<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak - Yeni Şafak Pazar Eki</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/yenisafak-pazar</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?category=yenisafak-pazar&amp;contentType=news" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Babamı erken kaybettik ama sevgisi bize güç verdi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/babami-erken-kaybettik-ama-sevgisi-bize-guc-verdi-4771344</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/babami-erken-kaybettik-ama-sevgisi-bize-guc-verdi-4771344" rel="standout" />
      <description>Malcolm X ve Şule Yüksel Şenler’in adalet ve özgürlük mücadelesi, AKM’de açılan “Yankılar” sergisinde buluştu.Malcolm X’in kızı Ilyasah Shabazz, babasının mirasını ve kendi hikâyesini anlattı: “Babamı erken kaybettik ama sevgisi bize her zaman güç verdi."</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Biri İstanbul’da, diğeri New York’ta dünyaya geldi. Yaşadıkları hayatı sorgulamaları İslam sayesinde oldu. İslam dini sadece onların yaşamlarını değil, ulaştıkları binlerce gencin yaşamını da değiştirdi. İkisinin de evleri kundaklandı, ikisi de tehdit edildi. Ancak biri diğeri kadar şanslı değildi; henüz 39 yaşında Harlem’de vereceği bir konferans sırasında suikasta kurban gitti. Diğeri ise aynı günlerde Anadolu’yu gezerek İslam’ı anlatmak için konferanslarına devam etti. Hayattayken hiç yan yana gelemeyen bu iki kahramanının yolları bugün bir sergide kesişiyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/7cc6a50a-zzvod5dt6tkh4j92uo5pm.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/22/7cc6a50a-zzvod5dt6tkh4j92uo5pm.webp"></p><h2>İslam’a adanan hayatlar</h2><p>Geçtiğimiz günlerde Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) açılan Yankılar sergisi, iki İslam aktivisti Malcolm X ve Şule Yüksel Şenler’in İslam için verdikleri mücadelenin hikâyesini anlatıyor. Şule Yüksel Şenler’in yakın çevresinde yetişen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın yanı sıra Malcolm X’in kızı Ilyasah Shabazz’ın da açılışına katıldığı sergi, geçtiğimiz mart ayında New York’ta sanatseverlerin beğenisine sunulmuştu. Bugün ise aynı sergi İstanbul’a taşındı. Böylece Şenler ve X’in yaşadıkları iki şehir aynı sergiye ev sahipliği yapmış oldu.</p><h2>Irkçılık ve kadın hakları için mücadele ettiler</h2><p>İki farklı uyanış hikâyesi etrafında şekillenen sergi,  farklı coğrafyada aynı dönemin baskılarına karşı İslam’ın özgürlük ve hak mücadelesinden yola çıkan iki vicdanlı insanın hikâyesine odaklanıyor. İslam’ın hak ve özgürlüklerini Malcolm X, ABD’de ırkçılıkla mücadele alanında dile getirirken; Şule Yüksel Şenler de kadınların örtünme hakları için büyük emek harcadı. Sergi, Malcolm X’in “Tüm uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” sözü ile Şule Yüksel Şenler’in “Ey kendini insan bilen insan kendini oku” çağrısının yankısı etrafında şekilleniyor. Sergi 27 Kasım’a kadar görülebilir.</p><h2>Sevgiyle büyütüldük</h2><p>Sergi kapsamında Malcolm X'in kızı da istanbul'daydı. 1962 doğumlu yazar ve eğitimci olan İlyasah Shabazz, Amerikalı Müslüman siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X ve Betty Shabazz’ın üçüncü kızı olarak babasının yolunda yürümeye devam ediyor. Sosyal Enstitü'de bir konuşma yaparak hem kişisel hikâyesini hem de babası Malcolm X’in mücadelesini anlatan Shabazz, annesinin babası öldürüldüğünde ikiz kız kardeşlerine hamile olduğunu ve altı çocuğu büyük bir sevgi ve özveriyle büyüttüğünü anlattı ve şunu ekledi: “Bugün biz güçlüysek, annem sayesindedir.”</p><h2>Müslüman kimliğimizi öğrenerek büyüdük</h2><p>Shabazz, “Ailemizde İslam’ı ve kadınların dünyaya yaptığı katkıları küçük yaşta öğrendik. Altı kız kardeştik ve kendimize saygımızı, Afrikalı diaspora kimliğimizi ve Müslüman olmanın değerini evde öğrendik. Okullarda bize İslam’dan ya da siyah kadınların başarılarından bahsedilmiyordu. Ailem bunun boşluğunu doldurdu” dedi.</p><p>Genç kızların kimliklerini oluşturmakta yaşadığı zorlukları görünce eğitimci olmaya karar verdiğini dile getiren Shabazz, “Biyoloji, tıp ve antropoloji okudum, sonra öğretmenliğe yöneldim. Gençlerin kaliteli eğitime ve özgüvene erişmesini sağlamak benim en büyük tutkum oldu.” ifadelerini kullandı.</p><h2>Babam  yoktu ama sevgisi vardı</h2><p>Babası suikasta uğradığında yaşadıklarını ise Shabazz  şöyle anlattı: “Babam ben 3 yaşındayken öldürüldü. Annem o zaman ikiz kardeşlerime de hamileydi. Annem altı kız çocuğuyla bir başına kaldı. Babamız gözlerimizin önünde silahlı saldırıya uğradı. Buna rağmen annem bizi sevgiyle büyüttü. Babam yoktu ama sevgisi vardı. Onu evde hep konuşarak, anlatarak, değerlerini yaşayarak tanıdık.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769020" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/4cba5e07-m8ygq8ytx2bzh3ikqj04f.webp" data-title="Oyunculuğun özünü babamdan öğrendim" data-url="/hayat/oyunculugun-ozunu-babamdan-ogrendim-4769020" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Oyunculuğun özünü babamdan öğrendim</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/babami-erken-kaybettik-ama-sevgisi-bize-guc-verdi-4771344</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ayşe Olgun</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/9e0c0ac6-hqf95s9w21bkir5p0m13qe.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aşk ve dostlukla hayattalar </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ask-ve-dostlukla-hayattalar-4771345</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ask-ve-dostlukla-hayattalar-4771345" rel="standout" />
      <description>İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye koyduğu Giacomo Puccini’nin La Bohème operası, 19. yüzyıl Paris’inin bohem dünyasında geçen aşk ve dostluk hikâyesini anlatıyor. AKM’de sahneleyen rejisör Yiğit Günsoy, “Hikâye 1800’lü yıllarda geçiyor ama insan duyguları ve var olma mücadeleleri değişmedi. Paris’teki genç sanatçılar, parasızlık ve soğuğa karşı dostluk ve aşkla ayakta kalıyor. Bu temalar her dönemde evrensel” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin (İDOB) sahneye koyduğu, Giacomo Puccini’nin en sevilen ve en sık sahnelenen ölümsüz eseri “La Bohème”, dönemin Paris’ini gerçekçi bir şekilde yansıtan yeni prodüksiyonuyla geçtiğimiz gün Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) izleyicilerle buluştu.Librettosu Luigi Illica ve Giuseppe Giacosa tarafından kaleme alınan La Bohème Operası; Paris’te, Noel arifesinde başlayan dokunaklı bir aşk hikâyesini konu alıyor. Bohem hayatı yaşayan bir grup arkadaş, geçimlerini sanat eserleri yaratarak kazanıyor. Şair Rodolfo, terzi Mimì’ye âşık; ressam Marcello’nun ise şarkıcı Musetta ile çalkantılı bir ilişkisi var. Her şeye rağmen iki çift de mutlu oldukları zamanlarda birlikte hayatın ve aşkın tadını çıkarmaya çalışıyor. Ancak Mimì’nin sağlık durumunun oldukça kötü olduğu anlaşılınca Rodolfo, onun bu hastalıktan öleceğini kabullenmekte zorlanıyor. Rodolfo ve Mimì ayrılıyor, aylar sonra Musetta, Mimì’nin durumunun ağırlaştığını fark ederek onu Rodolfo ve Marcello’nun yaşadığı eve getiriyor. Rodolfo hemen onu içeri alıyor ve iyileşmesi için elinden geleni yapıyor. Ancak artık çok geçtir. Birbirlerine aşklarını ilan ettikten kısa süre sonra Mimì hastalığına yenik düşüyor. Bestelenişinin üzerinden 129 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini koruyan bu eser gençliğin ateşini, aşkın acısını ve müziğin sonsuzluğunu aynı sahnede buluşturarak hayatın tüm renklerini izleyiciyle paylaşıyor. İtalyanca seslendirilen eseri rejisör Yiğit Günsoy sahneye koyarken, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nı İbrahim Yazıcı yönetiyor. Temsillerde ‘Mimì’ rolünde Ayten Telek, ‘Rodolfo’ rolünde ise Burak Dabakoğlu sahne alıyor. </p><p>19. yüzyıl Paris’inin bohem dünyasında geçen dokunaklı bir aşk ve dostluk hikâyesini anlatan “La Bohème”, 22-26-27 Kasım ve 13-17-20 Aralık tarihlerinde AKM’deki Türk Telekom Opera Salonu’nda sahnelenecek. Yeni Şafak Pazar olarak; rejisör Yiğit Günsoy’un yanı sıra ‘Mimì’ rolünü canlandıran Ayten Telek ve ‘Rodolfo’ rolündeki Burak Dabakoğlu ile konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/17207c74-i302y989ijlmaem7fi201m.webp" data-card-width="260" data-card-height="389" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/22/17207c74-i302y989ijlmaem7fi201m.webp" data-card-caption="Yiğit Günsoy"></p><h2>Dostluk ve aşk ön planda </h2><p>Rejisör Yiğit Günsoy, “Puccini bestesini yaparken bir tiyatro rejisörü gibi her şeyi çok net biçimde belirtiyor. Ben de Puccini’ye sadık kalarak klasik şekilde sahneledim. İnsan duygularını, dostluğu ve aşkı ön plana çıkardım” ifadelerini kullanıyor. Günsoy, izleyicide öncelikle bir nostalji duygusu uyandırmayı amaçladıklarını belirterek, “Her eserde birkaç cümle vardır ve bir rejisör için bu cümleler eserin iskeleti, omurgasıdır. Onun üzerinden yola çıkarak her şeyi sahneye koyarsınız. La Bohème’in ikinci perdesinde bir laf vardır: ‘Ütopya ve yanılgıların o güzel yaşı! İnanırsın, ümit edersin ve her şey güzel görünür.’ Her şeyin mümkün göründüğü, hayatın bir ütopyadan ibaret olduğu gençlik dönemini anlatır. Hepimiz o dönemi yaşadık, ardından hayatın gerçekleriyle karşılaştık. Bu, izleyiciyi yaşına bakmaksızın o döneme götürüyor” diyor. </p><h2>1800’lerden bugüne duygular hiç değişmedi</h2><p>La Bohème’in bugün hâlâ aynı güçle izleyiciye temas etmesinin sebebini “Puccini, gelmiş geçmiş en büyük İtalyan bestecilerden biri ve 12 operasının en az 9’u her yerde sahneleniyor, çalınıyor, kayda alınıyor. Bu da onun büyüklüğünü gösteriyor. La Bohème de aslında çok güncel bir konu. Hikâye 1800’lü yılların ilk yarısında geçiyor ama o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Çünkü insan hâlâ duygularıyla ve var olma problemleriyle uğraşıyor. Paris’te sanatçı olmak isteyen dört genç sanatkârın parasızlıkla, soğukla boğuşması ama tüm bunların yanında çok güçlü bir dostluklarının olması ve tabii ki aşk… Bütün bu temalar bugün de aynı şekilde geçerli. Her ülkede, her dönemde karşımıza çıkan çok evrensel bir konu” sözleriyle açıklıyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/2bf5d01d-sawqq3qqpymz9rz5yq8w8.webp" data-card-width="600" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/22/2bf5d01d-sawqq3qqpymz9rz5yq8w8.webp"></p><h2>Ayten Telek: Mimì naif ve sade bir karakter</h2><p>Ayten Telek canlandırdığı Mimì karakterini, “Mimì, naif, sade ve basit yaşayan bir kız. Paris’te bohem bir hayat sürüyor ama fakir olduğu için küçük bir odada yaşıyor. Terzilik yapıyor, zengin sosyete kadınlarına kıyafet dikiyor ve küçük el yapımı çiçekler yapıyor. Bu çiçekleri satmak için değil, kendine huzur vermek için, adeta bir hobi olarak yapıyor. Aynı zamanda onları kostümlerde kullanıyor. Ayrıca Mimì çok hasta; o dönemin koşullarında yaşam ve beslenme şartları zor olduğu için bu hastalık ciddi ve ölümcül. Bilmiyor, farkında değil. Romantik bir kızcağız, yalnız olduğu için hayatına katacağı birini arıyor. Çatı katında yaşayan genç sanatçı ekibinden şair Rodolfo’ya âşık oluyor” şeklinde anlatıyor. Telek, kendisini en çok etkileyen sahneyi ise şöyle paylaşıyor: “Ölüm sahnesi tabii ki. Artık ölüm aşamasında. Mimi, içindeki duyguları özgürce ifade ediyor, günlük hayatta yapamadığını son anlarında yaşıyor. Bu sahne melodik ve dramatik açıdan gerçekten çok güçlü.”</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/dac8c67c-0kqmhzyaquslpm6ob9bnlqq.webp" data-card-width="800" data-card-height="1067" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/22/dac8c67c-0kqmhzyaquslpm6ob9bnlqq.webp"></p><h2>Burak Dabakoğlu: Rodolfo romantik ve eğlenceli</h2><p>Burak Dabakoğlu ise “Rodolfo” rolünü “Karakterim bir şair. Biraz romantik, biraz da eğlenceli bir adam. Arkadaşlarıyla birlikte çok zor şartlar altında yaşıyor. Yazdığı şiirler ve yazılarla geçimini sağlamaya çalışıyor. Çatı katında yaşıyor, kış günlerinde oldukça üşüyor. Ardından Mimi ile tanışıyor ve hayatı aşkla birlikte çok güzel bir şekilde ilerliyor, ancak ne yazık ki finali kötü bitiyor. Bu, karakterin döngüsünü özetliyor” sözleriyle anlatıyor. “Şartlar ve durumlar ne olursa olsun arkadaşlık ve aşkın her alanda var olmaya devam ettiği mesajını vermek istedik” diyen Dabakoğlu, en çok heyecanlandığı sahneleri ise şöyle anlatıyor: “Üçüncü perde aslında çok daha dramatik. Ben dramatik hikâyeleri seviyorum. Bu perde beni çok etkiliyor. Tabii operanın finali de… Mimì’nin öldüğü sahne, tiyatro açısından gerçekten çok gerçekçi ve etkileyici.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769034" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/38778448-p7j2brvul9ht026f0twrj.webp" data-title="Tuvalin karşısında ‘Yan Yana’lar" data-url="/hayat/tuvalin-karsisinda-yan-yanalar-4769034" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Tuvalin karşısında ‘Yan Yana’lar</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ask-ve-dostlukla-hayattalar-4771345</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/22/e1e8bb9f-wc6zvh7pyusun39ml2b4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dergilik: Özel’den ‘özel’ şiirler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-ozelden-ozel-siirler-4771347</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-ozelden-ozel-siirler-4771347" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Buzdokuz, 28. sayısıyla raflardaki yerini aldı. Hakan Şarkdemir’in editörleri arasında olduğu derginin yeni sayısını beğendim. Güzel metinler var. Bunlardan biri Kâmil Yeşil imzalı. Yeşil, Buzdokuz okurları için ‘özel’likli bir yazı kaleme almış: İsmet Özel’in Bir Yusuf Masalı’nda Latin Alfabesi Değmemiş İlave Şiirler: Saniyen Münacat, Naat, Sebeb-i Telif ve Dibace Üzerine. (Başlık tam dergi başlığı olmuş!). Konu İsmet Özel olunca yazıyı milim milim okudum. Özel’in Bir Yusuf Masalı adlı kitabının Osmanlı Türkçesi baskısında ilave dört şiir var(mış). Yeşil, metninde hem bu şiirleri ele almış hem de genel bir değerlendirme yapmış. Şöyle diyor: İsmet Özel bu şiirleri (Osmanlı Türkçesi’yle yayınlayarak) okumak hakkı ve ayrıcalığını sadece ‘Türk Yazısı’nı okumayı bilenlere vermiş oluyor. Soru şöyle: Şairler ve akademya (varsa öyle bir şey!) İsmet Özel’in Türk Yazısı teklifini neden duymazdan geliyor? Bu sayının dosya konusu İz, İmza, Özne başlığını taşıyor. Furkan Katuç’un hazırladığı 40 sayfalık dosyaya 11 isim katkı sağlamış. Buzdokuz’un şöyleşi konuğu Filistinli sanatkâr İbrahim Nasrallah. Nasrallah da herkes gibi Arap ve İslam dünyasının İsrail zulmüne karşı neden sessiz kaldığını bilmiyor. Şairler, Zeynep Karaca ve Vural Kaya da diğer söyleşi konukları. Karaca’yla Berat Korkmaz, Kaya’yla Ertuğrul Rast konuşmuş. Şiirle bitireyim İsmet Özel’den: Bigane yardan / Şiir tutmaz bir duvar / Ona toplum diyorlar / Ona neyse / bana ne. Şiir, teori, eleştiri dergisine, buzdokuzdergi@gmail.com e posta adresinden veya 0533 276 62 12 numaralı telefondan ulaşılabilir. </p><h2>Değinmeler... </h2><p>Bağımsız, bağlamsız, bağlantısız muhabbet dergisi Meşreb 4. sayısıyla okurunu selamladı. Ezra Kökçe sayısını Kökçe’nin kendisi yönetmiş. Kapağa yazarların ismi ve Bizimle Yaşayanlar başlığı çıkarılmış. Başlık anlayacağınız üzere bu sayının ‘tema’sı. Ebubekir Kurban, Medine müdafaasını (Ömer Fahreddin Paşa’ya rahmet) yazmış. Defne A. Koç'a dikkat, ileride büyük yazar olacak. Yeni Şafak’ımızın kültür sayfası yönetmeni Sevda Dursun’u temsilen Melike Dursun’la Batuhan Dursun Meşreb’de. Bu sayının diğer yazarları Asude Bahar Fındık, Seyhan Sara, Filiz Handan Aytin, Halime Kökçe, Deniz Adıyaman, Ayşe Bilge Ketancı, Osman Dursun, Fatih Mutlu ve adamlarım Ercümend Efkâr’la Şahsi Fikrim. Şahsi kardeşimin derinlikli yazılarından feyz aldığımı herkes biliyor. Para ile satılmayan dergiye mesrebdergisi@gmail.com e posta adresi vasıtasıyla ulaşmak mümkün. </p><p>Her daim aşk ile kaleme sarılan gençlere ne mutlu.</p><h2>Romanımızda terör</h2><p>Başlığını koydum yazıma. Çeyrek asrı geride bırakıp 26. yılına merhaba diyen Ay Vakti dergisinin 218. sayısında yayınlanan Necmettin Evci imzalı metin de aynı başlığı taşıyor. Evci, 'Romanımızda Terör Romantizmi' başlıklı yazısında romanlarımızda ‘terör’e nasıl bakıldığını irdelemiş. Bu yazının devamını bekliyorum. Peki ya şiirde durum ne? Bir Süleyman Çobanoğlu dizesi var, yorum yapmadan alayım buraya: (Güneydoğu’da) Otuz yıl kurşun aktı tek şair ses etmedi. Evci’nin yazısı önemli. En azından bir tartışma başlatsa… Şeref Akbaba, Selami Şimşek ve Salih Uçak’ın yayın yönetmeni oldukları 48 sayfalık derginin bu sayısında Selami Şimşek, Ferhat Öksüz, İsmail Bingöl, Ali Yaşar Bolat, Yavuz Ertürk, Mehmet Sertpolat ve Ferman Karaçam’dan birer şiir yer alıyor. Hikâyecilerse Araf’la Seher Özden Bozkurt, Nasip’le Nurşah Karaca, Direniş’le Mehmet Güven ve Eldeki Fidan adlı ‘öykü’süyle Züleyha Kayaoğlu Eker. (Hazır dertlerimiz yetmiyormuş gibi şimdi de hikâye-öykü diye bir sorunsalımız var). Orhan Oğuz hoca, şiirin tanımının peşinde. Leyla Yıldız’ın metninde ‘mağaradakiler’in görmek istemediği Sevmek Zamanı filmi ele alınmış. Şair Selami Şimşek’ten bir dizeyle bitireyim: biliyorum düşen her yaprak bir eylül koşusudur mevsimler kulvarında. Deneme, inceleme, günlük ve kitap tanıtım yazılarına yer verilen düşünce, kültür ve edebiyat dergisine ayvakti@gmail.com e posta adresinden ulaşılabilir.   </p><h2>Politik ön yargılar</h2><p>Mehmet Erikli’nin editörlüğünü yaptığı Mostar’ın 249. sayısı Politik Ön yargılar ve Alternatif Siyaset dosya başlığıyla yayınlandı. 96 sayfalık aylık derginin çalışmasına üç yazar destek vermiş. Bunlar, Ercan Yıldırım, İsmail Kılıçarslan ve Peyami Safa Güney. Yusuf Kaplan da bir söyleşiyle katılmış dosyaya. Okumaya sondan, Kaplan ağabeyin konuşmasından başladım. İbrahim Orhun Kaplan’a konuşan hoca, “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket başına ne geldiğini bilememesidir. Daha kötüsü bilemediğini de bilememesidir” diyor. Görsel Hafıza’da çok güzel siyah-beyaz Abdullah Selvi fotoğrafı var. Çizgi sayfasında da Elif Özcanoğlu’nun Filistin’i konu alan bir çizimi yer alıyor. Kitap tanıtım yazılarından ilki hemen hemen her dergi severin okumasını salık vereceğim bir kitabı konu etmiş: Kesin İnançlılar. Eric Hoffer imzalı eseri Davut Bayraklı tanıtmış. Salih Özbay sözüyle bitireyim: Reklamlar, duygusal tasarımlarla hedef kitleye yönelik gerçeküstü bir dünya, metaverse inşa eder. Bu sayede artık yapma gerçeklik, verili gerçekliği ilga eder. “Her dergi bir fidan” sloganıyla abonelik kampanyası düzenleyen dergiye dergi@mostar.com.tr e posta adresinden ulaşılabilir.</p><h2>BİR YILA BİR SAYI</h2><p>Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp’te yayınlanan Heshtje, 2022’nin ilk ayında kurulmuş. Yılda bir defa ve 150 sayfa basılan derginin kurucusu Medadin Limani. Limani aynı zamanda dergiyi yönetiyor. Heshtje, yalnızca yerel bir yayın olmasının yanı sıra yurt dışında yaşayan Arnavutlara ve Arnavutça konuşan herkese seslenme iddiasında. Genç edebiyatçı ve sanatçıların sesini duyurmayı da amaçları arasında gören dergi, sayfalarında öykü, şiir, deneme, biyografi ve söyleşi türü çalışmalara yer veriyor. Geçen yıl kurulan dergi, dergicilik haricinde bir yayınevi ve akademi kurarak yoluna devam etmeyi planlıyor. Dernek ve vakıf kurmak, Üsküp, Prizren ve İşkodra’da kitap evleri açılması da planlar arasında. Derginin yayın kurulunda Kosova’dan Liridon Hyseni (öykü editörü), Kuzey Makedonya’dan Lejla Ismaili (düz yazı editörü) ve Arnavutluk’tan da Don Mehaj (şiir editörü) var. Edebiyat ve sanat dergisine www.revistaheshtje.com internet adresiyle revistaheshtje@outlook.com e posta adresinden veya 00389 70 486 890 numaralı telefondan ulaşmak mümkün. Üsküplü edebiyat ve dergi severlere selam olsun!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-ozelden-ozel-siirler-4771347</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakkı Yanık</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/f0a8a8a7-tglr2vqbzuqdf9oo215l5q.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sırları ifşa eden sufi: Niyâzî-i Mısrî</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sirlari-ifsa-eden-sufi-niyazi-i-misri-4771349</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sirlari-ifsa-eden-sufi-niyazi-i-misri-4771349" rel="standout" />
      <description>Niyazi Mısrî’nin biyografisinin yanında biri daha önce hiç yayımlanmamış dört risalesinin bir araya geldiği “Niyâzî-i Mısrî, Tasavvuf Yolu-Nefis Mertebeleri ve Vahdet-i Vücûd” adlı eseri İnsan Yayınları arasında okurla buluşturan Oğuzhan Dönmez, Mısrî’yi “sırları ifşa eden bir sufi” olarak tarif ediyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı tasavvuf tarihinin en etkileyici simalarından, medeniyetimizin ve topraklarımızın yetiştirdiği büyük sûfîlerden, yaşadığı çağda da günümüzde de yeterince idrak edilip takdir edilemeyen hayatı da çileler ile geçmiş Niyâzî-i Mısrî, sürgün dolu bir ömür geçirse de hakikati dillendirmekten hiçbir zaman imtina etmeyen, irfan ve hikmet sahibi bir gönül ve Hak aşığıdır. Birçok şiiri muhtelif bestekârlar tarafından bestelendiği gibi Mısrî’nin dîvanı da aynı zamanda birçok tarik ehli tarafından seyr-i sülûk ilmihali niyetiyle de okunan müstesna bir sûfîdir.  </p><p>O’nun nesir ve şiirleri hakikatin dilinin bir ifadesi olarak karşımızda durmaktadır. Araştırmacı-Yazar Oğuzhan Dönmez’in hazırladığı İnsan Yayınları tarafından yayımlanan “Niyâzî-i Mısrî, Tasavvuf Yolu-Nefis Mertebeleri ve Vahdet-i Vücûd” isimli kitabı, Hakk’a vuslat yolu olan tasavvufu ve onun en zor ve karmaşık meselelerinden olan Vahdet-i Vücûd düşüncesini kısa ve özlü bir şekilde anlatan bir eser olarak gün yüzüne çıkarak önemli bir boşluğu doldurdu. Niyâzî-i Mısrî’nin hayatını ve görüşlerini kendi risaleleri bir araya getirilerek yayın dünyasına kazandırılan eser hem tarihi bir belge hem Mısrî’nin günümüzdeki sesi hem de modern dünyanın bunalımını yaşayan günümüz insanına irfan ve hikmet dünyasını anlamak adına oldukça kıymetli bir hazine olarak raflardaki yerini aldı. Biz de bu vesileyle Oğuzhan Dönmez ile hem hazırladığı kitabı hem tarihsel açıdan Osmanlı tasavvufunu hem de Niyâzî-i Mısrî’nin ardından bizlere bıraktığı mirası ve bu mirasa sahip çıkabilmek adına neler yapılabileceğini konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/4d671809-ysjmwzwy322izcf9de49e.webp" data-card-width="576" data-card-height="706" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/4d671809-ysjmwzwy322izcf9de49e.webp" data-card-caption="Oğuzhan Dönmez"></p><p><strong>Her kitabın bir hikayesi vardır. Böylesine derin bir eserin hikayesi nedir ve bu eser nasıl oluştu bize anlatabilir misiniz?</strong></p><p>Mısrî’de içinde ilm-i ledünden sırları açığa çıkaran bu risâleleri yazarken sıra dışı çileli bir hayat yaşayarak yazmış dolayısıyla böylesine değerli eserleri kütüphanelerin tozlu raflarından açığa çıkarmak kıymetli ve hatta oldukça keyifli olduğu kadar da meşakkatleri de içinde taşımaktadır. Niyâzî-i Mısrî’yi o meşhur “Derman aradım derdime derdim bana derman imiş.” şiiri ile tanırdım ama esas tanışıklığım, çok sevdiğim bir ağabeyimle İstanbul’un göbeğinde Taksim Atatürk Kitaplığı’nda hayata dair derin sohbetler ederken bir gün bana “Geçmişte yaşamış büyüklerimizin bazılarının günümüz Türkçesiyle yayınlanmamış pek çok eseri var. Niyâzî-i Mısrî de çok büyük bir sûfî ve kadri kıymeti ne kendi çağında ne de günümüzde yeterince idrak edilerek takdir görmedi. Eserleri kütüphanenin tozlu raflarında kimse dokunmadan duruyor sende ilgilensen de bu eserler günümüz Türkçesine çevrilse istifade etmek isteyenler de faydalansa ne güzel olur.” deyince “Harika olur abi.” diyerek hemen işe koyuldum ve Mısrî’nin risâlelerinin çok azının günümüz Türkçesiyle transkript edilmiş olduğunu fark ettiğimde, bu boşluğun bir nebze de olsun dolması adına bu çalışma ortaya çıkmış oldu. </p><h2>İlm-i ledün sahibi bir sûfî</h2><p><strong>Niyâzî-i Mısrî nasıl bir sûfîydi? Diğer mutasavvıflardan farkı neydi?</strong></p><p>Tarih boyunca sûfîler ile devlet adamları arasında ilişki farklı şekillerde cereyan etmiştir. Ancak genel itibariyle sûfîlerin tavırlarında, devlet adamlarıyla ilişkilerinde bir mesafeyi koruyarak onlardan bir şey talep etmemek, onlara yakın olmamak, adaleti gözetmediklerinde tasvip etmemek ve bunu dile getirmek vardır. Mısrî’yi farklı kılan en temel yönü, hakikati dillendirmekte bir an bile tereddüt etmemesi ve sadece Hakk’ın karşısında eğilmesidir. Nefesler adedince Hakk’a giden yollar vardır ilkesince her Hakk dostu meşrebince farklı yollar izlemişlerdir. Bununla birlikte tarih boyunca bazı tasavvuf ehli inziva ve halvet içerisinde topluma pek fazla karışmadan içe dönük bir hayatı izlerken, bazıları da toplum içerisinde halk içerisinde Hakk ile birlikte olmuşlardır. Mısrî, toplum içinde hem gönüllere hem de yapılan haksızlıklara karşı gerçekleri dillendiren ve bunun da mücadelesini veren bir sûfîdir. O sadece bir köşede Hakk’ı zikreden kesretten vahdeti yaşamış biri değil, Hakk’ın bazı sırlarını ifşa eden hakikatin dili olan bir Hakk dostudur. Hayatının uzun bir bölümü sürgünde geçmiş olsa da asla inandığı yoldan vazgeçmemiştir. O’nun korkusuzluğu ve cesareti, aynı zamanda aşkının da bir yansımasıdır. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/c8d2200f-cecsd2fob1jojlfc9800ll.webp" data-card-width="1068" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/c8d2200f-cecsd2fob1jojlfc9800ll.webp" data-card-caption="Yunanistan’ın Limni adasındaki  Niyazi Mısri’nin yıkılan külliyesinin  ayakta kalan süslü kapı kemeri ve bugünkü hali."></p><h2>Mısrî’nin kısa bir biyografisi aslında</h2><p><strong>Eserde yer alan risâleler hangi konuları ele almaktadır?</strong></p><p>Elinizdeki eserdeki risâlelerin ilki Mahmud Esad’ın kalemiyle Mısrî’nin kısa bir biyografisidir. “Niyâzî-i Mısrî’nin Hâl Tercümesi” isimli risâle, araştırmalarım sonucu başka bir yerde yayınlanmadı ve ilk defa günümüz Türkçesiyle yayınlanmaktadır. İkinci risâle “Usul-u Tarikat ve Rumûz-u Hakikat” isimli risâledir. Burada ise hakiki tasavvuf ve tarikatın ne olduğu zâhir ve bâtın ayrımı ile suret ve siret farkı içerisinde seyr-i sülûk ile kişinin yaşayabileceği bazı değişiklikler ele alınmaktadır. Üçüncü risâle ise “Şerh-i Esma-i Hüsna Aşera” isimlidir. Cenâb-ı Hakk’ın on iki isminin zâhirî ve bâtınî sırlarını açıklayan bir risâledir. Eserin dördüncü risâlesi ise seyr-i sülûk sürecinde sâliklerin geçmeye çalıştığı nefsin mertebelerinin ele alındığı ve bu aşamalarda görülebilecek rüyaların nelere işaret ettiğine dair “Risâle-i Etvâr-ı Seba” isimli risâledir. Eserin son kısmında ise tasavvufun en derinlikli ve çetrefilli konularından olan “Risâle-i Vahdet-i Vücûd” risâlesi vardır. Risâlelerin hacmi küçük olsa da ehemmiyeti ve kıymeti büyüktür. </p><p>Risâlelerde çok farklı ve çeşitli temalar ele alınmaktadır; marifetullah, nefis terbiyesi, seyr-i sülûk, ilahi aşk, vahdet-i vücûd, vb. konular. Ama aynı zamanda bu metinlerde toplumsal ve ahlaki öğütler, teşbihler ve rümûzlu anlatımlar da görebiliyoruz. Mısrî’nin dili, hem dîvan şiirinin inceliğine hem de halkın anlayabileceği bir dile sahip olduğundan anlaşılması da gayet şeffaf ve açıktır. Hazretin bu iki dili birleştirmesi, o’nun dilini daha da güzelleştirdiği gibi eşsiz bir hale getirmektedir. </p><p><strong>Eseri hazırlarken latin harflerine aktarma sürecinde ve sadeleştirme yaparken nasıl bir yöntem izlediniz?</strong></p><p>Tasavvufun derinlikli meselelerinin ele alındığı risâlelerde anlamın kaybolmaması için mümkün olduğunca tasavvuf kavramlarına dokunmamaya çalışarak kavramların ve metinlerin özüne dokunmadan günümüz insanının daha iyi anlaması adına günümüz cümle yapısıyla bugünkü dile aktarma yolu seçildi. Ayetlerin, hadislerin, kelam-ı kibarların ve mümkün olduğunca şiirlerin kaynakları dipnotlarda verildi. Bazı cümlelerin ve kavramların daha iyi anlaşılması adına dipnotlarda bazı açıklamalarda bulunuldu. Bu yüzden aslında elinizdeki eser hem tarihi bir kaynak hem de akademik unsurları da olan günümüz insanının anlayabileceği bir dil ile bugünün ve yarının okuyucuları için hazırlanmış oldu. Tasavvuf ne kadar kâl ilmi değil hâl ilmi olsa da bu eser, Osmanlı tasavvuf tarihinde mühim bir yeri olan Mısrî’nin kendi yazdıkları ile görüşlerini sunarak tasavvufu da anlamak bilmek isteyenlere kısa, özlü ve derinlikli bir anlatımla tarihi bir kaynak hüviyetini taşımaktadır.</p><h2>Buhranlı bir yüzyıl</h2><p><strong>17. yüzyılda Osmanlı’da neler oluyordu?</strong></p><p>17. yüzyıl, Osmanlı için, değişimlerin, dönüşümlerin olduğu askeri, siyasi ve ekonomik ve sosyal açılardan buhranların olduğu bir dönemdi. İstikrarsızlık, askeri başarısızlıklar ve iktisadi sıkıntılar halkı bunaltmıştı. Hatta 17.yüzyılın sonunda Osmanlı’da ilk toprak kayıpları da başlamış oldu. Bu dönemde tarikatlar ise muhtelif yerlerde kurdukları kollarıyla topluma yayılarak tesirlerini artırmıştı. Ancak entelektüel alanda ise büyük bir kutuplaşma vardı. Bir yanda Kadızâdeliler adıyla bilinen, tasavvufu, müziği, sanatı, hatta kahve, tütün, sema, devran, cehrî(sesli) zikri bile yasaklamaya çalışan zâhid bir grup; diğer yanda ise Abdülmecid-i Sivâsî gibi isimlerin temsil ettiği, tasavvufun manevi derinliğini savunan sûfîler... İşte Mısrî, bu ikinci grubun en cesur ve en etkili seslerinden bir gönül insanıydı. O, sadece Kadızâdelilerin baskılarına değil, aynı zamanda her türlü haksızlıklara ve yanlışlara da karşı çıkıyordu. Mısrî, sema, devran ve cehrî(sesli) zikrin yasaklanmasına karşı çıkmıştı. Bu da o’nu açık bir hedefe dönüştürüyordu. Halvetiyye’nin dört ana kolundan Ahmediyye’nin Mısriyye kolunun pîri olan Niyâzî-i Mısrî, Osmanlı tasavvuf tarihi içerisinde döneminde ve sonrasında birçok sûfîyi de etkileyen kapsayıcı bir ruhtu. Dîvanı hemen her tarikte okunmakla birlikte diğer tariklerde de kendisinden feyizlenenler oluyordu. Bir diğer taraftan da Mısrî’ye tasavvufun iç halkasında söylenen hakikatleri ifşa etmemesi gerektiğini söyleyeyen İsmail Hakkı Bursevî gibi devrin ileri gelen sûfîlerinden kendisine yönelik bazı eleştiriler de gelebiliyordu. Ancak Mısrî’nin ilahi sırları kimseye aldırış etmeksizin dillendirmesi ve doğru bildiğini her daim söyleyerek eleştiriler yapabilmesi Osmanlı tasavvuf tarihinde kendisini özgün bir yere taşımıştı.</p><h2>Mısrî’nin  tükenmeyen mirası</h2><p><strong>Peki, Niyâzî-i Mısrî’nin günümüzdeki insanlara mirası nedir? Hazret kendisinden sonra kimleri etkiledi ve bugün bize neler söylemektedir?</strong></p><p>Tarihte bazı dönemlerde ortaya çıkan büyük şahsiyetler, sadece yaşadıkları çağ, coğrafya ve dönemle anılmakla kalmaz, çağlarının ve yaşadıkları toprakların da ötesine geçerek gelecek nesillere de fener olurlar. İşte 17. yüzyıl Osmanlı dünyasının büyük mutasavvıfı, Türkçeyi en iyi kullanan şairlerden Niyâzî-i Mısrî, öylesine aydınlatıcı bir fenerdir. İlk olarak, o bize dinin ve maneviyatın toplumsal adalet ve ahlak talebinden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatmaktadır. İkincisi, günümüzün basit, tekdüze ve yüzeysel anlayışlarının aksine, bu topraklarda kültür ve medeniyetimizin ne kadar derin ve zengin düşüncelere de sahip olduğunu göstermektedir. Üçüncüsü ise, kaybettiğimiz, unuttuğumuz veya korktuğumuz hakikati bize yeniden hatırlatarak dünyadaki zalimlere karşı mazlumların, vicdanın ve hakikatin sesini yükseltme cesaretini bize aşılamaktadır. Mısrî’nin mirası iki yönlüdür. İlkin kurduğu Mısriyye tarikatı koluyla tasavvuf geleneğini sürdürmesidir. İkincisi ise hemen herkesin istifade edebileceği dîvanı ve risâleleridir. Bugün kendisinin bize ne söylediğine gelince, Mısrî, unuttuğumuz bazı değerleri bizlere hatırlatmaktadır: İrfanî ve hikemî bilgi ve manevi cesaret. </p><h2>Mirasına sahip çıkabilmek mümkün</h2><p><strong>Hazretin mirasına sahip çıkabilmek adına neler yapılabilir?</strong></p><p>Hazretin bize bıraktığı en önemli mirası olan külliyatının bir an önce günümüz Türkçesiyle yayınlanması, etkili ve üretken araştırma merkezlerinin olması, Bursa’daki dergâhının yıkılıp PTT binası olarak kullanılıyor olmasının önüne geçilmesi, kendi mezarının olması, gayretli ve duyarlı gönüldaşlarla birlikte çözülebilir olsa gerek. Yapılabilecek diğer faaliyetler ise UNESCO Niyâzî-i Mısrî anma yılı ilan edilmesi, filminin ve belgeselinin çekilmesi, adına ödüllü araştırmaların, tezlerin, makalelerin, kitapların, yayınların, sempozyumların yapılması belki de Niyâzî-i Mısrî’nin hikmet ve irfanından daha fazla istifade edebilmeyi sağlayabilecektir.</p><p>Hazretin düşünceleri, günümüzün sığ ve bayağı anlayış, ayrışma ve çatışmalarına karşı, evrensel bir kapsayıcı ruh, gönül ve vicdan arayışına rehber ve ilham kaynağı olabilecek gücü fazlasıyla içinde taşımaktadır. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769023" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/4f5ba08a-mshrbczfl8gattwj7a5f79.webp" data-title="Dergilik: Güzel bir iz bırakmak" data-url="/hayat/dergilik-guzel-bir-iz-birakmak-4769023" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Dergilik: Güzel bir iz bırakmak</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sirlari-ifsa-eden-sufi-niyazi-i-misri-4771349</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/4654e3f2-0chv7bxwe9eu0lbhy8ovxr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sonuçtan değil süreçten sorumluyuz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sonuctan-degil-surecten-sorumluyuz-4771350</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sonuctan-degil-surecten-sorumluyuz-4771350" rel="standout" />
      <description>Fatma Bayram’ın kaleme aldığı “Elimden Ne Gelir?” kitabı Ketebe Yayınları etiketiyle  okurlarıyla buluştu. Kitap, “Elimden ne gelir?” sorusunu bir çaresizlik ifadesi olarak değil, bilinçli bir iç muhasebe ve eyleme dönüşen bir arayış olarak ele alıyor. Bayram, “İnsanın eylemleri, imanı ve ilkeleriyle uyumlu olmadıkça kalıcı bir değer taşımaz. Kendi kararlarımızı ve davranışlarımızı sorgulamak tekâmülün yoludur” diyerek “Elimden Ne Gelir?” kitabında bireyin hem kendi iç dünyasında hem de toplumsal hayatta elinden geleni fark etmesinin önemine dikkat çekiyor. Bayram, ayrıca “Prensip olarak biz sonuçtan değil, süreçten sorumluyuz” ifadeleriyle bireysel sorumluluk ve bilinçli eylemin altını çiziyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Elimden ne gelir? sorusunun cevabı önce kendini tanımaktan geçer. İnsanın eylemleri, imanı ve ilkeleriyle uyumlu olmadıkça kalıcı bir değer taşımaz. Kendi kararlarımızı ve davranışlarımızı sorgulamak tekâmülün yoludur. Bu muhasebe, hayatın her aşamasında bizi yeniden yönlendirir. İman; kalple sınırlı kalmayarak akılda ve davranışta da karşılığını bulmalıdır. İçinde bulunduğumuz bu dünya imtihanında; kalbi diri, aklı esarete düşmemiş, vicdanı körelmemiş herkes, samimiyetle aynı soruya yönelir: “Ben ne yapabilirim?” ya da “Ne yapmalıyım?” İşte bu noktada Ketebe Yayınları etiketiyle yayınlanan, Fatma Bayram’ın kaleme aldığı “Elimden Ne Gelir?” kitabı, bu sorunun bir çaresizlik ifadesi olmaktan çıkıp bilinçli bir arayışa dönüşmesi gerektiğini anlatıyor. “Elimden Ne Gelir?” bireyin hem kendi iç dünyasında hem de toplumsal hayatta elinden gelenin ne olduğunu fark etmesini sağlayan bir rehber. Alışkanlıklarımızın tuzağına düşmeden, hazların cazibesine kapılmadan, ilahi ilkelerle uyumlu bir hayat sürmenin gerekliliğini, bazen sadece “yeter” diyebilmenin bile büyük bir irade olduğunu; bazen de küçük bir boykotun, doğru bir sözün ya da sağlam bir alışkanlığın hayatı değiştirecek güç taşıdığını hatırlatıyor. </p><h2>Bakışımız şefkat ve nezaket olmalı</h2><p><strong> “Elimden Ne Gelir?” aslında çoğu insanın acizlik anlarında sorduğu bir soru. Siz bu ifadeyi bir teslimiyet değil, bir başlangıç noktası olarak kullanıyorsunuz. Neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>Yakın ve uzak çevremizde olan biten karşısında her bireyin yapabilecekleri olduğuna inanıyorum. Kişileri sistem karşısında çaresiz hissettiren “elinden ne gelir ki” sorusunun ciddiye alınarak hepimizin elimizden gelene odaklanmasının dünyayı değiştiremesek bile inanç-davranış bütünlüğü açısından kendimiz için çok şey ifade edeceğini dile getirmek istiyorum. Evet, dünyayı değiştirebilsek çok güzel olurdu ama diyelim ki değiştiremedik, yani görünüşte yenildik, eğer elimizden geleni ortaya koymuşsak Allah’ın huzuruna bomboş bir elle gitmeyeceğimiz için yine de kazançlı olduğumuzu vurguluyorum. Prensip olarak biz sonuçtan değil, süreçten sorumluyuz. Ayrıca hikâyesi kayıtlara geçmiş her çaba bir başkasına ilham olma gücünü sonsuza kadar içinde taşır. İyilerin yalnız olmadığını peygamber ve beraberindekileri meleklerle desteklediğini anlatan Yüce Rabbimize güvenerek biliyoruz. Elinden gelene odaklanmak ve kazanır kazanmaz hesabı yapmadan o eylemi ortaya koymak Allah’a güvenen insanın kaçınamayacağı bir zorunluluktur. Bu sadece İslam dünyasının devasa sıkıntılarıyla değil, günlük hayatımızda rızık endişesi, çocuklarını düzgün yetiştirme, akrabalarıyla güzel ilişki kurma gayreti gibi her sahada geçerlidir.</p><p><strong>“Sorumluluk” kavramını sürekli yeniden tanımlıyorsunuz. Ancak bunu bir yük değil, bir farkındalık biçimi olarak ele alıyorsunuz. Sizce insanın “elinden geleni yapmak”la “Allah’ın takdirine teslim olmak” arasındaki çizgi nerede başlar, nerede biter?</strong></p><p>Bu sorunun cevabı aslında çok kolay. Allah’ın takdirine teslim olmak elinden geleni yaptıktan</p><p>sonradır. Bize düşeni yapmadan her işi kader kısmete havale etmenin Allah’ın bizden istediği</p><p>teslimiyet olmadığını seneler önce Ömer Ferit Kam’ın bir yazısında çok güzel bir formül şeklinde</p><p>okumuş ve içselleştirmiştim. Şöyle diyordu: Kullar diyor ki “bakalım Allah ne gösterecek” Allah da</p><p>diyor ki “bakalım kullarım ne yapacak?” Üzerimize düşen sorumlulukları o konuda sonuç almakla</p><p>bütünleştirdiğimiz zaman sorumluluk taşıyamayacağımız kadar ağırlaşıyor. Böyle olunca ya onu taşımaktan en başta vazgeçiyoruz ya da karamsar ve mutsuz insanlara dönüşüyoruz. Oysa Kur’an bize gerek kıssaların içinde gerekse prensip olarak sonuçların Allah’a ait bize düşenin ise sadece gayret</p><p>olduğunu gösterir.</p><p><strong> “Elimden ne gelir?” sorusunu tevbe/cihad bağlamında nebevî bir yöntemle ilişkilendiriyorsunuz. Bu perspektifi günlük kararlarımızda nasıl uygulayabiliriz?</strong></p><p>Bilirsiniz, bugün modern psikoloji (aslında stoacılardan beri bilinen) bir tavsiyenin altını çizerek dikkatlerimizi ilgi alanından etki alanına çekmeye çalışıyor. Mesela başkalarını dönüştürmek gibi gücümüzün yetmeyeceği alanda mesai harcamak yerine enerjimizi ve vaktimizi etkili olabileceğimiz alanda harcamayı tavsiye ediyorlar. Tabii burada kilit soru, kişi kendinin, kapasitesinin ve imkânlarını ne kadar farkında, sorusudur. Tevbenin bir dönüşüm, cihadın da her seviyede gayret olduğunu hatırlarsak bu kavramların kendi etki alanımıza dönmek için çok gerçekçi bir yol haritası sunacağını görebiliriz.</p><p><strong> “Surlarımızdaki gedikler” metaforu kitabın en güçlü imgelerinden biri. Bu gedikleri sadece ahlaki zayıflık olarak değil, duygusal ihmallerin sonucu olarak da okuyabilir miyiz? Özellikle inanan bireyde hangi duygusal boşluklar en kolay ‘gediğe’ dönüşüyor?</strong></p><p>Aklıma ilk geleni söyleyeyim. Mesela sürekli onay ve beğeni ihtiyacı en büyük gediklerimizden biridir. Etrafımızdaki herkese hatta küçük bir çocuğa bile bizi istediği gibi yönlendirme imkânı verir. Yalan, aldatma, sahte imaj gibi birçok ahlaki zayıflığı kendimiz için gerektiğinde başvurulabilir ihtimaller dahilinde görmemizin temelinde bu onay ihtiyacı vardır. Hatta kulağa aykırı gibi gelebilir ama kibir bile böyledir. Zaten işin ehline sorarsak her ahlaki zayıflık duygusal bir boşluğun üzerinde gelişir. Bu nedenle İslam eğitimcileri özellikle küçük çocuklar için din eğitiminin aslında bir duygu eğitimi olduğunu söylerler. Kanaatimce sağlam dindarlık ancak sağlam bir karakterin üzerine inşa edilir. Karakterdeki her zayıflık dindarlığımızda falsolar olarak ortaya çıkar. Yine de Rabbimize çok şükür ki O, bizi bütün hafifletici nedenlerimizle birlikte değerlendirecektir. Zira bazen yaralar o kadar derindir ki fark ettiğimizde düzeltmek için çok zamanımız kalmamış olabilir. O yüzden herkese öncelikli bakışımız şefkat ve nezaket olmalı. Kendimize bile.</p><h2>Peygamberin örnekliği ölçülerimizin şaşmaması için hayati önemde</h2><p><strong> “Kur’an neden kıssa anlatır?” sorusuna verdiğiniz cevaplarda anlatının dönüştürücü gücünü vurguluyorsunuz. Peki bugünün Müslüman anlatısı neden çoğu zaman didaktikleşiyor? Sizce hikâye anlatmakla nasihat etmek arasındaki fark nasıl kayboldu?</strong></p><p>Burada haddimi aşan büyük sözler etmek istemiyorum. Okuyucular bilsin ki şimdi söyleyeceklerim ilmi değeri olamayan kişisel sezgilerimdir. Sadece çocukların meşgalelerine ve onlara sunduğumuz hayal dünyasına baktığımda dini anlatırken kıssalar, masallar, destanlar ve şiirlerin etkisinin yok dereceye indiğini, onun yerine daha kitabi bilgileri vermenin tercih edildiğini görüyorum. Evet güçlü bir çocuk yayıncılığı var ama içerik olarak halen yabancı yapımlar çocuklar tarafından daha çok beğeniliyor. Kıssa ve masallarımızın her devirde çeşitli formlarda yeniden üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak ne kadar zayıflarsa zayıflasın hikâye anlatıcılığının İslami öğretinin evrenselliğinin önemli bir unsuru olduğu inkar edilemez. Prensipler şuur altına hikâyeler yoluyla yerleşir ve içselleştirilir. Edebiyat ve sinema alanında bu iki alanın kalite standartlarının altında kalmadan kendi değerlerimizi tema olarak ele alan eserlerin artması ve yaygınlaşması en büyük dualarımdan biridir. </p><p><strong>Düşüncede, tüketimde, duyguda sık sık “ölçü” kavramına dönüyorsunuz. Ölçüsüzlüğün bu kadar yaygın olduğu bir çağda, ‘ölçü’ kavramını kaybetmeden nasıl yaşayabiliriz?</strong></p><p>Allah evreni bir ölçüyle yarattığını söyler. Sünnetullah kavramı da bir yönüyle Rabbimizin kendisine koyduğu ölçü ve kurallar demektir. Ölçü olmadan bilim olmaz. Bilim ölçmeye dayanır. Aklımız ölçüyü kabul ederken dürtüsel nefsimiz şiddetle karşı çıkar. Gazali’nin de belirttiği üzere insanın kemali ancak aklı nefse hakim kılmak suretiyle gerçekleşebilir. (Buraya itirazlar olacaktır. Klasik alimlerimizin aklı kalpten ayrı düşünmediklerini belirtmek isterim.) Bana göre aklı başında hiç kimse ölçüsüzlüğü savunmaz. Sorun şuradadır: Hangi ölçü, kimin ölçüsü? Bu nokta imanımızla alakalıdır. Herkes ölçü üretecek mertebede (ictihad mertebesi) olamayacağına göre peygamberin örnekliği ölçülerimizin şaşmaması için hayati önemdedir. İslama yönelik saldırıların bu noktada odaklaşması boşuna değildir.</p><h2>Yenilenmenin bir erdem olması için yönünün doğru belirlenmiş olması gerek</h2><p><strong>Kitabın genelinde sürekli bir “yenilenme” çağrısı var. Tövbe, nefis muhasebesi, alışkanlıkların gözden geçirilmesi… Neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>Yenilenmek tek başına bir erdem değildir. İlerleme de böyledir. Nereye doğru ilerlediğimize bakmadan sadece ilerlemeye, değişime, yenilenmeye odaklanmak son derece hazcı, ben merkezli, bireyselci, insanı tanrılaştıran bir sistemde bizi esfelissafiline kadar götürebilir maazallah. Yenilenmenin bir erdem olması için yönünün doğru belirlenmiş olması gerekir. Inna lillah ve inna ileyhi raciun ifadesine iman etmiş biri için ideal yenilenme Allah’ın huzuruna olabildiğince tertemiz çıkmayı sağlayan bir devinimdir. Alışkanlıkların kadere dönüşmesi gerçeği bir başlangıç oluşturması açısından önemlidir. Yani yenilenmeye nereden başlayacağımızı gösterir. </p><h2>Kendimizden kaçıyoruz </h2><p><strong>Kitap boyunca insanın kendi kendine hesap sormasını teşvik ediyorsunuz. Günümüz insanının “muhasebe” yapamamasının temel sebebi sizce nedir? Zaman mı, korku mu, yoksa modern dünyanın gürültüsü mü?</strong></p><p>Bunun birçok faktörden kaynaklandığını düşünüyorum. Mesela insanın sürekli kendini savunması ve kendi vicdanında hep haklı çıkması bu muhasebenin işlevsiz kalmasının bir sebebiyken bunun tam tersi olarak tüm dünyada olan bitenden kendini sorumlu görmesi de aynı şekilde bir işlevsizlikle sonuçlanıyor. Birinde benim bir suçum yok, öyleyse yapabileceğim bir şey yok diye düşünürken diğerinde ben zaten berbat biriyim, elimden bir şey gelmez, diyebiliyor. Sürekli meşguliyetin yani dünyanın gürültüsünün de önemli bir etken olduğu kanısındayım. Mesela kendimizle en güzel baş başa kalabileceğimiz bir fırsat olan yürüyüşleri bile ya başkalarıyla ya da kulağımızda kulaklıkla yapıyoruz. Adeta kendimizden kaçıyoruz. </p><h2>Ses tonu iletişimin görünmeyen boyutu</h2><p><strong>“Karakterin sese yansıması” kısmında ses tonunu iç dünyanın izdüşümü olarak yorumluyorsunuz. Bugün toplumsal tartışmaların, özellikle dijital ortamda, “sese” bu kadar gürültü bulaşmasının ardında nasıl bir ruh hali var?</strong></p><p>Özellikle yazılı mesajlarda ses tonumuzu uygun bir dile dönüştüremezsek ses tamamen kayboluyor. Yazılı mesajlarda birçok iletişim kazası bu nedenle gerçekleşiyor. Biz Peygamberimizin hutbelerini veya sahabesiyle yaşadığı olayları okurken de onun sesini duymuyoruz ama olayı bize aktaran ravilerin (Allah onlardan razı olsun) onun ses tonuyla ilgili detayları da rivayetlerine eklediklerini görüyoruz. Ses tonu iletişimin çok önemli bir parçasıdır. Biz aynı cümlede birinin kibrini veya merhametini sadece ses tonu veya jestler gibi kelimeler dışındaki mesaj kanalları sayesinde görürüz. Bu nedenle hızla mesajlaşırken veya bir yerlere yorum yazarken ses ve duyguları aktarma konusunda daha dikkatli olmalıyız.</p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769035" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/2dae2b4b-iz8h862d6dfscvv6s1zsje.webp" data-title="Bana iyi ama garsona kaba davranana güvenmiyorum" data-url="/hayat/bana-iyi-ama-garsona-kaba-davranana-guvenmiyorum-4769035" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Bana iyi ama garsona kaba davranana güvenmiyorum</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sonuctan-degil-surecten-sorumluyuz-4771350</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/41ecccc4-9uhg9you9nurmbfroare.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Millî Saraylar’ın dönüşümü dünyada yankı buluyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/milli-saraylarin-donusumu-dunyada-yanki-buluyor-4771351</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/milli-saraylarin-donusumu-dunyada-yanki-buluyor-4771351" rel="standout" />
      <description>Millî Saraylar Başkanlığı, yüzüncü yılında Türkiye’de saray müzeciliği alanındaki en kapsamlı uluslararası buluşmaya ev sahipliği yapıyor. “Millî Saraylar’ın Yüzyılı” sempozyumuna uluslararası yoğun bir ilgi olduğunu ifade eden Millî Saraylar İdaresi Başkanı Dr. Yasin Yıldız, “Dünyadaki müzecilik kurumları, özellikle 2018’de Millî Saraylar’ın Cumhurbaşkanlığı’na geçişi ve bu geçişle birlikte ülkemizde dağınık halde bulunan saray müzelerinin bir araya toplanması konusuna çok ciddi ilgi gösteriyorlar. Millî Saraylar, olması gerektiği gibi saray müzeler anlamında bir ihtisas kurumuna dönüştü ve bu uluslararası ilişkileri tesis etmeye başladı” açıklamasını yapıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanlığı Millî Saraylar Başkanlığı, 24-26 Kasım tarihleri arasında Dolmabahçe, Topkapı ve Yıldız saraylarında “Millî Saraylar’ın Yüzyılı” başlıklı uluslararası sempozyumla 27 ülkeden 109 üst düzey temsilciyi bir araya getiriyor. Sempozyum, Türkiye’de saray müzeciliği alanında bugüne dek gerçekleştirilen en kapsamlı uluslararası buluşma olarak hem kültürel miras yönetiminin dönüşümünü hem de dünya ölçeğinde artan işbirliği imkânlarını görünür kılacak. Millî Saraylar’ın son yıllarda geçirdiği kurumsal dönüşüm, tarihi-kültürel mirasın tek çatı altında toplanmasıyla sağlanan bütünlük, bu büyük buluşmanın zeminini oluşturuyor. Yeni Şafak Pazar olarak, Millî Saraylar İdaresi Başkanı Dr. Yasin Yıldız ile bu önemli sempozyum vesilesiyle bir araya geldik. Millî Saraylar’ın 100. yılında Türkiye’nin saray müzeciliğinde geldiği uluslararası noktayı ve Darphane-i Âmire bölgesinde açılacak dört yeni müzeyi konuştuk.</p><p><strong>“Millî Saraylar’ın Yüzyılı” sempozyumu, bugüne kadar Türkiye’de saray müzeciliği alanında düzenlenen en kapsamlı uluslararası buluşma olacak. Bu geniş, uluslararası katılımı bir araya getirme süreci nasıl başladı, bu ölçekte bir sempozyumu mümkün kılan dinamikler neler oldu?</strong></p><p>Millî Saraylar, daha önce parlamento bünyesindeyken de sempozyumlar yaptı. En son 3 yıl önce Cumhurbaşkanlığı bünyesinde daha çok saray müzeler ölçeğinde biraz daha kısıtlı katılımla bir sempozyum gerçekleştirmiştik. Bu yıl da Millî Saraylar’ın 100. yılı olması dolayısıyla “Millî Saraylar’ın Yüzyılı” sempozyumunu düzenliyoruz. Dünyadaki müzecilik kurumları, özellikle 2018’de Millî Saraylar’ın Cumhurbaşkanlığı’na geçişi ve bu geçişle birlikte ülkemizde dağınık halde bulunan saray müzelerinin bir araya toplanması konusuna çok ciddi ilgi gösteriyorlar. Millî Saraylar, olması gerektiği gibi saray müzeler anlamında bir ihtisas kurumuna dönüştü ve bu uluslararası ilişkileri tesis etmeye başladı. Bunun sonucunda da bu sempozyuma görmüş olduğunuz ciddi teveccüh ortaya çıktı. Hemen hemen bütün dünyadaki önemli saray müze kurumlarının direktör seviyesinde katıldığı bir sempozyum bu. Sadece üç büyük direktörler oturumumuz var. Onun yanında direktör yardımcılarının, sorumlu müdürlerin, akademisyenlerin katıldığı bir sempozyum. 27 ülkeden 95 tane bildirimiz var. Oturum başkanlarıyla birlikte yaklaşık 110 katılımcımız var. Aynı zamanda bilim kurulumumuzda yer alan isimleri de eklediğimiz zaman yaklaşık 130-140 kişilik çok üst düzey bir katılımcıyı bu seviyede ağırlayacağız. Bu seviyede bir etkinlik saray müzeleri için Türkiye’de ilk defa oluyor. Dünyada da çok sayılı. Özellikle dengimiz kurumların ve uluslararası kuruluşların, bunun içinde COM (Uluslararası Müzeler Konseyi), ICCROM (Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Çalışmaları Merkezi), ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) ve Avrupa Kraliyet Sarayları Birliği gibi çok önemli üst düzey kurumlar da en üst yöneticileriyle katılıyor. </p><p>Kurumsal dağınıklığı kaldırmak önemliydi</p><p><strong>Dünyanın en prestijli kurumlarının direktörleri sempozyum için İstanbul’da olacak. Bu kurumlarla kurulan temasların Millî Saraylar için açacağı yeni iş birliği alanları neler olabilir?</strong></p><p>Halihazırda bir takım iş birlikleri başlamıştı ama bu sempozyuma olan yoğun katılım şunu gösteriyor ki artık Millî Saraylar’ın da ülkemizi temsilen bu yapıların içerisinde bir rol alması gerekiyor. Paydaşlarımızdan çok yoğun iş birliği talepleri var. Bu noktada da gerçekten yine Millî Saraylar’ın bugün gelmiş olduğu seviyenin çok ciddi önemi var. Zira şu an Türkiye’de saray müze evsafında olan bütün yapılar ve bunların içindeki koleksiyonlar bir araya toplanmış durumda. Bu aslında bir yönüyle baktığınız zaman yüzyıl önceki oluşmuş kurumsal dağınıklığı da ortadan kaldırması açısından çok kıymetli. Netice olarak da bu koleksiyonun bir araya gelmesinden sürekli olarak bir takım yenilikler ortaya çıkabiliyor. Saat Müzesi, Cam Müzesi, İslam Medeniyetleri Müzesi, Resim Müzesi, Ankara Palas… Bunların hepsi son birkaç yıl içerisinde Cumhurbaşkanımızın açıp kamuoyuna hediye ettiği müzeler. Dolayısıyla bu bizim mesleki açıdan yetkinliğimizi de kurum olarak güçlendiren bir şey. Bunun yanında özellikle restorasyon pratikleri, restorasyonun finansmanı, kurumsal yeterlilik, uzmanlık, uzmanların yetiştirilmesiyle ilgili çok ciddi işbirliği fırsatları var bu kurumlarla aramızda. Bu sempozyumun sonunda bu işbirliklerinin çok daha yoğunlaşacağını öngörüyoruz.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/9f5c28a4-btr40cfyexbx6j2fghhf.webp" data-card-width="1252" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/9f5c28a4-btr40cfyexbx6j2fghhf.webp" data-card-caption="Cumhurbaşkanı eşi  Emine Erdoğan’ın açılışını yapmış olduğu 380 saatlik bir koleksiyona sahip  Topkapı Sarayı Saat Müzesi dünyanın önde gelen üç saat koleksiyonundan biri kabul ediyor."></p><h2>Taşınabilir eserler az ama eşsiz nitelikte</h2><p><strong>Dünyada monarşinin bıraktığı tüm mirası tek elden koruyan “Millî Saraylar” benzeri kurumlar var mı? </strong></p><p>Dünyada bizim gibi aynı çatı altında belli saray müzeleri bir arada toplayan kurumlar nadiren de olsa var. Özellikle Kuzey Avrupa’da monarşi devam etsin veya etmesin ciddi anlamda bu sarayların yaşadığını ve bir müzecilik fonksiyonuyla fonksiyonlandırıldığını görüyoruz. Bu noktada İngiltere’de Historic Royal Palace sayılabilir. Yaklaşık 6 tane Royal Palace’ı yönetiyorlar. Önemli bir ziyaretçi bütünlüğü var. Hacim olarak baktığımızda ise Fransa’daki Versay ve Fontainebleau, Avusturya’daki Schönbrunn veya İsveç’teki kraliyet saraylarının da özellikle ziyaretçi ve eser yoğunluğu olarak ülkemizdeki millî saraylara göre çok daha geniş olduğunu görüyoruz. Bu biraz da dönemin sosyal yapısı ve ülkelerin kültürel farklılıklarıyla ilgili. Avrupa Kraliyet Sarayları birkaç bin odalı saraylar olarak inşa ediliyor. Türkiye’de ise her ne kadar 19. yüzyılda gerek mimari gerek kültürel olarak etkilenme olsa da Batı etkisinin kuvvetli hissedildiği saraylarda bile Türk ev tipinin bozulmadığını, geleneksel motiflerin kaybedilmediğini, oda sayılarında ve büyüklükte de çok aşırıya gidilmediğini görüyoruz. Bu durum taşınabilir eserlerde de bu şekilde. Ülkemizdeki müze koleksiyonları değerlendirildiğinde taşınabilir eserlerin sayısı diğer ülkelerin gerisinde olmasına rağmen nitelik olarak kesinlikle dünyanın en sayılı koleksiyonları arasında. Bu konuda Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin açılışını yapmış olduğu 380 saatlik bir koleksiyona sahip Topkapı Saat Müzesi çok canlı bir örnek. Avrupa saraylarında daha kalabalık koleksiyonlar olmasına rağmen Topkapı’nın saat koleksiyonu dünyanın en önde gelen üç koleksiyondan biri kabul ediliyor.</p><h2>Darphane-i Âmire’de dört yeni müze</h2><p><strong>Darphane-i Âmire, içerisinde açılacak dört yeni müze ile taşınabilir kültür mirasımıza ev sahipliği yapacak. Bu alanı kamuyla buluşturmanın önemi ve açılacak yeni müzeler hakkında neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>Darphane bölgesi, yaklaşık 50 dönüm arazi üzerindeki Topkapı Sarayı kampüsü içerisinde 16-17 tane 18. yüzyıla ait binadan müteşekkil. Klasik dönemde “Hünerverân Atölyeleri” olarak Ehl-i Hiref Teşkilatı’nın kullandığı atölyelerin yerine II. Mahmut dönemiyle birlikte Darphane-i Âmire binaları inşa edilmiş. Geçmiş yıllarda çeşitli kamu kurumlarıyla özel kurumlar veya sivil toplum kuruluşları arasında uzun süre mülkiyet, kullanım sorunları oldu. 2018 yılında Millî Saraylar bünyesine katıldı. Tabii bu safahattan dolayı uzun yıllar ihmal edilmişti. Bilim kurulumuzun öncülüğünde bu mekânlarda ziyaretçimizin bir bütün halinde göremediği koleksiyonlarımızı ilgilileriyle buluşturacağımız bir müze külliyesi oluşturma projesiyle yola çıktık. Millî Saraylar olarak yapıların hemen hemen tamamını restorasyona aldık. Beşinci yılın sonunda bu külliye büyük oranda tamamlandı. Binalardan birinde dünyanın sayılı ürünlerinin yer aldığı ve 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Osmanlı Sarayı’nın porselen safahatını anlatacak bir “Porselen Müzesi” kurduk. Bu müzede koleksiyonumuzdan yaklaşık 5 bin parçayı ziyaretçiyle buluşturuyoruz. Bunun yanında Topkapı Sarayı’nın yaklaşık 30 bin civarında esere sahip olan bir silah koleksiyonu var. Peygamberimizin kılıcından başlayıp Osmanlı sultanlarından günümüze kadar ulaşan çok seçkin bir koleksiyon ve fevkalade nitelikli silahlar. Bu seçkin koleksiyonun yaklaşık 2 bin parçasını bir arada göstereceğimiz “Silah Müzesi”ni de açıyoruz. Üçüncü olarak; Topkapı Sarayı’nın hat koleksiyonu zaten dünyaca meşhur. İçerisinde padişah hatlarından, 15. yüzyıldan günümüze kadar Türk hat sanatının şaheser eserlerini bünyesinde barındıran bir koleksiyon. Bu koleksiyonu da bir bütün halinde sergileyeceğimiz, iki müstakil binayı kapsayan bir “Hat Müzesi” açıyoruz. Burada da bini aşkın hat eseriyle beraber yazı takımlarını da eklediğimizde çok daha fazla sayıda eser gün yüzüne çıkacak. Son olarak da bölgede darphane günlerinden günümüze kalmış önemli makine ve sanayi araçları var. Hem bölgenin tarihini anlatmak açısından hem de bu eserleri bir arada ziyaretçiye gösterebilmek açısından bu yaklaşık beş yüz parçalık bir koleksiyon da yine “Darphane ve Sanayi Araçları Müzesi” içinde olacak. Ayrıca bölgede yer alan binadan bazıları gerçekten çok amaçlı kullanım için fevkalade uygun alanlar sunuyor. 14 ve 15 numaralı olarak tanımlanan binaları ise geçici sergiler, konferans salonları ve çok amaçlı salonlar olarak restore ettik. “Millî Saraylar’ın Yüzyılı” sempozyumumuzun da Topkapı Sarayı oturumları burada gerçekleştirilecek. Bununla beraber darphane binalarının bir tanesinde “Millî Saraylar Araştırma Merkezi”ni kurduk. Yıldız-Abdülhamid Albümleri, Yıldız Kütüphanesi, Topkapı Kütüphanesi gibi Millî Saraylar’ın bütün bilgi kaynaklarına ulaşılabilecek bir araştırma merkezi. Üye olan herkes faydalanabilecek ve ihtisas kütüphanelerimize ait kaynakların hepsine bir arada erişebilecek. Son olarak malumunuz Topkapı Sarayı’nın kütüphanesi oldukça seçkin bir kütüphane. 20 binin üzerinde el yazması var. Şu an Enderun Avlusu’nda, Ağalar Camii’nde muhafaza ediliyor. Ancak bu alan biraz talihsiz bir alan. Çünkü Ağalar Camii’nin hemen altında bir sarnıç bulunuyor ve dolayısıyla burada kütüphane bulundurmak uygun değil. Bilim kurulumuzun kararıyla Darphane bölgesindeki üç bina şu an restore ediliyor ve bir modern kütüphaneyi içerisinde bulunduracak teknik aksamla donatılıyor. Bu çalışma tamamlandığında Darphane bölgesi ülkemizde eşi benzeri olmayan bir kültür havzasına dönüşecek.</p><h2>Tarihi mirasta Türkiye’nin marka değeri yükseliyor</h2><p><strong>Konuşmalarınızda sıklıkla Millî Saraylar Başkanlığı’nın geçirdiği kurumsal dönüşüme de dikkat çekiyorsunuz. Bu dönüşümü de göz önüne alırsak, Millî Saraylar’ın 100 yıllık serüveninin dönüm noktaları nelerdir?</strong></p><p>Ülkemizde bu tarihi mirasın Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki taksimatıyla meseleye başlamak lazım. Malumunuz 1924’te 3 Mart tarihli hilafetin ilgasıyla birlikte Osmanoğlu Hanedanı, monarşi tamamen kalkmış oluyor. Dolayısıyla geride kalan emvalin kamulaştırılmasından sonra bir sınıflamaya gidiliyor. Bu sınıflama içerisinde Topkapı Sarayı, Osmanlı’nın son döneminde de kısmi olarak olduğu gibi müze olarak bırakılıyor. Yıldız Sarayı zaten 1909 Yağması’ndan sonra ciddi anlamda bir tahribat geçirdiği için çeşitli devlet kurumlarının kullanımına tahsis ediliyor. Bir bölümü Harp Akademileri oluyor. Bir bölümü diğer ilgili kurumlara taksim ediliyor. Maalesef içinde bir bölümünde kumarhane dahi tesis ediliyor. Ancak Dolmabahçe, Beylerbeyi Sarayı ve ilk başta Aynalı Kavak Sarayı’ndan oluşan grup ise 1927’den itibaren Cumhurbaşkanı Atatürk’ün İstanbul’u kullanması dolayısıyla Millî Saraylar çatısı altında. Millî Saraylar, Atatürk’ün İstanbul’daki ikametgahı, çalışma alanı ve devletin temsil mekânı olan Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları’ndan sorumlu olarak başlıyor. Bu yapıya daha sonra Küçüksu, Ihlamur, Maslak gibi kasırlar ekleniyor. Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı’nda bu fonksiyon yavaş yavaş terk ediliyor ve TBMM araştırma komisyonları eliyle Millî Saraylar’ın geleceğine ilişkin çalışmalara başlanıyor. Millî Saraylar da 1933 yılından itibaren önce Maliye Vekaleti’ne bağlı olmasına rağmen 1933’te TBMM’nin emrine veriliyor. Ancak daha 50’li yıllarda Meclis’te bir yasama kurumuyla tarihi-kültürel miras kurumunun bir arada bulunmasının zorluklarına dikkat çeken konuşmalar yapılıyor. Bu dönemde çeşitli araştırma komisyonları var; Millî Saraylar’ın taşınabilir eşyası, mimarisiyle ilgili çalışmalar yapılıyor. Çalışmalarının sonucunda 1952 yılında bir envanter ve kayıt çalışması var. Bu önemli bir dönemeç. 1964’te de ilk defa Meclis Başkanlık Divanı eliyle sınırlı olarak Dolmabahçe ve Beylerbeyi’nde bir takım alanların gezilebilmesine yönelik çalışmalar var. Ancak daha sonra bu karar belirli sakıncalarla iptal ediliyor. 1970’lerin başında yine benzer çalışmalar var. Ama bunlar da akamete uğruyor ve bugün bildiğimiz anlamda kitlesel bir müzecilikten söz etmek mümkün değil. Nihayet 1984 yılında TBMM kanununu bir değişiklik yaparak Millî Saraylar’ı bir kültürel miras kurumuna dönüştürmeye çalışıyor. 84’te kurulan bu sistem 2018’e kadar belli bir takım ufak modifikasyonlarla devam ediyor. Ancak tarihi mirasın saray müzeler bölümündeki parçalı yapısı ve yasama hizmetiyle tarihi mirasın gereklilikleri arasındaki farktan kaynaklı işleyiş aksaklıkları sürüyor. 2018’de Millî Saraylar, TBMM’nin bir alt dalı olmaktan çıkarılıp müstakil bir tarihi ve kültürel miras kurumuna dönüştürüldü. Bu çok önemli bir aşamaydı. İkinci önemli aşama: Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesi ve vizyonuyla saray müzelerin farklı kurumlara dağılmış olan parçaları bir araya getirildi. Bu da özellikle mimari eserler arasındaki bütünlüğü sağlarken buralarda uygulanacak restorasyon çalışmalarını, teknik uygulamaları, bilimsel kararların hepsini aynı bilimsel norm altına topladı. Bu ikinci adıma bağlı olarak buralarda bulunan tarihi taşınabilir eserlerin hepsi bir araya geldi. Şu an 360 bin taşınabilir esere ulaşmış durumdayız. Bu sayı meclisteyken 90 bin civarındaydı. Koleksiyonlar birleştikçe, kayıtları düzeltildikçe, taşınabilir envanter olarak ülkemizin nasıl bir hazineye sahip olduğu ortaya çıktı. Millî Saraylar’ın bu yeni çalışma düzeninde çok önemli bir başka husus da özellikle bu tarihi kültürel miras kurumlarının restorasyon alanında ihtiyaç duyduğu finansmanı çok büyük oranda kendi imkânlarıyla karşılamasının yolu yasal olarak açıldı. Millî Saraylar’ın kazandığı gelirlerin yalnızca ve yalnızca restorasyon hizmetlerinde kullanılabileceği yasal hüküm altına alındı. Dolayısıyla bu son yıllarda restorasyonlardaki hızlanmaların da ana kaynağı, üstelik kamu bütçesine hiç yük olmadan çözülebilmiş oldu. Çünkü Millî Saraylar Meclis’teki son senesinde dört milyon ziyaretçi ağırlarken bu sayı geçtiğimiz yıl, sekiz buçuk milyonu aşan yerli ve yabancı ziyaretçiye ulaştı. Bu yılda projeksiyonlarımız Millî Saraylar’ın yaklaşık on milyon ziyaretçi alacağını gösteriyor. Dolayısıyla sadece ziyaretçi ve gelir rakamlarıyla Millî Saraylar az önce bahsetmiş olduğumuz dünyanın bu seçkin müzecilik kurumlarıyla aynı yerde buluştu.</p><p><strong>Böylece Millî Saraylar’ın 100. yılında Türkiye’nin saray mirasını artık yalnızca “koruyan” değil “yeniden üreten ve dünyayla paylaşan” bir kurum olduğunun altını çizebilir miyiz?</strong></p><p>Kesinlikle. Bu gerçekten çok önemli çünkü tarihi ve kültürel miras konusunda dünyadaki sistem oldukça uzun zaman önce inşa edilmiş bir sistem. Türkiye de bu yolda bütün kurumlarıyla önemli çalışmalar yapıyor. Millî Saraylar da emanetçisi olduğu tarihi mirasla bu serüvene dahil olmuş durumda. Siz uygulamalarınız, restorasyonlarınız, finansmanınız, idari mekanizmalarınız ve sergileme tasarımlarınızla uluslararası paydaşlarınızla eşgüdümlü gidebildiğiniz zaman dünyadaki ilgili kurumlar arasında bir marka değeriniz oluyor. Bunun yansımalarını iç kamuoyunda da görebiliyoruz. 1 milyon ziyaretçinin gezdiği bir yer olmak başka 10 milyon ziyaretçinin gezdiği bir yer olmak başka. Elbette iletişim araçlarını yadsımıyorum ancak bizatihi gelip gören kişi sayısının 500 binden 5 milyona çıkmış olması zaten kamuoyunun da bu varlıklarla ilgili farkındalığını artırıyor.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/milli-saraylarin-donusumu-dunyada-yanki-buluyor-4771351</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/4e7130b8-u5xenz4vexgnunwjgh4isr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşın acısı çiçeklerle örtülüyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/savasin-acisi-ciceklerle-ortuluyor-4771352</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/savasin-acisi-ciceklerle-ortuluyor-4771352" rel="standout" />
