<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak</title>
    <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?contentType=column" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Görme, görünme, gözetleme, gözetle(n)me</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/gorme-gorunme-gozetleme-gozetlenme-4824068</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/gorme-gorunme-gozetleme-gozetlenme-4824068" rel="standout" />
      <description>I- Günlük hayatta insanların ne kadar değiştiği, bozulduğu üzerine konuşmalar yapmak/işitmek çok sık rastlanan bir durumdur. Dünü, bugünü olumlama üzerinden kategorize ederiz: “Bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, televizyon, cep telefonu, bilgisayarın olmadığı dün ne kadar da çekilmezdir!” Ya da dünü, bugünün aksayan yanlarını nazara vermek için aşırı idealize edilmiş bir şekilde tasvir ederiz: “Eskiden insan insanın kıymetini bilirdi. Dayanışma kuvvetli, küçüğe sevgi, büyüğe</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320870988&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320870988&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>I-</p><p>Günlük hayatta insanların ne kadar değiştiği, bozulduğu üzerine konuşmalar yapmak/işitmek çok sık rastlanan bir durumdur. Dünü, bugünü olumlama üzerinden kategorize ederiz: “Bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, televizyon, cep telefonu, bilgisayarın olmadığı dün ne kadar da çekilmezdir!”</p><p>Ya da dünü, bugünün aksayan yanlarını nazara vermek için aşırı idealize edilmiş bir şekilde tasvir ederiz: “Eskiden insan insanın kıymetini bilirdi. Dayanışma kuvvetli, küçüğe sevgi, büyüğe saygı vardı. Biz eskiden böyle şiddet olayları bilmezdik.”</p><p>Dünü sıkıcı bulanlar ile dünün hayatını daha anlamlı bulanları aynı tasvir üzerinde buluşturmayı deneyelim. Dün ile günü birbiriyle mukayese etmek, değişen davranış kodları üzerinde düşünmek için dört kavramımız var elimizde. Görme, görünme, gözetleme, gözetlenme.</p><p>İslam ahlakında görme bir şuur haline tekabül eder. Dine muhatap olanlar şuur haline sahip olanlardır. Görenin gördüğü andaki durumunun ne kadar önemli olduğunu anlayacağımız kelime, “sahabe”. Sahabe isminin Peygamber Efendimizi görenleri tanımlamak üzere verildiğini zannediyoruz. (Ben öyle zannediyordum.) Halbuki, Peygamber Efendimizi Müslüman olarak görenlere sahabe deniyor. Yani kişi önce iman etti ve fakat sonra geri döndü, sahabe olmuyor. Ya da kişi Peygamber Efendimiz hayatta iken iman etmedi, onun vefatından sonra iman etti. Sahabe olmuyor. Mesele yalnızca görmek değil, iman ehli olarak görmek. Bir mümin olarak Resulullah efendimizi görmek demek, kendi hayatını onun hayatına göre düzenlemek demek.</p><p>Bizim bir şeyi görme halimiz, şuurumuzu doğrudan etkiler. Şuurumuzu etkilediği için bu etkilenme, davranışlarımızı belirler. Biz bunu bugün kavramsal olarak biliyoruz ama davranış olarak bu bilgiye pek de riayet etmiyoruz. Oysa bizden öncekiler iz sürerdi. İsmet Özel’in Yusuf Masalı’nda “Şivekar’ın yolculuğudur” şiirindeki mısralarıyla “eskiler iz sürerdi/ biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar”.</p><p>Eskilerin “iz sürüşü”nü, televizyonla ilk defa karşılaşan, bizden iki kuşak önceki ninelerimizin ve dedelerimizin halini hatırlayarak ve hatırlatarak idrak edelim. Bendeniz bu sahneyi, bu anı çok önemsiyorum. Çünkü ekran ile bu karşılaşma, görme üzerinden duruş belirleyen son kuşağın bize bıraktığı son emanet. Görme ve şuurun birbirinin içine geçmiş olmaklığı bakımından son örnek.</p><p>Televizyon ile karşılaştıklarında ninelerimizin tavrı, sanki içeri yabancı biri gelmiş de derlenip toparlanmak gerekiyormuş, anlayışından beslenir. Ekranda bir erkek görür görmez kendisine çeki düzen verir, sırtını dönmeye yakın bir duruş alır. Bu davranışa eşlik eden nasıl bir şuur halidir?</p><p>Ninelerimizin davranış kalıbında Resulullah efendimizin şu tavsiyesi bulunuyor:</p><p>Efendimizin evine bir âmâ geliyor. Hz. Aişe Validemiz kendisine çeki düzen vermiyor. Kayıtsız kalıyor. Efendimiz ikaz edince “Ya Resulullah o beni görmüyor ki,” diyor. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “O seni görmüyor, ama sen onu görüyorsun” buyuruyor.</p><p>Bizi görmeyen biri karşısında da derlenip toparlanmak. Yani sınırı muhafaza etmek.</p><p>Mümin olmak, sınırlar çizerek yaşamak demektir. Haddi bilerek ve o haddi aşmamaya gayret ederek…</p><p>Haddi nasıl aşıyoruz?</p><p>Hayatımıza giren her teknoloji, bizim hayatımızı bize rağmen düzenler. Yaşadığımız mekânı düzenler, davranış kalıplarımızı belirler, nelerin önemli nelerin önemsiz olduğunu yeniden tasnif eder. Çoğumuz bu yeni tasnifin farkına bile varmayız. Farkına varanların endişesi alaya alınır, “teknolojik özürlüler” potasına sıkıştırılır. Çağı anlamamakla başlayıp “Zaten matbaa da Osmanlıya geç gelmişti” serzenişi üzerinden kes yapıştır bir analiz ile dijital teknolojiye hızlıca ram olmaya kalkışılır.</p><p>Teknolojik özürlü olduğu söylenenler ya da teknolojik özürlü olduğunu söyleyenlerin hayatında ikircikli bir durum vardır. Böyle olmasa olmaz mı? sorusunu muhafaza ederler. Olmakta olana elleriyle buğzedemeyeceklerini bilirler, dilleriyle buğzedemeyeceklerini bilirler. Kalp ile buğzederken söz konusu “teknolojik özürlü” denilen durum çıkar ortaya.</p><p>Çağa ayak uydurmak istemeyenleri, hız ile valse kalkmayanları ötekileştirmek için “özürlü” kelimesini kullanıyor oluşumuzda ciddi bir sıkıntı yok mu? Eskiden hayatı zaruret miktarı yaşayanların tutumlarını tasvir etmek için “perhizkâr” tabiri kullanılırdı. Perhizkâr, nefsine hâkim olan, zararlı şeyler ile arasına mesafe koyan demektir.</p><p>Bazı insanlar neden çağa ayak uydurmak istemezler? Neden günlük hayatın sunmakta olduğu konfordan faydalanmaya uzak dururlar? Bu sorular pek anlamlı gelmedi mi? Neredeymiş o insanlar mı diyorsunuz?</p><p>O halde şu sorulara ne dersiniz? Kadın, erkek, yaşlı genç ellerindeki alet çekim yapabiliyor diye niye hayatını canlı yayın formatında tüketime açıyor?</p><p>Bir kısmı doğrudan hayatını teşhir ederek teşhir üzerinden para kazanıyor ve ne acıdır ki sanalda yapılan teşhirin teşhir olmadığını sanacak kadar, akletmeyen, fikretmeyen bir güruh var.</p><p>Daha tehlikeli olan ise kendi hayatlarını “ideal, makbul hayatlar” olarak pazarlayıp tüketime sunup, negatif nasihatler ile tebliğ yaptığını zannedenler.</p><p>II-</p><p>Nesneler karşısında değişen tutum ve davranışları, tanık olduğum hayat hikâyeleri üzerinden edebiyatın bahçesinde muhafaza etmeyi vazife bildim. 24 Ocak 1983 kararlarıyla resmi olarak tüketim toplumuna geçişimizin eşya ile ilişkimizi nasıl değiştirip dönüştürdüğü daima ilgi alanım içinde kaldı. Nitekim 2001 yılında yayımladığım Senin Hikayen adlı öykü kitabımdaki “Senet” isimli öyküde, eski insanların, kullanmayacağı eşya için borç altına girmenin yükünü taşıyamayışını merkeze almıştım.</p><p>Sanal âlemin önünde yığıldığımız şu günlerde “akıllı” nesnelerle kurduğumuz ilişkinin zaman ve mekân idrakimizi dolayısıyla ahlakımızı nasıl etkilediği üzerine fikrimizi yormak hepimizin görevi diye düşünüyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/gorme-gorunme-gozetleme-gozetlenme-4824068</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Muhatabı cevaplasın</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/muhatabi-cevaplasin-4824075</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/muhatabi-cevaplasin-4824075" rel="standout" />
      <description>Meydanlarda, ekranlarda bangır bangır iktidara yürüdüğünü söyleyen Özgür Özel’in diline “Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratı”nı söylemek yakışırdı. Hiç kimse, sesinin Hasan Mutlucan kadar güzel olmasını beklemezdi. Ama o yağmurun şıpır şıpır yağdığı günlerde “Kocan ile geçincemen yok ise boşan da gel” demeyi tercih etti. Bilmeyenler o türküyü bulsun dinlesin. Tolga Çandar’dan seçilmesini tavsiye ederiz. Türküyü bilenlerin hafif tebessümü kâfidir. * “Kocanı boşa, çok meraklıysan sana Ankara’da</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871072&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871072&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Meydanlarda, ekranlarda bangır bangır iktidara yürüdüğünü söyleyen Özgür Özel’in diline “Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratı”nı söylemek yakışırdı.</p><p>Hiç kimse, sesinin Hasan Mutlucan kadar güzel olmasını beklemezdi.</p><p>Ama o yağmurun şıpır şıpır yağdığı günlerde “Kocan ile geçincemen yok ise boşan da gel” demeyi tercih etti.</p><p>Bilmeyenler o türküyü bulsun dinlesin. Tolga Çandar’dan seçilmesini tavsiye ederiz.</p><p>Türküyü bilenlerin hafif tebessümü kâfidir.</p><p>*</p><p>“Kocanı boşa, çok meraklıysan sana Ankara’da daha iyisini bulurum” demek ne demektir?</p><p>İpe sapa gelmez bu sözler, köklü bir partinin genel başkanına yakışır mı?</p><p>Köksüz bir partinin bile genel başkanına yakışmaz.</p><p>Hiç kimseye söylenmeyecek bu sözleri tevil etmenin yolu yok. Savunmanın imkânı da yok.</p><p>Fakat, bazıları mahallenin namusunu kurtarma derdine düştü.</p><p>İçlerine nasıl sindirebiliyorlarsa artık.</p><p>Zavallılık boydan aşırı.</p><p>Kepazelik diz boyu.</p><p>*</p><p>“İki yıl sonra biz iktidar olunca kapımıza gelip yalvarma.”</p><p>Bu ifade, iddialı bir siyasetçiden beklenecek bir söz.</p><p>Geliniz ve görünüz ki “Bu tehditse daniskasını ediyorum” dedikten sonra kullandığı bir kelime daha var.</p><p>“...ediyorum ulan!” şeklinde bitiyor söz.</p><p>Bir erkeğe söylerken bile hoş kaçmayan bu kelime, bir kadına hitap ederken kullanılınca, iktidar yürüyüşü yapan bir partinin önüne kendi eliyle duvar örmeye benziyor.</p><p>*</p><p>“Bir ok attım, kebap oldu” demenin tevil yolu bulunur da “masaya vurdum bardak devrildi, su etrafa saçıldı” hareketi ile “tehdidin daniskası” sözünün yolu biraz zor bulunur.</p><p>Ulan’ı hiç konu etmeyelim zaten.</p><p>Münasebetsiz Mehmet Efendi’nin “Babanız zurna çalar mıydı hünkârım?” sorusundaki münasebetsizlik, şu günlerde duyduklarımızın yanında adeta zemzemle yıkanmış görünüyor.</p><p>*</p><p>Bu çirkin sözlere ve yakışıksız tekliflere muhatap olan Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal ise şöyle cevap verdi:</p><p>“Benim kocam hayvancılık yaparak geçimini sağlıyor. Hırsızlık yapmadı, yolsuzluk yapmadı. Otel odalarında kadınlarla basılmadı. Beni hiç aldatmadı. Hakkında hiçbir soruşturma yok. Ben kocamı niye boşayacakmışım?”</p><p>*</p><p>Açık ve net bir ifade.</p><p>Makul ve mantıklı.</p><p>Ulan mulan da yok üstelik.</p><p>Hiçbir argo kelime bulunmuyor.</p><p>Çirkin ve yakışıksız sözler yok.</p><p>Boşanma tavsiyesi de yer almıyor görüldüğü üzere.</p><p>Buna rağmen bu sözler ÖÖ’yü savunanları rahatsız ediyor. Ne garip.</p><p>Burcu Hanım’ın bu sözlerini muhatabı cevaplasın.</p><p>Tabii, hakaret etmeden, saçmalamadan.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/muhatabi-cevaplasin-4824075</link>
      <subcategory>Mehmet Şeker</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Plaza’dan Pekin’e: Amerika aynı oyunu neden bu kez oynayamıyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/plazadan-pekine-amerika-ayni-oyunu-neden-bu-kez-oynayamiyor-4824076</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/plazadan-pekine-amerika-ayni-oyunu-neden-bu-kez-oynayamiyor-4824076" rel="standout" />
      <description>1985 yılında dünyanın ekonomik ufkuna bakan herkes aynı soruyu soruyordu: JAPONYA AMERİKA’YI GEÇECEK Mİ? Bugün dönüp bakınca bu soru abartılı gelebilir. Ama dönemin psikolojisini anlamak için rakamlara bakmak yeterli. Toyota, Sony, Hitachi, Toshiba… Japon sanayisi dünyayı adeta istila ediyordu. Amerikan otomotiv sektörü verimsizlikle boğuşurken Toyota üretim disiplininin sembolü olmuştu. Amerikan elektronik devleri tökezlerken Japon markaları küresel kalite standardını yeniden tanımlıyordu. 1985’te</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871195&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871195&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>1985 yılında dünyanın ekonomik ufkuna bakan herkes aynı soruyu soruyordu:</p><p><strong>JAPONYA AMERİKA’YI GEÇECEK Mİ?</strong></p><p>Bugün dönüp bakınca bu soru abartılı gelebilir. Ama dönemin psikolojisini anlamak için rakamlara bakmak yeterli.</p><p>Toyota, Sony, Hitachi, Toshiba… Japon sanayisi dünyayı adeta istila ediyordu. Amerikan otomotiv sektörü verimsizlikle boğuşurken Toyota üretim disiplininin sembolü olmuştu. Amerikan elektronik devleri tökezlerken Japon markaları küresel kalite standardını yeniden tanımlıyordu.</p><p>1985’te Amerika hâlâ büyüktü. IBM, Exxon ve General Electric gibi devler Japon rakiplerinden daha değerliydi. İlk üç büyük Amerikan şirketinin toplam piyasa değeri Japonya’nın ilk üç şirketinin yaklaşık iki katıydı.</p><p>Ama mesele yalnızca o günün rakamları değildi; gidişat korkutuyordu. Çünkü yalnızca dört yıl sonra, 1989’a gelindiğinde psikoloji tamamen değişmişti. Dünyanın en değerli şirketleri listesinde Amerikan sanayi devlerinden çok Japon finans kurumları görünüyordu. Industrial Bank of Japan, Sumitomo Bank, Fuji Bank, Dai-Ichi Kangyo…</p><p>O günün dünyasında artık soru “Japonya güçlü mü?” değil, “Japonya Amerika’yı geçiyor mu?” olmuştu. Bugün bunun ölçeğini anlamak için tek bir kıyas yeterli. Tek başına Nvidia’nın piyasa değeri yaklaşık 5 trilyon dolar seviyesinde.</p><p>Toyota, Mitsubishi UFJ, SoftBank, Tokyo Electron, Sumitomo Mitsui, Fast Retailing, Sony, Hitachi, Mitsubishi Corp ve Japonya’nın diğer kurumsal devlerini topladığınızda ortaya çıkan toplam değer yaklaşık 1.8 trilyon dolar seviyesinde kalıyor.</p><p>Tek başına Nvidia, Japonya’nın en büyük 10 halka açık şirketinin toplamından yaklaşık 3 kat daha değerli. Peki o dönem ne oldu?</p><p><strong>PLAZA MÜDAHALESİ</strong></p><p>1985’te Plaza Anlaşması imzalandı. Amerika’nın temel şikâyeti açıktı: Japonya ihracatla büyüyor, Amerika ise ağır ticaret açığı veriyordu. Çözüm olarak doların zayıflatılması, yenin ise değerlenmesi hedeflendi. Japonya kabul etti. Burada kritik mesele şu: Bu sadece teknik bir ekonomik mutabakat değildi; dönemin güç ilişkilerinin sonucuydu. Çünkü bu Japonya, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan güvenlik mimarisi içinde yeniden inşa edilmişti. Askeri kapasitesi anayasal sınırlara tabiydi. Jeopolitik hareket alanı sınırlıydı. Güvenlik şemsiyesi büyük ölçüde Washington’du. Dolayısıyla Amerika ekonomik baskı yaptığında Tokyo’nun “hayır” deme kapasitesi bugünkü büyük güçlerle kıyaslanamayacak kadar dardı. Kur şoku geldi. Yen hızla değerlendi. İhracat rekabetçiliği baskılandı. Japonya bu şoku düşük faiz ve kredi genişlemesiyle telafi etmeye çalıştı. Tarihin en büyük varlık balonlarından biri oluştu. Hisse senetleri şişti. Emlak fiyatları kontrolden çıktı. Bankacılık sistemi aşırı kaldıraçlandı. Ve ardından uzun durgunluk başladı. Amerika Japonya’yı “çökertmek” için özel bir operasyon yapmadı. Ama Amerikan çıkarlarına göre tasarlanan finansal düzen, Japonya’nın kendi yapısal kırılganlıklarıyla birleşince Japon ekonomik yükselişini durduran sonuçlar üretti. Amerika rakibini tankla değil, finansal mimariyle yavaşlattı. BUGÜN NEDEN AYNI OYUN İŞLEMİYOR? Bugün birçok kişi aynı senaryonun Çin’e uygulanabileceğini düşünüyor. Ama tam burada tarih duruyor. Çünkü Çin, Japonya değil. Japonya savaş sonrası Amerikan güvenlik sisteminin içinde büyümüş bir ekonomik güçtü. Çin ise sistemin dışındaki rakip bir kutup. Nükleer güç. Devasa ordu. Kendi savunma sanayi altyapısı. Kendi teknoloji şirketleri. Kendi finansal kapasitesi. Kendi bölgesel nüfuz alanı. Ve en önemlisi: Amerika’ya güvenlik açısından bağımlı değil. 1985’te Washington Tokyo’ya ekonomik baskı yaptığında bunun arkasında yalnızca finansal güç değil, stratejik hiyerarşi de vardı. Bugün Pekin’e aynı tonda konuşmak çok daha zor. Çünkü masanın karşısında müttefik değil, sistemik rakip var. “Paranı değerlendir.” “İhracat avantajını azalt.” “Ekonomik modelini yeniden dengele.” Bu cümleler kulağa benzer gelebilir. Ama aynı cümle farklı aktörlerde farklı sonuç üretir. </p><p>Japonya için baskı. Çin için müzakere.</p><p><strong>TRUMP’IN HEYETİ NEDEN ÖNEMLİ?</strong></p><p>Bu değişimi en iyi gösteren fotoğraf Trump’ın son dış temaslarıdır. Bir zamanlar Amerika devlet gücüyle konuşurdu. Bugün şirket gücüyle de konuşuyor. Trump’ın son ziyaretindeki heyet kompozisyonuna baktığınızda klasik diplomatik ağırlığın yanında teknoloji, savunma ve iş dünyasının belirgin şekilde öne çıktığını görüyorsunuz. Bu tesadüf değil. Çünkü Washington artık yalnızca devlet-devlete baskı modeliyle sonuç alamıyor. Şirketlerini stratejik koz olarak kullanıyor. Çip üreticileri. Savunma şirketleri. Enerji devleri. Teknoloji CEO’ları. Bugünün diplomasisinde bunlar artık yalnızca ekonomik aktör değil; jeopolitik araç. Bir anlamda Amerika artık yalnızca devlet gücüyle değil, kurumsal sermayesinin küresel ağıyla da müzakere ediyor. Bu yumuşak güç değildir. Bu, devlet gücü ile şirket gücünün hibritleşmesidir.</p><p><strong>ASIL DEĞİŞEN DENGE</strong></p><p>1985’in Amerika’sı şunu söylüyordu: Kuralları ben koyarım. Bugünün Amerika’sı ise daha farklı konuşuyor: Kuralları yeniden müzakere edelim. Bu küçük bir ton farkı değil. Bu küresel güç mimarisindeki değişimin işaretidir. Bir zamanlar Japonya’ya ekonomik ayar verebilen Amerika vardı. Bugün Çin’i baskılamaya çalışan ama aynı zamanda onunla pazarlık etmek zorunda kalan Amerika var. Bu Amerikan çöküşü anlamına gelmez. Ama Amerikan tek taraflı belirleyiciliğinin aşındığını gösterir. Trump’ın CEO’larla yaptığı diplomasi tam da bu yüzden semboliktir. Çünkü Washington artık yalnızca Beyaz Saray’dan değil, şirketlerinden de güç devşiriyor. Plaza döneminin Amerika’sı rakibini hizaya sokabiliyordu. Bugünün Amerika’sı ise rakibini yavaşlatmaya çalışıyor. Çünkü bu kez karşısında Japonya değil Çin var. Ve tarih bazen aynı oyunu tekrar sahneye koyar. Ama oyuncular değiştiğinde sonuç da değişir.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-akif-soysal/plazadan-pekine-amerika-ayni-oyunu-neden-bu-kez-oynayamiyor-4824076</link>
      <subcategory>Mehmet Akif Soysal</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın kayıp silahları kimin eline geçti?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/trumpin-kayip-silahlari-kimin-eline-gecti-4824089</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/trumpin-kayip-silahlari-kimin-eline-gecti-4824089" rel="standout" />
