini oluşturur. Ve bu politikalar, yaşamakta olan insanların hayatını doğrudan etkiler, tehdit eder.</p><p>İran-İsrail gerilimi, bu açıdan bir tür ayna işlevi görür. Bu aynada devletleri ve insanlığın kendisini görmek; güçle kurduğumuz ilişkiyi, korkuya verdiğimiz tepkileri ve ötekiyle kurduğumuz bağı bu aynada okuyabilmek mümkündür. Bugünün en büyük tehlikelerinden biri, savaşın sıradanlaşmasıdır. Sürekli çatışma hâli, çatışma hâlini tarihten kurgulanarak koparılan manzaralarla meşrulaştırma ve köpürtme çabası, insanın duyarlılığını köreltir. Acı, zamanla alışılan bir duruma dönüşür. Bu durum, ahlâkî reflekslerin zayıflamasına yol açar. Ve bu zayıflama, daha büyük felaketlerin önünü açar. Çünkü duyarsızlık, en tehlikeli kabulleniş biçimi olarak çıkabilir karşımıza.</p><p>Bu nedenle güçlü bir ahlâkî çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu çerçeve, devletlerin güvenlik kaygılarını tamamen reddetmez. Yalnız, bu kaygıların sınırlarını sorgulamaya insanları dâvet eder. Hiçbir güvenlik politikası ve teo-politik gâye, masum insanların hayatını göz ardı edecek, soykırım suçu işleyecek kadar mutlaklaştırılamaz. Bu ilke, teoride kabul edilir fakat pratikte sıkça ihlâl edilir. Bu ihlâl tarihten getirilen sözde-gerekçelendirme manzaralarıyla da görünmez kılınır.</p><h2>TARİH HAKİKAT HİLAFINA YENİDEN Mİ KURGULANIYOR?</h2><p>Sonuçta mesele, kimin kazanacağı değil, neyin kaybedileceğidir, neyi kaybedeceği üzerinden yeniden ele almak gerekir. Her savaş, bir şeyleri yok eder. Bazen şehirleri, bazen hayatları, bazen de değerleri ve ilkeleri... Ve çoğu zaman bu kayıplar geri getirilemez. Bu yüzden savaş, her zaman son çare olmalıdır. Ama modern dünyada bu ilke giderek zayıflamaktadır. Bu ilkeyi temelden sarsan politik ve ekonomik güç olarak karşımıza Siyonizm ve bunun tüm huzursuzluklara karşı uygulama aparatı olarak İsrail çıkmaktadır. Mesele Kiros ise onu sâdece Yahûdi halkının kurtarıcısı olarak görmek değil, Kiros silindiriyle insan haklarının öncü söylem inşacılarından birisi olarak ele almak ve esaret altındaki tüm insanlara karşı yorumlamak gerekir. Yoksa kurgulanan bir çerçevede Yahûdilerin ‘dönem mehdîsi’ olarak Kiros’u öne çıkarıp, İran halkını bu yaratılan tarihi eksende onun halkı olmaya icbâr eden ya da yok edilmesi gereken Amelek olarak kodlayan bir anlayış kabul edilemez. Neticede İran halkı bu eksende siyonist İsrail karşısında Haman’ın yanında olmayı tercih eden Amelek olarak kabul edilmiş ve her türlü saldırıya mâruz kalmayı hak eden bir kitle olarak görülmüştür. Bunu kendisini insan olan ve evrensel insan haklarına inanan hiçbir insan ve kurum kabul edemez, etmemelidir. </p><p>Bugün siyaset hangi dili kuruyorsa, yarının dünyası o dil üzerine inşâ edilecektir. Eğer bu dil, korku ve düşmanlık üzerine kurulursa, dünya da buna göre şekillenecektir. Ama eğer bu dil, beşerî fıtrata ve tabiata hürmetkâr tüm insanlar için ve adına, ortak uzlaşı, evrensel insan hakları, demokratik yönetişim ve anlayış üzerine kurulursa, farklı bir gelecek mümkün olabilir. Bu nedenle dil, yalnızca bir ifade aracı değil, bir inşâ aracıdır da. Bu noktada insan haklarının büyük temsilcisi olarak kendisini gösteren ABD’nin Siyonizm söz konusu olduğunda tarafını yeniden gözden geçirmesi gerektiği dile getirilebilir. Bunu kuşkusuz önce yüksek sesle dile getirmesi gereken de ABD vatandaşlarıdır.  </p><p>Ve belki de en temel soru hâlâ değişmemiştir. Biz tarihi anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi korkularımıza, arzularımıza ve işimize geldiği hâliyle hakikat hilâfına yeniden mi kuruyor, kurguluyoruz? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünü değil, geleceği de belirleyecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/buyuk-kirosun-hatirasi-ve-hamanin-golgesi-iran-halkinin-arada-kalan-yazgisi-4821440</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/6/d622be40-r7v3z7nx1n535id0vrfvf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 06 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erol Güngör neden hâlâ önemli?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103" rel="standout" />
      <description>“Erol Güngör neden hâlâ önemlidir?” sorusu Güngör’ün dikkat çektiği meselelerin hâlâ cari ve can yakıcı olmasıyla ilgilidir. Güngör’ün kendi döneminde aydınlar ve üniversite üzerinden yaptığı tahliller, dikkat çektiği sorunlar günümüzde ilkokul çağındaki çocuklarımızın sorunlarına kadar inmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Yunus Şahbaz / Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türk tefekkür dünyasının mümtaz ve özgün isimlerinden birisi hiç kuşkusuz Erol Güngör’dür. 24 Nisan 1983 yılında, henüz 45 yaşında vefat eden Güngör için ölümünden hemen sonra ve aradan geçen 43 yıl boyunca nice yazılar ve kitaplar yazılmış; organizasyonlar tertip edilmiştir. Son yıllarda da Erol Güngör üzerine olan alâkanın tekrar arttığı gözlemlenmektedir. Özellikle 2026 yılı Erol Güngör anmalarının ve sosyal medyada Güngör üzerine paylaşımların daha fazla yoğunlaştığı bir yıl oldu. </p><p>Peki, bu ilgiyi neyle ve nasıl açıklamak gerekir? Şurası açık bir gerçek ki, Erol Güngör hakkında çokça konuşulan, özlemle anılan bir isim olmasına rağmen nispeten az okunan bir isimdir. Bu durumun ilk sebeplerinden birisi Güngör’ün kitaplarının Türk düşünce dünyası açısından yoğunluklu metinler olmasıdır. Diğer sebebi de, Güngör’ün ilk kitabının yayımlamasının üzerinden 51; son kitabının yayımlamasının üzerinden ise 44 yıl geçmesidir. Dolayısıyla hemen tüm kültür tüketim nesnelerinin mümkün mertebe kısa, sesli ve görsel unsurlara indirgendiği günümüz dünyasında insanların fikren yoğun kitapları okuması daha da zorlaşmaktadır. Bunu bir mazeret olarak değil; durum tespiti olarak kabul etmek gerekir.  </p><p>Bir diğer sebebi de, Güngör’ün çok fazla sloganik yazmamasıdır. Diğer birçok isimle karşılaştırıldığında kısa, akılda kalan sloganlara Güngör’de çok fazla rastlanmaz. Bu yüzden de, hele de bir sosyal medya gönderisinde ihtiyaç duyulan mottolar Güngör külliyatında nadir bulunur. Dolayısıyla Güngör’ün fikirlerine başvurmak, sloganvari de olsa ondan iktibaslar yapabilmek için eser miktarda da olsa Güngör okumak gerekir. Ne yazık ki, bu da her geçen gün azalan bir rutine dönüşmüş durumdadır. </p><h2>KÜLTÜRÜN GÜNCELLİĞİ </h2><p>Diğer taraftan Güngör’ün başta kültür olmak üzere Türkiye’nin meselelerine dair fikirleri hâlâ orijinalitesini ve güncelliğini korumaktadır. Belki de onun tekrar yoğun bir şekilde gündeme gelmesinin esas sebebi budur. Özellikle kültür meselesi Güngör nazarında oldukça kıymetli bir meseledir ve bizzat kendisi tüm yazdıklarının esas amacının çağdaş bir Türk milli kültürü kurmak ve bunun yollarını aramak olduğunu söyler. Bu zannedildiği gibi soyut ve teorik/akademik bir gaile değildir. Zira kültür canlı-kanlı hayatın her alanına sirayet eden dinamik bir olgudur.</p><p>Türkiye’nin bir milli kültür kurmasını icbar eden sebepler değişmiş olabilir ancak bu gereklilik hâlâ caridir. 1970’lerde ve 80’lerde milli kültür “muzır” fikir ve akımlara karşı bir gereklilik olarak telakki ediliyordu. Bunu sadece sol ya da sosyalizm şeklinde de anlamamak gerekir. Güngör’ün temel çıkış noktası, bu ülkenin sorunlarını, Türk modernleşmesinin problemlerini yine bu ülkenin dinamiklerine ve birikimine yaslanarak çözmektir. Kendisinin milliyetçi çizgide bir aydın olmasına rağmen İslâmın Bugünkü Meseleleri gibi bir kitap yazmasının sebeb-i hikmeti budur. </p><p>Zira Güngör 1980’lerde sıhhatli bir modernleşme yaşayamayan ve bu yüzden de yükselişe geçen İslâmî hareketleri görmüş; bu hareketlerin bir şekilde Türkiye’ye de sirayet edebileceğini öngörmüştür. Türkiye’nin de din konusu başta olmak üzere, birçok noktada sağlıklı bir modernleşme yaşamadığını bildiği için bu hareketlerin Türk tefekkür dünyasına ve toplumuna sirayet edebileceğini ve Türkiye’nin meselelerinin farklı başkentlerdeki uyanış hareketleriyle çözümlenmeye çalışılacağını düşünmüş olmalıdır. Bu sebeple Güngör, kısaca, din ve modernleşme sorunları başta olmak üzere, “Türkiye’nin sorunlarına Türk aydını ve uleması çareler üretmelidir” demektedir. </p><h2>DOĞRU TEŞHİS DOĞRU ÇÖZÜM </h2><p>Güngör’ün 1970’ler ve 80’lerde fikrî düzeyde dikkat çektiği süreçlerin bir kısmını 1990’larda tecrübe ettik. Ancak günümüzdeki kültürel sorunlar 80’lerden olduğu kadar 90’lardan da farklı bir noktadadır. 2000 öncesinde kültürel inşa ve kültür yozlaşması için üniversiteler hedef halinde iken, sonraki on yılda liseler ve artık günümüzde de ortaokul ve hatta ilkokul seviyesinde tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Dolayısıyla kültürel sorunlara ve kültür değişmelerine ilişkin parametreler değişmiş ancak çözüm büyük oranda Güngör’ün çizdiği noktada durmaktadır. İster sözlü, yazılı ister görsel düzeyde olsun kültürün farklı momentleri değişirken bunların toplumsal katmanları etkilemesi kaçınılmazdır. Bunlara karşı toptan reddiyeci bir tavır içerisinde olmak, daha açık bir deyişle, teknik ve teknoloji düşmanlığı yapmak hem gerçekçi değil hem de sorunlara çare üretmekten uzaktır. Nitekim Güngör de isabetli bir şekilde teknoloji düşmanlığına savrulmaz; hatta, Ziya Gökalp’in aksine, kültür ve medeniyet unsurlarının birbirinden bağımsız olmadığını savunur. Gerek medeniyet gerek teknolojik unsurlar bakımından Güngör için aslolan, yerli bir milli kültürün kurulması ve bu unsurların milli kültür süzgecinden geçirilerek yerli kültüre intibak ettirilmesidir. O halde yerli ve güçlü bir milli kültür olmadığı sürece başta gençlerimiz ve hatta çocuklarımız olmak üzere tüm toplumun kültürel bir erozyona uğraması kaçınılmazdır. </p><p>Dolayısıyla, “Erol Güngör neden hâlâ önemlidir?” sorusu Güngör’ün dikkat çektiği meselelerin hâlâ cari ve can yakıcı olmasıyla ilgilidir. Güngör’ün kendi döneminde aydınlar ve üniversite üzerinden yaptığı tahliller, dikkat çektiği sorunlar günümüzde ilkokul çağındaki çocuklarımızın sorunlarına kadar inmiştir. Burada şu yanlış da yapılmamalıdır: Gelişmiş-modern toplumlarda da benzer sorunlar görülüyor ve bunlar modernleşmenin tipik olumsuz sonuçlarıdır gibi mantık yürütme doğru değildir. Doğru olan, bu tür sorunların temeline inmek ve dil, kültür, eğitim gibi konularda milli kültürü inşa ve tahkim edici politikalar geliştirmektir. Bu politikalara yön ve rota çizecek fikir adamlarımız ve 200 yılı aşkın bir modernleşme tecrübemiz vardır. </p><h3>PARADİGMA İNŞASI </h3><p>Modernleşmenin özellikle siyasi kabullerinin sorgulandığı ve uluslararası sistemin, normların yeniden tanımlandığı bir dönemde kültürün ve kültürel unsurların da yeniden tanımlanması kaçınılmazdır. Türkiye de son yıllarda, özellikle eğitim ve kültür konusunda kadim değerler üzerinden yeniden bir inşa sürecine girmiş bulunuyor. Ne yazık ki, yaşadığımız elim hadiseler de bu inşa sürecinin ne kadar acil ve gerekli olduğunu ispat etmiş bulunuyor. Erol Güngör’ün tekrar gündeme gelmesi de, bu inşa sürecinde başvurulabilecek en önemli referans metinleri kaleme almış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla, erken yaşta vefat eden Güngör fikirleriyle yaşamaya devam ediyor; umulur ki son dönemdeki bu ilgi, geçici bir heves değil inşa edici bir paradigmaya evrilmeye vesile olsun. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/erol-gungor-neden-hala-onemli-4821103</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/5/dfffda7c-lgp35vuey7xxn3pvcy5o.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küresel sistemin dönüşümü: Güçlü liderlik ve bölgesel paktlar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulkadir Aksöz / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Uluslararası sistemin temel taşı mahiyetindeki kurumların meşruiyet krizine girdiği, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen normatif yapının çözülmeye yüz tuttuğu bir tarihsel dönemeçten geçiyoruz. 2026 Antalya Diplomasi Forumu’nda, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack tarafından dile getirilen mülahazalar, küresel siyasetin yeni kodlarını okumak bakımından hayati ipuçları barındırmaktadır. Şurası bir gerçek ki, Birleşmiş Milletler merkezli çok taraflı sistemin artık günümüzün karmaşık güvenlik sorunlarına çözüm üretme kabiliyeti ciddi ölçüde aşınmış durumda. Barrack’ın vurguladığı üzere, küresel yönetişimin hantal yapısı karşısında devletlerin kendi bölgesel havzalarında kuracakları güvenlik ve ekonomi paktları, geleceğin nizamının asli unsurları olmaya aday görünmektedir.</p><h2>GÜÇ POLİTİKALARI DİPLOMASİNİN MERKEZİNE YERLEŞTİ</h2><p>Bu yeni konjonktüre uluslararası ilişkiler teorileri zaviyesinden bakıldığında, liberal enternasyonalizmin geri çekildiği ve katı realizmin yeniden başat hale geldiği bir tabloyu önümüze koyuyor. Liberal dünyanın vadettiği “kurallara dayalı düzen” anlatısının yerle yeksan olduğu bu süreçte, güç politikaları diplomasi masasının merkezine yerleşti. Öyle ki, Trump dönemiyle kristalize olan ve “önce kendi ülkem” felsefesiyle şekillenen bu yaklaşım, devletlerin artık küresel vaatlerden ziyade somut güç kapasitelerine ve liderlik karizmalarına odaklanmalarına sebebiyet vermektedir. Barrack’ın Türkiye’yi de “güçlü liderlik” örneği üzerinden taltif etmesi, aslında realist ekolün “devlet kapasitesi” ve “karar alıcı iradesi” üzerine kurulu olan o kadim prensibine dayanmaktadır.</p><p>Teorik çerçevede bu tablo, neoklasik realizm ekolünün devlet kapasitesi ve gücün kullanımı üzerine geliştirdiği tezlerle tam bir uyum sergilemektedir. Fareed Zakaria’nın da ifade ettiği üzere, bir devletin dış dünyadaki dalgalanmalara karşı duruşunu belirleyen esas unsur eldeki imkânları ne ölçüde verimli bir şekilde aksiyona dökebildiğidir. İşte burada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sergilediği kararlı liderlik profili, devlet mekanizmasının ortak bir vizyon etrafında kenetlenmesini sağlayarak stratejik bir kılavuz işlevi görmektedir. Nihayetinde bir ülkenin sahip olduğu potansiyel, ancak bürokratik hantallıktan arınmış ve bütüncül bir iradeyle birleştiği takdirde uluslararası alanda gerçek bir ağırlığa ulaşmaktadır.</p><h2>NADİR BİR KESİŞİM KÜMESİ: TÜRKİYE</h2><p>Türkiye örneğinde bu kapasite artışı bölgesel denklemlerde “istikrar limanı” bir aktör olarak tebarüz etmektedir. Francis Fukuyama’nın modern devlet inşasında mütalaa ettiği “güçlü yürütme kapasitesi”, Ankara’nın kriz anlarında refleks hızını ve manevra kabiliyetini perçinlemektedir. Stratejik kararların hızla alınabilmesi ve devletin kurumlarının bu tercihler etrafında uyumlu bir şekilde mobilize edilmesi, belirsizliklerle dolu küresel sistemde Türkiye’ye önemli bir hareket kabiliyeti kazandırmaktadır. Bu bağlamda Ankara, jeopolitik vakumları doldururken stratejik kararlarını bürokratik hantallıklara kurban etmeden kurumlararası eş güdümle uygulamaya koymaktadır. Öyle ki, savunma sanayiindeki teknolojik atılımlardan insani diplomasi hamlelerine kadar uzanan geniş yelpaze, devlet aklının kararlı bir iradeyle bütünleştiği o nadir kesişim kümesini temsil etmektedir.