      <description> “10. Kısa’dan Hisse Kısa Film Festivali” finalistlerinden Serdal Altun’un “Çiçek Senfonisi” filmi, 25 Kasım Salı günü saat 13.30’da AKM Yeşilçam Sineması’nda izleyiciyle buluşacak. Film, Filistin’de savaşın ortasında yaşayan Zeynep ve ailesinin hikâyesini anlatırken, kurşunların çiçeklere dönüşmesi sahnesiyle savaşın gerçekliği ile medyanın onu ‘tüketilebilir’ bir gösteriye dönüştürme biçimi arasındaki kopukluğu gözler önüne seriyor. Altun, “Çiçekler, masumiyet gibi görünen ama acıyı örtmenin bir yolu. En sonunda insan kendine soruyor: ‘Gerçek acıyı ne kadar hissedebiliyoruz?’” ifadelerini kullanıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleri ve Türk Telekom Tivibu ana sponsorluğunda, Genç Öncüler Gençlik, Spor ve Eğitim Derneği tarafından düzenlenen “10. Kısa’dan Hisse Kısa Film Festivali” geçtiğimiz gün başladı. Festivalin temel hedefi, Türk sinemasına nitelikli sanatçılar kazandırmak, kısa film üretimini teşvik etmek ve genç yönetmenlerin fikirlerini esere dönüştürerek gelişimlerini desteklemek. Bu yıl 10. yaşını kutlayan festival, 29 Kasım’a kadar sürecek programıyla sinema tutkunlarını ağırlıyor. Festivalin 30 Kasım’da düzenlenecek ödül töreninde, Genel Kategori, Lise Kategorisi ve Yapım Destek Kategorisi’nde finale kalan 35 film ve proje arasından jüri tarafından 11 proje ödüle değer görülecek. Kazananlara toplam 400 bin TL değerinde nakdi ve yapım destek ödülü verilecek. Sinema temalı kolektif bir kitap da festival takipçilerinin beğenisine sunuluyor. Her yıl bir tema etrafında hazırlanan kitap bu yıl “Komik mi?” sorusu özelinde hazırlandı ve sinemanın zor türlerinden biri olan komediye emek harcayan gençlerin kişisel metinlerini içeriyor. </p><p>Festival programında dikkat çeken yapımlardan biri de deneysel kategoride finalist olan “Çiçek Senfonisi.” Yapımcılığını Cevahir Çokbilir’in üstlendiği, Serdal Altun’un yazıp yönettiği film, 25 Kasım Salı günü saat 13.30’da AKM Yeşilçam Sineması’nda izleyiciyle buluşacak. Film, Filistin’de harap olmuş bir evde ailesiyle yaşayan Zeynep adlı küçük bir kızın hikâyesini anlatıyor. Dışarıda çatışmalar sürerken aile, içeride huzurlu bir yemek yemektedir. Ancak bu sakinlik, eve giren silahlı bir kişinin ortaya çıkmasıyla bozuluyor. Saldırgan tetiği çektiğinde silahtan kurşun yerine çiçekler fışkırıyor ve aile üyeleri çiçeklerin arasında yere düşüyor. Finalde ise bu dramatik sahnenin aslında bir televizyon programına ait olduğu ve başka bir yerde izleyen kişiler tarafından takip edildiği ortaya çıkıyor. Film, böylece savaşın hem gerçek hem de temsil edilen yüzüne dair çarpıcı bir yorum sunuyor. Altun ile filmi konuştuk. </p><h2>Kurşunlar kan yerine çiçeklere dönüşüyor</h2><p>“Çiçek Senfonisi”nin senaristi ve yönetmeni Serdal Altun, filmde Filistin’de savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan Zeynep ve ailesinin hikâyesini anlattığını belirterek, “Dışarıda çiçeklerle süslenmiş bir tankın geçtiği o tuhaf atmosfer varken, evlerine giren bir askerin silahından çıkan kurşunlar kan yerine çiçeklere dönüşüyor. Karakterler neşeli bir müzik eşliğinde gülümseyerek ‘ölüyor’. Filmin sonunda ise tüm bu sahnelerin, acıyı süsleyip yumuşatan bir televizyon programının parçası olduğu ortaya çıkıyor. Gerçek savaşın kanlı yüzü ise, bir el tarafından yeniden o ‘neşeli’ görüntülerle örtülüyor” diyor. </p><p>Altun, hikâyenin savaşın sert gerçekliği ile medyanın bunu sunma biçimi arasındaki keskin farktan doğduğunu söylüyor. Altun, “Özellikle uzaktan bakan izleyicinin, gördüğü acıyı bir süre sonra sıradan bir görüntü gibi tüketmeye başlaması beni çok etkiliyordu. Çiçek metaforu, masumiyet kadar şiddetin yumuşatılarak paketlenmesini de temsil ediyor. Neşeli müzik ve gülümseyen ölümler ise bu tuhaf ‘eğlenceleştirme’nin en uç noktası” ifadelerini kullanıyor. </p><h2>Savaşın gösteriye dönüşmesini sorguluyor</h2><p>Altun, filmin temel derdinin, gerçek bir savaş sürerken yaşanan acının nasıl hafifletilmiş bir gösteriye dönüştürüldüğünü izleyiciye düşündürmek olduğunu dile getiriyor. Altun, izleyicide şaşkınlık ve rahatsızlık kadar empati de yaratmak istediklerini belirterek, filmin en kritik sorusunun “Biz bu görüntüleri nasıl tüketiyoruz?” olduğunu vurguluyor.</p><h2>İçerideki huzur ve dışarıdaki savaş gerilim oluşturuyor</h2><p>Filmin açılışındaki ailece yemek yenilen huzurlu sahne ile dışarıdaki savaş görüntülerinin yarattığı karşıtlığa değinen Altun, dışarıda patlamalar olurken içerideki sükûnetin bilinçli olarak kurulduğunu ifade ediyor. Bu tezatın izleyicide gerilim yaratmak üzere tasarlandığını söyleyen Altun, “Bu kırılmayı özellikle vurgulamak istedim. Savaşın ne kadar ani ve sert bir şekilde hayatlara çarpabileceğini hissettirmek istiyordum” diyor.</p><h2>Savaş görünmez oluyor ama oradakilerin hayatı değişmiyor</h2><p>Kurşunların çiçeklere dönüşmesi sahnesinin barışın gelişini simgelemek yerine, şiddetin üzerinin nasıl güzelleştirilerek örtüldüğünü gösterdiğini dile getiren Altun, “Ekranı kapattığımızda veya kanalı değiştirdiğimizde savaş sanki yok oluyor ancak gerçekte orada yaşayan insanların hayatı değişmiyor. Film, işte bu büyük kopukluğu izleyiciye hissettirmeyi amaçlıyor” sözleriyle anlatıyor. “Bu final sahnesi medyanın acıyı nasıl dönüştürdüğüne dair bir eleştiri” ifadelerini kullanan Altun sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Gerçek acıyla yüzleşmek yerine onu ‘tüketilebilir’ bir şeye dönüştürme eğilimini sorguluyor. Kanlı bir elin sahneyi kapatıp tekrar o neşeli programa dönmesi de tam olarak bunu anlatıyor. Çiçekler, masumiyet gibi görünen ama aslında acıyı örtmenin bir yolu olan bir sembol. Dışarıda gerçek savaş sürerken, içerde her şeyin çiçeklerle süslenmesi izleyicide hem bir şaşkınlık hem de bir huzursuzluk yaratıyor. En sonunda insan kendine şu soruyu soruyor: ‘Gerçek acıyı ne kadar hissedebiliyoruz?’ </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769030" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/f24cffe9-tpd6w550zhsm374zaijx9.webp" data-title="Doğu Türkistan’ı görmek sorumluluklarımı artırdı" data-url="/hayat/dogu-turkistani-gormek-sorumluluklarimi-artirdi-4769030" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Doğu Türkistan’ı görmek sorumluluklarımı artırdı</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/savasin-acisi-ciceklerle-ortuluyor-4771352</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/e7e23048-lzaofku8g83l39keft84j.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsanlar takıları tılsım için de takmışlar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/insanlar-takilari-tilsim-icin-de-takmislar-4771354</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/insanlar-takilari-tilsim-icin-de-takmislar-4771354" rel="standout" />
      <description>Sigortacılık mesleğini bırakıp Kapalıçarşı’da usta çırak ilişkisiyle takı tasarımını öğrenip tarihten ilhamla koleksiyonlarını hazırlayan Canan Alimdar, geçmiş yüzyıllarda takının sadece bir süs eşyası değil insanı pek çok kötülükten koruyan tılsım olarak da kullanıldığını dile getiriyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Neslihan Ünsal</strong></p><p><br></p><p>2006 yılında kurumsal iş hayatını sonlandırıp hayalindeki mesleği öğrenmeye karar veren Canan Alimdar, takı tasarımını Kapalıçarşı ustalarından öğrendi. Tüm koleksiyonlarını tarihteki medeniyetlerden esinlenerek hazırlayan tasarımcı, kişisel sergilerini de tarihi mekânlarda gerçekleştiriyor. Takıyı yalnızca bir zanaat değil aynı zamanda bir anlatı aracı olarak görüyor. Canan Alimdar’la eserlerinin doğuş hikâyelerine, sergi mekânlarına, ilham aldığı fikirlere ve yaratım sürecine dair konuştuk.</p><p><strong>Kurumsal kariyerinizin ardından sizi takı tasarımı yapmaya yönlendiren ilham ne oldu?</strong></p><p>Uzun yıllar sigorta sektöründe çalıştım. O dünyada profesyonel bir düzen, sistem ve sorumluluk vardı, içimde hep bir özgürleşme isteği taşıyordum. El sanatlarına hep meraklıydım. Her zaman bir şey üretme arzum vardı, el becerisi gerektiren bir iş yapmak istediğime emindim. Anneannem nakış işlerdi, küçükken onun dikiş makinesinin başında büyülendiğimi hatırlıyorum. Kurumsal çalışma hayatımdan ayrıldıktan sonra takı yapmayı öğrenebileceğim bir atölyeye rastladım. Ardından Kapalıçarşı’da usta-çırak yöntemiyle takı yapmanın her aşamasını öğrendim. Takı yaparak ilgi duyduğum pek çok şeyi bir araya getirebileceğimi düşündüm; el emeğimi, tarih merakımı ve hikâyeler anlatma isteğimi…</p><h2>Binlerce yıldır takı kullanılmış</h2><p><strong>Koleksiyonlarınızda  mitoloji, kehanet ve tılsım temaları dikkatimizi çekiyor. Bu temalara ilginiz nasıl başladı?</strong></p><p>İlk okumalarımda fark ettim ki insanlar binlerce yıldır takıları yalnızca süs olarak değil aynı zamanda koruyucu tılsımlar, kehanet araçları olarak da taşıyor. Bu farkındalıktan yola çıkarak koleksiyonlarımı bu çerçevede oluşturmaya karar verdim.</p><p>Büyülü İşler Koleksiyonu Pandora’nın kutusundaki son kalan umutla başladı. Kötülükler dünyaya yayıldıktan sonra kutunun dibinde kalan tek şey umut… Umudu kelebekle anlatmak istedim, işte o kelebek koleksiyonun ilk adımıydı. Ardından Apollon’un kutsal kuşu karga ve İstanbul’un fethi efsanesindeki “Izgaradan havuza atlayan balıklar” koleksiyona katıldı.</p><p>Her figür bir kültürün inanç biçimine, bir kentin mitine veya bir halkın iyileşme ritüeline dokunuyor. Takılarımda bu hikâyeleri yeniden kuruyorum.</p><h2>Görsellikle hikayesini birleştiriyorum</h2><p><strong>Takı tasarımı sizin için yalnızca bir zanaat değil aynı zamanda bir anlatı aracı. Koleksiyon oluştururken araştırma, hikâye ve üretim süreçlerini nasıl ilerletiyorsunuz?</strong></p><p>Önce konu ilgimi çekiyor, sonra okumalarla derinleşiyorum. Çok sayıda sembol ve figür arasından seçim yapmak bazen zor oluyor, hepsini bir araya getirmek karmaşık bir gürültü yaratabilir takıda. Bu yüzden her koleksiyonun kendi iç hikâyesini ve bütünlüğünü kuruyorum. Motifleri seçerken yalnızca görselliğine değil, taşıdığı mitolojik ve kültürel anlamlarına da bakıyorum. Üretim sürecinde ise her parça ilk aşamadan son aşamasına kadar ellerimden geçiyor. Bir takı tamamlandığında aslında bir hikâye de tamamlanmış oluyor. </p><p><strong>Koleksiyonlarınızı sergilerken mekân seçimiyle hikâyeler arasında bir bağ kuruyor musunuz?</strong></p><p>Her eser kendi zamanından ve mekânından konuşmalı. Hititler üzerinde durduğum Ninda Koleksiyonumu Çorum Müzesi’nde, İyonya’yı temele aldığım Dantela koleksiyonumu İzmir Ticaret Tarihi Müzesi’nde sergiledim. İlk sergim Kapadokya’daki bir bezirhanede gerçekleşmişti, taş duvarların arasında takılar sanki kendi çağını bulmuştu. İstanbul’a geldiğimizde ise Büyülü İşler’i Çukurcuma, İstanbul Concept Studio’da sergilemek çok uyumlu oldu. Çünkü İstanbul başlı başına bir tılsım, her taşında bir hikâye var.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/insanlar-takilari-tilsim-icin-de-takmislar-4771354</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/3947024c-5d4xrxobaivt5inzdyxxw9.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gıda zehirlenmeleri neden arttı? Riskler, ihmaller ve bilmemiz gereken hayati kurallar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gida-zehirlenmeleri-neden-artti-riskler-ihmaller-ve-bilmemiz-gereken-hayati-kurallar-4771355</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gida-zehirlenmeleri-neden-artti-riskler-ihmaller-ve-bilmemiz-gereken-hayati-kurallar-4771355" rel="standout" />
      <description>Son günlerde Türkiye’nin farklı şehirlerinden ardı ardına gelen gıda zehirlenmesi haberleri hepimizi derinden etkiledi. İstanbul’dan Kastamonu’ya, Kütahya’dan Denizli’ye uzanan bu acı tablo, gıda güvenliğinin ne kadar hassas bir konu olduğunu ve ihmal edildiğinde ne kadar ağır sonuçlara yol açabileceğini bir kez daha hatırlattı. “Dışarıda yemek yedim… Acaba başıma bir şey gelir mi?” kaygısını artıran bu süreç, akıllara aynı soruyu getiriyor: Bu risklere karşı ne yapmalıyız? Hem işletmelerin hem de tüketicilerin uyması gereken kritik noktalar nelerdir? Korkuya kapılmak yerine bilinçlenmek ve bilinçli seçimler yapmak en güçlü tedbirdir.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ramazan Bingöl</strong></p><p><br></p><p>Kastamonu’da Mevlit’te dağıtılan tavuklu pilav yüzlerce kişiyi etkiledi; Kütahya’daki bir düğün yemeği onlarca kişiyi hastanelik etti. Denizli’de bir öğrenci yurdunda akşam yemeği sonrası öğrenciler tedavi altına alındı. Bursa’da ise taziye yemeğinin ardından çok sayıda kişi benzer şikâyetlerle hastanelere başvurdu. Derken bambaşka bir olay daha yaşandı: İstanbul Beyoğlu’nda bir kafede içtiği Türk kahvesi nedeniyle zehirlenen genç mühendis… Kahveyi içtikten hemen sonra dilinde uyuşma ve nefes darlığı yaşayan genç kadın hastaneye kaldırıldı. Yapılan incelemelerde kahvenin hazırlandığı kapta endüstriyel deterjan kalıntısı bulunduğu iddia edildi; bunun üzerine işletme mühürlendi, sorumlular gözaltına alındı. Bu olay bize gıda kaynaklı risklerin sadece tavuk, kıyma veya toplu yemeklerle sınırlı olmadığını; bazen en beklenmedik bir içecekte bile bir ihmalin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. </p><h2>Evlerde ve işletmelerde en büyük sorun: Çapraz bulaşma</h2><p>Gıda zehirlenmesinin en yaygın ve en hızlı yayılan sebeplerinden biri, çoğu kişinin fark etmeden yaptığı çapraz bulaşmadır. Et ve tavuğun aynı bıçakla aynı kesme tahtasında doğranması, çiğ et veya tavuk kesilen bıçağın yıkanmadan salata doğramada kullanılması, çiğ etle temas etmiş bir tezgâha pişmiş yiyecek konulması, aynı kesme tahtasının hem çiğ hem pişmiş ürünlerde kullanılması… </p><p>Bunların hepsi görünmez ama zehirleme etkisi çok büyük risklerdir. Çiğ gıdalardaki zararlı bakteriler bu temasla birlikte diğer ürünlere taşınır ve özellikle pişmiş, yani artık savunmasız hâle gelmiş yiyeceklerde hızla çoğalır. Bugün yaşanan zehirlenme vakalarının önemli bir kısmı işte bu küçük görünen ama son derece kritik hatalardan kaynaklanıyor.</p><h2>Gıdalar kokmadan da bozulur: Asıl tehlike görünmez olan</h2><p>Sıcaklık yükseldikçe bakterilerin çoğalma hızı da katlanarak artar. Çünkü sıcak ortam, mikroorganizmalar için adeta bir “hızlı üreme merkezi”dir. Tavuk, kıyma, mayonezli salatalar, midye gibi hassas ürünler oda sıcaklığında çok kısa süre beklese bile hızla bozulabilir. Dışarıdan bakıldığında görünüşleri, dokuları ve kokuları hâlâ normal olsa bile tehlike başlamış olabilir. En büyük yanılgı da tam burada ortaya çıkar: Bozulmuş gıda ilk aşamada koku vermez. Renk değiştirmez. Belirti göstermez. Asıl risk, henüz hiçbir belirti ortaya çıkmamış olan bu sessiz dönemdir.</p><p>Halk sağlığı uzmanlarının “Tehlikeli Sıcaklık Bölgesi” olarak tanımladığı 4°C ile 60°C arası, bakterilerin en hızlı ürediği aralıktır. Yani bir yiyecek bu sıcaklık diliminde ne kadar uzun süre kalırsa, risk de o kadar artar. Bu nedenle hem ev mutfaklarında hem profesyonel işletmelerde sıcaklık kontrolü hayati önem taşır. </p><h2>Soğuk hava aldatmasın: Gıdada risk mevsim tanımaz</h2><p>Ürünün sıcaklık–zaman ilişkisi mevsime bakmaksızın geçerlidir. Kışın hava soğuk olsa da restoran mutfaklarının sıcaklığı genellikle 20–22 °C civarındadır. Bu da ürünün tezgâhta geçirdiği sürenin hâlâ riskli olduğu anlamına gelir. Bir yiyecek tezgâhta saatlerce bekliyorsa risk aynıdır. Yanlış çözdürme, uzun süre oda sıcaklığında bekleyen gıdalar, yeterince soğutulmayan büyük tencereler, hijyen hataları ve yetersiz ekipman temizliği kışın da aynı tehlikeye sebep olur. Yani riski belirleyen mevsim değil, mutfaktaki disiplin ve ürünün sıcaklık–zaman ilişkisinin doğru yönetilmesidir. </p><h2>Toplu yemeklerde risk neden daha yüksek?</h2><p>Son günlerde yaşanan vakaların önemli bir bölümü toplu yemek organizasyonlarında ortaya çıktı. Düğünlerde, mevlitlerde, taziyelerde veya öğrenci yurtlarında hazırlanan yemekler çoğu zaman saatler önceden pişirilip uzun süre bekletiliyor. Büyük kazanlarda pişen yemeklerde ısının her noktaya eşit dağılmaması, bazı bölümlerin yeterince soğumaması ya da doğru şekilde muhafaza edilememesi ciddi bir risk oluşturuyor.</p><p>Servisin gecikmesi, yiyeceklerin tezgâhta uzun süre beklemesi, yoğunluk sırasında personelin yaptığı küçük hijyen hataları ve sıcaklık kontrolündeki aksaklıklar derken, tehlikeli sıcaklık aralığında kalan yiyeceklerde bakteri çoğalması hızla artıyor. Kalabalık zehirlenme vakalarının büyük çoğunluğu tam da bu yüzden yaşanıyor. Çok sayıda insanın aynı yemeği paylaştığı ortamlarda tek bir ihmal bile aynı anda yüzlerce kişinin sağlığını riske atabiliyor.</p><h2>Kaynağı belirsiz ürünlerin artan tehlikesi</h2><p>Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli konu da son dönemde sosyal medya üzerinden hızla yayılan, kaynağı belirsiz, etiketsiz ve herhangi bir denetimden geçmemiş ürünlerdir. “Ev yapımı”, “organik”, “doğal” gibi etiketlerle satılan bu ürünlerin üretim koşulları, saklama yöntemleri, hijyen standartları ve içeriği çoğu zaman tam olarak bilinmez. Ürün gerçekten doğal bile olsa, yanlış saklama veya uygun olmayan taşıma koşulları nedeniyle ciddi bir risk taşıyabilir. Bu nedenle üreticisi belli olmayan, olağan dışı ucuzlukla satılan ürünlere karşı her zaman temkinli olmak, sağlığımızı riske atmamak adına son derece önemlidir.</p><h2>Gıda zehirlenmesi bir tesadüf değil bir zincir hatasıdır</h2><p>Gıda güvenliğini en küçük bir ihmale bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir. İnsanların “Dışarıda yemek yedim, acaba başıma bir şey gelir mi?” diye kaygılanmasını anlıyorum; fakat bu noktada panik değil, bilinç gerekir. Gıda zehirlenmesi çoğu zaman bir talihsizlik değil, bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenen küçük ihmallerin sonucudur. Yanlış saklanan ürünler, uzun süre bekletilmiş yiyecekler, çiğ ve pişmişin aynı ekipmanda temas etmesi, hatalı çözdürme yöntemleri, tezgâhta saatlerce bekleyen sıcak yemekler, sirkülasyonu zayıf mutfaklar… Bunların her biri tek başına risk oluşturur; bir araya geldiklerinde ise sonuç ne yazık ki çok ağır olabilir. Son günlerde yaşadığımız acı olayların neredeyse tamamı bu zincirin bir yerinde yapılan hatadan kaynaklanıyor.</p><h2>Doğru yönetilen mutfakta zehirlenme yaşanmaz</h2><p>Bu nedenle hem evlerde hem de işletmelerde disiplinli bir mutfak yönetimi kaçınılmazdır. Doğru çalışan bir işletmede, profesyonelce yönetilen bir mutfakta ve bilinçli tüketici davranışıyla gıda zehirlenmesi yaşanmaz. </p><p>Tüketicilerin bilinçli olması gerekir; kaynağı belli olmayan ürünlere yönelmemek, sirkülasyonun düşük olduğunu gördüğü yerlerde riskli yiyecekleri tercih etmemek, şüphe duyduğu ürünü tüketmemek sağlıklı bir davranıştır.  Mesele dışarıda yemek yememek değil; doğru yerde, doğru ürünü seçmektir.</p><p>Umarım yaşadığımız bu üzücü olaylar hem işletmeler hem üreticiler hem de tüketiciler için daha dikkatli, daha bilinçli ve daha sorumlu bir dönemin başlangıcı olur. Kimsenin böyle acılar yaşamaması dileğiyle…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gida-zehirlenmeleri-neden-artti-riskler-ihmaller-ve-bilmemiz-gereken-hayati-kurallar-4771355</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/b16afb75-dmnn4fe0n1snie5jos9nea.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sof kumaş medeniyetimizin belleğini taşıyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sof-kumas-medeniyetimizin-bellegini-tasiyor-4771356</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sof-kumas-medeniyetimizin-bellegini-tasiyor-4771356" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin unutulmaya yüz tutan dokuma hazinelerinden sof kumaş, Emine Erdoğan’ın himayesinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde açılan “Anadoludakiler: Sof’un Zamansız Yolculuğu” sergisiyle gün yüzüne çıktı. Erdoğan, “Bugün,  tezgahlarda tekrar sof kumaşı dokumak, ‘Medeniyetimizin ruhunu, başarısını, kimliğini ve belleğini dokumak’ demektir” dedi.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>15. yüzyıldan itibaren Ankara’da tiftiğe dayalı bir dokuma sanayisinin gelişmesiyle birlikte Ankara keçisinden elde edilen tiftik ipliğiyle üretilen sof kumaşlar, uzun yıllar boyunca yurt içinde ve dışında büyük rağbet gördü. Ancak zamanla azalan ilgi nedeniyle kaybolmaya yüz tutan sof kumaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayelerinde ülke genelinde başlatılan “Dokuma Atlası” projesiyle yeniden hayat buldu. Proje kapsamında, Anadolu’nun önemli kültürel miraslarından olan sof kumaşının tanıtımı ve üretiminin canlandırılması için Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’nce çalışmalar yürütüldü. Yapılan analizlerde Enstitü tarafından üretilen sof kumaşın, aslına en yakın sof kumaş olduğu tescillenince, Ankara Valiliği’nin 2022 Aralık ayında Türk Patent Enstitüsüne yaptığı başvuru kabul edildi. Sof dokumasının yaygınlaştırılması amacıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı Kalkınma Ajansları tarafından zanaatkârlara destek sağlanırken, “Anadoludakiler: Sof’un Zamansız Yolculuğu” sergisine ev sahipliği yapan Anadolu Medeniyetleri Müzesi de geçmişte sof üretim ve satışının yapıldığı yerlerden biri olarak bu kültürün yaşatılmasında simgesel önem taşıyor. </p><h2>Kurdele nakışından tel kırmaya 35 parçalık koleksiyon</h2><p>Ankara’nın kadim dokuma geleneğini çağdaş tasarımlarla buluşturan “Zamansız Zarafet: Sof Dokumanın Yeniden Doğuşu” koleksiyonu Ankara Valiliği İz Ankara Tasarım ve El Sanatları Merkezi’nde hazırlandı. Bu koleksiyon Ankara Tiftik keçisinin ipeksi tiftiğinden dokunan, coğrafi işaret tescilli sof kumaşın yeniden yorumlanmasıyla oluşturuldu. Toplamda 35 parçadan oluşan koleksiyonda, çarpana, suzeni, tel kırma, kurdele nakışı, filkete oyası, punch, ebru ve halkar gibi geleneksel el sanatları, el eğirmesi, doğal boyama ve sıfır atık yaklaşımlarıyla birleşti. Her biri ustalıkla işlenmiş bu tasarımlar, Anadolu’nun sabırla dokunan zarafetini günümüz estetiğiyle yeniden canlandırarak, geçmişin ruhunu bugünün çizgisine taşıyor. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/4ba4d72d-ov3qsuegomj8oopxt81dl.webp" data-card-width="800" data-card-height="1200" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/4ba4d72d-ov3qsuegomj8oopxt81dl.webp"></p><h2>Hünerli kadınlara emanet</h2><p>Anadolu Medeniyetleri Müzesinde ziyarete açılan “Anadoludakiler: Sof’un Zamansız Yolculuğu” sergisinin açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan sof kumaşın, Ankara’nın taşına, toprağına sinmiş bir hafıza, asırlara yayılmış bir kültür birikimi olduğunu belirtti. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ankara Valiliği, Ankara Kalkınma Ajansı ile Ankara El Sanatları ve Tasarım Merkezinin unutulmaya yüz tutmuş bu mirası büyük bir emekle hayata döndürdüğünü belirten Erdoğan, onu, müze vitrinlerinden çıkarıp, usta ellerle buluşturduklarını, medeniyete karşı takdire şayan bir vefa örneği gösterdiklerini söyledi. Erdoğan, emeği geçenleri içtenlikle kutladığını belirterek, “Biliyorum ki bu büyük çaba, millet olarak köklerimizi diri tutmak, bizi biz yapan özümüzü ve kültürümüzü geleceğe taşımaktır. Ayrıca, projede yer alarak, ‘sof dokuma usta öğretici’ unvanı kazanan hünerli kadınlarımızı gönülden tebrik ediyorum. Ankara’nın sof mirası artık onlara emanettir” dedi.</p><h2>Sof kumaşın zarafeti seyyahların kaleminde</h2><p>Küreselleşen dünyada, kültürel değerlerin bir bir gündelik yaşamdan silindiğine dikkat çeken Erdoğan, tıpkı Ankara’nın bir zamanlar, dillere destan sof kumaşının ve her göreni kendine hayran bırakan tiftik keçilerinin önce nostaljiye, sonra hatırlanması bile mümkün olmayan, yitik birer hazineye dönüştüğünü vurguladı. Ankara’ya gelen seyyahların bu hayranlığı seyahatnamelerinde kaleme aldıklarını ve sof kumaşın zarafetini övmekle bitiremediklerini belirten Erdoğan, şöyle devam etti: “Mesela, 1618’de Ankara’da bulunan Polonyalı bir seyyah, ‘Buradaki şehir halkının hepsi sofçulukla uğraşır, iyi cins sof dünyanın her tarafına buradan dağılır.’ diye yazmıştır. 1640’larda Ankara’ya gelen Evliya Çelebi, ‘Bu kumaş Ankara’ya özgüdür, dünyanın hiçbir yerinde üretme olanağı yoktur. Kadın-erkek herkesin işi, tiftikten kumaş dokumaktır. Hatta, Ankara’dan eğrilmiş iplik alalım, Fransa’ya götürelim, tiftik kumaşı üretelim dediler, ama dokudukları şey yine sof olmadı.’ diye ifade eder. Tarih boyunca, pek çok seyyah ve tüccarın uğrak yeri olan Ankara ve çevresinin üretim ve ticaret faaliyetleri, üç yüz yıl boyunca sof üretimi etrafında şekillenmiştir. Sof kumaşının desenlerindeki zevkiselim ve dokumasındaki ustalık, onu 16. ve 17. yüzyıllarda, dünyaca tanınan bir kumaş haline getirmiştir. Bilhassa İngiltere, Hollanda ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde çok rağbet görmüş, seçkin çevrelerin ve kent kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bunlar, sadece tarihi notlar değil, Ankara’nın yüzyıllar boyunca taşıdığı bir gururun kayıtlarıdır. Görüyoruz ki, tiftik keçisi ve sof kumaşı, Ankara’nın alametifarikalarıdır. O nedenle bugün, dokuma tezgahlarında tekrar sof kumaşı dokumak, medeniyetimizin ruhunu, başarısını, kimliğini ve belleğini dokumak demektir.”</p><h2>Bir zarafet şöleni sunuyor</h2><p>Emine Erdoğan tüm dünyada, yerel, otantik ve doğal ürünlere olan talebin günbegün arttığını, “yavaş ve sürdürülebilir moda”ya yönelik büyüyen bir ilginin olduğunu söyledi. İnsanların artık gardıroplarını açtıklarında evladiyelik giysiler görmek istediğini, etik, doğa-dostu ve sürdürülebilir üretimi desteklediklerini belirten Emine Erdoğan, bunun hem sof kumaşın hem de tüm Anadolu dokumalarının, hak ettikleri ilgiyi yeniden kazanmaları için bir fırsat olduğuna işaret etti. Erdoğan, “Sof, o kadar özel bir kumaş ki, ipeksi yapısıyla, başlı başına bir zarafet şöleni sunuyor. Ayrıca, yazın serin, kışın sıcak tutan yapısı, neme karşı dirençli olması ve kırışmaması gibi özellikleriyle öne çıkıyor. İz Ankara Tasarım ve El Sanatları Merkezimiz, halihazırda, sof kumaşından, şal, fular ve erkek atkısı üretiyor. Ayrıca, dantel, iğne oyası, keçe gibi geleneksel el sanatlarımızı, sofla buluşturuyor” bilgisini paylaştı. Emine Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Geleneksel sanatlarımızı birbiriyle konuşturmak ve çağın tasarım anlayışlarına cevap verir hale getirmek, gerçekten takdire şayandır. Bu noktada, moda tasarımcılarımıza ve tekstil sektörümüze de önemli bir sorumluluk düştüğü kanaatindeyim. Çünkü, bizim gerçekten hem çok yetenekli tasarımcılarımız hem de büyük bir tekstil gücümüz var. Dolayısıyla yeni bir açılım yapmak ve Anadolu’dan dünya markaları çıkarmak bir hayal değil, ulaşabileceğimiz bir hedeftir. Bu anlamda, Ankara sof kumaşı için atılan adımların, ilham verici olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki süreçte, medeniyetimizin kültür mirasını, evrensel kültür ile tanıştıracak, yeni projelerin yapılacağına yürekten inanıyorum.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766877" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp" data-title="Gazze'nin görsel çığlığı" data-url="/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Gazze'nin görsel çığlığı</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sof-kumas-medeniyetimizin-bellegini-tasiyor-4771356</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/69694276-zdvayvhfl76hvx3lbhy0p.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Unuttuğumuz değerlere dönüş ve iki örnek </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/unuttugumuz-degerlere-donus-ve-iki-ornek-4771357</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/unuttugumuz-degerlere-donus-ve-iki-ornek-4771357" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Günlük hayatın akışında ve koşuşturması içinde unutulan onca güzellikler ve değerler var ki. Yeter ki durup soluklanalım, etrafa şöyle bir bakalım, derin bir nefes alıp yaşadığımızın ayırdına varalım. Yaşarken aynı zamanda insanı insan yapan değerlerin de yaşatılması ancak bencil bir hayat tarzımızın fasit dairesinden biraz olsun çıkalım. O zaman gerçekleri, insanı insan yapan değerleri fark edebileceğiz.</p><p>Çağın getirdiği hızdan ve bu koşuşturmacadan bahsederken aklıma gelen şu hikâyeden bahsetmek yerinde olacak. Afrika’da kayıp bir şehri arayan arkeologlar bir an önce oraya ulaşmak için acele ederken eşyalarını da yerliler taşır. Yerlilerin arada sırada durup beklediklerini görürler. Yanlarına giderler ve çabuk olmalarını söylerler. Yerliler ise cevap vermezler, sessizce beklemeye devam ederler. Batılı arkeologlar ise telaş içinde yürümeye devam ederler. Arkeologlardan biri dayanamaz yerlilerden birine niçin beklediklerini sorar ve o yerliden “çok hızlı yürüdük, ruhlarımız geride kaldı” cevabını alır.</p><p>Hazır burada durup ruhumuzu beklerken şu iki sosyal proje örneğini vermek istiyorum. Zira bu tür projeler unuttuğumuz değerlere dönüş umudumuzu canlandırmaktadır. Çünkü bu örnekler reklam kaygısına kapılmadan yapıldıkça ve çoğaldıkça insanlık değer üretir hale gelecek. Dahası bu değerlerin insanlığın geleceğine bir kapı aralayacağına dair umudumuz artacak.</p><p>İşte tatlar üzerinden yola çıkarak gerçekleştirilen sorumlulukların sosyal projeye dönüştürülmüş iki örneği:</p><h2>Kafkas mantısı atölyesi</h2><p>Mutfak Sanatları Akademisi’nde Zekeriyaköy Gönüllüleri ve Bir Can Bir Nefes Derneği iş birliğiyle sokak hayvanları yararına “Kafkas Mantısı Atölyesi” düzenlendi. Şef Aydan Üstkanat, Kafkas göçmeni Ülkü Mazlum’un aile yadigârı reçetesinden esinlenerek Kafkas mantısı hazırladı.</p><p>Yaptıkları çalışmanın bir atölye değil, hayatı savunmanın bir yolu olduğunu dile getiren Üstkanat’a göre, yapılan şey yalnızca bir atölye değil, yaşamı savunmanın bir yolu. Çünkü insan olmak, sadece kendi sofrasına değil, aç ve korunmasız olana da sıcaklık koyabilmektir. Tek bir atölyeyle dünya değiştirilemez ama bir cana dokunulabilir. </p><p>Kafkas mantısının yersizliğin, köksüzlüğün ama aynı zamanda yeniden kök salmanın yemeği olduğuna dikkat çeken Üstkanat, göç eden insanlarla sokak hayvanları arasında bir paralellik kuruyor: *Göç eden insanlar yalnızca birkaç parça eşya değil, bildikleri tatları da yanlarında getirdiler. O tatlar yeni topraklarda yeniden hayat buldu; tıpkı bir canlının, yeni bir dünyada tutunmaya çalışması gibi. Sokak hayvanlarının hikâyesi de bundan çok farklı değil. Onlar da bir yerden bir yere sürülüyorlar; bazen bir sokaktan diğerine, bazen bir barınaktan hiç bilmedikleri bir yere. Ama her defasında yeniden doğuyorlar, yeniden güvenmeye çalışıyorlar.”</p><h2>Bir sofrada üç şef üç hikâye</h2><p>Farklı mutfak kültürlerini ve sosyal sorumluluğu bir araya getirerek özel bir etkinliğe evsahipliği yapan Izaka Terrace “3 Şef · 1 Sofra · 3 Hikâye”de İstanbul’un önde gelen şeflerini ve gastronomi tutkunlarını aynı sofrada buluşturdu. Şeflerin kendi mutfak kültürlerinden ilham alarak yarattıkları imza tabaklarla bir araya geldi. Üç şefin her birinin kendi hikâyesini yansıttığı tabaklar farklı yorumlarla aynı sofradaydı. Geceden elde ediler gelirlerin tamamı ile TOÇEV’e destek sağlandı.</p><p>Sunulan menü, Serhat Eliçora’nın "deniz tacı" ile başladı. Ardından ara sıcak olarak Okan Aydemir’in hazırladığı "Antalya patlıcanı" ve Serhat Eliçora’nın "ördek mantısı" servis edildi. Ana yemekte ise Soner Kesgin’in hazırladığı "Madhu’s etli royal seti" sunuldu. Finalde ise Serhat Eliçora’nın hazırladığı "ıslak hurmalı kek" misafirlerin damaklarında unutulmaz bir tat bıraktı.</p><h2>Gözüme takılanlar</h2><p><strong>Boğaziçi lüferi için eğitim programı</strong></p><p>Özyeğin Üniversitesi çatısı altında faaliyet gösteren Le Cordon Bleu Türkiye ve İstanbul Ticaret Odası işbirliğiyle “Boğaziçi Lüferi Elçisi Eğitim Programı” hayata geçiridi. Eğitimin ilk kısmı, İstanbul’un önde gelen otel ve restoranlarında görev yapan genç şeflerin katılımıyla gerçekleştirilirken, ikinci aşamada ise meslek liseleri öğrencileri var.</p><p><br></p><p><strong>Balığın tazeliğini gösteren buluş</strong></p><p>Balığın tazelik derecesini gösteren ölçüm cihazı Türk Patent ve Marka Kurumunca buluş olarak tescil edildi. Prof. Dr. Gonca Alak tarafından üç ay süren bir çalışmanın sonucunda geliştirilen cihaz “elektronik burun sensörler” ile çalışıyor. Analiz sonuçlarının cep telefonuna mesaj olarak iletilebilmesi ciddi kolaylık sağlayan proje 45 dakikalık analiz süresini en aza indirmeyi amaçlıyor.</p><p><br></p><p><strong>“Balık Takımı” projesine ödül</strong></p><p>Curious Felis Ödülleri’nde Metro Türkiye, “Balık Takımı” projesiyle B2B Trailblazers kategorisinde Bronz ödüle layık görüldü. Proje işletmelerin balık tedarik sürecini uçtan uca kolaylaştıran, uzmanlık ve hız odağında şekilleniyor. Başarıya ulaşan kampanyaları onurlandıran yarışma, etkisini kanıtlamış kampanyaların ardındaki stratejik aklı ödüllendirmeyi amaçlıyor.</p><h2>Hatay kaytaz böreği</h2><p>Hatay’ın geleneksel lezzetlerinden kaytaz böreği geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili aldı.</p><p>Açılan kare veya daire şeklindeki hamurun içine kıyma, soğan, nar ekşisi, pul biber ve karabiberden oluşan harç konulduktan sonra fırında pişirilen bir börek çeşididir. Bazı kaynaklarda salça da konduğu ifade edilir.</p><p>İçi yumuşak, dışı çıtır olan bu böreğin lezzet sırrı ise taş fırınlarda pişirilmesidir. Hazırlanması kolaydır. Hem evlerde hem de restoranlarda sofraların vazgeçilmez lezzetlerindendir.</p><p>UNESCO’nun gastronomi alanındaki “Yaratıcı Şehirler Ağı”nda yer alan kentin özgün lezzetinin tescillenmesi ustalarının da yüzünü güldürdü. Geçmişten bu yana çok sevilen bu lezzetin AB tarafından tescil edilmesi dünyaya tanıtılmasını sağlayacak.</p><p>Yörede sadece bayramlara ve özel günlere özel olarak üretilen bu börek günümüzde de üretiliyor. Geçmişi eskiye dayanır. Hatay ilinin mutfak kültüründe önemli bir yere sahiptir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4769021" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/15/e3db35f0-n4plvdvpzidrngz9vrcumb.webp" data-title="Göbeklitepe Film Festivali: Urfa’nın dünyaya &nbsp;kendini anlatma biçimi" data-url="/hayat/gobeklitepe-film-festivali-urfanin-dunyaya-kendini-anlatma-bicimi-4769021" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Göbeklitepe Film Festivali: Urfa’nın dünyaya &nbsp;kendini anlatma biçimi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/unuttugumuz-degerlere-donus-ve-iki-ornek-4771357</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Muhammed Gümüş</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/3a2849c4-inubpgca659n4r4od2vu.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaş değil lezzet konuşsun Sudan lezzetleri</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/savas-degil-lezzet-konussun-sudan-lezzetleri-4771358</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/savas-degil-lezzet-konussun-sudan-lezzetleri-4771358" rel="standout" />
      <description>Nil’in kıyılarından Anadolu sofralarına uzanan ortak lezzet hikâyelerinin gölgesinde, bugün savaşla anılan Sudan aslında bir “baharat cenneti.” Osmanlı’dan Afrika’nın tropik iklimine uzanan bu zengin mutfak geleneği, darıdan fıstığa, kuzu etinden baharatlara uzanan özgün tatlarla dolu. Sizlerle Sudan’ın kültürü ve mutfağı görünmez olmasın diye bu kardeş coğrafyadan iki özel tarif seçtik: Fıstık çorbası ve fıstık ezmeli kurabiye.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nil nehrinin hikayesi  Sudan’da başlar. Bu nehirden hikâyelerde “kökü cennette olan üç ırmaktan biri” diye bahsedilir.  Sudan, Mısır’a benzer, hatta Mısır’dakinden çok daha fazla piramit bulunur Sudan’da. Bizim mutfak kardeşliğimizin bir parçasıdır Sudan, kuru fasulye de bamya da biz nasıl pişiriyorsak öyle pişirilir mesela. Fakat bir yanında Kızıldeniz olan, bu sıcak ülkede bize benzemeyen şeyler de var; savaş gibi. </p><h2>Baharat cenneti</h2><p>Ne yazık ki gündemimiz Filistin’den sonra, tıpkı Filistin gibi, Osmanlı’nın ardından bir türlü huzur bulamayan bir başka coğrafya, Sudan oldu. Savaşın ve beraberinde gelen açlığın gölgesinde hem kültürel hem tarihi anlamda çok zengin olan Sudan’ın bütün güzelliği görünmez oluyor. Oysaki, Afrika’nın tarihi Taş Çağı’na ve belki daha da eskiye uzanan bu ülkesinde oldukça güzel yemekler pişiriliyor. Avrupalılar baharatları keşfettiğinde, bunu bir zenginlik göstergesi saydılar ve yemeklere bolca ilave ettiler. Birçok baharatın anavatanı da Afrika’dan Hindistan’a uzanan bu coğrafyadır. Sudan da öyle. “Tam bir baharat cenneti” denebilir. </p><h2>Temel tahılı darı</h2><p>Yemeklerinde Afrika’nın sıcağını ve tropikal iklimin nemini bulmak neredeyse olağandır. Kişniş, kimyon, çemen otu, kakule gibi baharatların tat verdiği yemekler, çoğunlukla kuzu eti oluyor. Elbette balık da pişiriliyor. Temel tahılı ise darı. Yer fıstığı ve susamın tahin, yağ gibi birçok yan ürünü de eşsiz Sudan yemeklerini karakterize eden ögelerden. Osmanlı’nın da mutfaktaki etkileri hâlâ gözlemlenebiliyor; köfte, kebap, künefe hatta tava, burada bin yıldır nasılsa orada da öyle. Aslında Osmanlı’yla beraber Arap Yarımadası’nın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun bir lezzet harmanına dönmüş Sudan mutfağı. </p><p>Dünya birçok savaş ve kıyım içinde, yıllardır süregelen Sudan iç savaşını konuşur ve acısını yaşarken, gastronomi dünyasının gündeminde Michelin yıldızlı restoranlar var. Michelin eleştirileri de sürüp gidiyor. Bu eleştiriler içinde en çok katıldığım, Avrupa Kıtası’nın damak tadının hareket noktası olması. Özellikle Afrika’dan Anadolu’ya uzanan bu müthiş lezzet coğrafyasının gün ışığına çıkmamış onlarca tarifi, sanırım lezzetleriyle füzyon mutfaklarının küllü yemeklerini de silip atabilecek orijinalliğe sahipler. Sudan da güzel günler görsün, gündemi savaş değil, lezzet olsun, kültür olsun diliyorum. Bugün, Anadolu’nun bu kardeş mutfağından iki güzel lezzet paylaşalım. Bu yazım için hem Sudan’da hem de Türkiye’de bolca bulunan fıstıkla yapılan iki tarif seçtim. Sağlıklı, mutlu hafta sonları dilerim.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/030b2861-6eiqbxbfxj4pwu37lnkckh.webp" data-card-width="800" data-card-height="1146" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/030b2861-6eiqbxbfxj4pwu37lnkckh.webp"></p><h2>Fıstık ezmeli kurabiye</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong></p><p>* 1 yumurta</p><p>* 1 su bardağı pudra şekeri</p><p>* 1 su bardağı un</p><p>* ¾ su bardağı fıstık ezmesi, 5 yemek kaşığı tereyağı</p><p>*Yarım çay kaşığı kabartma tozu</p><p>* Yarım çay kaşığı tuz</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Tereyağını fıstık ezmesiyle iyice karıştıralım. Pudra şekerini azar azar ekleyerek yedirelim. Yumurtayı çırpalım ve yavaş yavaş şekerli yağlı karışıma yedirelim. Un, kabartma tozu ve tuzu karıştırarak eleyelim ve yavaş yavaş hamura yedirelim. İyice yoğurduktan sonra streç filme sarıp buzdolabında yarım saat dinlendirelim. Bu hamurdan yirmi kurabiye çıkmalıdır. Bu yüzden bir bıçak yardımıyla keserek ayıralım ve elimizle şeklini düzeltip, pişirme kâğıdı serilmiş tepsiye dizelim. Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında üzeri kızarana kadar pişirelim. Afiyet olsun.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/51024113-wiyembouf72c2i0u17hx3.webp" data-card-width="640" data-card-height="396" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/23/51024113-wiyembouf72c2i0u17hx3.webp"></p><h2>Fıstık çorbası</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong></p><p> 1 kg. kemikli kuzu eti</p><p> 1 kuru soğan</p><p> 3-5 kakule</p><p> 3-5 tane karabiber</p><p> 1 çay kaşığı tuz</p><p> 8-10 yemek kaşığı şekersiz fıstık ezmesi</p><p> Yarım su bardağı süt</p><p> 1 limon</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Soğanın kabuğunu soyalım ve kemikli et ile birlikte su ekleyerek kaynatalım.  Ara ara köpüğünü alalım. Baharatları ve tuzu ekleyelim, ocağı kısalım ve 40 dakika ila bir saat kadar kaynatalım. Süzüp etleri ayıralım, didikleyelim ve tekrar ekleyelim. Bir kâsede fıstık ezmesini et suyuyla yavaş yavaş açalım. İyice homojen bir hale gelince, fıstık ezmesini çorbanın geri kalanına ilave edelim. Sütü ekleyelim ve karıştıralım. En son bir limonun suyunu sıkalım ve damak tadımıza uygun bir miktarda ekleyerek aromayı tamamlayalım. Afiyet olsun.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/savas-degil-lezzet-konussun-sudan-lezzetleri-4771358</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ülkü Menşure Solak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/23/c8d273f8-a3dq4thv1u4zu2rcbqyr8.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 23 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Doğa hem ilhamım hem yol gösterenim oldu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/doga-hem-ilhamim-hem-yol-gosterenim-oldu-4769018</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/doga-hem-ilhamim-hem-yol-gosterenim-oldu-4769018" rel="standout" />
      <description>Ressam Gülseren Südor, usta olduğu çini mürekkebi tarama tekniği ile üretmiş, yaşamdan ve doğadan ilham alan yapıtlarından oluşan “Timeless&amp;Spaceless” sergisiyle sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Doğadan aldığı esin kaynaklarının sanat yaşamı boyunca hem ustası hem yol göstereni olduğunu ifade eden Südor, “Dünya varolduğundan beri doğanın değişmeyen kuralları hiçbir görsel sanatçının erişemeyeceği kadar renkli, değişken bir yapıdadır” diyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Galeri Diani, duayen ressamları ele alacağı seri sergilerin ilkine Gülseren Südor’un kişisel sergisi “Timeless&amp;Spaceless” ile başlıyor. Serginin küratörlüğünü, sanatçının bir yıl önceki retrospektif sergisinde de birlikte çalıştığı Telga Südor Mendi üstleniyor. Kendini bir zaman gezgini ve zaman kaydedicisi olarak da tanımlayan Gülseren Südor, sergiye bu kez yaşamının farklı bir dönemini ele alarak hazırlık yaptığını belirtirken, “Öz yaşam öykümü yazar gibi, oluşturduğum bu sergimde; İnsanlığın geçmiş ve gelecek güncel yaşamında doğanın varlığının etkilerini ve yine insanoğlunun doğanın üzerindeki olumlu/olumsuz etkilerin irdeledim” diyor. Yaşamdan ve doğadan ilham alan yapıtlarından oluşan son sergisi vesilesiyle Gülseren Südor’la konuştuk. </p><p>n 2023’teki retrospektif serginiz “Zamanlar ve Katmanlar Arasında”, 60 yıllık sanat hayatınızı yedi döneme ayırarak izleyiciye sunuyordu. Üzerinden iki yıl geçti ve şimdi “Timeless&amp;Spaceless” başlığıyla sanatseverlerin karşısındasınız. Bu başlığı seçmenizdeki çıkış noktası neydi?</p><p>2023’te Metrohan’da açılan “Zamanlar ve Katmanlar Arasında” adlı retrospektif sergimin ardından hiç duraksamadan her zamanki gibi büyük bir hevesle çalışmalarıma başladım. Son bir yılda ise başka bir yol izleyerek belleğimde varolan imgelerden yola çıkarak hiç bir zaman dilimini ya da mekânı işaretlemeden, bir aidiyet duygusu katmadan, içimden geldiğince yapıtlarımı üretmeye çalıştım. İşte tam da bu noktada 60 yıllık sanat üretimimin tersine  ‘zamansızlık ve mekânsızlık’ kavramlarını kullandım. Duygusal ve düşünsel çıkış noktam budur.</p><h2>Doğa hiçbir sanatçının erişemeyeceği kadar renkli</h2><p><strong> Zaman ve mekân kavramlarının sonuca bağlanmadığı özerk kompozisyonlar... Bu açık uçluluk sizin için ne ifade ediyor?</strong></p><p>Doğadan aldığım esin kaynakları sanat yaşamım boyunca hem ustam hem yol gösterenim oldu. Çünkü dünya varolduğundan beri doğanın değişmeyen kuralları hiçbir görsel sanatçının erişemeyeceği kadar renkli, değişken bir yapıdadır. Örneğin aynı cins ağacın dallarını, yapraklarını, çiçeklerini dikkat ile incelediğimizde ne denli farklılıklar içerdiklerini ancak (belli kurallar içinde) görebiliriz. Doğanın her nesnesi, her canlısı, biricik yani kendine özgü ise yapıtlarımda da doğanın o güzelim parçalarını, yaşamın içinden beni etkileyen olay ve renklerini, belleğinimin havuzunda harmanlayıp insan yapımı nesneler ile birlikte sunmayı hedefledim. İzleyenlerin yapıtlarıma baktıkları zaman beni aradan çıkartarak, kendilerince yeni çözümler, sonuçlar, sorular oluşturacak kompozisyonlar kurarak, akıl tutulması değil akıl jimnastiği yapmalarını istedim. Bu nedenle her şeyi ile çözümlenmemiş durağan değil, hareketli kompozisyonlar kurgulayarak zaman ve mekân kavramlarının uçlarını açık bıraktım.</p><h2>Bir kadın sanatçı olarak çok şanslı idim</h2><p><strong> Son zamanlarda sanatçı çiftler için ortak sergiler açıldığını görüyoruz. Bu sergiler genellikle erkek sanatçının gölgesinde kalan kadın sanatçıları yeniden görünür kılma amacı da taşıyor. Sizin de uzun yıllar sanat ve aşkla dolu bir evliliğiniz oldu. Sanatçı çift olmanın yaratıcılık sürecine ve bireysel üretime etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p><p>Açıkçası kadın-erkek sanatçı ayrımını sevmiyorum. Sanatçı, sanatçı kimliği ile var olur. Yalnız zannetmeyin ki bizim ülkemizde durum böyle. Yüzyıllardır her zaman kadınlar  dünyanın her yerinde resim, heykel yapmışlardır. Örneğin Batı sanatının mihenk taşı olarak bilinen İtalya’daki kimi çok tanıdığımız büyük ustaların resim ve heykellerini ya eşlerinin ya kızlarının ya da başka kadın yardımcılarının katkıları veya birebir onların yapıtlarıdır. Bunlar sanat tarihinin irdelemesi gereken konular. Ülkemize geldiğimizde… Benim 60 yıllık sanat yaşamımın süresince gördüklerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak şunları söyleyebilirim: Gerçekten, maalesef eril sanatçıların bir bölümünün egoları hep üstün olmak ve kadınlara yönelik üstünlük sağlamak amacına hizmet etmiştir. Ve özellikle nice kadın mesleklerini icra edemeden, yeteneklerini kullanamadan sanat dünyasından çekilip gitmişlerdir. Çok örneklerini gördüğüm bu konuda eşlerinden daha üstün eserler yaratabilenler olmuştur. Neyse ki son zamanlarda bu kırılmaz zannedilen zincir, büyük çoğunlukla kopmuş oldu. Böylelikle geçmişteki sanatçı çiftleri gençlere tanıtabilmek için (özellikle kadınları) konsept sergiler açılmaya başlandı. Bana gelince bir kadın sanatçı olarak çok şanslı idim. Eşim Teoman Südor ile akademideki öğrencilik yıllarımızdan (1966-2024) bu yana aynı atölyede çalıştık. Aynı sanatsal kaygıları, eziyetleri, çileleri ve başarıları paylaştık. Her zaman benim yanımda, arkamda tıpkı benim ona yaptığım gibi durdu. Hatta kendinden ileride olmamı öngördü ki resim yapmaya devam edebileyim. İşte bu nedenden dolayıdır ki ben şanslı tarafta mesleğime devam ettim ve ömür izin verdiği kadar da devam edeceğim. Sanatçıların ve insanların kadın ve erkek diye özellikle mesleklerde ayrılmadığı bir zaman diliminde bulunmak üzere...</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/56026c01-3jp587f38p7gc79rfcyegq.webp" data-card-width="1711" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/56026c01-3jp587f38p7gc79rfcyegq.webp"></p><h2>Hiçbir süzgeçten geçmeden</h2><p><strong> Çini mürekkebi tarama tekniğinde ustalaşmış bir sanatçı olarak, bu teknik “Timeless&amp;Spaceless” sergisinde nasıl bir ifade alanı yarattı?</strong></p><p>Sanat yaşamımın başından hatta öncesinden beri en çok kullandığım teknik çini mürekkebi tarama tekniğidir. Retrospektif sergimde de ilk örneklerini özellikle sergilemiştim. Çünkü çini mürekkebi tarama esas kullandığım teknik olmuştur her zaman. Son bir  yılda kendime hiç bir engel koymadan çalışmak istedim. Ve böylelikle engelsiz, hiç bir süzgeçten geçmeden kendimi ifade etme olanağı buldum.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766885" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/8f3d0414-vzkdylr7wgqgbldyvptik.webp" data-title="İnsanı insan yapan vicdanıdır" data-url="/hayat/insani-insan-yapan-vicdanidir-4766885" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">İnsanı insan yapan vicdanıdır</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766881" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/6f52cbca-5o2k3a5zvqt9a9k2dmtk.webp" data-title="Zamanın tadını saklayan lezzetler" data-url="/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Zamanın tadını saklayan lezzetler</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/doga-hem-ilhamim-hem-yol-gosterenim-oldu-4769018</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/3a90c438-aiynfmb4admn5hlq1t0w2.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oyunculuğun özünü babamdan öğrendim</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/oyunculugun-ozunu-babamdan-ogrendim-4769020</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/oyunculugun-ozunu-babamdan-ogrendim-4769020" rel="standout" />
      <description>Filistinli oyuncu Saleh Bakri, “Küçükken ressam olmak isterdim, ama drama ile korkumu yendim ve oyunculuğa âşık oldum. Oyunculuğun özünü babamdan öğrendim. Sanatla uğraşan aile bireylerim sayesinde tiyatro, sinema, oyunculuk ve yönetmenlik gibi alanlarda birbirimizden çok şey öğreniyoruz” diyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Filistin’in Celile bölgesinde 1977’de dünyaya gelen Saleh Bakri, babası Mohammad Bakri gibi oyunculuk yapıyor. Kardeşleri Adam Bakri ve Ziad Bakri de sinema dünyasında aktör olarak yer alan Saleh Bakri, Filistin kültürünün ve sinemasının dünyaya tanıtılmasında önemli bir rol oynuyor. Bakri, “The Band’s Visit”, “Salt of This Sea”, “Wajib”, “Flasbellek”, “The Teacher” ve “Palestine 36” adlı yapımların da aralarında olduğu çok sayıda filmde rol alarak çeşitli ödüller kazandı. Filistin halkının haklarını savunan bir sanatçı olarak tanınan Bakri işgal, sürgün, kimlik ve dayanışma gibi temaları ele alarak kültürel direnişe katkıda bulunmaya çalışıyor. Yeni Şafak Pazar olarak; Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen 13. Boğaziçi Film Festivali kapsamında, Türkiye’ye gelen Filistinli oyuncu Saleh Bakri ile bir araya geldik. Bakri ile oyunculuk yolculuğunu, ailesinden aldığı sanatsal mirası, Filistin meselesini ve sinemadaki direnişini konuştuk. </p><h2>Oyunculuğun özünü babamdan öğrendim </h2><p><strong>Filistinli bir oyuncu olan Mohammad Bakri’nin oğlu olarak büyüdünüz. Öncelikle, nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?</strong></p><p>Oyunculuğa hayatını adamış bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam kırklı yaşlarında belgesel ve kısa filmler çekmeye başladı. Çok çalışkan, yetenekli ve ilham veren bir insandı. Oyunculuğun özünü ondan öğrendiğimi söyleyebilirim. Elbette kariyerim boyunca birçok şeyden etkilendim. Kendi yaşadıklarım, tanıdığım insanlar ister Filistinli olsun ister olmasın bana çok şey öğretti. İlham veren insanlardan her zaman öğrenmeye açık oldum. Ailem her zaman sevgi ve sıcaklıkla çevriliydi. Kendimi bildim bileli o büyük, güven veren kucak hep vardı, bugün de öyle. Aile bireylerimin çoğu sanatla uğraşıyor. Tiyatro, sinema, oyunculuk, yönetmenlik, kameramanlık… Hepimiz birbirimizden farklıyız. Herkesin kendi yolu, sesi ve karakteri var. Ben de en küçük kardeşimden en büyüğüne kadar hepsinden bir şey öğreniyorum.</p><p><strong>Çocukluk ve gençlik yıllarınıza dair neler hatırlıyorsunuz?</strong></p><p>Çocukluk ve gençlik yıllarımdan çok şey hatırlıyorum. Gerçekten sayısız anı var. Ama oyunculukla ilgili olarak şunu söyleyebilirim. Küçükken ressam olmak isterdim. Hep resim yapar, bir gün ressam olmayı hayal ederdim. Hâlâ resim yapıyor, çizimle ilgileniyorum. Gençlik yıllarımda seyirci karşısında bir korkum olduğunu fark ettim. Seyircinin önünde durmak, kendim gibi davranmak bana çok zor geliyordu. Bu korkuyu yenmek istedim ve bu yüzden drama eğitimi almaya karar verdim. Zamanla sahnede olmayı sevdim, oyunculuğa âşık oldum. Korkumu yendiğimde hayatım değişti. Çünkü korkuyla yaşamak bana göre değil. Korkudan hoşlanmam, onunla yüzleşir ve yenmeye çalışırım. Herkesin korkuları vardır ama önemli olan onlara teslim olmamaktır. Korku seni yönetmeye başladığında özgürlüğünü kaybedersin. Düşünemez, hissedemezsin. Hayat ise korkmak için fazla kısa.</p><h2>1948’den bu yana silinmeye çalışılan hafızamızı yaşatmak istiyoruz</h2><p><strong>Ailenizde sanat, aynı zamanda bir direniş biçimi gibi. Direnişin ortasında büyüyen bir çocuk olarak sinemayı ne zaman bir kurtuluş alanı olarak gördünüz?</strong></p><p>Babamdan öğrendiğim kadarıyla sanat, sadece bir eğlence aracı değil. İnsanları oyalamak ya da zaman geçirmek için yapılan bir şey de değil. Sanat, toplumda çok daha derin ve anlamlı bir role sahip. Sosyal ve politik bir yönü var ve sanatçının bu sorumluluğu üstlenmesi gerekiyor. Çünkü sanatını paylaşmak istiyorsan, onu geniş kitlelere ulaştırmak istiyorsan, o zaman büyük bir sorumluluğun da var demektir. Bizim durumumuzda bu sorumluluk çok daha ağır. 1948’den bu yana işgal altındayız ve Filistin halkı dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Filistinlilerin yarısından fazlasının kendi topraklarına dönmesine izin verilmiyor. Apartheid rejimi, onların evlerine dönmesini, yıkılan köylerini ve şehirlerini yeniden inşa etmesini yasaklıyor. Üstelik sadece yurt dışındaki Filistinliler değil, ülke içindekiler de birbirinden koparılmış durumda. 1948 sınırları içindeki Filistinliler Gazze’ye gidemiyor, Gazzeliler Batı Şeria’ya seyahat edemiyor, Batı Şeria’dakiler ise Hayfa ya da Yafa’ya ulaşamıyor. Yani kendi vatanımızda bile birbirimizle buluşmamıza izin verilmiyor. Bu yüzden bizim görevimiz bu kuşatmayı kırmak. Güce “hayır” demek, hikâyemizi anlatmak, 1948’den bu yana silinmeye çalışılan hafızamızı yaşatmak. Mücadelemiz, bilinç ve farkındalık oluşturma mücadelesidir. Ta ki özgürlüğümüzü yeniden kazanana, dünya da bize hakkımızı iade edene kadar. Çünkü Filistin meselesi yalnızca yerel bir sorun değil. Tüm dünyanın sorumluluğudur. Bizim yaşadığımız trajedi, dünyanın ortak suçudur. Dünya, özellikle de Batı ülkeleri, hatta bazı Arap ve Müslüman devletler, hâlâ bu Apartheid rejimiyle suç ortaklığı yapıyor. Dünya, Siyonist hareketi destekleyerek ve Filistin topraklarını bu proje için kolaylaştırarak işlediği bu suçu telafi etmedikçe, bizim hikâyemiz anlatılmaya devam edecek.</p><p><strong>Bir Filistinli olarak, dünyanın neresine giderseniz gidin kimliğiniz sizden önce geliyor. Kendinizi bir ulusun sesi gibi hissettiğiniz anlar oluyor mu? </strong></p><p>Bu soruya tam olarak nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Hiç başka bir yerde yaşamadım ve gerçekten özgür bir ortamda hayatı deneyimlemedim. Elbette, Amerika’dan Avrupa’ya, Arap ülkelerine ve Türkiye’ye kadar birçok yerde çalıştım ve kısa sürelerle yaşadım. Ama özgür, işgal altında olmayan bir ülkede doğup, büyümedim. Bu yüzden farklı bir yerde nasıl davranacağımı tam olarak kestiremiyorum. Yine de sahip olduğum ruh ve akılla hangi ülkede olursam olayım, Filistin davamı sürdüreceğim. Çünkü Filistin sadece Filistinlilerin meselesi değil. Kendimizi tek bir büyük aile olarak görüyorsak, bu herkesin meselesidir. Filistin özgür değilse, dünya özgür değildir. Sudan özgür değilse, dünya özgür değildir. Kongo özgür değilse, dünya özgür değildir. Bu nedenle, nereye gidersem gideyim aynı şekilde hareket edeceğimi düşünüyorum. Elbette sansürle, baskıyla ve sizi susturmaya çalışan engellerle karşılaşacaksınız. Ama insan olarak görevimiz, güce “hayır” demek ve güçlülerin ezdiği gerçekleri dile getirmektir. Nerede olursak olalım, ezilenlerin yanında durmalıyız çünkü hepimiz aynıyız, aynı kana ve aynı acıya sahibiz. Hepimiz çocuklarımızı seviyor ve onlar için daha iyi bir hayat istiyoruz. Nerede olursam olayım, duruşum aynı olacak. Doğruyu söylemenin sonuçlarını düşünmüyorum çünkü doğru her zaman söylenmelidir.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/093f3026-s69iitxxim9e4ulo3gs45r.webp" data-card-width="800" data-card-height="1067" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/093f3026-s69iitxxim9e4ulo3gs45r.webp"></p><h2>Haklarımızı geri alana kadar mücadelemiz sürecek</h2><p><strong>Bugün Gazze’de yaşananlar dünyanın gözleri önünde bir soykırıma dönüştü. Sizce sanat, bu suskun dünyanın vicdanına hâlâ dokunabiliyor mu, yoksa sanat da savaşın enkazı altında mı kaldı?</strong></p><p>Soykırıma tanık oldum, tıpkı birçok insan gibi. Ama kim gerçekten umursuyor? Soykırım başladığı günden bugüne kadar her gün, görebildiğim ve tanıklık edebildiğim her şeyi gözlemlemeye çalıştım. Her gün, elimden gelenin en fazlasını yaparak. Altı yaşında bir oğlum var ve onun yüzünü, Gazze’deki tüm çocukların yüzlerinde gördüm. Tek bir şeyi biliyorum: Biz asla kırılmayacağız. Direnişimiz asla durmayacak, sözümüz susmayacak, varlığımız silinmeyecek ve hikâyemizi anlatmayı bırakmayacağız. Haklarımızı geri alana kadar mücadelemiz sürecek.</p><p><strong>Bir Filistinli oyuncu olarak, sinema yalnızca bir sanat eylemi değil, varoluşunuzu kanıtlamanın da bir yolu gibi. Siz kendi hikâyenizi anlatırken bir sanatçı mı, bir tanık mı, yoksa bir direnişçi mi gibi hissediyorsunuz?</strong></p><p>Hepsini hissediyorum. Bir tanığım, bir hikâye anlatıcısıyım, direniyorum… Hepsi bir arada. Ama her şeyden önce, sadece görevimi yapıyorum. Kahraman değilim. Bu sadece görevim. Görevim, gerçeği söylemek, tarihi araştırmak, gerçeği ortaya çıkarmak ve anlatmaktır. Çünkü </p><p>gerçek söylenmek zorundadır. Karşımızda bir “sinek okyanusu” var. Karanlık, engin bir deniz gibi. Biz ise gerçeğin ışığıyla bu karanlığı aydınlatmak zorundayız ki sonunda barış dolu topraklara ulaşabilelim.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/a9a3421f-k7bugsmnkwkb70h2nxfnq.webp" data-card-width="864" data-card-height="486" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/a9a3421f-k7bugsmnkwkb70h2nxfnq.webp"></p><h2>Kendi tarihimiz yerine Siyonist tarihini öğreniyoruz</h2><p><strong>Bu yıl 13. Boğaziçi Film Festivali’nin açılış filmi, sizin de oyuncu olarak yer aldığınız “Palestine 36” oldu. Peki, “Palestine 36” filmine kendi çocukluğunuzun ve ailenizin anıları nasıl yansıdı?</strong></p><p>Büyük dedem 1948’de Akka’yı savunurken öldürüldü. Ailemizin bir kısmı Lübnan’da yaşıyor. Bakri ailesinin büyük bölümü orada, bir kısmı da Avustralya’da. Bizler, geride kalanlar, şehirlerimizi, köylerimizi ve sahip olduğumuz yaşamı kaybettik. İşgal altındaki Filistinliler olarak İsrail vatandaşlığı, pasaportu ve kimliğini taşımak zorundayız. Bu kimlik ve pasaport, işgalcinin dayattığı bir sistemin simgesi. Kendi tarihimiz yerine Siyonist hareketin tarihini öğrenmek zorundayız. 1948 sonrası tarihî Filistin’de, bir Filistin üniversitesi yok, bağımsız bir Filistin tiyatrosu yok, köylerimizde ve şehirlerimizde sinema veya kültürel alt yapı yok. Bunun ötesinde, Filistin milletinin farklı parçalarıyla buluşmamıza izin verilmiyor. Soykırım döneminde, sadece soykırıma karşı gösteri yapmak değil, halkımızla dayanışma göstermek bile yasak. Gazze halkıyla dayanışma göstermek İsrail yasalarına göre terörizmi desteklemek anlamına geliyor. Tüm bunları hem ailemiz hem de millet olarak yaşıyoruz.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/acfe715f-wlb1o7dp2g8v875x9ynam.webp" data-card-width="1024" data-card-height="691" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/acfe715f-wlb1o7dp2g8v875x9ynam.webp"></p><h2>Gerçeği araştırmayı ve anlatmayı asla bırakmayın</h2><p><strong>Bugünün genç kuşaklarına neler söylemek istersiniz, neler tavsiye edersiniz?</strong></p><p>Asla durmayın. Devam edin, devam edin, devam edin. Ve asla durmayın. Kendinize inanın. Gerçeği araştırmayı ve gerçeği anlatmayı asla bırakmayın. Öğrenmeyi asla bırakmayın. Çünkü öğrenmeyi bırakırsanız, her şey durur. Sanatçı olun. Yeni şeyler keşfedin. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766877" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp" data-title="Gazze'nin görsel çığlığı" data-url="/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Gazze'nin görsel çığlığı</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766881" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/6f52cbca-5o2k3a5zvqt9a9k2dmtk.webp" data-title="Zamanın tadını saklayan lezzetler" data-url="/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Zamanın tadını saklayan lezzetler</span></span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/oyunculugun-ozunu-babamdan-ogrendim-4769020</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/4cba5e07-m8ygq8ytx2bzh3ikqj04f.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Göbeklitepe Film Festivali: Urfa’nın dünyaya  kendini anlatma biçimi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gobeklitepe-film-festivali-urfanin-dunyaya-kendini-anlatma-bicimi-4769021</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gobeklitepe-film-festivali-urfanin-dunyaya-kendini-anlatma-bicimi-4769021" rel="standout" />