      <description>ABD Başkanı Trump’ın “unutmayacağım” dediği iki konu var. Birincisi, İran’da düşürülen uçaktaki ikinci pilot için arama kurtarma faaliyeti yapıldığı haberiydi. İran’ın ikinci pilotun varlığını bu haberle öğrenmesi ve kayıp askerin hayatının tehlikeye girmesi Trump’ı çok kızdırdı. “Bedel ödeteceğim” dedi. Ama konu bir daha gündeme gelmedi. Çünkü sızıntı İsrail Savunma Bakanlığı kaynaklıydı. Trump’ın aklından çıkaramadığı ikinci konu “ayrılıkçı Kürt gruplara gönderilen silahlar” meselesidir. Nisan</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871249&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871249&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD Başkanı Trump’ın “unutmayacağım” dediği iki konu var. Birincisi, İran’da düşürülen uçaktaki ikinci pilot için arama kurtarma faaliyeti yapıldığı haberiydi. İran’ın ikinci pilotun varlığını bu haberle öğrenmesi ve kayıp askerin hayatının tehlikeye girmesi Trump’ı çok kızdırdı. “Bedel ödeteceğim” dedi. Ama konu bir daha gündeme gelmedi. Çünkü sızıntı İsrail Savunma Bakanlığı kaynaklıydı.</p><p>Trump’ın aklından çıkaramadığı ikinci konu “ayrılıkçı Kürt gruplara gönderilen silahlar” meselesidir. Nisan ayı başında, “İran’daki protestoculara çok sayıda silah gönderdik ama Kürtler protestoculara vermedi” demişti. Geçtiğimiz günlerde konuyu yeniden hatırlattı. “Hayal kırıklığına uğradım” dedi. Bu konu neden yeniden gündeme geldi? Trump, İran’daki başarısızlığı fatura edecek günah keçileri mi arıyor? Yoksa İran’da ayrılıkçı gruplar üzerinden” yeni bir “sondaja” mı hazırlanıyor? Önce bir çerçeve çizelim…</p><p><strong>TRUMP “FIRSATI DEĞERLENDİRİN” DEMİŞTİ</strong></p><p>Netanyahu, Trump’ı “Halk üç günde rejimi devirir” diyerek savaşa ikna etmişti. Bu kapsamda İran’daki ayrılıkçı gruplara yatırım yaptılar. Trump’ın özel temsilcisi Thomas Barrack bile savaştan önce Irak’a gitmiş, bu grupları teşvik etmişti (Bknz, Bu olmadı Sayın Büyükelçi, 3 Mart.) ABD Başkanı Trump’ın da bizzat bazı elebaşları aradığı, “fırsatı değerlendirin” dediği biliniyordu.</p><p>Plan aşağı yukarı şöyle işleyecekti… ABD ve İsrail, Kürt nüfus yoğun bölgede devrim muhafızları ve besiç güçleri ile bunların kullandığı bina ve mevzileri hedef alacak, böylece ayrılıkçı grupların önü açılacak… Onlar da daha önce kendilerine temin edilen silahlarla saldırılara başlayacak… İran’ın batısındaki (Oshnavieh ve Piranshahr gibi) bazı kasabalar ele geçecek… Bunun yarattığı tetiklemeyle İran halkı rejimi devirecek…</p><p><strong>BAZI ÖRGÜT MENSUPLARI İRAN’A GİRDİ</strong></p><p>Planın ilk aşaması uygulandı. ABD/İsrail, tam olarak o bölgeleri yoğun bir şekilde bombaladı. Bu sırada İran içindeki tünellere silah depolandığı, kasabalardaki milislere silah dağıtıldığı, İsrail’in ayrılıkçı gruplar üzerinden İran’da muhbir ağı oluşturduğu haberleri dolaşıma girdi. Ancak ABD ve İsrail’in beklediği olmadı. Savaşın ilk günlerinde 350 kadar terör örgütü PAK mensubu Irak’tan İran tarafına geçse de devamı gelmedi. Özellikle ayrılıkçı gruplar içerisindeki en büyük yapı olan (yaklaşık 2 bin kişi) terör örgütü PKK’nın İran kolu PJAK sürecin dışında durdu.</p><p>Bunun bir kaç sebebi var: Ayrılıkçı grupların sonuca etki edecek, kaydadeğer bir gücünün olmaması (rakamlar birkaç yüz ile bir kaç bin arasında gidip geliyor.) Barzani ve Talabani’nin İran’ın bir şekilde ayakta kalabileceği düşüncesi. İran-Irak sınırında varlık gösteren Talabani’nin “Mızrak ucu olmayacağız” çıkışı. İran’ın, tehlikeyi görerek, ayrılıkçı grupları doğrudan hedef almaya başlaması. Elbette Ankara’nın ABD ve bölgesel aktörler üzerinde uyguladığı yakın markaj ve Terörsüz Türkiye süreci (Daha önce MİT Başkanı Kalın’ın bölgedeki aktörlerle yaptığı yoğun görüşmeleri, burada verilen mesajları yazmıştık. Bakınız; Kerkük’te bir şeyler oldu, 24 Nisan.)</p><p><strong>SİLAHLAR AYRILIKÇI GRUPLARIN ELİNDE</strong></p><p>Peki, ABD ve İsrail, ayrılıkçı gruplara silah gönderdi mi, hangi silahları gönderdi? Ayrılıkçı gruplar kendilerine silah gelmediğini söylüyor. Barzani yönetimi iddiaları reddediyor. Bölgesel Yönetim Başbakanı Mesrur Barzani geçtiğimiz günlerde Ankara’daydı. Arkaplanda ne Barzani yönetimine ne de Talabani’ye, kimseye silah gelmediğini güçlü bir şekilde vurguluyor. Peki, o halde Trump (ya da onu bilgilendirenler) yalan mı söylüyor?</p><p>Tam olarak değil. Çünkü bölgesel aktörlerin ısrarlı retleriyle çelişen -belki onların da haberinin olmadığı- bazı saha bilgileri var. MOSSAD ve CIA’nın Çekya’dan silah temin ettiği (ağırlıklı olarak Kalaşnikof), bu silahların ayrılıkçı gruplara verildiği ve kaçakçılık yoluyla İran’a sokulmaya çalışıldığı söyleniyor (İran-Irak sınır bölgesinde kontrol Talabani’de). Peki, Trump’ın sürekli gündeme getirdiği o silahlar kimin elinde? Ayrılıkçı gruplar “Bizde değil” diyor. Ama şu da konuşuluyor: İran içerisine dağılmış. Ancak Kürt gruplar bu silahları kullanmadılar, rejim muhaliflerine vermediler, iade de etmediler. Çünkü -muhtemelen- bir gün kendilerine lazım olacağını düşünüyorlar.</p><p><strong>TRUMP ASLINDA BASKI KURUYOR</strong></p><p>Buraya bir mim koyalım. Çünkü meselenin Terörsüz Türkiye sürecini yakından ilgilendiren bir boyutu var. PKK’lı Murat Karayılan, Ankara’yı suçladığı ve “Süreç dondurulmuştur, gördüğümüz budur” dediği röportajda yasal güvence olmadan neden silah bırakmamaları gerektiğini şöyle anlatıyordu: “Ortadoğu kaynıyor. Güvencemiz silahlarımızdır.” Tam da bu sırada, PJAK “eşbaşkanı” Peyman Viyan’ın dün yayınlanan röportajı ilginçtir. Viyan, ABD’den silah aldıkları iddiasını reddederken İran’da halkların kendi kaderlerini ilan edecekleri bir döneme girildiğini söylüyor.</p><p>Şimdi şunu sorabiliriz: Trump ayrılıkçı grupları işaret ederek sitem mi ediyor yoksa bu gruplara baskı kurarak tedavülden kalkan o fikri yeniden ısıtmaya mı çalışıyor? ABD-İran müzakerelerinin tıkandığı bir süreçte yapılan bu açıklamalardan “sondaj” kokusu alıyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/trumpin-kayip-silahlari-kimin-eline-gecti-4824089</link>
      <subcategory>Yahya Bostan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuk sadece maliyet midir?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-kesir/cocuk-sadece-maliyet-midir-4824090</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-kesir/cocuk-sadece-maliyet-midir-4824090" rel="standout" />
      <description>15-21 Mayıs aile haftası malum. Aile konusuna, çocuğa yüklenen anlamın değişmesi üzerinden bakalım… 1960 ihtilalinden sonra uygulanan “aile planlaması’’ politikaları, o güne kadar çocuğa atfedilen tüm anlamları, değerleri de yerle bir etti. O günden itibaren çocuk sadece bir ekonomik değer olarak tanımlandı. Yük, külfet, maliyet hesapları üzerinden anlatıldı. Tek çocuğu olan, üst düzey erkek bir beyaz yakalı; “ikinci çocuğu istemem, o zaman istediğim tatile gidemem, istediğim model arabaya binemem’’</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871339&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871339&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>15-21 Mayıs aile haftası malum. Aile konusuna, çocuğa yüklenen anlamın değişmesi üzerinden bakalım…</p><p>1960 ihtilalinden sonra uygulanan “aile planlaması’’ politikaları, o güne kadar çocuğa atfedilen tüm anlamları, değerleri de yerle bir etti. O günden itibaren çocuk sadece bir ekonomik değer olarak tanımlandı. Yük, külfet, maliyet hesapları üzerinden anlatıldı.</p><p>Tek çocuğu olan, üst düzey erkek bir beyaz yakalı; “ikinci çocuğu istemem, o zaman istediğim tatile gidemem, istediğim model arabaya binemem’’ demişti. Yıllar içinde dayatılan aile planlaması politikalarının çıktısı tam da bu oldu işte.</p><p>Muhafazakâr düşünce yapısı da bu dayatmaya yenildi. “Evleniniz, çoğalınız!”, “Çocuk rızkıyla gelir” öğretileri unutuldu.</p><p>Bu bakış açısının ruhumuza sinmesinde kapitalizmin etkisini de hiç hafife almayalım. Aileler, evlerinde çocukları ile zaman geçirirse, onlar için tasarruf eğiliminde olursa kafelerde, AVM’lerde, sokaklarda kim para harcayacak?</p><p><strong>MEDYANIN KADIN-ERKEK İLLÜZYONU</strong></p><p>Kişisel tercihler elbette tartışma konusu değil. Bazen öyle haberler okuyoruz ki herkes anne baba da olmamalı.</p><p>Diğer yandan medya aracılığıyla pompalanan “az çocuk, yüksek konfor’’ yaklaşımını, şehirli kadını-erkeği ev içi rollerden bağımsız tanımlama dayatmalarını da görmezden gelemeyiz.</p><p>Medya içeriklerine göre, şehirde kadınlar ve erkekler, sadece sokakta, plazada, kafede, spor salonunda yaşıyor. Bir evleri, bir mutfakları, çocukları yok…</p><p>Ulusal ve uluslararası medya içeriklerinde doğum feryat figan, lohusalık ise sadece depresyon…</p><p>BBC, İsrailli sosyoloğu referans alarak hazırladığı “annelik pişmanlıktır’’ yayınını sadece Türkçe ve Arapça servis ediyor. Ana servisine koymuyor. İsrail’in doğurganlık hızını artırdığını ve 3 ile OECD ortalamasının iki katı olduğunu ise tekrar hatırlatalım.</p><p>Medyanın dayattığı bu illüzyona, çocuğu sadece maddi manevi bir maliyet tablosu olarak gören kapitalist, ben merkezci bakışa karşı, birkaç soru soracağım size, kadın ya da erkek hiç fark etmez…</p><p>(Yazının bundan sonrası için, çok isteyip de çocuk sahibi olamayanlardan özür diliyorum)</p><p>Çocuk, sadece bir maliyet tablosundan ibaret değildir.</p><p>Siz hiç:</p><p>Yeni doğan bir bebeği kucağınıza alıp kokladınız mı?</p><p>O süt kokusuna karışmış tarifsiz masumiyeti…</p><p>Dünyanın bütün yorgunluğunu bir anlığına unutturan o cennet kokusunu…</p><p>Daha kelimeleri tam söyleyemezken, gözlerinin içine bakarak sorduğu o büyük büyük sorulara cevap verdiniz mi?</p><p>“Bu ne?”</p><p>“Neden?”</p><p>“Gökyüzü neden mavi?”</p><p>“Seni anneannem doğurdu, onu da büyük anneanne… Peki ilk anneanneyi kim doğurdu?’’</p><p>Bazen insan, bir çocuğun merakı karşısında kendi bilgisizliğini fark ediyor ya da bildiklerini yeniden sorgulamayı öğreniyor. Çünkü çocuklar sadece soru sormaz… Hayata yeniden tanımlamayı da öğretir.</p><p>Ya ilk yürüdüğü an…</p><p>Küçücük ayaklarıyla dünyayı fethedecekmiş gibi cesurca size doğru gelişi…</p><p>Ya da elinizi bırakıp özgüvenle koşma çabası…</p><p>Düşe kalka yürümeyi öğrenirken bile vazgeçmemesi…</p><p>Belki de insanın en saf cesareti, ilk adımlarındaki o korkusuzluk...</p><p>Bir bebeğin gülüşü…</p><p>Bir çocuğun kahkahası…</p><p>Evlerin duvarlarına çarpıp yankılanan o ses…</p><p>Ve düşüp canı yandığında…</p><p>Sizi seçip ağlayarak gelip boynunuza sarılması…</p><p>Dünyadaki en büyük güven makamı olmak nasıl bir şey bilir misiniz?</p><p>Bir çocuğun “annem”, “babam” diyerek sığındığı insan olmak…</p><p>Sonra harfleri öğrenmeye çalışması…</p><p>“B”yi ters yazıp üzülmesi…</p><p>Defalarca silip yeniden yazması…</p><p>R harfini söyleyemeyip arıya da ayıya da “ayı’’ diyen çocuğun bir gün “uçan ayı demiyoyum insan ayı diyoyum” diyerek meramını anlatma çabasına tanıklık ettiniz mi hiç?</p><p>Minicik zihninde, dünyayı çözmeye çalışması…</p><p>İnsan o zaman anlıyor, büyümek dediğimiz şey aslında vazgeçmeden tekrar tekrar denemek demek. Ve bunun yetişkinlikte de hiç değişmediği…</p><p>Siz hiç ateşlenen bir çocuğu sabaha kadar beklediniz mi?</p><p>Onun canından çok sizin canınız yandı mı?</p><p>Bir çocuğun uyurken yüzündeki huzuru seyrettiniz mi hiç?</p><p>Uykusunda bile gülümseyen bir bebeğe bakıp, insanlığın kaybettiği saflığı, temizliği yeniden yeniden hatırladınız mı?</p><p>Eğer bir çocuğun elinizi sımsıkı tutuşunu hissetmediyseniz…</p><p>Bayram sabahı avucunda tuttuğu bozuk paraları kardeşine verme heyecanını görmediyseniz…</p><p>Hasta olduğunuzda minicik elleriyle saçınızı okşamasına tanıklık etmediyseniz…</p><p>Hayatta gerçekten çok şey kaçırmışsınız demektir.</p><p>Kısacası çocuk, bir maliyet tablosundan çok daha fazlasıdır.</p><p>Doğurganlık sadece sayılardan, verilerden de ibaret değildir.</p><p>Çocuğa yüklenen anlamı ve hatta anlam kaymalarını yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Önce buradan başlamalıyız.</p><p>Sayıların arkasından gelir…</p><p>Aile, elbette anne ve çocuktan ibaret değildir. Anne ailenin direği ise baba da çatısıdır. Değişen babalık rolleri de bir başka yazının konusu olsun.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-kesir/cocuk-sadece-maliyet-midir-4824090</link>
      <subcategory>Ayşe Keşir</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ya ne olacaktı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ya-ne-olacakti-4824093</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ya-ne-olacakti-4824093" rel="standout" />
      <description>Dostlarla muhabbet ederken yenice tanıştığımız ve aynı kuşaktan olduğumuz arkadaş “benim dedem doktordu” dedi. Yarım asrı geçen ömrümde bu cümleyi bir ya da iki kez duymuşumdur. Okulda, iş dünyasında, sosyal çevrelerimizde birlikte takıldığımız, yakınlaş-tığımız, yol arkadaşlığı yaptığımız dostlarımızın dedeleri arasında nereyse hiç üniversite mezunu yoktu. Dedelerimiz genelde çiftçi, çoban, işçi, kapıcı, olsa olsa esnaftı; ilkokul mezunu bile değillerdi. Dedesi lise mezunu, hele hele üniversite</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871441&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871441&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Dostlarla muhabbet ederken yenice tanıştığımız ve aynı kuşaktan olduğumuz arkadaş “benim dedem doktordu” dedi. Yarım asrı geçen ömrümde bu cümleyi bir ya da iki kez duymuşumdur. Okulda, iş dünyasında, sosyal çevrelerimizde birlikte takıldığımız, yakınlaş-tığımız, yol arkadaşlığı yaptığımız dostlarımızın dedeleri arasında nereyse hiç üniversite mezunu yoktu. Dedelerimiz genelde çiftçi, çoban, işçi, kapıcı, olsa olsa esnaftı; ilkokul mezunu bile değillerdi. Dedesi lise mezunu, hele hele üniversite mezunu olanlarla yolumuz her nasılsa kesişmezdi, aynı ortamlarda bulunmaz, buluşmazdık.</p><p>Kemalistler, babalarımızın ve bizim okumamızı “Cumhuriyet’in sağladığı fırsat eşitliğine” bağlayacaklardır. Tabii ki değil. Sosyologlar, değişimi kırsalın kente göçüyle açıklayacaktır. Bu da değil. Türkiye’de açık, apaçık, sınıfsal demeyelim de katmansal, kesimler arası bir ayrımcılık vardı. Okumak da mezun olunca iyi işler bulmak da Kemalist statüko karşısında makbul olup olmadığınıza bağlıydı. Ya köyünüzden alınıp Köy Enstitüleri gibi torna makinalarından geçecek, köyüne düşman bir makbul vatandaş olacak, basamakları tırmanacaktınız ya da aileden imtiyazlı olacaktınız. Fırsat eşitliği statükonun kriterlerine uyanlar için vardı; uymayanlar dışardaydı.</p><p>Bu köşede daha önce sermayenin 1950’den itibaren el değiştirmeye başladığını, AK Parti dönemlerinde Anadolu sermayesinin İstanbul sermayesi karşısında ciddi mevzi elde ettiğini yazmıştım. Yine, dindar, muhafazakâr ailelerin bütün engellemelere rağmen çocuklarını okuttuklarını, AK Parti dönemlerinde üniversitede okuyan ya da mezun dindar gençlik sayısının geçmişe oranla katlanarak arttığını yazmıştım.</p><p>Sermaye yapısında ve eğitimde dindarlar lehine değişimin tabii bir sonucu olarak artık istihdam yapısı da değişti. Yoksulluğa, yoksunluğa, dışlanmaya ve önlerine çıkarılan tüm engellere rağmen Anadolu çocukları okudular, Anadolu sermayesinin sağladığı işlerde çalıştılar, AK Parti ile birlikte kamuda istihdam edildiler. Tırnaklarıyla kazıyarak geldikleri yerde ciddi tecrübeler edindiler.</p><p>Benim neslim ve benim sosyal çevrem için “dedem doktordu” cümlesi çok yabancı bir cümle; torunlarımızın ise hemen hepsinin üniversite mezunu dedeleri, nineleri olacak. Dedelerimiz çobandı, bizden önceki nesil işçi, kapıcı, şofördü, kadınlara biçilen rol evde temizlikçilikti. Bu işlerin tamamı saygı duyulacak işler ama bizim neslimiz, çocuklarımız, torunlarımız artık doktor, öğretmen, mühendis, avukat, hakim, savcı, diplomat, kamu yöneticisi ve daha nicesi de olabiliyor.</p><p>Oluşan eğitim ve istihdam zinciri içinde Cumhuriyet’in elit nesilleri için sağlanan imtiyaz ve teşvikler ortadan kalktı; gerçek bir fırsat eşitliği sağlandı. Dindar-muhafazakâr kesimdeki azim ve özlem, elitlerdeki rehavete baskın geldi. İş dünyasındaki yeni iklim Anadolu çocuklarını birikimli, donanımlı, tecrübeli bireylere dönüştürdü.</p><p>Bugün kamu kadrolarının her biri için bir değil, iki değil, yüzlerce liyakatli aday buluna-biliyor. Özel sektörde kritik işlerde sadece belli ailelerin yurtdışında eğitim görmüş beyaz çocukları değil, Anadolu çocukları da iyi eğitim ve tecrübeleriyle iş bulabiliyor. Bugün bir genel müdür ataması için dindar-muhafazakâr tabandan onlarca liyakatli aday bulabilirsiniz; mesela CHP’de parti birimlerini, belediye kadrolarını bile yönetecek uygun aday artık bulunamıyor.</p><p>Artık üniversite okumak için de kamu ya da özel sektörde işe girmek için de Kemalist, beyaz, elit, çağdaş, Batılı, belli giyim tarzına, belli yaşam tarzına, belli zihniyet yapısına sahip olmak yeteneğin, yeterliliğin ve liyakatin önüne geçen kriterler değil.</p><p>Hiç şüphesiz, Kartal İmam Hatip’ten, Ankara İmam Hatip’ten, muhafazakâr özel okullardan mezun olmak, belli sosyal örgütlenmelerin içinde yer almak gençlere avantaj sağlıyor. Çünkü o iklimde, o habitatta iyi eğitim alıyor, iyi yerlerde staj yapıyor, iyi işlere liyakatle girebiliyorlar. On yıllar boyunca statükonun beyaz okullarının beyaz mezunları için iş kapıları nasıl sorgusuz sualsiz açıldıysa, şimdi de iyi eğitim veren okullar için kapılar, sorgusuz sualsiz olmasa da açılıyor.</p><p>Türkiye’de özellikle kamu istihdamında bir liyakat sorunu var mı? Var. Bir nepotizm, akrabacılık, kayırmacılık sorunu var mı? Var. Ama bu sorun AK Parti’yle sınırlı değil, Türkiye’nin sorunu. CHP ve diğer partilerin belediyelerindeki liyakatsizlik ve kayırmacılık da gösteriyor ki mesele siyasi değil, milli bir mesele. Üstelik büyük bir toplumsal değişim yaşanırken, istisnalara takılıp kalmak haksızlık. Bilal Erdoğan’ın ifade ettiği gibi: “Başkaları yapınca torpil, adam kayırma diye kızarız. Ama kendimize olursa ne âlâ…”</p><p>Diyarbakır’ın Çınar ilçesinin 33 yaşındaki kaymakamı MSB’ye genel müdür atanmış, hem de “tümgeneral” rütbesini almış. Ya ne olacaktı? Siz en fazla ucube heykeller yapabilirken, metroların yürüyen merdivenlerini bile tamir etmekten acizken, hırsızlara destek protestoları için okulu kırarken, kendinizi doğuştan “aydınlanmış” zannedip zihninizi bilgiye kapatırken, yobaz cemiyetleriniz içinde sürekli geriye giderken, kibrinizle cehalet karanlığında debelenirken, üstenci bir dille cahil, köylü, taşralı, geri kafalı, makarna beyinli diye tahkir ettiğiniz kesim aldı yürüdü; atı alan, liyakatiyle, donanımıyla, birikimiyle, tecrübesiyle, eğitimiyle Üsküdar’ı çoktan geçti. Buna da alışsanız iyi olur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ya-ne-olacakti-4824093</link>
      <subcategory>Aydın Ünal</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump’ın Çin ziyareti: Ticaret savaşlarından uzlaşı arayışına</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trumpin-cin-ziyareti-ticaret-savaslarindan-uzlasi-arayisina-4824096</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trumpin-cin-ziyareti-ticaret-savaslarindan-uzlasi-arayisina-4824096" rel="standout" />
