<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Yeni Şafak Kitap Eki</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/kitap</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=kitap&amp;contentType=news" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Mon, 05 Jan 2026 11:43:16 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 11:43:16 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Ketebe Çocuk yeni yılda Bruno Munari’nin üç önemli kitabını okurlarla buluşturuyor  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ketebe-cocuk-yeni-yilda-bruno-munarinin-uc-onemli-kitabini-okurlarla-bulusturuyor-gunesi-cizmek-sebzelerdeki-guller-ve-agac-cizmek-4785321</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ketebe-cocuk-yeni-yilda-bruno-munarinin-uc-onemli-kitabini-okurlarla-bulusturuyor-gunesi-cizmek-sebzelerdeki-guller-ve-agac-cizmek-4785321" rel="standout" />
      <description>Ocak ayında Ketebe Çocuk, okurlarını dünyaca ünlü yazar, sanatçı ve tasarımcı Bruno Munari’nin görsel düşünmeyi merkeze alan üç kitabıyla buluşturuyor. Çocukları ve yetişkinleri çizimi, sanatı ve öğrenmeyi bir sonuçtan çok bir süreç olarak görmeye, gözlemlemeye, denemeye ve üretmeye davet ediyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<ol><li data-list="bullet"><strong style="color: rgb(230, 0, 0);">Güneş’i Çizmek,</strong> Güneş’in doğadaki görünümünden yola çıkarak çocukları hem temel coğrafya ve astronomi bilgileriyle hem de sanatçıların Güneş’i farklı biçimlerde ele alışlarıyla tanıştırıyor. Farklı teknikler ve malzemelerle Güneş’i çizmenin yollarını gösterirken, hayal gücüne geniş bir alan açıyor.</li><li data-list="bullet"><strong style="color: rgb(230, 0, 0);">Ağaç Çizmek, </strong>bir filizin ağaca dönüşme sürecini adım adım izleyerek doğayı dikkatle gözlemlemeyi ve herkesin kendi ağacını çizebileceğini gösteriyor. Çizim korkusunu ortadan kaldıran bu kitap, kusurların ve farklılıkların hayal gücünü beslediğini hatırlatıyor.</li><li data-list="bullet"><strong style="color: rgb(230, 0, 0);">Sebzelerdeki Güller</strong> ise mutfağı bir sanat atölyesine dönüştürüyor. Sebzelerle yapılan baskılar sayesinde, gündelik nesnelerin içindeki gizli desenler ve sürpriz şekiller ortaya çıkıyor. Kitap, sanatın herkes için erişilebilir olduğunu neşeli ve deneysel bir dille anlatıyor.</li></ol><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4785125" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2026/1/4/6696cf84-z2m1ymqcas5xj07r784za.webp" data-title="Ketebe Yayınları istikrarlı yürüyüşünü sürdürüyor" data-url="/diger/ketebe-yayinlari-istikrarli-yuruyusunu-surduruyor-4785125" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ketebe Yayınları istikrarlı yürüyüşünü sürdürüyor</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ketebe-cocuk-yeni-yilda-bruno-munarinin-uc-onemli-kitabini-okurlarla-bulusturuyor-gunesi-cizmek-sebzelerdeki-guller-ve-agac-cizmek-4785321</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Halil Akkoç</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/1/5/a793530d-1mypmhrimesrgwhfmopgz.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 11:43:16 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD’nin maskesini düşüren Çirkin Amerikalı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-maskesini-dusuren-cirkin-amerikali-4768805</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-maskesini-dusuren-cirkin-amerikali-4768805" rel="standout" />
      <description>ABD’de 1958 yılında okurla buluştuğunda büyük ses getiren William J. Lederer ve Eugene Burdick’in kaleme aldığı Çirkin Amerikalı romanı hala ilgi görmeye devam ediyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>TUĞBA YİĞEN</strong></p><p><br></p><p>1958 yılında yayımlandığında Amerika Birleşik Devletleri’nin hem okurları hem de siyaset çevrelerini sarsan bir kitap oldu Çirkin Amerikalı. William J. Lederer ve Eugene Burdick’in kaleme aldığı bu roman, yalnızca bir edebî eser değil, adeta bir diplomatik ayna gibiydi. Güneydoğu Asya’da geçen hikâyesiyle, Amerika’nın dış yardımlar ve müdahaleler üzerinden şekillenen küresel hırslarını, beceriksizliğini ve ikiyüzlülüğünü çarpıcı biçimde gözler önüne seriyordu. </p><p><br></p><p>Roman yayımlandığı ilk aylarda 20 baskı yaptı, dört milyondan fazla satarak Soğuk Savaş döneminin en çok konuşulan kitaplarından biri haline geldi. Fakat asıl yankısını Beyaz Saray duvarları içinde buldu. Kitapta anlatılan diplomatik felaketler ve sahte iyilik politikaları, Washington’da öylesine bir huzursuzluk yarattı ki, Senato’da dış yardımların sorgulanmasına kadar varan bir süreci tetikledi. Başkan Eisenhower döneminde açılan bu tartışmalar, John F. Kennedy’nin kitaptan etkilenip her senatöre birer nüsha göndermesiyle daha da büyüdü. Hatta Kennedy’nin ilerleyen yıllarda kurduğu Barış Gönüllüleri programı, doğrudan bu romanın yarattığı farkındalığın bir sonucu olarak anılır. </p><p><br></p><h2>İYİ NİYET MASKESİNİ DÜŞÜRDÜ </h2><p>Çirkin Amerikalı, Amerikan dış politikasının “iyi niyet maskesi”ni düşüren bir eserdi. Romanın merkezinde yer alan “çirkin” Amerikalı, dış dünyaya kendi üstünlüğüne inanan, yerel halkı küçümseyen, çıkar uğruna “demokrasi” götürmeye çalışan tipik bir Amerikalıyı temsil eder. Ancak yazarların ironisi burada başlar: Asıl “çirkin” olan, halkla gerçekten bağ kurmaya çalışan, yardım ettiği insanları dinleyen, samimi kahramandır. Çirkinlik, fizikte değil, ahlâkta aranmalıdır. </p><p><br></p><p>Yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Çirkin Amerikalı hâlâ güncel, hâlâ rahatsız edici. New York Times, kitabı “Devlet meselesi hâline gelen bir roman” olarak tanımlamıştı. Gerçekten de Çirkin Amerikalı bir edebiyat eserinden fazlasıdır; bir uyarıdır, bir itiraftır, bir yüzleşme çağrısıdır. Marlon Brando’nun 1963’te beyaz perdeye taşıdığı uyarlamada bu çağrı daha da görünür olur: “Fillerin tepişmesinde ezilmek istemiyoruz” diyen yerel liderin sesi, bugün de yankılanır. Lederer ve Burdick’in romanı, okuru yalnızca bir dönemin politik gerçeklerine değil, kendi çağının aynasına da bakmaya zorlar. Kibir, çıkar ve sahte idealizmin ardında gizlenen sömürgeci ruhu açığa çıkarırken, samimiyetle çalışan, halkın dilini öğrenen “çirkin Amerikalı”yı sessiz bir kahraman olarak öne çıkarır. Bugün dünya hâlâ güç oyunlarının, yumuşak diplomasilerin ve “insanlık” adına yürütülen savaşların gölgesinde yaşarken, Çirkin Amerikalı yeniden okunmayı hak ediyor. Çünkü her çağın kendi çirkin Amerikalıları vardır ve belki de en büyük tehlike, onların artık fark edilmemesidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-maskesini-dusuren-cirkin-amerikali-4768805</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/f644dc6b-17i0fpllaynivsrulguj3t.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gümüş Sakal’ın ‘baş belası sevgili’si</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gumus-sakalin-bas-belasi-sevgilisi-4768806</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gumus-sakalin-bas-belasi-sevgilisi-4768806" rel="standout" />
      <description>Nusret Özcan yeni baskısı yapılan eseri Sokak Sesleri’nde, ‘maneviyatının, imanının ve kişiliğinin oluşmasına vesile olan’ Eyüp ile ‘ruh ve madde mekânı’ olarak tabir ettiği İstanbul’u anlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nusret Özcan ile ilk tanışıklığımıza İLESAM vesile oldu sanırım. O yıllarda Dergâh Yayınları’nda çalışıyordum. Yollarımız Yeni Şafak’ta da kesişince önce mesai arkadaşı sonra dost olduk.</p><p>Sokak Sesleri yayımlandığında (2003), “Yüreğimin sesini duyman dileğiyle” notunu düşerek imzalamıştı Nusret ağabey. Eser, Eşik Yayınları’nca tekrar basılınca (Mayıs 2025) yeniden okudum. Okuduktan sonra bir defa daha anladım ki elimdeki İstanbul'u anlatan iyi bir ‘dönem’ kitabı.</p><p>Nusret Özcan, hayatını şekillendiren merak, arayış ve hassasiyetlerini de kattığı eserinde bir dönemin İstanbul’unun (Eyüp) sokaklarında yaşanan gündelik hayata ayna tutup yaşanılanları birçok yönüyle bu güne aktarmış. Halk otobüsü biletinden, tüp gaz kuyruklarına; sigara markalarından sokak satıcılarına kadar birçok ayrıntı kayda girmiş.</p><p>Konu edilen yıllar değişimin yeni yeni hızlandığı yıllar. Birçok mesleğin sokaklarda izler bırakarak kaybolduğu zamanlar. İlkin elektrik peşinden radyo ve televizyon girdi sokağımıza. Sonra bu değişim ve dönüşüm digital çağa gelip yaslandı. Rüzgâr o kadar hızlıydı ki dünya gittikçe küçüldü; bilgisayar ‘cep telefonları’na, saatlere girip ellerde oyuncak haline geldi. Derken ‘yapay zekâ’ya kadar geldik.</p><p>Bu eseri Ayfer Tunç’un Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı kitabından daha yukarıda bir yerde görüyorum çünkü Tunç’un anlatımında biraz riyaziye ve kuruluk var. Oysa Özcan masal anlatır gibi naklediyor, bir nevi destan yazıyor. Kalemini ‘yalın ve zarif’ kullanıyor. Üstelik o kadar rahat ve içten yazmış ki satırların ahengine kapılmamak mümkün değil.</p><p>Kitabı yayınlandığında kendisiyle bir söyleşi yapmıştım Dergibi için (23 Nisan 2003). O konuşmada, Eyüp ve İstanbul’u şöyle anlatmış: Eyüp; dünya maceramın başladığı, maneviyatımın, imanımın, kişiliğimin derinlemesine oluşmasına vesile olan övünç kaynağı ruh ve madde mekânı... İstanbul; yaşamak için başka hiçbir yeri düşündürtmeyecek kadar beni fena etmiş yurdum.</p><p>“Rabbim beni çok sevmiş olmalı ki; Türkiye’nin İstanbul’unda, İstanbul’un da Eyüp’ünde halketmiş” (s. 7) cümlesiyle başlıyor eserin takdimi. Sokağı sokak, mahalleyi mahalle yapan unsurları okura yaşatarak aktarıyor Nusret Ağabey. Mevsim girmeden önce yapılan hazırlıklar, dam aktarmalar, bahçe temizliği, Mesire yerleri, kaplıca ve ılıcalara gitmeler, çocukların Kur’an kurslarına katılmaları ve geceleri oyun oynadıkları sokakları seslere boğmaları detaylıca anlatılıyor. Sonra, akşam oturmaları ve elbette sünnet, kına, düğün ve ailecek gidilen yazlık sinemalar. Film anlatmak diye bir şey varmış o zaman. Sinemaya gidebilen çocuk gidemeyenleri etrafına toplar, seyrettiği filmi anlatırmış.</p><p>O devir bize uzak değil. “… gaz lambalarıyla aydınlatıyorduk evlerimizi ama içimiz ışıl ışıldı” diyor 10. sayfada. Biz de kullandık 7 numara, 9 numara, 14 numara gaz lambalarını. ‘Eski mahalle’de yabancımız olmayan Çarşafçi geldi hanııımmm! veya Eskiler alıyommm, eskiciii! benzeri sesleri de hatırlatıyor Nusret ağabey. Ve meslekleri: Çöpçüler, gazete satıcıları, sakalar, simitçiler, destancılar, kalaycılar, yazıcılar vs. Bir de Kemal Sunal filmlerinden hatırladığımız meşhur kuyrukları. Sigara için, margarin, gaz, pide, tüp gaz vs. almak için oluşan kuyruklar.</p><p>‘Zarif kalem’ benzetmesini boşuna yapmadım. “İnsancıklar” diyor Özcan, “kadıncağız, adamcağız, hayvancık” kelimelerini kullanıyor. Kalem zarif olunca, “… çaydanlık onulmaz bir acının türküsü gibi hüzün verici bir ses çıkarmaya başlar” (s. 61) gibi cümlelere sıkça rastlıyoruz romanda.</p><p>Mevsimlere insaniyet katıp canlı muamelesi yapıyor. Bakalım: Kış vefasızdır; birden terk eder (s. 13), Yaz mevsimi, güzelliğinden emin sarışın bir dilaradır (s. 27), İlkbaharın bir kısmı kış, bir kısmı yaz … Sonbahar biraz sinsidir (s. 55).</p><p>Sokak Sesleri çiçeklere bürünmüş neredeyse. Bir evin bahçesinden bahsederken (s. 18-19). Uyku çiçeği, Camgüzeli, Hüsnüyusuf ve Akşamsefası gibi 30’a yakın çiçekten bahsediyor. Kitaplarla olan ünsiyeti de hastalık derecesinde: … bu kitap hastalığımın iyileşme ihtimali de yok! (s. 189). Aynı çizgi romanları okumuşuz, o şehirde, ben köyde. Teksas, Tommiks, Zagor, Red Kit, Ten Ten, Tarkan ve daha birçokları…</p><p>Mahallece pikniğe gidilirmiş eskiden. Mesela nerelere? “Alibeyköy’ün ilerileri, Pirinçli köyü, … Mecidiyeköy ve Çengelköy, Beylerbeyi sırtları, Florya, Bakırköy mesire yeri oldukları günleri bilmem hatırlar(lar) mı? (s. 21-22).</p><p>Her yönüyle sanatkâr olan Nusret ağabey, eşsiz bir esere imza atarak kendine düşeni yapmış.</p><p>Okumam boyunca hem onun ‘yüreğinin sesini duymaya’ hem de o sesi anlamlandırmaya çalıştım. Bu kitabı okumayanların kayıpta olduğunu belirteyim.</p><p>Nusret ağabeye rahmet dileyerek eserin son cümlesini yazımın da son cümlesi yapıyorum: Çılgın ve tam baş belası bir sevgilidir bu İstanbul (s. 340).</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/6d9c563c-2p46oir9fp3r1jfrcrq2c.webp" data-card-width="351" data-card-height="549" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/6d9c563c-2p46oir9fp3r1jfrcrq2c.webp"></p><h2>Bizim mahalle</h2><p>İlk baskısı kitaplığımda bulunan Bizim Mahalle’yi okumamıştım. Romanın Sokak Sesleri’yle bir bütün olduğunu kitabı okuduktan sonra anladım.</p><p>Eşik Yayınları’yla başlayayım. Yayınevi, Nusret Özcan’ın tekrar basımını nicedir beklediğimiz kitaplarından Sokak Sesleri, Bizim Mahalle, Leylâ ile Mecnûn, Bir Hüzün Yolcusu ve Kar Kelebekleri’ni gözden geçirerek yeniden yayınladı. Onlara bu titiz çalışmaları için teşekkür ediyorum.</p><p>Aynı hayatı ve hayâlleri paylaşan insanların yaşadığı mahalleye çocuk gözüyle bakışın ortaya çıkardığı bir kitap Bizim Mahalle. Gerçekten bizimdi mahalle. Orada birlikte yaşanır; sevinçler, hüzünler ve yokluklar hiç yüksünmeden paylaşılırdı.</p><p>Nusret ağabeyin gözlemleri ve çocukluk hatıraları romanın ana unsurlarından. Her satırıyla (eski) mahalleyi yaşatan samimi bir çocuk romanı olan eser, hem çocuklar hem de büyükler için. Anlatım hep çocuk gözüyle yapılmıyor. Bazı bölümlerde bu görevi bir büyük olarak yazar devralıyor.</p><p>Kitapta samimi bir anlatım var. Ailedeki anne, baba ve çocuk arasındaki ilişki, kıskançlıklar, mahalleli çocuklar arasındaki rekabet, yaramazlıklar, sokak aralarında oynanan oyunlar, komşuluk ilişkileri, zorda kalanlara el uzatılması, yanlış davranışları göze çarpan gençlere büyükler tarafından verilen öğütler, şefkat dolu ihtiyarlar, saygılı çocuklar ve bir sürü -unutulmuş- detay abartılmadan yansıtılıyor.</p><p>“Yattım Allah kaldır beni / Nurdan nura daldır beni” (s. 5) diye mırıldayarak uyuduğumuz geceler nerede kaldı? O samimiyet ve uyku perisinin göz kapaklarımıza abanışı… Bunları okura tekrar yaşatıyor Özcan.</p><p>Mesele mahalle olunca basit insanların yaşadığı basit hadiseleri göz önüne getirmek gerek. Sarhoş babanın yol açtığı nahoşluk, okulun en başarılı öğrencisinin kaybolması, bir bebeğin doğuşu, çatı aktarma, pazarda alışveriş veya bir afet sayfalarca anlatılabilir.</p><p>Kader birliği yapmış insanların paylaşarak çoğalan hikâyelerine kulak kesilen bu eserde bütün yalınlığıyla, büyük şehre tutunmaya çalışan Anadolu insanının sesi, sevgisi, sevinci ve çaresizliği var. Mahcup yüz, yeri delen bakış, fukara gülümsemeler var. Kaybettiklerimizin ardından oflayıp puflamaktansa kaybedileni bulup aşk ve inanç ile yeniden kurabilmenin yollarını aramalı.</p><p>Unutmayalım çocukların dünyası basit ve küçüktür fakat o küçüklükte büyük manalar yüklü, o basitlikte çözülemeyecek bulmacalar gizlidir. Bizim Mahalle, okurunu o ilişkiyi ve o ritmi anlamaya çağıran bir kitap.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gumus-sakalin-bas-belasi-sevgilisi-4768806</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Hakkı Yanık</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/2b86a838-ik94l2v3rn3qdjwfessa5.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul’u Tanpınar’la sevdim</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulu-tanpinarla-sevdim-4768807</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulu-tanpinarla-sevdim-4768807" rel="standout" />
      <description>“Tanpınar’la aramdaki asıl güçlü bağı İstanbul kurdu. Başka bir şehirde yaşasaydım onu bu kadar çok sever miydim bilmem" diyen ve geçtiğimiz ay çok sevdiği Tanpınar gibi 61 yaşında aramızdan ayrılan yazar ve akademisyen Handan İnci Elçi'ye Yeni Şafak Kitap'ın 100. sayısı için yazdığı yazıyla veda ediyoruz.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>HANDAN İNCİ</strong></p><p><br></p><p>En sevdiğim yazarın kim olduğu sorusuyla karşılaştığımda tedirginlik duyarım hep. Her biri farklı açılardan hayatımı zenginleştirmiş yazarlar arasında tercih yapmak ötekilere haksızlık gibi gelir. Üstelik, bu tür soruların arkasında hakkınızdaki “derin bilgi”yi kısa yoldan edinme çabası olduğununu da düşünürüm. Aynı yazardan hoşlanıyorsak, karşımdaki için başka biri olacağım, hiç sevmediği bir yazarın adını söylersem başka. Ama asıl önemlisi, soruya muhatap olduğunuz yaştır elbette. Söz gelimi, bugün sevdiklerim listesine ilk sıradan girecek olan Tanpınar, gençliğimde hiç de bayıldığım bir yazar değildi.</p><p>Tanpınar’la ilk tanışmam orta sonun yaz tatiline rastlar. Ama onun “kim” olduğunu elbette çok sonraları, üniversite yıllarımda anlayacaktım. Huzur’u evdeki kitaplıkta bulmuştum. Beyaz kapağının üstündeki minyatür bina resimleriyle ilgimi çeken kitap, Tanpınar okuduklarına hiç ihtimal vermediğim anne-babamın değilse, oraya nasıl girmişti bilmiyorum. Bu soru da elbette o zamanlar değil, çok sonra, Tanpınarlı bir kütüphanenin anlamını kavrayınca aklıma takılmıştı. Tercüman gazetesinin bastığı kitabı, dönemin popüler romanlarıyla dolu kitaplığımıza üniversite öğrencisi olan ve tatillerde ziyaretimize gelen küçük teyzemin armağan etmesi de mümkün değildi, çünkü kitabı elimde görür görmez, “bırak bu gerici adamı” diye çıkıştığını gayet net hatırlıyorum. Gerçi telaşlanmasına gerek yoktu, hiçbir şey anlamadığım ve çok sıkıldığım kitabı zaten bir kenara atacaktım. O. Henry’nin, Mark Twain’in Oscar Wilde’ın sürükleyici hikâyelerine alışmış okuma tempomla ve o yaşlarda çok doğal olarak Tanpınar’ın meselelerinden fersah fersah uzakta olan zihnimle Huzur’un dünyasına girmem imkânsızdı zaten.</p><p><br></p><h2>TANPINAR’A ÇOK SONRA GİDECEKTİM</h2><p>Bu romandan zevk alabilmem için İstanbul’da yaşamaya başlamam, yavaş yavaş şehrin büyüsüne kapılmam, Itri’ni Nevakâr’ını hissedebilmem, adeta ders çalışır gibi Batı müziğini sökmem, iyi şiirden tad almayı öğrenmem, kültür ve insan konusuna kafa yormam, duygusal ve zihinsel açıdan olgunlaşmam ve daha nice deneyimin birikmesi gerekecekti.</p><p>Tanpınar’la ilk ciddi karşılaşmam, söylediğim gibi, üniversite yıllarımda oldu. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ders verdiği İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyorsanız, Ahmet Hamdi Tanpınar adında “çok değerli” bir yazar olduğunu, daha da önemlisi, bölümde bütün öğrencilerin korkulu rüyası haline gelmiş bir edebiyat tarihi yazdığını daha ilk günden öğrenirdiniz.</p><p>Bölüm kitaplığında harıl harıl edebiyat tarihi üzerinde çalışan üst sınıflara uzaktan saygıyla bakardık. Birinci sınıfın ürkekliği biraz geçince yanlarına yaklaşıp konuşmaya da cesaret edecektik. Koridordaki sigara molalarında –o zamanlarda yasak değildi- bize Tanpınar’ın ne kadar “mühim bir adam” olduğunu öğretmeye girişirlerdi bu abiler, ablalar. Bir gün, biz “çaylaklar” içinde yazarı “Tampınar” diye telaffuz edenlerin bile olduğunu gülüşerek anlatırlarken yanımıza o sırada yaklaşmış başka bölümden bir çaylağın, “tan” ve “pınar” kelimelerinin çağırışımıyla olsa gerek, bir köy hakkında konuştuğumuzu zannetmesi ve “ben hiç gitmedim” demesi yıllarca şaka konusu olmuştu aramızda.</p><p>Aslında ben de Tanpınar’a çok sonra “gidecektim”.</p><p>O dönemlerde daha ziyade “edinilmiş bir hayranlık”tı benimkisi. Pek belli etmemeye çalışırdım ama ders programımıza sadece edebiyat tarihi ve bazı makaleleriyle girmiş olan Tanpınar’ın yazdıklarıyla boğuşurken çok zorlanır, derin bir iç sıkıntısı yaşardım.</p><p><br></p><h2>MEKTUPLARINDA BAŞKA IŞIK GÖRDÜM</h2><p>Derken, hikâyelerine, denemelerine, romanlarına geldi sıra. Gerçi yine zorluyordu Tanpınar okumak, her dakika elimin altındaki kalın bir Meydan Larousse cildinden şu nasıl bir tablo, bu ressam kim, bu beste kimin diye diye atıfları çözmeye çalışmak işin tadını epeyce kaçırıyordu. Yazarı bütünüyle kavrayamadığım için, o dönemde kimi düşüncelerinin beni çok rahatsız ettiğini de hatırlıyorum: Neden bu kadar “seçkinci”ydi sanki? Neden bu kadar görsel hazcıydı? Hele kadın idealizasyonu yaparken üstüste yığdığı olağanüstü nitelikler, -sonraları çok zevk alacağım- o imajlarla yüklü ağır dil…</p><p>Bu durum mektuplarını okuyuncaya kadar sürdü. Sevgili hocam Prof. Dr. Zeynep Kerman’ın yayımladığı mektuplarda bambaşka bir ışık altında gördüğüm bu duyarlı, kendisinden söz ederken alaycı, bir o kadar da trajik yazarı çok sevmiştim. Öyle ki o zorlu edebiyat tarihini bile “Tanpınar’ın edebiyat tarihi” olduğu için zevkle okuyordum. Bir dizesiyle söylersem, Tanpınar benim için “yavaş yavaş aydınlanan” bir kıta olmuştu.</p><p><br></p><h2>ARAMIZDAKİ BAĞI İSTANBUL KURDU</h2><p>Tanpınar’la aramdaki asıl güçlü bağı ise İstanbul kurdu. Başka bir şehirde yaşasaydım onu bu kadar çok sever miydim bilmem. Beş Şehir’den Huzur’dan, denemelerinden çıkardığım rota üzerinde gezdikçe, şehrin eski sakinlerini anlattığı hikayeleri okudukça asla vazgeçemeyeceğim şekilde bu şehre bağlandım. Bana sorarsanız, “İstanbullu” olmak için burada doğmanız şart değil, şehre ait bu özel edebiyattan dünyaya gelmeniz de yeter. Hatta “İstanbulluluk” diye bir kimlik varsa eğer, ilk şartı onu edebiyatın içinden kavramak olmalı. Tanpınar’la İstanbul’u seyretmeyi, doğasından ve tarihinden tad almayı öğrendim. Böylece sıkıntıdan, öfkeye derken hayranlığa geçerek genişleyen Tanpınar okumalarım hayatımın bir parçası oldu.</p><p>Ancak yine de, onunla en sağlıklı ilişkiyi, metinlerini eleştirel yazılarımın konusu yaptığım zaman geliştirdiğimi sanıyorum. Daha doğrusu, beni düşündüren konularda kendisine sorular sorduğum ve cevaplar aradığım zaman. Aşkı, varoluşu, sanatı yorumlama biçimini kavradıkça önceleri itici bulduğum “seçkinci”liğini de anlamaya başladım. Kimi zaman bazı tavır alışlarını haklı göremesem bile, yaşadığı varoluşsal sıkıntıların özündeki yalnızlığı ve korkuyu sezdiğimi zannediyorum artık. Ona karşı hayranlığımın günlüğünü okuduktan sonra artması da bundan olsa gerek.</p><p>Hakkında yazmaktan, okumaktan, konuşmaktan hiç bıkmayacağım bir yazardır Tanpınar. Orpheus’un Şarkısı ile “kadın ve aşk” konusundaki düşünceleriyle hesaplaştım sanırım. Sırada İstanbul için ödeyeceğim bir borç var.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulu-tanpinarla-sevdim-4768807</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/24934b7d-syj5chvtq6qk4fxm8eywx.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbrahim Kalın: Yeryüzündeki ikametimiz şiirseldir bizim</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ibrahim-kalin-yeryuzundeki-ikametimiz-siirseldir-bizim-4768809</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ibrahim-kalin-yeryuzundeki-ikametimiz-siirseldir-bizim-4768809" rel="standout" />
      <description>İbrahim Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı eseri İnsan Yayınları arasında okurla buluştu. Kalın, Todtnauberg köyündeki Heidegger’in meşhur kulübesine Heidegger’in torunu Arnulf Heidegger’le birlikte 2019 yılında yaptığı ziyaret etrafında kuruyor anlatısını.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>NESLİHAN ÜNSAL</strong></p><p><br></p><p>İbrahim Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk adlı eseri, Heidegger’in uzun yıllar yaşadığı mekâna yapılan bir ziyaretin anlatısı olmakla kalmayıp düşünmenin, sessizliğin ve varoluşun imkânlarını sorgulamamızı sağlıyor. İnsan Yayınları tarafından Saliha Şişman’ın kıymetli editörlüğüyle yayımlanan kitap, yazarın hem felsefi birikimini hem de düşünceyle kurduğu ilişkiyi gözler önüne seriyor.</p><p>Yazar, Almanya’nın Kara Orman bölgesinde yer alan Todtnauberg köyündeki Heidegger’in meşhur kulübesine Heidegger’in torunu Arnulf Heidegger’le birlikte 2019 yılında yaptığı ziyaret etrafında kuruyor anlatısını. 1922 yılından itibaren neredeyse yarım asır Heidegger’in felsefesinin merkezinde yer alan bu mekân, yalnızca bir yapı değil düşüncenin şekillendiği bir alan hatta filozofun yaşamında bir başrol niteliğinde. Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, varlıkla temas kurmamıza, insanın kendi iç dünyasını nasıl keşfedeceğine yönelik yollar anlatıyor bizlere.</p><p><br></p><h2>DÜŞÜNCE EYLEMİNİ YENİDEN HATIRLAMAK</h2><p>Kulübeye yapılan yolculuğu yalnızca inceleme ve keşif gezisinden ziyade Kalın’ın varlık karşısındaki sessiz duruşu ve derin tefekkürünün göstergesi olarak anlayabiliriz. Yazar, modern dünyanın hız ve gürültü içinde unuttuğu “düşünme eylemini” hatırlatmak için bu sessiz mekânı merkeze alıyor.</p><p>Felsefenin yalnızca kitapların sayfalarında değil, insanın yaşam biçiminde, kendi benliğiyle ve doğayla kurduğu ilişkide, nefes alıp verdiği mekânda anlam kazandığını görüyoruz. Anlama ulaşabilmek için sessizlikten bir yöntem olarak bahsediyor yazar, sessizliği anlamın en yoğun hâli olarak tanımlıyor.</p><p><br></p><h2>SESSİZLİĞİN ETRAFINDA DÜŞÜNMEK</h2><p>Heidegger’in “Düşünmek, sessizce dinlemektir,” sözünden hareketle çağımızın gürültüsünün karşısında konumlandırıyor kendisini. Burada sessizlik daha az konuşmak ancak daha çok anlamak gibi bir düşünce etiği hâline geliyor. Modern hayatta düşünce, anlama çabasından çok “veri işleme” etkinliğine dönüşüyor. Bu durumun, insanın varlıkla kurduğu bağı kopardığını ifade ediyor yazar.</p><p>Halbuki Kalın’a göre “düşünmek için kelime ve kavramların işaret ettiği Varlık’ı, hakikati, gerçekliği sade ve yalın bir gözle izlememiz ve kavramamız gerekir.” Zira Varlık’ı anlama çabası ona sahip olarak değil ancak ona “komşu” olarak mümkündür, onun “yakınında olmak” ve onunla “konuşmak” gerekmektedir. Sahip olmak ilişkisi bir “şeyin efendisi olmak, onu köleleştirmek ve metalaştırmak anlamına gelir. (…) Sahip olmaya çalıştığınız şeyi alır, kullanır ve işiniz bittiğinde atarsınız.” Öte taraftan “sahip çıktığınız şeyi ise – hiçbir karşılık beklemeden ve sonunu düşünmeden – koruyup kollarsınız.” Yazar bu durumu Peygamber Efendimizin “sahabesi” ile olan ilişkisiyle açıklar. Zira sahabe kelimesi, Peygamber ile sohbet ve dostluk içinde olma manasını taşıdığı gibi aynı zamanda hakikatin elçisine yakın olmak ve sahip çıkmak manalarını da bünyesinde barındırmaktadır.</p><p><br></p><h2>BATI’DAN DOĞU’YA BİR DÜŞÜNCE YOLCULUĞU</h2><p>Bu minvalde, eserin dikkat çekici yönlerinden biri de Heidegger’in düşüncesinin Doğu’nun sezgisel geleneğiyle birlikte ele alınmasıdır. Yazar, Heidegger’in “dünyada ikamet etmek” kavramını Yunus Emre’nin, Nesimî’nin, Âşık Veysel’in varlıkla bütünleşme anlayışıyla yan yana getiriyor. Böylece Batı’nın varlık analizine Doğu’nun varlıkla iç içe olma hâli eşlik ediyor. Bu yaklaşım kitabın felsefi sınırlarını özgünleştirip genişletiyor. Kalın, düşünceyle sezgiyi, kavramla duyguyu, teoriyle tefekkürü buluşturuyor ve okura daha yavaş ama daha dikkatli bir varlık deneyiminin olabileceğini haber veriyor.</p><p>Modernliğe yöneltilen eleştiri de eserde yoğun bir şekilde yer buluyor. Heidegger’in “Tekniğe İlişkin Soruşturma” metninden esinle, modern insanın dünyayı nasıl “kullanılabilir kaynak” olarak gördüğünü hatırlatıyor. Hız çağında insanın varlığa bakışı yüzeyselleşiyor, anlam yerini işlevselliğe bırakıyor. İnsanla varlık arasındaki bağın kaybolmasını modern çağın en büyük problemlerinden biri olarak belirtiyor. Bu bağlamda kulübe, bir tür “karşı-mekân” olarak öne çıkıyor. Modernliğin hızına karşı yavaşlık, bilgi yığınının karşısında derin düşünme, tüketimin karşısında sadeleşme, küresel kentlerin karşısında patika yoldan gidilen kulübe…</p><p><br></p><h2>DÜŞÜNMEK BAĞ KURMAYI ÖĞRETİR</h2><p>Kitapta “yer” kavramı da anlatıda belirleyici bir rol oynuyor. Kalın, Heidegger’in “Dil varlığın evidir,” cümlesiyle düşünmenin bir yere ait olmayı zorunlu kıldığını hatırlatıyor bizlere. Düşünmek, köksüz bir etkinlik değil bir bağ kurma biçimi hâline geliyor. Modern insanın dijitalleşen, hızla değişen dünyasında kaybettiği “yer duygusu” metinde yeniden anlam kazanıyor, varlıkla kurulan ilişkinin zeminini oluşturuyor.</p><p>Öne çıkan temalardan bir diğeri de insanın dünyadaki varoluşunun şiirsel ve deneyimsel boyutu. Eserdeki bölüm adlarından olan “Yeryüzündeki ikametimiz şiirseldir bizim,” cümlesinden yazarın varlıkla ilişkisine gösterdiği özen ve dikkati anlıyoruz. Düşünce, yaşamın kendisine duyulan dikkat ve özenle şekilleniyor. Yeryüzündeki ikametimiz insanın yaşamla, doğayla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin toplamında anlam kazanıyor.</p><p>Modern insanın hayatı çoğu zaman işlevsellik ve verimlilik ölçütleriyle deneyimlediğini hatırlatıyor ancak anlamın dikkatin derinliğinde, düşüncenin sükûnetinde, içerinin dinginliğinde olabileceğini açıklıyor. Bu bağlamda metin, okuru kendi iç dünyası ve varlık hakkında düşünmeye çağırıyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ibrahim-kalin-yeryuzundeki-ikametimiz-siirseldir-bizim-4768809</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/a6e4eecf-vzhyq4o9ecap8vkfhd92n.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam aklın merkezini işaret eder</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/islam-aklin-merkezini-isaret-eder-4768810</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/islam-aklin-merkezini-isaret-eder-4768810" rel="standout" />
      <description>Sari Nusseibeh’in İslam’da Aklın Hikâyesi adlı çalışmasında İslâm dünyasının sömürgeleşmesinde Arap dilinin bilimsel kimliğini yitirip yerel kodlara dönmesinin etkisini gözler önüne seriyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>OSMAN DEMİR</strong></p><p><br></p><p>Sari Nusseibeh’in İslam’da Aklın Hikâyesi adlı eseri Müslümanların akıl ve özgür düşünceden neden ve nasıl uzaklaştığı ile medeniyet olarak nasıl geride kaldığı sorusuna dair bir cevap mahiyetindedir. Muhtevayı oluşturan her bir bölümün hâkim fikri, İslâm’ın ilk asırlarında daha çok dil (Arapça) etrafında oluşan güçlü bir entelektüel hayatın ve bunu doğuran özgür düşüncenin varlığı ve bunun zamanla ortadan kalktığıdır. Yazar bu süreçte oluşan tüm sorunları tek bir parametre etrafında, “nakilcilik ve literal metin okuma” biçiminin giderek yaygınlaşması üzerinden anlamaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Müslüman dünyanın içinde olduğu krizi dikkate alarak ve neredeyse her bir başlıkta bu süreçle ve mevcut sonuçla hesaplaşarak ilerlemektedir. Bir bakıma İslâm dünyasının sömürgeleşme ve Arap dilinin bilimsel kimliğini yitirip yerel kodlara dönme süreci “aklın yitimi” üzerinden aktarılmaktadır.</p><p><br></p><h2>MODERN DÜNYA ALGISINDA KOPUKLUK</h2><p>Bu noktada yazarın düşünce-dil ilişkisini güçlü biçimde vurgulaması, Kur’ân’ın ve onun dili olan Arapçanın medeniyet kurmadaki öneminin altını çizmesi de önemlidir. Her vesileyle ortak bir dil oluşturmayı öneren yazar, bunun önündeki engeli ise İslam şeriatının fiilen taşlaşması, fıkıhçıların ve kelâmcıların kurduğu dünya ile reel gerçeklik arasındaki makasın açılması ile izah etmektedir. İslam aklının hikâyesini şekillendiren önemli bir parametre olarak siyaset kurumuna atıf yapması, tarihsel hadiselerin fikirlere etkisine sıkça değinmesi ve Abbasîler döneminde Bağdat’ta kâğıt üretimi ile akademik gelişim arasında bağlar kurması vb. maddi kültüre işaret eden pasajları da mühimdir. Siyasi bir güce sahip olan dinî otoritenin, mihne türü sorunlara sebep olduğunu da hatırlatan yazar buna dair güncel örnekler de vermektedir. Bu vesileyle, inancı aklileştirmek için alınan aşırı önlemlerin geri tepebileceğini ve bunun da neticede Müslüman dünyayı modernleşmeye karşı direnen bir dine terk edebileceğini belirtir. Nitekim ona göre dinin siyasallaşması daha doğal ve hoşgörülü bir tekâmül yerine, dinin kamusal bir tartışma konusu hâline gelmesinin tonunu belirleyebilmektedir. Mihne olgusu ile de bağlantılı olarak Nusseibeh’in düşünce tarihi okumalarında “döngüsel değişim modelinden” bahsetmesi de üzerinde durulması gereken bir husustur. Özgürlük savunucularının (Mu‘tezile) zamanla hürriyeti kısıtlayacak bir noktaya gelebilmeleri örneğinde olduğu gibi karşıtların birbirine dönüşebilmesine dair İslam düşünce tarihinde pek çok örnek bulunabilir. Ona göre, asırlardır devam eden bu toplumsal iç çekişme ve hâlâ Kur’ân’ın talep ettiği dengenin sağlanamaması da Müslüman bir toplumda farklılığa izin verme özgürlüğünün sınırları konusunda kararsız kalmanın bir neticesidir.</p><p><br></p><h2>ELEŞTİREL BİR BAKIŞ</h2><p>Yazar eserde alanın uzmanlarınca takip edilmesi hatta eleştirilmesi gereken bazı teknik bilgiler de vermekte, isimler ve fikirler arası yeni örüntüler de kurmaktadır. Mesela kelâmı felsefeden ayıran şeyi dilin bağlamsal kullanımı ya da dile dayalı açıklamalar olarak belirlemesi, Gazzâlî’de Mu‘tezile etkisini altını çizmesi, Nazzâm’ın kümûn teorisiyle doğal fenomenler dışında insan özgürlüğünü de izah ettiğini belirtmesi bu cümleden sayılabilir. Kâdî Abdülcebbâr ve İbn Sînâ arasında yaptığı mukayeseler ile Kâdî’nin bilgi teorisini okuma biçimi de ilk dönemde İslam felsefesinin bir kaynağı olarak Mu‘tezile kelâmına yapılacak atıflar bakımından kayda değerdir.</p><p>İslam kültürünün Batı’ya tercümesi konusunu vurgulaması ve bunun mahiyetine dair verdiği bilgiler de kitabı önemli kılmaktadır. Zira tarihin en önemli çeviri faaliyetlerinden biri de İslam medeniyetinin sunduğu imkânların sistematik olarak Batı’ya intikal ettirilmesidir. Yazarın burada aklın hikâyesini doğudan batıya, batıdan da doğuya geçen kıvrımlı bir nehir olarak görmesi ve İslam’ın Batı’ya etkisine dair imalarda bulunması da sonraki okumalara ilham verecek şekildedir. Bu doğrultuda Toledo ve Bağdat, Descartes-Molla Sadra karşılaştırmaları, İbn Sînâ’nın çoklu âlem teorisi ile Leibniz arasında kurduğu ilişki ve Batı’nın kurucu düşünürlerinin İslam düşünce geleneğinden etkilendiklerine dair pasajlar da dikkati hak etmektedir. Yazarın dipnotlarda verdiği bilgiler ile nihayetinde sıraladığı klasik ve güncel okuma listeleri de bu iddiaları derinleştirmek için ülkemizdeki araştırmacılara geniş imkânlar sunmaktadır.</p><p>Eserde dikkatli bir düşünce tarihi okuru açısından eleştiriye konu olacak hususlar da vardır ancak bunları mevcut tezleri tahkim etme yönünde bir fırsat olarak görmek gerekir. Bu doğrultuda yer yer geçmiş ve bugün arasında anakronik bağlar kurulması, İslam akılcılığının Mu‘tezile, İşrâkî ve Meşşâî kamplara hasredilirken gerilemenin sünnîlik üzerinden okunması buna örnektir. Nitekim yazara göre Sünnîler din-siyaset arasında sağlıklı bir ayrım yapsalar ve en başında Müslüman toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için filozoflar ve fakihler ortak bir dil oluştursalardı bugün her şey daha güzel olabilirdi. Bunun gibi “gerileme” iddiasında Gazzâlî kadar İbn Teymiyye’yi de suçlu bulan yazar, felsefeye indirdikleri darbenin, aklı, mantık ve metafizikten sıyırdığını ve dine tutsak ettiğini belirtir. Kur’ân gerçek bir akli araştırma dalgası oluştursa da Gazzâlî ve İbn Teymiyye’nin kurduğu paradigma, aklı giderek dinin kapsamına almış ve ileri bir “bağımsız” düşünme ihtiyacını iptal etmiştir.</p><p>Osmanlı’nın hem İslam kültürüne hem de Arapçanın gelişimine katkıda bulunmadığı iddiası ile İslam’ın akıl hikâyesinin 17. yüzyılda İran’da sona erdirilmesi de eleştiriye açıktır. Ayrıca kimi bölümlerde yazarın kurduğu bazı bağlantıların okura zorlayıcı gelebileceğini belirtmek gerekir. Sühreverdî’de “karanlık” ifadesi ile modern fizikteki karanlık madde ve görelilik teorisi arasında ilişki kurması, İbn Teymiyye’de ahlaki sezgilerin evrenselliği fikrinin, Suudi Arabistan’da toplumsal cinsiyet eşitliği lehine veya Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kürsülerde eşit standartlar kullanılmasına güçlü bir argüman sunabileceği görüşü bu yaklaşıma örnek verilebilir. Bu yönleriyle Sari Nusseibeh’in İslam’da Aklın Hikayesi adlı eserinin bildiklerimizi hatırlama, eleştirdiklerimizi gözden geçirme ve topyekûn İslam düşüncesini “akıl” kavramı etrafında tekrar bir okuma noktalarında ufuk açacağı ise aşikârdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/islam-aklin-merkezini-isaret-eder-4768810</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/b2bfe5ef-gska7w45p5qnnuawsw94m.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ezanı beklerken olur hep güzel şeyler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ezani-beklerken-olur-hep-guzel-seyler-4768811</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ezani-beklerken-olur-hep-guzel-seyler-4768811" rel="standout" />
      <description>Mustafa Kutlu’nun son hikaye kitabı Ezanı Beklerken’de olaylar Sirkeci’de Yeni Hayâl Oteli’nde geçiyor. Karanlık, kasvetli, depresif bir ruh hâlini besleyen bir atmosfer olmaktan çok uzak burası.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ZEYNEP SANCAR</strong></p><p><br></p><p>Hikâyeye kısa bir ara verdiğini söylediğinde okurları hüzünle karşılamıştı bu haberi. Kötülüğün, zulmün bu kadar pervâsız hâle geldiği bir dünyada Mustafa Kutlu, hikâyeleri ‘iyilik’ tohumları atıyordu zira ruhumuza. Umutlarımız tazeleniyordu insanın iyi yanlarına dair. Neyse ki deneme, gezi kitaplarının arasında geçtiğimiz yıllarda Başkanın Adamları hikayesinden yeniden çıkıp geldi. Eski bir gelenek olarak bu yıl da sonbaharı Ezanı Beklerken adlı hikaye kitabıyla karşılıyoruz. Aslında Kutlu hikâyeleri fikir ve düşünce kitaplarından, denemelerinden çok da bağımsız değil. Zira hikâyeleri yazarın fikir ve düşünce dünyasından fazlasıyla izler taşıyor. Kahramanlarının kendi aralarında yaptıkları konuşmalar Mustafa Kutlu’nun kâh köşesinde kâh denemelerinde sıklıkla altını çizdiği meselelerden besleniyor.</p><p><br></p><h2>SİRKECİ’DE BİR OTEL</h2><p>Buraya tekrar geleceğiz ama önce Ezanı Beklerken’in geçtiği mekâna dair söyleyeceklerim var. Olaylar Sirkeci’de Yeni Hayâl Oteli’nde geçiyor. Ama bu, sinemamızda ve hatta dizilerde tarif edildiği türde hırlının, hırsızın, ahlaksızın girip çıktığı bir otel değil. Sâkinlerinin çoğu emekli, yalnız, her birinin bambaşka dünya sızılarıyla dolu geçmişi var.</p><p>Buna rağmen karanlık, kasvetli, depresif bir ruh hâlini besleyen bir atmosfer olmaktan çok uzak burası. Tam tersine yaşayan, capcanlı bir mekân. Sözgelimi otelin lobisinde çiçek saksıları var, pencere önünde de Afrika menekşeleri. Çünkü otel sahibi Hâdi Bey’e göre çiçek açmalı, ağaç meyve vermeli. Lobiyi yapay çiçeklere benzettiği salon çiçekleri yerine açan çiçeklerle donatması bundan. Mustafa Kutlu hikâyelerinin en sevdiğim yanlarından biri de bu; illâ ki çiçeklerden, ağaçlardan, topraktan bir bahis var. Cümleleri hep güzelliğe meyyal. O yüzden Yeni Hayal Oteli’nin sahibi Hâdi Akbaş da canlı çiçekleri seviyor hatta yazar bir punduna getirip çiçek dilinden söz ediyor, renklerin sembolizmi üzerine hayali bir yazı yazıyor.</p><p><br></p><h2>MEMLEKET BİZDEN HİZMET BEKLER</h2><p>Kahramanlarını tanıtmaya geçmeden onların yaşlarından dolayı yolun sonuna yakın olduklarını hatırlatsa da “Bu ‘yolun sonu’nu da abartmamak lâzım. Kimine göre o ‘son’ çook uzaklardadır. Hani daha yapılacak, yaşanacak çok şey var ya. Ne olacak onlar?</p><p>Dünyadan vazgeçmek o kadar kolay değil. Evet, bir an için ‘her şey boş’ denebilir. Lâkin o bir ‘an’ içindir. Ya sonra? Sonrası şu: Herkes tuttuğu işin, beslediği hayâlin, arzunun kulpuna yapışır. Hayat Güzeldir” diyerek okura Yeni Hayal Oteli’nde olacakların kapısını aralıyor.</p><p>Hemen her Mustafa Kutlu hikâyesinde olduğu gibi burada da kadro kalabalık; Profesör Hidayet Bey, Emekli milletvekili İsmail Hakkı Bey, avukat Âsım Erdem, emekli imam Abdülaziz Öncü, Emekli Albay Ali İhsan Sucu, Emekli öğretmen Mürşide Hanım, Sıdıka ve kızı Cennet, Hâdi Beyin yeğeni Yusuf…</p><p>Hikâye ilerlerken her birini tanıyoruz yakından. Ama asıl mevzu Hâdi Bey’in ezanı beklerken içine doğan harekete geçme arzusu. Çıkış noktası ise otelin bir odasında her Perşembe gecesi bu emekli tayfayla yaptıkları fasıllar. “Muhabbet Kapısı” dedikleri bu mekânda esasen tekke musikisi icra ediyorlar. Ama zuhurata göre fasıl, ilahi, türkü hepsi söylenir. Fikir teatisi, beyin fırtınası, idealler, hayallerin de dile döküldüğü, İslam’da devlet ve siyaset, demokrasi, hukuk, siyaset, yönetim biçimine dair metinlerin okunduğu buluşmalar yaş yetmiş de olsa memlekete hizmet edecek bir şeyler yapması gerektiğini düşündürür Hâdi Beye. Mesela bu konuşmaları kitaplaştırmak için Yeni Hayal Yayınevi adıyla bir yayınevi kurmak ister. “Muhabbet Kapısı’nda biriken fikriyatı kitaplara dökecek. Heyecan veren eserler: Siyaset dizisi-İktisat dizisi-Hukuk. Kültür’ü de ilave etmeli, kültürsüz olmaz. Memleket bizden hizmet bekliyor. Direnişin bayrağını yaşlılar çekecek, gençler taşıyacak.” Hayal bu! Hâdi Beyin hareket mottosu da “Direniş-Devrim-Demokrasi”. Çünkü harekete geçirmeyecek fikirlerden pek de hazzetmiyor. Bunu da şu cümlelerden anlıyoruz: “Ne şükür kaldı ne kanaat. Kalmaz elbet. Tüketim toplumuna ulaştık. Doymak bilmez bir nesil var artık. Maneviyat arama. Senin kanaat ve şükür dediğin kavramlar maneviyata ait. Artık seküler bir dünyamız, bir zihnimiz var.Sizler oturduğunuz yerde tezler, hipotezler, birbirini nakzeden teoriler üretmeye, tarihin derinliklerine dalmaya, doktoralar yapmaya devam edin. “Bugün”e ne zaman geleceksiniz acaba? Var mı şimdi bana söyleyecek bir fikriniz?” ve devam ediyor: “Bugün şu fikre, ertesi gün başkasına meyledin. Ben durduğum yerde sabitim. Baş düşman Küresel Kapitalizm’dir. Yapılacak iş bunun tekerine çomak sokmaktan ibaret.”</p><p><br></p><h2>AŞK İLE BİR DAHA: BİR ŞEY YAP!</h2><p>Mustafa Kutlu, Hâdi Bey’in ağzından bir kez daha tekrarlıyor o aklımızdan çıkmayan çağrısını: “Bir şey yap güzel olsun. Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin. Bir şey yap doğru olsun”. Tam da bu yüzden bildik iyilik hareketlerinin de ötesine geçerek etkili bir fikir hareketi başlatmak, isyanın fitilini ateşlemek istiyor Hâdi Bey.</p><p>Yeni Hayal Oteli’nin en renkli kahramanlarından biri de biraz kafa dinlemek ve kendisine gelen senaryoyu okumak üzere buraya gelen tiyatro ve sinema oyuncusu Mehlikâ Deniz İnci.</p><p>Bunca yıldır içinde büyüdüğü veya çürüdüğü muhitten ayrılıp bir yalnızlık yaşamak isteyen İnci, çok tanıdık bir sanatçı profili. Tanıdık derken elbette tek bir isim değil. Ülkemizde sanat camiasına benzerlerine sıkça rastladığımız türden bir karakter. “Bana nedense hep böyle okur yazar, halktan uzak burjuva tipleri oynamak düştü.” diyen İnci, kimsenin rol yapmadığı, hesap yapmadığı, onu kafeslemeye çalışmadığı Yeni Hayal Otel’de maskesiz yaşamaya başlıyor ve pek çok ünlünün muzdarip olduğu bir marazını itiraf ediyor: “Ben ne ülkemi, ne insanımızı tanımıyorum. Bundan utanıyorum. Şu otelde geçirdiğim kısacık zaman içinde anladım ki, aranızda turist gibi dolaşıyorum. Bu yabancılık biter mi, bilmiyorum. Ama bundan böyle yurdumu tanıma yolunda… Anadolu benim için müthiş bir keşif olacak. Yurdumu ve kendimi keşfedeceğim.”</p><p>Spoiler vermek gibi olmasın ama ezanı beklerken doğan ilham ve atılan tohumlar hikâye boyunca bambaşka yollardan devam ediyor ve Muhabbet Kapısı da dağılıyor. Ama Hâdi Beyin en başta söylediği “Memleket bizden hizmet bekliyor. Direnişin bayrağını yaşlılar çekecek, gençler taşıyacak.” sözü yerini buluyor. E, daha ne olsun… İyiler Ölmez demiyor mu Mustafa Kutlu!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ezani-beklerken-olur-hep-guzel-seyler-4768811</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/94401fcf-oe3yghzo5irq7z9jd0lkji.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Esafil-i Şark: Kendileriyle eğlenebilenler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/esafil-i-sark-kendileriyle-eglenebilenler-4768813</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/esafil-i-sark-kendileriyle-eglenebilenler-4768813" rel="standout" />
      <description>Adnan Giz’in Esafil-i Şark çalışması Büyüyenay Yayınları arasında okurla buluştu. Esafil-i Şark diye kendini adlandıran ve aralarında ünlü edebiyatçıların da yer aldığı bu oluşumu Ahmet Hamdi Tanpınar da anlatır.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ALİM KAHRAMAN</strong></p><p><br></p><p>Büyüyenay Yayınları, külliyatını yayımlamakta olduğu yazarlar arasına Adnan Giz’i de dahil etti. Öyle anlaşılıyor ki, bu zamana kadar daha çok Bir Zamanlar Kadıköy adlı eseriyle bilinen Giz, “saklı kalan” yazı dünyası ortaya çıktıkça İstanbul’un kültür tarihine yeni katkılar sunacaktır. Şimdilik üç kitabı çıktı Büyüyenay’dan yazarın: Türk Basınında İlan, Esafil-i Şark ve Belgelerle Sanayi Tarihimiz. Ben bu yazımda Esafil-i Şark üzerinde duracağım.</p><p>Esafil-i Şark, “gülmek için kurulmuş bir topluluk” diye tanımlansa da ortaya çıktıkları tarihî dönem ve toplumsal şartlar göz önünde bulundurulduğunda buradaki “gülme”nin, ilk andaki çağrışımını aşan, sosyal-psikolojiyle bağlantılı bazı anlamlar taşıdığı da muhakkaktır. Nitekim bu topluluğun asıl aktif hayatı için 1925-1935 yılları arası verilse de doğuşu hakkında kitapta geçen şu sözler dikkat çekicidir: “Uzun süren savaşlar sonunda 1918 mütarekesi yapılınca, günün acı şartlarına rağmen İstanbul’da bir eğlence ya da hoş vakit geçirme tutkunluğu baş göstermiş, bu dönemde edebiyat ve tiyatro aşamalar yapmış, sinemaya ilgi çoğalmıştı. ‘Esafil-i Şark’ gençleri, bu eğilimin etkisinde doğan bir odağın çevresinde toplamışlardı: Sohbet ve Gülmek!” Eğlence ve gülme, toplumsal şartlar düşünüldüğünde, insanların kendilerini sorunlar ve sorumlulukların dışına atma, böylece ayakta kalabilme çabası olarak okunabilir. Eğlence ve gülme, sınırları aşınca, toplum katında bir bozulma ve dejenerasyonu da getirecektir.</p><p><br></p><h2>FARKLI MESLEKLERİN BULUŞTUĞU TOPLULUK</h2><p>Eğitimci, avukat, gazeteci, doktor gibi aydın kişilerin oluşturduğu topluluğa “Esafil-i Şark” adının kendileri tarafından konulması da ilgi çekicidir. Grubun başı olarak tarihçi Emin Âli Çavlı görünüyorsa da dinamosu durumundaki isim Nazmi Acar’dır. Nazmi Acar, dikkat çekici bir kişiliktir. Onu belirleyen vasıflar taşkın zekası ve otodidakt/kendi kendini yetiştiren bir kişi olmasıdır. Evliya Çelebi külliyatını sekiz defa devretmiştir. Hammer ve Naima tarihi okumak zevkidir. En büyük özelliklerinden birisi Evliya Çelebi döneminin devlet veya medrese adamlarından biri gibi konuşabiliyor olmasıdır. İş adamı olarak vasıflandırılsa da manifaturacı yanında katiplik, bir ara polislik, kıraathane işleticiliği, dergi yayıncılığı, matbaacılık gibi işlere girip çıkmış, hiçbir işte uzun süre kalamamış son dönemlerinde bir yazıhane açarak iş takipçiliği yapmıştır. Kalenderliği, bir İstanbul beyefendisi olması, herkesçe sevilmesi onu aranan bir toplum insanı yapmışsa da o bir tutunamayandır. Genç yaşta ölen büyük yetenek heykeltraş Kuzgun Acar’ın babasıdır. Kuzgun Acar, Nazmi Acar’ın bir ara Şehzadebaşı’nda kahve ve meyhane işletirken burada çalıştırdığı ve sonra evlendiği Habeş güzeli eşinden dünyaya gelen oğludur.</p><p><br></p><h2>MERKEZİ ŞEHZADEBAŞI’DIR</h2><p>Şehzadebaşı merkezli topluluk Darüttalim başta olmak üzere o civardaki kahvehanelerde bir araya gelmektedir. Emin Âli ve Nazmi Acar’ın yanında Esafil-i Şark’ın ilk sırada gelen diğer isimleri arasında Sultanahmet Yüksek Ticaret okulu hocası ve müdürü Hüsnü Yaman, İhsan Âli, Avukat Medhi Sait, sonradan profesör olan tarihçi Mükrimin Halil Yinanç, Sanayi Odası Genel Katibi Halid Güleryüz, Topkapı Müzesi müdürlerinden Lütfi Bey, Halil Vedat, Hilmi Ziya.. bulunmaktadır. Zaman zaman katılanlar çoktur: Reşat Nuri Güntekin, Hammamizade İhsan, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Vasfi Rıza, Küçük Kemal.. Her biri kendi çapında bir söz ustası olan grup içinde “konuşmayan, dinleyen tek üye” olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da adı geçmektedir. Buluşmalardan sonra uzaktan gelenler, Emin Âli’nin Şehzadebaşı’nda, Burmalı Mescit’in yanındaki evinde gecelemektedir.</p><p>Esafil-i Şark adını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanından da biliyoruz. Yazar o kahvelerdeki sohbet ortamından ve ‘Esafil-i Şark’tan şöyle söz eder: “Dünyayı düzeltmek zahmetini üstlerine alan bu aristokratların altında daha geniş bir tabakaya ‘Esafil-i Şark’ adı verilmişti. Onlar kültürden, medeniyetten bu kahvedeki müşterek hayata yarayacak kadarını almakla yetinen günlük hazların ve geçim sıkıntısının veya çaresizliklerinin dışında yalnızca komiğin, aksayanın üzerinde zararsızca durmakla yetinenlerdi.”</p><p><br></p><h2>OSMANLI’NIN SON KUŞAĞI</h2><p>Emin Âli’nin Şehzadebaşı’nda Burmalı Mescit’in yanındaki evinden söz etmiştik. Nazmi Acar’ın o civarda kaldığını bildiğimiz mekan Laleli’deki Harikzedegan Apartmanı’dır. (1918 Fatih yangınından sonra evi yananlar için yapılan, daha sonra Tayyare Apartmanı diye de anılan bu bina, son olarak otel olarak kullanılmaya başlanmıştır.) Kitapta bu apartmandaki günlerle ilgili bazı hatıralar da yer alıyor. Necip Fazıl Bâbıâli adlı hatıra kitabında, Paris dönüşü, Harikzedegan Apartmanı’nda Emin Âli’nin dairesinde bir gece misafir olarak kaldığından söz ediyor. Demek ki Esafil-i Şark grubunun iki üyesi de (Nazmi Acar ve Emin Âli) bu apartmanda kalmışlardır. Bâbıâli kitabında “Esafil-i Şark” tabirini Necip Fazıl da yer yer kullanmaktadır. Esafil-i Şark söyleyişindeki eleştirel içerik onun kitabında da vardır. Ancak o, “Bâbıâli Esafil-i Şarkı” diyerek eleştirdiği çevreyi ayrıca tanımlamıştır.</p><p>Bâbıâli kitabında birkaç yerde adına ve bazı anekdotlarına yer verilen Emin Âli, Necip Fazıl’ın nazarında olumlu bir kişi olarak yerini bulur:</p><p>“[Emin Âli] Meserret, İkbal, Şehzadebaşı kahvehaneleri arası mekik dokur, ciddiye aldığı hiçbir mesele yokmuş gibi görünür, fakat umumiyetle alaycı bir üslup içinde bütün ruhî ve içtimaî davaları damgalar. İleride bir nüktesini göreceksiniz ki, ruhçuluk ve maddecilik meselesinin yüzde yüz çözümünü veren bu espri çapında bir buluşa dünya şahit olmamıştır.”</p><p>Esafil-i Şark grubunu bir başka açıdan daha yorumlamaya çalışarak yazımı tamamlamak istiyorum: Onlar, savaşlar, yıkımlar ve yıkılışları yaşamış Osmanlı’nın son kuşağıdır. Yeni devletin kuruluşu ile gelen yeni şartlar, hayat düzeni ve anlayışlar karşısında varlıklarına tam bir karşılık bulamadıkları için boşlukta kalmış insanlardır. Sahip oldukları değerler bir yönüyle karşılıksız bir çek durumuna düşmüştür. Gülme ve kendilerini alaya almalarına bir de bu açıdan bakılabilir gibi geliyor bana.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/esafil-i-sark-kendileriyle-eglenebilenler-4768813</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/77c29e1d-d2r2a4vb39nl5or8oad2ao.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk matbaacılığının öteki tarihi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/turk-matbaaciliginin-oteki-tarihi-4768815</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/turk-matbaaciliginin-oteki-tarihi-4768815" rel="standout" />
      <description>Esra Oğuzhan’ın Ötüken Neşriyat için hazırladığı Mucibince Amel Oluna adlı kitap matbaanın kuruluş sürecine odaklanarak Türk matbuat tarihini güncel bilgiler çerçevesinde yeniden gündeme taşıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ERDEM DÖNMEZ</strong></p><p><br></p><p>Toplumların sözlü kültürden yazılı kültüre geçişinde en önemli hak sahibinin matbaa olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Avrupa tarihinin değişmesinde coğrafi keşifler ve endüstri devrimi ile birlikte büyük etkiye sahip olan matbaa; demokratikleşme, bireyleşme ve sekülerleşmenin fitilini ateşlemenin yanı sıra bilimin inanç karşısında otorite kurmasının da yolunu açar. Böylece elitlerin tekelinden çıkan bilgi, yorum ve tenkitle sınanarak bambaşka bir şekil alır.</p><p>Avrupa kendi özgül tecrübesiyle moderniteyi yaşarken Doğu ve İslam coğrafyasında süreç farklı işler. Fütûhat kültürüyle gelişen ve yenilenen Osmanlı Devleti, Avrupa’nın öncelikle askerî gücünün farkına varır. Ardından etkisi altına girdiği ekonomik baskı, zamanla sosyolojik ve felsefi farklılıkların hissedilmesine yol açar. Osmanlı, 18. yüzyılın hemen başında karşılaştığı bu gerileme psikolojisinin etkilerinden kurtulmak için arayışa girdiğinde ürettiği çözüm yollarından biri, hatta en önemlisi ilk İslam matbaasını kurmak olur. Aslen Macar olup sonrasında İslam’ı seçen İbrahim Müteferrika, zaten Avrupa tarihine eş olacak şekilde 15. yüzyıldan beri topraklarında faal olan fakat gayrimüslimlerin elinde bulunan matbaacılığı Lale Devri Padişahı III. Ahmed’in fermanıyla hayata geçirir. Güçlü bir devlet iradesini arkasına alsa da hattatların, gelenekçi din adamlarının ve birtakım âlimlerin itirazlarıyla mücadele etmek zorunda kalan Müteferrika, matbaanın sistemli şekilde Osmanlı hayatına girmesi için büyük çaba gösterir. Öyle ki ilk neşrettiği Vankulu Lugatı’ndan sonra Er-Risaleletü’l-Müsemma bi-Vesiletü’t-Tıbaa adlı bir risale kaleme alarak matbaanın işlevlerini ve gerekliliklerini sıralar; bu risaleyi daha sonra Vankulu Lugatı’nın başına alır. Söz konusu dönemde tercüme faaliyetleri de önem kazanmışken Müteferrika’nın böyle bir çabaya girişmesi ve mezkûr tepkilerden kurtulmak için dinî kitapların basımından uzak durması, modernleşme sürecine tutunmaya çalışan Osmanlı Devleti’ne ihtiyaç duyduğu alanı sağlar. Nitekim modernleşme birbirini tetikleyen pek çok yeniliğin ortak adı olarak okunduğunda matbaa, başta askerî ve teknik alanlardaki kitap ihtiyacını karşılamakla beraber demokratikleşme yolunda ihtiyaç duyulan zihniyet değişiminin de hızlanmasını sağlar. Bu durum 19. yüzyılın ilk yarısında gazetecilik faaliyetlerine dönüşerek modernleşme yolundaki esaslı faaliyetlerin önünü açar. Özetle Osmanlı’da matbaa faaliyetlerinin tarihini ve gelişimini okumak, Türk düşüncesinin, toplum yapısının, inanma biçiminin, yönetim anlayışının yenileşme sürecini özgün koşullarda değerlendirmenin kapısını aralar.</p><p><br></p><h2>TÜRK MATBAA TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ</h2><p>Türk matbaacılığının doğuş ve gelişimi bugüne dek pek çok çalışmanın konusu oldu. İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddeler, Selim Nüzhet Gerçek’in Türk Matbaacılığı, Server İskit’in Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Alpay Kabacalı’nın Türk Kitap Tarihi, Orhan Koloğlu’nun Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları bu kapsamdaki çalışmalardan. Kitap olarak neşredilen bu eserlerin en yakın tarihlilerinin 1980’lerde kaleme alındığı göz önüne alınırsa, o yıllardan günümüze Türk matbaacılığı hakkında yapılan yeni çalışmalar ekseninde meselenin tekrar tartışılması elzem idi. Esra Oğuzhan’ın Ötüken Neşriyat için hazırladığı Mucibince Amel Oluna, kuruluş sürecine odaklanarak Türk matbuat tarihini güncel bilgiler çerçevesinde yeniden gündeme taşıyor. Kitapta imza sahipleri Mehmet İşpirli, Yaron Ben Na’eh, Orlin Sabev, Yunus İnce, Şerif Korkmaz, Arda Odabaş ve Mehmet Erken. III. Ahmed’in Türk matbaasının kurulmasını onayladığı fermanla açılan kitapta Osmanlı coğrafyasındaki gayrimüslimlere ait matbaalar hakkında genişçe bilgiye yer veriliyor; özellikle Selanik’te gerçekleşen matbaacılık, başlangıcından basın yayın faaliyetlerinin büyük hız kazandığı II. Meşrutiyet devrine kadar kronolojik süreç ve basılan eserler/mecmualar ekseninde geniş çerçevede değerlendiriliyor. Söz konusu yazılar, Osmanlı’da matbaa kültürünün sanıldığının aksine Lale Devri’nin yaklaşık iki yüz yıl öncesine dayandığını göstermekle birlikte devletin II. Bayazıt’tan itibaren matbuat kültürünü ciddiyetle takip ettiğini bildiriyor. Fakat bu ilginin sınırlı bir alanda kaldığı ve Osmanlı topraklarında matbaanın ancak 19. yüzyılda tam manasıyla hayata dahil olduğunun da altı çiziliyor.</p><p><br></p><h2>TEDİRGİNLİKLE BERABER YÜRÜYEN İLGİ</h2><p>Çalışmada Osmanlı matbuatındaki gecikmenin nedenleri tarihi belgeler ışığında tartışılıyor. Bu çerçevede Osmanlı’nın 15. yüzyıldan beri tanış olduğu matbaayla sınırlı bir ilişki sürdürmesinin altında pek çok sebep gizli. Farklı çalışmalarda matbaa karşısındaki tedirginliğin, hattatların mesleklerini kaybetme endişeleri olduğu sıklıkla vurgulansa da Yunus İnce’nin yazısına göre matbaa karşısındaki tereddüdün altında Kur’an-ı Kerim’i koruma düşüncesi yatıyor. Nitekim matbaa kullanımını benimseyen ve Doğu’yu da bu yolla tanımaya çabalayan Avrupa’da basılan Arapça kitaplarda harf farklılığından ve teknik imkânlardan kaynaklanan pek çok hata bulan Osmanlı âlimleri, yine Avrupa’da çoğaltılan Kur’an nüshalarında da büyük tahrifatın gerçekleştiğine şahit oluyor. Bu anlamda kendisini kıyamete dek koruyacağına dair ayet içeren Kur’an-ı Kerim’in böylesi hatalı basımlarının kolaylıkla ve denetimsizce piyasaya yayılması, önü alınamaz bir sorun olarak görülüyor ve bu tahrif endişesi matbaa faaliyetlerini sınırlı alanda gayrimüslimlerin eline bırakıyor. Öte yandan Osmanlı eğitim sisteminin Avrupa’dan farklı olarak yenilenmekten çok yinelenmeye dayanması, kademenin kitap bitirmeye endekslenmesi ve kitabı bitirenin derkenar yazarak onun içeriğini genişletmesi de dikkate alındığında Osmanlı eğitim yapısının da matbaayı gerektirmeyecek bir düzende ilerlediğini gösteriyor. Bu bakımdan bir kitabı binlerce muhataba ulaştırmanın aracı olan matbaanın her şeyden önce yeni bir siyasal, sosyal ve kültürel nizama ihtiyaç duyduğuna, Osmanlı’nınsa buna ancak Tanzimat’tan sonra ulaşabildiğine dikkat çekiliyor. Mehmet Erken ise “19. Yüzyılın Matbaa Makineleri” başlıklı yazısında meselenin teknik yönünü ele alıyor; Osmanlı matbuatının asıl ivme kazandığı bu yüzyılda Batı’daki tekniği kolaylıkla yakalayabildiğini, bilhassa 1931’de Takvimhane-i Âmire Nezareti’nin kurulması ve 1867’deki Vilayet Nizamnamesi vesilesiyle matbaacılığın Osmanlı coğrafyasında taşraya hızlıca yayıldığını vurguluyor. Bu bilgiler dahilinde Osmanlı’nın zaten evvelden beri haberdar olduğu matbuat dünyasına kendi şartları dahilinde giriş yaptığını da söylemek mümkün hale geliyor.</p><p>Bitirirken; editör Esra Oğuzhan Sunuş yazısında kitabın özel matbaalar ve matbaa sahiplerini içerecek ikinci cildinin de hazırlandığını haber veriyor. Bize de bu müjdeyi beklemek düşüyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/turk-matbaaciliginin-oteki-tarihi-4768815</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/bcac516e-3xrvruenk3qv9i4dt7ddcc.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kethüdâzâde Arif Efendi’yi tanır mısınız?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kethudazade-arif-efendiyi-tanir-misiniz-4768816</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kethudazade-arif-efendiyi-tanir-misiniz-4768816" rel="standout" />