</p><p>Bununla birlikte Türkiye’nin bu dönüşen dünyadaki konumu geleneksel ittifak yapılarına hapsolmanın çok ötesinde bir stratejik özerklik arayışını temsil etmektedir. Ankara’nın son yıllarda izlediği dış politika çizgisi münhasıran Batı eksenli bir güvenlik anlayışına eklemlenmek yerine, kendi coğrafyasında bir "odak güç" olma idealini yansıtmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, bölgesel istikrarı korumak adına hem Balkanlar’da hem Orta Doğu’da hem de Kafkasya’da çok katmanlı güvenlik mimarileri inşa etme potansiyeline sahiptir. Kurulacak bu nevi paktlar, klasik askeri ittifakların hilafına, ekonomik entegrasyonu ve enerji güvenliğini de bünyesinde barındıran esnek ve işlevsel yapılar olmak durumundadır. Kuşkusuz ki, Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği teknolojik üstünlük bu bölgesel paktların caydırıcılık zeminini oluşturacak en önemli enstrüman niteliğindedir.</p><h2>YENİ BÖLGESEL REALİZM</h2><p>Küresel sistemin bu denli türbülanslı olduğu bir vasatta Ankara için en makul seçenek bölgesel iş birliği platformlarını kurumsallaştırmaktır. Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar yahut Karadeniz ve Akdeniz havzasındaki yeni enerji ortaklıkları somut birer kalkan işlevi görebilir. Nitekim savaş ve çatışmaların ortasında Türkiye’nin uzlaştırıcı ve arabulucu rolü, bölgenin daha büyük bir kaosa sürüklenmesini engelleyen bir emniyet sübapı mahiyetindedir. Bu durum, liberal kurumların boşluğunu dolduran yeni bir bölgesel realizm örneğidir.</p><p>Tom Barrack’ın altını çizdiği “güçlü liderlik ve bölgesel güvenlik” perspektifi, önümüzdeki on yıllarda Washington’ın takip edeceği ana stratejik rotanın bir izdüşümü olarak okunabilir. Küresel sistemin yapısal çatlaklarından sızan belirsizlikler karşısında Türkiye, kendi göbeğini kesecek bir iradeyi diplomatik ve askeri sahada tahkim etmelidir. Bu strateji, dünyadaki sert güç rekabetinin yarattığı olumsuzluklara karşı geliştirilen maceradan uzak, rasyonel ve gerçekçi bir dış politika olmalıdır. Bu noktada Ankara, geleneksel ittifaklarını muhafaza ederken eş zamanlı olarak iç barışını kalıcılaştırıp yakın coğrafyasında kuracağı paktlar vasıtasıyla güvenlik ve refahını pekiştirmeye odaklanmalıdır. Nihayetinde, bu türbülanslı dönemeçte dengeli bir odak güce dönüşmek ancak bu tarz bir zemin üzerinde mümkün hale gelebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/kuresel-sistemin-donusumu-guclu-liderlik-ve-bolgesel-paktlar-4821104</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/5/d17697a9-xlb2bwmw1gbthrmd8pvnr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aile ve Nüfus 10 yılı: Türkiye'nin geleceğine açılan bir kapı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537" rel="standout" />
      <description>Vatandaşlarımıza, gençlerimize, anne ve babalarımıza, dedelerimize ve ninelerimize çağrımızdır: Çocukların evimize bereket, sokaklarımıza neşe, ülkemize istikbâl getirdiği günlere yeniden ulaşmak; ancak hep birlikte mümkündür. İnsanla başlayan, aile ile köklenen, nesilden nesile büyüyen, nüfusla güçlenen ve istikbâle yükselen Türkiye’yi birlikte tahkim ediyoruz.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahinur Özdemir Göktaş - T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı</strong></p><p><br></p><p>Aile, bir milletin hafızasıdır. İnsan, dünyayı önce orada tanır; dil de vicdan da orada şekillenir. Aile, yalnızca bireylerin bir araya geldiği bir hane değil; kuşaklar arası emanetin teslim edildiği, sevginin ve sorumluluğun birlikte öğrenildiği, dayanışmanın en saf hâliyle yaşandığı bir medeniyet zeminidir. Tarih, güçlü ailelerin kurduğu güçlü toplumların hikâyesidir. 2026-2035 dönemini kapsayan Aile ve Nüfus 10 Yılı, bu hafızayı geleceğe taşıma kararlılığımızdır.</p><h2>TARİH BİZE NE SÖYLEDİ?</h2><p>Son iki yüzyıl, nüfusu kalkınmanın önünde bir engel sayan anlayışın gölgesinde geçti. Malthus’un 1798’de ileri sürdüğü gıdanın artan nüfusa yetmeyeceği tezi, II. Dünya Savaşı sonrasında neo-Malthusçu yaklaşımlar aracılığıyla yeniden canlandı; küresel nüfus politikalarını biçimlendiren temel paradigma oldu.</p><p>İnsanı üretken bir özne olarak değil, kaynaklar üzerinde bir yük olarak tanımlayan indirgemeci anlayış, çocukların bereket değil maliyet, ailenin huzur değil külfet, kalabalıkların zenginlik değil tehdit olarak görülmeye başlandığı bir döneme yol açtı; doğmamış çocukları ekonomik bir akıl yürütmenin nesnesi hâline getirdi. Kalkınmanın en maliyet-etkili müdahalesi olarak tanımlanan bu yaklaşım, doğurganlığın sistematik biçimde aşağı çekilmesinde, nüfusların yaşlanmasında ve bazı ülkelerde cinsiyet dengesinin bozulmasında etkili oldu.</p><p>Ancak tarih, Malthus’u doğrulamadı. Sanayi devriminden bu yana dünya nüfusu on katına çıkarken küresel gıda üretimi ondan daha hızlı arttı; tarımsal verimlilik, teknolojik gelişme ve insan zekâsı, kıtlık senaryolarını geçersiz kıldı. Bugün dünyanın temel sorunu gıda yetersizliği değil, dağıtım adaletsizliği ve israftır.</p><h2>ÜLKEMİZİN DEMOGRAFİK TABLOSU</h2><p>Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, 2017’den bu yana nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altında her yıl yeni bir dip görüyor. TÜİK’in 2013 projeksiyonlarında en olumsuz senaryoya göre 2050 için 1,65 öngörülmüştü; Türkiye çok daha kısa sürede en olumsuz senaryonun bile gerisinde kaldı.</p><p>Nüfus projeksiyonları bakımından biraz daha geriye gittiğimizde 1963 yılına ait Nüfus Konseyi Raporu’nda Türkiye nüfusunun 2020’de 100 milyona ulaşacağının ileri sürüldüğünü görüyoruz. TÜİK’in 2024 projeksiyonundaki düşük senaryo, 2100 yılında nüfusumuzun 54 milyona ineceğini tahmin ediyor. Birleşmiş Milletler’in 2024 projeksiyonunda ise daha çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor: Yüzde 80 tahmin aralığı baz alındığında 38 milyona, yüzde 95 aralığı baz alındığında ise 25 milyona kadar azalacağı öngörülüyor.</p><p>İlk evlenme ve ilk anne olma yaşı 30'a yaklaştı. Hiç evlenmeme oranlarımız yıldan yıla artıyor. Bir zamanlar çok çocuklu ailelerin ülkesi olan Türkiye’de hanelerin yüzde 58,1’inde artık çocuk bulunmuyor; yalnız yüzde 5,7’sinde üç çocuk var. Yıllık doğum sayımız son on yılda 400 binden fazla azaldı. Önümüzdeki beş yılda ilkokul çağındaki öğrenci sayımızın yaklaşık 900 bin, yani yüzde 20 gerileyeceği öngörülüyor.</p><p>Çocuk ve genç nüfusumuz azalırken 65 yaş üstü nüfusumuzun oranı 2025 itibarıyla yüzde 11,1’e yükseldi, bazı illerimizde bu oran yüzde 20’yi geçti. Ortanca yaşımızın 34,9’a çıkmış olması, nerede ise her iki kişiden birinin artık 35 yaşında olduğunu gösteriyor. En iyimser projeksiyon dahi 2100’de her üç kişiden birinin yaşlı olacağını söylüyor.</p><p>Ortalama hanehalkı büyüklüğü kesintisiz bir düşüş seyri izleyerek 2025 yılında 3,08’e geriledi, tek kişilik hane oranımız yüzde 20’ye çıktı. Kırsal alanlarda yaşanan nüfus kaybı da önemli oranda arttı. Nüfusumuzun yüzde 94’ü il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Kırsaldaki 0-19 yaş grubu son on yılda yüzde 35 azaldı.</p><h2>DÜNYA UYANIRKEN</h2><p>Bu mesele yalnız bizim değil, dünyanın meselesidir. Avrupa’dan Uzak Doğu’ya kadar birçok ülke; demografik bir kırılmayla yüzleşiyor. Tehdidin büyüklüğü öyle bir noktaya geldi ki, dünyanın dört bir yanında devletler son yıllarda tarihî nitelikte kararlar alıyor.</p><p>Rusya nüfusu en öncelikli mesele ilan etti; Güney Kore “demografik ulusal acil durum” açıkladı. Yaklaşık 40 yıl tek çocuk politikasını uygulayan Çin, 2016’da bu politikadan vazgeçti; bugün vatandaşlarına üç çocuk çağrısında bulunuyor. Japonya, Başbakanlık bünyesinde Nüfus Stratejisi Merkezi kurdu. Norveç, Doğum Oranları Komitesi’ni hayata geçirdi. İtalya’da Aile, Doğum Oranları ve Fırsat Eşitliğinden Sorumlu Devlet Bakanlığı; Sırbistan’da Aile ve Demografi Bakanlığı; Hırvatistan’da Nüfus ve Göç Bakanlığı; İran’da Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Ulusal Nüfus Merkezi kuruldu.</p><p>Dünya, rotayı değiştiriyor. Kıtalar farklıdır, rejimler farklıdır, kültürler farklıdır. Ama endişe ortak, kaygı bir. Zira nüfus meselesi; doğrudan doğruya bir varlık meselesi, bir gelecek meselesidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın işaret ettiği üzere doğurganlık hızımızdaki düşüş Türkiye için “varoluşsal bir tehdit, savaştan beter” bir durumdur.</p><h2>TÜRKİYE’NİN CEVABI: AİLE DOSTU EKOSİSTEM</h2><p>Türkiye, bu küresel kırılmaya kendi medeniyet birikiminden beslenen bir cevap vermektedir. Bizim için aile, modern bir politika başlığından öte; binlerce yıllık bir hafızanın, dayanışma kültürünün ve insan tasavvurunun yaşayan zeminidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın 2008’de yaptığı “üç çocuk” çağrısı henüz dünya doğurganlık çöküşünü konuşmazken, demografik geleceğimizin öngörüsüydü. Bugün geldiğimiz noktada, o günkü çağrının bugün ne kadar isabetli olduğunu idrak ediyoruz. Çözümü, dağınık teşviklerin toplamı değil; bir bütün olarak inşa edilen bir aile dostu ekosistemde buluyoruz.</p><p>Aile dostu ekosistem; ailenin etrafında ördüğümüz çalışma hayatından konut politikalarına, çocuk bakım hizmetlerinden eğitim sistemine, sosyal güvenlikten kentsel tasarıma kadar bütün politika alanlarının aile merkezinde yeniden okunmasıdır. Bir genç çiftin evlenmeye karar vermesinden, bir annenin işine geri dönüşüne; bir çocuğun mahallesinde güvenle oynayabilmesinden, üç kuşağın aynı şehirde yaşayabilmesine kadar uzanan bütün bir hayat döngüsünün, aile için tasarlanmasıdır.</p><h2>ÖNCELİKLİ ŞART: GÜÇLÜ AİLE YAPISI</h2><p>Bu doğrultuda çalışmalarımıza Sayın Cumhurbaşkanımızın “Güçlü bir ülke, güçlü bir millet, huzurlu bir toplum olabilmenin öncelikli şartı güçlü bir aile yapısına sahip olmaktır” sözünü pusula kılarak devam ediyoruz.</p><p>2024’te ilk kez aileyi merkeze alacak şekilde 2024-2028 dönemini kapsayan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Eylem Planımızı oluşturduk. Aynı yıl nüfus politikalarına sistemli bir şekilde eğilmek üzere Bakanlığımız bünyesinde Aile ve Nüfus Politikaları Daire Başkanlığı'nı kurduk. Güçlü bir eş güdümün sağlanması amacı ile Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığında Nüfus Politikaları Kurulunu oluşturduk. 2025’te Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Aile Enstitüsü'nü kurduk; nüfus, aile, kadın, çocuk, gençlik ve engelli alanlarında ulusal ölçekli stratejik araştırmaları bu çatı altında yürütüyoruz.</p><p>Sayın Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle 2025 yılını Aile Yılı ilan ettik. Aile ve Gençlik Fonumuz aracılığıyla yuva kurmak isteyen gençlerimize destek oluyoruz: Bugüne kadar 199 binden fazla gencimiz fondan yararlanmaya hak kazandı, 140 binden fazla evlenen gencimize toplam 11,6 milyar Türk Lirası'nı aşan ödeme yaptık, 182 binden fazla gencimize evlilik öncesi eğitim ve aile danışmanlığı sunduk. Doğum yardımları kapsamında ise bir milyona yakın anneye yaklaşık 15.9 milyar Türk Lirası ödeme gerçekleştirdik. Üç ve daha fazla çocuklu ailelerimiz ile gençlerimize sosyal konutta öncelik tanıdık. Yarı zamanlı çalışmayı yaygınlaştırdık; doğum izinlerini 24 haftaya çıkaran tarihî düzenlemeyi hayata geçirdik. Aile dostu işyerlerinden kreşe, dijital güvenlikten kuşaklar arası dayanışmaya kadar hayatın her alanına dokunan bir Aile Dostu Ekosistem inşa ediyoruz.</p><p>Bunlarla birlikte; cinsiyetsizleştirme üzerinden, kimlik ve rol kavramlarının bulanıklaştırıldığı küresel bir kültürel baskı ile karşı karşıyayız. Aile kurumunu ve nesillerimizi tehdit eden toplumsal cinsiyet ideolojisi ile cinsiyetsiz toplum akımlarına karşı ulusal ve uluslararası düzeyde kararlılıkla mücadele ediyoruz.</p><p>Sosyal politikalarımızı veriyle, sahayla ve aileyle birlikte üretiyoruz. 1 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığımız Sosyal Risk Haritaları, sosyal, ekonomik ve psikososyal pek çok göstergeyi bir arada analiz ederek hane bazında bir sosyal risk endeksi hesaplıyor. 648 sosyal göstergeyi kullanarak il, ilçe, mahalle ve hane düzeyinde risk endeksini haritalandıran bu yapı, hassas grupların kırılganlığına karşı haneleri güçlendirmeyi amaçlıyor. “İlk Öğretmenim Ailem” uygulamasıyla anne-babalara rehberlik eden içerikleri her hanede erişilebilir kıldık. Modüler Aile Eğitim Programımızla evlilik öncesinden ebeveynliğe uzanan her aşamada ailelerimizin yanındayız.</p><p>Ailenin geleceği, çocuklarımızın güvenli bir dünyada büyümesinden geçer. Bu bilinçle 15 yaş altı çocuklarımıza yönelik sosyal medya düzenlemesini hayata geçirdik; sosyal ağ sağlayıcılarına ve oyun platformlarına çocuğun korunmasını esas alan yükümlülükler getirdik. Güvenli, bilinçli ve sağlıklı bir dijital hayatı kararlılıkla önceliyoruz. Çünkü çocuklarımız bizim geleceğimizdir.</p><h2>AİLE VE NÜFUS DİPLOMASİMİZ</h2><p>Çalışmalarımızı ulusal sınırlarımızdan ibaret görmüyoruz. Türkiye, Birleşmiş Milletler Ailenin Dostları Grubu'na üye olarak aile kurumunun korunması noktasında pozisyon beyan ettik. 2025 yılında üst düzey katılımla düzenlediğimiz Uluslararası Aile Forumu ile aile ve nüfus diplomasimizin etki alanını genişlettik. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 2026-2035 Eylem Planı'na ülkemizin önerisiyle "ailenin, nesillerin ve güçlü nüfus yapısının korunması" başlığı ayrı bir öncelik olarak eklendi. Yine İslam İşbirliği Teşkilatında 2026-2035 yıllarının Aile ve Nüfus 10 Yılı olarak ilan edilmesi yönündeki önerimiz kıdemli uzmanlar nezdinde kabul edildi; önerimizin Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda nihai onayını bekliyoruz. İnşallah Türkiye'nin bu vizyonu, gönül coğrafyamızda da ortak bir uyanışın adı olacak.</p><h2>AİLE VE NÜFUS 10 YILI: KALICI BİR VİZYON</h2><p>Aile Yılı; kamu kurumları, akademi, sivil toplum, iş dünyası, yerel yönetimler ve vatandaşlarımız nezdinde büyük bir teveccüh gördü, binlerce etkinliğin ve projenin hayata geçmesine vesile oldu. Ancak biliyoruz ki demografik yapıdaki menfi değişimlerin kısa vadede geri döndürülmesi mümkün değildir. Bu çerçevede, uzun vadeli ve kalıcı adımların hayata geçirilmesi amacıyla Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından 2026-2035 dönemi Aile ve Nüfus On Yılı ilan edildi.</p><p>İnsanla başlayan, aileyle köklenen, nüfusla güçlenen, istikbâle yükselen Türkiye vizyonumuz birbirini tamamlayan, birbirini güçlendiren ve kuşaklar boyu süreklilik gözeten bir politika mimarisine dayanıyor. Hedefimiz nettir: Çocuğu bereket olarak yaşatan; aileyi huzurun ve dayanışmanın merkezi olarak yeniden konumlandıran; gençlerimize evlenebilecekleri, çocuk yetiştirebilecekleri, kuşaklarını sürdürebilecekleri bir gelecek umudu sunan bir Türkiye. Çünkü biliyoruz ki bir milletin geleceği, hanelerin sıcaklığında, çocukların kahkahasında, üç kuşağın bir sofra etrafında buluşmasında saklıdır. Aile ve Nüfus On Yılı bu sıcaklığı, bu kahkahayı, bu sofrayı yarınlara taşımanın ortak iradesidir.</p><h2>ON YILLIK YOLCULUĞUMUZUN ANA GÜZERGÂHLARI</h2><p>On yıllık bu dönemde hareket noktası olarak alınacak stratejik öncelikleri, uygulama modelini ve araçlarını ortaya koyan Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgemiz 2 Mayıs 2026 tarihli ve 33241 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgemiz ile yürürlüğe girdi.