      <description>Trump’ın Pekin ziyareti, Amerika’nın Çin’e baskı ve çevreleme politikasından vazgeçtiğinin en somut işaretlerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle Amerikan teknoloji devlerinin CEO’larını yanında götürmesi, Trump’ın Çin’le jeopolitik mücadeleden daha çok ticaret anlaşmalarına önem verdiğini gösteriyor. İlk döneminde Çin’e yaptırımlar ve ek vergiler üzerinden yoğun bir baskı uygulamaya çalışan Trump, bu baskıya kısmen devam etse de ikinci döneminde daha fazla ticari anlaşma arayışında bir görüntü</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871534&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871534&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Trump’ın Pekin ziyareti, Amerika’nın Çin’e baskı ve çevreleme politikasından vazgeçtiğinin en somut işaretlerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle Amerikan teknoloji devlerinin CEO’larını yanında götürmesi, Trump’ın Çin’le jeopolitik mücadeleden daha çok ticaret anlaşmalarına önem verdiğini gösteriyor. İlk döneminde Çin’e yaptırımlar ve ek vergiler üzerinden yoğun bir baskı uygulamaya çalışan Trump, bu baskıya kısmen devam etse de ikinci döneminde daha fazla ticari anlaşma arayışında bir görüntü çiziyor. Çin’in yaptırım ve gümrük tarifelerine Trump’ın siyasi tabanına zarar verebileceğini göstererek cevap vermesi ve nadir toprak elementlerinin kontrolünü elinde tutması Trump’ın politikası üzerinde etkili oldu. İran savaşı bağlamında küresel enerji maliyetlerinin artması Amerika’yı zorlarken Trump’ın piyasaları daha fazla sarsacak bir ticaret savaşına girmek istemediği söylenebilir. İlk dönemiyle ikincisi arasında keskin bir fark oluşan Trump’ın Çin politikası, İran, Tayvan ve Ukrayna savaşı gibi jeopolitik meseleleri önemsiyor ancak Amerika’nın ticari çıkarlarını önceleyen bir konuma evirilmiş görünüyor.</p><p><strong>KAZAN-KAZAN’DAN ÇEVRELEME POLİTİKASINA</strong></p><p>Trump’ın ilk döneminde Çin’le ticaret savaşına girerek tam bir korumacı politika izlemişti. İktidara geldiğinde dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’ın ifadesiyle Pekin’le ‘kazankazan’ formülüne dayalı çözümler arayan Trump, Şi Jinping’i 2017 Nisan’ında Mar-a-Lago’da ağırlamış ve büyük ilerleme kaydettiklerini açıklamıştı. Ancak sonrasında Trump’ın Çin’e karşı ağır ek vergiler açıkladığı ve yoğun bir ticari baskı uyguladığı döneme şahit olduk. Huawei gibi dev Çin firmalarına baskı kuran Trump yönetimi, Çin’le ticaret açığını ön plana çıkararak entelektüel mülkiyet hırsızlığından teknoloji transferine kadar birçok konuda Çin’in alanını daraltmak için elinden geleni yaptı. Çin’i para birimi manipülatörü ilan eden Trump, Hong Kong göstericilerine de açık destek verdi. Bu ağır baskısı sonuç veren Trump, 2020’nin hemen başında Çin’le iki yıllık ticaret savaşını sona erdiren bir anlaşma imzaladı.</p><p>Covid-19 pandemisi bu anlaşmanın tam olarak hayata geçirilmesini imkânsız kılmakla kalmayıp ikili ilişkilerde derin bir güvensizlik dönemi başlattı. Amerika’nın en temel sağlık malzemelerini üretemez hale geldiğini gördüğü bu dönem, Washington’ın ulusal güvenliğe etki edecek kritik alanlarda Çin’e bağımlılığını azaltacak yatırımlar yapmaya odaklanması sonucunu doğurdu. İktidardaki son gününde Çin’in Uygurlara yaptıklarını soykırım olarak niteleyen Trump’tan sonra gelen Biden yönetimi Trump’ın ek vergilerini ve korumacı adımlarını devam ettirerek Çin’le ilişkileri yeniden gözden geçirdi. Biden iklim değişikliği gibi konularda Çin’le iş birliği imkanları arayışında olsa da kritik teknoloji alanında çip ihracatını yasaklamak gibi adımlar attı. Ukrayna savaşı konusunda da Çin’e baskı yapan Biden, AUKUS ve QUAD gibi adımlarla Çin’in alanını daraltmaya yönelik çevreleme politikası yürüttü. </p><p><strong>TİCARET SAVAŞLARINA TAMAM MI DEVAM MI?</strong></p><p> Trump ikinci dönemine dünyanın birçok ülkesine karşı ek gümrük tarifesi açıkladığı ‘Bağımsızlık Günü’ ilanıyla başlayarak ticaret savaşlarına geri döneceği sinyalini verdi. Birçok ülke Trump’la ek vergi pazarlığına girerek oranları düşürmeye çalışırken Çin misilleme yapma gücünün olduğunu göstererek Amerikan ekonomi üzerindeki kaldıraç gücünü kullanmaktan çekinmeyeceğini ilan etti. Amerika’nın ileri teknoloji alanındaki sınırlandırmaları karşısında nadir toprak elementleri kozunu elinde bulunduran Çin, Washington’ın ticaret savaşından karlı çıkamayacağını göstermiş oldu. Petrol tedariki için İran’a bağımlılığı hayli yüksek olan Çin, İran’a destekten vazgeçmeyerek ABD’nin işini kolaylaştırmaya niyeti olmadığını da gösterdi.</p><p>Trump’ın ilk döneminde olduğu gibi ticari baskıyı ticari anlaşma yapabilmek için kaldıraç olarak kullanma niyeti, ikinci döneminde de değişmedi. Trump’ın yanına Amerika’nın dev firmalarının CEO’larını alarak Pekin’e çıkarma yapması da bunun en önemli kanıtı. Trump Çin’de en fazla iş yapan Apple, Nvidia, Qualcomm, Meta, Cisco ve Tesla gibi teknoloji devleriyle birlikte Blackrock, Citigroup, Goldman Sachs, Mastercard ve Visa gibi finans devlerini de yanında götürdü. Savunma şirketlerini içermeyen bu kompozisyon Trump’ın ziyaretinin daha çok ticarete odaklı olduğunu ve Amerika’nın Çin’le tam bir ayrışmaya niyeti de olmadığını gösteriyor. Çin Trump için jeopolitik veya ideolojik bir rakipten çok potansiyel jeoekonomik bir partner olarak öne çıkıyor. Trump ticaret savaşlarını araç olarak kullanmaktan çekinmeyeceğini gösterdi ancak stratejik hedefinin Amerika’nın ticari çıkarlarını ileriye taşıyan bir anlaşmaya varmak olduğu söylenebilir.</p><p>Bu ziyaretin Trump’ın ‘Önce Amerika’ söyleminden ‘Amerika’nın Çin’e ihtiyacı var’ söylemine doğru evirilmesinin işareti olduğu açık. Amerikan ekonomisi hala Çin’deki üretim altyapısına, uluslararası tedarik zincirine ve nadir toprak elementlerine bağımlı. Washington Çin’in yükselişini sınırlandırmak istese de küresel ekonominin gerçekleri buna pek de izin vermiyor. Pekin açısından bakıldığında da Amerika’nın Ukrayna, Gazze, İran ve ekonomik kırılganlıkla mücadele ederken zorlanması stratejik avantaj olarak öne çıkıyor. Trump’ın ticari anlaşma uğruna Tayvan konusunda bir taviz vermesi hem Çin’in pozisyonunu güçlendirir hem de Amerika’nın bölgedeki müttefiklerini endişelendirir. Trump’ın jeopolitik meseleleri ticari çıkarlar uğruna araçsallaştırması, Çin’le ilişkilerde de kritik bir dinamik olarak öne çıkabilir. Bununla birlikte, Washington her ne kadar Çin’e karşı jeopolitik çevreleme ve ideolojik mücadele söylemlerini kullansa da, ekonomik çıkarlarını önceleyen bir politika izlemek zorunda olduğunun farkında.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trumpin-cin-ziyareti-ticaret-savaslarindan-uzlasi-arayisina-4824096</link>
      <subcategory>Kadir Üstün</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Almanya-Danimarka ‘seferi’: Avrupa’nın kalbinde kutlu bir direniş, diriliş, varoluş yolculuğu…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/almanya-danimarka-seferi-avrupanin-kalbinde-kutlu-bir-direnis-dirilis-varolus-yolculugu-4824099</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/almanya-danimarka-seferi-avrupanin-kalbinde-kutlu-bir-direnis-dirilis-varolus-yolculugu-4824099" rel="standout" />
      <description>Bir hafta sürecek bir Almanya-Danimarka seferimizin son günlerindeyiz… Stuttgart’ta başlayan Kopenhag’da sona erecek leziz, dolu dolu geçen, ruh dolu bir yolculuk yapıyoruz… Avrupa’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyor… Bu üçüncüsü mü, dördüncüsü mü, artık sayamaz olduk. 1830’larda başlayan 1848’lerde bütün Avrupa’yı kasıp kavuran devrimler dalgası, hiç bitmedi... 1945’ten itibaren iki büyük dünya savaşıyla Avrupa’yı cehennemin eşiğine sürükleyen kara bulutlar bir asır dolmadan 21. yüzyılın eşiğinde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871735&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871735&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bir hafta sürecek bir Almanya-Danimarka seferimizin son günlerindeyiz… Stuttgart’ta başlayan Kopenhag’da sona erecek leziz, dolu dolu geçen, ruh dolu bir yolculuk yapıyoruz…</p><p>Avrupa’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyor… Bu üçüncüsü mü, dördüncüsü mü, artık sayamaz olduk.</p><p>1830’larda başlayan 1848’lerde bütün Avrupa’yı kasıp kavuran devrimler dalgası, hiç bitmedi...</p><p>1945’ten itibaren iki büyük dünya savaşıyla Avrupa’yı cehennemin eşiğine sürükleyen kara bulutlar bir asır dolmadan 21. yüzyılın eşiğinde bir kez daha hortladı: Rusya’nin Ukrayna’yı işgal etmesiyle başlayan savaşın ardından Gazze’de tarihin tanık olduğu çocukları, masum kadınları ve sivil halkı gözlerini kırpmadan katletmekten çekinmeyen İsrail askerlerimin işlediği Gazze soykırımı ve Avrupa’nın kremasını oluşturan en önde gelen düşünür, bilimadamı, entelektüel ve elitlerinin Epstein Adası’nda 500 bin çocuğa tecavüz edip, katledip kanlarını emmeleri ve ardında yamyamca yemeleri barbarlığının ifşası olan Epstein dosyaları rezaletiyle birlikte Batı uygarlığının anlam ve değer üretme kabiliyetini kaybetmesi, Avrupa’nın üzerinde yeni bir kara bulutun dolaşmasına yetti: Trump Amerika’sının Avrupa’yı hırpalaması, itip kakması, Avrupa’nın, kendisini koruyamayacak kadar zavallı, acıklı bir duruma düşmesi, paniklemesine yetti. Ve Türkiye’nin Avrupa’yu kurtarması çağrılarında bulunmalarına da yetti.</p><p>Nereden nereye…</p><p>Bu son Avrupa seferimizi, Muharrem Kartancı Hoca yazdı. İlk yazısı, giriş mahiyetinde bir yazı oldu. Lezzetli bir giriş yazısı…</p><p>Zihin açıcı okumalar…</p><p>***</p><p>Modern dünya, insanlık tarihinin en büyük teknik uygarlığını kurdu. Ama aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük ruh krizini de doğurdu..</p><p>Bugün Batı şehirleri, aklın zaferini temsil ediyor olabilir; fakat aynı şehirler, ruhun yenilgisinin de sessiz tanıkları artık.</p><p>Zamana hükmeden, çağrısı çağını kuran batı uygarlığını tanımadan; çağı tanıyamayız; tanıyamadığımız bir çağı değiştirme iddiasında da bulunamayız..</p><p>Yusuf Kaplan hocamızın Hazır mısınız?</p><p>Mesajı ile başladı yeni bir seyahatin heyecanı; hangi ülke, hangi şehirler, gurbette kendini dinleyecek, anlayacak bir dertli yürek arayan hangi kardeşlerimiz bu seyahatte yolculuğumuzu zenginleştirecek..</p><p>Avrupa seyahatlerimizin sayısını artık saymıyoruz! Ülke ülke, eyalet eyalet, şehir şehir dolaşıyoruz.. Artık bir yol açıldı, bir iz belirdi, tohumlar saçıldı, tomurcuklanıyor çiçekler..</p><p>9-15 Mayıs tarihleri arasında Almanya-Danimarka seferi ve dönüşte İstanbul üzerinden hemen gerçekleştireceğimiz Azerbaycan seyahati sadece şehirler arasında, ülkeler arasında yapılan bir yolculuk, gezi değil.</p><p>Bu yolculuk, modern dünyanın ruh haritasını okuma, batı uygarlığının kurduğu büyük mekanizmayı yerinde gözlemleme mekanın, mimarinin toplum üzerindeki etkilerini anlama anlamlandırma ve bütün bu kuşatılmışlığa rağmen İslâm medeniyetinin hâlâ insanlığa nefes aldıracak tek umut olduğunu anlatma yolculuğuydu.</p><p>Stuttgart’tan Mannheim’a… Mainz’den Dortmund’a…Hamburg’a, Kopenhag’a kadar geçtiğimiz her şehirde aynı soruyla yüzleşeceğiz..</p><p>İnsanlık, büyük bir teknik ilerleme yaşarken, neden aynı ölçüde derinleşemiyor? Anlamı yitiriyor. İnsan niçin yok oluşa, kayboluşa, anlamsızlığa doğru sürükleniyor?</p><p>Batı şehirlerinin mimarisi bozulsaydı; taşıdığı olağanüstü bir düzen dağılsaydı Avrupa ayakta kalabilir miydi?</p><p>Yusuf Kaplan hocamız böyle bir soru soruyor ve cevabını da veriyor hemen Stuttgart sokaklarında dolaşırken: “Mekânı kaybederseniz, zamanın kölesi olmaktan kurtulamazsınız.”</p><p>Sokaklar disiplinli…</p><p>Ulaşım kusursuz…</p><p>Mimari hesaplı…</p><p>Kamusal alanlar estetik bir denge içerisinde…</p><p>Ama bütün bu düzenin ortasında insanı derinden sarsan bir eksiklik hissediliyor:</p><p>Ruh eksikliği…</p><p>Bugün Avrupa’nın yaşadığı en büyük kriz ekonomik değil; metafizik krizdir.</p><p>İnsan artık nasıl yaşayacağını biliyor; ama niçin yaşayacağını bilmiyor.</p><p>Tam da bu yüzden modern şehirler büyüyor ama insan küçülüyor..!</p><p>Kalabalıklar artıyor ama yalnızlık derinleşiyor. Bir Osmanlı şehrine baktığınızda merkezde daima mabedi görürüz. Cami sadece ibadet mekânı değildir; hayatın kalbidir. Mektep onun yanındadır. Çarşı onun etrafındadır.</p><p>Mezarlık bile hayatın içindedir.</p><p>İslâm medeniyeti ölümü hayatın dışına çıkarmaz, yok saymaz, insana sürekli faniliği hatırlatır. Bu yüzden modern insan, ölümü düşünmeden yaşayan; ama yaşamayı da beceremeyen trajik bir varlığa dönüşüyor.</p><p>Bu düşüncelerle uçak tekerleklerini Stutgart havalimanının zeminine vurdu, sert bir şekilde.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/almanya-danimarka-seferi-avrupanin-kalbinde-kutlu-bir-direnis-dirilis-varolus-yolculugu-4824099</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hata neredeydi? (2)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/hata-neredeydi-2-4824105</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/hata-neredeydi-2-4824105" rel="standout" />
      <description>Nietzche, tarihi objektif bir şekilde yazmaya çalışan vakanüvistler için “tarihin şehvetli hadımları” ifadesini kullanır. Vakanüvistler için objektif tarih yazımı imkânsız olsa da her tarih yazımı için bu imkânsızlıktan söz edemeyiz. Tarih yazımında imkânsız olan “makul objektiflik” değil “saf objektiflik”tir. Filhakika, yazarından bağımsız bir tarih yazımı düşünülemez. Tarih yazarı, ne kadar nesnel ve tarafsız kalmaya çalışsa da belirli oranda yazdığı konudaki şahsi fikirlerinin etkisi altında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871948&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320871948&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Nietzche, tarihi objektif bir şekilde yazmaya çalışan vakanüvistler için “tarihin şehvetli hadımları” ifadesini kullanır. Vakanüvistler için objektif tarih yazımı imkânsız olsa da her tarih yazımı için bu imkânsızlıktan söz edemeyiz. Tarih yazımında imkânsız olan “makul objektiflik” değil “saf objektiflik”tir. Filhakika, yazarından bağımsız bir tarih yazımı düşünülemez. Tarih yazarı, ne kadar nesnel ve tarafsız kalmaya çalışsa da belirli oranda yazdığı konudaki şahsi fikirlerinin etkisi altında kalmaya mahkûmdur. Bu, bir kusur da değildir; insan olmanın doğal bir sonucudur. Gadamer’in dediği gibi bir metni “ön yargısız” anlamak mümkün değildir (Gadamer “ön yargı”yı salt olumsuz anlamıyla kullanmaz). Hata, tarihi tamamen kendi durduğu yerden yorumlayarak yazmaktır. Pek çok oryantalist tarih yazımı bu konuda ciddi sabıkalarla maluldür.</p><p>Şunu teslim etmek gerekir ki Lewis, “Hata Neredeydi?” isimli kitabında her ne kadar meselelere -doğal olarak- bir Batılı gözüyle baksa ve sübjektiflikten âzâde olmasa da Müslümanların tarihini yazarken çoğu zaman bir Batılıdan beklenmeyecek derecede nesnel davranmaya çalışmıştır. O, tespitlerini genellikle objektif kaynaklara dayandırmaya çalışmış ve yeri geldiğinde Doğuluların hakkını teslim etmiştir.</p><p>Lewis, Lütfi Paşa ve Koçi Bey gibi Osmanlı devlet adamlarının “Hata neredeydi?” sorusunu cevaplamak üzere yazdıkları raporların içeriğinde Batı’daki gelişmelere dair neredeyse hiçbir şeyin olmadığına dikkat çeker. Bu raporlara göre hata, eski devlet geleneklerinden ve dini-ahlâkî değerlerden uzaklaşmış olmaktır (s. 32-33). Lewis’in demek istediği şudur: Osmanlı “hata neredeydi?” sorusunu sordu ama cevabı yanlış yerde aradı. Şayet “Batı neden güçlendi ve ilerledi?” sorusunu erken sormuş olsaydı Batı ile mücadelesinde hatasını daha iyi görebilirdi. Ona göre Osmanlılar, “Batı ne yaptı da ilerledi?” sorusunu ancak Karlofça Anlaşması’ndan sonra sormaya başlamıştı (s. 35).</p><p>Lewis, Osmanlı’nın diplomasi ilmini çok geç fark ettiğini söyler. Zira Osmanlı, savaşlarda genellikle galip gelince diplomasiye de pek ihtiyacı olmuyordu; savaşı kazanıyor ve istediği şartları dikte ediyordu. Ancak savaşları kaybetmeye başlayınca, Karlofça Anlaşması esnasında “Masada nasıl kazanabilirim?” sorusunu mecburen sordu ve diplomasiye başvurmak zorunda kaldı (s. 28). Artık Osmanlı için Batı’yı Batı’da tanımanın ve Batılı devletlerle diplomatik ilişkiler geliştirmenin vakti gelmişti. Bu sebeple Osmanlı, Batılı ülkelerde 18. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli büyükelçilikler açmaya başladı. Ancak Batılı ülkelerde büyükelçiliklerin geç açılması, oralardaki siyasî, toplumsal ve kültürel gelişmelerden geç haberdar olmak anlamına geliyordu. Hâlbuki Batılı devletler, İstanbul’da çok önceden büyükelçilikler açmıştı (36-38).</p><p>16-18. asırlarda Batılılar, Doğu’yu bilimsel veya sömürgesel nedenlerle keşfetmek için şahsî ya da resmî pek çok teşebbüste bulundu. Batı, Doğu’yu merakla keşfederken Doğulular Batı’yı hiç merak etmiyordu. Batılı tüccarlar, Osmanlı topraklarında yoğun bir şekilde ticarî faaliyet yaparken Batı’da ticaret yapan Osmanlı taciri neredeyse hiç yoktu. Müslümanlar, Batılı ülkelerde yaşamaya da hiç meraklı değildi (s. 47-49). O dönemdeki Müslümanların Batı’da olup bitenlere merak duymadığı konusunda Lewis haklı olabilir ancak Batılı ülkelerde ticaret yapma veya yaşama konusundaki isteksizliğin nedeni acaba Müslümanların ilgisizliği midir yoksa o dönemdeki Batılıların Müslümanlara ülkelerinde yaşama ve ticaret yapma konusunda tahammül gösterebilecek bir kültürel tecrübeye sahip olmamaları mıdır?</p><p>Batılı entellektüeller, 15. yüzyıldan itibaren Arapça, Farsça ve Osmanlıca öğrenmeye merak salmışlar ve pek çok Doğu dilindeki klasik eseri kendi dillerine çevirmişlerdi. Osmanlılar ise Batı dillerini öğrenmeye hiç hevesli olmamışlardı. Batı dillerinde yazılan eserlerden, dolayısıyla oradaki bilimsel ve düşünsel gelişmelerden haberleri olmamıştı. Saraydaki mütercimlerin çoğu Rum ve Yahudi asıllıydı (s. 54-58).</p><p>Batılılar, saatin kullanımına 15. Yüzyıldan itibaren alışmışlar ve vakti düzenli bir şekilde kullanmayı öğrenmişlerdi. Ancak Osmanlı, saati yaygın bir şekilde kullanmakta çok geç kaldı. Kitapta zamanın düzenli kullanımı hususunda bazı o döneme tanıklık eden kişilerin hatıralarından nakiller yapılarak Batılıların bu konuda Osmanlılardan daha iyi olduğu ifade edilir. (s. 137-145).</p><p>Lewis, futbol, basketbol gibi oyunların ve parlamentoda siyasî parti faaliyetlerinin İngiliz aklının ürünü olduğu ve her ikisinin de temelinde “takım ruhu” olduğunu söyler. Zımnen, bunların Doğu’da gelişmemesini, Doğu’da “takım ruhu”nun olmayışına bağlar. Doğu’da roman ve tiyatronun olmamasını da Doğuluların birlikte ortak faaliyet yapma anlayışından uzak olmasıyla açıklar. Zira her ikisinde de olaylar, ortak faaliyetler yapan, birlikte hareket eden insanlar arasında kurgulanır (s. 150). Bu, “Doğu’da neden roman gelişmemiştir?” sorusuna verilmiş ilginç bir cevaptır. Ancak kanaatimizce Cemil Meriç’in bu soruya verdiği cevap daha kapsamlı ve daha makuldür.</p><p>Lewis’in önemli tespitlerinden biri şudur: Batı’da “sivil toplum” gelişmiş olmasına rağmen Doğu’da “sivil toplum” gelişmemiştir. Öyle olunca Doğu’da nüfuz sahibi olmak ve zenginleşmek de ancak iktidar olmakla mümkündür. İktidar-burjuvasi ilişkisine dair şu ilginç tespiti yapar: “Batı’da, bir kişi piyasada para kazanır ve bunu iktidarı satın almak veya etkilemek için kullanır. Doğu’da kişi iktidarı ele geçirir ve bunu para kazanmak için kullanır. Ahlaki açıdan ikisi arasında bir fark yoktur, ancak ekonomi ve devlet üzerindeki etkileri çok farklıdır” (s. 76). Bunu daha net olarak şöyle ifade edebiliriz: Batı’da zenginler yeni iktidarları; Doğu’da ise iktidarlar yeni zenginleri belirler.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mahmut-ay/hata-neredeydi-2-4824105</link>
      <subcategory>Mahmut Ay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Fri, 15 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geleceğe miras bırakılan takım: Trabzonspor!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/gelecege-miras-birakilan-takim-trabzonspor-4824020</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/gelecege-miras-birakilan-takim-trabzonspor-4824020" rel="standout" />
      <description>Bir sezon düşünün… Şampiyon olamasa bile geleceğe umut bırakan bir sezon. İşte Trabzonspor tam olarak böyle bir hikâyenin içinde yol alıyor...Bordo-mavililer, Süper Lig’de zirvenin birkaç adım gerisinde kalmasına rağmen ortaya koyduğu futbol aklı ve gençleşen kadro yapılanmasıyla sezonun en çok saygı duyulan ekiplerinden biri haline geldi. Özellikle ekonomik dengelerin giderek daha kırılgan hale geldiği Türk futbolunda, yüksek maliyetli yıldız transferleri yerine sürdürülebilir bir yapı tercih edilmesi</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir sezon düşünün… Şampiyon olamasa bile geleceğe umut bırakan bir sezon. İşte Trabzonspor tam olarak böyle bir hikâyenin içinde yol alıyor...Bordo-mavililer, Süper Lig’de zirvenin birkaç adım gerisinde kalmasına rağmen ortaya koyduğu futbol aklı ve gençleşen kadro yapılanmasıyla sezonun en çok saygı duyulan ekiplerinden biri haline geldi. Özellikle ekonomik dengelerin giderek daha kırılgan hale geldiği Türk futbolunda, yüksek maliyetli yıldız transferleri yerine sürdürülebilir bir yapı tercih edilmesi camiada yeniden güven ortamı oluşturdu.</p><p>Taraftarın en çok önemsediği detaylardan biri ise “geleceğe miras bırakılan takım” düşüncesi oldu. Çünkü bu sezon ortaya çıkan tablo, kısa vadeli başarı uğruna savrulan bir kulüp görüntüsünden çok; plan yapan, sabreden ve gelişen bir organizasyonu işaret ediyor. Bordo-mavililer, belki şampiyonluk kupasını kaldıramadı ancak önümüzdeki sezon için ciddi bir umut inşa etmeyi başardı.</p><p>Bir diğer önemli başlık ise Fatih Tekke... Trabzonspor efsanelerinden biri olarak göreve gelen teknik adam, yalnızca saha sonuçlarıyla değil oyun anlayışı ve oyuncularla kurduğu iletişimle de olumlu bir izlenim bıraktı. Takımın zaman zaman yaşadığı kırılmalara rağmen mücadele kimliğini kaybetmemesi, Tekke adına haneye yazılan önemli artılar arasında gösteriliyor.</p><p>Ve şimdi gözler Türkiye Kupası finalinde…</p><p>Trabzonspor için bu kupa yalnızca bir sezonu başarıyla tamamlama fırsatı değil; aynı zamanda yeniden ayağa kalkışın sembolü olabilir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/gelecege-miras-birakilan-takim-trabzonspor-4824020</link>