      <description>Adnan Özer, Beyoğlu Şiir Durakları’nda Türk şiirinde önemli meclislerin kurulduğu mekânları, bu mekânların müdavimlerini, şiir ve hatıralardan numunelerle anlatırken edebiyat turizmi kavramından hareket ediyor. Kitap bugünün okuyucusu için epey meçhul kalmış Kethüdâzâde Arif Efendi gibi birtakım şahsiyetleri de yeniden hatırlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>19. asırda Beşiktaş Ortaköy sahilleri boyunca yalılarını, konaklarını edebiyat, sanat meclisi hâline getiren birkaç şahsiyetten biri olan Kethüdâzâde Mehmed Arif Efendi ile Adnan Özer’in yenice yayımladığı Beyoğlu Şiir Durakları kitabında karşılaşacağımı ummazdım. Bu kitapta şimdiye kadar yolumun kesişmediği başka kimseler de var ama en büyük yakınlığı Kethüdâzâde ile kurmuş olmalıyım ki hemen, hazretin Bir Var İmiş Bir Yoğ İmiş adıyla kitaplaştırılan Âsitane hatıralarını alıp okudum. Adnan Özer de zaten bir Beşiktaşlıyı, Beyoğlu’nun şiir mekânlarına bu hatıralar sayesinde taşıyor. Sarığı, cübbesi ile Saint-Antoine Kilisesi’nde Hıristiyanların ibadetlerini seyreden, aynı kıyafetle İngilizlerin Pera’daki balolarına katılan Kethüdâzâde (ö. 1849) elbette tanışmak isteyeceğim bir şahsiyet olacaktı. Talebelerinden Emin Efendi, hocasının anlattıklarını derleyerek bu hatıraları bir araya getirmiş. Meraklıları için Hasan Gürkan ve Hür Mahmut Yücer’in hazırladıkları, İnsan Yayınları arasından çıkan baskıdan istifade ettiğimi söyleyebilirim. Sanırım bu hatıraların ya da orijinal adıyla Menâkıbnâme-i Kethüdâzâde Mehmed Ârif Efendi’nin başka baskıları da yapılmış. Buraya geçmeden önce Beyoğlu Şiir Durakları’nda okuru, Galata’dan başlayıp Pera ve büyük cadde üzerinden Taksim meydanına doğru özellikle Cumhuriyet’ten sonraki edebiyatçılarımızın hangi kafe, pastane, lokanta, apartman ve meyhanelerde bir araya geldiklerini okuyabileceği bölümlerin beklediğini ifade edeyim. Adnan Özer, bir kılavuz gibi, okurlarını Karaköy ve Tünel bölgesi ile İstiklal Caddesi’ndeki mekânlarda dolaştırmayı hedefliyor.</p><p><br></p><h2>ŞAİR MİCKİEWİCZ’İN YAŞADIĞI SOKAK</h2><p>Beyoğlu Şiir Durakları’nın altında hâlâ yabancısı olduğumuz “edebiyat turizmi” var. Yazarın hayatından, kurguladığı karakterlerden dolayı popüler olmuş mekânlara gezileri ifade eden bu kavram, eserlerin yazıldığı ve sanatçıların bir araya geldiği yerleri daha görünür kılmayı hedefliyor. Adnan Özer, sadece Türk edebiyatçılarını değil, İstanbul’a gelmiş ya da İstanbul’da doğmuş, bu şehirde uzun yıllar yaşadıktan sonra göç etmiş isimleri de kitabına alıyor. Tarlabaşı’ndan Dolapdere’ye inerken Polonyalı şair Adam Mickiewicz’in yaşadığı sokağı ve adına kurulan müzeyi hatırlatıyor. Beyoğlu’ndan gidenler arasında Makedon asıllı Mateya Matevska da var. 1936’da İstanbul’dan giden önemli bir Balkan şairi diyor Matevska için. Beyoğlu doğumlu şair, 2018’de Üsküp’te vefat ediyor. Türkçede iki kitabı yayımlanmış ve ikisinin de bugün baskısı yok. İstanbul’a Gittiğimiz Zaman, merak uyandırıyor. Eftalafos Kahvesi’nin Samatyalı şairleri Garbis Cancikyan ve Yervant Gobelyan’ı 1940’lardaki hâlleri ile görüyoruz.</p><p><br></p><h2>İKİNCİ YENİ BEYOĞLU’NDAN ÇIKTI</h2><p>Beyaz Rusların, Beyoğlu’ndaki ilk edebiyat mahfillerinden biri olan Petrograd Pastanesi’ni anlatıyor. Galata Mevlevihanesi, Lebon, 1934’teki Türkçeleştirme anlayışı ortaya çıkınca L’orient adını Çağatay Türkçesinden bir kelime ile değiştiren Baylan, Baylan’ın, gelip giden yazarlardan imzalı kitaplar toplayan ama bunları okuyup okumadığını bilmediğimiz, işler bozulunca Yunanistan’a göçüp oradan vefat eden meraklı ve saygılı garsonu Hristo, Adnan Özer’in “Garson Hristoların peşine düşmüş olsaydık, Beyoğlu kültürel mirasına dair neler neler bulurduk” deyişi burada karşımıza çıkıyor. Mesela Pera Palas, 1978’de bir Türk işadamı tarafından satın alınınca otelde yirmi yıl boyunca şiir meclislerinin kurulduğunu da görüyoruz. Zeki Ömer Defne, Necati Cumalı, Mehmet Çınarlı gibi isimlerin katıldığı bu meclisin hikâyesini yazan oldu mu acaba? Öte yandan Kamondo apartmanını, Cumhuriyet dönemi resim tarihimizin Yeniler Grubu olarak tanınan ressamlarının mekân tuttuğunu da okuyoruz. Liman Sergisi de burada açılıyor. Apartmanın edebiyat dünyasından da epey kiracısı olmuş.</p><p>Kitapta Türk şiirinin tarihine dair iddialar da var. Adnan Özer, Türk şiirinin bütün kriterleriyle modernleşmesinin İkinci Yeni akımıyla olduğunu, bu akımı doğuran ilk şiirin Beyoğlu’nu anlattığını dile getiriyor. Özer’e göre İkinci Yeni’yi 1953’te Yenilik dergisinde yayımlanan “Saint-Antoine Güvercinleri” şiiriyle İlhan Berk başlatmıştır. İkinci Yenicilerin yuvası diye tarif edilen mekân ise Nil Lokantası. Ayrı başlıkta Nil’i dünü ve bugünü ile anlatıyor.</p><p><br></p><h2>KETHÜDÂZÂDE’NİN HAYATI</h2><p>Kethüdâzâde ile başladım, onunla bitireyim. Efendi, 1767’de İstanbul’da doğmuş, görgülü, kültürlü batı göçmeni bir aileden geliyor. Osmanlı coğrafyasının farklı şehirlerinde kadılık ve kadı vekilliği yapmış. Ömrünün çoğunda Beşiktaş’ta talebe okutmuş, tekke şeyhleri ve müritleri ile bir arada bulunmuş. Tarihimizin çok önemli meclislerinden biri olan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyyesi’nin aslî üyelerinden. Her biri birbirinden meşhur sekiz âlimden dersler almış, kendisi de en az hocaları kadar meşhur talebeler yetiştirmiş. Mesela şair Safvet Efendi, Midhat Paşa, Yusuf Kâmil Paşa talebeleri arasında. Telif eser yazmaktan uzak durmuş. Şiirlerini ve menkıbelerini talebeleri derlemese idi hepsinden mahrum kalacaktık. “Yapılanları anlayalım, bundan sonra kitap yazmak lazım değil” dediği bilinir. Tekkelerin kaldırılmasından önce muharrem ayinlerinde okunan iki mersiyeden biri Kethüdâzâde Arif Efendi’ye aittir. 1826’daki Bektaşi sürgünlüğü sırasında canı sıkılmış olsa da bu sürgünlere maruz kalmamıştır. Kabri, Yahya Efendi Dergâhı’nda kapıdan girince solda, yola nazırdır. Kethüdâzâde, Beyoğlu Şiir Durakları kitabında nasıl karşımıza çıkıyorsa öyle bir zattır. Sarığı cübbesi ile kilisede ibadet seyreden, balolara katılan, öte yandan klasik Osmanlı medrese tahsili almış, doğu ile batının bilim ve medeniyet yönünden zıtlık içerisinde olmadığını savunmuştur. Adnan Özer, Beyoğlu Şiir Durakları’nda başta Kethüdâzâde olmak üzere Adam Mickiewicz, Mateya Matevska, Cancikyan ve Yervant Gobelyan’a ayrı bir dikkatle yönelmemi sağladı. Şimdilik Kethüdâzâde’nin Âsitane hatıralarındaki zengin kültür ve edebiyat zevki ile meşgulüm.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kethudazade-arif-efendiyi-tanir-misiniz-4768816</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Yakup Öztürk</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/4b0e2f55-06ml220mlq2k7zkc8vlsmdi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyonist işgalin kanlı tarihi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/siyonist-isgalin-kanli-tarihi-4768817</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/siyonist-isgalin-kanli-tarihi-4768817" rel="standout" />
      <description>“Filistin: Yüz Yıllık Savaş” sadece bir tarih kitabı değil, aynı zamanda bir tanıklık ve direniş belgesi. Rashid Khalidi, hem akademisyen hem de bir Filistinli olarak, Siyonist işgalin yüz yıllık seyrini kendi ailesinin hafızası ve ulusal mücadelenin sesiyle birleştiriyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>7 Ekim 2023’te gerçekleşen “Aksa Tufanı” operasyonu, Filistin meselesini bir kez daha dünya siyasetinin merkezine taşıdı. Ancak bu kez, Siyonist lobinin ve işgalci İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki kanlı sürece dair ileri sürdüğü gerekçeler küresel kamuoyunun vicdanında karşılık bulmadı. Bu durum, Filistin topraklarının yüz yıllık işgal tarihinde önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor.</p><p>Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in önderliğinde şekillenen, büyük güçlerin desteğiyle Filistin topraklarında kolonileşmeyi hedefleyen proje, ilk kez bu ölçekte uluslararası düzeyde meşruiyet krizine girmiş durumda. Bu bağlamda, Profesör Rashid Khalidi’nin kaleme aldığı “Filistin: Yüz Yıllık Savaş: Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi 1917-2017” adlı eser, hem tarihsel hem de düşünsel açıdan bu kırılma anını anlamak için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.</p><p><br></p><h2>BİR HALKIN KOLONYAL İŞGALE KARŞI DİRENİŞİ</h2><p>Khalidi, kitabında Filistin’in modern tarihini şu çarpıcı cümleyle özetliyor: “Yerli halkın, farklı cephelerden saldırıya uğrayarak iradesinin yok sayıldığı ve vatanını başka bir halka bırakmaya zorlandığı bir kolonyal işgal.”</p><p>Bu ifade, eserin temel tezini oluşturuyor: Filistin meselesi bir “çatışma” değil, yüz yılı aşkın süredir devam eden bir kolonyal projedir. Khalidi’nin anlatısı, yalnızca tarihsel bir inceleme değil, aynı zamanda biyografik özellikler de taşır. Khalidi ailesi, Osmanlı döneminden itibaren Filistin’in siyasal ve entelektüel tarihinde etkili olmuş bir aile olarak, esere kişisel bir derinlik kazandırıyor.</p><p><br></p><h2>1917: İKİ DEPREMİN YILI</h2><p>Filistin topraklarında yaşanan Siyonist işgal felaketinin temelleri, 1917 yılında atılıyor. Bu dönemde gerçekleşen iki gelişme – Balfour Deklarasyonu ve Kudüs’ün İngilizler tarafından işgali – İngiliz emperyalizminin rahminde bir Siyonist kolonyal projenin doğuşunu simgeliyordu.</p><p>Osmanlı idaresi altında yüzyıllar boyunca yaşayan Filistinliler için İngiliz işgali, sadece siyasi bir değişim değil, yüzyıllardır dayandıkları bir düzenin çöküşü anlamına geliyordu. Hazırlıksız yakalanan Filistin toplumu, büyük güçlerin desteğini arkasına almış örgütlü bir Siyonizm karşısında elindeki sınırlı imkânlarla direnmeye çalıştı. Ancak İngiliz yönetimi, İrlanda’da uyguladığı baskı yöntemlerini Filistin’de de kullanarak, direnişi kanlı biçimde bastırdı ve mevcut liderlik yapısını dağıttı. Tüm bu yıkım süreci yaşanırken, Siyonist yapı, manda yönetimi altında uluslararası tanınırlık başta olmak üzere paralel bir devlet sistemini Filistin topraklarında hızla inşa ediyordu.</p><p>Bugün işgalci altındaki Batı Şeria ve Gazze’de sivil nüfusa yönelik yürütülen şiddet politikalarının kökeni de, bu İngiliz emperyal mirasında aranmalı. Bu nedenle aslında, “Filistin topraklarında yüz yıldır değişen hiçbir şey yok” denebilir. Yöntemler aynı uygulayanlar farklı.</p><p><br></p><h2>FİLİSTİN DİRENİŞİNİN YALNIZLIĞI</h2><p>Khalidi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Arap devletlerinin Filistin meselesine yaklaşımını da eleştiriyor. Bu devletler, genellikle Batılı güçlerin tepkisini çekmemek adına Filistin meselesine mesafeli yaklaşmış, bu da Filistin ulusal hareketinin uluslararası meşruiyet kazanmasını zorlaştırmıştır.</p><p>Arap ülkelerinin desteğinden yoksun kalan Filistin direnişi, tek bir liderlik ve birleşik bir yapı altında hareket edememiştir. Bu durum, hem Siyonist yapı hem de onun Batılı destekçileri tarafından bilinçli olarak engellendiği kitapta net bir biçimde kimi zaman birinci el tanıklıklarla anlatılıyor. Ne yazık ki, son iki yıldır yaşanan katliamlar karşısında Arap devletlerinin pasif tutumu, Khalidi’nin bu tespitini bir kez daha doğruluyor.</p><p><br></p><h2>BİR HALKIN KOLLEKTİF TRAVMASI</h2><p>Khalidi, Filistin halkının hâlâ 1948 Nekbe’sinin (Büyük Felaket) kolektif travmasını yaşadığını vurguluyor. Siyonist kolonyal işgaş projesi, 78 yıldır sürgün, şiddet ve yerinden etme politikalarıyla Filistinlilerin yaşam alanlarını daraltıyor. Uluslararası alanda temsil edilmesinin önüne engeller çıkartıyor.</p><p>İşgalci İsrail, Batılı devletlerin desteğiyle dünya kamuoyunda Filistin toplumunu ötekileştiren ve önemsizleştiren bir söylem inşa etmiştir. Bu söylem, Filistin ulusal hareketinin kendini anlatmasını güçleştirmiş, direnişi “terör” olarak yaftalayan bir küresel kolonyal dil inşa etmiştir. Ancak son iki yılda Gazze’de yaşanan soykırımın görüntülerle tüm dünyaya ulaşması, bu “yıkılmaz” denilen söylemin duvarlarında gedikler açmaya başladı.</p><p><br></p><h2>UMUDUN DİJİTAL CEPHESİ</h2><p>Khalidi, kitabının son bölümünde ve Türkçe baskıya yazdığı son sözde Filistin mücadelesinin geleceğini “halklar arasında kurulacak dayanışma ilişkilerine” bağlıyor. Dijital çağda, Filistin ulusal hareketi için dünya kamuoyuna seslenmek artık her zamankinden daha mümkün ve etkili hale gelmiştir.</p><p>Özellikle Batı’da genç kuşakların Filistin’de yaşanan adaletsizliklere karşı bilinçlenmesi, bu dijital direnişin somut bir sonucudur. Khalidi’ye göre Filistin meselesini anlamanın yolu, Siyonizmin emperyalizmle ortak bir kolonyal proje olduğunu unutmamaktan geçer. Gerçek, bir halkın vatanından zorla koparılmasının ve yokluğa mahkûm edilmesinin hikâyesidir — ve bu hikâye anlatılmaya devam edilmelidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/siyonist-isgalin-kanli-tarihi-4768817</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Sernur Yassıkaya</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/7aea0ea6-0m2pisvjpa5d890ahcxw6j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyata sığınmayı onlardan öğrendik</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyata-siginmayi-onlardan-ogrendik-4768821</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyata-siginmayi-onlardan-ogrendik-4768821" rel="standout" />
      <description>Yazarlar, hayatlarına yön veren öğretmenlerini anıyor. Şakir Kurtulmuş, “Şairlerin ve yazarların hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz” derken, Dilara Ayşe Akdeniz ise kendisini edebiyata yönlendiren lise öğretmeni hakkında “Ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden, şiire ve edebiyatın sinesine sığınmayı ondan öğrendim” ifadesinde bulunuyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“Öğrencilik yıllarınızdan aklınızda en çok yer eden öğretmeniniz hangisiydi?” Bu soruya hemen herkesin bir cevabı, hatırında kalmış, anlatılmaya değer bir ismi vardır. Benim ilkokul sıralarında çok konuştuğum için bana kızan ama akıllı başlı konuştuğum içinde kızmaya kıyamayan bir hocam vardı mesela. Sonra orta okulda bir ayağı aksak olduğu halde okula pedalları özel olarak ayarlanmış bisikletiyle gelen din kültürü dersi hocamı ve ahlakıyla öğrencilere örnek oluşunu çok net hatırlıyorum. Lisedeyse dersler çoğaldı, film karakterleri gibi bilge-komik-otoriter-çılgın pek çok öğretmenim oldu. Elbette her edebiyatsever öğrenci gibi edebiyat hocamın yeri bende de ayrıydı. Ama onunla hiç edebiyat konuşmazdık. O, bizi hayata dair beklentilerimiz, hayallerimiz hakkında konuşturur hatta bazen onunla tartışmamıza bile izin verirdi. Nihayet mesleğimi seçerken yoluma yön veren yine bir başka öğretmenimdi. Öğretmenler böyledir; ellerinde sihirli değnek olmadan hayatımıza dokunur, anlatır-öğretir ve bizi şekillendirirler. Emekleri, tek bir günlük tebrikle kıyaslanamaz olsa da 24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesiyle, Yeni Şafak Kitap eki olarak bu ay dosya konumuz olarak kapağımıza öğretmenlerimizi taşıyoruz. Bu sayıda yazarlarımızla değerli öğretmenlerini anmak için bir araya geldik. Cihan Aktaş, Dilara Ayşe Akdeniz, Emine Batar, Hüseyin Akın, İhsan Deniz, Melike Günyüz, M. Fatih Kutlubay, Mustafa Başpınar, Mustafa Çiftçi, Nigar Nigar Alemdar, Şakir Kurtulmuş ve Yağız Gönüler okuyucularımız için; “Öğrencilik yıllarınızdan aklınızda en çok yer eden öğretmeniniz hangisi oldu? Size ne öğretmişti ya da nasıl bir etki bırakmıştı?”, “Yazarlık yolculuğunuzda sizi yönlendiren, size bir şeyler öğreten ama mesleği öğretmenlik olmayan biri oldu mu?” ve “Bugün siz başkalarına bir şey öğretmeye kalksanız, en çok hangi dersi ya da hangi duyguyu öğretmek isterdiniz?” sorularını yanıtladılar.</p><p><br></p><h2>TAŞRADA GÖNÜL YOLDAŞI OLAN ÖĞRETMENLER</h2><p>Yazar Yağız Gönüler, “Erken yaşlarda edebiyat ve tarih sevgisi kazanabildiysem bunda mutlaka öğretmenlerimin rolü oldu” diye söze başlarken bilhassa taşrada edebiyat öğretmenlerinin okuyan-yazan gençler için apayrı bir evren oluşturduğuna inandığını söyleyen Dilara Ayşe Akdeniz, “Lise yıllarındaki edebiyat öğretmenim Rabia Erdem’in hakkını ödeyemem. Taşra yıllarının o garip anlaşılamazlığında ve yalnızlığında edebiyatın sinesine sığınmayı, ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden Rus romanlarına, Ahmet Haşim’e, Tanpınar’a ve şiire sığınmayı ondan öğrendim” diyor. İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde orta birinci sınıfta okurken Türkçe öğretmeni Halis Erginer’in büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın yakın arkadaşı olduğunu söyleyen Nigâr Nigâr Alemdar da, “Geriye dönüp baktığımda şunu farkettim. Büyük edebiyatçıların böyle öğretmen dostları olması ve benim böyle bir kişiden ders görmüş olmam beni hayli etkilemiş” şeklinde konuşuyor. Bu bağlamda “Şairlerin ve yazarların okuma, yazma hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz” diyen Şakir Kurtulmuş, “Öğretmenlerimiz bu dokunmayı, aydınlatmayı, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürdürmeye devam edeceklerdir” temennisinde bulunuyor.</p><p><br></p><h2>KİTAPLARLA BAĞIMI ÖĞRETMENİM KURDU</h2><p>Öğretmen bir babanın kızı, öğretmen bir dedenin torunu olan Cihan Aktaş, yıllar sonra bir araya geldiği lise matematik öğretmeni için, “Erdemlilik insanın yüzüne yansır, insan bütün ömrü boyunca his ve düşünceleri, davranışlarıyla, seçimleriyle yüzünü yeniden yapar. Yıllar sonra karşılaştığımızda Ahmet Muhtar Bayraklı Hocam bana bunu düşündürdü” ifadesinde bulunuyor. “Kitaplarla bağ kurmamı ve bu bağın hayatımın merkezinde yer etmesini sağlayan isimlerin başında sanırım ilkokul öğretmenimiz geliyor” diyen M. Fatih Kutlubay, sessizce sınıf kitaplığına kitaplarını dizen ilkokul öğretmenini anımsıyor. Mustafa Çiftçi ise unutamadığı ilkokul öğretmenine karşı biraz mahcup, “Öğretmenim Fadime Temir’in bende çok emeği var. Mahcubum kendisiyle irtibatımız kalmadı. Keşke bu kadar çekingen olmasam da eski günleri hatırlayacak kadar yanına varsam” diyor. Her öğrenci bu kadar şanslı olacak değil ya… Şair İhsan Deniz ise ilkokuldan sonra öğretmenleriyle arası pek sıcak olmadığını anlatıyor. Deniz, “İlkokul yıllarımdan aklımda kalan iki öğretmenim İkbal Hanım ile Rabia Hanım’dır. Bu iki öğretmenim de şefkatliydi. Ortaokul ve lise yıllarım pek de parlak geçmedi benim açımdan. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okudum. Bir iki hoca dışında pek ünsiyet sağlayamadım okuldakilerle. O yıllara dönük hatıralarım genellikle nahoştur” açıkmasını yapıyor.</p><p><br></p><h2>İİÇİMDEKİ ÖĞRETMEK DUYGUSU BÜYÜDÜ</h2><p>Kültürümüzde “asker ressamlar” gibi “yazar-öğretmenler”e de oldukça sık rastlanıyor. Hem öğrencilerini yetiştiren hem de eserlerini kaleme alan değerli birkaç yazarlarımız da dosyamızda bizimle. Otuz yıla yakın süren öğretmenlik hayatı için, “Bu süreç benim içimdeki öğrenme, talebelik arzusunu büyüttü” diyen Hüseyin Akın, “Öğrencilerime öğrenme sevgisi kendilik bilinci ve hikmet aşkını vermeye çalıştım. Didaktik bir adam olmadım hiç. Birlikte öğrendik ne öğreneceksek öğrencilerimizle” ifadesinde bulunuyor. “Öğretmek bilginin zekâtıdır” diyen Emine Batar ise öğretmenlik yaptığı uzun yıllar boyunca, müfredatın yanında öğretmenlerin davranışları ve konuşmalarıyla farkında olmadan öğretme eylemine devam ettiğinin farkında olduğunun altını çiziyor. Kendisini yazarlığının yanında; bir anne, hoca ve yönetici olarak tanımlayan Melike Günyüz, “Sürekli bir şeyler öğreten pozisyondayım. Dolayısı ile öğretmek benim hayatımın bir parçası” şeklinde konuşuyor. “Geçmiş yıllardaki hoca-öğrenci ilişkisini düşününce hocalarım o kadar ciddi olmalarına rağmen kendimi son derece rahat ifade ederdim yanlarında. Şimdilerde öğrencilerimle ilişkilerime bakınca kendimde hocalarımdan bir iz görüyorum” diyen Mustafa Başpınar ise “İyi ki böyle insanlarla yolum kesişmiş” açıklamasını yapıyor.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/a6aba0b4-ocugh1yvj3g999tslskuj.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/a6aba0b4-ocugh1yvj3g999tslskuj.webp"></p><p><strong>YAĞIZ GÖNÜLER</strong></p><h2>Okuduğum her kitabın yazarı benim için öğretmendi</h2><p>İlkokuldan itibaren kendimi talihli öğrenciler arasında görmüşümdür. Mesleğini seven, öğrencisiyle kurduğu irtibatı önemseyen, tecrübesini şevkle aktaran öğretmenlerim oldu. Mesela ilkokulda, Mualla Aydınak isimli öğretmenimiz konuşma biçimiyle, anlattığı konu ne olursa olsun insanı önemseyen tavrıyla çok dikkatimi çekmişti. Kalabalığı bir yana, çok hareketli bir sınıfın öğretmeniydi, sonraki yıllarda sabrına defalarca hayranlık duymuşumdur. Kendisinden sonra Muhterem Bulanık isimli bir öğretmenimiz oldu. Disiplin, çalışma azmi, dikkat noktasında hâlâ hayatımda yeri olan bazı alışkanlıklarımı kendisinden öğrenmişimdir. Sonraki yıllarda derslerle birlikte öğretmenlerin de çeşitlenmesiyle ortaya başka bir fotoğraf çıktı elbette. Erken yaşlarda edebiyat ve tarih sevgisi kazanabildiysem bunda mutlaka öğretmenlerimin rolü oldu. Ama onlardan aldıklarımı bir tarafta bırakmadım, daima devam ettim, üzerine koymaya çalıştım. Velhasıl, hepsine müteşekkirim.</p><p>Okuduğum her kitabın yazarı benim için bir hocaydı, öğretmendi. Okurlukla yazarlığı bir hırka gibi taşımaya çalışırken bunu bir zorunluluk değil, bir lezzet olarak gördüm hep. Hermann Hesse de öğretmenim oldu, Andre Gide de. Gazzâlî de hocam oldu, Sâmiha Ayverdi de. Jung’tan bir şeyler öğrenmeye çalışırken aynı gayreti İbn Arabî için de sarfetmeye çalıştım daima. Dolayısıyla bir kişiyi ön plana çıkarmam sanki diğerlerine haksızlık olacak gibi geliyor. Nasıl bir hayat sürdüğü, ortaya ne gibi eserler koyduğu, şimdiye neler bıraktığı konusunda Süheyl Ünver ismini bambaşka bir yazmam gerekiyor ama, bunu mutlaka söylemeliyim. Onun çokça bilinen ve hatırlanan “Her insanın bir mesleği bir de meşgalesi olmalı. O meşgale, bütün kültürümdür” sözü, pek çoğumuzun hayat disiplini şekillendirdi. Bugün bir taraftan metin yazarlığı ve içerik geliştirme gibi işlerle uğraşırken diğer taraftan kültür tarihimiz, tasavvuf tarihimiz, insanlar ve eserleri üzerine aynı yoğunlukta, aynı zevkle çalışıyorsam sebebi bu sözdür.</p><p>Yaklaşık beş yıldır “anlatıcı” sıfatıyla çevrimiçi atölyeler düzenliyorum. Bu atölyelerde binlerce arkadaşla bir araya geldik. Kültür tarihimizin önemli portrelerini, hayatımızda yeri olan kitapları, ana hatlarıyla tasavvuf tarihini konuştuk. Yeri geldi daha teknik konulara girdik: esma-i hüsna şerhleri, şathiye örnekleri, tekke musıkîsi. Bugün düşündüğümde yaptığım şeyin ne kadar çok insanın hayatına dokunduğunu, onlara farklı bir istikametin de olduğunu gösterdiğini düşünüyorum. Yeni atölyeler yapmak ve yeni hikâyeler avlamak için büyük bir gayret kaynağı oluyor bu. Öğretmeyi dersek ne kadar doğru olur bilmiyorum zira bir hoca değilim, fakat anlatmayı en sevdiğim şey bizim topraklarımızı mayalamış kültür faaliyetleri. Bunun içinde Hacı Bayram-ı Velî de var, İsmail Saib Sencer de. Yunus Emre de var, Mehmet Âkif de. Duygu meselesine de değinmek isterim: Bugün herhalde hepimizin ihtiyacı olan en önemli duygu, sakin olabilmek, sakin kalabilmek. Yani insanın iç huzuru. Buna yönelik metinler okumak, hatta yazmak, filmlerden ya da müziklerden misaller vererek çeşitlendirmek benim için büyük keyif oluyor. Çünkü sonunda, hayatın dümdüz bir çizgide ilerleyen bir şey olmadığını, düşmenin ve kalkmanın her an olduğunu, bazı durumlara kuşbakışı bakmanın önemini görmüş oluyoruz. Her şey, anlamlı ve lezzetli bir hikâyemiz olsun diye aslında. Geriye sadece onlar kalıyor çünkü.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/f0be4161-xr0kje5d76rydulorheqf.webp" data-card-width="640" data-card-height="359" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/f0be4161-xr0kje5d76rydulorheqf.webp"></p><p><strong>İHSAN DENİZ</strong></p><h2>İlkokul hocalarım şefkatliydi ortaokul ve lisede ünsiyet kuramadım</h2><p>İlkokul yıllarımdan aklımda kalan iki öğretmenim İkbal Hanım ile Rabia Hanım’dır. İlkokulu 5 yıl okumuştuk biz. Sonra ortaokul ve lise yılları… Bu iki öğretmenim de şefkatliydi. Günümüze kıyasla çok daha donamlıydık o yılların öğrencileri olarak. Kitap okuma alışkanlığı ve tahrir yazma vazifesi kazanılmış iki faaliyetti bizim için. Ortaokul ve lise yıllarım pek de parlak geçmedi benim açımdan. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okudum. Bir iki hoca dışında pek ünsiyet sağlayamadım okuldakilerle. O yıllara dönük hatıralarım genellikle nahoştur. Ben ve birkaç arkadaşım, o dönemde, sanat-edebiyat ilgilerimizi dışarda, okul dışında kazandık. Bursa’da, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’i takip eden üniversite öğrencilerinin kaldığı bir eve hafta sonları misafir oluyorduk. Benim için ‘çevre’yi tanımam bu yolla olmuştur.</p><p><br></p><h2>DÜNYANIZI GENİŞLETİN NASİHATI</h2><p>Üniversite yıllarında, ilkin Yönelişler dergisinde çıktı şiirlerim. Zamanla Yönelişler’in dünyasına olan aidiyetim gelişti. Derginin mutfağında da bulundum. Başka dergilerde de yazdım ama Yönelişler benim için çok özel bir mektep işlevi taşıdı her zaman. Yönelişler deyince akla gelen ilk isim hiç kuşkusuz Ebubekir Eroğlu’dur. Ebubekir Bey’in basılacak şiirime müdahale ettiğine hiçbir zaman şahitlik etmedim. Bu şairin iradesine saygının işaretidir aynı zamanda. O yılların genç şairleri olan bizlere “Dünyanızı genişletin” derdi Ebubekir Bey. En bariz nasihati buydu, hiç unutmam. Bu öyle iki kelimeden oluşan bir cümleydi ki, içine her şeyi sığdırabilirsiniz. Elbette başka şairleri, yazarları, sanatkârları tanımak, onlarla yan yana gelmek, konuşmak, paylaşmak yazarlık yolculuğunda önemli kazanımlar, tecrübeler kazandırıyor insana. Ve hiç kuşkusuz okumak... Ve dolayısıyla başka dünyalara nüfuz etmek... Önemli.</p><p>19 sayı İpek Dili’ni çıkardım. Başkalarına bir şey öğretme hevesiyle değil. En başta kendimi harekete geçirmek için. Başkalarına bir şey öğretmek haddim değil, olamaz. 45 yıllık tecrübelerimden kalkarak, nâçizane genç yazarlara, şairlere bir cümlelik nasihatim şudur: Yazdığınız şiir, deneme, hikâye, roman, piyes... her ne ise, yazdığınız şeyi ‘idealize’ edin ve bunu ‘realize’ etmek için ömrünüzü bu işe vakfedin. Kolay gibi görülen ve fakat çok zor, meşakkatle dolu bir nasihat olduğunun altını çizmeliyim öte yandan.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/d525e2c9-h1di7x6e5be576oovnw5re.webp" data-card-width="800" data-card-height="852" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/d525e2c9-h1di7x6e5be576oovnw5re.webp"></p><p><strong>HÜSEYİN AKIN</strong></p><h2>Anlatan değil, anlayan bir öğretmenimi unutmadım</h2><p>Öğrencilik yıllarımda aklımda en çok kalan öğretmenim coğrafya dersimize giren İsmail Hakkı Akalın oldu. O, hep hafızamın beni yanıltmadığı bir öğretmen oldu. Alıştığımız “anlatan öğretmen”den çok farklı olarak, anlayan bir öğretmendi. Lise yılları bir öğrencinin en çok anlaşılmak istendiği yıllardır. Ben de öyleydim. Öğretmenlerimin beni anlamasını o kadar çok isterdim ki mümkün olsa anlayıp anlamadıklarını ölçmek için onları tahtaya kaldırmayı bile içimden geçirirdim. Ortaokulu ve liseyi İmam Hatip’te bitirdim. Dudak ihfası yapmayı bilmek gençlik bunalımlarını çözmekten daha önemli gibiydi. Meslek dersi öğretmenlerimiz hep bilgi dağarcığımızı doldurmakla meşgul olurlardı. Hayatın asli unsurları gibi ayrıntıların üzerine gitmelerine bir anlam veremezdim. Oysa çok zorlu zamanlarda (12 Eylül öncesi ve sonrası) ve koşullarda öğrenim görüyorduk. Anadolu’nun göç katarına takılarak İstanbul’un şehreküstülerinde tutunmaya çalışıyorduk. İsmail Hoca bizi ders kitapların öte yakasına geçirmek için el verir, diriltmeye ve uyandırmaya çalışırdı. Maneviyat kavramını ben ondan öğrendim. Adı, öğrenci ve öğretmenler arasında evrime ve devrime inanan materyalist öğretmen olarak geçiyordu. Halbuki öğretmenler içerisinde para ve eşya ile en az ilişkisi olan oydu. Dersini en iyi anlatan, okul dışı öğrenciyle ilgilenen, asla gündelik siyasete tenezzül etmeyen bir insandı. Sanki Nurettin Topçu okumuş bir sosyalistti. Şiir yazmamı teşvik eden tek öğretmendi. Yıllar sonra Kağıthane’nin bir okulunda müdür iken birkaç arkadaş birleşip kendisini ziyaret etmiştik. Bahçeye girdiğimizde sırtı bize dönük elinde çekiç ve testereyle bir adamın öğrenci sıralarını tamir ettiğini gördük. Yanına yaklaşıp yüzünü gördüğümüzde bu kişinin İsmail Hoca'dan başkası olmadığını anlayıp çok duygulanmıştık. Yoksul öğrencilerin velilerine yük olmamak için masa ve sandalyeleri kendisi tamir etmeye çalışıyordu. Bizi görür görmez adımızı soyadımızı ve okul numaramızla hitap etmesi ise unutulacak gibi değildi. İçeriye müdür odasına geçtik. Kırık dökük masa ve sandalyeleri onarıp kendine mütevazı ve bir o kadar da şirin bir müdür odası yapmıştı. O gün bizi hemen bırakmamış ve hazırladığı sofrada verdiği menemen ziyafetiyle damağımda unutulmaz lezzetler bırakmıştı. Menemenin tadı yıllar önce hocamızın anlattığı ve nefesimizi tutarak dinlediğimiz coğrafya dersini hiç aratmayacak kıvamdaydı.</p><p><br></p><h2>BABAMDAN EVLATLARINA KALAN ÜÇ KİTAP</h2><p>Okul başarısızlığım ve akademik bilgi tembelliğim beni yazarlık konusunda en çok teşvik eden ustalarımdı. Bir de rahmetlik babamın bende övüneceği tek haslet yazdığım metinlerin doğduğum ilçenin mahalli gazetesinde (Türkeli’nin Sesi) yayımlanmasıydı. Okul başarımla babama övünebileceği bir şey yaşatamadığım için bu mahalli gazetede yayımlanan şiirlerimle bunu telafi etmeye çalıştım. Babamın benimle iftihar edebileceği bir kabiliyete sahiptim artık. Bu saik içimi hiç terk etmedi. Babam bu tutumuyla bir anlamda beni gizli gizli yönlendiriyordu. Bu arada benim içimde uyuyan şiiri uyandıran da daha ilkokul sıralarından beri elimden düşürmediğim evde babama ait üç kitaptı. Zaten babamın bu üç kitabın dışında başkaca da bir kitabı yoktu. Bunlar Yunus Emre Divanı, Niyazi Mısri Divanı ve Eşrefoğlu Rumi Divanı kitaplarıdır. Babamdan evlatlarına kalan bu üç kitap bana nasip olmuştu. Çocukluk ergenlik ve gençlik yıllarım hep bu üç kitapla geçti. Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi’nin de yazarlık yolculuğumda bana refakat ettiğini söyleyebilirim.</p><p>Otuz yıla yakın öğretmenlik yaptım. Bu süreç benim içimdeki öğrenme, talebelik arzusunu büyüttü. Öğrencilerime öğrenme sevgisi kendilik bilinci ve hikmet aşkını vermeye çalıştım. Didaktik bir adam olmadım hiç. Birlikte öğrendik ne öğreneceksek öğrencilerimizle. İnsanı yangından ilk kurtaracak bilgileri ve ontolojik ilk yardım bilgilerini öğretmeye çalıştım. Bugün de olsa aynısını öğretirdim. Tabii öğretmenin açık ucu öğrenmektir gerçeğini hiç göz ardı etmeden. Duygu öğretilerek elde edilmez. Deruna yolculukla kazanılır. Öğrenciyi yeniden talebe kılmakla mümkündür bu. Meşhur ifadeyle “Her gün balık vermek yerine balık tutmasını öğretmektir” mesele. Ben bu hakikatin peşinden gittim, ama tutulan balıkları da bir başına değil hep birlikte tatma göz doygunluğuyla buluşturarak. Şiir bilgisi bir tür ilmihaldir. Hâlin ilmi olmaya şiirden daha layık başka ne vardır insanın var ettikleri arasında?</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/a01357de-1xwczi3wb3pksibmtii8m.webp" data-card-width="575" data-card-height="452" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/a01357de-1xwczi3wb3pksibmtii8m.webp"></p><p><strong>DİLARA AYŞE AKDENİZ</strong></p><h2>Titreyerek kalem tutan cılız ellerimiz bugün yazıyorsa bunu öğretmenlere borçlu</h2><p>Edebiyat öğretmeni bir babanın kızı olarak gerek okul gerek hayat yolculuğumda ruhumda en çok yer eden öğretmenim kesinlikle babam Kadri Raşit Akdeniz. Kendisi edebiyat öğretmeni ve bir dönem hakikaten aynı okulda olmamız dolayısıyla öğretmenliğimi yaptı. Ben dünyaya gözleri merhametten dolarak bakmayı babamdan öğrendim. Babam tabiatında garip bir yaşam neşesi ve dikkati barındırıyor. Onun hayatı gözlemleyişini gözlemlemek, onun inceliği ile kendi kaba taraflarımı yontmak, onun kendine dair özşefkati ile kendime şefkat göstermeyi öğrenmek ve onun kitaplığının gölgesinde büyümek büyük bir ayrıcalıktı. Babam dışında ise lise yıllarındaki edebiyat öğretmenim Rabia Erdem’in hakkını ödeyemem. Çamlıca Kız Lisesi mezunu, oldukça özgüvenli, mizah anlayışı kuvvetli ve asil bir kadındı. Taşra yıllarının o garip anlaşılamazlığında ve yalnızlığında edebiyatın sinesine sığınmayı, ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden Rus romanlarına, Ahmet Haşim’e, Tanpınar’a ve şiire sığınmayı ondan öğrendim. Bilhassa taşrada edebiyat öğretmenlerinin okuyan yazan gençler için apayrı bir evren olduğuna inanıyorum. Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” deyişi gibi, pek çoğumuz gözlerimizin içine bakarak bizimle konuşan o ince ruhlu öğretmenlerimizin ceketinin altından çıktık.</p><p>Dergâh dergisinde yazdığım yıllarda sevgili Ali Ayçil ile yazdığım her öykü akabinde uzun sohbetler yapardık. Bana bir okuma patikası belirlerdi. Onun memleketinde görev yapmak şark görevini tılsımlı bir hale getirdi benim için. Onunla yaptığım uzun telefon sohbetlerini ve elimden tutan bir usta olmasının yarattığı emniyet hissini unutamam. Yıllarca kendimde maraz olarak gördüğüm şeyleri “zengin bir iç dünya” olarak tanımlayıp kendimden ümidi kesmememi sağladı. Ve yine kıymetli ağabeyim Murat Erol, bir hukukçu olmasına karşın gerek şiir gerekse deneme türünde bana öğretmenlik etti. İç disiplin inşa ederek alkış beklemeden kendi yolunda ilerlemeyi ondan öğrendim. Yazarken ve okurken fonda çalan pek çok şarkının da hatırlatıcısı odur benim için.</p><p><br></p><h2>YALNIZ KALMA BECERİSİNİ ÖĞRENMEK</h2><p>Ben de Tarkosvki’nin öğütlediği gibi yalnız kalma becerisini öğretmek isterdim galiba. Yalnız kalma becerisi derken fiilen tek kişi yaşayabilmekten bahsetmiyorum. Ne toplumun, ne ailenin ne de başka bir dış gözün onayını aramadan; kendi iç kaynakları ile var olabilme becerisi. Bu iç yeterliliğin tuhaf bir güç verdiğini düşünüyorum insana. Kendi kendine sohbet edebilme, iç sesini rehin vermeden kendi ile hasbihal edebilme ne büyük bir tatmin. Bunun yarattığı huşu ve kendine şahitlik edebilmek sanki dünyada var oluş amacımız. Eti ve kanı aşarak tinsel bir alana kendimizi taşıyabilmek ne büyük kudret. Ve tüm bunu bir başkasının sırtına basarak değil onun gözlerine olanca anlayış ve kavrayışımızla bakarak yapabilmeyi öğretebilmek isterdim.</p><p>Benliğin bencillikle değil, ben’in sen’i anlaması ile güçlendiğini gösterebilmek isterdim. Öğretmenlerin en büyük meziyeti de bu değil mi? Güçlerini ezmekten değil, vaktiyle koruyup kanat gerdikleri o cılız fidelerin günü geldiğinde gölge veren devasa ağaçlara dönüşebilmesinden alıyorlar. Okul önlüklerinde titreyerek kalem tutan cılız ellerimiz bugün güzel şiirler, öyküler yazıyorsa bunu onlara borçlu. Emeği geçen her öğretmenime ayrı ayrı teşekkür ediyorum.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/997f9382-wo0spjpj6po1x2da4p8fqi.webp" data-card-width="1202" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/997f9382-wo0spjpj6po1x2da4p8fqi.webp"></p><p><strong>ŞAKİR KURTULMUŞ</strong></p><h2>Her şair ve yazara bir öğretmen eli dokunmuştur</h2><p>Okuma sevdamız daha ilk okulda, elimize ne geçerse okuduğumuz kitaplarla başladı. Daha çok çizgi film, resimli roman tarzındaki bu kitaplar ortaokulda yerini hikâye, menkıbe ve tarih kitaplarına bıraktı. Bizim okuma sevdamızı lise birinci sınıfta fark eden iki öğretmenimiz oldu. Birincisi edebiyat hocamız Mehmet Kiremit, diğeri biyoloji hocamız Türkan Hanım. Biyoloji hocamız benim elimde okuduğum kitapları görünce bir gün dersten sonra yanına gelmemi istedi. Görüşmek üzere gittiğimde, “Sen okumayı çok seviyorsun galiba, istersen sana okuyabileceğin kitaplar getirebilirim kendi kütüphanemden” dedi, çok mutlu olacağımı söyledim. Böyle başladı Türkan Hocamızdan aldığımız kitap desteği. Evinden getirdiği kitapları okuyup tekrar getirip hocamıza veriyordum. O da yeni kitaplar getiriyordu. Çağdaş yazarlara ait hikâye ve romanları okumaya başlamıştım. Edebiyat derslerimize giren Mehmet Kiremit Hocamız ise okuduğum kitapları görüyor, sınıfta arkadaşlara gösteriyordu “Bakın arkadaşınız ne güzel kitaplar okuyor” diyor onların da kitapla dostluklarının artmasını arzu ediyordu. Bir ara şiir yazdığımı da öğrendi, görmek istedi yazdığım şiirleri kendisine verdim. Okulda bizden iki dönem önce olan sınıflarda okuyan Mustafa Özçelik’le tanışmıyorduk. Edebiyat hocamız ona benden bahsetmiş, şiir yazıyor, onunla ilgilenin, demiş. Birgün Mustafa Özçelik Ağabey gelip beni buldu ve kendisi ile tanıştık. O günden sonra daha çok buluşup konuşmaya, kitaplar, dergiler ve şiirler üzerinde sohbet etmeye başladık. Yazdığımız şiirleri kendisine gösteriyorduk o da bize görüşlerini söylüyor, neler yapmamız gerektiği konusunda yardımcı oluyordu.</p><p><br></p><h2>ATASOY MÜFTÜOĞLU BİZE ÖĞRETMENLİK YAPTI</h2><p>Lisede tanıştığımız ağabeylerimiz vasıtası ile Eskişehir’de canlı bir kültür ortamının içinde bulduk kendimizi. Burada kendisi bir okulda öğretmen olmayan ama hepimiz için bir anlamda çok kıymetli şeyler öğrenmemize vesile olan Atasoy Müftüoğlu’nu zikretmeliyim. O’nun sohbetlerine katıldığımız zaman bilmediğimiz fakat öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu görüyor ve daha çok okumaya gayret ediyorduk. Kendimizi tanımak, bilmek, yol almak konusunda Atasoy Ağabeyin bize kattıkları için kendisine minnettarım.</p><p>Sevmek, her şeyi severek yaşamak, edebiyat aşkı, okumak ve şiir üzerine konuşmak isterdim. Bir şeye önce inanmak ne kadar kıymetli ise, severek yapmak, severek yaşamak da o kadar kıymetli. Zaman zaman öğrencilerimize bu konuda daha çok gayret göstermelerini ve yaptıkları işi severek yaptıklarında o işten daha çok tat alacaklarını, mutlu ve başarılı olacaklarını söylüyorum. Son olarak şöyle bitireyim: Şairlerin ve yazarların okuma, yazma hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz. Öğretmenlerimiz bu dokunmayı, aydınlatmayı, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürdürmeye devam edeceklerdir. Var olsunlar. Minnettarız.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/00e79882-6gqrc8bqyz6k6byxhj90c.webp" data-card-width="1067" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/00e79882-6gqrc8bqyz6k6byxhj90c.webp"></p><p><strong>CİHAN AKTAŞ</strong></p><h2>İlk öğretmenim, babamdır ki zaten mesleği öğretmenlikti</h2><p>“Benim hocamdı.” Kaç kişi için gurur ve minnetle kurabiliriz ki bu cümleyi? Deleuze, Issız Ada’da “özel düşünür” diye nitelediği hocaların iki ayrıcalıklı niteliğinden söz eder: “Her durumda onlara ait kalan özel bir yalnızlık ama aynı zamanda içinde belirdikleri içinde konuştukları dünyanın bir dağınıklığı hareketliliği...” Öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan ilk öğretmen, Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’nde matematik dersimize giren Ahmet Muhtar Bayraklı’dır. Benim yatılı okuduğum yıllarda lisemiz, kutuplaşan Türkiye’nin bir minyatürü gibiydi, ilk romanım Bana Uzun Mektuplar Yaz’da tasvir etmiştim bunu. Sağcı ve solcu öğrenciler gruplaşmışlardı, sağcı ve solcu öğretmenler ayırt edilirdi. Ancak öğretmenlerimizin hemen hepsi, öğrenciye muamelesinde tarafsız davranır, bizleri evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yaparlardı. Tek bir öğretmen vardı ki sağcı mı solcu mu anlaşılmıyordu. Matematik öğretmenimiz olan Ahmet Muhtar Bayraklı’yı, bir grup içinde düşünemiyorduk. Parmağındaki gümüş yüzük bize bir şey söylemiyordu henüz. Son yılımızda Bayraklı hocamız, bizi üniversiteye hazırlamak için ders bitiminde iki saat matematik dersi vermeye başladı. Trigonometri onun anlatımında zihnimi zorlayan gizeminden kurtulurdu. Matematikte pek iyi bir öğrenci sayılmazdım. Bu ek derslerin yardımıyla DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu kazandım. Teşekkür için mektup yazdım hocama, o da cevap olarak mutluluk hislerini ve iyi temennilerini belirttiği, öğretmen lisemizin mekanlarını gösteren bir kartpostal attı. Dahası, yıllar yıllar sonra çok sevdiğim iki arkadaşımın, Havva ve Ayşe Sula kardeşlerin kuzeni olduğunu öğrendim öğretmenimin. Ayşe, hocamın İstanbul’a geldiği günlerde bizi buluşturdu. Erdemlilik insanın yüzüne yansır, insan bütün ömrü boyunca his ve düşünceleri, davranışlarıyla, seçimleriyle yüzünü yeniden yapar. Yıllar sonra karşılaştığımızda Bayraklı Hocam bana bunu düşündürdü.</p><p><br></p><h2>İNSANIN İLK ÖĞRETMENİ ANNE VE BABASIDIR</h2><p>Benim ilk öğretmenim, babamdır ki zaten mesleği öğretmenlikti. Dedem de öğretmendi. Esasında insanın ilk öğretmenleri, annesi ve babası oluyor. Bu bir tarafa, ağabeyim Ümit Aktaş’ın yol göstericiliğinin altını çizmek isterim. Üniversiteyi bitirdiğim sırada, başörtülü olduğum için yüksek lisans yapamayacağımı anladığımda, ağabeyime, “Bu şartlar altında kaybolup gitmek istemiyorum” dediğimde, “Böyle düşünüyorsan kaybolmazsın” demişti. Bu sözü hiç unutmadım.</p><p><br></p><h2>İYİLİĞİ İNŞA ETMEK HÂLÂ ELİMİZDE</h2><p>İnsan öğrenme fırsatlarını kaçırmamalı, bilgisini ve tecrübelerini ise hemcinslerinden esirgememeli, vakit varken. Hepimiz bir iç sızısı, bir tebessüm, bir güzel söz ümidinden ibaretiz bir başımıza. İyi hatırlanma veya ebedi varlığımızı iyilikle inşa etme fırsatı henüz elimizde. Acının, hastalığın, yıkımın, ihanetin ille de umutsuzluk, çürüme, kötülük doğurmaması da elimizde.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/385660fa-mhcis3qajg86ltrl8nbvpr.webp" data-card-width="840" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/385660fa-mhcis3qajg86ltrl8nbvpr.webp"></p><p><strong>NİGÂR NİGÂR ALEMDAR</strong></p><h2>Türkçe öğretmenim Yahya Kemal’in yakın dostuydu</h2><p>İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde (şimdiki karma Robert Kolej) orta 1’de Türkçe öğretmenim Halis Erginer’di. Kendisi büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın yakın arkadaşıymış. Biz küçük öğrencilerine her fırsatta ondan söz eder ve şiirlerini okurdu. O yaşta onları pek anlayamazdık doğrusu. Ama en azından daha ileri sınıflara bu şairin adını ve bazı beyitlerini tanımış olarak ulaşmıştık. Lise 1’e geldiğimde Yahya Kemal’i ve şiirlerini daha iyi anlayabilmiştim. Geriye dönüp baktığımda şunu farkettim. Büyük edebiyatçıların böyle öğretmen dostları olması ve benim böyle bir kişiden ders görmüş olmam beni hayli etkilemiş. Bir başka unutamadığım eğitmen de Prof. Dr. Hikmet Sebüktekin’di. Kendisiyle üniversite yıllarımda ABD’de tanışmıştım. Gelecek planlarımı sordu bir gün. İngilizce hocası olmak istediğimi söyledim. “O zaman edebiyat yerine dilbilim okumalısın” dedi. Bana yol gösterdi. Michigan Üniversitesi’nde bir yıl asistanlığını yaptıktan sonra memlekete döndüğümde tavsiyesinin ne kadar yerinde olduğunu gördüm. Sadece öğretmenlik hayatımda değil, simultane konferans çevirmenliği meslek hayatımın anahtarının da dilbilim eğitimi olduğunu yaşayarak gördüm. Her iki hocamı burada rahmetle anmak isterim.</p><p><br></p><h2>YOLUMU AYDINLATAN BİR YAZAR</h2><p>Kıymetli edebiyatçı, yazar Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu benim öğretmenim olmadı ama yazarlık yolculuğumda yolumu aydınlatan biri oldu. Onu çok sene evvel aile büyüğüm Şair Nigâr Hanım’ın biyografisi üzerinde çalıştığı yıllarda tanımıştım. Araya seneler girdikten sonra tekrar görüşme fırsatımız olduğunda aile kitabımı, İstanbullu Üç Osmanlı Ailesi’ni yazmaya başlamıştım. Bazı noktalarda nasıl ilerleyeceğimi tam bilemediğim zamanlarda bana “Bırakın içinizdekini tıpkı bir ırmağın akması ve şelâle biçiminde dökülmesi gibi yazın” demişti. Nazan Hanım’ın yol göstermesi ve desteği bu kitabımın şekillenmesine büyük katkısı olmuştur.</p><p>35 yılı aşkın bir süre İngilizce ve Simültane Konferans Çevirisi konularında Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nde ders verdim. Yaklaşımımda hep kolaylaştırıcı, kısa yolları öğretmeyi yeğledim. Öğrencilerin de sınıf ortamına ve diğer öğrencilere sağlıklı geri bildirim vermesini destekledim. Bugün ‘geri bildirim’ dediğimiz kavram birkaç yıl öncesine kadar ‘eleştiri’ diye kullanılıyordu ve sadece olumsuz bir anlam yüklüydü. Halbuki geri bildirimde olumlu tespitler de mutlaka öne çıkartılmalı, öğrenci motive edilmeli. Bugün ülkemde tüm derslerde bu yöntemin kullanmasını dilerim. Ayrıca eğitimde etik değerler konusunun altını çizerek her branşta zorunlu olarak işlenmesi için uğraşırdım. Başkasının çalışmasını kaynak göstermeden kopyalamanın, yapay zekâya ödev veya tez yazdırmanın ülkemizde hiç bir öğrencinin asla başvurmaması gereken ahlâk dışı bir davranış olduğunu zorunlu etik değerler dersinde ele alınmasını isterdim.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/e7720cbb-s5z9jqxu8wbu4tojrl1wks.webp" data-card-width="960" data-card-height="704" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/e7720cbb-s5z9jqxu8wbu4tojrl1wks.webp"></p><p><strong>MELİKE GÜNYÜZ</strong></p><h2>Öğretmenlik yaparken öğretmenimi rol model aldım</h2><p>İlkokul öğretmenim Cemal Uçar’ı unutmam mümkün değil. Çok gayretli bir öğretmendi. Sosyal bilgiler derslerimizi haritalar üzerinden, fen bilgisi dersimizi insan bedeni maketi üzerinden yapardı. Okuma alışkanlığı kazanmaktan sınıf ve toplum içinde davranış biçimlerine kadar her konuda bize çok sağlam bir temel verdiğini düşünüyorum. Ortaokul yıllarında Nüket Garipoğlu isimli İngilizce öğretmenimin öğretim metotları ve öğrenci ile kurduğu iletişim gerçek bir rol model olmuştur benim için. Ben de öğretmenlik yaptığım zaman aslında onu benzemeye çalıştığımı fark etmiştim. Lise yıllarına geldiğimde ise kıymetli Yümni Sezen, Hacı Ömer Şahin, Mahmut Filoğlu gibi alanlarının yıldızı olan hocalarımı yad etmeden geçemeyeceğim. Prof. Dr. Günay Kut Hocamla yüksek lisans tezi çalışırken onun öğrenci yetiştirmedeki disiplinine, öğrenciye saygı duyma biçimine, birlikte öğrenme ve birlikte çalışma yöntemine hayran kalmıştım.</p><p><br></p><h2>EVİMİZDEKİ ZENGİN KÜTÜPHANE</h2><p>Yazarlık konusunda beni özel olarak yönlendirmese bile evimizde zengin bir çocuk kütüphanesi oluşturan babamın etkisi çok fazladır. Tabii ki babamın sosyal çevresinin Türkiye’nin önemli fikir ve sanat adamlarından oluşması ve çocukluğumuzun onların içinde geçmesi de büyük bir etken. Bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca da yazı yazma konusunda hep motive etmiştir.</p><p>Ben bir anneyim, hocayım ve yöneticiyim. Sürekli bir şeyler öğreten pozisyondayım. Dolayısı ile öğretmek benim hayatımın bir parçası. Ben bireysel öğrenmeye de akran öğrenmesine de çok önem veriyorum. Hele şu içinde bulunduğumuz dönem akran öğrenmesinin çok daha baskın olduğu bir dönem. Bu sebeple bir şey öğretirken karşılıklı iletişim tercih ettiğim bir yöntem. Karşılıklı öğrenme metotlarını benimsediğinizde siz de her an yeni bir öğrenme ile zenginleşebiliyorsunuz.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/1724b916-acdhlurt6fh278qolxlmje.webp" data-card-width="1003" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/1724b916-acdhlurt6fh278qolxlmje.webp"></p><p><strong>EMİNE BATAR</strong></p><h2>Öğrenmeyi öğretmekten daha çok seviyorum</h2><p>İlkokul ve ortaokulu doğup büyüdüğüm kasabada okudum. O zamanlar kasabadan şehre liseye giden kız çocuğu yoktu. Babam, şahsi minibüslerle her gün yolculuk yapmama karşı çıktı. Ben ısrarla okula devam etmek isteyince kasabamız belediye olana kadar dayımlarda kalmama karar verildi. Kalabalıklar arasında yapayalnız hissediyordum. Ailemi, bahçemizi, mahallemizi özlüyordum. Bu özlemle baş etmemi sağlayacak ve beni şehirde tutacak bir yakınlığa ihtiyacım vardı. Fen Bilgisi dersimize giren Ulviye Öğretmen benim bu ihtiyacımı fark etmiş olmalı ki sözleriyle, bakışıyla bana sevgisini hep hissettirdi. Yüzünü, bakışlarını, sıcak sesini hâlâ sık sık düşünürüm.</p><p><br></p><h2>ÖĞRETMEK BİLGİNİN ZEKATIDIR</h2><p>Babam okuma yazma bilmiyordu ama sessizliğin dilini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. İnsanın, sözcüklere pek ihtiyaç duymadan yine de mükemmel bir dille nasıl ‘anlatabileceğini’ ondan öğrendim. Bir yakınım ilk yazdıklarımı okuduğunda, “Sen ne yazarsan yaz hikâye oluyor” demişti. Hikâye üzerine düşünmeye, bu söz üzerine başladım. Birçok yazar büyüğümden de öğretmen olmadıkları hâlde hayat ve edebiyat adına çok şey öğrendim. Değer verdiğim, saygı duyduğum, sevdiğim ve hayatıma şu veya bu şekilde aldığım insanlardan sürekli bir şeyler öğrendim. Hayat bizi bazen öğrenci bazen öğretmen yapar. Bu hal gün içerisinde bile birkaç kere yer değiştirebilir.</p><p>Öğretmenlik yaptığım uzun yıllar boyunca, müfredatın yanında davranışlarımla ve konuştuklarımla farkında olmadan öğretme eylemim devam etmiştir. Ama bu birine bir şey öğretmek için değil de hayatın akışı içerisinde ister istemez ortaya çıkmıştır. Öğretmek bilginin zekatıdır. Fakat eğer karşımdakinden böyle bir talep olmamışsa öğretmeye kalkmaktansa onu kendimde bir hâl olarak bulundurmayı ve yaşamayı yeğlerim. Öğrenmeyi öğretmekten daha çok seviyorum.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/432bae11-uenidkxi1mryi337e1oi8.webp" data-card-width="800" data-card-height="1065" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/432bae11-uenidkxi1mryi337e1oi8.webp"></p><p><strong>MUSTAFA ÇİFTÇİ</strong></p><h2>İrtibatımız kesildiği için mahcubum</h2><p>İlkokul öğretmenim Fadime Temir’i unutamam. Bende çok emeği var. Mahcubum kendisiyle irtibatımız kalmadı. Keşke bu kadar çekingen olmasam da eski günleri hatırlayacak kadar yanına varsam… Nasip belki cesaretimi toplarım… “Bu sınıfta unuttum yok” derdi. Tedbirli, düzenli olmayı pek önemserdi ve olmazsa olmaz temizlik. Ben de temizlik kolu başkanıydım. Tırnaklar kısa, saçlar taralı, kızlar kurdeleli, kitaplar ciltli, defterler tertemiz olacaktı. Bunları şimdi bilen, uygulayan var mıdır meçhul.</p><p>Ne öğretmenlerim ne başka biri rehberlik etti. Hayatta en çok istediğim şey yazmaktı. Lakin yazmaya başlamam geç oldu. El yordamıyla, düşe kalka yazar olduk vesselam. Lakin bir rehberim olsun çok isterdim.</p><p>Muhabbet ve merhamet bellenebilir. Bunun için Allah’a dua etmeli; “Allah’ım bana merhamet duymayı ve muhabbetli biri olmayı öğret.” denebilir. Kul isterse sebepler de yaratılıyor vesselam.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/82ccfa02-gchkf00ooswllxynbuvtoa.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/82ccfa02-gchkf00ooswllxynbuvtoa.webp"></p><p><strong>MUSTAFA BAŞPINAR</strong></p><h2>Öğrencilerimle ilişkimde hocalarımdan izler görüyorum</h2><p>Liseye kadar parlak bir öğrenci değildim. Ancak hem ortaokul hem de lise yıllarımda tarihe ilgim hayli yüksekti. Bunda hocalarımın etkisi olmalı. Lise yıllarımda Salih Bilgilioğlu ve Osman Bekler isimli hocalarımı sanırım kendime daha çok örnek aldım. Hocalarımın her ikisi de disiplinli ve ciddi insanlardı. İşlerini severek ve büyük bir özveriyle yaparlardı. O yılların hoca-öğrenci ilişkisini düşününce hocalarım o kadar ciddi olmalarına rağmen kendimi son derece rahat ifade ederdim yanlarında. Şimdilerde öğrencilerimle ilişkilerime bakınca kendimde hocalarımdan bir iz görüyorum. İyi ki böyle insanlarla yolum kesişmiş, diyorum. Gönül arzu ederdi ki iyi okuyan, günümüz edebiyatını yakından takip eden hatta yazan yahut hiç değilse bunlardan birine sahip vasfı olan bir edebiyat öğretmenim olsaydı. Kitabı, kütüphaneyi, yazıyı bize sevdirseydi. Keşke! Ama nasip işte. İnsanın bir nasibi varsa ve ona kavuşmak için beklemesi gerekiyorsa başka seçenek yoktur.</p><p><br></p><h2>MUSTAFA KUTLU REHBERİM OLDU</h2><p>Yazarlık yolculuğumda üstadım Mustafa Kutlu ile tanışıncaya kadar rehberim hep eserlerini okuduğum yazarlar oldu. Sonra Kutlu ve onun yönetimindeki Dergâh dergisi ile yolculuk yıllarım var. Fakat o evrensel hocalar yani yazarlar hayatımda hep oldu ve olmaya devam edecekler. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda da bunun en ideal yol olduğunu fark ettim. İyi edebi metinler yazmak niyetindeyseniz iyi, has edebi metinlerle yüzleşmeniz gerekmektedir. Öte yandan insan yoktan var eden bir varlık değil. Ancak kendisinden önce ortaya konmuş ürünlerle yola çıkar ve zamanla onunla aynı boya gelmeyi yahut onu geçmeyi arzular. Yazı yolculuğumda eserleriyle bana rehberlik eden yüzlerce yazardan, şairden ne öğrendim? Evvela yazıya sevdalanmak gerektiğini öğrendim. Ona zamanını, emeğini adamak gerektiğini ve yazıyı ciddiye almak gerektiğini öğretti okuduğum yazarlar. Edebiyatla hayatı anlamlandırmak diye bir eylemin, soylu bir duruşun olduğunu, çağına tanıklık gibi onurlu bir tavrın olduğunu öğrendim okuduğum evrensel metinlerle. Bazen mutlu olmak için bir iyi metin okumanın kâfi geldiğini, bazen yaralanmak için de aynı eylemin gerçekleşmesi gerektiğini öğrendim iyi, has metinler okudukça. Edebiyatın artistik hareketle olmadığını, insanın içinde gizli duran o cevherin ortaya çıkması için bir kanalın da edebiyat olduğunu bildim bu yolculukta.</p><p>Hiçbir mesleği kutsamıyorum ama bazı meslekleri önemsiyorum. Onlardan biri de elbette öğretmenlik. Esasında insanla doğrudan temas halinde olan her meslek diğerlerine nazaran biraz daha ön planda tutulmalıdır. Eğer becerebilseydim ülkemdeki ve yeryüzündeki bütün insanlara öncelikle iki duyguyu öğretmek isterdim. Bunlar; empati kurmak ve merhamet etmek. Empati kurabilen insan aynı zamanda merhamet etmeye en yatkın ve yakın insan demektir. Çağımız insanının en zayıf iki duygusu sanki. Bir kişinin hayatında bunlar yoksa zaten o kişi adil olmaz, paylaşımcı olamaz, emanete sahip çıkmaz; hakkı olmayanı talep eder ve sonunda ya başkalarına zulmeden birine dönüşür yahut da zulme sessiz kalan biri olur. Bunlar dışında insanlara bir de kitapla dost olmanın yollarını öğretmek isterdim.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/b70496a7-mf13canpzcjl5rqzha5tb.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/b70496a7-mf13canpzcjl5rqzha5tb.webp"></p><p><strong>M. FATİH KUTLUBAY</strong></p><h2>Çocukken öğretmen olmak isterdim</h2><p>Kitaplarla bağ kurmamı ve bu bağın hayatımın merkezinde yer etmesini sağlayan isimlerin başında sanırım ilkokul öğretmenimiz geliyor. Kendisi her dönem başında bizlere belli sayıda kitap aldırır sonra onları sınıf kitaplığımızda toplardı. O zamanın koşullarına göre sakin, 54 kişilik bir sınıfımız vardı. Bu da her yıl kütüphaneye aynı sayıda kitap girmesi ve iki dönem içinde onlarca kitap okumak demekti. Haftada bir kitap bitirdiğimizde yıl sonunda elimizden onlarca metin geçmiş olurdu. Öğretmenimiz kitapla ilişkiyi bir ödev değil bir alışkanlık olarak öğretti bize. Bu kitaplık tuhaf şekilde kitap ve planlama alakalı bir düzen duygusu da yaratırdı. Bugün hâlâ kitap raflarına bakarken zihnimde canlanan görüntü öğretmenimizin sessizce kitaplığa kitapları dizmesiyle alakalı. Bende bıraktığı iz “okumak iyidir” gibi basit bir cümleden daha fazlası. Kitaplara en çok da ödev nazarıyla bakılmadığında insanı bambaşka diyarlara götürebildiklerini ondan öğrendim.</p><p><br></p><h2>DEDEMİN KİTAPLARI</h2><p>Birkaç kişi var aslında bu role uyan. İlki dedem. Mısır Çarşısı’ndaki küçük dükkanında yine küçük bir kitaplığı vardı ama yaşı ilerlediği için okumakta zorlanırdı. Akşamüstleri benden çoğu tasavvuf üzere olan kitaplarından okumamı isterdi. Ben okurken dinler, arada bir “dur” derdi. Okuduğum yerle ilgili bir ekleme yapar ya da kendi yorumunu söylerdi. Hz. Ali Cenkleri, peygamber kıssaları, Yunus şiirleri bana hâlâ o günlerin ve de o dükkânın kokusunu getirir. Dedemle kitap okumak bir metni anlamanın ötesinde o metnin insanın duruşunu nasıl şekillendirdiğini de göstermiştir. O okuduklarını hayatının birçok alanına tatbik ederdi çünkü. Bir kitabın asıl değerinin kapağı kapandığında bıraktıklarıyla alakalı olduğunu öğretti. Andığımız role uyan bir diğer isim de öykücü şair Adige Batur. Kendisi aynı zamanda kuzenim olur. Daha ben çok küçük yaşlardayken kendi kütüphanesini bana cömertçe açmıştır. Zamanında kendisinden aldığım kitaplarla evimizdekinden ayrı bir kütüphane bile kurmuştum. Özellikle kurmaca okumalarımın ilk safhalarında benim için bir yol göstericiydi. Bugün kurmaca karşısındaki dikkatimin, metne yaklaşırken gösterdiğim seçiciliğin ve okur olarak edindiğim omurganın önemli bir kısmı o dönemlerden gelir.</p><p>Çocukken öğretmen olmak istesem de hayat beni hukukun sahasına taşıdı. Buna karşılık anlatma isteğim hiçbir zaman tamamen kaybolmadı. Hukukta da yazıda da en çok sevdiğim şey bildiğimi paylaşabileceğim bir zemin bulmak oldu. Bugün hâlâ eğitim vermeyi, öğrendiklerimi başkaları ile paylaşmayı, mesleğe dair tecrübemi meslektaşlarıma aktarmayı seviyorum. Çocukluk günlerindeki hayalin devamı belki de. Neyi öğreteceğim meselesine gelirsek… Yaşadığımız her an, kendi hikâyemizin cümlelerinden biri olarak yazılıyor. Ben de ancak kendi hikâyesine dışarıdan bakabilme becerisinin önemini hatırlatabilirdim. İnsanın kendi hikâyesini bulmasının ve anlatmasının farkındalığı için çabalardım. Kendini tanımayan insan başkalarının hikâyesine hiç eğilme gereği duymuyor çünkü. Derdim insanlara dramatik bir duygu yüklemek değil sadece kendilerinin de bir hikâyenin parçası olduğunu hatırlamalarını sağlamak. Çünkü kişi kendi hikâyesini teşhis ettiğinde hem başkasını dinlemeye daha istekli oluyor hem de hayatında daha tutarlı bir yol açılabiliyor. Günün sonunda anlatmak da dinlemek de ancak böyle anlam buluyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyata-siginmayi-onlardan-ogrendik-4768821</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/dd54abdd-yx71qq7c84psz649ah54p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Babamın yeni kitabı çıktı!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/babamin-yeni-kitabi-cikti-4768823</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/babamin-yeni-kitabi-cikti-4768823" rel="standout" />
      <description>Öykü kitaplarıyla edebiyat dünyasında sesini duyuran yazar Gülçin Durman şair olan babası Nurettin Durman ile son çıkan kitabı üzerine söyleşi yaptı. Nurettin Durman iki cilt olarak çıkan Dünyadan Geçerken /Toplu Şiirleri kitabından yola çıkarak şiir dünyasını kızına anlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>GÜLÇİN DURMAN</strong></p><p><br></p><p>Çocukluğumda, ailece gerçekleşmesini beklediğimiz en önemli şey babamın bir kitabının çıkacağının müjdesini almaktı. Nedense bir türlü gelmiyordu ama bu haber. Biraz üzdü de hatta bir ara. Tam şimdi oldu, olacak diyorduk. Sonra birden hiç ummadığımız bir engel ortaya çıkıyor ve hayallerimiz suya düşüyordu. Hâsılı kelam evimizin biriciği “babamın kitabı” bayağı bekletti bizi. Hakkını yemeyeyim sonradan bereketini de getirdi. Sadece şiir değil, hikâye, günlük ve deneme kitapları da oldu babamın. Geçtiğimiz günlerde, babamın Dünyadan Geçerken adlı yeni bir kitabı daha çıktı. Çıra Yayınlarının yayımladığı iki ciltlik kitapta babamın toplu şiirleri bulunuyor. Babamın yani şair Nurettin Durman’ın bu en son çıkan yeni kitabı vesilesiyle kendisine birkaç soru sordum. Cevaplarını bildiğim bir röportaj yapma fikri benim için değişik ve eğlenceliydi.</p><p><strong>Şiir yazabilmek için heyecanlı, ümitvar ve hayatı sevmek gerekiyor gibi geliyor bana. Çünkü yakından tanıdığım bir şair böyle biri. Yani sen! Ne dersin bu fikrime? Haklı mıyım?</strong></p><p>Bizi kuşatan ne varsa, biz oradayız. Sokağa çıkıldığında dünya güzel midir? Gözlerimiz kimlerin gözleriyle bakıyor etrafına? Ya da biz kimiz, ne işimiz var bu yeryüzü denilen curcunada? Mademki varız, var olmak zorunluluğunu duymayacak mıyız? Bu var oluşa giden yolda birtakım olguların bizi zorladığını ve ne iş tutuyorsak tutmuş olalım, içimizde öz olarak neyi taşımakla mükellef olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Yani aslında şiirle de kök salmak gerekiyor dünyaya. Çünkü şiirin omuzlarına da yük biniyor.</p><p>Şairin şiiri hayatına dahildir demiş ya şair. Evet öyle olmalı, hayatın ivmeleri arasında çekişenlerle çekişmeyenleri bir arada tutmanın adına da olsa kabullenmelerin etrafında oluşacak şeylerin üstesinden gelebilmeli şair. Ümitsiz olmadım ve tabii ki ümitsizlik yakışmaz bize. Zorlukların üstesinden gelmenin bir adı da ümitsizlik yok demektir.</p><p>Çünkü her şey ‘Bir’ ile kaimdir. ‘Bir’ kuşatır. ‘Bir’ oldurur. ‘Bir’ ikame eder. ‘Bir’ yedirir içirir. ‘Bir’ eğitir. Yani terbiye eder. Akla sebebiyet verir. Akıl ve akılsızlık. Görürlük ve görmezlik... Duygu ve duygusuzluk... Ölüm ve kalım… ‘Bir’ âlemdir. Diğer her şey pervanedir. ‘Bir’ ganidir. Acizlere ilham verir. Aciz kelimeyi bendinde ufalar, ufalar un ufak eder; ateşiyle yakar kavurur söze dönüştürür.</p><p>Alıcı kuş gibi şair sözcüklere yapışırken oluşan titreşimin altında yatmakta olan ateşli imgeyi yukarıya kaldırmak; yani ona nefes aldırmak, aydınlığa çıkarmak ve rahatça dolaşmasını sağlamak da o büyük uğraşın sürecinde kazanılmış bir zaferdir şair için...</p><p><br></p><h2>GEÇİM GAİLESİ ARASINDA YAZARLIK SERÜVENİ</h2><p><strong>Sence şair hayatta neyi önemsemeli? Şiiri mi, ekmeği mi?</strong></p><p>İş güç, geçim gailesi, evin iaşesi çocuklar falan derken sıkışık zamanların kırıntılarından yararlanıyordum ancak. Her şeye rağmen kendime bir özel zaman ayıramadığım için pişman değilim. Çünkü bana uyan böylesi bir hayat olmalı. Yoğun iş gününden sonra rahatlığa varmak sanki yasaklanmış gibiydi bana. Öyle bir zorluk içinde bugünlere geldi yazı hayatım. Yani bu zor bir yolculuktu, yürünmesi gerekiyordu, yürünmese olmayacaktı.</p><p><br></p><h2>NE EKMEKSİZ NE ŞİİRSİZ KALDIM</h2><p>Değerli dostum rahmetli İsmail Kazdal bana bir koltuğa iki karpuz sığmaz ya biri ya diğeri ile uğraş derdi. Ben de ikisini de yapacağım ağabey inşallah derdim. Öyle oldu, ekmeksiz olmazdı ve tabii şiirsiz de olunamazdı hayatımda. Zaten hangi şairin bir asal işi yok ki? Çok şükür devam edip geldim bu günlere…</p><p><strong>Dünya tarihi boyunca, günümüzdeki kadar kötülüğün bu kadar yaygın yaşanmadığı söyleniyor. Filistin›de yaşananlar herkesin malumu. Savaş bitti bitmedi mi daha belli değil. Şimdi de Sudan yanıyor. Bilmediğimiz de daha ne kadar kötülük, zulüm ve acı vardır, kim bilir. Bunca acıya rağmen şairler hala nasıl şiir yazabiliyor?</strong></p><p>Bir görüşe göre bu zulümlerden kıyımlardan kırımlardan sonra şiir yazılmaz. Lakin şair kalbi dayanamıyor ve bu rezilliğe zalimliğe karşı durmaya bir an dahi akan kanı durdurmaya katkısı olsun diyerek söze sığınıyor diyebiliriz… Sözün gücü haksızlığa karşı durmak için ayaklanıyor ve kötülükleri yok etmek için kendini ortaya çıkarıyor...</p><p><br></p><h2>OKUMAK İÇİN YALNIZ KALDIM</h2><p><strong>Nasıl ve ne zamanlarda şiir yazarsın? Özel bir ortam arar mısın? Ya da yazarken müzik dinler misin mesela?</strong></p><p>Gençken çalıştığım işin yoğun oluşundan dolayı ancak geceleri kitap okuyabiliyor ve yazıyordum. Öyle özel bir ortam arayışım olmadı belki bir iki defa yalnız kalmak için insanlardan uzaklaştığım olmuştur. Mesela Kızkulesi karşısında oturmuş şiir yazmışımdır. Beylerbeyi sahilde annen yanımda olsun ki başkaları gelip lafa tutmasın da başladığım şiiri bitireyim diye. Çalışma odam yok biliyorsun. Mısra kaçmasın kelime uçmasın diye not alınır zaman zaman. Gece kalkıp deftere düşer o ilk mısra sonra diğer mısralarla bütünleşip şiir olur. Şiir yazmanın saati yok. Ne zaman zuhur edeceği belli olmuyor sözcüklerin. Şiir özgür olmayı seviyor zaten. Yazarken müzik dinlemek alışkanlığım yoktur…</p><p><br></p><h2>HAMAL BİR ARKADAŞTAN ALDIĞIM O KİTAP</h2><p><strong>Dönüp dönüp okuduğun bir kitabın oldu mu hiç?</strong></p><p>Kardeşin Murat küçük iken gece geç vakte kadar saat yirmi dörtten önce uyumaz yanımda oynar, beni de ortak ederdi oyunlarına. Halının üzerinde kibritlerden şekiller yapar, tren gibi şekiller ile oynardı. Küçük bey uyuyacak babası kitabını okuyacak şiir gelirse uzaktan onu da buyur edip defterine yazacak gecenin ikisinde üçünde. Böyle çok kitap okumalarım oldu tabi. İlk okumalar, sonrası ilk kitap, ilk şiir yazımı gibi bir serencamın içinden geçerek. Çemberlitaş Vezir Handa çalışan hamal arkadaşıma elindeki kitabı bana verir misin dedim? Al senin olsun, dedi. Baktım Divan-ı Kebir. Osman Hocam o ne elindeki? Al senin olsun deyip uzatması Beylerbeyinde merhum müezzin Osman Hoca’nın. Baktım ki, Kur’an Meali. Böylesine olacak olası ilginç bereketli verimli kitaba ulaşma güzellikleri ve tabii gençliğimde Cağaloğlu’ndaki kitapçılar, dergiler, alınan kitaplar… Yani gündüz iş yeri gece evde küçük beyin uyumasından sonra kitap okumalarım… Yani okumaya öğrenmeye susamış ben okumayanımda ne yapayım, şiir yazmayayım da ne yapayım ha benim tatlı kızım…</p><p><strong>Meşhur bir söz var. Bazıları yazar, bazıları yaşar diyorlar. Sen ne dersin bu işe? Hangisine giriyorsun acaba sen?</strong></p><p>Hem yaşar hem yazar olarak tabii. Şiir şairin hayatına dahil olmalı. Duygularına duyarlılığına, hayata bakışına, haksızlığa karşı, mazlumdan haklıdan yana olmalı. Böyle bir içkinlik içinde şiirin iyiliklere güzelliklere çağıran teşvik eden evrensel ses coşkunluğu ile hayırlara vesile olması arzusu ile…</p><p><br></p><h2>TÜRKÜ SÖYLEDİĞİMİZ İÇİN POLİSİN GÖTÜRDÜĞÜ GENÇLERDİK</h2><p><strong>Babamla röportaj yapıp da şu soruları sormasam olmaz. En sevdiğin üç şarkı ile en sevdiğin üç filmi bizimle paylaşır mısın?</strong></p><p>Üç şarkı derken bir türküden başlasam: Üç arkadaş on dört on beş yaşlarımızda gece vakti dokuz on sıralarında Bingöl’de Cumhuriyet Caddesinde evimizin de olduğu caddede türkü söylerken polislerin alıp götürdüğü ve beyaz yakalı milleti rahatsız ettiğimiz için kulağımızı çektiklerini ensemizden yakalayıp saçlarımızın çekildiğini, azarlandığı, kiminin tokatlandığı bir türküyü söylesem yeter sanırım. Mektebin bacaları, ders verir hocaları…</p><p>Filmi söylemeyeyim. Çünkü küçük yaştan beri film izleyen bir ev kaçkını olduğumdan diğer güzel filmlerin kalbi kırılmasın olur mu tatlım... Bu filmlerde ben de kalsın...</p><p><br></p><h2>BÜTÜN KİTAPLAR BİR KİTABIN GEYZİNE ULAŞMAK İÇİN</h2><p><strong>Yıllardır programlara, sohbetlere katılıyorsun. Yüzlerce soruya muhatap oldun. Peki, hiç içinde ukde kalan bir soru oldu mu? Keşke şunu bir soran olsa da konuşsam dediğin bir konu mesela...</strong></p><p>Maalesef. Ne sen sor ne ben söyleyeyim… Olanlar güzel olmuştur, olmaları gerekiyormuş ki olmuşlardır, sormuşlar ve söylenmiştir... Maksat söyleşmek ise gerisi teferruat olsa gerektir diye bir söz var idi yanılmıyorsam. Bir de şu var tabii, bazen sorulmayanında soruluyormuşçasına cevaplandığı ola gelmiştir bu nezaketli söyleşmelerde. Gam yok keder de olmasın gayri. Sağ ve selamet içinde olalım kafidir…</p><p><strong>Yeni kitabın hayırlı uğurlu olsun babacığım. Daha nice yeni kitaplar dilerim...</strong></p><p>Sağ olasın var olasın tatlım. Bütün kitaplar bir kitabın feyzine ulaşmak içindir…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/babamin-yeni-kitabi-cikti-4768823</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/950f5d69-i5inlbv0c98tscs70r0qfk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mehmet Narlı’nın edebiyat dükkânı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/mehmet-narlinin-edebiyat-dukkani-4768824</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/mehmet-narlinin-edebiyat-dukkani-4768824" rel="standout" />