      <description>Tarihin sıfır  noktası olarak kabul edilen Göbeklitepe ardından daha da eski yıllara ait olan “Karahantepe ” ile Şanlıurfa adını dünyaya duyuruyor. İsmini bu tarihi tepeden alan, bölgenin göz bebeği “4. Göbeklitepe Film Festivali” 20-23 Kasım tarihleri arasında Urfa’da sinema severler ile buluşuyor üstelik tüm gösterimler ücretsiz.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sinema sanatı ile kültürel mirası buluşturan festival sloganıyla yola devam eden Göbeklitepe Film Festivali’nin 3 kategorisi var. Ulusal, uluslararası ve arkeolojik temalı belgesellerden oluşan festivalin bu yıl ki ilham kaynağı “Karahantepe” oldu. Festival Kurucusu ve Yönetmeni Mustafa Deniz Doğan ile bu yıl daha da büyüyen Göbeklitepe Film Festivali’ni tüm detaylarıyla konuştuk. Doğan; “Burada bir filmi göstermek sadece bir gösterim değil, aynı zamanda o hikâyeyi doğduğu topraklarla buluşturmak anlamına geliyor” dedi ve ekledi “Urfa artık sadece bir neolitiğin başkenti değil, bir&nbsp; sinema kenti olarak da anılmaya başladı”</p><p><br></p><h2>Festivalimiz arkeolojik kazı gibi</h2><p><strong>Göbeklitepe yılın son sinema festivali mi? Siz pek çok festivali yakından takip edip Şanlıurfa için adeta bir seçki oluşturuyorsunuz, önceliğiniz neler?</strong></p><p>Evet, takvim olarak yılın son film festivallerinden biriyiz. Bu da bize aslında güzel bir avantaj sağlıyor çünkü yıl boyunca hem ulusal hem uluslararası festivallerde öne çıkan filmleri yakından takip edebiliyor, Urfa’da özel bir seçkiyle izleyiciyle buluşturabiliyoruz.</p><p>Bizim önceliğimiz, Göbeklitepe’nin temsil ettiği ruhu yansıtan filmler. Yani; insanlık, köken, dönüşüm, keşif gibi temaları işleyen yapımlar. Bu yüzden festivalin her yılı bir tür “arkeolojik kazı” gibi ilerliyor diyebilirim ,geçmişi anlamaya çalışan ama geleceğe bakan filmlerle. Ayrıca bölge halkının sinemayla güçlü bir bağ kurmasını da çok önemsiyoruz; seçkide sadece büyük ödül almış filmler değil, seyirciyle temas edecek yapımlar da yer alıyor.</p><p><strong>Türkiye’nin Oscar adayı “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” özel gösterim de olacak. Yönetmeni Murat Fıratoğlu ile bu süreciniz nasıldı?</strong></p><p>“Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” bizim için çok kıymetli bir film. Hem üretim süreci hem de anlatım diliyle bölgenin insan hikayelerine evrensel bir bakış sunuyor. Murat Fıratoğlu’nun festivalimiz ile kurduğu bağ da çok değerli. Bu yıl özel gösterimini burada yapması, aslında Göbeklitepe Film Festivali’nin yönetmenler için artık güvenilir bir alan, bir buluşma noktası haline geldiğini gösteriyor. Onunla iletişimimiz her zaman karşılıklı saygı ve üretim heyecanı üzerine kurulu oldu. Urfa’da bir filmi göstermek sadece bir gösterim değil, aynı zamanda o hikâyeyi doğduğu topraklarla buluşturmak anlamına geliyor.</p><p><strong>Festival bu yıl Karahantepe’ye selam veriyor. Özel bir sebebi var mı?</strong></p><p>Göbeklitepe insanlık tarihinin bilinen en eski tapınağıysa Karahantepe de aynı dönemin başka bir tanığı. Bu iki alan arasında yalnızca coğrafi değil, simgesel bir bağ da var. Biz bu yıl, o bağı görünür kılmak istedik çünkü Göbeklitepe’nin hikayesi tek bir yerle sınırlı değil. Bu toprakların tamamı insanlığın ortak belleğine ait. Karahantepe’ye selam göndermek, hem arkeolojik olarak hem de ruhsal anlamda o bütünlüğü onurlandırmak demek. Festivalin bu yılki afişinde ve tematik seçkisinde de bu selamın izlerini görebilirsiniz.</p><p>&nbsp;</p><h2>Başlangıç ruhunu koruyoruz</h2><p>Göbeklitepe dünyada tarihin başlangıcı olarak ses getiriyor ve ismiyle festival düzenlemek ayrı bir sorumluluk hissettiriyor mu?</p><p>Kesinlikle. “Göbeklitepe” ismini taşımak sadece bir marka tercihi değil, aynı zamanda bir sorumluluk çünkü bu isim insanlığın başlangıcını, yani tüm kültürlerin kökünü temsil ediyor. Biz de bu nedenle festivalde gösterilen her filmde, yapılan her etkinlikte o “başlangıç ruhunu” korumaya çalışıyoruz. Bu festival, sadece bir sinema organizasyonu değil; geçmişle bugünü, insanla hikâyeyi, yerelle evrenseli buluşturan bir alan. O yüzden evet, bu sorumluluk büyük ama bir o kadar da ilham verici.</p><p><strong>Arkeoloji teması festivaldeki kategorilerinizin neden vazgeçilmezi?</strong></p><p>Çünkü arkeoloji, sinemayla aynı şeyi yapar aslında: Katmanları açar. Bizim “arkeoloji temalı” kategorimizde yer alan filmler, sadece kazıları değil, insanın iç dünyasındaki keşifleri de anlatıyor.Bu nedenle bu kategori bizim kimliğimizin merkezinde yer alıyor. Her yıl bu alanda belgesel&nbsp; yapımları izleyiciyle buluşturmak festivalin en temel geleneklerinden biri haline geldi. Geçmişin izini sürmek, sinemada geleceği anlamanın en güçlü yollarından biri bence.</p><p><strong>Festival şehrin ve bölgenin markası haline geliyor. Bu yıl program önceki yıllara göre sanırım çok daha zengin, yanılıyor muyum?</strong></p><p>Aslında çok doğru bir tespit. Bu yıl festival, hem içerik hem de etkinlik anlamında önceki yıllardan çok daha geniş bir yelpazeye sahip. Film seçkimizde daha fazla ülke, daha çok yönetmen ve ilk kez gösterilecek yapımlar var. Bunun yanı sıra paneller, yönetmen söyleşileri, müzik dinletileri ve atölyelerle programı zenginleştirdik. Örneğin çok zengin bir jürimiz var. Onun dışında kıymetli sinemacılar, oyuncular, tarihçiler ve arkeologlar aramızda olacak. Erkan Can, Güven Kıraç, Eylem Kaftan, Vuslat Saraçoğlu, Murat Fıratoğlu,Tayfur Aydın, Faysal Soysal, Necmi Karul gibi ve ismini daha sayamadığım değerli konuklarımız olacak.</p><p>&nbsp;</p><h2>Şehrin kalbinde büyüyoruz</h2><p><strong>Festivalde filmler müthiş bir atmosferde gösteriliyor, bu mekanın özelliği nedir?</strong></p><p>Bizim için mekân, sadece bir gösterim alanı değil, deneyimin bir parçası. Filmlerimizi mümkün olduğunca Göbeklitepe’nin ruhuna yakın yerlerde; taşın, rüzgarın, ışığın sinemayla buluştuğu atmosferlerde izletiyoruz. Bu sayede seyirci sadece bir film izlemiyor, aynı zamanda o hikâyenin parçası haline geliyor. Urfa’nın mimarisi ve ışığı sinemayla birleştiğinde bambaşka bir enerji doğuyor diyebilirim. Festivalin eski bir Süryani kilisesinde ki&nbsp; açılış konseri, şehrin kalbinde gerçekleşecek film gösterimleri ve yeni ödül kategorilerimizle bu yıl gerçekten “büyüyen bir festival” dönemindeyiz.</p><p><strong>Dört yıl öncesine gidersek şehir ve festival ekseninde ne değişti, olmaz denen ne oldu mesela?</strong></p><p>En başta hayal denilen birçok şey bugün gerçek oldu. İlk yıl bu ölçekte bir uluslararası festivalin Urfa’da kalıcı olacağına inanmayan çok kişi vardı ama bugün hem bölge halkının ilgisi hem de uluslararası katılım , bize bu işin doğru bir temele oturduğunu gösteriyor. Urfa artık sadece bir “Neolitiğin Başkenti” değil, bir “Sinema Kenti” olarak da anılmaya başladı. Bence en büyük değişim bu; kentin kültürel özgüveninin artması.</p><h2>Urfa çok meraklı</h2><p><strong>Şanlıurfa seyircisinin ilgisini çekmek zor mu ya da ikna etmek için soralım: Neden festivale gelmeliler?</strong></p><p>Aslında Urfa seyircisi çok meraklı, sadece doğru içerikle buluşmaya ihtiyaç duyuyor. Biz de bunu sağlıyoruz. Festivale gelmek demek, hem dünyanın dört bir yanından gelen hikâyeleri izlemek hem de bu toprakların sesini evrensel bir dille duymak demek. Her yıl salonlarda hem genç izleyicilerin hem de farklı yaş gruplarının coşkusunu görmek bizi çok motive ediyor ve bu yıl iki gün üst üste çocuklar için animasyon film gösterimlerimiz de olacak. Kısacası, Göbeklitepe Film Festivali sadece bir sinema etkinliği değil, Urfa’nın kendini dünyaya anlatma biçimi. Bu hikâyeye ortak olmak için herkesi bekliyoruz.&nbsp;</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp" data-title="Kazanmaya uzanan güç" data-url="/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanmaya uzanan güç</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gobeklitepe-film-festivali-urfanin-dunyaya-kendini-anlatma-bicimi-4769021</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakan Varol</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/e3db35f0-n4plvdvpzidrngz9vrcumb.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dergilik: Güzel bir iz bırakmak</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-guzel-bir-iz-birakmak-4769023</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-guzel-bir-iz-birakmak-4769023" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İçin yola çıkan Geçerken dergisinin 59. sayısı okuruyla buluştu. Cafer Tayyar Doymaz yönetiminde ve Emin Gürdamur editörlüğündeki derginin kapağına Mehmet Aycı’dan bir dize alınmış: üzülünce iyileşen yaralar vardır / sonra anlarsın bunu, şimdilik büyü. Büyük boy ve 50 sayfa olarak yayınlan derginin bu sayıdaki söyleşi konuğu Emine Batar. Selma Maşlak’ın sorularını cevaplayan Batar, “Bende yazı muhakkak okumak eşliğinde gerçekleşir. Okumadığımda kalemimin mürekkebi çekilir” diyor. Ayaküstü Sorular’ı cevaplayan Atıf Bedir’in hayatında olmazsa olmaz dediği üç şey, doğa, çay ve kitap. Arka kapağının boş kalmasına bir türlü alışamadığım dergide bol ‘çizim’ kullanılmış. Mehmet Fatih Tekin, merhum Nurettin Topçu Hoca hakkında bir metin kaleme almış. Suavi Kemal Yazgıç son romanı Delirmeler Sarayı Ketebe’den çıkan Güray Süngü’yü okumak için gereken 10 sebebi sıralamış. Abdulbaki İşcan soruyor: İnsan Ne İster? Fatma Asiye Şenat’ın sorusu ise şöyle: Derdim Çoktur, Hangisine Yanayım? Mustafa Uçurum’un yazı konusu bir eylem olarak okumak. Mehmet Aycı’nın yazı başlığını sevdim; yazısını da: Sen Evlen de Düğününde Ben Kitaplar Takayım. Hacer Yeğin Güneş’in Emanet’i okunmadan geçilmemeli. Dergideki tek şiirden bir dizeyle bitireyim. Kübra Genç, Gülnaz Kutuyeva’dan çevirmiş. Su şiirinden: Su gibi şırıldayıp gül ve / Öne doğru git, olur mu? Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı dergiye, gecerkendergi@gmail.com e posta adresinden veya 0312 295 86 61-62 numaralı telefonlardan ulaşılabilir.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/2f83d1e5-xdwh556ll3lg4qsyyo6qj.webp" data-card-width="252" data-card-height="388" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/2f83d1e5-xdwh556ll3lg4qsyyo6qj.webp"></p><p><strong>Değinmeler... </strong></p><p>Lefkara, Kıbrıs Damla Derneği tarafından çıkarılan bir hayat, sanat ve edebiyat dergisi. Hemen söyleyeyim Larnaka’da bir köyün ismi Lefkara. Aynı zamanda Kıbrıs’ın önemli bir el sanatının. Üç ayda bir yayınlanan ve 10. sayıya ulaşan derginin yönetmeni Ebubekir Yıldız. Lise- üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve öğretmenlerin de aralarında bulunduğu bir yazar kadrosuna sahip olan Lefkara’nın editörleri Tuğba Yaşar, Meryem Tanrıkulu, Zehra Erkan, Ali Hakan Öztürk, Şenay Yılmaz ve Hilal Kanlı. Büyük boy olarak beyaz kâğıda basılan 60 sayfalık derginin beş kişilik yayın kurulu da var. Kapak içlerini de değerlendiren derginin şiir, deneme, söyleşi metinleriyle fotoğraf ve çizimlerin de yer bulduğu 10. sayısında (Bahar 2025), yaklaşık 25 imza görülüyor. Dergiye lefkaradergi@gmail.com adresinden ulaşmak mümkün.</p><p>Kıbrıs Türklerine ve edebiyatın Lefkaralarına selâm olsun!</p><h2>NÖBET TEPE HEP NÖBETTE</h2><p>Nöbettepe, dergisiyle tanışmadan önce Kadriye Cesur hanımefendi ile tanıştım. Oturduk, sohbet ettik. Bulgaristan, Türklük, Yahya Kemal, dergicilik, yayıncılık vs. Nöbettepe, Bulgaristan’da özellikle Türk edebiyatı, sanatı ve kültürü alanında hissedilen boşluğu kapatma düşüncesiyle yola çıkan bir yayın. Dergi evveliyatsız değil aksine ülkede yayınlanmış Mecra-i Efkâr, Yeni Işık ve Yeni Hayat adlı yayınların devamı niteliğinde. Polovdiv’de, Türkçe ve Bulgarca olarak yayına hazırlanan yedi yıllık Nöbettepe’nin sahibi, Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü. 80 sayfalık dergiyi Kadriye Cesur yönetiyor. Şenar Bahar koordinatörlüğü sağlıyor. Yazı işleri ise Aziz Nazmi Şakir-Taş’a emanet. Derginin yayın kurulu Anton Baev, Elena Getova, Evdokiya Borisova, Harun Bekir, Hasine Şen- Karadeniz, Hüseyin Mevsim, Menent Şükrieva, Yordanka Bibina ve Vedat S. Ahmed’den oluşuyor. 28. sayısını incelediğim dergide yaklaşık 30 şair ve yazarın imzası var. İmzalı fotoğraf tercihleriyle dikkat çeken Nöbettepe’ye www.nebettepe.com internet adresinden veya nebettepe@gmail.com e posta adresinden ulaşmak mümkün. Sözü şiire verelim. Banu Sancak’tan: Dünya, dünya dediğin, kan kırmızı değil mi. </p><p>Türklük için, Türkçe için nöbette olanlara selam olsun!</p><h2>Gölgeniz ne yana düşer?</h2><p>İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin sahipliğinde yayınlanan Sürgün, 14. sayısıyla okuruna merhaba dedi. 58 sayfa olan ve küçük ebatta yayınlanan dergiyi yöneten Mehmet Bulayır, Sizin Gölgeniz Ne Yana Düşer? başlıklı giriş yazısında, “İnsanoğlu yola çıkarken istikametini doğru seçmeli değil midir” diye soruyor. Bulayır, dergi yazarlarının kalemlerini gölgelere ışık tutmak için ellerine aldıklarını da belirtiyor. Amine Kübra Çoşkun’un editörlüğündeki derginin bu sayısında Hanne Nur Özden’in çizimleri ve kadın şair, yazar ve çizerlerin çokluğu dikkat çekiyor. Şairler Ayşe Şimşek, Ayşe Zülal Günay, Emre Kiremitci, Feyza Şimşir, Fırat Selim Zirekoğlu, Mehmet Bulayır, R. Merve Taşdelen, Mukaddes Benzer, Mümtaz Özlen, Rumeysa Başaran, Şehnaz Fındık İnan, Yağmur Üstündağ ve Yasemin Şekerci şiirleriyle bu sayıda yer bulmuş. Eslem Ayşe Kılıç’ın Bay Lakamoz’un İkinci El Gölge Dükkânı başlıklı metniyle başlayan bölümdeyse Rabia Egemen, Berra Tellioğlu ve Edanur Kaya’nın olduğu 12 yazarın imzasını görüyoruz. Dergide yer bulan son çalışma Kuş Günceleri’nde Hanne Nur Özden’in çizimle desteklediği Şehrin Örtüsü başlıklı kısa yazı. Şiirle bitireyim. Fırat Selim Zirekoğlu’ndan: Mağaralar, kendi gölgesi insanların / kendi sessizliklerine yaslanan. İki ayda bir yayımlanan kültür ve edebiyat dergisine, surgun.editor@gmail.com e posta adresinden veya 0212 501 31 71 numaralı telefondan ulaşılabilir.      </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/1972b652-2f2v8lt1jea3ojrfc4o2vz.webp" data-card-width="633" data-card-height="805" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/1972b652-2f2v8lt1jea3ojrfc4o2vz.webp"></p><h2>Vardın mı?</h2><p>Diye soruyor Sade Soda dergisi ekibi 18. sayının kapağında. Arka kapakta bir duvar yazısı var: Gitmeden önce kalmak için elimden gelen her şeyi yaptığımı bil. ÖNDER İmam Hatipliler Derneği’nin sahipliğinde yayınlanan derginin genel yönetmenliğini Muhammed Akaydın yapıyor. Bu seneki dergi buluşmamızda Sade Soda’ya sıkça uğradım çünkü oradaki arkadaşlar derginin yanında ‘sade soda’ da ikram ediyorlardı. Derginin yönetiminden İclâl Yılmaz, editörlüğünden de Nurefşah Yiğit sorumlu. Yönetmen Yılmaz, giriş yazısında, “Bu sayıda gidip gelmelerin izini sürdük” diyerek ‘göç’ konusunu merkeze aldıklarına dikkat çekiyor. Yaklaşık 40 sayfa ayrılan dosyanın girişindeki Göçün Pencereleri başlıklı bölüm okunmadan geçilmemeli. Sade Soda’nın söyleşi konukları Nisa Nur Işık ve Zehra Güler’in birlikte konuştukları Mustafa Kara Hoca ve ressam İlhami Atalay ile insani yardım çalışmalarında görev alan Erhan İdiz. Atalay’a soruları Ceyda Korkmaz ile Yasin Murat Kocabıyık; İdiz’e de Gül Nihal Gür, Nihal Akden ve İclâl Yılmaz birlikte sormuşlar. İlk günkü gazla yoluna devam eden dergiye, sadesodadergi@gmail.com e posta adresinden veya 0212 519 09 53 numaralı telefondan ulaşılabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-guzel-bir-iz-birakmak-4769023</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakkı Yanık</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/4f5ba08a-mshrbczfl8gattwj7a5f79.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tahıl öğütme geleneğiyle Filistin kültürünü yaşatıyorum</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/tahil-ogutme-gelenegiyle-filistin-kulturunu-yasatiyorum-4769026</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/tahil-ogutme-gelenegiyle-filistin-kulturunu-yasatiyorum-4769026" rel="standout" />
      <description>Bu yıl 16’ncısı gerçekleştirilen “TRT Uluslararası Belgesel Ödülleri”nde gösterilen Elizabeth Vibert imzalı “Aisha’nın Hikâyesi” belgeseli, Filistinli Aisha Azzam’ın Ürdün Baqa’a Mülteci Kampı’nda tahıl öğütme geleneğiyle kültürel mirasını yaşatma çabasını anlatıyor. Azzam, “Biz mutfağa ve yemeklerimize sahip çıktıkça, kimliğimizi ve tarihimizle bağlantımızı korumuş oluyoruz” diyor. Yönetmen Vibert ise, “Aisha’nın günlük yaşamı ve yemek hazırlama rutini, Filistin kültürünün ve kimliğinin canlı bir şekilde aktarılması için çok önemli” ifadelerini kullanıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yemek, Filistin mirasının en değerli parçası. Kudüslü Aisha Azzam, 35 yıl önce Ürdün’deki Baqa’a Mülteci Kampı’nda eşiyle birlikte ailenin tahıl değirmenini kurmuş. Filistin mutfağı için gerekli tahıl ve otların öğütülerek kullanılması, kültürlerinin korunmasında büyük bir öneme sahip. Azzam, yurtlarından edilen Filistinlilerin mülteci kampında aileyi ve toplumu yeniden inşa etme çabasının izini yemek aracılığıyla sürmüş. TRT tarafından bu yıl 16’ncısı düzenlenen “TRT Uluslararası Belgesel Ödülleri”, “Kimin Hikâyesi Kimin Gerçeği” temasıyla dünyanın farklı coğrafyalarından ve kültürlerinden insana, doğaya, hayata ve tarihe dair hikâyeleri izleyiciyle buluşturdu. Etkinlikteki “Filistin Seçkisi” kapsamında gösterilen, yönetmen Elizabeth Vibert imzalı “Aisha’nın Hikâyesi” (The Story of Aisha) belgeseli ise izleyiciyi Ürdün’deki Baqa’a Mülteci Kampı’nın gündelik hayatına götürüyor. Hasat, öğütme, yemek pişirme ve ziyafetler; filmin yerinden edilme, özlem, kararlılık ve direniş eksenini oluşturuyor. Azzam’ın şu sözleri ise filmin özünü özetliyor: “Filistinliler olarak bizi bir arada tutan şey yemektir.” “Aisha’nın Hikâyesi”, Filistinlilerin yaşamlarını tanımlayan kayıp, güzellik ve direnişi yakından inceliyor. Bir sofradan bir halkın hafızasına uzanan güçlü bir tanıklık sunuyor. Biz de Yeni Şafak Pazar olarak; gösterim sonrası belgeselin kahramanı Aisha Azzam ve yönetmen Elizabeth Vibert ile bir araya geldik. </p><h2>58 yıldır Filistin’e gidemiyoruz</h2><p>Aslen Kudüslü olan Aisha Azzam, Ürdün’de doğmuş, büyümüş ve yaşamını orada sürdürüyor. Azzam, ailesinin önce 1948’deki Nakba sırasında Kudüs’ten Ürdün’e, ardından 1967’de ikinci kez göç etmek zorunda kaldığını belirtiyor. Azzam, “İlk göç 1948’de, ben henüz doğmamışken gerçekleşti. O dönemde Filistinliler evlerinden zorla göç ettirildi, yüzlerce köy boşaltıldı ve yıkıldı. Ailem de güvenlik nedeniyle Ürdün’e sığındı. Ben Ürdün’de doğdum. Bir süre sonra ailem Kudüs’e dönmüş, ancak 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı ve İsrail işgali nedeniyle tekrar Ürdün’e göç etmek zorunda kaldık. Sonra hepimiz orada kaldık. Önce Ürdün’ün Kerame bölgesindeki mülteci kampına, ardından Baqa’a Mülteci Kampı’na geçtik” diyor. Çocukluk ve gençlik yıllarına dair en canlı hatıralarının Kudüs’te geçtiğini anlatan Azzam, o günleri şöyle dile getiriyor: “6-7 yaşlarımı hatırlıyorum. Babam bizi Kudüs’e götürürdü, orada namaz kılardık. Küçüktük, belki tam bilmiyorduk ama namaz kılmaya çalışırdık. Namazdan sonra babam bizi Kudüs’ün çarşılarında gezdirirdi. O günler, çocukluğumun en güzel zamanlarıydı. O dönemleri hiç unutmam. Ancak 1967’deki Altı Gün Savaşı çıktıktan sonra tamamen mecbur kaldık ve Ürdün’e gittik. Orada yaşamımızı sürdürdük ama 58 yıldır ne Kudüs’e ne de Filistin’e tekrar gidemedik.”</p><h2>Yemek yapmayı mülteci kampında annemden öğrendim</h2><p>Ailesinin tek kızı olduğunu ve bu nedenle küçük yaşlardan itibaren mutfak işlerini üstlendiğini anlatan Azzam, “Biz aslında on kardeşiz, tek kız benim” diyor. “Babamı da sayarsak, ailede çok erkek vardı. Bu nedenle mecburen annemle birlikte sürekli mutfağa giriyordum, bütün işleri birlikte yapıyorduk. Her şeyi annemden öğrendim” ifadelerini kullanıyor. Azzam, “Bu yemekler bizim kültürel mirasımız. Mülteci kampında büyüyen bizlere ailemiz sürekli bunu öğretmeye çalıştı. Evlenirken bile insan seçerken bu mirası ve kültürü göz önünde bulunduruyorduk. Kendi toplumumuz ve değerlerimizle uyumlu seçimler yapmaya çalıştık. Bu yüzden kendimizi yetiştirdik ve kültürümüzü yaşatmak zorunda kaldık” şeklinde konuşuyor. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/858797a3-imzu14thhx94mcocodgg6e.webp" data-card-width="1069" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/858797a3-imzu14thhx94mcocodgg6e.webp" data-card-caption="Yönetmen Elizabeth Vibert, “Aisha, ailenin bir kadın lideri. Onun hikâyesiyle Filistinli kadının şerefini, saygınlığını anlatmasını istedik” açıklamasını yapıyor. "></p><h2>Günüm buğday öğütmekle başlıyor</h2><p>Dört kız ve sekiz erkek çocuğu olan Azzam, çocuklarını büyütürken, eğitimlerini ve yönelimlerini de dikkate alarak onları özellikle yemek ve mutfak kültürüne yönlendirdiğini söylüyor. Azzam, “Bazıları eğitimini tamamladı, bazıları tamamlamadı. Eğitimini tamamlamayan çocuklarımı özellikle yemeğe yönlendirmeye çalıştım. Çünkü bu, Filistin’in kültürel mirasının bir parçası ve bizim için çok önemli. Bu mirası korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız” açıklamasını yapıyor. Azzam için yemek, sadece bir beslenme aracı değil aileyi bir arada tutan, kültürel kimliği yaşatan ve mülteci hayatında yeniden inşa sürecinin merkezinde yer alan bir bağ. Azzam, “Biz mutfağa ve yemeklerimize sahip çıktıkça, kimliğimizi ve tarihimizle bağlantımızı da korumuş oluyoruz” diyor.</p><p>Ürdün’deki günlük hayatının ritmini, tahıl öğütmekle başladığını anlatan Azzam, değirmenin yalnızca kendi ailesinin değil, komşuların da ihtiyaçlarını karşıladığını söylüyor. Azzam, “Günüm buğday öğütmekle başlıyor. Biz sadece kendi buğdayımızı değil, öğütmek isteyen herkese hizmet ediyoruz. Çünkü buğday bizim için çok önemli, geleneksel yemeklerin hazırlanmasında büyük rolü var” ifadelerini kullanıyor. Aile içinde yemek kültürünün merkezi olduğunu vurgulayan Azzam hem sevinçlerin hem de üzüntülerin sofralarda şekillendiğini aktarıyor. Kutlama ve taziye sofralarında benzer hazırlıkların yapıldığını, ekmek ve hamur işlerinin, özel yemeklerin özenle hazırlandığını anlatıyor. </p><h2>Yemek aile bağlarımızı da güçlendiriyor</h2><p>Azzam’a göre, Filistinlileri bir arada tutan en güçlü bağ, karşılıklı sevgi, akrabalık ve topluluk ilişkileri. Yemek ise bu bağın içinde özel bir yere sahip. Azzam, “1967’den önce ve sonra, göçten sonra, hepimiz birbirimize çok bağlıyız. Bu bağı tarif etmek çok zor ama yemek mutlaka bir parça. Kültürel mirasımızın içinde yemek önemli bir yer tutuyor” diyor. Azzam, yemeklerin sadece beslenme amacı taşımadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bağları güçlendirdiğini anlatıyor. Özellikle meftoul veya mensefi gibi geleneksel Filistin yemeklerini yaparken, komşuları ve akrabalarını davet ettiklerini söylüyor ve ekliyor: “Bazen mensefi yemeğini yapıyoruz, komşularımızı ve akrabalarımızı çağırıyoruz. Bazen de akrabalar soruyor: ‘Nasıl yapıyorsun, bana da getir.’ Yemek tarifleri paylaşmak, birlikte yemek yemek, bu bağları güçlendiriyor.”</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/85cd346a-1un0s7fk6og7mj1hsyp9tf.webp" data-card-width="1069" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/85cd346a-1un0s7fk6og7mj1hsyp9tf.webp"></p><h2>Aisha’nın hikâyesi Filistinli kadınların gücünü gösteriyor</h2><p>Yönetmen Elizabeth Vibert, “2018 yılında Aisha ile tanıştım. Ben özellikle dünyanın en zor koşullarında yaşayan, savunmasız kadınlarının hikâyelerini anlatmak istiyordum. Bu kadınlar çoğu zaman sadece ‘baskı altında’ kadınlar olarak görülüyor, özellikle Batı, Filistinli kadınları öyle görüyor. Halbuki Aisha, büyükanne ve kesinlikle baskı altında bir kadın değil ve o ailenin aslında bir kadın lideri. Biz de onun hikâyesiyle Filistinli kadının şerefini, saygınlığını anlatmasını istedik” diyor. Vibert, tarihçi geçmişinin de bu projede kendisine rehberlik ettiğini belirtiyor. Aisha’nın günlük yaşamı ve yemek hazırlama rutini, Filistin kültürünün ve kimliğinin canlı bir şekilde aktarılması için çok önemli” ifadelerini kullanan Vibert, sözlerine şöyle devam ediyor: “Aisha, yaptığı iş aracılığıyla topluluğunu birbirine bağlıyor ve yemek kültürüyle fiziksel ve duygusal bir bağ kuruyor. Sıradan bir kadın, bir tahıl değirmencisi gibi gözükebilir ama yaptığı iş, Filistin halkı için çok büyük bir anlam taşıyor. Ben çalışmalarımda 30 yılı aşkın süredir yemek ve kültürel kimlik ilişkisini inceliyorum. Yemeğin hem bir toplumun kimliğini yaşatma hem de kültürel önyargı ve yargılar üzerinden değerlendirme aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu yüzden belgeselde yemeğe odaklandım.” sözleriyle açıklıyor.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/tahil-ogutme-gelenegiyle-filistin-kulturunu-yasatiyorum-4769026</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/7aebb6d6-ut01e7pvvnf70z29k53yl4.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Doğu Türkistan’ı görmek sorumluluklarımı artırdı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dogu-turkistani-gormek-sorumluluklarimi-artirdi-4769030</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dogu-turkistani-gormek-sorumluluklarimi-artirdi-4769030" rel="standout" />
      <description>Geçtiğimiz yaz yaptığı Doğu Türkistan ziyaretini “Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adıyla kitaplaştıran gazeteci-yazar Taha Kılınç, Türkiye’ye döndükten sonra sorumluluklarının katlanarak arttığını anlatıyor. “Yurtiçinde ve yurt dışında sürekli Doğu Türkistan’ı anlattığım bir süreç başladı” diyen Kılınç bu durumdan şikâyet etmediğinin altını çizerek, “Mağdur ve mazlum bir halkın sesini ne kadar çok duyurabilirsek kârdır bizim için” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci-yazar Taha Kılınç, Bir Rüyayı Hatırlar Gibi, Hatırda Kalanlar ve Kudüs Yazıları gibi İslam topraklarına yaptığı seyahatler sonucu hazırladığı önemli gezi notları ve anektodları içeren çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Ketebe Yayınları aracılığıyla okuyucuyla buluşan Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi, Kılınç’in bir gazeteci olarak sınırlarından girmenin neredeyse imkânsız olduğu bir coğrafyayı, Doğu Türkistan’ı okura sunuyor. Böyle bir kitabı kaleme almaktaki öncelikli hedefinin, Müslüman Uygurların karşı karşıya bulunduğu dramı ve gerçekliği, mümkün olduğunca anlaşılır biçimde aktarmak olduğunu söyleyen Kılınç, “Doğu Türkistan meselesi, hem sahadan doğru haber almanın zorlukları hem de Çin’in uyguladığı çok boyutlu dezenformasyon sebebiyle, ülkemizde ne yazık ki hak ettiği ilgiyi göremiyor. Okuyacağınız metin, beklemediğim bir anda çıktığım zor, gerilimli ve hazin hatıralarla dolu bir seyahatin notları. Uzun yıllardır konuştuğumuz, dert ettiğimiz, andığımız ve anlamaya çalıştığımız Doğu Türkistan’da bizzat yaşadıklarım, şahit olduklarım ve gördüklerimin bana düşündürdükleri, müstakil bir kitap olarak şimdi elinizin altında” sözleriyle kitabını anlatıyor. “Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi”ni Yeni Şafak yazarı, gazeteci Taha Kılınç ile konuştuk.</p><p><strong>Kitapta da belirttiğiniz gibi; Doğu Türkistan, ne yazık ki kendi yakın çevremizdeki krizlerin gerisinde ve gölgesinde kalan bir dava. Kısaca, net bir şekilde özetlemek gerekirse, şuan Doğu Türkistan’da neler yaşanıyor?</strong></p><p>Net bir şekilde özetlemek gerekirse, şunu söylemek gerekiyor: Uygur Türkleri dinî, tarihî, coğrafî, kültürel ve demografik açıdan tam bir soykırımla karşı karşıya bulunuyor. Uygurların İslâm’la olan sıcak ve sıkı bağları koparılarak, onların tarihin ve coğrafyanın dehlizlerinde kaybolmuş, hafızasız ve kimliksiz bir millet olmalarına çalışılıyor.</p><p><strong>Çin’in resmi kontrolü dışında Doğu Türkistan’a hiçbir şekilde gazetecilerin sokulmadığını, içeri sızanların da sınır dışı edildiklerini biliyoruz. Sizi bu seyahate çıkaran düşünce neydi?</strong></p><p>Doğu Türkistan, benim yıllardır İslâm coğrafyasına dair sürdürdüğüm çalışmalarımın içinde her zaman önemli bir yer tutuyordu. Ancak bölgeye erişimdeki zorluklar ve Çin’in uyguladığı katı enformasyon blokajı sebebiyle, Doğu Türkistan’a dokunmak ve temas etmek mümkün değildi. Nihayet geçtiğimiz haziran ayında yolculuğa çıktım ve o zamana kadar duyduğum, dinlediğim ve okuduğum her şeyi sahada yoklamak ve kontrol etmek imkânına kavuştum.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/7c44646d-ely4acnphu8tq7wc3fp7m.webp" data-card-width="1099" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/7c44646d-ely4acnphu8tq7wc3fp7m.webp" data-card-caption="Gazeteci Taha Kılınç’ın telefonu ve eşyaları özellikle bölgeden çıkarken didik didik aranmış. Çin polisi tarafından çektiği fotoğraflara da bakılmış. "></p><h2>2000’den sonra baskı giderek arttı</h2><p><strong>Seyahatname içinde sıklıkla “10 yıl öncesi-sonrası” karşılaştırması var. Bu tarihlerin önemi nedir? Bölgedeki değişikliklerin en fazla olduğu dönem son 10 sene diyebilir miyiz?</strong></p><p>Çin, 1949’da Doğu Türkistan’ı resmen işgal ve ilhak ettikten sonra, bölgede hep bir baskı uyguladı. Ancak hem ekonomik ve siyasî gücü hem de diğer ülkelerle bağlantılarının zayıflığı sebebiyle, Doğu Türkistan dosyasını bir türlü istediği biçimde eline alamadı. Mao’nun 1976’daki ölümü kısmî bir rahatlık getirdi. Ancak 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması, yeniden Uygurlara yönelik baskının artmasına yol açtı. 2000’lerden itibaren ise Çin’in ekonomik olarak güçlenmesiyle birlikte, Doğu Türkistan bölgesi tümüyle kontrol altına alındı. Bilhassa Arap Baharı’nın Suriye ayağına aktif şekilde iştirak eden Türkistanlı savaşçılar da Çin yönetiminin “radikal” akımlara yönelik hassasiyetlerinin tetiklenmesine neden oldu.</p><p><strong>Yolculuğun sonunda Türkiye’ye döndüğünüzde sizin için değişen neler oldu? Sizi yeniden düşünmeye iten konuları bizimle paylaşmak ister misiniz?</strong></p><p>Türkiye’ye döndükten sonra, iç dünyamda büyük bir sarsıntı hissettim evvela. Ne kadar rahat şartlarda, ne çok şeyin kıymetini bilmeden ve ne büyük sorumsuzluklarla yaşadığımızı fark ettim. İstanbul’da Süleymaniye Camii’nde özgürce kılabildiğimiz iki rekatlık bir namazın şükrünü bile eda edemeyiz, bunu gördüm. Dış dünyamda ise, mesuliyetlerim ve yoğunluklarım astronomik biçimde arttı. Yurt içinde ve yurt dışında sürekli Doğu Türkistan’ı anlattığım bir süreç başladı. Zaten son derece yoğun bir gazetecilik ve yazarlık mesaim vardı, mevcut yoğunluklarımın on katına çıktığını söyleyebilirim. Ama şikâyetçi değilim. Mağdur ve mazlum bir halkın sesini ne kadar çok duyurabilirsek kârdır bizim için.</p><h2>Selamın karşılığı koca bir sessizlik</h2><p><strong>Seyahatnamede yolculuğunuz boyunca size yardım ve eşlik eden Uygur vatandaşlarının isimlerini vermeden anlatmışsınız. Çin tarafından böyle şahsi olarak hedef gösteriliyor mu?</strong></p><p>Bize ütopik ve imkânsız gelse de, maalesef böyle bir durum yaygın biçimde var. Kitapta bazı isimleri gizledim, bazı hadiselerin yaşandığı yerleri değiştirdim, bazı olayları da kitaba hiç almadım. Kıymetli okurlara, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 2024’teki Kaşgar ziyaretinde yaşanan bir sahneyi hatırlatmak isterim: Bakan Fidan, çarşıda dolaşırken bir teyzeye “Selâmün aleyküm” diye selam verdiğinde, karşılığı kocaman bir sessizlik olmuştu. Zavallı Uygur teyze, Arapça bir selamla mukabele edememişti Fidan’a. Bunun nedenini, Doğu Türkistan’daki baskıları yakından bilen herkes tahmin edebilir. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/ca0b1df0-aowjbemfjce37pdop0yi1e.webp" data-card-width="800" data-card-height="1048" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/ca0b1df0-aowjbemfjce37pdop0yi1e.webp"></p><h2>Şehirlerin kimlikleri değiştiriliyor</h2><p><strong>Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur varlığını ortadan kaldırma yöntemleriyle İsrail’in Filistinli yerli halkı öz vatanlarında öksüz ve köksüz bırakma yöntemleri arasında büyük benzerlikler gördüğünüzü anlatıyorsunuz. Nasıl benzerlikler bunlar? </strong></p><p>Tıpkı İsrail’in Filistin topraklarında uyguladığı gibi, Çin de Doğu Türkistan’a dışarıdan sürekli nüfus yığıyor, Uygurlar hayatlarının her alanında yoğun bir kuşatma altındalar, şehirlerin görünümleri ve kimlikleri değiştiriliyor, bölgenin tamamına alternatif bir Çinli mazi giydiriliyor. Ayrıca mezarlıklar da kuşatma altında. İsrail gibi Çin de Müslüman mezarlıklarının kademe kademe ortadan kaldırılmasına odaklanmış görünüyor. Keza, tıpkı İsrail gibi, Çin de Uygurlara tatbik ettiği yoğun baskı ve asimilasyon politikalarını “terörle mücadele” konseptiyle izaha çalışıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766885" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/8f3d0414-vzkdylr7wgqgbldyvptik.webp" data-title="İnsanı insan yapan vicdanıdır" data-url="/hayat/insani-insan-yapan-vicdanidir-4766885" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İnsanı insan yapan vicdanıdır</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766882" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/0474ad8d-j0k1ka7xznw95af7lb4y.webp" data-title="Küllerinden doğan tatlar" data-url="/hayat/kullerinden-dogan-tatlar-4766882" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Küllerinden doğan tatlar</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dogu-turkistani-gormek-sorumluluklarimi-artirdi-4769030</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/f24cffe9-tpd6w550zhsm374zaijx9.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbnü’l-Arabî’nin düşünce mirası Süleymaniye’de</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ibnul-arabinin-dusunce-mirasi-suleymaniyede-4769031</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ibnul-arabinin-dusunce-mirasi-suleymaniyede-4769031" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından hazırlanan, tasavvuf ve İslam düşüncesinin önde gelen temsilcilerinden Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin çalışmalarının yer aldığı “Füsus’tan Fütuhat’a Muhyiddin İbnü’l-Arabî&nbsp;ve Eserleri Sergisi” geçtiğimiz günlerde Süleymaniye Külliyesi’nde ilgilileriyle buluştu. İbnü’l-Arabî’nin vefatının 785. yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen ve TÜYEK Yazma Eserler Koleksiyonlarında yer alan müellif nüshaları başta olmak üzere pek çok yazma eserin yer aldığı sergi, İbnü’l-Arabî’nin İslam düşüncesindeki yerinin önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Sergide yer alan eserlerden “Fususü’l-Hikem”, Tasavvuf düşüncesinin temel kitaplarından biri olarak öne çıkıyor. Eseri, 627’de (1230) Şam’da bulunduğu sırada kendisine vâki olan “mübeşşirât”ta Hz. Peygamber’in elinde bir kitapla görünerek, “Bu hikmetlerin yuvalarını (fusûsü’l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla” dendiğini naklederek kaleme aldığını ifade eden İbnü’l-Arabî, kitapta bu şekilde nebevî emri yerine getirdiğini belirtiyor. Sergide yer alan bir diğer eserse, İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı “Fütuhatü’l-Mekkiyye”.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/17c496c3-2quxdajwyruonjsvq4tls.webp" data-card-width="1037" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/17c496c3-2quxdajwyruonjsvq4tls.webp"></p><h2>‘Fütuhat’ kavramını yerine oturtmuştur</h2><p>İbnü’l-Arabî’nin temel iki eserinin “Fususü’l-Hikem” ve “Fütuhatü’l-Mekkiyye” olduğunu belirten İstanbul Üniversitesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ekrem Demirli, “İslam düşünce geleneği içinde ne yazık ki ‘fütuhat’, ‘fetih’ gibi kelimelerin anlamı daralmış, kavramın marifet ve öğrenmeyle ilgili bağlantısı daraltılmıştır. İbnü’l-Arabî&nbsp;de ‘fütuhat’ kavramı yerli yerine oturtmuştur. Bu anlamda Fütuhatü’l-Mekkiyye, İslam düşünce geleneğinde ele aldığı meseleler ve bunları alış şekliyle muadili olmayan bir eserdir. Mukayesesi de zor bir çalışmadır. Sadece İslam düşüncesinin değil, dünya kültürünün çok önemli kurucu bir metnidir” ifadesinde bulunuyor. Batı’da tasavvuf meselesinin ele alınışının yanlış olduğunu bu nedenle İbnü’l-Arabî’den beklenen etki, Batı’dan çıkmadığının altını çizen Demirli, “İbnü’l-Arabî’nin Türkiye’deki serüveni daha ciddiye alınabilir bir noktadadır. Elbette eksikler var ama yeni bir yorumun çıkabileceği yer de burasıdır” diyor.</p><h2>Düşünce geleneğini savunmacı tavırdan kurtardı</h2><p>Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Müslüman düşünceye kattığı temel değerin, İslam düşünce geleneğini savunmacı bir tavırdan kurtarmak olduğunun altını çizen Demirli, “İbnü’l-Arabî’den önceki düşünme geleneği, din ile kendi dışındaki düşünce pratiği arasında bir çözüm aradı ve çözümü uzlaşmada buldu. İbnü’l-Arabî’den önce İslam düşüncesinin en radikal ismi olan Gazali bile savunmacı bir pozisyona sahipti. İbnü’l-Arabî&nbsp;ise bu savunmacı tavrı aşarak, kelamı tutarsız, filozofları yetersiz olarak görmüştür. Bu anlamda İbnü’l-Arabî, diğer hiçbir Müslüman düşünürde görmediğimiz bir bakışa sahiptir” diyor. TÜYEK Süleymaniye Külliyesi’ndeki sergi, 30 Kasım’a kadar ziyaret edilebilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ibnul-arabinin-dusunce-mirasi-suleymaniyede-4769031</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/b48e0e60-oqhjtdrha69euqfcl5jt7d.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şehir Rehberi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4769033</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4769033" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Müziğin ve öğretmenliğin ilham veren bağı</strong></p><p>İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası (İDSO) DenizBank Konserleri, toplumsal gelişimin mimarı olan öğretmenlere ithafen anlamlı bir program sunuyor. Duayen şef Gürer Aykal’ın yöneteceği konserde, Şef Aykal, kendi öğretmeni olan Ahmed Adnan Saygun’un Senfoni No. 3 Op. 39 eserini yönetecek. Konserde dünyaca ünlü Alman çellist Maximilian Hornung solist olarak ağırlanacak. Hornung, programda Antonín Dvořák’ın ünlü Viyolonsel Konçertosu Si Minor Op. 104 eserini seslendirecek. Ayrıca konserde, Türk besteci Ali Darmar’ın “Metamorfoz” adlı eserine de yer verilecek. Bu özel gece, müzik ve öğretmenliğin ilham veren bağını kutlayacak. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası DenizBank Konserleri “Öğretmenler Günü Konseri”, 21 Kasım saat 20.00’de Türk Telekom Opera Salonu’nda.</p><p><strong>Akademiden halka açık seminerler</strong></p><p>Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu çerçevesinde halka açık ve ücretsiz bir seminer dizisi başlıyor. Tamamen çevrimiçi gerçekleşecek olan ve 8 hafta boyunca sürecek seminer dizisi, her çarşamba saat 20.00’de başlayacak. Programı eksiksiz takip eden katılımcılara dijital katılım sertifikası verilecek. Seminer dizinin ilk konusu “Eleştirel Düşünme Becerileri”, 19 Kasım Çarşamba 2025 tarihinde Yeni Medya ve İletişim (İngilizce) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahar Muratoğlu Pehlivan’ın sunumuyla başlayacak. 3 Aralık Çarşamba akşamı ise Radyo, Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esennur Sirer, “Türk Dizilerini Okumak: Kültür ve Temsiller” başlıklı seminerinde, Türk dizi sektörünün kültürel kimlik oluşumundaki rolünü ve uluslararası pazardaki ekonomik etkilerini değerlendirecek.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/ce62e115-f59wh5xavuhkv59wv7vxn.webp" data-card-width="1023" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/ce62e115-f59wh5xavuhkv59wv7vxn.webp"></p><p><strong>Eski aşıklar sahnede karşılaşıyor</strong></p><p>ENKA Sanat, yeni sezonda müziğin ve tiyatronun bir araya geldiği zengin bir programla sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor. Yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olan, Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği, Serhat Yiğit’in yazdığı “Aşk Biter mi?”, 4 Aralık Perşembe akşamı ENKA Oditoryumu’nda sanatseverleri şiirle örülmüş bir aşk hikâyesini keşfe davet edecek. Kerem Alışık ve Evrim Alasya’nın rol aldığı oyunda, yıllar sonra karşılaşacak iki eski sevgili yüzleşerek “Aşk biter mi?” sorusuna yanıt arayacak.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/666ac843-jeaboc5h43fkgux1u1hsck.webp" data-card-width="992" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/666ac843-jeaboc5h43fkgux1u1hsck.webp"></p><p><strong>Yazma keyfini artıracak defterler</strong></p><p>Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Yayınları, estetik ve işlevselliği birleştiren yeni defter serisiyle not tutmayı sevenlerin beğenisine pek çok seçenek sunuyor. TDV Yayınları, zarif tasarımlara sahip bu seriyle yazı kültürüne estetik bir dokunuş katıyor. Farklı renk ve desen seçenekleriyle hazırlanan defterler, sade görünümleriyle öne çıkıyor. Şık tasarımı, kaliteli malzemesi ve uygun fiyat avantajıyla öne çıkan defterler, TDV Dükkan’da satışa sunuldu.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/1661d2d2-pntcg4mwr7leqqgykklmae.webp" data-card-width="853" data-card-height="768" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/1661d2d2-pntcg4mwr7leqqgykklmae.webp"></p><p><strong>Orhan Kemal RomanArmağanı başvuruları başladı</strong></p><p>2026 yılı 55. Orhan Kemal Roman Armağanı’na başvurular başladı. Yalnızca yayınevleri tarafından başvuru kabul eden 55. Orhan Kemal Roman Armağanı’na katılmak için yayınevlerinin Orhan Kemal Roman Armağanı Sekreterliği’ne bir katılım yazısı ekinde, ilgili yazarlarının 10 adet kitabını Orhan Kemal Kültür Merkezi’nin adresine göndermeleri gerekiyor. Seçiciler kurulu A. Kemali Öğütçü, M. Nuri Gültekin, Çimen G. Erkol, Mazlum Vesek , A.Turgay Fişekçi, Ezgi Tanergeç ve Seval Şahin’den oluşan yarışma için son başvuru tarihi 8 Ocak 2026.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/8e1c9316-twwwfpmjnvnetfpiponueu.webp" data-card-width="800" data-card-height="979" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/8e1c9316-twwwfpmjnvnetfpiponueu.webp"></p><p><strong>Rami’de insan ruhuna yolculuk</strong></p><p>Rami Kütüphanesi, insan ruhunun derinliklerine ışık tutan “Rami Psikoloji Konuşmaları” başlığıyla düzenlenen özel program dizisine ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Program boyunca psikiyatristler, akademisyenler ve yazarlar; kader, dijitalleşme, aile yapısı ve psikolojik sağlamlık gibi konular üzerinden insan ruhuna dair derinlikli bir perspektif sunuyor. 13 Aralık’ta Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde gerçekleştirilecek programın konuğu Prof. Dr. Nevzat Tarhan olacak. Program, 14.00–15.30 saatleri arasında Salon 173’te gerçekleştirilecek. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/ae56fee8-4vac0p38gbi66ixpb96ql8.webp" data-card-width="800" data-card-height="1403" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/ae56fee8-4vac0p38gbi66ixpb96ql8.webp"></p><p><strong>Beş Grammy ödüllü Stanley Clarke İstanbul’da</strong></p><p>1970’lerde Chick Corea’nın kurduğu caz füzyon grubu Return to Forever ile dünya çapında tanınan Clarke’ın 1976 tarihli solo albümü School Days, basçılar için dünya çapında bir marş olmayı sürdürüyor. Akustik ve elektrik basgitarı öne çıkaran Clarke’ın teknik ve yaratıcı sınırları zorlayan müziği beş Grammy ile ödüllendirildi. Cazın yaşayan efsanesi Clarke, Beka Gochiashvili (piyano), Cameron Graves (klavye) ve Mike Mitchell (davul) ile 21 Kasım Cuma 20.30’da İş Kuleleri Salonu’nda seyircisiyle buluşacak.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/60e0fcc5-uw4go1p5geg6ewn82a9qe2.webp" data-card-width="800" data-card-height="1236" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/60e0fcc5-uw4go1p5geg6ewn82a9qe2.webp"></p><p><strong>İslam düşünce tarihi okuma rehberi</strong></p><p>VakıfBank Kültür Yayınları, Filistinli yazar ve akademisyen Sari Nusseibeh’in kaleme aldığı “İslam’da Aklın Hikâyesi” adlı kitabı okurlarla buluşturuyor. Kitap, İslam düşüncesinin teşekkül dönemini ve sonrasındaki seyrini hem tarihsel hem felsefi bir perspektiften ele alıyor. Osman Demir’in dilimize çevirdiği çalışma, İslam düşünce tarihinin, süregelen felsefi ve teolojik tartışmalarla olan bağını anlamak isteyen herkes için bir başlangıç noktası sunuyor.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4769033</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/e3c1b228-9q6h70g1hpgwcykyo9oepl.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tuvalin karşısında ‘Yan Yana’lar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/tuvalin-karsisinda-yan-yanalar-4769034</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/tuvalin-karsisinda-yan-yanalar-4769034" rel="standout" />
      <description>“Yan Yana” sergisi, sanatçı çiftlerin hem ortak yaşamlarını hem de birbirinden ayrışan sanat dillerini görünür kılıyor. Küratör Ömer Faruk Şerifoğlu, Eren ve Bedri Rahmi çiftinin sanat tutkusuyla birbirine bağlandıklarını hatırlatırken, Melahat ve Eşref Üren çiftinin eserlerini bir araya getiren küratör Ali Kayaalp ise çiftin daha hiyerarşik bir ilişkide olduğunu anlatıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin “Yan Yana” başlıklı süreli sergisi sanat dünyamızdan iki önemli çiftin, Melahat ve Eşref Üren ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserlerini bir araya getiriyor. Sergi, yalnızca iki sanatçı çiftin yaşamını ve üretimini aktarmakla kalmıyor; aynı zamanda her bir sanatçının birbirinden farklı ancak kesişen sanat yolculuklarını da izleyiciye taşıyor. Eren Eyüboğlu ile Melahat Üren’in kendilerine özgü duyarlılıkları, Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Eşref Üren’in anlatımlarıyla bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca bir çiftler hikâyesi değil, çok sesli bir sanat tarihi anlatısı çıkıyor. Sergileri küratörleri Dr. Öğr. Üyesi Ali Kayaalp ve Ömer Faruk Şerifoğlu ile konuştuk.</p><h2>Melahat ve Eşref Üren sergisi hangi nitelikler üzerine kurgulandı? </h2><p><strong>ALİ KAYAALP</strong>: Bu sergi, sanatçı çiftlerin birlikteliği temasını vurguluyor. Melahat ve Eşref Üren çifti, otuz yıldan uzun bir süre boyunca birlikte oldu; beraber yaşadılar ve ürettiler. Tabii birliktelik her zaman dikensiz bir gül bahçesi de değildir; zorluklar da var. İkisinin arasında bir etkileşimin olduğu da muhakkak. Sergi, bu ortaklığın altını çiziyor ancak Melahat Üren’in biraz daha ön planda olduğu bir sergi bu. Melahat Hanım, yaşantısı boyunca Eşref Bey’in gölgesinde kalmıştı – düşünün ki, elli yıllık ömründe bir kişisel sergisi yoktur Melahat Hanım’ın. Hakkında fazla yazılıp çizilmemiştir de. O yüzden bu sergi biraz da Melahat Üren’in Türk sanat tarihindeki yerini yeniden belirlemeye yönelik bir çabadır.</p><p>Sanat üretimlerinde birbirlerini teşviki ya da etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?</p><p><strong>ALİ KAYAALP:</strong> Tanıştıklarında, Melahat Hanım henüz Erzurum Lisesi’nde öğrenci; Eşref Bey de aynı okulda resim öğretmeni. Evlendiklerinde de Melahat Hanım henüz yirmi yaşında değil, Eşref Bey ise kırkına yakın. Bu yüzden aralarındaki ilişki hiyerarşik bir ilişki. Melahat Hanım’ın resme hep ilgisi olmuş ama kendisi Güzel Sanatlar Akademisi çıkışlı değildir. Resme dair bildiği çoğu şeyi Eşref Bey’den öğreniyor. 1938’de Paris’teler, Eşref Bey orada André Lhote ve OthonFriesz atölyelerine devam ediyor – özellikle ilki, Cemal Tollu’dan Sabri Berkel’e, Neşet Günal’dan Adnan Çoker’e, Türklerin çok rağbet ettiği atölyelerden. Melahat Hanım da Paris’in müze ve galerilerini dolaşıyor, kendini yetiştiriyor. Çok çalışkan biri. Renkçiliği önemli ölçüde Eşref Bey’den öğrenmiştir. İlk başlarda daha ürkek ama zamanla kendine güveni artmış, özgün fikirlerini resmine yansıtmış. Şu da var: Melahat Üren, Akademili olmadığından kuralların bağlayıcılığından uzaktır. Daha serbest davranabilmesini otodidakt oluşuna borçluyuz.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/b431eeb6-7mwfmd9mlkhmll2wtukmdl.webp" data-card-width="1420" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/b431eeb6-7mwfmd9mlkhmll2wtukmdl.webp" data-card-caption="Ali Kayaalp"></p><h2>Bir kişisel sergi açabilseydi</h2><p>Çiftin birlikte yaşadıkları ve ürettikleri ortamın üretimlerinde ortak motiflere yer açtığından bahsedebilir miyiz?</p><p><strong>ALİ KAYAALP:</strong> Melahat Hanım, Midilli Adası muhacirlerinden, Eşref Bey ise İstanbullu. Öyle olduğu halde, Ürenler Ankara’yla özdeşleşmiş bir çifttir. Sonradan yerleşmişler ve Ankara’yı çok sevmişler. Resimlerinde Ankara’yı sıklıkla tasvir etmişler. İç mekân, ölü doğa ve portre, her ikisinin de sıkça çalıştığı konuların başındadır. Çok sevilen bir çift olduklarından, evleri misafirlerle dolup taşarmış; onların portreleri karşımıza sık çıkar. Hayvanlara, özellikle kedilere düşkünler; evlerinden kediler eksik olmamış – o yüzden kedileri de tasvir ediyorlar. İzlenimcilerden Nabiler’e, çok farklı etkileri sergileyen bir çift Ürenler. Resimleri renkçi ve ışıklıdır. Tabii Eşref Bey’in aldığı akademik eğitimin etkileri de görülüyor – farklı dönemlerinde bakılınca, bu etkilerin nasıl belirginleştiği ve nasıl silikleştiği rahatlıkla görülür. Öte yandan, Melahat Hanım daha deneyci.</p><h2>Resmi bırakırsak ayrılalım</h2><p>Sanatseverlerle buluşan Eyüboğlu seçkisi hangi nitelikler üzerine kurgulandı?</p><p><strong>ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU: </strong>“Yan Yana” sergisi, modern Türk resminin dört önemli sanatçısına odaklanıyor. İki sanatçı çiftin erkekleri Türk Resminin iki büyük ustası olarak görünür olmuş ve literatüre geçmişken, eşlerine göre -farklı sebeplerle- geride kalan iki kadın sanatçının bir adım öne çıkarılarak, aynı ortamlarda gerçekleştirdikleri üretimler, yan yana sergileniyor. Dönemin paradigmalarından uzak, olabildiğince nesnel bir yaklaşımla iki ayrı sanatçı çiftinin sanat serüvenleri ve üretimlerinin bir arada görülebildiği sergi, kanonik yaklaşımdan farklı bir okuma önerisi getiriyor. Her çifti kendi içinde eser sayısından başlayarak dengeli biçimde yan yana göstermeye karar verince, iki sanatçının sanat ve yaşam serüvenlerinde birlikte yol alırken gerek üslup gerek tema olarak yaklaştıkları ve uzaklaştıkları bölümler oluşturarak ikisinin yan yana ama bağımsız birer karakter/sanatçı olduğunu vurguladık.</p><p>Eren ve Bedri Rahmi çiftinin sanat üretimi konusunda birbirine etkisi ne derecede?</p><p><strong>ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU:</strong> Sanat tutkusuyla birbirine bağlanmış ve bir sevda masalını birlikte yaşamış Eyüboğlu çifti. “Birimiz resmi bırakırsa, ayrılalım” diye sözleşmişler, evlendikleri gün. Sergide birbirlerini resmettikleri portrelerde bu aşkı çok kolaylıkla görmek mümkün. Aynı şehirden veya aynı konudaki resimlerinde de bu yakınlığı okuyabiliyoruz. Sergide birçok duvarda yan yana gelen eserlerde, ikisi arasındaki yakınlaşma ve ayrışma da rahatlıkla görülebilir. Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, büyük ölçüde aynı kaynaklardan beslenmiş, sanat ve yaşam yolculuklarını beraber yürümüş olduklarından, kişisel üslup ve üretim pratikleriyle ayrışmaları dışında, bütün doğallığıyla “yan yana” olmuşlardır, 50 yıla yakın… </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/cdc8a467-7ntvh5lfqg4c1xni0k3uch.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/cdc8a467-7ntvh5lfqg4c1xni0k3uch.webp" data-card-caption="Ömer Faruk Şerifoğlu"></p><h2>Aşklarının ilk şahidi Tollu’dur</h2><p>Cemal Tollu, çiftin özel yaşamlarındaki birlikteliklerine karşın, üretimlerindeki zıtlığa dikkat çekiyor. Siz aralarında nasıl bir gerilim ya da tamamlayıcılık görüyorsunuz?</p><p><strong>ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU:</strong> Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu aşkının vesilesi ve ilk şahidi Cemal Tollu’dur. O günleri yıllar sonra 1948’de bir sergi dolayısıyla kaleme alır: “Eren’i daha evvel tanımıştım. André Lhote’un atölyesinde beraberdik. Yine şimdiki gibi, resim yaparken coşar, değil etrafındakilerle, kendisiyle bile alakadar olmazdı. Çok çalışır, her zaman heyecanlı olmasına rağmen, itidal ve temkinden ayrılmazdı. Bir gün benimle tanışmak üzere atölyeye gelen Bedri Rahmi ile karşılaştılar. Ve masallarda olduğu gibi ilk görüşte birbirlerini sevdiler... Bu tanışma neticesinin her ikisinin de sanat hayatlarında müessir olduğuna işaret etmek isterim. Ressam Bedri’ye rehberlik eden şair Bedri Rahmi oldu. Eren ne kadar inşai ve daha çok plastik unsurlara kıymet veriyorsa, Bedri aksine olarak tabiatı bir hayal âlemi içinde, daha çok hissiyle, zevkiyle görüyordu.” Benzer bir yorumu Ahmet Hamdi Tanpınar da yazar, hatta Eren Eyüboğlu’nu resimde şiirsel natüralizmin öncüsü kabul edilen ünlü ressam Pisanello’ya (1395-1455) benzetir: “Eren belli ki kocasından rahat çalışıyor. Fırçası ve paleti emrine tâbi. Tabiat karşısında hiç şaşırmıyor. Realiteyi yakından kavrıyor. Bunda kadın olmanın hissesi de var... Bu yüzdendir ki Eren daha ‘bitmiş eser’ hissini veriyor.” Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu’nun birbirlerine yazdıkları ve dört cilt olarak yayımlanan Aşk Mektupları’ndan da takip edebildiğimiz gibi aşkla, tutkuyla, birbirlerini daima resim çalışmaya motive etmişlerdir. Sergide ikisinin de duygularını açık eden çok sayıda eser var. Özellikle Bedri Rahmi, Anadolu’nun kültürel ve sanatsal birikimine hâkim bir sanatçı olarak, Anadolu’dan beslenerek yarattığı onlarca özgün motif yorumlarıyla Türk sanat tarihinin ölümsüz isimlerinden biri olmuştur. “Eren, anadan doğma ressamdır” tespiti, Eren Eyüboğlu’nun kabiliyetini, yeteneğini tespit anlamında Bedri Rahmi tarafından kurulmuş bir cümledir. Kendisinin ise çalışarak ressam kimliğini kazanmış olduğunu söyler. Eren Eyüboğlu, en büyük eleştirmeninin eşi Bedri Rahmi Eyüboğlu olduğunu kendisi dillendirir; dolayısıyla tüm Eren Eyüboğlu resimleri Bedri Rahmi’nin beğenisinden geçmiştir diyebiliriz.</p><h2>İki şehir, dört sanatçı, bir dönem ruhu</h2><p>Dört sanatçının Türkiye’de d Grubu sonrası gelişen ortamda ve akademi çevrelerinde yollarının kesiştiğini tahmin ediyoruz. Peki, aralarındaki ilişki düzeyi neydi?</p><p><strong>ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU: </strong>1928-1932 yıllarında birkaç yıl arayla André Lhote atölyesinde resim çalışan Eşref Üren, Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yolları Paris’te kesişti mi bilemiyoruz; ama sonraki yıllarda pek çok kez görüşüp ahbaplık ettiklerini, birbirlerine değer verdiklerini biliyoruz. Fırçaları gibi kalemleri de işleyen bu iki usta, birbirlerini muhtelif vesilelerle selamlamışlar, birbirlerinin sergileri vesilesiyle oldukça coşkulu yazılar yazmışlardır. Bedri Rahmi’nin Eşref Üren üzerine yazısının başlığı “Bir Evliyamız Var” idi; Eşref Üren ise Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu “büyük üstatların bol güneşinde yetişmiş, ele avuca sığmayan bir renk sarhoşu” olarak tanımlar. İki sanatçı çiftin yoğunluklu üretim zamanları 1930-1980 yıllarıdır. Eserlerinde gerek tema gerek üslup ve renk tercihleriyle o yılların ruhunu yakalamak mümkündür. Eyüboğlu ve Üren çiftleri yaşadıkları dönemde, biri İstanbul’da diğeri Ankara’da sanat çevrelerinin odağındaki isimlerdendir. Eyüboğlu çifti özelinde söyleyecek olursam; onlar Çağdaş Türk sanatının kurucu isimlerindendir ve yetiştirdikleri onlarca sanatçıyla kuşaklar boyu yaşayacak canlı birer damardır.</p><h2>Kendine ait bir odaya kavuştu</h2><p>Sergide Melahat Hanım’ın şiir, mektup ve notlarıyla kalemine de tanık oluyoruz. Böylece yaşamı boyunca müstakil bir sergi açmamış olan Melahat Üren, bu sergiyle “kendine ait bir oda”ya kavuşuyor diyebilir miyiz?</p><p><strong>ALİ KAYAALP:</strong> Melahat Üren çoğu sanatçı kadın gibi görünmezlik sorunundan mustarip. Şiirler, romanlar kaleme alıyor; resimlerin yanında karikatürler çiziyor, bilmece ve piyesler yazıyor. Kendini üretmeye adamış, ancak Eşref Bey’le evliliklerinin onu hep geri planda bırakan bir yanı olmuş. Sanat tarihi kitaplarında Melahat Üren, uzun süre “Eşref Üren’in karısıdır, o da resim yapar” cümlesiyle geçiştirilirdi. “Kendine Ait Bir Oda”, tüm bu koşulların ördüğü görünmezliği kırma çabasından doğdu. İleride Melahat Üren’in bir kişisel sergisi açılacağı zaman, burası bir başlangıç olarak kabul edilebilir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/tuvalin-karsisinda-yan-yanalar-4769034</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/38778448-p7j2brvul9ht026f0twrj.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bana iyi ama garsona kaba davranana güvenmiyorum</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/bana-iyi-ama-garsona-kaba-davranana-guvenmiyorum-4769035</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/bana-iyi-ama-garsona-kaba-davranana-guvenmiyorum-4769035" rel="standout" />