      <subcategory>Mustafa Göksel</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 20:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tabiatın bilgeliğinden uzakta</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/tabiatin-bilgeliginden-uzakta-4823779</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/tabiatin-bilgeliginden-uzakta-4823779" rel="standout" />
      <description>Modern şehirlerde yaşayarak tabiatla irtibatımızı büyük ölçüde kaybediyoruz. Bunu söylerken gerçek tabiatı kastediyorum elbette; etrafı çevrilmiş, dizayn edilmiş, çimlerine basılmayan, bitkilerine dokunulmayan, gölgesinde oturulamayan, beton ve ahşap görünümlü plastikle çevrili kentsel yeşillik takviyelerinden değil! Böylesi suni yeşillendirme gayretleri şehirlere biraz renk getiriyor ama bize tabiatla tabii düzeni içinde iç içe olma, tabiatı yaşama, tabiatı gözleme ve dinleme imkanını vermiyor.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320105085&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320105085&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Modern şehirlerde yaşayarak tabiatla irtibatımızı büyük ölçüde kaybediyoruz. Bunu söylerken gerçek tabiatı kastediyorum elbette; etrafı çevrilmiş, dizayn edilmiş, çimlerine basılmayan, bitkilerine dokunulmayan, gölgesinde oturulamayan, beton ve ahşap görünümlü plastikle çevrili kentsel yeşillik takviyelerinden değil! Böylesi suni yeşillendirme gayretleri şehirlere biraz renk getiriyor ama bize tabiatla tabii düzeni içinde iç içe olma, tabiatı yaşama, tabiatı gözleme ve dinleme imkanını vermiyor. Çünkü etrafı çevrili bu yeşillendirme bölgelerinde halen şehrin içindeki bir hava boşluğunda nefes almaya çalıştığımızı biliyor oluyoruz. Orası şehir geriliminin ancak bir miktar azaldığı bir yer, hiç olmadığı bir yer değil kesinlikle. Öyle sansanız bile klakson sesleri, trafik uğultusu size sık sık içinde yaşadığınız gerçeği hatırlatıyor.</p><p>Artık modern şehir gerçekliğine teslim olmuş, tabii olanın yerine peyzajını koymaya isteyerek ya da istemeden rıza göstermiş durumdayız hepimiz. Tabiatla irtibatımızı kaybetmenin bize kaybettirdiği şeyler çok önemli oysa. Biz etrafımıza ördüğümüz yeni modern yaşantı düzeni içinde değişip dönüşüyor, fıtrî ihtiyaç ve hassasiyetlerimizi büyük ölçüde kaybediyoruz. Tabiat öyle değil, tabiattaki hiçbir canlı, kendi tabiatının dışına çıkamıyor, çıktığında hayatiyetini sürdüremiyor. Melekler gibi onlar, Allah’ın koyduğu düzenin dışına çıkamıyorlar. Eğer buna uygun olmayan bir vaziyet varsa; bu, insanların kendi tabiatlarının dışına çıkarak tabiata yaptıkları zalimane müdahalelerle oluyor. İnsanın donanımında kendi tabiatının dışına çıkma kabiliyeti var ve görünen o ki bunu fazlasıyla kullanıyor.</p><p>Liz Marvin’in ağaçların bilgeliğini anlattığı derslerle dolu kitabı ‘Sessiz Bilgeler’den şu satırlar: “Ağaçlarda da çarpmalar, morarmalar ve geri çekilmeler olur fakat hareket edemeyecek hale geldiklerinde bile, yola nasıl devam edeceklerini bilirler. İncinen bir bölgeyi onarmaya çalışırken ya da bir enfeksiyonla savaşırken enerji harcamak yerine ağaç yaralı bölgeyi kapatır ve böylece geri kalan sağlıklı doku zarar görmez.”</p><p>Değişmez ilahi kaidelere bağlı olması, tabiatın varlığın kadim düzeniyle, yani varlığın hakikatiyle sürekli ahenk içinde olmasını sağlıyor. Dolayısıyla tabiatın her söylediğinde, her detayında bizim için iman/zihin tazeleyici, onarıcı dersler var.</p><p>Modern zamanlarda yerini sürekli kaybeden insanlık için tabiatın hakikatten yeşerttiği bu bilgeliğin değerine elbette paha biçilemez. İşte tabiattan uzak kaldığımızda kaybettiğimiz şey bu! Tabiatı seyrederek, gözleyerek, yaşayarak ve okuyarak oradan insanlığımızın bozulmaya yüz tutan yerlerini onarma, kendimizi yeniden yaratılış ayarlarına geri döndürme imkânı… Kendimiz olmaktan her gün bir adım daha uzaklaşırken, bu taze nefesler ne kadar işimize yarardı, insanlığımızı nasıl kendine getirirdi, bur düşünün!</p><p>Belki ilginizi çeker ve kitabı edinir okursunuz ümidiyle ‘Sessiz Bilgeler’ kitabından bir alıntı daha yapalım: “Tamamen kendimiz gibi olmak bazı durumlarda zor gelebilir. Hatta insanları memnun etmek için başka türlü davranmanın bazen cezbedici bir tarafı da vardır. Özgün olmak ise içinde bulunduğumuz kabuğu kabul etmek ve bunun tadını çıkarmaktır. Ağaçlar olmadıkları bir şeye dönüşmek için klorofil israf etmez. Herkesin neyin peşinde olduğuna aldırmaksızın kendi büyümelerine odaklanırlar.”</p><p>Oturup uzun uzun bir derenin şırıltısını dinlemediğimiz, kavak ağaçlarında rüzgârın söylediği uğultulu şarkılara kulak vermediğimiz, kırlangıçların günün sonunda gökyüzündeki çılgınca danslarını gözlemediğimiz, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki muhabbete katılmadığımız ne kadar çok kayıp zamanımız var. Bu gibi sadra şifa tecrübelerden esirgediğimiz zamanlarla ne yaptığımıza bir bakalım! Tabiattan kaçırdığımız bu zamanların içine ne koyuyoruz? Ve neden tıklım tıklım modernlikle doldurduğumuz bu hayatlar bize yine de boş, bomboş geliyor, bunu da iyice düşünelim!</p><p>“İçine ne kadar çok şey doldurmaya çalışırsak” dedi beyaz saçlı adam, “bir o kadar boş görünüyor günlerin içi!”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/tabiatin-bilgeliginden-uzakta-4823779</link>
      <subcategory>Gökhan Özcan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupa Birliği yerleşimci sorununun kaynağındadır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/avrupa-birligi-yerlesimci-sorununun-kaynagindadir-4823780</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/avrupa-birligi-yerlesimci-sorununun-kaynagindadir-4823780" rel="standout" />
      <description>İsrail’in Filistin’in tarihî topraklarındaki varlığıyla ilgili Yahudi tarihi ve Yahudi ilahiyatını temel alan dili benimsemenin sonuçları hakkında ayrıntılı bir tahlile ihtiyaç olduğunu anlıyoruz. Hadiseleri tanımla-makta ve tahlil etmekte karşılaştığımız en önemli sorun kavram yetersizliğidir. Burada kendi kavramlarımızı üretmeliyiz şeklinde bir ifade kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim. Geçen hafta Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas “İsrailli</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320106525&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320106525&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İsrail’in Filistin’in tarihî topraklarındaki varlığıyla ilgili Yahudi tarihi ve Yahudi ilahiyatını temel alan dili benimsemenin sonuçları hakkında ayrıntılı bir tahlile ihtiyaç olduğunu anlıyoruz. Hadiseleri tanımla-makta ve tahlil etmekte karşılaştığımız en önemli sorun kavram yetersizliğidir. Burada kendi kavramlarımızı üretmeliyiz şeklinde bir ifade kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim.</p><p>Geçen hafta Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas “İsrailli aşırılık yanlısı yerleşimci ve kuruluşlara yaptırım uygulanması konusunda siyasi anlaşmaya varıldığını” duyurdu. Kallas, aynı açıklamada Hamas’ın önde gelen isimlerine yönelik yeni yaptırımların geldiğini söyledi.</p><p>Bu olay basınımız tarafından anlaşılmaz bir şekilde “AB’den Tel Aviv’i çıldırtacak haber” başlığı ile duyuruldu. Başka bir kanalda benzer bir başlık vardı: “AB, Siyonist prangayı kırdı... İşgalci İsrail’e yaptırımlar yolda.” Gerçi haber metninde AB’nin yaptırımlarıyla ilgili birtakım detaylar verilirken daha dikkatli bir dil kullanıldı. Bu çerçevede yaptırımların Batı Şeria’da yerleşimciler ve onlara destek veren kuruluşlara yönelik olduğu ifade edildi fakat AB’nin bu kararının kapsamı açığa kavuşturulmadı. Bunun sonucunda da yaptırımlarla alakalı olarak AB ile İsrail arasında yeni bir gelişme varmış gibi bir sonuç ortaya çıktı. Nitekim aynı haberle ilişkili olarak İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in, “Avrupa Birliği’ni antisemitik” davranmakla suçlamasına da basınımızda yer verildi. Bu haber ile AB ve İsrail arasında gerilim varmış gibi bir algı oluşturuldu.</p><p>Basınımızda oluşturulan algıya karşın AB adına açıklama yapan temsilcilerin ifadeleri oldukça farklı bir durumu işaret eder. Kaja Kallas “tıkanıklık döneminden somut adım dönemine geçilmesinin zamanının geldiğini” söylerken kastettiği gerçekten belli değildi. Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prevot şöyle bir mesaj yayımladı: “Aylar süren tıkanıklığın ardından, Budapeşte’de hükûmetin değişmesi sayesinde AB bugün şiddet yanlısı İsrailli yerleşimciler ve yerleşimci örgütlerinin yanı sıra Hamas’ın önde gelen isimlerine yönelik yeni ek yaptırım kararı aldı.” Bu cümlelerde de Hamas liderlerine yönelik yaptırımlar dikkat çekici. Açıklamalarda İsrailli yerleşimcilere ve yerleşimci örgütlerine yönelik yaptırımlar hakkında herhangi bir bilgi bulunmuyor. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot’nun konuyla ilgili açıklamasında “halledildi” ifadesi oldukça dikkat çekiciydi ama halledilenin ne olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmuyor. Çünkü Barrot’nun Batı Şeria’daki “son derece ciddi ve kabul edilemez” eylemlere son verilmesi yönündeki ifadesi de aslında muhatabı olmayan bir çıkıştır. Muğlaklık giderilmemiştir. Avrupa Parlamentosu’nda sol grup ise “AB, sonunda kamuoyunun baskısına boyun eğerek İsrailli terörist yerleşimcilere yaptırım uygulama kararı aldı.” şeklinde görüş bildirdi.</p><p>AB’nin Batı Şeria’daki yerleşimciler ve yerleşimci kuruluşlarla ilgili yaptırım kararının basınımızda yansıma biçimiyle Avrupa ülke temsilcilerinin açıklamalarının birbirinden farkını izah etmek için yerleşimci kavramından hareket etmemiz gerekiyor. AB ne yazık ki İsrail’e yönelik herhangi bir karar almamıştır ve yaptırımlar sadece Batı Şeria’da kolonyal yayılmacılığın ana unsuru olan yerleşimcilerle alakalıdır. Yerleşimciler devlet ve sistem dışı aktörlerdir. Herhangi bir hukukî düzenleme ile sınırlandırılmayan yerleşimciler Filistinlilere karşı her türlü eylemde serbesttir. AB’nin yaptırımları bu yerleşimcilerin liderlerine ve yerleşimci kuruluşlara yöneliktir. Bunun sahada herhangi bir karşılığının olacağını düşünmemiz için hadiselere çok uzak olmamız gerekir. Eğer BM Özel Raportörü Francesca Albanese’nin “İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine” başlıklı raporu iyice incelenirse Batı Şeria’nın kolonileştirilmesi sürecinde Avrupalı şirketlerin kar amaçlı katılımları herhangi bir muğlaklığa yer bırakmayacak şekilde ifade edilmiştir. Bu şirketler Batı Şeria’da yerleşimci kolonyal yayılmacılığın ortakları olarak birçok alanda faaliyet yürütmektedir. Gayr-i hukukî olan yerleşimci kolonyal yayılmacılıktır ve yerleşimci terörü de bu kaynaktan beslenmektedir.</p><p>Batı Şeria’da asıl sorun devlet dışı aktörler olan yerleşimcilerin şiddet içeren eylemleri değil, onların yerleşimci kolonyal yayılmacılığıdır. Avrupalı birçok şirket yayılmacı kolonyal faaliyetlere doğrudan katılmaktadır. Dolayısıyla Avrupalılar sorunun kaynağındadır. AB’nin yerleşimci şiddeti ile Hamas’ı bir tutması sıradan bir hadise değildir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/avrupa-birligi-yerlesimci-sorununun-kaynagindadir-4823780</link>
      <subcategory>Selçuk Türkyılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İran Savaşı, büyük güç politiği ve şah-mat</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/iran-savasi-buyuk-guc-politigi-ve-sah-mat-4823781</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/iran-savasi-buyuk-guc-politigi-ve-sah-mat-4823781" rel="standout" />
      <description>ABD’nin altıncı başkanı ve Dışişleri Bakanlığını da yapmış olan John Quincy Adams’ın 1821 Bağımsızlık Günü konuşmasındaki “Amerika yok edilecek canavarlar aramak için yurt dışına gitmez” sözü Amerikan dış politika çevrelerinde sıklıkla alıntılanır. Adams bu ifadelerle, ABD’nin sürekli yurt dışına müdahale etmesi durumunda kendi cumhuriyetçi karakterini ve gücünü kaybedebileceği konusunda uyarılarda bulunur. Cumhuriyetçi izolasyonculuğun ve/veya gerçekçi pragmatizmin temeli sayılabilecek olan bu</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320110263&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320110263&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD’nin altıncı başkanı ve Dışişleri Bakanlığını da yapmış olan John Quincy Adams’ın 1821 Bağımsızlık Günü konuşmasındaki “Amerika yok edilecek canavarlar aramak için yurt dışına gitmez” sözü Amerikan dış politika çevrelerinde sıklıkla alıntılanır. Adams bu ifadelerle, ABD’nin sürekli yurt dışına müdahale etmesi durumunda kendi cumhuriyetçi karakterini ve gücünü kaybedebileceği konusunda uyarılarda bulunur. Cumhuriyetçi izolasyonculuğun ve/veya gerçekçi pragmatizmin temeli sayılabilecek olan bu görüşün başlangıçta ABD’nin 47.’inci Başkanı Donald Trump’ta akis bulacağı düşünülmüştü.  </p><p>Oysa bugün ABD’de tüm kesimler; şahin, muhafazakar, liberal, realistler hep birlikte Trump’a karşı Adams ile aynı düşüncede. Çünkü büyük güç politiğinde neredeyse tamamı aynı anda ABD’nin çıkarları ve kapasiteleri adına alarm zillerinin çaldığına inanıyor. Bu görüşü savunanların sonuncusu da; 11 Eylül sonrası ABD’nin Irak, Afganistan savaşlarının fikri mimarlarından, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin danışmanı İsrail’in büyük destekçisi ve önde gelen neo-con (güçlü dış müdahaleleri ve savaşları savunan kanat) Robert Kagan. Atlantic Montly dergisinde ABD’nin İran’da “Şah Mat olduğunu”, İsrail ile birlikte kaybettiğini açıkca ifade eden Kagan’ın neredeyse “dost acı söyler” kabilinden değerlendirilebilecek yazısı Amerikan uluslararası ilişkiler ve entellüktel çevrelerinde şaşkınlık yarattı. Şaşkınlık ise tespitin kendisinden değil, bu tespiti yapanın kim olduğundan kaynaklanıyor elbette. Yazısında savaş öncesi statükoya geri dönmenin gerçekçi bir yolu olmadığını dahi savunan Kagan, savaş dursa bile, Amerika’nın prestiji ve caydırıcılığının uzun vadede zarar gördüğünü, Çin ve Rusya’nın ABD’nin bu azalan etkisini stratejik faydaya çevireceğini söylüyor. İran savaşının Amerikan askeri ve siyasi gücünün sınırlarını ortaya koyması nedeniyle tarihsel bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor. ABD’nin artık istediği her yerde caydırıcılık kurabilen tartışmasız süper güç olamayabileceğini ve bunun psikolojik etkisinin askerî etkisinden daha büyük olduğunu ifade ediyor. </p><p>Kagan’ın bu yazısı siyasi kararlarında sadece kendi içgüdüleri ile hareket ettiği yolundaki eleştirilerin hedefinde olan Trump’ın yaklaşan tehlikeye kulak vermesini sağlamak için “içeriden” bir ses olarak yazılmış olabilir. Zira Washington’da Trump’ın Pentagon ve yakın ekibine İran savaşını bitirmek için başka seçenek kalıp kalmadığını sorduğu konuşuluyor. Şu günlerde en büyük askeri ve ticari rakibi olan Çin’e bir ziyaret gerçekleştiren Trump’ın yola çıkmadan önce Pekin’e çok olumlu mesajlar göndermiş olması da bu haletiruhiyeyi yansıtıyor. </p><p>Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi’den İran’a baskı yapmasını istemesi beklense de Çin-İran angajmanının hem jeo-ekonomik ve hem de enerji güvenliğinde yarattığı sınırlılık ve bağımlılıklar bu talebin kolay kolay karşılanamayacağını gösteriyor. Her ne kadar özellikle Tayvan merkezinde Asya-Pasifik’te ABD’nin askeri gücünün yarattığı tehlikelerle yüzyüze olsa da Çin’in Ukrayna, Gazze ve İran’da çıkmaza girmiş bir Trump’ın sınırlarını sonuna kadar zorlayacağını kestirmek mümkün. Ancak ABD-Çin arasındaki rekabetin bir modus vivendiden kısa vadede fiili bir çatışmaya evrilmeyeceği de görülüyor. Her ne kadar bölgedeki tahkimatını artırarak dengelemeye çalışsa da Çin hala ABD’nin siyasi, askeri ve lojistik kapasitelerine ulaşmaya çalışıyor. Öte yandan ABD’nin İsrail, Ukrayna’ya verdiği silah, füze, füzesavar sistemleri, İran savaşında harcadığı azalan mühimmat stokları göz önünde bulundurulduğunda Pekin Trump’ın askeri caydırıcılığı ve tehdit seviyesinin görece azaldığını görüyor. Nitekim Amerikan Genel Kurmay Başkanı Dan Caine, henüz İran savaşı başlamadan önce savaşın ABD’nin Asya-Pasifik’teki silah stoğunu riske atabilme ihtimali olduğunu açıkca söylemişti.  </p><p>Öte yandan, 1990'ların başlarından günümüze kadar ABD'nin bilinçli angajman politikaları ile Çin ile sürdürdüğü ekonomik güç dengesinin ise yıllar içinde ABD aleyhine geliştiğinden hiç şüphe yok. Nüfus gücünde ise Çin’in çok büyük bir avantajı var. İşte bu yüzden, Çin’e karşı elinde kalan göreceli askeri ve siyasi avantajlarını İran savaşı ile gittikçe kaybeden ABD’nin içinde bulunduğu durum karşısında Kagan gibi savaş yanlısı şahin kanadın önemli temsilcilerinin bile endişe ediyor olmasının gerekçeleri çok fazla. Asya-Pasifik’te gücünü tahkim etmek yerine Ortadoğu'da İran'a karşı kazanamayacağı anlaşılan uzun bir savaşa giren ABD, ittifak-müttefiklik ilişkilerinde de son seksen yılın en kırılgan dönemini yaşıyor. Son dönemde Rusya’yı Çin'e daha da yakınlaştıran Washington’un büyük güç rekabetinde mevzi kaybetmesinde sadece Trump’ın rolü yok elbette ancak bu süreci hızlandıran aktör olduğu da aşikar. </p><p>ABD Vietnam, Afganistan, Irak gibi savaşların yarattığı siyasi ve ekonomik sonuçları kendi sınırları içinde bugüne kadar zapturapt altına alabildi. Ancak İran savaşının etkilerinden kolay kolay sıyrılamayacağı gibi bu etkilerin büyük güç politiğinde ABD aleyhine kalıcı dönüşümleri ve değişimleri tetikleyeceği görülüyor. Bu tespiti şahin kanadın dillendirmeye başlamış olması ise alarm zillerinin ne kadar ciddi olduğunun anlaşılması bakımından önemli.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/iran-savasi-buyuk-guc-politigi-ve-sah-mat-4823781</link>
      <subcategory>Nur Özkan Erbay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsrail’in kaç ülkede daha gizli askeri üssü bulunuyor? Yarın “kimliği belirsiz füzeler” Adalar Denizi’nde de uçarsa! İsrail Türkiye’yi açık hedef yapamaz. Ama Türk-Yunan savaşı çıkarabilir… Şu anki sessizliği işte böyle bir komplonun hazırlığıdır</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/israilin-kac-ulkede-daha-gizli-askeri-ussu-bulunuyor-yarin-kimligi-belirsiz-fuzeler-adalar-denizinde-de-ucarsa-israil-turkiyeyi-acik-hedef-yapamaz-ama-turk-yunan-savasi-cikarabilir-su-anki-sessizligi-iste-boyle-bir-komplonun-hazirligidir-4823782</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/israilin-kac-ulkede-daha-gizli-askeri-ussu-bulunuyor-yarin-kimligi-belirsiz-fuzeler-adalar-denizinde-de-ucarsa-israil-turkiyeyi-acik-hedef-yapamaz-ama-turk-yunan-savasi-cikarabilir-su-anki-sessizligi-iste-boyle-bir-komplonun-hazirligidir-4823782" rel="standout" />