      <description>Mehmet Narlı’nın Hece Yayınları arasında çıkan Edebiyat Dükkanı bir deneme kitabının ötesinde yazarın 40 yıllık yazı serüveninin de bir serencamı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MUSTAFA UÇURUM</strong></p><p><br></p><p>Mehmet Narlı’nın Eylül 2025’te Hece Yayınları’ndan çıkan Edebiyat Dükkânı, yalnızca bir deneme kitabı değil, aynı zamanda yazarın kırk yıla yaklaşan entelektüel birikiminin, şair, akademisyen ve eleştirmen kimliklerinin kesiştiği verimli bir “dükkân”ı temsil ediyor.</p><p>Edebiyat Dükkânı, “Kuramsal Dolanımlar”, “Eleştirel Çeşitlemeler” ve “Yaralı İmgelem” olmak üzere üç ana bölümden oluşuyor. Her bölüm, Narlı’nın farklı bir yönünü öne çıkarıyor</p><p><br></p><h2>ÇOK YÖNLÜ BİR KİMLİK</h2><p>Kitabın giriş yazısı ve adeta bir manifesto niteliği taşıyan “Kim Olarak Yazıyorum”, Narlı’nın entelektüel duruşunu anlamak için bir anahtardır. Burada, “akademisyenlik, eleştirmenlik ve şairlik” arasındaki gerilimli ve verimli ilişkiyi masaya yatırıyor. Narlı, bu kimliklerin Türkiye’deki edebiyat kamusunda genellikle birbirinden ayrı, hatta zaman zaman birbirini dışlayan kutular olarak görüldüğünden yakınır. Kendisi ise, bu üçlüyü bir bütün olarak görüyor.</p><p>Narlı, bir dil ve kültür araştırmacısı olarak, kelimelerin ve kavramların arkeolojisini yapmakta ustadır. “Kitabın Hangisi” ve “Dilin Mikrokozmosu: Atasözleri ve Deyimler” başlıklı yazıları, bu metodolojinin en çarpıcı örnekleridir.</p><p>“Kitabın Hangisi” yazısı, “kitap” kavramının Müslüman-Türk toplumunun zihniyet dünyasında nasıl kök saldığını, çocukluktan yetişkinliğe uzanan bir öğrenme süreci içinde adeta bir fenomenolojik analize tabi tutar. Münker-Nekir’in sorusundaki “Kitabın hangisi?” sorusuyla başlayan serüven, “kitaba el basmak”, “kitapta yeri var mı?”, “ehl-i kitap”, “kitapsız”, “kitabe”, “kitap kurdu” gibi ifadeler etrafında genişler.</p><p>“Eleştirinin Doğası/Eleştirel Okuma/ Koşullu Okuma” başlıklı yazı, Narlı’nın eleştiri anlayışının özünü oluşturuyor. Ona göre eleştiri, insanın doğasında vardır çünkü insan “eleştirel bir idrak”e sahiptir. “İnsan kendisi olarak bir şeyle ilişki kurduğunda, eleştirel olmamasının ihtimali yoktur.”</p><p>Narlı’nın asıl eleştirisi, “koşullu okuma”ya yöneliktir. Bu, “bizde mevcut bilgileri veya otoritelerin bilgilerini delillendirmek, delillerle ötekileri baskı altına almak için okuma”dır ve Narlı bunu “kör okuma” olarak nitelendiriyor.</p><p><br></p><h2>ŞİİR İMGE VE SAAT</h2><p>Kitabın “Kuramsal Dolanımlar” bölümündeki “Şiir İmgedir de İmge Nedir” ve “Naat Nedir ya da Her Güzel Şiire Naat Diyelim mi” yazıları, şair Narlı’nın poetik kaygılarını ortaya koyuyor.</p><p>Narlı, şiiri “bilinçli bir rüya hali kurma” (Tanpınar’a atıfla) olarak görür. İmge ise, bu rüya halinin yapıtaşıdır. Ona göre imge, bilginin temsili değil, “dilde farklı bir kök salan bilincin, eleştirel akıl tarafından somutlanamayan görüntüleridir.” İmgeyi, Bachelard’dan hareketle, bilgiden bağımsız, kendine özgü bir bilinç formu olarak ele alır. Ancak, Türk şiirindeki imge taklitçiliğine ve “yağma”sına da sertçe eleştiriler yöneltiyor. Özgün imgenin ancak “özgür bilinç”ten doğabileceğini savunuyor Narlı.</p><p>Kitabın son bölümü “Yaralı İmgelem”, ton ve içerik olarak bir öncekilerden belirgin şekilde ayrılır. Burada kuramcı ve eleştirmen Narlı geri çekiliyor, yerini lirik, kırılgan ve son derece kişisel bir ses alıyor. “Benim Bir Dükkanım Vardı Kapanmış”, “Bir Aşık Vardı ve Bütün Aşıklar Gibi Gümrah idi” ve “Yazılamayan” başlıklı metinler, şiirsel düzyazı örnekleri olarak bu bölümde yer alıyor.</p><p>“Benim Bir Dükkanım Vardı Kapanmış”, kitabın adına da gönderme yaparak, kaybedilmiş bir entelektüel ve manevi sığınağa, belki de bir dergiye, bir dost meclisine, bir “Gümrah Aşık”a (Mustafa Miyasoğlu’na bir ağıt olabilir) duyulan özlemi anlatıyor. Bu metinler, Narlı’nın entelektüel analizlerinin arka planında her zaman var olan duygusal ve insani boyutu gözler önüne seriyor. “Yazılamayan” ise, yazının sınırlarına, ifade edilemeyen acıya, içsel bir hesaplaşmaya ve “yaralı imgelem”e odaklanıyor</p><p>Mehmet Narlı’nın Edebiyat Dükkânı, Türk edebiyat eleştirisi ve denemeciliği için önemli bir kilometre taşı olarak görülebilir. Edebiyat Dükkânı, her şeyden önce, derin bir “dil sevgisi” ve “anlam aşkı” ile yazılmış bir kitap. Narlı’nın, bu kitapta, sadece edebiyat üzerine düşünmediği; edebiyatla, onun labirentlerinde bir rehber, onun sınırlarında bir kâşif olarak düşündüğü notlara şahit olacak okuyucu. Edebiyat Dükkânı, bu verimli ve sürekli açık dükkâna davetiyedir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/mehmet-narlinin-edebiyat-dukkani-4768824</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/5b18d919-tw5cco0nlpegk1uey7n7zp.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk dünyasının ortak değeri: Nasreddin Hoca</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/turk-dunyasinin-ortak-degeri-nasreddin-hoca-4768825</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/turk-dunyasinin-ortak-degeri-nasreddin-hoca-4768825" rel="standout" />
      <description>Prof. Dr. Fikret Türkmen’in Kapı Yayınları’nın Ölümsüz Eserler serisinden hazırladığı Nasreddin Hoca Latîfeleri adlı çalışmasındaki fıkralara baktığımızda Nasreddin Hoca’nın Türk dünyasının “nadir ortak kültür” değeri olduğunu görüyoruz.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İSMAİL KARAKURT</strong></p><p><br></p><p>Her milletin kültürel kimliğiyle karakterini zamanın katmanlarından aşıp gelerek aksettiren kişiler ve eserler vardır. Bunlar o milletin klasikleridir. Klasik dediğimiz eserler halktan evrensele uzanır ve insanlığa mal olurlar. Öyle bile olsalar bazıları hep göz önündedir bazılarıysa hem çok bilinen hem de üzeri örtülenlerdendir. Mesela Keloğlan Masalları, Hacivat-Karagöz, Nasreddin Hoca Fıkraları gibi… Oysa Nasreddin Hoca, bizim sevimli bilgemiz ve gülen yüzümüzdür. O aynı zamanda, “Türk milletinin insanlık âlemine sunduğu değerlerden, belki de en büyüğü…”</p><p>İşte ona dair yeni bir yayın daha. Prof. Dr. Fikret Türkmen’in Kapı Yayınları’nın Ölümsüz Eserler serisinden hazırladığı Tahir ile Zühre (2024) ve Âşık Garip Hikâyesi’nden sonra yayımlanan Burhaniye Tercümesi, Nasreddin Hoca Latîfeleri...</p><p>Latîfe kelimesi, sözlükte “ince, yumuşak şey; şaka; nezaket ve zarafet” anlamlarıyla tasavvufî terim olarak da “insandaki ilâhî cevher”e işaret eder. Latîfeler/ fıkralar “kelimelerle açıkça anlatılamayan, işaret yoluyla ehline söylenilebilen, sözden çok yaşanarak öğrenilen bilgiler” içerir. Nükte özelliği taşıyan latifelerde sanat inceliği ve hayal gücü söz konusudur.</p><p><br></p><h2>MİZAHİ ANLAYIŞI</h2><p>Nasreddin Hoca Latîfeleri kitabında Fikret Türkmen, ön söz ve giriş yazısından sonra Nasreddin Hoca fıkralarının yayılma sahalarına, fıkralar hakkında basılmış eserlere, fıkralarındaki söz ve hareket komiğine, Hoca’ya ait fıkraların ayırt edilmesi için metod denemesine, Fowler’in mizah tasnifine, mizahta üstünlük teorisine, modern mizah teorilerine göre Nasreddin Hoca fıkralarının yorumuna, Nasreddin Hoca latifesiyle Burhaniye Tercümesi hakkında oylumlu ve kabulü yüksek açıklayıcı bilgilere yer verir. Yazar, bu açıklayıcı bilgilerin devamındaysa Afyon İl Halk Kütüphanesi arşivinde kayıtlı Letâif-i Nasreddin Hoca, Hace Nasreddin Latifesiyle Burhaniye Tercümesi Dibacesi’nden sonra Hoca Nasreddin Latifesiyle Burhaniye Tercümesine geçer. Bu kısımda 121 latife asıl metin ve tercümesiyle birlikte Nasreddin Hoca Latifeleriyle Burhaniye Açıklamalarının sadeleştirilmiş tercüme kısımları vardır. Kitap; Sözlük, Kaynakça ve Letâif-i Nasreddin Hoca Burhaniye Tercümesi Tıpkı Basım ile tamamlanır.</p><p>Fıkralar/ latîfeler temel olarak içinden çıktığı halkın düşünce ve duygularının tercümanıdır. Türk milletinin tahayyülü Nasreddin Hoca’yı daha çok bilgi ve hikmet yüklü latîfeleri/ fıkralarıyla bilir. “Onun fıkralarında didaktik bir amaç, sosyal bir tenkid, yapıcı bir mizah, ince bir zekâ oyunu, herkese istediği çok yönlü yorum ve yeniden yaratma imkanını verir.” diyen Fikret Türkmen’i bütün bu niteliklerin yanında, şu sorunun doğruluğu da destekler: “Hayatın mevcut görüntülerini aşarak, gülümseyen, muzip, esprili, düşündüren yüzünü olanca derinliği ve kuşatıcılığı ile Nasreddin Hoca kadar özlü anlatabilen bir başkası var mı?”</p><p>Evet, Nasreddin Hoca fıkraları, Türk’ün safdilliği ve zekâsını birleştirerek onun şahsında felsefe yüklü bir derinliğe, şaşırtıcı bir duygu zenginliğine ulaşmıştır.</p><p>Fıkraların yayılma sahalarına baktığımızda Nasreddin Hoca, bütün Türk dünyasının “nadir ortak kültür” değerindendir. Türkistan’dan Macaristan’a, Sibirya’dan Kuzey Afrika’ya kadar Türk’ün ayak bastığı her yerde değişik adlarla karşımıza çıkan Nasreddin Hoca’nın XVII. yüzyıldan itibaren de Avrupalı entelektüellerin ilgisi çektiği görülür. Hatta XIX. yüzyılın başında Oriantalist Friederich Von Diez’in, Hoca’dan 5 fıkrayı Almancaya tercümesi Goethe’nin ilgisini çeker. Goethe, Von Diez’den başka fıkraları da çevirmesi temennisinde bulunur. Ayrıca Fikret Türkmen, bugün, onun fıkralarının batıda hemen hemen bütün dillere çevrildiğini de belirtir. Fıkralarının yayılmasında, yazıya geçirilmiş olmalarının payı büyüktür.</p><p>Fikret Türkmen, geçmişten bugüne Türkiye kütüphanelerinin ve özel kitaplıkların kayıtları tarandığında Nasreddin Hoca ve fıkralarıyla ilgili pek çok yazmaya, matbu ve sözlü kaynağa, kısaca zengin bir literatüre ulaşılabileceğinin altını çizer. Sadece bu kadar mı, değil elbette. Ayrıca Hoca’nın fıkraları, Avrupa’da çeşitli kütüphanelerinin kayıtlarında da yer alır. Buradan şu sonuca varıyoruz: Ülkemizde ve başka ülkelerde Nasreddin Hoca Fıkraları hakkında basılmış eserlerin varlığı! Bu kayıtlara göre bugün, çok geniş bir coğrafyada Nasreddin Hoca fıkraları okunmakta ve dinlenmektedir. “Nasreddin Hoca’nın hayatı ve fıkraları çeşitli sanat eserlerinin yaratılmasında ilham kaynağı olmaktadır.”</p><p><br></p><h2>DİNİ VE SOSYOLOJİK BOYUTU</h2><p>Nasreddin Hoca Latîfeleri kitabından da anlıyoruz ki Hoca’ya atfedilen fıkraların neredeyse tamamında tarihi, felsefi, dinî ve sosyolojik bir karşılığı vardır. Bunu fıkralarındaki söz ve hareket komiğinden, tersine çevirmeden, serilerde birbirinin içine giren davranışlardan, konuların hayatın hemen her safhasını ilgilendirmesinden kolaylıkla anlayabiliriz. Fıkralarda zeka, hazır cevaplık, zıtlıklardan yararlanma, ima ve taşlama yoluyla bozuk idare ve yöneticilerle mücadelesi olmazsa olmazlardan. Özellikle insan tabiatı, kelimeler ve fikirler, davranışlar, kötü muamele, gerçeklerin söylenmesi, hatalar ve zaaflar fıkraların durum ve hareket komiğini oluşturur. Mesela merdivenden düşünce kaftanı düştüğünü söylemesi, eşekten düşünce de zaten inecektim veya eşeğin kuyruğu torbada demesi gibi. Özellikle tekrir, cinas ve tezat çok kullanılan sanatlardan. Fikir komiği metodu ise şok ve şaşkınlık yaratmadır. 121 fıkranın işlediği konularda Hoca’nın eşi ve eşeği yanında dini konular, kadı, molla, çoban, subaşı, hırsızlık, çocuklar, berber oluşu; diğer hayvanlar (öküz, tavuk, at, kurt, oğlak, teke) yer almaktadır.</p><p>Sonuç olarak Fikret Türkmen’e göre Nasreddin Hoca’nın fıkraları mizah, nükte ve hiciv unsurlarıyla milletimizin karakterini, kabiliyetini, dünya görüşünü inşa etme açısından gözlem, sürpriz ve vurgulamaları hayatımızın ve tecrübe birikimimizin vazgeçilmez kaynaklarındandır. Bu başucu eserimizle ilgili yazıyı Hoca’nın 81. latifesinde geçen ikinci yeni ayarındaki şu dizesiyle tamamlayalım:</p><p>“Yeşil yaprak arasında kara tavuk kızıl burun mu gitti”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/turk-dunyasinin-ortak-degeri-nasreddin-hoca-4768825</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/be41c2bd-4832c6uobrovtzinmtkftr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocukluğumuzdan bir armağan: Osmanlı masal medeniyeti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklugumuzdan-bir-armagan-osmanli-masal-medeniyeti-4768826</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklugumuzdan-bir-armagan-osmanli-masal-medeniyeti-4768826" rel="standout" />
      <description>İlk nesil kadın etnografik gözlemcilerden biri olarak kabul edilen Lucy Mary Jane Garnett’in Osmanlı Dünyasından Masallar kitabı Hamdi Akyol çevirisiyle yayımlandı. On dört masalın yer aldığı kitap Charles Folkard tarafından resimlenmiş.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MUSTAFA METE</strong></p><p><br></p><p>Binlerce yıllık kültür birikimimizin anahtarı “evvel zaman içinde…” ifadesiyle açılan masallar… İyilerin kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı sonlar dinleyiciler için ders niteliğinde mesajlar taşır. Bugün dahi bizi çocukluğumuzun en güzel anlarına götüren masallardır. Bir masalın ilk cümlesini duyduğumuzda onun fantastik evrenine girmiş oluruz. Aslında bu çocukluğumuzun bir davetidir. Masallar, ömrümüzün sonraki yıllarına çocukluğumuzun armağanıdır.</p><p>Olmasını hayal ettiğimiz bir evrenin kurgusudur masallar. Ait olduğumuz millet ve değerleriyle bağı ilk kez masallarla kurarız. İyilik, erdem ve değerler masalların ortak temasıdır. Hangi coğrafyadan, hangi milletten olursa olsun masalların vermek istediği mesaj aynıdır. Bu ortak doğuş noktasından hareketle masallar yeni evrenlerin kapısını açarak yeni şeyler keşfetmeyi ve öğretmeyi amaçlar. Milletin ve değerlerin varlığının devamının kodları yeni nesillere masallarla aktarılır.</p><p><br></p><h2>BİR MASAL MEDENİYETİ: OSMANLI</h2><p>Osmanlı, kültür ve medeniyetiyle halkbilimcilerin çalışma alanı olarak dikkatini çekmiştir. İlk nesil kadın etnografik gözlemcilerden biri olarak kabul edilen Lucy Mary Jane Garnett’in Osmanlı Dünyasından Masallar (Ketebe, Eylül 2025, 188 s.) kitabı Hamdi Akyol çevirisiyle yayımlandı. On dört masalın yer aldığı kitap Charles Folkard tarafından resimlenmiş. Resimlerin renkli basımı kitaba bir canlılık katmış. Bu güzel basım tercihi için yayınevine müteşekkiriz.</p><p>Kitabın mütercimi takdim bölümünde Osmanlı coğrafyasına halkbilimcilerin duyduğu ilgiyi şu şekilde ifade ediyor: “Osmanlı coğrafyasının etnik, dinî ve kültürel çeşitliliği, Batılı halkbilimcilere hem egzotik gelmiş hem de ilmî bakımdan zengin bir imkân sunmuştur.” (s. 7)</p><p>Osmanlı’nın coğrafi olarak geniş sınırlara sahip olması edebiyatının da sınırlarını tabii olarak genişletmiştir. Farklı dini toplulukların tebaası bulunan Osmanlı coğrafyasında anlatılan masallar da bu zenginliğin eseri olarak yaşamıştır. Yirminci yüzyılın başlarında Batı’nın Doğu’ya ilgisinin artmasıyla Batılı halkbilimciler nazarlarını Osmanlı coğrafyasına çevirmiştir.</p><p>Osmanlı Dünyasından Masallar Devlet-i Âliye’nin geniş coğrafyasından bir seçki. Bu seçki için Akyol; “...yalnızca bir masal derlemesi değil, çok katmanlı bir kültürel dökümantasyon çabasıdır.” (s. 8) diyor. Masallar içerdiği alt unsurlar itibariyle farklılık gösterseler de imparatorluğun bir ürünü olduklarını gösteren ortak izler de taşımakta. Bu nazarla bakıldığında eser, Osmanlı’nın kendi içindeki kültürel hareketliliği gösteren “folklor atlası” özelliği taşımaktadır.</p><p>Masallar, imparatorluğun farklı köşelerinden insanlığa çocukluk çağlarından bir armağan olarak varlığını devam ettirmiştir. Kitabın önemini mütercimi Hamdi Akyol takdim yazısında şöyle izah ediyor: “...Lucy M. J. Garnett, Osmanlı Dünyasından Masallar ile yalnızca bir masal kitabı yazmamış; Osmanlı coğrafyasının etnografik, kültürel ve hayali mirasını Batılı bir dile aktarmış, öncü bir derleme ortaya koymuştur.” (s.10) Kitap, Osmanlının yüzyıllar boyunca yaşattığı kültürünü kayda geçiyor. Garnett’in yüz yıl önce hazırladığı bu derleme bugün yeniden anayurdundan can buluyor. Farklı versiyonlarıyla yaşadığı asıl coğrafyasına ses veriyor.</p><p><br></p><h2>KISSALARDAN MASALLARA</h2><p>Sözlü anlatımla varlığını devam ettiren masallar tarihi süreç içerisinde değişime uğramaktadır. Bunu masallara sonraki anlatımlarında dâhil olan farklılıklarda görebiliyoruz. Osmanlı Dünyasından Masalları’da peygamber kıssalarından örnekler görünmektedir. Misal, Hükümdarın Oğlu ve Dervişin Kızı masalı Hz. Süleyman kıssasını hatırlatıyor. Burada da haber getiren kuş var. Yine Aşmeday ve Hz. Süleyman masalı Kudüs, mabed inşası Süleyman peygamberin hayatına atıfları içermekte.</p><p>Osmanlı coğrafyası topluluklarının kendilerine has özellikleri de masallara işlediği görülmektedir. Tiflis Prensesi gibi doğrudan masal adında kendini gösterdiği gibi “Prens âdet olduğu üzere gelir gelmez türbenin mezar odasını ziyaret etmiş, orada bir dua okumuş.” (s.46) ifadesiyle anlatı içerisinde, satır aralarında da görülmektedir.</p><p>Geleneksel Osmanlı motiflerinin yanında imparatorluğu oluşturan toplumların folklorunu da kitapta bulabiliyoruz. Bu da bizlere Osmanlı medeniyetinin zenginliğini bir kez daha gösteriyor. Farklı noktalardan doğsa da aynı öze sahip oldukları için evrensel olan masallar Osmanlı medeniyetinin yaşayan sesi olarak varlığını devam ettirmektedir.</p><p><br></p><h2>MASALLAR SADECE ÇOCUKLAR İÇİN MİDİR?</h2><p>Sadece çocuklar mı masal okumalı? Yetişkinler için de masalların o büyülü, koruyucu, tabiatüstü âleminde yer yok mu? Elbette vardır. Herkesin çocuk olma, çocukluğunun o güzel ve unutulmaz anlarını yeniden yaşayarak canlı tutmaya ihtiyacı vardır. Masalların vermek istediklerini çocuklara öğretirken yetişkinlere de hatırlatmak ne güzel bir masaldır.</p><p>Osmanlı Dünyasından Masallar, geçmişin hayal gücünü bugünü bakış açısıyla harmanlayan güzel bir eser. Bu açıdan sadece çocukların değil her yaştan okurun kitaptaki masallarda bulacağı pek çok şey var.</p><p>Çocukluğunun gerçeküstü zamanlarını yeniden hatırlamak isteyenler için Osmanlı Dünyasından Masallar doğru bir tercih olacaktır. Kitap, renkli illüstrasyonları ve özenli mizanpajıyla keyifli bir okuma imkânı sunuyor.</p><p>***</p><p>Sayfaları çevirdik, “develer tellal iken, pireler berber iken, annemizin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” Osmanlı Dünyasından Masallar’ı bitirdik. Esrarengiz olayların, maceraların peşinden gittik. Zorlukla mücadele eden kahramanların, iyi kalpli prenseslerin, sevginin ve erdemin kazandığı mutlu sonlara ortak olduk. Büyük bir özlemle andığımız gözlerimizin buğusunda canlanan o günlere gittik…</p><p>Gökten üç elma düştü, biri bu masalları anlatanlara, biri bu yazıyı yazana, biri de bu kitabı okuyacaklara...</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklugumuzdan-bir-armagan-osmanli-masal-medeniyeti-4768826</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/13b32632-y990x92vd1h9o6xlmdixbq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Murat Kapkıner’in otuz beş yıllık şiir serüveni: Bileklerimde şiir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/murat-kapkinerin-otuz-bes-yillik-siir-seruveni-bileklerimde-siir-4768827</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/murat-kapkinerin-otuz-bes-yillik-siir-seruveni-bileklerimde-siir-4768827" rel="standout" />
      <description>Murat Kapkıner’in Bütün Şiirleri Loras Yayınları arasında okurla buluştu. Kapkıner’in 1990’dan 2025 yılına kadar yazdığı şiirleri tek kitapta okurun beğenisine sunuluyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>VURAL KAYA</strong></p><p><br></p><p>Murat Kapkıner 1950 Malatya doğumlu şair, yazar, ressam ve müzisyen… Yarım asrı aşan sanat yolculuğunda roman, deneme, inceleme, söyleşi ve poetika yazınına esaslı olarak şiiri de eklemiş bir şair. Onun asıl varlık alanı şiir olmuştur, diyebiliriz. Kanımca şairliği kadar romancılığı da büyüktür ve fakat bu yönü yine de şiirinin, şairliğinin gölgesinde kalmıştır. Kapkıner’in “Bütün Şiirleri” (Loras Yayınları, 2025), şairin 1990’dan 2025’e uzanan yedi kitabını (“Not Düştüm Besmeleye”, “Anne Ben Artık İyiyim”, “Elifbamdan Arta Kalan”, “Âdemin Müstesna Ölümü”, “Bütün Cemreler Düştü mü Çocuklar?”, “Uslu Heyecansız Yorgun Şiirler” ve ek şiirler) toplayan 556 sayfalık bir külliyat.</p><p><br></p><h2>35 YILLIK BİRİKİM</h2><p>Bu kitap, Kapkıner’in poetikasını bütünsel bir bakışla sunuyor: Acı, ölüm, aşk, inanç ve insanlık hallerini, serbest nazımla örülmüş imgelerle işleyen bir dünyanın çeperlerini yer yer zorlayan şiirlerini söylemesi ve bugün okurunun bu cem edilmiş eserle muhatap olması kıvançla karşılanabilir bir değerdedir. Yaklaşık otuz beş yıllık bir birikimin ürünü olan bu toplu şiirler, modern Türk şiirinde mistik bir damar açarken, bireysel çaresizliği evrensel bir ağıta dönüştürüyor. Kapkıner’in poetik duruşu “şiirlerinin hepsi bir şiirdir” mottosuyla özetleniyor: Kitaptaki her parça, bir bütünün içindeki damarlardan yalnızca biri. Murat Kapkıner, modern şiirimizin sessiz ama derin bir sesi olarak belirmiş güçlü ses ve akışı olan nitelikli bir şiir ortaya koymuştur. Şiir deliliğinin sınırlarını öz yaşam öyküsü hâline dönüştürmüş; minnetsiz ve protest tavrıyla kendi yalnızlığının alanlarını da şiir gibi kurmuş bir şair. Kürt anne ve Türk babadan gelen karma kimlikle yoğrulmuş bir hayatı var. Şiiriyle bunu bize söylemesi de boşuna değildir. Doksanlı yıllarda, şiirin kapısından yeni girmeye çabaladığımız dönemlerde tanımış olmanın hazzı bizim kuşakta bir başka ifade edilir. Destansı anlatılarla dolu fakat mustarip eylemlerle anılmış bir Kapkıner hayatıyla şiiri iç içe örülü. Türk şiirinde kimi isimler vardır ki, edebiyat kamusunun radarına hep kenardan girer; şöhretle arasına mesafe koyar, ama şiiriyle o mesafeyi aşan bir yankı bırakır. Murat Kapkıner de o isimlerden, diyebiliriz. Kapkıner’in şiiri, bütün şiirlerin ceminden bakıldığında ilk bakışta bir “acı antolojisi” gibi duruyor. “Eyyub” sabrını modern sızı ve dertlenişin avuçlarına bir sabır duası gibi yerleştirmekten geri durmaz. “Eyyub sahifesinden başladım / yüzlerim ya çok düzgün / ya oldukça çarpık.” Acının, sızı ve dertleniş evreninin genişliğinden büyük bir şiire yürür sürekli. Kendi varoluşunu bir çelişki yumağı olarak sunarken şiirde konuşan özne vurgusunun yaşamı ve şiiriyetiyle mayalandırarak imge açıklarına ulaşır. Bir denizin çalkantısını bir başka denizle çarpıştırır. İnsan soyunun düzgünlükle çarpıklık arasında salınan bir ruh hali ölçümle yeri gelince.</p><p><br></p><h2>KABUS VE GERÇEKLİK ARASINDA BİR ŞİİR</h2><p>Onun şiirinin sevgi, aşk, acı ve iyiliğin yerli yerinde kıvamında görülmeyişi gibi şeyler Kapkıner şiirinin temel gerilimini oluşturuyor. Aşkın, aşkınlığın, aşksallıkla illiyetleri buradan hareketle çözümlenirken, Kapkıner’in şiirinde salt aşk kavramı acıdan ayrı düşünülemez bir unsura dönüşüyor. “Aşk” şiirinde, “bir gulyabanidir aşk / görüldüğü yerde vurulmalıdır” diyerek aşkı hem vahşi hem merhametli bir varlık olarak betimliyor. Bu, şairin aşkı bir “kâbus” ile “gerçeklik” arası bir şey olarak görmesinden kaynaklanıyor; “Aşk Bitti”de ise aşkın bitişini bir rahatlama gibi sunuyor: “ne kadar kolay / hem içten gülüyorum sanki / bitti aşk sinemin tahtasında.” Ancak bu rahatlama, ironik bir hüzün taşıyor. Aşk, sıklıkla anne figürüyle iç içe geçiyor; “Anne Ben Artık İyiyim” gibi şiirler, anne özlemini bir aşk yarası gibi işliyor: “Bir Anne Yaratmak”ta ise anne, oyun ve masumiyetle özdeşleşiyor: “ip atlasaydık diyorum / beş taş oynasak / elim sende.” Şairin dili, serbest vezinle geleneksel motifleri harmanlıyor. Bu durum ise Kapkıner’i modern Türk şiiri geleneği içerisinde ayrıksı bir yerde tutuyor. Kapkıner’in toplu şiirleri, nihai olarak okuru bir içe kapanışa sevk ediyor gibi hissedilse de aslında dışa dönük ve sosyal gerçekliğin steril gibi görülen alanlarına sağlam bir saldırı düzenliyor sanki. İç sesin protest sesini sosyal gerçeklik sınırlarına taşırmak çabası, acıdan doğan bir güzellik, ölümden filizlenen bir umut var şiirinde Kapkıner’in. Belki bazı şiirlerdeki yoğun metaforlar, ilk okumada yorucu olabilir ama bu da bir başka açıdan şairin derinliğinin kanıtı. Kapkıner, şiiri “bileklerdeki yara” gibi taşıyor; sürekli yara hâli ve sürekli iyileşmeye teşne. Bütün şiirlerim bir şiirdir diyen şairin söylediği, şiirin hâlâ yaşayabildiğinin kanıtıdır. Hep yaşaması dileğiyle.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/murat-kapkinerin-otuz-bes-yillik-siir-seruveni-bileklerimde-siir-4768827</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/eba41b0c-38ufckozi0dvl2i0ojmils.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Müziği aramaya devam etmeliyiz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/muzigi-aramaya-devam-etmeliyiz-4768829</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/muzigi-aramaya-devam-etmeliyiz-4768829" rel="standout" />
      <description>Şair Ertuğrul Rast ile son şiir kitabı Nükleer Müzik üzerine konuştuk. Rast, “Schopenhauer, müziği ayrıcalıklı bir sanat olarak tanımlamış. Claude Lévi-Strauss ‘insan bilgisinin en yüce gizemi’ diyerek müziğe selam durmuş. Müziği aramaya devam etmeliyiz” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ZEYNEP KARACA</strong></p><p><br></p><p>Şair Ertuğrul Rast Nükleer Müzik adlı şiir kitabı Ebabil Yayınları arasında okurla buluştu. Rast ile son şiir kitabından yola çıkarak şirindeki müziği ve şiirini konuştuk.</p><p><strong>Şiirle müziğin insanlık tarihi boyunca ortak noktaları olduğunu biliyoruz. Hatta öyle ki; Goethe; “müziğe uyarlanmadıkça hiçbir lirik şiirin bir bütün olamayacağını” iddia etmişti. Kitabınızın adı Nükleer Müzik, o şiirde de müziğin artık nükleer bir bomba olduğunu savunuyorsunuz. Bu bağlamda şiir-müzik üzerine ve kitabı bu adı vermeniz hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>Soykırımların, savaşların bitmek bilmediği dünyayı atom bombasının mucidi Oppenheimer’ın hayatını anlatan filmin başrol oyuncusu Cilian Murphy “iyi ya da kötü Oppenheimer’in dünyasında yaşıyoruz.” diyerek tanımlamıştı. Dünyada 9 ülke toplamda yaklaşık 10-15 bin civarı nükleer silahı elinde bulunduruyor. Bu nereden bakarsanız bakın büyük bir gerilim. İnsanın müziği, nükleer bir müziğe dönüştürdüğünü söyleyebiliriz bu bağlamda. Bu gerilimin içinde müziği aradım bu kitapla. Schopenhauer, müziği ayrıcalıklı bir sanat olarak tanımlamış. Nietzsche en üst sanat olarak tragedyayı görmüş ve fakat tragedyanın kalbinde müziğin bulunduğunu belirtmiş ve meşhur “müziksiz hayat bir hatadır/yanılgıdır” sözü ile bunu perçinlemiş. Claude Lévi-Strauss “insan bilgisinin en yüce gizemi” diyerek müziğe selam durmuş. Müziği aramaya devam etmeliyiz.</p><p><br></p><h2>BU SAVAŞ BAŞKA BİR SAVAŞ</h2><p><strong>“Alışveriş Merkezinde Harika Bir Gün ve Makine Felsefesi” şiirinizde, bugün bir AVM’ye girdiğimizde karşımıza çıkan bütün mağazaların ismi var. Bunlar uzun yıllar güncelliğini koruyacak gibi görünüyor. AVM’lerin modern insanın belli başlı yaşam alanı olması da işin bir diğer boyutu. Peki şiiriniz ekseninde düşünürsek; modern olmanın eleştirisine nasıl bakmalıyız. Bu “demir kafes”te yaşama pratiğimiz şiire nasıl imkanlar sunuyor?</strong></p><p>Bir AVM’de gördüğümüz birçok şey nöro pazarlamanın alanında: Mağaza isimleri, tipografiler, ışıklandırmalar, kokular, ürün yerleştirmeleri, etiketler ve elbette müzikler. Bütün bunlar insanı yönlendirme teknolojisi olarak çalışıyor. Bu şiirdeki amacım AVM’yi ve bu yönlendirme teknolojisini ifşa etmekti. Her şeyiyle görünür kılmaktı. Yani “demir kafes”in çubuklarını göstermek istedim. Bu şiirde geçen marka isimlerini İlyada’nın Gemi Katalogu bölümünde geçen ve Troya Savaşı’na katılan gemilerin isim listesine benzetiyorum. Ama tersinden, çünkü bu başka bir savaş. Gertrude Stein, şiirin temelinin isimler olduğunu söyler. Bu açıdan bakılınca da şiirdeki mağaza/marka isimleri anlamlı bir zemin buluyor.</p><p><strong>Şiirlerinizin başlıca etkileşim olayları arasında haberler var. Dünyadan haberler aracılığıyla haberdar oluyoruz. Bu çoğunluk için böyle. Medya ve yeni gerçekliğimiz şiir bağlamında nasıl bir imkân sunuyor? Bir haberi şiir malzemesi olarak ele aldığınızda, bunun yansıması nasıl oluyor?</strong></p><p>Poetik açıdan değerlendirildiğinde kitabımda dize ya da şiir başlığı olarak geçen “Dünyanın en büyük sigara üreticilerinden Philip Morris / astım hastaları için ilaç üreten şirketi satın alsın”, “Japonya’da bir kişi işe gitmemek için kendini bıçaklasın / ve çocuk intihar oranları en yüksek seviyeye çıksın / 17’si ilkokul öğrencisi olmak üzere toplam 512 çocuk intihar etsin” ya da “Norveç’te Bir Apartman Dairesinde Ölen Adamın Cesedi Dokuz Yıl Sonra Bulundu” haberlerin şiirin mimesisten montaja genişlediğini gösteriyor. Şiir sayesinde bir haber metni, seyirlik tüketim olmaktan çıkıyor. Şiir, haberi “görme ve işitme”ye zorlayan bir düzenek oluşturuyor. Elbette acıyı “tüketime” çevirme tehlikesinden de kaçınmak zorundayız bu tarz şiirlerde, duygu sömürüsü yapmadan, söyleyiş biçimiyle sakin bir duruş sergilemeliyiz.</p><p><strong>“Çocuk Üzerine Kavramsal Bir Araştırma” şiirinizin girişinde İlhan Berk’ten bir alıntı var, “şiir çocukluğumuzdur” diye. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kitabının adı Çocuk ve Allah. Yine Sezai Karakoç bir mısrasında; “bir insanı çöz çöz, çocuk olsun” diyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Çocuklukta hayatı kelimeler üzerinden öğrenmemizle şiir arasında bir bağ olduğu savunulur. Çocuk ve şiir sizde nasıl ilerliyor ve neye dönüşüyor?</strong></p><p>Picasso’nun “Raphael gibi resmetmeyi dört yılda öğrendim, bir çocuk gibi resmetmek ömrümü aldı” sözüyle işaret ettiği bakışı ve Klee’nin çocuk çizimlerinden bilinçle beslenen yaklaşımı, çocukların yaptığı resimleri biriktirip incelemesi, buradan bir yöntem geliştirmesi ve “çizgi yürüyüşe çıkan noktadır” deyişi modern sanatta çocukluğun kurucu rolünü gösteriyor. Ben de bu şiirimde benzer bir yolu izledim. Kızım üç yaşındayken kurduğu “sabunu evine koyalım”, “para nerede satılıyor?”, “çoraplar bizimle konuşmuyor” gibi çocuklar için olağan ama büyükler için şaşırtıcı cümleleri yaklaşık altı ay boyunca not ettim. Böylece çocuk dili, şiirin temeli oldu.</p><p><strong>“Boşluk Manifestosu 2” şiirinizde “boşluk” kavramını sanat ve siyaset bağlamında düşündüğünüzü görüyoruz. Halbuki bu duygu çok insani; hayatımızda da boşluklar var, aynı zamanda evrensel. Dünyanın da uzay boşluğunda olması gerçeği var. Tüm bunlar etrafında boşluk kavramı şiir diline nasıl bir katkı sunuyor?</strong></p><p>“Boşluk Manifesto” ve “Boşluk Manifesto 2” adlarıyla boşluk temalı iki şiir yazdım. Bir gün aslında boşluğun içinde nefes aldığımızı ve onun bize hayat verdiğini “gördüm”, keşf böyle başladı. Ardından ciddi bir “boşluk mesaisi”ne başladım. Araştırdım, inceledim, düşündüm, okudum. Octavio Paz, şiiri “boşlukla yapılan sohbet” olarak tanımlar, ben de yazdığım iki şiirle bu sohbete katılmaya çalıştım.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/muzigi-aramaya-devam-etmeliyiz-4768829</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/8eaf6370-n8c3erae6tceoxtxxjii6r.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ruhun perdesi: Sinemayla iyileşmek</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ruhun-perdesi-sinemayla-iyilesmek-4768831</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ruhun-perdesi-sinemayla-iyilesmek-4768831" rel="standout" />
      <description>VakıfBank Yayınları arasında okurla buluşan Mustafa Bilici’nin editörlüğünde hazırlanan Beyaz Perdeye Yansıyan Zihin - Ruh Sağlığı ve Sinema kitabında sinemanın iyileştirici gücüne doğru keyifli bir yolculuk yapıyoruz.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>RABİA BULUT</strong></p><p><br></p><p>Sanatın iyileştirici gücü her daim anlatılır. İnsanların sanatla kendilerini keşfettikleri, hastalıklarının semptomlarının azaldığı çeşitli çalışmalarla ortaya koyulur. Sanatla yaraları sarmak, ruhu iyileştirmek teşvik edilir. Sinema da bu iyileştirici güçten nasibini alır. Bir komedi filmi izlemek duygusal dünyamızı şenlendirip, keyfimizi yerine getirirken; ağır bir drama filmi bizi etkileyerek başka dünyalara götürebilir. Peki psikolojik anlamda daha ciddi hastalıkların tedavisinde sinema kullanılabilir ve etkili olabilir desem ne dersiniz? Büyük bir iddia deseniz abartı olmaz. Vakıfbank Kültür Yayınları’ndan çıkan Mustafa Bilici’nin editörlüğünde hazırlanan Beyaz Perdeye Yansıyan Zihin - Ruh Sağlığı ve Sinema bizlere o büyük iddianın nasıl gerçekçi bir tarafı olduğunu anlatıyor. Psikiyatrik vakalarda sinemanın nasıl bir işlevi olabileceğini Türk ve dünya sinemasından örnekler ekseninde inceliyor.</p><p>Kitaba dair ayrıntılara girmeden önce kitabın editörü Mustafa Bilici’nin ruh sağlığı ve sinema arasındaki ilişkiye dair çalışan birisi olduğunu belirtmek gerekiyor. Aslında kitap pratik tecrübelerin teorik çerçevede anlatılmış yazılardan oluşuyor diyebiliriz. Bu kitabın ilk etabını da 2000 yılında yayınlanan Psikiyatride Sinema Sinemada Psikiyatri kitabı oluşturuyor.</p><p><br></p><h2>HASTALIKLARIN ELE ALINDIĞI FİLMLER</h2><p>Bilici, filmleri psikiyatri alanında kullanma alışkanlığını hocası Dr. Figen Atalay ile başlıyor. Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesinde ise olgunlaştırıyor. Bir eğitim faaliyetine dönüştürüyor. Filmleri psikiyatri eğitimde kullanarak bir hekim heyeti oluşturuyor. Psikolojik hastalıkların ele alındığı filmler izlenirken; hastalıkların nasıl görünümleri oldukları da filmler üzerinden tartışılıyor. Bilici, hekimlerin eğitimini tamamladıktan sonra seçilen hastalarla belirlenen filmlerin izlendiği ve üzerine konuşulduğunu anlatıyor. Böylece sinema dünyasında sunulan hikayelerin, o hikayeleri yaşayan insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu psikiyatristler fark etmiş, anlamış oluyor. Hastalar; “benim gibi başkaları varmış”, “yalnız değilim” diyerek izledikleri karakterlerle özdeşim kurarak kendilerine dair bir farkındalık geliştirmeleri gözlemlenen sonuçlar dahilinde. Hastadan hastaya farklılık gösterdiğini de belirtmek gerekiyor. Kitap Bilici’nin, sahadaki bu tecrübesinden sonra ortaya çıkıyor. Sinema ve psikiyatri arasındaki ilişkinin boyutları gündeme geliyor.</p><p>Beyaz Perdeye Yansıyan Zihin - Ruh Sağlığı ve Sinema kitabı alandan farklı isimlerin yazdığı yazılardan oluşuyor. Kitapta yer alan yazıların başlıkları: “Filmlerle Bilinç İnşası”, “Yavuz Turgul Senaryosunda Aşkın Yedi Oylumu ve Erkeğin Hali”, “Psikiyatri ve Sinema İlişkisinde Fenomenolojik Yaklaşım ve Klinik Yansımaları”, “Çocuğun Dünya Deneyimine Bakış: Bir İmkân ve Kısıtlılık Olarak Sinema”, “Bir Uygulamalı Psikanaliz Sahası Olarak Sinema ve Psikanaliz, Sinema Filmlerinde İnisiyatik İkilikler: Varoluşsal Bir İhtiyaç Olarak Ölüme Tanıklık”, “Perdedeki Gerçeklik: Sinemada Ruhsal Bozuklukların Stigmatizasyonu”, “Ruhsal Çöküşün Perdedeki İzi: Bergman’ın Kış Işığı”, “Sinema ve Dissosiyatif Bozukluklar”, “Belleğin Kayıp Haritası: Bellek, Aidiyet ve Kayıp Üzerine Düşünceler”, “Sinemada “Spektrum”: Otizm”, “Sinemada Toplum ve Ötekileri: Antisosyal Kişiliğin Gelişim Süreçleri, Sinema ve Psikiyatrinin Kesişiminde Tekinsiz Kadınlar”, “Sinemada Sapkınlıklardan Narsisizme Ruhsal İşleyişler” şeklindedir.</p><p><br></p><h2>GERÇEKLİK İNŞASINA DAİR</h2><p>“Filmlerle Bilinç İnşası” bölümünde Mustafa Bilici önsöz de açtığı yolu genişleterek devam ediyor. Christopher Nolan’ın Başlangıç filminde rüyalar üzerinden kurduğu gerçeklik inşasıyla bizi özgürlüğe dair nasıl düşündürdüğünden bahsediyor. Gerçekliği şüpheli hale getiriyor. Sinemanın elinde gerçekle oynama ve onu inşa etme gücünün olduğunu dile getiriyor. Gerçekle, gerçekçilikle meselesi, sorunları olan hastalar içinde o filmleri görmek aslında kendilerini yalnız hissetmemelerini sağlar. Bilinç oluşturma mekanizmalarını; duygusal etkiler oluşturma, duygusal boşalım, duygu düzenleme, bilişsel çerçeveleme, dünya görüşünü biçimlendirme, kurgusal dünyanın gerçeklik algısını etkilemesi, davranış modelleri sunma, değer ve norm aktarımı, risk algısı ve karar çerçevesini değiştirme şeklinde sıralar. Aynı zamanda psikiyatri de filmlerin tedavi edici yanını oluşturan mekanizmalar da bunlardır.</p><p><br></p><h2>ERKEKLİK ROLLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME</h2><p>Narsisizm, otizm, dissosiyatif bozukluklar, antisosyal kişilik gibi birçok mesele kitapta hem Türk hem Dünya sinemasından örneklerle ele alınıyor. Yavuz Turgul’un sinemasında erkeklik rolleri Sultan, Eşkıya, Av Mevsimi filmleri üzerinden inceleniyor. Bağlanma tipleri örneklendiriyor. Wim Wenders’in Mükemmel Günler filmindeki başrolün antisosyal kişiliğinin arkasındaki anlam araştırılıyor. Ingmar Bergman’ın filmlerinden Kış Işığı’ndaki inanç sorgulaması masaya yatırılıyor. Ölüm korkusu üzerinde düşüncelerde dile getiriliyor. Birey, toplum, çocukluk, aile gibi kavramlarda sinema aracılığıyla inceleniyor. Film izlemenin sağaltıcı gücünü farklı konularla bir kez daha görüyoruz. “Sinema, işte tam bu epistemolojik eşikte konumlanır; bilinenle tanık olunan arasında bir geçiş alanı sunar. Sinema, bu anlamda hem bireysel hem toplumsal unutmanın mekanıdır. Unutulanları bastırır, bastırılanları imgelerle geri çağırır. Film perdeleri, bilinç ile bilinçdışının karşılaşma yüzeyine dönüşür; bir şeyin silinip silinmediği değil, nasıl iz bıraktığı önem kazanır.”</p><p>Mustafa Bilici, kitap ile amacına ulaşıyor desek yanlış olmaz. Hem sinemaya hem psikiyariye dair merakı olan okuyucuyu kendine çekmeyi başarıyor. Kitapta yazısı yer alan her bir yazar seçtiği konuyla ilgili örneklendirmesini merak uyandırıcı ve dikkat çekici şekilde yapmayı başarıyor. Bu da yazıların okumasını kolaylaştırarak konuya dair bir merak oluşturuyor. Yeni soruların kapısı aralanıyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ruhun-perdesi-sinemayla-iyilesmek-4768831</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/011d5062-mwe6ab7azup9u95auxb2.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD’nin arkaplan gücü: Think-Tank</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-arkaplan-gucu-think-tank-4768832</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-arkaplan-gucu-think-tank-4768832" rel="standout" />
      <description>Dr. Ali Ercan’ın “Think Tank: ABD Dış Politikası ve Düşünce Kuruluşları” adlı kitabı, Soğuk Savaş sonrası Amerikan hegemonyasının gizli mimarlarını aydınlatan bir başyapıt olarak Kronik Yayınları arasında okurla buluştu.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir süper güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikası yalnızca başkanlar, bakanlar ya da generallerin kararlarıyla veya tanklarla, uçak gemileriyle ya da ekonomik yaptırımlarla şekillenmemekte. ABD, düşünceler üzerinden oluşturduğu algılarla, raporlarla ve stratejik söylemlerle de dünyaya yön vermekte.</p><p>ABD, politikalarının perde arkasında görünmez bir entelektüel ağ bulunur ve bu ağ oluşturduğu düşüncelerle kamuoyunu yoğurarak küresel dengeleri ABD hedeflerine uygun bir zemine oturtur.</p><p>“Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde dış politika yapım sürecinde etkili olan temel kurumlar ve tali kurumlar ve araçlar mevcuttur. Burada temel kurumlarla kastedilen politikayı yapan ve uygulayan kurumlardır.</p><p>ABD dış politikası yapımını dolaylı yönden etkileyen tali kuruluşlar ise, düşünce kuruluşları, lobi kuruluşları, siyasi eylem komiteleri, medya, ABD iç politikası ve kamuoyu, diğer kurumlar ve diğer araçlardır.”</p><p><br></p><h2>DESTEK ALAN KURULUŞLARA YAKIN MARKAJ</h2><p>Dr. Ali Ercan’ın “Think Tank: ABD Dış Politikası ve Düşünce Kuruluşları” adlı kitabı, bu konuları mercek altına alan, Soğuk Savaş sonrası Amerikan hegemonyasının gizli mimarlarını aydınlatan bir başyapıt.</p><p>Yazarın New York ve Washington D.C.’de uzun yıllar sürdürdüğü saha araştırmaları, gözlemler ve derinlemesine mülakatlara dayanan bu eser, düşünce kuruluşlarının ABD’nin küresel stratejilerindeki rolünü, somut örneklerle ve perde arkası detaylarla gözler önüne seriyor. ABD dış politikasının görünmeyen yüzü olan Tink Tank kuruluşları kimlerden destek alıyor, kimin adına konuşuyor ve karar vericilere nasıl etki ediyor?</p><p>Ercan, bu soruları üç aşamalı bir çerçevede ele alıyor; önce sistemin kurumsal mimarisini, sonra düşünce kuruluşlarının iç dinamiklerini ve son olarak bu kuruluşların kritik krizlerdeki rollerini inceliyor.</p><p>Ercan, “Bu çalışmada yalnızca kim ne yaptı değil, neden yaptı ve kimin adına yaptı sorularına odaklandım” diyerek, bu kuruluşların fonlama yapılarını da masaya yatırıyor.</p><p><br></p><h2>KÜRESEL POLİTİKAYA ENTEGRE EDİLMEK</h2><p>Petrol devlerinden savunma sanayii devlerine, teknoloji tekellerinden finansal elitlere kadar pek çok aktörün, bu think tank’ler aracılığıyla kendi çıkarlarını küresel politikaya nasıl entegre ettiğini görmek, kitabın en çarpıcı yanlarından biri.</p><p>Kitabın ilk bölümünde, ABD dış politikasının resmi aktörleri sahneye çıkıyor: Başkanlık makamı, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, CIA gibi istihbarat örgütleri, Kongre’nin komiteleri ve Yüksek Mahkeme’nin yargısal gücü, resmi mekanizmaların ötesinde, gayriresmi aktörlerin (lobiler, medya devleri, kamuoyu baskısı ve düşünce kuruluşlarının) nasıl sisteme sızdığını ve sistemi nasıl yönlendirdiğini irdeliyor. Örneğin, bir lobi grubunun bir düşünce kuruluşu üzerinden hazırlattığı raporun, Kongre’deki bir yasa tasarısını nasıl etkilediğini veya bir medya kampanyasının arkasında yatan stratejik aklı detaylandırıyor.</p><p>Bu bölüm, okuyucuya ABD’nin “yumuşak güç” mimarisini anlamak için vazgeçilmez bilgiler sunuyor.</p><p>İkinci bölüm, Washington’daki büyük düşünce kuruluşlarının anatomisine uzanıyor; Ercan’a göre, Council on Foreign Relations (CFR), RAND Corporation, Atlantic Council gibi devler, sadece rapor yazan “akademik kulüpler” değil, karar alma süreçlerini doğrudan şekillendiren “stratejik beynin” ta kendisi. Yazar, bu kurumların nasıl çalıştığını, uzman kadrolarını, seminerlerini, yayınlarını ayrıntılarıyla inceliyor; kimlerden fon aldıklarını, hangi lobilerle ittifak kurduklarını açığa çıkarıyor. Think tank’lerin “bağımsız” görünümünün altında yatan güç ilişkilerini deşifre ederek, ABD dış politikasının ne kadar “kurumsal bir komplo”ya dayandığını gözler önüne seriyor.</p><p>Kitabın adeta kalbi olan üçüncü bölümde: Ercan, düşünce kuruluşlarının sahnedeki rollerini, ABD’nin kritik dış politika dönemeçleri üzerinden örnekliyor. Clinton dönemindeki Bosna Savaşı’na verilen tepkiler (ki burada think tank raporlarının, NATO müdahalesini nasıl hızlandırdığı) Bush yönetiminin Irak işgaline giden yolundaki stratejik hazırlıklar, RAND ve CFR’nin petrol ve güvenlik odaklı analizleri ve Obama’nın İran nükleer müzakereleri sırasındaki diplomatik açılımlar, Atlantic Council’in müzakere simülasyonları gibi başlıklar, Ercan’ın elinde adeta bir dedektif romanı gibi akıyor. Her örnek, bir think tank’in raporunun Beyaz Saray’a nasıl ulaştığını, lobilerin bu raporları nasıl amplifiye ettiğini ve sonuçta “insani müdahale” kisvesi altında bir işgalin veya “terörle mücadele” adına bir anlaşmanın nasıl doğduğunu gösteriyor.</p><p>Dr. Ali Ercan, akademik derinliği popüler bir üslupla harmanlayarak, uluslararası ilişkiler öğrencisinden politika meraklısına, gazeteciden diplomat adayına kadar geniş bir kitleye hitap ediyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde, izlediği yolu merak edenler için vazgeçilmez bir okuma. Zira Ercan, bu eserle sadece Amerikan stratejilerini değil, Türkiye gibi ülkelerin bu ağ karşısında nasıl konumlanabileceğini de ima ediyor.</p><p>Yazarının sözleriyle bu kitap “Soğuk Savaş sonrası ABD dış politikasını anlamaya çalışan herkes için bir davet. Bir süper gücün yalnızca askeri ya da ekonomik büyüklüğüyle değil, nasıl düşündüğüyle ve hangi fikirlere kulak verdiğiyle şekillendiğini görmek isteyenler için bir yol haritası. Tarihin satır aralarını okumak isteyenler için bir pencere.”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/abdnin-arkaplan-gucu-think-tank-4768832</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Semiha Kavak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/4f0fa7fc-tvow26ocdlu4rccrrgpl.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazbegi yeniden yazılıyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kazbegi-yeniden-yaziliyor-4768833</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kazbegi-yeniden-yaziliyor-4768833" rel="standout" />
      <description>Kazbek Dağı’nın eteklerinde, sislerin arasından sırtlarında Avrupalı turistlerle art arda beliren atlar, bana son bir gösteri sunuyor. Lars sınırına doğru bir süre birlikte yol alıyoruz. Burası dağların arasında küçük bir kapı. Ancak Gürcistan bu mütevazı sona Rusya’ya dönük inşa ettirdiği görkemli manastırla yeni bir final yazmış.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Atların giderek yaklaşan ve her adımı tüm sokakta yankılanan o tok ve ritmik nal sesi sabahın sessizliğini Kafkasya’ya en yakışır şekilde dağıttı. Nallar sert taşlara vurdukça “tak… tuk… tak…” diye ilerleyen bu ses beni bir yandan yavaşça uyandırırken, bir yandan da Kafkasya’da dört nala at süren tüm ‘kahramanları’ sıkıştıkları sayfa aralarından bir bir çıkarıp gözümün önüne seriverdi. Hemen balkona çıktım ama atlılar çoktan gözden kaybolmuşlardı.</p><p>Bir Eylül sabahı ve ben Kazbegi’ndeyim. Hava serin ama sert değil. Dağlardan gelen hafif rüzgar gece çiğiyle yumuşayan toprağın, otun kokusunu kasabaya yaymış. Aldığım her nefes içimi ferahlatıyor. Başımı kaldırıyorum. İlk gördüğüm karlı zirvesiyle göğe yükselen Kazbek. Çevresinde silsile halinde uzanan dağlar yeşilden kahverengiye, kahverengiden griye dönen renk geçişleriyle fırçayla çizilmiş gibi dursa da hepsi onun gölgesinde. Uzun uzun bu heybetli zirveyi izledikten sonra gözüm usulca kasabanın üzerine kayıyor.</p><p><br></p><h2>SOSYAL MEDYA BEREKETİ</h2><p>Sokaklar hafif eğimli. Evler ağırlıklı olarak taş ve ahşap. Tamamı bahçeli. Günün ilk ışıkları taş ve ahşabın üzerinde gezdikçe kasaba gözüme olduğundan da sıcak gözüküyor. Bir zamanlar ününü Rus yazarların kalemine borçlu olan Kazbegi’nin çehresi sosyal medyanın da etkisiyle bir değişim içinde. Son 10-15 yılda artan dijital tanıtımla turizm bölge için önemli bir geçim kaynağı olmuş. Kasaba halkının büyük bölümü ya evlerini turizme açmış ya da arsalarını. Etrafta gelecek sezona hazırlık yapan çok sayıda işletme var.</p><p>Saat dokuz oldu. Çoktan uyanmış olan yerli halka, yavaş yavaş turistler de ekleniyor. Küçük kızları ve köpekleriyle yürüyüşe çıkan sınır komşusu Ruslara, neşeli bir Hintli grubun da katılmasıyla sokağın dingin atmosferi bir anda hareketlendi. Kahvaltı masalarına yetiştirilen, dumanı üzerindeki ekmeklerin kokusu tüm sokağı kaplayınca bana da bu kokunun peşine takılmak şart oldu.</p><p>Kazbegi’nin merkezine kasabanın genelinde görülen turizme yönelik yapılaşma neredeyse uğramamış. Küçük bir kilise, bir çeşme, kasaba halkının günlük ihtiyaçlarını karşıladığı dükkanlar, minübüs durakları, birkaç restoran ve bir iki fırın. Tabi bir de Kazbegi’ye adı verilen Gürcü yazar Aleksandr Kazbegi’nin heykeli.</p><p><br></p><h2>ZAMANIN DIŞINA ÇIKMIŞ GİBİ</h2><p>Ekşi mayalı ekmeğimi alıp şöyle bir dolandıktan sonra 2170 metredeki mevkiyle kasabanın hemen her yerinden görülebilen Gergeti Trinity Kilisesi’ne gitmeye karar verdim. Güneşli hava yolda birden değişiverdi. Dağların arkasından yükselen gri bulutlar gökyüzünü kapladı. Kıvrıla kıvrıla giderek dikleşen yol düşen damlalarla biraz daha dikkatli sürüş istese de yirmi-yirmi beş dakika içinde hedefimize vardık. Kafkasya’nın tüm görkemini gözler önüne seren, geniş vadilere ve dağ silsilelerine hakim bir tepedeyiz. Hava kapalı olduğundan dağlar gri bir fonda çok daha etkileyici görünüyor. Karşımda yükselen 5047 metrelik Kazbeg Dağı ise göz hizamdaymış gibi. Bu manzara insanı bir an bile olsa zamanın dışına çıkarıyor.</p><p>Gergeti’ye erken bir saatte geldiğimiz için tenha olacağını düşünmüştüm ama yanılmışım. Bizden önce çokça gelen olmuş. 14. Yüzyılda inşa edilen kilise çatı kısmında kapsamlı bir restorasyon olmasına ve çok da görünür tedbirler alınmamasına rağmen bu kadar ziyaretçiye kapısını kapamamış. Dönüş yolunda Kazbek Dağı’nın eteklerinde, sislerin arasından sırtlarında Avrupalı turistlerle art arda beliren atlar, bana son bir gösteri sunuyor. Lars’a doğru bir süre birlikte yol alıyoruz.</p><p><br></p><h2>RUSYAYA DOĞRU YENİ FİNAL</h2><p>Tiflis’ten başlayan Gürcü Askeri Yolu’nun son on bir kilometresindeyim. Yol daralıp virajlar arttıkça etrafı saran kayalıklar devleşiyor. Kafkas Dağları’nın önemli geçitlerinden biri olan Daryal’ı da aşınca Gürcistan-Rusya sınırındayız. Sınırda bekleyenler arasında Türk tırları ve Türk turistler de var. Lars sınırı güvenlik odaklı birkaç bina, kontrol kabinleri, tır ve araç geçişi için bariyerli alanların olduğu küçük bir kapı. Ancak Gürcistan bu mütevazı sona Rusya’ya dönük gösterişli bir manastır inşa ettirerek yeni bir final yazmış. Geleneksel Gürcü mimarisiyle inşa edilen Daryal Manastırı 2011’de açılsa da ek binalarla büyümeye devam ediyor.</p><p><br></p><h2>YAPAYALNIZ BİR MİNARE</h2><p>Gürcü Askeri Yolu, Rusya’nın Vladikavkaz şehrine kadar uzanıyor. Biz şimdi ‘yolda karşılaştığımız Peçorin’le birlikte Gürcistan’ın ilk başkenti Mtskheta’ya geçeceğiz. Ancak buradan ayrılmadan önce, bizi Tiflis’ten Lars Sınır Kapısı’na kadar getiren bu yolun Rusya tarafını da Puşkin’in satırlarından okuyalım:</p><p>“Askeri Gürcü Yolu Yekaterinograd’dan başlıyor. Kafilemiz vadi boyunca ilerliyordu. Sağda Kafkasların karlı dorukları parlıyor; büyük ormanlık bir dağ yükseliyordu. Klee, bu dağın arkasındaydı. Çevresinde bir köy yıkıntısı görülüyordu. Köyün adı Tatatub’muş ve Büyük Kabarda’nın en önemli köyüymüş. İnce, yapayalnız bir minare bir zamanlar burada insanların yaşadığını gösteriyordu. İnce bir güzellikle gökyüzüne yükseliyordu. Merdiveni yıkılmamıştı. Basamaklarını tırmandım, artık molla seslerinin çınlamadığı şerefeye çıktım.</p><p><br></p><h2>KILIÇ VE HANÇER</h2><p>Yolun kenarında birkaç mezar taşı vardı. Buraya Çerkez geleneğince en iyi biniciler gömülmüştü. Taşın üzerine oyulmuş kılıç ve hançer tasvirleri, savaşçı dededen savaşçı torunlara anı olarak kalmıştı. Çerkezler nefret ediyorlar bizden. Geniş otlaklarından sürüp çıkarmışız onları.</p><p><br></p><h2>LARS’TAKİ TUTSAK TÜRKLER</h2><p>Kafkasya içlerine doğru ilerliyorduk. Kayalar arasında sıkışan Terek bulanık dalgalarıyla onlara çarpa çarpa akıyor, boğaz da bu akıntı boyunca kıvrıla kıvrıla uzayıp giriyordu. Doğanın bu ürkütücü güzelliği karşısında büyülenmiş gibi duraklıyordum.</p><p>Gecelemek için Lars’ta kaldık. Ertesi sabah yola koyulduk. Türk tutsaklar yol yapımında çalışıyorlardı. Yiyeceklerden yakındılar. Kara Rus ekmeğine alışamıyorlarmış…"</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kazbegi-yeniden-yaziliyor-4768833</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Fatma Demircioğlu Parlar</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/fec7d903-as8j4bhrmxi9hsekr0ddhg.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küçürek öykü: Kocaman maceraların anahtarı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kucurek-oyku-kocaman-maceralarin-anahtari-4768834</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kucurek-oyku-kocaman-maceralarin-anahtari-4768834" rel="standout" />
      <description>Hece Yayınları arasında çıkan içinde kısa öykülerin yer aldığı iki kitap. İlki Fatma Nur Uysal'a ait: Söz Oyası. Diğeri ise Vural Kaya tarafından kaleme alınan Herkes Kontes adlı kitap.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İBRAHİM DEMİRCİ</strong></p><p><br></p><p>Küçürek öykü, sevdiğim bir adlandırma; “kısa öykü”, “kısa kısa öykü”, “kıpkısa öykü”, “mini öykü” gibi terimlere oranla daha sevimli ve bizden görünüyor. Bu yazının başlığını önce “Küçürek öykü: roman çekirdeği” koymuştum, sonra değiştirdim. Konuyu edebiyat ve türleriyle sınırlamak yerine daha geniş bir düzleme taşımak mı istedim? (Bir basamak yukarı çıkayım dedim, yerimde saymış oldum: Meğer basamak sandığım, pek başarılı bir basamak resmiymiş!)</p><p><br></p><h2>O MEŞHUR EN KISA ÖYKÜ</h2><p>Umarım fark ettiniz; ben de bir küçürek öykü yazdım işte!</p><p>Küçürek öykünün doğuşuna da ışık tutan bir anlatı vardır: Ernest Hemingway (1899-1961), on sözcükten az bir malzemeyle dört başı mamur bir öykü yazabileceğini söyleyip arkadaşlarıyla bahse tutuşmuş, yazmış ve bahsi kazanmış: Öğle yemeği! Hem de sadece altı sözcük kullanarak: “For Sale: Baby Shoes Never Worn / Satılık Bebek Patikleri: Hiç Giyilmemiş.”</p><p>Gördüğünüz gibi, bu küçürek öykü, dilimizde beş sözcüğe sığıverdi. Yine gördüğünüz gibi yukarıdaki metnin yazımı, bir yazarın kaleme aldığı öyküden ziyade, bir “duyuru”yu, bir “küçük ilan”ı andırıyor. Nitekim, küçürek öyküye ilişkin Hemigway anekdotunun uydurma olduğunu, ondan çok çok önce bazı gazetelerde / dergilerde bu “küçük ilan”ın yer aldığını kaynak göstererek kanıtlayanlar oldu. Fakat bu çaba hayli gereksiz ve gülünç! Neden? Çünkü gazete ilanı, sadece bir gazete ilanıdır. O ilan, tek kelimesi değişmeden Hemingway’in ağzından veya kaleminden çıkmışsa, hemen “kurmaca” katına çıkar, bir sanat yaratımı oluverir.</p><p>İki ayda bir yayımlanan Heceöykü dergisinin “Çağdaş Suriye Öyküsü” dosyası için yaptığım çeviriler arasında, Şezâ Bargus’tan seçtiğim küçürek öyküler de vardı (Heceöykü, S. 27, Temmuz 2008). O zaman bu metinlere “üç kıpkısa, bir kısa öykü” başlığını vermişim. 1958 Deyrizor doğumlu Şeza Hanım’ın küçürek öykülerinden “Çatlama” şöyle: “O şehirde kapıların tuhaf bir özelliği var. İçlerinden biri, anahtarı kapıya soktuğunda iki kişiye bölünüyor; biri dışarıda kalıyor, öteki içeri giriyor.”</p><p>8 Kasım 1997’de yazılan bu öykü, dünyanın her yerinde her zaman yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak bir gerçekliği anlatıyor: Kişilik bölünmesi, ikiyüzlülük, nabza göre şerbet, maskeli hayatlar[ımız]!</p><p>Yazarın mekân olarak seçtiği “o şehir”, pekâlâ “köy” veya “kasaba” da olabilir(di). Fakat “o şehir” seçimi, yazarın kendi şehrini öteki yerlerden ayırma ve koruma isteğine bağlanabilir ve anlayışla karşılanabilir. Demek ki karşılanmayabilir de!</p><p>Hece Yayınları, Arzu Özdemir’in küçürek öykülerinden oluşan iki kitap yayımlamıştı: Kısa Devre ve Dil Sürçmesi (2021). Yeni Şafak Kitap’ta onlara ilişkin kısa bir değerlendirme yazmıştım: “Dil Sürçmesi’nde Dil Oyunları” (15.10.2021).</p><p><br></p><h2>İKİ KÜÇÜREK ÖYKÜ KİTABI</h2><p>Hece Yayınları, küçürek öykü kitaplarına iki eser daha ekledi: Fatma Nur Uysal Pınar imzalı Söz Oyası ve Vural Kaya’nın kaleme aldığı Herkes Kontes.</p><p>Yazarların yaklaşımlarındaki farklılık, kitapların adlarından başlıyor: “Söz Oyası”, onun daha önce Miyase Çıkmazı (Loras Kitap, 2024) adlı bir öykü kitabını okuduğumuz Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni kimliğini ve kadınlığını hatırlatıyor. İncelikli bir işleme zenaati olan “iğne oyası”ndan, en az onun kadar -belki daha çok- özen isteyen “söz oyası”na sevimli ve yumuşak bir geçiş yapıyoruz.</p><p>Kitap “Dışlar” ve “İçler” başlıklı iki bölüme ayrılmış, 96 sayfa. Dışlar’da 49, İçler’de 35 metin var. Dışlar’da 20 metin diyalog biçiminde kurgulanmış, istenirse kolayca diyaloga dönüştürülebilecek başka metinler de var. Demek ki dışı, dışarıyı bir sahne gibi izleyip gözleyebiliyoruz; orada olup bitenlere ister istemez tanık oluyor, belki maruz kalıyoruz. Oysa İçler’de hiç diyalog yok. Orada gözden çok gönüle, duyudan ve algıdan ziyade duyguya ve düşünceye düşüyor iş.</p><p>Dışlar’ın ilk metni şöyle:</p><p>- Yazıyla mı uğraşıyorsunuz?</p><p>- Her şeyden kaçıp ona sığınıyorum, diyelim.</p><p>- Kendinize kaçın, en güvenli yer.</p><p>- Çıkışı bulamam. (s. 11)</p><p>Bu dört cümleden hareketle istediğiniz yere yürüyebilirsiniz: “İlim kendin bilmektir!” mi, “Dört kitabın manası / Budur eğer var ise” mi, “Kendini bilen…” mi? Kimi sanatçıların kendilerinden kaçmak için “dışarı”larda dolaşmış olduğunu da düşünebilirsiniz?</p><p>İçler’in ilk metni “Sorgu” şöyle: “Yorgunluklarını anlata anlata bitiremiyordu adam. Sonsuza dek dinlenmek için gözlerini kapattı. Uyanınca evdeki hesap çarşıya uymadı.” (s. 63)</p><p>Belli ki yazar, ölümü “ebedî istirahat”, “dönülmez akşam”, “bitmeyen sükûnlu gece”, “sonsuz uyku” olarak gören ve “kiramen kâtibîn”, “kabir azabı”, “mizan”, “amel defteri”, “hesap günü”, “sırat köprüsü”, “cennet” ve “cehennem” gibi gerçeklikleri tanımayan veya tanımak istemeyen yaklaşımlara ve sahiplerine iltifat ve itibar edecek bir yerde durmuyor.</p><p>Söz Oyası’nın son öyküsü “Tatsız Tat” kitabın en küçürek öyküsü: “Üç çocuğum var ama hiç ‘Anne’ sözünü duymadım.” (s. 96) Yazar, Konyalı olmayanlar için şu dipnotu düşmüş: “Tat: Konuşma yetisi olmayanlara verilen isim.”</p><p>Vural Kaya, öncelikle bir şair. 30 yıldır şiir yayımlıyor. Son şiir kitabı, Bütün Seslerden Sonra, Şubat 2025’te Ebabil Yayınlarından çıktı. Çocuklar için yazdığı kitaplar da var. Küçürek öykülerine verdiği “Herkes Kontes” adı da bakışımlı ve uyaklı sesleriyle de anlamının yüksek ironisiyle de basbayağı şiirsel. (“iyiden iyiye” yerine “basbayağı” deyişimin sebeb-i hikmeti, Vural Kaya’nın dilinde sıkça görülen bıçkın edayı selamlamak isteyişimdir. Biliyorsunuz, “kont kontes, marki markiz, lord leydi, baron barones, dük düşes” aristokrasiye mahsus unvanlardır ve Avrupa tarihi onlarla doludur ve tarihsiz Amerika’da bu unvanların sahtelerinin üretildiği, satıldığı ve müşteri bulduğu mervîdir. “Herkes kontes” diyebilmek ne teorik olarak mümkündür ne pratik olarak. Hâl böyleyken Vural Kaya, neden “Herkes kontes” demektedir? En iyisi, kitabın 19. sayfasındaki metni okuyalım:</p><p>“Bir akım kuracağım, dedi adam.</p><p>Sonra dijital tapınaklar, bir düşünsene, dedi kadın.</p><p>Adam işkillendi, kadına baktı ve belli etmedi yine de.</p><p>Kadın devam etti: Hem herkes kendi tapınağını cebinde taşır hani, fena mı?</p><p>Adam dayanamadı müstehzi konuştu kadına:</p><p>Fena olur mu hiç; sen de haklısın herkes kontes tabii.”</p><p>Vural Kaya haklı mı? Maalesef, haklı! Bu durumu değiştirmek için yazıyor yazıyorsa.</p><p>Herkes Kontes, 80 sayfa, iki bölüme ayrılmış ve 68 metin içeriyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kucurek-oyku-kocaman-maceralarin-anahtari-4768834</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/1476937e-4kuuy270k9m6au1i74qky8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güzel sanatların izinde bir yaşam</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/guzel-sanatlarin-izinde-bir-yasam-4768836</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/guzel-sanatlarin-izinde-bir-yasam-4768836" rel="standout" />