      <description>Medeniyetin zirvesinden söz ettiğimiz bu çağda, biz hala en ilkel dürtülerimizle savaşıyoruz: Kibirle. İnsana insan gibi davranma sınavında her gün sınıfta kalıyoruz. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ramazan Bingöl</strong></p><p><br></p><p>Rahmetli Muhammed Ali’nin o unutulmaz sözü, insanlık sınavının temel manifestodur: “Bana iyi davranan ama garsona kaba olan birine güvenmiyorum.” Böyle biri, nezaketi içten gelen bir erdem değil, çıkar gereği takınılan bir maske olarak görür. Kibarlığı menfaate göre ayarlayan, saygıyı yalnızca kendisine fayda sağlayanlara gösteren bu zihniyet, gücü eline geçirdiğinde hizmet edeni bir nesne olarak görür. Gündelik hayatımız bu nahoş gösterilerle dolu. Bir restoranda müşteri, yanlış gelen sipariş yüzünden garsona bağırıyor. Masadaki arkadaşı, duruma müdahale etmek yerine telefonunu çıkarıp kayda alıyor. Görüntüler sosyal medyada… Beğeniler, yorumlar havada uçuşuyor; ama kimse oradaki en önemli şeyi, bir insanın kırılan onurunu görmüyor.</p><p>Muavine “soğuk su kalmadı” diye bağıranlar, havalimanında “ben VIP’yim, bana nasıl böyle davranırsın?” diye çıkışanlar, kasiyere terslenenler, kuryeye kapıyı çarpanlar… Hepsi aynı zehirli cümleyle konuşuyor: </p><p><em>“Ben para ödüyorum”</em></p><p><em>Yani, “Ödemeyi yaptığım anda, hizmet edenin onurunu askıya alabilirim.”</em></p><p><em>İşte, insanın içindeki sahte efendilik duygusu tam da burada filizleniyor.</em></p><h2>Bir kahveyle ölçülen karakter testi</h2><p>Yanlış gelen bir sipariş, aslında insanın vicdanının, terbiyesinin ve karakterinin test edildiği küçük bir sınavdır. Bir kahveyle bile anlaşılır insanın kim olduğu. Hani hep derim ya; ben sofrada insan tanırım. Bu söz, benim hayat felsefemdir. Bir insanın karakterini, onunla bir sofrada on beş dakika geçirerek çözümleyebilirim. “Rica ederim, olur böyle şeyler” diyebilenle, “Ben sana para veriyorum, nasıl böyle davranırsın!” diye bağıran arasındaki insanlık farkı işte o sofrada anlaşılır.</p><p>Hepimiz hayatın çarkında bir rol üstleniyoruz; kimimiz beyaz önlükle, kimimiz takım elbiseyle, kimimiz iş önlüğüyle idame ettiriyor hayatını. Unvanlarımız, diplomalarımız ve maaş bordrolarımız farklı olsa da hepimiz özümüzde geçimini sağlamaya çalışan, onuru için yaşayan insanlarız aslında. </p><p>Ama iş doğrudan insana hizmet etmeye gelince, birden garip bir perde iniyor araya- kibir perdesi. Garson, hostes, temizlik görevlisi, hasta bakıcı, kapıcı... Emeğiyle ayakta duran bu insanlar, maalesef bazıları için kolay ulaşılabilen bir ego sahnesine dönüşüyor.</p><h2>Statü maskesi neden düşer?</h2><p>Bir kafede kahvesi yanlışlıkla şekerli geldiği için ortalığı birbirine katan; bankoda veznedara üstten bakarak “senin görevin bu” edasıyla konuşan; uçağın dar koridorunda hostesi sanki kişisel yardımcısıymış gibi kullanan o insanlar... Onlar, kendilerinden mevkice üstün gördüklerine karşı ezilip büzülürken, hizmet verenlerin üzerinde adeta bir yetki ve güç denemesi yapıyorlar. “Ben para ödüyorum!” basitliğine sığınarak, hizmeti satın aldıklarını ama insanlığı satın alamadıklarını unutuyorlar. Ve işte bu kibir, statü maskesinin ne kadar ince olduğunu gözler önüne seriyor.</p><p>Günlük hayatında veya sosyal medyada insan haklarından, empati kültüründen dem vurup duyarlılık kasarken, yüz yüze geldiği hizmet emekçisine kaba davranan tipler, karakter zafiyetlerini apaçık sergilerler. Sorsan çoğu zaman “Ben sadece işini doğru yapsın istiyorum” der. Ama işini doğru yapmasını istemek profesyonel bir talepken, onu aşağılamak ve azarlamak düpedüz bir karakter arızasıdır. Burada asıl amaç, kişinin kendi içindeki yetersizlik duygusunu başkasını ezerek bastırma çabasıdır.</p><h2>İnsanın terbiyesi “gücünü nerede kullandığıyla” ölçülür</h2><p>Bu bakımdan insanın terbiyesi, “gücünü nerede kullandığıyla” ölçülür. Kendinden zayıfa sesini yükselten, aslında kendi yetersizliğine bağırıyordur. Bir kahve geç geldi diye bağıran insanın meselesi kahve değil, egosudur. Ve biz bu egoların elinde, topluca kabalaşan bir medeniyete dönüşüyoruz.</p><p>Hizmet sektöründe çalışanlar, bir işlevi yerine getiren profesyonellerdir. Onlara “hizmet etme görevi” verilmiştir, ancak bu görev, onların insanlık onurunu askıya alma yetkisini kimseye vermez. Bir mimara, projedeki hatası yüzünden bu kadar kolay bağırabilir misiniz mesela? Muhtemelen hayır. Zira statüsü, size bir filtre koyar. Peki, bir garsona neden o denli kolay bağırabiliyoruz? Ya da bir doktora yönetilemeyecek o kaba ses tonu, o küçümseyici bakış, neden bir garsona, bir muavine reva görülür?</p><p>Özellikle kadınlara ve iş insanlarına sesleniyorum. ⁠Bir erkeğin gerçek karakterini görmek isterseniz, bir lokantada yemek esnasında garsona nasıl davrandığına odaklanın. Veya iş yapacağınız bir ortak adayı, otel resepsiyonistini aşağılıyorsa, o kişinin gücü ele geçirdiğinde size neler yapabileceği konusunda şüpheniz olmasın; oradan hemen uzaklaşın.</p><h2>Bir “lütfen” kadar insan kalabilmek</h2><p>Hizmet sektörü, kimsenin toplumsal hiyerarşideki yerini belirleme alanı, bastırılmış egolarını tatmin etme sahnesi değildir. Orası, her çalışanın sadece işini yaptığı, alın terinin karşılığını aldığı bir alandır. </p><p>Bir sipariş hatası, bir gecikme ya da yanlış anlaşılma; kimseye bir insanın onurunu hedef alma hakkını vermez. Günde onlarca saat ayakta durup gülümsemek zorunda kalan, işletmenin hatasını dahi sineye çekmek zorunda kalan o insanlara karşı asgari nezaket göstermek, bizim insanlık borcumuzdur.</p><p>Bizler, “İnsana hizmet edenin Hakk’a hizmet ettiğine” inanan bir kültürün mirasçılarıyız.</p><p>Hizmeti aşağı görmek değil, yüceltmektir bizim geleneğimiz. Ahi Evran’dan Mevlevî dergâhlarına kadar uzanan bütün o büyük medeniyet çizgimiz, “hizmetin” insanı kemâle erdirdiğine inanır.</p><p>Bir cümlenin başına ya da sonuna ekleyeceğimiz küçücük bir “Lütfen” veya “Rica etsem” kelimesi hem karakterimizi yüceltir hem de karşıdakinin omuzlarındaki yükü hafifletir. </p><p>Aslında bütün mesele budur: Bir “lütfen” kadar insan kalabilmek.</p><p>“Lütfen”, hizmetin arkasındaki insanı görünür kılalım. Vesselam…</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/bana-iyi-ama-garsona-kaba-davranana-guvenmiyorum-4769035</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/2dae2b4b-iz8h862d6dfscvv6s1zsje.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kalkandelen’de bir hafıza direnişi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kalkandelende-bir-hafiza-direnisi-4769037</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kalkandelende-bir-hafiza-direnisi-4769037" rel="standout" />
      <description>Kuzey Makedonya’nın çok kültürlü yapısını yansıtan Üsküp’ün kuzeyindeki Kalkandelen’de iki kız kardeşin çeyiz parasıyla inşa edilen Alaca Camii, şehrin hafıza direklerinden biri olarak ayakta. Bu mirasın izini sürerek kurulan Alaca Derneği ise, Türk dilini ve Türk-İslam medeniyeti birikimini genç kuşaklara unutturmamak için çok paydaşlı projeler yürütüyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Servet Sena Sorkun</strong></p><p>Üsküp’ten yola çıkarak vardığımız Kalkandelen’de, Alaca Camii’nin rengârenk desenlerle süslü duvarları bizi ilk bakışta büyüledi. Osmanlı’dan bugüne ulaşan bu mimari zarafet, yalnızca bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda bir medeniyetin sanatla vücut bulmuş hafızası olarak yerini koruyor.Kalkandelen(Tetova)’deki Alaca Camii’nin minaresinden yükselen ezan sesi, bugün hâlâ Makedonya’da yankılanıyor. Bu ses, bir yandan geçmişi hatırlatırken diğer yandan geleceğe dair bir çağrı gibi; Bir medeniyetin yeniden inşası, onun köklerine sadık kalan insanların elinde şekilleniyor.  16. yüzyılda iki kız kardeşin çeyiz paraları ve Müslüman ailelerin desteği ile inşa ettirdiği cami, yüzyıllar boyunca savaşların, rejim değişimlerinin ve kimlik çatışmalarının arasında dimdik ayakta kaldı. Bugün, Kalkandelen’in sembolü hâline gelen bu cami, Balkanlar’daki Türk-İslam mirasının sürekliliğini temsil etmeye devam ederken birçok yerli ve yabancı turisti de ağırlıyor.</p><h2>Kültürden eğitime bir gönül seferberliği</h2><p>Kalkandelen’de, bu önemli, Alaca Camii’nin karşısına inşa edilen; kültür, sanat ve eğitim alanında çalışmalar yürütmek için kurulan Alaca Derneği, camiiyi ziyeret eden her Müslüman’ın uğrak noktası olmuş. Dernek Başkanı Şükriye Kahya, kuruluş amaçlarını şu sözlerle anlatıyor: “Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesiyle birlikte, Türk-İslam medeniyetini hafızalardan silmek için yapılan saldırılar ne yazık ki uzun yıllar devam etti. Ancak Alaca Camii bu yıkımdan kurtulmuş bir sembol olarak bizlere sabrın, aidiyetin ve dayanışmanın gücünü gösteriyor. Biz de bu bilinçle gençliği kendi kültürel kökleriyle buluşturmak istiyoruz.” Bu amaç doğrultusunda dernek, Türk dilini ve Türk-İslam medeniyetini yaşatmak için hem çocuklara hem gençlere yönelik çok yönlü faaliyetler yürütüyor. T.C. Üsküp Büyükelçiliği, YTB, TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarla iş birliği içinde çalışmalarını sürdüren Alaca Derneği, bölgede Türk kültürünün canlı kalması için önemli bir köprü işlevi görüyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/f6794f8c-dy1k0d6v0wke5n8e7fsrjm.webp" data-card-width="1208" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/f6794f8c-dy1k0d6v0wke5n8e7fsrjm.webp"></p><h2>İslam hafızası diri tutuyor</h2><p>Alaca Derneği, Türkçe kitaplardan oluşan bu kültür evi haline gelerek kütüphanesini büyütmüş, Bugün, Türk-İslam medeniyetine yön vermiş yazarların eserlerini yeni nesillerle buluşturuyor.</p><p>Ziyaretimiz sırasında dernek gönüllüsü Hatice Hanım’ın rehberliğinde geçirdiğimiz dakikalar, bir kültür ocağının samimi atmosferini hissettirdi. Kitapların raflardan taşan kokusu, duvarlardaki hat levhaları, Türk bayrağı ve gençlerin sessiz okumaları, bu mekânın yalnızca bir dernek binası değil; yaşayan bir medeniyet mekânı olduğunu gösteriyor. Derneği gezerken Makedon çocukların atölye esnasında tuttuğu okuma fişleri ve özet kâğıtları dikkatimizi çekti. Duvar panolarında “Bu ayın yazarı” başlığı altında seçkiler asılıydı; gençlerin hazırladığı sunum slaytları ise bir sonraki seminer için hazır bekliyordu. Kütüphane bölümünde Türkçe eserlerin yanında Makedonca ve İngilizce kaynakların da bulunması, programların çok dilli ve kapsayıcı kurgulandığını gösteriyor. Şükriye Kahya’nın ifadesiyle hafızanın diri tutulması, Osmanlı eserlerine yönelik tahriplerin yaşandığı dönemlerin ardından köprü, çeşme ve cami gibi yapılardan biri olarak hayatta kalan Alaca Camii’nin adı, derneğe bilinçli olarak verilmiş. Kahya, “Gençlerin kültürlerini idrak edip kendi değerlerinden sapmadan medeniyetlerini ihya etmeleri için çalışıyoruz” diyor. Bu nedenle dernek, faaliyetlerini dil-kültür-değer üçgeninde kurguluyor.</p><h2>Çocuk ve gençlere yönelik programlar</h2><p>Alaca Derneği’nin programları, gençlerin Türkçe kullanımını artırırken yerel toplumla etkileşimi güçlendiriyor. Urvıç köyünde açılan kurslar ve Kalkandelen merkezdeki atölyeler, şehir-kırsal arasında eşik kapatma etkisi yaratıyor. Derneğin kadınlara dönük düzenli buluşmaları ise aile içi aktarımın en güçlü halkası olarak öne çıkıyor.</p><p>Dernek, faaliyetlerini yaş gruplarına göre sistematikleştiriyor. Bu yıl Kalkandelen’i ziyaret edecekler için sosyal medyadan derneği takip etmelerini önerebilir ve katılabilecekleri programları şöyle özetleyebiliriz:</p><p>Anadolu Mektebi okumaları (16-22 yaş): Millî Eğitim Bakanlığı ile uyumlu çerçevede belirlenen yazarların eserleri üzerine makale ve sunum üretimi; seçili çalışmalar farklı ülkelerde de paylaşılabiliyor.</p><p>Mukabele ve dinî sohbet (kadınlara yönelik, perşembe): Düzenli buluşmalarla dayanışma ve dinî bilgi derinleşiyor. Kalkandelen’de Türkçe kursları: Yunus Emre Enstitüsü destekli program; ayrıca İngilizce ve Makedonca kursları. Aylık etkinlikler: Sempozyum, konferans, çalıştay, kitap tanıtımları ve film okumaları. Dernek, mevcut atölyeleri dijital içeriklerle desteklemeyi, okuma programlarını yerel üniversite ve liselerle eşgüdümlü hâle getirmeyi, kadınlara yönelik mesleki eğitimlerde sertifikasyon hacmini günden güne artırmayı hedefliyor. Türkiye’den eğitimcilerin desteğiyle, seçkilerin tematik aylık vitrinlerle sunulması ve okuma çıktılarına dayalı yazı-sunum alışkanlığının yaygınlaştırılması da planlar arasında yer alıyor.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kalkandelende-bir-hafiza-direnisi-4769037</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/2e1baddc-0r2q93ikme7lfr8s8fl6edk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuklar için organik geleceğe ilk adım</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklar-icin-organik-gelecege-ilk-adim-4769039</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklar-icin-organik-gelecege-ilk-adim-4769039" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakırlı çocuklar ve aileleriyle geçen hafta bir araya gelerek hep birlikte onların dünyasına misafir olduk, hep birlikte sohbet ettik. Bu özel anların heyecanını ve samimiyetini yerinde yaşadık. Yaptığımız yolculuktan güzel hatıralarla döndük. </p><p>Sağlıklı beslenme alışkanlıklarının desteklenmesi amacıyla çocukların geleceğine dokunan buluşma hem annelerin hem de çocukların eğitim gördüğü iki katlı eski bir binada gerçekleşti. Bina Anne Çocuk Eğitim Vakfı’nın, yani kısa adıyla AÇEV’in Sur sınırları içinde Çocuk ve Aile Merkezi. Burada ziyaretimiz sırasında tanıştığım minik arkadaşlardan Azize’nin çizdiği resmini bana hediye etmesi oldukça anlamlıydı.</p><p>Organik atıştırmalıklar üreten Humm Organic’in desteğiyle AÇEV tarafından hayata geçirilen “Sağlıklı Gelecek için Organik Bir Destek” isimli sosyal projenin lansmanı yapıldı. Sağlıklı beslenmenin çocuklar için bir ayrıcalık değil temel hak olduğu misyonunu taşıyan proje ile bir yıl sonunda toplam 10 bin çocuğa ve ebeveyne ulaşmak hedefleniyor.</p><p>İki adımdan oluşan projenin ilk adımında en çok satılan ürünler olan “zencefilli tarçınlı kurabiye” ve “çilekli kurabiye” paketleri üzerine vakfın logosu konularak bu ürünler Migros mağazaları ile Migros’un sanal market uygulaması aracılığıyla satışa sunuldu. Bu ürünlerin satışından elde edilen gelirin bir kısmı çocuklara ve ailelerine yönelik yürütülen eğitim programlarına aktarılacak. Projenin ikinci adımında ise ebeveynlere yönelik sağlıklı beslenmeye dair rehber niteliğinde bir kitap, çocuklar içinse oyunlarla öğrenmeye odaklı bir etkinlik kitabı hazırlanacak. İlk yılın verileri, sahada edinilen deneyimler ve ihtiyaçlara göre gelecek hedefler planlanacak.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/78c48e16-ko4allbwv2kqazmsdosph9.webp" data-card-width="1404" data-card-height="797" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/78c48e16-ko4allbwv2kqazmsdosph9.webp"></p><h2>Sosyal sorumluluk manifestosu </h2><p>Yaptıkları faaliyetleri ve amaçlarını kısa bir cümleyle özetleyen vakıf genel müdürü Senem Başyurt, sağlıklı beslenmenin çocukların gelişiminin temel taşlarından biri olduğu için, bu amaçla 30 yılı aşkın süredir çocukların sağlıklı gelişimi ve eşit fırsatlara erişimi için çalıştıklarını aktardı. Üç girişimci ve anne olarak ortak hedefleri hakkında açıklamalarda bulunan sponsor şirketin kurucularının söyledikleri örnek ve model proje olması sebebiyle önemliydi. </p><p>Hale Şener projenin kendileri için sadece bir bağış değil, sürdürülebilir bir sosyal etki modeli olduğunu vurgularken, Aslı Eda Acundaş ise en doğru ürünü sunmakla kalmayıp bunu bir adım ileri taşımayı amaçladıklarını ifade ederek, bir çocuğa sağlıklı beslenmeyi öğretmek sadece bedenini değil, düşünme biçimini de dönüştürdüğünü, onlara seçim yapmayı, sorgulamayı ve bilinçli tüketici olmayı öğrettiğini aktardı.</p><p>Kuruculardan Damla Şener Akkaynak da bu projenin kendileri için sadece bir bağış değil; sonuçlarını sosyal fayda açısından ölçebileceğimiz sürdürülebilir bir sosyal etki modeli olduğunu dile getirdi. Eğitim programlarına maddi kaynak sağlamakla kalmayıp, bu eğitimlerin sürdürülebilirliğine de destek olduklarını anlatan Akkaynak’ın verdiği bilgiye göre, kurulan sosyal yatırım ekosistemi bir yıl boyunca devam edecek ve satış sınırı olmayacak. Eğitimler devam ederken hem ebeveynlere hem de çocuklara yönelik iki farklı kitap proje hayata geçecek. Ebeveynlere yönelik rehber kitapta etiket okuryazarlığı, çocuklarda lezzet haritası oluşturma, organik ve doğal ürünlerin ayrımı gibi kaynak bilgiler ve çocukların seveceği sağlıklı tarifler yer alacak. Aynı zamanda okul öncesi yaş grubundaki çocuklara yönelik eğlenceli bir kitap hazırlanacak. Bu kitapla çocuklar bir yandan masallarla, oyunlarla eğlenirken diğer yandan kendileri için faydalı olan besin kaynaklarını öğrenecekler. </p><h2>Pestisit hakkında şaşırtıcı araştırma</h2><p>Proje ekibinde yer alan beslenme uzmanı Yasemin Güzel’in çocuk beslenmesi, sağlıklı gıdaya erişim ve organik beslenmenin çocuk sağlığına etkileri üzerine söyledikleri önemliydi. Zira çocukların yetişkinlere göre pestisit ve kimyasallara çok daha hassas olduğunun altını çizen Güzel, yapılan bir araştırmanın şaşırtıcı sonuçlarını aktardı. Yapılan araştırmaya göre, sadece beş gün boyunca tamamen organik besinlerle beslenen çocukların idrar örnekleri incelendiğinde, vücutlarındaki pestisit kalıntılarında yüzde 80’e varan azalma saptandı. Bu bulgu organik beslenmenin çocukların kimyasal madde maruz kalmasının kısa sürede dahi ne kadar etkili biçimde azalttığını gösteriyor. Güzel’e göre erken yaşta kazandırılan doğru beslenme alışkanlıkları kalıcı oluyor. Çocukluk dönemi yalnızca fiziksel değil; zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimin de en kritik evresidir. Erken yaşta kazandırılan doğru beslenme alışkanlıkları kalıcıdır ve yaşam boyu sağlıklı seçimler yapmanın en güçlü teminatıdır. Yetişkinlere göre pestisit ve diğer kimyasallara çok daha hassas olan çocuklara doğru seçenekleri sunulduğunda onların damak hafızaları ve lezzet haritaları da inşa edilmiş oluyor.</p><h2>Bu çalışmadan çıkardığım sonuç</h2><p>Konuyla ilgili çalışmaları ve anlatılanları şöyle özetlemek mümkün: Erken çocukluk döneminde sağlıklı beslenme bilincini oluşturmak zor ancak kıymetli. Bu dönemde yapılan hataların telafisi yok. Bir çocuğa sağlıklı beslenmeyi öğretmek, onun sadece bedenini değil, düşünme biçimini de dönüştürüyor, onlara seçim yapmayı, sorgulamayı, bilinçli olmayı öğretiyor. Yapılan araştırmalar katılımcıların yüzde 30’undan fazlasının hamilelik sürecinde veya çocuğu olduğunda ilk defa organik gıda tüketimine başladığını gösteriyor. Anneler çocuklarının sağlığı için son derece duyarlı ve öğrenmeye açık. Bu sebeple bu farkındalığı çocuklara ve annelere birlikte kazandırmak gerekiyor. </p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/cocuklar-icin-organik-gelecege-ilk-adim-4769039</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Muhammed Gümüş</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/0436d021-milxc326rcev7z42skeedf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu’nun kadim balık mirası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/anadolunun-kadim-balik-mirasi-4769042</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/anadolunun-kadim-balik-mirasi-4769042" rel="standout" />
      <description>Anadolu, et ve tahıl kültürüyle öne çıksa da köklü bir balık mirasına sahip. Orta Asya’dan günümüze uzanan bu gelenek, Karadeniz’in hamsisinden Van Gölü’nün inci kefaline, Antalya’nın ekşilemesinden Isparta’nın sazan dolmasına kadar zengin örneklerle yaşamaya devam ediyor. Et ağırlıklı sofraların gölgesinde kalan bu lezzet geleneğini yaşatmak için sizlerle iki özel tarifi paylaşıyoruz: Antalya’dan balık ekşilemesi ve Isparta’dan sazan dolması.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu kudretli bir coğrafyadır. Bilimden, edebiyata, mimariden müziğe her şey gibi yemeğin de en kadim hikâyelerini burada bulursunuz. Bereketli topraklarında sebzeden meyveye her şeyin yetişeceği bir iklim, bir köy mutlaka vardır. Etin türlü halleri sofralara gelir. Keza üç yanı denizlerle çevrili bu güzel ülkede balık da mutfağın önemli bir ögesidir. İlginçtir, Türklerin balığı pek tercih etmediği bu yüzden de Anadolu’ya yerleştiklerinde balık yemeğini çok az yaptıkları söylenir. </p><h2>Türkler, Orta Asya’da balığa ve balıkçılığa uzak değillerdi</h2><p>Tarihi kayıtlara ve arkeolojik verilere göre Türkler, Orta Asya’da yaşarken balığa ve balıkçılığa çok ta uzak değiller. Milattan Önce 2000 ila 1700’lerde Aral ve Baykal Gölleri kıyılarında balıkçılık yapıldığına dair izler vardır. Keza Orhun Abideleri’nde de balıkçılık yapıldığına dair işaretler bulunmaktadır ve çok sonraları M.S 834’de inşa edilen Hazar Devleti’nin başkenti Sarkel’de halk, Don Nehri’nden o kadar çok balık avlıyordu ki, şehir bir balıkçılık merkezi hâlini almıştı. Bütün bunlara ek olarak kaynaklar, Divan-ı Lügat-it Türk’te altı kez balık avından bahsedildiğini anlatmaktadırlar. Peki nasıl oldu da balık sofralardan Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar böyle geri çekildi ya da öyle olduğu düşünülüyor? Muhtemelen popüler kültür, lokantalar ve kırmızı etin bolluğu, algımıza ve tercihlerimize etki etti, kıyılarda pişen balık yemeklerini ülkenin tamamına yaymak mümkün olmadı. Yine de kültürel bir sembol olarak balık, bereketin ve şansın simgesi olup duvar nakışlarına işlenmeye devam etti. Halk inançlarında cennetin, yeniden doğuşun sembolü olarak yaşadı. Fakat aynı zamanda özellikle Karadeniz ve Akdeniz’in yerlileri, balığı türlü şekillerde işlemeyi de sürdürdüler. En çok da bu aylarda, tıpkı yazın kışlıkları hazırladığımız gibi, yaz ayları için balıkları saklanabilir kılmaya gayret ettiler. </p><h2>Van Gölü inci kefali kültür mirası olarak öne çıkıyor</h2><p>Palamut, uskumru, levrek, istavrit, sardalya, sazan, alabalık, hamsi ve adını anamadığım nice tür ülkemizde bugün hala çokça tüketiliyor. Buğlama, kızartma, ızgara gibi yöntemlerin yanısıra, yörelere özgü güzel balık yemeklerini aslında bin yıllardır yapıyor ama kırmızı ete duyduğumuz iştahın ardına saklıyoruz. Bunların yanısıra bir kültür mirası olan Van Gölü inci kefali de bahsedilmeye değerdir. Dünyada sadece Van Gölü’nde yaşayan bu endemik balıktan hazırlanan lezzetler arasında tandırda inci kefali, Bostaniye, inci kefali dolması ve tuzlu balık bulunuyor. Yine Eğirdir Gölü’nden yakalanan çapak balığından yapılan dolma da çok özel bir tarif. Balığın havyarı iç pilav ile pişirildikten sonra, tekrar balığa dolduruluyor ve karnı dikilerek fırınlanıyor. Burada Akdeniz ve Ege’nin, yüzyıllarca başkentlik yapan İstanbul’un balık mirası hakkında yazmaya kalksam, sonunu getirmem mümkün olmazdı. Keza Karadeniz’in hamsi kültürünü anlatmak da öyle. Diyeceğim o ki; Türkiye’nin balık kültürü mirası da, peynir, bal ve ekmek kültürü gibi öne çıkarılması gereken özel lezzetler içeriyor ve çok zengin. Diliyorum ki bu miraslar dünyaya mal olsun, hayran olunası Türk mutfağı herkes tarafından hakkıyla bilinsin. Bugün bu eşsiz lezzetlerden ikisinin tarifini verelim. Sağlıklı, mutlu pazarlar dilerim.</p><h2>Balık ekşilemesi (Antalya)</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong></p><p>* 4 dilim Grida balığı</p><p>* 2 yemek kaşığı un</p><p>* 2 yemek kaşığı tereyağı</p><p>* 3 – 4 su bardağı su</p><p>* 2 diş sarımsak</p><p>* 1 adet limon</p><p>* ½ demet fesleğen</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Grida dilimlerini ızgarada, zeytinyağı sürerek kızartalım ve tuzlayıp bir tabağa alalım.  Sarımsakları ezelim. Fesleğeni mümkünse makasla bir parmak eninde doğrayalım. Bir tavada unu sararıncaya kadar kavuralım. Tereyağını ekleyelim, ardından sarımsağı ve tuzu ekleyelim. Azar azar su ekleyerek, hafif akıcı bir sosa dönüştürelim. Tavadaki sıcak sosa limon suyu ve fesleğeni ekleyip balığın üzerinde gezdirelim. Bu tarifi diğer iri balıklar için de uygulayabilirsiniz. Afiyet olsun.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/14692b90-szhdunk1jgezibwxn1gfi.webp" data-card-width="643" data-card-height="427" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/14692b90-szhdunk1jgezibwxn1gfi.webp"></p><h2>Sazan dolması (Çapak dolması) - Isparta</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong></p><p>* 1 adet 3-4 kg.lık sazan balığı&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p><p>* 2 su bardağı pirinç&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p><p>* Birer tutam tarçın, nane, karabiber, kırmızıbiber&nbsp;</p><p>* 1 çay bardağı sıvı yağ</p><p>* 1,5 su bardağı su</p><p>* 1 çorba kaşığı salça</p><p>* Yarım su bardağı kuş üzümü</p><p>* Yarım su bardağı çam fıstığı</p><p><strong>Süslemek için:</strong></p><p>* Bir demet maydanoz&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p><p>* 1 adet limon</p><p>* 3 adet orta boy domates</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Sazan balığını solungaç ve yüzgeçlerinden ayıralım, iç organlarını çıkaralım, havyarını ayıralım ve temizleyelim. Salça, yağ ve baharatlardan bir sos yapalım, balığın içine ve dışına sürelim, 15 dakika dinlendirelim. Yağı bir tencerede ısıtalım ve havyarı altın sarısı olana dek kızartalım. Pirinci yıkayalım, tencereye ekleyelim. Baharatlar, çam fıstığı ve ıslatılıp süzülmüş kuş üzümünü ilave edip hepsini birkaç dakika kavuralım.  Suyu ekleyelim ve ocağın ateşini kısarak pişirip demlenmeye bırakalım. Bu iç pilavı balığa doldurup pamuk bir iplik yardımıyla balığın karnını dikelim. Balığın üzerini kapatarak fırınlayalım. 20 dakika sonra kapağı kaldırıp kızarmasını tamamlamasını bekleyelim. Maydanoz, domates ve limonla servise alalım. Afiyet olsun.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/anadolunun-kadim-balik-mirasi-4769042</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ülkü Menşure Solak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/16/e85a4318-320raniozbb7l4p7nw592a.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kahire Uluslararası Film Festivali’nde Türkiye Rüzgarı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kahire-uluslararasi-film-festivalinde-turkiye-ruzgari-4769043</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kahire-uluslararasi-film-festivalinde-turkiye-ruzgari-4769043" rel="standout" />
      <description>Mısır’ın başkenti Kahire’de açılan “Dördüncü Piramit” olarak adlandırılan “Büyük Mısır Müzesi” ile ülke, adını dünyaya duyururken  önemli bir kültür-sanat olayına da ev sahipliği yapıyor. Arap dünyasının en köklü sinema etkinliği “Kahire Uluslararası Film Festivali” bu yıl 46 yaşında. Dünyanın gözü Mısır’dayken festivalde bu yıl adeta Türkiye rüzgarı esiyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>21 Kasım’a &nbsp;kadar sürecek festivalde T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ve TESİYAP işbirliğiyle kurduğu Türkiye standı da var. Festivalin bir önemli özelliği ise Türkiye’nin Oscar adayı “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” ve daha pek çok önemli Türk filminin izleniyor olması. Ülkemiz adına bu önemli işlere imza atan Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü, yapımcı, senarist ve yönetmen Birol Güven’e Mısır’daki festivali, Türkiye’nin Oscar adaylığı sürecini ve kendi çalışmalarına dair özel sorularımızı sorduk.</p><p><strong> Kahire Film Festivali için geçmişi ve prestiji bakımından Arap ve Afrika dünyasının Oscar’ları diyebilir miyiz?</strong></p><p>Diyemeyiz, çünkü Kahire Uluslararası Film Festivali Oscar’dan çok farklı bir sinema etkinliği. OSCAR Amerikan Sinema Endüstrisinin ana akım sinema filmlerine verdiği bir ödül töreni etkinliği. Tek gecelik bir yarışma. Kahire Uluslarası Film Festivali ise&nbsp; dünyada sadece 14 tane olan A Grubu film festivallerinden birisi. Eğer illa ki başka bir etkinliğe benzetilecekse, Kahire’deki etkinliği Cannes , Berlin, Tokyo, Şangay film festivallerine benzetebiliriz. Şunun da özellikle altını çizmek gerekir;&nbsp;Kahire daha çok kendi yerel özelliklerini taşıyan ve kendi bölge sinemasını dünyaya tanıtan çok önemli bir festival. OSCAR Sinema Endüstrisini temsil ederken Kahire ve benzeri festivallerin sinema sanatını temsil ettiğini söyleyebiliriz. .&nbsp;&nbsp;</p><h2>&nbsp;Oscar  adayımız festivalde</h2><p><strong> Bu yıl adeta festivalde Türkiye rüzgarı esiyor, Nuri Bilge Ceylan’ın Uluslararası kategoride jüri başkanlığını da düşünürsek, bu kadar önemli olay nasıl gelişti?&nbsp;</strong></p><p>Biz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü olarak uzun süredir festival yönetimiyle temas halindeyiz. En son mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde bir araya geldik ve Türkiye’nin bu yıl Kahire Film Festivali’nde konuk ülke olması konusunda mutabık kaldık. Bu şu demek; Türk sinemasının çok güzel örneklerini oradaki sinema severlerle buluşturarak Türk sinemasının mercek altına alınmasını sağlamaya çalışacağız. Türkiye konuk ülke olunca festival yönetimi dünyaca ünlü yönetmenimiz&nbsp;Nuri Bilgi Ceylan’a da juri başkanlığını teklif etti. NBC de teklifi kabul etti ve bir anda Türkiye’nin konuk ülke olması çok daha anlamlı bir hale geldi.&nbsp;</p><p><strong> Turkish Spotlight bölümünde Türkiye’nin Oscar adayı “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” de var. Müthiş ses getiren film müdürlüğünüzce de çok destekledi, film için neler söylersiniz?</strong></p><p>Festivalde gösterilecek filmlerden birisi de Türkiye’nin Oscar aday adayı filmi Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri. Filmimiz zaten şu anda OSCAR adaylığı kapsamında tüm dünyada tanıtım sürecinde. Kahire gösterimi de bu tanıtım çalışmalarının bir parçası olacak çünkü Kahire&nbsp; uluslararası bir festival ve dünyanın her yerinden çok önemli sinemaseverler ve sinemanın kanaat önderleri katılıyor. İnşallah önce short liste kalmasını ve daha sonra da ödülü almasını temenni ediyoruz. Short liste yani son 5 aday arasına girmesi bile çok büyük bir başarı olacak bizim için çünkü daha önce bunu başaran bir filmimiz olmadı.&nbsp;</p><p><strong> Bir filmi ülkemizden Oscar’a aday çıkarmak için istenen kriterler neler ve süreç nasıl ilerler?</strong></p><p>Oscar aday adayı filmimiz bir önceki yıl 1 Ekim ile bir sonraki yıl 30 Eylül tarihleri arasında vizyona giren ve OSCAR aday adaylığı için başvuru yapan filmler arasından seçiliyor. İlgili meslek örgütlerinin temsilcileri, sinema profesyonelleri ve akademisyenlerden oluşan bir kurul tarafından oy çokluğu ile seçiliyor.</p><p><strong> Festivalde bir resepsiyon da verilecek ve Türkiye’de bakanlık ölçüsünde davetli ve standımızda olacak. Detaylarını öğrenebilir miyiz?</strong></p><p>Bugün &nbsp;Kahire Büyükelçiliği ev sahipliğinde; festivalde görev alan jüri üyelerinin, Mısır sinema sektörünün önde gelen sanatçı ve yönetmenlerinin, basın mensuplarının ve Kahire Film Festival Komitesi eski Başkanı Hüseyin Fehmy’nin katılacağı bir resepsiyon tertip ediliyor. Ayrıca uluslararası yarışma bölümüne kabul edilen “Aldığımız Nefes” filminin yönetmeni Şeyhmus Altun, ülkemizin Oscar adayı “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filminin yönetmeni Murat Fıratoğlu, “Kanto” filminin yönetmeni Ensar Altay, “Bildiğin Gibi Değil” adlı filmin yönetmeni Vuslat Saraçoğlu, “Dilan Hakkında Konuşmalıyız” filmin yönetmeni Umut Şilan Oğurlu ile sevilen oyuncularımız Damla Sönmez, Dilan Çiçek Deniz, Hakan Karsak ve Yıldız Kültür de resepsiyona katılım sağlayacak.&nbsp;</p><p>Festival’deTürkiye standı kurulacak ve film markete katılım sağlanacak. Türkiye standı ile&nbsp; &nbsp;ülkemiz sinema filmlerinin uluslararası alanda tanıtımının sağlanması, yapım alanında iş birliği imkanlarının araştırılması ve ülkemizce yabancı yapımlara sunulan teşvik ve olanakların tanıtılmasını planlıyoruz.</p><h2>Dertli bir ülkeyiz</h2><p><strong> Sinema Genel Müdürü olarak gittiğiniz bu festivalden ülke olarak sektör olarak beklentiniz nedir?</strong></p><p>Bizim bütün katıldığımız festivallerden beklentimiz aynı, uluslararası tanıtım ve uluslararası başarı. Sinemamızı dünyaya tanıtmaya çalışıyoruz. 21.yy da sineması güçlü olmayan bir ülkenin gerçekten güçlü bir ülke olduğundan söz edemeyiz. Sinema bir kitle sanatıdır ve dünyadaki en büyük etkileme gücüdür. Son yıllarda Filistinli sinemacıların en zor şartlarda çektikleri filmler Venedik’te, Toronto’da Los Angelos’ta öyle bir ses getirdi ki binlerce politikacının yapamadığını yaptı. Derdi olmayanın filmi de olmaz. Biz dertli bir ülkeyiz. Dertlerimizi anlatmak için sinemaya ihtiyacımız var. Sinemamızı uluslararası zaviyede büyütmek zorundayız. Çabamız bunun için. Bu yüzyıl Türkiye yüzyılı olacaksa sinemamız geride kalamaz. Sorumluluğumuzun farkındayız. Çabamız bunun için.&nbsp;</p><h2>&nbsp;Mısır ile ortak yönlerimiz var</h2><p><strong> Mısır yeni açılan müzesiyle dünyada büyük ses getiriyor. Festivale denk gelmesi açısından çok önemli. Ziyaret edecek misiniz?</strong></p><p>Tabi ki ziyaret edeceğiz. Mısır ile ortak bir yönümüz var. Her iki ülkenin de tarihi değerleri gelişmiş Batılı güçler tarafından talan edildi ve ülkelerimizden kaçırıldı. Bugün bu eserler&nbsp; batıdaki müzelerde&nbsp; sergileniyor. Türkiye’de Mısır’da müzeciliğin gelişmesiyle bu eserler gerçek ülkelerine dönmeye başladı. Biz bu deneyime sahibiz. Bir çok eserimizi ülkemize geri getirdik.&nbsp; Mısır’ın da bu konuda çaba harcadığını biliyoruz.&nbsp; Bu açıdan bakınca dünyanın en büyük arkeoloji müzesinin Kahire’de açılmış olması gerçekten çok anlamlı ve heyecan verici. Görmek için sabırsızlanıyorum</p><p><strong> Türk dizi sektörünün dünyadaki ışıltısını neden sinema sektöründe göremiyoruz sizce, bunun için projeleriniz var mı?&nbsp;</strong></p><p>Türk dizilerinin dünyada çok ilgi görmesinin en büyük nedeni dizilerimizin öncelikle Türkiye’de çok izleniyor olması. Türk insanının beğenisi dünya dizi endüstrisi için çok önemli bir kriter ancak aynı sonuçları sinema sektöründe alamıyoruz. Yani Türk filmlerini Türk seyircisi izlemiyor. Bu nedenle de filmlerimizin satış değeri oluşmuyor. Öncelikle ülkemizdeki sinema salonlarımızın tıklım tıklım dolması lazım. Ülkemizde çok izlenen filmlerin dünya satışları da çok kolaylıkla gerçekleşecektir çünkü biz artık bu ağa sahibiz.&nbsp;</p><h2>Servis dışıyım</h2><p><strong> Sizi bulmuşken sormadan olmaz özellikle dizileriniz her zaman çok sevildi. İzleyicilerinizi heyecanlandıracak sürprizleriniz var mı?</strong></p><p>Yok. Sinema Genel Müdürü olarak&nbsp; görevim gereği başka bir işle ilgilenemem. Zaten böyle bir vaktim de yok. Yapımcı ve senarist olarak bir süre servis dışıyım. Enerjimi ve odağımı bakanlığımızdaki görevlere vereceğim görevde kaldığım süre boyunca.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kahire-uluslararasi-film-festivalinde-turkiye-ruzgari-4769043</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakan Varol</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/16/8a9b5e26-oyyavg0e4qd887cyzm6qzc.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 16 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Babıali’de hikâyemiz yeniden başlıyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/babialide-hikayemiz-yeniden-basliyor-4769028</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/babialide-hikayemiz-yeniden-basliyor-4769028" rel="standout" />
      <description>Türk yayıncılığının kalbi Cağaloğlu, yeniden çiçek  açtı. Vakıflar Genel Müdürlüğünün restore edip devrettiği 12 dükkanı Fatih Belediyesi Başkanı M. Ergün Turan Kitapçılar Sokağı olarak hizmete açtı. 11 yayıncının ve bir kafenin yer aldığı sokakta yeniden kitap kokusuyla, kültür ve edebiyat  sohbetleri yapılacak. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk yayıncılığının kalbi 1800’lü yıllardan itibaren Sirkeci’den Beyazıt Meydanı’na doğru uzanan cadde ve dar sokaklarında attı. Her fikrin, her sözün, her itirazın kendine yer bulduğu bu güzergâhta, matbaa işçisinden, gazete ve dergi patronuna, yazarından muhabirine, yayıncısından okuruna kadar her kesim kendine yer buldu. Bugün kısaca Babıali dediğimiz bu tarihi sokaklar Türk yayıncılık ve basın tarihinin de fikir atlası kabul edilir. Gazetecilerin, şairlerin, yazarların,  yayıncıların, reklamcıların, fotoğraf ustalarının, mürettiplerin, müvezzilerin, okurların boy gösterdiği bu fikir coğrafyasında değişen İstanbul’la birlikte özellikle son 50 yıldır iş hanları peyderpey kapılarını yayıncılığa kapattı, kitapçılar taşındı, gazete binaları otel oldu, dergilerin bürolarında artık turistik eşya satan dükkan sahipleri boy gösteriyor. Bir zamanlar yayıncıların sıra sıra tabelalarının yer aldığı cadde ve sokaklarda oteller, tatlıcılar, halıcılar, kafe ve restoranlar dikkat çekiyor. Fakat yıllar içinde Cağaloğlu’nun makus kaderine her şeye rağmen direnen bir avuç yayıncı Türk yayıncılığın kalbinin attığı bu semtin sokaklarında ayakta kalmak için mücadele etti. Kimi bir hanın odasında, kimi ara bir sokakta yayıncılık mesleğini ısrarla sürürdü ve semti terk etmedi. Bugün bu yayıncılar Fatih Belediye  Başkanı Ergün Turan’ın  Cağaloğlu’nda Kitapçılar Sokağı’nda bir araya geldi. Tarihi dokusu korunarak Vakıfbank Genel Müdürlüğü tarafından yenilenen Şengül Hanım ve Küçük Sokak, dün resmi bir törenle “Kitapçılar Sokağı” adıyla yeniden kapılarını açarak okurlarını ağırlamaya başladı. Türk yayıncılığı bu çarşıda yeniden büyümeyi niyet ediyor. Kitap satışlarının yanında okur ve yazar buluşmalarının da yapılacağı sokakta yazar ve okurlar bir araya gelecek. </p><h2>Yarım kalan projeye Fatih Belediyesi sahip çıktı</h2><p>Ama önce Kitapçılar Sokağı’nın  2018 yılına uzanan hikayesinden anlatmaya başlayalım:  Mayıs 2018’de gerçekleşen  İstanbul Kültür Çalıştayı’nda benim de katılımcı olarak yer aldığım yayıncılık komisyonun başkanlığını öğrencilik yıllarından bu yana piyasada yer alan Pınar Yayınları’nın Yayın Yönetmeni Cevat Özkaya yürütmüş ve bu komisyon yayıncılığın sorunlarını dile getirmişti. Neler yapılabilir konu başlıkları arasında öne çıkanlardan birisi de yayıncılığın kalbi olan Cağaloğlu’nda yeniden bir Kitapçılar Sokağı oluşturmaktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da desteğiyle Cevat Özkaya’nın önderliğinde bu proje için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne gidildi ve Çatalçeşme Sokağı’nda pek çok bina kiralanarak önemli bir adım atıldı.Ancak belediye seçimlerinde Ak Parti kaybedince CHP bu projeyi pek çok projeyle birlikte rafa kaldırdı. Bugün ise  yarım kalan  bu anlamlı projeyi  Fatih Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü yeniden el ele vererek hayata geçirdi.</p><h2>Babıali’ye sahip çıkalım</h2><p>Fatih Belediye Başkanı M.Ergün Turan bu süreci şöyle anlatıyor: “Bu bölge yıllardır sadece turistlere yönelik bazı faaliyetlerle anılıyordu. Halbuki Babıali Yokuşu, buradaki hanlar yıllarca Türk matbuatının, yayınevlerinin ve gazeteciliğin merkezi olan yerlerdi. Fakat turizmden dolayı dükkanlarda oluşan yüksek maliyetler, birçok yayınevinin buradan çıkmasına sebep oldu. Belki son 30-40 yılda kaybolmuş değerler tekrar 12 dükkanla da olsa Cağaloğlu’na kazandırıyoruz. “ Vakıflar Genel Müdürlüğünden kiraladıkları bedel üzerinden yayıncılara ve kitap dağıtımcılarına dükkanları tahsis ettiklerini aktaran Turan, dükkanlarda sadece kitap satılmasına izin vereceklerinin de altını önemle çiziyor.  Çarşıdaki 11 kitapçının isimleri şöyle: İz Yayınları, İnsan Yayınları, Kitabevi Yayınları, İstanbul Dağıtım, Cağaloğlu Dağıtım, Flamingo Books, Mercan Yayınevi, Kitap Rengi, Mecaz Kitap, Ark Kitapları, MTV Yayınevi. </p><p>Büyümesi temennimiz</p><p>Basın Yayın Meslek Birliği Derneği Başkanı ve Yeditepe Yayınları sahibi Mustafa Karagüllüoğlu ise projenin hayatı geçirilmesinde rol alan isimlerden biri olarak Cağaloğlu’daki yayıncılığın bu projeyle birlikte daha da hareketleneceğini pek çok yayıncının  daha şimdiden buraya dönmek istediğini dile getirdi.  Sokakta 11 yayıncının dükkanı ve söyleşilerin yapılacağı bir kafe mekanı mevcut. Bu turistik bir mekanda ekonomik olarak ayakta kalmakta zorlanan yayıncıları buluşturmak öncelenmiş. Bugün 11 yayıncının yer aldığı çarşının önümüzdeki yıllarda yeniden büyüyerek diğer sokaklarda da faaliyet göstermesi en büyük temenni. Yayıncılar arasında ikinci kuşağın devraldığı köklü yayınevlerinden İz ve İnsan yayınları da var.  Ayrıca yayıncılık dünyasında 45 yılı geride bırakan kültür yayıncılığın kalbi sayılan Kitabevi Yayınları da yer alıyor. Yine İstanbul ve Cağaloğlu Dağıtım geniş ürün yelpazeleriyle çarşıda yer alan diğer kitapçılar. Çarşının tek kadın esnafı ise ilk gençlik günlerinden bu yana yayıncılık dünyasında yer alan Kitap Rengi’nin sahibi Fatma Ömerustaoğlu. </p><h2>Her zorluğu rağmen devam edeceğiz</h2><p>Kitabevi Yayınları’nın sahibi Mehmet Varış, “Biz hep buradaydık ve burada kültür yayıncılığı yapmaya her zorluğa rağmen devam edeceğiz” derken çocukluğu Cağaloğlu’nun taş sokaklarında geçmiş İz Yayıncılığın ikinci kuşak temsilcisi Ali Kahraman  36 yıllık bir yayınevi olarak bu sokağa dönüşü  “Davete icabet “ olarak tanımlıyor. Yayıncılığın kalbinin attığı bu sokaklarda büyüdüklerini belirten Kahraman, “Okurlarımız da bizimle birlikte yaşlandı; onlar hâlâ kitabı dokunarak görmek, karıştırmak, üzerine konuşmak istiyor. Biz de bu sıcak bağı yeniden kurmak için buradayız,” diyor. Adem Işık, Mercan Yayınları olarak yeni çıkan kitapların sosyal medyada duyurulacağını, yazar buluşmaları ve okullara yönelik etkinliklerle Kitapçılar Sokağı’na yeniden kültürel bir canlılık kazandırmayı hedeflediklerini belirtiyor.</p><h2>İyi bir okur kitlemiz var</h2><p>İnsan Yayınları çalışanı Muhammed Yasin Hoş, 1984’te merhum İlhan Akıncı tarafından kurulan yayınevinin Türkiye’de İslami düşüncenin gelişimine büyük katkı sunduğunu vurgulayarak, bugün Akıncı ailesinin ikinci kuşak temsilcilerinin aynı idealizmle bu mirası sürdürmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiriyor ve ekliyor: “Burada samimi, aile gibi bir ortam var. İnsanlar hâlâ hakikatin peşinde; nitelikli kitabın, iyi editörlüğün değerini bilen bir okur kitlesi var.”  İstanbul Dağıtım’ın yöneticisi Cemil Ergün, 30 yıldır Cağaloğlu bölgesinde faaliyet gösterdiklerini belirterek, Kitapçılar Sokağı’na dönüşü maddi değil, manevi bir hareketlilik olarak gördüklerini söylüyor.. </p><h2>Yeniden bismillah diyelim</h2><p>Cağaloğlu Dağıtım yöneticisi İbrahim Ganioğlu, bölgenin iki buçuk asırdır fikir ve kalem erbabının merkezi olduğunu hatırlatarak, Kitapçılar Sokağı’nın yeniden canlanmasını “bir besmele” olarak görüyor. “Burası yüzyıllardır düşünen, yazan, okuyan insanların mekânıydı. Son yıllarda değişen ekonomik koşullar, yüksek kiralar ve farklı sektörlerin buraya yönelmesiyle bu ruh zayıfladı,” diyen Ganioğlu, kitapçılığın maddi kazançtan çok manevi bir sorumluluk içinde olduğunu vurguluyor. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/cb36d0ef-oy5ff6fg5vsnan1aadqjtq.webp" data-card-width="800" data-card-height="1010" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/cb36d0ef-oy5ff6fg5vsnan1aadqjtq.webp" data-card-caption="Hasan Kurt"></p><h2>Alışkanlıklarımız bizi burada tuttu</h2><p>Yayıncılık serüvenine 23 yıl önce Cağaloğlu’nda başlayan Ark Yayıncılık sahibi Hasan Kurt, bölgedeki dönüşümün yayıncılık dünyasını ciddi biçimde etkilediğini söylüyor. 1980’li ve 1990’lı yıllarda Cağaloğlu’nun matbaacılar, kitapçılar ve ciltçilerle dolu, hareketli bir merkez olduğunu hatırlatan Kurt, “Turizm arttıkça yayıncılık daraldı, birçok yayınevi yüksek kiralar yüzünden bölgeyi terk etmek zorunda kaldı” diyor. Kurt, küçük ölçekli yayınevlerinin başka bir yere taşınmasının kolay olmadığını belirterek, “Alışkanlıklarımız, çevremiz ve buranın ruhu bizi burada tuttu. Ayasofya’ya bakan büromu bırakmak istemedim” ifadelerini kullanıyor. Kitapçılar Sokağı’na taşınmanın yeni bir heyecan oluşturduğunu dile getiren Kurt, “Bu sokak elbette bir hava katacaktır ama kısa vadede büyük bir değişim beklemiyorum, zaman gösterecek” diyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/14bbd9c5-0b2yie5lohi0ilv3jf0bz3e.webp" data-card-width="800" data-card-height="1124" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/14bbd9c5-0b2yie5lohi0ilv3jf0bz3e.webp" data-card-caption="Mehmet Varış"></p><h2>Kültürümüz ayakta biz sahip çıkamadık</h2><p>Kitabevi Yayınevi’nin sahibi Mehmet Varış, Cağaloğlu’nun terk edilmiş görüntüsüne rağmen Türk kültürünün burada hâlâ canlı ve güçlü olduğunu vurguluyor. “Biz kültürde geri kaldık deniyor ama aslında bu doğru değil. Bin yıllık birikimimiz dimdik ayakta, sadece gerekli ilgiyi ve desteği biz gösteremedik” diyen Varış, Babıali’nin boşalmasının esas nedeninin basın-yayın dünyasının dijitalleşmesiyle birlikte mekânsal dönüşüm yaşaması olduğunu belirtiyor. Varış’a göre, Cağaloğlu’nda kültürel canlanma ancak imkân ve destekle mümkün: “Burayı yeniden canlandırmak kolay değil. Biz turizmcilerle rekabet edemeyiz; onlar bir halı satarak giderini çıkarıyor, biz bir kamyonet kitapla bile aynı kazancı elde edemiyoruz. Ama biz yine buradayız — ikinci katta, beşinci katta, onuncu katta- .Nefesimiz yettiği, dizimiz tuttuğu sürece bu sokakta olacağız,” diyerek, Cağaloğlu’na bağlılıklarını bir kültürel direniş biçimi olarak tanımlıyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/a5e87c97-np92jx7rdpfzyo0dn2bhd.webp" data-card-width="800" data-card-height="1183" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/15/a5e87c97-np92jx7rdpfzyo0dn2bhd.webp" data-card-caption="Fatma Ömerustaoğlu"></p><h2>Çarşının tek kadın kitapçı esnafı</h2><p>Cağaloğlu’nun yayıncılık hafızasının yeni adresi Kitapçılar Sokağı’nda tek kadın kitapçı olan Fatma Ömerustaoğlu, yılların birikimiyle bu geleneğin sürdürülmesinden memnun. Uzun yıllardır yayıncılıkla iç içe yaşayan Ömerustaoğlu, “Kadınlar genelde yayıncılığın arka planında kalır, öne çıkan çok azdır. Bu işi yapmak zor, kimse kolay kolay cesaret edemiyor ama ben kendi ayaklarım üzerinde durduğum, düzenli kira ödediğim, küçük de olsa sıcak bir kitapçım olduğu için mutluyum” diyor. Ona göre, 20 metrekarelik bu küçük dükkân, sadece bir satış noktası değil; aynı zamanda gençlerle, özellikle üniversite öğrencileriyle bağ kurulan bir buluşma alanı. Ömerustaoğlu, kitapçılığın yalnızca ticari bir faaliyet değil, bir kültür aktarımı olduğunun da altını çiziyor. “Bizim öğrencilerimiz yıllar sonra hâkim, savcı, doktor oluyor ama yine buraya uğruyor. Kitap sadece rafta duran bir şey değil, düşünmeye ve paylaşmaya vesile” diyen Ömerustaoğlu, Cağaloğlu’ndan bu yeni sokağa taşınmanın ruhu değiştirmediğini söylüyor. Ona göre bu sokak, yayıncıların bir araya gelmesiyle yeniden nefes alacak ve Cağaloğlu’nun kültür hafızası burada yaşamaya devam edecek.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/babialide-hikayemiz-yeniden-basliyor-4769028</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ayşe Olgun</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/15/8e6e05cd-c9okjzc1mrj08hxf4fc5ecd.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 15 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" rel="standout" />
      <description>İtalyan mimar Nicola Parisi, doktora yıllarında Türkiye’ye ilk seyahatini gerçekleştirmiş. Burada Mimar Sinan’ın eserlerini keşfettikçe doktorasını Mimar Sinan üzerine hazırlamaya karar vermiş. Doktora çalışmasını hazırlarken kendini Mimar Sinan’ın öğrencisi olarak hayal ettiğini anlatan Parisi, “Mimar Sinan, bana bir görev veriyor: ‘Git, camilerimi dikkatlice gözlemle ve yeniden tasarla. Hiçbir şeyi ölçmeden bu yapıları mümkün kılan inanılmaz geometrik ilişkileri keşfet.’ Ben de aynen böyle yaptım” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İtalyan mimar Nicola Parisi, akademik kariyerini Akdeniz mimarisi üzerine inşa etmiş bir isim. İtalya’daki Bari Politeknik Üniversitesi’nde mimari tasarım bölümü hocası. Aynı zamanda mimarlık ve mühendislikte eğitim ve araştırmaya adanmış bir dijital üretim laboratuvarı olan “FabLab POLIBA”nın direktörlüğünü üstleniyor. Akademi hocaları; Akdeniz mimarisi üzerine çalışmaları teşvik eden Bari Mimarlık Okulu’nun kurucusu Prof. Claudio D’Amato Guerrieri ve İslam mimarisi üzerine uluslararası alanda önde gelen uzmanlardan biri olan Prof. Attilio Petruccioli’nin önerisiyle doktora yıllarında Türkiye’ye ilk seyahatini gerçekleştirmiş. Burada Mimar Sinan’ın eserlerini keşfettikçe doktorasını Mimar Sinan üzerine hazırlamaya karar vermiş. Bu çalışmanın ürünü olarak Parisi’nin kaleme aldığı “Sinan, Osmanlı’da Kubbeli Mekânların Tasarımı ve İnşası” geçtiğimiz günlerde Ketebe Yayınları Sanat kitaplığından ilgililere sunuldu. Bu çalışmada, Mimar Sinan’ın sanat ve teknik arasında kurduğu dengeyi ortaya koyarak, kullandığı mimari ve mühendislik yöntemlerini detaylı bir şekilde inceleyen Parisi, Sinan’ın yapılarını statik denge, tasarım kodları ve bu kodların arka planında yer alan mantıksal-biçimsel ve teknik-strüktürel süreçler, malzeme kullanımındaki yenilikleri üzerinden analiz ederek onun Osmanlı yapı geleneğine kazandırdığı çok katmanlı mimari sistemlerin etkisini ortaya koyuyor. Mimar Sinan’ın eserlerini sadece mimarlık tarihinin değil, dönemin kültürel, sosyal ve siyasi bağlamlarının bir ürünü olarak ele alan Nicola Parisi ile “Sinan, Osmanlı’da Kubbeli Mekânların Tasarımı ve İnşası” çalışmasını konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/2e3ec60f-g6gb72m5cq4qyya675ve7.webp" data-card-width="385" data-card-height="663" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/2e3ec60f-g6gb72m5cq4qyya675ve7.webp" data-card-caption="İtalyan mimar Nicola Parisi"></p><p><br></p><h2>Türkiye seyahatimi hocalarım önerdi</h2><p>Çalışmalarının kendisine Akdeniz mimarisini derinlemesine inceleme fırsatı verdiğinden bahseden Parisi, “Özellikle de tasarım süreci ve yapım tekniklerine odaklandım. Tüm araştırmalarım, form ile teknik arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşıyor ve bu yaklaşımla tarihî mimariyi de inceliyorum” diyor. Mimar Sinan’a olan ilgisi de üniversitesinde Akdeniz mimarisine adanmış bir doktora programının bulunmasından kaynaklanıyor. “Bu program, üniversitemin iki önemli profesörü tarafından destekleniyordu: Akdeniz mimarisi üzerine çalışmaları teşvik eden Bari Mimarlık Okulu’nun kurucusu Prof. Claudio D’Amato Guerrieri ve İslam mimarisi üzerine uluslararası alanda önde gelen uzmanlardan biri olan Prof. Attilio Petruccioli. Türkiye’ye ilk seyahatimi yapmamı da onlar önerdi” diyen Parisi, Bu seyahat sırasında birkaç hafta boyunca İstanbul sokaklarında dolaşarak, Mimar Sinan’ın mimarisini keşfetmiş. Parisi, “Uzun süre onları gözlemledim ve hemen anladım ki Sinan’ın eserleri, olağanüstü bir mimari teorinin açık bir manifestosuydu. Böylece bu konuyu tez önerisi olarak sundum ve büyük bir heyecanla kabul edildi. O günden sonra, Sinan’ın tasarım teorisini inceleyip yeniden kurduğum üç yoğun yıl geçirdim ve bu teoriyle onun mimarisini yeniden tasarladım” şeklinde konuşuyor. Tezini 2006 yılında Prof. Dr. Doğan Kuban başkanlığındaki jüriye savunan Parisi, “Tezimi Prof. Doğan Kuban başkanlığındaki jüri önünde savunmak benim için büyük bir onurdu. Kendisiyle uzun zaman önce tanışmıştık ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışmalarım hakkında birkaç kez görüştük. Doktora tezimin ardından, tüm çizimlerimi ITÜ’de düzenlenen bir sergide sergileme fırsatı buldum; Kuban Hoca’nın da açılışta bir konuşması olmuştu. Üniversitedeki zamanım boyunca bana eşlik eden ITÜ’den Prof. Aygül Ağır’a da çok şey borçluyum” açıklamasını yapıyor. İstanbul’da Mimar Sinan’ın birçok eserini gördükten sonra Sinan’ın yalnızca İslam dünyasının değil, genel olarak mimarlığın önemli bir yorumcusu olduğunu fark ettiğini söylüyor ve “Onun dersinin evrensel olduğuna inanıyorum. Sinan, bir mimarın yaşamı boyunca bir tasarım temasını nasıl ele alabileceğinin ve bunu farklı biçimlerde ifade ederken hem muhteşem eserler yaratıp hem de tasarımı öğretebilmenin en usta örneğidir. Bu tür mimarlığı inceleyenler, yalnızca bu formları değil, bunların ötesindeki biçimleri de tasarlamayı öğrenirler. Ben de Sinan’dan çok şey öğrendim” diyor.</p><p><br></p><h2>Kendimi öğrencisi olarak hayal ettim</h2><p>Parisi oldukça basit olan çalışma yöntemini şöyle anlatıyor: “Kendimi, Sinan döneminde yaşamış bir öğrencisi olarak hayal ettim; o da bana bir görev veriyor: ‘Git camilerime, otur, dikkatlice gözlemle ve yeniden tasarla. Ama hiçbir şeyi ölçmeden. Sadece bu yapıları mümkün kılan inanılmaz geometrik ilişkileri keşfederek.’ Ben de aynen böyle yaptım. Hiçbir ölçüm almadım. Sinan’ın mimarilerini, o geometrik kompozisyonların kurallarını keşfedebilmek için doğru perspektiflerden gözlemlemeyi öğrendim. Ve yavaş yavaş, her şey kristal netliğinde bir teoriye dönüştü.” En karmaşık anın ise Edirne’deki camideki mukarnaslar aracılığıyla gerçekleşen geometrik geçişleri yeniden inşa etmesi gerektiğinde yaşandığını aktaran Parisi, “Birkaç farklı, oldukça karmaşık geçiş vardı ama tasarım teorisi bu durumda da doğrulandı. Zorlayıcı ama heyecan verici alıştırmalardı. Bu zorluklardan sonra, Sinan’ın tasarım teorisinin her yerde işlediğini tam olarak anladım. Sinan’ın mimarisi, tüm mimariler gibi temelden kubbeye doğru inşa edilir ama tasarımı tam tersine, kubbeden temele doğru yapılır. İşte sır budur” diyor. Mimar Sinan, Osmanlı yapı geleneğine karmaşık ve çok katmanlı mimari sistemleri kazandırmasıyla biliniyor. Tüm mimari unsurları birbirinden koparmadan; hepsini bir arada tutmayı başarmış olmasıyla Mimar Sinan’ın büyük bir mimar olduğu gerçeğini hatırlatan Parisi, “Sinan’ın tasarladığı ve inşa ettiği kubbeli bir mekânda durduğunuzda, karmaşık geometrik ve yapısal örüntülerle mümkün kılınan olağanüstü bir bütünlük hissedersiniz. Sanırım, projelerinde çalışan tüm ustaları olağanüstü bir şekilde koordine edebiliyordu. Ona saygı duyuluyor, söyledikleri dinleniyordu ve o döneme göre oldukça cesur çözümler önerebiliyordu” diyor ve şu örneği veriyor: “Bir caminin önündeki revak için özel bir sütun başlığı sipariş ettiğini keşfettiğimde hayret etmiştim. Bu başlık köşegen boyunca iki parçaya ayrılmıştı ve bu iki parça farklı yüksekliklerde yerleştirilerek revaktaki iki farklı seviyeyi birleştiriyordu. O dönem için cesur bir biçimsel çözümdü.”</p><p><br></p><h2>Mirasının iyi korunduğunu düşünüyorum</h2><p>Türkiye’de Mimar Sinan’a ait tüm yapıları gezemese de İstanbul ve İstanbul dışındaki en önemli eserlerini gördüğünden bahseden Parisi, “Bu yapıların iyi kullanıldığını ve iyi korunduğunu düşünüyorum. Sağlam ve iyi inşa edildikleri için hâlâ ayaktalar. Ve saygı gördüklerine inanıyorum. Sadece bazılarında dönemin özgün süslemelerini görebilme ihtimali beni meraklandırıyor. Bu konuda çok fazla bilgim yok ama ilgimi çekiyor” diyor. Söz konusu Mimar Sinan olduğunda onu en çok heyecanlandıran şeyin, “Mimar Sinan’ın kültürel ve tasarımsal mirası” olduğunun altını çiziyor: “Sinan bize sadece büyük eserler bırakmadı; aynı zamanda bugün yeni ve olağanüstü projelerde kullanılabilecek bir tasarım duyarlılığı da bıraktı. En büyük hayallerimden biri, Sinan’ın mirasıyla bağlantılı bir mimariyi Türkiye’de tasarlamaya katkıda bulunabilmek. Kim bilir, belki bir gün gerçekleşir.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764477" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/a3e152b6-vm1j347op2id5qn33aa6ha.webp" data-title="Mahrumiyet çocuğu eksiltmez büyütür" data-url="/hayat/mahrumiyet-cocugu-eksiltmez-buyutur-4764477" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Mahrumiyet çocuğu eksiltmez büyütür</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/56cebd73-dxbm2xjhnvmrzs7h3nsz2.webp" data-title="Dergilik: İnsan insanlığı savununca" data-url="/hayat/dergilik-insan-insanligi-savununca-4764479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Dergilik: İnsan insanlığı savununca</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazanmaya uzanan güç</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" rel="standout" />
      <description>Havada topa uzanan Rob Valetini’nin yükselişi, dayanışmanın ve birlikte var olmanın gücü; o an, bir bedenin değil, tek bir yürek gibi atan bir takımın gökyüzüne uzanan kararlılığı kareye yansıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/392c440e-geyg28zmy1j70wh3oszleh.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/392c440e-geyg28zmy1j70wh3oszleh.webp"></p><h2>GRİDEN ROL ÇALMAK</h2><p>Kalabalığın ve gökdelenlerin arasında, rengârenk balonlarla dolu motorunu süren satıcı, şehrin griliğine inat bir parça çocukluk, bir tutam neşe taşıyor; her geçişinde rüzgârla savrulan balonlar, insanların unutmak üzere oldukları umutları yeniden hatırlatıyor. (Hector RETAMAL / AFP)</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/0ad326a2-p434na8qsyq4ktrx742q3t.webp" data-card-width="1172" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/0ad326a2-p434na8qsyq4ktrx742q3t.webp"></p><h2>SIRILSIKLAM GÜLÜMSEME</h2><p>Myanmar’ın Kuzeydoğu Shan Eyaleti’nde sağanağın altında, battaniyelere ve naylon örtülere sarılarak ışık festivalinin büyüsünü korumaya çalışan kalabalık, sırılsıklam olmuş bedenleriyle gülümsüyor. Dostlarla bir arada olmak yağmurun serinliğini sıcaklaştırıyor. (Sai Aung MAIN / AFP)</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/b0e8dff9-9e5o91s0s4rbbge54k4ke.webp" data-card-width="1199" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/b0e8dff9-9e5o91s0s4rbbge54k4ke.webp"></p><h2>UÇURTMANIN ÇIĞLIĞI</h2><p>Yıkıntılarla dolu bir kentin ortasında, savaşın küle çevirdiği umutların arasından bir çocuk, atık kâğıtlardan yaptığı uçurtmasını gökyüzüne salıyor; yüzündeki saf, kocaman gülümseme, bombaların susturduğu bir dünyada hâlâ yaşamakta ısrar eden insanlığın en sessiz ama en güçlü çığlığına dönüşüyor. (Omar AL-QATTAA / AFP)</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/ecc8a942-hfwpymdjtme5928l6rxaj9.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ecc8a942-hfwpymdjtme5928l6rxaj9.webp"></p><h2>BİLİNMEZE YOLCULUK</h2><p>Evlerini geride bırakıp ölümle hayat arasındaki ince çizgide, çöl rüzgârının savurduğu toz bulutlarının içinde bilinmeze yürüyen Sudanlılar, yanlarında sadece korku değil, yaşama tutunma umudunu da taşıyor; her adımlarında kaybettiklerinin yankısı, gidecek bir yerleri olmasa da hâlâ kalplerinde yanan “bir gün yeniden başlama” inancıyla sönmeyen bir direnişe dönüşüyor. (AA)</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/8228fdb1-orkf8129dqb1riyeg8vtqc.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/8228fdb1-orkf8129dqb1riyeg8vtqc.webp"></p><h2>ALTIN TABUTTAKİ GÖZLER</h2><p>Binlerce yıl önce dokuz yaşında taç giyip on dokuzunda hayata veda eden genç Kral Tutankamon’un altınla mühürlenmiş sessizliğine bugün onlarca göz bakıyor; o altın tabutun parıltısında sadece geçmişin görkemi değil, insanın zamana karşı bitmeyen var olma arayışı yankılanıyor. (AA / Mohamed Elshahed)</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766875" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp" data-title="Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim" data-url="/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764477" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/a3e152b6-vm1j347op2id5qn33aa6ha.webp" data-title="Mahrumiyet çocuğu eksiltmez büyütür" data-url="/hayat/mahrumiyet-cocugu-eksiltmez-buyutur-4764477" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Mahrumiyet çocuğu eksiltmez büyütür</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Sernur Yassıkaya</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazze'nin görsel çığlığı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" rel="standout" />