      <description>İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısından günler sonra, Irak topraklarında, Necef Çölü bölgesindeki ıssız bir yerde İsrail’in “korsan askeri üs” kurduğu ortaya çıktı. Olayı ABD basını haber verdi. Ancak 5 Mart ’ta bu bölgede İsraillilerle çatışma olduğu haberlerini hatırlıyorum. Üssü Iraklı bir çobanın bulduğu, daha sonra askerlerin bölgeye gittiği, Irak askerlerine hava saldırısı yapıldığı , karada da çatışmalar olduğu, Irak tarafında bazı askerlerin hayatını kaybettiği bilgisi o günlerde gündeme</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320113080&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320113080&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısından günler sonra, <strong>Irak topraklarında, Necef Çölü bölgesindeki ıssız bir yerde İsrail’in “korsan askeri üs” kurduğu</strong> ortaya çıktı. Olayı ABD basını haber verdi. Ancak<strong> 5 Mart</strong>’ta bu bölgede <strong>İsraillilerle çatışma </strong>olduğu haberlerini hatırlıyorum.</p><p>Üssü Iraklı bir çobanın bulduğu, daha sonra askerlerin bölgeye gittiği, <strong>Irak askerlerine hava saldırısı yapıldığı</strong>, karada da çatışmalar olduğu, Irak tarafında<strong> bazı askerlerin hayatını kaybettiği</strong> bilgisi o günlerde gündeme geldi.</p><p>Olayın büyümesi üzerine, Irak ordusu geçtiğimiz hafta bölgede <strong>inceleme </strong>başlattı. <strong>Üs iddiası doğrulandı</strong>. İsrail bölgeyi terk etmişti ama <strong>geride bıraktıkları malzemeler</strong> aynen duruyordu. Irak Savunma Bakanlığı bölgenin <strong>lojistik </strong>olarak kullanılmış olduğunu açıkladı. <strong>Ama önemli bir şey daha söyledi: Bu üsten füze atışları yapılmış!</strong></p><p><strong>NE KADAR ABD ASKERİ ÜSSÜ VARSA O KADAR DA İSRAİL ÜSSÜ VARDIR!</strong></p><p>İsrail, ABD’nin Irak’taki gücünü paravan olarak kullanıyor, istediği yerde istediği gibi hareket ediyordu. Olayın asıl bu tarafı vahimdi. Coğrafyanın tamamına yayılan ABD üsleri ya da ABD askeri varlığı, İsrail’i coğrafyanın tamamında operasyonel hale getirecek bir altyapı sunuyordu.</p><p>Öyleyse İsrail, ABD’nin olduğu her yerdeydi. Bunu biz zaten biliyorduk ama ilk kez böyle bir gösterge, somut kanıt ortaya çıktı.</p><p>ABD askeri varlığının her yere taşıdığı İsrail’in, coğrafyanın tamamında, dünyanın birçok bölgesinde yapabileceği kötülükleri işte tam bu fotoğrafa göre tartışmak, öngörmek zaruret haline geldi.</p><p>İsrail gibi küçük bir ülkenin, küresel ölçekte yaygın askeri güç kullanımının tehlikeleri birçok ülke için “öncelikle tehdit” haline geliyordu.</p><p><strong>KİMLİĞİ BELİRSİZ FÜZELERİ BİR KEZ DAHA TARTIŞALIM ŞİMDİ.</strong></p><p>İran’a yönelik saldırı sırasında “False Flag” dediğimiz birçok örtülü füze saldırısı gerçekleşti. Bu füzelerin nereden geldiği tespit edilemiyor, bazılarının adresi “bölge” olarak tespit edilebiliyor, İran “Biz atmadık” diyor ama birçok ülke, kimliği belirsiz füzelerin hedefi oluyordu.</p><p>İran misilleme olarak Körfez ülkelerindeki ABD askeri üslerine saldırdı. Birçoklarına ağır hasar verdi. Ama karmaşa içinde Körfez ülkeleri kimliği belirsiz füzelerin de hedefi oldu.</p><p>İsrail’in öncelikli hedefi bir Arap-Fars savaşı çıkarmaktı. İran’a kendi elleriyle, ABD gücüyle durdurma yerine asla bitmeyecek Arap-Fars savaşlarına mahkum etmek, savaşı bedavaya getirmek, kenara çekilip izlemek istiyordu.</p><p>Bunu kısmen başardı. Körfez ülkeleri İran saldırılarına karşı “olağanüstü sabırlı” davrandı, açık bir karşı saldırı başlatmadı ama kalıcı hasarlar Arap-İran ilişkilerine on yıllarca zarar verecek büyüklükteydi.</p><p>Bizler, Arap-İran geriliminin sonuçları üzerine yoğunlaşırken, İsrail “örtülü savaş”ın bütün provokasyonlarını yürütüyordu.</p><p><strong>İKİ SORU: İSRAİL BAŞKA NERELERDE GİZLİ ASKERİ ÜSLER KURDU? O FÜZELER BU ÜSLERDEN Mİ ATILIYORDU?</strong></p><p>Şimdi konuşulması gereken ilk soru şu: İsrail bu gizli askeri üssü sadece Irak’ta mı kurdu? Suudi Arabistan’da, BAE’de, Ürdün’de, Bahreyn’de, Kafkaslarda, Orta Asya’da da böyle üsler var mıydı? Ya da Irak’ta sadece bu tespit edilen üs mü vardı?</p><p>Sorulması gereken ikinci soru şu: O günlerde bölgeyi alarma geçiren “kimliği belirsiz füzeler” bu üslerden mi atılıyordu? Türkiye’yi de hedefe alan, birçok Arap ülkesini vuran “İran’a ait” görünen bu füzeler, özel olarak üretilmiş ve bu gizli üslerden mi fırlatılıyordu? Bütün coğrafyayı İran’la savaşa sürüklemeye ayarlı bir komplo mu yaşanmıştı?</p><p><strong>TÜRKİYE’Yİ HEDEF ALAN FÜZELERİ İSRAİL Mİ ATTI?</strong></p><p>“İran’ı aklama” gibi bir telaş içinde değiliz. Ama gerçeğin peşine düşme gibi bir amacımız var. Ancak bu gerçekler ışığında Türkiye ve bölge için doğru tespitler yapabiliriz.</p><p>Türkiye ve Azerbaycan’a yönelik füze saldırıları hep kuşkuluydu. Füzelerin Türkiye üzerinde düşürülmesinde hep NATO gücü öne çıktı. Haber kaynakları bile NATO oldu. Daha o günlerde resmi açıklamalar ne olursa olsun, kamuoyunda bir “şüphe” oldukça yaygındı. Şimdi bu şüpheler daha da büyüdü.</p><p>Devlet terörünü on yıllardır kullanan, soykırım dahil insanlık suçlarının tamamını işleyen, nükleer soykırımı bile dile getirebilen bir ülkenin, bunları yapacağını düşünmek normal bir düşünce tarzıdır. Asıl önemlisi, coğrafyanın tamamını imha etmeye dönük İsrail komplolarının ne kadarının farkında olduğumuzdur.</p><p><strong>PEKİ, ADALAR’DAKİ İSRAİL FÜZELERİ NASIL VE NE ZAMAN KULLANILACAK? TÜRKİYE İÇİNDE İSRAİL NÜFUZ ÇEVRELERİ NE İŞ YAPAR?</strong></p><p>“İran’dan sonra hedefimiz Türkiye” diyen bir ülkeden söz ediyoruz. Yunanistan ve Rum Kesimi ile Türkiye’ye karşı “Cephe” kuran bir ülkeden söz ediyoruz. Dedeağaç’a, ardalara asker taşıyan ve füze stoklayan bir ülkeden söz ediyoruz. Akdeniz ve Adalar Denizi boyunca Türkiye’yi Batı gücü ile Batı’dan çevrelemeye ayarlı bir ülkeden söz ediyoruz.</p><p>Bu ülkenin, Irak’taki gizli üslerden İran’ın komşularına korsan füze saldırıları yapmasından, ABD üslerini saldırı amaçlı kullanmasından, İran içinde bile dron üretim tesisleri kurmasından, Türkiye vatandaşı olan çok sayıda insanı Gazze’de savaştırmasından, Türkiye içindeki güçlü nüfuz çevrelerinden söz ediyoruz.</p><p>Türkiye’deki sanayi tesislerinde İsrail’e askeri ekipman üreten var mıdır? İsrail’le bağlantılı sermaye ve sanayi çevrelerinde böyle roller üslenen varsa bu tesisler de birer İsrail gizli askeri üssü olmaz mı?</p><p>Hiçbir kural, teamül tanımayan, terör örgütü aklına sahip bir ülkenin bu amaçla neler yapabileceğini tahmin etmek zor değil.</p><p><strong>YARIN; KİMLİĞİ BELİRSİZ FÜZELER EGE’DE DE ORTAYA ÇIKABİLİR Mİ!</strong></p><p>Peki şimdi bundan sonrasına bakalım: Türk-Yunan savaşı çıkarmak için elinden geleni yapan, Atina’yı provoke eden, Türkiye’ye karşı cepheye sürmeye çalışan İsrail, böyle bir savaşı provoke etmek için neler yapar? Rum Kesimi’ni, Yunan topraklarını, Adalar’ı nasıl kullanır, ne tür örtülü saldırılar planlar?</p><p>Yarın Doğu Akdeniz’de, Adalar Denizi’nde kimliği belirsiz füzelerle karşılaşır mıyız?</p><p>Bu füzeler “Türk füzesi” olur, “Yunan füzesi” olur, Rum Kesimi’nden ateşlenebilir! Bu füzeler Türk gemilerini, Türk savunma tesislerini hedef alır mı! Ve bir anda karşılıklı füzeler havada uçuşmaya, savaş gemileri karşı karşıya gelmeye başlar mı?</p><p><strong>İSRAİL TÜRKİYE’Yİ AÇIK HEDEF YAPAMAZ. AMA TÜRK-YUNAN SAVAŞI ÇIKARABİLİR!</strong></p><p>İsrail Türkiye’yi doğrudan hedef alamaz. Ama Türk-Yunan savaşı çıkarabilir. Bu yolla Türkiye-Avrupa krizi patlatabilir. O zaman Yunanistan, Rum kesimi ve Adalar’daki bütün ABD askeri varlığı, İsrail’in operasyonel üssüne dönüşebilir. O zaman bölgede başka nerelerde gizli üsler var, ortaya çıkabilir.</p><p>İsrail’in devlet terörü üzerinden Karadeniz ve Akdeniz çoklu bir savaşa sürüklenir mi? Bu soruyu sormak için bile doğru zamandayız. Şu anki İsrail sessizliği, büyük ve yeni bir komplo ile patlayacaktır, bekleyelim, göreceğiz. Bu sefer de Türkiye’yi savaşa sürüklemeyi, yormayı deneyecek ve bunun için inanılmaz komplolar düzenleyecektir.</p><p><strong>BU SEFER BÜYÜK PLAN, BATI KIYILARIMIZDA VE ÇOK YAKIN!</strong></p><p>Sömürgeciliğin başlamasından bu yana, güç değişiminin en büyük kırılmalarının yaşandığı bu dönemde, her türlü senaryonun gerçekleşme ihtimali vardır.</p><p>Yüzyılların dönüşünden söz ediyoruz. Şu an İsrail’in, bir tetikçi ülke olarak, yüzyılların dönüşünü engellemek amacıyla yapmayacağı hiçbir çılgınlık yoktur.</p><p>Açık söyleyeyim; bu sefer büyük plan Türkiye-Yunanistan arasındaki denizdir! Ve bu beklenenden yakındır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/israilin-kac-ulkede-daha-gizli-askeri-ussu-bulunuyor-yarin-kimligi-belirsiz-fuzeler-adalar-denizinde-de-ucarsa-israil-turkiyeyi-acik-hedef-yapamaz-ama-turk-yunan-savasi-cikarabilir-su-anki-sessizligi-iste-boyle-bir-komplonun-hazirligidir-4823782</link>
      <subcategory>İbrahim Karagül</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>14 Mayıs 1950: Türk demokrasi tarihinde bir kırılma</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/14-mayis-1950-turk-demokrasi-tarihinde-bir-kirilma-4823783</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/14-mayis-1950-turk-demokrasi-tarihinde-bir-kirilma-4823783" rel="standout" />
      <description>Osmanlı-Türk modernleşmesi sınıfsal pozisyonlar üzerinden teşekkül etmediği için kendisini, merkez ve onun karşısında konumlanan çevrenin çatışması üzerinden inşa eder. Kabaca bakıldığında 1950’ye kadar, kısmi çatışmalar söz konusu olsa da hiçbir zaman merkeze yönelik kapsamlı ve toplumsal tabanı olan bir çevre hareketi ortaya çık-a-mamıştır. 1908 sonrasında Hürriyet ve İtilaf ile başlayan merkezin içindeki itiraz, erken Cumhuriyette Terakkiperver Fırka ve sonrasında da Serbest Fırka üzerinden şekillenmiş</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320114127&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320114127&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Osmanlı-Türk modernleşmesi sınıfsal pozisyonlar üzerinden teşekkül etmediği için kendisini, merkez ve onun karşısında konumlanan çevrenin çatışması üzerinden inşa eder. Kabaca bakıldığında 1950’ye kadar, kısmi çatışmalar söz konusu olsa da hiçbir zaman merkeze yönelik kapsamlı ve toplumsal tabanı olan bir çevre hareketi ortaya çık-a-mamıştır. 1908 sonrasında Hürriyet ve İtilaf ile başlayan merkezin içindeki itiraz, erken Cumhuriyette Terakkiperver Fırka ve sonrasında da Serbest Fırka üzerinden şekillenmiş ama bu eğilimler önemli bir örgütsel kapasiteye erişmeden sönümlenmiştir. Terakkiperver Fırka’nın, elitler arası bir çatışma olarak kategorize edilip paranteze alınması ve hemen akabinde kontrollü muhalefet amacıyla ihdas edilen Serbest Fırka’nın kontrol dışına çıkma ihtimali, bu hareketlerin toplumsal taban oluşturmasını zorlaştırmıştır.</p><p>Fakat tüm yapısal sınırlılıklara rağmen erken Cumhuriyette ortaya çıkan muhalefet ihtiyacı Fethi Okyar’ın vaziyet ettiği Serbest Fırka’da çok canlı bir biçimde görülmüş ve partinin İzmir mitinginde oluşturduğu etki iktidarı tedirgin etmiştir. Okyar’ın İzmir’de yakaladığı rüzgar, imkan tanındığında bir muhalefet partisine yönelik toplumsal desteğin oluşabileceğini göstermesi açısından önemliydi. Buna mukabil topladığı kalabalıklar ile iktidarın alanını hayli tedirgin eden Okyar’ın yaşadığı tecrübe, kontrol dışına çıkıldığında ise merkezin nasıl bir tepki verebileceğini çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu.</p><p><strong>KONTROL DIŞINA ÇIKMA TEŞEBBÜSÜ</strong></p><p>1946 yılına kadar devam eden merkezin egemenliği, CHP’nin kendi içerisindeki tartışmalarla sarsılmış ve 1946 seçimleri, muhalefetin toplumsal tabana dayanabileceği fikrini güçlendirmiştir. DP’nin kurumsallaşma sürecine bakıldığında, partinin toplumsal tabanını taşra üzerinden inşa etmeye çalıştığı görülür. Özellikle tek parti dönemindeki ezici ekonomik koşullar ve devlet-parti bütünleşmesinin sosyo-politik koşullarda yarattığı travma, DP’nin toplumsal meşruiyeti açısından da önemli bir kaldıraç işlevi görmüştür.</p><p>Uzun yıllara sari siyasi ve ekonomik baskılara muhatap olan taşranın, 14 Mayıs 1950 seçimleri ile merkeze doğru hareket etmesi, Türk demokrasisindeki ana kırılma noktası olarak görülebilir. Bu yönüyle 1950 seçimleri bir anlamda çevrenin geniş kitlelere dayanan ve örgütlü hale gelen toplumsal taban üzerinden iktidarı alabileceği gerçeğinin anlaşıldığı bir evredir.</p><p>Tarihi tanıklıklar üzerinden bakıldığında DP ile başlayan muhalif hattın, zamanla muhalefet bilincinin gelişimi ve kurumsallaşmasına büyük bir katkı sağladığı görülmektedir. CHP’de parti içi ihtilaflarla başlayan ve sonrasında yeni bir oluşuma evrilen bu muhalefet anlayışı, DP içinde de parti içi bir eğilime dönüşmüş ve zamanla yekpare değerlendirilemeyecek bir DP profili ortaya çıkmıştır. Nitekim henüz iktidar olmadığı 1948 yılında parti içinden bir kısım elit DP’nin politikalarına eleştiri getirmiş ve Millet Partisi’ni kurmuştur. İç ve dış politikadaki konulara dair ciddi ayrışmaların söz konusu olduğu, iktidarının ikinci döneminde ise otoriterleşme eleştirisiyle DP’den ayrılan bir grup Hürriyet Partisi’ni kurmuş ve Türk demokrasisinin kurumsallaşmasına zemin hazırlayacak bir izlek ortaya çıkmıştır.</p><p>On yıllık tecrübenin ardından gelen 1960 darbesi, seçimler yoluyla temin edilen halk iktidarının merkez tarafından gasp edilme sürecidir. Nitekim darbe mekaniğini işleten merkez, 1960 sonrasında anayasal düzlemde yaptığı değişiklik ve ihdas ettiği kurumlar eliyle halkın (çevrenin) egemenliğini sınırlandırmış ve vesayetçi parlamentarizm marifetiyle çevreyi her daim kontrol altında tutmak istemiştir. 2000’li yıllara kadar gelen bu dinamik zaman zaman merkezin kendi içinde zaman zaman da merkez-çevre arasında cereyan eden çatışmalarla işlemiş ve merkez, kendi nüfuzunu daraltmaya dönük her hamleye karşı mukavemet ederek statükonun korunmasını sağlamıştır.</p><p>DP tecrübesinin gösterdiği en önemli sonuç ise iktidarın ancak halka dayanmak suretiyle mümkün olabileceği gerçeğidir. Nitekim 1960 sonrasında ürkek biçimde de olsa merkezin politikalarına karşı çıkan bütün siyasi partiler, meşruiyetlerini halk üzerinden tesis etmiş ve kendilerini halkın temsilcisi olarak takdim etmişlerdir. Demirel’in Adalet Partisi, Ecevit’in kısa bir dönemi, Özal’ın Anavatanlı yılları ve Erbakan’ın politikaları, halkı merkeze alan bir yaklaşımın örnekleridir.</p><p>Kendisini çevrenin temsilcisi olarak gören ve bu hattı takip eden AK Parti de benzer bir merkez-çevre çatışmasının tarafı olarak ortaya çıkmış ve politikalarını toplumsal taleple eşitleyen bir siyasi pratik ortaya koymuştur. Kesintisiz iktidarın en önemli koşulu olan toplumsal destek, AK Parti’nin iktidarının sürekliliğini temin eden en önemli kriter olmuş ve AK Parti, çevrenin merkezdeki ağırlığını artırmıştır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/14-mayis-1950-turk-demokrasi-tarihinde-bir-kirilma-4823783</link>
      <subcategory>Turgay Yerlikaya</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Enerji politikalarında değişim ihtiyacı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/enerji-politikalarinda-degisim-ihtiyaci-4823784</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/enerji-politikalarinda-degisim-ihtiyaci-4823784" rel="standout" />
      <description>Körfez bölgesinde yaşanan savaş nedeniyle devam eden enerji krizi, enerji politikalarının değişimini zorlamaktadır. Enerji politikalarında değişim, hem enerji arz eden hem de enerji talep eden ülkeler açısından zorunluluk oldu. Enerji talep eden ülkeler enerji arz güvenliği için alternatif kaynaklara başta da yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeleri , enerji kaynaklarını arz eden ülkeler de fosil kaynaklara alternatifin hızla ortaya çıktığı bu dönemde tek gelir kaynağına olan bağımlılıklarını</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320116830&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320116830&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Körfez bölgesinde yaşanan savaş nedeniyle devam eden enerji krizi, enerji politikalarının değişimini zorlamaktadır.</p><p>Enerji politikalarında değişim, <strong>hem enerji arz eden hem de enerji talep eden ülkeler açısından zorunluluk oldu.</strong></p><p>Enerji talep eden ülkeler enerji arz güvenliği için <strong>alternatif kaynaklara başta da yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeleri</strong>, enerji kaynaklarını arz eden ülkeler de fosil kaynaklara alternatifin hızla ortaya çıktığı bu dönemde<strong> tek gelir kaynağına olan bağımlılıklarını azaltma ve dolayısıyla gelir kaynaklarını çeşitlendirmeleri</strong> artık bir zorunluluktur.</p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE'NİN MİLLİ ENERJİ VE MADEN POLİTİKASI</strong></p><p>Türkiye, 2017 yılında yayımladığı <strong>Milli Enerji ve Maden Politikası </strong>belgesi ile enerji arz güvenliğini sağlamak, dışa bağımlılığı azaltmak ve enerjide merkez ülke olma konusunda önemli hedefler belirlemişti.</p><p><br></p><p>Bu kapsamda, arz güvenliği için Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki arama-üretim faaliyetleri ile doğalgaz depolama ve yüzer LNG depolama ve gazlaştırma üniteleri öne çıkan hedefler oldu.</p><p><br></p><p>Dışa bağımlılığı azaltma kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarına ve teknolojilerine yatırım, enerji sepetine nükleer enerjinin dahil edilmesi ve stratejik madenlerin uç ürüne dönüştürülmesi gibi adımlarla teknolojik bağımsızlık hedeflenmektedir. </p><p><br></p><p>Diğer yandan, Türkiye’nin enerji kaynaklarının sadece geçiş noktası değil, aynı zamanda küresel ölçekte fiyatlandığı ve yönetildiği bir enerjide merkez ülke konumuna yükselmesi ve enerji borsası üzerinden şeffaf ve rekabetçi bir piyasa amaçlanmaktadır.</p><p> </p><p><strong>ENERJİ POLİTİKASINDA YENİ HEDEFLER</strong></p><p>Aradan geçen süre içerisinde hem söz konusu hedeflere ulaşmak için çabaların daha da arttırılması hem de körfez bölgesinde yaşanan enerji krizi dolayısıyla enerji politikalarında yeni hedeflerin belirlenmesi enerjide bağımsız ülke olma açısından çok önemlidir.  </p><p><br></p><p>Enerji arz güvenliğinde yenilenebilir <strong>enerji kaynak yatırımlarının arttırılması</strong> ve Türkiye’nin körfez bölgesindeki kaynaklar için<strong> alternatif rota oluşturması</strong> için yeni işbirlikleri öne çıkan fırsatlar ve hedefler olmalıdır. </p><p><br></p><p>Türkiye hem mevcut boru hatlarını koruması hem de körfez bölgesi kaynaklarının uluslararası piyasalara taşınmasında yeni enerji koridorlarını gündeme getirmede aktif rol almalıdır.</p><p><br></p><p>Diğer yandan, elektrikli araçlardan savunma sanayine kadar bir çok sektörü etkileyecek yeşil ve dijital dönüşüm de önemli rolü olan <strong>mineraller ve nadir toprak elementlerin işlenmesi ürün haline getirilmesi</strong> hazırlanacak olan yeni enerji politikasının en önemli boyutunu oluşturmalıdır.</p><p><br></p><p>Dolayısıyla hayata geçecek yeni enerji politikası belgesi, hem <strong>enerji arz güvenliğini sağlayan</strong> hem de Türkiye’nin makroekonomik dengelerini doğrudan etkileyen <strong>enerji ithalatını azaltan</strong> ve dolayısıyla <strong>Türkiye’nin bölgede enerjideki konumu sayesinde stratejik ülke olmasına</strong> önemli katkılar sağlayan bir belge olmalıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/enerji-politikalarinda-degisim-ihtiyaci-4823784</link>
      <subcategory>Erdal Tanas Karagöl</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ucuz kredi, atıl kapasite, verimlilik</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/ucuz-kredi-atil-kapasite-verimlilik-4823785</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/ucuz-kredi-atil-kapasite-verimlilik-4823785" rel="standout" />