      <description>"Güzel Sanatlara Adanmış Bir Hayat" kitabında Prof. Dr. İlhami Turan, Bolu’da geçen çocukluğunu, Bolu Erkek Öğretmen Okulu ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik dönemini, 64 yıllık eğitimcilik hayatını, tasarımcı ve yönetici olarak yaptığı çalışmalar ile bakanlık danışmanlığı hizmetlerini akıcı bir dille anlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk grafik tasarımının önemli bir figürü, nesillerin hocası ve yönetici Prof. Dr. İlhami Turan’ın kaleme aldığı hatıralarında 1950’lerden 2000’lere ülkemizdeki güzel sanatlar eğitimini, sanat kültür ilişkisini, tanık olduğu siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeleri kendi hikayesi etrafında okura sunuyor. Güzel Sanatlara Adanmış Bir Hayat adıyla raflarda yerini alan kitapta Turan, Bolu’da geçen çocukluğunu, Bolu Erkek Öğretmen Okulu ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik dönemini, 64 yıllık eğitimcilik hayatını, tasarımcı ve yönetici olarak yaptığı çalışmalar ile bakanlık danışmanlığı sırasındaki hizmetlerini akıcı bir dille anlatıyor. Hatıralarında 1944 Gerede depremi, 6-7 Eylül olayları, Akademi’deki öğrencilik günleri, 1960 İhtilali’ne rastlayan askerlik hizmeti, Akademi’de ve Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda hocalık yılları, Güzel Sanatlar liselerinin kuruluşu gibi pek çok konuda tanıklıklarına yer veriyor.</p><p>Turan kitabında 1950’li yıllardan itibaren ikâmet ettiği İstanbul’un geçirdiği kentsel değişimi, matbuat dünyasının merkezi olan Babıali’deki deneyimlerini ve Hasan Âli Yücel’den Yahya Kemal Beyatlı’ya, Fuat Bayramoğlu’ndan Süheyl Ünver’e, Emin Barın’dan Vehbi Koç’a, Mengü Ertel’den Avni Akyol’a tanınmış isimler ile kendisi gibi Akademili olan dostları Metin Edremit, Ayhan Türker, Nurhan Acun, Ahmet Güleryüz dair anılarını konu ediniyor.</p><p>1935’te Bolu’nun Gerede ilçesinde doğan İlhami Turan ilk ve orta öğrenimini Bolu’da tamamladı. 1954’te Güzel Sanatlar Akademisi’nin Dekoratif Sanatlar Bölümü’nü kazandı ve bir yıl sonra Yazı ve Cilt Atölyesi’ni seçti. Akademi’deki atölye derslerinden kalan vakitlerde “Barın Cilt ve Yazı Atölyesi”nde çalışmaya devam etti. Bu atölyede cilt yapımı, yazı, kaligrafi, kitap, levha restorasyonu ve sanatsal ağırlıklı cilt işlerinde pratik bilgisini geliştirme fırsatı yakaladı. Öğrencilik yılları boyunca Cağaloğlu’nda grafik ürünlerin basım tekniklerini öğrendi ve farklı konularda tecrübeler kazandı. Akademi’den mezun olduktan sonra Prof. Emin Barın’ın yanında asistanlık görevine başladı, ancak kadrosuzluk nedeniyle bu görevi fahri olarak yürüttü. Askerliğini yaptıktan sonra 1961’de yazı ve cilt-kartonaj derslerinden sorumlu olarak Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda göreve başladı. Yirmi yedi yıl boyunca bu kurumda çalışan İlhami Turan, 1988’de Akademi’den gelen davet üzerine profesör olarak Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nün başkanlığı görevinde bulundu. Bu süre içinde hem devlet kurumları hem de özel sektör için tasarımlar yaptı. Millî Eğitim Bakanlığı’nda danışmanlık görevi yürüttü. Mimar Sinan ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde kırk iki yıl süren öğretim üyeliğinin ardından 2012 yılında emekli oldu.</p><p><br></p><h2>EMİN BARIN EKOLÜNÜ TAKİP EDER</h2><p>Emin Barın ekolü olarak adlandırılan Türk Latin kaligrafi sanatına emek veren Turan, mahareti, ustalığı ve kendine has üsluplarda yorumladığı alfabe ve harf tasarımlarının yanı sıra sanatsal çalışmaları hem akademik anlamda hem de ulusal ve uluslararası başarıları ile modern ve çağdaş Türk yazı sanatının gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkı sundu.</p><p>1954’de girdiği Akademi’deki öğrencilik yıllarında hocalar ve öğrencilerle zengin bir sanat çevresi edindiği gibi “ikinci eğitim yuvam” dediği hocası Emin Barın’ın atölyesine devam ederek mesleki deneyim kazanır. O yıllarda basın yayın dünyasının merkezi olan Cağaloğlu’nda daha sonra Çemberlitaş faaliyet gösteren Barın Cilt ve Yazı Atölyesi’nde basın, siyaset, sanat ve tasarım alanında önemli isimlerle tanışma imkânı bulur. Anılarında Barın atölyesinde tanıştığı Hasan Âli Yücel başta olmak üzere önemli isimlere dair izlenimlerinden ve Babıali’deki neşriyat ortamından bahsediyor.</p><p><br></p><h2>BEŞİ BİR YERDE GRUBU</h2><p>Emin Barın’ın “beşi bir yerde” dediği öğrencileri İlhami Turan, Etem Çalışkan, Yılmaz Özbek, İslam Seçen, Savaş Çevik’in Akademi yıllarında başlayan dostluklarını ve yaptıkları çalışmaları Turan’ın hatıralarında okumak mümkün. Hocası ve hemşerisi Emin Barın’ın hocalığından, sanat tutkusundan ve otuz üç yıllık hoca talebe ilişkisinden sitayişle söz ediyor. Turan, hocası Barın ile 1954’te Bolu’da tanıştığını, yaptığı yazı-cilt çalışmaları gösterdiğini ve onun tavsiyesiyle Akademi’ye girdiğini belirterek o tarihten vefatına kadar birlikte olduklarını yıllar içinde biriktirdiği anıları kitabında anlatıyor.</p><p>Hatıratında hayat hikayesinin parçası olmuş tanınmış simalarla ilgili anılarını ve dostluklarını okurla paylaşan Turan’ın “üstat” dediği Yahya Kemal ile tanışıklığını, ziyaretlerini ve edindiği intibaları dikkate değer. Şiirlerine büyük hayranlık duyduğu Yahya Kemal ile ilk kez 1956 yılının başlarında Park Otel’de tanıştığını ve çok bilinen beş şiirinin kaligrafiyle yazılmış haline o gün kendisine takdim ettiğini söylüyor. Turan, 1958’de vefatına kadar ziyaret ettiği büyük şairin tasarımını hatta baskı kağıdını beğendiği kaligrafiyle yazılmasını istediği ilk şiir kitabının sağlığında yayınlanamamasından son derece üzüntü duyduğunu belirtiyor.</p><p>Geleneksel Türk Sanatları alanında hem hoca hem de yönetici olarak bulunan İlhami Turan anılarında, kültür varlığımız olan geleneksel Türk sanatları eğitimi ve bu sanatların geleceğe taşınmasının önemini vurgularken Akademi içinde bölümün nasıl üvey evlat gibi görüldüğünü ve bu minvalde karşılaştıkları zorluklara değiniyor. Medresetül Hattatin’den Geleneksel Türk Sanatları’na bölümün geçirdiği süreç içinde verilen eğitimden hocaların istihdamına kurumsallaşma yolunda birtakım sıkıntılarla mücadele edilerek bugünlere ulaşıldığını ortaya koyuyor.</p><p>Uzun yıllara dayanan mesleki ve sanatsal tecrübeleri ışığında yazar, kitabın satır aralarında sanat eğitimi üzerine fikirlerini de dile getiriyor. Sanat eğitiminin olmazsa olmazlarından sanat kültür ilişkisine restorasyon alanında yapılması gerekenlerden uzman yetiştirmenin önemine vurgu yapıyor. Bu bağlamda sadece yetenek, el becerisinin sanat ve tasarım yapmakta yeterli olamayacağını kültürsüz sanatçı ve tasarımcı olmanın mümkün olmayacağının altını çiziyor.</p><p>Hatırat türüne ilgi duyanların bir solukta okuyacağı eser, Türkiye’de grafik tasarımın gelişimine tanıklık eden duayen bir hocanın kaleminden yaşam öyküsünü, tasarımcı ve eğitimci yönünü, deneyimlerini genç kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Fotoğraflarla zenginleştirilen anı kitabı İlhami Turan’ın imzasını taşıyan yazı ve kaligrafi çalışmalarının yer aldığı tebrik kartları, beratlar, diplomalar ve çeşitli belgelerin örnekleriyle de değerli bir arşiv niteliği taşıyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/guzel-sanatlarin-izinde-bir-yasam-4768836</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>R. Rüveyda Okumuş </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/cff50fd9-y2y07atgb0hqmww9idhw0r.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gönle ferahlık veren bir eser: Sırlar Güllüğü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gonle-ferahlik-veren-bir-eser-sirlar-gullugu-4768837</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gonle-ferahlik-veren-bir-eser-sirlar-gullugu-4768837" rel="standout" />
      <description>Mahmûd-ı Şebüsterî’nin “Gülşen-i Râz” adlı ünlü eseri, Sait Okumuş’un çevirisiyle Hece Yayınları’nın şiir serisinden Sırlar Güllüğü adıyla okurla buluştu.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ARİF AY</strong></p><p><br></p><p>Mahmûd-ı Şebüsterî’nin “Gülşen-i Râz” adlı ünlü eseri, Sait Okumuş’un çevirisiyle Hece Yayınları’nın şiir serisinden Eylül 2025’te yayımlandı. Eserin Türkçe adı “Sırlar Güllüğü”. Gerçekten de çevirisini okurken bile insanın gönlüne bir ferahlık geliyor ve adeta bir gül bahçesine girdiğiniz duygusunu kapılıyorsunuz.</p><p><br></p><h2>33 YAŞINDA VEFAT EDER</h2><p>Asıl adı Şeyh Sadüddîn Mahmûd b. Abdülkerîm b. Yahyâ olan mutasavvıf şair, Tebriz yakınlarında Şebüster’de dünyaya gelir ve doğduğu yerin adıyla birlikte Mahmûd-ı Şebüsterî olarak tanınır. Doğum tarihi bilinmeyen Şebüsterî’nin mezar taşına ölüm tarihi 1320 olarak yazılmıştır. Genç denecek yaşta, otuz üç yaşında vefat etmiştir.</p><p>Tebriz’de eğitim gören Şebüsterî, Bahâeddin Ya’küb-i Tebrizî’nin müridi ve öğrencisidir. Kendisi, Sa’âdetnâme adlı eserinde Eminüddin-i Tebrizî’yi de üstadı ve şeyhi olarak kaydeder. İlhamlı hükümdarları Sultan Muhammed Hudâbende ve Ebû Said Bahadır Han zamanında âlimlerin toplandığı bir ilim şehri olan Tebriz’de iyi bir eğitim görür. Fıkıhta Şafiî, itikatta Eş’ari mezheplerine bağlı olduğu söylense de Sa’âdetnâme adlı eserinde Sunnî-Eş’ari olduğunu belirten Şebüsterî, tasavvuf, kelam ve felsefe konularında derinleşmiştir. Ebû Said Ebu’l-hayr, Feridüddin-i Attar, Mevlâna Celaleddin-i Rumi, İbn-i Arabî’den etkilenmiştir. Kendisinden sonra gelen Elvân-ı Şirazî, Cemâleddin Hulvî, İdrîs-i Bitlisî, Hüsameddin Bitlisî, Abdullah Salâhî Uşşâkî, Harîrîzâde, Ahmet Avni Konuk gibi pek çok kişiyi de etkilemiştir. Genç yaşta Bağdat, Şam gibi şehirlerine, Yemen, Hicaz, Mısır, Endülüs, Kafkasya gibi İslam memleketlerine seyahat eden Şebüsterî, bu yolculuklarında pek çok âlimle tanışır ve onların ilimlerinden yaralanır. Kirman’a yerleşir ve burada evlenir. Ailesi “Hâcegân” adıyla anılır ve çocuklarının, torunlarının arasında pek çok ilim sahibinin bulunduğu bilinmektedir. Hatta torunlarından biri olan Abdullah Şebüsterî’, İstanbul’a gelerek Yavuz Sultan Selim’e Farsça Şem’u Pervâne adlı mesnevisini sunar ve Kanunî Sultan Süleyman’a da methiye yazar.</p><p>Nazarî-irfanî geleneğe bağlı olan Şebüsterî, felsefeye olumsuz bakar. İbn Sinâ başta olmak üzere Meşşâî (Aristo doktirinini benimseyen) filozofları değerlendirmede Gazzâlî ile aynı görüştedir. “İbn Sînâ’yı üç meselede imanın üç rüknünü (kudret, ilim ve cismanî haşr) inkâr etmekle suçlar ve âlemin kadîm olduğunu ileri sürmesini dine aykırı görür” diyen Adnan Karaismailoğlu: “Şebüsterî, İbnü’l-Arabî ile Feridüddin Attar-Mevlânâ geleneklerini eserlerinde meczeden, Fahreddin-i Irâkî istisna tutulursa İbnü’l-Arabî düşünce ve terminolojisini Farsça şiire dahil eden en önemli sûfîlerdendir. Sa’âdetnâme’de gençliğinde İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sini ve Fusûsü’l-hikem’ini okuduğunu, ancak bu okumalardan gönlünün sükûnete ermediğini, konu hakkında karşılaştığı müşkilleri şeyhi Emînüddin’e sorduktan sonra kalp aynasına çirkin bir zenci suretinde yansıyan İbnü’l-Arabî metinlerindeki karışıklığın ortadan kalktığını söylemektedir. Ayrıca İbnü’l-Arabî metinlerinin bu özelliğinin, müelliften kaynaklanan bir fitne değil, okuyucunun kalp aynasını tasfiye etmemesinin neticesi olarak kendine has bir insicam içinde görmemesinden doğduğunu belirtir” der. (TDV İslâm Ansiklopedisi)</p><p><br></p><h2>MANZUM BİÇİMDE VERİLER CEVAPLAR</h2><p>Gülşen-i Râz, dönemin büyük sufîlerinden Sühreverdî şeyhi Emir Hüseynî Sâdât’ın 1317-18’de mesnevi tarzında gönderdiği on beş soruya, Şebüsterî’nin yine manzum biçimde verdiği cevaplardan oluşur. Sorular şunlar:</p><p>1.Kendi fikrimce ilk şaşırdığım şu: Tefekkür (düşünme) dedikleri şey nedir? 2.Hangi düşünce (fikir) bizim için yol şartıdır? Bu düşünce niçin bazen ibadet, bazen günahtır? 3.Ben kim olayım? Bana benden haber ver. ‘Kendinde yolculuk yap!’ ne mânâ taşır? 4.Yolcu nasıl olur? Yola düşen hangisidir? Kim için ‘bu tam, kâmil bir insandır’ diyeyim? 5.Sonuçta vadet sırrına kim vâkıf oldu? Sonuçta ârif, neye tanık, aşina oldu? 6.Bilenle bilen, o pâk zât (Hak) ise, bu bir avuç toprak üstündeki sevda nedir? 7.Hangi noktada Enel-Hakk (Ben Hak’ım) denir? Ne dersin o ağartılmış gümüş para, saçmalık mıydı? 8.Yaratılmışa neden eren (vâsıl) derler? Erenin yolu, yolculuğu, ermesi nasıl gerçekleşti? 9.Mümkün ile vâcib’in birbirine kavuşması nedir? Yakınlık, uzaklık, çok, az sözü nedir? 10.Sözü sahil olan deniz, hangi denizdir? Dibinden ne tür cevher çıktı? 11.Küll’den fazla olan cüz hangi cüzdür? Bu cüzü arayıp bulmanın yolu nasıldır? 12.Kadim ile muhdes birbirinden nasıl ayrıldı da bu, âlem oldu, öteki Allah? 13.Mânâ eri, şu göz ve dudak tarafına işaret taşıyan ifadeyle ne demek ister? Makamlarda, hâllerde bulunan biri; zülüf ucunda, yüzdeki tüyde, bende ne arar? 14.Şarab, mum ve güzelin (şahid) anlamı nedir? Sonunda harabâtî olmak, meyhane eri olmak neyin davasıdır? 15.Bu muhitte put, zünnar ve gâvurluk, hep küfürdür. Değilse nedir, söyle!</p><p>Mahmûd-ı Şebüsterî, bu soruları şeyhi Bahâeddin Ya’kûb’un işaretiyle irticalen birkaç saat içinde cevaplar ve daha sonra da kitap hâline getirir. Onun bu sorulara verdiği cevaplar arasında günümüze ışık tutan tespitler de bulunur. Zaten bir eseri klasik yapan en önemli özelliklerden biri de eserin her çağa seslenmesi değil midir? Gülşen-i Râz da böyle bir eserdir. Örneğin, Şebüsterî 15. Soruyu cevaplarken: “Ortada hürmet, merhamet, insaf kalmadı; hiç kimse de cahillikten utanmıyor” der. Tam da günümüze hitap etmiyor mu? Moğol istilasının hüküm sürdüğü dönemde cahil kişilerin şeyh, önder olarak ortaya çıkmasından rahatsızlık duyan ve dönemin tasavvuf hayatını eleştiren Şebüsterî, yine aynı sorunun cevabında: “Eşeklere bak, hepsi birden o eşeğin peşindeler! Mâlûm eşek de cahâletten onlara öncü olmuş” derken, günümüzdeki durumun o zamandan çok da farklı olmadığını gözler önüne serer.</p><p>Kitabın sunuşunda, Sait Okumuş Gülşen-i Râz’a dair şu önemli bilgileri verir: “Tasavvufun vahdet-i vücud görüşünün temel argümanlarını, mantık, dönemin felsefesi, filozof hakimlerin kanaatleri eşliğinde veciz bir üslûpla ortaya koyan Gülşen-i Râz, yazıldığı tarihten itibaren Kur’an, hadis ve Mesnevî’den sonra başvurulan eserlerden olmuş, bu yüzden otuza yakın şerh, haşiye yazılmış, nazireler söylenmiş, Almanca, İngilizce, Türkçe, Urduca başta olmak üzere birçok dile çevrilmiştir. (….) Her sözde olduğu gibi, bu kitapta da anlaşılması çaba isteyen ifadeler bulmak mümkündür. Bütün hususların ayrıntılı olarak açıklanması yoluna bilerek gidilmedi. Anlam yolunda belirsizlikler duyumsandığında, kelime ve kavramların sözlük anlamlarıyla yetinmeden esere dair yazılmış şerhlere, açıklamalı çevirilere bakmak, anlamın peşine düşmek yarlı olacaktır.”</p><p>Bir dönem Kırıkkale Üniversitesinde birlikte çalıştığımız, şimdilerde Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan, değerli kardeşim Sait Okumuş’un titiz bir çalışmayla Türkçeleştirdiği Gülşen-i Râz, bir kez okunup geçilecek bir kitap değil. Mutasavvıfların, felsefecilerin binlerce yıldan beri tartıştıkları konulara küçük hacmine rağmen açıklık getiren bu eseri okurken, aklımızın ve ruhumuzun gülşene dönüştüğünü hissederiz.</p><p>Mahmûd-ı Şebüsterî’nin zarif ve tatlı bir söyleşi var. Birkaç örnek: “O, kediyi fareden, iyiyi kötüden ayıramazken, senin içini, senin sırrını nasıl temizler? / “Ey eşek! Eşeklikte senden daha eşek olan bir eşeği, şimdi sen, kendine şeyh yaptın.” / “Beyefendi git, kendini iyice tanı! Çünkü şişmanlık, hasta şişliğine benzemez.” / “A boynu bükük, ayağı çıplak! Gönül âlemi bahsinde sana ne söyleyebilirim?” / “Gönül dânesi (habbe) o kadar küçük olduğu hâlde, iki âlemin Rabb’i için konaktır.” / “Allah, mektubun adını Gülşen koyunca, bütün gönül gözleri artık onunla aydın olsun.” / “Bütün bunlardan maksat, bir sevgili okuyucunun, beni anması, ‘ona rahmet ola’ demesidir.”</p><p>Biz de Mahmûd-ı Şebüsterî’ye sonsuz rahmet diliyoruz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gonle-ferahlik-veren-bir-eser-sirlar-gullugu-4768837</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/5d042452-qh7yvhwhbcemuvhbdv973.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Vefatının 505. Yılında Abdürrahim Tirsî ve Divan’ı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/vefatinin-505-yilinda-abdurrahim-tirsi-ve-divani-4768838</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/vefatinin-505-yilinda-abdurrahim-tirsi-ve-divani-4768838" rel="standout" />
      <description>Kadiriyye tarihinin Bursa’daki hikayesi Abdülkadir Geylani’nin torunu olan Hüseyin Hemevi’nin dergahından geçen Eşrefoğlu Abdullah Rumi’yi can kulağı ile dinleyenlerden biri de Tirse köyünden Abdürrahim Efendi’dir. Onun yazdığı şiirlerin yer aldığı divan ise Emine Aydoğmuş Yüce tarafından yeniden hazırlanarak basıldı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MUSTAFA KARA</strong></p><p><strong><br></strong></p><p>Bu yol Allah buyruğudur bu yol Muhammed yoludur</p><p>Gel gir Muhammed yoluna dervişlere ta’n eyleme</p><p>Hak buyruğun gözlediler Muhammed’i izlediler</p><p>Gördüklerin gizlediler sen taşradan gördüm deme</p><p>Tirsî</p><p>*</p><p>Dünyada en yaygın üç tarikattan biri olan Kâdiriyye’nin tarihi 1166 yılında Bağdat’ta vefat eden Abdülkâdir Geylânî ile başlar. Selçuklular dönemiyle beraber tohumları atılan bu gönül yolu, Osmanlı yüzyıllarında Asya, Afrika ve Anadolu üzerinden Avrupa topraklarına kadar uzanmıştır. Dolayısıyla bu tarikata mensup kadirihânelerde yetişen dervişlerin kaleminden çıkan manzum ve mensür yüzlerce binlerce eser vardır.</p><p>Bu yolun Osmanlı başkenti Bursa’daki tarihi ise Hacı Bayram Veli’nin yönlendirmesiyle Hama’da bulunan Geylânî’nin torunlarından Hüseyin Hemevî’nin dergâhında seyrusülükünü tamamlayan Eşref b. Ahmed’in oğlu1 Eşrefoğlu Abdullah Rûmî ile başlar. Dergâhını İznik’te kuran Eşrefzâde’nin, sohbet ve zikir halkasına katılanlara neler söylediğini, hangi uslupla nasıl söylediğini merak edenler onun nesir olarak Müzekki’n-nufus2, ve Tarikatnâme’ye3 şiir olarak da Divan’ına4 bakmaları gerekmektedir.</p><p>İznik Kâdirî dergâhında yapılan bu sohbetleri gönül gözü ile izleyen, can kulağı ile dinleyenlerden biri de Tirse köyünden Abdürrahim Efendi idi. Mürşidi gibi şiir yazma kabiliyeti olan Abdürrahim Tirsî, 1469 yılında onun yerine geçmiş ve duyduklarını, gördüklerini öğrendiklerini kendine has yorumuyla birlikte talip olanlara öğretmeye başlamıştır. Bu mürşidlik dönemi 1519 yılına kadar tam elli yıl devam etmiştir.</p><p>İşte mürşidiyle ilgili bazı düşüncelerinin şiir şekliyle ifadesi</p><p><br></p><h2>YÂR EŞİĞİNDE</h2><p>Dost verdi derdi mürşide saldı</p><p>Hidayet verdi şeyh eşiğinde</p><p>Mürşide erdim düşmanım bildim</p><p>Dostumu bildim şeyh eşiğinde</p><p>Abdürrahim-i Tirsî’nin canı</p><p>Göründü yâri yâr eşiğinde</p><p><br></p><h2>EŞREFZÂDE GÜLÜ</h2><p>Bülbülüm feryâd iderem gülüne Eşrefzâde’nin</p><p>Dostlar çıkalım gidelim iline Eşrefzâde’nin</p><p>Bu Abdürrahim-i Tirsî aşk deryasının bahrisi</p><p>Abdülkâdir sevgilisi kuludur Eşrefzâde’nin</p><p><br></p><h2>ONUN SÖZLERİ</h2><p>Dostum Eşrefoğlu Rûmî yüzündendir Allah nuru</p><p>Ölmüş canlar olur diri işitecek sözlerini</p><p>Bu Abdürrahim-i Tirsî onun için söyler sözü</p><p>Eşrefzâde haslar hâsı açıvermiş gözlerini</p><p>Daha sonraki yıllarda önce Bursa’da sonra İstanbul ve Balkanlarda açılan Kâdirî-Eşrefî dergâhları, yüzyılımıza kadar faaliyetlerini sürdürmüş tasavvufî zevkın topluma aktarılmasına bereketli bir zemin teşkil etmişlerdir.5</p><p>Emine Aydoğmuş Yüce’nin Ekim 2025’de yayınladığı Divan’ın6 ilk şiirinin ilk ve son beyti şöyledir:</p><p>Gelün terk idelüm dünyâ çü bildün fânîdür dünyâ</p><p>İrelüm Mevlâ katına ki dâ’im bâkîdür Mevlâ</p><p>…</p><p>Abdürrahîm-i Tirsînün nasîhatini key dinle</p><p>Seni çün Hakka yiltedi sözi hakdur kabul eyle</p><p>Tasavvuf tarihlerinde “tarikatın kurucusu” ifadesi kullanılırsa da bu ifadenin bugün anlaşıldığı manada bir “kurucu” olmadığını bilmek gerekir. Büyük alim ve arifler mezhep kurmadığı gibi tarikat da kurmamıştır. Onların yaptığı şey okumak, okutmak ve insan yetiştirmektir. Mezhep veya tarikatın mayalanması, yavaş yavaş oluşması, topluma hizmet sunması için sosyal bir kurum haline gelmesi kendisinden sonraki yıllara aittir. Bu durum, toprağın içine atılan tohuma benzetilebilir. Orada “çile”sini tamamladıktan sonra iklim şartları elverirse yeryüzüne çıkar ve neşv ü nema bulur. Yeryüzündeki “iklim” şartları uygunsa büyümeye devam eder, kök salar, çiçek açar meyve verir.</p><p>Tarikatlar dünyasının bir zenginliği de zaman içinde oluşan kollar, şubelerdir. Bu şubeler bazan bulundukları coğrafyaya göre ana tarikatın yeni bir hayatiyet ve yorum kazanmasına sebep olabilir. Bazan bu kol, yaygınlaşarak “ana tarikat” rolünü de üstlenebilir.</p><p>Kadiriyye’nin Osmanlı coğrafyasında yaygın olan iki kolu vardır. Eşrefiyye ve Rumiyye. Eşrefiyye’nin piri 1469 da vefat eden Eşrefoğlu Rûmî olup kabri İznik’tedir. Rumiyye’nin piri 1631 de vefat eden Kastamonu’lu İsmail Rûmî. Kabri İstanbul Tophane’dedir.</p><p>Divan geleneğine uyarak önce Allah ve Resûlullâh ile ilgili bazı mısralarını okuyalım:</p><p><br></p><h2>YÂ RABBENÂ</h2><p>Sen bilirsin ben zaifin halini yâ Rabbenâ</p><p>Sen kavîsin doğru râha çek bizi yâ Rabbenâ</p><p>…</p><p>Bu Abdurrahim-i Tirsî görmedi eksüklüğü</p><p>İlla bakar lütfuna key yalvarur yâ Rabbenâ</p><p><br></p><h2>YÂ İLÂHÎ</h2><p>Günahım çok günahım çok meded senden yâ İlâhî</p><p>Suçumdan geç beni affet meded senden yâ İlâhî</p><p>Yüzüm kara günahım çok sana lâyık amelim yok</p><p>Sana varmağa yüzüm yok meded senden yâ İlâhî</p><p><br></p><h2>SENİ SEVDİM</h2><p>Cihana geleli gönlüm seni sevdi seni Allah</p><p>Senin fikr u hayalinle dolu gönlüm dolu Allah</p><p><br></p><h2>YÂ MUHAMMED</h2><p>Yüzün nur-ı Hudadır yâ Muhammed</p><p>Sana canlar fedadır yâ Muhammed</p><p>…</p><p>Murad Abdurrahim’i hazretinden</p><p>Ata lütfun vefâdır yâ Muhammed</p><p>Abdürrahim Tirsî’nin Divan’ında yer alan 16 beytlik “bize Kâdirîler derler” redifli şiir tarikatın temel şahsiyetleri ve ilkeleri hakkında bilgi almak isteyenlere hitap etmektedir. İlk ve son beyt şöyledir:</p><p><br></p><h2>BİZE KÂDİRÎLER DERLER</h2><p>Ey bizi soran kardaşlar bize Kâdirîler dirler</p><p>Ey gerçek tâlib kardaşlar bize Kâdirîler dirler</p><p>…</p><p>Bu ‘Abdurrahîm-i Tirsî Şeyh Eşrefzâde bendesi</p><p>Abdülkâdir eksüklüsi bize Kâdirîler dirler</p><p><br></p><h2>DAVET</h2><p>Peygamberler gibi alim ve ariflerin de birinci vazifesi insanları, kırmadan/dökmeden aşk ve mahabbetle hak ve hakikata davettir. Abdürrahim Tirsî “dervişler gelin” redifli şiirinde bütün insanlığa davetiye çıkarmakta, nasıl bir hayat ve yaşama tarzına davet ettiğinin detaylarını da vermektedir. O şiirden birkaç beyit aktaralım:</p><p>Dostı gerçek seven cânlar gelün hey dervîşler gelün</p><p>Dost yolında cân baş virün doğun hey dervîşler gelün</p><p>…</p><p>Şeyhün tarîkin sürelüm sıdk-ıla menzil alalum</p><p>Abdülkâdire irelüm gelün hey dervîşler gelün</p><p>Şeyh Resûlu’llâh neslidür gerçek erdür Hak dostıdür</p><p>Şeyhün himmeti âlîdür gelün hey dervîşler gelün</p><p>Şeyhümüz Eşrefoğlıdur Kâdirîdür İznikîdür</p><p>Dervîşlere himmetlidür gelün hey dervîşler gelün</p><p>Bu Abdurrahîm-i Tirsî halkdan çevirmişdür yüzi</p><p>Hakka da’vet ider sizi gelün hey dervîşler gelün</p><p>Her fani gibi Eşrefoğlu Rûmî de âlem-i cemale intikal etti. Bu intikal birçok insan gibi Tirsî’yi de derinden etkiledi. Aşağıdaki mısralarda canı gibi sevdiği gönül mimarını kaybeden bir dervişin hüzün ve gözyaşı dolu gönül titreşimleri vardır.</p><p><br></p><h2>EŞREFOĞLU RÛMÎ SULTAN</h2><p>Dünyâdan göç var ola mı Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p>Âh ayruluruz ola mı Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p>…</p><p>Evliyâdur cânlar cânı tekmîl idenler îmânı</p><p>Şâz olur görenler cânı Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p>İçimüzde yanar odı cânımuzda kaldı dadı</p><p>Dervîşleri ğarîb kodı Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p>Bu bî-çâre garîp n’itsün ağlayû kancaru gitsün</p><p>Sensüz bu cihânı n’itsün Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p>Bu Abdürrahîm-i Tirsî andandur âh u zârisi</p><p>İşler yüregi yaresi Eşrefoğlı Rûmî Sultân</p><p><br></p><h2>VE BUGÜN</h2><p>Uzun yıllardan beri Eşrefzâde Safiyyuddin Erhan Bey’in rehberliğinde Mayıs ayının ilk Pazar günü İznik’te Eşrefoğlu Rumî’yi anma toplantıları yapılmakta, bir Eşrefî geleneği olan Köfteli çorba ikram edilmektedir. Son yıllarda bu halkaya İstanbul Kâdirîhânesi’nin dostlarının katılması manevî coşkuyu artırmaktadır. Ayrıca son üç senedir Tirse köyünde (bugün için Sakarya/Pamukova ilçesine bağlı Kemaliye mahallesi) Abdürrahim Tirsî’yi anma toplantıları yapılmaktadır.</p><p>İznik’te Eşrefoğlu Rumî külliyesinin yeniden usulüne uygun olarak düzenlenmesi ve Tirsî’nin kayıp mezarının yeniden yapılması temennimizdir.</p><p>500 sene sonra kendisini tekrar rahmetle, mahabbetle anarken Divan’ın son beytiyle yazımızı tamamlıyoruz:</p><p>Abdürrahim-i Tirsî gönlünü sen aşka ver</p><p>Şems-i aşktan perveriş bulan gönüller ölmedi</p><p>Dipnotlar</p><p>1- Fütüvvetnâme isimli risalesi Orhan Bilgin tarafından yayınlanmıştır. İstanbul, 1990.</p><p>2- Nşr. Abdullah Uçman, İstanbul, 2000</p><p>3- Nşr. Esra Keskinkılıç, İstanbul, 2002.</p><p>4- Nşr. Mustafa Tatçı, Ankara, 2015.</p><p>5- Geniş bilgi için bk. M. Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler,179 vd. Bugün için Bursa’da mimarî özelliklerini koruyan tek bina olan Numaniyye dergâhı bu kola mensuptur.</p><p>6- Gaye Kitabevi, Bursa, 2025.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/vefatinin-505-yilinda-abdurrahim-tirsi-ve-divani-4768838</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/9715e2aa-50xxdt2g6xwgksfqmlcf48.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Obje olmaktan özne olmaya: Prestij 2.0</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/obje-olmaktan-ozne-olmaya-prestij-20-4768840</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/obje-olmaktan-ozne-olmaya-prestij-20-4768840" rel="standout" />
      <description>Esad Sivri iletişim alanında 20 yılı aşkın deneyime sahip, ülkemizin güzide kurumlarında görev almış bir isim. Prestij 2.0 da onun ilk kitabı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MEHMET ERKAN</strong></p><p><br></p><p>Gerçek hayat deneyimlerine dayanan kitaplar her zaman çok kıymetlidir. Özellikle de belirli disiplinlerde. Çünkü teori ile pratiğin bir araya getirilmesi her zaman mümkün olmaz, olsa da oldukça meşakkatlidir, özellikle teknik dışı konularda.</p><p>Bugün ülkemizde belki de en çok ihtiyacını duyduğumuz şey, pratik bilgiye fazlası ile sahip olan insanların bunları yazması, kalıcı ve başkalarına aktarılabilir hale getirmesidir. Ne yazık ki en başarılı addettiklerimiz bile yazmaktan imtina edebiliyor. O zaman da bir yönüyle ilmin zekâtı ödenmemiş oluyor.</p><p><br></p><h2>İLK KİTAP</h2><p>Esad Sivri iletişim alanında 20 yılı aşkın deneyime sahip, ülkemizin güzide kurumlarında görev almış bir isim. Prestij 2.0 da onun ilk kitabı. “Hiyerogliflerden Captionlara Dijitalleşen İletişim” de kitabının alt başlığı, aslında tarihten gelen bu ibare bile kitabın konuyu ne kadar derinden, geriden ve bütünsel aldığının göstergesi. Bu yönüyle Prestij 2.0 ne sadece dijital ne de geleneksel bir iletişim kitabı, hepsini kapsayan, örnekleri ile açıklayan ve okuyucuyu içine alan bir eser. İçine alan diyoruz çünkü dili bir ilk kitabın ötesinde.</p><p>Prestij 2.0 ‘ı okurken beni en çok etkileyen bu akıcılık ve sadelik oldu. Bunu önce yazarının iletişimci kimliğine bağladım, ama cümleler arasında adeta hiçbir pürüze denk gelmeden ilerledikçe bunun daha çok okuma alışkanlığı ile güçlenmiş bir üsluba bağlı olduğunu anladım. Bu yönüyle eser kusursuz ve güçlü bir anlatıma sahip. Bu da onu diğer iş dünyası, iletişim kitaplarından ayırıyor.</p><p><br></p><h2>İLETİŞİMİN FARKLI KAYNAKLARI</h2><p>Prestij 2.0; iletişimin psikolojisinden geleneksel pazarlamaya, geleneksel pazarlamadan dijitalleşen dünyaya, tüm bu hızlı dönüşüm içerisinde markalara, duygulara, kurumlara ve özünde insana 360 derece bakmamızı sağlıyor. Kitap bu yönüyle iletişim ve pazarlama alanında hiçbir açık kapı bırakmayarak, zihinlerimizdeki boşlukları dolduruyor, soru işaretlerini aydınlatıyor. Kitabın özellikle iletişim psikolojisi bölümünde yer alan “güncellemeyi kaçırma duygusu” ile “duygu trafiği” kavramları okurun yüzüne iletişim dünyasının objesi olduğu gerçeğini sert bir şekilde vuruyor. Bu da ister istemez metinlere ilginizi ve dikkatinizi artırıyor. Obje olmak kaygısı, ilerleyen sayfalarda yerini öğrendikçe rahatlamaya bırakıyor.</p><p>Ben belirli bir alanda yazılan kitapların başarısını, konu ile hiç ilgisi olmayan insanların da o kitabı ellerine alıp severek okuyup okumamasına bağlarım. Çünkü bu bizlere yazarının eserini evrensel bir çizgiye getirdiğini, herkesi kapsayıcı olduğunu ve hiç sıkmadan anlatabildiğini gösterir. Esad Sivri’nin Prestij 2.0’ı tam da böyle bir kitap olmuş. Bu yönüyle sadece iletişimcilerin değil, iletişimin hedef kitlesi olarak herkesin okuması gereken bir eser. Ama özelde yine de belirtmek gerekirse, öncelikle iletişim alanında kariyer yapmak isteyen öğrencilerin, bu alanda çalışan akademisyenlerin ve tüm profesyonel çalışanların okuması gereken bir yapıt. Tüm profesyonellerin diyorum çünkü artık iletişim, daha üst seviyelere gelmek isteyen tüm beyaz yakalıların bilmesi gereken bir disiplin. Eskiden nasıl ki finans bilmeden CEO olunmaz diyorsak, şimdi aynısını iletişim için de söylemek yanlış olmaz.</p><p>Esad Sivri’ye getirilebilecek naçizane eleştirilerden birisi bu kadar güçlü dili ve teorik altyapısı olan eser daha fazla örnek olay, yaşanmış hikayeler ve deneyimler içerebilirdi. Yazarının kimliği ve uzun yıllara dayanan deneyimi bizlerin bu beklentimizde hiç de haksız olmadığımızı gösteriyor. Teorinin ardından gelen, hepimizin medyadan ya da haberlerden hatırladığı gerçekler ve bunların yorumlanması belki de kitabın en lezzetli kısımlarıydı. Örnek olayları okurken çoğu zaman “a demek iletişim alanında bu şuraya denk geliyor” ya da “ben hiç böyle düşünmemiştim” tepkileri verebiliyorsunuz.</p><p>Esad Sivri teori ile örnek olayları birbirine ustaca bağlayıp, ortaya harikulade desenler çıkartıyor. Umarız bir sonraki kitapta buna benzer örneklere daha çok rastlarız. Ve umarız ki Esad Sivri gibi alanında başarılı insanların eserleri çoğalır. Çünkü daha çok anlatmaya, kalıcı eserler ortaya çıkarmaya ve okumaya hepimizin ihtiyacı var.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/obje-olmaktan-ozne-olmaya-prestij-20-4768840</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/565225b9-as7irm8wqae7h85zm53m99.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hikmet yolculuğunda nadide bir durak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/hikmet-yolculugunda-nadide-bir-durak-4768841</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/hikmet-yolculugunda-nadide-bir-durak-4768841" rel="standout" />
      <description>Divan-ı Hikmet’i açıklayan programlar yapan Prof. Dr. Musa Yıldız bir ilk çalışmaya imza atarak Hoca Ahmet Yesevi’nin Kur’an ve Sünnet ışığında Divan-ı Hikmet Yorumları-1 başlıklı eserinin ilk cildini neşretti.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu toprakların mayasını oluşturan isimlerin başında hiç şüphesiz Ahmet Yesevi hazretleri gelmektedir. Yine bu toprakların taşıyıcı metinlerinden birisi olarak Pir-i Türkistan Yesevi Hazretlerinin Divan-ı Hikmet’ini zikredebiliriz. Ahmet Yesevi Hazretleri ve Divan-ı Hikmet’i sadece Türkistan coğrafyası için değil, Anadolu coğrafyası içinde büyük bir değer ifade etmektedir. Ülkemizde gerek Yesevi hazretleri ile ilgili gerekse ana dilimiz Türkçe’nin ilk eserlerinden olması hasebiyle Divan-ı Hikmet hakkında neşirler yapılmıştır. Ancak Divan-ı Hikmet›in ve eserde geçen hikmetlerin açıklanması veya yorumlanması ile ilgili çalışma yapılmamıştır. Bu noktada uzun yıllar Divan-ı Hikmet’i açıklayan programlar yapan Prof. Dr. Musa Yıldız bir ilk çalışmaya imza atarak Hoca Ahmet Yesevi’nin Kur’an ve Sünnet ışığında Divan-ı Hikmet Yorumları-1 (H Yayınları, 2025, 447 s.) başlıklı eserinin 1 cildini neşretti. 2019 yılında TRT Avaz’da başlayan “Hikmet Sohbetleri” başlıklı programın büyük bir ilgi ve alaka görmesi üzerine sohbetlerin esere dönüşmesi söz konusu olmuş, yapılan sohbetlerin hepsinin bir seri halinde yayımlanması planlanmış. İlk cildi yayımlanan eserde Divan-ı Hikmet’ten ilk Hikmet’in birinci dörtlüğünden başlayarak dörtlükler halinde yorumlanmış. Zira kitapta da “İkinci Defterin Sözlerini Açtım Ben” alt başlığıyla ilk hikmetlere atıf yapılmış. Tasavvuf metinlerinin anlaşılabilmesi, manadaki derinliğin çözülebilmesi elbette ki büyük bir çaba ve gayreti gerektirmektedir. Kitabın yazarı Prof. Dr. Musa Yıldız yapacağı açıklamaların Pir-i Türkistan›ın derin mana âleminden ancak bilgi kırıntıları olacağını ifade ediyor. Bunu da “anlam şairin kalbindedir gönlündedir” ya da “şiirin anlamı şairin gönlündedir” diye ifade ediyor.</p><p><br></p><h2>TÜRK KÜLTÜRÜ AÇISINDAN KURUCU BİR METİN</h2><p>Kitabın özellikle giriş kısmında medeniyetin ve kültürün 3 temel metne dayandığı ifade ediliyor. Bunları Kurucu Metinler, Taşıyıcı Metinler ve Öğretici Metinler olarak sıralıyor. İslam medeniyetinin elbette ki kurucu metinleri Kur’an-ı Kerim ve Hadis külliyatıdır. Taşıyıcı metinler ise büyük oranda kurucu metinlerin yorumlarını ihtiva eden ve alt kültürlere ait olan metinlerdir, şeklinde ifade ediliyor. Taşıyıcı metinler arasında ise Divan-ı Hikmet, Mesnevi, Yunus Emre Divanı gibi metinler zikrediliyor. Üçüncü olarak ise zikredilen Öğretici Metinler ise iki kısma ayrılarak ilk metni sözlü kültürle yayılan bizim geleneğimizde her ne kadar yazılı olsa da en ücra köylere kadar ulaşmış Ahmediye ve Muhammediye gibi belirli bir okuma yazma bilmeyen kitleye okuma yazma bilen insanların aktardığı metinler şeklinde naklediliyor. İkinci olarak öğretici bir metin türü olarak okullarda okutulan ve o toplumun entelektüellerinin idrakini besleyen metinler ifade ediliyor. Yazarın burada bir vurgusu dikkat çekici. O da şu; Divan-ı Hikmet, İslam medeniyeti açısından baktığımızda büyük ölçekte bir Taşıyıcı Metin ama Türk kültürü açısından baktığımızda ise bir Kurucu Metin niteliğindedir.</p><p><br></p><h2>YESEVİ’Yİ BİZE FUAT KÖPRÜLÜ TANITTI</h2><p>1093 yılında Kazakistan›ın güneyinde Sayram kasabasında dünyaya gelen Hoca Ahmet Yesevi’yi bizlere tanıtan isim ise Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü›dür. Hatta kitapta Yahya Kemal’in hatıralarında geçen şu diyalog dikkat çekicidir: “Fuat Köprülü, bütün dil ve edebiyatların mukayesesi mevzulu bir eser yazmak müddeasında idi. Ben kendisine demiştim ki: “Bu büyük mevzuya girmeyiniz. Bizim daha mühim mevzularımız vardır. Mesela şu Ahmet Yesevî nedir, kimdir? Bir araştırınız. Bakınız, bizim milliyetimizi nasıl orada bulacaksınız.”</p><p>Yazar Musa Yıldız, kitabın girişinde bu yorumları yaptıktan sonra Ahmet Yesevî Hazretlerinin hayatına dair bir girizgâhta bulunuyor. Yesevi Hazretlerinin hayatı, eserleri ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde zikredilen 11 kadar Yesevi mensuplarına ait yerleşim yeri ve ziyaret mekanı aktarılıyor. Konumuz Divan-ı Hikmet olunca yazarın vurguladığı nokta önem arz ediyor: Divan-ı Hikmet, edebiyat tarihimizde Divan olarak zikredilen ilk Türkçe mürettep eserdir.</p><p>Ahmet Yesevi Hazretleri Divan-ı Hikmet’e “İkinci Defterin Sözlerini Açtım Ben” mısraı ile başlıyor ve devam ediyor:</p><p>Besmele ile başladım ne hikmetler söyledim</p><p>İnci, cevher hikmeti, taliplere saçtım ben,</p><p>Çok riyazetler çekip, çok kanlar yudumladım</p><p>Bak ikinci defterin sözlerini açtım ben.</p><p><br></p><h2>HİKMET’TEN MAKSAT NEDİR?</h2><p>Yazar, Ahmet Yesevi’nin şiirlerinde ve eserinin isminde geçen “Hikmet” kavramı “dini-tasavvufi özlü söz, özlü bilgi” olarak tanımlarken öte yandan Hikmet’in Kur’an-ı Kerim’deki temel kavramlardan birisi olduğunu da vurguluyor. Gerek Kur’an’da geçen “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et” buyruğu gerek Peygamberimizin “âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisiyle, Ahmet Yesevi’nin Efendimizin izinden gidip 12. yüzyılda Türkistan›da insanlara Hikmet yükleyerek anlayacağı dilde konuşması çok önemlidir. Yazar bunu izah sadedinde şu cümlelerle devam ediyor: Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmet felsefesi bize suretlerin ötesindeki manayı öğretir. Edebiyatımızda Hikmet geleneğinin öncüsü sayılan bu büyüğümüzün Divan-ı Hikmet’inin Münacat kısmındaki hikmetleri ile ilgili ifade ettiği beyitler onun mana derinliğini anlamak isteyenler için önemli beyitlerdir. Nitekim o beyitlerde Yesevi hazretleri şunları söyler:</p><p>Hoca Ahmet sözlerin, hikmetlerin eskimez</p><p>Yer altında çürüsen, güzel sözler çürümez.</p><p>Benim hikmetlerimle kim varsa gönlü dolan</p><p>Anlamadan ölmüşse bil ki tüm ömrü ziyan.</p><p>Bu benim hikmetlerim Kelam’ın beyanıdır</p><p>Okuyup anlayana, Kur’an’ın anlamıdır.</p><p>Yesevi hikmetinin değerlerini anlat</p><p>Aşk kökünden bir damla, bu meyden gel sen de tat</p><p>Esas itibariyle Peygamberimize atfedilen “Hikmet müminin yitiğidir onu nerede bulursa alır” tavsiyesinden yola çıkan yazar Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin hikmetini de bu hikmetler yolculuğunda nadide bir durak olarak niteliyor. Onun Hikmet mirasını hatırlamak, giderek karanlıklara ve zulme boğulan dünyamızda elbette yolumuzu aydınlatacak hakikat nurunun daha fazla insana ulaşmasına imkân sağlayacaktır, şeklinde sözlerine tamamlıyor. Hikmet okyanusundan bir katre yudumlamak isteyenler buyursun gelsin meydana.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/hikmet-yolculugunda-nadide-bir-durak-4768841</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Kamil Büyüker</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/42fc9e98-snb239v052jl6ioee0mm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’ın satır aralarını okuma kılavuzu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kuranin-satir-aralarini-okuma-kilavuzu-4768842</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kuranin-satir-aralarini-okuma-kilavuzu-4768842" rel="standout" />
      <description>“Kur’ân’ın Satır Araları Fatiha ve Bakara Sûreleri” adlı kitap ile Kur’an-ı anlayarak okuma konusunda bir rehber sunan Fatma Serap Karamollaoğlu meallerden en güzel şekilde faydalanmayı sağlamak, Kur’ân’ı anlamaya merak uyandırmak ve onu sevdirmektir üzere bu çalışmayı yaptığını söylüyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>HİLAL ARSLAN</strong></p><p><br></p><p>Günümüzde sıklıkla tekrarlanan kavramlardan biri ‘din yorgunluğu’. Sebebi ise çoğunlukla İslâm’ı doğru anlama ve yaşama pratiklerimizdeki eksiklikler. Herkes dinin hükümlerini ‘bence’ parantezine alarak yorumluyor, daha da kötüsü başkalarına dayatıyor.</p><p>Temel kaynaklarımız olan Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatına dönüp bakmamız gerektiğinde de yine aynı açmazla karşılaşıyoruz. Özellikle Kur’an-ı Kerim’i okuma, anlama ve anlamlandırma konusunda problemler yaşıyoruz.</p><p>Bu problemlerin çözümüne uzun yıllardır kafa yoran Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’ân Seferberliği projesiyle bu konuda yol almak isteyenlere eğitimler veriyor. Timaş Yayınları’ndan okura ulaşan “Kur’ân’ın Satır Araları Fatiha ve Bakara Sûreleri” adlı kitap ile Kur’an-ı anlayarak okuma konusunda bir rehber sunan Fatma Serap Karamollaoğlu, bu kitabın Kur’an’la geçirilen 30 yıllık bir çalışmanın meyvesi olduğunu söylüyor. Kur’an merkezli Arapça öğretim metoduyla tanınan Karamollaoğlu, anlamaya, hissetmeye ve yaşantıya dayalı bir Kur’an yaklaşımını benimsiyor.</p><p><br></p><h2>MEAL ASLINA NE KADAR YANSITIR</h2><p>Genç yaşlardan itibaren İslami ilimlere yönelen Karamollaoğlu, özellikle Kur’an, Arapça ve belâgat alanlarında derinlemesine çalışmalar yapmış. 1995 yılında Hasan Salih Hoca’dan Arapça dersleri, Hüseyin Kutlu Hoca’dan sülüs ve nesih yazı türlerinde hat icazeti alan Karamollaoğlu belâgat ve tefsir alanında da medrese icazetine sahip.</p><p>Arapça öğretimi ve Kur’an ilimleri üzerine yıllardır dersler veren Karamollaoğlu, bu alandaki eksikliği görerek ders materyallerini de kendisi hazırladı, çok sayıda hoca yetiştirdi ve birçok İslam âliminin eserini Türkçe’ye kazandırdı.</p><p>Bu kitabı yazma nedenini ve meal okumalarında neden sorunlar yaşadığımızı “Müslüman olarak hepimizin Kur’ân’la şöyle ya da böyle bir ilişkimiz vardır. Dolayısıyla bazen güncel tartışma konuları, bazen aklımıza gelen bir düşünce, bazen de duygusal durumumuza göre “Kur’ân bize ne diyor?” dediğimiz olur ve bir Kur’ân mealine bakarız. Bazen okuduğumuzu beğenir, bazen de pek beğenmeyiz. Sanırız ki bu sözler Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın bize söylediğinin aynısıdır. Dolayısıyla beklediğimizi bulamadığımızı itiraf etmekte zorlanırız.”</p><p>cümleleriyle açıklıyor Karamollaoğlu. Ve devam ediyor: “Bir meal veya tercüme aslının ne kadarını yansıtabilir?” diyor ve soruları çoğaltıyor: “Hele ki bu meal edebî bir şahesere ait ise... Ya da Allah Teâlâ gibi ontolojik olarak tamamen farklı bir düzeyden geliyorsa... İnsanlara verilen son mesaj ise... Kıyamete kadar geçecek zaman boyunca insanların görmedikleri Peygamber Efendimiz’e inanmaları için verilmiş bir mucize ise... Bu mesaj Efendimiz’e sözlü olarak verilmiş, o da bunu sözlü olarak iletirken titizlikle yazıya geçirmiş ise... Ve bu mesaj birçok kere benzerinin getirilmesi için bütün insanlığa meydan okumuş ise…”</p><p><br></p><h2>MEALLERİ DOĞRU KULLANMA KLAVUZU</h2><p>Karamollaoğlu’na göre herhangi bir tercüme Kur’ân’ın kendisi değil; mütercimin Kur’ân’dan anladığıdır. Hatta anladığından anlatabildiği kadarıdır. Bizler de hepimiz ondan farklı farklı manalar anlayabiliriz. “Bu gerçeği ve Türkçe’de yüzlerce Kur’ân Meali olduğunu göz önünde bulundurarak hem öğrencilerimizi hem de Kur’ân’ı anlamak isteyen halkımızı meal okuma konusunda bilgilendirmek istedik. Amacımız, meallerden en güzel şekilde faydalanmayı sağlamak, Kur’ân’ı anlamaya merak uyandırmak ve onu sevdirmektir.” diyen Karamollaoğlu,</p><p>“Bu kitap bir meal değildir. Tefsir hiç değildir. Meal okurken Türkçe’de tam olarak ifade edilmemiş veya edilememiş bazı noktalara dikkat çeker. Meallerin Kur’ân’ın Arapça’daki asıl manasını ifade etmede yetersiz olabileceğine işaret eder. Doğru anlamak isteyenlerin mutlaka tefsirlerden faydalanması gerektiğini hatırlatır. İpuçları verir. Ayetlerle alakalı her yerde kolay kolay bulunmayan bazı bilgiler içerir. Meallerde anlatılmayan ancak doğru anlamak için bilinmesi gereken noktalardan bahseder.” hatırlatmasında da bulunuyor.</p><p>Kur’ân’ın Satır Araları adlı bu özel çalışmada sadece Fatiha ve Bakara Sûresi’ndeki ayetler hakkında meal okurken hatırlanması gereken notlar yer alıyor.</p><p>“Kur’an’ı anlayarak okumanın son derece önemli olduğunun altını çizen Karamollaoğlu, “Anlamadan okuduğumuz Kur’ân’ın bizi etkilemeyeceğini, yanlışlarımızı düzeltmeyeceğini, hayatımızı onun istediği gibi yaşayamayacağımızı biliyoruz. Kur’ân’ı anlayarak okumak; Rabbimizin bizimle konuştuğunu hissedebilmek, O’nu gerçekten tanımak ve sevmek için tek yoldur.” diyor.</p><p><br></p><h2>KUR’AN’IN MANASINA NEDEN ODAKLANIYORUZ</h2><p>Kur’an-ı okumak, ezberlemek ve anlamak arasındaki farkı görebildiğimizde Kur’an’ın hayatımıza sirayet etmesi, bizi dönüştürmesi mümkün olacak. Karamollaoğlu tam da bu yüzden Kur’an’ın manasına daha çok önem verilmesi gerektiğine işaret ediyor:</p><p>“Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde Kur’ân’ı ezberleyen insanlar vardır; fakat çoğu anlamadan okur. Oysa ezberlemek çok daha büyük bir amaca hizmet edecek bir basamaktır. Fakat genel olarak sadece okumaya önem verilmekte, manaya pek odaklanılmamaktadır. Bu çok üzücüdür. Türkçemizde Arapça’dan geçmiş kelimelerin çokluğu sebebiyle Kur’ân’ı anlayarak okumak aslında çok zor değildir. Ancak bu konu gündeme gelmemektedir. Başka dilleri öğrenmek için bütün gücümüzü seferber ederken Rabbimizin kelamını ihmal etmek gerçekten acıdır.”</p><p>Bir mealin ayetlerin aslını aktarmada yetersiz olabileceğini bunun için mutlaka tefsirlerden faydalanmak gerektiğini göstermeyi amaçlayan “Kur’ân’ın Satır Araları Fatiha ve Bakara Sûreleri” nin kesinlikle bir meal eşliğinde okunmasını tavsiye ediyor yazar Fatma Serap Karamollaoğlu. Kur’ân’ı gerçekten anlamaya başladığımızda belki de hep gıpta ettiğimiz sonradan Müslüman olanların coşkusunu da içimizde daha çok hissedecek, İslam’ı yaşamakta, hayatımızı inancımıza göre düzenlemekte bu kadar zorlanmayacağız.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kuranin-satir-aralarini-okuma-kilavuzu-4768842</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/3edb0cd1-8zmdvqs7wajnyodnem9or.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İhtiyar sarışın, sübyancı hergele!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ihtiyar-sarisin-subyanci-hergele-4768843</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ihtiyar-sarisin-subyanci-hergele-4768843" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>MORAVİ RÜSTEM EFENDİ</strong></p><p><br></p><p>Canımdan aziz kârilerim, merhaba!</p><p>Kış bir yeniçeri piyadesi gibi ağır ağır geliyor bu yıl; ağır ve heybetli! Dünyanın dört bucağında küffârın perişan ettiği, hânümânsız bıraktığı yüz binlerce mazlum var; hele de eyyâm-ı şitâda onların da felahı ve refahı için duayı zinhar unutmayın!</p><p>Mazlum demişken, bakın ne geldi aklıma. Geçen teşrin-i evvelin sonlarıydı. Gece, yine okuyup yazmaya uğraşıyor, dumanlanan odada (itiraf edin, aklınıza sigara içtiğim geldi; haşa huzurdan, taze pişmiş çayın dumanıydı tabii!) zihnimi ve fikrimi toparlayıp yine ümmeti nasıl irşat edeyim diye arîz ve amîk düşünüyorken vehleten telefonum çaldı. Uzun bir numara, başında da +1 kodu var. Bildim tabii, Amarika’dan arıyor biri. Memleketin bin türlü sapığı yetmiyormuş gibi, şimdi de gavurlar dadandı sandım. Açmayacaktım, fakat nedendir bilemiyorum, birden rikkate geldim; açtım!</p><p>Ben, dedi Zohran, Zohran Mamdani. Takip ediyorsunuzdur üstat; birkaç güne Nevyork’ta belediye seçimleri var; demokrat partinin namzedi benim. Hani yazın yapılan ön intihaplarda Cuomo’yu yenmiş idim, şimdi esas intihaplar geldi. Cumhuriyetçi koca kâfir Trump ve şürekâsı nâmımı lekedâr etmek istiyorlar, almışsınızdır haberini. Yok efendim Müslümanmışım, komünistmişim, falanmış feşmekanmış. Malumunuz üstadım; Siyonist baronlara karşı duracağım, fukaranın yanında olacağım, azdan az, çoktan çok vergi alacağım filan diye kampanyalar yürüttü idim. Ahali pek meclup ve memnun oldu. Hani şu Elon denen soytarının alıp sirke çevirdiği twitterda filan türlü reklamlar paylaştım, kapı kapı gezdim, acezenin hatrını sordum, eline vardım vs. Hani, tahdis-i nimet için söylüyorum, yakışıklı oğlanım, şenim, mütebessim ve mültefitim, kendime göre bir “vayb”ım var (ulan züppe neler de biliyor) filan. Hâsılı ben, dedi, bu millet için hizmet etmek istiyorum; İslam’ın şanına yaraşır iş görüp, “bakın, herif İslam’mış amma hizmet eriymiş, nasıl da hüsn-i idâre ediyor umûr-ı belediyeyi” falan desinler arzuluyorum, sadedinde uzun uzun konuştu. Dinledim.</p><p>Peki, yavrum, dedim; benden dileğin nicedir, diye sordum o nefes arası verince. Bâhusus, intihabın yaklaştığı bu demde aleyhimde pek fena ve şerir bir kampanya yürütülüyor sosyal medyada; korkarım bana bu mansıbı yâr etmeyecekler, safâ buldurmayacaklar diye ağlayacak oldu.</p><p>Hafif öksürdüm, boğazımı temizledim; meşhur-ı âlem olan talakatimle İngiliz lisanı üzere kısa bir nutuk iradına başladım. “Bak a çocuğum, dedim, sana musallat olan o ihtiyar sarışın, sübyancı hergelenin biri; yediği herzeleri bir Allah biliyor. Seni neyle itham ediyorlarsa bil ki bir itiraftır o madde. Sana, şöyle etmişsin dedikleri her şeyi bizzat yapmış ve yaptırmışlardır, hatta hâlâ yapmakta ve yaptırmaktadırlar. Arzın gördüğü en şeytanî varlık bunlar; yüzlerindeki maskeyi yırtmaya kâdir olan ancak Allah’tı azze ve celle, nitekim yırttı!</p><p>“İmdi ey oğul, korkma! Epstein denen o geberik tellâlın elindeki bütün mahrem kasetleri ben de almıştım. Vaktiyle aktâr-ı cihânın her köşesinde dil bilür, iş görür âdemlerim vardı. Onlar bir vesileyle temin etmişlerdi bütün bunları. Yani demem o ki kimseden havf etmeye mahal yok; her şirretlerine aşinayız bu kartalozların, cümle namussuzluklarından haberdarız. Müsterih ol. Sabaha kalmaz Rubio denen şarlatanı arar, haddini bildiririm. Elin oğlu bizi ne sanur?! Böyle böyle yıkacağız müesses küfrü evelallah”, filan diye yükselmişim. Sonra kemâl-i tazarru ile dua ettim Mamdani’ye, o da iştahla âmin diye inledi.</p><p>Baktım saat hayli ilerlemiş, gereken yerlere icap eden mesajı verdim. Alındığına kâni idim, nitekim öyle olmuş. Mamdani 5 Kasım’da balkondaydı, bilirsiniz yahu, zafer konuşması için!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ihtiyar-sarisin-subyanci-hergele-4768843</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/8fe7d926-3jnh0gh7muxpixo2aq97v.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>YYİC (Yerli ve Yeni İlan Cemiyeti)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/yyic-yerli-ve-yeni-ilan-cemiyeti-4768844</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/yyic-yerli-ve-yeni-ilan-cemiyeti-4768844" rel="standout" />
      <description>Başkan, hızlı sonuç almaktan memnun bir tavırla adayları ve oylamaları yönetmeye devam etti. Böylece kısa süre içinde yaşayan Türk Edebiyatının yerli Stefan Zweig’ı, yeni Halide Edip Adıvar’ı, Türk Balzac’ı, yerli Buzatti’si ve yeni Haldun Taner’i seçiliverdi.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İRFAN SAİM</strong></p><p><br></p><p>Kıymetli karilerim;</p><p>Uzun zamandır falancanın Türkiye şubesi, filancanın Türk versiyonu, yerli bilmem kim, yeni feşmekan filan gibi yakıştırmaları duymadım diyordum ki geçtiğimiz günlerde uğradığım tuhaf bir cemiyette nelere şahit oldum tahmin bile edemezsiniz.</p><p>Edebiyat dünyasında adı, “eleştirmen” kelimesinden ayrı zikredilmeyen bir arkadaşım, bir haftasonu, “Edebiyat dünyasının yeraltında neler olup bittiğini merak ediyorsanız,” dedi. “gelin bu hafta sizi edebiyat dünyasının yeraltındaki dehlizlerinde kısa bir tura çıkarayım.”</p><p>Edebiyat dünyasının yeraltı dediği yer, İstanbul’un en ünlü caddesindeki tarihi binalardan birinin eksi üçüncü katında imiş meğer. Kapıda bizi karşılayan iki insan ejderhası cesametindeki adamı görünce bir tırsmadım değil açıkçası. İçerisi ışıktan çok loşluğu, aydınlıktan çok karanlığı imliyor gibiydi. Karşıda mahkeme salonunda hakimlerin oturduğuna benzer bir kürsü, önünde ise arkaya kadar sıralanmış sandalyeler doluydu. Birer sandalyeye iliştik. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, hatta başlarına geçirdikleri kapüşonlarla bilakis gizleniyor gibiydi.</p><p>Çok geçmeden yüzleri rahmetli Nihat Genç maskeli üç kişi kürsüde yerlerini aldılar. Ortada oturan, kısa bir hoşgeldiniz konuşmasının ardından elindeki kağıttan okumaya başladı. “Türk Edebiyatının yeni Ahmet Mithat Efendisi için önerileri alayım.” Sandalyede oturanlardan biri Hüseyin Kılıç.” dedi. Bir başkası “Ahmet Melih Karauğuz.”, bir diğeri ise “Mustafa Uçurum.” Kürsüdeki “Bu üç ismi oylamak için whatsapp grubumuza bir anket açıyorum.” diyerek devam etti. “Oylarımızı hemen kullanalım.” Bu sırada arkadaşıma baktım. Grupta o da vardı. Anket şıklarından Ahmet Melih Karauğuz’u tıkladı. Kürsüdeki “Türk Edebiyatının yeni Ahmet Mithat Efendisi, oy çokluğuyla Ahmet Melih Karauğuz seçilmiştir.” dedi.</p><p>Bir uğultu sonrasında –artık bu ekibin başkanı olduğunu düşündüğüm- ortada oturan elindeki tokmağı kürsüye vurdu. Sessizlik sağlandı. “Şimdi ise Kurt Vonnegut’un Türkiye Şubesi için adaylarınızı alayım.” dedi. En arkalardan biri “Latife Tekin.” dedi. Orta sıralardan biri “Burak Aksak”, bir diğeri ise “Murat Menteş.” dedi. Arkadaşımın ekranından gördüğüme göre yine anket açıldı, yine oylamalar yapıldı. Başkan sonucu ilan etti: “Kurt Vonnegut’un Türkiye Şubesi oybirliği ile Murat Menteş seçilmiştir.”</p><p>Başkan, hızlı sonuç almaktan memnun bir tavırla adayları ve oylamaları yönetmeye devam etti. Böylece kısa süre içinde yaşayan Türk Edebiyatının yerli Stefan Zweig’ı, yeni Halide Edip Adıvar’ı, Türk Balzac’ı, yerli Buzatti’si ve yeni Haldun Taner’i seçiliverdi.</p><p>“Son olarak,” dedi başkan. “Yerli Wirginia Woolf’umuzu seçeceğiz. Adayları alalım.” Bu soru karşısında kimsenin sesi çıkmadı. Kaldırılan bir el de görmedim. Sessizlik uzadıkça yarı karanlık bu ortamdaki gerginliğin arttığı çok net hissediliyordu. Sanki sessizlik az daha uzasa yerli Wirginia Woolf seçilemeyecek, seçilemeyince de bu edebiyatın yeraltısı ansızın ifşa olacak gibi hissettim. Elimi kaldırıp “Benim konuşmam ne kadar doğru bilmiyorum ama kuruldaki arkadaşlarınızın neden sessiz kaldıklarını anlamak zor değil. Zira Woolf, üslubu zor bir yazar, ona layık bir aday bulamamışlardır.” dedim. “Müsaade ederseniz bir isim önerebilirim.” Başkan lütfen der gibi başını salladı. “Funda Özsoy E.” dedim usulca. “Başka bir önerisi olan yoksa anketi açmadan onaylıyorum.” dedi başkan. Hala kimseden ses çıkmıyordu. “O halde Funda Özsoy E.’yi, Türk Edebiyatının yerli Wirginia Woolf’u ilan ediyorum.”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/yyic-yerli-ve-yeni-ilan-cemiyeti-4768844</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/199f30c3-em86kb0lx95m78cyvzvnxj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Kitap İlk Heyecan</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ilk-kitap-ilk-heyecan-4768845</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ilk-kitap-ilk-heyecan-4768845" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yüzmeyi bilsem de boğulmayı tercih ediyorum</strong></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/00057f7a-agf0n12zksmq80y20t5ie.webp" data-card-width="1018" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/00057f7a-agf0n12zksmq80y20t5ie.webp"></p><p>Mahmut Hatunanaoğlu, Pazularının Bilekleriyle Bir Olması adlı ilk kitabını Fabrik Kitap etiketiyle okurla buluşturdu. Hatunanaoğlu, “Çoğu zaman yüzmeyi bilsem de boğulmayı tercih ediyorum. Yazdığım metin, yarattığım dünya için boğulmak pek de feda konusu değil benim için. Bu, zaten olması gerekendir” diyor.</p><p><strong>İlk eseriniz yayınlandığında neler hissettiniz?</strong></p><p>Ben yayın yapmaya şiirle başladım. Bana kendilerinden başka bir dünya imkânının varlığı unutturan ilk şiirlerimden birini bir dergide görünce hayatımda yaşadığımı anladığım nadir anlardan birisi kıvılcımlandı. Sonrası zaten alev alev.</p><p><strong>Kitabınızı elinize alınca ilk olarak ne yaptınız?</strong></p><p>Asırlardır bekleyen bir gülümsemenin tozunu kaldırdım.</p><p><strong>Kitabınızı ilk kime imzaladınız?</strong></p><p>Sevgili dostlarım M. Burak Çelik’e ve Kadir Tepe’ye imzaladım.</p><p><br></p><h2>KIRILGAN VE GÜÇLÜ BIR SEBEP</h2><p><strong>Yazmaya nasıl başladınız?</strong></p><p>Belli bir zaman ya da sebep belirtmek benim çok güç, çünkü hatırlamıyorum. Sadece epeydir içimi kanırtan bir his var. Hayatımda en azından hayallerimi boşa harcamamak için bazılarını kayıtlı hâle getirebilirim hissi beni heyecanlandırdı. Bu heyecan da bir zaman birimi olabilir bence. Kırılgan ve güçlü bir sebep benim için.</p><p><strong>Gece mi yazarsınız, gündüz mü?</strong></p><p>Bilinçli bir şekilde tercih ettiğimi sanmıyorum ama şöyle bir dönüp baktığımda geceleri daha çok mesai harcamışım yazmaya. Bugünlerde ise ikindi sonraları, akşamüstlerine tekabül ediyor yazabildiğim vakitler.</p><p><strong>Defter mi, bilgisayar mı?</strong></p><p>Kesinlikle bilgisayar. Yazdığım metni bütünüyle karşımda görüp onu kuşatmak bana hem kendi sınırlarımı hem de metnin sınırlarını gösteriyor. Böylelikle isabet ettiğim ya da ıskaladığım yerleri yakalayabiliyorum. Metnin bana açtığı fırsat ve imkânlara ona yabancılaşarak şahit olmak defterden ziyade bilgisayarda daha kolay oluyor. Kendi yazdığıma mest olmak bana çok yetişkince gelmiyor. Yazarken bir yanıyla kendime okurluk ve editörlük yapıyorum. Evet mest olmuyorum ama cezbeye kapılabiliyorum; çoğu zaman yüzmeyi bilsem de boğulmayı tercih ediyorum. Yazdığım metin, yarattığım dünya için boğulmak pek de feda konusu değil benim için. Bu, zaten olması gerekendir.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/1e319704-rvf3wjzmxjmu05p3ja7rwr.webp" data-card-width="800" data-card-height="863" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/1e319704-rvf3wjzmxjmu05p3ja7rwr.webp"></p><h2>Eser anlaşılmak istiyor sadece</h2><p>Canan Yaka’nın ilk kitabı A7 Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Bilmediğim Bir Hayattan Kısa adını taşıyan kitabı anlatırken Yaka, eserin “sadece” anlaşılmak istediğini söylüyor.</p><p><strong>İlk eseriniz yayınlandığında neler hissettiniz?</strong></p><p>Aslında eserin yayınlanma aşamasından önce, dosyanın düzenlenmesinin bitip, şiirlerin yerleştirilmesi, sıralanmasıyla birlikte ortaya çıkan tamamlanmışlık hissiydi. Şiirlerim son birkaç yılımda yazılan şiirler, bu o sürecin katmanlarını, değişiminin ve yayılımının bir toplamıydı. Dergilerde şiirlerim zaten yayınlanıyordu fakat dergi şiiri, şiirin dergide tek bir şiir olarak yayınlanması, şairin özgünlüğünün netliği için yeterli olmuyor. Şiirde kullandığı dil ve şiirin karakteri aslında dosya tamamlanınca somutlanan bir şey. Yazdıklarımın yabancısı olduğumu ve aslında eser kitap hâline gelmeden de bu eksikliği fark etmediğimi fark ettiğim bir andı. Yine de bir dosyanın word olarak hazırlanma aşamasını bitirip, somut bir kitap olması ve o kitaba hızlıca bakıp okuyabilmek, bir simetri hastasının eğik bir tablonun düzeltilmesinden sonra hissettiği kaygının sakinleşmesine benzetebilirim. Her şey yerli yerindeydi, tablo, masa, masanın üzerindeki sürahi ve bardak.</p><p><br></p><h2>ANLAMIN ANLAŞILMAZLIĞIYLA İLGİLİ MESELEM</h2><p><strong>Kitabınızı elinize alınca ilk olarak ne yaptınız?</strong></p><p>Açtım ve hızlıca okudum, anlamın ne kadar anlaşılmaz olduğuyla ilgili meseleme baktım. Ve üzüldüm.</p><p><strong>Kitabınızı ilk kime imzaladınız?</strong></p><p>Hiç şiir okumayan, edebiyat ile yakın bir teması olmayan fakat her daim destekçim olan çok sevdiğim arkadaş grubuma imzaladım. İmza süreci beni utandıran bir konu nedense. Eserin sahibini tanımış olduğunu vurguluyor, hâlbuki eser anlaşılmak istiyor sadece.</p><p><strong>Yazmaya nasıl başladınız?</strong></p><p>14-15 yaşlarımda yazmaya çalışmaya başladım. O zaman yazma motivasyonu kelimelerin büyüsüne kapılmak gibiydi, şiirin poetikası nedir bilmeden kendiliğinden gelişen lirik bir çaba… Fakat şiiri önemsediğimi anlamam Yunus Emre hakkında bir biyografi roman okumamla oldu. Romanda Yunus Emre’nin yazdıklarını bulan ve okudukça anlamsız bulup sayfaları birer birer yırtıp dereye atan bir adam vardı, dehşete uğradığım bir andı şiirlerinin anlaşılmaması ve yok edilmesi. Önemliydi.</p><p><strong>Gece mi yazarsınız, gündüz mü?</strong></p><p>Belli bir anı yok, şiir yazmak benim için bir fokuslanma anı değil. Fakat kalabalık ve yürümek ya da araçla yolculuk yapma anları bana çok fazla düşünce ekseni verdiğinde yazdığım çok oldu, kendiyle baş başalık belki de bu, toplumu izlemek, okumak ve onun geri yansıması.</p><p><strong>Defter mi, bilgisayar mı?</strong></p><p>Deftere karalamalar yer değiştirmeler, azaltmalarla ve ani gelişen anlık notlarla. Defter ve dijital not kombinasyonu. Tek bir yazma eylemine ait olamadım hiçbir zaman.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ilk-kitap-ilk-heyecan-4768845</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Merve Akbaş</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/612f3b67-sckxvq39p14khbxgquxr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>En büyük isteğim çocukların hayallerine ilham olmak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/en-buyuk-istegim-cocuklarin-hayallerine-ilham-olmak-4768846</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/en-buyuk-istegim-cocuklarin-hayallerine-ilham-olmak-4768846" rel="standout" />