</p><p>Vizyon Belgemiz, Cumhurbaşkanlığı himayesinde hayata geçirilecek stratejik bir çerçeve belgesidir. Temel yaklaşımımızın merkezinde milletin geleceğini emanet olarak gören bir bakış vardır; bu bakışın yegâne taşıyıcısı ise ailedir. Bu yaklaşım, münferit bir politika alanı olarak değil; tüm kamu politikalarına, mevzuat çalışmalarına ve kalkınma hedeflerine sirayet eden bir anaakım olarak benimsenmektedir. Belgemiz, bu zemin üzerindeki beş stratejik öncelik etrafında şekillenmektedir. Aile kurumunu ve nesilleri korumak, evlilik müessesesini teşvik etmek, doğurganlık hızını artırmak, gençlerimizi nitelikli biçimde yetiştirip yaşlılarımızın refahını gözetmek ve kırsalın yerinde kalkındırılarak nüfusumuzun dengeli dağılımını sağlamak; on yıllık yolculuğumuzun ana güzergâhlarıdır.</p><p>Bu öncelikleri kâğıt üzerinde bırakmamak için belgemizin uygulama modelini dinamik bir döngü üzerine kurduk. Kurumlarımızla iki yıllık planlar hazırlayacak, her yıl bir önceki dönemin muhasebesini yaparken gelecek iki yılın haritasını yeniden çizeceğiz. Bütün bu süreci, yıllık olarak hazırlanan Türkiye Aile ve Nüfus Vizyonu İzleme Raporu ile takip edeceğiz. Mevzuattan kurumsal kapasiteye, araştırma ve akademiden uluslararası diplomasiye, iletişimden eğitime kadar uzanan bütüncül bir uygulama araçları seti bu döngüyü besleyecek; her yıl mayıs ayının son haftası olarak ilan ettiğimiz Milli Aile Haftası ile de aile politikamızı toplumun gündemine kalıcı biçimde yerleştireceğiz.</p><h2>BİR MİLLETİN YARINA VERDİĞİ SÖZ</h2><p>Bütün bu mimarinin altında değişmez bir zemin yatıyor. Aile merkezliliği, insan hayatının kutsallığını, nesle emanet sorumluluğumuzu, kuşaklar arası dayanışmayı, medeniyet havzamızın kültürel ve manevi mirası ile milli iradeye dayanan özgün duruşumuzu; bizim varlık zeminimizi oluşturan temel değerler olarak alıyoruz. Bu değerleri hayata geçirirken bütüncül bir yaklaşımı, kanıta dayalı politika üretimini, yerele duyarlı bir tasarımı, hesap verebilirliği ve aileye saygılı bir medya iklimini ilke edinmiş bulunuyoruz. Çünkü biliyoruz ki on yıllık bir taahhüt, ancak ölçülebilir, hesap verebilir ve milletinin değerleri üzerine inşa edilmiş olduğunda gerçek bir taahhüt olur.</p><p>Aile ve Nüfus On Yılı, bir milletin yarına verdiği sözdür. Politika belgelerimizde, mevzuatımızda, şehirlerimizde ve sokaklarımızda, hastanelerimizde, okullarımızda ve en çok da dimağımızda kendine yer bulacaktır. Vatandaşlarımıza, gençlerimize, anne ve babalarımıza, dedelerimize ve ninelerimize çağrımızdır: Bu yolculuk hepimizindir. Çocukların evimize bereket, sokaklarımıza neşe, ülkemize istikbâl getirdiği günlere yeniden ulaşmak; ancak hep birlikte mümkündür. İnsanla başlayan, aile ile köklenen, nesilden nesile büyüyen, nüfusla güçlenen ve istikbâle yükselen Türkiye’yi birlikte tahkim ediyoruz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/aile-ve-nufus-10-yili-turkiyenin-gelecegine-acilan-bir-kapi-4820537</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/3/487b5ba3-skj75gqizraiy3cvz24p7.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İran’dan Türkiye’ye göç arttı mı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054" rel="standout" />
      <description>Halihazırda devam eden savaşta İran’a karşı bir dış müdahalenin olması İran halkını ortak bir düşman karşısında konsolide etmiş ve farklı bir ülkeye göç etmekten ziyade ülkelerinde kalarak buna karşı bir duruş sergilemeye itmiştir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Gökhan Adıgüzel / Göç Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>İsrail ile ABD’nin İran’a saldırılarının başlamasının ardından medyada ve özellikle sosyal medyada bazı gruplar tarafından İran’dan Türkiye’ye yönelik göç hareketlerinde artış olduğuna yönelik çeşitli iddialar ve teoriler ortaya atıldı. Fakat şu ana kadar sınırdaki insan hareketliliği ve gidiş-gelişler göz önüne alındığında, Türkiye ile İran arasındaki göç hareketliliğinin rutin bir seviyede kaldığı görülmektedir. Bu iddiaların ve varsayımların kaynağına bakıldığında, geçmiş yıllarda Türkiye’deki göç hareketliliği ve göç politikaları hakkında çeşitli manipülasyon ve algı çalışmaları yapan belli grupların varlığı göze çarpmaktadır.</p><h2>İSTATİSTİKLER NE SÖYLÜYOR?</h2><p>Peki şu ana kadar İran’dan Türkiye’ye göçler nasıl bir seyir izledi? İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre, nisan ayı itibarıyla Türkiye’de ikamet izniyle bulunan İranlıların toplam sayısı yaklaşık 76 bin civarındadır. Geçen yılın nisan ayındaki istatistiklerine bakıldığında Türkiye’de ikamet izniyle kalan İranlıların sayısının yine 76 bin civarında olduğu görülmektedir. 2025 ve 2026 yılındaki veriler kıyaslandığında, Türkiye’de yaşayan İranlıların sayısında herhangi bir artış ya da azalış olmadığı görülmektedir. </p><p>Bu tablo, 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın, İran’dan Türkiye’ye yönelik önemli bir insan hareketliliği oluşturmadığını açık şekilde ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bunda hem Türkiye’nin hem de İran’ın kamu düzeni ve güvenliğini sağlama konusunda özellikle bölgedeki ülkelerle kıyaslandığında ciddi bir tarihsel tecrübeye sahip olması önemli bir etkendir. İsrail ve ABD ile İran arasında mevcut bir ateşkes olsa da bunun kalıcı bir barışa yol açıp açmayacağı ise netlik kazanmamıştır. Özellikle Siyonist yayılmacılık motivasyonuyla bölgedeki saldırganlığına ara vermeyen İsrail’in varlığı, bölgede kalıcı bir barışın ve huzurun önündeki en büyük engel olarak duruyor. Bu nedenle mevcut savaşın ya da savaşların nasıl bir seyir izleyeceğine bağlı olarak Türkiye’nin farklı göç senaryolarına hazırlıklı olması elzemdir. </p><h2>HUMEYNİ DÖNÜNCE 1 MİLYON İRANLI TÜRKİYE’YE GÖÇ ETTİ </h2><p>Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ülkeden ayrılması, Humeyni’nin İran’a dönüşü ve 1979 yılının Mart ayında yapılan referandum ile İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması İran’da önemli bir dönüm noktası olmuştur. İran’da 1979 yılında yaşanan gelişmeler neticesinde eski Şah rejiminin destekçileri ve Şah rejimini desteklemese bile yeni rejime muhalif olan kişiler ülkeden göç etmeye başlamıştır. 1979 sonrası İran’dan Türkiye’ye oluşan göç hareketleri, Türkiye’nin göç tarihi açısından genellikle çok fazla gündem olmamış ve tartışılmamıştır. Fakat farklı istatistikler olmakla birlikte yaklaşık 1 milyon İran vatandaşının 1979 İran Devrimi’nden itibaren Türkiye’ye göç ettiği tahmin edilmektedir. Türkiye’nin o dönemde bu denli yüksek sayıda göç almasının iki temel nedeni vardır: 1960’lı yıllarda yapılan anlaşmayla İran vatandaşlarına yönelik vize muafiyeti sağlanması ve göç eden İran vatandaşları açısından ABD, Kanada ve Avrupa ülkelerine geçiş için Türkiye’nin uygun bir güzergâh olması. Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi çekince ile taraf olması nedeniyle İran’dan gelen kişilere Türkiye tarafından “mülteci” statüsü tanınmamıştır. Bu coğrafi çekinceye göre sözleşmenin uygulanmasını yalnızca Avrupa ile sınırlı tutan Türkiye, Avrupa dışında kalan ülkelerden gelen kişilere mülteci statüsü vermemektedir.</p><h2> İRAN DİASPORASI</h2><p>Coğrafi kısıtlama nedeniyle o dönemde Türkiye’yi çoğunlukla transit ülke olarak kullanan İran vatandaşları ABD, Kanada ve çeşitli Avrupa ülkelerine göç etmiştir. Günümüzde başta ABD, Kanada ve Almanya olmak üzere yurtdışındaki İran diasporası çoğunlukla bu dönemde oluşmuştur. İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları, Hamaney’in öldürülmesi ve İran yönetiminin hedef alınması gibi gelişmeler karşısında özellikle yurtdışında yaşayan bazı İranlı grupların destek gösterileri ve sevinçleri medyada ve sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. İsrail ve ABD’nin İran saldırılarına destek veren bu insanların çoğunluğunun doğrudan ya da dolaylı şekilde rejim karşıtlığı nedeniyle İran’dan göç eden kişiler olduğu söylenebilir. </p><p>Türkiye’de de bazı İranları grupların İsrail/ABD saldırılarına destek gösterileri yaptıkları görülmüştür. Türkiye’nin ikamet izni istatistiklerine bakıldığında İran’ın Türkmenistan, Azerbaycan ve Suriye’den sonra dördüncü sırada olduğu görülmektedir. Özellikle 2018 yılından itibaren İranlıların gayrimenkul satın alma yoluyla Türkiye’de ikamet ettikleri istatistiklere yansımaktadır. İran vatandaşları, TÜİK tarafından yayımlanan Türkiye’de uyruklara göre konut satışı sıralamasında genellikle birinci ya da ikinci sırada yer almaktadır. Hem 1979 Devrimi sonrasındaki sürece hem de günümüze bakıldığında İran’dan Türkiye’ye yönelik önemli bir göç potansiyeli olduğu yadsınamaz. Fakat halihazırda devam eden savaşta İran’a karşı bir dış müdahalenin olması İran halkını ortak bir düşman karşısında konsolide etmiş ve farklı bir ülkeye göç etmekten ziyade ülkelerinde kalarak buna karşı bir duruş sergilemeye itmiştir.</p><h2>YUMUŞAK GÜÇ UNSURU</h2><p>Türkiye’de göç meselesi çoğunlukla sebepleri değil, sonuçları bakımından tartışılan bir olgu olmuş ve bazı gruplar tarafından özellikle politize edilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye’de göç meselesi konuşulduğunda akla ilk olarak düzensizlik, sınır dışı etme ve güvenlik kavramları gelmektedir. Bu refleks bir açıdan anlaşılır sayılabilir çünkü Türkiye, son 15 yılda dünyanın en yoğun göç hareketlerinden birinin tam merkezinde yer almıştır. Fakat bu refleks, aynı zamanda göç yönetimine dair bir kısıtlılık da oluşturmaktadır. Çünkü göç, yalnızca “idare edilmesi” gereken bir güvenlik sorunu değil; doğru kurumsal uygulamalar ve düzenlemelerle Türkiye’nin uluslararası itibarını ve imajını olumlu şekilde etkileyebilecek bir politika alanıdır.</p><p>Göç yönetimi, uzun süredir yumuşak güç ve kamu diplomasisinin kritik bir aracı olarak ele alınmaktadır. Türkiye, coğrafi, kültürel, tarihi, siyasi ve toplumsal bağları göz önüne alındığında kamu diplomasisi faaliyetleri açısından dikkat çekici bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyeline rağmen kamu diplomasisinin önemini oldukça geç fark eden Türkiye, yirmi birinci yüzyılın bu stratejik gücünü etkili biçimde kullanamamıştır. Türkiye’de kamu diplomasisi faaliyetlerine yönelik Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bazı somut girişimler ortaya çıkmıştır. 1992 yılında kurulan TİKA ile başlayan bu türden faaliyetler 2000’li yıllardan itibaren ivme kazanmıştır. Bu açıdan Yunus Emre Vakfı, YTB, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ve Maarif Vakfı gibi kurumların ihdas edilmesi önemli gelişmelerdir. Ayrıca kitle iletişim araçlarının yaygın olarak kullanıldığı günümüzde, TRT’nin onlarca dil ve lehçede yaptığı yayınlar Türkiye’nin bölgesel ve küresel anlamda etkisini artıran önemli faaliyetlerdendir.</p><h2>GÖÇ İDARESİ BAŞKANLIĞI İÇİN BİR ÖNERİ</h2><p>Farklı ülke vatandaşları ile pozitif ilişkiler kurma potansiyeli bakımından Türkiye’de göç yönetimini gerçekleştiren Göç İdaresi Başkanlığı’nın dikkate değer bir potansiyeli bulunmaktadır. Özellikle Göç İdaresi’nin düzenli göç politikaları bünyesindeki iş ve işlemleri Türkiye’nin yumuşak gücünü temsil eden bir içeriğe sahiptir. Bu minvalde, göçün, günümüzdeki İran Savaşı’nda olduğu gibi yalnızca kriz dönemlerinde gündeme gelen bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarak, orta ve uzun vadeli planlamaların ortaya koyulduğu stratejik konulardan birisi olması gerektiği ortadadır. Hatta bu yumuşak gücün etkin kullanımı için Türkiye’de göç yönetiminin salt güvenlik konusu olmaktan çıkması adına Göç İdaresi’nin İçişleri Bakanlığı dışında müstakil bir kurum olarak teşkilatlanması ya da Cumhurbaşkanlığı himayelerinde yeniden teşkilatlanması gündeme alınabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/irandan-turkiyeye-goc-artti-mi-4820054</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/1/5fb38584-mazjfct6fre74ugbyhwx3j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Değişen mahalle kültürü üzerinden bir trajedi okuması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Esra Dural Tatlı / Görsel Sanatçı ve Tasarımcı</strong></p><p><br></p><p>Acıbadem; dışarıdan bir göz ne demek istediğimizi belki hiç anlamadı ama Acıbademli olmak Acıbademli olmanın çok ötesindeydi. Bir mahalle, bir semt, bir caddeden çok öteydi. Çocukken anneannem ve dedemden eski İstanbul’u dinlerdim, dinlemeyi çok severdim. İstanbul’un ve yaşadıkları Selimiye, Bağlarbaşı, Çinili ve Acıbadem’in değişimini anlatmaları tahayyülümü zorlardı. </p><p>Selimiye ve Çinili’de ahşap bir konakta yaşamaları, konak dediysem o yıllar için Üsküdar’da yaşayanlar için gündelik bir mesele. Sonra apartman hayatına geçiş. Şimdi üzerinden yıllar geçtikten sonra fark ediyorum; medya ve kültürel çalışmalar alanında yüksek lisans yaparken içinde olduğum medya alanında değil kültürel çalışmalar alanında tez çalışmamı neden yürüttüğümü. Modernleşme sürecinde mahallenin dönüşümü; Üsküdar ve Saraybosna örnekleri…</p><h2>MAHALLEDE YAŞAMANIN ŞARTLARI VARDI </h2><p>Zihnimde dinlediğim bir mahalle, çocukken yaşadığım bir mahalle, ilk gençlik yıllarımdan itibaren yıkıcı dönüşümüne şahit olduğum bir mahalle… Çocukken mahallemizde bir ev boşaldığında anahtarı dedemde dururdu. Kiracı adayları ile ilk dedem görüşür; aday, aile ve mahalle hayatımız için uygun ise evi kiraya verirdi. Osmanlı’da bir şehirden bir şehre, bir mahalleden bir mahalleye taşınabilmenin kriter ve şartları vardı. Gerçek ve geçerli bir amaç, mahalleden birisinin referansı, bir yıl gözlem süresi, cami cemaatine devamlılık. Bu mahallede ‘deneme süresi’ olarak adlandırdığım süreyi başarıyla tamamlayamayanlar artık o mahallede hatta şehirde ikame edemezdi. Toplumda herkesin birbirini tanıdığı emin bir ortam…</p><h2>DIŞARIDAKİ GÖZE KAPALI KENDİ İÇİNE AÇIKTI </h2><p>Mahalle dışarıdan bir göze kapalıydı. Ama kendi içine açıktı. Bugünün tabiri ile studio daireler, okul ya da çalışma amaçlı tek başına yaşayanlar için bekar odaları vardı ve mahalleden uzak inşa edilirdi. Aile ve mahallenin korunması esastı ve birbirinden ayrılmazdı. Şimdi yaşadığımız toplumsal tekinsizlik ortamı ve yıkıcı güvensizlik, ilk olarak aile ve mahallenin dönüşümü ile başladı. Toplumda güvenin kalkması birbirini tanımayan yığınların izinsiz ve plansız bir şekilde şehirlere, semtlere ve mahallelere hücum etmesiyle oldu. Bu hücum, aile ve mahalleyi yıkarken aslında toplumu ve toplumun güven ortamını yıktı.</p><h2>EVLER ARTIK KAPALI KUTU </h2><p>Evler kapalı kutu haline geldi. Yaşamak kolektif değil, bireysel bir hal aldıkça toplumdaki buhran da arttı. Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) komşuluk ile ilgili hadisi şerifini sadece açlık üzerinden okumak bir yanılgı olur; komşusunun o gün yemeği olup olmadığını bilebilecek kadar iyi tanımak, iletişim halinde olmak… </p><h2>KOMŞU TEYZE DE KALMADI SOKAKTA OYNAYAN ÇOCUK DA</h2><p>Üstelik Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre komşuluk kavramı o dönemde evinin çeperindeki her yönden 40 ev kadarını kapsamaktaydı. Yani mahalle. Mahallede, mahalledeki okullarda kimsenin gerçek manada kimseyi tanımadığı bir ortamın sonucudur belki de bugün yaşadığımız buhran… Ev içi ya da aile içi şiddetin bu denli arttığı, mahallelerde bir komşu teyze tarafından sürekli gözlem altında koşup oynayamayan çocukların gözetimsiz bir şekilde sanal mecraların kapalı kutularında oyun oynadığı bir ortamın sonucudur belki de bir caniye dönüşen çocuklar…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/degisen-mahalle-kulturu-uzerinden-bir-trajedi-okumasi-4820055</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/1/e872859a-04c6p0yjstpwxrjss57y8k.