      <description>Siyonizm kalesi, Gazze’den dünyaya yayılan fotoğrafların ve görüntülerin darbesiyle yıkılıyor. ANAMED tarafından Beyoğlu'nda açılan “Kuşbakışı Filistin” sergisi Siyonist kolonyalizmin tarihini görselin gücüyle yapı söküme uğratıyor. Filistin tarihi uzmanı Prof. Rashid Halidi “Kelimeler kadar görseller de tarihin ayrılmaz bir parçası” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden soykırım, aslında yüzyılı aşan emperyal Siyonist işgal planının en kanlı dönemine işaret ediyor. Bu süreç, başta İngiltere olmak üzere sonrasında ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında sürdürülen Siyonist kolonileştirme politikasının zirvesini oluşturuyor. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Siyonist liderler, Filistin topraklarını hedef bölge olarak belirlemişlerdi. Bu hedef uğruna, dini, siyasi ve ekonomik gerekçeleri emperyal politikalarla uyumlu hâle getirerek son yüzyılın en kanlı işgal ve ilhak politikasını hayata geçirdiler.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/d40de689-4uauyrlqknpi4zncfoh4qs.webp" data-card-width="1024" data-card-height="694" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/d40de689-4uauyrlqknpi4zncfoh4qs.webp"></p><p><br></p><h2>Kaba ve yalan söylem</h2><p>Siyonistler ve destekçileri, Filistin topraklarında yaşayan milyonları yok sayan ve tarih dışına iten bir söylemi, akademik ve siyasi çevrelerde bugüne dek sürdürdüler. “Beyaz adamın yükü” söylemi çerçevesinde Filistin topraklarına “medeniyet götürdüklerini” iddia ettiler. Oysa bu kaba ve yalan söylem, yüz binlerce Filistinlinin ölümü ve milyonlarcasının vatanından sürülmesi pahasına bugüne kadar devam ettirildi. Ne var ki, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözünde olduğu gibi, yalanlar üzerine kurulan düzenlerin de bir ömrü var. Artık bu kirli ve kanlı düzenin sonuna gelmiş durumdayız.</p><p><br></p><h2>Filistin’in unutturulan gerçeği</h2><p>Son yıllarda yapılan çok sayıda araştırma, Siyonist kolonileştirme politikası öncesinde Filistin’in gelişmiş, modern ve değişime açık bir toplum olduğunu ortaya koyuyor.</p><p>İşte bu gerçeği hatırlatan önemli bir çalışma, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) tarafından düzenlenen “Kuşbakışı Filistin” sergisi. Sergi, fotoğraf ve kamera kayıtlarını içeren zengin görsel materyallerle Filistin’in modern tarihini anlatıyor ve 25 Ocak 2026’ya kadar ziyarete açık kalacak.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/8daaee3a-hahyoapzfyecyexl77j7rn.webp" data-card-width="899" data-card-height="670" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/8daaee3a-hahyoapzfyecyexl77j7rn.webp"></p><p><br></p><h2>Yalanlar kalesi yıkılıyor</h2><p>Sergi, hafta içi Perşembe günü, köklü bir Filistinli ailenin mensubu olan, eski Columbia Üniversitesi profesörlerinden Rashid Khalidi’nin katıldığı özel bir oturumla değerlendirildi. Prof. Khalidi, “Kuşbakışı Filistin” sergisinin, Siyonist işgal altındaki toprakların gerçek tarihini anlattığını vurguladı. Tarihçilerin esas malzemesinin kelimeler olduğunu belirten Filistinli profesör, görsel materyallerin tarihsel algıyı derinleştirdiğini ifade etti. “Tarih sadece kelimelerden oluşmaz; görseller de tarihin ayrılmaz bir parçasıdır” diyen Khalidi, Siyonist kolonileştirme hareketinin yalanlar üzerine kurulu olduğunu; bugün olduğu kadar geçmişin yalanlarıyla da mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. Serginin, “Filistin boş, halksız bir topraktı” şeklinde oluşturulan Siyonist miti yerle bir ettiğini belirtti. Dinleyicilere, sergiyi yalnızca fotoğraflara bakarak değil, arşivlerden çıkarılan kamera kayıtlarını da izleyerek gezmelerini tavsiye etti. Khalidi bu çerçevede, “Gazze’deki soykırımın Filistinli gazeteciler tarafından dünyaya anlık olarak aktarılması, yüzyıllık yalanları sarsan büyük bir kırılma oluşturdu, Gazze’den dünyaya ulaşan görseller, yüz yıldır süregelen yalanlar kalesini altüst etti. Hayatım boyunca böyle bir değişime tanıklık etmemiştim” sözleriyle çarpıcı bir değerlendirme yaptı.</p><p><br></p><h2>Görselin tanıklığı</h2><p>Sergiyi gezdiğinizde, Prof. Khalidi’nin sözlerinin anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Alanında uzman dört küratör tarafından hazırlanan, çok sayıda sanatçının destek verdiği bu sergi; haritalar, resimler, fotoğraflar, arşiv belgeleri ve röprodüksiyon materyallerle 1917 İngiliz işgali öncesi ve sonrası Filistin’in panoramasını sunuyor. En dikkat çekici bölümlerden biri, I. Dünya Savaşı sırasında Filistin’in –özellikle Kudüs’ün– havadan çekilmiş kuşbakışı fotoğrafları. Bu kareler, Filistin topraklarının modern bir şehir sistemiyle gelişmiş bir topluma sahip olduğunu gözler önüne seriyor.</p><p><br></p><h2>Doğayı silahlandırmak</h2><p>Serginin çarpıcı bölümlerinden biri de “Ağaçları Silahlandırmak” başlığı. Bu bölüm, Siyonist yapının “medenileştirme” kisvesi altında ünlü Batılı isimleri Filistin’e getirip çam ağacı diktirerek yürüttüğü propaganda faaliyetlerini anlatıyor. Bu ağaçlar, sadece propaganda amacı taşımıyordu; yıkılan Filistin köylerini görünmez kılmak, doğayı kolonyal amaçlara hizmet ettirmek için de değerlendiriliyordu. Yani, doğa bile işgalin bir aracı hâline getirilmişti.</p><p><br></p><h2>Hafıza limanları</h2><p>Bir diğer bölüm olan “Hafıza Limanları”, yakın zamanda fotoğraflarla belgelenen Hicaz Demiryolu’nun Filistin’den geçen kesimlerine ait kareleri içeriyor. Ayrıca, 1998’de açılan ve Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat’ın adını taşıyan uluslararası havalimanının görüntüleri de bu kısımda yer alıyor. Bu havalimanı, 2000 yılında başlayan İkinci İntifada sırasında İsrail işgal güçleri tarafından yıkıldı. Bir yanda sürekli yıkım ve işgal, diğer yanda ise her defasında yeniden inşa etmeye çalışan bir halkın direnci… Filistinliler, tarihte hiçbir kolonileştirilmiş toplumda görülmemiş bir direnme gücüyle varlıklarını sürdürüyorlar.</p><p><br></p><h2>Önemli bir kırılma anı</h2><p>Projenin yürütücüsü Zeynep Çelik ve ekibi, bu çalışma ile yalnızca bir sergi değil, aynı zamanda bir hafıza restorasyonu gerçekleştirmiş. Prof. Khalidi’nin de vurguladığı gibi, Filistin üzerine yaşanan savaşta önemli bir kırılma anına tanıklık ediyoruz. İki yıldır yayımlanan yüz binlerce görsel, artık küresel hafızalara kazınmış durumda. Bu değişimin somut yansımalarından biri de geçtiğimiz hafta New York’ta yapılan belediye başkanlığı seçimlerinde görüldü. Siyonist lobinin en güçlü olduğu ABD’nin en büyük şehrinde, bir Müslüman aday Zohran Mamdani, 1966’dan bu yana en yüksek oyu alarak belediye başkanı seçildi. Mamdani’nin başarısında sosyal medya, özellikle TikTok etkili oldu; ancak asıl belirleyici olan, Amerikalı gençlerin Filistin gerçeğini doğrudan ve aracısız öğrenmeleriydi.</p><p><br></p><h2>Hakikatin kurtuluşu</h2><p>“Kuşbakışı Filistin” sergisi, bir toplumun hafızasını tazelemenin ve yalanlar üzerine kurulmuş bir söyleme karşı gerçeği savunmanın en güçlü örneklerinden biri. Gazze’deki yıkımın, Filistinli gazetecilerin tanıklıklarıyla dünyaya aktarılması ve bu görsel hafızanın pekiştirilmesi, hakikatin yalanlar kuşatmasından kurtulması anlamına geliyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766875" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp" data-title="Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim" data-url="/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp" data-title="Kazanmaya uzanan güç" data-url="/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanmaya uzanan güç</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Sernur Yassıkaya</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Handan İnci'yi özleyeceğiz</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/handan-inciyi-ozleyecegiz-4766878</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/handan-inciyi-ozleyecegiz-4766878" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine yaptığı akademik çalışmalarla tanınan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Handan İnci Elçi vefatının ardından üniversitede bünyesinde kurduğu Tanpınar Merkezi tarafından anıldı. 15 Ekim’de amansız bir hastalığa yenik düşerek tıpkı çok sevdiği Tanpınar gibi 61 yaşında vefat eden Elçi “Ve Hala Eşiğinde Yarım Kalmış Rüyanın... Handan İnci Elçi Anısına” başlıklı programda hocaları, mesai arkadaşları, öğrencileri ve sevenleri tarafından anıldı. Üniversiteye bağlı İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde gerçekleştirilen programda MSGSÜ’nün 138 yıllık tarihindeki ilk kadın rektörü ünvanını taşıyan Prof. Dr. Elçi’nin idareci, hoca ve edebi kimliği öne çıkarıldı. Programın açılışında MSGSÜ Vekil Rektörü Prof. Dr. Burçin Cem Arabacıoğlu, MSGSÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Adem Erdem Erbaş ve MSGSÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Nuri Seçgin ve Prof.Dr. Hanife Koncu üniversiteye katkılarını anlattılar. Programın sürprizi ise aynı zamanda mahalle komşusu olan Orhan Pamuk’un gönderdiği videolu mesajdı.</p><p><br></p><h2>“Kuvvetli bir alim”</h2><p>Pamuk mesajında “Onunla kitaplardan, romanlardan, başka yazarlardan, edebi yeniliklerden, tartışmalardan söz etmekten çok hoşlanırdım. Hoşgörülü idi, çok geniş kültürü vardı. Her şeyi takip ederdi ve her şeye karşı daha yumuşak yaklaşırdı. Handan İnci deyince benim aklıma hem kuvvetli bir alim, bilim adamı, edebiyatı seven biri geliyor. Alim olmasına rağmen romanları, kitapları sırlar saklayan, erişilmez, anlaşılmaz, hayattan uzak, kütüphanelerde durması gereken şeyler olarak görmez, hayatın içinde yaşayan şeyler olarak görürdü” ifadelerini kullandı. Pamuk, “Onun için edebiyat iyi ile kötünün ayrıldığı bir yer değil, hayatın zenginliğinin temsil edildiği, canlı, yaşayan zengin bir alemdi. Her zaman bana çalışma zevki, heyecanı verirdi. Şimdi onunla buluşup yeniden kitaplardan söz edemeyeceğimiz için çok üzgünüm. Onu çok özleyeceğim. Çok özel bir insandı ve Türk edebiyatı hakkında yaptığı çalışmalar da çok kalıcı olacaktır.” görüşünü paylaştı. Açılış etkinliğinin ardından Handan İnci Elçi’nin edebiyat dünyasına katkılarının konuşulduğu iki oturumlu bir program gerçekleştirildi. Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın moderatörlüğü üstlendiği ilk oturumda Prof. Dr. Baki Asiltürk, yazar Ömer Erdem ve Asuman Kafaoğlu Handan İnci Elçi’nin edebiyat tutkusundan, Türk edebiyatına yaptığı katkılara değindiler ve aynı zamanda anılarını paylaştılar. Elçi’nin çalışma arkadaşlarının ve öğrencilerinin düşüncelerini paylaştığı moderatörlüğü Habil Sağlam’ın üstlendiği ikinci oturumunda ise Özge Şahin, Şevval Demirsel, Türküler Özgül ve Zeynep Zengin katılımcılara hocaları Handan İnci Elçi’nin hem kendi akademik çalışmalarına katkılarını hem de gündelik hayat ile akademiyi buluşturma anlamında ne tür çalışmalara imza attığına dikkat çeken birer konuşma yaptılar.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766875" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp" data-title="Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim" data-url="/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp" data-title="Kazanmaya uzanan güç" data-url="/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanmaya uzanan güç</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766877" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp" data-title="Gazze'nin görsel çığlığı" data-url="/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Gazze'nin görsel çığlığı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/handan-inciyi-ozleyecegiz-4766878</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Yeni Şafak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/56da40c9-7bd9o6tbtxsh810iugc6q.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı'dan bugüne ilk sanat okulunun hikayesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/osmanlidan-bugune-ilk-sanat-okulunun-hikayesi-4766880</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/osmanlidan-bugune-ilk-sanat-okulunun-hikayesi-4766880" rel="standout" />
      <description>1882 yılında Sultan II. Abdülhamid tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla kurulan günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne dönüşen Türkiye’nin ilk sanat okulunun tarihçesi sergiye taşındı. Geçen yıl İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde “Temsil ve Hafıza: 1882-1948” başlığıyla sanatseverlerle buluşan ilk serginin ardından “Akademi Zamanı” adlı ikinci bölüm, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde görülebilir.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin (MSGSÜ) hikâyesi “Akademi Zamanı” adlı sergide izleyiciye sunuluyor. Geçen yıl İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde “Temsil ve Hafıza: 1882-1948” başlığıyla sanatseverlerle buluşan ilk serginin ardından “Akademi Zamanı” adlı ikinci bölüm, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde kapılarını açtı. </p><p><br></p><h2>Küllerinden doğan akademi </h2><p>1882’de Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla kurulan, uzun süre İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olarak devam eden, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne dönüşen Türkiye’nin ilk sanat okulunun tarihçesi, “Akademi Zamanı” başlığıyla sanatseverlerle buluşuyor. Üniversitenin 143 yıllık köklü tarihini sergilemek amacıyla hazırlanan projenin “Akademi Zamanı” adını taşıyan ikinci sergisi, kurumun 1948-1982 yılları arasındaki dönemine odaklanıyor. Sergi, kurum hafızasına büyük darbe vuran yangından Akademi’nin üniversite kimliğine kavuştuğu sürece ışık tutuyor. </p><p><br></p><h2>Belgeler ışığında kurumsal bellek </h2><p>Küratöryel ekibinde Emre Zeytinoğlu, Can Aytekin ve E. Osman Erden’in yer aldığı sergi, Akademi’nin tarihini, modernleşme hamlelerini, sanatsal yönelimleri, idarî biçimlerin ve eğitim yöntemlerinin birbiriyle çatışan ve uzlaşan kronolojisini belgesel bir yaklaşımla sunuyor. Açıklayıcı metinler ve arşiv belgeleri ile kurum hocalarına ve öğrencilerine ait özgün sanat eserlerin sergilendiği “Akademi Zamanı”, kurumun geçmişine bugünden bakmak ve sanat eğitiminin sürekliliğini anlamaya olanak tanıyor. </p><p><br></p><h2>Gün yüzüne çıkan eserler </h2><p>Akademinin belleğini, üretimlerini ve sanat tarihindeki rolünü gün ışığına çıkarmayı amaçlayan “Akademi Zamanı” sergisi ile uzun yıllar müze depolarında kalan eserler de izleyicilerin karşısına çıkıyor. Sabri Berkel’in yaklaşık yirmi yıldır depoda bulunan ve figüratif soyutlamanın hâkim olduğu Ege’de Tütün Toplayanlar (1954) isimli yağlı boya eseri ilk kez bu sergide seyirciyle buluşuyor. 1960’lı ve 1970’li yıllara ait Akademi’de gerçekleşen sergilerin kataloglarından örnekler, Akademi’nin çeşitli yayınları, Emin Barın’ın Anıtkabir yazıları için hazırladığı eskizler, Mimar Sedat Hakkı Eldem’in Atatürk Kitaplığı maketi, Ali Avni Çelebi, Cevat Dereli, Nurullah Berk, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zeki Faik İzer, Sabri Berkel, Fethi Kayaalp, Adnan Çoker ve Devrim Erbil’in yapıtları Akademi Zamanı’nda sergileniyor. </p><p><br></p><h2>Akademinin tarihine ışık tutuyor </h2><p>Sergide Akademi yangının ardından restorasyon projesi ve inşa süreci, resim, heykel, seramik ve mimarlık bölümlerinin gelişimi, uygulama atölyeleri, sanatsal grupların oluşumu, sempozyum, sergi, fuar ve bienaller, sanat bayramı, akademi reformu, temel sanat eğitimi, sinema ve televizyon enstitüsü, sahne, dekor ve kostüm tasarımı gibi pek başlık yer alıyor. Cumhuriyet sonrası modernleşme süreci içinde Akademi’nin yöneldiği estetik anlayış, atölye düzeni ve eğitim reformları belgeler, fotoğraflar ve eserler aracılığıyla izlenebiliyor. Daha önce gün yüzüne çıkmamış kimi resim ve heykellerin bu sergiyle görünür hale gelmesi, dönemin sanat ortamına dair yeni bir değerlendirme alanı açıyor. Öte yandan yalnızca Akademi’nin iç yapısı değil, aynı dönemde Akademi çevresinde sanatla ilişkili gelişmelerin de fotoğraflar ve yazılar aracılığıyla sergiye dahil edilmesi, Türkiye sanat tarihi açısından dikkate değer bir bütünlük oluşturuyor.</p><p><br></p><h2>Geleneksel sanatın eksik kaldığı bir anlatım</h2><p>Akademi’nin resim, heykel, gravür, mimari, sahne, sinema, fotoğraf vb. alanlarına kapsamlı bir bakış sunan sergide geleneksel sanata dair herhangi bir anlatım olmaması büyük bir eksiklik olarak dikkat çekiyor. 1915 yılında kurulan ve hat, tezhip, minyatür, cilt, ebru, âhâr, halı, çini eğitimi verilen Medresetü’l- Hattatîn (Hattatlar Mektebi) 1936’da Türk Tezyinî Sanatlar Şubesi adıyla Akademi’ye bağlanır. Türk-İslam medeniyeti sanatlarının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılmasında önemli bir işlev gören Türk Tezyinî Sanatlar Bölümü 1976’da Geleneksel Türk El Sanatları adını alır. Osmanlı Devleti’nin son resmî Reisül Hattatîn’i olarak bilinen Kâmil Akdik, Atatürk’ün harf devrimine kadar olan tüm resmî yazışmalarını sürdüren Tuğrakeş İsmail Hakkı Altınbezer, hat, ebru ve cilt ustası Necmeddin Okyay, Süheyl Ünver, Rikkat Kunt, Kerim Silivrili, Emin Barın gibi alanının önemli isimleri Akademi’nin Türk Tezyinî Sanatlar Bölümü’nde görev yapmıştı.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764483" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/4f4338c6-07gb7cw7eoahrvktbht073c.webp" data-title="Kayaların üzerinde bizi bekleyen Necip Fazıl’mış" data-url="/hayat/kayalarin-uzerinde-bizi-bekleyen-necip-fazilmis-4764483" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kayaların üzerinde bizi bekleyen Necip Fazıl’mış</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764497" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/1a15be1b-j091u4ppmih0nsuv3grpm.webp" data-title="Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır" data-url="/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/182c02e1-mf1x2hzwzo68d68t899a5.webp" data-title="Sofra kurmak tarih yazmaktır" data-url="/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sofra kurmak tarih yazmaktır</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/osmanlidan-bugune-ilk-sanat-okulunun-hikayesi-4766880</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>R. Rüveyda Okumuş </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/3b0cdebe-ubo4j7h1kanws45d6c3jkq.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zamanın tadını saklayan lezzetler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881" rel="standout" />
      <description>İnsanoğlu toprağı işlerken, ateşi yakarken, bir başka bilgiyi daha öğrendi: Zamanı bekletmenin tadını. Fermentasyon, işte bu bilginin mutfaktaki adıdır. Sütü yoğurda, buğdayı tarhanaya, sebzeyi turşuya dönüştürmek; hem sabrın hem doğayla uyumun göstergesidir.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>RAMAZAN BİNGÖL</strong></p><p><br></p><p>Fermente gıdalar, yalnızca yiyecek değil, kültürel bir hafıza biçimidir. Çünkü her kavanozda, insanın doğayla kurduğu ilişki, sabırla yoğrulmuş bir gelenek olarak saklanır. Fermentasyonun Türk kültüründeki yeri, Orta Asya çadır mutfağına kadar uzanır. Türk toplulukları, sütü saklama ihtiyacından yoğurdu ve kefiri buldu. Deriden tulumlarda, taşla bastırılmış kaplarda, sıcakla soğuğun dengesinde süt mayalandı — ama kimse bunu “bilim” diye adlandırmadı; sadece “tutan el”in bereketine inanıldı. Kımız, yoğurt, kefir gibi süt ürünleri; bozkırın iklimiyle, göçebe yaşamın disipliniyle şekillendi. Her yudum, hem besin hem güçtü. Türkler göç ettikçe, bu gelenek de onlarla birlikte göç etti — ve Anadolu’ya geldiğinde bir mutfak medeniyetine dönüştü.</p><p><br></p><h2>Osmanlı sofrasından günümüze</h2><p>Osmanlı’da fermentasyon, yalnızca saklama yöntemi değil, nimeti koruma ahlakıydı.</p><p>İmaretlerde pişen tarhana çorbası yoksulu doyurur, saray mutfağında sirke temizlikten ilaca kadar her yerde kullanılırdı. Boza, kışın sokakları ısıtan bir içeceğe, turşu ise yazın bereketini kışa taşıyan bir mucizeye dönüştü. Evliya Çelebi, “İstanbul’da üç yüzü aşkın bozacı dükkânı vardır,” derken abartmıyordu. O dönemde yoğurtçular, turşucular, bozacılar yalnızca esnaf değil; şehrin mikrobiyologlarıydı. Kefir ise saray çevresinde dahi rağbet gören, sindirimi kolay, enerji verici bir içecek olarak anılırdı. Bugün hâlâ aynı ritüel sürüyor: Evinde yoğurt tutan, tarhanasını kendi kuran, turşusunu sabırla bekleten herkes; aslında bir geleneği değil, bir yaşam biçimini sürdürüyor.</p><p><br></p><h2>Anadolu’nun fermente haritası</h2><p>Bu topraklarda hemen her bölge, kendi mayasını kendi toprağından üretir. Hepsi birlikte, bir halkın sabırla yoğrulmuş kimliğini anlatır.</p><p><strong>Yoğurt</strong>: Türklerin Orta Asya’dan taşıdığı en eski gıda bilgisi; hem doyurucu hem şifalı.</p><p><strong>Kefir</strong>: Türklerin süt kültürünün devamı; içinde bakteriyle mayanın bir arada yaşadığı canlı bir içecek.</p><p><strong>Tarhana</strong>: Yazdan kışa aktarılan bereket; Anadolu kadınının bilgelik ürünü.</p><p><strong>Boza</strong>: Tahılın sabırla olgunlaştırıldığı, kış gecelerinin sıcak içeceği.</p><p><strong>Şalgam suyu</strong>: Mor havuçtan gelen ekşi bir miras; fermente içeceklerin en canlı örneği.</p><p><strong>Hardaliye</strong>: Üzümle hardalın fermente buluşması; Trakya bağlarının gizli lezzeti.</p><p><strong>Sucuk</strong>: Etin en güvenli saklama yolu; baharat ve sabırla olgunlaşmış lezzet.</p><p><br></p><h2>Bir kavanozun içinde kültür saklıdır</h2><p>Fermentasyon, Anadolu insanına zamanı dinlemeyi öğretmiştir. Kavanozu kurarsın, sonra doğaya güvenirsin. Bu teslimiyet bir çeşit ibadettir: acele yoktur, müdahale yoktur. Doğa çalışır, insan bekler. Yoğurt tutarken üstü örtülür, turşu serin yerde dinlendirilir, tarhana güneşte kurur. Her adımda emekle birlikte dua vardır. Çünkü bu topraklarda her gıda, sadece besin değil; bir emanettir.</p><p><br></p><h2>Bilim yeni söylüyor, Anadolu zaten biliyordu</h2><p>Bugün laboratuvarlar fermente gıdaların mikrobiyolojik yapısını çözüyor; bağışıklığı güçlendirdiğini, sindirimi rahatlattığını, hatta zihinsel dengeye katkı sunduğunu anlatıyor. Ama Anadolu kadını bunu yüzyıllardır biliyordu: “Bir kaşık yoğurt mideyi yumuşatır, bir tas tarhana yorgunu kaldırır.” Fermentasyon, insanın doğayla kavga etmeden yaşadığı nadir süreçlerden biridir. Burada teknoloji değil, ölçü ve sabır vardır. Belki de bu yüzden fermente gıdalar yalnızca bedeni değil, kültürü de onarır.</p><p><br></p><h2>Son söz: Zamanı tutan sofralar</h2><p>Bugünün dünyası hızla dönüyor; ama hiçbir fabrika yoğurdu, evde sabırla tutulan yoğurdun sıcaklığını veremiyor. Hiçbir endüstri tarhanaya, bozanın ya da kefirin ruhunu katamıyor. Çünkü bu gıdalar yalnızca besin değil, zamanın terbiye ettiği hikâyelerdir. Bir kavanoz turşunun kapağını açarken çıkan o ses, aslında geçmişin bugüne “ben hâlâ buradayım” deyişidir. Fermente gıdalar, sadece zamanı değil; kültürü de mayalayan sabırdır.</p><p><br></p><h2>Tarhana: Bereketin ve sabrın çorbası</h2><p>Tarhana, Anadolu’nun sabrını temsil eden en köklü fermente yemektir. Yazın hazırlanır, kışın aileyi doyurur. Her evi farklı kokar, çünkü her tarhana “evin karakteri”ni taşır.</p><p><br></p><h2>Tarhana</h2><p><strong>Malzemeler:</strong></p><p>l 2 kg yoğurt</p><p>l 1,5 kg un</p><p>l 2 baş kuru soğan</p><p>l 3-4 yeşil biber</p><p>l 2 domates</p><p>l 2 yemek kaşığı salça</p><p>l 1 demet nane</p><p>l Tuz</p><p><strong>Hazırlanışı:</strong></p><p>Soğan, biber, domates ve naneyi doğrayıp az suyla kaynatın. Karışıma yoğurt, salça, tuz ve unu ekleyip kulak memesi kıvamında yoğurun. Üzeri bezle örtülü şekilde 5-7 gün fermente olmaya bırakın. Her gün yoğurup havalandırın; hamur ekşi ve gözenekli hale gelince küçük parçalara bölün, güneşte kurutun. Kuru parçaları un gibi ufalayın ve bez torbada saklayın.</p><p><strong>Püf noktası:</strong> Tarhana ne kadar uzun fermente olursa, aroması o kadar derinleşir. Bir tas sıcak suya atıldığında o ekşimsi koku, geçmişten bugüne uzanan bir miras gibidir.</p><p><strong>Not:</strong> Bu tarif yalnızca kültürel ve bilgilendirme amaçlıdır. Tıbbi veya diyetetik bir öneri niteliği taşımaz. Evde fermente ürün hazırlarken hijyen, sıcaklık ve saklama koşullarına dikkat edilmesi tavsiye edilir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766875" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp" data-title="Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim" data-url="/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp" data-title="Kazanmaya uzanan güç" data-url="/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanmaya uzanan güç</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766877" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp" data-title="Gazze'nin görsel çığlığı" data-url="/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Gazze'nin görsel çığlığı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/6f52cbca-5o2k3a5zvqt9a9k2dmtk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küllerinden doğan tatlar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kullerinden-dogan-tatlar-4766882</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kullerinden-dogan-tatlar-4766882" rel="standout" />
      <description>Binlerce yıllık bir yöntem yeniden mutfaklarda. Hititler’den Orta Asya’daki Türklere, oradan Osmanlı sarayına kadar uzanan küllü su geleneği bugün yeniden keşfediliyor. Dünyanın en iyi şefleri külü yemeklerinde kullanırken, biz de ninelerimizin izinden gidiyor ve sizlerle bu eski ama bir o kadar da özel küllü çörek ve küllü su ile kalburabastı tariflerini paylaşıyoruz.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bütün bir dünya aynı şeyi konuşuyor: Kıtlık tehlikesi. Neredeyse tüm ülkelerde gıdanın azalması, fiyatların artmasına neden oluyor. Savaşlar, kirlilik ve su kaynaklarının hor kullanımı, küresel bir gıda krizine yol açıyor. Kriz her gün derinleşirken, gastronomi, tarım uzmanları ile şefler, öğrenciler ve hocalar her gün atıksız, tasarruflu beslenmenin yollarını arıyorlar. Köklerden yapraklara kullanılabilecek her şeyi yemeğe dönüştürme çabasında tanıdık bir öge var: Kül. Aslında binlerce yıllık kültür hafızamıza başvurmak gerekiyor. Bu yazı, sizi eski günlere çağıracak, köylere, tandır ve ocak başlarına… </p><p><br></p><h2>Hititler’den Orta Asya’ya dek kullanılırdı </h2><p>Hatırlıyor musunuz, ninelerimiz köylerde küllü su yaparlardı. Kül, meşe, huş, fındık, asma gövdesi ve gül ağacından elde edildiğinde hoş bir koku ve aroma bırakır. Temiz odun küllerini suyla karıştırırlar, dinlendirirler ve suyu süzüp hamur yoğururken kullanırlardı. Böylece daha çıtır, daha gevrek ve kabarmış bir hamur elde ederdik. Bu yöntem muhtemelen Anadolu’da Hititler’den, Orta Asya’da ise Türklerden beri kullanılıyor. Osmanlı saray mutfağında da küllü su ile yapılan bir ekmek vardı. Hatta bazı köylerde kuru fasulye ve nohut, düdüklü tencerenin olmadığı zamanlarda külle ıslatılır, böylece daha hızlıca ve yumuşak pişmesi sağlanırdı. Yine Güneydoğu Anadolu’da pekmez yaparken asma külü katılıp pekmezin asitliği kırılır, daha dayanıklı hale getirilirdi. Dünyanın farklı yerlerinde de eski topluluklar, külü yemek yapmada kullanmışlar. Aztekler ve Mayalar, mısırı odun külleriyle pişirerek kabuğunu yumuşatmışlar. Aslında “gerçek bir tortilla lezzetini bu odun küllerine borçludur” diyebiliriz. İskandinav halklarıysa odun külleriyle balık marine ederlermiş. Çin ve Japonya’da, susam ve yonca külleriyle alkali bir su olan “kansui” yapılmış. Bu alkali su da ramen ve udon eriştelerinin sarı rengini ve elastik dokusunu veren şeydir. </p><p><br></p><h2>Kül yine zirvede </h2><p>Bugün, dünyanın en iyi restoranlarında kül yine zirvede. Şef René Redzepi, odun, arpa maltı, saman ve deniz yosununu küle dönüştürüp soslara ekliyor. Kül yemeklere, dumanlı, odunsu bir umami katıyor. 3 Michelin yıldızlı Grant Achatz ise külü çikolata yapımında kullanıyor. Peru’da Virgilio Martinez, Amazon Ormanları’ndan elde ettiği küllerle balıklarını marine ederken, Ana Ros mantarla külü birlikte kullandığı tarifler pişiriyor. Türkiye’de de külü yemek yapmada kullanan birçok ödüllü restoran var. Ama biz evlere dönelim ve kül suyunu nasıl yapacağımıza bakalım. Bir avuç temiz meşe külünü, 1 litre kaynar su ile 24 saat demleyelim, süzelim. Eğer kül suyu yapma imkânımız yoksa, yerine karbonat ta kullanabiliriz. Gelin şimdi tariflere geçelim. Sağlıklı, mutlu haftalar.</p><p><br></p><h2>Küllü su ile kalburabastı</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong>l 1 su bardağı zeytinyağı l 1 su bardağı küllü su l 1 yemek kaşığı yoğurt l 1 çay kaşığının ucu kadar tuz l 3-4 su bardağı un l 3 su bardağı şeker l 3 su bardağı su l Yarım limon l 1 bardak ceviz l İsteğe bağlı tarçın </p><p><strong>YAPILIŞI:</strong> Su ve şekeri kaynatıp, kaynayan şerbete limon suyunu ekleyelim ve şerbeti yapalım. Ceviz içini hafif irice dövelim. Küllü su, zeytinyağı, yoğurt ve tuzu karıştıralım. Yavaş yavaş un ekleyerek yoğuralım. Yarım saat üzeri örtülü şekilde dinlendirelim. Dinlenmiş hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alalım ve kalbur veya rende üzerinde mümkün olduğunca ince açalım. (Yapışmaması için hafifçe yağlayabiliriz ama dikkatli olmalıyız.) İçine tarçın serpilmiş ceviz koyup kapatalım ve rende veya kalbur üzerinde yuvarlayalım. Fırın tepsisine bir pişirme kağıdı serelim ve kalburabastılarımızı dizelim. Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında 20 dakika kadar pişirelim. Şerbet soğuksa, sıcak kalburabastı üzerine dökelim. Kalburabastı soğuksa, şerbet sıcak olmalı. Afiyet olsun.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/0408279a-jqaiogdj9pb9veiv34hht.webp" data-card-width="789" data-card-height="796" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/0408279a-jqaiogdj9pb9veiv34hht.webp"></p><h2>Küllü çörek (Ankara)</h2><p><strong>MALZEMELER: </strong>l 500 g. un l 1 su bardağından biraz eksik kül suyu l 1 su bardağı ılık süt l 1/2 su bardağı sıvı yağ veya eritilmiş tereyağı l 1 tatlı kaşığı tuz l İsteğe göre iç: Ceviz içi veya peynir (katmanlar arası) l Üzeri: Yumurta sarısı, susam </p><p><strong>YAPILIŞI:</strong> Kül suyunu süt, yağ ve tuzla karıştıralım. Unu azar azar ekleyerek yumuşak bir hamur yoğuralım. Hamuru bir saat kadar üzeri örtülü dinlendirdikten sonra, bezelere ayıralım ve üç-dört adet iki el büyüklüğünde yufka açalım. Her yufkanın üzerine ceviz veya peynir koyup üstüste dizelim ve kenarlarını içe doğru katlayarak çöreği tamamlayalım. 15 dakika dinlendirelim. 200°Clik önceden ısıtılmış fırında altın sarısı olana dek pişirelim. Afiyet olsun.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766875" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/3cda6143-wiwcztgfxungff8hutvpo.webp" data-title="Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim" data-url="/hayat/sinanin-ogrencisi-oldugumu-hayal-ettim-4766875" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sinan’ın öğrencisi olduğumu hayal ettim</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/093777c9-5y13yx5ghtbdxkr256f8v5.webp" data-title="Kazanmaya uzanan güç" data-url="/hayat/kazanmaya-uzanan-guc-4766876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kazanmaya uzanan güç</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766877" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ffac33f4-j9nttl9x2lojykhl3wbksk.webp" data-title="Gazze'nin görsel çığlığı" data-url="/hayat/gazzenin-gorsel-cigligi-4766877" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Gazze'nin görsel çığlığı</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kullerinden-dogan-tatlar-4766882</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ülkü Menşure Solak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/0474ad8d-j0k1ka7xznw95af7lb4y.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Kaya'ya vefa için sahnede buluşacaklar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/ahmet-kayaya-vefa-icin-sahnede-bulusacaklar-4766884</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/ahmet-kayaya-vefa-icin-sahnede-bulusacaklar-4766884" rel="standout" />
      <description>16 Kasım Pazar akşamı, Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda gerçekleşecek “Ahmet Abi’min Şarkıları” gecesinde, Ahmet Kaya’nın unutulmaz eserleri ve hikâyeleri dostlarının sesiyle yeniden hayat bulacak. Usta bağlama virtüözü, besteci ve Devlet Sanatçısı Ümit Yılmaz hem bu özel gecenin mimarı hem de şef solist olarak sahnede olacak.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>16 Kasım 2000 yılında hayatını kaybeden Ahmet Kaya’nın müziği yalnızca notalardan ve sözlerden ibaret değildi. Halkın sesi, dönemin ruhu ve duyarlı bir yüreğin direnişiydi. Bu yıl, Kaya’nın 40. sanat yılı ve aramızdan ayrılışının 25. yılı vesilesiyle, onun sanatına ve insana adanmış hayatına yakışır özel bir konser düzenleniyor. 16 Kasım Pazar akşamı, Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda gerçekleşecek “Ahmet Abi’min Şarkıları” gecesinde, Ahmet Kaya’nın unutulmaz eserleri ve hikâyeleri dostlarının sesiyle yeniden hayat bulacak. Usta bağlama virtüözü, besteci ve Devlet Sanatçısı Ümit Yılmaz hem bu özel gecenin mimarı hem de şef solist olarak sahnede olacak. Kaya’nın uzun yıllar orkestra şefliğini üstlenen ve en yakın dostlarından biri olan Yılmaz hem anılarını paylaşacak hem de sanatçının en sevilen eserlerini kendi yorumu ve ustalığıyla seslendirecek. Ahmet Kaya’nın yakın dostu, gazeteci ve yapımcı Ali Çınar ise gecenin moderatörü olarak sahnede yer alacak. “Kendine İyi Bak”, “Tedirgin”, “Hep Sonradan” ve “Yazamadım” gibi hafızalara kazınan eserlerin söz yazarı olan Çınar, Kaya’nın hayatına ve üretim sürecine dair özel anılarıyla dinleyicileri geçmişe götürecek. Ezgilerin ve sözlerin duyguyla yoğrulduğu bu özel gecede, Gece Yolcuları grubunun üyeleri Edis İlhan ve Uğur Arslantürkoğlu unutulmaz bir performansa imza atacak. Güçlü sesiyle dikkat çeken Elif Kaya da sahneye çıkarak, Ahmet Kaya şarkılarına kendi duygusal yorumunu katacak. Kaya’nın müzik yapımcılığına başladığı ilk dönemlerde yanında olan Kent Ozanları grubunun üyesi Serhat Turunç, 1980’lerin müzik atmosferini ve dostluk hikâyelerini anılarıyla yeniden canlandıracak. Gazeteci ve şair Arslan Güven ise yıllara yayılan dostluklarının perde arkasını ve Kaya’nın Trafalgar Meydanı’ndaki güvercinli albüm kapağı fotoğrafının hikâyesini dinleyicilerle paylaşacak. Yeni Şafak Pazar olarak; Kaya’nın dostlarıyla konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/f99a006c-7tm2oyolnr54ictgavrdgy.webp" data-card-width="800" data-card-height="817" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/f99a006c-7tm2oyolnr54ictgavrdgy.webp" data-card-caption="Ümit Yılmaz"></p><p><br></p><h2>Sahneye çıktığında seyirciyle bir olurdu</h2><p>Ahmet Kaya’nın uzun yıllar orkestra şefliğini üstlenen ve en yakın dostlarından biri olan Ümit Yılmaz, Kaya ile dostluğunu anlatırken onunla kurduğu bağın yalnızca müzikal bir iş birliği olmadığını, yıllar içinde gerçek bir abi-kardeş ilişkisine dönüştüğünü söylüyor. Yılmaz, “Ahmet Abi’yle zamanla birbirimize güvenen, birbirini kollayan iki dost olduk. Vefatına kadar birlikte çalıştık. Onun son konserinde de beraberdik” diyor. Kaya’nın sahnedeki enerjisinden ve seyirciyle kurduğu güçlü bağdan bahseden Yılmaz, o yılların konser atmosferini şu sözlerle anlatıyor: “Şimdiki gibi 500-1000 kişilik konserler değil, 30-40 bin kişinin doldurduğu stadyumlarda sahne alıyorduk. Ahmet Abi sahneye çıktığında seyirciyle bir olurdu. Herkes aynı duyguyu hissederdi. Bu gücüyle, sesiyle, tavrıyla kitleleri etkilemeyi başarırdı.”</p><p>Kaya’nın hem iş disiplini hem de genç müzisyenlere verdiği değeri özellikle vurgulayan Yılmaz, Kaya’nın destekleyici yönünü de şöyle anlatıyor: “Titiz bir müzisyendi. Her zaman ‘Bir sonrakini daha iyi yapmalıyız’ derdi. Gençlere, özellikle konservatuvar öğrencilerine çok değer verirdi. Bizim Kent Ozanları grubuna ilk albüm fırsatını da o vermişti. Kendi konserlerinde bize mutlaka yer açardı, ‘Gençler okusun, çalsın’ derdi. Bizi hep korudu, kolladı. Ahmet Abi sahnede ne kadar güçlüydüyse, özel hayatında da o kadar cömertti. Kazandığının yarısını orkestrasıyla paylaşır, herkese sahip çıkardı” ifadelerini kullanıyor.</p><p><br></p><h2>Özgür ruhlu ama bir o kadar da disiplinli</h2><p>Kaya’nın hem sahne enerjisini hem de üretim sürecini yakından tanıyan Yılmaz, Kaya’nın “özgür ruhlu ama bir o kadar da disiplinli” olduğunu söylüyor: Yılmaz, “Gece saat üçte aklına bir melodi gelse arardı, hemen stüdyoya giderdik. Zaman kavramı yoktu. Beste üretmek onun için bir yaşam biçimiydi” diyor. 16 Kasım Pazar günü saat 20.30’da AKM’de gerçekleşecek “Ahmet Abi’min Şarkıları” konserinde hem orkestra şefi hem de solist olarak sahneye çıkacak olan Yılmaz, “Bu konser, benim için bir sahne etkinliğinden çok daha fazlası. Bu, bir vefa borcunun, bir dostluğun, bir kardeşliğin ifadesi. Ahmet Abi görüntülerle, sesiyle bizimle olacak. O sahnede sanki yanımda gibi hissedeceğim. Ahmet Kaya herkesin Ahmet Kaya’sı, onun şarkıları da herkesin şarkısı. Duygusal olarak çok zor bir gece olacak” sözleriyle duygularını paylaşıyor.</p><p><br></p><h2>Yokluğu ‘olmasaydı sonumuz’ gibi</h2><p>Ahmet Kaya’nın yakın dostu, gazeteci ve yapımcı Ali Çınar ise Kaya’yı “Asiydi, deli fişekti, dilinin kemiği yoktu ama tanıdığım en ‘sahici’ insandı. Düşündüğü gibi yaşar, yaşadığı gibi konuşurdu” sözleriyle tanımlıyor. Kaya ile sahnedeki duygusal bağı anlatan Çınar, “Sahnede şarkılarını yeniden yaşatmak bizde derin bir üzüntü ile ‘olmasaydı sonumuz böyle’ hissiyatını yaratıyor. Genize oturan bir taş gibi yokluğu” diyor. “Kendine İyi Bak”, “Tedirgin” ya da “Yazamadım” gibi unutulmaz şarkıların sözlerini yazan Çınar, Kaya ile yürüttükleri üretim sürecini “Bestesini yapıp bana attığı, ismini koyup basına duyurduktan sonra stüdyoda tamamlanan, benim bir gecede 20 tane şiir yazıp kendisine verdiğim, sonra bazıları şarkıya dönenler… “Ne hissediyorsak, o an içimizden ne geliyorsa oydu” sözleriyle özetliyor. “Tedirgin” şarkısının doğuşunu ise şöyle aktarıyor: “Ahmet albümün adını açıklamıştı ama şarkı ortada yoktu. Bir gecede yazdım, sabah stüdyoya gittiğimde şarkı tamamlanmış, yayına hazırdı. Hâlâ en çok dinlenilenler arasında.”</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/9734451a-x3vn346dpzmdk2vclmomz.webp" data-card-width="519" data-card-height="402" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/9734451a-x3vn346dpzmdk2vclmomz.webp"></p><p><strong>ARSLAN GÜVEN</strong></p><h2>Her notada sevgi ve mücadele</h2><p>Gazeteci ve şair Arslan Güven, Ahmet Kaya’nın ikonikleşen Trafalgar Meydanı’nda güvercinle çekilmiş albüm kapağı fotoğrafını çekmişti. Güven o fotoğrafın hikâyesini şu sözlerle paylaşıyor: “O fotoğraf, gelecekteki hasret dolu günleri anlatıyordu sanki. Özgürlüğe inanmış iki ayrı canlı buluşmuştu o meydanda. Sonra memleket hasreti başlamıştı Ahmet Kaya için. Bir konser için gitmiştik Londra’ya. Konser öncesi ve sonrası Ahmet Kaya’ya olan sevgiye, ilgiye tanıklık etmiştik. Memleket hasreti çeken, sevenleriyle şarkılarla buluşmuş, hasret gidermişlerdi. Sonrasında kendisi de o hasrete kapıldı maalesef. Yaşanan o çirkin olayların sonrasındaki dönemdi.” Güven, “Sevgiyi, dostluğu, mücadeleyi, hasreti ve sevdayı her notada hissediyorsunuz” diyerek Kaya’nın şarkılarının yaşamın tüm duygularına dokunan samimi bir anlatıma sahip olduğunu vurguluyor.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/eb39e6f1-6cm7ihnoqtnr8e8u23bag.webp" data-card-width="864" data-card-height="486" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/eb39e6f1-6cm7ihnoqtnr8e8u23bag.webp"></p><p><strong>EDİS İLHAN&amp;UĞUR ARSLANTÜRKOĞLU</strong></p><h2>Toplumu birleştiren sanatçıydı</h2><p>Gece Yolcuları grubunun üyelerinden Uğur Arslantürk Ahmet Kaya’nın şarkılarının toplumu birleştiren, samimi ve herkesin kendinden bir parça bulabildiği eserler olduğunu dile getiriyor. Arslantürk, “Hayatın/dönemin tüm duygusunu, tüm fotoğraflarını çok gerçek çok ince bir sözsel sanat ve sıcacık ülke melodileri ile harmanlayıp, eğitim seviyesi, yaşı, dili, kültürü nasıl olursa olsun tüm toplumu eşitleyerek karşısına oturtup dinletiyor” sözleriyle ifade ediyor. Edis İlhan ise “Çünkü politik ağırlığı da olan şarkıları vardı ve bazen kültürel olarak kendisini o politik duruşla ve kültürel konumla eşleştirmeyen insanların da deli gibi dinlediği ezberlediği bir sanatçıydı” açıklamasını yapıyor. Uğur Arslantürkoğlu, “Başarısının merkezinde fikirlerini kırmadan paylaşan, kıvrak ve samimi bir yorum gücü vardı. Müzikal dili sizi hayatın dertleriyle boğmaz, duygu dünyanızı ve sıla özleminizi aynı şarkılarda buluştururdu” diye ekliyor.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/b37a0fa8-zs5cy7p50ee7xlb19bvjk6.webp" data-card-width="869" data-card-height="477" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/b37a0fa8-zs5cy7p50ee7xlb19bvjk6.webp"></p><p><strong>ELİF KAYA</strong></p><h2>Kaya’nın hazinesinden bir parça taşıyorum sesimde</h2><p>Sanatçı Elif Kaya, Ahmet Kaya’nın şarkılarındaki içtenliğe vurgu yaparak, “Ahmet Kaya şarkıları her yönüyle samimiyet, gerçeklik ve dürüstlük taşıyor. Ben her zaman kalbimin hissettiği şarkıları söylemeye özen gösterdim. Ahmet Kaya ise, sonsuza kadar söyleyebileceğim birbirinden güzel ve ruhu bütünüyle hissedilen şarkılarla dolu bir sanatçı” diyor. Kaya, Ahmet Kaya’nın şarkılarını bir kadın olarak seslendirmenin kendisi için taşıdığı anlamı şu sözlerle anlatıyor: “Bir kadın olarak Ahmet Kaya şarkısı söylemek benim için çok özel. Çünkü bu duygular insana dair duygular. Bu sözler, bu melodiler, fikirler bu toprakların, bu dünyanın yaşadığı ve hâlâ yaşamakta olduğu meseleler. O yüzden bir kadın olarak Ahmet Kaya şarkısı söylerken onun yazdığı sözlerin, fikirlerin, duygularının ve hassasiyetinin derinliğini hissediyorum. Ve o anda şarkı artık benim şarkım gibi çıkıyor yüreğimden. Yani Ahmet Kaya’nın hazinesinden bir parça taşıyorum sesimde.”</p><p><br></p><p><strong>SERHAT TURUNÇ</strong></p><h2>Bize evinin kapısını açtı</h2><p>Müzisyen Serhat Turunç, Ahmet Kaya ile yollarının 1997 yılında kesiştiğini anlatarak, o dönemde altı genç müzisyenden oluşan Kent Ozanları grubunun hikâyesini anlatıyor. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda kurulan grubun ilk demolarını dinleyecek yapımcı arayışındayken Ahmet Kaya’nın devreye girdiğini belirten Turunç, şunları söylüyor: “Ahmet ağabey ve eşi Gülten abla, GAK Müzik Yapım şirketini kurmuşlardı. Grubun üyesi Ümit Yılmaz, aynı zamanda Ahmet ağabeyin orkestrasında bağlama çalıyordu. Demo kaydımızı dinletince ilgisini çekmiş. Davet etti, tanıştık ve böylece ‘Güllerin İçinde’ albümünün ilk adımını attık.” Ahmet Kaya’nın hem sanatçı hem ağabey olarak büyük destek verdiğini vurgulayan Turunç, o günleri şöyle anlatıyor: “Ahmet ağabeyin stüdyosu evinin giriş katındaydı. Tüm imkânlarını bizim için seferber etti, bize evinin kapısını açtı, aile bireyi gibi davrandı. Sayısını hatırlamadığım kadar çok televizyon programına ve konsere birlikte çıktık. Yıllarca omuz omuza müzik yaptık.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/182c02e1-mf1x2hzwzo68d68t899a5.webp" data-title="Sofra kurmak tarih yazmaktır" data-url="/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Sofra kurmak tarih yazmaktır</span></span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762206" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/f929f1a8-sq3ih1yaceai7i6aqsjxr.webp" data-title="Halikarnas Balıkçısı bir ekoloji filozofuydu" data-url="/hayat/halikarnas-balikcisi-bir-ekoloji-filozofuydu-4762206" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Halikarnas Balıkçısı bir ekoloji filozofuydu</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/ahmet-kayaya-vefa-icin-sahnede-bulusacaklar-4766884</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/7e6f3d48-s6v3ic5ev6cgw9pcshc9e.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsanı insan yapan vicdanıdır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/insani-insan-yapan-vicdanidir-4766885</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/insani-insan-yapan-vicdanidir-4766885" rel="standout" />
      <description>Kimliği bilinmeyen, konuşamayan ve felçli bir Rus gence hastanede tesadüfen rastlayıp ona 10 yıl boyunca annelik yapan Gülsüm Kabadayı’nın gerçek hikâyesinden uyarlanan “Bi Umut” filmi vizyonda. “İnsanı insan yapan şey vicdandır” diyen Kabadayı, “Annelik sadece doğurmak değil, sevgiyi ve merhameti yaşatabilmektir" yorumunu yapıyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Antalya’da 2008 yılında geçirdiği trafik kazası sonrası felç kalan, yakınlarına ulaşılamayan ve DNA testlerine rağmen kimliği belirlenemeyen bir çocuğu sahiplenerek ona yıllarca annelik yapan Gülsüm Kabadayı’nın ve “Umut” adını verdiği oğlunun hikâyesini anlatan “Bi Umut” filmi geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Gerçek bir hayat hikâyesine dayanan filmde, tedavi gören bir yakınına refakat eden Gülsüm Anne, trafik kazası sonucu aynı hastanenin yoğun bakım servisinde kalan ve adı bile bilinmeyen gençle ilgilenmeye başladı. Kimsesiz gencin “koruyucu ailesi” olan 3 çocuk annesi Gülsüm Kabadayı ‘Bir ay yaşamaz’ denilen genci, anneliği ve sevgisi sayesinde 10 yıl yaşattı. Umut özel rehabilitasyon merkezindeki tedavilerinin ardından oturmayı ve başını dik tutmayı başardı. Elini kaldırabilen, sorulara da göz kapaklarını kapatarak yanıt veren Umut, “anne” diyerek Gülsüm annenin sevgisini karşılıksız bırakmadı. Umut’un Antalya’daki sıcak havalardan rahatsız olması nedeniyle Korkuteli ilçesine yerleşen Kabadayı burada yardıma muhtaç çok sayıda engelli olduğunu fark ederek Korkuteli Engelli Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ni kurdu. Kabadayı, birçok engellinin tekerlekli sandalye, hasta yatağı gibi ihtiyaçlarını karşıladı. Sevgi ve fedakarlık timsali Gülsüm Kabadayı “yılın annesi” seçildi. İyilik, merhamet ve insanlık temalarını merkezine alan, Gülsüm anne ile Umut’un hikâyesini anlatan “Bi Umut” filminin yönetmen koltuğunda Gökhan Arı otururken, senaryosunu ise Mert Dikmen ile Mustafa Uslu kaleme aldı. Filmde Gülsüm Kabadayı’yı Hülya Duyar, Umut karakterini ise genç Rus oyuncu Leon Kemstach canlandırıyor. Ayrıca Bahtiyar Engin, Arzum Onan, Fikret Kuşkan, Hayat Van Eck, Celal Öztürk, Gürberk Polat, Yüsra Geyik, Mehmet Esen, Necmi Yapıcı ve Levent Ülgen gibi başarılı oyuncular yer alıyor. Yeni Şafak Pazar olarak; Gülsüm Kabadayı, yönetmen Gökhan Arı, Gülsüm Kabadayı karakterini canlandıran Hülya Duyar ve Umut rolünü canlandıran Rus oyuncu Leon Kemstach ile konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/152a1651-xa2ig1wxxttxfh3s1tzas.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/152a1651-xa2ig1wxxttxfh3s1tzas.webp"></p><p><br></p><h2>İnsanı insan yapan vicdanıdır</h2><p>Gülsüm Kabadayı, “Umut’la tanışmamız tam anlamıyla bir kader tecellisiydi. Rabbim bir anneyi bir evlatla buluşturdu. O anda içimde tarif edemediğim bir his oluştu. O günden sonra artık aklım değil, vicdanım yön verdi bana. Çünkü insanı, insan yapan şey vicdandır. Bizim hikâyemiz de işte o gün başladı” diyor. Kolay bir hayatı olmadığını belirten Kabadayı, üç çocuğu olduğunu, eşinden ayrıldığını ve bir özel evladına baktığını hatırlatarak, “Sonra Umut da ailemize katıldı. Ama ben hep şuna inanırım. Annelik yorgunluk değil, güçtür. O güç, kalpten gelir” ifadelerini kullanıyor.</p><p>Kabadayı, kendi çocuklarına ve Umut’a aynı sevgiyle sarıldığını belirterek anneliğin biyolojik bir bağdan çok daha öte bir anlam taşıdığını söylüyor. “Umut, bana Allah’ın bir emaneti” diyen Kabadayı, “Annelik sadece doğurmak değil. Sevgiyi, şefkati ve merhameti yaşatabilmektir” şeklinde konuşuyor ve ekliyor: “Biz Umut’a çok emek. O da bize sevgiyi, sabrı ve merhameti öğretti” diyen Kabadayı, “Bana ‘anne’ dediği an, dünyalar benim oldu. Onunla birlikte biz de değiştik. O sevgiyle büyüdük, o umutla çevremizdeki herkesin kalbine dokunduk” sözleriyle duygularını paylaşıyor. Kabadayı, hikâyelerinin bir gün filme dönüşeceğini hiç aklından geçirmediğini söylüyor. Ancak “Umut” adının boşuna verilmediğini dile getirerek, “Demek ki bu hikâye, birilerine gerçekten umut olmalıymış,” diyor.</p><p><br></p><h2>Film boyunca gözümün önünde o günler canlandı</h2><p>Film çekimlerinin Antalya’da, kendi yaşadığı yerlerde yapıldığını anlatan Kabadayı, “Çekimler sırasında sanki yıllar önce yaşadığımız o günleri yeniden yaşadım. Evimin, dedemin mekanlarının atmosferi filme bambaşka bir ruh kattı” açıklamasını yapıyor. Filmi izlerken Umut’un hep yanında olduğunu belirten Kabadayı, “Onu hiç unutmadım. Film boyunca gözümün önünde o günler canlandı. Aynı duyguları yeniden yaşadım, hatta bazı anlar ilkinden bile daha derin hissettirdi” ifadelerini kullanıyor.</p><p>Bir ay bile yaşaması mümkün görülmeyen Umut’un, yıllar boyunca hayata tutunmasının en büyük nedeninin sevgi olduğunu belirten Kabadayı, “Bence sevgiyi bu kadar güçlü ve dönüştürücü kılan şey annelik ve analık duygusudur” diyor. İnançla çıktıkları bu yolda yalnız olmadıklarını vurgulayan Kabadayı, “Biz Allah’a inanarak yola çıktık. Rabbim de bu sevgiyi büyüttü. Ben, Umut ve üç oğlumla beraber beş kişinin sevgisi bir araya geldi. Umut yeniden hayata döndü” sözleriyle dile getiriyor.</p><p><br></p><h2>Gülsüm anneyle iki elmanın yarısı gibiyiz</h2><p>Filmde Gülsüm Kabadayı karakterini canlandıran Hülya Duyar, Gülsüm Kabadayı’nın koşulsuz sevgisini ve vicdanını anlatmanın kendisi için büyük bir sorumluluk olduğunu söylüyor. Duyar, “Çünkü koşulsuz sevmek çok zor; vicdanı el verdiğinde her şeyi yapabilecek kadar güçlü bir anneyi canlandırmak çok kıymetli. Onun nefesi olmak, gözyaşını, kahkahasını, derdini, hayallerini anlatmak benim için büyük bir nimet” diyor. Böyle bir karakteri oynamanın kendisine hediye gibi geldiğini belirten Duyar, “Günümüzde vicdanlı, anlayışlı, tahammüllü olmak çok zor ama Gülsüm Kabadayı bize ters örneğiyle umut veriyor. Oğluna ‘Umut’ dediği gibi, bize de umut veriyor” ifadelerini kullanıyor.</p><p>Duyar, kendi yaşam öyküsünün de Gülsüm Kabadayı’nın hikâyesine paralellik taşıdığını belirtiyor ve ekliyor: “Aslında Gülsüm anneyle aramızda büyük bir yakınlık var. Ben 13 yaşındayken anne olmamaya karar vermiştim, bu da çocukluğumda yaşadığım bazı durumlarla ilgiliydi. Ama buna rağmen içimde çok güçlü bir annelik duygusu taşıyorum. Biyolojik çocuklarım yok ama arkadaşlarımın çocukları, yeğenlerim, evlatlarım, yavrularım... Onlara karşı hep koruyucu, kollayıcı bir his içindeyim. Yüzlerine bakarım, yeterince beslenmişler mi, üzülmüşler mi, birisi canlarını mı sıkmış. Hemen hissederim.” Duyar, Gülsüm Kabadayı’yla kurduğu bu içsel bağın, rolünü derinlemesine anlamasına yardımcı olduğunu da dile getiriyor. Duyar, “Gülsüm Kabadayı’yla duygusal olarak çok yakınız, adeta iki elmanın yarısı gibiyiz. O benden çok daha güçlü bir kadın. Engelli bir çocuğu, tüm çaresizliğine rağmen yüreğiyle sahiplenmek bambaşka bir şey. Keşke benim de onun kadar büyük bir gücüm olsaydı. Gerçekten gıpta ettiğim bir kadın Gülsüm Kabadayı.”</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/e165b1c0-l5s7kvfu5cc7zlae0b5a46.webp" data-card-width="800" data-card-height="960" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/e165b1c0-l5s7kvfu5cc7zlae0b5a46.webp" data-card-caption="Leon Kemstach"></p><h2>Umut’u oynamak benim için hem zordu hem de çok öğreticiydi</h2><p>Filmde Umut karakterini canlandıran Rus oyuncu Leon Kemstach, rolün kendisi için büyük bir deneyim olduğunu söylüyor. Kemstach, “Umut çok özel bir karakter. Onun hikâyesi insanın kalbine dokunuyor. Bu rolü oynamak kolay değildi çünkü Umut hareket edemeyen bir çocuk. Bu yüzden duygularını yalnızca yüz ifadeleriyle, özellikle de gözlerle anlatmam gerekiyordu. Bir aktör için bu hem zorlu hem de öğretici bir deneyim. Her mimiğin, her bakışın anlam taşıdığı bir karakterdi. Filmi izlediğimde ortaya çıkan sonuçtan gerçekten gurur duydum. Böylesine güçlü bir hikâyenin parçası olmak benim için büyük bir onur” şeklinde konuşuyor. Kemstach, “Umarım izleyiciler de filmi seyrederken aynı duyguları hisseder. Çünkü bu film sadece bir hikâye anlatmıyor. Sevgiyi, inancı ve umudu hatırlatıyor” açıklamasını yapıyor.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/db09a5da-2bgnyarln5iihabyaaphzg.webp" data-card-width="800" data-card-height="812" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/db09a5da-2bgnyarln5iihabyaaphzg.webp" data-card-caption="Gökhan Arı"></p><h2>Annelik sadece doğurmakla değil</h2><p>Filmin yönetmeni Gökhan Arı, “Üç ay yaşayamayacağı söylenen bir çocuğa 10 yıl boyunca kalpten emek vermek çok büyük bir fedakârlık. Gülsüm Hanım’ın bu yönüne büyük bir saygı duyuyoruz. Annelik sadece doğurmakla değil, bir kalbi sahiplenmekle ilgili. Bu hikâye de tam olarak bunu anlatıyor. İzleyen herkes biraz kendine dönecek, geçmişte ya da gelecekte neleri farklı yapabileceğini düşünecek. Bu hikâye zaten kendi içinde o kadar güçlü ve içten ki, duygusunu bastırmaya değil, hissettirmeye çalıştık. Bizim için önemli olan, o umudu ve sevgiyi seyirciye en sahici haliyle geçirebilmekti” diyor. Arı, filmin merkezindeki “annelik” temasının biyolojik bir bağdan çok, kalpten gelen bir sevgi bağına dayandığının altını çizerek, “Gülsüm Kabadayı gerçekten sevgi dolu, güçlü bir Türk annesi. Kendi çocuklarından ayırmadan, hatta onlara gösterdiği sevgiyi daha da derinleştirerek Umut’a sahip çıkıyor. Biz de filmde bu duyguyu birebir yaşatmaya çalıştık” ifadelerini kullanıyor ve ekliyor: “Gerçekçiliği kurmanın en önemli kısmı, atmosferi doğru inşa etmekti. Oyuncuların tamamen sahici bir aile gibi görünmeleri gerekiyordu. Bu yüzden Hülya Duyar ile çocuk karakterleri oynayan oyuncuları hazırlık döneminde sık sık bir araya getirdik, kaynaşmalarını sağladık. Oyuncular sete geldiklerinde artık birbirlerini tanıyor, aynı evin havasını solumuş oluyorlardı. Bu sayede kameranın karşısına geçtiklerinde gerçek bir aile sıcaklığı doğal biçimde yansıdı” açıklamasını yapıyor. Hikâyenin merkezinde “vicdan” ve “iyilik” kavramlarının yer aldığını vurgulayan Arı, sözlerine şu şekilde devam ediyor: “Aslında film, izleyiciye en çok vicdanı hatırlatmak istiyor. Çünkü bugün en çok unuttuğumuz şey belki de bu. Tıpkı filmde de söylendiği gibi, dünyayı iyilik kurtaracak. Hikâyenin özü tamamen iyilik üzerine kurulu. Kalplere dokunan, duygusu yüksek bir film oldu.”</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764497" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/1a15be1b-j091u4ppmih0nsuv3grpm.webp" data-title="Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır" data-url="/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764509" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/537b763d-6l2bfw58cswv7jafvdvxql.webp" data-title="En iyi kareler için keşif başlıyor" data-url="/hayat/en-iyi-kareler-icin-kesif-basliyor-4764509" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">En iyi kareler için keşif başlıyor</span></span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/insani-insan-yapan-vicdanidir-4766885</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/8f3d0414-vzkdylr7wgqgbldyvptik.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Boğaziçi Film Festivali’ne Filistin imza atıyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/bogazici-film-festivaline-filistin-imza-atiyor-4766886</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/bogazici-film-festivaline-filistin-imza-atiyor-4766886" rel="standout" />
      <description>Bu yıl kapılarını bir kere daha açan 13. Boğaziçi Film Festivali’nde Filistin temalı uluslararası ödüllü filmler seyirciyle buluşuyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>13'üncü Boğaziçi Film Festivali’nde Filistin yapımları sinemaseverlerle buluşuyor, cuma günü kapılarını açan festival 17 Kasım’a kadar devam edecek. Annemarie Jacir’in yönettiği, “Palestine 36” festivalin açılış filmi olarak gösterilecek. Dünya prömiyerini yaptığı 50. Toronto Film Festivali›nde büyük ilgi gören yapımın ilk gösterimi 8 Kasım’da yapıldı tekrarı ise 13 Kasım’da Atlas 1948 Sineması’nda izlenebilecek. TRT ortak yapımı film, Filistin’in resmi adayı olarak 98. Akademi Ödülleri’nde yarıştı. Filistin halkının İngiltere’nin 30 yıllık sömürge yönetimine karşı ayaklanmasını konu alan filmin oyuncuları arasında Hiam Abbass, Kamel Al Basha, Yasmine Al-Massri, Jalal Altawil, Robert Aramayo, Saleh Bakri, Yafa Bakri, Karim Daoud Anaya, Billy Howle, Dhafer L’Abidine, Liam Cunningham ve Jeremy Irons yer alıyor.</p><p><br></p><h2>Filistin için özel seçki</h2><p>Filistin özel seçkisinde yer alan, yönetmenliğini Cherien Dabis’in üstlendiği “All That’s Left of You” (Senden Geriye Kalan) ilk gösterimi 8 Kasım’da Cinema Pink’te yapıydı. 13 Kasım’da ise Atlas 1948 Sineması’nda festival izleyicisinin beğenisine sunulacak. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan film, Filistinli bir gencin Batı Şeria’da protestoya karıştıktan sonra ailesiyle yaşadığı mücadeleyi anlatıyor. Filmin senaryosunu Cherien Dabis kaleme aldı. Filmde Saleh Bakri, Cherien Dabis, Adam Bakri, Mohammad Bakri, Maria Zreik ve Muhammad Abed Elrahman rol alıyor.</p><p><br></p><h2>9 ödüllü film</h2><p>Kaouther Ben Hania imzalı, 82. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde 9 ödül alan “The Voice of Hind Rajab” (Hind Rajab’ın Sesi), İsrail ordusunun düzenlediği saldırıda yaşamını yitiren 5 yaşındaki Filistinli çocuk Hind Receb’in hikâyesine odaklanıyor. Tunuslu Kaouther Ben Hania’nın yönetmen koltuğuna oturduğu yapım, 11 ve 14 Kasım’da Atlas 1948 Sineması’nda izlenebilecek. Locarno Film Festivali’nde sunulan “With Hasan in Gaza” (Hasan’la Gazze’de) filminin yönetmenliğini Filistinli yönetmen ve yapımcı Kamal Aljafari üstlendi. Yapım 12 Kasım’da Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Yeşilçam Sineması’nda gösterilecek. Areeb Zuaiter’in yönetmen koltuğuna oturduğu “Yalla Parkour” (Yallah Parkur) belgeseli, Zuaiter’in çocukken ailesiyle ziyaret ettiği ve hafızasında “ev hissi” oluşturan Gazze Şeridi’ne dair uzun süreli uzaklığının ardından, internette keşfettiği parkur videosu üzerinden günün birinde yeniden bağ kurma çabasını anlatıyor. Film, 10 Kasım’da AKM Yeşilçam Sineması’nda izleyicilerin beğenisine sunulacak.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766884" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/7e6f3d48-s6v3ic5ev6cgw9pcshc9e.webp" data-title="Ahmet Kaya'ya vefa için sahnede buluşacaklar" data-url="/hayat/ahmet-kayaya-vefa-icin-sahnede-bulusacaklar-4766884" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Ahmet Kaya'ya vefa için sahnede buluşacaklar</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764483" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/4f4338c6-07gb7cw7eoahrvktbht073c.webp" data-title="Kayaların üzerinde bizi bekleyen Necip Fazıl’mış" data-url="/hayat/kayalarin-uzerinde-bizi-bekleyen-necip-fazilmis-4764483" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kayaların üzerinde bizi bekleyen Necip Fazıl’mış</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764499" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/182c02e1-mf1x2hzwzo68d68t899a5.webp" data-title="Sofra kurmak tarih yazmaktır" data-url="/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sofra kurmak tarih yazmaktır</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/bogazici-film-festivaline-filistin-imza-atiyor-4766886</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Yeni Şafak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/9fe01e7f-yeousbpqbokh981zwc2oii.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kanto: Kimsenin aramadığı bir kadının hikâyesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kanto-kimsenin-aramadigi-bir-kadinin-hikayesi-4766887</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kanto-kimsenin-aramadigi-bir-kadinin-hikayesi-4766887" rel="standout" />