      <description>Hafta içinde MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir’in açıklamalarını takip ettim. Özdemir’in tüm açıklamalarını hem temsil ettiği kurum hem de bilgi birikimi ve entelektüel kapasitesi nedeni ile yakından takip ediyorum. Tespitlerini önemsiyor ve değerlendirmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Özdemir’in son açıklamasındaki bir başlık da yine önemli bir gündem maddesine dönüştü. Özdemir’in sanayicinin asıl meselesinin “finansmana erişim” değil yanlış planlama ve atıl kapasite olduğu tespiti ön plana</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320117733&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320117733&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hafta içinde MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir’in açıklamalarını takip ettim. Özdemir’in tüm açıklamalarını hem temsil ettiği kurum hem de bilgi birikimi ve entelektüel kapasitesi nedeni ile yakından takip ediyorum. Tespitlerini önemsiyor ve değerlendirmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum.</p><p>Özdemir’in son açıklamasındaki bir başlık da yine önemli bir gündem maddesine dönüştü. Özdemir’in sanayicinin asıl meselesinin “finansmana erişim” değil yanlış planlama ve atıl kapasite olduğu tespiti ön plana çıkarıldı. Oysa bu tespitin önündeki ve arkasındaki açıklamalara da odaklanmak lazım.</p><p>Özdemir iğneyi sanayiciye çuvaldızı da merkezi otoriteye batırıyor aslında. Bir yandan sanayicinin aldığı ucuz kredileri atıl kapasiteye neden olacak şekilde kullandığını ifade ederken diğer yandan kamu otoritesinin yönlendirmesinin yeterli olmadığını vurguluyor. Yani ucuz krediyi kullanan kadar bu kredileri verenlerin de sorumluluğu olduğunu ifade ediyor.</p><p>Özdemir OSB’lerde yer olmadığını belirtirken ciddi bir atıl kapasite sorunu olduğuna da dikkat çekiyor. Her iki tespitinde de son derece haklı. Bugün gerçekten OSB’lerde yer bulmak neredeyse imkânsız. Tabi nakit sıkışıklığı nedeni ile fabrikalarını satışa çıkaran ve yine aynı nedenle müşteri bulamayan tesisler de var. Ancak tüm bunların kaynağında yatan başkaca bir neden var ve ben bu konuyu daha önce defalarca bu köşede sizlerle paylaştım.</p><p>Bu sorunu geçtiğimiz yıl Kasım ayında kapsamlı bir şekilde ele almış ve “Şirketler neden gayrimenkul alıyor?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazımda da dikkat çektiğim konuyu bugün Burhan Özdemir’in açıklamaları kapsamında yeniden sizlerle paylaşacağım.</p><p>Açıkçası Özdemir’in bahsettiği atıl kapasite yaşadığımız sorunların kaynağı değil sonucu. Zira Türkiye’deki bankacılık sektörünün işleyişi tamamen gayrimenkul teminatı üzerine kurulu. Yaptığınız iş, karlılık ve yatırımınızın potansiyel getirisi ikincil konular olarak kalıyor. Bu bakımdan kredilerin bol olduğu dönemlerde sanayiciler ileride olası kredinin pahalı ve kısıtlı olduğu dönemlerde finansmana erişime hazırlık yapmak adına bankaya teminat verebilmek için ihtiyacı olmadığı halde gayrimenkul edinme yolunu seçiyor.</p><p>Sanayicinin geçmiş tecrübesi bolluk döneminde kapılarından ayrılmayan bankacıların sıkılaşma dönemlerinde telefonlara bile cevap vermemesi gibi travmalardan oluşuyor. Ayrıca finansmana erişim için tek yolun gayrimenkul teminatı olduğu gibi bir öğrenilmiş çaresizlik içindeler. Elbette ucuz krediyi suistimal eden, verimsiz harcamalar yapan ve belki de eriştiği krediyi işinde kullanmayıp çarçur eden sanayici örnekleri olabilir. Ancak bu konuda genelleme yapmak ve tüm sanayicileri suçlamak haksızlık olur.</p><p>Bana göre Türkiye’de finansmana erişimin önündeki en büyük sorun ve sanayicileri gayrimenkul almaya iten yegana konu “yüksek faiz, kısa vade ve orantısız teminat” olarak tanımladığım yerleşik bankacılık anlayışıdır. Bu konudaki yapısal dönüşümü yapmadan, bankacılık sektörünün işleyişini yatırım bankacılığı ağırlığına dönüştürmeden kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değil. Sanayicinin alışkanlıklarını değiştirmek için bankacılık anlayışını değiştirmek gerektiği aşikâr.</p><p>Bu noktadan hareketle Burhan Özdemir’in tespitlerine ek olarak atıl kapasite ve verimlilik sorunlarına neden olan bu anlayışın da daha sık konuşulması gerektiğini düşünüyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/ucuz-kredi-atil-kapasite-verimlilik-4823785</link>
      <subcategory>Levent Yılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İyi ki...</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/iyi-ki-4823786</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/iyi-ki-4823786" rel="standout" />
      <description>Pazartesi günü farklı etkinliklerde, hepsi birbirinden etkili üç ‘ liderin ’ bizce hayli derin, anlamlı ve ciddi uyarılarla dolu konuşmasına tanıklık etme fırsatı bulduk… Birincisi NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Esra Albayrak hanımın Uluslararası Dekolonizasyon Forumu ’nu açış konuşmasıydı. İkincisi, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanımız Prof. Dr. İbrahim Kalın beyin Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu ’nu ziyareti sırasındaki konuşması… Üçüncüsü de İş Bankası</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320123271&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320123271&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Pazartesi günü farklı etkinliklerde, hepsi birbirinden etkili üç ‘<strong>liderin</strong>’ bizce hayli derin, anlamlı ve ciddi uyarılarla dolu konuşmasına tanıklık etme fırsatı bulduk…</p><p>Birincisi <strong>NUN Eğitim ve Kültür Vakfı</strong> Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Dr. Esra Albayrak </strong>hanımın <strong>Uluslararası Dekolonizasyon Forumu</strong>’nu açış konuşmasıydı. İkincisi, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanımız<strong> Prof. Dr. İbrahim Kalın</strong> beyin <strong>Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu</strong>’nu ziyareti sırasındaki konuşması… Üçüncüsü de <strong>İş Bankası </strong>Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Adnan Bali</strong> beyin <strong>72. Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı </strong>ödül töreni vesilesiyle tarihi Pera Palas Oteli’nde düzenlenen törende yaptığı konuşma…</p><p>Esra Hanım tamamı ders niteliğindeki konuşmasının doruk noktasına çarpıcı bir örnek oturtmuştu. “Sanatın ve felsefenin dönüştürücü gücüne yaslanarak iki bildiğimiz hikâyenin kahramanına daha yakından bakalım” dedi ve devam etti Sn. Albayrak: “Endülüslü İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzan’ı ve Avrupalı Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su. Her iki hikâyede de ada, hayat tasavvurunun şekillendiği ana mekândır. Ama bu iki ada, iki farklı dünyanın kapısını aralar.</p><p>İbn Tufeyl’in hikâyesinde Hay, ıssız adaya düştüğünde bebektir. Hay’ın, tefekkür ve gözlemle başlayan anlam arayışını takip ederiz. Adada hiçbir şeyle sahiplik ilişkisi kurmaz; zira edindiği bilgi üstünlük kurmayı değil, birlikte var olma idrâkini kazandırmıştır ona.</p><p>Daniel Defoe’nun hikâyesinde ise, ıssız adaya düşen ana karakter, köle ticareti için Afrika’ya giden Crusoe’dur. İlk işi adayı bölmek olur: Çitler çeker, ‘benim kalem’, ‘benim tarlam’ der. Yerli bir adamı kurtarır, ona ismini sorma ihtiyacı duymadan karşılaştıkları günün adını verir isim olarak: Cuma. Crusoe, Cuma’ya kendi dilini, dinini ve kendisine ‘efendi’ demeyi öğretir. Sömürgeciliğin tüm grameri bu üç hamlede toplanmıştır: İsmini silmek, dilini ve anlam dünyasını değiştirmek ve kendini ‘efendi’leştirmek.</p><p>İşte bu iki karakter, dünya karşısında alınan iki farklı tavrın prototipidir. Hay için dünya, hakikate açılan bir vesiledir; Robinson için ise yönetilecek, sahiplenilecek bir alan.”</p><p><strong>Dekolonizasyon </strong>meselesi, <strong>kültürel hegemonya</strong> ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi… <strong>Yumuşak güç</strong> (soft power) ile <strong>sert gücü</strong> (hard power) aynı tezgâhta eritmek ancak bu üslupla sağlanabilirdi… Konuşma inşallah Enstitü Sosyal’in medyasında yayınlanır da tamamını okuma fırsatını bulursunuz…</p><p>Kendisi de bir sanat ve kültür insanı olan (soft power) İbrahim Başkan ise kültürün bir <strong>güvenlik meselesi</strong> (hard power) olduğunu vurguladığı konuşmasında Kurul’a son derece önemli öneriler getirdi… Sanatçı ve edebiyatçıların uzunca süreler eser üretebilmek üzere ikamet edebilecekleri <strong>Kültür Evleri</strong>’nin çeşitli şehirlerimizde organize edilmesinin, her ay düzenlenecek <strong>Kültür Sofraları</strong>’nda yine kültür insanlarımızın devlet ve üst kademelerindeki icracı kişilerle bir araya gelmelerinin sağlanmasının ve ağırlıkla, <strong>geleneksel sanat</strong> ile <strong>kültürün </strong>tekâmül ettirilerek <strong>çağdaş olanla</strong> bütünleştirilmesinin sağlanmasının önemini vurguladı…</p><p>MİT Başkanı’nın konuşması ne yazık ki kayda alınmadı… Ancak onun duygu ve düşüncelerini sazında ve sözünde bulmak hiç de zor değil…</p><p>Üçüncü ziyafet ise akşam saatlerinde idi. “Sardunyalar Güneşe Bayılır” kitabıyla <strong>Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı</strong> ödülünü alan <strong>Başak Arslan</strong> ile Jüri Başkanlığı görevini de yürüten <strong>Doğan Hızlan</strong> üstat adına verilen <strong>Özel Ödülü</strong> “Maviden-Deniz Güzeldir” kitabıyla kazanan <strong>Vecdi Çıracıoğlu</strong> onuruna düzenlenen etkinlikte, İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bali’nin konuşması da yukarıda bahsettiğim konuşmalar gibi ‘iki eksen’ üzerine inşa edilmişti… Yumuşak ve sert güç dengesi üzerine.</p><p>Bir yanda para, kredi, faiz gibi <strong>sert konular</strong>, öte yanda <strong>İş Bankası Kültür Yayınları</strong> gibi <strong>yumuşak güç </strong>destekleri…</p><p>Bali dedi ki: “Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstleninceye kadar günlük hayatımın büyük kısmı rakamlar, bilançolar, risk, kriz yönetimi, hiçbiri zekâ gerektirmeyen problem çözme mekanizmaları ile geçti. </p><p>Hep söylediğim bir şey var; insana dokunmayan rakamlara dokunamaz. Çünkü sayılar dünyayı, dünyadaki birçok şeyi ölçebilir ama anlam üretemezler. Anlam ancak insanla, insanın duygularına, düşüncelerine, yüreğine hitap etmekle mümkün olur. </p><p>Bugün bilgi teknolojileri çağında yaşıyoruz. İnternet ve cep telefonu sayesinde bütün bilgilere anlık olarak ulaşıyoruz. Bilgi artıyor, bilgelik artıyor mu emin değilim. Eğer bilgi artarken bilgeliğin de artmasını arzu ediyorsak okuyacağız. Başka bir yolunun olduğunu düşünmüyorum. </p><p>‘Okumayan insan bayatlar’ demiştim. Gıdalar gibi bayatlar. Çünkü yeniden beslenmemektedir. O yüzden çok okumalıyız, çoklu okumalıyız ve çok daha önemlisi doğrulanmak için değil, yanlışlanmak için okumalıyız. O çok beğendiğimiz, zaten bizim olan fikirlerimizi tekrar tekrar teyit etmek için okumamalıyız. Onları sarsmak için… </p><p>Zihninizin yarattığı surlarda mancınıklar, delikler açsın, konforunuz bozulsun.”</p><p>Bir dönem birlikte <strong>NPQ Türkiye</strong> dergisini yayınladığımız <strong>Nathan Gardels</strong>’in müthiş sözüdür: “Etkili liderlik, gerçekliğin ortamını doğru okuyup neyin doğru ve kalıcı, neyin gelip geçici olduğunu ayırt etmek ve buna göre hareket etmektir.”</p><p>Hakiki ve kalıcı fikirleriyle bizi aydınlatan Sayın Albayrak, Sayın Kalın ve Sayın Bali... İyi ki varsınız…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/iyi-ki-4823786</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çin-ABD görüşmesinden ne çıkabilir?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/cin-abd-gorusmesinden-ne-cikabilir-4823787</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/cin-abd-gorusmesinden-ne-cikabilir-4823787" rel="standout" />
      <description>İran savaşının dumanları henüz tütüyor; Körfez coğrafyasındaki ateş yer yer harlanırken Trump’ın beklenen Çin ziyâreti gerçekleşiyor. ABD Çin’e çok kalabalık bir heyet ile gidiyor. Heyette sâdece diplomatlar değil, enerji ve teknoloji dünyâsının ileri gelenleri de mevcut. Dünyâ kamuoyu bu görüşmelerden barış adına mühim bir anlaşma bekliyor. Bu iyimser bir beklenti. İki devlet ve millet arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkileri bu iyimser beklentilerin başat garantisi olarak değerlendiriliyor.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320138142&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320138142&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İran savaşının dumanları henüz tütüyor; Körfez coğrafyasındaki ateş yer yer harlanırken Trump’ın beklenen Çin ziyâreti gerçekleşiyor. ABD Çin’e çok kalabalık bir heyet ile gidiyor. Heyette sâdece diplomatlar değil, enerji ve teknoloji dünyâsının ileri gelenleri de mevcut. Dünyâ kamuoyu bu görüşmelerden barış adına mühim bir anlaşma bekliyor. Bu iyimser bir beklenti. İki devlet ve millet arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkileri bu iyimser beklentilerin başat garantisi olarak değerlendiriliyor. Toplantılardan uzlaşma çıkacağını düşünenler bunu ileri sürerek, <strong>müşterek menfaat temelinde bir dengenin sağlanacağına ve siyâsî ve askerî tansiyonun düşürüleceğine bel bağlamış vaziyetteler</strong>. Eğer bu gerçekleşirse, İran savaşı da sona erecek ve dünyâ ekonomisini tehdit eden Hürmüz Boğazı açılarak bir normalleşme yaşanacak; herkes de derin bir nefes alabilecektir.</p><p>Doğrusu ben pek de o kanaatte olmadığımı ifâde etmeliyim. Savaş ekonomiye hâriçten gelen ve ekonomiye karşı çalışan bir hâdise değildir. Tam aksine olarak, <strong>savaş bizzat ekonominin içinden gelir.</strong> Savaş siyâsî bir kararla başlar. Ama bu, zannedildiği üzere <strong>başlatıcı değil tamamlayıcı</strong> bir evredir. Daha derinde savaşlar ekonomik bir mâhiyet taşır. Ezcümle, siyâsetler savaş, ekonomiler barış doğurur tezi hayli sorunlu bulduğum zayıf bir tezdir.</p><p>Ekonominin dengeleri bir yerde,<strong> parasal hacim ile üretim hacmi </strong>arasındaki dengedir. Eğer tedâvüldeki parasal hacim, üretim hacminden kabûl edilebilir hudutlardan kat be kat fazla veriyorsa bu krizleri başlatan bir vaziyettir. Çelişki daha baştan şuradadır. <strong>Parasal genişleme bizzat paranın var edilme süreçlerine içkindir.</strong> Para eğer sıkı bir şekilde disipline edilmezse kaçınılmaz olarak geometrik olarak artacaktır. Bunun sebebi bizzat katlamalı olarak parayı büyüten kredi sistemidir. Bu vaziyette iki şeyden birisini yapmak gerekir. Ya bu parasal fazlaya karşılık gelecek bir üretim artışını sağlamalı yâhut bu fazlayı ne yapıp yapıp yakmalısınızdır. Her ikisi de hayli zorludur. Târihte her zaman, kapitalist üretim tarzında ise sıklıkla bu çelişki karşımıza çıkmıştır. <strong>Parasal büyüme ile ekonomik büyüme arasında habis bir çelişki olduğunu görüyoruz. </strong>Para emtianın dolaşımını sağlayan damarları oluşturur. Kapitalizm ekonomiyi daha evvel olmadığı kadar parasallaştırdığı için para-üretim çelikisini daha sık ve derin yaşatır. İşte savaşlar bu dengesizliği zirve yaptığı yerde meydana gelir. <strong>Savaş bir bakıma para fazlasını yakmanın en tesirli çâresidir. </strong>Ekonomilerin birden militarist bir yeniden yapılanması bunun ana işâretlerinden birisidir.</p><p>Bugün idrâk ettiğimiz süreçler tam da böyle bir vaziyete işâret ediyor. Geçenlerde ABD’den gelen haber buna misâl verilebilir. Beyaz Saray çeşitli imâlatçıları toplayarak savaş sanâyiine hizmet etmeleri için yeniden yapılanmalarını istedi. Buna göre ABD’de artık daha az otomobil,daha çok tank üretilecek. Bu işkollarının temsilcileri eminim ki buna iştahla sâhip çıkacaktır. Çünkü alıcılar ve sipârişler garantilidir. Çin otomobilleri ile rekâbette zorlanan firmalar için müthiş bir kolaylık ve çıkış yoludur bu. Buna benzer olarak ekonomisi senelerdir durma noktasında olan Japonya ve küçülme rakamlarının konuşulduğu Almanya’nın yoğun bir silâhlanma programını başlatmaları bu manzarayı tamamlıyor.</p><p><strong>Hâsılı Trump târihî bir hatâ, ârıza değil, tam da yukarıda işâret ettiğimiz zarûretlerin doğurduğu, süreçle fevkalâde uyumlu figürdür.</strong> Trump’ın veyâ Cumhûriyetçilerin saldırganlığı onu Demokratların karşısında marjinalize etmiyor. ABD hanidir savaşa karar vermişti. Demokratlar ile Cumhûriyetçiler arasındaki fark, savaşın nerede ve nasıl çıkarılacağına dâir; nihâî tahlilde kolaylıkla ihmâl edilebilir olan bir farktır. Bugün Trump gitse Demokratlar gelse de savaş tehlikesi ortadan kalkmayacağından emin olabilirsiniz.</p><p>ABD’nin başka bir çıkış yolu olmadığı âşikâr görünüyor. Trump’ın Çin karşısında tek başına ekonomik bir rekâbet üzerinden ABD’ye kazandırabileceği hiçbir şey kalmadı. ABD’deki üretim kayıpları ve balonlaşmalar devâm ediyor. Şimdi isterseniz bir benzetmeyle söylediklerimizi açalım. Eğer ekonomik rekâbet kurallı, hakemli bir boks maçına benzetilecek olursa ABD çoktan ringten çekilmiş vaziyette. Eğer hakem BM veyâ buna mümâsil kurumlar, veyâ uluslararası hukuk ise onu da tanımıyor. Eldivenle değil, muştayla, beyzbol sopasıyla saldırıyor. Tuhaf olan şu: Râkibinin de elinin altında bunların hepsi mevcût. Dolayısıyla ona doğrudan saldıramıyor. Böyle yapmaya cesâreti yok. Bunun yerine rakibinin etrafında dolaşıyor ve hareket sâhasını kapatmaya çalışıyor. Dahası, onunla iş birliği yapanlara, besin kaynaklarına saldırıyor. İran ve Körfez boşuna seçilmedi. Evet,Trump yer yer İsrâil’in tahriklerine kapıldığı oldu. Ama savaşı topyekûn İsrâil’in oyunu olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. İsrâil olsun olmasın Trump er geç bunu yapacaktı. Mesele evdeki hesâbın çarşıya uymaması oldu. İran’da ve Körfez tıkanıp kaldı.</p><p>Çin bunları görüyor. <strong>Çin jeopolitik aklı büyük bir sabır göstererek yaparak ABD’nin azgın hamlelerine aynı şekilde cevap vermiyor.</strong> Uzakdoğu bilgeliği ile yoğrulmuş bir dövüş tekniği ile rakibinin hamlelerini boşa çıkararak onu biteviye yoruyor; kendi oyunlarına gelmesini bekliyor. ABD’yi asla tahrik etmiyor. Zamâna oynuyor.</p><p>ABD’nin masaya kibirle, üstenci bir bakışla oturacağını öngörebiliyorum. Muhtemelen, en başta kapalı Hürmüz’ün Çin’e verdiği zararlardan bahsedecek; eğer Çin İran’ı teslim olmaya iknâ etmezse onu haritadan sileceğini, su, elektrik kaynaklarına, enerji merkezlerine ağır saldıracağını Çin’in bunları kaldıramayacağını söyleyecektir. Çin’de, muhtemelen Rusya’da da bunların hesâbının çoktan yapılmış; karşı tedbirlerin alınmış olduğunu düşünüyorum. Trump’ı bu zirveden eli boş göndereceklerine eminim.</p><p>Savaşın yeni epizodunda çok daha dirençli bir İran göreceğimizi ve ABD’nin çok daha zor durumlara düşeceği kanaatindeyim. Bu zorlukların bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyaya hangi sürprizleri hazırladığı husûsunda da bâzı tahminlerim var. Bu da müstakil başka bir yazının konusu olsun…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/cin-abd-gorusmesinden-ne-cikabilir-4823787</link>
      <subcategory>Süleyman Seyfi Öğün</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Takiyyüddin er-Râsıd’a göre ışık ve sanatının optik estetiği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/takiyyuddin-er-rasida-gore-isik-ve-sanatinin-optik-estetigi-4823788</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/takiyyuddin-er-rasida-gore-isik-ve-sanatinin-optik-estetigi-4823788" rel="standout" />