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupa Birliği’ni yeniden tanımlamak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Muhammed Çağrı Bilir / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi / TAV Araştırmacısı</strong></p><p><br></p><p>Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye yönelik dışlayıcı ifadeleri oldukça tepki çekmişti. Açıklamaların ilk zayıf noktası aday ülke statüsündeki bir devletin stratejik ölçekte adeta bir düşman sınıfında ele alınmasıydı. Çünkü Von der Leyen yıllardır reklamını yaptıkları üyelik sürecindeki kurumsal prosedürlerin hukukiliğinin aslında bir maskeden ibaret olduğunu itiraf etmiş oldu. Öte yandan bu yapısal tutarsızlığın yanı sıra AB ülkelerinin savunma sanayiinde ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve Rusya’ya karşı caydırıcı olabilme gibi bir gündemleri var. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile akut bir mesele haline gelen Stratejik Otonomi arayışının sacayağı olan bu konularda oyun değiştirici bir ilerleme de henüz görülmemekte. Bu sebeple Türkiye’yi stratejik bir ortak veya müttefik olarak tanımlamak yerine başa çıkılması gereken bir düşman olarak kodluyor olmaları  “stratejik körlük” veya “ideolojik körlük” olarak eleştiriliyor. Özellikle Türkiye’nin savunma sanayiinde sahip olduğu dinamizmin Rusya’ya karşı samimi bir caydırıcılık arayışı için kağıt üstünde ideal ortaklığı vadediyor oluşu Stratejik Otonomi hedeflerinin Türkiye olmadan tamamlanmamış bir projeden öteye gidemeyeceği fikri kabul görmüş durumda. </p><p>Elbette AB’nin dış ve güvenlik politikalarında siyasi aktörlüğü üyelerinin tekil aktörlüğünü aşan bir güce sahip olsaydı bu yorumlar tartışmasız doğru olurdu. Ancak ne Von der Leyen böylesine bir aktörün yürütme erkine liderlik ediyor ne de AB birincil güvenlik meselelerinde dikkate alınabilecek durumda. Bu sebeple AB’nin uluslararası sistemde, bölgede ve Brüksel’de tam olarak ne ifade ettiğini ve nasıl konumlandırılması gerektiğini berraklaştırmak gerekmektedir. </p><h2>TEK BİR AVRUPA MÜMKÜN MÜ? </h2><p>Gerek AB çevrelerinde gerekse Türkiye’de ekonomik iş birliği temelli bir kurum olarak AB söz konusu olduğunda 27 ayrı ülkenin, siyasi anlamda da benzer bir eşgüdümle benzer hedeflere benzer yöntemlerle gitmek isteyeceği yanılgısı karşımıza çıkıyor. Öte yandan üye ülkelerin dış politika tercihlerinin nasıl ayrıştığı da bir o kadar bilinen bir durum. Dolayısıyla burada bir kafa karışıklığı dikkat çekiyor. AB üyelerinin ekonomik entegrasyon projesindeki başarıları sayesinde yarattıkları birlik illüzyonu muhtemelen bu kafa karışıklığını besliyor. Ancak dış, güvenlik ve savunma politikası alanında bir eşgüdüm klasik entegrasyon retoriğinin nihai hedefi olarak AB evriminin henüz ulaşılamamış son aşamasına işaret eder. Ancak Soğuk Savaş’ın erken dönemlerinde bu fikre yönelik gelen eleştiriler halen geçerliliğini koruyor. Örneğin Stanley Hoffman 1966 yılında devletlerin güvenlik ve savunma gibi varoluşu ilgilendiren meselelerde otonomi devrine yani hayati çıkarlarını başka aktörlerin iradelerine teslim etmeye asla yanaşmayacaklarını söylerken entegrasyon fikrinin ancak ekonomik iş birliği yahut teknik meseleler gibi düşük politika (low politics) alanlarında başarılı olabileceğini söylemiştir. Dolayısıyla, Fransa’nın güvenliğini ilgilendiren bir meselede inisiyatifi belki de bir Alman veya İtalyan bürokratın direksiyonunda olduğu AB mekanizmalarına bırakması beklenemez.</p><h2>AMERİKAN TAHAKKÜMÜ </h2><p>Tek bir AB dış politikasının mümkünlüğü tartışmasının yanı sıra aynı dönemde başta Almanya olmak üzere sistemin kayıp aktörleri olarak Avrupalıların karar süreçlerinde ABD etkisini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Zor yahut rıza yoluyla oluşmuş bir AB siyasal entegrasyonunun ABD liderliğindeki batı fotoğrafında bir kırılma yaratması kaçınılmaz. Bu sebeple Stanley Sloan “NATO, Avrupa Birliği ve Atlantik Topluluğu” isimli kitabında transatlantik ilişkilerini doğası itibarıyla şizofrenik olarak tanımlamıştır. ABD için AB üyeleri kabiliyet geliştirmeli ancak bunu asla NATO çerçevesi dışında yapmamalıdır. 1999 yılında mevcut AB Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın ilk adımları planlanırken ABD’nin ortaya koyduğu “ilk reddetme hakkı” şartı da paralel bir örnektir. Buna göre AB üyeleri bir kriz anında önce NATO’ya danışmalı, ancak NATO yani ABD krize müdahil olmak istemezse Avrupalılar kendi başlarına operasyon yapma kararı verebilirler. Yani yüksek veya düşük siyaset alanındaki kararlara dair bir ayrım yapılacaksa, Avrupalıların dış siyasi/stratejik hedefleri hususunda mutlak bir Amerikan tahakkümü vardır. </p><h2>AVRUPA İLLÜZYONU </h2><p>Anlaşıldığı üzere AB düzeyinde ABD’den bağımsız olarak silahlanma, bir yere operasyon yapabilme veya dost/düşman tanımlama gibi konularda ortak bir yön tayin edebilmek Amerikan etkisi sebebiyle mümkün değildir. ABD’nin mevcutta olduğu gibi ilgilenmediği majör kriz anlarında ortak bir yön tayin etmek ise Asle Toje’nin 2008’de bir makalesinde dediği gibi konsensüs sorunu yaratacak potansiyel bir fay hattıdır. Diğer bir deyişle AB ülkelerini, yemini ve suyunu ABD’nin verdiği bir akvaryuma sıkışmış birer süs balığı olarak görmek gerekmektedir. ABD üstüne düşen rolleri yerine getirmediğinde ise akvaryum içinde büyük balıklar muhtemelen küçük balıkları yutmak için akvaryum içi bir mücadeleye girişeceklerdir. Uluslararası ilişkiler disiplininde düzen/düzensizlik veya anarşi/hiyerarşi diyalektikleriyle karşımıza çıkacak bu düzlem aslında yıllardır Türkiye’de pazarlanan güçlü müreffeh Avrupa anlatısının nasıl bir illüzyondan ibaret olduğunu göstermesi açısından önemli. </p><h2>İÇ İÇE GEÇMİŞ SİSTEMLER </h2><p>2008 itibarıyla ABD’nin kriz anlarında maliyetleri müttefiklere ve krizin olduğu coğrafyadaki aktörlere yüklemeye yönelik izolasyoncu hedeflere yönelmesiyle Avrupalıların Rus yayılmasını veya Arap Baharı ile gelişen iç savaşlar, göç, terör veya toprak kaybı gibi meseleleri kendi başlarına yönetmek zorunda kaldıklarını biliyoruz. Ancak süreç gösterdi ki oluşan bu yeni durum mutlak bir yalnızlıktan ziyade maliyet yüklenmeye dair bir tutum. Çünkü mevcut tek kutuplu sistemde ABD tahakküm kurduğu AB coğrafyasının akut sorunlarıyla ilgilenmeyi tercih etmese de bu bir mecburiyetten oluşan geri çekilme değil bir tercihle ilişkilidir. Yani üye ülkeler de krizi yaratan aktörler de bilir ki süreç Amerikan çıkarlarına doğrudan zarar verecek bir noktaya evrilirse angajman kaçınılmaz olacaktır. Nuno Monteiro’nun 2011’de iç içe geçmiş sistemler olarak tanımladığı bu durum Avrupalı aktörlerin hem kapılarındaki krizlerle uğraşmalarını hem  ABD merkezli uluslararası sistemi tehdit edecek adımlardan kaçınmayı gerektiren kompleks yeni bir sorun anlamına geliyor. Aynı zamanda da ABD somut bir hedef tayin etmediği için tekil olarak daha çok hareket alanına sahip oluyorlar. </p><h2>HEDEFLER VE YÖNTEMLER UYUŞMUYOR </h2><p>Bu noktada Fransa, Almanya veya İspanya gibi aktörler için bütün bir AB’ye sorun teşkil ettiği düşünülen Rus yayılması gibi meselelerde tehdit algısı doğal olarak göreceli oluyor. Rusya’yı dengelemek veya savunma harcamalarını arttırmak bir Amerikan talebi olduğu için asgari müşterek taraflar arasında bir kriz yaratmıyor. Ancak Rusya ile mücadelenin nasıl yapılması hususunda, bahsi geçen tehdit algılarındaki veya çıkarlardaki farklılaşmalardan dolayı değişkenlik gözlemleniyor. Veya Rus tehdidini doğrudan askeri olarak zorlayacak savunma sanayii hamlelerini yapmak evet bir gereklilik ancak bunları “made in Europe”/ “made with Europe” ayrışmasında görüldüğü gibi nasıl yapılacağına yönelik ortak bir karar almak kriz oluşturabiliyor. Yahut Libya gibi bir iç savaş ortamına askeri müdahale fikri genel kabul görürken bunun OGSP çatısı altında mı yoksa NATO ile mi yoksa bağımsız bir koalisyonla mı yapma kararı açmaz yaratabiliyor. Dolayısıyla üyelerin ulusal çıkarları kollektif hedef tayini hususunda Amerikan etkisinde sınırlansa da yöntem ve araçlar noktasında Amerikan ilgisizliği sebebiyle doğrudan belirleyici hale geliyor. Bu da aslında stratejik hedefler ile yöntem ve araçların uyuşmadığı bir tıkanma yaratıyor.  </p><h2>STRATEJİK SAVRULMA </h2><p>Mevcut şartlarda bu tıkanıklığı aşmak için her bir üye ülke kendi çıkarları doğrultusunda ancak ABD’den kalan görece büyük boşluklarda otonomilerini arttırma eğiliminde. Örneğin Türkiye ile Polonya’nın SİHA tedariki, Macaristan’ın zırhlı araç üretimi, İspanya’nın deniz platformları üretimi yahut Hürjet alımı, İtalya’nın yine Leonardo/Baykar ortaklığı veya Piaggio Aerospace satışı gibi konularda stratejik ortaklıklar kurduğu görülürken Fransa ve Yunanistan’ın Türkiye’yi SAFE programından dışlamak için lobi yapıyor oluşları doğrudan bu ayrıma işaret ediyor. Türkiye konusunda bu denli bir farklılaşmanın oluşması ise yine ABD’nin bıraktığı manevra alanlarıyla alakalı. Türk-Amerikan ilişkileri Doğu Akdeniz, PKK/YPG terör örgütü veya İsrail’in saldırganlığı gibi bir çok alanda sorunları barındırırken eş zamanlı olarak NATO üzerinden müttefiklik gibi askeri ve ekonomik bir çok alanda stratejik ortaklığı da kapsayan çok katmanlı bir dinamiğe sahip. Dolayısıyla AB üyeleri için Türkiye ile düşmanlık da ortaklık da Amerikan baskısından azade şekilde yapılabilir hale geliyor. Bu durum AB üyelerinin içine düştükleri savrulmayı da gösterir nitelikte bir örnek. </p><h2>KURUMSAL REFORMLAR </h2><p>Bu süreçte Stratejik Otonomi kavramını merkeze alan 2016 Avrupa Küresel Stratejisi, 2017’de hayata geçirilen PESCO (Kalıcı Yapılandırılmış İş Birliği), 2022 yılındaki Stratejik Pusula Belgesi, 2024-2025 yıllarındaki Avrupa Savunma Sanayii Stratejisi (EDIS) veya Avrupa Savunma Sanayii Programı (EDIP) ve hatta SAFE programı gibi kurumsal reformlar, AB çevrelerinde ve Türkiye’de bazı kesimlerde “Avrupa uyanıyor” söylemleriyle karşılanıyor. Elbette her bir kurumsal reformun altında bütün üyelerin imzası bulunuyor. Ancak bu imzalar kollektif olarak her bir üyenin bu reformlardan aynı şeyleri beklediği anlamına gelmiyor. Daha çok “A la carte” bir tutumla yani her bir üyenin işlerine geldiği kısımlarıyla bu reformları araçsallaştırdığı söylenebilir. 2003 yılında yayınlanan Avrupa Güvenlik Stratejisi, ABD’den bağımsız hareket edebilen küresel bir güvenlik aktörü olma hedefini bütün ülkeler nezdinde ilan etmişti. Ancak süreç içinde OGSP’nin veya Avrupa Savunma Ajansı gibi atılımlara rağmen yapılan askeri operasyonlar veya savunma sanayii projeleri, ne krizlere çözümler üretebildi, ne Amerikan bağımlılığını azalttı ne de AB’yi küresel bir aktör haline getirebildi. Çünkü belirlenen hedeflerin Fransa için geçerli bir yanı olsa da İngiltere için ancak NATO çatısı altında anlamlı olabilecek hedeflerdi. Bir Doğu Avrupa ülkesi içinse Amerika ile aralarındaki ilişkileri zedeleme potansiyeli olan tehlikeli adımlarken, bu hedefler Almanya veya küçük bir AB ülkesi içinse benimsenen liberal demokrat düzenin vitrini olarak AB entegrasyon sürecinin bir başarısı olarak lanse edilen iç siyasi bir kaldıraçtı. Bu sebeple 2016 itibarıyla söylemin merkezine oturtulan Stratejik Otonomi kavramı bilinçli olarak anlamı muğlak bırakılmış bir hedeftir. Önde gelen AB uzmanlarından Jolyon Howorth’ın 2019’daki bir raporunda belirttiği gibi Stratejik Otonomi kavramı siyasi, operasyonel ve endüstriyel olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Bugünkü AB düzeninde EDIP veya SAFE gibi programlar siyasi boyutta ABD’yi terk edip etmeme tartışmalarını veya operasyonel düzeyde NATO’ya alternatif olup olmama gibi tartışmaları bir kenara atarken, Endüstriyel açıdan herkesin faydalanabileceği fonlar olarak AB’ye savunma ve güvenlik hususunda bir işlev kazandırıyor. Dolayısıyla üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları baypas edilirken her ülke kendi ajandasını ABD ile aralarındaki müstakil ilişkilerin izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye çalışıyor.</p><h2>HER YENİ KAZANIMLA DENGE TÜRKİYE LEHİNE DEĞİŞİR</h2><p>Buradan anlaşılıyor ki mevcut şartlarda kollektif bir AB stratejik hedefine yönelik kollektif olarak belirlenen yöntemler ve araçlar söz konusu değil. Diğer bir deyişle Von der Leyen’in söylemleri veya bir AB üyesinin Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumu birliğin bütün üyelerini kapsayan kollektif bir tavır değil. Tabii ki üyelerin içinde bulundukları açmazlar sebebiyle bahsi geçen fonlarla AB’yi işlevsel bir yapıymış gibi göstermeleri Brüksel bürokrasisinin sesinin daha yüksek çıkmasını sağlıyor ancak bu bütünü etkileyen ve yönlendirebilen bir kuvvet değil. En fazla küçük bir ülkenin popülist bir muhalefet liderinin söylemleri kadar ciddiye alınmalı. </p><p>Bu noktada Türkiye açısından AB içinde nüfuz edecek ciddi bir alanın açılmasını sağlayan bu konjonktürün iki belirleyicisi olduğunu söylemek gerekli. Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır. Bu fotoğraf ancak Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanacak kırılmalarla bozulabilir. Nitekim 2024 öncesi hatırlanacak olursa ABD ile gerilen ilişkiler AB içinde ülke fark etmeksizin ilişkilerde bozulmaya veya ivme kaybetmeyle sonuçlanmıştı. Sonuç olarak Türkiye/AB ilişkileri yahut Türkiye/AB üyeleri ilişkilerinin hudutları Türk/Amerikan ilişkilerinin iş birliği ve düşmanlığı barındırdığı katmanlarda aranmalıdır. Bu denge Türkiye’nin ABD’ye karşı elde ettiği her bir kazanımla daha da lehimizde değişecektir. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/avrupa-birligini-yeniden-tanimlamak-4819719</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/30/b3f164f2-jlkdehs8x6el8ksscemet.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın İran politikası: Hristiyan dünyasındaki kırılma</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380" rel="standout" />