      <description>Boğaziçi Film Festivali’nde izleyiciyle buluşacak olan Ensar Altay’ın ilk uzun metraj kurmaca filmi “Kanto”, aile bağları ve bireysel fedakârlıklar arasındaki dengeyi sorguluyor. Altay, “Kanto, insanın insanı yorduğu gerçeğinden yola çıkan bir film. Bu durumu küçük bir aile içinde tartışmaya çalıştım. Yaşlı bir kadının kaybolmasından çok, kimsenin onu aramamasını anlatıyor” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştirilen 13. Boğaziçi Film Festivali başladı. 14 Kasım’a kadar sinemaseverlerle buluşmaya devam edecek olan festival uluslararası yapımlar, özel seçkiler ve belgesellerle dolu zengin bir program sunuyor. Geçtiğimiz günlerde 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan, Ensar Altay’ın yönettiği ilk uzun metraj kurmaca filmi “Kanto”, 13. kez gerçekleştirilecek Boğaziçi Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ödül için yarışacak. 11 Kasım saat 18.00’de Atlas Sineması’nda da sinemaseverlerle buluşacak olan “Kanto” filmi, hayatını uzun yıllar ailesine adayarak geçiren Sude’nin hikâyesine odaklanıyor. Başkarakterin düzenli bir işe başlamaya hazırlandığı dönemde kayınvalidesinin gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla gelişen olayları konu alıyor. Başrollerinde Didem İnselel, Sinan Albayrak, Yıldız Kültür, Ece Bağcı ve Züleyha Yıldız’ın yer aldığı filmin yapımcılığını Süleyman Civliz ve Ensar Altay üstleniyor. Yeni Şafak Pazar olarak; Altay ile filmi ve festivali konuştuk.</p><p><br></p><h2>Soruların içinde dolaşan bir film</h2><p><strong>Filmde bir kadının kaybolmasından çok, kimsenin onu aramamasına odaklanıyorsunuz. Bu sessizliği, ilgisizliği neden anlatmak istediniz?</strong></p><p>“Kanto”, insanın insanı yorduğu gerçeğinden yola çıkan bir film. Bu durumu küçük bir çekirdek ailenin içinde tartışmaya çalıştım. Çünkü bana göre insan, insanı evet yorar ama bu yorgunluğa tahammül edemezsek neler başımıza gelir. O zaman neyle karşılaşırız? Bu sorulara cevap vermekten çok, bu soruların içinde dolaşan bir film Kanto. Hikâye, yaşlı bir kadının kaybolmasını anlatıyor. Daha doğrusu, kimsenin onu aramamasını anlatıyor. Onun kaybolmasıyla birlikte ortaya çıkan psikolojik ve toplumsal çözülmeleri göstermek istedim. Dışlanma, aidiyetin kırılganlığı ve geçmişin bugünü şekillendirmesi, benim için sadece temalar değil, filmin biçimini de belirleyen sınırlardı. Belki de Kanto, bu sınırların içinde yürürken o çatlaklardan sızan ışığa bakma cesaretiyle hayata geçmiş bir film.</p><p><br></p><p><strong>Filmin senaryo yazım aşaması nasıl şekillendi peki?</strong></p><p>Asıl çıkış noktam, 2020’de çektiğim Kodokushi belgeseliydi. “Kodokushi”, Japonca’da “yalnız ölmek ve bir süre bulunamamak” anlamına geliyor. Bu belgeseli çekerken karşılaştığım yalnız ölümler beni derinden etkilemişti. İnsanlar karanlık bir köşede ölüyorlardı ve bundan kimsenin haberi olmuyordu. Bu durum beni hem kişisel olarak hem de gözlemleyerek sinema yapan biri olarak çok etkiledi.Gözümüzün önünde olup da görmezden geldiğimiz, önemsizleştirdiğimiz şeylerin aslında nelere yol açabileceğini tartışmak istedim. Ve bunu en iyi yapabileceğim yer kendi toplumumdu. Kendi ailem, çevrem, kendi insanım. Dolayısıyla Kanto’yu yapma fikri de ilk olarak buradan doğdu.</p><p><strong>Filmdeki karakterlerin çatışmaları ve aile dinamikleri sizin veya çevrenizdekilerin gerçek yaşamından izler taşıyor mu?</strong></p><p>Kanto’da da elbette hem kendimden hem çevremden izler var. Ama sadece yakın çevrem değil… Toplumda, haberlerde, dünyada gördüğüm o sessizlik, görünmezlik, tersinden bakarsak görünür olma çabası… Aslında bunlar filmdeki karakterleri şekillendirdi. Ve bunun en stilize görüldüğü yer aile. Bir evin içinde, aynı çatı altında yaşarken bile birbirine uzak düşebilen insanlar… Bazen söylenmeyen bir özür… Bazen geç kalınmış bir “seni seviyorum”… Ya da bunları içinde tutmak zorunda kalmak… Kanto biraz bu sıkışmışlığın hikâyesi.</p><p>Yalnızlığın getirdiği boşluğun ve sessizliğin, bir ailede nasıl yaşandığını anlatmaya çalıştım. Her şeyi kadınların sırtına yükleyerek mutluluğu bulamayız.</p><p><br></p><h2>Kalabalıkların içinde sessizce yaşanan bir uzaklaşma</h2><p><strong>Yalnızlık, toplumsal duyarsızlık ve aile içi çatışmalar gibi meseleler günümüz izleyicisi için güncel ve tanıdık. Peki Kanto, günümüz toplumuyla nasıl bir bağ kuruyor?</strong></p><p>Bugün hemen her toplumda farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Artık herkesin birbirine çok yakın göründüğü ama aslında giderek uzaklaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Birlikte yaşıyoruz ama birbirimizi duymuyoruz, görüyoruz ama temas etmiyoruz. Kanto bu anlamda bugünün insanına çok tanıdık bir yerden konuşuyor. Çünkü filmdeki yalnızlık, dramatik bir “tek başınalık” değil; kalabalıkların içinde sessizce yaşanan bir uzaklaşma hâli. Hatta Kanto’nun hikâyesi sadece bir evin içinde geçen bir hikâye değil, hepimizin yaşadığı çağın duygusal bir yansıması. Yok sayılma çağı adeta. Öyle ki filmde vurgulamaya çalıştığım temel fikir de bu; Nefret edilmek, yok sayılmaktan daha iyidir.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/358be437-s9l7lu94z3b1qt41xhi4g.webp" data-card-width="920" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/358be437-s9l7lu94z3b1qt41xhi4g.webp" data-card-caption="Oyuncu Sinan Albayrak"></p><h2>İlk ödülümü Boğaziçi’nde almıştım</h2><p><strong>“Kanto” Boğaziçi Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ödül için yarışacak. Neler söylemek istersiniz?</strong></p><p>2021 yılında, daha önce bahsettiğim ilk uzun metrajlı belgeselim Kodokushi ile Boğaziçi Film Festivali’nin uluslararası ana yarışmasında yer almıştım. Türkiye’deki ilk ödülümü de o festivalde aldım. Bu yüzden Boğaziçi’nin benim için özel bir yeri var. Şimdi de ilk uzun metrajlı kurmaca filmim Kanto ile ulusal uzun metraj yarışmasındayız. İyi filmler var, dolayısıyla heyecan da büyük.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766882" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/0474ad8d-j0k1ka7xznw95af7lb4y.webp" data-title="Küllerinden doğan tatlar" data-url="/hayat/kullerinden-dogan-tatlar-4766882" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Küllerinden doğan tatlar</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766884" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/7e6f3d48-s6v3ic5ev6cgw9pcshc9e.webp" data-title="Ahmet Kaya'ya vefa için sahnede buluşacaklar" data-url="/hayat/ahmet-kayaya-vefa-icin-sahnede-bulusacaklar-4766884" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Ahmet Kaya'ya vefa için sahnede buluşacaklar</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764479" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/56cebd73-dxbm2xjhnvmrzs7h3nsz2.webp" data-title="Dergilik: İnsan insanlığı savununca" data-url="/hayat/dergilik-insan-insanligi-savununca-4764479" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Dergilik: İnsan insanlığı savununca</span></span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kanto-kimsenin-aramadigi-bir-kadinin-hikayesi-4766887</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/b283c178-pt2u0q3rdw8o1l1vaa44f.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zeytinin ‘Çağ’ı ve ‘Döngü’sü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/zeytinin-cagi-ve-dongusu-4766888</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/zeytinin-cagi-ve-dongusu-4766888" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Teması zeytin olan ve zeytini savunan iki belgeselden biri ‘Döngü’ diğeri ise ‘Çağ’ adlı yapımlar. Manzara olsun diye değil gerçekten hayatın öznesi olması gerektiği için çekilmiş. “Döngü” 32. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ kazanırken, “Çağ” belgeseli ise 8. Doğal Yaşam Festivali’nde “Doğanın Ruhu” Kısa Film Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. İkisinin de yönetmeni Bulut Renas Kaçan, yapımcısı ise Doğa Derneği. İki belgesel de zeytinliklerin hayat hakkı mücadelesini ve Anadolu’nun doğayla uyumlu üretim kültürünü sinema diliyle anlatıyor. </p><p>Bu yıl Adana Altın Koza Film Festivali’ne kabul edilen 65 film arasından seçilen “Döngü”, doğayı manzara olmaktan öteye taşıyarak, yaşamın öznesi olarak ele alıyor. Film, doğa hakkı savunuculuğunun odağına insan ve doğa arasındaki karşılıklı bağı yerleştiriyor. Toplulukların doğayla uyumlu yaşam biçimlerini, dayanışma kültürünü ve müşterek üretim pratiklerini anlatan belgesel, yaşamın sürekliliğini besleyen döngülerin bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Doğayı savunan herkesin ortak sesi olan Döngü, Adana ve İstanbul’un ardından 12. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde de finalist filmlerden birisi oldu. Anadolu’da hâlâ sürdürülen üretme yöntemine dikkat çeken Çağ belgeseli doğa dostu üretimin mümkün olduğunu ve kadim bilgilerin bugün yaşadığımız iklim değişikliği ve kuraklık gibi sorunlara ışık tutabileceğini gösteriyor. </p><p><br></p><h2>Küllüoba kalıntılarının sırrı </h2><p>Prof. Dr. Murat Türkteki başkanlığında “Geleceğe Miras” projesi kapsamında Eskişehir’deki Küllüoba kazılarında çıkan tohum ve bitki kalıntılarının cenaze ritüeli olduğu tespit edildi. Milattan önce 3200-1950 yılları arasında kesintisiz yerleşik hayat sürülen bölgede defin işlemi sırasında mezarlara buğday, karaburçak, mercimek ve bezelye tohumları ile yabani bitkilerin defin işleminde kullanıldığı belirlendi. Höyükteki mezarlık alanında ilginç veriler bulunduğunu kaydeden Türkteki’ye göre mezarların içinde mercimek, bezelye, karaburçak gibi baklagillerin kalıntılarının bulunması ritüelin olduğunu gösteriyor: “Küllüoba’da bu sene özellikle bazı çömlek mezarlar içerisinde çok net bir şekilde, bazen kerpiç sandukalar içerisinde çeşitli bitki ritüellerinin yapıldığına dair izler bulduk. Özellikle buğday ve arpa türleri bunlar içerisinde yer alıyor. Hem gernik buğdayını hem siyezi, hem ekmeklik, makarnalık ‘durum’ buğdayını sayabiliriz. Bunlar özellikle mezarlar üzerinde sanki serpiliyormuş gibi görünüyor.” </p><p><br></p><h2>Topraktepe’den çıkan 5 ekmek </h2><p>Eskişehir’de Küllüoba kazılarından sonra Karaman’da da yapılan kazılarda ekmek bulundu. Topraktepe Antik Kenti’nde karbonlaşmış beş ekmek tespit edildi. Ermenek ilçesinde Karaman Müze Müdürlüğü Başkanlığında yürütülen kazılarda ekmek buluntuları Anadolu’da bugüne kadar belirlenen en iyi korunmuş örnekler arasında yer aldı. Ekmeklerden birinin üzerinde Hz. İsa ‘ekici’ veya ‘çiftçi İsa’ biçiminde tasvir edilirken, Grekçe kitabede de ‘Kutsanmış İsa’ya şükranlarımızla’ ifadesi yer alıyor. Ekmeklerin karbonlaşarak günümüze ulaşmış olması koruma koşullarının olağanüstülüğünü gösteriyor. Buluntular Anadolu’da bugüne kadar belirlenen en iyi korunmuş örnekler arasında yer alıyor. </p><p><br></p><h2>Dünyanın en iyi ödülü 4 köye </h2><p>Türkiye’den 4 köy dünyanın en iyileri arasında. Birleşmiş Milletler Turizm Örgütü’nün “En İyi Turizm Köyleri” listesine Türkiye’den Muğla’da Akyaka, İzmir’de Barbaros, Mardin’de Anıtlı ve Antalya’da Kale Üçağız köyleri girebildi. 29 ülkeden 52 köyün ödüle layık görüldüğü yarışmada 20 köy de yükselme programına dahil edilmesi için destek programına alındı. Yeni listeyle “En İyi Turizm Köyleri Ağı’na katılan köy sayısı 319’a ulaştı. Beşinci defa düzenlenen girişimde seçilen köyler, kültürel mirasın korunması, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve turizmin yerel kalkınmaya katkısı gibi kriterlerde değerlendirildi.</p><p><br></p><p><strong>GÖZÜME TAKILANLAR</strong></p><h2>AB işaretinde lider şehir </h2><p>Avrupa Birliği’ne 54 coğrafi işaret başvuru yapılırken bunun 10’u Gaziantep’ten geldi. UNESCO’nun gastronomi dalında yaratıcı şehirler ağına ilk dahil olan ve coğrafi işaret başvurularında Türkiye’nin lideri konumundaki şehre ait Antep baklavası, Araban sarımsağı, menengiç kahvesi ve fıstık ezmesinin ardından Antep lahmacunu da onaylanınca AB tescilli ürün sayısı 5’e çıktı. </p><p><br></p><h2>Lüks sofraların sergisi </h2><p>“Doğanın Işıltıları” temasıyla 17–19 Aralık’ta düzenlenecek Sofralar Sergisi lüks davet dünyasının ikonları özgün sofra tasarımlarıyla yaratıcılığı, kültürü ve zerafeti aynı sahnede buluşturacak. Alanlarında öne çıkan 10 uluslararası tasarımcının özgün 8 sofra tasarımlarına yer verilecek etkinlik KM Events tarafından organize ediliyor. </p><p><br></p><h2>Yeşil Vatan için yarışma </h2><p>Çevre sorunlarına dikkat çekmek ve sürdürülebilir hayatı teşvik etmek amacıyla düzenlenen Yeşil Vatan Kısa Film Yarışması’nda başvurular 30 Kasım’a kadar uzatıldı. 21 Aralık’ta finalistlerinin açıklanacağı ve 15 Ocak 2026’da ödül töreninin yapılacağı kısa film yarışması Orman Genel Müdürlüğü ve OGEM-VAK tarafından organize ediliyor.</p><p><br></p><h2>Isparta’nın geleneksel ‘hamursuz ekmeği’</h2><p>Coğrafi işaretle tescillenen “Yalvaç hamursuz ekmeği” Isparta’nın geleneksel lezzetleri arasında yer alıyor. Adı hamursuz olarak da bilinen bu ürün Yalvaç Ticaret ve Sanayi Odası’nın başvurusuyla Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenerek yöresel kimlik kazanmış oldu. Tarihi çok eskilere dayanan hamursuz ekmeği mayasız olması nedeniyle bu adı almış. Yörede ekmek denildiğinde akla gelen ilk seçeneklerden biri. Hamursuz adıyla da bilinen bu lezzet, eski günlerde sadece nişan ve düğün gibi özel günlerde yapılırken şimdilerde mahalle fırınlarında her gün bulunabiliyor. Un, su, tuz, ayçiçeği yağı, isteğe bağlı olarak tereyağı, kaymak veya kuyruk yağından biri, tahin, haşlanmış ve rendelenmiş patates, yumurta, susam veya çörek otu malzemeleriyle hazırlanır. Taş fırında ve odun ateşinde pişirilir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764505" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/d43caec5-ljwdk0u8bgsjz2ve3rslm.webp" data-title="Sofraların renkli tadı meze" data-url="/hayat/sofralarin-renkli-tadi-meze-4764505" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sofraların renkli tadı meze</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762208" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/75d3e0f1-gcf0ifiopxk9yr1bd6vmk.webp" data-title="Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor" data-url="/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/zeytinin-cagi-ve-dongusu-4766888</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Muhammed Gümüş</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/c02dc4db-wf4uex3odoee01m9m6wjll.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dünyanın ilk yapay zeka belgeseline Türk imzası</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dunyanin-ilk-yapay-zeka-belgeseline-turk-imzasi-4766890</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dunyanin-ilk-yapay-zeka-belgeseline-turk-imzasi-4766890" rel="standout" />
      <description>Dünyada ilk kez tamamı yapay zeka ile oluşturulan bir belgesel çekildi. Böylelikle bu yönetmen ve belgeseli tarihe geçti. Bu haklı gurur üstelik bir Türk isme ait. İzmirli Alkan Avcıoğlu’nun çalışması “Gerçek Ötesi” (Post Truth) dünyanın ve insanlığın bugününü ve geleceğini sorguluyor. 2 yılı aşkın sürede tamamlanan belgesel için 60 saatlik görüntü havuzu ve binin üzerinde yapay zeka ile müzik parçası üretildi. Merakla beklenen film dünya galasını geçtiğimiz ay 41. Varşova Film Festivali’nde yaptı ve “Uzun süredir beklediğimiz tarzda bir film” diye karşılandı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada türünün ilk örneği olan “Gerçek Ötesi” belgeseli 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne gösterildi. Festival izleyicilerinin akın ettiği gösterimden sonra ünlü yönetmen, kendisine gelen soruları cevapladı. Dünyada ilk olması açısından biz de tüm merak ettiklerimizi sorduk ve Alkan Avcıoğlu’da Yeni Şafak Pazar Eki için yapay zeka ve filme dair özel açıklamalarda bulundu.</p><p><strong>Yapay zeka ile belgeseli kurma fikri nasıl ortaya çıktı?</strong></p><p>Yıllar önce kariyerimde yön değiştirip yapay zeka araçlarıyla sanat üretimine başladım. Resimden sinemaya kadar pek çok sanat formunun içinde yaşadığımız tuhaf ve hızlı çağı anlatmak için yorgun düştüğünü düşünüyorum. Yapay zeka araçlarının hikâye anlatımına, taze bir soluk getirecek. Belgesel fikri de aslında bunun doğal bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Yıllardır gerçeklik algımızın çözülüşü temasıyla ilgileniyordum. Yaşadığımız çağ artık gerçek görüntülerle temsil edilemeyecek kadar kurmaca ve yapay. Sosyal medyadan politikaya kadar her şey manipüle edilmiş durumda. Gündelik hayatlarımız bile performansla dolu. Gerçeğin gerçekliğini yitirdiği bir dünyayı anlatmak için yapay zekanın sentetik görüntülerinin harika bir ayna olduğunu düşündüm.</p><p><br></p><h2>Köyün delisiyim</h2><p><strong>Yapaylaştığımız için mi yapay zeka, yapay zeka olduğu için mi yapaylaştık? Kaba tabirle yumurta tavuk ilişkisinin başlangıcı sizce ne?</strong></p><p>Yapay zekâ araçları çok yeni oysa biz yapaylaşmayı ve manevi değerlerdeki çözülmeyi çok uzun yıllardır yaşıyoruz. Filmimde bu sürecin izlerini Silikon Vadisi’nden başlayıp Endüstri Devrimi’ne kadar uzanarak arıyorum ve zihinlerimizdeki makineleşmeye dikkat çekiyorum. Dolayısıyla yapay zekâ, zaten gitmekte olduğumuz yönde ilerleyen bir sürecin yalnızca yeni ve daha hızlı bir aşaması. Bizleri yapaylaştırmaya devam etme ihtimali kadar, bu kısır döngüden kurmaya yardımcı olma ihtimali de var.</p><p><strong>Tarihe dünyanın ilk yapay zeka ile yapılan belgesel yönetmeni unvanı ile geçtiniz. Bu sizde nasıl bir duygu oluşturdu?</strong></p><p>Yapay zeka araçlarıyla herkesin Hollywood tarzı kurmaca filmler çekme derdinde olduğu bir ortamda, bir anlamda köyün delisi olarak bir belgesel yapmış olmaktan çok memnunum. Son yıllardaki sanat kariyerimde bazı ilkleri gerçekleştirdim. Yapay zeka yeni bir alan ve bu çok normal. İlklere o kadar takılmasam da yine de bunun ülkemizde gerçekleşmiş olması gurur veriyor.</p><p><strong>Varşova’dan sonra Antalya Altın Portakal’da yerel izleyiciler ile buluşan filminiz nasıl karşılandı?</strong></p><p>Yapay zeka ile oluşturulan içeriklere karşı büyük bir önyargı var. Maalesef herkes internette ucuz üretimlere maruz kalıyor. Benim beklentim bu aracın farklı ve kavramsal bir şekilde kullanılabileceğini göstermek ve belgesel formunun sınırlarını sorgulatmaktı. Şimdilik bunu başardığımı düşünüyorum. Beklentileri ters köşe yapan bir film olarak hem eleştirmenlerin hem de yurtdışındaki festivallerin dikkatini çekmek oldukça mutluluk verici. Bu ay yurtdışında Avrupa’nın en eski ve köklü belgesel film festivali olan Floransa’daki Festival Dei Popoli’de gösterilecek. Ülkemizin önde gelen sinema yazarlarından da pozitif eleştiriler aldı. Altın Portakal’daki gösterimlere de ilgi büyüktü ve son derece olumlu yorumlar aldım.</p><p><strong>Filmin festival yolculuğu nasıl devam edecek?</strong></p><p>Filmin eleştirel karnesi iyi olduğundan yurtdışındaki festivallerden çokça davet alıyoruz. Dijital yayın platformlarında hemen yayınlamayı düşünmüyoruz ve öncelikle pek çok ülkede sinema ve festival izleyicisi ile buluşmasını istiyoruz. Bu ay İtalya ve İspanya’da gösterimlerimiz var, 2026 yılında uzun bir dönem film festivallerinde gösterilecek.</p><p><br></p><h2>Bağımsız işler her şeyden önemli</h2><p><strong>Size en çok kullandığınız yapay zeka araçları soruluyor. Bunları paylaşmamanıza üzülenler için ne söylemek istersiniz?</strong></p><p>Filmde 15’in üzerinde yapay zekâ aracı kullandım ve elbette bugün popüler olan modellerin çoğu buna dahildi ancak bu şirketlerin reklamını yapmak istemediğim için isim vermiyorum. Günümüzde pek çok platform sanatçılarla sponsorluk ya da ortaklık üzerinden ilişki kuruyor. Ben bu konuda biraz eski kafalıyım, bağımsızlığı her şeyden önemli buluyorum. Üreten herkese de aynı şeyi tavsiye ederim: Tek bir modele ya da araca bağlı kalmayın, farklı sistemleri keşfedin.</p><p><strong>40 yaş üstü için yapay zeka workshop ilanlarları gördüm. Sorum şu; yapay zeka bu nesli birbirinden ayıran en büyük faktör olabilir mi ?</strong></p><p>Kağıt üzerinde öyle görünüyor ama benzer bir durumu internet ve sosyal medya kullanımında da yaşadık. Eski neslin sosyal medya kullanımı gençlerden çok daha fazla. Uzun vadede benzer bir şeyi yaşama ihtimalimiz yüksek. Yapay zeka araçları ve chatbotlar gençlerden ziyade eski nesillerde bağımlılık yapabilir.</p><p><strong>Ailece yapay zeka kültürünün öncüsü olarak tanınıyorsunuz. Diğer ailelere göre yaşam şekliniz farklı mı?</strong></p><p>Eşimle beraber yıllardır yapay zeka araçları ile üretim yapıyoruz, o da alanın uluslararası anlamda tanınmış isimlerinden birisi. Sanılanın aksine teknolojik ya da ultra modern bir hayatımız yok. Şehirden uzakta, bahçeli bir evde, düzenli yürüyüşler yaptığımız sakin bir yaşam sürüyoruz. Yalnızca çağımızın enformasyon bombardımanından kendimizi bilinçli bir şekilde korumaya çalışıyoruz. Bazen bu ciddi bir efor gerektiriyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766881" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/6f52cbca-5o2k3a5zvqt9a9k2dmtk.webp" data-title="Zamanın tadını saklayan lezzetler" data-url="/hayat/zamanin-tadini-saklayan-lezzetler-4766881" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zamanın tadını saklayan lezzetler</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764475" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp" data-title="‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi" data-url="/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764489" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/bcdf4876-8ijqvxuq3yw9sux70gjhvt.webp" data-title="Kısa film uzun metrajın sadakası değildir" data-url="/hayat/kisa-film-uzun-metrajin-sadakasi-degildir-4764489" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kısa film uzun metrajın sadakası değildir</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764502" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/98aaa578-td368392iashm67haprbmh.webp" data-title="Kadıköy’ün yeni lezzet durakları" data-url="/hayat/kadikoyun-yeni-lezzet-duraklari-4764502" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kadıköy’ün yeni lezzet durakları</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dunyanin-ilk-yapay-zeka-belgeseline-turk-imzasi-4766890</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakan Varol</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/aa7872f8-us46ez48k1q6fkizqfmsa.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şehir Rehberi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4766894</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4766894" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/530a1f03-twnn5n0dhwc0ek3lj3uzb.webp" data-card-width="1200" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/530a1f03-twnn5n0dhwc0ek3lj3uzb.webp"></p><h2>Çarpıcı bir çöküş hikâyesi</h2><p>ENKA Sanat, yeni sezonda müziğin ve tiyatronun bir araya geldiği zengin bir programla sanatseverlerle buluşuyor. ENKA Oditoryumu’nda gerçekleşecek etkinlikler, birbirinden değerli sanatçıları ve özgün prodüksiyonları ağırlayacak. 25 Kasım Salı akşamı sahnelenecek “Linçler ve Dudaklar”, Halil Babür’ün yazıp yönettiği; Cihat Süvarioğlu, Hare Sürel, Onur Gürçay, İlyas Özçakır ve Ceren Köse’nin rol aldığı çarpıcı bir yapım. Eskimek, uyum sağlamak ve haklı olma temalarını merkeze alan oyun, bir zamanların incelikli yazarıyken internet fenomenine dönüşen Cemal’in içsel çöküşünü anlatacak.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/ad62dca8-5aorbuq1lnhqhg02e4wxih.webp" data-card-width="800" data-card-height="1222" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/ad62dca8-5aorbuq1lnhqhg02e4wxih.webp"></p><h2>Refik Anadol’dan “Türkiye–Flora”sı</h2><p>Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, ikinci yaşını 1940’lardan bu yana oluşturulan koleksiyonunun ilk yapay zekâ veri heykeli ile kutluyor. Yapay zekâ, büyük veri ve algoritmaları sanatla buluşturan Refik Anadol’un geliştirdiği “Büyük Doğa Modeli”projesinin Türkiye ayağının ilk eseri olan “Türkiye-Flora” ülkemizin endemik türlerinin kırılgan güzelliğine odaklanıyor. Sanatçının proje kapsamında oluşturulan veri tabanı ve yapay zekâ modelinden yararlanarak tasarladığı 10 dakikalık bir yapay zekâ veri heykeli “Türkiye- Flora”, İstanbul Beyoğlu’nda bulunan müzede salıdan cumaya 10.00-19.00, cumartesi ve pazar günleri 12.00-19.00 saatleri arasında müzenin 3. katında izlenebilir.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/4be5fdc1-b64n0251tjhaqodld0cxe5.webp" data-card-width="800" data-card-height="1121" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/4be5fdc1-b64n0251tjhaqodld0cxe5.webp"></p><h2>Kameralar “Yeşil Vatan” için kayıtta</h2><p>Tarım ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü ve OGEM-VAK tarafından düzenlenen Yeşil Vatan Kısa Film Yarışması” çevre sorunlarına dikkat çeken ve sürdürülebilir yaşamı teşvik eden kısa film ve belgesellerin ortaya çıkmasını hedefliyor. Yarışma, Yeşil Vatan kavramını odağına alarak, çevre sorunlarına sanatsal bir perspektif sunulmasını teşvik ediyor. Başvuruların 30 Kasım’a kadar devam edeceği yarışmada finalistler 21 Aralık tarihinde açıklanacak. Profesyonel filmler kategorisinde birincilik ödülü 100 bin TL, ikincilik 75 bin TL, üçüncülük 50 bin TL. Öğrenci filmleri kategorisinde ise birinciye 75 bin TL, ikinciye 50 bin TL, üçüncüye 35 bin TL verilecek. Ayrıca Yeşil Vatan özel ödülü ve mansiyonlar da sahiplerini bulacak.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/154cb74e-jqhkjpnq8wtf5z0nzmin.webp" data-card-width="1274" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/154cb74e-jqhkjpnq8wtf5z0nzmin.webp"></p><h2>Ege’nin coşkusu Atatürk için sahnede</h2><p>Atatürk Haftası ve Zeybekler Konseri”, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak üzere düzenlenen özel bir etkinlik olarak sanatseverlerle buluşuyor. Sanat yönetmenliğini Ferruh Yarkın’ın üstlendiği konserde, Atatürk’e duyulan derin saygı ve minnet, Ege’nin kahramanlık ve coşku dolu dansı zeybeğin etkileyici yorumuyla sahneye taşınacak. Atatürk Haftası ve Zeybekler Konseri-İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu, 12 Kasım saat 20.00’de AKM Tiyatro Salonu’nda.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/d6e3d755-6pwkffwxl435bk06dyxe6.webp" data-card-width="800" data-card-height="960" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/d6e3d755-6pwkffwxl435bk06dyxe6.webp"></p><h2>Derviş Zaim “Ayna”yla yüzleşmeye çağırıyor</h2><p>Yönetmen, yazar Derviş Zaim, sinema ve edebiyat alanındaki üretimlerine paralel olarak çağdaş sanat girişimlerinde yeni bir sayfa açıyor. 2024 yılında “Berzah” adlı ilk enstalasyonperformansıyla dikkat çeken Zaim, şimdiyse Arkhe tarafından düzenlenen 2. Lefkoşa Bienali kapsamında “Ayna” adlı çağdaş sanat enstalasyonuyla izleyiciyi yüzleşmeye, bağışlamaya ve merhamete davet ediyor. “Ayna”, Derviş Zaim’in sanatında sıkça rastlanan metinlerarasılık izleğini çağdaş sanat alanına taşıyor. Enstalasyon, 6 Aralık 2025 tarihlerine kadar sürecek etkinlik kapsamında Lefkoşa’da görülebilir.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/4f9b673e-bp0ds0v5cbsuh75bore53.webp" data-card-width="408" data-card-height="577" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/4f9b673e-bp0ds0v5cbsuh75bore53.webp"></p><h2>Mavi Yeşil 26. yılını tamamladı</h2><p>Mavi Yeşil, 156. sayısıyla okurlarının karşısına çıktı. Kasım-Aralık 2025 tarihli 156. sayısıyla 26. yılının tamamlayan Mavi Yeşil, okurlarına yine zengin bir içerik sunuyor. Halil Yörükoğlu, Ali Tuna ve Özge Nur Botan, bu sayının üç öykücüsü olarak dergide yerini alıyor. Hilmi Haşal, Elif Gümüşler, Doğan Atasever, Canan Örs, Canan Sanlı ve Arda Doğukan Şimşek ise şiirleriyle yılın son sayısını süslüyor. Ayrıca İsmail Şimşek, yakınlarda Karadeniz kokulu “Altın Uygarlığın Mirası” adlı romanı yayımlanan Barış Müstecaplıoğlu ile romanı hakkında konuşurken; Berkiz Berksoy, 2024’te Nobel Ödülü alan Han Kang’ın “olanaksız olana nasıl ses verilir?”sorusunu temel alan “Veda Etmiyorum” romanını değerlendirdi.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/33da192b-xjaug7a6ufp9dxglghng.webp" data-card-width="1184" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/33da192b-xjaug7a6ufp9dxglghng.webp"></p><h2>Minik sanatseverlere yeni bienal hikâyesi</h2><p>18. İstanbul Bienali, çocuklara yönelik öğrenme programları, özel etkinlikler ve yayınlarla minik sanatseverleri güncel sanatla buluşturmaya devam ediyor. 2017’den bu yana bienal sergilerine eşlik eden çocuk kitaplarının kahramanları “Opti ile Pesi”, bu yıl Hisar Okulları desteğiyle hazırlanan yeni kitap “Opti ile Pesi: Kayıp Sesler Haritası” ile geri dönüyor. Yekta Kopan’ın kaleminden, Gökçe Akgül’ün çizimleriyle hayat bulan ve Burcu Ural Kopan’ın editörlüğünü üstlendiği hikâye, İstanbul’un renkliliğini ve çeşitliliğini, bienal mekânları arasında kayıp dostlarını arayan iki kuşun serüveniyle anlatıyor. Türkçe ve İngilizce olarak basılan kitap, sergi mekânlarından Galata Rum Okulu ve Zihni Han ile İKSV Alt Kat’tan bienal süresince ücretsiz olarak temin edilebilir.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/b190355d-zt1aytakt30ovpbgkr07y8.webp" data-card-width="800" data-card-height="979" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/b190355d-zt1aytakt30ovpbgkr07y8.webp"></p><h2>Arkeoloji öğrencilerine keşif desteği başladı</h2><p>SICPA Türkiye’nin desteğiyle hayata geçirilen “Arkeoloji Öğrencileri Keşif Desteği Programı”na başvurular başladı. Program kapsamında, aralarında Topkapı Sarayı, Efes, Nemrut, Göbeklitepe, Sümela Manastırı ve Kars Ani gibi Türkiye’nin önemli müze ve ören yerlerini içeren toplam 18 rota bulunuyor. Geleceğin arkeologları, Türkiye’nin dört bir yanındaki müze ve örenyerlerini ziyaret ederek, hem teorik bilgilerini pratiğe döküyor, hem de kültürel mirasa yakından tanık olma şansı bulacak. Programa katılmak isteyen öğrenciler, arkeolojiye olan ilgilerini anlatan kısa bir biyografi ile eğitim ve deneyimlerini içeren belgeleri, 14 Kasım 2025 tarihine kadar info@sicpa.com.tradresine ulaştırabilirler.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/560b903a-uw3turnqoxhx2vb63uuf8s.webp" data-card-width="898" data-card-height="500" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/560b903a-uw3turnqoxhx2vb63uuf8s.webp"></p><h2>Eleştiri alanında yeni ödül</h2><p>Sanatatak tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen Turgay Sönmez Eleştiri Ödülü, İstanbul Modern’de 21 Mart–12 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleşen “Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye” sergisi üzerine kaleme alınan yazılar için açık çağrıda bulunmuştu. Ayşegül Sönmez, Cem Erciyes, Erkan Aktuğ, İhsan Yılmaz ve Seda Yörüker yer aldığı jüri değerlendirme sonucunda Başak Eylül Çimen’in, “Ömer Uluç Retrospektif Sergisine Dair Notlar: Bir Karşılaşma” başlıklı yazısını birinciliğe değer gördü.</p><p><br></p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/fd95bde2-4kvopis67f7p0jjvtcqnt.webp" data-card-width="800" data-card-height="1003" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/9/fd95bde2-4kvopis67f7p0jjvtcqnt.webp"></p><h2>Filistin’e destek için kadınlar müzikle buluşuyor </h2><p>Filistin’e umut ve dayanışma mesajı taşıyan “Filistin Destek Konseri”, 16 Kasım Pazar günü saat 18.30’da Fatih Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek. Sadece kadınlara özel düzenlenen etkinlikte, müziğin birleştirici gücü barış ve direniş temasıyla buluşacak. 300 TL bağış bedeliyle katılım sağlanabilecek konsere rezervasyon için 0544 620 9414 numarasından iletişime geçilebilir. Etkinlikte ayrıca Filistin temalı ürünlerin yer aldığı bir kermes standı da bulunacak.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4766888" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/9/c02dc4db-wf4uex3odoee01m9m6wjll.webp" data-title="Zeytinin ‘Çağ’ı ve ‘Döngü’sü" data-url="/hayat/zeytinin-cagi-ve-dongusu-4766888" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Zeytinin ‘Çağ’ı ve ‘Döngü’sü</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4764497" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/11/1/1a15be1b-j091u4ppmih0nsuv3grpm.webp" data-title="Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır" data-url="/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762196" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/b164d467-x9ysbizjwyp73twi6vem1.webp" data-title="Prestij artık dijitalde inşa ediliyor" data-url="/hayat/prestij-artik-dijitalde-insa-ediliyor-4762196" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Prestij artık dijitalde inşa ediliyor</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762202" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/bffa8a78-e6hp4ry1at13upcp40smij.webp" data-title="Maksudi Türk ve Müslüman haklarının savunucusuydu" data-url="/hayat/maksudi-turk-ve-musluman-haklarinin-savunucusuydu-4762202" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Maksudi Türk ve Müslüman haklarının savunucusuydu</span></span></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sehir-rehberi-4766894</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/9/0c9936cd-9ug05krn1cuwo9et5hembf.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 09 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>‘İstanbul’un gözü’nden Erdoğan ailesi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475" rel="standout" />
      <description>İstanbul’daki Vakıfbank Genel Müdürlük binasında VakıfBank Sanat Galerisi usta fotoğrafçı Ara Güler’in İstanbul temalı 114 fotoğrafıyla kapılarını açtı. Serginin açılışını yapan Emine Erdoğan,Ara Güler’in evlerine gelip aile fotoğraflarını çekmesinden duyduğu memnuniyeti, “Bizim için çok önemli bir hatıra” sözleriyle dile getirdi. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Finans Merkezi Vakıfbank Genel Müdürlük binasındaki VakıfBank Sanat Galerisi, Ara Güler sergisiyle kapılarını açtı. VakıfBank ve Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik A.Ş işbirliğiyle düzenlenen ilk serginin açılışını Emine Erdoğan yaptı. Ankara’dan sonra İstanbul’da kapılarını açan VakıfBank Sanat Galerisi’nde VakıfBank koleksiyonunda da üç eseri bulunan usta fotoğrafçı Ara Güler’in  İstanbul temalı fotoğrafları yer alıyor. 2018 yılında aramızdan ayrılan ve “İstanbul’un Gözü” olarak da bilinen usta fotoğrafçı Ara Güler’in İstanbul sokaklarını adım adım gezerek fotoğrafladığı İstanbul manzaralarından oluşan sergi bizi dünden bugüne İstanbul’da unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyor. </p><h2>1950’lerin İstanbul’una bir yolculuk</h2><p>Güler’in karelerinde 1950’lerden günümüze İstanbul’un ara sokaklarında, insan hikayelerinde kaybolurken aynı zamanda  VakıfBank’ın  farklı yerlerde sürpriz olarak levhaları da karşımıza çıkıyor. Ama asıl sürpriz Ara Güler’in vefatından bir süre önce çektiği bir dizi fotoğraftan yapılmış bir seçki de  yaşanıyor. </p><h2>Cumhurbaşkanı’nın evinden bir kare</h2><p>İstanbul’un siyah beyaz hatıra defteri gibi uzanan semtlerinden Kısıklı’ya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın evine doğru bir yolculuk yapıyoruz: Usta fotoğrafçının  objektifi bu defa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin günlük hayatından bir ana çevriliyor. Bu fotoğrafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ve torunlarıyla birlikte çekilmiş bir kare  ilk kez bu sergide gün yüzüne çıkıyor.</p><h2>Çok saygı duyduğumuz bir insandı</h2><p>Açılış kurdelesini kesen Emine Erdoğan, Yeni Şafak Pazar’a bu fotoğrafın çekildiği özel anı anlattı: “Sergide de yer alan bu fotoğraf bizim için çok değerli. Kendisi çok saygı duyduğumuz bir insandı. Bizim evimize gelmiş olması bizi çok etkiledi gerçekten. Ondan geriye bize ölmez bir eser kaldı. Bu sergide de o günden güzel bir fotoğraf var. Onun için nasıl bir anlamı vardı  bilmiyorum ama bizim için çok büyük bir önemi oldu.”</p><p>Erdoğan sergide yer alan İstanbul fotoğrafları arasında gezerken de kendi çocukluk günlerindeki İstanbul’a doğru bir yolculuk yaptığını ve tekrar gözünde pek çok hatıranın canlandığını dile getirdi. </p><p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip  Erdoğan’ın açılış için gönderdiği mesaj ise açılış töreninde katılımcılarla paylaşıldı.</p><h2>114 siyah beyaz karede İstanbul</h2><p>Emine Erdoğan,  fotoğrafçı Ara Güler’in büyük çoğunluğu siyah beyaz 114 fotoğrafının yer aldığı sergiyi gezerken Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Nezahat Saraç da, Erdoğan’a refakat etti ve sergideki fotoğrafların hikayesini anlattı. Güler’in deklanşöründen çıkan eserler hakkında bilgi alan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve torunlarıyla birlikte yer aldığı kareyi ise bir süre inceledi. Erdoğan, sergiyi gezdikten sonra Vakıfbank Kadın Voleybol Takımı oyuncularıyla fotoğraf çektirdi. Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Serdar Üstünsalih tarafından, Emine Erdoğan’a, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yer aldığı, Ara Güler tarafından çekilen fotoğrafı hediye etti.</p><h2>İnsana dair hikayeleri ölümsüzleştirdi</h2><p>Açılışa Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanları, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Politika Kurulu Üyeleri, Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan, Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar, Doğuş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, oyuncu Tolga Sarıtaş, iş dünyasının tanınan isimleri, kültür sanat editörleri ve fotoğraf sanatçıları katıldı. Emine Erdoğan, programa ilişkin NSosyal hesabından yaptığı paylaşımda, “VakıfBank Sanat Galerisi’nin hayırlara vesile olmasını diliyorum. İlk serginin, şehrin belleğini ve insana dair hikâyeleri fotoğraf karelerinde ölümsüzleştiren usta sanatçı Ara Güler’e adanmış olması ise ayrıca kıymetli. Bu vesileyle büyük sanatçıyı rahmetle anıyor, kültür-sanat dünyamıza değer katan tüm kurum ve paydaşlara teşekkür ediyorum.” ifadelerine yer verdi.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/1c18459c-mwprn6rubjq91hg7lupoc.webp" data-card-width="1234" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/1c18459c-mwprn6rubjq91hg7lupoc.webp" data-card-caption="VakıfBank Sanat Galerisi kapılarını Ara Güler sergisiyle açtı. Serginin açılışını Emine Erdoğan yaptı. "></p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762202" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/bffa8a78-e6hp4ry1at13upcp40smij.webp" data-title="Maksudi Türk ve Müslüman haklarının savunucusuydu" data-url="/hayat/maksudi-turk-ve-musluman-haklarinin-savunucusuydu-4762202" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Maksudi Türk ve Müslüman haklarının savunucusuydu</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/istanbulun-gozunden-erdogan-ailesi-4764475</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ayşe Olgun</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/36ba9917-ikfe0nzjj86v6finjlpph.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mahrumiyet çocuğu eksiltmez büyütür</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/mahrumiyet-cocugu-eksiltmez-buyutur-4764477</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/mahrumiyet-cocugu-eksiltmez-buyutur-4764477" rel="standout" />
      <description>Klinik Psikolog Hilal Çorbacıoğlu’nun Aile Yayınları etiketiyle yayımlanan “Mahrumiyet Eğitimi” kitabı okurlarla buluştu. Çorbacıoğlu, bir çocuğun bir şeye hemen kavuşamadığında içinde sabır, direnç ve gayret inşa ettiğini söylüyor. “Mahrumiyet, çocuğu eksiltmez, büyütür. Eksik bırakmaz, derinleştirir” diyen Çorbacıoğlu, “Çocuk, ‘her istediğim hemen olsun’ yerine ‘emek verirsem olur’u öğrendiğinde, hem hayatla hem kendisiyle sağlıklı bir ilişki kurar” açıklamasını yapıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugünün çocukları her şeye sahip ama hiçbir şey onlara yetmiyor. Odanın ortasında, yüzlerce oyuncağın içinde oturup, “Canım sıkılıyor” diyen çocukların sayısı her geçen gün artıyor. Ve anne-babalar “Alsak alsak şimdi ne alsak” yangınının içinde günbegün daha çok kavruluyor! Klinik Psikolog Hilal Çorbacıoğlu, Aile Yayınları etiketiyle yayımlanan “Mahrumiyet Eğitimi” kitabında, çocuk yetiştirmenin temelinde “fazla vermek” değil, “doğru vermek” anlayışının yattığını hatırlatıyor. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/ad4f43e4-xbtv59r07irunijtyy04b.webp" data-card-width="800" data-card-height="968" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/ad4f43e4-xbtv59r07irunijtyy04b.webp" data-card-caption="Hilal  Çorbacıoğlu"></p><h2>Sınır koyamamak farkındalık eksikliğinden kaynaklanıyor</h2><p><strong>Bir terapist olarak “Mahrumiyet Eğitimi” kitabını yazma fikri nasıl doğdu? Hangi gözlemler sizi bu konuyu kaleme almaya itti?</strong></p><p>Bu kitabı yazma fikri, aslında seans odasında yıllardır defalarca tanık olduğum bir tabloyla başladı. Oyuncaklara boğulmuş ama mutsuz, her istediği karşılanmış ama hâlâ tatminsiz çocuklar… Ve yanlarında “Her şeyi verdik ama mutlu edemedik” diyen yorgun ve suçluluk duygusuyla kıvranan anne babalar. Yalnızca çocukların değil, ebeveynlerin içindeki yaralı çocukların da gözyaşını gördüm.  “Eksik olan şey daha fazlası değil, daha derini” diyerek gözlemledim. Zamanla şunu fark ettim: Çocuklara sınır koyamamak aslında sevgi eksikliğinden değil, farkındalık eksikliğinden kaynaklanıyor. Birçoğumuz çocuklarımızı korumaya çalışırken, fark etmeden kendi çocukluğumuzu telafi etmeye çalışıyoruz. Bu yüzden de “çok vererek bazen hiç veremiyor, çok konuşarak bazen hiç duyamıyoruz.” Bu kitap o yüzden bir ebeveynlik rehberi değil, bir iç muhasebe daveti aslında. Seanslarda gördüğüm her hikâye bana şunu öğretti: Bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey, daha fazla eşya değil; daha fazla ilişki, daha fazla görülme ve daha fazla rehberlik. Ve bu rehberlik, önce kendimize dönüp bakma cesaretiyle mümkün. Bu kitap, o cesaretin hikâyesi.</p><p><strong>Mahrumiyet, birçok ebeveynin zihninde “yoksunluk” ya da “eksiklik” gibi çağrışıyor.</strong></p><p>Oysa siz onu bir ruh terbiyesi olarak tanımlıyorsunuz. Mahrumiyet nasıl olur da çocuğun karakterini inşa eden bir değere dönüşür?</p><p>Mahrumiyet, çocuğun elinden bir şeyin alınması değil; kalbine bir değerin yerleştirilmesidir. Bir çocuk her istediğini hemen elde ettiğinde, hayatın doğal ritmini; beklemeyi, çabalamayı, sabretmeyi değil, hayatın hızını öğrenir. Oysa bir şeyin hemen değil, beklediğinde, sabrettiğinde, çabaladığında o süreçte çocuğun içinde bir şey büyüyor: yeterlilik duygusu. Yani “Mahrumiyet”, aslında ruhun çalışmaya başladığı andır. Bir çocuk bir şeye hemen kavuşamadığında, içinde bir şey inşa eder: sabır, direnç, gayret. Ve bu, hayatta hiçbir başarının yerini tutamayacağı bir kazanımdır. Dolayısıyla mahrumiyet, çocuğu eksiltmez — büyütür. Eksik bırakmaz — derinleştirir. Çünkü çocuk, “her istediğim hemen olsun” yerine “emek verirsem olur”u öğrendiğinde hem hayatla hem kendisiyle sağlıklı bir ilişki kurar. Çocuk için mahrumiyet, bir yoksunluk değil; ruhun olgunlaşma alanıdır. Beklemek, hayalin etrafında sabırla dolaşmaktır. Ve o sabır, bir gün bir resme, bir cesarete, bir “ben yaptım” cümlesine dönüşür. Mahrumiyet, bir çocuğun kalbine sabır, aklına ölçü, ruhuna güç kazandıran bir terbiyedir.</p><h2>Şükreden çocuklar daha huzurlu ve daha empatik</h2><p><strong>Mahrumiyet, sabır ve şükür arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?</strong></p><p><strong>Maneviyat, çocuk yetiştirme sürecine hangi dengeyi kazandırabilir?</strong></p><p>Mahrumiyet, sabır ve şükür… Aslında bunlar, insan ruhunun üç nefesi gibidir: Biri olmadan diğeri tam olarak var olamaz. Mahrumiyet, ruhun sabrı çağırdığı yerdir; sabır, şükrün anlamını büyütür; şükür ise mahrumiyetin acısını anlamla dönüştürür. Şükreden çocuklar daha dayanıklı, daha huzurlu ve daha empatik oluyor. Çünkü şükür, yalnızca teşekkür etmek değildir; hayatı olduğu hâliyle kabul etmeyi öğrenmektir. Bu kabulleniş, çocuğa hem duygusal bağışıklık kazandırır hem de dünyayla daha barışık bir benlik kurmasını sağlar. </p><h2>Yasak koymayın birlikte karar alın </h2><p><strong>Evde sadeleşmeyi ve paylaşma kültürünü çocukla birlikte nasıl başarabiliriz?</strong></p><p>Bir evde sadeleşmek, aslında o evin ritmini yavaşlatmak demektir. Bu süreci çocuğun hayatına katmanın en etkili yolu, yasak koymak değil, birlikte karar almaktır. </p><p><strong>“Emanet Sepeti”:</strong> Beraber karar verip temizlediğiniz oyuncak/kitapları ayda bir komşu, okul, dernek vb. yere götürün.  “Bugün şu oyuncak buraya gitti; yeni sahibinin ismini bilmiyoruz ama mutluluğunu hayal ediyoruz.”</p><p><strong>Çocuğun rolü: </strong>Temizleme, paketleme, not yazma. Verirken görünür kahraman olsun.</p><p><strong>Şükür Defteri:</strong> “Doyamadıklarım var; ama elimde olanın kıymetini görüyorum.”</p><p>Bu, sinir sistemini düzenler; sabır ve bekleme kasını büyütür.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762191" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/9f59bb06-rbpa8cqiyjpo1i84d0fen.webp" data-title="Portakal Sanat’tan Naile Hanım sürprizi" data-url="/hayat/portakal-sanattan-naile-hanim-surprizi-4762191" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Portakal Sanat’tan Naile Hanım sürprizi</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/mahrumiyet-cocugu-eksiltmez-buyutur-4764477</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/a3e152b6-vm1j347op2id5qn33aa6ha.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dergilik: İnsan insanlığı savununca</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-insan-insanligi-savununca-4764479</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-insan-insanligi-savununca-4764479" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sevin(in) başlıklı bir yazı kaleme almış yönetmen Ömer İdris Akdin, Yolcu’nun 113. sayısındaki giriş yazısında. Samsun’da hazırlanıp Ankara’da basılan Yolcu’nun sahibi Abdullah Özdemir. Yayın danışmanları, kurulu ve editörleri olan derginin 2025 yılı yaz sayısıyla ‘dergi buluşması’ vesilesiyle karşılaştım. Ön kapağını Filistin’e ayıran 52 sayfalık büyük boy derginin arka kapağını da Filistinli şair Tevfik Zeyyad’ın (Tawfiq Zayyad) şiiri süslüyor: Ey yaşayan kökümüz-sarıl toprağa, / Ey damarlar-derine inin! / Zulmeden dönüp baksa hesabına / Daha iyidir- / Çünkü döner bu çark: / Her eylemin bir karşılığı vardır- / Okuyun, / Yazılmış olanı Kitap’ta! Yolcu’nun bu sayıdaki söyleşi konuğu Bülent Sönmez’in sorularını cevaplayan Mehmet Çelik. Konu derin: Edebiyat ve felsefe. Soruldu bölümündeyse Mücahit Gültekin, Faik Öcal’a konuşmuş. Mustafa Everdi’nin yazısı Yol Dediğin İnsanlık Yoludur başlığıyla dergide. Aydın Hız, Edebiyat Dergileri Atlası’nı yazmış.’ Atlas’ın yazarı Selçuk Küpçük’se kendini ararken bulduğu Nihat Genç’i anlatmış. Cemal Balıbey’in Asım Gültekin’i anlattığı metin gayet ‘dokunaklı’ olmuş. Abdullah Harmancı ‘öykü yazma’ üzerine on değini kaleme almış. Son sözü şiir söylesin. Fatih Tezce’den: bilmediğim bir alfabeyle konuşuyorlar / ve hiç anlamıyor kuşlar, akdeniz’de martılar / dünya anlamıyor, zeytin ağaçları anlamıyor / duvarda ip gibi gözyaşın. 12 şairin katkı sağladığı dergiye, yolcudergisi@gmail.com e posta adresinden veya 0505 781 05 50 numaralı telefondan ulaşılabilir.   </p><p><strong>Değinmeler... </strong></p><p>Vakti geldi alt başlığıyla okuruna ulaşan kültür, sanat ve düşünce dergisi Harman, İstanbul’da yayına hazırlanıyor. Derginin sahibi Tezcan Atalay, yayın danışmanı Mehmet Atalay. Mutfağa baktığımızda, geniş bir kadro görüyoruz. Dergi büyük boy ve 64 sayfa olarak okura ulaşıyor. Harman’ın elimdeki Bahar 2025 sayısının kapağını Dilara Bahadır imzalı bir çizim süslüyor. Arka kapaktaysa Hz. Ali’nin bir sözü var: Cahiller onu çoğalttı. Kapak içlerini bile değerlendiren derginin “Sevgili okur” hitabıyla başlayan Takdim yazısında, eğitim konusu ele alınarak, “Bu sayıda Harman, bir kez daha eğildi suya. Belki bir iz bulur belki bir yön” deniliyor. Yaklaşık 30 şair ve yazarın katkı sağladığı dergiye harmandergi@hotmail.com e posta adresi vasıtasıyla ulaşmak mümkün. </p><p>Harman’ımız bereketli, kalemimiz kavi olsun!    </p><h2>TÜRKÇE’NİN TRAKYALI BAYRAKTARI</h2><p>Fiyaka, Batı Trakya’da Türkçe’nin bayraktarı olarak görülen bir dergi. Kapak içleri de dahil tümüyle değerlendirilen 36 sayfalık dergiyi Hüseyin Mehmet ve arkadaşları Yunanistan’da çıkarıyor.</p><p>Edebiyat ve düşünce ağırlıklı olan Fiyaka, Batı Trakyalı gençlere rehber olma ve dergi okuma boşluğunu doldurup Türkçeyi diri tutma amacını taşıyor. Dergi bir yandan da kültür ve sanatın, edebiyat ve fikriyatın nabzını tutuyor. Fiyaka, Trakya’nın en batısındaki İpsala’da ve Gümülcine'de çıkıyor ve diğer şehirlere dağılıyor. Mosab Abu Toha, Onur İbram, Ahmet Molla Mehmet, Meltem Ali, Bilal Sarı Mahmut, Erkan Kırdali, Ayşe Adem, Salih Canbaz, (şehit Mustafa Cambaz’a rahmet olsun) Esra-Büşra-Furkan Belço, Harun Halil, Melis Deli Hasan, Elif Gürkan ve Fatih Kurt her sayısına 20’ye yakın kalemin katkı sağladığı derginin 44. sayısında imzası olan isimler. Sayfalarını düşünce, kültür ve edebiyat yazılarına açan dergiye www.fiyakadergisi.com internet adresinden veya fiyakadergisi@gmail.com e posta adresinden ulaşmak mümkün. Ayşe Adem’in arka kapağı süsleyen şiirinin giriş dizesiyle bitireyim: Toprağa sağlam basıyor ayaklarım.</p><p>Fiyakanız hep yerinde olsun canlar!</p><p><strong>Şehirler ve yollar</strong></p><p>Başlığı Irak’taki edebiyatsever Türk gençlerinin çıkardığı Kökler’in ikinci sayısının dosya başlığı. Üç ayda bir okuruyla buluşan ve Ankara’da yayına hazırlanan 78 sayfalık derginin sahibi Türkmeneli İş Birliği ve Kültür Vakfı adına Turhan Ketene. Mustafa Ziya Baş editörlüğündeki Kökler dergisinin diğer editörleri ise Meral İmge’yle Meral Bayar Saatçi. Üç ayda bir çıkan ve 78 sayfa olarak yayınlanan derginin 2. sayısına İlâf Köprülü’nün Son Tren başlıklı hikâyesiyle merhaba diyoruz. Diğer öykücüler Türbelik Günü’yle Ali Ahmet Kuşçu ve Memleketimin Yıkık Hali’yle Mehmet Öztürk. Sayfalarını on şaire açarak öyküye nazaran şiire daha çok yer ayırmış dergi. Fotoğraflarla da desteklenen Şehirler ve Yollar başlıklı dosyanın yazarları Nuray Kayacı, Aslı Küzecioğlu, Deryah Ömer, Meral Bayar Saatçi, Zeynep Müderris ve bir de denemeye imza atan Aydanur Ekremoğlu. Bu sayının söyleşi konuğu hattat Metin Cevdet Ali Seheroğlu. Ergin Türkmenoğlu’nun sorularını cevaplayan sanatçı, “(Hüsn-ü) Hat Türklerin elinde mucizevi bir buluş ve eşsiz bir sanat kolu haline gelmiştir” diyor. Yazılarıyla Kökler’e destek veren diğer isimler, Merve Beyatlı, Hasan Yazaroğlu, Nuha Kureci ve Hamza Hamamcıoğlu. Son cümleyi şiir söylesin. Deryah Ömer’den: Kitaplarda yazılı direnişin / Hikâyene bir şiir yeter mi? Edebiyat ve kültür dergisine, info@türkmenelivakfi.org e-posta adresinden veya 0312 442 40 65 numaralı telefondan ulaşılabilir. </p><p><strong>Eğitim ve idraki büyütmek</strong></p><p>Genç Öncüler’in 218. sayısı Dergi Günleri’nde geçti elime. Oradaki arkadaşlara “Senede bir görüşüyoruz” diyerek takıldım. Pınar Yayınları adına Şemsettin Özdemir’in sahiplik yaptığı dergiyi Derya Günhan yönetiyor. 48 sayfalık derginin eylül sayısında dosya konusu eğitim. Ezberi Değil, İdraki Büyütmek! başlığı altındaki dosyada, Ayşe Nihal Ocaktan, Oğuzhan Kiriz, Çeşnigir (Çeşnicibaşı), Yusuf Bera Kara, Müberra Zırıh, Zeyneb Rabia Yazıcı, Melek Öztürk Köroğlu ve Berra Kepceler imzalarını görüyoruz. Ayrıca merhum Nurettin Topçu Hoca’nın Kıymetli Gençler başlıklı yazısı da alıntılanarak dosyaya eklenmiş. Genç Öncüler’in dosya dışı yazarlarıysa Betül Sena Ünlü, Mehmet Tokar, Mehmet Koç, Muhammet Furkan Yeşil ve Zeynep Ravza Aktaş. Arka kapak içine konulan Ayet-i Kerime’yle yazımı noktalayayım: … De ki: Ey Rabbim! İlmimi arttır (Tâhâ Suresi, 114). Ayetin 114 Suresi mealen şöyle: Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve “Rabbim! İlmimi arttır” de. Fotoğraf kullanmada cimri davranmayan aylık gençlik dergisine dergigenconculer@gmail.com e-posta adresinden ulaşılabilir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762208" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/75d3e0f1-gcf0ifiopxk9yr1bd6vmk.webp" data-title="Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor" data-url="/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-insan-insanligi-savununca-4764479</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakkı Yanık</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/56cebd73-dxbm2xjhnvmrzs7h3nsz2.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kayaların üzerinde bizi bekleyen Necip Fazıl’mış</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kayalarin-uzerinde-bizi-bekleyen-necip-fazilmis-4764483</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kayalarin-uzerinde-bizi-bekleyen-necip-fazilmis-4764483" rel="standout" />
      <description>Bu yıl “Necip Fazıl Saygı Ödülü”ne layık görülen Çizer Hasan Aycın, Üstad ile yollarının üniversite yıllarında kesiştiğini söylüyor. Bursa’ya konferansa davet ettikleri Üstad’ı vapur inişinde karşılamaya giden arkadaşlarının geç kaldıklarını anlatan Aycın, “Denizin kıyısında kayaların üzerinde ihtiyar b ir adam oturmuş. Dizlerinin üzerine çantasını koymuş, bulmaca dolduruyor. Vapur gelecek mi diye ihtiyara soralım demişler. Adam, ‘Bekleyin, bekleyin gelecek! Yoksa siz Necip Fazıl’ı mı bekliyorsunuz?’ demiş. Oysa sordukları bulduğu bir kağıt parçasına ertesi günkü makalesini yetiştiren Necip Fazıl’mış” diye anlatıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şair, yazar ve mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek’in manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla Star Gazetesi tarafından düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri’nin 2025 yılı kazananları açıklandı. Bu sene 12.’si düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri’nde M. Fatih Andı, Turan Karataş, Ahmet Murat Özel, Melike Günyüz, Samed Karagöz ve Bedir Acar’dan oluşan jürinin seçimleriyle 8 dalda 9 isim ödüle layık görüldü. Celal Fedai, Tarık Tufan, Peren Birsaygılı Mut, Merve Uygun, Hasan Bozdaş, Dia al-Azzawi, Ayşe Sevim, Bayram Bilge Tokel’in çeşitli kategorilerde ödüle layık görülürken Çizer Hasan Aycın ise “Necip Fazıl Saygı Ödülü”nün sahibi oldu. Günübirlik ve kaba mizah anlayışından uzak, ince duyarlılıklar ve kimi zaman sarsıcı ironik eleştirilerin eşlik ettiği şiirsel çizgileriyle sanat, düşünce, edebiyat ve siyaset hayatına açtığı pencereler ve bu pencerelerden gözlemlediklerini düşünce ve inanç hassasiyetleriyle yoğurarak çizgi sanatına yaptığı katkılar dolayısıyla ödüle layık görülen Aycın ile “Necip Fazıl Saygı Ödülü” vesilesiyle bir araya geldik. Ömrünün ahir dönemine yetişebilmekten memnuniyet duyduğu Üstad ile anılarını konuştuk. </p><h2>Çocukken Üstad’ı dedemin arkadaşı sanırdım</h2><p>“Üstad’ın adı benim için yabancı değildi” diyen Hasan Aycın, Necip Fazıl’ın ismini ilk olarak Balıkesir’in merkezinde oturan dedesinden duyduğunu anlatıyor: “Ben bir köy çocuğuydum. O zaman şartlarında neredeyse dünyadan haberimiz yok gibiydi. Haberler gelse de çok çok geç gelirdi. Ama Balıkesir’de oturan dedem vardı. Üçüncü sınıftan dörde geçtiğim yıl yaz döneminde Kur’an tilaveti için onun yanına gittim, hatim indirmek için. Dedemin sıkça bahsettiği isimler vardı. Dede-torun yaptığımız bu sohbetlerde Mehmet Akif Ersoy, Ömer Nasuhi Bilmen, Mehmet Zahit Kotku, Gönenli Mehmet Efendi, Abdurrrahman Gürses, Hasan Basri Çantay’ın yanında ismi geçenlerden biri de Necip Fazıl Kısakürek’ti.” Henüz 9-10 yaşlarındayken bu isimler için “Herhalde dedemin arkadaşları” diye düşündüğünü söyleyen Aycın, “Bu isimlerden her birinin aslında nevi şahsına münhasır özel isimler olduğunu, önemli isimler olduğunu ben daha sonraki gençlik yıllarımda anlamış oldum” diyor. Osmanlı sonrası, Cumhuriyet döneminde muharrir, düşünür, sanatkâr, aksiyon ve fikir adamı olarak en bariz ismin rahmetli Necip Fazıl olduğunun altını çizen Aycın, “Üniversite yıllarımda birkaç kez görüşmemiz oldu. Kendisini konferanslarımıza davet ettik. Bütün eserlerini okuduğum ilk insandır; hayatına ilişkin her şeyi merak ettiğim, öğrenmek istediğim, üstat bilip elini öptüğüm” dediği Necip Fazıl’ı 70’lerin ikinci yarısında tanıdığından bahseden Aycın, “Biz bir anlamda Üstad’ın ahir ömrüne denk geldik. Bursa’da üniversite yıllarımdı. Bir yandan fabrikada çalışıyordum. 80’de malum ihtilal oldu. 83’te askere gimiştim Üstad vefat etti” diye anlatıyor. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/fb738ec9-utoz70y7xrkhg1f9ph38.webp" data-card-width="1267" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/fb738ec9-utoz70y7xrkhg1f9ph38.webp"></p><h2>Üstad’ı Bursa’ya davet ettik</h2><p>Aycın, 1980 İhtilali sonrası dönemin zorlu şartları içerisinde Necip Fazıl’ı Bursa’da misafir ettikleri bir konferans anısını bizimle paylaşıyor: “1970’li yıllarda gençseniz bir takım aktivitelere, bir takım oluşumlara yakın oluyorsunuz. Fahri Korutürk’lü günler, imam-hatiplerin orta kısımları kapatılıyor, İslamcı öğrenciler yeni yeni teşkilatlanıyor, dolayısıyla insana ihtiyaç var. Biz de öğrencilik günlerimizde Bursa’da, Milli Türk Talebe Birliği’nin şubesini açtık. Bir görev de üstlendim. Aynı zamanda Yenidevir gazetesinde çiziyorum. Afişler, pankartları kendi imkânlarımızla hazırlıyoruz. Benden başka pek böyle şeylerle ilgilenen de yoktu. Allah rahmet eylesin Üstad’ı Bursa’ya konferansa davet ettik. Bursa’da öğrencilerin kaldığı Osman Gazi Öğrenci Yurdu’nun sahibi orta halli bir esnaf, Ali Bakkal. Etrafımızda bir tek onun aracı vardı. Beyaz station bir araba. Üstad İstanbul’dan vapurla Mudanya’ya gelecek, onu almaya bu arabayla gidilecek. Ali Ağabey ile yine Balıkesirli iki arkadaşı (Ahmet Günay ve Mustafa Ünal) Mudanya’ya Üstad’ı karşılamaya yolladık. Üçü de Necip Fazıl’ı hiç görmemiş. Üstad da o zaman yanlış hatırlamıyorsam Milli Gazete’de “İhtilal” kitabını tefrika ediyor. O zamanlar bazı kitaplar yayınlanmadan önce gazetede, özellikle Milli Gazete’de köşe yazısı olarak tefrika edilirdi. Bizimkiler iskeleye varıyorlar ama iskelede ne vapur var ne insan. Denizin kıyısında kayaların üzerinde bir ihtiyar oturmuş gazete bulmacası dolduruyor. Mustafa öyle söylüyor. Şu ihtiyara bir soralım demişler. Mustafa, biraz da Balıkesir şivesiyle ‘Amca be vapur ne zaman gelir?’ diye sormuş. ‘Bekleyin, bekleyin gelecek! Yoksa siz Necip Fazıl’ı mı bekliyorsunuz?’ demiş. Paldır küldür üçü birden ‘Üstad’ım’ deyip koşmuşlar. Meğer Üstad gelmiş, bakmış almaya gelen yok… Karşılayan yok… Oturmuş, orda bulduğu bir çimento kağıdı parçasına İhtilal’in bir sonraki gazete yazısını yazmış. ‘Bursa’ya varır varmaz bunu faks edin’ demiş bizimkilere. Genelde böyledir Üstad’ın Anadolu konferansları serüveni. Hakikâten candan, yürekten bir aksiyon adamıydı. Her yere giderdi.” </p><h2>Ayasofya için İstanbul mitingine geldik</h2><p>“Üstad ‘denize dalın’ dese dalardık. Kendi adıma böyle söylesem de o gün umumi olarak haletiruhiyemiz hep böyleydi. O ağır sessizlik yıllarında kulak kesildiğimiz başka ses yoktu” diyen Aycın, Bursa’da Tayyare Sineması’nda gerçekleşen o konferansta Üstad’ın, ertesi gün İstanbul Beyazıt Meydanı’nda komutu vereceğini söylemesi üzerine, otobüslere dolup coşkuyla nasıl Ayasofya’nın açılması için düzenlenen mitinge gittiklerini anlatıyor. O gün kapısı zincirlerle bağlı olan Ayasofya’nın bugün açıldığını gördüğü için şükürler ettiğini sözlerine ekliyor. Ödül almak hakkında düşüncelerini de dile getiren Aycın, “Ben ödülü hak etmeliyim. Yaptığımı ödülü hak edecek şekilde yapmalıyım. Kim ne yapıyorsa öyle yapmalı. Alan almayı, veren vermeyi hak etmeli. 12.si düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri’nin onun hatırasını, mirasını, mefküresini aziz kılmak yolunda bereketli bir geleneğe dönüşmesi dileğiyle bu uğurda imkânlarını seferber edenlerden, emek sarf edenlerden Allah razı olsun” ifadelerinde bulunuyor. </p><h2>Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’u referans aldım</h2><p>Zaman zaman Üstad’a özel çizgiler çizdiğinden, ithaflarda bulunduğundan da bahseden Aycın, Necip Fazıl için, “Bir kere müthiş bir insandı. Bütün seslerin kesildiği bir dönemde tek bir ses var: Necip Fazıl. Pes etmeyen, özür dilemeyen, vazgeçmeyen, biz tabii hep hakkın ve aklın sesi olarak onu biliyor idik. Kendi döneminde bu ülkede bir sürü şair, yazar, muhalif, düşünür vesaire falan insanlar vardı elbette. Ama bizim için bu sıfatların tek bir karşılığı vardı: Üstad. Ondan tevarüs ettiğimiz değerler, misyon ne varsa kendimizi orada bulduk. Bir anlamda o günlerden bugünlere böyle geldik. Bugün beraber olduğuma inandığım, düşündüğüm birçok arkadaşımın da Necip Fazıl’dan  tevarüs edilen çizgi üzerinde olduklarını düşünüyorum. Üstad’tan bolca beslendik. O bizim işaret fişeğimizdi, bugün parlamaya devam ediyor” ifadelerinde bulunuyor. “Benim için en önemli referanslarından biri Sezai Karakoç’tur. Hatıratında (Cinnet Mustatili), küçücük bir ifadesi vardır Sezai Bey’le ilgili: ‘Sezai Karakoç’um’ der. Ben Sezai Bey’i, Diriliş’i okumaya ondan sonra başladım. Ve diğerlerini” diyor. </p><h2>Çizgilerimi görmüş olabilir</h2><p>Üstad’ın o yıllardaki kendi çizimlerini görüp görmediğini tam olarak bilmediğinden de bahseden Aycın, “78 başlarından beri çizgi yayınlıyorum; çizgilerimi gördüğünden haberim olmadı. Ama biz zaten edeben kolay kolay ortaya çıkmazdık. Görmüştür allahüalem, fark etmiştir diye düşünüyorum” şeklinde konuşuyor. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762204" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/958bc69f-uhygzkr1pryx19yt33s6a.webp" data-title="Kapalıçarşı’dan Madrid’e" data-url="/hayat/kapalicarsidan-madride-4762204" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kapalıçarşı’dan Madrid’e</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kayalarin-uzerinde-bizi-bekleyen-necip-fazilmis-4764483</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/4f4338c6-07gb7cw7eoahrvktbht073c.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kısa film uzun metrajın sadakası değildir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kisa-film-uzun-metrajin-sadakasi-degildir-4764489</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kisa-film-uzun-metrajin-sadakasi-degildir-4764489" rel="standout" />