      <description>Yazar, Editör Aslıhan Cengiz, "Bir çocuğun hayallerinin bir parçası olmak demek, o hayale ilham olmak ve bu hayata kaybolmayacak bir iz bırakmak demek. En büyük isteğim çocukların hayallerine ilham olmak." diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Okul öncesi ve değerler eğitimi öğretmenliği ile başlayan çalışma hayatınız eğitim koordinatörlüğü ve yazarlıkla devam ediyor. Çocuklar için yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?</strong></p><p>Hikâyeler oluşturmayı hep çok seviyordum. Biraz klişe gelebilir ama ilkokul zamanlarında kardeşlerimle öğretmencilik oynarken şiirler yazardım. Her iki mesleğimin de temellerini o zaman atmışım. Yazmaya karşı hep hevesliydim. Lise yıllarımda kompozisyon dersleri en sevdiğim dersti, sadece kendi kompozisyonlarımı yazmakla kalmaz, o şevkle arkadaşlarımın kompozisyonlarına bile yardımcı olurdum. Şimdi editörlük yaparken yine aynı duyguları hissediyorum. “Yedisinde neyse yetmişinde o” sözü bende hayat bulmuş, diyebiliriz. Uzun süren okul öncesi öğretmenliğinin ardından, hepimizi zorlayan pandemi sürecinde artık içimde yıllarca bekleyen yazma hayalimin gerçekleşmesi için somut adımlar attım. İlk kitabım bu dönemde çocuklarla buluştu ve çok sevildi. Aslında bu sevgi, benim onlara kitaplarım aracılığıyla ilettiğim sevginin geri dönüşü oldu. Çocuklarla aramda hep farklı bir bağ hissederim. Onlara baktığımda iç dünyalarını, gelecekteki hâllerini hayal ederim. Kitaplarımı da bunlara öncelik vererek yazmaya çalışıyorum. Sanırım bu durum çocuklarla aramızda bir frekans oluşmasını sağlıyor.</p><p><strong>Kitaplarınızdaki biyografilerde en büyük isteğinizi, “yazdığı kitapları okuyan çocukların hayallerine ilham olmak” şeklinde belirtiyorsunuz. Çocuklar için yazmak sizin için ne ifade ediyor?</strong></p><p>Bir çocuğun yaşama hazırlanma aşamalarının en önemlisi hayal kurmak bana göre. Hayalleri olan çocukların o hayalleri gerçekleştirmek için göstereceği gayret çok kıymetli. Hepimiz çocukken birçok hayal kurduk. Ve büyüdükten sonra arkamıza dönüp baktığımızda mutlaka kurduğumuz hayallere bir köşesinden dokunmuş veya tamamen gerçekleştirmişizdir. Bu şekilde düşündüğümüzde o hayallerin bir parçası olmak demek o hayale ilham olmak demek. Ve bu hayata kaybolmayacak bir iz bırakmak demek. Öğretmenlik yaptığım zamanlarda mezun ettiğim öğrencilerimden yıllar sonra haberler almak, hâlâ öğrendikleri bilgileri hatırlıyor olmalarını duymak şahane bir duygu. Yazdığım kitaplarla bu yelpazeyi daha genişletmekti arzum. “Neden daha fazla çocuğa sevgi ile dokunmayayım?” fikri insanı gece uyutmayan cinsten bir hâl almaya başlamıştı. Şimdi bir sonsuzluk içerisinde yol almaya çalışıyor gibi hissediyorum. Ama arkamda ışık hüzmeleri bıraktığımı hayal ediyorum.</p><p><strong>Değerler eğitimi alanında olsun olmasın kitaplarınızda kullandığınız örnekler, olay örgüsü bir biçimde sırtını tabiata dayıyor. Bu tercihinizin sebebini öğrenebilir miyiz?</strong></p><p>Değerler eğitiminde soyut olanı somut ve çocuğun anlayacağı şekilde vermek önemlidir. Çocuğun öğrenmesini, algılamasını, fark etmesini kolaylaştırırız bu şekilde. Ben bu somutlaştırmanın birebir yansımasının tabiatta olduğunu düşünüyorum. Doğa bize o kadar geniş bir alan sunuyor ki mutlaka bir yerden insanın fıtratını yakalıyor. Yaratılan her varlık bizim için keşfedilecek yeni bir evren sayılır. Ayrıca doğayı tefekkür etmenin insanın duygusal zekâ gelişimini de çok fazla desteklediğini söyleyebiliriz. Derin bakışı ve derin düşünmeyi becerebilen, bu düşünceyi yönlendirebilen çocukların hem akademik hem sosyal hayatta başarılı olduğunu görüyoruz. Etrafında olup biteni fark eden duyarlı bir nesil için olmazsa olmazlarımız arasında olmalı bence tabiatı okumak. Allah’ın insanı, hayvanları, bitkileri ve tüm varlıkları yaratırken bir sanat kullandığını, insanların içinde hissettiği sanat arzusunun kaynağının bu yaratılış sanatına dayandığını tüm çocuklar bilmeli. Bu sayede yaratıcı ve yaratılan arasındaki o bağ ve ilişkinin sağlam şekilde oluşması desteklenmeli. “Allah Ol Deyince” isimli kitabımda özellikle anlatmaya çalıştığım husus buydu mesela. Kâinatta birçok olay oluyor ve bu olayların hepsi Allah “ol” dediği için oluyor. Biz de bu olaylara şahitlik ediyoruz. Kitaplarımı okuyan çocuklardan aldığım geri dönüşler doğru yolda olduğumu destekliyor. Örneğin parka sadece oyun oynamak için giden çocuk yerde gezen böceğe, karıncaya, daldaki bir yaprağa, farklı öten bir kuşa dikkat kesilebiliyor. Okuduklarından yola çıkarak kendi keşfini ve çıkarımlarını yapıyor. Umarım çocuklarımızın kalbine, iç dünyalarına iyi gelecek nice kitaplar yazmayı nasip etsin Allah bana.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/en-buyuk-istegim-cocuklarin-hayallerine-ilham-olmak-4768846</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Zeynep Tuba Kesimli </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/b4218c44-3ixqxrwrvt5wgp148yqsfg.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazze cephesinde kalem nöbeti</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gazze-cephesinde-kalem-nobeti-4758524</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gazze-cephesinde-kalem-nobeti-4758524" rel="standout" />
      <description>Süleyman Ceran’ın editörlüğünde hazırlanan Kızıl Kapı,  Filistin’de 7 Ekim’den bu yana yaşananları kayıt altına alan önemli bir kollektif çalışma. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent Acun</strong></p><p><br></p><p>Ekin Yayınları tarafından yayımlanan “Kızıl Kapı”, Gazze’de 7 Ekim’den bu yana yaşanan soykırım ve direnişi üç ciltte kayıt altına aldı. Mayıs 2025’te ilk baskısı yapılan ve altı ayda dört baskı gerçekleştiren eser, Filistin davasına dair son yıllarda hazırlanmış en kapsamlı çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor. Toplam 765 sayfadan oluşan kitap, Filistin direnişinin hafızasını korumayı ve gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlıyor.</p><p>Eserin editörü Süleyman Ceran, kitabın ismini Mısır’ın büyük şairi Ahmet Şevki’nin bir şiirinden ilhamla belirledi. “Kızıl Kapı”, hürriyetin ancak bedel ödenerek açılan bir kapı olduğunu vurguluyor. Kitap, Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Filistin direnişinin sembol isimlerinden Yahya Sinvar ve Suriye halkının özgürlük mücadelesine ithaf edilmiş.</p><h2>KOLLEKTİF BİR ÇALIŞMA</h2><p>“Kızıl Kapı”, 96 yazarın katkısıyla hazırlanmış geniş bir kolektif çalışma. Yazarlar, Filistin davasını farklı yönleriyle ele alarak, yaşanan acıları ve kahramanlıkları kalemleriyle kayıt altına alıyorlar. Eser, hem bir bellek kitabı hem de bir tanıklık metni niteliği taşıyor.</p><p>Kitabın sayfaları arasında dolaşırken kendinizi bir anda şehitler, yiğitler ve mücahitler meclisinde buluyor, sanki Şehit İsmail Heniyye’yi dinliyor, şehit Yahya Sivar’la konuşuyor, Ebu Udeyde’yle selamlaşıyor, Şeyh Ahmet Yasin’in ellerinden hürmetle öpüyorsunuz.</p><p>Eserin ikinci cildi Gazzeli’lerin kahramanlıklarıyla insanlığın hafızasına altın harflerle nakşettikleri sembolleri konu ediniyor. Bu cildin sayfaları arasında dolaşırken de sembollerin sadece sembollerden ibaret olmadığı hakikatini iliklerinize kadar hissediyorsunuz.  “Kızıl Kapı”, yalnızca bir kitap değil, aynı zamanda kalemle verilen bir direniş nöbeti. Eserde yer alan yazılar, Gazze’nin hafızasına ayna tutarken aynı zamanda insanlığa “unutma” çağrısında bulunuyor. Gazze’nin kadınları, çocukları, şehitleri ve sembolleri bu sayfalarda yeniden hayat buluyor.</p><p>Bu çalışma, Türkiye’deki düşünce ve edebiyat çevrelerinden gelen isimleri aynı çatı altında toplayarak Filistin davasına fikrî bir destek sunuyor. Her sayfası hem acıyı hem direnci taşıyan “Kızıl Kapı”, kelimenin tam anlamıyla “Gazze cephesinde kalem nöbeti” tutuyor. Sözü kitaptan şu alıntıyla bitirelim: </p><p>’’Biz inandığımız değerler uğruna ölür, beyaz kefen giyeriz fakat işgalci siyonistlere karşı asla beyaz bayrak çekmeyiz.’</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748661" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/ce9a6623-uu4p7apn76xebe9stb2.webp" data-title="Her sorunun bir cevabı var" data-url="/hayat/her-sorunun-bir-cevabi-var-4748661" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Her sorunun bir cevabı var</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gazze-cephesinde-kalem-nobeti-4758524</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/025a5c56-6j0ijm6isybxo4yx2iuch.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mimar Sinan’ın asırlara meydan okuyan sanat ve teknik dehası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/mimar-sinanin-asirlara-meydan-okuyan-sanat-ve-teknik-dehasi-4758526</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/mimar-sinanin-asirlara-meydan-okuyan-sanat-ve-teknik-dehasi-4758526" rel="standout" />
      <description>Mimar Doç. Dr. Nicola Parisi bir tasarımcı gözüyle Sinan’ın eserlerindeki mimari üslubu deneyimlemeyi ve anlamayı amaçladığı kitabı “Sinan, Osmanlı’da Kubbeli Mekânların Tasarımı ve İnşası”  Ketebe Yayınları arasında çıktı. Kitap, Mimar Sinan’ın sanat ve teknik arasında kurduğu dengeyi gözler önüne seriyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük mimarı Mimar Sinan’ın hem biçimsel anlamda hem de inşaat alanına getirdiği strüktürel ve teknik yenilikler açısından gayet önem taşıyan yapıtlar tasarlayarak bölgenin kültürel yapısının eksiksiz ve benzersiz bir sentezini meydana getirmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad döneminde çok sayıda eser veren Mimar Sinan hiç kuşkusuz Osmanlı’nın en üretken mimarbaşıdır. Aralarında cami, hamam, imaret, hastane ve türbelerin bulunduğu, imparatorluğun önemli şehirlerindeki beş yüz kadar yapı kendisine atfedilmiştir.</p><p><br></p><h2>MİMAR SİNAN ÜZERİNE KAPSAMLI ÇALIŞMA</h2><p>Uzun yıllardır Mimar Sinan üzerine çalışmalar yapan Mimar Doç. Dr. Nicola Parisi bir tasarımcı gözüyle Sinan’ın eserlerindeki mimari üslubu deneyimlemeyi ve anlamayı amaçladığı kitabı “Sinan, Osmanlı’da Kubbeli Mekânların Tasarımı ve İnşası” Mimar Sinan’ın sanat ve teknik arasında kurduğu dengeyi gözler önüne seriyor. </p><p>2003’te ilk kez Türkiye’ye gelen Nicola Parisi o tarihten itibaren Mimar Sinan’ın İstanbul’da ve Edirne’de inşa ettiği yapıları incelemeye girişir. Osmanlı’da kubbeli mekânların inşası, geçirdiği evrim ve Sinan’ın tasarım tekniklerine dair doktora tezi 2006’da Bari Politeknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ve Mimarlık Fakültesi’nde Prof. Dr. Doğan Kuban başkanlığındaki komite tarafından kabul edilir. Parisi’nin hazırladığı doktora tezinin gözden geçirilmiş versiyonu olan kitapta Osmanlı dönemindeki kubbeli merkezi mekânların en iyi örneklerine imza atan ve yaklaşık yarım yüzyıl boyunca mimarbaşılık görevinde bulunan Sinan’ın mimarlığı konu ediliyor. </p><p>Mimar Sinan’a ait İstanbul’daki belli başlı on cami (Edirnekapı Mihrimah Sultan, Tophane Kılıç Ali Paşa, Üsküdar Mihrimah Sultan, Şehzadebaşı, Beşiktaş Sinan Paşa, Topkapı Kara Ahmet Paşa, Kadırga Limanı Sokollu Mehmet Paşa, Tahtakale Rüstem Paşa, Azapkapı Sokollu Mehmet Paşa, Nişancı Mehmet Paşa) ile Edirne Selimiye Cami üzerinden merkezi mekânların arka planındaki evrim sürecini ve tasarım düşüncesine odaklanılıyor. Hem biçim hem de inşaat tekniği bakımından tarihi yapıların tipolojilerin hangi aşamalarda ne tür dönüşümlerden geçtiğini görseller, planlar ve çizimlerle analiz eden çalışma hem teknik hem de tarihsel açıdan zengin bir kaynak niteliği taşıyor. </p><p><br></p><h2>AYASOFYA VE SÜLEYMA CAMİİ ARASINDAKİ MEKANSAN İLİŞKİ</h2><p>Kitapta İstanbul’un en görkemli ve sembolik eserleri Ayasofya ile Süleymaniye Cami arasındaki mekânsal ve geometrik ilişki de irdeleniyor.  Ayasofya’nın restorasyonunu üstlenerek dört minareye destekleyici payanda işlevi yüklemesi ve muhtemelen kubbeyi çemberlemesi sayesinde bugün yapının sapasağlam ayakta durmasını sağlayan mimar, Süleymaniye Cami’nin inşasında da Ayasofya’dan yola çıktı. Parisi, salt birer mimari yapı olmanın ötesinde, içinde bulundukları sosyo-politik gerçekliği yansıtabilme kapasitesine sahip bu iki abidevi yapının dijital ortamda oluşturduğu geometrik rekonstrüksiyonları ışığında teknik bir karşılaştırmasını yapıyor. </p><p>Sinan’ın Yapılarındaki Tasarım Düşüncesini Anlamak</p><p>Mimar Sinan’ın merkezi mekânlı yapılarını mercek altına alan bu araştırma, camilerin geniş kubbeli mekânları üzerinden, aralarında köprülerin de olduğu büyük yapıtlar tasarlayan ama aynı zamanda hem yeniçeri subayı olarak hem de Osmanlı’nın altın çağındaki dört padişaha hizmet ederek kazandığı deneyimden gelen teknik bilgi birikimi ve icraatlarının detaylarına odaklanıyor. Bununla birlikte Akdeniz bölgesindeki farklı inşaat geleneklerinin kesişim noktasında bulunan Osmanlı mimarlığının bölgedeki rolünü, Roma-Bizans mimarlığı ve Arap mimarlığı ile olan ilişkisi bağlamında ele alıyor.</p><p>Nicola Parisi, Mimar Sinan’ın inşasından sorumlu olduğu yapılarda statik denge, tasarım kodları ve bu kodların arka planında yer alan mantıksal-biçimsel ve teknik-strüktürel süreçler, malzeme kullanımındaki yenilikleri üzerinden analiz ederek onun Osmanlı yapı geleneğine kazandırdığı çok katmanlı mimari sistemlerin etkisini ortaya koyuyor. Aynı zamanda Sinan’ın eserlerini sadece mimarlık tarihinin değil, dönemin kültürel, sosyal ve siyasi bağlamlarının&nbsp;bir ürünü olarak değerlendiriyor.</p><p>Mimar Sinan’ın Akdeniz mimarlık kültürüne sunduğu tasarımsal katkıları detaylı bir çözümleme süreci aracılığıyla eleştirel okumaya tabi tutuyor. Kubbeli-merkezi mekânlı camiler özelinde arka planındaki tasarım süreçleri ve bu süreçleri etkileyen tarihsel ve coğrafi etmenleri yakından inceliyor. </p><p>Mimar Sinan’ın inşa ettiği yapıların belli başlı tasarım kodlarına dayanıp dayanmadığını başka bir deyişle, Sinan’ın yapıtlarını hayata geçirirken belirli tasarım kodlarından hareket edip etmediğini sorusuna kitapta cevap arıyor. Bu bağlamda Mimar Sinan’ın geometrik kompozisyonlarını hayata geçirirken izlediği çalışma yöntemi belirlenerek usta mimarın yapılarında hangi tasarım kodlarından hareket ettiğini saptayabilmek amacıyla da her bir caminin biçimsel-geometrik ve teknik-strüktürel modelini oluşturuldu. Tespit edilen tasarım kodları Sinan’ın sembol eseri Selimiye Cami’ne uygulayarak camiyle ilgili dijital bir rekonstrüksiyon çalışması gerçekleştirildi. Parisi’nin Mimar Sinan’ın eserlerine üzerine bu analitik yaklaşımı, okuyucuyu taşın arkasındaki bilim ve tasarım süreçleriyle buluşturuyor.</p><p>Mimar Sinan’ın mimari üretiminin temelindeki tasarım kuramının anlaşılmasına amaçlayan kitap, usta mimarın Sinan’ın kullandığı mimari ve mühendislik yöntemlerindeki dehasını, merkezi mekânlı camileri belirli bir kuramsal altyapı üzerinden tasarladığını ve biçim-strüktür uyumunu her zaman gözetmiş olduğunu ortaya koyuyor. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748652" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/55857a2b-dik3sosswogg8149vlwmhv.webp" data-title="İpek ve Pusula: Zamanın ve yolun dokuduğu bir destan" data-url="/hayat/ipek-ve-pusula-zamanin-ve-yolun-dokudugu-bir-destan-4748652" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İpek ve Pusula: Zamanın ve yolun dokuduğu bir destan</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/mimar-sinanin-asirlara-meydan-okuyan-sanat-ve-teknik-dehasi-4758526</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>R. Rüveyda Okumuş </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/c4cc150e-udiy4lpwycxaxe3f0q21r.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sıra dışı bir tarihçi: İsmail Hami Danişmend</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sira-disi-bir-tarihci-ismail-hami-danismend-4758528</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sira-disi-bir-tarihci-ismail-hami-danismend-4758528" rel="standout" />
      <description> Beşir Ayvazoğlu, ünlü tarihçi İsmail Hami Danişmend’i Danişmend kitabında anlatıyor. Sıradışı bir tarihçinin  edebî yönüne de dikkat  çeken  Ayvazoğlu,  Danişmend'in bir dönem edebiyat çevrelerindeki olağanüstü tartışmalarına vurgu yapıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Selçuk Karakılıç</strong></p><p><br></p><p>Bir insanı, özellikle sanatçı sınıfına mensup birini tanımak ve onun iç istihalelerine vakıf olmak çoğu zaman mümkün olmayabiliyor. Sanatçıların, şair, romancı ayırt etmeksizin çok zor yanlarının olduğunu biliyorum. Asıl söylemek istediğim, bu zıtlık ve çelişkileri, insanı hayrete düşüren tuhaflıkları, hatta marjinal yönleri olmasa orijinal eserler çıkabilir mi? Yeryüzünde hemen bütün büyük eserler, dahi ve delilerin fikirlerinden çıkmamış mıdır? İşte burada bir sanatçının tuhaflıklarının, çelişkilerinin, eserine ve sanatına ne derece tesir ettiğini düşünmemiz gerekiyor. Sanatçının bize garip gelen hususiyetlerinin yol açtığı kırılmalar, meydana getirdiği travma ve şoklar, bir dönemi, çevresini, kendinden sonra gelenleri nasıl etkilediği kuşkusuz daha önemlidir. </p><p>Edebiyatımızda dönem değerlendirmeleri ne yazık ki yeteri kadar yapılmıyor veya bu önemsenmiyor gibi geliyor bana. Fakat yine de ümit verici ve sevindirici haberler gelmeye devam ediyor. “Evimizin Tarihçisi” Beşir Ayvazoğlu yazdıkça yazıyor ve her eylül ayında ya bir biyografi veya bir monografiyle bizi baş başa bırakıyor. Yeni eserine konu olan da, eserin adı da dikkat çekici: Danişmend: Sıradışı Bir Tarihçinin Şair Olarak Portresi. Oysa bu başlığın altında kendini gösteren başka bir isim daha var: Ve Rabia Hatun Şiirleri Etrafında Kopan Fırtına!.. </p><p>Ayvazoğlu neden iki alt başlık seçmiş olabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Burada yazarın tutumunu anlamakta gecikmiyoruz, kitabın kahramanı İsmail Hami Danişmend, pervasız, medeni cesaret sahibi, olağanüstü zeki, kendinden emin, şair bir tarihçi… Danişmend gibi bir sanatçıyı, tek bir başlıkta izah etmek, onun meydana getirdiği tartışmanın tesirini yazmak mümkün değil!.. O yüzden Ayvazoğlu’nun, Danişmend’in tarihçiliğini ve sanatçılığının yerini tayin edebilmek için bu iki alt başlığa ihtiyaç duyduğunu fark ediyoruz. Üstelik şimdiye kadar edebiyatın dışında biyografi yazmayan Ayvazoğlu, İsmail Hami’nin tarihçiliğinin yanında, asıl edebî yönünü, bir dönem edebiyat çevrelerinde meydana getirdiği olağanüstü tartışmaları merkeze alarak derinleşiyor! Aslında İsmail Hami’nin şimdiye kadar pek de fark edilmemiş bir yanını, sanatçılığını ve onun İstanbul kültür çevrelerinde ne derecede bir nüfuz sahibi olduğunu öne çıkarıyor Ayvazoğlu. </p><p>Ayvazoğlu’nun çalışmasının en önemli özelliği bana göre şu: İsmail Hami Danişmend’i yalnızca ansiklopedik bir bilgi birikimine sahip bir tarihçi gibi değil, çok güçlü bir şiir duygusuna ve edebî sezgiye sahip bir sanatkâr olarak izah ediyor. Ayvazoğlu’nun çalışmasını okuyunca, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e fevkalade kırılgan bir dönemin aydını olan Danişmend’in kendi dönemini etkilediğini görüyoruz. Ayvazoğlu bizi böyle orijinal bir adamla baş başa bırakıyor ki şaşırmadan edemiyorsunuz. Çünkü karşımızda sıradan bir adam yok! Ankara’da siyaset, İstanbul’da sanat çevrelerini etkilemiş, onlara nüfuz etmeyi başarmış sıra dışı bir tarihçinin hikâyesini hayretle okuyoruz. </p><p>Sivas Kongresinde hem delege hem de gazeteci olarak katılan Türkçü Danişmend’i Amerikan Mandacılığı tezini şiddetle savunurken görüyoruz. Hem manda meselesi hem de Sivas Kongresinin içyüzünü korkusuzca yazan Danişmend’in başına öyle gaileler açıldığını, İstiklâl Mahkemelerinde idamla yargılandığını ve ipin gölgesinde yaşadığını Ayvazoğlu bir roman üslubunda anlatıyor da anlatıyor.  İsmail Hami Danişmend mücadeleci, şaşırtmayı seven, fanteziye meraklı bir karakter!.. İdamla yargılandığı dönemde soğukkanlılığını yitirmemiş, pervasızlığından geri adım atmamış biri!.. Bir yandan siyasetle uğraşıyor, bir yandan İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’ni yazıyor, bütün hücumlara tek başına cevap veriyor. Türkçülüğün bayraktarı ve sayısız kitabın yazarı Danişmend musikiden edebiyata, siyasetten gazeteciliğe kadar çok geniş bir kulvarda varlığını hissettiriyor. Abdülhak Hamid’den Sadettin Arel’e, Hasan Âli Yücel’den Münevver Ayaşlı’ya büyük dehalarla dostluklar kuran ve onları Cumartesi Toplantılarında bir araya getiren de İsmail Hami Danişmend’den başkası değil. </p><h2>RABİA HATUN VE ŞAİR DANİŞMEND</h2><p>İbnülemin Mahmud Kemal’in Mercan’daki konağında düzenlediği ev toplantılarını 1950’lili yıllarda devam ettiren Danişmend, devrinin entelektüel ve sanat çevrelerine hakim ve saygın biri! Çok geniş çevrelerde sözünün dinlenmesi ve evinin entelektüel cazibe merkezi olması onun ne derece nüfuz sahibi olduğunu gösteriyor. Bütün bu özelliklerinin yanında, Ayvazoğlu, onun şairliğini öne çıkarıyor, bana kalırsa kitabın asıl ilgi çekici taraflarından biri onun sanatçılığıdır. </p><p>Meğer İsmail Hami Danişmend çok sevdiği eşi Nâzan Danişmend için “Men tâ senün yanunda dahî hasretem sanâ” tarzında şiirler yazmıyor muymuş?.. Üstelik Danişmend bu şiirleri 13. yüzyılda, Selçuklular devrinde yaşamış Râbia Hâtun isminde bir kadın şairin şiirleri diye edebiyat dünyasına ilân edivermiş. Bu şiirler meğer sonradan büyük bir  efsaneye dönüşmemiş mi?.. Devrin en büyük edebiyat otoriteleri Fuat Köprülü, İsmail Habib Sevük, Nurullah Ataç, Nihat Sami Banarlı ve daha pek çok sanatçının dahil olduğu tartışma aslında Danişmend’in dönemin sanat dünyasını nasıl etkilediğini gösteriyor. Aslında bu şiirlerin etrafında kopan edebî ve ideolojik fırtınalar, dönemin düşünce dünyasındaki kırılmaların ve kimlik arayışlarının ne kadar çetrefili olduğunu da ifade etmekten geri durmuyor. Doğurduğu akislerle ve dönem içinde edebiyat çevrelerini bıraktığı tesirlerle aslında Ayvazoğlu’nun Danişmend’i, Cumhuriyet tarihinin yanında, asıl kültür tarihinin de büyük kırılmalarla dolu olduğunu izah ediyor. Aslına bakılırsa, İsmail Hami ve neslinin hikâyesi Cumhuriyet tarihinin kültürel panoramasıdır.  </p><h2>FARKLI BİR CUMHURİYET TARİHİ OKUMASI</h2><p>Beşir Ayvazoğlu, neresinden bakarsanız bakın kendini yeniden keşfederek yazıyor, önceki biyografilerinin haricinde yeni yöntem deneyerek entelektüel biyografinin seçkin örneğini sunuyor bize. Ayvazoğlu, bizi bir şahsın hayat hikâyesiyle, çelişkileri, tuhaflıklarıyla sınırlamıyor, aksine Danişmend’in şahsında hadiseleri yorumluyor ve bir dönem okumasına sevk ediyor okuyucuyu. Fakat nasıl bir dönem okumasıdır bu? Cumhuriyetin elit kadrolarının ve kültür çevrelerinin canlı, diri ve aktif bir şuura sahip olduklarını öğreniyoruz. Daha derinlerde ise farklı bir Cumhuriyet tarihinin alt satırlarını okuyor, sanat ve düşünce dünyasının ne derece belirleyici bir rolünün olduğunun farkına varıyoruz!..</p><p>Kendisiyle yapılan bir röportajda, “Biyografisini yazdığınız kişiyi anlayabilmeniz için onu, yaşadığı çağın ve çevrenin içinde görebilmelisiniz. Bu da o çağ ve çevre hakkında bütün yönleriyle bilgi sahibi olmanızı gerektirir. Biyografi yazarı onu bütün bu yönleriyle kuşatıp ruhuna nüfuz etmek zorundadır. Açıkçası, biyografi yazarlığı disiplinlerarasılığı gerektiren zor bir iş... Ve tabii kurgu... Bilgileri üst üste yığarsanız, kimseye okutamazsınız. Biyografi yazarı eline kalemi bir romancı dikkat ve hassasiyetiyle almalıdır. Etik sınırları büyük bir titizlikle belirlemek, şahsi fikir ve duyguları paranteze almak da şarttır” diyor Ayvazoğlu. </p><p>Beşir Ayvazoğlu, bilgileri üst üste yığmadan bir romancı dikkat ve hassasiyetiyle yazıyor. İsmail Hami Danişmend gibi çok uçlarda, çok yönlü birini yazabilmek ve dönemi yorumlamak kuşkusuz çok zordur. Böyle bir biyografiyi ancak Ayvazoğlu gibi kıdemli bir biyograf yazabilirdi. Danişmend’de İsmail Hami’nin sıra dışı bir tarihçi ve şair olarak entelektüel portresini bulmuyoruz sadece. Danişmend, aslında Osmanlı-Cumhuriyet Türkiye’sinin küçük bir özeti gibidir. </p><p>Ayvazoğlu’nun Danişmend’i, Türkiye’nin yakın dönem siyaset ve sanat tarihinin içyüzünü, daha başka bir mecradan okuma imkânı sunuyor bize. Siyaset ve sanatın aslında birbirinden kopuk olmadığını, aksine çok güçlü bir biçimde dirsek temasının olduğunu fark ediyoruz. Üstelik İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e intikal eden neslin pervasız ve kendilerinden ne kadar emin olduklarını hayretle okutuyor Ayvazoğlu’nun çalışması. </p><p>Danişmend’i, şair bir tarihçinin hayat hikâyesi gibi değil, bir dönem romanı olarak okunursa alt satırlarda çok farklı bir tarih yorumunun çıkacağına eminim. İsmail Hami Danişmend’in en önemli yanı tarihçi olduğuna göre, biyografisi de bir dönemin tarihidir kuşkusuz. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748653" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/4cde7151-1mvvdgu9cjqdw4j2lxx6m6.webp" data-title="Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor" data-url="/hayat/zulum-kitalar-asiyor-cinde-soykirim-sessizce-yapiliyor-4748653" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sira-disi-bir-tarihci-ismail-hami-danismend-4758528</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/bfd97279-xndfzd16j5p7nzj9mjojoq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yolun başındaki Selim İleri</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/yolun-basindaki-selim-ileri-4758530</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/yolun-basindaki-selim-ileri-4758530" rel="standout" />
      <description>Selim İleri’nin 1970’lerin sonunda Hasan Bülent Kahraman’a gönderdiği mektuplar, Kahraman’ın özverili, entelektüel notları ve tanıklıkları ile kitaplaştı: Hemen Yaz Bana. Genç bir romancının yolun başındaki heyecanları, yayın dünyası ile ilişkileri bu mektuplarda okuru bekliyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Selim İleri’yi yakın bir zaman önce kaybettik. Onun ne derece üretken bir yazar olduğunu, ölümünden sonra bile peşine düşülürse onlarca yeni kitapta imzasını görebileceğimizi biliyorum. İşte bir yıl geçmeden Sen Diye Biri adlı romanı yayımlandı. Hasan Bülent Kahraman, İleri’nin kendisine yazdığı mektupları, yeni bir kitap kurguluyormuş gibi, nefis notlarla bir araya getirdi. Hemen Yaz Bana, yolun başında diyebilir miyiz, genç Selim İleri’nin insan ve sanatçı tarafına odaklanan bir manzarayı karşımıza getiriyor. Henüz otuzlu yaşlarına yeni girmiş ama birkaç hikâye kitabı, Destan Gönüller, Cehennem Kraliçesi, Ölüm İlişkileri, hepsinden önemlisi Her Gece Bodrum’u yayımlamış. Hasan Bülent Kahraman da hikâyeci, eleştirmen, belki romancı olmak üzere yola çıkmış genç bir yazar. Ankara’da yaşıyor. Ankara, o yıllarda Bilgi Yayınevi’nde Attila İlhan’ın durduğu, çevresinde, sonradan Türk edebiyatının epey meşhur yazarları arasına girecek Pınar Kür, Nazlı Eray gibi gençlerin dolaştığı bir şehir. İleri’nin romanları Bilgi’den çıkıyor. Kemal Tahir’den sonra Attila İlhan’ın tesirine girdiği dönem. Mektupların her birinde bu genç kadınlardan ve İlhan’dan bahis var. 1977’den 12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesine kadar Ankara ve İstanbul’da yayımlanan bazı edebiyat dergilerinin kadroları, içerikleri ve gazetelerin kültür sayfaları hakkında değerlendirmelerle karşılaşıyoruz. Mektuplar darbenin hemen öncesinde kesiliyor. 1984 yılından bir tek mektup var. Hasan Bülent Kahraman, bu arada mektuplaşma eski samimiyette olmasa da devam etti diyor. Ancak o mektupların elinde olmadığını da dile getiriyor.&nbsp;</p><h2>HEMEN YAZ BANA NEDEN FARKLI&nbsp;</h2><p>Bir yazarın mektupları ilk defa yayına hazırlanmadı ama Hemen Yaz Bana’nın öncekilerden büyük nispette farklı olduğu ortada. Hasan Bülent Kahraman, kendisine gelen bu mektupları olduğu gibi yayımlasaydı zaten önemli bir iş yapacaktı fakat o, Selim İleri’nin neredeyse yer, zaman, şahıs, olay vs. bahsettiği ne kadar konu varsa bunları uzun uzun notlamış. Mektuplarda bahsi geçen yazılar, soruşturma dosyalarına verilen cevaplar, röportajların tam metni ekler kısmında yer alıyor. Kitabın başına da İleri’nin romancılığını yorumlayan, sanatının kaynaklarını açıklayan epey güçlü bir yazısını koymuş. Hemen Yaz Bana, İleri’nin çok sevdiği bir kelime ile söyleyeyim, handiyse mektupların önüne geçen bir kitap olmuş. Hasan Bülent Kahraman’ı daha yakından tanımamıza imkân vermiş. Onun bir zamanlar hikâye ile edebiyat verimini ortaya koyduğu, romanlar yazdığı kimin malumudur ki? Kahraman’ın ilk yazısını yayımlamasının üzerinden elli yıl geçmiş. İleri ve Kahraman arasında bu derece yakın bir dostluk olduğunu bilmeden ikisini de benim gibi çok yakından takip eden okuyucular, bu elli yılın özel bir yayın ve etkinlikle hatırlanmasını ve gelecek yıllarda Kahraman’ın hatıralarını yazmasını bekleyeceklerdir. Hele ki bu kitapta yer alan notları gördükten sonra Ankara ve İstanbul’daki edebiyat, sanat, kültür çevrelerini bir hatırat bütünlüğü ile okumak isteyeceklerdir.&nbsp;</p><p>Hasan Bülent Kahraman ile Selim İleri, Her Gece Bodrum’un yayımlanmasından kısa bir süre önce tanışıyorlar. Roman hakkında esaslı yazılardan birini de Kahraman yazıyor. Romanın, Türk romanında henüz sivrilmemiş bireyciliğin kapısını aralayan ilk metinlerden biri olduğunu, bunun köklerinin ve o meşhur marazilik izlerinin toplumda yaşadığını iddia ediyor. Bir Denizin Eteklerinde adını da Kahraman teklif ediyor. Bu kitap için neden “Son derece öncü bir öykü kitabıdır” dediğinin cevabı da notlarda yer alıyor. Hatta sade o günler için değil bugün için bile “yanına yaklaşılamayan kertede farklı” olduğundan bahsediyor.&nbsp;</p><p>1970’lerin sonunda, mektuplarda da geçtiği gibi dağdağalı günlerde, edebiyat dergileri ve kültür gazeteciliğimizi seyrediyoruz. Politika gazetesinin bu iki genç adamın hayatındaki yerini okuyoruz. Ankara’da Oluşum, Türkiye Yazıları, Özgür İnsan, Sanat Olayı, Somut, Yeni Edebiyat dergileri hızlıca tespit edebildiklerim arasında. Bu dergileri kim idare etti, hangi sermaye sahiplendi, bunların edebiyatımızdaki yeri, önemi mektuplar okundukça belirginleşiyor. Mesela Özgür İnsan›ı baştan sona elden geçirmek için sabırsızlanıyoruz.</p><p>Mektuplarda elbette bir dolu isim geçiyor. İsmail Cem, Bülent Ecevit, Orhan Koloğlu, sanatçılar, siyasetçiler, pek çok isim. Fakat Türk Romanı adlı meşhur monografinin yazarı Robert Finn ile burada karşılaşmayı ummazdım. Kahraman, dostluklarını anıyor. Türkiye’de çalışmalarını tamamlayıp ülkesine dönüşünü yazıyor.&nbsp;</p><p>Dönelim mektuplardaki Selim İleri’ye. Yalnızlık, İleri’nin yakasından hiç düşmedi. Bunu çok meşhur bir yazar olduğunda da duyuyordu. Yalnızlık duygusunu yazarlığının temeline oturttuğunu ilk hikayelerini kitaplaştırırken haber vermişti. Mektubun mahremiyeti bize gösteriyor ki bu sadece kitap adında yaşayan bir bunalım değilmiş.&nbsp;</p><p>Selim İleri’nin bugün baskısı olmayan bazı kitapları var. Onlarda Türk edebiyatına dair yazdıklarını topladı. En genç yaşında bile geçmiş edebiyatımızı eskilerin ifadesiyle tetkik ederek okudu. Tam o yıllarda bir söyleşisinde “Bir romancının ötesinde her zaman edebiyat adamı olmak istedim.” diyor. Öyle de oldu. Yazdığı, ardına düştüğü kitap ve isimleri edebiyat tarihçileri bile henüz okumamıştı.&nbsp;</p><p>Çağdaşı yazarlar için yorumlarını merak edenler de kitapta epey sözle karşılaşacaklar. Yukarıda isimlerini andım. O genç kadınlar, sonra Füruzan, Adalet Ağaoğlu, İleri›nin gözünden mektuplara giriyor.</p><h2>MEKTUPLARDA BAŞKA NELER VAR?</h2><p>1977’deki 1 Mayıs kutlamalarına İleri’nin de katılması, Bilgi Yayınevi’nden ayrılıp Altın Kitaplar’a geçmesi, orada Cehennem Kraliçesi’ni yayımlaması, daha sonra Attila İlhan’ın da Bilgi’den ve Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşmesi, 1980’lere kadar Marksist estetiğe bağlı kalması, dünya edebiyatından ideolojik metinleri takip etmesi ancak Türkiye’de sol çevrelerin arızalı yanlarını, sahteliklerini her fırsatta dile getirmesi, sevgisizlik ile faşizm arasındaki bağı ısrarla yazması, annesinin ağır hastalık süreci mektupların orta yerinden yansıyan birkaç başlık. Bir de Fransızca okuyup konuşan Selim İleri’ye tanıklık, kütüphanesinin zenginliğini seyir var.&nbsp;</p><p>Selim İleri, sadece roman düşünüyor. Evet derin bir yalnızlık içinde. Buna rağmen Cağaloğlu’na bile günlerdir inmiyorum diyor. Görüştüğü pek insan yok. Sadece kurmacaların biri tezgahtan kalkmadan diğerini yaratmaya çalışıyor. O kadar çok roman adı geçiyor ki mektuplarda. Çoğunu, romanlarının adında görmeyeceğiz. Ne fark eder? O adları, yazdıklarının bir kısmını yayınladığı romanlarının içerisine taşıyacak nasıl olsa. Mektuplar bir yazarın mutfağını seyrettiriyor. Zihninin içini, tasarılarını, heyecanlarını.&nbsp;</p><p>Kitaptan bağımsız olarak bir iki hususa daha değineyim. Hasan Bülent Kahraman, Studio Yayınları’nın kurucu genel yayın yönetmeni. Hemen Yaz Bana, yayınevinin ikinci kitabı olarak çıktı. Kahraman, Adalet Ağaoğlu’nun da mektuplarını belki yayımlarım diyor. Özgür İnsan dergisindeki roman soruşturmasını da ayrı bir kitap olarak tasarladığı görülüyor. Sağdan ve soldan epey sanatçının görüşlerini bir araya getiren bu soruşturma o günlerde ciddi bir edebiyat olayına dönüşüyor. Orada yer almayan kişiler bile köşelerinden yazıyorlar. Kahraman, bunların hepsini derleyip kitap yapacağını anlatıyor. Studio Yayınları’nı yakından takip edeceğiz.&nbsp;</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748651" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/a31e21ff-9zwejs5n6g57asc88s9hur.webp" data-title="Siyaset ve polisiye buluşunca: Hariciye Konseri" data-url="/hayat/siyaset-ve-polisiye-bulusunca-hariciye-konseri-4748651" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Siyaset ve polisiye buluşunca: Hariciye Konseri</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/yolun-basindaki-selim-ileri-4758530</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Yakup Öztürk</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/b45087c4-22iflqtl8ukitnnryz5cjqj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bahçıvanlar ölünce bahçe mi olur?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/bahcivanlar-olunce-bahce-mi-olur-4758532</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/bahcivanlar-olunce-bahce-mi-olur-4758532" rel="standout" />
      <description>Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın hastalığı ve ölümüyle yas evresindeki oğulun vedalaşmanın anı-romanıdır. Gaustin’in dediği gibi belki de  şu hayatta “Sadece çocukluk ve ölüm vardır.” Kim  bilir!</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmail Karakurt</strong></p><p><br></p><p>“Ölüm sensiz olgunlaşan bir kiraz ağacıdır.” (s.9)*</p><p>Film yönetmeni Pawel Pawlikowski “Gerçek hayat kurgudan daha yaratıcıdır.” diyor ya, hakikaten öyledir. Bütün hikayeler, romanlar gerçekliğini gerçek hayattan alır ama hayat her zaman kurgudan daha yaratıcıdır. Hayatı yazarlar evirir çevirir kurgular ve okura sunarlar. “Bir hikâye, yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince, kelimelere bürününce artık bize ait olmaktan çıkar, o artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir.” (s.7). </p><p>Bazı romanların dağınıklığı insan hayatının savrukluğu gibidir. Genellikle hayatının son anlarına yığılır hayatın önceki bütün anları. Hastalıkla sayrılığın karıştığı gibi gerçekle kurgu birbirine karışır. Yine de bu durum, hayatların anlatısına ve gerçekliğine ket vurmaz. İşte içerik ve anlatım yönünden dokunaklı bir romanı okuyorum. Baba/oğul ilişkisini hastalık, ölüm ve yas temasını üzerinden işleyen sarsıcı ve gerçekçi bir roman ödüllü Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü. Metis Yayınları arasından Hasine Şen Karadeniz’in çevirisiyle yayımlandı.</p><p><br></p><h2>KORKACAK BİR ŞEY YOK</h2><p>Yazar çok bölümlü romanına, ölüm üzerine Epigraflar’dan sonra çarpıcı bir giriş cümlesiyle, “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe” diye başlıyor. Bu cümle, romanı özetleyen çağrışımlarla dolu. Ardından gelen cümlelerle Gospodinov, hatta anlatıcı demek daha doğru, okuru ileri geri gidişler dönüşlerle adım adım ilerleyen hikayesine, gerçekliğine ve kurgusuna hazırlar. Belki de bunda, “Geçmişte zaman tek yönlü akmaz” düşüncesinin payı vardır. Çünkü daha romanın başlarında hikayelerinin kahramanları ölür, sadece hikayelerin anlatıcıları hayatta kalır dese de, sonunda “onlar da bir gün ölecek” demekten geri durmuyor. Ölümdür çünkü hayatın vazgeçilmez sonu. Anlatıcı, ilk bölümden itibaren babanın ölümünden önceki duygularını ve anılarını anlatır ve onun “korkacak bir şey yok” sözünü sık sık tekrarlayarak aslında o sözü insanların yaşadıkları karşısındaki korkuları ve endişelerini ifade eden bir epikrafa evirir. Anlatıcı, baba/ oğul ilişkisine yaptığı göndermelerle ikili arasındaki ilişkiyi irdelerken bu ilişki gibi aynı zamanda hafızasını da canlı tutmaya çalışır. Hatta romanında anlatısını serbest bırakarak baba, bahçe, hayat, ölüm, hafıza, dil gibi kavramlarla ilgili düşüncelerinin yanında okuru anlatının/ öykülemenin sınırlarında hatta biraz da kafa karışıklığıyla gezintiye çıkarır. Birçok bölümde dilin epikrizleriyle baş başa bırakır okuru. Ne de olsa epikrizdedir o hastanın hastalığı, teşhisi ve tedavisiyle ilgili her türlü bilgi. Romanın anlatıcısı, kitap boyunca kendi kendine konuşur gibi, içini döker, anlatır, dertleşir okurla.</p><p><br></p><h2>ÇİÇEKLER ÖLÜLERİN NEYİ OLUR</h2><p>Anlatıcının çok farklı anlamlar ve çağrışım yüklediği bahçe, baba için doğal terapi imkânı sunan özel bir mekandır. Ona göre, “Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi.” (s.15). Ayrıca babanın her zaman yapıcı olduğu bahsinden sonra anlatıcı, çiçekler üzerinden yerli yerinde bir soru yöneltir “Çiçekler aslında ölülerin gizli periskopları değil midir?” devamında da “Acaba ölüler dünyayı toprağın altında çiçeklerin saplarından mı izlerler?” merakını gizleyemez. Mesela hastalığı görünür hale getiren dil hakkında “Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.” diyen anlatıcı, ölümden söz ederken de aslında aramızdan ayrılan kişiden, onun bıraktığı boşluktan, kendimizden, hayatın büyüleyici geçiciliğinden bahsettiğimiz sonucuna varır.</p><p>Anlatıcı, romanın dağınıklığı içinde kalarak Şehrazat’ı selamlar, sık sık babanın anılarından söz eder. Onunla ilgili hikâyeler birbirini takip eder. Sevdiği yazarlara ve kitaplara göndermelerde bulunur. Onlardan alıntılar yapar.  Anlatıcının anlattıkları okur nazarında hayatın birer gerçeğine dönüşür. Anlatılanlar kurgunun ötesinde çok fazla sahici çünkü. Oysa roman bir kurgu türüdür. Yazar, bunun farkındadır ve tam burada devreye girerek metne müdahale eder ve kurguyu devreye sokar. Okuru kurguyla edebiyatın zengin hayal dünyasında gezindirir. “Babamı kuş besler gibi besliyorum.” Diye anlatıcının/ kahramanın yaşadıkları okurun gerçekleriyle örtüşür. Bu tür eserlerin gücü, etkisi ve başarısı anlatıcının okurla kurduğu bağdan gelmektedir. </p><p>“Çocukluğun ebedi çilek tarlalarının otlarını ayıklayan” babalara/ annelere ölümü ve hiçbir hastalığı yakıştıramazsak da yine de çok çekmelerini istemeyiz. Belki de bundandır hasta babalar/ anneler için ölümü bazen bir iyilik olarak düşünürüz.</p><p>Birçok okuyucu, Paul Auster’in anı-romanı Yalnızlığın Keşfi’nde de benzer bir çabayı mutlaka okumuştur. Hayatının son yıllarında hastane/ ev arasında mekik dokuyan babamdan bilirim unutulmaz hastalık hallerini ve bende sıkıştırdığı o duygusallığı. Benzer duyguyu, iki eserde daha, tematik benzerlikten midir nedir, Mustafa Kutlu’nun Anadolu insanının tabiata bakışını ve derinlerinde “fanilik”i işleyen Beyhude Ömrüm uzun hikayesiyle Hasan Ali Toptaş’ın “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” dediği Kuşlar Yasına Gider romanını okurken de yaşamıştım. </p><p>Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın hastalığı ve ölümüyle yas evresindeki oğulun vedalaşmanın anı-romanıdır. Sonuçta Gaustin’in dediği gibi “Sadece çocukluk ve ölüm vardır.” Belki de bundan, romanı bir baba ve oğulla, anılar ve acılarla, hikâyeler ve tabiatla kurgulanmış bir ilişkinin ve çabanın yas günlüğü olarak da okuyabiliriz. Bu ilişki ve çaba, uzun süre insana, “küllüğünde hala kiraz çiçeği poleni” vardır hikayesini yaşatıp duracağa benzer. Sonsöz’den iki cümleyle tamamlayalım yazıyı:</p><p>“Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. … Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748655" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/09383802-wxzpu4o5emxjsy24wdxjp.webp" data-title="Hiçliğin boyutları" data-url="/hayat/hicligin-boyutlari-4748655" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Hiçliğin boyutları</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/bahcivanlar-olunce-bahce-mi-olur-4758532</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/30cca80b-c35r0zenfwibbv57mnhcfc.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Her yolculuk iz bırakır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/her-yolculuk-iz-birakir-4758533</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/her-yolculuk-iz-birakir-4758533" rel="standout" />
      <description>Rota Bilinmez, yola çıkmanın değil, yolda kalmanın kitabı. Funda Karayel, geçici mekânları kalıcı duyguların sahnesine dönüştürüyor. Yolculuk bu kez varışla değil, fark edişle tamamlanıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Servet Sena Sorkun</strong></p><p><br></p><p>Bazen bambaşka bir ülkeye gidip her şeye yeniden başlamak isteriz. Sevdiğimiz şehirlere, ülkelere yaptığımız seyahatlerimiz hep bu yeniden başlama hissini düşleyerek geçer. Başka bir şehirde yeni hayatımıza başlamak için yollarda olmak isteriz mesela. Havalimanları, otogarlar, tren istasyonları bizi bir duygudan diğerine sürükler. Her yeni aktarımda, aslında arafta olduğumuz tek yerin yolculuğa başladığımız an olduğunu anlarız. Yolculuğa duyduğumuz o romantik his yerini ulaşım noktalarına karışı duyulan hisse bırakır. Birçok insanla bazen vedalaştığımız bazen de kavuştuğumuz yerlere her şeye rağmen hayran oluruz. Zamanla, bir yerlere değil, birilerine doğru yolculuk yapmaya başlarız.</p><p>Gerçek şu ki, başka bir şehre gittiğimizde bir şey değişmeyecek, başka bir ülkeye, hatta başka bir galaksiye de gitsek aynı kalacak her şey. Değişimi hissedebildiğimiz tek zaman dilimi yolda olduğumuz o an olacak. Yani sabahın ilk saatlerinde yolda, otogarda, havalimanında olmaktan ötesi yok. Eğer bundan ötesinin var olduğuna inanıyorsanız, hikâyelere de inancınız tam demektir. </p><p>Gazeteci tonuyla edebi yoğunluk arasında dengeli bir çizgide yürüyen Funda Karayel’in Rota Bilinmez kitabı, TK Yayınları’ndan çıktı ve birkaç ay içinde üçüncü baskıyı yaptı. Farklı ülkelerdeki imza günlerinde ilgi gördü. Kitapta deneme ve öykülerinin ardı ardına ahenkle sıralanması, büyük fikirleri anlatıya zorlamaması ve onları sessiz rüzgârlarla metnin her noktasına yayması birçok gazetecinin köşesine de konu oldu. Dolayısıyla çağdaş öykü anlatımına yeni bir “sessiz sahne” kavramını sundu.</p><h2>ARAFTA KALMANIN ESTETİĞİ</h2><p>Yazar, bekleme salonlarının aynı anda hem tekdüze hem tedirgin atmosferini okura taşıyabilmiş. O atmosferde, kalabalığın ortasında yalnız kalanları iyi anlayacak, bir an kapı numarasıyla çantanızda aradığınız kimlik kartınız arasında bir çekişmeye gireceksiniz. Karayel, beklemenin gölgesinden insan hâllerini topluyor; sahiciliği, küçük ayrıntılarda buluyor. İnsanı ne tamamen yola çıkaran ne de vardığı yere kabul eden bir sınır çizgisi. Bu “arada kalmışlık” hissi, kitabın bütününe yayılan bir araftalık hissini sunuyor.</p><p>Karayel’in Rota Bilinmez’deki dili, gösterişten kaçınır; onun dili, “çok şey söylemeden çok şey ima etme”yi sanatsallaştırır. Bir gölgenin yansıması, kapı numarasının solukluğu, yürüyen bir ayakkabının tınısı. Okur, bu kırılmalarda hikâyeyi tamamlamaya çağrılır.</p><p>Kitabın çeşitli öykülerinde okurun karşısına sıkça çıkan bant, sadece bir nesne değildir — ritimdir. Bir valiz durur, sonra hareket eder; bu hareketin sessizliği, metin için bir odak noktası olmalıydı fakat bir döngü hâline gelerek okuyucuya metaforik bir alan sunar: geçmişle şimdi, gelecek ile bugün arası.</p><p>Yazar bu araftalığı dramatize etmemiş; fakat imgesel ipuçları bırakmış: fermuarın sesi, tekerleklerin haleti ruhiyesi, bantın durup başlama arası… Bu ipuçlarının toplamı, okurun belleğine sirayet etmiş.</p><h2>BELLEĞİN TAŞIYICISI NESNELER</h2><p>Rota Bilinmez’in en çok beğendiğim “Yabancı Gölgeler” bölümünde karakter, aktarma salonunda kafasını ondan sürekli çeviren bir kadınla karşılaşır: yüzler geçicidir, fakat yeni bir yüz, anlatıcının kendi ihtimaline, bambaşka bir dünyada olabileceği insanla karşılaşmasına vesile olur. O yüz, başka zamanlarda başka devletlerde farklı zamanlarda bambaşka hikâyelerde görünmüş olabilir. Bu iki insan, havalimanında denk gelmese belki öteki dünyada bile yan yana gelemeyebilir.  Zaten yazar, bu iki yüzü karşı karşıya getirmeye göstermeye özen göstermez; konuşturmak istediklerini gölgeyle, ışıkla, siluetle duyurur. O siluet, anlatıda daha kalıcı bir iz bırakır. Bu anlatım, dikkatli düşünüldüğünde Sartre’ın varoluşçuluğunda “başkası” kavramıyla örtüşür: başkasının bakışı bizi biz yapar. </p><p>“Başkalarının Ayakkabıları” adlı öyküde ise sıradan bir eşya, insanın hafızasına dönüşür. Aşınmış topuklar, çatlamış deri, solgun bir renk — hepsi, bir hayatın izlerini taşır. Karayel bu nesneleri, birer duygu arşivine dönüştürür.</p><p>Bu yaklaşım, Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki “eşyanın belleği” düşüncesiyle kesişir. Fakat Karayel, evin değil, geçici mekânların poetikasını yazar. Havalimanı gibi geçiş alanlarında bile eşyalar bir süreklilik duygusu yaratır. Her valiz, her biniş kartı, geçmişin ağırlığını taşır. İşte bu yüzden, nereye gidersek gidelim doğduğumuz yer arkamızdan gelir. Bir bavulun içindeki eşyalar, karaktere ilaveten, okurun belleğini tetikler. Çünkü Karayel’in dili, herkesin bir valizle taşıdığı geçmişi hatırlatır. Yazar, ritmi biçimle de kurar. Cümleleri kısa, nefesli, müzikal bir doku taşır. Anlatının atmosferine vücut veren tekrarlar mekanik değildir. Bir valiz dönüp durur, ama her dönüşte başka bir şey taşır. Okur, satırlar arasında farkına varmadan aynı dairenin içinde yürüdüğünü hisseder.</p><h2>HER AN BİR ÖNCEKİNE BENZER</h2><p>Zamanın doğrusal ilerlemediği bu anlatım, Walter Benjamin’in “modernitenin döngüsel zamanı” kavramını da çağrıştırır. Her an bir öncekine benzer ama hiçbiri aynı değildir. Karayel’in anlatıcıları bu tekrarın içinde var olur: bir kapı numarasının önünde, bir anonsun ortasında, bir ışığın altında.</p><p>Rota Bilinmez, çağdaş Türk edebiyatı içinde arafta olabilmeyi bir estetik hâline getiren özel bir kitap. Bir ilk kitaba göre birçok hissi kusursuz sunmayı başardı. Bir yerlere değil birilerine yapılan tüm yolculukları anlamlı buluyorum, karakterlerin gelişim gösterdiği öyküler bana kısa sürede yol alabilmek konusunda hep ilham olmuştur, yazarın ikinci kitabında nasıl bir yol alacağını da merak ediyorum doğrusu.</p><p> Birkaç yıl önce editörlüğünü üstlendiğim Rota Bilinmez’in üçüncü baskı döneminde artık bambaşka bir mesleği icra ediyor olsam bile uzaktan tanıtmak, yeniden okumak ve bu sayede kendi araftalık dönemimi hatırlamak benim için çok keyifli oldu. Kısa öykü ve deneme okumayı sevenler için hiç kuşkusuz önerebilirim. Yolculuk kitabınız sizin için hazır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748665" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/33b45778-rlvofseai6ikjmp93gg8b.webp" data-title="2024’ün ‘hikâye’si" data-url="/hayat/2024un-hikayesi-4748665" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">2024’ün ‘hikâye’si</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/her-yolculuk-iz-birakir-4758533</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/b1b89c75-5ny44uh802uk5s1l1gvuzb.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kalemi harekete geçirmek</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kalemi-harekete-gecirmek-4758534</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kalemi-harekete-gecirmek-4758534" rel="standout" />
      <description>P. J. Silva’nın Nasıl Daha Çok Yazarım /Akademik Yazmanın Yol Haritası adlı kitabı Enes Çolak’ın çevirisiyle yayımlandı. Kitap akademisyenler için yazılmış olsa da “yazma eylemi”yle meşgul olan herkesin istifade edebileceği kıymetli bir eser.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mustafa Mete</strong></p><p><br></p><p>Yazmak, üretmek, ortaya bir metin çıkarmak oldukça zor bir süreçtir. Bu meşakkatli yolculuğun ıstırabını çekmeyen bilemez. Kalem harekete geçmeden önce çekilen sancıyı tecrübe etmeyen anlayamaz. Bu yolculuğa bir de yazının akademik olması eklenince süreç iyice çıkmaza girer.</p><p>P. J. Silva’nın Nasıl Daha Çok Yazarım – Akademik Yazmanın Yol Haritası (Ketebe, Temmuz 2025, 140 s.) Enes Çolak’ın çevirisiyle yayımlandı. Kitap akademisyenler için yazılmış olsa da “yazma eylemi”yle meşgul olan herkesin istifade edebileceği bir kitap.</p><p>Önsözde yazar üretken olmayı insanın sonradan öğrenebileceğini, insanın yazmaya alışabileceğini açıklıyor. Kitabın yazılış amacını önsözde şu şekilde açıklıyor: </p><p>“Amacımız, yazı yazmayı rutin ve sıradan bir alışkanlık hâline getirmek. Bu doğrultuda iş temposuyla geçen bir haftada yazı yazmanızı kolaylaştıracak, yazım sürecinde hissettiğiniz stres ve suçluluğu hafifletecek ve verimliliğinizi artıracak stratejiler üzerinde duracağız. Bir köşede tamamlanmayı bekleyen bir yığın projeniz varsa ya da yazmaya zaman bulamamaktan hayıflanıyorsanız bu kitap tam size göre! Şimdiden söylemem gerekir ki kitap, yazma uğraşınızı, sonu gelmez bir mutluluk şölenine dönüştürmeyecek ama haftalık üretkenliğinizi artırarak size işiniz dışında da zaman ayırabileceğiniz bir hayat sunacaktır.” s. 12</p><p>Hayatın tüm telaşesi içerisinde yazmaya vakit ayırmak için neler tapmalıyız? Yazma eylemini başarılı sonuca nasıl ulaştırabiliriz? Kitabı okurken zihnimizde oluşan soruların cevaplarını satırlar arasında bulabiliriz.  </p><p><br></p><h2>BEKLENTİLER ÜZERİNE</h2><p>Silva I. bölümde akdeminin yazma ve yayın üretme beklentisini açıklıyor. Eğitimin kalite düşüşü ve öğretilmeyenlere rağmen yayın beklentisini şu ifadelerle açıklıyor; “Akademik eğitim sistemi günbegün zayıflamamaya devam ederken hibe başvuruları, kitaplar ve makalelerle ilgili beklentiler giderek yükseliyor.” s. 19 Her geçen gün yazma alışkanlığının zayıfladığı günümüzde yüksek kalite beklentisini eleştiriyor. Beklenen kaliteyi görmek için katedilmesi gereken yollara değiniyor. </p><p>Yazma sürecini sağlıklı işletememek günlük hayatın rutin işleyişinde aksaklıkları da beraberinde getirmektedir. Hayat ve yazma dengesi doğru kurulamadığında her iki alanda başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Yazar başarılı bir yazma amacını şu şekilde açıklıyor: “Amacımız hem tutkuyla bağlı olduğunuz fikirleri yazıya dökmenizi sağlamak hem de günlük yaşamdan kopmamanıza yardımcı olmaktır.” s. 20 Kendini bilerek, içinde bulunduğumuz şartlar doğrultusunda bir yazma planı yapmak beklentileri karşılayacaktır. Verimli bir yazma eylemi için beklenti her zaman daha çok yazmaktır. Verimli yazmak, şu anda uygulanmadığınız ama kolaylıkla uygulamaya geçirebileceğiniz eylemler ile ilgilidir. Bir yazı planı oluşturmak, net hedefler belirlemek ve iyi alışkanlıklar geliştirmek ne kadar zor olabilir? Verimli yazarlar, özel yeteneklere ya da eşsiz hasletlere sahip kişiler değildir. Sadece daha düzenli yazarlar ve yazmaya ayırdıkları zamanı çok daha verimli kullanırlar. Davranışlarınızı değiştirdiğinizde, yazmak birdenbire eğlenceli bir uğraş haline gelmeyecek ama kaleminiz hızlanacak ve artık eskisi kadar bunalmayacaksınız. s.16 P.J. Silva’nın ifadeliyle açıkladığı durum yazma planının temel gerekliliklindendir.</p><p><br></p><h2>YAZMA PLANI</h2><p>Başarılı bir yazma eylemi planlı olarak ilerleyendir. Fakat pek az yazar yahut akademisyen planlı bir üretme/yazma eylemi gerçekleştirir. Bir çıkmaz içerisinde son ana sıkıştırılmış yazıların stresini taşırız. Kalemin harekete geçmesini engelleyen, yazıyla aramıza mesafe koyan engeller vardır. Ve bu engelleri haklı çıkartacak gerekçelerimiz. Yazmak içimizde büyük bir arzuyken bile çoğu zaman gerçekleştirilemeyen bir eyleme dönüşebilir.  Yazar “Yanıltıcı Engeller” diye adlandırdığı yazmaya başlamayı engelleyen, yazma sürecini sekteye uğrattığını düşündüğü sebepleri “Neden Daha Çok Yazamıyorum?” başlığıyla ikinci bölümde işlemiş. “Bizi yazmaktan alıkoyan kalemimizi işlemekten çeldiren sebepler neler? Bu çeldiricileri nasıl aşabiliriz?” şeklindeki sorularımızın cevabını bu bölümde buluyoruz.  </p><p>P. J. Silva, akademisyenlerin plansız hareketi ile son dakikaya sıkıştırılmış yazma sürecini anlatıyor. Buna karşılık kendi yazı serüvenini ve takip ettiği yazma planını da anlatıyor. “Yazmanın sırrı” sadece planı mı sorusuna “Yine de çoğumuz için en doğru yol, bir yazı planı oluşturmak ve ona bağlı kalmaktır.” s. 25 cevabıyla bir yol açıyor.</p><p>Düzenli ve çok yazmanın anahtarlarından bazıları satır aralarında anlatıyor: “... bir zaman planlaması yapmak, daha çok yazmanın en etkili yöntemidir.” s. 26 “Başarılı ve profesyonel yazarların üretkenliklerinin sırrı, düzenli ve genellikle de her gün yazmalarında saklıdır.” s. 34</p><p><br></p><h2>YAZININ GELİŞİMİ YAZARIN İLERLEMESİ</h2><p>İnsan hedeflediği alanlarda kendini geliştirebilir. Ulaşmak istediği hedef doğrultusunda iradesini doğru kullanmalı ve çabasını esirgememelidir. İnsan bu hayatta her şey için kendini ikna edebilir. Silva bu durumu şöyle izah ediyor: “İnsan, inanılmaz derecede yaratıcı bir varlıktır. Başka hiçbir tür, yazmaktan kaçınmak için bu kadar ustaca bahaneler üretemezdi.” s. 35</p><p>“Yazar olarak gelişmek zaman alır.” s. 65 diyen yazar, yazar adayı/akademisyenlere sabırlı olmaları gerektiğini salık veriyor. Planlı bir şekilde gelişen yazı ve yazma süreci yazarlığın ilerleyişini de beraberinde getirir. Yazarlığın ilerlemesi ve daha çok yazmak için anahtarların yer aldığı kitapta görebileceğimiz en güçlü anahtarlardan biri de zamandır. Bir diğer anahtar da şu cümlede yer alıyor: “Güçlü ve anlaşılır bir üslup, çalışmanızın kuru ve anlaşılmaz kalabalıklar arasından sıyrılmasını sağlar.” s.78</p><p>Yazının yazardan okura ilerleyişi ve kitap formunu alışını, bu süreçte yazma planlarımızla ilgili dikkat edilmesi gerekenleri P.J. Silva şu şekilde izah ediyor: “Kitaplar, yazıldıkça yazarlarından uzaklaşır; olgunlaşır ve değişir. Bu yüzden yazdıklarınızı görmeden, yazacaklarız hakkında konuşmaktan çekinin.” s. 107. Silva adım adım bir kitabın nasıl yazılabileceğini anlatıyor. Bu düşüncesi elimizdeki kitabın sayfalarını çevirdiğimizde de gerçekleşiyor. Ve birbirinin yolunu açarak ilerleyen bölümler birleşerek kitaba dönüşmeye başladığında okurun olmaya başlıyor. Kitap başlarken Silva’nın düşüncesiyken bittiğinde okurun zihin süzgecinde geçmiş ve sağaltılmış bilgi olarak kalıyor.</p><p><br></p><h2>HERKES İÇİN YOL GÖSTEREN BİR KAYNAK</h2><p>Nasıl Daha Çok Yazarım – Akademik Yazmanın Yol Haritası her ne kadar akademisyenler için yazılmış bir kitap olsa da yazma eylemine yeni başlamış genç kalemler için -özellikle ilk bölümleriyle- istifade edilebilecek yol gösterici bir kitap. Yazımızı eserini iki kapak arasında gören tüm yazarların ortak duygusu olan P.J. Silva’nın cümleleriyle bitirelim: “Bir kere ciltli kitabınızı elinize aldığınızda, onu yazarken yaşadığınız zorluklar aklınızdan silinip gidecek ve kitaplığınızda, yanına bir kardeş daha eklemek isteyeceksiniz.” s.111</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kalemi-harekete-gecirmek-4758534</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/508a1152-i15lnxnfnefp6md8xw8l8m.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dan Brown’dan köklere dönüş: Sırların Sırrı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dan-browndan-koklere-donus-sirlarin-sirri-4758536</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dan-browndan-koklere-donus-sirlarin-sirri-4758536" rel="standout" />
      <description>Dan Brown, Sırların Sırrı’nda klasik anlatı kalıplarını korurken, bilinç, ölüm ötesi yaşam ve insanın algı sınırları gibi derin felsefi sorulara gizemler içinde gerçek zamanlı bilgilerle eğiliyor. Dikkat, bu yazı spoiler içerebilir!</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şifreler, tarihî gizemler ve bilimle örülü anlatılarıyla tanınan Dan Brown tam 8 yıl sonra yeni bir kitapla geri döndü. Da Vinci Şifresi adlı eseriyle küresel bir ün kazanan ve çok satarlar arasına giren Amerikalı yazarın eserlerinde bir şehri mekan olarak seçip ayrıntılı şekilde ördüğü hikayeleri milyonlarca insanı peşinden sürüklüyor. Okuyucusunu güncel ile geçmişin sırları arasında bir yolculuğa çıkarma konusunda maharetli bir kalemi olan Dan Brown, Sırların Sırrı adlı kitabıyla da bu formülünden ödün vermiyor. Bu sefer, 2022 yılında benim de katılma şansı bulduğum, Avrupa Siyasi Topluluğu’nun ilk zirvesine ev sahipliği yapan Çekya’nın başkenti Prag’da olayların gelişmesi, kitabı okurken benim için faklı bir deneyimin de kapılarını açtı. Robert Langdon’ın yürüdüğü sokakları, bulunduğu mekanları adımlamış olmak, kitabı okurken farklı bir heyecan oluşturdu bende. Sırların Sırrı, Brown’ın klasik formülüne sadık kalarak fakat daha cesur bir bilimsel tartışmayla karşımıza çıkıyor: Bilinç gerçekten yalnızca beynin ürünü müdür, yoksa fiziksel bedenin ötesine uzanan bir gerçekliği mi vardır? </p><h2>ROBERT VE KATHERINE BİRLİKTE </h2><p>Romanın başkahramanı yine Harvard Üniversitesi semboloji profesörü Robert Langdon. Ancak bu kez sahnenin büyük kısmını noetik bilim araştırmacısı Katherine Solomon alıyor. Katherine, insan bilincinin sınırlarını zorlayan teoriler geliştiriyor. Bilincin bedeni aşabileceği, hatta ölümden sonra dahi varlığını sürdürebileceği iddiası romanın temel bilimsel çatısını oluşturuyor. Bu sıra dışı fikirler, kurulu düzeni tehdit ettiği ortaya çıktığında  işler hızla karışıyor.</p><h2>ZİHİNSEL KEŞİF</h2><p>Hikâye, karanlık tarihî katmanları ve zengin sembolizmiyle bilinen Prag’da başlıyor. Katherine’in çığır açıcı sunumunun hemen ardından gerçekleşen cinayet ve ortadan kayboluşu, Langdon’u yeniden bir kovalamacanın ortasına sürüklüyor. Prag’ın yeraltı geçitlerinden Londra’ya ve New York’a uzanan macera, okura hem fiziksel hem de zihinsel bir keşif sunuyor.</p><h2>GERÇEK VE KURMACANIN FLU HALİ</h2><p>Brown, bu romanda gerçek ve kurmaca arasındaki çizgiyi her zamankinden daha da flu hâle getiriyor. Prag mitolojisinden esinlenen “Golem” figürü, klasik kahramanlık anlatılarına yeni bir soluk getiriyor.  Golem’in hem fiziksel hem metaforik varlığı, bilincin şekillenme biçimiyle ilgili temel soruları daha da derinleştiriyor. Romanın kalbinde yer alan Threshold tesisi karanlık bir projeyi temsil ediyor. Kitap, bilimsel bilginin kontrolü, manipülasyonu ve silah hâline getirilmesi konularında çarpıcı sorular ortaya atıyor.</p><h2>DA VINCI ŞİFRESİNİ HATIRLATIYOR</h2><p>Kitaba ilişkin daha fazla spoiler verip okuyucunun hevesini kırmak istemiyorum, o yüzden tadında bırakayım. Bir yönüyle bana, “Da Vinci Şifresi Reloaded” dedirten Sırların Sırrı, Dan Brown severler için her sayfada heyecandan heyecana sürüklenecekleri bir macerayı oluşturuyor. Dan Brown bu romanda klasik anlatı kalıplarını korurken, bilinç, ölüm ötesi yaşam ve insanın algı sınırları gibi derin felsefi sorulara gerçek zamanlı bilgilerle eğiliyor. Yoğun bilimsel açıklamaların varlığı ve farklı konulara göndermeler bazı okuyucular için zorlayıcı olabilir ama yazarın olay örgüsünde hepsinin ayrı bir yeri olduğu akılda tutulmalı.  </p><h2>HEYECAN DOLU YOLCULUK</h2><p>Sırların Sırrı, Brown’ın formülünü sevenler için heyecan verici bir okuma. Prag’ın sisli sokaklarında dolaşırken, sembollerin, mitlerin ve bilimin nasıl iç içe geçtiğini görmek mümkün. Bilincin sınırlarını sorgulatan, gizli kurumların gölgesinde bilgiye ulaşmaya çalışan bu macera, okuyucuyu sadece fiziksel bir serüvene değil, düşünsel bir yolculuğa da davet ediyor. Halihazırda önemli bir turizm destinasyonu olan Prag’ın, Sırların Sırrı’nın ardından tıpkı daha önce yazarın kitaplarının geçtiği şehirler olan Floransa, İstanbul ya da Barcelona gibi yoğun bir turist ilgisine mahzar olacağını tahmin etmek işten bile değil. Amerikalı yazar yine yapacağını yapmış.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748645" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/e7ac82d1-904al3s9acwk700l0sdjw.webp" data-title="Yahya Kemal’in tüm şiirleri tek kitapta" data-url="/hayat/yahya-kemalin-tum-siirleri-tek-kitapta-4748645" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yahya Kemal’in tüm şiirleri tek kitapta</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dan-browndan-koklere-donus-sirlarin-sirri-4758536</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Sernur Yassıkaya</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/758896b9-5fu9nizqy5rc2sizs9988s.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kurumsal yozlaşmanın hikâyesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kurumsal-yozlasmanin-hikayesi-4758538</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kurumsal-yozlasmanin-hikayesi-4758538" rel="standout" />