      <description>Trump’ın desteklenmesi için bir güç kaynağı olan din, gün geçtikçe Trump’ı yalnızlaştıran bir unsura dönüşüyor. Papa'yla girilen açık kavga, bu hesabı tersine çeviriyor. Dolayısıyla Trump’ın tanrıyı kıyamete zorlaması ters tepiyor.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mehmet Rakipoğlu / Mardin Artuklu Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Amerika Birleşik Devletleri 47. Başkanı Donald Trump, ikinci başkanlık döneminde dini söylemi dış politikanın merkezine taşıyarak küresel siyasette yeni bir dönem başlattı. Trump’ın bu farklı politik tercihi özellikle İran’a yönelik başlatılan hukuksuz savaş boyunca Hristiyan dünyasının içinde derin çatlaklar açtı ve teolojik tartışmaları beraberinde getirdi. Bu anlamda bir yanda Trump’ı “İsa tarafından kutsanmış lider” olarak sunan Evanjelik blok, diğer yanda bu dili açıkça reddeden Papa Leo XIV ve milyarlarca Katolik duruyor. Bu kırılma, Amerikan siyasetinin en hassas eksenlerinden birini —dini kimliği— tehlikeli biçimde dönüştürüyor.</p><h2>DİNİN SİLAHLAŞTIRILMASI </h2><p> Trump yönetimi, İran saldırılarını başından itibaren teolojik bir çerçeveye oturtuyor. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, İran’ı tanımlarken Hristiyan teolojisinden, İslamofobik kehanetlerden bahsetmesi ve “İsa’nın adına zafer için diz çöküp dua edin” çağrısında bulunması ve ABD’nin işgal edilmiş Filistin’deki büyükelçisi Siyonist Mike Huckabee’nin, Tucker Carlson’a verdiği röportajda İsrail’in Ortadoğu’nun tamamını almasının “İncil’de vadedildiği için” meşru olduğunu söylemesi dinin nasıl araçsallaştırıldığına örnek olarak gösterilebilir. ABD, İran’a karşı savaşı meşrulaştırmak için askeri düzende de dini motivasyonları kullanıyor. Military Religious Freedom Foundation’a (Askeri Din Özgürlüğü Vakfı) gelen şikayetlerden elde edilen bilgilere göre bazı komutanların askerlere verdikleri talimatlar bunu kanıtlar nitelikte. Trump’ın “kıvılcımı ateşlemek ve Armageddon’u tetiklemek için İsa tarafından kutsanmış” olduğu, bazı komutanların İncil’den alıntı yaparak “bu savaş (İran) Tanrı’nın ilahi planının parçası” dediği ifade edilmektedir.</p><p>Bu söylem yalnızca bireysel aşırılık değil, yapısal bir tercih olarak görülebilir. Nitekim Trump’ın çevresinde toplanan Evanjelik televaizler ve Hristiyan Siyonist rahipler—John Hagee başta olmak üzere— İran’a karşı savaşı açıkça kutsal savaş olarak çerçeveliyor. Hagee, Rusya, Türkiye ve İran’ın “İsrail›in üzerine yürüyeceğini” ve tanrının onları “ezeceğini” vaaz ediyor. Aralık 2025’te binden fazla Amerikalı rahip, işgalci İsrail hükümeti tarafından finanse edilen bir program kapsamında işgal edilmiş Filistin’e gitmiş, Siyonizm’e destek sunmuş ve İsrail’in gayriresmi büyükelçileri olarak taltif edilmiştir. </p><p>Bu tablonun özünde Trump’ın, dini, inancın gereği değil, mobilizasyonun aracı olarak kullandığı yatmaktadır. Bu anlamda Trump’ın siyasi teolojisi, savaşı meşrulaştırmak için kutsal metinleri araçsallaştırmakta ve düşmanı ‘şeytanlaştırarak’ ahlaki soru sormayı imkânsız kılmaktadır.</p><h2>PAPA’NIN KARŞI DURUŞU </h2><p> Trump’ın etrafında kümelenen Siyonist Hristiyanlara rağmen Katolik ruhban sınıfının lideri Papa Leo XIV bu dile doğrudan karşılık vermiştir. ABD’li bakan Hegseth’in açıklamalarından yalnızca iki hafta sonra, Papa “Hakimiyet arzusuyla çarpıtılmış, İsa Mesih’in yoluna tamamen yabancı bu Hristiyan anlayışı kabul edilemez.” demiştir.  Nisan başında ise daha da ileri giderek “Tanrı hiçbir çatışmayı kutsamaz. Barışın Prensi Mesih’in öğrencisi olan herkes, kılıç kullananların ve bugün bomba atanların tarafında olamaz” diyerek Trump’ın İran’a karşı savaşı kutsallaştırma girişimlerine karşı durmuştur. </p><p>Trump ise Papa’yı “suça (İran) karşı zayıf” ve “uluslararası siyaset konusunda berbat” ilan etmiş ve onu “radikal sola yaranmak”la suçlamıştır. Daha da ileri giderek, Leo XIV’ün seçilmesinin kendi sayesinde gerçekleştiğini öne sürmüştür. “Beyaz Saray’da olmasaydım, o Vatikan’da olmazdı” paylaşımı sonrasında sosyal medyada kendisini İsa gibi gösteren yapay zekâ üretimi bir görsel paylaşmış; bu görsel büyük tepki alınca kaldırılmak zorunda kalınmıştır.</p><h2>KATOLİK TABAN ÇÖZÜLÜYOR MU? </h2><p> Bu kırılmanın somut siyasi yansımaları bulunuyor. 2024 seçimlerinde Trump, Katolik seçmenler arasında yüzde 12’lik farkla galip gelmişti. Mart 2026’da —Papa’ya yönelik saldırılar henüz tırmanmadan önce— yapılan anketler, bu desteğin yüzde 48’e gerilediğini gösteriyordu; yani Katoliklerin çoğunluğu artık Trump’ı desteklemiyor. Bu eğilimin derinleşmesi, 2026 ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler için ciddi bir tehlike oluşturuyor.</p><p>Muhafazakar Katolik sesler de giderek yükselen bir itiraz korosu oluşturuyor. Çevre içinde saygın bir isim olan Sohrab Ahmari, bazı muhafazakâr Katoliklerin “Adil Savaş teorisini ve hayatın kutsallığını” İsrail politikası söz konusu olduğunda görmezden geldiğini sert bir dille eleştiriyor. Örneğin Blackwater isimli paralı savaşçı şirketin sahibi ve savaş yanlısı Erik Prince İsrail’in Gazze’deki tek Katolik ibadethane olan Kutsal Aile Kilisesi’ni vurmasının ardından ABD’nin desteğini sorgulamaya başlamıştır. Katolik piskoposlar komitesi başkanı Bishop James Massa ise Trump’ın yardımcısı Vance’in, Papa'ya “İşine baksın” mesajı vermesine karşı açık bir bildiri yayımlamıştır. Vance’in tutumu ise başlı başına bir paradoks. Katolikliğe geçişini kitaplaştıran Vance, Trump’ın Papa’ya yönelik hakaretleri karşısında sessiz kalmış; üstelik Papa'ya “ilahiyat meselelerinde dikkatli olması” gerektiğini söylemiştir. Bu, bin yıllık Adil Savaş geleneğini Papa'nın yetkisi dışına itmek anlamına geliyor ve Katolik çevreler bu durumdan oldukça rahatsız.</p><p>Sonuç olarak İran’a karşı İsrail-ABD ortaklığında yürütülen savaş boyunca kullanılan retorik ve ortaya çıkan tablo Trump’ın dini araçsallaştırdığını gösteriyor. Başlangıçta Trump’ın desteklenmesi için bir güç kaynağı olan din, gün geçtikçe Trump’ı yalnızlaştıran bir unsura dönüşüyor. Özellikle İran savaşının vahşeti ve Papa'yla girilen açık kavga, bu hesabı tersine çeviriyor. Dolayısıyla Trump’ın tanrıyı kıyamete zorlaması ters tepiyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/trumpin-iran-politikasi-hristiyan-dunyasindaki-kirilma-4819380</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/29/88b73d34-392yoeman5zivdpvh51oi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nüfus meselemiz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Numan Aka / Yazar</strong></p><p><br></p><p>Modern devletin nüfusa yaklaşımı, toplum nüfusunu ve fertlerin keyfiyetini yönetebileceği, böylelikle toplumsal faydayı artırmak fikri etrafında şekillenmiştir. Çağa damgasını vuran Aydınlanma düşüncesi, insan aklı ve bilimden yana yüksek beklentilere sahipse de insan fıtratı ile ilgili oldukça karamsardır. Çoğunlukla nüfus artışının toplumda mal ve geçim kavgasına yol açacağı ve insanlık için bir felakete dönüşeceği fikri galip gelmiştir. Fertlerin keyfiyetinden anlaşılansa, yüksek eğitimin yanı sıra maalesef «medenilik» başlığı altında diğer toplumlardan ayrışmak, seçkincilik ve ırkçılık olmuştur. </p><p>Oysa 19. yüzyılın Batılı felaket tellalları pek çok konuda yanılmıştı. Nüfus artışı bir kıtlık doğurmadığı gibi, ailelerin nüfusun lokma sayısına göre azalıp arttığını söylemek güçtü. Nispeten varlıklı ailelerde az sayıda çocuk sahibi olmak yaygınlaşırken, daha yoksul kesimlerde tam tersi bir durum vardı. Batı’da başlayan gayritabii sanayileşme sonrası aileye ve çocuğa yaklaşımda bariz kırılmalar yaşanmıştı.</p><p>Tarihçiler; Roma’nın yıkılışının nedenleri arasında Romalı üst sınıfların nüfusunun düşmesini, dolayısıyla işgal edilen bölgelerde yönetici Romalı elit eksikliğini sayarlar. İmparatorluk kötü gidişatı sezmiş, evliliği ve çok çocuk sahibi olmayı teşvik için çeşitli tedbirler almış olsa da Romalı üst sınıfların zenginliklerini lüks tüketime ve şatafatlı şölenlere harcamasının önüne geçememiştir. Yıkılmanın hemen öncesinde, üst sınıflar arasında konağında şatafatlı bir parti vermenin çocuk sahibi olmaktan daha büyük bir itibar göstergesi sayıldığı bir dönem yaşanmıştır.</p><h2>MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA DURUM NASILDI?</h2><p> Müslüman toplumlar için nüfus bir mesele değildi, çünkü kontrol etmenin insanın haddi olmadığı düşüncesi hakimdi. Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlat bolluğu” için dua etmiş, evlenmeyi  her fırsatta salık verip Ahiret’te çokluğumuzla gurur duyacağını belirtmişti. Çocuk bereket ve rahmet demekti. Çocuk sahibi olmanın karşısında anne ve babanın sağlık ve sıhhati dışında bir mazeret yoktu.</p><p>Elbette savaşacak asker ve vergi verecek insan sayısının düşmesi Müslüman idarecileri kaygılandıran bir olguydu fakat bu Allah’a tevekküllü bir kenara atacak kadar baskın bir duygu değildi. İyi idare edilirse devşirme yöntemi ordunun açığını rahatlıkla kapatabiliyordu. Batı’da esen modern devlet rüzgarı İslam coğrafyasını vurduğunda tüm parametrelerimiz gibi bu da değişti.</p><p>Osmanlı’nın son dönemlerinde, İstanbul ve İzmir gibi iki büyük kentimizde doğurganlık hızı çoktan düşmeye başlamıştı bile. Nüfusun düşüşünü kentleşme ve refah ile açıklayan tezleri haklı çıkaran bir tablo vardı karşımızda. Geçmişteki İslam şehirlerinin kalabalıklığı ve canlılığı göz önünde bulundurulduğunda tezat bir durumdu bu. Modernitenin okumuş kesimlerimiz üzerindeki etkisi kendini göstermişti. Yaşanan durum; o güne kadar İslam coğrafyasında doğum yanlısı nüfus eğilimini izah ettiği düşünülen, İbn-i Haldun’un nüfus artışının zenginliğin bir göstergesi olduğu, maddi gelişmeyle birlikte artan uzmanlaşmanın bir gereği olduğu fikri ile çelişiyordu.</p><h2>CUMHURİYETİMİZİN ERKEN DÖNEM POLİTİKASI </h2><p> Cumhuriyetimizin kurucuları, İstiklal Savaşı sona erdiğinde özellikle erkek nüfusu çok azalmış bir ülke devralmışlardı. Bu nedenle ilk yapılan işlerden biri nüfusun artırılması yönünde teşvik edici kararlar almak oldu.</p><p>Çoğumuz “çocuk yaşta evlilik” etiketiyle eleştirilen 18 yaş altı evliliklerin meşruiyetinin Osmanlı›dan miras olduğunu düşünürüz. Oysa, Cumhuriyetimizin ilk döneminden mirastır. Doğum yanlısı politikalara evlilik yaşını erkeklerde 18’den 17’ye, kadınlarda ise 17’den 15’e indirmekle başlandı. Ayrıca kürtaja karşı sert önlemler alındı. Hatta kasti olarak yapıldığı tespit edilirse düşük vakalarında bile ağır cezalar öngörüldü. </p><p>Devletimizin çok çocuk politikası 1960’lara kadar böyle devam etmiştir. Bu süre zarfında, sınırlı tıbbi imkanlara, yüksek “doğum esnasında” ve “bebek (0-1 yaş)” ölüm oranlarına rağmen Türkiye ve hatta Osmanlı döneminin en yüksek doğurganlık artışına ulaşıldı. Nüfus Yenilenme Oranı 6’yı bulmuştu. (Eşik 2,1 kabul edilir). Bu siyaset, darbe sonrası kurulan hükümetlerin Batı’da baskın hale gelen doğum karşıtı tutuma ayak uydurma kararları nedeniyle son bulmuştur.</p><p>Nüfus artışı, 1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı ilk 5 yıllık kalkınma planında toplumun en önemli sorunları arasında gösterildi. Evlilik yaşı tekrar yükseltilip doğum kontrolü uygulamaları serbest bırakıldı. Devlet, toplumda doğum kontrolünü teşvik etmeye yönelik hummalı bir çalışma içine girmişti artık. </p><p>1980’li yıllara geldiğimizde nüfus yenilenme oranımız yarı yarıya düşmüş, 3’ün altına inmişti bile. 1980 darbesi sonrası daha katı politakalar izlendi. Sağlık Ocakları aynı zamanda “Aile (nüfus) Planlaması” merkezlerine dönüştürüldü. Ücretsiz doğum kontrolü uygulamaları halk arasında hızla yaygınlaştırıldı.</p><h2>TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR</h2><p> Bugünden bakıldığında, bizim için çanların 1980’lerde çaldığını söylersek yanlış olmaz. AK Parti iktidarıyla birlikte doğum karşıtı eğilimin yavaşlatıldığını müşahede ediyoruz. Bunda “En az 3 çocuk” söyleminin katkısı oldukça fazla. Bu sayede doğurganlık hızındaki hızlı düşüş eğilimi yenilenme eşiğinin biraz üstünde tutulabildi. Fakat 2018’lerde uç veren ekonomik buhran, ardından gelen Covid 19 salgını ve en son yaşadığımız büyük deprem felaketi, son senelerde keskin bir düşüşe yol açtı. Toplumdaki ekonomik buhran hissiyatının azalması, evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik edici desteklerin artması ile nüfus yenilenme eşiğini tekrar yukarılara çekilmesi mümkündür.</p><p>“Maddiyat”ın nüfus sorununun cevabı olmadığını gayet açıktır. Günümüz insanı, iktisadi ve sıhhi imkanlar açısından insanlık tarihinin en güçlü nesli olmasına rağmen evlenmek ve çocuk sahibi olma konusunda gönülsüzdür. Batı’dan esen modernleşme rüzgarı, sadece maddi yaşantılarımızı değil dünyaya ve hayata bakışımızı da oldukça değiştirmiştir. Genel geçer modern bakış açısıyla şekillenmiş nesillerin meseleye yaklaşımında köklü bir iyileşme gerekmektedir. </p><p>İnsanlar kontrol edemeyecekleri bir gelecekten korkuyorlar. Geleceği kontrol etmenin insanın haddi olup olmadığı temel sorusu bir yana, bu bakış modern insanın bir bakıma takıntısı haline gelmiştir. Çocuğa sunulması gereken imkanlar listesinin, maddi durumumuzdaki iyileşmelere rağmen azalmak bir yana sürekli artıyor olmasını bununla ilişkilendiriyorum. Çocukların evin bereketi ve neşesi, Allah’ın rahmetinin bir göstergesi olduğu hakikati ve doğan her çocuğun kendi rızkıyla geldiği inancının zihinlerimizde tekrardan yeşermesi gerekmektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/nufus-meselemiz-4819381</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/29/6ac1d06b-3jtstnsml7zj7bxa3ge37f.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Batılı kelimelerin Türkçeyi kuşatması</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030" rel="standout" />
      <description>Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz, ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Ahmet Kavas / İstanbul Ticaret Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkçemizin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dillerindeki kelimelerin aşırı şekilde istilası altına girmesi öncesinde özellikle 19. yüzyıl fikir adamlarımız gerekli tedbirleri alıp bunu önlemek için çok titiz davranırlardı. “Kriz” kelimesi Avrupalı yazılı metinlerde ilk defa yaygınlaşınca Ahmed Cevdet Paşa bunun yerine Türkçeye daha uygun bir kelime bulmak için bir müddet gayret ettiklerinden bahseder. O zamana kadar henüz kullanılmamış bulunan “buhran” sözcüğü üzerinde karar kıldıklarını Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Tezâkir başlığıyla kitaplaştırılan layihalarından birisinde dile getirmiş. </p><p>Yine Batı'da 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan “civilisation/civilization” kelimesi de bir anda sıkça kullanılmaya başlanmış. Fakat bunda “kriz” gibi hemen bir karşılık bulunamamış ve bir müddet Türkçe okunuşuyla “sivilizasyon” şeklinde yazılarak devam edilmiş. Dönemin dil konusunda hassas davranan fikir adamları da kendimize ait bir kelime bulalım demişler. Bu defa da güzel bir kelimeyle onun ifade ettiği manası karşılanmış ve “medeniyet” sözcüğü ile Osmanlı aydınının ihtiyacı giderilmiş. Kelimenin kökü Arapçaya dayansa da bu dilde o döneme kadar kullanımı olmayan ve sadece Türkçede yer almış bu sözcüğü yaklaşık iki asırdır kullanıyoruz. Bir ara “uygarlık” kelimesi fazlaca kullanılsa da şimdilerde birincisi daha çok tercih edilmektedir.</p><h2>MEDRESE’NİN YERİNİ ATHENA’NIN TAPINAĞI ALDI </h2><p>Geçmişte çok az ve sınırlı alanlarda tercih edilse de günümüzde neredeyse her kurumun yüksek eğitim sonrası daha ziyade hizmet içi eğitimde çalışanların ya da çalışacakların eksik görülen taraflarını tamamlamak için “akademi” kelimesinin sıklıkla kullandığını görüyoruz. Genelde anlamını kimsenin düşünmediği bu kelime olmadan adeta yapılmak istenen faaliyetin gerçekleşmeyeceği kanaati yaygınlaşmış durumda. İmkanlar elverdikçe her kurum mutlaka bir “akademi” kurma fikrine kapılmış gidiyor. Eski Yunan’da ortaya çıkan bu kelime “bilgelik ve beceri tanrıçası” Athena’nın tapınağı ile isimlendirilmekteymiş. Hatta Eflatun’un talebeleriyle felsefe derslerini burada yaptığı ve oraya devam edenlere de “akademisyen” dendiğine dair görüşler var.  