      <description>Takiyyüddin er-Râsıd’da nur/ışık, yalnızca fiziksel optik meselesi değildir. Onun metinlerinde nur, görme, renk, mekân ve idrak arasında kurulan ilişki; İslâm düşüncesindeki nur metafiziğinin deneysel ve geometrik bir devamıdır. Böylece er-Râsıd, bir taraftan matematiksel optiğin imkânlarını araştırırken diğer taraftan görmenin nasıl gerçekleştiğini, ışığın mekânı nasıl kurduğunu ve rengin nasıl görünür hâle geldiğini açıklamaya çalışır. Ona göre ışık, geometrik bir çizgiden çok fazlasıdır çünkü</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320140464&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2320140464&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Takiyyüddin er-Râsıd’da nur/ışık, yalnızca fiziksel optik meselesi değildir. Onun metinlerinde nur, görme, renk, mekân ve idrak arasında kurulan ilişki; İslâm düşüncesindeki nur metafiziğinin deneysel ve geometrik bir devamıdır. Böylece er-Râsıd, bir taraftan matematiksel optiğin imkânlarını araştırırken diğer taraftan görmenin nasıl gerçekleştiğini, ışığın mekânı nasıl kurduğunu ve rengin nasıl görünür hâle geldiğini açıklamaya çalışır.</p><p>Ona göre ışık, geometrik bir çizgiden çok fazlasıdır çünkü çizgi ve nokta zihnî-geometrik soyutlamalardır; ışık ise gerçek etkileri bulunan bir <strong>araz</strong>’dır. Bununla birlikte optik incelemede ışık, geometrik çizgiler ve doğrular üzerinden ele alınabilir. Böylece er-Râsıd, fiziksel gerçeklikle matematiksel temsil arasında ince bir ayrım yapar. Gerçek ışık başka, onu anlamak için kurulan geometrik model başkadır. Bu tavır, İslâm bilim geleneğinin temel özelliklerinden biridir: <strong>Hakikat </strong>yalnız soyut akıl yürütmeyle değil, deney ve gözlemle birlikte kavranır.</p><p>Er-Râsıd’ın önemli vurgularından biri, ışığın doğrusal yayılımıdır. Karanlık bir odadaki küçük delikten süzülen ışığın düz bir hat boyunca ilerlediğini deneylerle göstermesi, yalnız bilimsel bir gözlem değildir; aynı zamanda görmenin disiplinidir. Çünkü ışık, mekânı rastgele değil, ölçüyle kurar. Böylece ışık, görünürlüğün mimarı hâline gelir.</p><p>Bu anlayış sanat açısından çok önemlidir. İslâm mimarisinde pencere, revzen, kafes ve kubbe düzenleri yalnız estetik süsleme değildir; ışığın yönünü, yoğunluğunu ve ritmini düzenleyen optik araçlar gibidir. Bir camiye girildiğinde ışığın doğrudan değil, çoğu zaman süzülerek gelmesi; yumuşayarak yayılması, mekân içinde çoğalarak incelmesi, tam da er-Râsıd’ın anlattığı ışık yayılımı fikrine uygundur.</p><p>Zira her ışıklı nokta, çevresine doğru ışık yayar. Böylece mekân, tek bir çizgisel aydınlatma değil, merkezden çevreye açılan çok katmanlı bir görünürlük alanı hâline gelir. İslâm mimarisindeki merkezi kubbe anlayışıyla bu optik düşünce arasında derin bir benzerlik vardır. Kubbe nasıl merkezi göğe açılan bir birlik fikri etrafında topluyorsa, ışık da merkezden çevreye yayılan bir düzen kurar.</p><p>Er-Râsıd’a göre doğrudan gelen (birincil) ışık ile yansıyan (ikincil) ışık aynı değildir. Yansıyan ışık daha zayıftır; fakat mekânı görünür kılan asıl unsur çoğu zaman budur. Bu düşünce, özellikle Osmanlı mimarisindeki ışık kullanımını anlamak için anahtar niteliğindedir.</p><p>Süleymaniye Camii ya da Selimiye Camii gibi yapılarda ışık, doğrudan göz kamaştırıcı bir yoğunlukla değil; duvarlardan, mermerlerden, çinilerden ve kubbe yüzeylerinden yansıyarak çoğalır. Böylece ışık yalnız nesneleri görünür kılmaz; mekânın ruhunu kurar. Er-Râsıd’ın ikincil ışık teorisi, bu mimari tecrübeyi bilimsel bir zeminde açıklar gibidir.</p><p>Renk konusundaki açıklamaları da sanatla doğrudan ilişkilidir. Ona göre renk, ışık olmaksızın görünür değildir. Işık ortadan kalktığında renk de kaybolur. Bu nedenle renk, yalnız nesnenin değil, ışığın da eseridir. Renkli camlardan geçen ışığın başka yüzeylerde farklı renkler oluşturması, beyaz yüzeylerin ışığı daha açık göstermesi ya da yansıyan ışığın taşıdığı renklerin gittikçe zayıflaması gibi gözlemler, minyatürden çini sanatına kadar pek çok alanı açıklayabilecek mahiyettedir.</p><p>Özellikle çini sanatında görülen parlak mavi, firuze, lacivert ve beyaz dengesi, ışığın renk üzerindeki etkisini hassas biçimde kullanan bir estetik anlayışın ürünüdür. Çinide renk yalnız boya değildir; ışıkla birlikte ortaya çıkan optik bir hâdisedir.</p><p>Aynı durum tezhip ve minyatür için de geçerlidir. Minyatürde Batı resmindeki gibi dramatik gölge düzenleri yerine, yüzeye yayılmış dengeli bir aydınlık vardır. Çünkü amaç, tek bir ışık kaynağıyla hacim yanılsaması kurmak değil; görünürlüğü bütün yüzeye eşit biçimde dağıtmaktır. Böylece bakış belirli bir noktaya zorlanmaz; sahnenin bütünü aynı açıklık içinde görünür hâle gelir. Bu tavır, er-Râsıd’ın ışığın yayılımına dair açıklamalarıyla uyumludur.</p><p>Er-Râsıd’ın bu deneysel yöntemi sanat açısından da önemlidir. Çünkü İslâm sanatında estetik, yalnız “beğeni” değil; ölçü, oran, denge ve idrak terbiyesiyle ilgilidir. Işığın mekân içinde kontrollü biçimde yayılması, rengin yumuşak geçişlerle görünmesi, yüzeylerin ışığı farklı yoğunluklarda taşıması; hep bu optik bilinçle ilişkilidir.</p><p>Sonuçta er-Râsıd’ın ışık anlayışı, İslâm düşüncesinde nur metafiziği ve estetik nur ile deneysel optik arasında kurulan önemli bir köprüdür. Onda ışık yalnız fiziksel bir olay değildir; görmenin, görünürlüğün ve mekânsal düzenin kurucu unsurudur. Sanat ise bu ışığı biçime, renge, mimariye ve bakış terbiyesine dönüştüren estetik bir idrak alanıdır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/takiyyuddin-er-rasida-gore-isik-ve-sanatinin-optik-estetigi-4823788</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geçti ömrüm hicranlı bir rüyada</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/gecti-omrum-hicranli-bir-ruyada-4823460</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/gecti-omrum-hicranli-bir-ruyada-4823460" rel="standout" />
      <description>Mezarlıklar arasından yokuşa vuruyorum kendimi. Sağda solda yıkılmış kavuklu, güzelim yazıları ile Osmanlı’dan kalma mezar taşları. Geçmiş hayatımızın ölümle noktalanan bütünlüğünü o nesih, o sülüs, o talik yazılardan görmek, okumak mümkün. Hayata gösterilen itina ölüme de gösterilmiş. Ya şimdi... Şimdiki mezarlar garabet arz eden hayatımızın bir aynası. Kaba, gösterişli, özensiz ve sıradan. Bir mezar taşına işlenen şiirin ilk mısraı şöyle: “Geçti ömrüm hicranlı bir rüyada”... İnsanı nereye alıp</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484238&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484238&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Mezarlıklar arasından yokuşa vuruyorum kendimi. Sağda solda yıkılmış kavuklu, güzelim yazıları ile Osmanlı’dan kalma mezar taşları. Geçmiş hayatımızın ölümle noktalanan bütünlüğünü o nesih, o sülüs, o talik yazılardan görmek, okumak mümkün. Hayata gösterilen itina ölüme de gösterilmiş.</p><p>Ya şimdi...</p><p>Şimdiki mezarlar garabet arz eden hayatımızın bir aynası. Kaba, gösterişli, özensiz ve sıradan. Bir mezar taşına işlenen şiirin ilk mısraı şöyle: “Geçti ömrüm hicranlı bir rüyada”... İnsanı nereye alıp götürüyor bu sade dilli mısra...</p><p>Yol boyunca tanıdık simaların mezarları da var. Cihan Pehlivanı Kara Ahmed, ünlü bestekâr Zekaî Dede vb. gibi.</p><p>Bu mezar taşlarına gerekli itina gösterilemez mi? Hayatımızın güzelliği, dengesi, kıymeti ölüme yansıyamaz mı? Belli ki yok böyle bir şey. Olsa idi örneği yanı başımızda duruyor. İnsan o her biri bir sanat şaheseri olan mezar taşlarından biraz ilham alır.</p><p>Geçmişte kalan hayatımızın çizgisi dünya ile âhıreti birleştirmiş, ölümü ve mezarı bir menzil, bir dinlenme yeri olarak anlamıştı.</p><p>Ölüm ve mezarlık korkulacak şeyler değildi. Bu yüzden güzeldiler, güzel kaldılar. Şimdi yaşanan hayat dünya ile âhıreti giderek birbirlerinden koparıyor. Âhıreti yaşarken hatırlamayanların mezarı pek tabii bu kadar kaba saba olur.</p><p>Mezar taşlarındaki bu bariz fark mimaride de gözükmüyor mu? Eski mimarimizden ufacık bir nasip alsa idi mimarlarımız, Koca Sinan’ın kemiklerini sızlatacak karakoncolos binaları her köşe başına dikebilirler miydi?</p><p>Gümüşsuyu Tepesi’nde çoklarımızın bilmediği bir mescit ve tekke var. Kaşgarî Tekkesi...</p><p>Buranın bânisi Mürteza Efendi. Tersane ruznamesinde çalışmış ve 1746’da vefat etmiş. Mescidin ilk görevlisi Abdullah Kaşgarî hazretleri. Onun ismi ile anılıyor burası. Daha sonra oğlu Ubeydullah Efendi ve sonra Geylanî Efendi hizmet vermişler. Bir ara III. Selim burayı ihya etmiş. En son vazife yapan ise Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri.</p><p>Şimdilerde tekke, mescit ile birlikte bir tamir geçiriyor. Yalnız güzelim, küçümen bahçesinin ortasına türbe yeşiline boyanmış, fevkalade çirkin, bir şadırvan yapmışlar. Bunu yapanlar mescit ve tekkenin ahşap yapısını görmemişler mi, insan hayretler içinde kalıyor. Yine de el atanlara, yardımcı olanlara teşekkür etmek gerek. Bahar geliyor... Beyaz sakallı bir dede bahçeyi tanzim ediyor. Yakında çiçekler açar, Kaşgarî Tekkesi bütün görkemi ile bir daha tabiatı kucaklar.</p><p>Büyük şehrin gürültüsünün, tozun-dumanın, hayat kavgasının sizi bezdirdiği bir zamanda yolunuzu bu tekkeye düşürün. Bahçesinde bir soluklanın şöyle. İki rekat namaz kılın. Erenlerin himmeti size de yetişecektir, buna eminim.</p><p>Mezarlıklar arasından geçen bu taşlı, incecik yol bizi sonunda Pierre Loti kahvesine ulaştırıyor. Girişin solunda Ressam Avni Lifij’in kabri var. Loti’ye de yakışmış yani. Batılı havası olan bir ressamdır Lifij, enteresan bir hayat hikâyesi vardır. Öyle ki eski harflerle ve bozuk bir yazı ile adını yazdıkları taş, mezarın ortasında yan yatmış duruyor. Keşke ressam olduğu da belirtilse idi.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2026/5/13/f46930d9-8issjreopu6mnz0ob0aato.webp" data-card-width="850" data-card-height="638" data-card-path="/piri/upload/3/2026/5/13/f46930d9-8issjreopu6mnz0ob0aato.webp" data-card-caption="Eski mezar taşları birer sanat eseri idi."></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/gecti-omrum-hicranli-bir-ruyada-4823460</link>
      <subcategory>Mustafa Kutlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yürüyelim arkadaşlar</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/yuruyelim-arkadaslar-4823470</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/yuruyelim-arkadaslar-4823470" rel="standout" />
      <description>Bir kişinin yeni fikirler üretme, karmaşık kararlar alma ve problem çözme yeteneği, yürüdüğü sırada ve yürüyüşten hemen sonra en yüksek seviyeye ulaşıyormuş. Yürümek, farklı düşünebilme potansiyelini oturmaya kıyasla ortalama yüzde 60 oranında artırıyormuş. Araştırmayı yapan Stanford Üniversitesi hocaları. Araştırma Journal of Experimental Psychology dergisinde yayımlanmış. * Dijital kuşak yürümeyi sevmiyor ama büyükşehirlerde spor salonlarının en iyi müşterisi. Çünkü sektöre dönüşen sağlık ve spor</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484307&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484307&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bir kişinin yeni fikirler üretme, karmaşık kararlar alma ve problem çözme yeteneği, yürüdüğü sırada ve yürüyüşten hemen sonra en yüksek seviyeye ulaşıyormuş. </p><p>Yürümek, farklı düşünebilme potansiyelini oturmaya kıyasla ortalama yüzde 60 oranında artırıyormuş.</p><p>Araştırmayı yapan Stanford Üniversitesi hocaları.</p><p>Araştırma Journal of Experimental Psychology dergisinde yayımlanmış.</p><p>*</p><p>Dijital kuşak yürümeyi sevmiyor ama büyükşehirlerde spor salonlarının en iyi müşterisi.</p><p>Çünkü sektöre dönüşen sağlık ve spor alanlarında sözde uzmanların ve bu işten para kazanan şirketler tarafından sosyal medyada estirilen bir rüzgâr var.</p><p>Kilo vermek, kaslı görünmek isteyene bu salonlar tavsiye ediliyor.</p><p>Ve gençler bu rüzgara dayanıklı değil.</p><p>Şimdi Fitnese gitmeyen gençleri halk ağzıyla neredeyse dövüyorlar, küçümsüyorlar.</p><p>Dijital kuşakta Fitness’e gitmek bir itibar göstergesi.</p><p>Fitness, İngilizce kökenli bir terim olup sözlük anlamıyla “fiziksel uygunluk”, “formda olma” veya “zindelik” demek.</p><p>Şehirlerde neredeyse her mahallede Fitness salonu açılmış ve müşterileri 15-30 yaş arası gençler.</p><p>*</p><p>Oysa yürümek için bir ücret ödemiyorsun bedava ama aletli spor salonları paralı.</p><p>Hem paralı hem pahalı.</p><p>Gençler neden yürümek gibi bedava spor yerine daha sağlıklı bir sporu tercih etmez ve paralı spor salonlarını tercih eder?</p><p>Estirilen rüzgardan.</p><p>Gençlerin oralara gitmelerini isteyen, öneren cazip hale dönüştüren birileri var.</p><p>Kim onlar?</p><p>Rüzgardan nemalananlar. </p><p>*</p><p>Az yemen az içmen ve hareket etmen sağlıklı yaşaman için yeterli ama sağlıksız olman için gereken yiyecek ve içecekler ve seni hareketsiz bırakacak etkinlikler ücretli.</p><p>Sağlıklı yaşamak için çok paraya ihtiyaç yok ama sağlıksız yaşamak için ciddi paraya ihtiyacın var. </p><p>Yani senin sağlığını bozacak olan her şey paralı.</p><p>Ama sen yine de bedava olanı değil paralı olanı tercih ediyorsun.</p><p>Bu da insanın tutarsız yönlerinden biri.</p><p>*</p><p>İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy yürümeyi çok seven, «yataktan kalkıp tekrar yatıncaya dek» yürümek isteyen, yürüme tutkusuyla tanınan bir şair.</p><p>Özellikle İstanbul’da gün boyu süren uzun yürüyüşler yapar, bu sırada düşünür ve şiirlerini kurgulardı.</p><p>Akif, yürüyüşü sadece fiziksel sağlık için değil, aynı zamanda yoğun bir düşünce süreci ve zihinsel tazelenme aracı olarak görürdü. </p><p>İstanbul’un semtlerinde, özellikle Boğaziçi’nde ve sakin yerlerde saatlerce yürüdüğü bilinir.</p><p>Eserlerinde, özellikle Safahat’ta, yürüme eylemi bazen bir kaçış, bazen bir arayış, bazen de derin bir tefekkür hali olarak şiire yansımış.</p><p>Bu yürüyüşler, onun hem edebi kişiliğini hem de çevresine karşı duyarlı duruşunu besleyen önemli bir yaşam tarzıydı.</p><p>*</p><p>Yürümek, tarih boyunca birçok düşünür, şair ve yazar için sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda düşünceyi serbest bırakan, yaratıcılığı besleyen ve dünyayla samimi bir bağ kurmayı sağlayan felsefi bir pratik olmuş.</p><p>Yürüyüşü hayatlarının ve eserlerinin merkezine koyan isimlerden biri Aristo.</p><p>Aristoteles, yürüyerek ders anlatan, Atina›daki okulunda öğrencileriyle revaklarda (peripatos) dolaşan «Gezginci» filozof.</p><p>Sokrates, Atina sokaklarında, pazar yerlerinde (agora) insanlarla yürüyerek tartışan ve düşünceyi sokak seviyesine indiren bilge.</p><p>Nietzsche de yürümeyi sevenlerden. “Sadece yürüyerek kazanılan düşünceler değerlidir” diyen, dağlarda saatlerce yürüyerek felsefe yapan bir yürüyüşçü.</p><p>Meşhur içecek Kant’ın isim babası Alman filozof Immanuel Kant da düzenli yürüyüş yapanlardan.</p><p>Yaşadığı Königsberg’de her gün aynı saatte yaptığı disiplinli ve yavaş yürüyüşleriyle ünlü, yürüyüşü sağlığı ve düşüncesi için bir rutin haline getiren filozof.</p><p>Her gün çalışırken içtiği sıcak şekerli su kant ismiyle bugün hala kahvehanelerde içilir.</p><p>O kadar düzenli bir filozof ki, her gün yürüyüş için aynı saatte evden çıkar aynı saate çarşıdan geçermiş.</p><p>O geçerken herkes saatinin düzgün işleyip işlemediğini kontrol edermiş.</p><p>Yani saat yanılır filozofumuz yanılmaz algısı oluşmuş halkta.</p><p>Jean-Jacques Rousseau, “Yalnız Gezerin Düşleri” kitabında yürürken hissettiği özgürlüğü ve doğayla bütünleşmeyi anlatan düşünür.</p><p>Søren Kierkegaard, yürüyüşü zihni boşaltmak ve yaratıcılığı tetiklemek için bir zorunluluk olarak gören, Kopenhag sokaklarında ilham arayan varoluşçu filozof.</p><p>Batılı yazar ve şairler arasında yürüyüş tutkunlarından biri Henry David Thoreau. Yürümek” adlı denemesinde yürümeyi “kutsal bir hac yürüyüşü” olarak tanımlayan, doğada yürüyerek yaban hayatın derinliğini keşfeden yazar.</p><p>Arthur Rimbaud, şiirlerinde ve hayatında dur durak bilmeyen, yürüyerek dünyayı ve kendini deneyimleyen “lanetli şair”.</p><p>Ralph Waldo Emerson, doğayla ilişki kurmak ve kendi kendine yetebilme yeteneğini geliştirmek için yürüyüşü teşvik eden Amerikalı yazar.</p><p>Bu isimler için yürümek; kaygıdan arınma, yaratıcı fikirlerin doğuşu ve yeryüzüne ayak basarak “burada olma” hissini güçlendiren bir deneyim.</p><p>Yürüyelim arkadaşlar; Hem ruh sağlığımız hem beden sağlığımız için hem de bedava olduğu için.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/yuruyelim-arkadaslar-4823470</link>
      <subcategory>Yaşar Süngü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>AK Genç</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/ak-genc-4823482</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/ak-genc-4823482" rel="standout" />
      <description>Bazı geceler vardır… Saat ilerledikçe şehir susar ama bazı insanlar susmaz. Bir ilçe binasının ışığı hâlâ yanıyorsa, bir genç hâlâ eve dönmemişse, birileri hâlâ yarın daha iyi olsun diye birbirine omuz veriyorsa bilin ki orada sadece siyaset yoktur. Orada inanç vardır. Sadakat vardır. Vazgeçmemeye yemin etmiş insanların sessiz yürüyüşü vardır. Bazı gençler vardır; yorulduklarında dinlenmez, sadece biraz sessizleşirler. Vazgeçmeyi düşünürler belki ama hiçbir zaman arkalarını dönüp gitmezler. Çünkü</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484391&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484391&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bazı geceler vardır…</p><p>Saat ilerledikçe şehir susar ama bazı insanlar susmaz. Bir ilçe binasının ışığı hâlâ yanıyorsa, bir genç hâlâ eve dönmemişse, birileri hâlâ yarın daha iyi olsun diye birbirine omuz veriyorsa bilin ki orada sadece siyaset yoktur. Orada inanç vardır. Sadakat vardır. Vazgeçmemeye yemin etmiş insanların sessiz yürüyüşü vardır.</p><p>Bazı gençler vardır; yorulduklarında dinlenmez, sadece biraz sessizleşirler. Vazgeçmeyi düşünürler belki ama hiçbir zaman arkalarını dönüp gitmezler. Çünkü onların yürüyüşü başlı başına bir mana yürüyüşüdür. Bazen bir hareketi anlamak için rakamlarına bakmak yetmiyor. Rakamlar size belki büyüklüğü anlatıyordur; ama fedakârlığı, gecenin köründe soğukta beklemeyi, “vazgeçsem mi?” diye düşünüp yine de vazgeçmemeyi anlatamazlar. </p><p><br></p><p><strong>BİR GENÇLİK HİKAYESİ</strong></p><p>AK Parti, daha kuruluşunun üzerinden birkaç hafta geçmeden kapatma tehdidiyle tanıştı. Sonra yıllar geçti… 367 krizleri oldu, e-muhtıralar verildi, kapatma davaları açıldı, manşetler atıldı, darbe girişimleri yaşandı.  Kimisi il binasında sabahladı, kimisi meydanlarda. Kimisi annesinin titreyen sesine rağmen telefonunu kapatıp sokaklarda sabahladı.  Kimisi yeri geldi korktu belki… ama yine de geri dönmedi. Ve her sınavdan başarı ile geçmenin haklı gururu ile liderinin öncülüğünde başı dik gururla emin adımlarla geleceği inşa ettiler.  </p><p>İşte AK Genç dediğimiz hikâye tam burada başlıyor aslında. Bu; en önde yürüyenlerin, kriz anlarında en son ayrılanların, herkes dağıldığında sandalye toplamaya devam edenlerin, yük ağırlaştığında sessizce omuz verenlerin hikâyesi.</p><p>Biraz Yusufların hikâyesi bu… Gece üçte telefon çaldığında, gözlerini bile tam açamadan montunu sırtına geçirip “tamam abi geliyorum” diyerek sokağa çıkan Yusufların… Soğuğun yüzünü kestiği gecelerde bile bir dava üşümesin diye yürüyen Yusufların…</p><p>Biraz Raşitlerin hikâyesi…</p><p>Kendi içinde kopan fırtınaları kimseye göstermeden, en yorgun anında bile arkadaşının omzuna dokunup “devam edeceğiz” diyebilen Raşitlerin… Herkes dağıldığında ortamı toparlayan, morali düşen olunca önce onu ayağa kaldıran Raşitlerin…</p><p>Biraz Orçunların hikâyesi…</p><p>Hayatın bütün ağırlığını omuzlarında taşırken memleket meselesini de sırtına yüklenen Orçunların… Kendi derdini içine gömüp bir başkasının derdiyle ilgilenen, bazen eve sadece uyumaya gidip yeniden yollara düşen Orçunların…</p><p>Biraz İbrahimlerin hikâyesi…</p><p>Sabaha kadar pankart asıp, gün doğarken ellerindeki tutkal kurumadan işe yetişen İbrahimlerin… Kimse görmezken çalışan, kimse alkışlamazken vazgeçmeyen İbrahimlerin…</p><p>Biraz Cansuların hikâyesi…</p><p>Saatlerce organizasyon koşturup gece eve döndüğünde yorgunluktan konuşamayacak halde olsa bile ertesi sabah yeniden “ne eksik kaldı?” diye soran Cansuların… Bir tebessümüyle bütün yorgunluğu dağıtan ama kendi yorgunluğunu sessizce içine atan Cansuların…</p><p>Biraz Kübraların hikâyesi…</p><p>Ailesinin “kendini de düşün” sözünü kalbine gömüp yine de meydandan ayrılmayan Kübraların… En zor zamanlarda bile metanetini kaybetmeyen, kalabalığın içinde dimdik durup herkes giderken en son ışığı kapatan Kübraların…</p><p>Soğuk bir pazartesi sabahı ilçe binasını açan gençlerin…</p><p>Sabahın erken saatlerinde stantları taşıyan ellerin…</p><p>“Ne zaman bitecek bu meşgaleler?” sorusuna tebessüm ederek cevap veren dava arkadaşlarının…</p><p>Ve daha nicelerinin… Onların çoğunu kimse tanımaz. Belki de isimleri hiçbir zaman kürsülerde okunmaz. Çoğu kez fotoğrafların en arkasında bile kalırlar.  Ama bu davanın yükünü yorulduğunda bile vazgeçmeden taşımaya devam ederler.</p><p><br></p><p><strong>16 MAYIS</strong></p><p>Kocaeli, şimdi büyük bir heyecanla bu hikâyeye ev sahipliği yapmaya, 16 Mayıs’a hazırlanıyor. Kocaeli Stadyumu’nda bir araya gelecek olan 100 bin genç; dışarıdan bakıldığında belki sadece görkemli bir şölenin parçası gibi görünebilir. Ancak o gün orada yalnızca bir kalabalık değil, bir ruh saf tutacak her tribünde. Her biri farklı şehirlerden, farklı hayatlardan ve ayrı mücadelelerden süzülüp gelen gençler; aynı duygunun, aynı kutlu yürüyüşün ve sarsılmaz bir inancın etrafında kenetlenecek.</p><p>Ve bütün bu hikâyenin merkezinde yıllardır dimdik duran bir lider olacak… Recep Tayyip Erdoğan…</p><p>Bir nesle direnmenin asaletini öğreten, “yıkıldık” denilen yerden yeniden ayağa kalkmanın sırrını gösteren ve bir davanın bedel ödenerek nasıl omuzlanacağını hissettiren bir lider... </p><p>Kimi zaman yalnızlaştırılmak istenen, kimi zaman manşetlerle kuşatılan, kimi zaman darbelerle susturulmaya çalışılan; fakat her seferinde milletinin sinesinden daha güçlü bir şekilde doğan o liderliğin gölgesinde büyüyen bir nesil, o gün orada tarih yazacak.</p><p>Bu yüzden 16 Mayıs’ta Kocaeli’den hatıralar yükselecek; çekilen çilelerin onuruyla. Dualar yükselecek; mazlum coğrafyaların umuduyla. Sabır ve sadakat yükselecek; çelikleşmiş bir iradenin yankısıyla.</p><p>Bizde AK Gençlik uyuyan destanı uyandıracak gençliktir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/ak-genc-4823482</link>