      <description>Türk Hikayesinde Kurumsal Yozlaşma adlı çalışmada M. Fatih Kanter 1870-1950 arasındaki Türk hikâyesine, tarihsel bakımdan pek çok kırılmaya sahne olan yetmiş yıllık geniş bir zaman dilimini kurumsal yozlaşma bağlamında değerlendiriyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Erdem Dönmez</strong></p><p><br></p><p>Tarih, büyük kırılmalarla şekillenir. Savaşlar, iktidar mücadeleleri, antlaşmalar, fermanlar, rejim değişiklileri gibi hadiseler tarih yazıcılığında dönüm noktaları olarak belirlense de hayatın olağan akışı söz konusu kırılmalardan farklı seyirde ilerler. Dolayısıyla tarihi anlatılar, hayatın gerçek yüzünü yansıtmak bakımından yetersiz kalır. Burada ortaya çıkan boşluğu edebiyat; özellikle roman, hikâye, tiyatro gibi kurmaca türler tamamlar. Roman, geniş çatışma alanı ve sınırsızlığıyla tarihsel anlatılar gibi daha büyük sorumluluklar yüklenebilirken doğası gereği sakinlikten beslenen hikâye, hayatın kılcal damarlarındaki detayları gün yüzüne çıkarmaya daha müsait bir yapıya sahiptir. Bu çerçevede tarih sahnesinde gerçekleşen kırılmalardan farklı şekilde gündelik hayatın akışına dair ayrıntıları hikâye türünün çatışmasızlığında görmek mümkündür. </p><h2>BÜROKRASİNİN DOĞUŞU</h2><p>Türk modernleşmesi; siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel sahalarda birbirini tetikleyen pek çok yenileşmenin genel tanımını ihtiva eder. Tarihsel olarak 18. yüzyıla kadar geri götürülebilen Türk modernleşmesi, 19. yüzyılın ortalarında devletin resmî politikası olarak benimsenirken 20. yüzyılın başında demokratikleşme hareketine, aynı yüzyılın ilk çeyreğinde ise yeni bir rejime yol açar. Görüldüğü gibi bir asrı aşkın tarihsel süreç, siyasi olarak pek çok yeniliği beraberinde getirir. Söz konusu süreci Tanzimat Fermanı’ndan itibaren devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi düzenleme faaliyeti şeklinde değerlendirmek de mümkündür. Öte yandan Türk modernleşmesi demokratikleşme tarihi olarak okunabilir. Bu da aynı zamanda bürokratikleşme süreci anlamına gelir. Bürokrasi, en genel tanımıyla devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi ifade eder. İnsan, topluluk içerisinde yaşarken birtakım kurallar geliştirir. Bu kurallar küçük çaplı toplumlarda sözlü geleneğe ve ahlaki ilkelere bağlı kalırken toplum kendi kendisini denetleyen bir mekanizmaya sahip olur. Demokrasi öncesi toplumlarda ise devletin başı kanunun kendisidir. Toplumun büyümesi ve demokratikleşmesi, kuralların yazılı kanunlara dayanmasını zorunlu kılar. Artık iç denetimden ziyade devletin kurumsal denetimi söz konusu olur. Fakat devletin kanunlarını uygulayacak olanlar yine insanlardır. Denilebilir ki tarihsel bakımdan değişim süreci içerisinde olan toplumların içine düştüğü sancı, ilk olarak yöneten-yönetilen ilişkisi ekseninde varlığını gösterir. Nitekim Türk modernleşmesinin miladı olarak değerlendirilen Tanzimat Fermanı da devlet ile tebaası arasındaki ilişkileri düzenlemeyi hedefleyen hukuksal bir metindir. </p><h2>EDEBİYATIN İŞLEVİ</h2><p>Türk edebiyatı, dil estetiğine dair meselelerin ötesinde öncelikle sosyal, siyasal çatışmalardan beslenerek modernleşmiştir. Bu anlamda yenileşme süreci ile alakalı her türlü sorun edebiyatın gündemine yerleşir. Devlet ve vatandaş arasındaki ilişkinin yeni şekli de söz konusu sorunların başında gelir. Devlet, her ne kadar yönetim bakımından demokrasiye doğru evrilse de bu niyet uygulamada karşılık bulamaz. Çünkü demokrasinin uygulayıcısı olması gereken memur ve bürokratlar kurumsal yozlaşmanın temsilcisi olur. Devlet ve vatandaş arasındaki bu sorunlu ilişki modern Türk hikâyesinin en esaslı meselelerinden biri haline gelir. Hikâye, hayattan yakaladığı kesitler üzerine şekillendiğinden kurumsal yozlaşmanın en etkili örnekleri de bu türde varlık gösterir. M. Fatih Kanter de 1870-1950 arasındaki Türk hikâyesine bu nazariyeden yaklaşarak, tarihsel bakımdan pek çok kırılmaya sahne olan yetmiş yıllık geniş bir zaman dilimini kurumsal yozlaşma bağlamında değerlendirir. Devlet kurumlarındaki şekilcilik, tembellik, yönetim ve denetim boşluğu, keyfilik, adaletsizlik, liyakatsizlik, adam kayırma, rüşvet, kırtasiyecilik, dalkavukluk ve nepotizm gibi sorunlara odaklanan Kanter, modernleşmenin gündelik hayatta, detayda kalan problemlerini hikâye türünün imkânlarını dikkate alarak değerlendirir. Devlet, her ne kadar kanun ve nizama dayanarak vatandaşıyla arasındaki gerilimi gidermeye çalışsa da 1870-1950 arasındaki hikâyelerde görüldüğü üzere aracı konumda olan memur ve bürokratlar bu ilişkiyi daha da çıkmaza sürükler. Bir taraftan görevlerini kötüye kullanan, kişisel ikballerini devlet menfaatinin önüne koyan memurların Türk hikâyesindeki işlenişi gözler önüne serilirken diğer taraftan devlet kurumları arasındaki irtibatsızlık da hikâyeler üzerinden örneklenir. Çalışma, geniş bir zaman aralığında kurumsal yozlaşmanın farklı şekillerini ortaya koyar. Buna göre bir Tanzimat metninin ardından 1940’lı yıllara ait bir Cumhuriyet dönemi hikâyesinden örnekle karşılaşmak mümkündür. Böylece tarihsel bakımdan büyük kırılmalar ifade eden dönemlerin gündelik hayatta pek de farklılık arz etmediği, temelde modernleşme krizine dayanan problemlerin kendi içerisinde bir süreklilik çizgisine sahip olduğu anlaşılır. Bu bağlamda kurmaca edebiyatın, özellikle de hikâyenin ayrıntıda kalan gerçeklerle alternatif bir tarih okumasına imkân sağladığından söz edilebilir. Çalışmada kurumsal yozlaşmayı mesele edinen hikâyelerin pek çoğunun ironik bir dili öne çıkardığı da vurgulanır. Ayrıca kitapta seçilen örneklerdeki Memduh Şevket yoğunluğu, muharririn bürokratlığıyla hikâyeciliğinin buluştuğu zemine de işaret eder. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748667" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/ccf5a07e-64lis7pwsnvgqqx30gxmfi.webp" data-title="İlim ve irfan dünyamıza iz bırakan isimlerden: Kalomer Mahmud Efendi" data-url="/hayat/ilim-ve-irfan-dunyamiza-iz-birakan-isimlerden-kalomer-mahmud-efendi-4748667" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İlim ve irfan dünyamıza iz bırakan isimlerden: Kalomer Mahmud Efendi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kurumsal-yozlasmanin-hikayesi-4758538</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/770d5a46-dt86s2a7pt6wi5a3lt37l.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kellner’in kamerasından Amerika: Sinema ve siyaset</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kellnerin-kamerasindan-amerika-sinema-ve-siyaset-4758539</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kellnerin-kamerasindan-amerika-sinema-ve-siyaset-4758539" rel="standout" />
      <description>Douglas Kellner, Sinema Savaşları adlı kitabında Bush–Cheney döneminin politik atmosferini Hollywood sineması üzerinden çözümlüyor. 11 Eylül sonrası dönemde filmlerin, korku, kahramanlık ve güvenlik temalarıyla nasıl bir ideolojik araç haline geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rabia Bulut</strong></p><p><br></p><p>Siyasi ve sosyal ortamın bakış açımızı nasıl etkilediğini konuştuğumuz günlerden geçiyoruz. İnsanın bakışının nereye ve nasıl yönlendirildiğini tartışıyor, yapay zekâ ile üretilen videoları, görselleri ve içerikleri tabiri caizse “suçluyoruz.” Peki, bakışın yönlendirilmesi sadece bugüne ait bir olgu mu? Hayır. Yaşanan olaylar karşısında insanın bakışı, tarihin çeşitli dönemlerinde yönlendirmelerden geçmiştir ve geçmeye devam etmektedir.</p><p>Sinemanın keşfiyle birlikte insanın dünyayı algılama biçimini etkileyen yeni bir araç ortaya çıktı. Bu aracın enformasyon kirliliği ve yönlendirme gücü açısından en kritik dönemi, 11 Eylül 2001 yılıdır. ABD’de İkiz Kulelerin bombalanması sonrasında, Amerikan siyaseti ve halkı için “güvendeyiz” algısı kırılmış ve dünyanın aslında ne kadar güvensiz bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleşilmiştir. Bu yüzleşmenin bedelini de saldırı sonrasında karşısına çıkan her devlete ödetmiştir; ancak sinema, kendisini mağdur ve haklı gösteren bir anlatı kurmayı tercih etmiştir.</p><p>Douglas Kellner, Sinema Savaşları (Bush–Cheney Döneminde Hollywood Sineması ve Siyaset) adlı kitabında, dönemin en kilit aktörleri Bush ve Cheney ekseninde Hollywood’un güncel siyasetle ilişkisini eleştirel bir gözle ortaya koyuyor. 2013 yılında dilimize ilk kez çevrilen kitabın ikinci baskısı, geçtiğimiz aylarda Metis Yayınları tarafından yapıldı.</p><p><br></p><h2>2000’Lİ YILLARDAN BİR BAKIŞ</h2><p>Douglas Kellner kitabı 2010 yılında kaleme alıyor. Sıcağı sıcağına bir durum değerlendirmesi yaptığını söylemek yanlış olmaz. Üstelik değerlendirmesini, ABD tarihinin ilk siyahi başkanı Barack Obama döneminde gerçekleştiriyor. Amerikan siyasetine odaklı bir yerden yazıya giriş yaptığımın farkındayım; çünkü kitabı okurken Amerika ile Hollywood sinemasının iç içe geçtiğini açıkça göreceksiniz. 2000’li yıllarda Hollywood, siyasi ve sosyal olaylara anında tepki veren filmler üretmiş ve çeşitli film serileri ortaya koymuştur.</p><p>Kitap; “Bush–Cheney Döneminin Korkunçluklarıyla Yüzleşmek: Belgeselden Alegoriye”, “Hollywood’un 11 Eylül’ü ve Terör Gösterileri”, “Michael Moore’un Kışkırtmaları”, “Hollywood’un Bush–Cheney Rejimiyle İlgili Siyasi Eleştirileri: Gerilimden Fantazi ve Hicve” ve “Sinemada Irak Savaşı” bölümlerinden oluşuyor. “Film, Siyaset ve Toplum” başlığıyla başlayan eser, “2000’li Yıllarda Hollywood Sinema Savaşları” bölümüyle sona eriyor.</p><p><br></p><h2>O DÜŞMANDAN NEDEN NEFRET EDECEĞİZ?</h2><p>Kellner, “Filmleri belli bir bağlama dayanarak okumak, toplumsal sorunlar ve çatışmalar hakkında fikir sahibi olmamıza ve hâkim ideolojiler ile yeni yeni ortaya çıkan muhalif güçler konusunda değerlendirmelerde bulunmamızı sağlar,” diyerek film okumanın işlevini kendi bakış açısından ortaya koyuyor.</p><p>Bush ve Cheney döneminde Hollywood yalnızca düşmanı göstermedi; o düşmandan neden nefret edilmesi gerektiğini de duygusal olarak inşa etti. Bu inşa edilmiş dünyanın parçası olan birçok film kitapta örneklendiriliyor. Kellner, önceliği gerçekçi gözüken belgesellerin nasıl kurgusal bir temele dayandığını anlatmaya veriyor. Irak’ta savaşan askerlerin anlatıcı olduğu, Irak’a gidenlerin hikâyelerinin duyulduğu belgesellerde travma yaşayan, sorgulayan hiçbir asker yoktur. Ama bir de Michael Moore’un belgeselleri vardır; o belgesellerde kurulan dünya alaycı bir biçimde yıkılır. Moore, Amerikan halkının güvensiz dünyasını ironiyle gözler önüne serer.</p><p>Star Wars filmlerinin de bu döngü içinde yer aldığını belirtmek gerekir. Kellner, “Vietnam’da alınan travmatik yenilginin ardından ve Soğuk Savaş’ın ebediyen süreceği duygusunun yaşandığı bir dönemde, ABD ile dünya genelindeki müttefikleri kendilerini rahatlatacak kurtuluş mitlerine ihtiyaç duydular. George Lucas’ın 1977–1983 yılları arasında çektiği Star Wars serisi bu ihtiyacı karşılıyordu,” diyerek filmlerin nasıl işlevsel bir ideolojik araç olduğunu açıklar.</p><p>Rambo ve Minority Report filmleri ise ABD hükümetinin gerçekte yaptığı zulümlerin kahramanlık hikâyesi şeklinde sunulduğu örneklerdir. Rambo Vietnam’a gider, düzeni sağlar; Minority Report’ta devlet güvenliği tehlikededir, gereken yapılır.</p><p>Kitabı okurken 2012 yapımı Argo filmi aklıma geldi. İstanbul’un göründüğü sahnelerdeki kahverengi tonlar boşuna değildir. İstanbul, burada “Ortadoğu”dur ve “tekinsizdir.” Filmin adı kitapta geçmese de, anlattığı dünyanın dışında değildir.</p><p>Douglas Kellner, Bush–Cheney dönemini eleştiren filmlere de kitapta yer veriyor. Bu eleştirel filmlerle birlikte zaten siyasi değişim rüzgârı da esmeye başlar; Barack Obama dönemi açılır.</p><p>Usta yönetmen Christopher Nolan’ın yönettiği Batman Başlıyor, Kara Şövalye ve Kara Şövalye Yükseliyor filmleri de zamanın ruhundan bağımsız değildir. Tekinsiz bir süper kahraman dünyası yaratırlar.</p><p>Douglas Kellner’in Sinema Savaşları kitabı, sinemanın yalnızca bir eğlence alanı değil, aynı zamanda bir ideolojik üretim biçimi olduğunu hatırlatıyor. Bush–Cheney döneminde Hollywood, korku kültürünü ve güvenlik saplantısını yeniden üretirken, izleyiciye kimin iyi kimin kötü olduğuna dair duygusal bir rehberlik sunmuştur. Kellner’in tespitleri, bugünün medya düzenine bakıldığında hâlâ geçerliliğini koruyor. Artık propaganda filmlerden çok, dijital platformlar ve algoritmalar aracılığıyla şekilleniyor. Ancak yöntem değişse de amaç aynı: bakışın yönünü belirlemek.</p><p>Bugün de görsel kültürün içinde benzer bir “biz ve onlar” dili yeniden üretiliyor. Sinema perdesinden sosyal medya ekranına uzanan bu süreçte, izleyiciye düşen görev, gördüğünü sorgulamak. Çünkü Kellner’in de işaret ettiği gibi, asıl mesele görselin gerçeği ne kadar gösterdiği değil, bakışın kime ait olduğudur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kellnerin-kamerasindan-amerika-sinema-ve-siyaset-4758539</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/a7e6e899-k066jhjhsbx8cyz7w26i9.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsanlığın bir dünü: Geleceğe taşınan izler </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/insanligin-bir-dunu-gelecege-tasinan-izler-4758540</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/insanligin-bir-dunu-gelecege-tasinan-izler-4758540" rel="standout" />
      <description>İnsanlığın bugünkü halini 100 yıl sonradan bakarak ele alan İnsanlığın Bir Dünü romanı için yazar Fatih Baha Aydın, 100 yıl sonra bir gözlemci bugüne baksa ne görürdü?”  sorusundan yola çıktığını söylüyor ve ekliyor: “Akademik uğraşım, romanın temelini oluşturdu ve yazım sürecinde bu verilerden ilham aldım.”</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Neslihan Ünsal</em></strong></p><p>Fatih Baha Aydın’ın Ötüken Yayınları arasında okurla buluşan İnsanlığın Bir Dünü romanında bugün yaşadığımız  günlük hayatı gelecek üzerinden kurgulayarak yeniden ele alıyor. Anlatımında kara mizahtan  faydalanan Aydın, “Kara mizah, romanın ruhuna ve karakterlerin deneyimlerine uygun bir zemin oluşturdu” diyor.</p><p><strong> İnsanlığın Bir Dünü’nün edebiyat yolculuğu sizin için nasıl başladı?</strong></p><p>Bu romanı aslında doktora tezimi yazarken yazmaya karar verdim. İktisat tarihçisi olarak çalışmalar yaparken bazı verilerle karşılaşıyorsunuz; insanlar tarihçi deyince genellikle başkasının anlattıklarını aktardığımızı sanıyor halbuki biz var olan sınırlı veriyi bir bağlamda konumlandırıyoruz ve bir anlatı kuruyoruz. Örneğin, Osmanlı’da muhtesiplerin çarşıyı, pazarı denetlediğini biliyoruz fakat bu denetimler genellikle devletin o dönemdeki öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkıyor; tüccarların gözlemi en azından böyle. Bu durum bana ilginç geldi, “100 yıl sonra bir gözlemci bugüne baksa ne görürdü?” sorusunu düşündürdü. Böylece insanlığın geride bıraktığı izleri, gözlemler ve veriler üzerinden bir apokaliptik kurguyla anlatma fikri oluştu. Akademik uğraşım, romanın temelini oluşturdu ve yazım sürecinde bu verilerden ilham aldım.</p><p><br></p><h2>KARA MİZAHTAN FAYDALANDIM</h2><p><strong> Kurgunuzda kara mizahın güçlü bir yeri olduğunu görüyoruz. Bu anlatım biçimini seçmenizin ardında hangi sebepler var?</strong></p><p>Benim için kara mizah, yaşamın kendisiyle paralel bir durum. Hayatta hem keder hem de mizah bir arada bulunuyor; ikisini ayırmak gerekmiyor. Romanı yazarken bu iki ögeyi yan yana getirmenin doğal olduğunu düşündüm. Örneğin, insanlığın yok oluşunu anlatırken karşılaştığımız durumlar acı verici olabilir ama aynı zamanda komik bir yön de içeriyor. Ben bunu özellikle seçmedim, daha çok kendi gözlemim ve deneyimim böyle bir bakışı ortaya çıkardı. Hayatta uzak ve tezat gibi görünen durumları yan yana getirip yorumlamak, benim bakış açımda hem gerçekçi hem de doğal bir anlatım biçimi oldu. Kara mizah, romanın ruhuna ve karakterlerin deneyimlerine uygun bir zemin oluşturdu.</p><h2>TEZATLIKLARA DİKKAT ÇEKTİM</h2><p><strong> Eserinizde ‘kültürel iflas’ kavramı öne çıkıyor. Siz bu kavramı hangi anlamda kullanıyorsunuz?</strong></p><p>Her kültür kendini tanımlar; söylemleri, gelenekleri, iddiaları vardır. Ama bu iddialar günlük yaşamla çoğu zaman örtüşmez. Örneğin, aile kurumuna çok önem verdiğimizi söyleriz ama evliliği gerçekleştirebilmenin zor olması bu iddia ile gerçek arasında bir çelişki yaratır. Roman boyunca da buna benzer tezatlıkları göstermek istedim. İddia edilen kültür ile gözlemlenen pratikler arasındaki fark, kültürel çürümenin işaretlerinden biri. İnsanlar kendi ideallerini yaşayamıyorsa, bu hem bireysel hem toplumsal olarak sürdürülebilir olmaz. Bu yüzden romanımda insanlığın geride bıraktığı izleri işlerken kültürel iflası gözlemlerim üzerinden yansıtmaya çalıştım.</p><p><strong> Yazar olarak kendinizi eserinizde nerede konumlandırıyorsunuz? Anlatıcıyla kurduğunuz bağ nasıl bir mesafeye, yakınlığa işaret ediyor?</strong></p><p>Ben “her şeyi bilen” bir anlatıcı olmak istemedim. Okurun da tamamlayıcı olduğu bir yapı kurmak istedim. Bazen karakter benden daha az şey biliyor, bazen de daha fazla. Bu bilinçli bir tercih. Çünkü gerçek hayatta da böyledir. Biz her şeyi bilmeyiz, bazen yanlış yorumlarız; bazen de bir konuya, meseleye gereğinden fazla hâkim oluruz. Romanda kullandığım “uzaylı sosyalbilimci bakışı” da anlatıyı bu şekilde kurmama hizmet ediyor.</p><p>n Okur, roman boyunca yer yer Cahit Külebi’nin şiirleriyle buluşuyor. Bu tercihinizin arkasında sizin için nasıl bir anlam saklı?</p><p>Cahit Külebi şiirlerini eserimde kullanmak benim için planlanmış bir seçim değildi; yazarken karşıma çıkan bir buluştu. Külebi’nin Niksar bağlantısı yani doğduğu ve çocukluk yıllarını geçirdiği şehirle -benim de Tokat-Niksarlı olmamdan ileri gelen- romanın mekânları arasında kurduğum tematik bağ, bu tercihi daha anlamlı hâle getirdi. Külebi’nin şiirindeki yalınlık, romanın aradığı duyguyu kusursuz biçimde yansıtıyordu. Karakterlerin söyleyemediklerini, şiir etkili ve sessiz bir şekilde dile getirdi; bu yüzden romanın içinde çok sahici ve doğal bir anlam bulduğunu düşünüyorum.</p><p><strong> “İnsanlığın Bir Dünü” okurlarına neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>Okurlarıma kitabı acele etmeden, ağır ağır okumalarını önerebilirim. Her bölümün, her cümlenin birikmiş düşünce ve gözlemlerle şekillendiğini bilmelerini isterim. Romanı okurken durup düşündüklerinde, kendi hayatlarından, çevrelerinden izler bulduklarında kitabımla ortak bir paydada buluşabilirlerse benim için mutluluk verici olur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/insanligin-bir-dunu-gelecege-tasinan-izler-4758540</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/28/1fd59d0a-erupdtzekckpendpthfonj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karmaşanın yalın hikâyesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/karmasanin-yalin-hikayesi-4758541</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/karmasanin-yalin-hikayesi-4758541" rel="standout" />
      <description>“Elimde Abdullah Harmancı’nın öyküleri varsa ne arkadaş aramaya ne çarşıya pazara çıkmaya, ne başka bir şehre, kasabaya ne köye gitmeye ne de trene, otobüse, uçağa, gemiye binmeye hiç mi hiç ihtiyaç duymam. Bunların hepsi elimin altında, gözümün önünde.”</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Arif Ay</strong></p><p><br></p><p>Hayat bir karmaşadan ibaret.  Önemli olan bu karmaşa içinde kaybolmamaktır. Abdullah Harmancı’nın “Burada Değilse Nerede?” (İz Yayıncılık, İstanbul, 2025) adlı kitabında yer alan öyküler, insana kendini bulduran, karmaşanın yalın bir dille anlatıldığı öykülerdir.</p><p>Elimde Abdullah Harmancı’nın öyküleri varsa ne arkadaş aramaya ne çarşıya pazara çıkmaya, ne başka bir şehre, kasabaya ne köye gitmeye ne de trene, otobüse, uçağa, gemiye binmeye hiç mi hiç ihtiyaç duymam. Bunların hepsi elimin altında, gözümün önünde. Onun öykülerindeki arkadaşlar benim de arkadaşlarım artık. Anneler, babalar, dayılar, teyzeler, nineler, dedeler, çocuklar, öğretmenler, çarşı pazar esnafı benim de tanıdıklarımdır. Onların arasındayım artık! Bu, asla sanal bir dünya değil; kalp atışlarını duyduğum, sıcaklıklarını hissettiğim insanlardan oluşan gerçek bir dünya. Dolayısıyla, iyisiyle, kötüsüyle, çirkiniyle, güzeliyle akan bir hayatın içindeyim.</p><p>Doğrusunu söylemek gerekirse hiçbirini tanımam bu insanların. Abdullah Harmancı öyle ustalıkla, öyle güzel anlatır ki onları, tanıdıklarımdan daha tanıdık oluverirler. Tıpkı Mevlit gibi, Rüstem gibi, Kırmızı Kadın gibi, Ramazan gibi, Enes gibi, öğretmen Kadri gibi, Sarı Emmi gibi, Okan ve Narin gibi vs.</p><h2>ÇOK TANIDIK YÜZLER </h2><p>Abdullah Harmancı’nın bazı öyküleri, bunu ben de yaşadım, buna ben de tanık oldum derecesine bizi anılara götürürken, bazı öyküleri de “böyle de olmaz ki canım!” dedirtecek cinsten durumlarla, olaylarla karşı karşıya bırakır.</p><p>Gündelik hayatımızda sıradan deyip geçiştirdiğimiz kimi durumların, olayların, davranışların hiç de sıradan olmadıklarını Abdullah Harmancı’nın öykülerini okurken fark ederiz. “Telefonum Acıyla Çaldı” adlı öyküsü bunun en güzel misali.</p><p>Olağanüstülükleri olağanmış gibi anlatması Abdullah Harmancı’nın diğer bir ustalığıdır. Olayın akışına uygun, durumun muhtevasına uygun bir söylem kullanması dili, salt bir anlatım aracı olmanın ötesinde, onu hareketin de bir unsuru hâline getirir.</p><p>“Ateşte Yanmam!” başlıklı öykü, insanın zihin işleyişinin ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyar. İnsan zamanla ve mekânla sabitlenemeyen bir varlık diyesimiz gelir dilimizin ucuna.</p><p>Bazı şeylerden kopamamanın, kurtulamamanın en güzel örneği, hatta en trajik örneği, Enes’in hikâyesi “Geçe”dir. Enes gibi ne imtihanlardan geçtik. Ne imtihanlardan geçemeyip sınıfta kaldık. Bir hendeği atlamadan, bir başka hendeğe varamamanın acısıyla kıvrandık, tıpkı Enes gibi.</p><p>Ya “Yerçekimsiz Karanfil”, kalbi temiz Kadri öğretmenin başına gelenler gibi onun düştüğü hataya düşen kaç öğretmen vardır? Öğrencilerine duyduğu sevginin yanlış anlaşılması kaç öğretmenin canının yanmasına sebep olmuştur kim bilir. Sevgimizi ortaya koyarken yanlış anlaşılacak davranışlardan sakınmalıyız. Kalbi temiz Kadri öğretmenin hatasına düşmemeliyiz.</p><p>Rüstem Efendi’nin yaşadığı korkuyu bürokraside yaşamayan var mı? Bir âmir sizi sekreteri aracılığıyla aratıyorsa, içinize korkulu bir merak çöreklenmez mi? Rüstem Efendi’nin, Dekan Bey’in pazartesi sabah 11’de kendisini beklediği haberi üzerine acaba bir suç mu işledim endişesiyle iki günü zehir olur. Neyse ki korktuğu olmaz. Meslekte otuz yılını dolduranlara plaket verilecekmiş. Meslekte otuz yılını dolduranlar arasında Rüstem Efendi de varmış.</p><p>“Sarı Kokulu” öyküde “Çocukluğumun üstünden geçtiniz!” diyen Fatma, içinde zehirli bir şişe saklar. Bu zehirli şişe hangimizde yok ki? Fakat o şişeyi bir şekilde kırıp zehri akıtamayız. Tıpkı Fatma gibi.</p><p>Her istediği annesi- babası tarafından ânında yerine getirilen ve oyuncaklara boğulan çocuk, sonunda güzel bir istekte bulunur: “Bana özlemek alın”. “Ah, özlemek ne güzel bir duygu! Ey anneler, babalar, dayılar, teyzeler çocuklarınıza “özleme” duygusunu tattırın lütfen! Tattırın ki sahip olduklarının değerini bilsinler.</p><p>“Her Şey İçin Çok Geç” bir kitap adı olsa da yabana atılır bir söz değil. Hele de konu aşksa ve yaşlı adamla genç kızsa sözün öznesi. Bu söz üzerine genç kızın meseleyi çabuk fark etmesiyle son bulur bu aşk. O anda günün tadı kaçsa da bütün bir hayatın tadının kaçmasını kurtaran bir uyarıcı olmuştur: “Her Şey İçin Çok Geç”sözü.</p><h2>RAMAZAN’IN YASI</h2><p>Osmanlı’da babadan oğula padişahlık geçerdi. Günümüzde de meslekler gibi kimi davranış kalıpları da geçiyor babadan oğula. “Yalvaran Gözler” bu bakımdan ibretlik, harika bir öykü.</p><p>Hepimiz aslında “bakarak” yaşıyoruz; âmâ oluşumuzu, gerçeği göremeyişimizi gizleyerek. “Kayalı Park’ta”ki iki âmâ adamdan birinin ötekine tezgâhını emanet ederken “Bakarak ol” demesi bize de bir uyarı değil mi? Âmâ değiliz ama bakamıyoruz, göremiyoruz çoğu şeyi.</p><p> “Her Adımı Daha Da Kırmızı Kadın”ı okuduğumda içimden “Aşk bu işte” diye bir ses yükseldi. Ve “Aşk hep taze kalan bir şey” dedim. Sevdiği ve kendisini terk eden Ramazan’a rastlamak için yirmi yıl kırmızı giysilerle dolaşan kadının “Ramazan sekiz, dokuz sene önce öldü” haberine inanmayışı ve haberin yanlış olduğuna kendini inandırması; evet, aşk bu işte!</p><p>Bu öykü bana bir anıyı hatırlattı. Geçmiş yılların birinde davetli olarak gittiğimiz Muş Alpaslan Üniversitesi’nin yerleşkesinde kahvaltı öncesi gezinirken yanımdaki büyüğüm, telefonla platonik aşkına kahvaltıda ne yediğini soruyordu. Haşlanmış yumurta yemeyi ihmal etmemesini tembihlerken, on sekiz yaşında bir genç heyecanı ve mahcubiyeti içindeydi. Üzerinden altmış yıl geçmiş olan bu aşk hâlâ taptazeydi.</p><p>“Eksilen” öyküsü tam da yaşadığımız süreci ortaya koyuyor birkaç satırla. Evet, sadece yazıp çizdiklerimizle değil, her şeyimizle eksiliyoruz. Çünkü, ışığı eksilen bir zamanda yaşıyoruz.</p><p>“Hattat” bana şunu öğretti: Abdullah Harmancı’nın öykülerinde cennete girip çıkmak bir odadan bir odaya, bir resim sergisinden bir başka resim sergisine geçmek gibi tabiî bir durum.</p><p>“Başka Bir Dünya”da, bazı insanların hayatları boyunca kötüledikleri dine, bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında nasıl sarıldıklarını görürüz. Orhan Veli, bu durumu “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirinde ironik biçimde ne güzel dile getirir: “Kundurası vurmadığı zamanlarda / Anmazdı ama Allah’ın adını” diyerek.</p><p>Kimi şehirlerin, kasabaların simgesi olmuş tipler vardır. Bunlara meczup der geçeriz. Benim kasabam Bor’da da entariye benzeyen uzun bir gömlek giyen ve elinde uzun sırığıyla sabahın erken saatinde dükkânların kapısından içeri bakarak kasabayı bir uçtan bir uca adımlayan biri vardı. Kimileri onu deli, kimileri evliyadan biri, kimileri de meczup olarak görüyordu. Bazı esnaf kapısına gelen bu adama, o günkü alışverişin bereketli olması için para verir, bazı esnaf da onu kızdıracak şakalar yapardı. Adam kimseyle asla konuşmazdı. Tepkisini vücut hareketiyle gösterirdi. “Annem bırakmaz” adlı öykü bana bu anıyı hatırlattı. Öyküde de olduğu gibi meczup deyip geçemeyeceğimiz “Kalbi Kırık” insanlar bunlar. Kalbi kırıkların kalbini bir de biz kırmayalım üzerlerine yapıştırdıkları cam kırıkları gibi.</p><p>Kitabın büyüsünü bozmamak için bu kadar örnekle yetinelim. Gerisi okura kalmış.</p><p>Abdullah Harmancı’nın öyküleri: Yaşayarak öğrenmek dediğimiz şeyi bire bir gerçekleştiren bir okul adeta. Öyküleri okuduktan sonra zenginleştiğimizi, hayat tecrübemize yeni halkalar eklediğimizi hissediyoruz.</p><p>Kalemin hep yazarak olsun sevgili Harmancı.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/karmasanin-yalin-hikayesi-4758541</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/20ef8e4e-4vmhihd6np8gugltmxqdhi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şimdi tam vakti!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/simdi-tam-vakti-4758542</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/simdi-tam-vakti-4758542" rel="standout" />
      <description>Hande İkbal’in Hece  Yayınları arasında okura sunulan Her Zaman Hep Geç Olacak kitabı yazarın ilk kitabı.  14 öyküden oluşan kitap "Karıncalar takım elbise giymez, biliyorum"  gibi neşeli bir cümleyle başlıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İbrahim Demirci</strong></p><p><br></p><p>Hande İkbal’in ilk öykü kitabı: Her Zaman Hep Geç Olacak. Önce adına takılıyorum, onaylamıyorum bu cümleyi, cümledeki kesinlik ve keskinliği. Kimi zaman geç olur bazı şeyler, kimi zaman erken olur. İş işten geçti deriz bazen, “Ba’de harabi’l-Basra!” diye hayıflanırız. “Vakti saati gelmemiş!” dememiz gerekir bazen, sabra sığınırız. “Tam zamanında yetişti, Hızır gibi!” dediğimiz anlar olur, içimiz minnetle ve şükürle dolar. İhmaller ve gecikmeler de çoktur hayatımızda, acelecilikler ve tezcanlılıklar da; bunlardan dolayı uğradığımız hüsranlar ve pişmanlıklar, tecrübe dağarcığımızı doldurur da taşırır bile. Gerektiği anda, gerektiği yerde, gerektiği kadar yapılan işler ve işlemler; yapanı da, etkileneni de, izleyeni de sevindirir, gönendirir, mutlu eder. </p><h2>ÖYKÜ HAYATLA KUCAKLAŞIYOR</h2><p>Hande İkbal’in Hece Yayınları’nın 780. yayını olarak okura sunulan kitabı, 14 öykü içeriyor, 88 sayfa. “Karıncalar, Cüceler Derken Hoş Geldin Ali” ile başlıyor kitap. “Karıncalar takım elbise giymez, biliyorum.” gibi neşeli bir cümleyle başlıyor öykü. Sevimli, sıcak, dramatik bir öykü: “On bir yaşında”yken beyninde tespit edilen tümöre zamanında müdahale edilemediği için göremez olan kahramanın zeki ve esprili konuşmasının sonlarına doğru, “kırk iki yaşında hukuk alanında iyi bir akademisyen” olduğunu görünce Tokat’ta askerlik yaparken kendisine hukuk fakültesi ders kitaplarını okuduğumuz o görme engelli adamı hatırladım. Öykü, hayatla kucaklaştı sanki.</p><p>“Vasat Rollerin Adamı”, yazarına başkaldıran bir kahramanın konuşmasından ibaret. Homeros’tan günümüze çok sayıda yazarın çeşitli karakterlerine özenen, kimilerini kıskanan kahramanımızın, sonunda rıza gösterdiği rol, üzüntü ve acı verebilir ama maalesef gerçektir: “Birazdan paraya ihtiyacı olduğu için onursuzca kalemini satan gazete yazarı rolüme devam edecek ve olmamış şeyleri olmuş gibi yazacağım. Üstelik bu yaptığımı onursuzluk olarak görmeyecek, ihtiyaç durumunda atılan bir adım olarak savunacağım.” </p><h2>NESRİN TEYZE İLE RIZA AMCANIN HİKAYESİ</h2><p>Üçüncü öykü “Vişne Ağacının Kirazı”, dokunaklı bir aşk öyküsü. Rıza Amca ile evlenerek Nesrin Teyze olan Rum kızı Naria’nın yanında yetişen Nihal’den dinleriz bu öyküyü: Kıskanıldığı kadar imrenilen bir kadındır Nesrin Teyze. “Bu kadın, sanki hayatı boyunca kimselere zarar vermemek için havada salınan buhar. Tutunmak için toprağa değil de başka bir ağacın gövdesine aşılanmış budak.” Müslüman kuyumcu Rıza mı kirazdır, Rum kızı Nesrin mi seçemezsiniz. 1979 Ağustos’unda bir cumartesi günü, yeşil üniformalı polisler, kaçmaya çalışan bir genci yakalamaya çalışırken “seken bir kurşun” Rıza Amca’yı da yere serer. “On altı yıldır Rıza Amca’nın hayaletini hayalimizde tutup kaldırıyoruz yerden. Üstünü silkeliyoruz. Sonra oturup kiraz yiyoruz, beş sene önce kanserden kaybettiğim annem Mefharet de bizimle.” Yıllar ve anılar, ölüp gitmiş olanlar, bazen işte böyle bir ânın içinde canlanıverirler. </p><p>“Kırık elif”te anlatıcı “sen” diye seslenmektedir. İlk iki cümle: “Suskundun. Sessizliğin, isli mürekkebi aharlı kâğıda her değdirişinde onun eliyle, onun gözüyle, onun titizliğiyle seslendi harflere.” “O”, Rabbi Yessir’i dört ay boyunca meşk ettiren Ömer Hoca’dır; “Hat bilmek, had bilmektir” diyen bilge adam. Fakat, dışarıda başka arkadaşlar ve onların dünyası vardır: “Doksanların sonuydu. Fırsat buldukça onlarla sinemaya, maça, internet kafe denen o yeni salonlara oyuna gidiyordun. Kamış ve kitap tutmaya alışkın ellerin yeni tanıştığın bu internet ve bilgisayar dünyasını kavramakta gecikmedi. (…) Girit göçmeni Münevver Teyze’nin genlerinden gelen güneş sarısı göçmen güzelliği Esma’nın çilli burnu ve mavi gözleriyle birleşince on yedi yaşının en toy, en yaman hislerine karşı koyamaz oldun.” Hocası, talebesinin bu yeni meylini öğrenince ona “bir daha gelme” demiştir. Kararından dönmemiştir. Esma’ya özenerek Fransız dili ve edebiyatı okuyan kahramanımız, hocasının kabri başında dua ederken, Esma’nın kızları da dedelerinin toprağına karanfil dikmektedirler. Hocası gibi bir sahaf dükkânı açmış olan kahramanımızın adını öğrenmek için şu son cümleleri okumamız gerekecektir: “İnsan içindekilerle yaşıyor değil mi Agâh? Sonrası hattan hadde geçiş. Hadi başlayalım: Elif…”</p><p>“Nisa’nın Makasları”nda Rahime, adı gibi merhametli bir kadındır. Çocuk doğuramadığı için kocası Şevki, on dört yaşında bir kızı kuma getirmiştir. Son nefesini veren “Rahime ablası”, kumasını ana gibi sevmiştir, “Allah ona mahlukatı ana şefkatiyle sevmeyi vermiş ama evlat vermemişti.” “Rahime artık essah dünyadaydı, o yalan.” Görüldüğü gibi, öykünün diline kasaba ağzına özgü kelimeler ustalıkla yerleştirilmiştir. Rahime’nin Nisa diye seslendiği ve yetiştirdiği kızcağızın makas ilgisi, âdeta bir tutkuya dönüşür ama bir gün zeytin ağacının gölgesinde ilk bebeğini, Aysel’i doğururken göbek bağını kesecek bir makas yoktur yanında. Sivrilmiş bir taş parçasıyla keser göbek bağını. Ve o Aysel, şimdi annesini bir bakımevine bırakmıştır. “Taş mı ağır gelmişti Aysel’e yoksa Rahime’nin yokluğu mu? Belki Nisa olmasa Rahime’nin rahminde vücut bulacaktı Allahualem. Ahını mı almıştı acep Rahime’nin? İlenmiş miydi sen de benim gibi tek başına kal diye?” İnsanın, kaderini kucaklama yöntemleri, acılarını avutma yoları tükenir mi? </p><p>“Palo Santo” bir kent öyküsü. Kahramanımız Leyla spor/yoga salonunda. Kendini sorguluyor, çekişiyor kendiyle. İş ortamını ve oradan bazı portreleri de tanıyoruz hemen. Kısa, özlü, çarpıcı resimler. Ailesini tanıyoruz: Sevecen anne, üstten bakan baba. Bir balon gibi uçup giden sevgili eş. Rahminde tutamadığı için düşüp giden bebek. Palo santo da neymiş dersiniz. Yucatan yarımadasına özgü yabani bir ağaç. Peru ve Venezuela’da da bulunurmuş. Bizim öykümüzde de bulunuyor işte. Tütsüsüyle hayatımıza ve kitaplarımıza giriveriyor. </p><p>“Sonrasız Metanet ve Yüzleşme Sesleri”, Uzunca bir iç döküş; içli, kırgın, olabildiğince anlayışlı ve yansız bir hesaplaşma: “Hangisi daha acı? İnanmak mı avunmak mı?” “Aşkın kavgadan kutsal olduğuna inanıyorduk. E tabii bilmiyorduk kimyasal bir savaş olduğunu özünde.” Evi boşaltmış, eşyaları spotçuya satmış. Annesinin evine dönmeyi düşünüyor. </p><p>“Çaydanlığın Çilesi”. “Hayat gerçekten çekilmez oluyor bazen.” Böyle başlıyor öykü ve okudukça hak veriyorsunuz bu yargıya. Baba, anne, eş, kaynana, görümce, elti. Kitabın adına kaynaklık eden cümleler bu öykünün sonunda: “Ama her şeyin bir zamanı vardı. Ya da her zaman hep geç olacaktı.” Edebiyat öğretmeni Hande İkbal, bir cümlenin “Ya da” bağlacıyla başlamayacağını bilmez mi? Elbette bilir, fakat hayatın nice kuralı nasıl geçersiz kıldığını daha çok bilir. </p><p>“Rus Güzeli” klasik mizahi öykü tadında. “Süha Kere Süha”, genç kız aşkının sadakat destanı. “10 Saniye”, Aceminin sahne deneyimi. “Bir Lokma Bir Hırka Meselesi”, ölümün ve ölünün ardından kadınların tutumları. (Bu öyküde “fücceten / füc’eten” yerine nasılsa “hücceten” denmiş.) “Yoğurt” kasaba ve insanları sergisi. “Retorikler ve Parantez İçinde Kendime Not”, Poetik ve otobiyografik bir metin. “Abartma Nalan!” cümlesini okurken “Aşk olsun Hande!” demekten kendimi alamadım.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/simdi-tam-vakti-4758542</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/8002de96-g8p2sr1gr0jxi6hsg3ilu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Filistin’i kalemlerinden düşürmediler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/filistini-kalemlerinden-dusurmediler-4758546</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/filistini-kalemlerinden-dusurmediler-4758546" rel="standout" />
      <description>İki yıldır süren işgalin gölgesinde, dünya vicdanının en büyük sınavını verirken; yazarlar Filistinlilere yönelik bu soykırıma kalemleriyle tanıklık ediyor. Kalemlerinden Filistin’i düşürmeyen yazarlar Raja Shehadeh, Khaled Beydoun, Asma Nadia, Nabila Adani, Kim Mehmeti, Yıldız Ramazanoğlu, Taha Kılınç, Savaş Ş. Barkçin ve Zahide Tuba Kor kişisel Filistin günlükleriyle insanlığın hafızasına not düşüyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya, son iki yıldır 21. yüzyılın en çetin sınavlarından birini veriyor. İşgalci, terör devleti İsrail, 7 Ekim 2023’ten beri 20 bin 179’u çocuk olmak üzere, 67 bin 173 kişiyi öldürdü. 8 milyar dünya nüfusunun bir kısmı bu katliamı sessizce izlerken, erdemli insanlar ise kişisel boykotlarıyla, şehrin en büyük meydanlarında yapılan protesto gösterileriyle, katıldıkları denizaşırı filo yolculuklarıyla bu soykırıma “dur” dediler. Vicdan sahibi her insan kendi meziyetlerince bu haksızlığa dikkat çekmek için çabalarken, edebiyatçı ve aktivist yazarlar kalemleriyle geniş kitlelere ulaştılar. Yeni Şafak Kitap eki olarak bu ekim sayımızda dünyanın dört bir yanından kalemlerinden Filistin’i düşürmeyen yazarlar Raja Shehadeh, Khaled Beydoun, Asma Nadia, Nabila Adani, Kim Mehmeti, Yıldız Ramazanoğlu, Taha Kılınç, Savaş Ş. Barkçin ve Zahide Tuba Kor ile sizleri bir araya getiriyoruz. “7 Ekim 2023’ten bu yana geçen iki yıl içerisinde Filistin meselesi sizin için kişisel gündeminizde nasıl bir yer tuttu?”, “Bu süreçte yaşam alışkanlıklarınızı etkileyen/dönüştüren şeyler oldu mu?”, “Filistin mücadelesi edebiyatınızda ya da sanatsal üretiminizde nasıl bir iz bıraktı?” ve “Tüm dünyanın gözü önünde Filistin’de yaşanan bu soykırımın geleceğe yönelik nasıl bir etki bırakacağını öngörüyorsunuz?” soruları üzerinden gerçekleştirdiğimiz soruşturma dosyamızı ve iki yılın sonunda yazarlarımızın kişisel Filistin günlüklerini sizlerle paylaşıyoruz. </p><h2>DÜNYA SOYKIRIM GERÇEĞİYLE YÜZLEŞTİ</h2><p>Filistin asıllı ABD’li hukukçu ve yazar Khaled Beydoun, Batı’daki İslamofobiyle ilgili kaleme aldığı eserlerin üzerine Eyes on Gaza: Witnessing Annihilation kitabını ekledi. Akademisyenliğinin yanında 2.8 milyon takipçisiyle sosyal medyada da geniş bir kitleye hitap eden Beydoun, son iki yılını Gazze’de olup bitenlere dikkat etmeleri için ABD’deki ve küresel olarak topluluğumuzu harekete geçirmek ve Gazze’deki ihtiyaç sahibi insanlar için bağış toplamakla geçirdiğini söylüyor. Batı’da gerçekleştirilen kalabalık eylemler, bu soykırıma sessiz kalmayanların sadece Müslümanlar olmadığını göstermişti. Filistin’in tanınmış Hristiyan ailelerinden birine mensup olan avukat, insan hakları aktivisti ve yazar Raja Shehadeh ise Filistin’in göbeğinden “işgale hayır” diye haykıran bir isim. 7 Ekim’den beri ata topraklarında huzurla gezemediğinden ve her uçak sesinde İsraillilerin bir vahşete imza attığını düşünerek acı duyduğundan bahsediyor. “Arnavut edebiyatının yüz akı” olarak bilinen Makedon yazar Kim Mehmeti, İsrail’in bütün bir halkı merhametsizce yok etmesine tüm dünyanın kayıtsız kalarak izlediğinin altını çiziyor ve “Gazze soykırımından sonra dünya bu gerçekle yüzleşmeli: İnsanlık ‘tanrı’yı kendi içinde ‘öldürmüş’, cinsiyet farklılıklarını ‘yok etmiş’, ahlakı, vicdanı, yoksula ve zayıfa merhameti ‘öldürmüş’, utancı kendisinden kovmuş durumda. Şimdi geriye sadece kendisini öldürmek kaldı” diyor. “Endonezya’nın Şule Yüksel Şenler’i” olarak tanınan Endonezyalı yazar Asma Nadia, Gazze için tüm üretimlerini seferber etmiş durumda. Yazdığı kitapların yanında Before I Die: Letters from Gaza (Ölmeden Önce: Gazze’den Mektuplar) eserinden uyarlanan filmin tüm giderlerini Gazze’ye bağışlıyor. Geçtiğimiz yıl Ketebe Yayınları’ndan çıkan “Merhaba, Ben Filistinli Arkadaşın” kitabıyla Filistin davasını yetişkinler kadar çocuklara da anlatmayı hedefleyen Endonezyalı bir başka isim Nabile Adani ise ilerleyen satırlarda okuyacağınız şu cümleyi sarf ediyor: “Devletler değil, halklar bir araya geliyor. Filistin bize sesimizin birlikte ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.” </p><h2>MAHÇUBİYET, SORUMLULUK VE GAYRET</h2><p>Dosyamızda uluslararası isimlerle birlikte Türkiye’den ise uzun yıllardır yazdıkları yazılar ve yaptıkları konuşmalarla Filistin halkının acılarına ve bu sistemli soykırımın gerçeklerine dikkat çeken değerli yazarlarımız; Yıldız Ramazanoğlu, Savaş Ş. Barkçin, Taha Kılınç ve Zahide Tuba Kor da bizimle. Ramazanoğlu, Filistin meselesine bakışını “Filistin meselesi birçoğumuzun çocukluk masumiyetini elinden almıştır” cümlesiyle özetliyor. 7 Ekimden bu güne Filistin için yaptığı konuşmaların sayısı 500’e dayanan Taha Kılınç, “Yaşananlar, bende şu kelimelerle özetleyebileceğim bir hale dönüştü: Mahcubiyet, sorumluluk ve gayret” diyor. Kor, “Aksa Tufanı benim de tufanım oldu” derken, Filistin’i “Dirayetsizliğimizin ve bahaneciliğimizin faturasını ödeyen mazlum bir İslâm toprağı” olarak tanımlayan Barkçin, tepkisellikten etkiselliğe geçersek; imanımızı aklımıza rabt edersek bu zalimliğin sonunun geleceğini müjdeliyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/b75bcdf5-siara0ijzupvv8ny1okpdo.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/b75bcdf5-siara0ijzupvv8ny1okpdo.webp" data-card-caption="Raja Shehadeh"></p><h2>Raja Shehadeh: Her uçak sesinde yaşanacak dehşeti düşünüyorum</h2><p>7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin meselesi ve Gazze’deki savaş, hayatımda çok önemli bir yer tuttu. Gazze’yi bombalamaya giden uçaklar, yaşadığım Ramallah’ın üzerindeki hava sahasından geçiyordu. Bu, gece gündüz aralıksız sürüyordu. Her uçak sesinde, Gazze’de işlenecek yeni dehşetleri ve bu yıkımı saat başı yaşamak zorunda kalan insanların çektiği acıyı düşünüyordum. </p><p>Kesinlikle oldu. Çünkü Gazze’ye yönelik savaşın gölgesinde İsrailli yerleşimcilerin şiddeti katlanarak arttı ve bu da benim Ramallah çevresindeki tepelerde yürüyüş yapmamı, yani en çok keyif aldığım şeylerden birini, güvenli olmaktan çıkardı. Buna ek olarak Ramallah çevresindeki kontrol noktalarının sayısı büyük ölçüde arttı ve birçok köyün girişine kapılar kondu. Bu da Batı Şeria’daki hareketi ciddi biçimde kısıtladı; Ramallah dışına çıkmak ya da şehirler arasında seyahat etmek neredeyse imkânsız hale geldi. Fiilen şehirde hapsolmuştuk ve her dışarı çıkışımız uzun beklemeler sonucunda oluyordu.</p><p>Gazze’deki insanların —ve Batı Şeria’dakilerin de— yaşadıkları mücadeleyi anlatmak ve buna hakkını vermek çok büyük bir zorluktu. Aynı zamanda, İsrail’deki insanların bu soykırımsal savaşı sürdürürken nasıl olup da bunu durdurmak için hiçbir şey yapmadıklarını anlamaya çalışmak da benim için büyük bir sorgulamaydı. İsraillilerle Filistinlilerin bir gün birlikte yaşamayı başarabileceklerine hep inanmıştım; fakat savaş uzadıkça bunun nasıl mümkün olabileceğini görmek giderek zorlaştı. Bu meseleleri irdeleyen bazı denemelerim The New York Review of Books, The Guardian, The New Yorker, The Atlantic, Jewish Currents gibi yayınlarda yayımlandı. Ayrıca şu anda 14 dile çevrilmiş olan What Does Israel Fear From Palestine adlı bir kitap yayımladım ve Avustralya ile Yeni Zelanda dahil birçok edebiyat festivalinde konuştum.</p><p>Etkisinin çok büyük olacağını düşünüyorum. Devletlerin hayal kırıklığı yaratan tepkilerine rağmen, Gazze’deki savaş İsrail’in dünya genelindeki algısında köklü bir değişime yol açtı. Ülkenin 1948’deki Nakba sırasında Filistinlilerin zorla yerinden edilmesiyle kurulduğu gerçeği artık çok daha iyi anlaşılıyor. Son 77 yılda İsrail’in kuruluşuna dair üretilmiş birçok yanlış algı ortaya çıktı. Bu durum, geçmişte Filistinlilere kapalı olan alanlarda artık onların seslerine yer verilmesine yönelik önemli bir zihniyet değişimini de beraberinde getirdi.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/11d1d994-htzcyzseecft5ucw2x9mf.webp" data-card-width="921" data-card-height="768" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/11d1d994-htzcyzseecft5ucw2x9mf.webp" data-card-caption="Khaled Beydoun"></p><h2>Khaled Beydoun: Dünya 77 yıl sonra uyanış yaşıyor</h2><p>Filistin meselesi şahsen benim için merkezi bir konumda oldu. Günlük hayatımın adeta köşetaşı haline geldi. Bu, ister haberleri okumak, ister haberleri sosyal medyada paylaşmak yoluyla olsun, isterse sosyal medya aracılığıyla Batı ana akım medyasının boşluklarını doldurmaya ve sorunlara değinmeye çalışmak olsun. Özellikle Gazze ve Lübnan’da doğrudan etkilenen sevdiğim insanlar oldu. Çok sayıda akrabam var ve çok sayıda akrabamı kaybettim. Bu yüzden, son iki yıl ve 7 Ekim’den bu yana Filistin, günlük olarak yaptığım herşeyin çok merkezinde yer aldı.</p><p>Sürekli olarak haberlere takılı kaldığım ve Gazze’deki gelişmelere odaklandığım için, diğer şeylerden koptum. Ailemle daha az zaman geçiriyorum, işe daha az zaman ayırıyorum, hobilerime odaklanmıyorum. Adeta her şeyi işgal etti. Hayatımı çeşitli şekillerde çevreledi, özellikle de şu güçlü zorunluluğu hissettiğim için: olumsuz medya stereotiplerine karşı koymak, medyada yeterince ele alınmayan konulara değinmek, Gazze’de olup bitenlere dikkat etmeleri için ABD’deki ve küresel olarak topluluğumuzu harekete geçirmek ve Gazze’deki ihtiyaç sahibi insanlar için bağış toplamak. Bu nedenle, yaşam tarzımda çok boyutlu bir dönüşüme neden oldu.</p><p>Filistin konusunda çocukluğumdan beri aktiftim. Dolayısıyla, kurtuluş hareketi, baskıya, işgale, etnik temizliğe karşı mücadele, her zaman odak noktam olmuştur. Bildiğiniz gibi, İslamofobiye odaklanan birkaç kitap yazdım. Filistin mücadelesine dair bu temalar, sadece Filistin mücadelesine özgü değil. Bunu Keşmir mücadelesinde, Avrupa’da, Hindistan’da, ABD’deki İslamofobiye karşı mücadelede görüyoruz. Doğu Türkistan’daki Uygur Müslümanlarının kendi kaderini tayin etme arayışında da görüyoruz. Dolayısıyla, bir akademisyen, yazar ve kamu entelektüeli olarak profesyonel odağım, yalnızca Filistin mücadelesiyle değil, dünya genelindeki insanların ve özellikle Müslümanların karşılaştığı kendi kaderini tayin etme, egemenlik ve baskı karşıtlığına yönelik her mücadeleyle her zaman yakından bağlantılı olmuştur.</p><h2>ABD BARIŞA GİDEN BİR YOL SUNMUYOR</h2><p>Elbette bir sürü kötü sonuç var, çünkü tahminimce 500.000’e yakın insan öldürüldü veya kayıp. Bu, Cenevre Sözleşmesi’nin soykırım tanımını karşılayan açık bir soykırımdır. Etnik temizlik söz konusu. Önümüzdeki haftalarda çok sayıda Filistinlinin yerinden edileceği yönünde güçlü bir olasılık var. Trump yönetiminin öne sürdüğü “sözde barış planı”nda tüm bunlar söz konusu. Bu plan, barışa giden bir yol sunmuyor; daha çok Amerikan ve İsrail kontrolünü Gazze üzerinde genişletip uzatacak sömürgeci bir araçtır. Ancak, bir sürü iyi sonuç da oldu ve bence iyiyi de ele almamız önemli. İyiliği gözlerimizin önünde görüyoruz; ister filo gibi örnekler aracılığıyla olsun, isterse dünya genelinde ortaya çıkan ve gelişen kitlesel protestolar aracılığıyla olsun. İnsanlar, Filistin’de 77 yıldır olup bitenlere nihayet uyandılar. Bu soykırımın birçok yönden iki yıl sürdüğünü, ancak öncesinde 75 yıllık sürekli felaket, yerinden edilme, mülksüzleştirme ve işgalin olduğunu vurgulamak önemlidir. Dolayısıyla, etki iki yönlüdür: bir yanda soykırım ve etnik temizlik varken, diğer yanda dünyanın dönüştüğü bir an yaşanıyor. Filistin yanlısı duygular daha önce hiç olmadığı kadar yüksek ve üçüncü olarak, İsrail’e karşı muhalefet de yine daha önce hiç olmadığı kadar yüksek.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/e1317842-imv2v18qupgm9e86vvn2x.webp" data-card-width="909" data-card-height="720" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/e1317842-imv2v18qupgm9e86vvn2x.webp" data-card-caption="Kim Mehmeti"></p><h2>Kim Mehmeti: Dünyanın israil’in filistinlileri merhametsizce katlettiğini izleyeceğini düşünmezdim</h2><p>Benim için İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımı 7 Ekim 2023’te değil, 1948’de başladı. Bu nedenle yıllardır Filistin halkının çektiği acılar hakkında yazıyorum. İsrail’in etkisinin güçlü olduğu Makedonya, Kosova ve Arnavutluk coğrafyasında faaliyet gösterdiğim için bu yazıları yerel medyada yayımlayamıyorum. Ancak Facebook sayfamda paylaşıyorum ve her biri 50 binden fazla kişi tarafından okunuyor. Birkaç kez tekrarladım ki eğer İkinci Dünya Savaşı sırasında, Yahudi kurbanların insanlığın vicdanını tarihin önüne çıkardığı haklı olarak söylenmişse, o zaman Gazze’deki Filistinli çocukların kanında İsraillilerin ve “medenileşmiş” dünyanın vicdanı boğulduğu daha güçlü bir biçimde söylenebilir. Gerçekte, onlarca yıldır, bu dünyanın “güçlüleri”nin desteğiyle -Arap “şeyhleri” dâhil- İsrailliler, Filistinlileri ortadan kaldırmak için “demografik” bir savaş yürütüyorlar. Onları topraklarından sürüyorlar ve mülklerini engelsizce yağmalıyorlar. Elbette asla dünyanın, İsrail’in bütün bir halkı merhametsizce yok ettiğini, yemek gibi temel ihtiyaçları bile silah olarak kullandığını bu kadar kayıtsızca izleyeceğini düşünmemiştim. Ve doğru ki Gazze’deki İsrail soykırımı, Batılı devletlerin desteği ve Arap dünyasının sessizliği olmasa imkânsız olurdu. Yani bugün değil; onlarca yıldır zaman zaman Filistinlilerin çektiği acılar ve Yahudiler tarafından topraklarının işgali hakkında yazdım. Bunu, olayların akışını değiştireceğime inanarak değil, içimde beni insan olarak meşrulaştıranı korumak için yaptım. Bugün değil; İsrail’in Gazze’ye saldırısı başladığından beri kamuoyunda söyledim ki İsrail’in derdi esirler değil, Gazze’yi Filistinliler için yaşanamaz hâle getirip bu zavallı halkı vatansız bırakmaktır. Ve sadece bununla kalmayıp insanın içindeki vicdanı meşrulaştırabilecek her şeyi söyledim. Gazze’deki soykırım hakkında her şeyi söyledim; bunu Filistinli çocukların iyiliği için çok anlamlı bir şey yapacağıma inanarak değil, hiç değilse torunlarımı yedirip okşarken acım biraz hafiflesin diye yaptım.</p><h2>VAHŞET VE İKİYÜZLÜLÜKLE YÜZLEŞTİK</h2><p>Elbette oldu; çünkü birdenbire belki bildiğin ama kabullenmek istemediğin şeyle yüzleşiyorsun: Bu dünyadaki vahşet ve insanlık dışılıkla. Ayrıca Batılıların ikiyüzlülüğüyle: Kiev’e nasıl koştularsa, Tel Aviv’e de koştular—İsraillilere saygı göstermek ve “savunma” mücadelelerinde desteklerini ifade etmek için—ama asla Gazze’ye gidip Filistinli çocuklara kimlerin onları İsrail soykırımından koruyacağını göstermediler. Ve sarsıcı gerçek şu: İnsanlık büyük teknolojik başarılar çağına girmiş olabilir ama ahlaksızlığın ve çürümüş vicdanın aktığı bir çukura batmış durumda. Bu yüzden böyle bir gerçekle karşılaşınca eskisi gibi yaşanmaz; çünkü görüyoruz ki açlıktan muzdarip olan Gazze değil, utanmazlığımızın cesetleriyle beslenen biziz. İsrail Gazze’yi fethedip yok etmedi; o, bütün insani değerleri yerle bir etti ve insan olarak kalmanın değerine olan inancımızı yok etti.</p><h2>HERKES UNUTSA DA YAZMAK DEĞERLİDİR</h2><p>Bazı zamanlarda kelimeler anlamını yitirir. Gazze’deki soykırımla yüzleşirken görüyorsun ki bu gezegende insan sayısı değil, insan kılığına girmiş ve içlerindeki her insanı öldürmüş maskelerin sayısı artmış durumda. Bundan sonra yaratıcı olarak kendini zavallı hissediyorsun; çünkü hayal gücün, sanat üretmek yerine bir mezarlığa dönüşüyor — insan olduğuna dair inanç, insan maskeleri arasında çürüyüp gidiyor. Kim bilir, belki de bu toprak o kadar insan kanıyla sulandı ki üzerinde yürüyen bizler, çocukların masum kanının kokusuna karşı duygusuz hale gelmeye başladık. Böyle koşullarda kendine soruyorsun: yaratmak, sonra da kamuoyunda tepki göstermek değerli mi, özellikle İsrail’in istediği zaman, istediği kişiyi öldürebileceğinin açık olduğu bir durumda? Şüphesiz ki, katillerin yaşadığı dünyada bile onur ve cömertlik topraklarının bir sakini gibi davranmak değerlidir! Herkes unutsa da yazmak değerlidir; çünkü toprağı ıssız ve üzerinde adım atacak insan kalmayacak hâle de getirseler, bir annenin çığlığını unutmayan şey kalır: o toprağı sulayan çocukların kanı. O kandan er ya da geç gerçeğin filizi yeşerecek — dünyanın yüzlerce çatışma yaşadığı, çocukların ve masumların zarar gördüğü olaylarla dolu olduğu ama Gazze’nin, suçu gizleyen katiller ile onu alenen işleyenler arasındaki sınırı belirlediği bir zamanda.</p><p>Sanırım bu soykırımdan sonra dünya, içinde yaşayan insanların çoğunun uzun zamandır Tanrı’yı tanımadığını; cinsiyeti, korkuyu, ahlakı, merhameti, vicdanı, utancı bilmediğini kabul ederek yaşayacak. Filistinlilerin onlarca yıl süren sessiz öldürülmesi zaten bu dünyanın insanlıktan çıkıp insanlık dışı bir toplu mezara dönüşmekte olduğunu göstermişti. Ama Gazze’deki açık soykırım, herkesin görmesi için gerçekleşti: Bir somun ekmeğin bir çocuk hayatıyla ödendiği bir yerde, parası ve silahı olan herkes istediğini yapabilir, hiçbir ahlaki çekince duymadan. Gazze soykırımından sonra dünya bu gerçekle yüzleşmeli: İnsanlık Tanrı’yı kendi içinde “öldürmüş”, cinsiyet farklılıklarını “yok etmiş”, ahlakı, vicdanı, yoksula ve zayıfa merhameti “öldürmüş”, utancı kendisinden kovmuş durumda. Şimdi geriye sadece kendisini öldürmek kalmıştır.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/485c5b2d-ju52xmicp4r2f9jfjdzqbl.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/485c5b2d-ju52xmicp4r2f9jfjdzqbl.webp" data-card-caption="Asma Nadia"></p><h2>Asma Nadia: Yıkıntıların ötesinde filistin hâlâ güzel</h2><p>Filistin — özellikle Gazze ve Mescid-i Aksa — düşüncelerimin ve çalışmalarımın tam merkezinde yer almaya devam etti. Artık yalnızca politik bir mesele ya da uzak bir trajedi değil; yaşama, yazmaya ve konuşmaya yön veren ahlaki bir pusula haline geldi. Benim için Filistin’le dayanışma bir “trend” ya da sadece bir “sempati” meselesi değil; vicdan, inanç ve ortak insanlık meselesidir.</p><p>Ailece bilinçli biçimde daha fazla yerel ürün satın almaya başladık ve İsrail’le bağlantılı markaları kullanmayı bıraktık. Küçük bir jest gibi görünse de, bizim için bu bir hizalanma biçimi — günlük tercihlerimizin en derin inançlarımızla örtüşmesini sağlamaktı. Pek çok seminerde ve söyleşide kadınlara “mutfaklarını temizlemelerini” tavsiye ediyorum — yani her gün kullandıkları ürünleri, yiyeceklerden cilt bakımına kadar, yeniden gözden geçirmelerini ve işgalle bağlantılı şirketleri desteklemediklerinden emin olmalarını. Bu, evden başlayan ama çok daha uzağa yankılanan bir harekettir. Daha da önemlisi, insanları sahip oldukları her yeteneği Filistin’in yanında kullanmaya teşvik etme sorumluluğunu hissediyorum — ister yazar, öğretmen, sanatçı, öğrenci ya da girişimci olsunlar. Her beceri, her ses, her küçük platform savunuculuğun bir eylemine dönüşebilir. Herkes cephede duramaz ama herkes bulunduğu yerden anlamlı bir katkı sunabilir. Bir diğer şey: Kendime söz verdim — Gazze için düzenlenen hiçbir protestoyu ya da yürüyüşü kaçırmayacağım.</p><h2>Filmimin tüm geliri Filistin’e</h2><p>Filistin mücadelesi yaratıcı yolculuğumu derinden şekillendirdi. Ondan ilham alan daha çok hikâye yazdım — bunlardan biri “Film Gaza” adlı bir filme dönüştü ve 12 Haziran 2025’te gösterime girdi. Ekim sonunda Malezya’da da gösterilecek. Tüm yapımcılar, elde edilen gelirin bir kısmının Gazze’ye bağışlanması konusunda anlaştı. Bu yalnızca bir film hikâyesi değil; konuşamayanlar ve susturulmaya çalışılanlar için bir ses. Kitabım Before I Die: Letters from Gaza (Ölmeden Önce: Gazze’den Mektuplar) kısa süre önce yayımlandı. Allah’ın izniyle, tüm telif gelirleri Filistin’e bağışlanacak; gelecekte çevrilecek tüm dillerdeki baskıların gelirleri de buna dâhil. Şu anda Filistin şehirlerinde geçen bir çocuk kitabı üzerinde çalışıyorum — dünyanın dört bir yanındaki küçük okurların o yerleri yalnızca savaş bölgeleri olarak değil, hayallerle, renklerle ve direnişle dolu topraklar olarak görmesini sağlamak için. Bu hikâyenin uluslararası alanda yayımlanmasını, belki de bir animasyona uyarlanmasını içtenlikle umuyorum. Çünkü dünyanın her yerindeki çocuklar bilmeye layık: Yıkıntıların ötesinde, Filistin hâlâ güzel.</p><p>Filistin’de yaşanan soykırım yalnızca geleceğin politik manzarasını değil, insanlığın ahlaki ve duygusal dokusunu da şekillendirecek. Tanık olduğumuz şey yalnızca hayatların, evlerin, mirasın yok edilişi değil; ortak vicdanımızın yavaş yavaş aşınmasıdır. Dünya bir soykırımı gerçek zamanlı izleyip sessiz kalmayı seçtiğinde, geleceğe yankılanan mesaj yıkıcı olur: Gücün, insanlardan daha önemli olduğu; insan haklarının ise koşula bağlı olduğu. Filistinli çocuklar, umudun dilini öğrenmeden önce kaybın dilini öğreniyor. Bu kuşak yalnızca bombaları değil, dünyanın sessizliğini de hatırlayacak. Bu trajedi, gelecek kuşakların adaleti, empatiyi ve imanı nasıl anlayacağını belirleyecek. Gerçekten “bir daha asla” derken bunu kast edip etmediğimizi sınayacak. Dünyanın tepkisi — ya da tepkisizliği — yüzyıllar boyunca ahlaki bir vaka incelemesi olacak. Yine de bu karanlığın içinde yeni bir ışık doğuyor. Milyonlarca insan uyanıyor — daha birleşmiş, daha cesur ve zulüm karşısında sessiz kalmaya daha az istekli. Filistin’in acısı sonunda kayıtsızlığa boyun eğmeyen bir neslin doğmasına neden olabilir. Gelecek, bugün tarihin hangi tarafında durmayı seçtiğimize bağlı olacak — sadece izleyenler arasında mı, yoksa bakmayı reddedenler arasında mı olacağımıza.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/89e5d12f-gccrncwzevhcscw7fifnf.webp" data-card-width="800" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/89e5d12f-gccrncwzevhcscw7fifnf.webp" data-card-caption="Nabila Adani"></p><h2>Nabila Adani: Filistin bana hayatımın gerçek motivasyonunu sorgulatıyor</h2><p>Son iki yıldır Filistin meselesi hem kişisel hem de profesyonel hayatımda her zamankinden daha merkezi bir rol oynadı. Artık bu konuya çok daha fazla dikkat gösteriyorum. Herkes gibi ben de Filistin’le ilgili günlük haberleri ve gelişmeleri yakından takip ediyorum. Ayrıca Filistin’in tarihi, halkı ve kültürüyle ilgili dünya tarihini daha iyi anlamaya çalışıyorum. Bu temaya dair daha fazla kitap okuyorum. Bir çocuk yazarı ve illüstratör olarak, bu bilgileri genç okurlara yaşlarına uygun ve çocuk dostu bir biçimde nasıl aktarabileceğimi düşünmeye çalışıyorum. Çocuklara yönelik, Filistin meselesiyle bağlantı kurmalarına yardımcı olacak etkinlikler düzenliyor, oyun, aile, yemek ve sanat gibi Filistin’le ilişkilendirilebilecek temalar üzerinden çalışıyorum.</p><p>Evet, birkaç açıdan oldu. Öncelikle alışveriş alışkanlıklarım değişti. Artık bir şey satın almadan önce etiketleri, üreticileri kontrol etmeye çalışıyorum — gıda, giyim, her şey için. Daha önce bazı markalardan kaçınıyordum ama şimdi boykot listesindeki markaları mümkün olduğunca almamaya özen gösteriyorum. Dijital tüketimde de benzer bir farkındalığım oluştu; hangi yayın platformlarını kullandığım, hangi prodüksiyon şirketleriyle ilişkililer, hangi sanatçıları takip ettiğim gibi konularda daha dikkatliyim. Elbette mükemmel değilim ama sürekli bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Başta zorlayıcıydı ama sonra yerel markaları keşfettim, yerel ekonomiyi destekledim ve açıkçası hiçbir şey kaçırmadığımı fark ettim. Aynı konuda hassas insanlardan da alışveriş yapıyorum. Çok cesur biri olduğumu söyleyemem ama bu süreç beni konfor alanımın dışına çıkmaya itti — birkaç protestoya katıldım (daha önce hiç yapmamıştım), konuşma davetlerinde kefiye taktım ve Filistin konusunu bu etkinliklerde gündeme getirdim. Biliyorum, sadece bir insanım ama İmam Omar Suleiman’ın dediği gibi, belki de ben de başkalarının üzerine basacağı bir tuğla olabilirim; ya da başkaları o tuğlanın üstüne bir tane daha koyar, inşallah. Bir diğer şey de zamanı daha çok değerli bulmam. Hayatın geçici olduğunu öğrendim; o hâlde bu zamanı nasıl anlamlı kılabilirim, nasıl bir iz bırakabilirim diye düşünüyorum. Aileme, ülkeme, özellikle de çocuklarıma ve anne babama daha çok kıymet vermeye başladım.</p><h2>DEVLETLER DEĞİL HALKLAR BİR ARADA</h2><p>Filistin mücadelesi bana hem işimde hem de hayatımda gerçek motivasyonumu sorgulatıyor. Artık daha anlamlı, hem bana hem çevreme hem de ahiretime fayda sağlayacak işler üretmek istiyorum. Bu mücadele bana dünyadaki zamanımızın geçici olduğunu hatırlattı. Bu dünyada nasıl bir iz bırakabilirim, öteki hayat için ne kadarını yapabiliyorum — artık daha çok bunu düşünüyorum. Ayrıca daha çok öğrenmem gerektiğini fark ettim; eserlerimde ezilen insanları anlamaya ve onları onurlandırmaya çalışıyorum. Bir de şunu fark ettim: “kusursuz kurban” diye bir şey yok. Filistinliler “iyi” veya “olağanüstü” oldukları için değil, sadece insan oldukları için adaleti hak ediyorlar. Dünyadaki herkes kadar onların da hakkı var — ve ben bunu işlerimde yansıtmaya çalışıyorum.</p><p>Filistin bize gerçeği gösterdi. “Güçlü” ve “yenilmez” denilen zalimlerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. “Medenî” diye adlandırılan Batı’nın aslında o kadar da demokratik, insancıl ya da haklara saygılı olmadığını gördük. Ana akımda bile bu konuda görüşler değişmeye başladı. Ayrıca bu durum, aynı rejimlerin dünyanın diğer bölgelerinde — Güney Sudan, Kongo, Uygur bölgesi gibi — yaptıkları zulmü de görmemizi sağladı. Aynı açgözlülük, aynı taktikler, neredeyse aynı aktörler. İnsanlar artık bunu fark etmeye başladı. Filistin meselesi sayesinde birçok kişi sesinin olduğunu, bir şeyleri değiştirebileceğini fark etti. Filistin bize dayanışmanın ve topluluk olmanın gerçek gücünü gösterdi. Başta tek bir gemiydi, sonra kırk oldu, yakında yüzlerce olacak. Devletler değil, halklar bir araya geliyor. Birlikte. Filistin bize sesimizin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Küçük de olsa, ses çıkarmaya, paylaşmaya, dua etmeye, bağış yapmaya, adaletsizliği sorgulamaya devam etmeliyiz. Bir başka farkındalık da şu: aşırı tüketim gereksiz. Saatlerce izlediğimiz diziler, aslında hiç de gerekli değil. Peşinden koştuğumuz trendler, aslında ihtiyaç değil. Hayranı olduğumuz ünlüler, aslında bizi umursamıyor. Hayatımız bunlardan çok daha anlamlı. Biz zaten yeterliyiz. Birbirimize yardım etmeli, destek olmalı ve paylaşmalıyız. Son olarak şu ayeti hatırlıyorum: Kudüs özgür olacak. Bu vaat edilmiş bir şey. Bizim sayemizde değil, Allah’ın sözüyle. Ama mesele şu: biz bu özgürlük için mücadele eden tarafta mı olacağız? Aslında bu, bizim için bir sınav.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/6e028eb0-0d8hd6ngf2c7rybk0y933rn.webp" data-card-width="800" data-card-height="890" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/6e028eb0-0d8hd6ngf2c7rybk0y933rn.webp" data-card-caption="Yıldız Ramazanoğlu"></p><h2>Yıldız Ramazanoğlu: Filistin’in düşmesi insanlığın düşmesi olur</h2><p>Filistin meselesi birçoğumuzun çocukluk masumiyetini elinden almıştır. Çocukların kemiklerinin kırıldığı, sekiz yaşındaki çocukların gözaltına alındığı görüntüler yetişme çağımızı un ufak etti. Son iki yıldır yaşanan kıyım ve yıkım elbette gündemimin baş maddesi. Uluslararası hukuk ortadan kalkmış, insanlık değerleri silinip gitmiş, kendilerini üstün ve seçilmiş olarak gören birileri başkalarını insanımsı olarak tanımlayıp katlediyor. Eskiden yalandan da olsa sivilleri gözetiyoruz denilirken, artık siyasiler ve din adamları çocuklar da öldürülmeli diye pervasızca haykırıyor. İnebileceğimiz bir “daha aşağısı” bile kalmadı.