Artık Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve MİT gibi kurumlarımızın bile akademileri var. Acaba buralarda yapılması istenilen ne varsa onlara kendi edebî geleneğimizden hareketle bir kelime bulabilir miyiz gibi bir endişemiz de yok. Nassif Mallouf 1856 yılında Telaffuzlu Fransızca-Türkçe Sözlüğü (Dictionnaire Français-Turc avec la Prononciation) adıyla hazırladığı eserinde akademi “académie” için “medrese” ve “cemâat-i ulemâ” karşılıklarını vermişti. Akademisyen “Académicien” için ise “medrese erbâbı” karşılığını tercih etmiş.</p><p>Akademos Antik Yunan mitolojisinde “Attika” denilen Atina bölgesinin kahramanının adı olup günümüzde giderek yaygınlaşan “akademi” kelimesinin kökeninin ona dayandırıldığı da ifade edilmektedir. Kısaca “akademia” denen ve manevî bir özellik de yüklenen zeytinlik Eflatun’un Akademisi (Platonic Academy) olarak bilinmekteymiş. M.Ö. 387’de Eflatun burayı satın alınmış ve burada öğrencilerine felsefe dersi vermiş. Burası Batı kültürünün adeta temel taşlarından biri olarak kabul edilmişti. Fransız dilinin önemli lügatlerinden Petit Robert’de (1988) bu kelimenin yazı diline Yunancadan, Latinceye, ondan da İtalyancaya geçtiği ve 1508 yılında “Eflatun’un ders verdiği Akademos’un bahçesi” karşılığında ilk defa kullanıldığı belirtilmiş. Özellikle yüksek öğretimi tarif için 16. yüzyılda kullanıldığı görülse de bugünkü anlamda daha çok 19. yüzyılın başında Paris, Strazburg Akademisi Fakülteleri şeklinde yaygınlaşmış. “akademisyen” kelimesi de 1555 yılında bir ünvan olarak Eflatun’un talebesi karşılığında kullanılmış. Şemseddin Sami Resimli Kamûs-i Fransevî/Dictionnaire Français-Turc (1901) lügatinde akademi karşılığında “Eflatun’un öğrencilerine ders verdiği meydanın ismi”, “Eflatun’un felsefî mezhebi, encümen-i dâniş, Fransa encümen-i dânişi, Fransa’nın taksimâtına göre maarif idaresi, meşhur bilardo oyuncularının toplandıkları ve bulundukları mahal” gibi açıklamalarla karşılık vermeye çalışmış.</p><h2>AYRINTI MI, DETAY MI?                </h2><p>Avrupa’da matbaanın icadı menfî anlamda en çok kiliseyi etkilemişti. Çok nadir bulunan ve neredeyse görme imkânı dahi bulunamayan İncil nüshalarına duyulan aşırı saygının yerini birçok mekânda kolayca bulunan, ve Latinceden İngilizce, Fransızca, Almanya, İspanyolca gibi yerel dillere çevrilen metinler almıştı. Katolik ve Ortodoks isimli iki farklı mezhebin yanına yenileri ilave edilmiş ve kısa zamanda hızla yayılmışlardı. Bu durumu yakından takip edenler kendi inançlarını daha geniş kitlelere yaymak için Vatikan merkezli “propaganda” adıyla 1600’lü yılların başında bir teşkilat dahi kurdular. Kelime anlam itibarıyla  “çoğaltmak, yaymak ve genişletmek” olan bu sözcük günümüzde neredeyse hayatımızın her tarafında adeta can simidi gibi başvurmadan edemediğimiz bir konumdadır.</p><p>Herhangi bir konunun farklı yönlerini anlatırken eskiden “tafsilat”, ya da “teferruat” gibi Arapça kelimeler kullanılırdı. Bunların yerini önce Türkçe “ayrıntı” kelimesi aldı. Ancak şimdilerde herkes hiç dikkat etmeden “detay” deyip geçiyor. Bir meseleyi anlatanların bu sözcüğe sarılmaları konuşanın, hatta yazanın da kolayına geliyor. Fransızca “dé” ön eki Latincedeki “uzaklaştırma, parçalara bölme, ayırma” karşılığındaki “de” ön eki ile “kesme, bölme” karşılığındaki “tailler” ile birleşip “bir şeyi keserek ayırma” veya “bir bütünü parçalara bölme” anlamına gelmektedir. Biz bu kelimelerin kökenlerini bilmeden alıp kullanıyoruz. Genelde “Bunu yapmada da bir sakınca yok, önemli olan halkın onu günlük hayatında rahatça kullanması” diyenler maalesef giderek artmaktadır. Dünyada Latince ve İbranice gibi diller önceleri hem konuşma ve hem de yazı dili iken zamanla bu iki özelliğin arası açıldı ve sadece yazılı olarak korundular. Geçtiğimiz yüzyılda bazı Yahudi aşırılıkçılar ısrarla İbraniceyi 1700 yıl sonra tekrar konuşma diline dönüştürdülerse de Latincenin talihi o kadar iyi gitmedi. </p><h2>OSMANLI İLMİYESİNİN ASIRLARI BULAN TECRÜBESİ YOK SAYILDI</h2><p>Araplar üniversite karşılığında “bir araya toplayan, bilginlerin, âlimlerin, öğrencilerin toplandığı yer” karşılığında “el-câmia”; fakülteye “bütün, tüm, genel” anlamında “külliye” ve “kurulmuş olan şey, kurum, tesis, gelenek ve alışkanlık” mukabili “enstitü” için ise “ma’hed”, yani “bilinen, alışılmış, taahhüt edilen, güvenilen yer” kelimelerini kullanıyorlar. Farsçada ise üniversiteye “dânişgâh”, yani “bilginin yeri, bilginin merkezi; fakülte için “dânişgede”, yani “bilgi yeri”; “enstitü” için ise ya Arapça asıllı “müessese”, ya da kendi dilinde “pejuheşgede”, yani “araştırmanın yapıldığı yer” demektedirler. Osmanlı Devleti’nin ilmiye teşkilatının asırları bulan tüm tecrübeleri bir kenara bırakılarak sanki bilimde ilk defa varlık gösteriliyormuş gibi Batılı “üniversite”, “fakülte”, “enstitü”, yanında ilimdeki ünvanları da Latince kökenli kelimelerden alındı. Bunlar arasında “yanında duran, muavin, yardımcı, bir ayin sırasında hazır bulunan ruhanî” için “asistan”; “Ortaçağda din öğreten, bilgin, danışman, hekim” için “doktor”; yine “öğreten, ders veren ve öğretici için “doçent”; “mesleğini ve uzmanlığını ilan eden, Orta Çağ'da dini bağlamda mezhebine bağlılığını beyan eden” için “profesör”, “10 askerin komutanı, 10 rahibin başı” için “dekan” ve “özellikle kilise, okul veya topluluk yöneticisi, rehber, kılavuz, efendi ve hükümdar” için “rektör” gibi kelimeler alınıp bir daha da kaldırılamaz şekilde dilimize yerleştirildi.</p><h2>DİLİMİZ EVİMİZDİR, EVİMİZE SAHİP ÇIKALIM</h2><p>Bir de dilimizdeki “haber, bildiri, ileti, gönderi” için neredeyse vazgeçemez hale getirdiğimiz “mesaj” kelimesi “bir şeyi veya bir haberi götürme işi, sefaret, gönderme” görevleri için “misyon”; 16. yüzyıldan itibaren “Kutsal Perşembe ayininde rahibin ellerini yıkadığı kâse, çanak” ve 19. yüzyılda ise sadece “el yıkama leğeni” için “lavabo” kelimeleri Batı'dan aldıklarımızdan sadece birkaçıdır. Çoğu kimse “Anlatmak istediğimi kolayca anlatabiliyorsam kullandığım kelimenin ne önemi var” diyebilir ancak dünyada her yıl onlarca dil, konuşanı kalmadığı için yok oluyor. Türkçe elbette ki kolay kolay unutulmaz ama giderek istila edilmiş bir dile dönüşebilir. 1990’lı yıllarda Türkçe hakkında bilgisi olmayan dünyadaki tek yapay dil olan Esperanto uzmanı bir kişiye Fransa’da temin edilebilen ve muhafazakar bir çevrenin gazetesini gösterdiğimde iç sayfa başlıklarına “aktüalite”, “kültür”, “spor”, “ekonomi”, “televizyon” yazıldığını görünce “Bu dil sizin diliniz mi?” diye sormuştu. Kısacası kendi dilimize ait değerlerimizden nasıl koptuğumuzun farkında bile olamayabiliriz… </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/batili-kelimelerin-turkceyi-kusatmasi-4819030</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/28/bd74dd66-ezuhkwpga86yw5a466i62p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Revnakoğlu’nun İstanbul’u Mehcur bir âlem</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doç. Dr. Hüseyin Onur Ercan / Türk-Alman Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Ketebe Yayınları geçtiğimiz mart ayında, tarihçi Prof. Dr. Mustafa Koç’un yıllar süren özverili mesaisi ile yayıma hazırlanan, 8 ciltlik anıtsal bir kültür tarihi çalışmasını neşretti: Revnakoğlu’nun İstanbul’u. 2021 yılında Fatih Belediyesi bünyesinde Başkan M. Ergün Turan’ın delâletiyle ve yine Mustafa Koç tarafından yayıma hazırlanıp 5 cilt hâlinde neşredilen İstanbul’un Suriçi tarihi, böylece genişletilerek Boğaziçi’ne uzanmış oldu.</p><h2>YÂRİNİ SON BİR KEZ GÖREBİLMEK ÜMİDİYLE ÇIRPINAN ÂŞIK GİBİ</h2><p>Cemaleddin Server Revnakoğlu (1909-1968), başkent İstanbul’una, İstanbul’un işgaline, kurtuluşuna, yoksulluğuna, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişine, tartışmalı imar faaliyetlerine, özetle, şehrin maddi manevi sert dönüşümüne şahit oldu. Uzun yıllar boyu alâkadan mahrum kalınca kolu kanadı kırılan, yıkık ve virane hâle gelen, adeta kaderine terk edilen bu mübarek şehre olan aşkı, merhum Revnakoğlu’nu, yârini son bir kez görebilmek ümidiyle tüm gayretini seferber eden bir âşık gibi, İstanbul’u sokak sokak, semt semt kâğıda dökmeye sevk etti. Ayrıca büyük-küçük sayısız eserleri kurtarmak için çırpındı, yetkilileri sürekli uyardı, kitabeler başta olmak üzere kültür mirasının bazısını da kurtarabildi. Aşkının büyüklüğü, mütebakisi binlerce sayfalık koca bir elyazma ve görsel arşivden kolayca anlaşılmaktadır.</p><h2>BU ŞEHİR, O ŞEHİR MİDİR?</h2><p>Akıl almaz yoğunlukta malumat içeren arşivi, İstanbul’un bir mekân olarak ayrıntılı fotoğrafını çekmiş, böylece yok olup gitmiş ecdat yadigârı nice maddi kültür hazinesinin yeniden inşasını, ihyasını, aslına uygun restorasyonunu sağlamak için eşsiz bir kaynak oluşturur. Fakat bu arşiv, en az bu kadar mühim bir başka hazineye daha sahiptir: canlı miras yahut kadim ve Müslüman İstanbul’un son deminde yetişmiş/pişmiş köprü şahsiyetler. Meşhur kelâm-ı kibardır, şerefü’l mekân, bi’l mekîn, yani, mekânın şerefi, orada bulunan iledir, bir başka ifadeyle insanı içinden çektiğinizde, mekânlar taş ve tuğladan ibaret kalır. Bu noktadan hareketle İstanbul da, İstanbullusuyla İstanbul olmuştur. İşte Revnakoğlu, İstanbul’un gerek yer altındaki ve gerekse üstündeki sakinleriyle hemhal olmuş ve yüzlercesini kaleme almıştır. Bu bakımdan Revnakoğlu’nun, taşı toprağı değil, insanı merkeze aldığı söylenebilir. Karış karış gezdiği şehrin mekânlarını ele alırken, orada bulunan şahsiyetleri anlatmakta ve tanıtmaktadır. Böylece orijinal biyografik bilgiler sunabilmektedir. Ömrünü, yitip gitmesine rıza göstermediği büyük bir mirasa sahip çıkmaya vakfetmiş, hiç evlenmemiş, meraklı, girişken ve çalışkan bir dönem şahidinin özel notlarını takip ederken günümüz okuyucusu, adeta bir başka âlemle karşı karşıya gelmektedir: nesli artık tükenmemiş suretler, simalar ve siretler. Karşılaşılan kalender, ruhaniyeti olan, nurani şahsiyetler, okuyucuyu neredeyse gerçek dışı, efsunlu bir yolculuğa çıkarır; düşündürür, şaşırtır, hüzünlendirir, bazen sevindirip bazen de güldürür. Akla düşen sorulardan biri de, bu şehir, o şehir midir? Yahut o İstanbul, nerededir? sorusu olur.</p><h2>ENFES BİR TÜRKÇE</h2><p>Revnakoğlu’nun enfes Türkçesi de ayrı bir parantez açılmasını sonuna kadar hak eder. Görülüyor ki daha yarım asır önce vefat etmiş bir İstanbullu, kendisinden asırlar önce yaşamış ecdadıyla üç aşağı beş yukarı aynı dili konuşmaktadır. O dille birlikte sağlanmış bir kültür, anlayış, hissediş, aidiyet ve değerler sistemi birliği veya en azından benzerliği söz konusudur. Eserde hemen fark edilen yüksek şehirlilik, sanat, edebiyat ve idrak seviyesi, çizilen kişisel ve hamasetten uzak portreler, okuyucunun karşısına rengârenk, orijinal, zengin, mehcur ama elhak yaşanmış bir İstanbul medeniyeti tablosu çıkarmaktadır. Bu tablo, şimdiki ve gelecek nesle, İstanbul’un hakiki ihyasının, ancak yeniden insan yetiştiren/pişiren fonksiyonuyla mümkün olacağının işaretlerini vermektedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/revnakoglunun-istanbulu-mehcur-bir-alem-4819031</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/5/6/1e900841-22f45ddm9au4jng5j33cqk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Papa XIV. Leo ve dinî liderliğin iflası: Ahlak ve merhamet konuşuyor, güç karar veriyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763" rel="standout" />
      <description>Bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mahmut Aydın / Samsun Üniversitesi Rektörü</strong></p><p><br></p><p>Papa XIV. Leo her geçen gün daha güçlü ifadelerle barış çağrıları yapıyor, merhameti ve adaleti vurguluyor, savaşın sona ermesi gerektiğini dile getiriyor. Buna karşılık Donald Trump ve onun temsil ettiği siyasi hat, dini referansları güç üretmek için araçsallaştırırken bu ahlaki söylemi açıkça hedef alıyor. Ancak bütün bu karşıtlığa rağmen sahadaki gerçeklik değişmiyor: İsrail saldırgan tutumunu sürdürüyor, ABD geri adım atmıyor ve insanlık giderek daha büyük bir felakete sürükleniyor. Bu tablo, kaçınılmaz bir soruyu gündeme taşıyor: Aynı zamanda siyasi bir lider de olan Papa, gerçekten savaşa karşıysa neden onu durdurmak için aktif bir rol üstlenmiyor?</p><h2>İKİ İHTİMAL</h2><p>Bu soruya net bir cevap vermek elbette kolay değil. Ancak bir dinler tarihi uzmanı ve Papalık üzerine araştırmalar yapan bir bilim insanı olarak iki ihtimal üzerinde durmak istiyorum: Birinci ihtimale göre Papalık ile ABD arasında kontrollü bir çatışma vardır. Bu senaryoda Trump gücü temsil ederken Papa ahlakı temsil etmektedir. Biri sertleşir, diğeri yumuşatır; biri meşrulaştırır, diğeri eleştirir. Ama sonuçta sistem olduğu gibi devam eder. Böyle bir durumda ahlaki söylem, sistemi değiştirmek yerine, onu dengeleyen bir unsur haline gelir. Kamuoyu rahatlatılır, vicdanlar yatıştırılır ama savaş devam eder. İkinci ihtimal ise çok daha ağırdır. Belki de Papa gerçekten savaşa karşıdır. Ancak sorun, bu ahlaki söylemin hiçbir şeyi değiştirecek güce sahip olmamasıdır. Yani ortada bir samimiyet vardır ama bu samimiyet etkisizdir. Hakikat dile getirilir, fakat tarih yazamaz.</p><h2>TÜM DİNİ LİDERLERİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU KRİZ  </h2><p>Hangi ihtimal doğru olursa olsun değişmeyen bir gerçek vardır: Ahlaki söylem, somut güce dönüşmediği sürece etkisiz kalmaya mahkumdur. Bugün Papa’nın karşı karşıya olduğu durum tam olarak budur. Konuşmakta, uyarmakta, çağrı yapmakta; ancak savaşın gidişatını değiştirememektedir. Bu da meseleyi kaçınılmaz olarak “Papa’nın ne söylediği değil, neyi değiştirebildiği” sorusu üzerine odaklandırmaktadır. Bu problem sadece Papalıkla sınırlı değildir. Aynı durum İslam dünyasında ve diğer dinî geleneklerin liderlerinde de açıkça görülmektedir. Hutbelerde, bildirilerde ve uluslararası toplantılarda güçlü savaş karşıtı söylemler dile getirilmekte, savaşın ve zulmün ortadan kalkması için Tanrı’ya dualar edilmekte ancak günün sonunda tüm bunlar sahada dönüştürücü bir etki üretmemektedir. Bu durum, dinî liderliğin tarihsel misyonuyla açık bir çelişki içindedir. Kanaatimizce Papalık da dahil tüm dinî liderlerin karşı karşıya olduğu kriz tam da budur. Mesele artık ne söylendiği değil, neyin ne kadar değiştirilebildiğidir.</p><h2>HAKİKATİ TEMSİL EDENLER AHLAKI EYLEME DÖNÜŞTÜRDÜLER</h2><p>Hristiyanlık, İslam ve Yahudiliğin üzerine bina edildiği peygamberlerin hayatlarına baktığımızda onların statükoya ve zulme karşı durma konusunda bir an bile tereddüt etmediğini görmekteyiz. Örneğin Hz. İbrahim, dönemin putperest düzenine karşı yalnızca sözle değil, eylemle karşı çıkmış; statükoyu temsil eden putları kırarak hakikati görünür kılmıştır. Hz. Musa yalnızca tebliğ eden bir figür olmamış, doğrudan Firavun’un zulüm düzenine karşı çıkarak siyasi ve toplumsal bir mücadele yürütmüştür. Hz. İsa dönemin dini otoritelerinin ikiyüzlü yapısını açıkça eleştirmiş ve bu nedenle sistem tarafından tehdit olarak görülmüştür. Hz. Muhammed ise Mekke’deki güç ve çıkar düzenine karşı hem söylem hem eylem düzeyinde mücadele etmiş, Medine’de ise bu mücadeleyi ahlaki ilkelerin yanı sıra tesis ettiği devlet otoritesiyle tahkim etmiştir. Bu örneklerin ortak noktası açıktır: Hakikati temsil eden liderlik hiçbir zaman yalnızca konuşan bir otorite olmamıştır. Peygamberler risk almış, güçle yüzleşmiş, gerektiğinde yalnız kalmış ve en önemlisi ahlakı eyleme dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle onların otoritesi söylemlerinden ziyade, dönüştürücü müdahalelerinden doğmuştur.