      <description>31. Saraybosna Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Prosedür kısa filmiyle dikkat çeken yönetmen Rabia Özmen, filmin çıkış noktasını, oyuncu seçim sürecini ve sinemaya bakışını anlattı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rabia Bulut</strong></p><p><br></p><p>Her filmin kendine has bir yolculuğu vardır. O yolculukta, filmin yönetmeniyle, senaristiyle şekillenir, büyür ve tamamlanır. Yönetmen Rabia Özmen’in kısa filmi Prosedür de bu yolculuklardan biri. Film, 31. Saraybosna Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaparak seyircisiyle buluştu. Rabia Özmen ile Prosedür’ün hikâyesini, festival deneyimini ve sinemaya bakışını konuştuk.</p><p><strong> Prosedür kısa filminiz, 31. Saraybosna Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Festivalde bulunmak ve filmi seyirciyle buluşturmak sizin için nasıl bir tecrübeydi? </strong></p><p>Filmi bitirdikten sonra benim için en merakla beklediğim an, izleyiciyle buluşacağımız andı. Filmi tamamladık ve izleyicisiyle buluşturmak için hangi festivalde açacağımızı heyecanla bekliyorduk. Saraybosna Film Festivali, dünya çapında bilinen ve takip ettiğim önemli festivallerden biriydi. Filmin dünya prömiyerinin burada gerçekleşeceğini öğrendiğimizde çok mutlu olduk. Hikaye yerel bir meseleyi ele aldığı için, yurtdışındaki izleyicinin nasıl tepki vereceğini merak ediyorduk fakat endişe ettiğimiz gibi olmadı. Saraybosna izleyicisi filmi çok iyi karşıladı ve filmde aktarmak istediğimiz duyguların büyük bir kısmı karşılık buldu. Bu, bizim için çok değerli bir tecrübeydi ve umuyorum ki filmin festival yolculuğu da aynı şekilde devam eder. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/1f6958be-isu0usqg7cm6tgsfxpsm.webp" data-card-width="800" data-card-height="960" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/1f6958be-isu0usqg7cm6tgsfxpsm.webp"></p><h2>Murat’ı artık benden daha iyi tanıyor</h2><p><strong> Kısa filminizin başrollerinde Mücahit Koçak ve Reyhan Özdilek yer alıyor. Kısa filmlerde oyuncu seçimi büyük önem taşıyor. Siz bu seçim sürecini nasıl gerçekleştirdiniz? </strong></p><p>Bu filmde en kritik noktalardan biri kesinlikle oyuncu seçimiydi. Özellikle benim isteğim oyuncuların en başta hikayeye dahil olması önemliydi çünkü çok prova yapma niyetindeydim. Hikayede kalabalık bir oyuncu kadrosu var ve bu kalabalık için birbirine uyum sağlaması gereken 2 karakter var. Bu uyumu perdeye yansıtabilmek için uzun bir çalışma süreci belirledik. Mücahit ve Reyhan’ı zaten ayrı ayrı takip ediyor ve beğeniyordum. Bu rol için çok uygun olduklarını düşündüm. Provalar da bunu doğruladı. Mücahit ile özellikle uzun provalar yaptık ve Murat karakterini derinlemesine çalıştık; artık Murat’ı benden çok daha iyi tanıyordu. Reyhan da Sema’nın motivasyonlarını ve davranışlarını çok iyi kavradı. Set sırasında ikisi de karakterlerini o kadar benimsemişti ki, artık bu iki karakteri benden daha iyi yaşayan oyuncular haline gelmişlerdi. </p><h2>Görünmeyen baskılara dikkat çektim</h2><p><strong> Filmin klastrofobik bir atmosferi var. Bu atmosfer aynı zamanda seyirciye güçlü bir gerilim de yaşatıyor. Ancak film ilerledikçe gerilimin insani bir boyuta evrildiğini görüyoruz. Prosedür’ün hikâyesi nasıl ortaya çıktı, aklınıza nasıl düştü? </strong></p><p>Prosedür’ün hikayesi, insanın günlük hayatındaki görünmeyen kurallar ve bu kuralların üzerimizde yarattığı baskıyı gözlemleme isteğimden doğdu. Bazı prosedürler, küçük gibi görünen ihtiyaçları bile insanın yaşamında büyük sonuçlar doğurabiliyor. İşte bu farkındalık, filmi yapma motivasyonumu oluşturdu. </p><p>Filmin başındaki klostrofobik atmosfer ve gerilim, karakterlerle izleyici arasındaki mesafe ve önyargıyı kurmak için önemliydi. Gerginlik ve baskı altındaki ortam, karakterlerin yaşadığı çaresizlik ve sistemsel kısıtlamaları doğrudan hissettirdi. Hikaye ilerledikçe ise bu gerilim,</p><p>mekanik bir baskı olmaktan çıkıp insani boyuta evrildi. Murat ve Sema üzerinden, prosedürlerin insanlar arasındaki ilişkileri nasıl etkilediğini, sevgi, korku ve çaresizlik gibi duyguların bu mekanizmalar içinde nasıl şekillendiğini göstermeye çalıştık. </p><p>Sonuç olarak film, hem sistemsel gerilimi hem de insanın içinde bulunduğu duruma verdiği tepkileri ve duyguları anlatıyor. Bu iki boyutlu yaklaşım, Prosedür’ü hem gerilimli hem de insani bir hikaye hâline getiriyor. </p><p><strong> Prosedür’ün sizin için kişisel bir tarafı var mı? Bu filmi yapmaya sizi içsel olarak yönlendiren bir şey oldu mu? </strong></p><p>Elbette Prosedür’ün benim için kişisel bir tarafı var. İçinde bulunduğum, üzerine empati kurduğum bir konu olduğu için bu hikâyeyi anlatmak istedim. Ben kuralların varlığını sorgulamıyorum; hayatın belirli düzenleri ve kuralları olması gerektiğini kabul ediyorum. Ama bazı kuralların ve prosedürlerin insani ihtiyaçların ve temel hakların önüne geçmemesi gerektiğine inanıyorum. Hayatta kurallar var, ama hiçbiri bir insanın yaşama hakkını, temel ihtiyaçlarını gölgelememeli. Prosedür’ü yapmak istememin motivasyonu da tam olarak bu: Kuralların ve prosedürlerin hayatımızı düzenlemesi gerektiğini, ama insanı sınırlamaması gerektiğini göstermek. </p><h2>Aslında kendi prosedürlerimiz de var</h2><p><strong> Murat’ın eşi Sema’dan ısrarla bir talebi var. Biz bu talebi ve anlamını filmin sonunda öğreniyoruz. Sema’nın sıkışmışlığını en başından beri hissediyoruz. Prosedürler karşısında sıkışan bir kadın ve bir adam var karşımızda. Hayatın bu prosedürler karşısında nasıl bir şansı var? </strong></p><p>Bu filmde eleştirilen ve işlenen sadece sistemdeki resmi prosedürler değil; hayatta sevdiklerimizle kurduğumuz ilişkilerde de kendi prosedürlerimiz var. Murat ve Sema’nın ilişkisi de buna dayanıyor. Sema, bazı insani ihtiyaçlar ve oluşan boşluklar nedeniyle eşine yardımcı olmak istiyor. Bunun yanında, aralarındaki aile olmanın getirdiği rutinler ve prosedürler de var: Sema’nın bebeğiyle yaşadığı hayat, Murat’ın ailesinden uzakta yaşadığı yaşam ve yeni ortama uyum sağlaması gibi. Film, bu farklı alanlardaki prosedürlerin insan hayatını nasıl etkilediğini ortaya koyuyor. Benim için burada önemli olan, “prosedür” kavramının sadece bürokratik ya da kurumsal bir engel değil, hayatın içinde çok daha kişisel bir boyutunun da olduğuydu. Dolayısıyla filmdeki sorulardan biri de şu: Hayatımız bu kadar prosedürle çevrilmişken, bireyin kendine alan açma şansı nedir?</p><h2>Bize uluslararası bakışta da katkı sunulmuş oldu</h2><p><strong> Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT 12 Punto başta olmak üzere filminiz birçok önemli kurumdan yapım desteği aldı. Sizce bu desteklerin kısa film yapım sürecine katkısı ve önemi nedir? </strong></p><p>Film üretiminde en büyük zorluklardan biri, sınırlı imkânlarla hayalini kurduğunuz dünyayı gerçeğe dönüştürmeye çalışmak. Prosedür de hem prodüksiyon açısından hem de anlatmak istediği dünya açısından oldukça detaylı bir filmdi. Bu yüzden Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve TRT 12 Punto’nun desteği bizim için gerçekten çok değerliydi. Bu ve benzeri diğer desteklerimiz filmin temel ihtiyaçlarını karşılamamıza imkân tanırken, sadece maddi bir katkı değil, aynı zamanda projeyi geliştirirken farklı bir bakış açısı ve uluslararası bir vizyon kazandırdı. Benim için bu tür destekler sadece para anlamına gelmiyor; aynı zamanda moral ve motivasyon da veriyor. Çünkü bir filmin arkasında destekçilerin durduğunu bilmek, hem ekibi daha çok kenetliyor hem de yaptığınız işin görünürlüğünü artırıyor. Kısacası, bu destekler sayesinde bağımsız sinemacılar kendilerini daha özgür ve daha güçlü hissedebiliyor. Bu da ortaya çıkan filmlerin niteliğini doğrudan etkiliyor. </p><h2>Filmimiz için davetler almak heyecan verici</h2><p><strong> Prosedür’ün festival yolculuğu devam ediyor mu? Bundan sonra hangi festivallerde seyirciyle buluşmasını planlıyorsunuz? </strong></p><p>Film dünya prömiyerini yaptıktan sonra bizim için en az bunun kadar önemli olan konu, Türkiye prömiyeri idi. Filmin Türkiye’de izleyiciyle ilk buluşacağı festival bizim için çok değerliydi. Bu konuda arzu ettiğimiz hatırı sayılır festivallerden birinden olumlu dönüş aldık. Böylece Türkiye yolculuğumuz da başlamış oldu. Prosedür, Türkiye prömiyerini 32. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde yapara ilk kez Adana izleyicisiyle buluştu. Bu bizim için çok heyecan verici bir adım. Türkiye prömiyerinin ardından da henüz kesinleşmemiş ama bizi mutlu eden başka güzel haberlerimiz var. En kısa zamanda onlarıda duyurmuş oluruz. Umarım, önümüzdeki dönemde birçok farklı festivalde izleyicisiyle buluşmaya devam eder. </p><p><strong> Sizin için sinema ve yönetmenlik ne ifade ediyor? Bu yolculuğu nasıl tanımlarsınız? </strong></p><p>Sinema benim için tanıştığım andan itibaren bir fark ediş ve keşfetme yolculuğu oldu. Hayatta fark ettiğim ve başkalarının da fark etmesini istediğim duyguları sinema aracılığıyla anlatmak, yolculuğumdaki en büyük motivasyonum. Zamanla bunun sadece bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğunu fark ettim. Yönetmenlik de bunun en önemli parçalarından biri. Çünkü yönetmen olarak verdiğiniz kararlar için herhangi bir onaya ihtiyacınız yok. Her yönetmenin sinema yapma motivasyonu farklıdır. Bu çeşitlilik, beni her projemde sinema yapmaya teşvik ediyor. Keşfetme arzunuz var yolun sonu yok ve sinemanın en güzel yanıda bu bana göre.</p><p><strong> Kısa filmin çeşitli tanımları var. Siz kısa filmi nasıl tanımlarsınız? </strong></p><p>Benim için kısa film, sinemanın özgür alanlarından sadece biri. Sınırlı bir süre içinde bir dünyayı, bir duyguyu ya da bir fikri yoğun bir şekilde anlatmanız gerekiyor. Bu da yönetmeni hem disipline ediyor hem de yaratıcılığını özgürce ortaya koymasına imkân tanıyor. Ama açıkçası ben sinemayı kısa ya da uzun film olarak gruplandırmayı çok doğru bulmuyorum. Her hikâyenin kendi içinde ihtiyaç duyduğu bir anlatım süresi var. Bir hikâye kısa filmle daha güçlü ifade edilebilirken, bir diğeri için uzun metraj gerekebilir. Ülkemizde kısa film bazen uzun filmin sadakası gibi görülüyor ya da yönetmenlerin acemiliğini atmak için yaptığı ilk işler gibi algılanıyor. Oysa benim motivasyonum bu değil. Ben pekâlâ önce uzun, sonra kısa film çeken bir yönetmen de olabilirdim. Bu yüzden kısa film, yönetmenlerin kendilerini sınadığı ya da uzun metraja hazırlık yaptığı bir alan olmak zorunda değil. Onu böyle tanımlamak, aslında kısa filmi diğerlerinden ayrıştırmak ve küçümsemek oluyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/1d9c2177-3dz5r9lhr5je71sr5m99im.webp" data-title="Yazarlık hikâyem bir gözyaşıyla başladı" data-url="/hayat/yazarlik-hikayem-bir-gozyasiyla-basladi-4762210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yazarlık hikâyem bir gözyaşıyla başladı</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kisa-film-uzun-metrajin-sadakasi-degildir-4764489</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/bcdf4876-8ijqvxuq3yw9sux70gjhvt.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyat hakikatin en güçlü tanığıdır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyat-hakikatin-en-guclu-tanigidir-4764493</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyat-hakikatin-en-guclu-tanigidir-4764493" rel="standout" />
      <description>Fransız filozof ve yazar Claude Romano, İstanbul’daydı. Ketebe Yayınları tarafından okurla buluşan “Yaşamın Ezgisi” kitabını anlattı. Romano, edebiyat ile felsefeyi “hakikate yönelmiş iki düşünme biçimi” olarak konumlandırırken, düşünceyi edebiyatın diliyle keşfetmenin önemini vurguladı.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Neslihan Ünsal</strong></p><p><br></p><p>Fransız filozof ve yazar Claude Romano, Ketebe Yayınları’nın düzenlediği söyleşide Türkçede ilk kez yayımlanan kitabı Yaşamın Ezgisi üzerine konuştu. “Edebiyat ve Felsefe Üzerine” başlıklı sohbetin moderatörlüğünü Kadir Filiz üstlenirken Robinson Crusoe 389 Kitabevi edebiyatla felsefenin kesiştiği söyleşinin ev sahibi oldu.</p><p>Romano, edebiyat ile felsefeyi “hakikate yönelmiş iki düşünme biçimi” olarak konumlandırırken, düşünceyi edebiyatın diliyle keşfetmenin önemini vurguladı.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/da0e41cb-gq7ojdkzokept0tkay4gb.webp" data-card-width="800" data-card-height="986" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/da0e41cb-gq7ojdkzokept0tkay4gb.webp" data-card-caption="Claude Romano"></p><h2>“Faulkner’da naif bir fenomenoloji buldum”</h2><p>Romano’nun odağında Yaşamın Ezgisi kitabının merkezinde yer alan William Faulkner bulunuyordu, Proust ya da Musil gibi “filozofça” yazarların aksine Faulkner’ın “felsefeye mesafeli bir otodidakt” olduğunu anımsatan Romano, “Tam da bu yüzden onun betimleme gücünde, deneyimin doğrudan anlatıldığı bir tür naif fenomenoloji keşfettim” dedi.</p><p>Faulkner’ın düşünceyi kavramlarla değil yaşamın içinden anlattığını “Fenomenolojinin özü budur: Yaşantıyı olduğu gibi betimlemek,” cümlesiyle ifade etti. Romano için fenomenoloji yalnızca bir yöntem değil, öze yönelmenin biçimi. Faulkner’ın dili kavramlardan arınmış bir düşünme biçimini mümkün kılıyor, bu yalınlık felsefenin yitirdiği sadeliği yeniden çağırıyordu.</p><p>Romano, Faulkner kitaplarıyla geçirdiği o uzun yaz anısını da okurlarıyla paylaştı: “O zamanlar 2004 yazındaydım ve Faulkner’ın bazı romanlarını okumuştum, ancak Fransa’da tuhaf bir dönem yaşanıyordu çünkü aşırı sıcak bir yazdı. Okumak dışında bir şey yapmak neredeyse imkânsızdı. O sırada Paris’te mahsur kalmıştım. Kendime bu dönemde ne yapmalıyım diye sordum. Faulkner’ın romanını, her şeyini kapsamlı bir şekilde okumaya karar verdim. Öyle de yaptım. Başlangıçta Faulkner hakkında kitap yazmayı planlamıyordum. Ama onu okumaya başladığımda ne kadar güçlü bir fenomenolog olduğunu keşfettim. Güçlü betimlemeler yapma yeteneğine kesinlikle hayran kaldım. Böylece sadece okuduklarımı hatırlamak için hiçbir plan yapmadan birkaç not almaya başladım. Sonra tüm bu notları tekrar okumaya başladım ve belki de bu gerçekten bir kitaptır, dedim. Yaşamın Ezgisi böyle ortaya çıktı.</p><h2>Edebiyat ve felsefe: Aynı dünyanın iki aynası</h2><p> Romano, konuşmasının devamında edebiyat ile felsefe arasındaki bağı ele aldı. Ona göre her iki alan da “insanın varoluşu” sorusunun etrafında dönüyor.</p><p>“Edebiyat da felsefe de insanın varoluşsal sorunları anlatır; edebiyat imgelerle, felsefe kavramlarla. Yöntem farklı ama konu aynıdır.”</p><p>Fransız düşünce geleneğinde edebiyatın felsefeyle iç içe olduğunu hatırlatarak “Derrida, Deleuze, Ricoeur… Hepsi edebiyatı bir düşünme biçimi olarak görmüştür” diye ekledi. Sanatı yalnızca duyguların, felsefeyi ise aklın alanı olarak sınırlamanın yanlış olduğunu vurguladı.</p><p>“Sanat da hakikatin bir yoludur. Bir roman, kavramsal düşüncenin ulaşamadığı derinlikleri gösterebilir.”</p><p>Romano, Faulkner’ı bu nedenle evrensel bir yazar olarak tanımladı. Mississippi’nin küçük kasabalarından konuşsa da insanlığın ortak vicdanına seslenip köleliğin yalnızca siyahlar için değil, beyazlar için de suçluluk duygusu yarattığını hatırlattı.</p><p>“Faulkner kendi kültürünün içinden konuşur ama mağdurun bakışına tahakküm etmez. Toni Morrison’un dediği gibi onun bakışı, gözünü kaçırmadan bakabilen bir bakıştır.” Romano’ya göre bu bakış edebiyatı ahlaki bir alana dönüştürür. “Edebiyat, okurunu başkalarının acısına tanık olmaya çağırır. Bu yüzden edebiyat, hakikatin en güçlü tanığıdır.”</p><h2>Okumak hâlâ özgürleşmenin yolu</h2><p>Romano, çağın hızla değişen düşünme biçimlerine dikkat çekti ve dijitalleşmenin okuma alışkanlıklarını yüzeyselleştirdiğine değindi.</p><p>“Kitapların merkezde olduğu bir çağda yetiştim. Bugün öğrencilerim internette buldukları bir kesiti kitabın kendisi sanıyor. Oysa bir metnin düzenlenmiş, sorumlulukla yayıma hazırlanmış olması bile başlı başına bir kültürdür.”</p><p>Okumayı yalnızca bilgi edinmek değil, insanın kendisiyle kurduğu bir bağ olarak tanımlayan düşünür, yapay zekâ ve sosyal medyanın düşünme özgürlüğünü tehdit ettiğini vurguladı.</p><p>“Düşünmek yük değil, özgürlüğün kendisidir. Bir makineye soru sorduğunuzda sadece bilgiyi değil, kendi düşünme zevkinizi de kaybediyorsunuz.”</p><h2>Hakikat, gözümüzün önündedir aslında</h2><p>Romano konuşmasının son bölümünde ise hakikat kavramına yöneldi. Günümüz dünyasında hakikat kavramının yorgun düştüğünü, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan bir geleneğin onu “önemsiz” ya da “ulaşılmaz” ilan ettiğini belirterek bunun felsefede ciddi bir boşluk yarattığını dile getirdi.</p><p>“Hakikat, en basit olgularda başlar” diyerek devam etti “Şu anda bir odadayız, bu doğrudur. Birbirimizin karşısındayız, bu da doğrudur. Hakikat ne zor ne de erişilmez bir şeydir.”</p><p>Asıl sorunun hakikatin görünmezliği değil ona bakma cesaretinin olduğunu vurguladı ve Belçikalı sinolog Pierre Ryckmans’ın sözünü hatırlattı. “Hakikat karanlıkta değil, gözümüzün önündedir. Zor olan ona bakabilmektir.”</p><p>Romano “Bugün entelektüel olmanın anlamı, gözümüzün önündekine bakabilmektir,” diyerek düşüncesini Faulkner’la örtüştürdü “Faulkner’da insan deneyimini doğrudan görme cesaretini buluyorum. Fenomenoloji tam olarak bu: Öze yani yaşanan hakikate ulaşma çabası.” Ona göre fenomenolojik düşünme, akademik bir yöntemden çok insanın kendine yönelmesinin bir biçimiydi.</p><h2>İstanbul Boğazı’nın güzelliğinden çok etkilendim</h2><p>“Yalnızca üç gündür buradayım; bu benim İstanbul’a ilk ziyaretim.</p><p>Şehrin güzelliğinden, Boğaz’dan çok etkilendim.</p><p>Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ni gezdim, olağanüstü etkileyiciydi.</p><p>Tanıştığım insanlarda büyük bir merak, felsefeye ve edebiyata karşı canlı bir ilgi gördüm. İlerleyen zamanlarda İstanbul’da daha uzun süre kalıp daha çok deneyim kazanmak isterim.” </p><p>Romano, İstanbul’a dair izlenimlerini dinleyicileriyle samimi bir üslupla paylaştı. Ketebe Yayınları’na Claude Romano’nın ilham verici ve keyifli sohbetine tanık olmamızı sağladığı için teşekkür ederiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/edebiyat-hakikatin-en-guclu-tanigidir-4764493</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/0604c6d9-rlzoa77u1zegbkqg3brk65.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yemek kültür ve hikâye anlatımıdır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497" rel="standout" />
      <description>Bornova’da 22 yıldır esnaflık yapan Gülper Ergün, gastronomi ile sanatı buluşturan projeleri, “Komşu Sofrası” etkinliği, Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali ve HİSÇED ile hem sektörde dayanışmayı güçlendiriyor hem de yerel kültürel mirası gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor. Ergün, “Yemek, sadece bir tat deneyiminin çok ötesinde, bir kültür ve hikâye anlatımı aracıdır” diyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İzmir’de esnaflık yapan Gülper Ergün, gastronomi ile sanatı birleştiren projeleriyle dikkat çekiyor. Altı yıl önce kendi restoranında başlattığı “Komşu Sofrası” ile mahalle dayanışmasını sofralara taşıyan Ergün, Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali ve Hizmet Sektörü Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Derneği (HİSÇED) ile hem sektörde eğitim ve dayanışmayı güçlendiriyor hem de yerel kültürel mirası gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor. Ergün ile gastronomi, film festivali ve HİSÇED’in çalışmaları üzerine konuştuk.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/9a265e86-nko0o98m1tdlcbdum08tw.webp" data-card-width="800" data-card-height="959" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/9a265e86-nko0o98m1tdlcbdum08tw.webp" data-card-caption="Gülper  Ergün"></p><h2>Gastronomiye olan ilgim sorumluluk bilincinden doğuyor</h2><p>İzmir’in Bornova ilçesinde 22 yıldır yeme-içme sektöründe esnaflık yapan Gülper Ergün,  “Bornova’da 22 yıldır sektörün içinde bir esnaf olarak bulunmam, hizmet sektörünün ve yemek kültürünün mutfağında, yani bizzat gerçek hayatın içinde olmamızı sağladı. Yemek, sadece bir tat deneyiminin çok ötesinde, bir kültür ve hikâye anlatımı aracıdır” diyor. Ergün, “Bu ilgi, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın sunduğu kültürel miras zenginliğine karşı duyduğumuz sorumluluk bilincinin bir yansıması oldu” sözleriyle gastronomiye olan ilgisini açıklıyor.</p><h2>Komşuculuk hepimize iyi geldi </h2><p>Ergün, altı yıl önce Bornova’da kendi restoranında başlattığı “Komşu Sofrası” etkinliğinin ise hem mahalle kültürünü hem de paylaşma ruhunu yeniden canlandıran bir fikir olarak doğduğunu anlatıyor. Ergün, “Biz Bornova’da doğan ve büyüyen bir marka olma bilinciyle semtli olmayı çok seviyoruz. Aidiyet duygusunu çok önemsiyoruz.  Çünkü markanın en güçlü kası müdavimciliktir” diyor ve fikrin çıkış noktasını şu sözlerle ifade ediyor: “Bir gün misafirlerimizin sürekli geldiğini ve sürekli para ödediğini fark ettik. Dedik ki, bir gün de biz onları ağırlayalım. Ama davet ettiğimiz komşularımız elleri boş gelmemiş, bir tabak yemekle gelince sofra büyüdü.” Bu paylaşma geleneğinin giderek büyüdüğünü belirten Ergün, “Bu almadan verme duygusu, komşuculuk hali hepimize o kadar iyi geldi ki bunu her yıl yapmaya karar verdik” diyor. Zamanla etkinliğe yerel gastronomiyi destekleyen bir anlam da kazandırdıklarını anlatan Ergün, “Sonraki yıl, herkesin kendi kültürüne ait bir tabak yemekle gelmesini istedik. Etkinlik tamamen ücretsiz. Tek katılım şartı, kendi kültürüne ait bir lezzet getirmek. Bu yıl yaklaşık bin kişiyle gerçekleşti. Aynı sofra etrafında buluşmak hepimize çok iyi geldi” sözleriyle anlatıyor.</p><h2>VeriGurme’nin hazırlıklarına başladık</h2><p>Ergün, gastronomi ile sanatın kesiştiği alanları önemsediklerini vurgulayarak bu yıl, ilki gerçekleştirilen Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali’nin de bu anlayışın güçlü bir örneği olduğunu söylüyor. Ergün, gastronomi ile sinema arasındaki bağın, yemeği yalnızca bir tat deneyimi olmaktan çıkarıp kültürel bir anlatım aracına dönüştürdüğünü vurguluyor. Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali’nin sektörde büyük bir ilgi gördüğünü belirten Ergün, “Uluslararası Gastronomi Film Festivali bünyesinde gastronomi ve sinema alanında ücretsiz, nitelikli eğitimlerin olacağı bir Akademi projesini iller bazında başlatmayı hedefliyoruz. Ayrıca, festival kapsamında kütüphane oluşturma mantığıyla VeriGurme’nin dijital altyapısının hazırlıklarına başladık. Bu çalışmalarla sektöre hem eğitim hem de veri kaynağı sunmayı amaçlıyoruz. Kültürel mirasa sahip çıkmak ve onu doğru platformlarda temsil etmek en önemli sorumluluğumuzdur. En önemli hedefimiz ise, yapılan her etkinliğin yerelde bir endüstri oluşturabilmesi. Bu sayede gastronomi diplomasisinin son yıllarda katettiği yola küçük bir katkı sunmak istiyoruz” ifadelerini kullanıyor.</p><h2>Dayanışma ve eğitim odaklı bir yapı kurduk</h2><p>Pandemi döneminde kurulan HİSÇED (Hizmet Sektörü Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Derneği) ile sektördeki dayanışmayı kurumsallaştırdıklarını belirten Gülper Ergün, “HİSÇED, pandemi döneminde hizmet sektörünün yok sayılmasıyla yaklaşık 150 sektör çalışanının bir araya gelmesiyle kuruldu. Amacımız, sektör çalışanlarının sorunlarını merkeze alarak çözümler üzerinden hareket eden, etki alanı güçlü bir yapı oluşturmaktı” diyor. Derneğin en önemli projesinin “Akademi” olduğunu vurgulayan Ergün, “Bir turizm ülkesi olmanın bilinciyle, sektörde çalışan arkadaşlarımızın itibarlı bir meslek sahibi olmasına inanıyoruz. Akademi’nin amacı, sektör çalışanının tecrübesini eğitimle taçlandırmak, mesleğine bakışını değiştirmek ve nitelikli eleman ihtiyacını karşılamak. Bu süreci yerel yönetimler, İŞKUR ve akademiyle yürüttüğümüz iş birlikleriyle büyütüyoruz. Bu da güçlü bir dayanışma örneği” sözleriyle açıklıyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762208" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/75d3e0f1-gcf0ifiopxk9yr1bd6vmk.webp" data-title="Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor" data-url="/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/yemek-kultur-ve-hikaye-anlatimidir-4764497</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/1a15be1b-j091u4ppmih0nsuv3grpm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sofra kurmak tarih yazmaktır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499" rel="standout" />
      <description>Tarih boyunca sofralar yalnızca yemek yenilen yerler değil, kararların verildiği meclislerdi. Osmanlı’dan günümüze, bir lokmanın gücü bazen bir imzadan daha etkili oldu…</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ramazan Bingöl</strong></p><p><br></p><p>Tarih kitapları savaşları, antlaşmaları, taç giyme törenlerini anlatır. Oysa bütün o büyük kararların bir kısmı, aslında bir sofra etrafında verilmiştir. Yemek sadece bir ihtiyaç değil, insanın diğerine yaklaşma biçimidir. Sofra, kılıçtan daha keskin bir diplomasi aracıdır. Birlikte yenilen lokmalar, yüzyıllık düşmanlıkları unutturmuş; yanlış kurulan bir sofra ise krallıkları yıkmıştır.</p><h2>Osmanlı’da siyasetin gizli dili: Sofra</h2><p>Osmanlı sarayında yemek, yalnızca karın doyurmak değil, iktidar göstergesiydi. Sarayda padişahla aynı sofraya oturmak bir lütuftu; o sofradan dışlanmaksa bir cezaydı. Hangi beyler başköşeye oturacak, kim kenarda bekleyecek hepsi bir mesaj taşırdı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa elçisine verilen ziyafette, yemeklerin seçimi bile diplomatik bir dildi. Ziyafet sofraları, kelimelerle değil, yemekle yapılan siyasetin en zarif biçimiydi.</p><h2>Avrupa saraylarında diplomasi sofraları</h2><p>Yalnız Osmanlı’da değil, Avrupa’da da yemek siyasetin merkezindeydi. Fransa Kralı XIV. Louis’nin sarayında akşam yemekleri devlet işlerinden ayrı tutulmazdı; sofrada oturan herkes, kralın “kimlerle aynı tabaktan paylaştığına” dikkat ederdi. Bir sofraya davet edilmemek, artık o çevreden dışlanmak demekti. 18. yüzyıl Avrupa diplomasisinin temel cümlesi şuydu:</p><p>“Birlikte yemek yiyemediğin kişiyle anlaşma yapamazsın.”</p><h2>Sofra bir okuldur: Fikirlerin ve kararların piştiği yer</h2><p>Sofra, yalnızca ikramın değil, düşüncenin de merkezindeydi. Devlet adamları, bilginler ve sanatçılar aynı sofrada buluşur; konuşulan her konu bir fikre, her fikir de bir karara dönüşürdü. Bir tabak yemeğin etrafında toplanan insanlar, bazen bir dönemi şekillendirecek kadar etkili olurdu. “Aş pişmeden söz pişmez” diyen atalar, aslında tam da bunu kastederdi.</p><h2>Tarihte sofralarıyla iz bırakan yemekler</h2><p>Zerde: Zaferin tatlısı</p><p>Osmanlı mutfağının en gösterişli tatlılarından&nbsp;zerde, sadece bir lezzet değil, siyasi bir semboldü. Mohaç Zaferi’nden sonra İstanbul’da üç gün boyunca halka&nbsp;pilav ve zerde&nbsp;dağıtılmış, bu tatlıyla zafer paylaşılmıştır. Zerde, hem kutlamanın hem birliğin sembolüydü; tatlıyla verilen mesaj, “bu zafer hepimizin”di.</p><h2>Şerbet: Diplomatik içecek</h2><p>Elçilere, konuklara ve antlaşmalarda sunulan şerbet, Osmanlı diplomasi kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı. Gül, amber ve demirhindi şerbetleri, zarafetin ve dostluğun simgesi sayılırdı. Soğuk şerbet “öfke sönsün, kalpler serinlesin” anlamına gelir; bugün hâlâ “bir tatlı yiyelim” sözünde o diplomasi zarafeti yaşar.</p><h2>Kahve: Dostluğun fincanı</h2><p>Kahve 16. yüzyılda Osmanlı’dan Avrupa’ya yayıldı. Elçiler, krallar ve devlet adamları kahveyle ağırlanır; fincandan alınan her yudum bir dostluk jesti sayılırdı. Zamanla Viyana’dan Paris’e uzanan kahvehaneler fikirlerin ve tartışmaların mekânına dönüştü. Kahve, tarihte hem ticaretin hem diplomasinin kokusunu taşıdı.</p><h2>Hünkâr beğendi: Doğu ve Batı’nın tabağı</h2><p>Bu yemek 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz’in sarayında Fransa İmparatoriçesi Eugénie için hazırlanmıştır. Köz patlıcanın beşamel sosla buluştuğu bu tabak, Doğu’nun közünü Batı’nın sosuyla birleştirir. Hünkâr Beğendi, iki kültürün tabağa sığan uzlaşma sembolüdür.</p><h2>Tuz ve ekmek andı: Kadim sadakat sofrası</h2><p>Orta Asya Türkleri arasında birlikte tuz ve ekmek yemek bir dostluk yeminiydi. Aynı ekmekten yiyen, aynı tuza dokunan kişiler birbirine ihanet etmezdi. Bu gelenek, binlerce yıl sonra hâlâ sofralarımızda yaşar: “Tuz ekmeği var” deriz; yani aramızda söz vardır.</p><h2>Düğünlerden dayanışmalara: Sofranın toplumsal gücü</h2><p>Sofra sadece sarayda değil, halkın içinde de birleştirici güçtü. Anadolu’da düğünler yemekle başlar, cenazeler helvayla son bulurdu. Her lokma bir duygunun ifadesiydi: sevinç, yas, umut. Birlik sofraları, köylerde, mahallelerde, meydanlarda dayanışmanın sessiz sembolüne dönüşmüştür. Tarih boyunca insanlar aynı sofraya oturdukça, aralarındaki duvarlar kalktı.</p><h2>Günümüzün sessiz sofraları</h2><p>Bugün politik kararlar kapalı kapılar ardında alınıyor; sofralar ise ekran başına taşındı. Oysa bir sofranın başında yüz yüze bakarak konuşmanın, paylaşmanın yerini hiçbir şey tutamaz. Siyaset, aile, dostluk — hepsi aynı şeyin etrafında döner: “sofra.” Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsanız, onun sofrasına bakın: kim kiminle oturuyor, kim dışarıda kalıyor?</p><h2>Son lokma: Sofra, medeniyetin aynası</h2><p>Yemek, insanlığın en kadim ortak dilidir. Sofra ise o dilin konuşulduğu meclistir. İlk çağdan bugüne, tarih yemekle başlamış, yemekle yazılmıştır. Bir çorba kazanının etrafında toplanan insanlar, aslında kaderlerini paylaşıyordu. Bugün hâlâ aynı gerçek geçerli:</p><p>Sofra kurmak, medeniyet kurmaktır.</p><p><br></p><h2>Zerde (Osmanlı’nın bayram ve barış tatlısı)</h2><p><strong>Malzemeler:</strong></p><p> 1 litre su</p><p> 1 litre süt</p><p> 1 su bardağı pirinç</p><p> 1,5 su bardağı toz şeker</p><p> 1 tatlı kaşığı zerdeçal</p><p> 1 çay bardağı gül suyu</p><p> 2 yemek kaşığı nişasta (biraz suyla açılmış)</p><p> Üzeri için kuş üzümü, çam fıstığı, nar taneleri</p><p><strong>Yapılışı</strong>: Pirinci bol suda haşlayın. Üzerine süt ve suyu ekleyin, kısık ateşte yumuşayana kadar pişirin. Şekeri, zerdeçalı ve gül suyunu ilave edin. Koyulaşması için nişasta karışımını ekleyin ve birkaç dakika daha karıştırın.Kaselere paylaştırın, oda sıcaklığında soğutun. Üzerini kuş üzümü, çam fıstığı ve narla süsleyin.</p><p>Not: Zerde, Osmanlı’da yalnızca tatlı değil, bir&nbsp;şükran ve paylaşma sembolüydü. Zafer, düğün veya doğum sonrası pişirilir, komşulara dağıtılırdı. Bu yönüyle “birlik sofrasının” en zarif hatırasıdır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/19/ef46b2ca-f09uli70kll2aks6f473an.webp" data-title="Bir Sofranın İki Hikâyesi: Osmanlı ve Filistin Mutfağında Kardeşlik" data-url="/hayat/bir-sofranin-iki-hikayesi-osmanli-ve-filistin-mutfaginda-kardeslik-4759876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Bir Sofranın İki Hikâyesi: Osmanlı ve Filistin Mutfağında Kardeşlik</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sofra-kurmak-tarih-yazmaktir-4764499</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/182c02e1-mf1x2hzwzo68d68t899a5.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadıköy’ün yeni lezzet durakları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kadikoyun-yeni-lezzet-duraklari-4764502</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kadikoyun-yeni-lezzet-duraklari-4764502" rel="standout" />
      <description />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Terminal Kadıköy İstanbul’un yeni lezzet noktası ve yeni gastronomi durağı olmaya hazırlanıyor. Söğütlüçeşme’de yüksek hızlı tren, Marmaray ve metrobüs hatlarının kesişim noktası 13 yatay ve 1 dikey sokaktan oluşan ve özgün mimarisiyle dikkat çekiyor. Burada hem yerel hem ulusal markalar bir araya geliyor. İşte yeni açılan 5 lezzet durağı…</p><p>Shvili Georgian Bistro: Gürcü restoran markası Shvili Georgian Bistro Türkiye’deki ilk şubesini açtı. Dünya genelinde 70’ten fazla restorana sahip olan Tigrus Holding beş yıl içinde Ankara, İzmir ve Bursa dahil büyükşehirlerde 20 şube daha açmayı planlıyor. Henrik Winther tarafından kurulan Shvili Georgian Bistro adını Gürcüce’de “çocuk” anlamına gelen şvili kelimesinden alıyor. Bu isim, kültürel mirası koruyarak geleceğe taşıma felsefesini simgeliyor. Lezzetlerin ardındaki isim ise şef Lika Mardaleishvili.</p><p>Söğütlü Lokanta: Adını Söğütlüçeşme’den alan lokantada geleneksel Anadolu mutfağı lezzetleri şef Deniz Şahin önderliğinde yorumlanıyor. Ayrıca “Salı Masaları – Soframızda Ayda Bir Şehir” ile Anadolu’nun gastronomik zenginlikleri keşfe çıkarılıyor. Seride ilk olarak Çorum lezzetlerine yer verildi. Menüde ise Çorum mutfağının öne çıkan tatları; kargı tulumu, Çorum leblebisi, tereyağlı su böreği, kaz çullama, ekşili erik yahni, İskilip dolması ve özel tatlı beyaz gül baklava yer aldı.</p><p>Cezayir Usta: Ankara, Bodrum, Denizli ve Fethiye’den sonra yeni şubesini açan Cezayir Usta odun ateşinde hazırladığı ve yıllar boyunca adından söz ettiren yatık döneri misafirlerine sunuyor. Odun ateşinde yatay pişen döner, tazelikten ödün verilmeden, aynı sadelikle hazırlanıyor. 24 saat süren marine sürecinin ardından, yalnızca çam ve meşe karışımından oluşan odun ateşinde pişirilen dönerin her diliminde farklı aromayı ve yumuşak dokuyu hissetmek mümkün.</p><p>Ters Köşe Restoran: Ankara ve Bodrum’dan sonra üçüncü şubesini açan Ters Köşe Restoran ‘Akustik Arabesk’ konseptiyle her çarşamba misafirlerini bekliyor. Kendine has tarzıyla şekillenen bu seri, sadece bir yeme-içme etkinliği değil; sohbetin, ritüelin ve kültürel etkileşimin bir araya geldiği yeni nesil bir meyhane yolculuğu sunuyor. Geleneksel meyhane kültürüne çağdaş ve özgün bir bakış getiren bu akşamlar müziğin ritmiyle buluşuyor.</p><p>Onur Kebap: 1990 yılında Adana Seyhan’da kurulan Onur Kebap İstanbul’da ilk şubesini açtı. Geleneksel Adana kebapçısı kimliğini modern bir yorumla buluşturan marka malzemelerini yerel üreticilerden temin ediyor, etleri ise Adana’daki özel kasaplarından İstanbul’a getiriyor. Menüde mezeler, Adana usulü lahmacun ve pideler, ızgara ve fırın etlerin yanısıra patlıcanla hazırlanan özel vegan lahmacun ve çeşitli vegan mezeler de yer alıyor. Şef Şevket Usta’nın özel tarifiyle hazırladığı kuzu etinden yapılan “Yağlı Kara”, restoranın imza lezzeti olarak öne çıkıyor.</p><p>Deli Deli: Gastronomi dünyasına yeni bir soluk getirme iddiasıyla “Grand Table” serisini başlatan Deli Deli, sınırlı sayıda misafirle her ay yalnızca bir kez gerçekleştirilecek özel buluşma ile farklı mutfak kültürlerini keşfe çıkarıyor. Serinin ilk durağı ise Fransız mutfağına ayrılıyor. Artizan şarküteri anlayışını modern bistro yaklaşımıyla bir araya getirerek özgün bir gastronomi deneyimi sunan mekânda menüler şef Nizar Alazi’nin özenli dokunuşlarıyla hazırlanıyor.</p><h2>GÖZÜME TAKILANLAR</h2><p><strong>Ünlü şeflerden iyilik atölyesi</strong></p><p>İş hayatına atılmak istediği halde buna fırsat bulamayan, mutfağı profesyonel kariyer olarak hedefleyen deprem bölgesindeki kadınlar ünlü şeflerden pizza, makarna ve tatlı yapım teknikleri üzerine eğitim aldı. Kızılay’ın “İyilikle Pişen Hayatlar” eğitimleri kapsamında Gaziantep, Hatay ve Adıyaman’dan sonra dördüncüsünün düzenlendiği İstanbul’daki atölyede ünlü şefler Danilo Zanna, Beyza Huri Aydın, Barbaros Yoloğlu, Somer Sivrioğlu ders verdi.</p><p><strong>Gıda ‘renk sensörü’ buluşu </strong></p><p>Prof. Dr. Gonca Alak’ın üzerinde çalışıp geliştirdiği ağızdan beslenemeyen hastaların kullandığı beslenme torbasındaki gıdanın bozulup bozulmadığını gösteren renk sensörü Türk Patent ve Marka Kurumu'nca buluş olarak tescil edildi. Mikroçip entegreli akıllı beslenme torbası adı verilen buluş sayesinde beslenme torbasına entegre sensör ve mikroçiplerle bozulan gıdanın ambalajda oluşacak renk değişimi ile tespit edilebilecek, ambalaj renk değişimi baz alınarak beslenme solüsyonunun tüketime uygun olup olmadığı izlenebilecek. </p><h2>Manavgat’ın ‘altın susamı’</h2><p>Antalya ili Manavgat ilçesinin altın gibi kıymetli altın susamı tescilli lezzetlerden. Manavgat Ticaret ve Sanayi Odası başvurusuyla Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından mart ayında coğrafi işaretle tescil edildi. </p><p>Susamın gastronomi turizmine kazandırılması ve uluslararası alanda tanınırlığının artırılması için çalışmalar yürüten Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İl Tarım ve Orman Müdürlüğü “altın susamlı somon şiş”, “susamlı karides pane”, “altına bürünmüş karyağdı”, “sonbahar ışıltısı çorbası”, “ballı susam rüyası”, “altın ceketli piliç”, “köklerden gelen”, “somon fileto ızgara”, “Torosların kuzu sırrı” ve “kabak puf” lezzetlerini bir etkinlik düzenleyerek tanıttı. </p><p>1450’li yıllardan kalma Manavgat tımar defterlerinde kayıtlı tahinhanelerden alınan vergilerden Manavgat’ta susam üretiminin varlığının 1450’lerden daha eskiye dayandığı anlaşılıyor. Osmanlı Sarayı sofraları için tahin üretmiş olan Manavgat ilçesinde susam üretimi halkın tarım faaliyetleri arasında önemli yer tutar.</p><p>Manavgat susamı yüzde 50-60 oranında yağ muhtevası yanısıra boyutu, rengi ve aroması bakımından ulusal ve uluslararası çapta bilinirliğe sahiptir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762210" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/1d9c2177-3dz5r9lhr5je71sr5m99im.webp" data-title="Yazarlık hikâyem bir gözyaşıyla başladı" data-url="/hayat/yazarlik-hikayem-bir-gozyasiyla-basladi-4762210" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Yazarlık hikâyem bir gözyaşıyla başladı</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kadikoyun-yeni-lezzet-duraklari-4764502</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Muhammed Gümüş</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/98aaa578-td368392iashm67haprbmh.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sofraların renkli tadı meze</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/sofralarin-renkli-tadi-meze-4764505</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/sofralarin-renkli-tadi-meze-4764505" rel="standout" />
      <description>Türk mutfağının en renkli parçalarından meze kültürü, Akdeniz’in zengin bitki ve baharat çeşitliliğini sofralara taşıyor. Antalya’da bu yıl yedincisi düzenlenen Meze Festivali hem geleneksel lezzetleri yaşatıyor hem de şeflerin yenilikçi dokunuşlarıyla mezeleri yeniden yorumluyor. Biz de bu eşsiz sofradan, lavantalı kıtır bezesi ve karadutlu köz patlıcanı tariflerini paylaşıyoruz. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk mutfağının da parçası olduğu Akdeniz ve Mezopotamya mutfak kültürlerinin en önemli ve eşsiz lezzetlerinden biri ‘meze’dir. Kebap salonlarında, restoranlarda yemeği beklerken sofralarımızı süsleyen, aroması güçlü bu iştah açıcılar, dünyanın en zengin bitki ve baharat kültürüne sahip coğrafyamızın kültürel değerlerini de taşıyor. Pilavın yanındaki cacık, ızgaralara eşlik eden acılı ezme ve daha nicesini barındıran Türk mutfağının meze dokusunu dünyaya tanıtmayı amaçlayan Meze Festivali, yedi yıldır Antalya Akra Hotels’in ev sahipliğinde gerçekleşiyor. Sadece Türk mutfak kültürünü tanıtmak değil, aynı zamanda yeniden yorumlamak, günün trendleri ışığında tariflere yeni dokunuşlar eklemek ve profesyonel aşçılarla öğrencileri buluşturmak da festivalin amaçları arasında. </p><h2>Bilgi ve lezzetin buluştuğu festival</h2><p>Nitekim bu yıl da Akdeniz Üniversitesi Gastronomi Bölümü öğrencileri, festivalde görev aldılar ve Michelin Yıldızlı şeflerle aynı tezgâhta çalışma fırsatı yakaladılar. Ev sahibi otelin bütün masrafları üslendiği etkinlikte gastronomi sohbetleri de yapıldı. Türkiye gastronomi dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Nilhan Aras’ın “Van Denizi’nden Beyşehir Gölü’ne Tuzlanmış Balık Öyküleri” ve Hitit Mutfağı kitabını yazarken birlikte çalıştığım değerli Ahmet Uhri Hoca’nın “Fermentasyonun Kültür Tarihi” sohbetleri yine bilgilerle dolu sunumlar oldu. Antalya, Alanya, İzmir Alaçatı, İstanbul, Bursa, Bodrum, Hatay, Nevşehir ve Kıbrıs’ın yanısıra, İspanya, Yunanistan, Avusturya Viyana ve Rusya’dan katılımın sağlandığı meze festivalinde, yaprak sarması, enginar, patlıcan, humus, deniz mahsulleri, cevizli pide, Kapadokya peynirli mezeleri gibi hoş lezzetler sunuldu ve hep birlikte yapıldılar. Türk mutfağının ve elbette Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı dünyanın tek meze festivali, daha geniş yankı bulmalı ve Akdeniz’e kıyısı olan bütün ülkelerin katılımıyla daha coşkuyla gerçekleşmeli diye düşünüyorum. Elbette Akra Hotels’in Türk mutfağını daha geniş anlamda tanıtmak adına yürüttüğü faaliyetler de beni gururlandırıyor. Bildiğim kadarıyla zaman zaman yerel tatları keşfedip otel mönüsüne kazandırmak için yolculuklar yapıyorlar. Böylece yurt dışından gelen konuklara Türk mutfağının yöresel lezzetlerini tanıtıyor, unutulmaz tatlar bıraktıkları damaklarla bir kültür elçiliği de yapıyorlar. Aslında bu sık sık sizinle de paylaştığım bir şeydi; bence Türk mutfağını yurt dışında tanıtmanın en önemli ayağı, turist ağırlayan otellerin mutfaklarıdır. Bu güzel etkinlikten, harika şefler Birkan Erköylü ve Baykaner Gönen’e ait, geçmiş yıllarda sunulmuş iki tarifle yazımı sonlandırırken, eşsiz yerel lezzetleri benimle paylaşmanızı da umuyorum. Ninelerimizin, annelerimizin zeytinyağlıları, yoğurtlu salataları, közlenmiş sebzeleri, sirkeli, ekşili sofra lezzetleri nelerdi? Unutulmasın, hep yaşasın diye. Sağlıklı, mutlu hafta sonları dilerim.</p><h2>Karadutlu köz patlıcan</h2><p><strong>(Feriye Lokantası, Şef Birkan Erköylü)</strong></p><p><strong>MALZEMELER:</strong></p><p>500 g. Çekirdeksiz közlenmiş patlıcan</p><p>30 g. Yonga İzmir tulum</p><p>15 g. İri doğranmış çiğ badem</p><p>10 g. İri doğranmış maydanoz yaprakları</p><p>30 g. Yağ limon sos</p><p>30 g. Karadut Sos </p><p>Yağ Limon Sos için;</p><p>10 g. Taze limon suyu</p><p>10 g. Taze sıkılmış portakal suyu</p><p>20 g. Sızma zeytinyağı</p><p>3 g. Tuz</p><p>3 g. Toz şeker</p><p>5 g. Dijon hardal</p><p>10 g. Süzme bal</p><p><strong>Karadut sos için;</strong></p><p>100 g. Karadut</p><p>7 g. Soyulmuş sarımsak</p><p>10 g.  Zeytinyağı</p><p>5 g. Süzme bal</p><p>1 g. Tuz</p><p>8 g. Nar ekşisi</p><p>8 g. Elma sirkesi</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Közlenen patlıcanlardan çekirdeksiz uç kısımları ayırıyoruz. Yağ, limon ve tuz değirmen karabiber ile sosladığımız patlıcanların yarısını karadut sürdüğümüz sunum tabağına alıyoruz.  Üzerine İzmir tulum yongası sonra kalan patlıcanları ilave edip karadut sos gezdiriyoruz. Üzerine doğranmış çiğ badem, kıyılmış maydanoz koyarak servis ediyoruz. </p><h2>Lavantalı kıtır beze</h2><p>(Akra Hotels- Şef Baykaner Gönen)</p><p><strong>MALZEMELER:</strong></p><p> 4 adet Yumurta</p><p> 200 g. Toz şeker</p><p> 300 g. Tavşan topuğu erik</p><p> 150 g. Fildişi drop kuvertür</p><p> 20 g. Nişasta</p><p> 1 adet çubuk vanilya</p><p> 10 g. Lavanta yağı</p><p><strong>YAPILIŞI:</strong></p><p>Yumurta beyazı ayrılır, yumurta beyazının iki katı şeker ilave edilerek ocakta benmari usulü ısıtılır daha sonra mikser kazanına alınarak hızlı devirde köpürtülür.  Lavanta yağı eklenir. Yeterli kıvama geldikten sonra yanmaz torbaya alınıp yanmaz silikon kaplara yuvarlak şekilde dökülür. Düşük ısıda uzun süre kurumaya bırakılır. </p><p>İç dolgu yapılışı: Erikler çekirdeklerinden ayrılır. Şekerle birlikte ocağa konulur. Vanilya eklenir.  Kaynayınca nişasta ile bağlanarak soğumaya alınır.  Kuruyan bezelerin içi fildişi çikolata ile kaplanır.  İçine erik dolgusu doldurularak birbirine yapıştırılıp servis edilir. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762196" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/b164d467-x9ysbizjwyp73twi6vem1.webp" data-title="Prestij artık dijitalde inşa ediliyor" data-url="/hayat/prestij-artik-dijitalde-insa-ediliyor-4762196" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Prestij artık dijitalde inşa ediliyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/sofralarin-renkli-tadi-meze-4764505</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ülkü Menşure Solak</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/d43caec5-ljwdk0u8bgsjz2ve3rslm.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>En iyi kareler için keşif başlıyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/en-iyi-kareler-icin-kesif-basliyor-4764509</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/en-iyi-kareler-icin-kesif-basliyor-4764509" rel="standout" />
      <description>“Dünyanın Seyahat Konularını Keşfet” temasıyla düzenlenen “Sykroad ile Keşfet” yarışması, seyahat tutkunlarının en iyi karelerini bir araya getiriyor. Dört farklı kategoride yarışacak fotoğraflar için büyük ödül 125.000 TL. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Skyroad ile Keşfet Fotoğraf Yarışması, altıncı yılında bir kez daha fotoğraf tutkunlarını keyifli bir keşif yolculuğunda bir araya getiriyor. Albayrak Medya’nın dijital markası ve “Yaşarken gez, gezerken yaşa” sloganıyla seyahat yayıncılığına devam eden Skyroad tarafından “Dünyanın Seyahat Konularını Keşfet” temasıyla düzenlenen yarışma, seyahat tutkunlarının en iyi karelerinden oluşacak. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, yarışmanın kazananları büyük ödüllerin sahibi olacak. Proje danışmanlığını Ömer Lekesiz’in üstlendiği yarışmanın bu seneki jürisi ise şöyle: Fotoğraf Sanatçısı Mustafa Korkmaz, Fotoğraf Sanatçısı İsmail Küçük, Reuters Foto Muhabiri Ömer Bektaş, Manzara Fotoğrafçısı İlhan Eroğlu, Anadolu Ajansı Foto Muhabiri Elif Öztürk. “Profesyonel seyahat fotoğrafları”, “Drone fotoğrafları”, “Cep telefonu fotoğrafları” ve “Mutlu et mutlu ol” olmak üzere dört ayrı kategoride ödül verilecek olan yarışmanın ilk üç kategorisinde birinciye 125.000 TL, ikiciye ise 75.000 TL verilecek. “Mutlu et mutlu ol” kategorisi ödülü ise 100.000 TL. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/64870c2e-y80q5tpx1zi8tprgvs4p7a.webp" data-card-width="900" data-card-height="675" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/64870c2e-y80q5tpx1zi8tprgvs4p7a.webp"></p><h2>Başvuru sadece iki adım</h2><p>Geçtiğimiz hafta başlayan başvurular 26 Kasım’a kadar devam edecek. Yarışmaya katılım ise sadece iki adımdan oluşuyor: İlk adım, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli noktalarında çektiğiniz fotoğrafları, Instagram’da @skyroad hesabını takip ederek ve #skyroadilekesfet etiketiyle paylaşmanız gerekiyor. Ayrıca paylaşım sırasında @skyroad hesabını etiketlemeyi unutmayın. İkinci adımda “skyroadilekesfet.com” adresinde yer alan “Yarışmaya Başvur” bölümünü tıklayarak formu doldurun ve fotoğrafınızı sisteme yükleyin. Her kategoriye en fazla üç fotoğrafla başvuru yapılabilir. Başvurular, jüri tarafından değerlendirilecek ve ödül almaya hak kazanan yarışmacılar Skyroad tarafından duyurulacaktır.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/80e25c8f-b1pac0wxnuok77bv37v7j.webp" data-card-width="900" data-card-height="549" data-card-path="/piri/upload/3/2025/11/1/80e25c8f-b1pac0wxnuok77bv37v7j.webp"></p><h2>Geçtiğimiz yıl 40 milyon kişiye erişildi</h2><p>Geçtiğimiz yıl yarışmada “Profesyonel Seyahat Fotoğrafları” dalında birincilik Nurettin Boydak’ın “Sahra Çölü”, ikincilik ödülü ise Volkan Karagülleoğlu’nun “Piramitler” adlı eserlerinin olmuştu. Drone Fotoğrafları Kategorisinde birincilik ödülünü “Yağmur Bulutları” fotoğrafıyla Recep Çelik alırken ikincilik ödülünü “Vazelon Manastırı” çalışmasıyla A. Fatih Akçay almıştı. Cep Telefonu Fotoğrafları Kategorisi’nde ise birincilik ödülüne “Sokak Lezzetleri” çalışmasıyla Neşe Arı, ikincilik ödülüne ise “Kaya Mezarlarında Sohbet” fotoğrafıyla Sezai Özaltın değer görülmüştü. Son olarak Mustafa Gezer ise “Hacivat-Karagöz” fotoğrafıyla “Mutlu Et Mutlu Ol Özel Ödülü”nü almıştı. Skyroad Dijital Yayın Yönetmeni Ayşegül Arslan Özşahin geçtiğimiz yıl dijitalde yaklaşık 40 milyon kişiye eriştiklerini söylemişti. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4762204" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/25/958bc69f-uhygzkr1pryx19yt33s6a.webp" data-title="Kapalıçarşı’dan Madrid’e" data-url="/hayat/kapalicarsidan-madride-4762204" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Kapalıçarşı’dan Madrid’e</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/en-iyi-kareler-icin-kesif-basliyor-4764509</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/11/1/537b763d-6l2bfw58cswv7jafvdvxql.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 02 Nov 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Portakal Sanat’tan Naile Hanım sürprizi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/portakal-sanattan-naile-hanim-surprizi-4762191</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/portakal-sanattan-naile-hanim-surprizi-4762191" rel="standout" />
      <description>Türk resminin öncü ismi Osman Hamdi Bey’in eşi Naile Hanım’ı tüm zarafetiyle resmettiği 1880’lere ait yağlı boya portresi, Portakal Sanat’ta özel satışa çıkıyor. Portre, sanatçının eşine duyduğu sevgi ve hayranlığın yanı sıra resim tekniğine olan hakimiyetine ve ailesindeki Avrupai yaşam tarzına tanıklık etmesiyle önem taşıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk resminin öncü ismi Osman Hamdi Bey’in fırçasından Naile Hanım’ın portresi Portakal Sanat’ta 1.5 milyon dolara özel satışa çıkıyor. Naile Hanım’ın tüm zarafetiyle resmedildiği 1880’lere ait yağlı boya portre, Portakal Sanat Kültür ve Müzayede Evi’nin imzası haline gelen Private Sales aracılığıyla sanatseverlerin ilgisine sunuluyor. Osman Hamdi Bey, sanat yaşamı boyunca Doğu dünyasının görkemli atmosferi ve mistik felsefesinin ağır bastığı oryantalist resimlerinin yanında çok sayıda portre de gerçekleştirmiştir. Ailesinden ve yakın çevresinden kişilerin tuvale aktarıldığı gerçekçi bir üslubun eseri olan bu portrelerin arka planı son derecede sade hatta sıklıkla tek bir renkten oluşmakta, seyircinin bütün dikkati resmedilen kişinin üzerine çekilmektedir. Oryantalist resimlerinin statik ve çizgisel karakterli kompozisyonlarına karşıt portreleri yaşamla bağları daha güçlü örneklerdir. Bu bağlamda Osman Hamdi Bey, oryantalist tablolarında yer alan ve fotoğraftan çalıştığını bildiğimiz kendi portrelerinde de büyük bir başarı sergilemiştir. Osman Hamdi, Türk resminde kadın temasını ilk ele alan sanatçıdır. Oryantalist resimlerinde kadın figürlerine sıklıkla yer veren sanatçı, portrelerinde de model olarak eşini ve kızlarını kullanmıştır. Bu resimlerden Osmanlı üst sınıfına mensup kadınların giyim kuşamı, saç modelleri gibi özelliklerini izlemek mümkündür. </p><h2>Bilinen iki boy portresinden biri</h2><p>Osman Hamdi’nin ailesinden ve yakın çevresinden kişileri konu alan portrelerinden biri de ikinci eşi Naile Hanım’ın (Marie Palyart) portresidir. 1863’te Fransa’da doğmasının ve annesi Germaine Palyart’ın da İstanbul’da yaşamış olmasının dışında hakkında çok az şey bilinen Naile Hanım, Osman Hamdi Bey’in hayatının olduğu kadar sanatının da merkezinde yer almıştır. Osman Hamdi Bey’den Leyla, Edhem ve Nazlı adlarında üç çocuğu olan Naile Hanım, eşinin 1910’da ölümünün ardından İstanbul’da yaşamaya devam&nbsp;etmiştir. Naile Hanım’ın gençlik yıllarına ait söz konusu yağlı boya portresi baştan aşağı Batılı tarzda yapılmış bir çalışma olduğu göze çarpmaktadır. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Avrupa’nın asil veya zengin çevrelerinde makbul kadın portrelerini hatırlatan bu tuvalde Marie, crinoline ile kabartılmış pastel renkli eteği, sık düğmeli yeleği, boynundaki tülü ve göğsünde toplanmış kumaş gülleri, dirseğe kadar uzayan eldivenleri, arkasında duran kürkü ve hafif dağınık topuzuyla operaya veya bir davete gitmek üzere hazırlanmış genç, güzel ve zarif bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Naile Hanım’ı tüm zarafetiyle betimleyen portre, diğer portreleri arasında özel bir yere sahip olmasıyla öne çıkıyor. Usta ressamın “Mimozalı Kadın” adıyla bilinen ve Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen büyük tuval ile bu portre çalışması Naile Hanım’ın bilinen iki boy portresinden biridir. </p><h2>Avrupai yaşama tanıklık ediyor</h2><p>Mustafa Cezar imzalı “Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi II” ile Osman Hamdi’nin kardeşi Halil Ethem Eldem’in torunu, Prof. Dr. Edhem Eldem’in yazdığı “Osman Hamdi Bey Sözlüğü” kitaplarında söz edilen portre, sanatçının eşine duyduğu sevgi ve hayranlığın yanı sıra resim tekniğine olan hakimiyetine ve ailesindeki Avrupai yaşam tarzına tanıklık etmesiyle önem taşıyor. Kökeni Osman Hamdi Bey ile Naile Hanım’ın torunu Cenan Sarç Koleksiyonu’na dayanan ve 1990’ların başından günümüze kadar bir başka özel koleksiyonda bulunan bu benzersiz portre, Portakal Sanat’ın özel satışında yeni sahibini bekliyor.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759864" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/18/4a352d7e-ty1rjq0tlh6jnq7h2raye.webp" data-title="Toplumda kadınlara ayna tutan bir sergi" data-url="/hayat/toplumda-kadinlara-ayna-tutan-bir-sergi-4759864" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Toplumda kadınlara ayna tutan bir sergi</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759874" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/18/70dd1442-hnl5b4tlvpud2hr2mwqmp.webp" data-title="Meğer ben doğuştan Müslümanmışım" data-url="/hayat/meger-ben-dogustan-muslumanmisim-4759874" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Meğer ben doğuştan Müslümanmışım</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759876" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/19/ef46b2ca-f09uli70kll2aks6f473an.webp" data-title="Bir Sofranın İki Hikâyesi: Osmanlı ve Filistin Mutfağında Kardeşlik" data-url="/hayat/bir-sofranin-iki-hikayesi-osmanli-ve-filistin-mutfaginda-kardeslik-4759876" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Bir Sofranın İki Hikâyesi: Osmanlı ve Filistin Mutfağında Kardeşlik</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/portakal-sanattan-naile-hanim-surprizi-4762191</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>R. Rüveyda Okumuş </editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/9f59bb06-rbpa8cqiyjpo1i84d0fen.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Prestij artık dijitalde inşa ediliyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/prestij-artik-dijitalde-insa-ediliyor-4762196</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/prestij-artik-dijitalde-insa-ediliyor-4762196" rel="standout" />
      <description>“Attığımız her paylaşım, yazdığımız her cümle, seçtiğimiz her görsel online itibarımızın bir parçası. Prestij, artık dijitalde inşa ediliyor” diyen Esad Sivri, “İlk insanlar duygularını resimlerle ifade ediyordu; çünkü kelime dağarcıkları sınırlıydı. Bugün, bilgi bolluğu çağında, tuhaf biçimde yine aynı noktaya döndük. Yapay zekâ ve dijital hız çağında kelimelerin derinliği azalırken, duygularımızı şekillerle, giflerle, emojilerle anlatır olduk. Artık duygular, kelimelerden daha hızlı iletiliyor. Fakat bu hız düşünmeyi, sorgulamayı, sabretmeyi de unutturuyor” ifadelerini kullanıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Esad Sivri’nin kaleme aldığı, Ketebe Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşan “Prestij 2.0”, iletişim psikolojisi ve sosyolojisinden pazarlama stratejilerine, marka yönetiminden kriz iletişimine uzanan kapsamlı bir yol haritası sunuyor. İletişim dünyasında yirmi yılı aşkın deneyimiyle Sivri, geleneksel medyadan dijitale geçişin oluşturduğu fırsat ve riskleri, gerçek örnekler ve analizlerle ortaya koyarken iletişimin mutfağını okura aralıyor. Markalar, kurumlar, girişimciler ve dijital çağın tüm aktörleri için, “Prestij 2.0” yalnızca nasıl görüneceğinizi değil, nasıl hatırlanacağınızı da sorgulatıyor. Yeni Şafak Pazar olarak; Esad Sivri ile “Prestij 2.0”ı konuştuk. </p><h2>İnsanlar kendilerini dijital hiyerogliflerle ifade ediyor</h2><p><strong> Kitabınızda dijital hiyeroglifler ve sosyal medyadaki paylaşımlardan bahsediyorsunuz. Günümüzde bireylerin ve markaların prestijlerini dijital ortamda inşa etme zorunluluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p><p>İnsanlık, var olduğu günden bu yana anlatma ve anlaşılma çabası içinde olmuştur. Mağara duvarlarına çizilen hiyerogliflerden bugünün dijital ekranlarına uzanan bu yolculukta değişen sadece araçlar, aynı kalan ise anlatma isteğimizdir. Eskiden taşlara kazınan semboller, bugünün dünyasında sosyal medyada paylaşılan emojiler ya da “caption”lar şeklinde karşımıza çıkıyor. Hâliyle insanlar kendilerini dijital hiyerogliflerle ifade ediyorlar, diyebiliriz. İşte Prestij 2.0, bu kadim dürtüyü modern dünyanın diliyle yeniden okuyor. Çünkü her paylaşım, her ifade, her dijital iz artık bizim prestijimizin bir parçasına dönüşüyor. Konvansiyonel medyanın dönemsel geçiciliği, yerini dijital dünyanın kalıcılığına bıraktı. Attığımız bir tweet, paylaştığımız bir fotoğraf artık unutulmuyor. Kitabımızda vurguladığım temel fikir şu: İtibar artık dijitalde inşa ediliyor. Ve dijital prestijin kurulması, korunması, hatta yeniden tasarlanması hem bireyler hem markalar için neredeyse bir zorunluluk hâline geldi. Prestij 2.0, tam da bu yeni dünyanın kurallarını anlamak için kaleme alınmış bir yol haritası olarak yorumlanabilir.</p><p><strong> Emojilerin modern çağın yeni hiyeroglifleri olduğunu belir-tiyorsunuz. Bu sembollerin iletişim psikolojisi üzerindeki etkilerini biraz açabilir misiniz? </strong></p><p>İlk insanlar duygularını resimlerle ifade ediyordu; çünkü kelime dağarcıkları sınırlıydı. Bugün, bilgi bolluğu çağında, tuhaf biçimde yine aynı noktaya döndük. Yapay zekâ ve dijital hız çağında kelimelerin derinliği azalırken, duygularımızı şekillerle, giflerle, emojilerle anlatır olduk.</p><p>Ben bunu insanlığın ilkel dürtülerine geri dönüşü olarak görüyorum. Artık duygular, kelimelerden daha hızlı iletiliyor. Fakat bu hız, düşünmeyi, sorgulamayı, sabretmeyi de unutturuyor. Bir yandan bilgiye sınırsız erişiyoruz, öte yandan zihinsel tembelliğe sürükleniyoruz. Bu neredeyse beynimizi uyuşturma, muhakeme ve karar yetilerimize yapılan bir operasyon gibi. </p><p><strong>Dijital dünyada prestijin önemine ve bireylerle kurumların online itibarlarını bilinçli bir şekilde inşa etmesine dikkat çekiyorsunuz. Peki, okurlarınızın “Prestij 2.0”dan çıkaracakları en önemli ders sizce ne olmalı?</strong></p><p>Bugün bir otomobil, restoran ya da otel seçerken — hatta bir insan hakkında fikir sahibi olurken bile — ilk yaptığımız şey onu internette aramak. Web siteleri, yorumlar, sosyal medya profilleri bize o kişi ya da marka hakkında bir “ilk intiba” verir. Ve bu intiba, itibarın ta kendisidir.</p><p>Artık bilgiye ve habere erişim kaynağımız dijital platformlar. Dolayısıyla prestij de dijitalin alanında şekilleniyor. Kitabımızda hem bireylerin hem de kurumların bu farkındalığı kazanmasını, kendi online itibarlarını bilinçli biçimde inşa etmelerini istedim. Çünkü dijitalde var olmak artık bir tercih değil, bir kimlik meselesi. Kitabımızda şöyle bir ifade dile getiriyoruz: “Teknoloji bize bir okyanus sundu, bu okyanusta ancak cesur ve iyi yüzücüler açılabilecek ve derinlikleri de sadece onlar keşfedecek.”</p><p>İşte Prestij 2.0 ile tam da bu yolculukta onlara eşlik etmek istiyorum.</p><h2>Dijitalleşme iletişimi çok sesli hâle getirdi</h2><p><strong>Geleneksel iletişimden dijitale geçişi bir döngü olarak ele alıyorsunuz. Sizce bu döngü, bireylerin ve markaların dijital dünyada algılanma biçimini nasıl değiştirdi?</strong></p><p>Konvansiyonel medya tek yönlüydü; saatini ekran belirler, izleyici uyardı. Dijitalle birlikte eşzamanlı ve çift yönlü bir akış doğdu: Yolda yarım bıraktığınız diziye evde devam edebiliyor, habere anında ve dilediğiniz cihazdan ulaşıyorsunuz. Dahası, herkes geri bildirim verebiliyor; bir yorum, saniyeler içinde markanın ajandasına girebiliyor. </p><p>Artık kullanıcı sadece izleyici değil, aynı zamanda yorumcu, üretici ve hatta dönüştürücü. Dolayısıyla dijitalleşme, iletişimi tek sesli olmaktan çıkarıp çok sesli hâle getirdi. Çünkü artık her mesaj, yankısını bulduğu yerde yeniden doğuyor.</p><h2>Mış gibi görünmeyin</h2><p><strong>Günümüz dijital çağında bireylerin kendi prestijlerini yönetmeleri için en kritik adımlar neler olmalı?</strong></p><p>Mevlânâ’nın dediği gibi: “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.” Bu ilke, dijital çağda her zamankinden daha geçerli. Çünkü “mış gibi görünmek”, dijitalde çok kısa sürede inşa edilen itibarı bir anda yerle bir edebilir. Sürdürülebilir bir dijital itibar için doğallık, tutarlılık ve anlamlı olmak önemli şartlardır. Paylaştığımız her içerik, yazdığımız her cümle, seçtiğimiz her görsel; içinde bulunduğumuz gündemin, trendlerin, hatta algoritmaların diline uygun olmalı. Ve unutulmamalıdır ki dijitalde hiçbir şey kaybolmaz. Bu nedenle paylaşmadan önce iki değil, on kere düşünmek gerekir. Çünkü dijitaldeki prestij, aslında insanın dijitaldeki kimliğidir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759879" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/19/6b6f06fb-8egq68vlhnmz5freb9fsn.webp" data-title="Ev yapımı turşularla probiyotik şölen" data-url="/hayat/ev-yapimi-tursularla-probiyotik-solen-4759879" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Ev yapımı turşularla probiyotik şölen</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759874" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/18/70dd1442-hnl5b4tlvpud2hr2mwqmp.webp" data-title="Meğer ben doğuştan Müslümanmışım" data-url="/hayat/meger-ben-dogustan-muslumanmisim-4759874" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Meğer ben doğuştan Müslümanmışım</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759864" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/18/4a352d7e-ty1rjq0tlh6jnq7h2raye.webp" data-title="Toplumda kadınlara ayna tutan bir sergi" data-url="/hayat/toplumda-kadinlara-ayna-tutan-bir-sergi-4759864" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Toplumda kadınlara ayna tutan bir sergi</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/prestij-artik-dijitalde-insa-ediliyor-4762196</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/b164d467-x9ysbizjwyp73twi6vem1.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dergilik: Okuma kültürü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-okuma-kulturu-4762198</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-okuma-kulturu-4762198" rel="standout" />