</p><p>Bu sene Kayıtlar kitabını çıkardım, Filistin ve Suriye bize nasıl göründü içimizden nasıl geçti anlatmak istedim. İsrail, Filistin halkını ortadan kaldırıp toprakları ilhak etmeye çalışırken bir yandan da bitkilere kadar müdahale ederek tarihi, yaşantının bütün ipuçlarını silmeye, delilleri yok etmeye, yeni bir arkeoloji inşa etmeye çalışıyor. O halde bıkıp usanmadan sanatın bütün imkânlarıyla delil toplamamız ve buradaki varoluşu canlı tutmamız lazım. Filistin’in düşmesi Orta Doğu’nun ve bütün insanlığın düşmesi olacak. Çünkü mesele Filistin’in çok ötesinde ve karşı durmayı başaramazsak canavarca bir yeni dünya patlamış yanardağ gibi geliyor.  </p><p>Güzel olan tek şey kurumsal Avrupa düşüncesinin felç oluşuna karşılık milyonlarca sivil insanın bu hakikati fark edip harekete geçmesi oldu. Bu ışığı çoğaltmak için elimizden geleni yapmamız lazım. Kişisel hayatımda ise insana inancım çoğaldı yaşadığımız çürümenin aksine. Hep korku kuşku endişe ve nefret nereye kadar, insanın insanla güven tazelemesi için yollar açmamız lazım. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/42e30e34-0pv1ne746hnyx7dlcru4rc.webp" data-card-width="960" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/42e30e34-0pv1ne746hnyx7dlcru4rc.webp" data-card-caption="Taha Kılınç"></p><h2>Taha Kılınç: İsrail bütün dünyanın nefret odağına dönüştü</h2><p>Yaşananlar, bende şu kelimelerle özetleyebileceğim bir hale dönüştü: Mahcubiyet, sorumluluk ve gayret. Masum ve mazlum bir halk gözlerimizin önünde soykırıma uğrarken hissettiğim mahcubiyet, ne büyük sorumluklarla karşı karşıya olduğumuzu bana hatırlattı ve kendi çalışma sahamdaki gayretlerimi mümkün olan en üst seviyeye çıkarmaya çalıştım. Filistin, yıllardır zaten gündemimin ilk sıralarındaydı. Ancak 7 Ekim, bu anlamda benim için de bir milat oldu.</p><p>Şahsî hayatımda pek çok alışkanlığımı tekrar muhasebe ettiğim bir süreç başladı. Belli markalara yönelik olarak ailecek yıllardır sürdürdüğümüz boykotlarımıza yeni ürünler eklendi. Bunları çocuklarımıza ve çevremize aktarmak için çabamızı artırdık. Hayatımızın her alanında genel bir muhasebe başladı diyebilirim.</p><p>Ben bu süreci, şahsî anlamda, kendi yazı ve kitap çalışmalarımı yoğunlaştırmak için kullanmaya gayret ettim. “Dil ve İşgal” ve “Dört Suikast” bu çabaların ürünü oldu. Ayrıca “Kudüs Yazıları” kitabımın üç yeni baskısında içeriği güncelledim. Yayın yönetmenliğini sürdürdüğüm Derin Tarih dergisinde çok sayıda özel dosya yayınladık. Keza konferans ve program yoğunluklarım astronomik biçimde arttı. Hadiselerin arka planını ve farklı boyutlarını anlatma adına, 7 Ekim 2023’ten bugüne yaptığım konuşma sayısı 500’e yaklaştı.</p><p>Yaşanan bütün acılara ve Filistin cephesindeki bütün zahirî kayıplara rağmen, ben geleceğe dair son derece iyimserim. İsrail’in dağılma ve yok oluş sürecinin başladığını düşünüyorum. Siyonistler, şimdiki güçlerine elbette kısa bir sürede kavuşmadılar, dolayısıyla dağılma öyle hemen olmayacak. Ama tünelin ucunda ışık göründü. Şu anda bütün dünyanın nefret odağına dönüştüler. Bu noktadan daha geri gidiş olmayacaktır. Siyonist bir Yahudi olmanın veba mikrobu taşımak gibi addedileceği günler çok yakın.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/822fa787-5136zmimkwmumwiitsx1a.webp" data-card-width="800" data-card-height="879" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/822fa787-5136zmimkwmumwiitsx1a.webp" data-card-caption="Savaş Ş. Barkçin"></p><h2>Savaş Ş. Barkçin: Barış yeterince müslümanı öldürdükten sonra gündeme geliyor</h2><p>Bu mesele İslâm âleminin Osmanlı’nın son asrından itibaren sömürgeleştirilmesi ve Batı kuklası rejimlerin kurulması süreciyle yakından ilişkili... Nitekim Mekke ve Medine 1916’da, Kudüs 1917’de ve en son İstanbul 1918’de İngilizler’in eline geçti. Bu sıralamaya dikkat edelim. Kurtuluş da bunun tam tersi sırada olacak. Biz İslâm dünyasında şu anda hâlâ çoğunlukla İngilizler’in ve Fransızlar’ın kurduğu bir düzende yaşıyoruz. İngilizler, Fransızlar ile beraber Osmanlı’yı parçaladılar. Onların uydurduğu isimle “Ortadoğu”da hâlâ bağımsız bir devlet yok. Bayraklarını bile sömürgeciler tasarladı. Müslüman toplumlar başlarında müslüman ismi taşıyan, hatta nutuklarında âyet ve hadis zikredenler tarafından eziliyor, sömürülüyor ve aşağılanıyor. Çünkü İngiliz, Fransız, Amerikan ve şimdi de İsrailli efendilerine hizmet ettikleri sürece tahtlarına, taçlarına, hırsızlıklarına karışan yok. Filistin ve Gazze müslümanların bu kendini kaybetme sürecinin en önemli kurbanıdır. Bizim tembelliğimizin, cehaletimizin, dirayetsizliğimizin ve bahaneciliğimizin faturasını ödeyen mazlum bir İslâm toprağıdır. Filistin meselesi gençliğimden beri derdimizdir. Ben gençliğimden beri Filistin’de sayısız katliamlar, savaşlar ve ayaklanmalar gördüm. Filistinliler sürekli sürüldü, öldürüldü, toprakları işgal edildi. 7 Ekim İsrail’in eline teslim edilmiş bir halkın sonucuna bakmadan “ya kurtuluş, ya ölüm” diyerek yaptığı bir teşebbüstür. Elbette her olay gibi bu olaydan sonra da İsrail’in sistematik soykırımı, hatta günlük öldürme kotaları ve zevkine öldürme eylemleri geldi. Bugüne kadar görmediğimiz aşağılıkta ve derecede… Bu soykırıma İsrail kadar bu işe kendi koltukları, kara paraları ve zümre menfaatleri için sessiz kalan, sadece yalandan kınayan kukla devletler de ortaktır. Bunlar “Biz İsrail’i 7 Ekim saldırısı konusunda önceden uyardık” diye gururla yalakalık yapan soysuzlar...Ayrıca “Filistin, Gazze, Kudüs, cihad” diyen ama arkadan İsrail ile iş çeviren devletler de öyle... İşte genel zaaflarımız burada ortaya çıkıyor: ikiyüzlülük, çıkarcılık, slogancılık, bahanecilik... Birisinde şu özellikler var deseler ona saygı duyar mısınız?  Gazze soykırımı iki asırdır kişiliğini kaybetmiş, dolayısıyla kendi özgünlüğünü ve gücünü Batı’ya peşkeş çekmiş ümmetin başka bir yüz karasıdır. </p><h2>SLOGANLAR YETMEZ</h2><p>Ben Gazze’ye eğilmek ile bu zaaflarımıza eğilmenin aynı anda yapılması gerektiğini düşünüyorum. Slogancılık, gösterişçilik gibi işler bu davaya hizmet etmez. MyMecra’daki yaptığım programlarda bunu belirttim. Tepkisellik çok önemlidir ama etkiselliğe evrilmedikçe bir kısır döngü hâline gelir. Filistin meselesi eskiden beri kanıyor. Doğu Türkistan, Hind müslümanları, Afganistan, Rumeli, Kırım, Kafkasya, nereye baksanız en az bir asırdır kanayan yaralar hepsi… İslâm ülkelerinde insanlar maalesef devlet mekanizmalarını doğrudan etkileyemiyor. Ama boykot, mitingler, sosyal medyadaki etkileşim, yardım kampanyaları çok önemli. Benim etkisellik dediğim ise her toplumun kendilerini yönetenleri ve içinde yaşadıkları yoz sistemleri değiştirecek bir kişilik inşasına eğilmesidir. Ahlâkı siyasetin, ticaretin, her işimizin kriteri yapmazsak müslüman âleminin çoğunun başına Gazze konusunda olsun, başka konularda olsun susan, sırt çeviren, hatta ihanet edenler gelir. Bu konuda slogan ve tivitler yetmez. Müminlerin akıl ile, gerçekçilik ile, sağlam duruş ile önce kendi başlarındakileri adam edecek işler yapması gerekir.</p><p>Elbette. Boykot ürünleri almıyorum, boykotlu iş yerlerine gitmiyorum. Her gün uluslararası haberlerde takip ettiğim gelişmelerde Filistin baş sırayı aldı.</p><p>Etkiselliğe dikkat çekmek için videolar yaptım ve yazılar yazdım. Elimden geldiğince etkinliklere katıldım. Gençlere hem tepki gösterme, hem de uzun vadede bu esareti sadece Filistin’de değil her yerde kırmak için asıl zaafımız olan kendimizi bulmamız gerektiğine dair tavsiyelerde bulundum. Meselâ aşama aşama tepkisellikten etkiselliğe nasıl geçebileceğimizi ve bunun sonuçlarını Cins dergisinde yayınlanan “Züccaciyeci Kudüs’ü Nasıl Kurtarır?” başlıklı yazımda anlattım. Fakat işi slogana bindiren, “aktivitecilik” veya gösteriş kokan işlerden uzak duruyorum. Bu meseleyi kendini göstermek, sosyal medya etkileşimi almak, siyasi gündeme eklemlenmek, ismini duyurmak için istismar edenlerle alakam yok. Benim işim o değil. Çünkü bu gibi yüzeysel tepkiciliğin bir fayda vermediğini, aksine zarar verdiğini hayatımda çok gördüm. Ben, Gazze’ye destek verirken bu soykırımın iki asırlık sorunlarımızın bir yansıması olduğunu vurguluyorum. Yani Gazze meselesi gelir kendi ülkelerimizin meselelerine bağlanır.</p><p>Bosna soykırımı sırasında devlette çalışıyordum. Memleketimizde “Bosna ile ne alakamız var” diyenler vardı. Bir yandan da oralara gidip yardım edenler, hatta savaşanlar vardı. Batılı devletler orada da soykırımı destekleyen her işi yaptılar. Diplomasi kılıfıyla, arabulucuyuz deyip Sırplar’a akıl vererek, silah temin ederek, işe yaramayan BM toplantılarıyla, haberlerle, akademik makalelerle... Ancak yeterince müslüman katledildikten sonra onların kırk yamalı bir devlet kurmalarına izin verdiler. Şu anda bile Boşnaklar kendi ülkelerini kendileri yönetemiyorlar. Aynı şey Gazze konusunda da geçerli. Batı’nın “iki devletli çözüm” veya “barış planı” dediği ancak yeterince müslüman öldürüldükten sonra gündeme geliyor. Ortada Filistin kalmadıktan sonra Filistin’i tanıyorlar. Oradaki müslümanlar yok edilmedikçe durmayacaklar. Duracak, dinlenecek, yine katledecekler. Müslümanları idare edenlerin şuursuzluğundan ve ahlâksızlığından dolayı şu anda İsrail’e dur diyecek bir tane devlet ortada yok. Toprak işgalinde ve soykırımda İsrail’in önü açıldı. Sonraki adım olarak Batı Şeria’yı işgali ve hatta Mescid-i Aksâ’yı yıkmayı bile düşünüyorlar. “Küçük şeytan-büyük şeytan” diye sürekli mitingler yapan, sloganlarla iş yapmaya çalışan devletlerin ne hâlde olduklarını gördük. Lafla peynir gemisi yürümez. Şunu bilmeliyiz: İslâm dünyasında bu zulme karşı sessiz kalan devletler, toplumlar, okur-yazarlar, işadamları, akademisyenler, herkes bu işin altında kalacak. Ama biz adam olursak, biz tepkisellikten etkiselliğe geçersek, yani imanımızı aklımıza rabt edersek bu zâlimlerin sonu gelir. Çare şunda-bunda değil kendi akıl, irade ve dirayetimizde... “Kahrolsun” demekle kimse kahrolmuyor. Zâlimi kahretmek için önce bizim kahrolası ataletimizi ve ahlâksızlığımızı yenmemiz gerek. Bizim önce İstanbul’da adam olmamız gerekiyor. Biz burada adam olamazsak ne kendi memleketimizdeki, ne Kudüs’teki, ne de başka yerlerdeki müminlere el uzatabiliriz..</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/f01b59fc-jji4vaek2qh99f3rbpktz.webp" data-card-width="961" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/14/f01b59fc-jji4vaek2qh99f3rbpktz.webp"></p><h2>Zahide Tuba Kor: Aksa tufanı benim de tufanım oldu</h2><p>“Aksa Tufanı benim de tufanım oldu” diyorum hep şakayla karışık. Özellikle ilk beş ay neredeyse her gün şehir şehir, ilçe ilçe gezip 7 Ekim neden yaşandı, neydi ne değildi anlattım. Son iki yıl ömrümün en yoğun dönemi. Konferanslar, seminerler, yazılar… Bir de bu süreçte İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in hatıratını çevirdim ve iki tane de kitap yazdım; çünkü söz uçar, yazı kalır. Bu arada gündemim sadece Filistin de değildi, İsrail’in Lübnan ve İran’a saldırıları, Suriye’de rejim değişimi ve İsrail’in ülkeyi karıştırması… hepsini takip etmek, anlatmak, yazmak zorundaydım. Çok yorucu bir dönemdi.</p><p>Zaten işkoliktim, tamamen işime göre yaşar oldum. İki senedir kendime ayırdığım tek bir günüm bile olmadı. Mecburiyetten birkaç saatliğine bir gezmeye gitmek zorunda kalsam vicdan azabı hissediyorum işlerim yarım kaldı diye. 2002’de İsrail’in Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampı katliamından bu yana İsrail’e ve hamisi ABD’ye boykot uyguluyorum ve bu sayede tüketimimi en aza indirip sürekli üretmeyi hayat tarzı yapmıştım. Dönüşümü 2. İntifada yıllarında (2000-2005) yaşadığım için 7 Ekim’den sonra alışkanlıklarımı değiştirmem gerekmedi. Toplumdan ayrıksı bir hayat tarzım vardı; bana sadece doğru yolda olduğumu gösterdi.</p><p>2004’ten beni Filistin üzerine yazıyorum, seminerler veriyorum. Filistin zaten 20 yıldır çalışma alanım. Bütün çalışmalarımın yer aldığı Ortadoğu Günlüğü blogumdaki 900 küsur içeriğin birkaç yüzü Filistin ve İsrail’le ilgiliydi. 7 Ekim, çalışmalarımı değiştirmedi, artırdı.</p><p>7 Ekim ve soykırım bir dönüm noktasıdır. Uluslararası sistemin ve devletler arası ilişkilerin işleyişini, Filistin-İsrail çatışması tarihini, ırkçı ve sömürgeci bir ideoloji olan Siyonizmin gerçek yüzünü, Siyonistlerle iltisaklı grupları, rejimlerin karakterini, toplumların ve bireylerin halini gösteren bir ayna oldu. Artık her şey değişiyor.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/filistini-kalemlerinden-dusurmediler-4758546</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/23937304-uh1ayabj2z1gqrdur4stw.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Filistin’in 100 yılı aşkın mücadelesi: Beyaz Atlar Zamanı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/filistinin-100-yili-askin-mucadelesi-beyaz-atlar-zamani-4758563</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/filistinin-100-yili-askin-mucadelesi-beyaz-atlar-zamani-4758563" rel="standout" />
      <description>Beyaz Atlar Zamanı romanında Filistinli yazar İbrahim Nasrallah, yüz yılı aşkın bir mücadele tarihini trajik bir dille harmanlıyor.   Nasrallah 22 yıllık bir hazırlık sürecinin sonunda bu romanı tamamlaya bildiğini söylüyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Filistin edebiyatının en çarpıcı eserlerinden biri olarak kabul edilen Beyaz Atlar Zamanı, Ürdünlü-Filistinli yazar İbrahim Nasrallah’ın kaleminden dökülen, yüz yılı aşkın bir mücadele tarihini trajik bir dille harmanlayan bir roman. </p><p>Arap Booker Ödülü sahibi Nasrallah, 1954’te Ürdün’ün Amman şehrinde doğmuş bir yazar. Filistinli bir ailenin çocuğu olarak sürgünün acısını çocukluğundan beri sırtında taşıyan Nasrallah, gazetecilik ve fotoğrafçılık geçmişini edebiyatına yansıtıyor. </p><p>Şiirden romana uzanan geniş bir yelpazede yazan yazar, “Beyaz Atlar Zamanı”nı tam 22 yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü olarak tanımlıyor. 1985’te başlamış bu proje, yazarın diğer beş romanını yayımladıktan sonra 2007’de tamamlanmış. Nasrallah, bu eserinde Filistin halkının kolektif hafızasını, toprakla, aileyle ve direnişle örülmüş kaderini ustalıkla işliyor. </p><p>Roman, 19. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak 1948 Nekbe’sine, yani “Büyük Felaket”e uzanan bir zaman dilimini kapsıyor; bu da onu Filistin edebiyatında Nekbe öncesi dönemi ele alan ilk romanlardan biri yapıyor.</p><h2>NEKBE ÖNCESİ DÖNEME IŞIK TUTUYOR</h2><p>Eleştirmenler, romanın Nekbe öncesi dönemi aydınlatmasını özellikle vurguluyor; çünkü Nasrallah, 1954 doğumlu olduğu için o yıllara tanıklık etmemiş, ama arşivsel derinlikle bir “Filistin Trajedisi” ortaya koymuş.</p><p>Nasrallah, esin kaynağını Arap atasözü “Allah atı rüzgârdan, insanı topraktan yarattı”ya dayandırıyor ve buna “Evi de insandan…” diye ekleyerek, insanın evi, toprağı ve kaderiyle iç içe geçmişliğini vurguluyor. </p><p>Arapların atlara olan sevgisi ve saygısı oldukça fazla. Araplar, adeta genç bir kız, kıymetli bir gelin gibi görüyorlar kısrakları. Bu durum romanda da vurgulanıyor; “Hacı Ömer’in evinde olduğu gibi Hacı Mahmud’un evinde de yasak olan tek şey, bir kadına veya kısrağa hakaret etmekti.”</p><h2>OSMANLI’DAN SONRA DEĞİŞİM</h2><p>Romanın kalbi, Filistin’in zorlu coğrafyasında bir ailenin hikayesinde gizli. Ana karakterler, topraklarına kök salmış bir Filistinli aile üzerinden, Osmanlı döneminin son yıllarında başlayan değişimleri, İngiliz mandasının gölgesinde yükselen Siyonist hareketi ve nihayetinde 1948’de patlak veren felaketi yaşıyorlar. Beyaz atlar, eserin sembolik omurgasını oluşturuyor: Bu atlar, özgürlüğün, rüzgârın ve umudun simgesi olarak, siyah atların temsil ettiği baskı, sürgün ve karanlıkla kontrast oluşturuyor.</p><p>Nasrallah, yaşlılarla yaptığı görüşmelerden, belgelerden, anılardan ve gazete kupürlerinden beslenerek, romanını Filistin’i bilenleri bile şaşırtacak derecede derinlikli bir kurguyla örmüş. Denilebilir ki, bu roman, Nasrallah’ın “zirve” eseri olarak görülebilecek bir eser.</p><h2>BİR AİLENİN NESİLLER SÜREN HİKAYESİ</h2><p>Hikaye, bir ailenin nesiller boyu süren mücadelesini takip ederken, aşk, ihanet, direniş ve kayıp gibi temaları iç içe geçiriyor. Köylülerin günlük hayatı, toprak reformları, casusluklar ve komşu köylerle kurulan ittifaklar, romanın dokusunu zenginleştiriyor. </p><p>3 ayrı kitap olarak kurgulanmış eserin ilk kitap bölümü: Rüzgar. 2. Kitap: Toprak ve 3. Kitap ise İnsan ismiyle okuyucuları karşılıyor. Roman, bölümlere uygun şekilde gelişiyor.</p><p>Nasrallah, tarihi olayları kurgusal bir aile ilişkisi üzerinden örerek, okuyucuyu sadece bilgi bombardımanına maruz bırakmıyor; aynı zamanda duygusal bir girdaba sürüklüyor. Örneğin, bir karakterin beyaz atına duyduğu bağlılık, toprağın kaybıyla birleşince, bireysel trajedi kolektif bir acıya dönüşüyor.</p><p>Son derece etkileyici bir lirizmle yazılmış cümleler, okuru büyüleyici bir şekilde sarıyor ve hafızasında kalıcı izler bırakıyor.</p><p>Roman, gerçeklikle örülmüş tarihi bir kurgu resmini andırıyor; ustaca kullanılan sözcükler, tutsak zamanların zincirlerini kırıyor ve Filistin mücadelesini güçlü bir dille ortaya koyuyor. </p><p>Bugün Gazze’de yaşananlar, romanın “siyah atlar zamanı” metaforuyla örtüşüyor, kardeşlik ve insanlığın yetersizliğini sorgulatıyor.</p><p>Beyaz Atlar Zamanı, aslında sadece Filistinlilerin değil, tüm ezilen halkların hikâyesini anlatan evrensel bir eser. Okuyucuyu toprakla, atla ve insan ruhuyla yüzleştirirken, umudun beyaz bir at gibi özgürce koşabileceği duygularını anlatıyor.</p><p>Eğer tarihle edebiyatın kesişiminde bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız, roman okunması gerekenler listesinin başına yerleştirilmeli.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/filistinin-100-yili-askin-mucadelesi-beyaz-atlar-zamani-4758563</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Semiha Kavak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/a4ccc9d7-cym409iaahar8g0coo01.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Dünya Savaşı Türkleri nasıl etkiledi?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ii-dunya-savasi-turkleri-nasil-etkiledi-4758564</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ii-dunya-savasi-turkleri-nasil-etkiledi-4758564" rel="standout" />
      <description>Cumhuriyet’e geçiş ve Cumhuriyet dönemi siyasi ve sosyal tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Satan’ın Timaş Yayınları’ndan okurla buluşan II. Dünya Savaşı’nda Türkler kitabı, II. Dünya Savaşı Türkleri nasıl etkiledi sorusuna cevap arıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1939’da Nazi Almayasının Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan, 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atıldıktan sonra Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim olmasına kadar tüm dünyayı kasıp kavuran II. Dünya Savaşı 55 milyonu sivil olmak üzere yaklaşık 60 ila 80 milyon insanın hayatını kaybetmesine Avrupa ve Asya’daki birçok şehrin harabeye dönmesine yol açmıştır. </p><p>İnsanlık tarihinin en büyük ve en ölümcül çatışması olan II. Dünya Savaşı’na Türkiye Cumhuriyeti katılmamış olsa da Türkiye dışındaki SSCB, Balkanlar, Doğu Türkistan, Orta Doğu ve Kıbrıs Türkleri bu elim harbin ciddi mağduru olmuşlardır. Dünyanın dört bir yanındaki Türklerin bütün kaynakları seferber edilmiş, yüz binlercesi askere alınmış, yaralanmış ve hayatlarını kaybetmişlerdir.</p><p>Kazan ve Kırım Tatarları, Başkurtlar, Çuvaşlar, Sibirya Türkleri, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, Azerbaycan Türkleri, Ahıska Türkleri, Karaçay-Balkarlar, Gagavuzlar ve diğerleri Sovyet ordusunda Nazi Almayasına karşı ön safta savaştılar. Önce Alman esir kamplarında insanlık dışı muameleye maruz kaldılar ve yüz binlercesi hayatlarını kaybetti. Geriye kalanların bir kısmı ise Sovyet işgalindeki ülkelerini kurtarma umuduyla Alman ordularına katılıp cephelerde öldüler. </p><p>Savaşın sonunda hayatta kalanlar yine esir kamplarına sürüklendiler. 1945-1950 arasında Avrupa’da ve Türkiye’de esirler ve mülteciler meselesi hep gündemde kaldı. Türklerin bir kısmı İngiltere’nin ve ABD’nin duyarsızlığı yüzünden Sovyetler Birliği’ne iade edilip ya ölüme ya da Sibirya’da çalışma kamplarına gönderildiler. Bu esirlerden az bir kısmı Batı’ya geçerek Soğuk Savaş döneminde Sovyet işgali altındaki ülkelerinin kurtuluşu için çalıştı. Avrupa’nın değişik ülkelerindeki mülteci kamplarına savrulmuş binlerce Türk de Türkiye’ye gelebilmek için yoğun çaba sarf etti. </p><h2>2.DÜNYA SAVAŞI VE TÜRK MÜLTECİLER</h2><p>Cumhuriyet’e geçiş ve Cumhuriyet dönemi siyasi ve sosyal tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ali Satan’ın Timaş Yayınları’ndan okurla buluşan II. Dünya Savaşı’nda Türkler kitabı, II. Dünya Savaşı Türkleri nasıl etkiledi sorusuna cevap arıyor. Yazarın uzun yıllar süren araştırmalarının ürünü olan&nbsp;eser hem Türk hem de dünya kamuoyu tarafından göz ardı edilen II. Dünya Savaşı mağduru Türklerin gerçek hikâyesini dönem basını, arşiv belgeleri ve tanıklar ekseninde inceliyor. Ziyad Ebüzziya, Cabbar Ertürk, Baymirza Hayit, Fuat Emircan, Reha Oğuz Türkkan, Bekir Doğan gibi isimlerin şahitlikleri ile II. Dünya Harbi’nde savaşan, esir düşen, göç eden, katledilen Türklerin görmezden gelinen hazin tarihini yeniden hatırlatıyor. </p><p>Kitapta II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında Türk Dünyası ve Türkiye’nin siyasi durumu, verilen kayıplar, esir düşenler, kurulan kamplar ile mülteci politikaları konu ediliyor. Savaş yılları içinde etrafı ateş çemberi olan Türkiye bir taraftan barışı korumaya gayret etmiş diğer taraftan da kendine sığınanlara kucak açmıştı. Ayrıca esir değişimine aracılık etmekten esir kamplarındaki müttefik askerlere Kızılay aracılığıyla yardım paketleri göndermeye kadar insani yardım faaliyetlerini sürdürmüştü. Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde açılan mülteci kamplarında tutulan Türkler, Türkiye’ye gelmenin yollarını aramış, Türkiye de bu taleplere kayıtsız kalmayarak Avrupa’ya gönderilen heyetlerle mültecilerin durumunu yerinde tespit edilerek ülkeye getirilmelerinin yollarını aramıştır. </p><p>Savaş boyunca Türkiye’ye sığınan sivil veya asker mülteciler 1945 yılına kadar iade edilmemiş ve bu hususta herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. Ne var ki 23 Şubat 1945’te Türkiye’nin savaşa katılma zorunluluğu ortaya çıkınca zafer kazanan Sovyetler asker-mülteci sorununu gündeme getirdi. Sovyetler Birliği, Türkiye ile dostluk antlaşmasını yenilemenin ön şartı olarak Türkiye’den Sovyet vatandaşı asker-mülteci Türklerin iadesini istedi. Sovyetler Birliği sınırından ve savaş sonunda da Avrupa kamplarından Türkiye’ye gelen yüz doksan beş Sovyet vatandaşı Türk Boraltan Köprüsü’nden SSCB’ye iade edildi. Türkiye, bu mültecileri iade eder etmez hepsi hudutta Ruslar tarafından kurşuna dizildi. O yılların sansür politikası neticesinde kamuoyundan saklanan bu olay kara bir leke olarak hafızalarda yer etmiştir. 1950’den sonra Türk kamuoyunun haberdar olduğu Boraltan Köprüsü Faciası II. Dünya Savaşı’nda Türkler kitabında tanıklar ve belgeler ışığında gözler önüne seriyor. </p><h2>AVRUPA KAMPLARINDA TÜRK MÜLTECİLER</h2><p>II. Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinde, en ağır esir kamplarında ve en uzak mülteci barakalarında Türklerin izleri vardır. Türkiye savaşa katılmamıştı ama sınırların ötesinde yaşayan milyonlarca Türk için bu savaş, tarafsızlık değil, sürgün ve hayatta kalma mücadelesi olmuştu. </p><p>II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’daki mülteci kamplarındaki Türklerin kurtulması için mücadele eden gazeteci Ziyad Ebüzziya’ya yazılmış mektuplar da bu kitap ile ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Yazar, 1990’da Ziyad Ebuzziya ile gerçekleştirdiği görüşme ve mektuplardan hareketle savaş mağduru Türklerin ahvalini anlatıyor. </p><p>Savaş sonrasında Avrupa’da bulunan Ziyad Ebuzziya, mülteci kamplarını dolaşarak bu kamplarında yahut şehirlerin kenar mahallelerinde yardım kuruluşlarının desteğiyle geçinmeye çalışan Türklerin durumunu tespit eder. Tasvir gazetesinde yayınlanan yazılarıyla kamuoyu oluşturur. Özellikle İtalya’daki kamplarda kalan Sovyetler Birliği vatandaşı Türklerin Türkiye’ye getirilmesi için siyasi çevrelerle temasa geçer ve onların gemilerle Türkiye’ye getirilmesine vesile olur. </p><p>Türkiye’ye döndükten sonra Avrupa’daki Türk mültecilerle temasını kesmeyen Ziyad Ebuzziya’ya kamplarda pek çok mektup alır. İSAM Kütüphanesi’ndeki Ebüzziya Ailesi Evrakı arasında yer alan mektuplarda Avrupa kamplarında kalan Türk kökenli Müslüman mülteciler içinde bulundukları durumu anlatıyorlardı. Kendileri için yaptığı mücadeleden minnet duyan mülteciler Ziyad Ebuzziya’yı kurtarıcı olarak görüyorlardı. </p><p>Ali Satan’ın II. Dünya Savaşı’nda Türkler kitabı, II. Dünya Savaşı’nın sona erişinin 80. yılında, Sovyetler Birliği ve Balkanlar başta olmak üzere&nbsp;dünyanın dört bir yanındaki Türklerin ödediği bedelleri, yaşadığı kayıpları, sürgünleri ve hayatta kalma mücadelesini belgeler, mektuplar ve tanıklıklarla ortaya koyuyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ii-dunya-savasi-turkleri-nasil-etkiledi-4758564</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>R. Rüveyda Okumuş </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/c5b5298b-hnuzaspgo0nvw1pv7uzp8m.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sosyal bağlarımız koruyucu kalkanımız</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sosyal-baglarimiz-koruyucu-kalkanimiz-4758566</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sosyal-baglarimiz-koruyucu-kalkanimiz-4758566" rel="standout" />
      <description>“Terörizmin Anatomisi: Psikolojik, Sosyal ve İdeolojik Bir Sentez” kitabının yazarı Psikiyatr Dr. Nedim Havle, bireysel ve topluluk düzeyinde en temel koruyucu kalkanımızın sosyal bağlarımız olduğunun altını çiziyor. Havle, “Terör,  İnsanı güvensiz hale getirerek zemin bulur.  Bu yüzden  güçlü aile ve çevre ilişkisi önemli” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Psikiyatr Dr. Nedim Havle, Terörizmin Anatomisi: Psikolojik, Sosyal ve İdeolojik Bir Sentez adlı kitabında, genellikle politik ve güvenlik ekseninde ele alınan terörizmi, psikolojinin merceğinden değerlendiriyor. 1,5 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan kitap, şiddetin ardındaki insan zihnini, radikalleşmenin psikodinamik süreçlerini ve toplumsal travmaların bireysel yansımalarını inceliyor. Dr. Havle ile, terörün insani boyutunu, psikolojik farkındalığın bu alana ne kazandırabileceğini ve kitabın ortaya çıkış sürecini konuştuk.</p><p><strong> Kitap nasıl bir hazırlık sürecinden geçti? Ayırdığınız toplam zaman ve kitabı hazırlarken yola çıkış motivasyonunuz neydi?</strong></p><p>Bu çalışma, yaklaşık 1,5 yıl süren yoğun bir hazırlık döneminin sonunda ortaya çıktı. Bu süreç benim için adeta ilmek ilmek dokuduğum, oldukça zahmetli ve yoğunlaşma gerektiren bir yolculuk oldu. Yola çıkış motivasyonuma gelince; bir psikiyatrist olarak, terörizmin genellikle siyasi veya askeri bir çerçeveye sıkıştırıldığını, ancak meselenin insani ve psikolojik boyutunun çoğu zaman göz ardı edildiğini görüyordum. Amacım, bu karmaşık olguyu sadece “ne” olduğuyla değil, “neden” ve “nasıl” ortaya çıktığıyla anlamaya çalışmaktı. Bu nedenle, temel dayanak noktam psikoloji bilimi olmakla birlikte, olgunun bütüncül doğasını yansıtabilmek için sosyoloji, siyaset bilimi ve iletişim gibi alanlardan da yoğun bir şekilde faydalandım. Nihai hedefim, teröre dair daha bilinçli ve analitik bir bakış açısı sunarak, bu küresel sorunla mücadelede yeni düşünce kapıları aralamaktı.</p><h2>SADECE BİR GÜVENLİK SORUNU DEĞİL</h2><p><strong> Teröre ilişkin psikolojik farkındalık bize ne kazandırır?</strong></p><p>Teröre sadece bir güvenlik sorunu olarak bakmak, hastalığın semptomlarını tedavi edip kökenindeki nedenleri görmezden gelmeye benzer. Psikolojik farkındalık ise bizi tam da bu noktada, şiddetin görünen yüzünün arkasına bakmaya zorlar; silahın arkasındaki ‘insanı’ anlamaya davet eder. Çünkü o insanın ruhsal çatışmalarını, kimlik krizlerini, aidiyet arayışını veya travmalarını anladığımızda, şiddetin onun zihninde nasıl bir ‘çözüm’ yanılsamasına dönüştüğünü de deşifre etmeye başlarız. Ceza hukukçusu Faruk Erem’in meşhur sözü burada yol göstericidir: “Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar…” İşte psikoloji, o insanın hikayesine odaklanır. Bu anlayış bize ne kazandırır? Öncelikle, bizi kısır bir döngü olan “vur-karşılık ver” sarmalından çıkarır. Bunun yerine, radikalleşmeyi daha en başında önleyecek, toplumu bu tür ideolojilere karşı daha dirençli kılacak, kanıta dayalı ve insancıl politikalar üretmemiz için bir yol haritası sunar. Yani, psikolojik perspektif, sorunun kökenine inerek kalıcı çözümler üretmenin ve sadece bugünün teröristiyle değil, yarının potansiyel radikalleşme riskiyle de mücadele etmenin anahtarını sunar.</p><p><strong> Psikoloji terörü nasıl tanımlıyor? Eksik kaldığı yönler neler? </strong></p><p>Psikoloji, terörü bir sözlüğe veya ceza kanununa hapsetmeye çalışmaz. Bizim sorduğumuz soru “Bu eylemin adı nedir?” değil, “Bu eylemi yaptıran psikoloji nedir?” sorusudur. Bu açıdan baktığımızda, terörün özünde bir “performans şiddeti” olduğunu görürüz. Amaç, sadece o an orada bulunan kurbanlara zarar vermek değildir; asıl hedef, o eylemi izleyen milyonların zihninde bir korku ve güvensizlik iklimi yaratmaktır. Şiddet, bu anlamda korkunç bir propaganda aracına, bir mesaj iletme yöntemine dönüşür. Peki psikoloji her şeyi açıklayabilir mi? Elbette hayır. En büyük eksiği, tek başına yetersiz kalmasıdır. Bir psikiyatrist olarak bunu netlikle söyleyebilirim: Bireyin ruh dünyasına odaklanırken, onu çevreleyen sosyal, siyasi ve ekonomik yapıyı göz ardı edemeyiz. Bu yüzden kitabımda da ısrarla vurguladığım gibi, psikolojik analizler mutlaka diğer sosyal bilimlerle konuşmak, onlarla bütünleşmek zorundadır. </p><h2>KİTABIN EN BÜYÜK İDDİASI BİR SENTEZ SUNMAK</h2><p><strong> Kapsamın genişliğini ve derinliğini de dikkate alırsak, bu çalışmayı hazırlarken ve çerçevelerken zorlandığınız başlıklar nelerdi?</strong></p><p>Bu kitabın en büyük iddiası, adında da belirttiğim gibi bir ‘sentez’ sunmak. Dolayısıyla, en büyük zorluk da tam olarak buydu: Farklı disiplinlerin –psikoloji, sosyoloji, güvenlik çalışmaları– bakış açılarını, kavramlarını ve teorilerini alıp, terörizm gibi tek bir olguyu açıklayan, tutarlı ve bütüncül bir yapıya dönüştürmek. Bu, bir yapbozun parçalarını birleştirmekten çok, farklı materyallerden yeni bir alaşım yaratmaya benziyordu. Her bir parçanın kendi ağırlığı ve mantığı vardı ve bunları birbiriyle uyumlu hale getirmek, hazırlık sürecinin en temel entelektüel mesaisiydi. Terörizm doğrusal bir hikâye değil; iç içe geçmiş, birbirini besleyen süreçlerden oluşuyor. Örneğin, ‘radikalleşme’ sürecini anlatırken ‘ideoloji’den, ‘propaganda’yı anlatırken ‘terörist ağlar’dan bağımsız konuşamazsınız. Bu nedenle, okuyucunun da fark edeceği gibi, bazı kavramlar kitabın farklı bölümlerinde, farklı açılardan yeniden ele alınıyor. Bu bir tekrar değil, konunun o girift, sarmal yapısına sadık kalma çabasıdır. Bu organik bağı korurken, kitabı okuyucu için takip edilebilir ve anlaşılır kılmak, sürekli dikkat gerektiren bir dengeydi.</p><p><strong> 21. yüzyıl da bireyin ve toplumun refahını terörize eden başlıkların çağı. Bu kapsamda psikolojik kaynaklarımızı korumanın yolları neler?</strong></p><p>Modern hayatın kendisi de belirsizlikler ve krizlerle dolu; bu da psikolojik kaynaklarımızı sürekli olarak zorluyor. Terörizm ise bu mevcut anksiyeteyi kasıtlı olarak hedef alır ve derinleştirir. Unutmamalıyız ki terörün asıl hedefi, patlamanın olduğu yer değil, o patlamanın görüntüsünü izleyen milyonlarca insanın zihnidir. Amaç, gündelik hayatın güvenliğini yok etmek, toplumu korkuyla felç etmek ve bizleri birbirimize düşman etmektir. Dolayısıyla, psikolojik kaynaklarımızı korumak, aslında terörün en temel stratejik hedefine karşı koymaktır. Bireysel ve topluluk düzeyinde en temel koruyucu kalkanımız sosyal bağlarımızdır. Terör, insanları izole ederek, yalnızlaştırarak ve birbirine güvensiz hale getirerek zemin bulur. Buna karşı en iyi koruyucu, aile, arkadaşlar ve komşularla kurulan güçlü, destekleyici ilişkilerdir. Travmatik bir olay sonrasında bireyi ayakta tutan, acısını paylaşabileceği ve güvende hissedebileceği bir sosyal ağın varlığıdır. Toplumsal dayanışmayı güçlendiren, farklı gruplar arasında diyaloğu teşvik eden ve kimsenin kendini dışlanmış hissetmediği kapsayıcı bir toplum yapısı, radikalleşmenin ve terörün panzehiridir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sosyal-baglarimiz-koruyucu-kalkanimiz-4758566</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/aea29ddc-sgag5l39jptnziocphcyu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Puşkin’in kervanıyla</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/puskinin-kervaniyla-4758567</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/puskinin-kervaniyla-4758567" rel="standout" />
      <description>Önce Puşkin’in, ardından onu takip eden Rus yazarların gide gele edebi bir motife dönüştürdüğü bir güzergahtayım. Hani bazen varış noktasından çok, sizi oraya götüren yolu seversiniz ya… İşte bugün, tam da öyle bir rotadayım.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Aleksandr Puşkin, 1829 yılında Kafkasya’ya bir seyahat gerçekleştirir. Bu yolculuğu Osmanlı-Rus Savaşı sürerken, Kafkasya üzerinden Anadolu’nun doğusuna ilerleyen Rus ordusuyla yapar. Rusya -Gürcistan sınırından Tiflis’e kadar devam eden Gürcü Askeri Yolu’nu çevreleyen doğaya o kadar hayran kalır ve burayı öyle etkileyici tasvir eder ki birçok Rus yazar, şair ve ressamı da bu yola revan eder.  Rus yazarlar gide gele bu güzergahı edebi motife dönüştürür. </p><h2>HAYATIMDA BÖYLE BİRŞEY GÖRMEDİM</h2><p>Puşkin’le başlayan bu ‘yolculuğa’ kimlerin katıldığını 25 yıldan fazla Rusya ve Gürcistan üniversitelerinde çalışan Prof. Dr. İlyas Üstünyer, Vasiyetten Arzuya: Rus Edebiyatında Gürcistan adlı kitabında bir bir anlatmış. </p><p>Puşkin’in ardından Lermontov eserlerinde Kafkas doğasını, Gürcü Askeri Yolu üzerinden ele almış. Sadece yazmakla kalmamış gezdiği yerleri resmetmiş. Hatta Daryal Geçidi’ni çizdiği tablosu Ayvazovski’ye esin kaynağı olmuş.  Puşkin ve Lermontov’dan Gürcü Askeri Yolu’nun namını okuyan Tolstoy da Gürcistan’a bu yol üzerinden gelmiş. Hafızasında bu iki kalemin tasvirleriyle onların adımladığı yerleri gezmiş, işlemiş. Kafkas doğasını Rus edebiyatında en yetkin resmeden  bu üç ismi takiben Çaykovski buraya yaptığı seyahati “Hakkında o kadar anlatı okuyup dinlediğimiz Gürcü Askeri Yolu  bütün beklentilerimin de ötesinde çıktı” diye anlatırken Çehov ise editörü Nikolay Leykin’e şöyle bir tavsiyede bulunmuş: “Şayet bu yoldan henüz geçmediysen mutlaka burayı görmelisin. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim…” </p><p>Leykin bu tavsiyeyi dikkate almış mıdır bilemeyiz ama Rus yazarların el ele verip ününe ün kattığı bu yol günümüzde Gürcistan’en en çok turist çeken güzergahlarından ve bugün kapısını inşallah bana da açacak. </p><h2>BEN DE TÜRK’ÜM KARAPAPAK TÜRK’Ü</h2><p>Aslında Gürcistan’a gelirken niyetim önce Tiflis’te birkaç gün kalıp ardından da Gürcü Askeri Yolu’nun üzerindeki Kazbegi’ye geçmekti.  Ancak uçaktan inince planımda değişiklik yapıp önceliği Kazbegi’ye verdim ve araç kiralamak üzere havalimanındaki ofislerden birine yöneldim. Burada beni bekleyen küçük sürpriz çeviri programları aracılığıyla iletişim kurmaya  hazırlandığım gencin  benimle Azeri Türkçesine yakın bir lehçeyle  konuşması oldu. Azerbaycan Türklerinin Gürcistan’ın nüfusunda önemli bir payı olduğunu biliyordum ama ilk dakikadan bana bir Türk elinin uzanacağını düşünmemiştim. “Ben de Türk’üm. Karapapak Türk’üyüm” diyen bu gencin yardımıyla işlemlerimizi kolayca halledip Kazbegi’ye doğru yola koyulduk. </p><p>Gürcistan’ın en etkileyici doğal güzelliklerini vaat eden Gürcü Askeri Yolu’nda bize ilk olarak Kura Nehri eşlik ediyor. Tiflis-Kazbegi arası yüz elli kilometre ve bu yolun 25. kilometresinde   eski başkent Mtskheta var. Bu güzel şehri dönüşte ziyaret edilecek yerler listesine ekleyip yola devam ediyoruz. Mtskheta’dan itibaren rotamıza   Aragvi Nehri dahil oluyor.  Aragvi’yle dönemeçler çize çize ilerlerken dağların arasında birden masmavi bir göl beliriyor. Adı Zhinvali. Burası öylesine güzel ki manzarayı izlemek isteyenler için yol kenarına cepler açılmış. Gölü geçince karşımıza Ananuri Kalesi çıkıyor.  Etrafı surlarla çevrili ve içinde iki kilise var. Kalenin, masmavi Zhinvali Gölü’nün yemyeşil dağlarla birleştiği bir panoramaya karşı konumlanması, buraya olan ilgiyi oldukça arttırmış.</p><h2>ARTIK KAFKASYA’YI SOLUYORUZ </h2><p>Ananuri’den sonra şehre ait ne varsa arkamızda kaldı. Gördüğümüz göz alabildiğine uzanan yamaçlar ve giderek derinleşen vadiler. Artık yolumuz bu manzaranın içinde kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Birkaç küçük köyü saymazsak karşımıza çıkan ilk yerleşim Pasanauri. Burası Gürcistan’ın ünlü yemeği khinkali ile meşhur. Pasanauri de  Gürcü Askeri Yolu’nun durak noktalarından ama o kadar sessiz ki terkedilmiş hissi veriyor.   </p><p>Pasanauri ‘den itibaren yol daralmaya, virajlar artmaya ve eğim dikleşmeye başladı. Sağ tarafımız derin uçurum, sol tarafımız sarp dağlar. Bitki örtüsü giderek seyrekleşiyor. Biz bu baş döndüren yolun zirvesine doğru çıkarken gökyüzünü süsleyen rengarenk yamaç paraşütleri de süzüle süzüle Gudauri’nin derin vadilerinin üzerine iniyor. Artık Kafkasya’yı sadece görmüyor soluyoruz da.</p><h2>HELAL YEMEK HELAL RAFTİNG </h2><p>Gudauri Kafkas Dağları’nın zirvesine kurulmuş dağ kasabası ve Gürcistan’ın en popüler kayak merkezi. Burada birçok otel, pansiyon ve bungolov var. Tabelalardan anladığım kadarıyla özellikle Hindistan’dan ve bazı Arap ülkelerinden bolca turist çekiyor. Yol kenarındaki tezgahlardan restoranlara kadar birçok yerde ‘helal’ ibaresi görüyorum. Aslında Aragvi Nehri boyunca da birçok helal tabelası vardı ama orada konu yeme içme değil ‘rafting’di.  Gudauri’nin çıkışına doğru kayıtsız kalınamayacak bir nokta daha var. Gürcü-Rusya Dostluk Anıtı. Sovyet döneminden kalan anıt derin bir uçurumun kenarına inşa edilmiş.</p><p>Yarım daire şeklinde ve iç duvarlarına iki halkın dostluğu, tarihi bağları resimlerle hikaye edilmiş. Ancak bu mesajlara zaman ayıran neredeyse kimse yok. Burası daha ziyade bir seyir terası gibi kullanılıyor. Çünkü çok yüksek bir uçurumun kenarındayken yukarıya baktığınızda kat kat yükselen Kafkas dağlarını aşağıya baktığınızda ise derin vadileri izlemek çok daha cazip geliyor. </p><p>Üç, dört kilometre daha yol alıyoruz ve nihayet Gürcü Askeri Yolu’nun zirvesinde yani 2 bin 379 metre rakımındaki Jvari Geçidi’ndeyiz. Bu noktadan sonra bizi Kazbegi’ye doğru inen bir rota bekliyor. Aşağı indikçe hava yumuşamaya çıplak yamaçlar yeşermeye, Aragvi Nehri tekrar ses vermeye başladı.  Yaklaşık yarım saat içinde Kazbegi’nin merkezindeyiz. Kazbegi  220 km olan Gürcü Askeri Yolu’nun yüz ellinci kilometresinde.  Bu akşamı efsanelere, şiirlere  konu olan Puşkin’in ‘ufkun dayanağı’ dediği  Kazbek Dağı’nın eteğinde geçirip  yarın yola kaldığımız yerden devam edeceğiz. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748672" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/3813b3c7-zieqty3dcjfh5ep2zyjs5h.webp" data-title="Seven sevdiğine “üç kulhü bir elham” okusun" data-url="/hayat/seven-sevdigine-uc-kulhu-bir-elham-okusun-4748672" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Seven sevdiğine “üç kulhü bir elham” okusun</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/puskinin-kervaniyla-4758567</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Fatma Demircioğlu Parlar</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/0e2e3597-597l4xmuf4vbuz7mweit8n.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oğuzname’lere yaklaşma denemesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/oguznamelere-yaklasma-denemesi-4758568</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/oguznamelere-yaklasma-denemesi-4758568" rel="standout" />
      <description>Türklerin en önemli metinlerinden sayılan Oğuznameler toplu olarak Ketebe Yayınları arasında okurla buluştu. Türklerin inanç, gelenek ve göreneklerini en net ortaya koyan bu destanlar aynı zamanda tarihi geçmişe, dil, hutut ve kültürel kimliğimiz hakkında da önemli ayrıntılara yer veriyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ömer Yalçınova</strong></p><p><br></p><p>Oğuz Kağan’dan veya Oğuzlardan söz edilmiş bütün eserlere, kitap bölümlerine veya sayfalarına genel olarak Oğuzname deniliyor. Bu manada Dede Korkut da bir Oğuzname’dir. Fakat Dede Korkut dışındaki Oğuzname’ler fazlasıyla dağınık. Bunların çoğunda eksik sayfalar var. Dede Korkut gibi başlayan ve biten bir Oğuzname’ye rastlamak zor. Çoğunda anlatılan olaylar arasında neden-sonuç bağlantısı da kurulmamış. Bazıları mitolojik öğelerle dolu, bazılarıysa bir tarih kitabı formatında. Dilde de tam bir tutarlılık gözlenmiyor. Uygurcadan çevrilende farklı bir üslup ve dil gözlenirken, Farsçadan çevrilende bambaşka bir dizayn, söz dizimi ve anlatım mevcut. İçerdikleri bilgiler de çoğu zaman birbirini tutmuyor. Fakat şu kesin: Oğuzname’ler her dönem çok önemsenmiş. Bu yüzden her tarihi dönemde farklı bir Oğuzname ortaya çıkmış gibi. Yeni bilgilerle zenginleştirilmiş, genişletilmiş diyemiyoruz. Çünkü yeni bilgiler eklenirken, bazı bilgiler eserden çıkarılmış ya da değiştirilmiş. Bu da büyük ihtimal eserin yazıldığı dönemde ağır basan siyasi yönelimlerden kaynaklanıyor.</p><p>Her Türk boyu kendini Oğuz Kağan’a dayandırma gayreti içinde olmuş. “Han” olmanın geçerliliği bu soy kütüğüne bağlı. Eğer soyunuz Oğuz Kağan’a dayanmıyorsa, sizin “han” olmanız imkansız. İsterseniz Emir Timur gibi büyük ülkeler fethedip imparatorluk kurun, yine de “han” unvanına layık görülmüyorsunuz. Bu bir Türk örf ve adeti. Avrupa’da da benzer anlayışlarla karşılaşılır. Kral soyundan gelmiyorsanız, kral kabul edilmiyorsunuz. İsterseniz devletin başında olun, size o gözle bakılmıyor. Çünkü eski inançlara göre kral, Tanrı’nın gölgesi ve temsilcisidir. Bu özellik kralın soyunda devam eder. Türklerde de benzer bir şekilde “kut” inancı vardır. Türklerin hanı/yöneticisi Tanrı tarafından “kut”lanmış kişidir. Dünya tarihinde bu öngörü, kabul, anlayış, inanç kırıldığında krallıkların da bittiği görülür. Belki de modernizmin tarihini bu anlayışın ortadan kalkışıyla başlatmak gerekir. Öyleyse Türkler için modernizmden önce bir atasının ismi Oğuzname’de geçmiyorsa, o kişinin “han”lığı tartışma konusudur. Bu yüzden birçok lider, atasının isminin geçtiği bir Oğuzname yazdırmıştır diye düşünürsek, sanırım çok da gerçeğin hilafında bir yorum yapmış olmayız. </p><h2>PEK ÇOK NÜSHASI BULUNUYOR</h2><p>Elimizde Oğuzname denilince söz edeceğimiz tek bir nüsha yok. Bunun bir nedeni de, halk arasında anlatılagelen Oğuz Kağan hikayelerinin, belki de olayın üzerinden yüzyıllar geçmesinden sonra kağıda geçirilmesidir. Hemen bütün Oğuzname’ler, Uygur Yazılı Paris Nüshası esas alınarak yazılmış. O, ilk örnek kabul ediliyor. Sonra Reşidettin Fazlullah’ın Camiüt’-Tevârih (14. yy) kitabının Oğuzlarla ilgili bölümü geliyor. En kapsamlı bilgiler bu kitapta geçiyor. Yazar kendince bir neden-sonuç ilişkisi içinde olayları anlatmış. Fakat hemen fark ediliyor ki, yazar olayları birbirine bağlamak için yaşadığı dönem içindeki dini, siyasi, içtimai eğilimlerden kaynaklı nedenler uydurmuş, olaylar arasında ilişki kurmuş, bazen farklı kaynaklardan bilgi aktarımı yapmış. Oğuzname’lerde görülen israiliyat da anlaşılan bu şekilde oluşmuş. Oğuzname’lere eklenen bilgiler sadece Tevrat’tan değil Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamber Efendimizin hadislerinden de alınmış. Yazıcıoğlu Ali’nin Tevârih-i Al-î Selçuk’unda (15. yy) bol miktarda Oğuz Kağan’a ait olduğu belirtilen sözler var ki kaynağını bulmak zor. Belki Yazıcıoğlu Ali bunları Uygur Oğuznamesi ve Camiüt’-Tevârih’ten almıştır. Çeviri olduğu için yine bir değişimden, yazarın metin üzerindeki tasarrufundan söz edebiliriz. Zira her seçim, dönüştürücüdür. Hiç değilse bağlamından bütünüyle değilse de kısmi bir koparmadır. Bu durumda her Oğuzname, kendinden önceki Oğuzname’lerle bağlantılı ama bütünüyle o değildir. Bu bir karmaşaya yol açmıyor mu? Bence bu, bilimsel veya multidisipliner çalıştığını iddia eden tarihçiler için içinden çıkılmz bir karmaşa. Edebiyatçılar için müthiş bir kaynak ve zenginlik. Çalışma alanı Türkçe olanlar içinse bir okyanus ki git git bitmez.</p><h2>EVLENME HİKAYELERİ</h2><p>Mesela hemen bütün Oğuzname’lerde geçen Oğuz Han’ın evlenme hikâyesi. Babası Kara Han oğlunu kardeşinin kızıyla evlendirir. Oğuz Han, eşine tevhit inancını (“Tengri’yi bir bilürsen”) söyler ve onun da kendisi gibi inanmasını ister. Kadın kabul etmez bunu. Kadın “Atana diyem seni, helak ide!” der. Oğuz Han’ın ilk karısına yaklaşmadığını gören Kara Han, diğer kardeşinin kızını da ona nikahlar. Aynı olay ikinci eşinde de yaşanır. O kadın da tek Tanrı inancını kabul etmez. Bu yüzden Oğuz Han, ona da yaklaşmaz. Bu durumda Oğuz Han’ın başka bir amcasının kızıyla nikahı kıyılacak olur. O kıza Oğuz Han tek Tanrı inancını tebliğ ettiğinde kız kabul eder. Oğuz Han da onu sever, onunla eş olur. Kara Han, ilk iki gelinine “Oğuz niçin onu daha çok seviyor; bunun sebebi nedir?” diye sorar. Fırsattan istifade ilk iki gelin, Oğuz Han’ın atalarının dinini terk ettiğini, tek Tanrı inancı taşıdığını söylerler. Buna sinirlenir Kara Han. Kardeşleriyle durumu istişare eder. Karar, Oğuz Han’ın öldürülmesidir. Bu sırada Oğuz Han avdadır. Üçüncü eşi kararı öğrenir öğrenmez, Oğuz Han’a gizlice haber gönderir. Oğuz Han böylelikle babası ve amcalarıyla uzun yıllar sürecek bir savaşın içine girer. </p><p>Oğuz Kağan tek Tanrı inancına nasıl ulaşmıştır? Henüz bebekken bu inanca sahiptir o. Adeta bu inanç için doğmuştur. Mesela annesi “kafir” olduğu için onun sütünü içmez. Annesi buna çok üzülür. Defalarca rüyasında oğlu kendisine “İy benüm anam! Eger Tengri’ye tapup Tengri’yi sevicilerden olursan senün südini emerem.” ihtarında bulunur. Kadın bunu yaptığında hem kendinin hem de oğlunun öldürüleceğini bildiğinden önce kabul etmez. Bir yandan da oğlunun süt emmemesine dayanamaz. O yüzden gizlice Müslüman olur. Bebek annesini emmeye başlamıştır. Oğuz Kağan’ın bu iki hikayesi aslında onun hayatının tevhit mücadelesiyle geçtiğini gösterir. Dünyayı değiştiren bir mücadeledir bu. Ayrıca bu, Türklerin ilk kez tarih sahnesine çıkışıdır. Türklerin tarihte etkin rol alışıyla tevhit inancı arasında kurulan bağ bu şekilde Oğuz Kağan’la başlar. </p><p>Uygur Oğuznamesi’nde Oğuz Kağan’ın evliliği mitolojik bir şekilde anlatılır: “Oğuz Kağan bir yerde Tanrı’ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. (…) O ışığın içinde bir kız var, yalnız olarak oturuyor.” Belki de bu mitolojik anlatım, amcasının kızıyla evlenmeye dönüştürülmüştür Müslüman yazarlar tarafından. Zira Necati Demir’in verdiği bilgiye göre Türkler arasında akraba evliliği yapılmaz. Ama bu da Oğuz Kağan’ın doğuştan tevhit inancına sahip olduğu gerçeğini zedelemez. Çünkü ışık altındaki kız nereden gelmiştir? Onun da Tanrı’nın işi olmadığını kim, nasıl iddia edebilir?</p><p>Oğuz Han’ın ilk iki eşiyle değil de üçüncü eşiyle birlikte olması sadece inanç konusuyla açıklanamaz. İlk iki eşi, rahatlıkla Kara Han’a Oğuz Han’ı ispiyonlamıştır. Oğuz Han onlara tek Tanrı inancını teklif ettiğinde de ikisinin tavrı “Atana diyem seni,” şeklinde olmuştur. Yani kocalarını değil, kocalarının babasını esas almaktadırlar. Oysa Oğuz Han kayıtsız şartsız güveni, sadakati, sevgiyi istemektedir. Din, en temel duygumuz olduğu için de Oğuz Han oradan girmiştir mevzuya. Eğer dinini eşi için değiştiriyorsa, o kadın eşine gerçekten sağlam bağlarla bağlanmış demektir. Onun saygısına inanılır, güveniyle hareket edilir, sevgisiyle mutluluk yakalanır. Öbür türlüsü, Oğuz Han’ın ilk iki karısında olduğu gibi haset, kin, pusu ve ihanet demektir. Oğuz Han, dünya imparatorluğuna giden yolun aileden, doğru insanları seçmekten geçtiğini bu şekilde göstermiştir. </p><p>Oğuz Han’ın ilk savaşını babası ve amcalarıyla yapması da manidardır. Uygur Oğuznamesi’nde Oğuz Han ilk mücadelesini ormandaki canavarla verir. Yine sembollerle dolu bir hikayedir bu. Canavarı, ayıyı, doğanı öldürür. Becerikli ve çok akıllıdır. Yem hazırlar canavara. Onu tuzağa düşürür. Babasının canavar, amcalarının doğan ve ayı olduğunu düşünmüş olabilir Müslüman yazarlar. Tevhit mücadelesinde çok tanrılı dinlerle savaşmak diye de yorumlanabilir. Oğuz Han’ın ilk, babasıyla savaşması psikanalisttik yöntemlerle de çözümlenebilir. Meşhur “oedipus kompleksi” meselesi. Babayı öldürmeden kendisi olamayan erkek gerçeği. Bu ölüm manevi/düşünsel/psikolojik boyutta gerçekleşir. Babanın egemenliğinden çıkmadan kendi egemenliğini kuramayan, diğer bir değişle babasının gölgesinden kurtulmadığında baba olamayan erkek, Oğuzname’de derinlemesine işlenir.</p><p>Acaba birileri çıkacak da Oğuzname’lerde anlatılan bu hikayeleri farklı disiplinler açısından çözümleyecek mi? Dede Korkut’a yönelik bu tür çalışmalar yapılıyor. Oğuzname’ler ihmal edilmiş gibi. İlk önce Oğuzname’leri Türk boylarının isimlerinin sayılmasından ibaret görmeyi bırakmak gerekiyor. İkincisi, Oğuzname’leri israilliyat sayıp itibardan düşürmek büyük bir imkanı tepmek manasına gelir. Sonuçta Tevrat’tan bilgi ve olay alınırken de dönüştürmeye tabi tutulmuştur. Bunun anlatı sanatı açısından önemi vardır. Oğuzname’lerdeki dil özellikleri, sanatsal yönleriyle desteklenerek incelenmelidir. Necati Demir’in yayına hazırladığı, sözlük, ön söz ve makaleleriyle daha anlaşılır kıldığı, Ketebe Yayınları arasından üç cilt halinde çıkan on yedi Oğuzname, bu ve benzeri daha birçok çalışma için bulunmaz bir kaynak.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/oguznamelere-yaklasma-denemesi-4758568</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/135651e3-u7yifqkpbcbscwuy556di.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyasal islam tarihine bakış</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/siyasal-islam-tarihine-bakis-4758569</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/siyasal-islam-tarihine-bakis-4758569" rel="standout" />
      <description>Arap coğrafyası ve onun jeolojik parçası olan Mezopotamya’yı tüm unsurlarıyla ele alan Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi kitabı Lübnanlı tarihçi Ppilip Khuri Hitti imzasını taşıyor. Türkçeye ise kazandıran isim bu sahada oldukça etkili bir isim olan Prof.Dr. Salih Tuğ.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İslam tarih yazıcılığı, yalnızca kronolojik bir olay aktarımı değil, aynı zamanda medeniyetin inşa süreçlerini anlamak için disiplinler arası bir bakışı gerektirir. Bu noktada Lübnanlı Hristiyan Arap tarihçi Philip Khuri Hitti’nin kaleme aldığı Siyasal ve Kültürel İslam Tarihi, modern tarihçiliğin en önemli kilometre taşlarından biri olarak öne çıkar. İlk baskısı 1937’de yapılan ve geçen yüzyılı aşan etkisini bugün de sürdüren eser, İslam’ın doğuşundan itibaren şekillenen toplumsal, siyasal ve kültürel yapıları, yalnızca Arap tarihine değil, Türk ve Fars tarihine de uzanan geniş bir perspektifle ele alır. Hitti’nin metodu, bir arkeoloğun katmanları titizlikle ortaya çıkarma çabasıyla benzeşir. Arap yarımadasının bedevilerinden kent aristokrasisine, hurmadan deveye, buhurdan altına kadar medeniyetin temel unsurlarını işler. Ancak onun tarihçiliğini farklı kılan nokta, maddi kültür unsurlarını din, dil, edebiyat, şiir, musiki, şehirleşme ve mimari gibi alanlarla mezcederek bütüncül bir çerçeve sunmasıdır. Bu nedenle eser, yalnızca bir siyasi tarih değil; aynı zamanda bir kültür, uygarlık ve düşünce tarihidir.</p><p>Hitti, İslam medeniyetinin coğrafi yayılımını Afrika’dan Asya’ya, Endülüs’ten Osmanlı’ya kadar izler. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Memlükler ve Osmanlılar gibi Türk hanedanlarına geniş yer ayırması, kitabın yalnızca Arap tarihiyle sınırlı olmadığını; İslam’ın çok kültürlü ve çokuluslu karakterini yansıttığını gösterir. Böylelikle eser, Müslüman toplumların siyasi örgütlenmeleriyle birlikte, kültürel ve felsefi birikimlerini de ayrıntılı biçimde sergiler.</p><p>Eserin kalıcı değerini belirleyen bir diğer unsur, Hitti’nin üslubudur. Polemiklerden uzak, berrak ve akıcı bir dille kaleme alınan metin, hem akademik çevrelere hem de entelektüel merakı olan geniş bir okur kitlesine hitap eder. Bu bağlamda, İslam tarihi derslerinde kaynak eser olarak okutulmasının yanı sıra, kültür ve medeniyet tarihine ilgi duyan araştırmacılar için de vazgeçilmezdir.</p><p>Hitti’nin Arap kimliği, eserine konuya içeriden bir vukufiyet katarken, Hristiyan inancı ve dönemin entelektüel atmosferi, ona farklı bir bakış açısı kazandırır. Bu ikili perspektif, kimi zaman eleştirilen “Arap milliyetçiliği” tonunu barındırsa da, eserin entelektüel derinliğini gölgelemekten uzaktır. Aksine, farklı kültürler arası bir yorum imkânı sağlayarak tarih yazımına zenginlik katar.</p><p>Kitabın Türkçeye Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından kazandırılması, eserin değerini Türkiye’de daha görünür kılmıştır. Tuğ’un dipnotları ve eleştirel katkıları, okura yalnızca Hitti’nin değerlendirmelerini değil, aynı zamanda İslam tarihçiliğinin iç tartışmalarını da sunar. Böylece kitap, tek başına bir tarih çalışması olmaktan çıkarak, eleştirel okumanın ve disiplinler arası düşünmenin verimli bir örneğine dönüşür.</p><p>Bugün, İslam tarih yazımında binlerce kaynak bulunmasına rağmen, birçoğu ya kronolojik aktarımla sınırlı kalmış ya da yalnızca savaş ve siyaset odaklı bir perspektif geliştirmiştir. Hitti’nin çalışması ise bu sınırların ötesine geçerek, sosyal bilimlerin bütün alanlarını içine alan kapsamlı bir kültür tarihi sunar. Bu yönüyle eser, yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugünün İslam dünyasını kavramak için de güçlü bir anahtar işlevi görmektedir.</p><p>Neticede, Siyasal ve Kültürel İslam Tarihi, İslam medeniyetini yalnızca siyasi gelişmeler üzerinden değil; şehirlerin kuruluşundan edebiyatın estetiğine, mimariden felsefeye kadar geniş bir yelpazede ele alır. Hitti, adeta bir kuyumcu titizliğiyle işlediği bu metinle, İslam tarihini dünya tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/siyasal-islam-tarihine-bakis-4758569</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/d37f6ec6-os4kdiq35vcgbuxhqhf8c.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milli kültür şairi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/milli-kultur-sairi-4758571</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/milli-kultur-sairi-4758571" rel="standout" />