</p><p>Bugün ise ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir. Dinî liderlik büyük ölçüde daha güvenli, daha temkinli ve dolayısıyla daha etkisiz bir pozisyona çekilmiş durumdadır. Bu nedenle yaşanan kriz, bir inanç ya da ahlak krizinin ötesinde açıkça bir irade krizidir. Dinî liderler neyin doğru olduğunu bilmekte, ancak neyi göze almaları gerektiği konusunda tereddüt etmektedir.</p><h2>KRİTİK SORU</h2><p>Bu noktada daha da kritik bir soru gündeme gelmektedir: Neden Papa başta olmak üzere Müslüman, Yahudi ve diğer dinî liderler bir araya gelerek güçlü, ortak ve bağlayıcı bir savaş karşıtı tutum ortaya koyamamaktadır? Böyle bir birliktelik gerçekleşse, küresel kamuoyu üzerinde ciddi bir baskı oluşmaz mıydı? Siyasi aktörlerin hareket alanı daralmaz mıydı? Savaşın meşruiyeti sarsılmaz mıydı?</p><p>Bu sorunun cevabı birkaç yapısal sorunda gizlidir. Dinî liderlik küresel ölçekte parçalıdır, kurumsal olarak dağınıktır ve çoğu zaman siyasi sistemlerle doğrudan ya da dolaylı ilişki içindedir. Bu durum onları temkinli, çekingen ve sınırlı bir pozisyona itmektedir. Daha da önemlisi, ahlaki söylemi somut güce dönüştürecek mekanizmalar yeterince geliştirilmemiştir. Sonuç olarak ortaya çıkan tabloda söylem ve retorik vardır, ama sonuç yoktur.</p><p>Oysa dinî liderliğin doğası gereği üstlenmesi gereken rol bundan çok daha fazlasıdır. Din, yalnızca iyi niyet çağrısı yapan bir söylem alanı kalmak yerine; gerektiğinde gücü dengeleyen, haksızlığa karşı güç üreten bir yapı olmak zorundadır. Bu nedenle bugün dinî liderlerin önünde birlikte hareket etmek zorunluluğu her zamankinden daha fazla aşikardır.</p><h2>İNSANLIK VAROLUŞSAL BİR KAVŞAKTA </h2><p>Küresel ölçekte dinî liderler arasında gerçek bir koordinasyon kurulmalı, savaş bölgelerinde fiili arabuluculuk süreçleri başlatılmalı ve siyasi aktörler üzerinde etkili ahlaki baskı mekanizmaları oluşturulmalıdır. Çünkü artık mesele yalnızca barış istemek değildir; barışı mümkün kılacak iradeyi ortaya koymaktır.</p><p>İnsanlık bugün varoluşsal bir kavşaktadır: Ya ortak bir yaşam alanını birlikte inşa edeceğiz ya da toplu bir yok oluşa sürükleneceğiz. Bu zorunluluk hem ahlaki bir ödev hem de stratejik bir mecburiyettir. Eğer dinî liderler bu sorumluluğu üstlenmezse, ahlaki otorite tamamen sembolikleşecek, ortaya çıkan boşluk güç politikaları tarafından doldurulacak ve insanlık kendi ürettiği krizler içinde daha derin bir kaosa sürüklenecektir.</p><p>Sonuç olarak bugün sorulması gereken “dinî liderler ne söylüyor değil, neyi değiştirmeye cesaret ediyor? sorusudur. Çünkü tarih bize bunu peygamberin şahsında açıkça göstermiştir: “Hakikat, ancak eyleme dönüştüğünde tarih yazılır”.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/papa-xiv-leo-ve-dini-liderligin-iflasi-ahlak-ve-merhamet-konusuyor-guc-karar-veriyor-4818763</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/3d9d916b-96s12l60r5pmbmv2a8thr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de uluslararası ilişkiler uzmanlığı: Medyada kehanet tuzağı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi</strong></p><p><br></p><p>Türkiye’de uluslararası ilişkiler alanında uzmanlardan, özellikle televizyon programları, haber siteleri ve sosyal medya platformlarında, sistematik bir kehanette bulunma beklentisi mevcuttur. Bu beklenti, uzmanların esas işlevi olan olayları tarihsel bağlamda analiz etme, nedensel ilişkileri çözümleme ve geçmişle süreklilik-kopuş ilişkilerini kurarak bugünü anlamlandırma görevini gölgede bırakmaktadır. Sosyal bilimlerin doğası gereği, doğa bilimlerindeki gibi kesin yasalar oluşturması ve öngörülebilir sonuçlar üretmesi epistemolojik olarak mümkün değildir. Ancak medyanın yarattığı bu "kehanet talebi", uzmanları derinlikli tarihsel ve yapısal analizden uzaklaştırarak yüzeysel, kısa vadeli ve çoğunlukla isabetsiz tahminlere yöneltmektedir.</p><p>Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti adlı eserinde vurguladığı gibi, sosyal bilimlerin temel epistemolojik sınırı, gelecekteki bilimsel bilginin büyümesini önceden tahmin edemememizdir. Eğer gelecekte hangi bilimsel keşiflerin yapılacağını bugünden bilemiyorsak—ki bilseydik zaten o keşfi şimdiden yapmış olurduk—toplumsal gelişmeleri de kesin olarak öngöremeyiz, çünkü toplumsal değişim büyük ölçüde bilimsel ve teknolojik bilginin büyümesinden etkilenir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler uzmanından "Suriye krizi nasıl sonuçlanacak?" ya da "Rusya-Ukrayna savaşı ne zaman bitecek?" gibi sorulara kesin yanıtlar beklemek, sosyal bilimlerin epistemolojik doğasını temelden yanlış anlamak anlamına gelir.</p><h2>SOSYAL BİLİMCİNİN GERÇEK İŞLEVİ: ANLAMA VE TARİHSEL ANALİZ </h2><p>Sosyal bilimcilerden beklenen, olayların tarihsel arka planını, yapısal koşullarını ve toplumsal dinamiklerini dikkate alarak bugünü anlamlandırmalarıdır. Suriye örneği üzerinden konuşacak olursak, sınırımızdaki bu ülkenin neden ve nasıl 2011’den bu yana süregelen bir iç savaş ve çok-aktörlü bir müdahale alanına dönüştüğünü anlamadan—Baas rejiminin otoriterliğinin tarihsel kökenleri, Soğuk Savaş sonrası bölgesel güç dengelerinin dönüşümü, mezhepsel çatışmaların siyasallaşması, petrol jeopolitiği, küresel güçlerin rekabeti gibi çok katmanlı faktörleri derinlemesine incelemeden—gelecekte hangi devletlerin müdahil olacağı, hangi aktörlerin gücünün artacağı ve bu müdahalelerin nasıl sonuçlanacağı yönünde yapılan tahminler, epistemolojik temelden yoksun, havada kalan spekülatif yorumlardan öteye geçemez.</p><h2>PARÇACI SOSYAL MÜHENDİSLİK</h2><p>Popper’ın “parçacı sosyal mühendislik” (piecemeal social engineering) kavramı, bu bağlamda aydınlatıcıdır: büyük ölçekli tarihsel kehanetler yerine, sınırlı kapsamlı, test edilebilir ve geri-dönülebilir müdahaleler önerilmelidir. Uluslararası ilişkiler uzmanı da benzer şekilde, “Ukrayna Savaşı nasıl bitecek?” sorusuna kesin yanıt vermek yerine, “Şu anki koşullarda, X senaryosu gerçekleşirse Y olasılığı artar; ancak Z faktörü devreye girerse bu dinamik tersine dönebilir” türünden koşullu, çok-senaryolu ve epistemik alçakgönüllülükle sunulan analizler yapmalıdır.</p><h2>İKİ YIKICI SONUÇ</h2><p>Medyanın kehanet beklentisi, uzmanların bilgi birikimine ve akademik geçmişine de ciddi bir gölge düşürmektedir. Sosyal bilimlerde kehanet için epistemolojik bir yöntem yoktur—kehanet, tanım gereği metodolojik tutarlılıktan yoksun, keyfi bir tahmin pratiğidir. Bu durum, iki yıkıcı sonuç doğurur:</p><p>Birincisi, kehanet talebi karşısında, gerçek bilgi birikimine ve metodolojik eğitime sahip olmayan kişiler de “uzman” olarak öne çıkabilmektedir. Medya, isabetli tahminler yapan ya da sansasyonel öngörüler sunan bireyleri ödüllendirirken, derinlemesine analiz yapan ancak “Ne olacak?” sorusuna kesin yanıt vermeyen akademisyenleri marjinalleştirir.</p><p>İkincisi, bu durum uzmanlık kriterlerini bulanıklaştırır; medya mantığı akademik bilginin değerlendirme ölçütlerini içeriden yeniden biçimlendirdikçe, kamusal söylemde kimin “uzman” sayılacağı artık disipliner birikimle değil, kehanet performansıyla belirlenir hale gelir. Eğer kehanet yeteneği uzmanlığın kriteri haline gelirse, akademik formasyonun, lisansüstü eğitimin, alan araştırmasının ve yayın deneyiminin önemi azalır. Oysa, bir uzmanın derinlemesine bir süreç analizi yapması ve tarihsel, sosyolojik ve kültürel bağlamı açıklaması beklenirse, bu kişi gerçek bilgiye, metodolojik tutarlılığa ve disipliner birikime dayanmak zorunda kalacaktır. Bu durumda, uzmanın lisansı, akademik çalışmaları ve bilgi birikimi ön plana çıkacak ve “pop-uzmanlar”ın (pop-experts) kamusal söylemdeki hegemonik konumu kırılacaktır.</p><p>Medya profesyonellerinin sosyal bilimlerin epistemolojik sınırlarını anlaması, akademisyenlerin de medya dinamiklerini kavraması gerekmektedir. Bu çift-yönlü eğitim süreci, kehanet beklentisinin azalmasına ve analitik derinliğin değer görmesine katkı sağlayacaktır.</p><p>Medya kurumları da bu süreçte sorumluluk almalıdır. Haber programları ve analiz formatları, “Ne olacak?” sorusundan “Neden böyle oldu?” ve “Şu anda ne oluyor?” sorularına kaydırılmalıdır. Uzmanlardan beklenti, kesin öngörüler yerine koşullu senaryolar, çok-faktörlü analizler ve epistemik sınırların açıkça ifade edildiği değerlendirmeler olmalıdır. Bu yaklaşım, kamuoyunun da daha sofistike bir uluslararası ilişkiler okuryazarlığı geliştirmesine katkı sağlayacaktır. Bu durumun değişmesi için medya, akademi ve siyaset arasında ortak çalıştaylar ve iş birliği grupları oluşturulabilir.</p><h2>ÖNGÖRMEK DEĞİL, ANLAMLANDIRMAK </h2><p>Sosyal bilimcilerin esas görevi, geçmişin ışığında bugünü anlamlandırmak ve kamuoyunu epistemik sorumlulukla bilgilendirmektir. Karl Popper’ın uyardığı gibi, tarihselci kehanetler kapalı toplumların dogmatik söylemlerini besler; açık toplum ise epistemik alçakgönüllüğü, eleştirel akılcılığı ve yanlışlanabilirliği gerektirir.</p><p>Dolayısıyla, kehanet söyleminden vazgeçilmeli ve uzmanların analitik derinliğini, metodolojik tutarlılığını ve tarihsel bilgisini yansıtabileceği bir medya ve akademik ortam yaratılmalıdır. Ancak bu şekilde, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler uzmanlığı, kamusal söyleme gerçek anlamda katkı sağlayan, bilgi temelli ve epistemik sorumluluk taşıyan bir alana dönüşebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/turkiyede-uluslararasi-iliskiler-uzmanligi-medyada-kehanet-tuzagi-4818764</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/27/43c3036a-9oszzjduxwn53rkeqgniq4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Körfez ülkelerinde değişen güvenlik arayışı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Sibel Bülbül Pehlivan - Uluslararası İlişkiler Uzmanı</strong></p><p><br></p><p>Körfez bölgesi, uzun yıllar boyunca dış güvenlik garantileri, enerji zenginliği ve stratejik ittifaklar sayesinde istikrarlı bir jeopolitik alan olarak sunuldu. Ancak son yıllarda art arda yaşanan bölgesel krizler, füze ve İHA saldırıları, vekil aktörlerin artan etkisi ve büyük güç rekabetinin sertleşmesi, bu istikrar algısının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bugün Körfez ülkeleri yalnızca dış tehditlerle değil, aynı zamanda mevcut güvenlik anlayışlarının yeterliliği sorusuyla da karşı karşıya. Bu nedenle bölgede yaşanan dönüşüm, sadece askerî tedbirlerin artması değil; güvenliğin kaynağına, kapsamına ve geleceğine dair daha derin bir yeniden düşünme sürecini ifade ediyor.</p><h2>AMERİKAN GÜVENLİK MİMARİSİ KÖRFEZİ KORUYAMADI</h2><p>Tam da burada Körfez açısından asıl mesele, yalnızca “Bugün saldırı var mı yok mu?” sorusu değil. Daha derin bir soru: “Bölgedeki devletler, gerçekten korunduklarına inanıyor mu?” Çünkü İran saldırıları ve bölgesel gerilim sonrasında Körfez ülkeleri, ABD’nin askerî varlığının, üs ağının, gelişmiş silah sistemlerinin ve uzun yıllardır kurduğu güvenlik mimarisinin her durumda otomatik koruma sağlamadığını daha açık biçimde görmüş oldu. Bu durum, Körfez başkentlerinde yalnızca güvenlik kaygısını değil, aynı zamanda stratejik bir zihniyet değişimini de tetikledi.</p><p>Uzun süre boyunca Körfez güvenlik düzeni büyük ölçüde şu varsayıma dayanıyordu: ABD bölgede olduğu sürece rejim güvenliği, enerji altyapısı, ticaret hatları ve kritik tesisler korunur. Fakat son dönemde yaşanan saldırılar, füze ve İHA tehditleri, vekil güçlerin yaygın etkisi ve bölgesel gerilimin farklı ülkelere sıçrama potansiyeli, bu varsayımın artık eskisi kadar güçlü olmadığını gösterdi. Körfez ülkeleri için sorun, sadece ABD’nin askerî kapasitesinin büyüklüğü değil; bu kapasitenin ne zaman, hangi ölçüde ve kimin için devreye gireceği sorusudur.</p><h2>YENİ BİR ARAYIŞ BAŞLADI</h2><p>Bu nedenle Körfez ülkeleri yeni bir gerçekle yüzleşmeye başladı: Büyük güçle yakın ittifak kurmak, otomatik olarak tam güvenlik garantisi üretmiyor. ABD üsleri, silah anlaşmaları, enerji ortaklıkları ve savunma iş birlikleri elbette caydırıcılık sağlıyor; ancak bölgedeki yeni çatışma biçimi klasik devletler arası savaş mantığıyla ilerlemiyor. Bugünün tehdidi; vekil aktörler, düşük yoğunluklu saldırılar, altyapıyı hedef alan asimetrik hamleler, enerji güvenliğini bozan baskılar ve psikolojik caydırıcılığı aşındıran çok katmanlı krizler üzerinden şekilleniyor. Tam da bu yüzden Körfez ülkeleri, yalnızca daha fazla silah almanın değil, daha esnek ve çok katmanlı bir güvenlik anlayışı geliştirmenin peşine düşüyor.</p><p>Bu yeni arayışın birkaç boyutu var. Birincisi, Körfez ülkeleri artık güvenliği sadece Washington merkezli bir şemsiye içinde değil, daha çok yönlü diplomatik ilişkiler üzerinden kurmaya çalışıyor. Yani aynı anda ABD ile ilişkisini sürdürürken, bölgesel tansiyonu düşürecek diyalog kanalları açma, komşularla doğrudan temas kurma ve krizleri vekil çatışmaya dönüşmeden yönetme eğilimi güçleniyor. İkincisi, savunmanın sadece dışarıdan ithal edilen sistemlerle değil, yerli kapasite, ortak bölgesel koordinasyon, hava savunma entegrasyonu ve kritik altyapı koruması üzerinden yeniden düşünülmesi gerekiyor. Üçüncüsü ise güvenlik kavramının artık yalnızca askerî değil; enerji, ticaret, limanlar, dijital altyapı, kamu düzeni ve toplumsal istikrar başlıklarıyla birlikte ele alınması zorunlu hâle geliyor.</p><h2>TEK SÜTUNLU DEĞİL ÇOK KATMANLI GÜVENLİK MİMARİSİ</h2><p>Burada çok önemli bir kırılma noktası var: Körfez ülkeleri, ABD ile ittifakı tamamen terk etmiyor fakat onu artık tek sütunlu bir güvenlik modeli olarak da görmüyor. Başka bir ifadeyle mesele, “ABD var mı yok mu?” meselesi değil; “ABD olsa bile bu yeterli mi?” sorusuna dönüşmüş durumda. Bu da Körfez’i yeni denge arayışlarına itiyor. Daha dengeli dış politika, daha fazla bölgesel diplomasi, doğrudan çatışmadan kaçınma, kriz yayılımını sınırlama ve dış güvenlik garantisini iç dayanıklılıkla tamamlama çabası bu yüzden öne çıkıyor.</p><p>Sonuç olarak Körfez için bugün yaşanan mesele, sadece İran-İsrail geriliminin sıcak etkileri değil. Daha büyük mesele, bu gerilimin Körfez güvenlik zihniyetini değiştirmesidir. Bölge ülkeleri, ABD’nin askerî gücünün büyüklüğünü inkâr etmiyor fakat bu gücün her türlü tehdidi bertaraf etmeye yetmediğini, özellikle de vekil savaşları ve dağınık saldırılar karşısında sınırlı kaldığını daha net görüyor. Bu farkındalık da onları yeni arayışlara itiyor.</p><p>Dolayısıyla Körfez’de yeni dönem, mutlak koruma beklentisinin zayıfladığı; çok taraflı dengelemenin, bölgesel diyaloğun, savunma çeşitlendirmesinin ve iç dayanıklılığın daha fazla önem kazandığı bir dönem olacaktır. Bugün mesele sadece “kim daha güçlü?” sorusu değildir. Asıl mesele, kimin daha esnek, daha hazırlıklı ve daha çok katmanlı bir güvenlik mimarisi kurabildiğidir. Körfez ülkeleri de artık tam olarak bu soruya cevap aramaktadır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/korfez-ulkelerinde-degisen-guvenlik-arayisi-4818001</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d83ec69e-lhv9u24h6ckh1bkzt16map.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rehber öğretmene destek: Okul sosyoloğu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002" rel="standout" />