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bûtimar dergisinin 25. sayısı okuruyla buluştu. Yeni sayısıyla 16. Dergi Günleri’nde karşılaştığım dergiyi Şeyma Subaşı çıkarıyor. Subaşı aynı zamanda derginin editörü. Üsküdar’da yayına hazırlanan 84 sayfalık Bûtimar’ı Melike Demir yönetiyor. Derginin son sayısının dosyası Kütüphaneler ve Okuma Kültürü başlığını taşıyor. Canan Olpak Koç, Mehlika Karagözoğlu Aslıyüksek, Rabia Selcen Albayrak, Selahattin Öztürk, Selçuk Aydın, Tugay Kaban ve Zeynep Ersöz 20 sayfa ayrılan dosyaya yazılarıyla katkı sağlayan yazarlar. Ayrıca dosya dahilinde Arjantinli yazar Alberto Manguel’le bir söyleşi yapılmış. Subaşı’nın sorularını cevaplayan yazar, “Ahmet Hamdi Tanpınar, … geleceğe yönelik yeni bir Türkiye’ye inanıyor” diyor. Bu sayıda iki konuşma daha var. İlki Nazif Tunç’la diğeri de İlk kitabı Ben Meydana Koşarken, Şule’den yayınlanan Ceyda Akcan’la yapılmış. İki söyleşide de Subaşı imzası var. Butimar’ın şairleri, Ahmet Egemen Baş, Arif Torun, Aziz Erdem, Azra Ersoy, Saltuk Buğra Bıçak, Gizem Cevher ve Muhammet Emin Uzun. Hikâyecilerse Fatma Işıldar, Seçil Çırıkka ve Sümeyye Beyazçelik. Yıldız Ramazanoğlu, Hikâyemin Hikâyesi’nde Dantel Böceklerine Rağmen başlıklı hikâyesinden bahsediyor. Mustafa Uçurum’sa Şiirlerin Hikâyesi’nde, Boyumu Aşan Ömür adlı çalışmasını anlatmış. Şiirin zamanıdır. Ahmet Egemen Baş’tan: gözlerin; derin bir kuyudan çekilen su gibi / yavaşça sızıyor ruhumun çatlaklarına. Bende samimi bir intiba uyandıran dergiye, butimardergi@gmail.com e posta adresinden ulaşılabilir.     </p><p><strong>Değinmeler... </strong></p><p>Bu hafta misafirim Erciş Sosyal Bilimler Lisesi yayını Doğu Ekspresi gazetesi. Cihat Albayrak’ın yönettiği gazetenin 9 Ekim 2025 tarihli Aile Yılı özel sayısını satır satır okudum. Fotoğraf ve çizimlerle desteklenen 12 sayfalık ‘özel’ gazetenin manşet haberi 50 Bin Genç Huzurevine Kapatıldı! başlıklı. Bir başka haber, hükümetin düzenlediği ‘Her Köye Bir Aile Kampanyası’nı konu alıyor. Haberlerden birkaçını buraya alayım: Mars’ta İlk Aile Çay Bahçesi Açıldı, Ay’a Pikniğe Giden Aileye Asteroid Çarptı, Türkiye’nin İlk Berkecan’ı 50 Yaşında! ve Çocuklu Ailelere Vatandaşlık Veren Ülke Sayısı Artıyor. Gelecek sayısında şiire de yer vereceğini umduğum Doğu Ekspresi için 0506 355 97 19 numaralı telefonla irtibat sağlanabilir. </p><p>Emeğinize sağlık, gençler! </p><h2>ÜSKÜP'TEN TÜRKİYE’YE KÖPRÜ</h2><p>Köprü, 23 yıldan bu yana Makedonya’da yayınlanan bir dergi. Ülkedeki Türkçe yayımlanan tek kültür sanat ve edebiyat dergisi olan Köprü’yü, Köprü Derneği adına Divan Yayıncılık çıkarıyor. Leyla Şerif Emin’in yönetimindeki üç aylık derginin editörlüğünü de Mehmed Arif yapıyor. Beş kişilik yayın kurulu bulunan ve Üsküp’te hazırlanan dergiye kopruedebiyat@gmail.com e posta adresinden ulaşmak mümkün. Amaçları arasında Makedonya’da edebiyatla uğaşan Türk gençlerine, edebî metinlerini yayımlayacakları bir zemin hazırlamak da olan derginin, bölgedeki birçok edebiyatçı, şair, denemeci ve hikâyeciye ilk eserlerini yayımlama imkânı sağladığı bilinmektedir. Önceki hafta Rami Kütüphanesi'nde yapılan 16. Dergi Günleri’nde Yahya Kemal sayısıyla (sayı: 74, 2019) karşılaştığım 48 sayfalık dergide çıkan yazılarda Türk kültürünün yoğun bir şekilde işlendiği görülmektedir. Üsküp’ten Türkiye’ye/gönülden gönüle Köprü kuran ve uzağı yakın etmek için çabalayan kardeşlerimize selâm olsun!</p><h2>Aile ve edebiyat</h2><p>Başlığı aynı zamanda 4. sayısı yayınlanan Kehribar’ın dosya başlığı. Üç ayda bir çıkan ve Yakutiye’de (Erzurum) yayına hazırlanan 96 sayfalık derginin sahibi Mehmet Gözütok. Abdulnasir Kımışoğlu’nun yönettiği Kehribar’ın altı kişilik yayın kurulu dört kişilik de sosyal medya ekibi var. Dergi, Ziya Kibar imzalı siyah beyaz fotoğrafla açılıyor. Kapakta da bu fotoğraf kullanılmış. Kehribar’ın dosya başlığı Edebiyatta Aile. 12 ismin katkı sağladığı dosyanın ilk yazısı İsmail Bingöl’den: Bu Adam Benim Babam. Son metinse Ali Coşkun Hirik imzalı: Mum Yanığı Zamanlara “Baba.” İlginç bir konuşmayı sayfalarına taşımış dergi. Erzurumlu kitapçı ve sahaf Muammer Çelik misafir edilmiş. Konuşmasında, “Her eve bir kitap düşerse emin olalım bir mutluluk düşüyor” diyor Çelik. Bu sayının şairleri, Kübra Genç, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu, Bekir Oğuzbaşaran, Müştehir Karakaya, Bestami Yazgan, Yusuf Kotan, Furkan Selçuk Soylu, Nilüfer Z. Aktaş, Olgun Albayrak, M. Nihat Malkoç, Muharrem Öztürk ve Ahmet Dönmez. Hikâyecilerse Kaç Lira Bir Döner başlıklı çalışmasıyla Alparslan Aydın, Hayri “Bir Sessizliğin Hikâyesi”yle Fatih Kutlu ve Ruhuma Parfüm’le Lamia Mizaç. Şaban Abak ve eski dost M. Hanefi İspirli’yi dergide görmek sürpriz oldu. Muharrem Öztürk şiiriyle bitireyim: Feleğin ettiği cefa yetmezmiş gibi / Gelip Yüreğime hançer sokar gözlerin. Şehir ve edebiyat dergisine, kehribardergisi@gmail.com e posta adresinden ulaşılabilir. </p><h2>Köşeye çekilmek mümkün mü?</h2><p>Sorusunu Papatya’nın 18. sayısındaki Sinan Ayhan imzalı giriş yazısını okuduktan sonra sordum kendime. Bilecik’te yayına hazırlanan dergiyi Aykutalp Balkan çıkarıyor. Yönetmenliğini de aynı ismin yürüttüğü 44 sayfalık Papatya’nın bir de hediyesi var: Devir Fanzin. Yaklaşık 25 yazara yer veren Devir, küçük boy ve 38 sayfa. Papatya’da iki söyleşi var. İlki Bilecik Kent Konseyi’yle kent belleği üzerine yapılmış. İkincisinde Nacişko misafir edilip Alakarga’dan bu yıl çıkan Karşılaşma kitabı üzerine konuşulmuş. Sorular Yağmur Yaşar’dan. Bu sayının şairleri Atilla Akıncı, Beyza Akgün, Burcu Kocamaz Taşpınar, Canan Örs, Ceylan Ece, Ezgi Nergiz, Hakim Günerigök, Halis Tamkoç, Mehmet İzzet Gülenler, Muhammed Ali Delipalta, Sinan Ayhan, Eyüp Erhun Köse, Mihriban Cesur, İrem Tuncay, Lina Yalınçay ve Resul Yücesoy. Aykutalp Balkan, İlkay Coşkun’u yazmış. Mertali Mermer Otlukbeli Savaşını konu alan bir yazıyla dergide. Şifanur Özçelik Şirin, Bursa’dan ufarak öyküler derlemiş. Bu kez öyküyle bitireyim. Esra Ateş’in Ölüm Doğum’u: Beyaz gelinliği içinde, fırtınada savrulmuş bir kiraz çiçeğiydi bedeni. Edebiyat, fikir ve kültür dergisine papatyadergisi.iletisim@gmail.com e posta adresinden ulaşılabilir.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759882" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/19/87fd4e16-4n5ybhcoeo64748wbp0ps8.webp" data-title="İnsan ve makine çarpışmasını tuvale taşıyorum" data-url="/hayat/insan-ve-makine-carpismasini-tuvale-tasiyorum-4759882" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">İnsan ve makine çarpışmasını tuvale taşıyorum</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757673" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/d8db76d5-b588ihw5qubs1paokbm6m.webp" data-title="7’den 77’ye herkes aile festivaline" data-url="/hayat/7den-77ye-herkes-aile-festivaline-4757673" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">7’den 77’ye herkes aile festivaline</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/dergilik-okuma-kulturu-4762198</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Hakkı Yanık</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/8baff48b-7kriyzkp739en2zh16f6ln.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Maksudi Türk ve Müslüman haklarının savunucusuydu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/maksudi-turk-ve-musluman-haklarinin-savunucusuydu-4762202</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/maksudi-turk-ve-musluman-haklarinin-savunucusuydu-4762202" rel="standout" />
      <description>“Sadri Maksudi Arsal-Üç Parlamentoda Bir Mebus” kitabını kaleme alan Prof. Dr. İsmail Türkoğlu, “Maksudi, Rusya’da ve Türkiye’de Türk ve Müslümanların haklarını savunmak için tüm hayatını bilgi ve gayretle geçirmiş bir isim. Rusya’da Duma’da kürsüden eşit hak talep eden Maksudi, Türkiye’de ise siyasi alan yerine kültürel çalışmalarla öne çıkarak Türk Tarih ve Dil Kurumlarının kuruluşunda aktif rol aldı” diyor.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk Kültürüne Hizmet Vakfı,  Cumhuriyet’in 100. Yılına Armağan Yayın Projeleri kapsamında Türk milletinin yetiştirdiği değerli isimlerin kapsamlı biyografilerilerini okuyucuya sunmaya devam ediyor. Prof. Dr. İsmail Türkoğlu’nun kaleme aldığı “Sadri Maksudi Arsal-Üç Parlamentoda Bir Mebus” kitabı da Rusya’da ve Türkiye’de Türk ve Müslümanların haklarını savunmak için tüm hayatını gayretle geçirmiş Sadri Maksudi Arsal’ın yaşamına ışık tutuyor. Kazan’da doğan Sadri Maksudi, Paris’te hukuk, felsefe ve sosyoloji eğitiminin ardından Rusya’ya dönerek Türk halkları için çalışmaya başlıyor. Rusya Parlementosu ve Ekim 1917 İhtilali sonrası kurulan Türk-Tatar Millet Meclisi’nde vekillik yapıyor. 1924’te Türk Ocakları davetiyle Türkiye’ye gelen Maksudi, Atatürk’ün çağrısıyla buraya yerleşiyor ve üç dönem TBMM’de görev alıyor. MSGSÜ Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. İsmail Türkoğlu ile iki farklı ülkede üç farklı parlementoda göre alan Sadri Maksudi Arsal’ı konuştuk. </p><p><strong> Yaklaşık 30 yıl boyunca Sadri Maksudi’nin özellikle Rusya’da yazdığı makaleleri ve hakkındaki yayınları topladınız. Bu yayınları kapsamlı yaşam hikâyesiyle birlikte ilgililere sundunuz. Sadri Maksudi üzerine çalışmaya fikri nasıl oluştu?</strong></p><p>Sadri Maksudi Arsal Rusya’da yaşadığı yıllarda (1878-1918) iki dönem Duma’da vekillik yaptığı gibi Rusya Türklerinin siyasi ve sosyal hayatında önemli rol oynamış bir kişiydi. Lakin 1991’e kadar onun Rusya’da onun lehinde hiçbir şey yazmak mümkün değildi. Aleyhinde ise her türlü yayın serbestti. Bu nedenle unutulmuş ve kenarda kalmıştı. Türkiye’de ise en önemli çalışma, kızı Adile Ayda tarafından yazılmış olmakla birlik Maksudi’nin Rusya yılları hakkında özellikle siyasi hayatı (1906-1918) bir eksikti. Bu nedenle tam bir biyografisinin yazılmasına ihtiyaç vardı ve ben bu ihtiyacı karşıladığımı düşünüyorum. Çünkü hem Türkiye ve hem de Rusya’da onun hakkında yazılan her şeyi toplamıştım.</p><h2>Duma’da divan üyeliği yapmış yegâne Türk</h2><p><strong> Çalışmanızın önemli bir kısmı Maksudi’nin Rusya’daki faaliyetleri üzerine. Kendisinin Duma’lardaki faaliyetleri bilhassa Müslümanları Ruslaştırma politikalarının aleyhinde. Bu faaliyetlerden bahsedebilir misiniz?</strong></p><p>Maksudi Duma’da divan üyeliği yapmış yegâne Türk’tür. Ondan sonra bu mevkiye kimse gelememiştir. İçinde yaşadığı toplumun dini, siyasi ve sosyal problemlerini Duma kürsüsünden korkmadan dile getirmiş, bunun için Rus milliyetçilerine karşı büyük bir mücadele vermiştir. Mesela Rusya’daki imamların da Hristiyan din adamları gibi askere alınmaması kanunu Maksudi’nin yasama faaliyetleri sırasında yaptığı önemli çalışmalardan biridir. Ayrıca hafta tatilinin Müslümanlar için cuma günü olması için de büyük bir mücadele vermiş lakin başarılı olamamıştır. Ayrıca Türkistan Müslümanlarının seçme ve seçilme haklarının ellerinden alınmasına Duma kürsüsünden sert tenkitler yöneltmiş, bu da onun Duma’ya yeniden seçilmesini engellemiştir. Rusya’da 1910-1911 yıllarında Müslümanlara yönelik Pantürkist-Panislamist iddialarıyla başlatılan yıldırmalara karşı Duma kürsüsünden sert tenkitler yönelterek devlet görevlilerinin Müslümanlara yönelik baskılarını engellemeye çalışmıştır.</p><p><strong> Maksudi, iki ayrı ülkede üç parlamentoda vekillik yapmış bir isim. Bu anlamda siyasi kimliğini nasıl değerlendirmek lazım?</strong></p><p>Duma’daki yegâne görevi Rusya’ya tabii olarak yaşayan Türk ve Müslümanların haklarını müdafaadır. Onun tek isteği Türk ve Müslümanların da Ruslar gibi eşit hak ve hukuka sahip olmalarıdır. 1917 İhtilalinden sonra bütün arzu ve emeli ise ihtilalin meydana getirdiği şartlardan istifade ederek İdil-Ural bölgesinde yaşayan Türklere siyasi ve medeni haklar elde etmek. Türkiye’de ise siyasi hadiselere pek karışmamış daha ziyade kültür alanında faaliyet yürütmüş, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının kuruluşunda aktif rol oynamıştır. 1930-1938 yılları arsındaki meclis konuşmalarının neredeyse tamamı Türk dilinin sadeleşmesi ve imla kaidelerinin düzenlenmesine yöneliktir.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/81f762cc-p3w8eq0ybuw72n6h4paa.webp" data-card-width="696" data-card-height="550" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/81f762cc-p3w8eq0ybuw72n6h4paa.webp" data-card-caption="Sadri Maksudi Finlandiya müslümanları arasında."></p><h2>Türkçülük düşüncesi Paris’te başladı </h2><p><strong> Maksudi’nin Türk milliyetçiliği düşüncesine katkıları nelerdir? Görüşleri dönemin diğer Türkçü düşünürlerinden nasıl ayrılır?</strong></p><p>Maksudi’nin Paris’te gördüğü dersler, okuduğu kitaplar onda milliyet fikrinin gelişimine katkı sağladı. Eski Türk dili dersleri aldığı hocası Halévy’nin ona ve Yusuf Akçura’ya hitaben “Biliyor musunuz, Türkler, sizin eslâfınız, bu Orhun kitabelerini yazdığı vakit, bugünkü Avrupa kavimlerinden hiçbirinin teşekkül etmiş lisanı yoktu. Bundan bin iki yüz sene mukaddem münkeşif bir lisan sahibi olan bir ırk; büyük, mütemeddin bir ırktır. Kendinizi âleme tanıtmağa sa‘y etmelisiniz” hitabı onun kalbinde ilk defa Türklük muhabbeti uyandırdı. Milliyet ve dil üzerine daha fazla okumaya başladı. Paris’ten Rusya’ya döndüğü ilk gün Nijni Novgorod şehrindeki II. Müslüman Kongresi’ndeki atmosfer, konuşmalar, tanıştığı siyasi önderler Türkçülük hissini iyice benimsemesine vesile oldu. Bundan sonraki hayatında yegâne uğraşı Türklük, Türk dili, tarihi ve medeniyeti üzerine oldu.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/17e6f3ab-ry90npx5l3qtr4czyji6d.webp" data-card-width="1336" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/17e6f3ab-ry90npx5l3qtr4czyji6d.webp" data-card-caption="Soldan sağa, Meşhur Tatar yazarı Ayaz İshaki, Sadri Maksudi Arsal ve Fuat Tuktarof, Paris 1922."></p><h2>Milliyet karşıtı düşüncelerle mücadele </h2><p><strong> Milliyet karşıtı fikrler ile nasıl mücadele etti?</strong></p><p>Rusya’daki milliyet karşıtı fikir ve propagandalar kendi soydaşları arasında da yayılıyordu. Maksudi bu fikirlere karşı 1913’ten itibaren milliyet fikri hakkındaki düşüncelerini dile getirmeye başladı. Maksudi’ye göre 19. yüzyıl tarihinde en mühim rol oynayan fikir, hiç şüphesiz milliyet fikriydi.Rus komünistlerinin millî devletlerin yıkılmasına zemin hazırlama propagandası Türkiye’de de 1940’lı yıllardan itibaren yayılmaya başlamıştı. Maksudi bu gibi fikirlerle tesirli bir surette mücadele edebilmek için her şeyden evvel milliyet esasının milletler hayatındaki hakiki rolünü, sosyolojik kıymetini ilmi bakımdan tespit etmenin gerektiğini düşünüyordu. Maksudi, milliyet esasını müdaafa mükellefiyetini yerine getirmek için uzun yıllardır topladığı bilgileri Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları isimli eserini 1955’te yazarak yerine getirdi. Maksudi bu eserini yazarken Türkiye’deki milliyetçilik cereyanını takviye gayesi gütmemişti. Lakin bir müddet sonra ülkede Türklüğe karşı cereyanların çoğalmasıyla yazdığı eserin bu millî gayeye de hizmet etmesini mümkün kılan hâl ve şartların olgunlaştığını gördü. Böylece eserinin Rus komünistleri tarafından Türkiye’de milliyet esası aleyhinde yapılan propaganda ile mücadelede yararlı olabileceğini düşündü. Maksudi’ye göre gençlerin komünist propagandasına kapılmamalarını sağlamak sadece hislerine hitap etmekle mümkün olamazdı. Gençlere milliyet duygusunun derin ilmi esaslara dayandığını anlatmak lazımdı. Gençlerin komünist propagandasına mukavemet edebilmelerini temin için onları milliyet lehinde ilmi delillerle teçhiz etmek gerekiyordu.</p><h2>Son TBMM vekilliği vefa duygusuyla gerçekleşti</h2><p><strong> Sadri Maksudi’ye Cumhuriyet Halk Partisi’nin ardından kurulan ilk muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda milletvekilliği teklif edilmesine rağmen bu teklifi kabul etmemiştir. Ancak birkaç yıl sonra aynı teklif Demokrat Parti’den geldiğinde bu teklife olumlu bakmasının nedeni sizce ne olabilir? </strong></p><p>Sadri Maksudi yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk’ün kurduğu partiye muhalefet etmenin pek de mümkün olmadığını sezinleyecek kadar bir siyasi tecrübeye sahipti. O nedenle Serbest Cumhuriyet Fırkası’na katılmayarak siyasi geleceğini en azından 1937’e kadar korumuş oldu. 1937 sonunda mecliste meydana gelen Denizbank hadisesi ise Cumhuriyet Halk Partisi ile olan bütün ilişkisini kopardı. Atatürk’ün vefatından sonra vekil olmak için yakın çalışma arkadaşı İsmet İnönü’ye ricada bulunduysa da vekil yapılmadı. Demokrat parti kurucularının çoğu Adnan Menderes dahil onun öğrencileriydi. Son defa vekil olarak TBMM’de bulunması biraz da vefa duygusuyla açıklanabilir. Çünkü Maksudi servet yerine bilgi biriktirmeyi seçmiş, vefatından sonra geriye hanlar hamamlar değil Feriköy’de mütevazi bir ev ve eserlerini bırakmıştır. </p><h2>Müslüman Kongreleri Türklerin kendine güvenini sağladı</h2><p><strong> Rusya Türkleri’nin 1905-1917 yılları arasında dinî, siyasî ve içtimaî haklar elde etmek amacıyla düzenledikleri “Müslüman Kongreleri”ne Maksudi de katılıyor. Bu kongrelerin önemi ve etkileri hakkında neler söylemek istersiniz? </strong></p><p>Bu kongreler Kazan Hanlığı’nın 1552’de yıkılışından sonra özellikle İdil-Ural Türklerinin ilk siyasi toplantıları olması açısından ehemmiyet taşımaktadır. Eğer bu kongreler sonunda oluşan siyasi bilinç gelişmeseydi çarlığa tabii olarak yaşayan Türk ve Müslümanlar bugün de Rusya’nın Ruslarla eşit haklara sahip olmayan tebaası olarak yaşamaya devam edeceklerdi. İsmail Gaspıralı’nın başlattığı cedidizm ve ardından Abdürreşid İbrahim’in öncülüğünde yapılan bu kongreler Rusya Türklerinin kendilerine olan güvenini sağlamış ve şartların olgunlaşmasıyla 1917’den sonra muhtar ve müstakil Türk cumhuriyetleri ortaya çıkmıştır.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757680" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/bb089423-876ilosvfytv178qo07047.webp" data-title="Baharatın coğrafyası" data-url="/hayat/baharatin-cografyasi-4757680" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Baharatın coğrafyası</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757672" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/636d7585-emg7zoznr8wxbtk5fvgvn9.webp" data-title="New York’ta bir sergi: İstanbul sokaklarında Amerikalı bir yazar" data-url="/hayat/new-yorkta-bir-sergi-istanbul-sokaklarinda-amerikali-bir-yazar-4757672" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">New York’ta bir sergi: İstanbul sokaklarında Amerikalı bir yazar</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757677" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/c0d6101c-wdj6vk2mbkebxw8r9xmam.webp" data-title="Abdülmecid: İttihat ve Terakki Osmanlı’yı batırdı" data-url="/hayat/abdulmecid-ittihat-ve-terakki-osmanliyi-batirdi-4757677" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Abdülmecid: İttihat ve Terakki Osmanlı’yı batırdı</span></span></p><p><br></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/maksudi-turk-ve-musluman-haklarinin-savunucusuydu-4762202</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/bffa8a78-e6hp4ry1at13upcp40smij.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kapalıçarşı’dan Madrid’e</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/kapalicarsidan-madride-4762204</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/kapalicarsidan-madride-4762204" rel="standout" />
      <description>19 yaşında Kapalıçarşı’da kendi dükkânını açan Hakan Evin, 39 yıl boyunca ABD başkanlarından Hollywood yıldızlarına kadar ünlü isimlere halı sattı. “19-20 yaşında halı sattığım o insanlarla hâlâ irtibattayım. Kapalıçarşı’daki mağazamız kapansa da Türkiye ile bağımızı koparmıyoruz” diyen Evin, şimdi İspanya’da açacağı mağazayla hem Türkiye’nin kültürünü hem de halıcılık geleneğini uluslararası alanda temsil etmeye devam edecek.</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hakan Evin, Kapalıçarşı’daki halıcı dükkânında ABD başkanlarından Hollywood yıldızlarına, dünyaca meşhur müze müdürlerinden Suudi prenslerine kadar pekçok ünlü isimleri ağırlayan bir iş adamı. Henüz 19 yaşında Kapalıçarşı’da kendi dükkânını açan Evin, 39 yıldır işini aşkla sürdürüyor. Halıcılığı sadece bir ticaret değil, yerel kültür ve sanatı aktarma aracı olarak görüyor. Yüksek enerjisi ve samimi yaklaşımıyla müşterileriyle uzun soluklu güçlü bağlar kuruyor. Kurduğu bu güçlü ilişkiler de ona uluslararası deneyimlerin kapılarını açıyor. Halıları ABD başkanlarından Clinton, baba ve oğul Bush, sinema sanatçıları Demi Moore, Bruce Willis, Ben Affleck ve Rami Malek gibi pek çok ismin evini süslüyor. Uluslararası alandaki ünü onu daha önce The Guardian sayfalarına,  National Geo People ekranlarına taşımış. Bugünden tam 22 yıl önce 2003 yılında Yeni Şafak’ta çıkan ilk haberinde ise o günün başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan ile tanışmanın en büyük hayali olduğunu söylüyor. En büyük hayali henüz gerçekleşmemiş. Geçtiğimiz günlerde 39 yıllık Kapalıçarşı serüvenini nihayete erdirmeye karar veren Evin, şimdi İspanya yolcusu. Yeni Şafak Pazar olarak gitmeden önce Kapalıçarşı’da Evin ile bir araya geldik. </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/705c2806-0anml3vheqyazkgqt0r2ik.webp" data-card-width="959" data-card-height="800" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/705c2806-0anml3vheqyazkgqt0r2ik.webp" data-card-caption="Hollywood oyuncusu Ben Affleck ile birlikte Kapalıçarşı’daki dükkânında kıymetli halılar arasında."></p><h2>İspanyollar samimi insanlar</h2><p>Genellikle kadınlar değişiklik konusunda erkeklere nazaran daha isteklidir. Hakan Evin’e de yeni bir ülkede yaşama fikrini eşi teklif etmiş. Seçenekler arasında iş sebebiyle güçlü ilişkiler kurduğu Amerika ve İspanya varmış. “54 yaşındayım ama biraz geç evlendim. Bir çocuğum 4, diğeri 7 yaşında. Çocuklarım küçükler ama aile büyüklerimizin yaşı var, örneğin babaannem 102 yaşında. Hal böyle olunca Amerika bizim için yani her özlediğimizde büyük ailemizle birlikte olmak için çok uzaktı. Biz de Amerika yerine İspanya’yı seçtik” diyen Evin, ayrıca İspanyolların Filistin meselesindeki hassasiyetleri ve dik duruşlarından da etkilendiğini söylüyor. “İspanyollar iyi insanlardır. Zaten Filistin olayında da gösterdikleri duruş bunu kanıtlıyor. O duruş sadece hükümetin devletin duruşu değil, halkın duruşu. Halkın bu hassasiyetle sokaklara çıkışı gerçekten güzel bir şey” şeklinde konuşuyor. Elbette ki bu gidişin asla bir kopuş olmadığının da altını çizen Evin, “Kapalıçarşı’daki mağazamız kapansa da Türkiye ile bağımızı koparmıyoruz. Halılarımın bir kısmı yine burada kalacak. İki ülke arasındaki ithalat-ihracat artarak devam edecek. Ama esas mağazamız artık Madrid’te olacak” diyor. Evin’e neden bir şube daha açmak yerine buradaki mağazayı kapattığını sorduğumda ise şu cevabı veriyor: “Dükkânım benim omuzlarımda yükseldi. Müşterilerim benim için, onlarla kurduğum samimi ve dürüst diyalog için geliyor.”</p><h2>19 yaşında kendi dükkânımı açtım</h2><p>Aslen Siirtli olan Hakan Evin, İstanbul’da doğup büyümüş. Henüz 6 yaşında iken babası elinden tutarak onu Kapalıçarşı’ya getirirmiş. “Dedelerim burada mobilyacıydı. Fakat onlardan sonra babam halıcılıkla uğraşmaya başladı. Ben ve abim de bu bayrağı devam ettirdik” diye anlatan Evin, aslında evin küçük çocuğu olduğu için başta kendisinin müstakil bir dükkân açmasına pek sıcak bakılmadığından bahsediyor. Evin, “Ailenin en küçüğü iseniz bizim kültürümüzde büyüklerin dediğini yapmanız bekleniyor. Ben de başta öyle yaptım. Küçük olduğum için tek başıma yürütemeyeceğimi düşündüler. Ancak 19 yaşında kendi dükkanımı açabildim. O zamanlar Kapalıçarşı’da bırakın dükkân sahibini en genç halı satıcı bile 25 yaşından büyüktü yani en genç ben oldum” diyor. Kapalıçarşı’da hiçbir müşterisiyle sorun yaşamamış firmalardan biri olduğunu da sözlerine ekleyen Evin, “Bunun en önemli sebebi ben halıyı çok iyi biliyorum. Ve bildiğim şeyleri olduğu gibi müşteriye söylüyorum. Müşteri benim verdiğim bilgilerle halıyı gördüğünde kendi kararını veriyor. Bu yüzden 19-20 yaşında halı sattığım o insanlarla hâlâ irtibattayım” diye anlatıyor.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/0e2fdf28-yddq43cyk5nmerqdp8ru.webp" data-card-width="720" data-card-height="540" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/0e2fdf28-yddq43cyk5nmerqdp8ru.webp" data-card-caption="Arşiv."></p><h2>Müşterilerim tavsiyelerle artıyor</h2><p>Evin’ın müşterileriyle kurduğu bağ gerçek bir ‘marka sadakati’ örneği. Örneğin Amerikan konsolosluğunda çalışan müşterilerinden biri yıllar sonra kızını evlendirirken onun evi için de halı bakmaya onun dükkânına geliyor. Müşteri ağının çoğunlukla memnuniyet tavsiyeleriyle genişlediğini ifade eden Evin, kendisine tekrar tekrar gelen müşterilerinden biriyle yaşanan anısını bizimle paylaşıyor: “Bir gün eski bir müşterim beni yeniden ziyarete geldi. Kendisinin NATO Deniz Kuvvetleri komutanı olduğunu söyledi. Gerçekten şaşırdım. Benden halı aldı, sonra yemek yedik. Ardından kendisini Eminönü’ne onu bekleyen askeri araçlara kadar götürdüm. Bir süre sonra kendisine mesaj atıp, ailemle beraber kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Beni İngiltere’ye davet etti. Meğer, NATO Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İngiltere’deymiş. Gittiğimizde bizi evinde ağırladı. Ardından NATO’da verilen İspanyol resepsiyonuna davet etti. Resepsiyona gittiğimde Türk subaylarla karşılaştık. Beni gördüklerinde ilk söyledikleri şu oldu: ‘Hakan Bey, üç senedir komutanımız benim bir dostum var çok iyidir diyerek sizi anlatıyor. Türkiye’nin öyle güzel reklamını yapmışsınız ki sayenizde bize de daha güzel bakıyor.’”</p><h2>İyi halı artık üretilemez</h2><p>En güzel halıların 1980 öncesi, atölye ve evlerde üretildiğini söyleyen Evin, “Maalesef artık iyi halı üretilmesi söz konusu değil. Bu işin işçiliği çoktur. İyi bir halıyı dokumak bir seneden uzun sürer. Böyle bir halıyı üretmeye kalkarsınız işçiye vereceğiniz para ile halıyı satacağınız paradan çok daha fazla olur” diyor. “En güzel halılar zaten geçmişte dokundu” şeklinde konuşan Evin sattığı nadide halılarla ilgili şunları söylüyor: “Biz bu halıları evlerden, koleksiyonunu elden çıkarmak isteyenlerden, ailelerin üçüncü-dördüncü nesillerinden ediniyoruz. Halı satın alırken şöyle bir bakarım, kirli çamur içinde olsa da anlaşılır. Tamir edilecek mi? Değecek mi? Anlaşılır. Sonra kendimize ait bir tamir-restorasyon ekibimiz var. Çok titiz çalışıyoruz. Bende eşi benzeri görülmemiş güzellikte halılar var.”</p><h2>“Halıcı Hakan zirveyi en önde izledi”</h2><p> 2004’te Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi’ne direkt olarak Beyaz Saray davetlisi olarak katılan Evin, zirvenin dekorasyonunu üstlenen isimlerden biri olmuş. Daha önce halı sattığı için Beyaz Saray danışmanları ve güvenlik ekibiyle özel ilişkiler kurduğundan bahseden Evin, “Zirve öncesinde konuşma yapılacak kürsünün zeminine kırmızı bir halı serilmişti. Ben de bu seçimin yanlış olduğunu ve kırmızı rengin konuşmaya yapacak devlet başkanını gölgeleyeceğini söyledim. Bir süre düşündükten sonra bu öneriyi makul bulup bana dekorasyonun değiştirme görevi verdiler. Yarım saat içinde daha pastel tonlarda bir dekor hazıladım” diye anlatıyor. Bu görev karşılığında zirveyi canlı olarak o salonda izleme talebini de kabul etmişler. Bunun üzerine kendisine “Beyaz Saray Halkla İlişkiler Müdürü kontenjandan dolayı zirveyi izlemek için salona alınmadı ama halıcı Hakan Evin zirveyi en ön sıradan izledi” şeklinde şakalar yapılmış.</p><h2>Türk-Amerikan ilişkilerinde “Barış elçisi”</h2><p>ABD senatosunda 19 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda konuşan Kongre üyesi Senatör Edward Whitfield, Hakan Evin için özel bir başlık açarak Evin’in Türk-Amerikan ilişkilerinin “barış elçisi” olarak kabul edilmesini istemiş. Senato tarafından bu teklif kabul görerek resmi kayıtlara işlenmiş ve müşterileri arasında ABD eski Başkanı Bush’un da bulunduğu Evin’e, Amerikan senatosu tarafından bir “Barış Elçisi Belgesi” de gönderilmiş.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757683" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/10792eb4-n2fjwjxr3e8dibt3ltjy.webp" data-title="Sofralarımızla geleceği korumak mümkün" data-url="/hayat/sofralarimizla-gelecegi-korumak-mumkun-4757683" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Sofralarımızla geleceği korumak mümkün</span></span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757682" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/790fc371-p4c8jtwic8q7iw6x00t6dl.webp" data-title="Gastronominin ‘kesişme noktası’" data-url="/hayat/gastronominin-kesisme-noktasi-4757682" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false"><span contenteditable="false">Gastronominin ‘kesişme noktası’</span></span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/kapalicarsidan-madride-4762204</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Latife Beyza Turgut</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/958bc69f-uhygzkr1pryx19yt33s6a.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Halikarnas Balıkçısı bir ekoloji filozofuydu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/halikarnas-balikcisi-bir-ekoloji-filozofuydu-4762206</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/halikarnas-balikcisi-bir-ekoloji-filozofuydu-4762206" rel="standout" />
      <description>Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ekolojik mirası, “FİLOS” adlı belgesel filmle beyaz perdede. Orhan ve Nurdan Tekeoğlu’nun yönetmenliğindeki film, bir yazarın doğayla kurduğu bağı, Bodrum’un yeşiline ve mavi yolculuğuna kattığı felsefeyi anlatıyor. Nurdan Tekeoğlu, “Cevat Şakir, her şeyden önce bir çevre insanı ve deniz insanıydı” diyor. Orhan Tekeoğlu ise “Halikarnas Balıkçısı bir anlamda ekoloji filozofuydu. Tohumun ve mavi yolculuğun felsefesini ondan öğreniyoruz. Balıkçıları ve çiftçileri eğitti. O sadece bir yazar değildi, aynı zamanda bir uygulayıcıydı” ifadelerini kullanıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ege’nin rüzgârını, denizin tuzunu ve maviliğini satırlarına taşıyan bir yazardı Halikarnas Balıkçısı… Gerçek adıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bodrum’a sadece edebî bir kimlik kazandırmakla kalmadı; aynı zamanda doğaya, denize ve insana bakışımızı kökten değiştiren bir yaşam felsefesi de miras bıraktı. Onun diktiği ağaçlar, getirdiği bitki tohumları, balıkçılara ve çiftçilere öğrettiği üretim biçimleri bugün hâlâ Ege’nin kıyılarında yaşamaya devam ediyor. İşte bu ekolojik mirası günümüz izleyicisine yeniden hatırlatmayı amaçlayan “FİLOS” adlı belgesel film, dün 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında seyirciyle buluştu. Orhan Tekeoğlu ve Nurdan Tekeoğlu’nun yönetmenliğinde hazırlanan belgesel, Cevat Şakir’in doğayla kurduğu o derin bağı, Bodrum’un ekolojik dönüşümüne yaptığı katkıları ve mavi yolculuğun doğuşunu sinema diliyle aktarıyor.</p><p>Meltem Ulu’nun “Halikarnas Balıkçısı’nın Yolculuğu” adlı eserinden esinlenilerek hazırlanan “FİLOS”, sürgün yıllarında Bodrum’u bir “yeniden doğuş” mekânına dönüştüren Halikarnas Balıkçısı’nın doğaya ektiği tohumların, diktiği ağaçların ve çağırdığı yazar ve şairlerin kentin ruhunu nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Film, bir şairin kendini, doğayı ve bir şehri dönüştürme hikâyesini; arşivler, tanıklıklar ve Bodrum’un bugüne uzanan mirasıyla perdeye taşıyor. Belgesel filmde, Halikarnas Balıkçısı karakterini Selahattin Paşalı canlandırırken, yapımda Ayşe Kulin, Prof. Dr. Cevat Çapan, Zeynep Oral, Rahmi Eyüboğlu ve Derya Kabaağaçlı gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 23 kişiyle yapılan röportajlar yer alıyor. Yeni Şafak Pazar olarak; belgeselin yönetmenleri İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi Nurdan Tekeoğlu ve Orhan Tekeoğlu ile konuştuk. </p><h2>Bir çevre ve deniz insanıydı</h2><p>Halikarnas Balıkçısı yalnızca bir yazar değil, aynı zamanda bir “ekoloji filozofu.” Onun doğayla kurduğu bu özel ilişkiyi belgeselde hangi yönleriyle ön plana çıkardınız?</p><p>NURDAN TEKEOĞLU: Cevat Şakir’in özel hayatı çoğu zaman öne çıksa da o, her şeyden önce bir çevre insanı ve deniz insanıydı; Bodrum’a yaptığı kalıcı katkılar öylesine kıymetli ki, bugün Bodrum’u bir marka haline getiren isimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bizim çıkış noktamız da tam olarak buydu. Bodrum’lu olan ve bir göçmen torunu olan Selahattin Paşalı’nın belgeselimize katkı vermesi çok önemliydi. </p><p>ORHAN TEKEOĞLU: Halikarnas Balıkçısı aslında ekolojik bir düşünceyi geliştirdiğini görüyoruz. Bir anlamda ekoloji filozofuydu. Tohumun ve mavi yolculuğun felsefesini ondan öğreniyoruz. Balıkçıları ve çiftçileri eğitti. O sadece bir yazar değildi, aynı zamanda bir uygulayıcıydı.</p><p>Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Bodrum’a kazandırdığı ekolojik miras, bugünün çevre sorunları ışığında nasıl bir anlam taşıyor? Bu belgeseli çekme motivasyonunuz tam olarak neydi?</p><p>ORHAN TEKEOĞLU: Bugün, Bodrum’da yeşil anlamında en belirgin yerlerin Cevat Şakir’in eseri olduğunu görebiliyoruz. Bodrum’a yukarıdan baktığımızda ilk göze çarpan yeşilliğin palmiyeler, Bella Sombralar, okaliptüsler, portakal, mandalina, limon ve greyfurt ağaçlarıdır. Bütün bu ağaçların Bodrum’a ekimi, bizzat Cevat Şakir’in öncülüğünde olmuştur. Günümüzde, bu ağaçları koruyabildik mi? Cevat Şakir’in başlattığı mavi yolculuğun felsefesinden ayrıldık mı? Çevreye duyarlılığımız ne düzeyde? Bunları sorguladık. Cevat Şakir’in ekolojik felsefesini yeni nesile anlatabildik mi?</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/cc61de86-nlj98rdz71fkggliklklf.webp" data-card-width="800" data-card-height="1329" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/cc61de86-nlj98rdz71fkggliklklf.webp"><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/0d80f62c-filos-belgeseli11.webp" data-card-width="undefined" data-card-height="undefined" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/0d80f62c-filos-belgeseli11.webp"></p><h2>Dünyada herkesin dostu ve arkadaşı oldu</h2><p>Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Bodrum’da başlattığı çevresel ve kültürel dönüşüm, bugün artık “sürdürülebilir yaşam” olarak tanımlanıyor. Sizce Balıkçı’nın düşüncelerinin hangi yönü hâlâ çağının ötesinde?</p><p>ORHAN TEKEOĞLU: Bodrum’un iklimi, rüzgârı, suyu, toprağına göre yaşam ve üretim önerdi. Bir anlamda “yerin ruhu”nu merkeze aldı. Bölgeye uyumlu tür ve çeşitleri çoğaltma fikrini geliştirdi. Mavi Yolculuk’u “tüketen” değil “öğreten” bir deneyime çevirdi. Denemeler, romanlar, mektuplarla kamusal bilinç yarattı. Tarih bilincine dikkat çekti. Çiftçilere, balıkçılara uygulamalı eğitimi başlattı. 1920’li 1930’lu yıllarda bunları düşünmek, onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteriyor.</p><p>Belgeselin adını “FİLOS” koydunuz. Bu isim hem denizle hem de düşünceyle ilişkilendirilebilir. Bu kelimeyi seçmenizin ardında nasıl bir hikâye var?</p><p>ORHAN TEKEOĞLU: Belgeselin adının FİLOS olması fikri, yönetmen Nurdan Tekeoğlu’na ait. Cevat Şakir, Girit doğumlu. Denizle ve doğayla ilk orada tanıştı. O sadece Bodrum’da değil, bütün dünyada herkesin dostu ve arkadaşı oldu. Filos, Yunanca’da Arkadaş, dost anlamına geliyor. </p><p>Cevat Şakir’in “Bir insan değişirse, bir coğrafyanın kaderi de değişir” anlayışı, bugün için sizce ne kadar geçerli? Günümüz toplumuna bu belgesel aracılığıyla ne tür bir mesaj vermek istediniz?</p><p>ORHAN TEKEOĞLU: Bir insanın değişmesi, sadece bireysel dönüşüm değil; merak, emek ve örnek olma yoluyla ortak hayal gücünü ve yerel kurumları dönüştürme kapasitesidir aynı zamanda. İklim krizi, çevre kirliliği, hızlı kentleşme ve toplumsal kutuplaşmanın yaşandığı günümüzde, küçük ama sürekliliği olan yerel girişimler domino etkisi yaratıyor. Cevat Şakir’in Bodrum’da yaptığı tam da buydu.</p><p>NURDAN TEKEOĞLU: Çevresel felaketler artık hayatımızın olağan parçası: yaz gelince yangınlar, ardından seller, toprak kaymaları; bir yandan depremler… Hava ve su kirliliği, kirlenen gıdalar da çabası. Tam da böyle bir tabloda, 1920’lerin sonuna dönüp bakınca Bodrum’a gelen bir insanın—Cevat Şakir’in—buranın geleceğini hava, gıda, bitki örtüsü gibi her açıdan düşünmesi gerçekten hayranlık uyandırıcı. Bu belgeselde gelecek kuşaklara vermek istediğimiz mesaj çok somut: Bir zeytin ağacı dikin; ormanları kullanırken piknikten sonra çöpünüzü toplayın, mümkünse kendi sebzenizi, meyvenizi yetiştirin; “köylü efendidir” diyerek üreticimizin kıymetini bilin.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/bcacc8f2-gtjidpi66l6yxzyyer2aw.webp" data-card-width="808" data-card-height="753" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/bcacc8f2-gtjidpi66l6yxzyyer2aw.webp"></p><h2>Doğa sevgisi ile ilham olmasını hayal ediyoruz </h2><p>Geçtiğimiz gün, Filos, 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında seyirciyle buluştu. Neler söylemek istersiniz?</p><p>NURDAN TEKEOĞLU: Öncelikle, 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne seçildiğimiz için çok mutlu ve gururluyuz. Salonlarda her zaman yoğun bir izleyici oluyor; köklü bir festival. Dolayısıyla Dünya ve Türkiye prömiyerimizi orada yapacak olmak bize büyük heyecan veriyor. Aile üyeleri de aramızda olacak; çok güzel bir gösterim olmasını umuyoruz. Belgeselimiz, yeni nesli bilinçlendirmeyi amaçlayan bir çalışma. İstanbul’daki gösterimimiz 23 Aralık’ta saat 19:00’da Pera Müzesi’nde gerçekleşecektir. Daha sonra festival yolculuğu devam edecek. Ama en çok varoluş, bir kişinin hayatta yaratacağı fark, doğa sevgisi ile izleyenlere ilham olmasını hayal ediyoruz. </p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4757678" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/12/53dffa8f-5aype0vjxeaw1emcs156b.webp" data-title="Sırlarımızı paylaşmak üzere “avlu”da buluştuk" data-url="/hayat/sirlarimizi-paylasmak-uzere-avluda-bulustuk-4757678" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Sırlarımızı paylaşmak üzere “avlu”da buluştuk</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/halikarnas-balikcisi-bir-ekoloji-filozofuydu-4762206</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Dilber Dural</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/f929f1a8-sq3ih1yaceai7i6aqsjxr.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapay zekâ eleştiri becerimizi öldürüyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208" rel="standout" />
      <description>İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt artık hayatımızın bir parçası olan yapay zekayı son sözü söyleyen bir bilirkişiden ziyade bir asistan gibi düşünmek gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Yapay zeka karşısında eleştirel düşünme becerilerinin zayıflamasına yol açıyor.Her soruyu yapay zekaya sorarsanız, mantıksal analiz becerileriniz zayıflar. Tıpkı her yere arabayla giderseniz bacak kaslarınızın erimesi gibi. Kullanıcılar, yanlış bilgileri fark etmeden kabul ediyor. Bilişsel beceriler yavaş yavaş ölüyor.”</description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Neslihan Ünsal</strong></p><p><br></p><p>Yapay zekâ, kısa sayılabilecek bir sürede katettiği mesafeyle bizlere tarihin en hızlı dönüşümlerinden birini yaşatıyor. Günlük hayatın rutinlerinden akademik çalışmalara, iş dünyasından sanata kadar her alanda etkisini hissettiren bu teknoloji güven, istihdam, özgünlük ve etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Konuyu değerlendirmek üzere T.C. Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları Kurulu Üyesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.</p><p><strong> Yapay zekâ denildiğinde çoğu kişinin aklına robotlar geliyor. Yapay zekâ tam olarak nedir?</strong></p><p>En popüler yanlış anlamadan başlayalım. Yapay zekâ  (YZ) denince gözümüzün önüne Terminatör geliyor. Ama gerçek şu ki, Robot sadece kostüm, Yapay zeka ise içindeki oyuncudur.  Yani yapay zeka bir program. Ama “sadece program” demek, Mozart’a “sadece notalar” demek kadar haksızlık olur. Çünkü bu programlar öğrenebiliyor, karar verebiliyor, çoğu zaman bizden iyi satranç oynayabiliyor!</p><p><strong> O zaman yapay zeka deyince gözümüzde tam olarak neyin canlanması gerekiriyor? </strong></p><p>Yapay zeka üç şekilde karşımıza çıkabiliyor: Birincisi fiziksel beden (robot) hâli.  Tesla’nın fabrika robotları, ameliyat yapan Da Vinci sistemleri. Program ve donanımın bir araya gelmesi akıllı robotları ortaya çıkarıyor. İkincisi dijital yapay zeka dediğimiz ChatGPT, Google Translate, Midjourney gibi. Bunların fiziksel bedeni yok. Sadece kod ve veri sistemine sahipler. Üçüncüsü ise cebinizde saklanan hibrit yani telefonunuzdaki Siri, Google Asistan, fotoğraf düzenleme uygulamaları bunlara örnek verebiliriz. Bunlar hem donanımda (telefonunuzda) hem yazılımda var.</p><p><strong> Sonuç olarak yapay zekâ nedir?</strong></p><p>En kısa cevap, zeki davranışları taklit edebilen matematiksel sistemlerdir. </p><h2>100 milyon kişi ChatGPT kullanıyor</h2><p><strong> Yapay zekâ lüks bir teknoloji mi yoksa herkesin hayatına giren bir araç mı?</strong></p><p>Günümüzde üretken ChatGPT gibi ücretsiz yapay zeka kullanıcı sayısı 100 milyonları buldu. Türkiye’de yapay zeka kullanım oranı düzenli olarak artıyor. Özellikle üniversite öğrencileri arasında kullanmayanlar yok denilecek kadar azaldı.Eskiden internet böyleydi hatırlayın, “askerî proje” diyorduk. Daha küçük bir grup kullanıyordu. Şimdi yaşlılarımız da Instagram’da kendi sayfalarına sahipler. Elbette ücretli versiyonları daha ileri özelliklere sahip ve bunların fiyatları sağlanan özelliklere göre 20 ile 200 dolar arasında. En azından en popüler yapay zeka olan ChatGPT için durum bu. </p><h2>Yapay zekâ artık hayatımızın bir parçası</h2><p>“Ben yapay zekâ kullanmıyorum” diyen birine şunları sormanızı isterim. Netflix’te film önerisi alıyor musunuz?  Google Maps’den en hızlı yol önerisi alıyor musunuz? Ya da telefonunuzda Siri/Google Asistan kullanıyor musunuz? Aslında bunların hepsi yapay zekadırdır. </p><p>Yapay zekâ artık elektrik gibi. Evdeki her prizde var ama “Bugün 10 kere elektrik kullandım,” demiyoruz.  Benzer durum  yapay zeka için de geçerli. Yapay zeka bugün lüks değil, hayatın doğal bir parçası. Sadece farkında değiliz. Aslında yapay zekâya erişimin önündeki en büyük engel artık finansal maliyet değil, teknik okuryazarlık. Özellikle “prompt mühendisliği” denilen şey kritik. Yani yapay zekaya nasıl soru soracağımızı bilmemiz gerekiyor.</p><p><strong> Yapay zekâya güven konusunda tereddütler yaşıyoruz. Bilgi edinme ve yönlendirilme süreçlerinde ona ne ölçüde güvenmeliyiz?</strong></p><p>Yapay zekâya “dünyayı kurtaracak melek” ya da “insanlığın sonunu getirecek şeytan” gözüyle bakmak doğru değil.  Gerçek bunların arasında bir yerde. Tıpkı bir bıçağın hem ekmek kestiği hem de yaralayabildiği gibi. Yapay zekâ, milyarlarca sayfayı asla unutmayan ama okuduklarının doğruluğunu veya ahlakını sorgulama yeteneği olmayan, inanılmaz parlak bir papağandır.</p><h2>Doğru cevabı değil en olası cevabı verir</h2><p><strong> Yapay zeka size istatistiksel olarak en olası cevabı verir, doğru cevabı değil. </strong></p><p>Size kendinden çok emin bir ses tonuyla, Harvard’dan bir profesör uydurur, olmayan bir makaleye atıf yapar. Siz de inanırsınız çünkü “Bu kadar eminse doğrudur,” diye düşünürsünüz. İşte asıl tehlike burada! Bir yanıyla yapay zekâ bir “kara kutu” gibi. Bu, şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından büyük sorun. Bir yapay zeka size yanlış bir yönlendirme yaptığında, “Neden böyle düşündün?” diye soramazsınız. O da bilmiyor çünkü! Sadece istatistiksel kalıpları takip ediyor.</p><h2>Eleştirel gücü zayıflatıyor</h2><p>Kaynaklarda dikkat çekilen tehlikelerin başında  yapay zekaya aşırı güven geliyor. Bu durum  eleştirel düşünme becerilerinin zayıflamasına yol açıyor.Her soruyu yapay zekaya sorarsanız, mantıksal analiz becerileriniz zayıflar. Tıpkı her yere arabayla giderseniz bacak kaslarınızın erimesi gibi. Kullanıcılar, yanlış bilgileri fark etmeden kabul ediyor. Bilişsel beceriler yavaş yavaş ölüyor.</p><p>Ama her şey kötü değil! Doğru kullanıldığında yapay zeka -otorite değil- harika bir asistan. Örneğin; veri sentezi, beyin fırtınası, hipotez oluşturma, taslak hazırlama, dilbilgisi, üslup, kelime seçimi düzeltme, temel etik ihlalleri tespit konularında hayli başarılı.</p><p>Ancak son söz asla yapay zekanın olmamalı! Meşhur söz var ya,  “Tıpkı Wikipedia gibi, ilk adım olarak harika, son söz olarak felaket.” </p><p><strong> Bazı insanlar yapay zekânın iş hayatlarında kolaylık sağlayacağını düşünürken bazıları işsiz kalmaktan endişe duyuyor. Yapay zekâ iş hayatında insana duyulan ihtiyacı nasıl değiştirecek?</strong></p><p>“Robotlar işimizi elimizden alacak!” korkusu, sanayi devriminden beri her yeni teknolojiyle hortlayan bir klasik. At arabası sürücülerinin otomobiller çıktığında ne hissettiğini bir düşünün. Ya da dokumacıların makine tezgahlarını görünce yaşadıklarını. Ya da daktilografların bilgisayarları ilk gördüklerinde... Her seferinde aynı korku, her seferinde aynı dönüşüm yaşandı. Evet, bazı meslekler yok oldu. Ama yenileri  ortaya çıktı. </p><h2>Hiç sıkılmayan bir stajyer gibi </h2><p>Bu açıdan bakanlar,  yapay zeka asistanlarının verimliliği artırdığını, daha az deneyimli çalışanları güçlendirdiğini, yazma gibi bilişsel görevlerde üretkenlik ve kalitede sıçrama sağladığını söylüyorlar. Hiç yorulmayan, sıkılmayan, şikâyet etmeyen, maaş istemeyen bir stajyer olarak düşünün yapay zekayı. Sizin sıkıcı bulduğunuz angarya işleri o yapacak. Peki size ne kalacak? İnsani beceriler yani yaratıcılık, stratejik düşünme, empati ve eleştirel akıl yürütme.</p><h2>Yaratıcı bir özelliği yok</h2><p><strong> Yapay zekâ, akademi ve sanat alanlarında da bilgiye ulaştırıyor. Peki özgünlük ve hayal gücü söz konusu olduğunda ne kadar başarılı?</strong></p><p>Yapay zeka, gerçekten “yaratıyor” mu yoksa milyonlarca sanat eserini analiz edip yeniden mi düzenliyor? Yaptığı ikinci şık. Tıpkı binlerce lego parçasından yeni bir şekil yapmak gibi. Etkileyici mi? Kesinlikle. Özgün mü? Tartışmalı. Bilindiği gibi tek bir yaratıcılık türü yok. Yapay zeka, bilinen fikirleri yeni şekillerde birleştirmek konusunda çok yaratıcı. Buna karşılık keşifsel yaratıcılıkta yani mevcut alanın sınırlarını zorlamada aynı performansı gösteremiyor. Şimdilik sınırları tanıyor ama zorlamakta çekingen. Yapay zeka size Bach tarzında beste veya Shakespeare üslubunda şiir sunabilir. Ama özgün olduğu söylenemez. Yapay zeka size mükemmel bir resim çizebilir ama o resme bakıp neden ağladığınızı asla anlayamaz. O, tekniğin ustasıdır; ruhun değil.</p><p><strong> Yapay zekâ hızla gelişiyor; bir sürümünü öğrenemeden yeni versiyonları çıkıyor. ‘Tamam, bu yeter,’ diyebileceğimiz bir sürüm mümkün mü?</strong></p><p>Şu anda okuduğunuz cümleyi bitirene kadar bir yerlerde yeni bir yapay zeka modeli doğuyor, şaka değil. “Yeterli” dediğiniz an, geride kalıyorsunuz. Tıpkı koşu bandında koşmak gibi: Durmadan koşuyorsunuz ama yer değiştirmiyorsunuz. Ya da daha kötüsü, durduğunuz anda geriye gidiyorsunuz. “Tamam, bu bana yeter,” diyebileceğimiz bir sürüm... Maalesef hiç gelmeyecek. Neden? Çünkü bu, “Tamam, bu telefon bana ömür boyu yeter,” demek gibi bir şey. Apple her yıl yeni iPhone çıkarınca, 2 yıllık telefonunuz hâlâ mükemmel çalışsa bile kendinizi “eskimiş” hissediyorsunuz. Bu bir tür teknolojik anksiyete. Sürekli en yeniyi takip etme telaşı. Sürekli vitrinlere bakarak ömür tüketme hâli. Asıl düşünülmesi gereken soru: “Araç mı olmak istiyorsunuz, yoksa aracı kullanan mı?”Mesele en yeni sürümü kovalamak değil, ihtiyacınızı en iyi karşılayan aracı bulmak. Son söz olarak şunu hatırlatmakta fayda var. Yapay zeka çok dinamik bir teknoloji. Bu söylediklerimiz, Ekim 2025 itibarıyla geçerlidir. Yapay zeka yarın yeni özellikler kazandığında bütün bu söylediklerimi yeniden gözden geçirmek gerekebilir. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/yapay-zeka-elestiri-becerimizi-olduruyor-4762208</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/75d3e0f1-gcf0ifiopxk9yr1bd6vmk.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yazarlık hikâyem bir gözyaşıyla başladı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/hayat/yazarlik-hikayem-bir-gozyasiyla-basladi-4762210</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/hayat/yazarlik-hikayem-bir-gozyasiyla-basladi-4762210" rel="standout" />
      <description>Eğitim ve öğretimden uzak bir hayatın içinde ilk yazılarını okurla buluşturan Emine Şenlikoğlu, “Eğitim hayatımı daha sonra tamamladım. İlk yazımı yazdığımda imla kurallarından bile habersizdim. Ama bir gece ağlayarak abdest alıp yazmaya başladım” diye yazma serüvenini anlatıyor. </description>
      <category>Hayat</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Emine Şenlikoğlu yıllardır kadrosunda kadın yazarların ağırlıklı olduğu Mektup dergisinin yanında yazdığı dini ve sosyal içerikli romanlarla hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip. Geçtiğimiz günlerde ise TK Yayınları arasında yeni romanı  İçimde Beni Aldatan Biri Var  ile okurunu selamladı. 21 yıl boyu eşiyle birlikte çıkardığı Mektup dergisini ise dijital ortamda yeniden okurla buluşturmanın heyecanını yaşıyor. Şenlikoğlu ile yazarlık serüvenini konuştuk.</p><p><strong> Yazma hikayeniz ne zaman başladı?</strong></p><p>Benim yazma hikâyem 1978 yılına uzanıyor. İlk yazımı Cihat isimli bir dergiye göndermiştim. Güzel bir yazı değildi ama çok heyecan vericiydi. Ardından yine o yıllarda Bursa Marmara gazetesinde yazmaya başladım. O zamanlar halka nasıl konuşuyorsam öyle yazıyordum; yazılarımı gazetedeki editör kardeşler  düzeltirdi çünkü imla kurallarını hiç bilmiyordum. İlkokula bile gitmemiştim daha sonra ilkokulu bitirdim. Sonra ortaokul, imam hatip derken üniversite imtihanına 40 hatta 50 yaşımdan sonra girdim.</p><p><strong> Sizi yazmaya ne sürükledi peki?</strong></p><p>Yazım kuralları hâkim değildim ama okumayı çok severdim ve bazı konularda dini bilgim vardı. Gece gündüz okurdum, akide bilgim epey gelişmişti. Gittiğim her yerde insanlar sorular soruluyordu: “Allah neden görünmüyor?”, “Evlilik alın yazısı mı?” gibi... Bu sorulara güzel cevaplar verdiğim söyleniyordu ve bir süre sonra bu sorular ve cevaplar arttıkça bu sorulardan yola çıkarak bir kitap hazırlamaya karar verdim.</p><p><strong> O dönemde kitap yazıp bastırmak kolay mıydı?</strong></p><p>Zordu tabii.O dönemde pek çok yazara ve yayınevine gittim, “Bu soruların cevaplarını kitap yapalım” dedim ama doğrusu pek kimse ilgilenmedi. Şule Yüksel Şenler’in o yıl elinde  yazmakta olduğu Kız ve Çiçek isimli  romanı vardı. Allah rahmet eylesin. Ama onun dışında dini kitap yazan kadın yoktu. Bu tür soru cevap şeklinde bir kitap da olmadığını fark ettim.  </p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/dac14dde-ya21khwyhjcskhshpjc5r.webp" data-card-width="800" data-card-height="1135" data-card-path="/piri/upload/3/2025/10/25/dac14dde-ya21khwyhjcskhshpjc5r.webp" data-card-caption="Emine Şenlikoğlu, Ayşe Olgun."></p><h2>Çok aradım bulamayınca yazmaya karar verdim</h2><p><strong> Bu tarz  dini kitaplara ilgi nasıldı?</strong></p><p>Hiç unutmam bir akşam, Hristiyan olmuş bir Türk ailesinin evinde sabaha kadar dini tartıştık. O kadar bilgiliydiler ki, İncil’den bana deliller gösteriyorlardı. Çok ağladım. Sabah ezanı okunurken eve dönüyordum ve o sırada şöyle dua ettiğimi hatırlıyorum: “Ya Rabbi, bu sorulara birinin cevap vermesi lazım. Benim Türkçem kuvvetli değil ama sen istersen tesir verirsin. Bu kitabı yazıp okuyuculara sunacağım.” Sonra eve gelip abdest aldım, sabah namazımı kıldım, “Bismillah” diyerek oturup kitabı yazmaya başladım. İki kız arkadaşım da sekreterliklerini yaptı ve yazdığım yazıları daktilo ettiler. Kısa süre sonra de Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar kitabımı bastık. Kitap büyük ilgi gördü. O zaman fark ettim ki, benim yazma kabiliyetim varmış. Kendimi keşfettim.</p><h2>İlk kitabımı eşim bastırdı</h2><p><strong> İlk kitabınız hangi yayınevinden çıktı?</strong></p><p>Mektup Yayınları’ndan çıktı. Yani eşimin yayınevinden. Çünkü o dönemde kitabımı basacak yayınevi bulamadık. Zaten sıkı yönetim dönemiydi. 12 Eylül İhtilali olmuştu. “Başımıza iş açar” dediler ve eşim de “O zaman biz çıkaralım” dedi. Böylece Mektup Yayınları da kurulmuş oldu.</p><p><strong> Peki Mektup Dergisi nasıl doğdu?</strong></p><p>Mektup Dergisi’nin ilk sayısını 1985 yılında çıkardık. “Kadınların kaleminden” kadınlar yazıyordu. Dergiyi 21 yıl boyunca yayımladık.çok zorluklar yaşattılar bize o dönemler... Bazılarını anlatayım: Bazı PTT çalışanları dergilerimizi çöpe atmış, bilgisayarlarımız çalındı, abonelere ulaşamadık. Dergiyi çökertmek için üzerimize çok geldiler. Buna rağmen yılmadık. Bugün ise dijital ortamda mektupdergisi.com üzerinden yeniden yayın hayatına başladık.</p><h2>Hiç ayrım yapmadık</h2><p><strong> Derginizin yazar kadrosunda eşiniz de yer aldı ama ağırlıklı olarak kadınların yazmasını istemenizin temel amacı neydi?</strong></p><p>Kadınların;” Biz de varız.” diyen azimli seslerini  duyurmak istedik.Biz insana evrensel açıdan bakıyor, kadın gücünü  de meydana çıkmasını, ve kadın–erkek ayırımı yapmadan, her ikisinin de sorunlarını ele alarak cihat etmek aynı zamanda insanların düşünce gücüne ve beyin emeğine önem verilmesini istiyorduk.</p><p>Ben hep şöyle düşündüm: Allah bana ne kadar kabiliyet verdiyse, ben ondan sorumluyum. Bu yüzden kapasitemi sonuna kadar kullanmak istiyorum. Baktım ki benim gibi düşünen mücahidelerimiz de çokmuş.</p><p><strong> İlk romanınız Bize Nasıl Kıydınız? oldu. Roman yazma serüveniniz nasıl gelişti?</strong></p><p>Aslında ben roman yazmadan önce 15–20 konu belirlemiştim. Başkalarına yazdırmak istedim ama kimse kabul etmedi. Sonra dedim ki: “Madem kimse yazmıyor, ben yazarım.” Ben her zaman ihtiyaca göre kitap yazarım. İlk romanım Bize Nasıl Kıydınız? çok ses getirdi. Hatta filme çekildi ve İtalya’da Salerno Film Festivali’nde gösterildi birincilik ödülü ile döndü.</p><h2>“Seni astıracağım” diye savcı bana bağırdı</h2><p><strong> Yazılarınız nedeniyle yargılandınız, hatta hapse girdiniz. O süreci anlatır mısınız?</strong></p><p>Evet, o dönem yazmak yasak gibiydi. Savcı mesela hiç unutmam bir sefer beni ifadeye çağırdı, “Seni astıracağım kadın ” dedi. O kadar nefret doluydu. Mahkemde ayrı bir olay. 8,5 yıl hapis cezası aldım, 2,5 hapiste  yattım. Rahmetli Turgut Özal sayesinde de hapisten çıktım. Cezaevinde gördüklerimi o zaman kitaplaştıramadım ama daha sonra yazdım. Burası Cezaevi isimli bir eserim o dönemin izlerini taşır. O kitabım da yasaklandı, toplatıldı ama benim için cezaevi büyük bir tecrübeydi. İnsanları tanımamda, olaylara bakış açımda çok etkili oldu.</p><p><strong> Cezaevinde tanık olduğunuz hayatlar yazılarınıza nasıl yansıdı?</strong></p><p>Doğrudan değil ama dolaylı olarak yansıdı. Örneğin Mösyö Mimo romanımdaki uyuşturucu bağımlısı genç karakteri, cezaevinde tanıdığım annenin oğluydu o gencin hikâyesidir. O ortamda gördüklerim bana insan ruhunu anlatmayı öğretti.</p><p><strong>Roman kahramanlarınızı nasıl seçiyorsunuz?</strong></p><p>Genelde yaşanmış hayattan alıyorum. Gerçek kişilerden esinleniyorum. Mesela Merhamet romanımın kahramanı  arkadaşımdır. Onu sahneden alıp eğittim, Kur’an kursu hocası oldu. Bazı romanlarımda cezaevinde tanıdığım gençlerden, bazı romanlarda ise konferanslarda dinlediğim hikâyelerden yola çıkıyorum. Bir konu beni ağlatmıyor, sarsmıyorsa roman yapmıyorum. Bir hikâye beni “sonra ne oldu?” diye heyecanlandırıyorsa, o zaman biliyorum ki bu roman sevilen bir olacak.</p><p><strong> Hayal ürünü bir romanınız da olmuş galiba?</strong></p><p>Evet, bir gün internette biri “Emine Şenlikoğlu edebiyatçı değil, çünkü hep yaşanmış hikâyeler yazıyor” demişti. Ben de “Söz, size bir hayali roman yazacağım.” diye espri yaptım. Gerçekten yazdım. Aşkın Ağladığı Ada. Belki de en güzel romanlarımdan biridir.</p><p><strong> En çok hangi romanınız ilgi gördü?</strong></p><p>En çok basan hâlâ Bize Nasıl Kıydınız, Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, ve Maria oldu. Ama bence en güzel romanlarım arasında Sorma, Bir Hristiyan Gülü, Aşka Yenilmeyeceğim ve Kalbimi Başkasına Gönderdin var. Ne yazık ki İslami medya beni yeterince desteklemediği için yeni kitaplarım duyulmadı.</p><p><strong> Sizi daha çok kadınlar mı, erkekler mi okuyor?</strong></p><p>Yapılan bir araştırmada kadın ve erkek okur oranı neredeyse eşit çıkmıştı. Bu beni çok mutlu etti. Çünkü ben sadece kadınların değil, insan olan herkesin yazarıyım. Kadın-erkek fark etmiyor, haklı kimse ondan yanayım. Eskiden kadınlar genelde haklıydı, ben de onların yanındaydım. Ama şimdi bazı kadınlar fazla şımartıldı, bu sefer erkeklere haksızlık etmeye başladılar. Kadın da erkek de haklarını adil şekilde almalı ve yaşamalı.</p><h2>Translarla yakından ilgilendim</h2><p><strong> Son romanınız geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Sıradışı bir roman yazdınız bunun sebebi nedir?</strong></p><p>Biraz önce de söylediğim gibi ben hayatın içindeki sorunlardan bire bir şahit olduğum olaylardan yola çıkarak romanlarımı yazıyorum. Bu son romanımda çok yakından ilgilendiğim bir kaç trans vardı biri de Barış. Çok acı olaylar yaşanıyor, ışıltılı hayatlar altında. Oralardaki Barış’ın hikayesinden yola çıkarak yazdım. İnsanların pişmanlıklarının her zaman değerli olduğunun altını özellikle çizmek istedim.</p><h2>Okurdan dua bekliyorum</h2><p><strong> Okurdan beklentiniz nedir?</strong></p><p>Bir kitap bazen beş yılda yazılıyor. Okuyuculardan ricam, bitirdikleri kitabı çevrelerine tanıtsınlar ama konuyu anlatmadan. Ve mutlaka yazarına dua etsinler. Bu sadece benim için değil, etkilendikleri her yazar için geçerli.</p><p><br></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4759871" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/18/1665ce4c-iaqej6yh7rbri8op9ez8jk.webp" data-title="Soyadımla gurur duyuyorum" data-url="/hayat/soyadimla-gurur-duyuyorum-4759871" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Soyadımla gurur duyuyorum</span></span></p><p><span class="pho-related-content-card" data-card-content-id="4755244" data-cover-image-path="/piri/upload/3/2025/10/4/5a237967-79xn5pdi60h8p4nxjswzlh.webp" data-title="Türk kahvesi artık bu topraklarda yetişiyor" data-url="/hayat/turk-kahvesi-artik-bu-topraklarda-yetisiyor-4755244" contenteditable="false" style="background-color: black; font-size: 32px; color: white;"><span contenteditable="false">Türk kahvesi artık bu topraklarda yetişiyor</span></span></p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/hayat/yazarlik-hikayem-bir-gozyasiyla-basladi-4762210</link>
      <subcategory>Yeni Şafak Pazar Eki</subcategory>
      <editor>Ayşe Olgun</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2025/10/25/1d9c2177-3dz5r9lhr5je71sr5m99im.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>