      <description>Yavuz Bülent Bakiler  “ilk çocukluk yıllarım tamamen halk şiirini dinleyerek, halk şairlerinin sazlarına ve sözlerine kulak vererek geçti. Lisenin ikinci sınıfında 14 yaşında bir kız kardeşimi bir elektrik kazasında kaybedince onun mezarı başında bu defa serbest vezinle şiiriler yazmak ihtiyacını duydum.” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk edebiyatının müstesna isimlerinden olan şair yazar Yavuz Bülent Bakiler 89 yaşında vefat etti. Arı ve duru dilinden Türk edebiyatına önemli eserler bırakan Bakiler, Ayşe Böhürler tarafından çekilen Orhun Yazıtları'ndan Nobel'e Türk Edebiyatı adlı belgeselde kendi  şiir yolculuğunu anlatmaya Analar adlı şiirinin hikayesiyle başlıyor:</p><p>“Garibin anası pencerelerden</p><p>Yanık türkülerle yollara bakar</p><p>İncecik yüzünde her akşam üstü,</p><p>Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkar”  </p><p>Bu benim serbest vezinle yazmış olduğum bir şiir. Ben serbest vezne 1953 yılında geçtim. Şiire doğrudan doğruya koşma tarzında.23 Nisan 1936 tarihinde ben Sivas’ta doğdum. Sivas bizim halk şiirimizin harman olduğu bir şehirdir. Cumhuriyet Üniversitesi’nden bazı arkadaşlarımın bana anlattıklarına göre Sivas 750 civarında halk şairimizi yetiştiren bir şehir. İşte ben 750 halk şairi yetiştiren bir şehirde doğdum ve büyüdüm. Dolayısıyla ilk çocukluk yıllarım tamamen halk şiirini dinleyerek, halk şairlerinin sazlarına ve sözlerine kulak vererek geçti. Onlar gibi yazmaya özenerek elime kalemi aldım. Lisenin ikinci sınıfına kadar bu böyle devam etti.</p><h2>KIZKARDEŞİMİ KAYBEDİNCE ONA ŞİİR YAZDIM</h2><p>Lisenin ikinci sınıfında 14 yaşında bir kız kardeşimi bir elektrik kazasında kaybedince onun mezarı başında bu defa serbest vezinle şiiriler yazmak ihtiyacını duydum. Ve yazmış olduğum şiirler o yıllarda İstanbul’da çıkan Türk Sanatı Dergisi’nde yer aldı. Ben böylece 1952-1953 yılında bir Anadolu şehrinden İstanbul basınına selam göndermeye başladım.</p><p>Şiire ilk adımım halk şiiriyle başladı. Ama daha sonra hem klasik şiirimizin hem aruz veznimizin tesiri altında kalarak şiirlerimi daha rahat bir söyleyişle ortaya koymaya çalıştım. Diyor ki Cahit Sıtkı merhum: “Şiir kelimelerle güzel sanatlar, güzel şekiller kurmak sanatıdır. Ama bu kelimeler bize bir anne sıcaklığıyla gelir, bize bir sevgili yüzüyle gelir, bizi bir dost ruhuyla kucaklamaya başlar.” Yani kelimelerin bir anne sıcaklığı içerisinde, bir sevgili yakınlığı içerisinde, bir arkadaş muhabbeti içerisinde insana yakın olması gerektiğini söylüyor. Ben de bütün şiirlerimde ve bütün nesirlerimde yaşayan Türkçenin, canlı Türkçenin kayıtsız ve şartsız takipçisi oldum. Şiirlerimin öyle sanıyorum ki en büyük özelliklerinden birisi budur. </p><h2>BİRİNCİ YENİ: VEZİNSİZ, KAFİYESİZ ŞİİR</h2><p>Bizim hem halk şiirimizin hem klasik şiirimizin takip etmiş olduğu yol belli. Ama Cumhuriyetin ilanından sonra Batı dünyasından bize Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in ve Oktay Rıfat’ın getirmiş oldukları yeni bir şiir anlayışı vardır. Buna edebiyatımızda Birinci Yeni ismi veriliyor. Esasen ben böyle şiirde birinci yeniler, ikinci yeniler, üçüncü yeniler gibi bir takım tasniflere girilmesine taraftar değilim. Ama edebiyatımızda böyle olduğu için ben de o ifadeyi kullanıyorum. Birinci Yeni’yi getiren veya savunan kimselerin iddialarına göre şiirde vezin ve kafiye mecburiyeti olmamalıdır. Şiir doğrudan doğruya düşüncelerimizi ortaya koyan hatta alelade bir şekilde ortaya koyan bir sanat dalı olmalıdır. Birinci yeniler şiirde vezni ve kafiyeyi kaldırdılar. </p><h2>İKİNCİ YENİ MANAYI DA KALDIRDI</h2><p>Onlardan sonra gelen İkinci Yeniler de şiirde vezni ve kafiyeyi kaldırmakla birlikte manayı da tamamen bir tarafa ittiler ve onların öncülerinden birisinden bizzat dinlediğime göre, “şiir manasızlığın manasını işleyen bir sanat dalı olmalıdır” dediler. Buna şahsen benim sureti katiyetle akıl erdirmek mümkün değildir. Çünkü manasızlığın manasına halkımızın, münevverlerimizin nasıl bir etiket yapıştırdığı meydandadır. </p><p>O bakımdan benim şiirlerimin kayıtsız ve şartsız bir manası vardır ve benim şiirlerimde kayıtsız şartsız halk şiirimizden ve klasik şiirimizden bazı özellikler bulunmaktadır. Bu bakımdan ben gerek Birinci Yeni tarzında gerek İkinci Yeni tarzında yazan kimselere herhangi bir tarizde bulunmamakla beraber kendi tarzını devam ettirmeyi şartların şartı olarak görüyorum.</p><h2>MİLLET EDEBİYATI OLAN TOPLULUKTUR</h2><p>Batı dünyasının önemli kalemlerinden olan Honoré de Balzac diyor ki; “Millet edebiyatı olan topluluktur.” Bu tarife yüzde yüz imza atan bir kimseyim ben. Millet, edebiyatı olan topluluktur, doğru. Çünkü edebiyatın temel malzemesi dildir. Dilsiz bir millet düşünmek ve dilsiz bir edebiyat iddia etmek mümkün değildir. O bakımdan dilin hem millet hayatında hem kişi hayatında anlatılmayacak kadar bir önemi vardır. Batı dünyası dilin insan hayatında ve millet hayatında büyük önemini bildiği için çocuklarını daha ilk eğitim sisteminden itibaren lider seviyesinde yetiştirmek yoluna gitmektedir. Nasıl? Mesela resmi rakamla söylemek durumundayım: Batı dünyasında 8 yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitaplarında 71 bin kelime vardır. Bu rakam Japonya’da 44 bindir, bu rakam İtalya’da 32 bindir, bu rakam Atatürk’ün ifadesiyle çağdaş medeniyet seviyesine sıçramak mecburiyetinde olan Türkiye’de 6-7 bin civarında değişmektedir ve bizim çocuklarımız da bu 6-7 bin kelimenin maalesef yüzde onuyla düşünmekte ve konuşmaktadırlar. </p><p>71 bin kelimeyle düşünen, konuşan ve yazan nesillerle 6-7 bin kelimenin yüzde onuyla düşünen, konuşan ve yazan nesiller elbette bir olmaz. Batı edebiyatı elbette bizim edebiyatımızdan zengin olur. Batı felsefesi elbette bizim felsefemizin önünde olur ve Batı tekniği elbette bizim tekniğimizi katlar. Namık Kemal’in Batı’daki ilim adamlarının görüşüne yüzde yüz uygun olan bir tespiti var. Diyor ki; “İnsanlar akıllarını bildikleri kelime nispetinde kullanırlar.” Yani bir insan ne kadar çok kelime bilirse aklını o nispette iyi kullanabilir. Önüne konulan bir kitabı rahatlıkla okuyup anlayabilir, kendisine yapılan hitabı kavrayabilir ve kendisin çok rahat bir şekilde ortaya koyabilir. Bir insan ne kadar az kelime bilirse meselelerimizi çözmekte, önüne konan kitapları okumakta, anlamakta ve kendini ifade etmekte o kadar zorlanır. Bu görüldüğü gibi kelimenin hem insan hayatında hem edebiyat dünyamızda nasıl bir şah damar değerinde olduğunu ortaya koyan çok açık, çok doğru, çok kesin ilmi tespitdir.</p><h2>NECİP FAZIL ÇİZGİSİ VE BENİM ŞİİRİM</h2><p>Cumhuriyet devri edebiyatımızın yazarlarının eserlerini dikkatle gözden geçirdiğim zaman görüyorum ki onların bugünkü nesle nazaran çok daha zengin bir edebiyat dünyaları var. Zengin bir edebiyat dünyaları olduğu için eserleri bugünkü eserlerden, şiirleri bugünkü şiirlerden çok daha güzel, çok daha göz kamaştırıcı nitelikte. Cumhuriyet devri şairlerimizin ben eserlerini biraz edebiyata merakım olduğu için dikkatle gözden geçirdim. Benim en çok beğendiğim şairlerin başında Necip Fazıl geliyor. Necip Fazıl Kısakürek bizim Cumhuriyet devri edebiyatımızın en büyük şairlerinden ve en büyük ediplerinden birisidir. 1987 yılında İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde bir zamanların Başbakan Yardımcısı, Demokrat Parti’nin ileri gelen bakanlarından ayrıca edebiyatımızın değerli kalemlerinden birisi olan Samet Ağaoğlu’yla bir görüşmemiz oldu. Sohbet esnasında Samet Ağaoğlu bana dedi ki merhum; “Necip Fazıl bir dehadır ve 100 yılda bir Türkiye’ye Necip Fazıl çapında edebiyatçımız ya gelir ya gelmez.” Ben bu görüşe yüzde yüz katılan bir düşünce içerisindeyim. Gerçekten Necip Fazıl bir dahi olarak geldi ve edebiyatımıza şiirde de romanda da tiyatroda da hikayede de, sair konularda da mükemmel örnekler vererek ve gök kubbemizi adeta ebem kuşağı güzellikleriyle süsleyerek ahirete intikal etti.</p><p>Benim şiirlerimle ve nesirlerimle ilgili değerlendirmelerde bulunan bazı edebiyatçılarımız diyorlar ki; “Yavuz Bülent Bâkiler, Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya çizgisinde şiire ve nesre başlamıştır.” Doğru, yüzde yüz doğru bir tespit. Şiirlerimde ve nesirlerimde Necip Fazıl’ın ve Arif Nihat Asya’nın tesiri ayan beyan gözükmektedir. Bizim eski edebiyatımızda da bildiğiniz gibi bir usta çırak münasebeti vardır. Cumhuriyet devri edebiyatımızda da bir usta çırak münasebeti öz konusudur. Ben şiirde ve nesirde hem Necip Fazıl’ı hem Arif Nihat Asya’yı devrinin en kuvvetli kalemleri olarak, en kuvvetli isimleri olarak gördüğüm için onların tarzında halk şiirinden de almış olduğu bir ilhamla hareket ederek eserler vermeye, örnekler vermeye çalıştım. Ne dereceye kadar başarılı olduğumu edebiyat tarihçilerimiz herhalde ortaya koyacaklardır veya okuyucular bu konuda karar vereceklerdir.  </p><p>Bizim Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimizin bana göre en abide şahsiyeti Mehmet Akif Ersoy’dur. Mehmet Akif çapında bir fikir ve sanat adamımızı kolay kolay göstermek mümkün değildir. Mehmet Akif bir kere müspet ilimler okuyarak hayata atılmış bir şairimizdir, edibimizdir. Fakültede okuduğu yıllarda Fransızcayı kendi imkanlarıyla öğrenmiştir. Ama babasının gayretiyle Arapçayı ve babasının yakın arkadaşlarından Esat Hocanın gayretiyle de Farsçayı öğrenmiştir. Mehmet Akif merhum Türkçeyi çok güzel bir şekilde konuşmasının yanında Arapçayı, Farsçayı ve Fransızcayı mükemmel bilen bir kimsedir.</p><p>Bununla şunu söylemek istiyorum: Mehmet Akif Doğu ve Batı dünyasını bütün incelikleriyle araştıran, benimseyen gören ve bunun güzelliklerini ortaya koyan buradaki noksanlıkları ortaya koyan bir mütefekkir şairimizdir. Bizim edebiyatımızda atom ilminden ilk defa bahseden Mehmet Akif merhum olmuştur ve Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmesi için Türkiye’nin hangi yollardan geçmesi gerektiğini Akif kadar doğru çizgilerle ortaya koyan ikinci bir edibimiz, ikinci bir şairimiz yoktur. Örnek bir adamdır. Nitekim 1936 yılında hakkın rahmetine kavuştuğunda devrin fikir ve sanat adamlarından Hüseyin Cahit Yalçın’ın Mehmet Akif’le ilgili bir açıklaması var. Diyor ki: “Akif vefat etti. Ben Akif’in tabutu karşısında derin bir saygıyla eğiliyorum. Şunu hemen söylemeliyim ki; Akif’le bizim aramızda vatanperverlik dışında ortak bir nokta yoktur.” </p><p>Fakat Akif’in hayatı şiirlerinden daha muhteşemdir, Akif müstesna bir şahsiyet olarak yaşamış ve ahirete intikal etmiştir. Şimdi, taassubun en büyük düşmanı Akif’tir. Cehaleti bizim en büyük düşmanımız olarak gören ve gösteren insandır. İlmin en büyük hayranlarından birisi Mehmet Akif’tir. Edebiyatımızı en güzel noktalarla ortaya koyan kimselerden birisi Akif olmuştur. Ama aşağı yukarı halkının yüzde 75’inin müspet ilimlerden ve edebiyattan uzak olduğu bir diyarda Akif hakkında çok yanlış düşünceler içerisinde olan kimseler de ortaya çıkmaktadır. Ben Türkiye’nin aşağı yukarı 44 vilayetinde Mehmet Akif’i çeşitli konferanslarla ortaya koymaya çalıştığım için biliyorum. Mesela bir takım insanlar Akif’in Mısır’a başındaki fesi çıkarmamak için kaçıp gittiğini iddia etmektedirler. Bu bütün Ummanları dolduracak kadar bir yanlış değerlendirmedir. Bu yerle gök arasını dolduracak kadar bir büyük iftiradır. Çünkü Akif’in Mısır’a gitmesiyle fes çıkarma veya fes giyinme arasında hiçbir irtibat yoktur. Akif beş defa Mısır’a gitti beşinci gidişinde de şapka inkılabı henüz yapılmamıştı. Şapka inkılabı yapılmış olsaydı bile Akif bir devlet memuriyetinde olmadığı için şapka giyinmek mecburiyetinde değildi. Kaldı ki fesin Türklükle ve İslam’la uzaktan ve yakından kıl kadar alakası yoktur. Bilindiği gibi fes Frigyalılar devrinde Frigya kralı Midas için hazırlanmış bir serpuştur. Midas’ın eşek kulağına benzer kulakları olduğu için öyle bir serpuş, öyle bir başlık icat edilmiştir. Fes Frigya’dan Avrupa’ya geçmiştir ve II. Mahmut zamanında Avrupa’dan fes bize gelmiştir. Fesin esas kaynağı Avrupa. Oradan bize gelmiştir ve II. Mahmut devrinde fes bizim başımıza zorla geçmiştir, II. Mahmut’un emriyle fermanlarıyla. Festen 100 yıl kadar sonra Atatürk Kastamonu’da halkı şapkayla selamlamıştır. II. Mahmut zamanında fese şiddetle itiraz edenlerin torunları bu defa şapkaya itiraz etmişlerdir. Neden? Kafanın içerisi değişmediği için. Akif bunları çok iyi gören ve bilen bir mütefekkir şairimizdir. Akif’in fes yüzünden çıkıp Mısır’a gittiğini iddia eden kimselerin iddialarının gerçekle uzaktan yakından kıl kadar ilgisi yoktur. Akif kadar cehalete, Akif kadar taassuba, Akif kadar miskinliğe, Akif kadar yanlış tevekkül anlayışına yumruk sıkan, itiraz eden, baş kaldıran ikinci bir şairimiz yoktur. Onun için Akif şiirlerinde diyor ki;</p><p>Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını. </p><p>Veriniz hem de mesainize hem de son süratini</p><p>Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız</p><p>Çünkü milliyeti yok ilmin sanatın, yalnız</p><p>İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin</p><p>Bütün edvarı terakkiyi yarıp da geçmeniz için</p><p>Kendi mahiyeti ruhiyeniz olsun kılavuz</p><p>Çünkü beyhudedir ümmidi selamet onsuz.</p><p>Yani Akif diyor ki Batı’nın ilmini ve sanatını alın. Çünkü ilmin ve sanatın milliyeti yoktur. Yalnız Batı’nın ilmini ve sanatını aldığınız zaman katiyen kendi kültür değerlerinizden kopmayın, kendi dilinizi kendi dini inancınızı, kendi tarih şuurunuzu, geleneklerinizi ve göreneklerinizi bir tarafa itmeyin. Eğer kendi kökünüzden, kendi kültür değerlerinizden koparsanız Batı’nın ilmiyle ve sanatıyla ayakta durmanız, hürriyetinizi muhafaza etmeniz mümkün değildir diyor. Bu yüzde yüz doğru bir tespittir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748659" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/224957c3-9as0f15o1pgxey7zf0gf2.webp" data-title="Yazarların kaleminden ilk okul günü" data-url="/hayat/yazarlarin-kaleminden-ilk-okul-gunu-4748659" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yazarların kaleminden ilk okul günü</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/milli-kultur-sairi-4758571</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/e5cb7420-z4vle75ae9l4prtrmaz6.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlim ve sanat erbabı bir ailenin üyesi: Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ilim-ve-sanat-erbabi-bir-ailenin-uyesi-mimar-arif-hikmet-koyunoglu-4758572</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ilim-ve-sanat-erbabi-bir-ailenin-uyesi-mimar-arif-hikmet-koyunoglu-4758572" rel="standout" />
      <description>Osmanlı devletinin sonu cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayan Arif hikmet Koyunoğlu yaptığı eserlerle Türk mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Bugün adı unutulsa da mimari yapılarda ismi yaşamaya devam eden Koyunoğlu’nun ardında bıraktığı hatıraları bir dönemin siyasi, kültürel yapısını anlamaya da yardımcı oluyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Alim Karaman</strong></p><p><br></p><p>Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu (1893-1982), kökü Malatya’ya dayanan (XVIII. yüzyıl) eski bir Osmanlı ailesinin bir ferdi. Bu aile,  Koyunoğlu’nun büyük amcası olan Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’le (1756-1859) tanınır daha çok. Peygamber soyundan gelen (Seyyid) bir ailedir. Bu sebeple Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in babası İsmet Bey (ö. 1807) kazaskerlik yanında nakîbüleşraflık görevini de yürütmüştür. (Nakibüleşraf, Hz. Peygamber soyundan gelenlerin belgeye dayalı olarak kaydını tutan görevliye verilen isimdir. Bu, daha önce olduğu gibi Osmanlıda da ciddiyetle üzerinde durulan bir iştir.) Ailede ilmin köklü bir geçmişi vardır. Ayrıca aile büyükleri kadılık, reisülküttaplık, vezirlik gibi üst yönetimde görev almış kişilerdir. Yine mesela Şeyhülislam Arif Hikmet Bey Divan sahibi bir şairdir. </p><h2>HATIRI SAYILIR BİR KÜTÜPHANESİ VARDIR</h2><p>Konağı, İstanbul’un sayılı isimlerini bir araya getiren ilim, sanat ve kültür yuvalarından biridir. Seçme kitaplardan meydana gelen bir kütüphanesi bulunmaktadır. Gelenlerin bir kısmı da bu kütüphaneden yararlanmak üzere gelmektedir. Mesela XIX. yüzyılın ilim, sanat ve devlet adamlarından Cevdet Paşa, kendisine Encümen-i Dâniş tarafından bir tarih yazma görevi verilince biraz ürktüğünü, bu durumu Reşit Paşa’ya söyleyince onun kendisini Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’e götürdüğünü belirtir. Cevdet Paşa şöyle diyor: “Bey, kütüphanesinin anahtarlarını verip istediğim kitapları almamı, fakat aldığım kitaplara lüzum kalmayınca getirip yerine koymamı, söyledi. Kütüphanede kütüb-i nefîsenin envaından başka resmî ve hususî muharrerat da vardı.” (Bu kütüphanin hikayesi ayrıdır. Merak edenler Mustafafa L. Bilge’nin DİA’daki “Ârif Hikmet Kütüphanesi” maddesine bakabilir.)</p><h2>MİMARLIK MESLEĞİNE AİLEDEN TEPKİ</h2><p>Mimar Ârif Hikmet Koyunoğlu, işte böyle bir aileden gelmektedir. Babası İsmet Bey (1820-1907) kadıdır. Büyükbabası Abdullah Refet Bey (1795-1866) ise Abdülmecid devrinde Cavalı müslümanların isteğiyle oraya İslamı tebliğ için gitmiş bir ilim adamı! Oralı bir hanımla evlenmiş, hanımı doğum sırasında ölünce İstanbul’a kızıyla beraber dönmüştür. İkinci evliliğini saraydan Fatma Virditer Hanımla yapmış, bu evlilikten ise Arif Hikmet (Koyunoğlu) dünyaya gelmiştir. Koyunoğlu’nun belirttiğine göre babası İsmet Bey, amcası Şeyhülislam Arif Hikmet Beyin zoruyla kadı olmuştur. Yoksa ziraat, bağ bahçe işleriyle uğraşmayı sevmektedir. Ailedeki ilim geleneğinin baskısını Koyunoğlu da yaşar. 1907’de babasının ölümünden sonra imtihanı kazanarak Sanayi-i Nefise’ye öğrenci olunca (1910) halası “Bütün silsilemiz okumuş yazmış, âlim adamlar. Bu çocuk ne için böyle dülger olmayı istedi” diyerek üzüntüsünden ağlamıştır. (Koyunoğlu şunları ekliyor: “Hakikaten o devirde mimarlık adi bir meslek olarak görülüyordu.”) Halbuki belirttiğimiz gibi ailede sanatkar (edib, şair) bir damar da her zaman var olmuştur. </p><h2>ERZURUM’DA ASKERLİK YAPAR VE EVLENİR</h2><p>Koyunoğlu’ndan söz edenler -biraz da onun hatıralarına dayanarak- ömrünü maceralı bir ömür diye anıyorlar. Gerçekten de daha Güzel Sanatlar’daki öğrenciliği sırasında önce Balkan Harbi patlak vermiş, savaşa katılarak İtalya üzerinden İskenderiye’ye geçmiş, 1913’te orada birkaç ay Medresetü’l-Polis Kampında kalmıştır. Annesi ve ablası da İskenderiye’ye gelmiş, beraber İstanbul’a dönmüşlerdir. İstanbul’da okuluna tekrar başlar ancak bir süre sonra Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) çıkınca dördüncü sınıfın son döneminde -hazırlıkla beraber beşinci yılında- okulu bitirmek üzereyken tekrar askere alınır; Doğu cephesine, Erzurum’a gönderilir. 1915-1919 yılları arasında Erzurum’da kalarak orada Mübeccel Hanımla nikahlanır, kısa bir süre sonra döndükleri İstanbul’da ise evlenirlerr.</p><p>Arif Hikmet Koyunoğlu, elinden her iş gelen, girişimci ve becerikli bir kişilik yapısına sahiptir. Korkusuz bir tarafı vardır. Savaşlarda bu özellikleriyle başarılı olur. Hayatı boyunca da girişimciliğini sürdürür. En zor zamanlarında bile ekmeğini “taş”tan çıkarır. Kişilik özelliklerini baba tarafı kadar anne tarafından da almış olmalı. Annesi Fatma Virditer Hanım, aslen Kuzey Kafkasyalı Müslüman bir Kazak kızıdır. Abdülmecit zamanında çok küçük yaşta saraya alınmış, Sultan Aziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan onu kendi yanından hiç ayırmamıştır. Sultan Hanım’ın ölümü üzerine saraydan çıkarılır, Tekirdağlı bir iş adamıyla evlendirilir. Bir oğlu olur, ancak kocasının vefatı üzerine ikinci evliliğini İsmet Bey’le yapar. </p><h2>ANNESİ CESUR BİR KADINDIR</h2><p>Fatma Virditer Hanım cesur bir kadındır. Oğlunu da öyle yetiştirir. Kocasının ölümünden sonra Beykoz’a taşınınca orada on dört yaşında olan Arif Hikmet’e bir tüfek alınır, onunla oğluna atış talimleri yaptırır. Aksaray’daki Mekteb-i Osmanî’de okurken spor yapması için bahçeye barfiks, paralel gibi spor aletleri kurdurur. Çok terlediği zaman bahçedeki tulumbanın altında soğuk su ile yıkar. Çocuk zatürre olacak diyenlere aldırmaz, alışsın diyerek onu hayata böyle hazırlar. Bu uygulamalardan Koyunoğlu da memnundur. Yorulunca içeri girip evdeki rahat döşeğine yatmaz, bahçedeki odunların üstünde uyur.</p><h2>ERKEN YAŞTA FOTOĞRAF ÇEKMEYE BAŞLAR </h2><p>Arif Hikmet Koyunoğlu, mimarlığı esas olmak üzere resim çalışmalarına ve fotoğrafçılığa da erken yaşlarda başlamış bir sanatkardır. Henüz Mekteb-i Osmani’deyken resim hocası Agah Efendi’nin dikkatini çeker, Agah Efendi kendisi ilgilendiği gibi, onu Osman Hamdi Bey ve Hoca Ali Rıza Bey’le tanıştırır. O yaşlarda bu hocalardan ve Ali Bey adında bir başka ressamdan resim dersi alır. Yine ilk fotoğraf makinasını 1903 senesinde, on-on bir yaşındayken alır. Fotoğraf çekmeye başlar, kendi kendine tab etmeyi öğrenir. Mekteb-i Osmanî yıllarında hocası Agah Bey sayesinde Phébus Fotoğrafhanesi’nde iş bulur. Orada agrandismanları (büyütülmüş fotoğrafları) yağlı boyayla renklendirmeyi öğrenir. Sanayi-i Nefise mektebine girdikten sonra ise Resne Fotoğrafhanesi’nde -ilk Türk fotoğrafçı  Rahmizade Bahaddin Bediz tarafından 1910 yılında açılmıştır- işe başlar. Daha sonra 1920 yılında bir ara Yeraltı Fotoğrafhanesi’ni kurar. Kendini bir fotoğraf sanatçısı olarak da yetiştiren Koyunoğlu’nun bu becerisi; mimari eserleri, mezar taşlarını fotoğraflamada bir hayli işine yarayacaktır. (Çektiği mezar taşı fotoğraflarının elde kalan cam ve negatiflerinden 2013 yılında Kitabe-i Seng-i Mezar adlı bir kitap hazırlanmıştır.)</p><p>Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, ilk binasını, askerliği sırasında Erzurum’da yapar. İttihat ve Terakki Kulubü olarak yapılan bu binadan geriye ne kendisi ne de bir fotoğrafı kalmıştır. Onun mimar olarak asıl çalışma yılları Ankara’da bulunduğu 1923-1932 arası yıllardır. Bir süre Şeriyye ve Evkaf Vekaletinde çalıştıktan sonra oradan ayrılıp Türk İnşaat Evi adıyla kendi şirketini kurar. Dumlupınar’da Dumlupınar Anıtı, Hacıbektaş’ta Hacıbektaş-ı Veli Türbesinin misafirhanesi, Uluâbad (Apolyont) Gölü kıyısında göçmenler için yaptığı Karacaoba ve İkizoba köyleri ilk eserleri arasındadır (1923-1924). 1925-1927 arasında Eşkişehir’deki Çarşı Camisi’ni Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu binasını, Etnografya Müzesini ve Maarif Vekaleti binasını başlayıp bitirir. 1927-1930 arasında ise yine Ankara’da Türk Ocağı binasını inşa eder. Son eseri Bursa’daki Tayyare Sineması olur (1930-1932). (Koyunoğlu Ankara’da iki adet numune evkaf evi ile Ruşen Eşref, Falih Rıfkı, Maraş Milletvekili Mithat ve Celal Bayar’ın köşklerini de yapar. Ayrıca İstanbul’da Ziya Gökalp’in mezarı için mermer bir lahit planı hazırlar ve uygulanır.)</p><p>Arif Hikmet Koyunoğlu, bu yıllarda ortaya koyduğu eserlerle, daha önce Mimar Kemalettin Bey tarafından başlatılan Birinci Millî Mimari Akımı’na dahil bir mimar olarak görülür. Ancak Cumhuriyetin ilk on yıl içinde gördüğü ilgiyi daha sonra kaybeden bu akım gözden düşer. Ayrıca Koyunoğlu -mimarlık eğitimini savaşlar içinde kesintilerle sürdürmek zorunda kaldığından- yeni çalışma şartları için gerekli görülen eğitim belgelerinden de yoksundur. 1934’te sigorta eksperliğine başlar. İsmi yavaş yavaş unutulur. 1970’lerde Türk Ocağı binasının restorasyonu sırasında binanın mimarı olarak tekrar hatırlanır. Ölümünden bir yıl önce, kendisine Atatürk Sanat Armağanı verilir. Bu sonradan hatırlanışın etkisi de oldu mu bilinmez, 1972-1982 arasında parça parça hatıralarını yazar. Ailede mimar ve arkeologlar vardır. Onlardan biri olan Hasan Kuruyazıcı tarafından hakkında Osmanlıdan Cumhuriyete Bir Mimar/Arif Hikmet Koyunoğlu/Anılar, Yazılar, Mektuplar, Belgeler kitabı hazırlanıp Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanır (2008). Ağırlık noktasını Koyunoğlu’ndan geriye kalan anılarının oluşturduğu bu özenli kitap (519 s.) Koyunoğlu adının yeniden doğuşu gibi olur. </p><p>Kitabı bugünlerde bana hatırlatan Yeni Şafak Kitap’ın değerli editörü Ayşe Olgun oldu. Daha basıldığı yıl alıp okuduğum bu kitaba tekrar döndüm. Aslında eser Koyunoğlu’nun on parmağındaki on birinci marifeti de ortaya koyuyor: Bir yazı adamını tanımamızı sağlıyor. Burada yazarın, 1927-1930 yılları arasında yazıp gazete ve dergilerde yayımladığı mimari yazılarının da özgün metinler olarak kitapta yerini aldığını ifade edeyim. Alanındaki ilk yazılardan olan bu metinler Koyunoğlu’nu Mimar Kemalettin Bey’le birleştiren bir başka özelliktir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ilim-ve-sanat-erbabi-bir-ailenin-uyesi-mimar-arif-hikmet-koyunoglu-4758572</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/af004d60-4zknsci8b7mcpjvccqmae.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Köroğlu’nun delilerini tanıyalım</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/koroglunun-delilerini-taniyalim-4758573</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/koroglunun-delilerini-taniyalim-4758573" rel="standout" />
      <description>Köroğlu’nun Delileri kitabında Mehmet Aycı, geleneksel Köroğlu destanını modern bir üslupla yeniden yorumlarken, deliliği yüceltiyor, zulme karşı direnişi şiirsel bir dille anlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Köroğlu’nun Delileri, Mehmet Aycı’nın ustalıkla işlediği, Türk destan geleneğini delilikle harmanlayan Hece Yayınları’nın Genç Hece serisinden çıkan bir roman. Çamlıbel’in rüzgârlı yaylalarında, Köroğlu’nun yedi sadık delisi etrafında dönen bu eser, yiğitlik, sadakat ve mistik unsurları iç içe geçirerek okuyucuyu masalsı bir dünyaya çekiyor. Deliler, sıradan kahramanlardan öte; her biri benzersiz bir hikâye taşıyan, Köroğlu’nun sırrını paylaşan veli ruhlar. Aycı, geleneksel Köroğlu destanını modern bir üslupla yeniden yorumlarken, deliliği yüceltiyor, zulme karşı direnişi şiirsel bir dille anlatıyor. Aycı’nın türkülere, halk edebiyatına vakıf olması kitabın her satırını tam bir halk destanına dönüştürmüş. </p><p>Hikâye, Nigâr Hanım’ın delileri merak etmesiyle açılıyor ve Çamlıbel’de deliler meclisinin kurulmasıyla renkleniyor. Köroğlu, sazını alıp delilere övgü dolu bir karşılama söylüyor: “Nigâr gibi şu dünyada / Misli bulunmaz eşim var / Sırrımı söylemem yâda / Yedi deli sırdaşım var” (s.7). Bu dizeler, Nigâr’ın merakını ve delilerin sadakatini tetikliyor; mecliste her deli armağan sunuyor, sohbetler gizemli sırlarla doluyor. Aycı burada, deliliği neşe ve bağlılıkla betimliyor, okuyucuyu hemen hikâyenin büyüsüne kapıyor.</p><h2>‘KARA DELİ EVDE BEKLER’</h2><p>Kara Deli’nin kökeni, en dokunaklı bölümlerden. Koca Yusuf’un gözlerine mil çekildiğinde deliren Kara Burçak Bey, sadakatiyle Köroğlu’na kapılanıyor: “Kara Deli evde bekler / Konuşur cümle çiçekler / Eller nerden bilecekler / Onunla gizli işim var” (s.15). Bu kısım, deliliğin acının meyvesi olduğunu gösteriyor; Kara Deli, değneklerine binip ağıtlar yakıyor, Kırat’ın sırlarını fısıldıyor. Aycı, bu karakterle yiğitliğin deliliğe dönüşümünü ustaca işliyor.</p><p>Cüce Deli’nin macerası, neşeli bir masal gibi. Tebrizli Alma Haydar’ın minik oğlu Ruşen Ali, Köroğlu hasretiyle yollara düşüyor: “Dudağında söz olurum / Ocağında köz olurum / Sana iki göz olurum / Ben sana geldim Köroğlu” (s.24). Boyu parmak kadar olan bu yiğit, sadakta uyuyor, seferlerde casusluk yapıyor. Nigâr’ın sevinciyle meclise katılıyor; Aycı, cüceyi eğlenceli bir metaforla deliliğin küçüklükten doğan cesaretini simgeliyor.</p><p>Ak Deli, doğayla bütünleşmiş bir efsane. Boz Geyik’e binip Kırat’la yarışıyor, yeşim gözleriyle büyü yapıyor: “Ak Deli geyik çobanı / Bilir yazıyı yabanı / Bakınca yakar adamı / İki gözünde yeşim var” (s.36). Geyikler ve kurtlarla dost, avcıları maskara ediyor. Köroğlu’nun öfkesini dindiren bu deli, mistik bir bilgelik taşıyor; Aycı, onu gazalardan esinlenerek deliliğin evrensel gücünü yansıtıyor.</p><p>İnce Deli’nin cinlerle dolu dünyası, gerilimi zirveye taşıyor. Sarı Çıyan’ın elinden cinleri kurtaran Köroğlu, İnce’yi insan suretinde görüyor: “İnin cinin olmadığı / Yerde ne işin var güzel / Kimsin, kimlerden olursun / Burda ne işin var güzel” (s.47). Cin alfabesiyle günlüğünü tutan İnce, sadık bir haberci; Aycı, bu bölümde büyüyü ve sadakati iç içe geçirerek hikâyeye ruhani bir derinlik katıyor.</p><p>Koca Deli, Hekim Kula’dan dönüşen bir bilge. Tipi fırtınasında Köroğlu’nu kurtarıyor: “Bre yiğit seni darda / Bulan kişi ben olurum / Ölüm örtüsün üstünden / Alan kişi ben olurum” (s.67). Deli hekimliğiyle Kara Burçak’a şifa arayan bu karakter, mağarada sofralar kuruyor; Aycı, deliliği şifalı bir güç olarak betimliyor.</p><p>Boz Deli’nin Venedik’ten gelişi, kimlik arayışını işliyor. Keşiş Boz Turgut, aslını öğrenip Çamlıdere’ye yerleşiyor, Kırat’ın ikizini buluyor: “Edeptir beyi bey eden / Çiğ ise pişmesi gerek” (76). Roma seferi planları, macerayı genişletiyor; Aycı, tayy-i mekanla deliliğin sınırlarını zorluyor.</p><p>Kır Deli, demirci Demir Buğra’nın zulümden kaçışı. Güdül’de donuna bürünüyor, Köroğlu’nu silahlandırıyor: “Kır Deli döver demiri / Tanrı’dan alır emiri / Cümle demircinin piri / Ocağında ateşim var” (s.87). Aycı, adalet ve kardeşliği vurguluyor.</p><p>Günlük, cin diliyle bitiyor: “Günlüğün bundan sonrası Cincedir. Okunamadı.” (s.103). Aycı’nın bu kitabı, delileri kahramanlaştırarak destanı yeniliyor; sadakat ve yiğitlik, Çamlıbel’de ebedileşiyor. Bu kitap, gençler için şiirsel bir şölen sunuyor, okuyucuyu delilerin büyüsüyle tanıştırıyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/koroglunun-delilerini-taniyalim-4758573</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/6f6994c4-52i94b44fmfm76ouvag9j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gurbet-hayati-bize-kimligimizi-hatirlatti-4758575</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gurbet-hayati-bize-kimligimizi-hatirlatti-4758575" rel="standout" />
      <description>“Gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı” diyen Mevlüt Ceylan, uzun yıllardır İngiltere’de Türk edebiyatını dünyaya tanıtan çeviriler yapıyor.  Ceylan, iki dil arasında güçlü bir köprüye dönüştürdüğü “Core” dergisini 40 yıl sonra yeniden canlandırmayı planlıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Henüz lise ikinci sınıfta Edebiyat Dergisi’nde yayınlanan şiirlerinin ardından Diriliş, Mavera, Aylık Dergi, Kayıtlar, Hece ve Yedi İklim gibi Türk edebiyatının merkezindeki dergilerde yer alan Mevlüt Ceylan, lisans eğitiminin ardından İngiltere’ye yerleşti. Burada lisansüstü ve doktora çalışmalarıyla birlikte Türk edebiyatından çeviriler yaparak ve edebiyatımızın öne çıkan isimlerini Batı literatürüne kazandırdı. Feyyaz Kayacan ile birlikte çıkardığı “Core” dergisi yalnızca üç sayı sürmesine rağmen hatırı sayılır bir bilinirliğe ulaştı. Türk Şiiri’nden yaptığı çeviriler İngiliz ve Amerikan edebiyat dergilerinde yayınlanan Ceylan, Ninniler, Na’atlar, İstanbul Şiirleri Antolojisi ve Türk Şiiri Antolojisi çalışmalarını İngilizce olarak yayınladı. Halen Londra’da yaşayan ve edebiyat çalışmalarına devam eden Ceylan ile uzun yıllardır süren çeviri çalışmalarını ve iki kültür arasında oluşturduğu çeviri kitaplığını konuştuk.</p><h2>EDEBİYAT DERGİLERİ MEKTEP GİBİYDİ</h2><p>Mustafa Uçurum sizin için şöyle bir ifade kullanıyor: “Edebiyat, Diriliş, Mavera, Aylık Dergi, Kayıtlar ardı ardına bir şairin biyografisinde sıralanmışsa, edebiyatın merkezinde yetişmiş bir isimden bahsediyoruz demektir.” Lise yıllarında dergilerde şiirleriniz yayımlanmaya başlıyor. Edebiyata ilginiz ve yazarlık serüveniniz nasıl başladı?</p><p>Bu soruya cevap vermek için ortaokul ve lise yıllarına gitmek lazım. Biz ortaokul sıralarında bir grup arkadaş Milli Türk Talebe Birliği’ne gidip gelmeye başladık. Edebiyat Dergisi ile de orada tanıştım. MTTB’nin o yıllarda organize ettiği kültürel faaliyetlerine gidip gelmeye başladık. Şahsen beni işin kültürel boyutu daha çok ilgilendiriyordu. Siz bir iş yapacaksanız önce yapacağınız işin özünü kavramanız gerekiyor. Bunun yolu da kültürel donanımdan geçiyor. Kitap okuma merakı ve daha sonra tabii Üstat Necip Fazıl’ın konferansları… Çevremizde içinde bulunduğumuz arkadaşların edebiyata, şiire olan ilgisi… Bu tür kültürel gelişmeler MTTB’nin yönlendirmeleriyle oldu. Bizi yönlendirdi bir anlamda, etkiledi. Edebiyat dergisine gidip gelmeye başladık. O yıllarda hatta Nuri Pakdil’in bizim gittiğimiz okulu ziyaret ettiğini hatırlıyorum. Bu vesileyle şiir yazmaya başladık. İlk şiirlerim lise ikinci sınıftayken Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. 16-17 yaşlarında ilk şiirinizin yayınlanması ayrı bir heyecan. Burada Mustafa Uçurum kardeşimizin o söylediği dergi listesine ben Hece ve Yedi İklim’i de ilave etmek isterim. O yıllarda edebiyat dergileri bir mektep gibiydi. Sizi eğitiyordu; yazınızı, düşünce dünyanızı şekillendiriyordu.</p><h2>O YILLARDA TÜRKİYE DÜNYAYA KAPALIYDI</h2><p>Lisans yıllarınızda İngiltere’ye gittiniz ve uzun yıllardır Londra’da yaşıyorsunuz. Londra’da yaşamak, memleketinizden uzakta üretmek sizce şiirinize nasıl bir ton, nasıl bir derinlik kazandırdı?</p><p>O yıllarda Türkiye, dünyaya kapalıydı aslında. Bizim dünyayla olan ilişkimiz açıkçası Edebiyat Dergisi vasıtasıyla Nuri Ağabey’in dünyaya bakışı, yabancı dil bilmesi, dünya edebiyatından ve özellikle Arap dünyasından çevirilerle kuruluyordu. Edebiyat Dergisi bizlere yeni ufuklar açtı. O yıllarda akademi dünyası da hep tercümeden besleniyordu. Henüz telif eserler yaygın değildi. Türkiye’deyken Batı şiiri ve Batı edebiyatıyla ilişkimiz sınırlıydı. Gurbete geldiğimde farklı bir dünyayla karşı karşıya kaldım. Burada tabii hayatın gerçekleriyle karşı karşıyasınız. Geliş amacımız; dil öğrenmek, eserlerimizi burada tanıtmak vatana millete hayırlı bir evlat olmaktı. Böyle hayallerle geldik buralara. Tabii ki bir şeyleri gerçekleştirmeniz zaman alıyor. Aynı anda iki farklı dünya ile muhatapsınız. O yıllarda kültür hayatımıza, özelde edebiyatımıza baktığımızda modern Türk şiirinde Divan şiirinden beslenen isimler daha öndeydi. Biz de öyle bir dünyada yetiştik. Buraya gelince burada da durumun paralel olduğunu gördük ancak burada şiirde ve edebiyattaki gelişim bizden çok daha hızlı, ayakları yere sağlam basan, kendi kimliğini koruyarak inşa ettiklerini gördük. Buraya geldiğimde Ted Hughes, Philip Larkin gibi şairlerin şiirleriyle tanıştım. Ve daha sonra Ezra Pound’un şiirleri… Pound’un İmgecilik hareketi modern şiire getirdiği o yenilik… Ve daha sonra yine Ezra Pound’un çevresindeki bazı şair ve yazarların işte bu objektivist hareketi vs... Şiirdeki yalınlığı, yakalama hareketi, saf şiire ulaşma hareketi aslında bizde de var. Ama o dönemde bu hareket, Batı şiirinde yenilikçi bir hareket olarak görülüyor. Aslında bu çok yeni bir hareket değil, Endülüs şiiri çok daha modern bir şiir. Divan şiirimiz de öyle… Bize dayatılan toplumsal yıkıntılar, değişimler geçmişle olan bağımızı kopardığı için şimdilerde el yordamıyla, dışarıdan da bazılarının anlatımıyla öğrenmeye çalışıyoruz. O yüzden kendimizi bulmamız, kendi yerli düşünceyle yeniden haşır neşir olmamız yıllarımızı aldı yani. Hâlâ daha Türkiye’deki bu kimlik sorunumuz bundan kaynaklanıyor. Oysa buradaki gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı. Dikkat ederseniz, Türkiye’den gittikten sonra gidenlerin Türkiye’deki yaşantılarıyla gurbette yaşantıları çok farktır. Gurbette taşındıktan sonra hepsi dernek kurmuş, cami açmışlardır. Gerçek kimliklerini, bize ait kimliklerini gurbette bulmuşlardır. </p><h2>İNGİLİZLER YABANCILARI KENDİ KÜLTÜR POTASINDA ERİTİYOR</h2><p>“Seven Men I Know” kitabınızın önsözünü kaleme alan Rogan Wolf, “İngilizlikle olan bağı derin, yüzeysel değil. Yine de o her zaman kısmen ‘öteki’dir; bakış açısı her zaman yeni bir yerden, pencereden dışarıya bakar gibidir” cümlelerini kuruyor. Rogan Wolf’un bu tespitini siz nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu “öteki olma” hâli, şiirinizin kurulduğu zeminde nasıl bir yer tutuyor?</p><p>Yabancı bir kültürde yaşıyorsanız “öteki olma hali” her zaman var. Gerçi özellikle İngilizler ötekileştirmede usta. Kurumsal bir ırkçılık ve dışlama var. Ama bunu hissettirmezler. Son yıllardaki siyaset, sağın yükselmesi vs. daha kontrollü bir şekilde gidiyor. Burada her zaman ötekisiniz, yabancısınız. Adınızdan, inançlarınızdan, deri renginizden kaybediyorsunuz. İsmet Özel, “Müslüman olmayan Türk olamaz” diyor ya. Aslında kitabın ortasından konuşuyor ve doğru bir noktaya parmak basıyor. Batı’da klasikleri okuduğunuz zaman -mesela Shakespeare’in Othello’sunu- görüyorsunuz; orada Türk tabiri aslında Müslümanı tanımlıyor. Irkçı tavrını “Türk” hitabıyla hakaret ederek gösterir. Orta Çağ’da birisi için “Türk oldu” dendiği zaman Müslüman olduğu anlaşılır. Aslında burada bir ırkçılık yok. Asıl olan İslam düşmanlığı. Bu Batı’daki belirli bir anlayışı, bir kültürü ortaya koyuyor. İngilizlerin anlayışına dair bir örnek vermek gerekirse, “Şairler Sultanı” Philip Larkin’e biri soruyor: “Yabancı şair okur musunuz?”, “Ne? Yabancı şair mi?” Adam böyle bir soruya dahi tahammül edemiyor. Neyse ki hepsi böyle değil. Ted Hughes ve Daniel Wessbord mesela 70’li yıllarda uluslararası bir çeviri dergisi kuruyor. Türk şiiri sayısı yayınlıyor. Yine yakından tanıdığım bir isim: Fiona Sampson uluslararası edebiyatla yakından ilgili bir isim. Editör olduğu dergilerde Türk şiirinden ve Balkan Türk şiirinden eserlere yer verdi. Onun dışında İngilizler dışarıya daha kapalı. Bir de İngilizlerin yabancıları kendi kültür potalarında eritmek gibi bir tutumları var. T.S. Elliot olsun Ezra Pound olsun bunlar aslında Amerikan kökenli ama İngiliz diye geçiyor. James Joyce onlar için bir İrlandalı değil, İngiliz’dir. Bizim topraklarımızda yetişip gelen pek çok insan bu potanın içerisinde erimiş. Benim gibi yerli düşünceye sahip çıkan, onu tanıtma çabası içerisinde olan neredeyse yok diyebilirim…</p><h2>CORE TEK SAYISIYLA İLK SIRAYA YERLEŞTİ</h2><p>​​Türk şiirini tanıtmak amacıyla Londra’da Feyyaz Karacan ile birlikte “Core” dergisini çıkardınız. Derginin serüveninden biraz bahsedebilir misiniz? </p><p>Türkiye’den ilk geldiğim yıllarda heyecanla burada bizden edebiyatçı, sanatçı, yazar kim vardır diye araştırırken Feyyaz Kayacan’ı buldum. Kendisi BBC Türkçe bölümünden emekli olmuş. Tercümelerinden tanıyordum kendisini hatta II. Dünya Savaşı Londra’sını anlatan ve TDK ödülü alan “Sığınak Hikâyeleri” vardır. Bir randevu aldım ve onunla görüşmeye gittim. Bir Türk restoranında buluştuk. Bizdeki edebiyatın İngiltere’de tanıtılmasından tutun orada çıkardığı dergilere pek çok konuyu konuştuk. 50-60 yıldır burada yaşamasına rağmen Türkçe yazıyor. Görüştüğümüzde kendisi şarap içiyordu bana da teklif etti. Ben içmiyorum dedim. Çok ilginç bir soru sordu, “Mümin olduğunuz için mi içmiyorsunuz?” Ben de “Evet” diye yanıtladım. Vedalaşma vakti geldiğinde de, “Kırk yıl düşünsem mümin birisiyle oturup bu konuları konuşabileceğim ve anlaşabileceğim aklıma gelmezdi. Yaşasın şiir! Yakında mutlaka tekrar görüşelim” dedi. Daha sonra görüşmelerimiz sürdü ve dergi çıkarmaya karar verdik. Dergiyi kendi imkânlarımızla çıkarıyorduk. Nazım Hikmet’i, Necip Fazıl’ı yayınladık. Daha sonra Türk Şiir Antolojisi çıktı orada da Turan Koç, Arif Ay, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, onlar da yayınlandı. Bizden önce Talat Halman’ın gayretleriyle onun çevresi vardı. Onun dışında pek bir isim yoktu bizim çevreden. Bizim çalışmalarımızla pek çok Türk şairin şiirleri İngilizce literatüre girmiş oldu. Tevazuyu bırakarak söyleyebilirim ki sayemizde literatüre girdiler. Çıkardığımız dergide herhangi bir ideolojik ayrım yapmadan çalışmalarına değer verdiğimiz şairlerin hepsine yer verdik. Çok güzel dönüşler, övgüler aldık. Bu süreçte Talat Sait Halman da bize epey destek verdi.</p><h2>39 YIL SONRA YENİDEN YAYINLAYACAĞIZ</h2><p> Dergi üç sayı devam etti. Ama gelen yorumlardan biri şuydu: “Tek sayıyla İngiltere’deki edebiyat dergileri arasında ilk sıraya yerleştiniz.” Başta 3-5 abone ile başlamışken sonr abir bakıyorsunuz 90-100’e çıkıyor bu sayı. Şiir okuma günleri gibi etkinliklerle belirli bir çevre, altyapı oluşturuyorsunuz. Hem İngiliz hem de yabancı yazar ve şairlerden size çalışmalar gönderiliyorsa iyi bir ilgi var demektir. Biz de belirli bir çevreye girmiştik. Şimdi yeni bir yayıneviyle anlaştık ve bu üç sayı yeniden yayınlanacak. Ayrıca 40 yıl sonra bu dergiyi yeniden canlandırmak ve yılda 2-3 sayı olarak yayınlamak için çalışmalara başladık. Bu dergi canlandığında göreceğiz, bakalım ilgi nasıl? Ödüllü yazarlarımız Türk edebiyatının tanınmasında ne kadar katkı sağlamış öğreneceğiz…</p><p>İngilizce şiirler, Türk ninnileri örnekleri ve Türk edebiyatından değerli yazarların biyografilerini kaleme aldınız. Bu çalışmalarla Türkçe-İngilizce çeviri alanında önemli bir kitaplık oluşturdunuz. Bu iki yönlü çeviri hattı sizce iki ülke arasındaki edebi köprüyü ne ölçüde güçlendirdi?</p><p>Dergi vesilesiyle çeviriler başladı. Daha sonra hikâye, şiir epey bir çeviri yaptım. Bu çeviriler, Ted Hughes’in çıkarttığı, Fiona Sampson’un çıkarttığı İngiltere’nin önde gelen edebiyat dergilerinde yayınlandı. Türkiye’de olduğu gibi burada da edebiyat okuyucusu, şiir okuyucusu sınırlı. Ama çevirinin önemini yadsımamak lazım. Çeviri kültür alanında toplumsal değişim ve dönüşümde etkili. Cumhuriyet dönemini düşünün kurulan çeviri bürolarıyla Batı klasikleri çevriliyor ve nesil böyle yetiştirilmeye çalışılıyor. Bu tarz çeviri çalışmaları yeni bir kültür oluşmasında öncülük yapmış ve başarılı olmuştur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gurbet-hayati-bize-kimligimizi-hatirlatti-4758575</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/beb59155-p51yvaop1f9npqtl9z1xpq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bazen  kelimeler buzmuş gibi gelir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/bazen-kelimeler-buzmus-gibi-gelir-4758576</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/bazen-kelimeler-buzmus-gibi-gelir-4758576" rel="standout" />
      <description>Hoş Koku ve Korkunç İyi şiir kitaplarının şairi Emre Söylemez, “Bazen harfler, kelimeler bana buzmuş gibi görünüyor, Korkunç İyi’deki şiirleri yazarken şiirlerin ısısı olduğunu öğrendim” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Emre Söylemez iki şiir kitabıyla okurlarını selamladı. Varlık Yayınları arasında çıkan Hoş Koku kitabıyla Yaşar Nabi ödülünü de kazanan Söylemez’in ikinci kitabı Korkunç İyi de okurdan ilgi gördü.  Söylemez’le şiir üzerine konuştuk. </p><p><strong>  İlk kitap ödüllü, bu sence genel şiir kamusu açısından bir anlam ifade ediyor mu? Ödüllü bir ilk kitap olması senin şiire olan bağını nasıl etkiledi?</strong></p><p> Şiir kamusu için ödüllü bir kitapla, iyi bir kapağı olan kitap aynı anlama geliyordur. Sonuçta ikisi de ilgi çekici; fakat aralarını açmamıza, ödül jürisindeki isimlerin tercihlerini sınama isteğimiz sebep olabilir. Bir jürinin ödülü hangi kriterlerle verdiğini saptama işi şiir kamusunun özel zevklerinden biridir bence. Ödül açıklandığında güncel şiirin parçası olan arkadaşlarım benim adıma ve galiba biraz da ödül adına sevindi. Bu durum, jürinin sadece metne baktığı anlamına geliyordu. Bu gerçekten benim şansımdı, böyle olmayabilirdi, Hoş Koku şanslı bir ilk kitaptı. Arkadaşlarıma bazen İlhan Berk, Orhan Veli ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yayınevinden arkadaşım olduğunu söylüyorum bu durumun da tebessüm ettirici bir tarafı var.</p><h2>KİTABIM BENİM BAŞKA BİRİNE DÖNÜŞTÜRDÜ</h2><p><strong> Korkunç İyi daha poetik açıdan çalışılmış bir kitap gibi duruyor? Bu süreç hakkında ne söylemek istersin?</strong></p><p>Korkunç İyi beni başka birine dönüştüren bir kitap. Hayatın içinde ve müdahaleci. Reddetmeyle ilgili hiçbir problemi olmayan, tek başınalığı sahiplenmiş fakat birşeyleri yıkmaktansa kurmayı kendine daha fazla yakıştıran bir kitap. Bu süreçte poetik olarak bir çalışmam ya da bir çabam olmadı. Belki şiirle biraz daha yakınlaştığımı ve onun elini omzumda hissettiğimi söylemek daha doğru olur. Bazen harfler, kelimeler bana buzmuş gibi görünüyor, Korkunç İyi’deki şiirleri yazarken şiirlerin ısısı olduğunu öğrendim.</p><h2>ŞİİRİN OLMADIĞI HAYATTAN SIKILDIM</h2><p><strong> Hoş Koku’da şiirler daha lirik ve kendinden emin, bu eminliği sağlamak için neler yaptın? </strong></p><p>2016 yılında ben bu işi beceremicem deyip şiir yazmayı tamamen bırakmıştım. Üç yıla yakın sürecek bu süreçte balkonda sigara içerken aklıma birkaç defa gelmesini saymazsak tamamen bitmiş bir şeydi benim için. Kendinden de pay biçebilirsin bunu Zeynep, şiiri tamamen bırakmış birine şiir hakkında ne söyleyebiliriz ki. Şiirle ilgi ne söylesek o kişinin mimiği oynayabilir. Sanırım ben eminliğimi bu kararı vermedeki samimiyetime borçluyum. Sonra sıkıldım şiirin olmadığı bir hayatta bana ait bir yerin olmadığını gördüm. Hoş Koku’daki şiirleri yazdım.</p><p><strong> Korkunç İyi de, şiir dili güncelin sınırlarında, şiir güncel ilişkisine nasıl bakıyorsun?</strong></p><p>Güncel olandan ben, deneyimi anlıyorum. Anlatacak bir şeyinin olması söyleyecek bir şeyinin olmasından daha şiir geliyor bana. Netliğin ortaya çıkabilmesi için biraz zamana ihtiyaç vardır ve bu yüzden deneyimin yani şimdi ve burada olmanın belkliği, galibalılığı mevcut Korkunç İyi’de. Bu durumu seviyor ve benimsiyorum şiir için. Böyle bakınca güncel olmayan bir şey şiir de olamamış gibi geliyor. bu elbette bir yanılgıdır.</p><p><strong> İkinci kitapla şiirde ben buradayım süreci başlar, senin burada olmak üzerine söylemek istediklerin neler? </strong></p><p> iki kitabın ben burdayım demek için çok az olduğunu düşünüyorum. Bir şairin Türk Şiirindeki varlığı hakkında konuşabilmek için beş altı kitabının olması gerekiyor. İki kitapla bugün şiiri yakından takip eden insanlar için bir reklam arası olarak var olursun o kadar. İşin aslı ben burada, bunlarda değilim. Bu işin acemisi ve alaylı olarak kalmak bana daha yerimde hissettirir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/bazen-kelimeler-buzmus-gibi-gelir-4758576</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/c51c37e6-ux1vepjcr7vzep57dotm8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Süleyman Uludağ: Ve bir tercümenin 50.  Yılı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/suleyman-uludag-ve-bir-tercumenin-50-yili-4758577</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/suleyman-uludag-ve-bir-tercumenin-50-yili-4758577" rel="standout" />
      <description>Hocaların hocası Prof.Dr. Süleyman Uludağ ile henüz imam hatip lisesi öğrencisi olduğu yıllarda  karşılayan Prof.Dr. Mustafa Kara onun ilk kez Kayseri’de derslerine girdiğini söylüyor. Uludağ’ın peş peşe çıkardığı tasavvuf klasiklerinden Kuşeyri Risalesi’nin tercümesini ise bundan 50 yıl önce Kayseri’de yaptığını öğreniyoruz. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mustafa Kara</strong></p><p><br></p><p>Süleyman Uludağ’ı ilk defa ne zaman gördüm? 1967 yılında. Nerede? İstanbul İmam Hatip Okulunda. Ne olarak? Stajyer öğretmen olarak. Konuyu biraz açalım. 1960’lı yıllarda İstanbul’da bir tane İmam Hatip Okulu vardı. Fatih’in Fethiye mahallesinde. Her yıl bahar aylarında genç öğretmen adayları, öğretmenleri Osman Pazarlı’nın rehberliğinde okulumuza gelir, gruplar halinde bazen ders dinler, bazen ders anlatırlardı. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden gelen öğretmen adayları görevlerini tamamladıktan sonra öğretmenlerimiz de sınıfta genel değerlendirmeler yapar, bizleri teşvik ederlerdi. Bir gün Dinler Tarihi/Arapça öğretmenimiz Ahmet Kahraman’ın bu stajyer öğretmenlerin dersini dinledikten sonra şöyle dediğini hiç unutmadım: “Çocuklar, artık bu okulların istikbalinden endişe etmeye gerek yoktur” İşte o günlerde Süleyman Uludağ’ı gördüm diyorum. Ama yakından tanışma imkânım olmadı.</p><h2>YARIŞMAYI ULUDAĞ KAZANMIŞTI</h2><p>Altmışlı yıllarda onun ismiyle İslâm Düşüncesi dergisinde karşılaştım. Dergiyi Cağaloğlu Yayınevi sahibi M. İhsan Babalı çıkarıyor ve her sayısında yayınladığı Arapça metin ile tercüme yarışması açıyordu. Hafta sonları uğradığım yerlerden biri de bu yayınevi idi. Derginin yazarlarından Sezai Karakoç’la ilk defa bu derginin yazıhanesinde karşılaşmıştık.</p><p>Sözkonusu yarışmaların bir tanesini de Kastamonu İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni Süleyman Uludağ kazanmıştı. Jüri, Mahir İz, Nihat Çetin, Bekir Sadak ve Ali Özek’ten oluşuyordu. Yarışmaya 27 kişi katılmış başarılı görülen diğer dokuz kişinin ismi de verilmişti. Mevlut Güngör, Ali Toksarı, Halil İbrahim Şener… Bu üç isim de daha sonra İlahiyat fakültelerinde öğretim üyesi oldu ve sonra âlem-i cemale intikal etti.</p><p><br></p><h3>KAYSERİ’DE TALEBESİ OLDUM</h3><p>Süleyman Uludağ ile cemal cemale görüşmek ve tanışmak için biraz daha beklemek gerekiyordu. Kasım 1970’de Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü talebesi oldum.</p><p>Kasım 1970.</p><p>Süleyman Uludağ, l970 yılının sonbaharında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsüne imtihanla Tasavvuf tarihi hocası olarak atandı. Jüri: Mahir İz, Kemal Edip Kürkçüoğlu, İbrahim Âgâh Çubukçu. Mahir İz’in danışmanlığında hazırlayacağı çalışmanın adı da belli olmuştu.: İslâm’da Mûsikî ve Sema. İz Hoca 1974 tarihinde vefat edince danışmanlığı Ankara İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi İbrahim Âgâh Çubukçu üstlendi.</p><p>Hocamla tanıştıktan sonra İstanbul’dan bir mektup aldım. Hareket dergisi adına mektup yazan Tıb Fakültesi öğrencisi Ezel Erverdi şöyle diyordu özetle1: Arkadaşlarla toplandık, görüştük, dergi için birlikte çalışma ve araştırma konuları tesbit ettik. Senin için de Tekkeleri uygun gördük. Ne dersin? Ne diyebilirim. Hemen kolları sıvadım. Okuduğum eserlerin hemen hepsinde bir kaynak eserden bahsediliyordu : Koca Kayseri’de Osman Nuri Ergin’in Türk Maarif Tarihi’ni bulamadım. Meğer hocam gibi tez hazırlayan Halis Ayhan Hocam da aynı kitabı arıyormuş. Onun himmetiyle kitabı Konya’dan getirttim. </p><h2>YAYINEVİ İLE TANIŞMA</h2><p>Bu arada güzel bir tecelli oldu. Uludağ hocam ile Hareket/Dergâh camiasını tanıştırdım. Hocamla tanışan Ezel Ağabey’in umut dolu yüzünü hatırlıyorum. İntibalarını hayranlık duygularıyla anlatıyordu. “tanıdığım diğer hocalara benzemiyor” diyordu. Sanki Hocam’ın ileriki yıllarda hazırlayacağı telif tercüme eserlerin silüetini görmüş gibiydi. Bu bereketli ilişki bugün de devam ediyor. Şimdi hocamın  Hatırat kitabı gün sayıyor. Bu da İsmail Kara’nın takibiyle gerçekleşiyor.</p><p>İste tam bu noktada elli yıllık bir tercümeden bahsetmek istiyorum. Hocamın peşpeşe çıkardığı tasavvuf klasiklerinin en kıdemlisi Kuşeyrî Risalesi’dir. Gazalî’nin İhya’sı gibi bin yıldır Buhara Bursa Bosna hattında, Kaşgar Kahire Kurtuba güzergâhında  okunan kitaplardan biri de bu Risale’dir. Mezkûr eserin tercümesi Kayseri’de tamamlanmıştı. Hocama ait tercümenin önsözünün sonundaki yer ve tarih şöyle: Esenyurt/ Kayseri,12 Ekim 1975.2</p><h2>TAŞKÖPRİZADE VE KATİP ÇELEBİ</h2><p>Epigrafta Taşköprîzâde ve Katip Çelebi’nin cümleleri var:</p><p>“Ve Risale-i meşhûre-i mübarekesi hakkında demişlerdir ki: bir hanede ol Risale ola ol haneye nekbet(afet)isabet etmek olmamıştır”</p><p>“Risale, tasavvufta temel kaynak olan bir kitaptır”</p><p>1072 tarihinde Nişabur’da vefat eden Kuşeyrî, Risalesi’ni 1046 yılında şu dua cümlesiyle tamamlamıştı: “Kerem sahibi olan Allah’tan bu Risale’yi aleyhimizde hüccet ve vebal değil lehimizde bir vesile ve nur kılmasını niyaz ederim.” </p><p>Hocam ise tercümenin giriş kısmında yazdığı 65 sayfalık metni şöyle sonlandırıyor: Kuşeyrî Risalesi’nin tercümesini hazırlamaktaki esas gayemiz, tasavvufu en mühim kaynağından, en emin ve en saf halini yeni nesle tanıtmak, bu hayatı ihya etmek, cemiyetler için itici ve yükseltici bir güç menbaı olan mistik enerjiyi yeniden harekete geçirmeye gayret etmek bin yıllık Anadolu kültürünün yoğrulmasında önemli bir rol oynayan bir eseri millî kültürümüze kazandırmak ve ilmî tetkiklerin kolaylaşmasına yardımcı olmaktır”</p><p>Kuşeyrî Risalesi dünya klasiklerinden biridir. Dolayısıyla Doğu, Batı dillerine  bazan bütünü bazan da bir kısmı tercüme edilerek aktarılmıştır. Osmanlı asırlarında Türkçe ilk mütercim 1599 yılında vefat eden Hoca Sadeddin Efendi görülmektedir. XIX. yüzyılda Seyyid Muhammed Tevfik ve Abdünnafi Efendi’nin çalışmaları var. Cumhuriyet devrinde ise bu konuya emek veren kişi Tahsin Yazıcı’dır. Uludağ, özellikle Maarif klasikleri arasında çıkan bu tercümenin eksiklerini geniş bir şekilde göstermiştir. Ali Arslan tarafından yapılan ve 1978 yılında basılan tercümeyi de değerlendirdikten sonra kendi tercümesinin özelliklerine temas etmiştir.</p><p><br></p><h2>ULUDAĞ KÜLLİYATI</h2><p>Sonra bir bir Hocam tarafından Arapça ve Farsça’dan yapılan diğer klasiklerin tercümesi geldi: </p><p>	Hakikat Bilgisi Keşfu’l-mahcûb</p><p>	Doğuş Devrinde Tasavvuf,  Taarruf </p><p>	Tezkiretü’l-evliya</p><p>	Mukaddime</p><p>	Şerhu’l-akâid Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi</p><p>	Esrâru’t-tevhid Tevhidin Sırları</p><p>	Faysalu’t-tefrika İslâmda Müsamaha</p><p>	Farklı alanlarda değişik yayınevlerince neşredilen eserler sıraya girdi:</p><p>	Felsefe Din İlişkileri</p><p>	İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış</p><p>	İslâm’da İrşad ve Mürşid</p><p>	İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmetleri</p><p>	İslâm’da Musiki ve Sema</p><p>	Tasavvuf Dersleri</p><p>	Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</p><p>	Temel Tasavvufî Kavramlar</p><p>	Tasavvufun Dili</p><p>	Tasavvuf ve Tenkit</p><p>	Sûfî ve Kadın</p><p>	İbn Teymiye</p><p>	Fahreddin Râzî</p><p>	İbn Haldun</p><p>	Bayezid Bistamî</p><p>	Cuneyt Bağdadî</p><p>	İbrahim Hakkı Erzurumî</p><p>	İran’a ve Turan’a Seyahat</p><p>Şimdilik son iki eserinin konusu biraz farklı:</p><p>	Batum ve Acara Camileri</p><p>	Acara Gürcistan Hatıraları</p><p>Ve yüzlerce Diyanet İslâm Ansiklopedisi maddesi, makaleler,  röportajlar, belgeseller.</p><p><br></p><h2>BAZI TECELLİLER</h2><p>1980’den sonra YÖK kurulunca İlahiyat Fakültesi adıyla Üniversiteye bağlandık. Bizim gibi tez yapanlara bir fırsat tanındı. Yeni jüriler kurulacak, başarılı görülen tezler doktora tezi olarak kabul edilecek, başarısız olanlara süre verilecek. Ankara İlahiyat’ta görev yapan hocalarımızın kahir ekseriyeti bu karara ‘ilim elden gidiyor’ gerekçesi ile karşı çıktı, bildiri yayınladı. Jüri üyeliklerini kabul etmediler. YÖK geri adım atmadı. Jüriler kuruldu. Bu arada garip şeyler oldu. Mesela, İbrahim Âgâh Çubukçu daha önce başarılı bulduğu hocamın tezi için Bursa’ya geldi, olumsuz rapor verdi, döndü. </p><p>Hocamla bir kaç ay sonra yeni bir jürinin huzuruna çıktık. Onun  doktora derecesi pekiyi benim iyi. Sebebi de Amiran Kurtkan Hoca’nın İbn Teymiye isminden adeta nefret etmesi. Hocamın işareti üzerine jüride tartışmaya girmedim.</p><p>Üniversite hayatıyla birlikte ‘titr savaşları’ kadrolara atanma numaraları başladı. Fakülteye dört tane yardımcı doçentlik kadrosu verildi. Bir tanesi de tasavvuf tarihine aitti. Bu kadro kimin hakkı?. Belli. Fakat hocam ‘Mustafa ben başvurmayacağım. Sen dilekçeni yaz’ dedi. el-emru fevka’l-edeb. Eyvellah dedik. Hocam kısa sürede doçent oldu. Ben olamadım. Dil ile biraz uğraştım. 1989 da doçent oldum. İki sene sonra kadro geldi. Kimin hakkı bu?, belli. Hocam ‘Mustafa dilekçeni ver. Ben talib olmayacağım’ dedi. Bu dünyada böyle şeyler de oldu. İster inan ister inanma!</p><p>Nihayet 1994. Tasavvuf Tarihi profesörlüğü için iki kadro ilan edildi. Aynı jüriye ikimizin çalışmaları gönderildi. Üniversite idaresi gelen evrakı karara bağladığı için hocamdan bir hafta önce profesör oldum. İtiraf etmeliyim ki bu sefer mahcub oldum. Birkaç gün hocama görünemedim. Aslında o başka makamların insanı olduğu için hiç mi hiç umurunda değildi. Ama ben ezildim.</p><p>Asistanlığım 1970 de başladı. Bugün de devam ediyor. Ne mutlu bana… Ne mutlu hocası Süleyman Uludağ olanlara… Hepsinden önemlisi, ne mutlu Süleyman Uludağ’ın ulu davasına hizmet edenlere…</p><p>Hayatımda –tahmin edersiniz ki- bir çok ödül aldım. Amma bu ödüllerin en büyüğü hangisidir diye sorarsanız Hocam’ın emekli olduğum gün söylediği şu cümledir: “Benim en büyük eserim Mustafa Kara’dır.”</p><p><br></p><p><strong>Dipnotlar:</strong></p><p>1	Erverdi, yıllar sonra bu konuları genişçe anlattı: Nurettin Topçu Dünden Kalanlar ve Geleceğe Umutlar, s.271 vd.</p><p>2	Bu satırları yazdığım gün Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risalesi’nin 13. Baskısı geldi. ( 12. Ekim 2025)</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/suleyman-uludag-ve-bir-tercumenin-50-yili-4758577</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/3547e887-yhonj7ikuggtxq8qnmxcwk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niyazi Mısri’nin tasavvuf dünyası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/niyazi-misrinin-tasavvuf-dunyasi-4758580</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/niyazi-misrinin-tasavvuf-dunyasi-4758580" rel="standout" />
      <description>İnsan Yayınlarından, Tasavvuf Yolu – Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud- ismiyle Hazretin kaleminden çıkan dört risale ile Hazretin hayatının anlatıldığı bir risale yayın dünyasına kazandırıldı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her insanın kendine ait bir hikayesi olduğu gibi her kitabında farklı ve kendine özgü bir hikayesi ve macerası olduğu bilinir. İlm-i ledün’den sırları ifşa eden büyük bir arifin hayatı kendi içinde de sırları ve güzellikleri barındıran nitelikleri taşır. Büyük bir arifin böylesine değerli risalelerini elime aldığımda hazretin bu eserleri hangi meşakkatler içerisinde yoğrularak yazdığını da göz önüne alarak üç yüz yıldan fazla zaman öncesinden günümüze ulaşan gizli hazinelerin neler oldukları ile birlikte dünkü ve bugünkü taliplilerin eline geçme sürecini de merakta ederek iştiyakla risaleleri bir çırpıda bitiriverdim. 	</p><p>Kültür ve medeniyetimizin ve tasavvuf dünyasının nevi şahsına münhasır, ilm-i ledün sahibi mürşidi kamillerinden Niyâzî-i Mısrî, hem yaşadığı dönemde ve sonrasında hem de günümüzde yaralı gönülleri şifalandırmaya, yalnızca sureten değil siret itibariyle de insan olup Hakk’a vasıl olmayı arzulayıp da yola girmek isteyenlere rehber olmaya devam etmektedir. Çağımızın her türlü çürümüşlüğü karşısında yorgun düşen gönüllerin yüreğine su serperek, zor zamanlarını yaşadığımız nefes alamadığımız anlarda bize can simidi olacak irfan ve hikmet sızıntıları ile bizlere mürşitlik görevini öğretileri ile yapmaya devam etmektedir. </p><p>	Bugün daha çok şiirleri ile tanınan Hazretin külliyatının hala günümüz Türkçesi ile yayınlanmamış olması üzücü olmakla birlikte bizler için çok büyük bir eksikliktir. Ancak son  günlerde bu boşluğu dolduracak ve önümüzdeki dönemlerde eserlerinin ve fikirlerinin daha fazla konuşulacağının işaretlerinden olan bir eser daha yayın dünyasındaki yerini aldı. </p><p>İnsan Yayınlarından, Tasavvuf Yolu – Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud- ismiyle Hazretin kaleminden çıkan dört risale ile Hazretin hayatının anlatıldığı bir risale yayın dünyasına kazandırıldı. Böylelikle seyr-i süluk taliplerinin istifade edebileceği bir eser ile irfan ve hikmet dünyasına bir kez daha katkıda bulunulmuş oldu.</p><h2>GÖNÜLLERİ AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR</h2><p>Hazretin hayatının anlatılması ile başlayan eser, Mısrî’nin kendi kaleminden tarikat risalesi, esma risalesi, etvar-ı seba ve vahdet-i vücut risalelerinden oluşmaktadır. Eserlerini ekberi zaviyeden yazan Mısrî, paslanmış gönüllerin kirini gidermek için yaşadığı dönemden günümüze eserleri ile hala gönülleri aydınlatmaya devam etmektedir. Hazretin ilmi, zahirin ötesine geçerek batıni hikmetlerden irfani bir dünyanın kapılarını aralayacak derinlikte olması görüşlerinin yaşadığı dönemde ve sonrasında anlaşılması için derin bir bakış açısı ve idrak sahibi olunmasını gerektirmektedir. </p><p>Yaşadığı döneme yaptığı mücadelelerle katkıda bulunan Hazret, oldukça çetin bir hayat yaşasa da bildiği doğruları söylemekten hiçbir zaman geri durmayarak her zaman doğruları söyleyerek Hakk’tan ve hakikatten sırları da ifşa ederek irfan ve hikmetten beslenmek isteyenlere hazine değerinde kapılar açmaktadır.</p><p>Son devrin sufilerinden Halvetiyye-i Şabaniyye yolunun mürşid-i kâmili Ahmet Amîş Efendi’nin, Niyâzî-i Mısrî ile ilgili sözleri çok manidardır. “Tasavvuf kitabı okumayın. Onlar sizi ıdlâl eder. Yalnız Niyâzî Divanı’nı okuyun. Zira o süluku bitirdikten sonra söylemiş ve yazmıştır. Hazretin divanındaki sırlarının da bir nevi şerhi gibi olan risaleleri ise ehemmiyeti şiirlerindeki gibi hazine değerindeki yerini her daim muhafaza edecektir.</p><p>Ayrıca hazret kendi dilinden;</p><p> Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfan olan anlar bizi,   </p><p>İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi  </p><p>diyerek irfan ve hikmet dünyasının idrak edilmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığını söylemek ister gibidir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748653" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/4cde7151-1mvvdgu9cjqdw4j2lxx6m6.webp" data-title="Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor" data-url="/hayat/zulum-kitalar-asiyor-cinde-soykirim-sessizce-yapiliyor-4748653" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/niyazi-misrinin-tasavvuf-dunyasi-4758580</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/d959f55d-5c2brx5vg9pevsjh99a61.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hadislerle Efendimizi anlamak </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/hadislerle-efendimizi-anlamak-4758581</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/hadislerle-efendimizi-anlamak-4758581" rel="standout" />
      <description>Semerkand Yayınları tarafından Hadislerle Edep ve Ahlak ismiyle tercüme edilen el-Âdâb, peygamberimizin ahlakını öğrenmek ve böylece Kur’an’ın insan suretindeki tecellisine ulaşmak için eşsiz bir kaynak sunuyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberimiz (sav) Kur’an-ı Kerim’in ilk ve en kâmil tefsiri olarak, ilahî mesajı kendi şahsında mükemmel biçimde temsil etmiştir. O, ahlaki erdemlerin zirvesine ulaşmış, söz ve fiilleriyle vahyin hayata dönüşmüş halini sergilemiştir. Allah Teâlâ, onu yalnız kendi dönemine değil, bütün çağlara örnek olacak bir rehber kılmış, böylece Peygamber’in hayatı, Allah’tan gelen vahyin canlı ve somut bir tezahürü olmuştur. Nitekim Efendimiz “Ben, (başka değil, sadece), güzel ahlâkı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim.” buyurmuştur.  Hz. Aişe ise kendisine, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda: “Onun ahlâkı Kur’an’dı.” cevabını verir.  Bu anlamda İmam Beyhakî’nin (v. 1066) el-Âdâb adlı eseri, Peygamberimizin örnekliğini anlamak için eşsiz bir kaynaktır. Zira İmam Beyhakî, bu eserinde Efendimizin günlük yaşamında sergilediği edep, merhamet, adalet ve vakar gibi ahlaki tutumları titizlikle bir araya getirmiştir. el-Âdâb, Peygamberin ahlakının inceliklerini, insanın kendi hayatında nasıl ete kemiğe büründürebileceğini gösteren bir rehberdir. Eserde ana-babaya, akrabalara ve diğer insanlara karşı yerine getirilmesi gereken iyilikler ve karşılıklı sorumluluklar, başlıca kötü huylar ile nefsin bu huylardan arındırılıp terbiye edilme yolları ve benzeri konular ele alınmış, böylece 1000 kadar hadis bir araya getirilmiştir. Semerkand Yayınları tarafından Hadislerle Edep ve Ahlak ismiyle tercüme edilen el-Âdâb, peygamberimizin ahlakını öğrenmek ve böylece Kur’an’ın insan suretindeki tecellisine ulaşmak için bulunmaz bir eserdir.</p><h2>KURTULUŞ REHBERİ BİR BEŞER</h2><p>İnsan bilincinin hakikatten uzaklaşmasının bir örneğini Mekkeli müşriklerin peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemelerinde görebiliriz. Bu istek Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir.&nbsp;De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” (İsra, 94-95) Müşrikler inanmamak için çeşitli ve akıl almaz bahaneler sunmaktan bir an bile geri durmazlar. Öyle ki en son, peygamberin kendileri gibi insan olmasını bile dillerine dolarlar. Peygamber neden kendileri gibi evlenen, yiyen, içen, sokaklarda dolaşan ve alışveriş eden biriydi! Müşrikler kendileri gibi insan olan birine iman etmek istemiyor ve bu sebeple peygamberin bir melek olması gerektiğini öne sürüyorlardı. İnsanüstü bir varlığın peygamberliğe daha lâyık olduğunu zannediyorlardı. Kibrin farklı bir görünümü olan bu istek aslında kendilerini de tanımadıklarını gösterir. Alınlar secdeye gitmek istemediğinde bahanelerin sonu yoktur. Kibir, kendini absürt istekler ile gösterir.</p><h2>PERGAMBER TEBLİĞ ETTİĞİ HAYATI YAŞAR</h2><p>Peygamberin ana özelliği tebliğ ettiği vahyi kendi hayatında yaşamasıdır. İnsanlara, insan peygamber gönderilmesinin sebebi de her hususta örnek olabilmeleridir. Bizim gibi yemeyen, içmeyen ve bedeni olarak zaaflarımızı taşımayan bir varlık nasıl bize örnek olabilir? Bu sebeple ayetin devamında yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderileceği ifade edilir. Peki, Peygamber Efendimizden yaklaşık 14 asır sonra iman eden günümüz Müslümanları için peygamberin örnekliği kendini nasıl gösterir? Öncelikle Peygamberimizin örnekliğinin belli bir zaman hapsolmuş ve tarihsel olmadığının altını çizelim. Zira peygamberimiz insan olmanın ilahî görünümüdür. Zaman değişir, takvimler eskir ama insan olma gerçeği değişmez. Peygamberinizin bu örnekliğini ise sünnet, siyer, hadis, tefsirler, alime ve arifler üzerinden öğrenir ve hayatımıza taşırız. Böylece Allah’a yönelmenin en sahici biçimlerine de ulaşmış oluruz. </p><h2>TAFSİLAT HADİSLERDEN ÖĞRENİLİR</h2><p>Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber Efendimizin örnekliği “üsve-i hasene” tamlamasıyla, yani “en güzel örnek” ifadesiyle anlatılır: “İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.” (Ahzâb, 21) İşte hadis-i şerifler bu örnekliğin yazıya dökülmüş halleridir. Hadis-i şerif, Peygamberimize nispet edilen söz, fiil ve tasvipleri kapsar. Hadisler, inançtan ibadete, ahlaktan insan ilişkilerine, varlık tasavvurundan dünya görüşüne kadar hayatın her alanında vazgeçilmez bir referans kaynağıdır. İlahi hitabın açıklayıcısı ve Kur’an’dan sonra İslam hukukunun ikinci kaynağı olan hadisi şerifler, dini bilinci ayakta tutan yaşayan rehberdir. Kur’an-ı Kerim’de kısaca bahsedilen ve tafsilatı verilmeyen konularda da hadisler devreye girer. Ahiret hayatı, cennet, cehennem, kabir hayatı, diriliş, hesaba çekilme gibi konularda hadisler geniş bilgi vererek ilgili ayetleri tefsir eder. Aynı zamanda ideal aile hayatı, ahlaki fazilet ve reziletler, insanlar arası ilişkiler, ticaret hayatı gibi insan hayatının ana meseleleri hakkında da hadislerde geniş izahlar bulunmaktadır. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4748653" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/9/13/4cde7151-1mvvdgu9cjqdw4j2lxx6m6.webp" data-title="Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor" data-url="/hayat/zulum-kitalar-asiyor-cinde-soykirim-sessizce-yapiliyor-4748653" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zulüm kıtalar aşıyor Çin’de soykırım sessizce yapılıyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/hadislerle-efendimizi-anlamak-4758581</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Kitap Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/14/704d1204-c1ic1ul5b98nsgailh5pqk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>