      <description>Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli.</description>
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mahmut Çelik - Yazar</strong></p><p><br></p><p>Millî Eğitim Bakanlığı örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de yaklaşık 75 bin okul bulunuyor. Bu okulların 60 bini kamu, 15 bin civarı da özel okul statüsünde. Her okul kapısına polis yahut bekçi yerleştirmeden evvel her okula aileler ve çocuklarla ilgilenecek psikolog ve sosyolog, en yakın camilerden de görevli imamları sorumlu tutmanın vakti geldi de geçiyor.</p><p>“Ağaç yaşken eğilir” der atalarımız. Çocuk suçlarının kökeninde yanlış veya eksik din, ahlâk ve değerler eğitimi olduğu, görünen manzaralardan biri. Günümüz kapitalist dünyasının keşmekeşinde bu eğitimi tüm ailelerin veremediği görülüyor. Ana gayesi neslin korunması ve sürdürülebilirliği olan devletler, bu işi ailelerin yerine yapmalı. Çünkü sonuçlarından tüm toplum etkileniyor.</p><h2>HASTALARI TEK BİR KILIFA SIĞDIRMAK MÜMKÜN DEĞİL</h2><p>Önce ailenin ruhunu düzeltmek lazım; tarla ıslah edilmeden sağlıklı ürün beklemek zor. Bugün tanık olduğumuz şiddet olaylarını anlamak için “Fail neden bunu yaptı?” sorusundan ziyade “Hangi toplumsal koşullar bu eylemi mümkün kıldı da faili ortaya çıkardı?” sorusuna odaklanmak zorundayız. Her vakanın özgül durumları olmakla birlikte, yapılan araştırmalarda “sosyal bağlardan kopuş, sosyal dışlanmışlık, geçmişteki travmalar, taklit, erkekliğini kanıtlama, tırmanma süreci, statü kaybı, silaha erişim ve sinyal verme” gibi boyutların rol oynadığı açıklanıyor. Konuyu sadece bireysel psikolojik bir sorun olarak görmek, çözüme yeteri kadar hizmet etmeyecektir bu yüzden. Bu sorunu toplumsal bir gerçek olarak kabul edersek çözüm daha kolay olacaktır.</p><p>Şiddet eylemini gerçekleştiren kişiye odaklanırsak, hastalığın kendisini beslemeye devam ederiz. Bu durum toplumu bir bağışıklık krizine sokuyor ve bünye kendi ürettiği hücrelere saldırmaya başlıyor. Hastaları tek bir kılıfa sığdırmak mümkün görünmüyor. Bir grubun aşırı narsist yani toplumsal ahlâkı reddeden, empati, suçluluk ve pişmanlığı yok sayan, kendisini hep kurban olarak görüp hatasını kabul etmeyen, hemen öfkelenen ve her durumda hak sahibi gören bir karakterde olduğu görünüyor. Bir grupsa hayal dünyasında yaşayan, sanrılar gören, dağınık davranışlara sahip ve en önemlisi de daha başarılı akranlarına karşı derin kıskançlık besliyor.</p><p>Ve toplumda en çok bulunduğu düşünülen grupsa dağılmış, kaotik ailelerde yaşayan, sürekli taşınma sebebiyle sosyal çevresi değişenler bireylerden oluşuyor. Ebeveynde madde bağımlılığı, suç geçmişi, fizikî/cinsel/duygusal istismar vakaları da görülebiliyor.</p><h2>PSİKOLOJİNİN YANINDA SOSYOLOJİ DE HESABA KATILMALI</h2><p>Çocuk, yaşadıklarını sürekli hafızasına kaydeder. Karanlık ve yıpratıcı bir geçmiş, ileride yaşayacağı hayatın nasıl şekilleneceğine en büyük etken. Ailenin ve öğretmenlerin çok iyi gözlem yapması önemli ama herkeste analiz kabiliyeti gelişmemiş olacağından, devlet eliyle profesyonel destek birimleri oluşturmak ciddi bir hamle olur. “Her okula bir psikolog/sosyolog” derken, tam olarak okul, öğrenci, aile, çevre ve akran hikâyesini araştırmış ve olay gerçekleşmeden harekete geçiren uzmanı kastediyoruz. Olay gerçekleştikten sonra, “Konu tamamen sosyolojikmiş” demenin kimseye faydası yok. Bu tip durumlarda hemen psikologlar akla gelse de, sosyologlar birtakım odaklarca yok sayılsa da, mesele şiddet, gençlik, kadın, göç ve aile boyutuna gelince çözümün sosyoloji biliminde aranması gerekiyor.</p><p>Sürdürülebilir çözüm için sosyolojiyi hesaba katmak lazım. Sosyologlar şiddetin çoğunlukla kültürel hikâyenin sonucu olduğunu bilirler ama bunu bildiremezler. Öğrencisi, velisi, öğretmeni ve yöneticileriyle sosyal bir sistem olan “okul” kurumunun rehberlik hizmetinin sosyolojik bakış açısı, dolayısıyla okul sosyoloğu ile beraber yürütülmesi gerekli. Türkiye gibi hem tarım, hem sanayi, hem de enformasyon toplumu süreçlerinin, dolayısıyla geleneksel kültür, modern kültür ve postmodern kültürün bir arada yaşandığı bir ülkede yeni yetişen kuşaklara millî eğitim sisteminde hem psikolojik, hem de sosyolojik desteğin verilmesi oldukça önemli. Bunun için de rehber öğretmenleri ile okul sosyologlarının eşgüdüm içerisinde görev yapmalarının sağlanması, Türkiye’nin geleceği için çağdaş bir atılım ve kazanım olacaktır.</p><h2>PANZEHİR: SPORTİF VE KÜLTÜREL FAALİYETLER</h2><p>Okul sosyologlarıyla yaş itibarıyla ergenlik döneminin çeşitli çatışma ve buhranlı gerilim yaşayan, “risk” kavramı bağlamında sosyal ve kültürel risk tehdidi dolayısıyla Türkiye’nin sosyal ve kültürel risk yapısında gözlemlenen çocuk, ergen ve gençler arasındaki okulu bırakma, şiddet ve suç oranlarındaki artış, çocuk istismarı ve tecavüzlerin artması, parçalanmış ailelerin çoğalması ve kendi aralarındaki sorunlar nedeniyle sosyal destek ihtiyacı duyan gençlere okul aracılığıyla psiko-sosyal adaptasyon, gelecek beklentilerine dair duygu, düşünce ve beklentilerin karşılanması ve paylaşılması, karşılıklı güven ve samimiyete dayalı bir mülâkat anlayışıyla çocuğun/gencin kendisi ve çevresiyle koşul ve imkânların geliştirilmesi, sosyal, bilişsel ve fiziksel gelişmenin sağlıklı bir şekilde yürütmenin desteklenmesi için sağlanabilir.</p><p>Çocuklar, durumları itibarıyla kolay kandırılabilir olmalarından dolayı sokaklara çıkmaları hâlinde uyuşturucu tacirlerinin, insan kaçakçılarının, hırsızlık şebekelerinin ve suç örgütlerinin açık hedefidir. Bu nedenle risk altındadırlar. Okul sosyologlarıyla risk altında olan çocukların sportif ve kültürel faaliyetlerle kişisel gelişimleri desteklenerek rehabilite edilip topluma üretken birer birey olarak katılımları sağlanabilir.</p><h2>OKUL ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜREL YAPI DA ÇÖZÜMLENMELİ</h2><p>“Okul sosyoloğu”, sosyal destek amacıyla okul rehber öğretmeni ile iş birliği altında sorunlu çocukların aileleri ile toplantılar yapıp aile danışmanlığı yapabilir. Okul çevresinin sosyal dokusunu araştırabilir. Okul çevresinde konumlanan yaşam alanlarındaki kişilerin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik durumlarını raporlayabilir. Okulun çevresindeki kültürel yapılanmayı çözümleyerek bu yapılanmanın devlet kurumları ile adaptasyonunu sağlayabilir.</p><p>Demografik hareketlenmelerden dolayı ailenin ve öğrencinin okula ve çevreye adaptasyonunu sağlamanın yanında, ergenlik döneminde öğrencilerin kendi sosyo-ekonomik durumlarına yabancılaşmalarının önüne geçebilir. Millî ve kültürel değerlerimizle ilgili yapılacak çalışmalarda üzerinde durulması gereken konular, aynı bölge veya ilçedeki rehber öğretmenlerin yapacakları seminer çalışmalarının paralel ve uyumlu olmasını sağlayabilir. Bu çalışmaların muhtevasını da okul sosyoloğu üstlenebilir.</p><h2>BOŞLUK ŞEYTANIN OYUN ALANIDIR</h2><p>Ayrıca “boş zamanlar sosyolojisi” kavramı bağlamında öğrencilerin okul dışı zamanlardaki etkinliklerini koordine ederek boş zamanın mutlaka doldurulması gereken bir zaman dilimi değilse de olumsuz çıktılara mahal vermeyecek şekilde öğrencinin kendisini özgür hissettiği ve ahlâkî planda faydalı geçireceği bir zaman dilimi olduğunu öğretebilir. Böylece uyuşturucu, şiddet ve benzeri eğilimlere karşı önlemler alabilir.</p><p>Okul sosyoloğu, ayrıca ayrımcılık ve ötekileştirme gibi durumların yaşanmaması için farklı kültürlere mensup öğrencilerin ortak etkinlik ve çalışmalarını organize edebilir. Kültürün hem geçmişimiz, hem de geleceğimizin oluşumunda elzem bir olgu olduğu hususunda çocukları bilinçlendirme çalışmaları yapabilir.</p><p>“Okul Sosyoloğu Projesi” için her bölgeye özel bir ortam ve metot kullanılmalıdır. 81 il, 921 ilçede farklı kimlikler ve sosyal çevrelerde yaşayan çocuklarımıza Ankara’dan tek tip bir çalışmayla yaklaşmak asla doğru olmaz. Ki bu projenin temelini oluşturması bakımından evvela zorunlu eğitim meselesinin şartları yeniden düzenlenmelidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/rehber-ogretmene-destek-okul-sosyologu-4818002</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/24/d00f6d63-490qhktpl0ljwordaostm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Almanya AB’de oy birliği sistemini neden değiştirmek istiyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748" rel="standout" />
      <category>Düşünce Günlüğü</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Hacı Mehmet Boyraz - Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p><p><br></p><p>Avrupa Birliği bir kez daha karar alma mekanizmaları üzerinden derin bir tartışmanın içine girmiş durumda. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, geçen hafta yaptığı açıklamada AB’nin dış ve güvenlik politikalarında artık oy birliği ilkesine son vermesi gerektiğini belirtti. Wadephul’un bu çağrısı, ilk bakışta güncel krizlerin bir sonucu gibi görünse de aslında Avrupa bütünleşmesinin en eski gerilimlerinden birini yeniden gündeme taşıdı.</p><p>Avrupa Ekonomik Topluluğu döneminde Fransa’nın ortak tarım politikası üzerinden başlattığı ve ilerleyen süreçte “boş sandalye krizi” adıyla meşhur olan süreç, üye devletlerin ulusal çıkarlarını tehdit altında gördüklerinde karar alma süreçlerini kilitleyebildiklerini açık biçimde ortaya koymuştu. Temmuz 1965’te başlayan söz konusu kriz altı ay sonra Lüksemburg uzlaşısı ile aşıldı ancak fiilen örgüt içindeki veto kültürünün kurumsallaşmasına yol açtı. Üye devletlerin ulusal egemenlik hassasiyeti bugün de belirleyici olmaya devam ediyor. Yakın zamanda baş gösteren Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD/İsrail-İran savaşı gibi süreçlerde yaşanan sorunlar bu gerçeği yeniden görünür kıldı.</p><h2>BİRLİK HÜKÜMETLER-ARASI BİR YAPIYA HAPSOLDU</h2><p>AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) çerçevesinde uygulanan oy birliği sistemi, üye devletlerin dış politika ve güvenlik konularında tam mutabakatla hareket etmesini zorunlu kılan bir karar alma mekanizmasıdır. Bu sistemde bir üye devletin herhangi bir itirazı, alınmak istenen kararın engellenmesine yol açıyor. Söz konusu yaklaşımın kurumsal temelleri 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile atıldı ve 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile kurumsal bir çerçeveye kavuştu. Lizbon Antlaşması, ODGP’yi büyük ölçüde hükümetler arası bir yapıya hapsetti ve oy birliği ilkesini temel yöntem olarak belirledi. Bu nedenle AB, bazı alanlarda ulus-üstü özellikler taşımasına rağmen dış politika ve güvenlik konularında hâlâ hükümetler-arası bir yapıya sahiptir. Buna bağlı olarak AB, bütünleşmenin başladığı ilk yıllarda federal bir devlet projesi olarak hayal edilen Avrupa Birleşik Devletleri’ne hâlâ dönüşemedi.</p><h2>REFORM ÇAĞRISININ ARKASINDAKİ MOTİVASYON</h2><p>AB’nin ODGP kapsamında oy birliği sistemini tercih etmesinin temel nedeni, bu alanların devlet egemenliğinin en hassas boyutlarını oluşturmasından kaynaklanıyor. Üye devletler, 1950’lerden bu yana devam eden entegrasyon sürecinde düşük politikanın sahasına giren konularda yetki devrine daha açık davrandı. Doğrudan ulusal egemenliklerini ilgilendiren ve yüksek politikanın sahasına giren dış politika ve güvenlik gibi konularda ise kontrolü kaybetmek istemediler. Bu nedenle oy birliği ilkesi, her üye devlete veto hakkı tanıyarak onların sürece katılımını ve rızasını garanti altına alıyor. Örneğin AB liderleri, Aralık 2025’te Ukrayna’ya 2026 ve 2027 yılları için 90 milyar avroluk kredi verilmesi konusunda uzlaşmıştı. Ancak Macaristan ve Slovakya, Drujba petrol boru hattına yönelik saldırı sonrasında Ukrayna’yı sevkiyatın devamı konusunda yetersiz kalmakla suçlayarak bu paketi bloke etti. Bu vaka, bir ya da birkaç ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek Birlik düzeyindeki kararları durdurabildiğini gösteriyor ve Almanya’nın reform çağrısının arkasındaki temel motivasyonu açıklıyor.</p><p>Almanya’nın ODGP kapsamındaki konularda oy birliği ilkesinin kaldırılmasını talep etmesinin arkasında aynı zamanda transatlantik ilişkilerdeki belirsizlikler de yatıyor. Geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa ülkelerinden yeterli desteği görmediklerini belirterek NATO’dan ayrılabilecekleri tehdidinde bulundu. Bu gelişme, Avrupa’nın güvenliğini dış politika ve savunma alanında daha bağımsız bir şekilde sağlama ihtiyacını yeniden gündeme getirdi. Almanya, oy birliği ilkesi nedeniyle AB’nin ODGP kapsamında rasyonel karar alma kapasitesinin sınırlı kaldığını dile getiriyor ve Birliğin küresel ölçekte etkin bir aktör olabilmesi için oy birliğine dayalı karar alma mekanizmasının değiştirilmesi gerektiğini savunuyor.</p><h2>ALMANYA’NIN ÖNERİSİ: NİTELİKLİ ÇOĞUNLUK</h2><p>Almanya, ODGP alanında oy birliği yerine nitelikli çoğunluk oylamasının daha yaygın olmasını istiyor. Nitelikli çoğunluk oylaması, kararların tüm üye devletlerin onayıyla değil çifte çoğunlukla alınmasını sağlayan bir yöntemdir. Bunun için üye devletlerin en az yüzde 55’ini ve AB nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden ülkelerin desteği gerekiyor. Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un da işaret ettiği üzere veto riskini azaltmak ve karar alma süreçlerini hızlandırmak için AB açısından bu sistem, bir zorunluluk haline gelmiş durumda.</p><p>Öte yandan Almanya’nın reform önerisi AB içinde ciddi bir dirençle karşı karşıya. Özellikle küçük ve orta ölçekli üye devletler, oy birliği ilkesinin kaldırılmasının kendi siyasi etkilerini azaltacağını düşünüyor. Bu ülkeler açısından veto hakkı, sadece bir karar alma aracı değil aynı zamanda büyük devletler karşısında bir denge unsuru olarak işlev görüyor. Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile veya Yunanistan’ın Kuzey Makedonya ile ilgili tek taraflı vetoları, bu mekanizmanın küçük ülkeler açısından ne denli kritik olduğunu gösteriyor. Bu nedenle söz konusu tartışma, teknik bir oylama yöntemi meselesinin ötesinde AB içinde güç dağılımının nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir siyasi mücadeleyi ortaya koyuyor.</p><p>AB’nin dış ve güvenlik politikasında oy birliği ilkesinden vazgeçmesi aslında Birliğin doğasını yeniden tanımlayabilecek kadar kritik bir tartışma. Zira böyle bir adım, özellikle kriz anlarında karar alma hızını artırabilir ve AB’yi küresel siyasette daha proaktif bir aktör haline getirebilir. Diğer taraftan oy birliğinden nitelikli çoğunluk sistemine geçiş, ulusal egemenliklerinden daha fazla taviz vermek istemeyen üye ülkeleri rahatsız edebilir. Bu da AB içindeki hizipleşmeleri derinleştirebilir ve Brexit’e benzer şekilde yeni ayrılıklara neden olabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/dusunce-gunlugu/almanya-abde-oy-birligi-sistemini-neden-degistirmek-istiyor-4817748</link>
      <subcategory>Düşünce Günlüğü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/23/1fb2409a-b8pyrifjma7bfhzg4mqbu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>