      <subcategory>Özgür Bayram Soylu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşa dönüş ihtimali neden güçleniyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/savasa-donus-ihtimali-neden-gucleniyor-4823486</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/savasa-donus-ihtimali-neden-gucleniyor-4823486" rel="standout" />
      <description>ABD’yle İran arasındaki müzakerelerin çıkmaza girmesi savaş öncesinden farklı olarak nükleer meseleden ziyade Hürmüz Boğazı’nın açılmasına odaklanılmasından kaynaklanıyor. Bugün kilit mesele artık nükleer programın teknik detayları ve uranyum zenginleştirmesi değil İran’ın Körfez üzerinde ne kadar siyasi ve stratejik hakimiyet sağlayacağı olarak öne çıkıyor. Savaşa İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesini yok etmek ve mümkünse rejim değiştirmek amacıyla giren Trump yönetimi, taktiksel hedeflerine</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484490&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484490&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD’yle İran arasındaki müzakerelerin çıkmaza girmesi savaş öncesinden farklı olarak nükleer meseleden ziyade Hürmüz Boğazı’nın açılmasına odaklanılmasından kaynaklanıyor. Bugün kilit mesele artık nükleer programın teknik detayları ve uranyum zenginleştirmesi değil İran’ın Körfez üzerinde ne kadar siyasi ve stratejik hakimiyet sağlayacağı olarak öne çıkıyor. Savaşa İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesini yok etmek ve mümkünse rejim değiştirmek amacıyla giren Trump yönetimi, taktiksel hedeflerine ulaşsa da istediği siyasi sonucu elde edemedi. Bu durumda Hürmüz’ün İran hakimiyetine girmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalan Trump’ın tekrar savaşa dönme opsiyonuna yaklaştığını görüyoruz. Tarafların tekrar çatışmaya girmesi, Washington’ın ‘misyon genişlemesi’ tuzağına düşmesi Tahran’ın ise Hürmüz üzerindeki hakimiyetinin kabul ettirilmesi mücadelesi anlamına gelecek.</p><p><br></p><p><strong>TEKRAR SAVAŞA DOĞRU</strong></p><p>Trump’ın İran’ın en son teklifini sert biçimde reddetmesi ilk bakışta yalnızca diplomatik sürecin başarısızlığı olarak görülse de bölgesel düzenin yeniden tanımlanmasının asıl mesele haline geldiğini görüyoruz. Washington İran’ın nükleer kapasitesinden vazgeçmesinde ve Hürmüz’ün açılmasında ısrar ediyor. Buna karşın İran’ın yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatı ödenmesi ve Hürmüz’deki hakimiyetinin tanınması gibi maksimalist talepleri kısa zamanda bir anlaşma olmayacağına işaret ediyor. İran’ın bu talepleri önceleyerek nükleer müzakereleri ileri bir tarihe erteleme çabası her iki tarafı da savaşa dönüşe yakınlaştırıyor.   </p><p>Bu durum, pazarlığın İran açısından rejimin hayatta kalmasının ötesine geçtiğini gösteriyor. İran şimdiye kadar Amerika’nın bölgeden çıkarılması gibi taleplerini söylem düzeyinin ötesine geçiremezken şimdi bunu müzakere masasına getirebiliyor. Obama’nın imzaladığı ve Trump’ın iptal ettiği JCPOA anlaşması nükleer meselenin santrifüjler, uranyum zenginleştirmesi ve denetim rejimi gibi teknik müzakereler sonrasında imzalanmıştı. Şimdiki müzakereler ise çok daha siyasi ve stratejik bir temele oturuyor: Trump tam bir teslimiyet talep ederken İran ‘Körfez’in güvenliği benim onayım olmadan sağlanamaz’ şeklindeki pozisyonunu kabul ettirmeye kararlı görünüyor.</p><p><br></p><p><strong>DİMYAT’A GİDERKEN</strong></p><p>Trump’ın İsrail’in zorlaması ve manipülasyonlarına güç gösterisi yapma ve hızlı bir zafer kazanma içgüdüsüyle razı olması, uzun yıllardır güvenliğini sağladığı Hürmüz’deki kurulu düzenin yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurdu. İran’ın bölgedeki Amerikan korumasına güvenen Körfez ülkelerinin Washington’a güvenini derinden sarstı. Hürmüz’ün kapatılması sonrasında Trump’ın yüksek retoriğine rağmen İran’ın ‘egemen aktör’ konumuna gelmesini engelleye-memesi Amerika’nın donanma üstünlüğünün de sorgulanmasına neden oldu. Diğer bir deyişle, İsrail’in Washington’a kendi öncelikleri doğrultusunda uyguladığı baskı ve lobi faaliyetleri, Amerika’nın bölgede stratejik üstünlüğünün tartışılır hale gelmesinin önünü açtı.</p><p>İsrail’in Washington’ı ikna için kullandığı kritik tez İran’ın nükleer silah üretimine ne kadar yaklaştığı olmuştu ve Trump İran’ın asla nükleer silaha sahip olamayacağını tekrarlamaya devam ediyor. Ancak Netanyahu hükümetinin İran’ın bölgesel nüfuzunun artacağı veya normalleşeceği herhangi bir senaryoyu stratejik tehdit olarak göreceği açık. Tel Aviv’in bu türden bir diplomatik baskısının yanında Lübnan’a operasyonlarını artırması da İran’la daha geniş bir bölgesel hesaplaşma peşinde olduğuna işaret ediyor. İsrail asli meselesinin nükleer sorun olmadığını ve bölgesel üstünlük hedefine ulaşmak istediğini gösteriyor. Bu bağlamda, İsrail’in İran’la bölgesel savaşının Trump’ı ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan edecek’ bir yola soktuğu söylenebilir.</p><p>Bugün gelinen noktada taraflar aynı müzakere masasında otursa bile adeta farklı şeylerin pazarlığını yapıyor. ABD teknik bir nükleer sınırlandırma ve Hürmüz’ün açılmasına odaklanırken İran bölgesel statü pazarlığı peşinde. Dahası, İran zaten büyük bir maliyet ödediğini ve Hürmüz’ün kontrolü üzerinden en önemli kartı elinde tuttuğunu düşündüğü için iki pozisyon arasındaki mesafenin kapanması zor. Tam da bu nedenle savaşa tekrar dönme ihtimalinin güçlendiği söylenebilir zira teknik meseleler pazarlıklarla çözülebilir ancak bölgesel hegemonya mücadeleleri güç gösterisini genellikle kaçınılmaz kılar. </p><p>İran artık bu süreci sadece nükleer kapasitesini sınırlandıracak bir müzakere olarak değil, ruhani liderini öldüren, rejimi ortadan kaldırmak isteyen ve vaatlerine güvenilmeyecek bir süper güçle giriştiği hegemonya mücadelesi olarak görüyor. Hürmüz’ün ‘İran Körfezi’ olarak kalıcı olarak kodlanmasının İran halkında da bir karşılığı olduğu düşünüldüğünde, Amerika’ya direnişini meşrulaştırması çok da zor olmayacaktır. Ancak Tahran bütün bunlara rağmen Hürmüz’ü kapatmanın maliyetinin süreç içerisinde normalleşebileceğini, alternatif petrol ihracatı yolları açılacağını ve bu kozun gücünü yitirebileceğini hesap edemezse hata yapmış olur. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/savasa-donus-ihtimali-neden-gucleniyor-4823486</link>
      <subcategory>Kadir Üstün</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump-Jinping Zirvesi ve kaçınılmaz son…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/trump-jinping-zirvesi-ve-kacinilmaz-son-4823490</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/trump-jinping-zirvesi-ve-kacinilmaz-son-4823490" rel="standout" />
      <description>Belki yüksek güvenlik gerekçeleriyle ama daha çok İran konusunda ‘konforlu zaman’ sağlanmasının ardından, son iki güne kadar resmen duyurulmayan ‘ABD-Çin liderler zirvesi’ kesinleşti. Bir önceki yazıdan (09/05) başlayarak, kesit almayı kenara itip, derinliği ölçmeye başladık… Dört aşamalı sürecin ikinci turundayız. İlk aşama,  “Alaska Zirvesi”ydi, Putin-Trump bir araya geldiler, hâlâ muamma olan ama sonrasında bıraktığı izleri takip ettiğinizde enerji, ekonomi, Avrupa, Ukrayna konularında devam</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484667&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484667&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Belki yüksek güvenlik gerekçeleriyle ama daha çok İran konusunda ‘konforlu zaman’ sağlanmasının ardından, son iki güne kadar resmen duyurulmayan ‘ABD-Çin liderler zirvesi’ kesinleşti. Bir önceki yazıdan (09/05) başlayarak, kesit almayı kenara itip, derinliği ölçmeye başladık… </p><p>Dört aşamalı sürecin ikinci turundayız. İlk aşama,  “Alaska Zirvesi”ydi, Putin-Trump bir araya geldiler, hâlâ muamma olan ama sonrasında bıraktığı izleri takip ettiğinizde enerji, ekonomi, Avrupa,</p><p>Ukrayna konularında devam eden/edecek belirleyici anlaşma yapılmıştı. Takvime de işlemiştik; ardından NATO zirvesi (Temmuz-Türkiye) ve ABD ara seçimleri (Kasım) gelecek…</p><p>Şimdi Pekin’deyiz…</p><p>Çin-ABD rekabetinin doğasını anlamak, dünyanın önce kısa vadeli geleceğini modellemek açısından önemli. İşi, iki büyük süper gücün kıyasıya ve gözleri başka bir şey görmeden ilerledikleri dönem olarak çerçevelemek aşırı basitleme olur. Zirvenin sonunda göreceğiz ki, birbirlerinin üzerine mümkün olduğunca kan sıçratmadan ilişkilerine yeni format aradıkları belirginleşecek. Ama format atmak imkânsız…</p><p>Ticari anlaşmalar imzalanacak, Trump’ın yanında getirdiği çok sayıda ve kalıplı iş adamlarına fırsatlar açılacak, tokalaşmalar büyük ekran verilecek. Ama “yeni sermayenin patronları” oldukları fark edilmeyecek…</p><p>***</p><p>Joe Biden başkanlığı süresince Çin’e hiç gitmedi. Gitmediği gibi iki ülke ilişkilerini “aşağılama” adımlarıyla keskinleştirdi. Kanada ve Alaska’dan ABD’ye gelen Çin balonlarının savaş uçakları tarafından vurulması dahi bir zafer anlatısı içinde sunuldu…</p><p>Biden planının ilk adımı Ukrayna savaşıydı. Rusya-Çin ‘ittifakını’ zayıflatmayı hedefliyordu. O günlerde iki yaklaşım tartışılıyordu; a) Rusya’yı ABD’nin yanına çekerek Çin’i yalnızlaştırmak, b) Rusya’yı düşürerek etkisiz eleman haline getirmek. B planı uygulandı ve başarısız oldu. Çin-Rusya ilişkileri en parlak dönemini yaşamaya başladı. Şimdi de, Trump-Jinping zirvesinin hemen ardından Putin-Jinping zirvesi yapılması planlanıyor…</p><p>***</p><p>Bugün Çin-ABD ilişkileri “karşılıklı ekonomik bağımlılık”la tanımlanmıyor. Pekin ve Washington’un bu bağlar nedeniyle hesaplaşmaya giremeyeceği görüşü kadüktür. Giderek stratejik rekabete, jeopolitik mücadeleye, İran örneğinde görüldüğü gibi zımni çatışmaya dönüşmüş durumda…</p><p>Masadaki konulardan biri olacağına kesin gözüyle bakılan Tayvan meselesi, ABD’nin Hint/Asya-Pasifik’teki varlığını ve müttefiklerini sadece desteklemek değil, “elde tutmak” için. Çin de kuşatma yolunda ileri ittiği bir piyon. Küçümsemek için yazmıyorum, uygun konjonktürde piyon gün gelir şah olur. Ama günün şartları bunu karşılamıyor…</p><p>Tersine, İran savaşının siyasi çıktıları ABD’nin elini Tayvan’da da zayıflattı. Hatta Çin, Tayvan’a yönelik askeri girişimde bulunsa ABD’nin ne yapıp yapamayacağı da gündeme geldi. Nitekim Tayvanlı siyasilerin, muhalefetin Pekin ziyaretleri bile başladı…</p><p>Bugün Tayvan’ın önemi daha çok Çin’e yönelik ABD ataklarının nedeni üzerinden anlaşılmalı; Tayvan Çin’in kırmızı çizgisi. Amerika’nın Tayvan kartını parlatma gücü azaldığı için kırmızı çizgiyi savunmak kolaylaştı. ABD’nin, Çin etrafındaki ve Pekin’e rakip-mesela Hindistan ya da Avustralya gibi-ülkeleri birbirine bağlama girişimi de halsiz…</p><p>İngiltere’nin Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler üzerindeki etkisi, Londra-Washington hattındaki gerilim nedeniyle ABD’yi yokuşa sürüyor. Hindistan ise tüm günlük söylencelere rağmen kesinleşmiş bir mevzi tutmuyor. Hindistan, İsrail üzerinden bir kol geliştirmeye çalışıyor ama Pakistan ve Çin’le aynı anda düşman olmak hayli sıkıntılı bir süreç…</p><p>***</p><p>Fakat şu kesindir; stratejik bir dalgalanma hep var, durulmuyor, istikrarsızlık yaratıyor. Bunun kontrol altında tutulması ince ayarlanmış diplomasi, caydırıcılık, askerî gösterişler gerektiriyor. Şu an iki ülkenin yaptığı da bu. Hem askeri gücün hem diplomatik hamlelerin aynı anda “zamana yatarak” karşılıklı ve devamlı kullanılması da stres ve kırılganlık yaratıyor. Fakat sonuç üretmiyor, muhtemelen bir süre daha üretmeyecek de.</p><p>ABD’nin iç kırılganlığı da daha net ve dışarı yansıyor. Kasım seçimlerinde somutlaşırsa Çin’le rekabet açısından Trump döneminin sona erdiğini söyleyebileceğiz…</p><p>***</p><p>İki kutup arasındaki gerilimi tarif ve ileri doğru okuma yapılırken yanlış şurada yapılıyor; Çin-ABD finalinden kurtuluş yok. Bu yaşanacak. İlla savaş gerekmiyor ama olacak. Bugün, ABD ve Çin rekabeti, ideolojik bağlamı da bulunan, küresel etki, askeri güç, global yönetim, dünyanın her alanına yayıldığını gösteriyor. Her cephede savaş var. Enerji, ekonomi, paranın biçimi, Güney Amerika, Afrika, Avrasya, Ortadoğu, Avrupa, Pasifik, uzay, her yerde gözle görülür rekabet yaşanıyor…</p><p>Bu yüzden İran önemliydi. ABD, Ortadoğu’da “doğu”yu kesmek, baraj kurmak için Tahran’ın düşmesini çok önemsedi. Bu geçit tutulmalıydı. Olmadı…</p><p>Şimdi bir çok ABD düşünce kuruluşu, zaten sallanan Amerikan hegemonyasının İran’la birlikte son bulduğuna dair analizler yazıyor. Akla yatkın. Hegemonya ayakta kalsın içindi, baston kaydı…</p><p>***</p><p>ABD-Çin finaline dair hangi ülkenin nasıl pozisyon alacağı bugün dünya siyasetinin en yakıcı açmazını oluşturuyor. ‘Süper güç’ gerilediğinde, ittifakları da gevşiyor. Müttefiklere de boşluğa düşüyor…</p><p>Bugün, “Çin mi ABD mi” sorusu, bir eksen veya şimdiye kadar ait olunan ittifakın alışkanlıkları üzerinden ele alınıyor. Çok yanlış. Durum o değil. Sık sık “yeni alet çantası” önermemizin sebebi buydu. “Yeni gücü” tarif ederken eski ve kana karışmış şartlı reflekslerden yürünüyor…</p><p>Üçüncü yol arayışlarına, küresel lig şampiyonunun elini mahkûm bırakacak ittifaklara ağırlığımızı vermeliyiz.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/trump-jinping-zirvesi-ve-kacinilmaz-son-4823490</link>
      <subcategory>Nedret Ersanel</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Leiden’da bir kabir… </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/leidenda-bir-kabir-4823501</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/leidenda-bir-kabir-4823501" rel="standout" />
      <description>Hollanda Krallığı, 1600’lerin başından itibaren önce ticaret kolonisi, ardından da sömürge toprağına dönüştürdüğü Açe ve Java’da (bugünkü Endonezya), 1800’lerin ikinci yarısında artık ciddi ayaklanmalarla yüzleşmeye başlamıştı. Hollandalılar, Müslüman halkın özellikle hac yolculukları sırasında İslâm âlemiyle birtakım anlaşmalar yapmalarından ve kendilerine karşı ayaklanmayı organize hale getirmelerinden çekiniyordu. 1885 haccı yaklaşırken, o sırada henüz 27 yaşında olan genç bir İslâm uzmanı, Endonezyalı</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484796&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484796&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hollanda Krallığı, 1600’lerin başından itibaren önce ticaret kolonisi, ardından da sömürge toprağına dönüştürdüğü Açe ve Java’da (bugünkü Endonezya), 1800’lerin ikinci yarısında artık ciddi ayaklanmalarla yüzleşmeye başlamıştı. Hollandalılar, Müslüman halkın özellikle hac yolculukları sırasında İslâm âlemiyle birtakım anlaşmalar yapmalarından ve kendilerine karşı ayaklanmayı organize hale getirmelerinden çekiniyordu. 1885 haccı yaklaşırken, o sırada henüz 27 yaşında olan genç bir İslâm uzmanı, Endonezyalı Müslümanların Mekke ve Medine’deki irtibatlarını izlemesi için gizlice Hicaz’da görevlendirildi: Christiaan Snouck Hurgronje.</p><p>1857’de Hollanda’nın güneyindeki küçük Oosterhout şehrinde, Protestan papazı bir babanın oğlu olarak doğan Hurgronje, Oryantalizm çalışmalarıyla ünlü Leiden Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 1880’de kabul edilen tezinin konusu “Mekke halkının bayram merasimleri”ydi. Arapçayı mükemmel biçimde okuyup yazabildiği için, tezinde ana kaynaklara müracaat etmekte zorlanmamış, ortaya çıkardığı kaliteli eserle genç yaşına rağmen ilmî -ve hatta siyasî- çevrelerde hızlıca şöhrete kavuşmuştu. 1881’de, Endonezya’ya gönderilecek Hollandalı sömürge görevlilerine din ve kültür dersleri vermeye başlamıştı bile.</p><p>Hicaz’a gönderileceği kendisine bildirildiğinde işini epey ciddiye alan Hurgronje -sünnet bile olmuştu-, Osmanlıların Hicaz Valisi Osman Nuri Paşa’ya Mekke’ye girebilmek için resmî başvuruda bulundu. Harem’e sadece Müslümanlar kabul edildiğinden, Hurgronje da İslâm’ı seçtiğini ve “Abdulgaffâr” adını aldığını bildirdi. Hac başlamadan evvel, Mekke ulemasından bir heyet Hurgronje’u epey uzun bir sorgulamadan ve imtihandan geçirdi. Nihayet, “samimi” Müslüman olduğuna kanaat getirildi ve kendisine Mekke’ye giriş izni verildi.</p><p>Hacdan evvel altı ay kadar Cidde’de kalan Christiaan Snouck Hurgronje, haccı da içine alacak şekilde altı ayını da Mekke’de geçirdi. Beraberinde götürdüğü büyük fotoğraf makinesi sayesinde mukaddes şehrin hemen her köşesinin fotoğraflarını çeken Hurgronje, bir yandan da haccı ve ibadet usullerini gözlemledi. Elbette, esas maksadı olan Endonezyalı hacıları sürekli takip altında tutmayı ihmal etmeden…</p><p>Vazifesini tamamladıktan sonra Hollanda’ya dönen Hurgronje, 1888’de Kraliyet Sanat ve Bilimler Akademisi’ne üye olarak kabul edildi. Ertesi yıl da Leiden Üniversitesi’nde Malay dili ve kültürü sahasında profesörlük unvanına kavuştu. Hurgronje, esas şöhretini Endonezya’da görev aldığı 1898-1905 arasında elde etti. Hollanda’nın askerî valisi Joannes Benedictus van Heutsz’un başdanışmanı olarak Açe’ye giden Hurgronje, verdiği tavsiye ve yaptığı yönlendirmelerle Müslüman halkın sömürgecilere karşı başlattığı ayaklanmanın kanlı biçimde bastırılmasında kritik bir rol oynadı. Dolayısıyla, Hurgronje, arkasında korkunç izler bırakan sömürge döneminin aktörlerinden biri olarak tarihe geçti. 1906’da Hollanda’ya döndükten sonra, kendi hükümetinin yanı sıra, Cezayir’i sömürmekte olan Fransız yönetimine de danışmanlık hizmeti verdi.</p><p>Leiden’da yeniden akademik çalışmalarına odaklandığı dönemde Mekke hakkında kaleme aldığı iki ciltlik eserle, çektiği fotoğraflardan oluşan dev albümü yayınlayan C. S. Hurgronje, 26 Haziran 1936’daki ölümüne dek İslâm’a ve Müslümanlara dair çalışmalarını sürdürdü. Öyle kalıcı ve önemli eserlere imza attı ki, ismi bugün artık Oryantalizm’in kurucu babaları arasında zikrediliyor. </p><p>Geçtiğimiz hafta sonu, bazı konferanslar için Hollanda’ya gitmişken, Amsterdam’da beni karşılayan sevgili kardeşim Abdulkâdir İnan’a “Leiden’a geçelim, orada bir kabir ziyareti yapacağız” dedim. Kısa bir yolculukla, şehrin en eski mezarlığına ve doğruca Hurgronje’un kabrine gittik. Kenardaki tanıtım yazısında “Müslüman” olduğu zikrediliyordu. Ki bu husus akademi dünyasında hâlâ ciddi bir tartışmanın konusudur. </p><p>Ayakucumuzda yatan, şimdi kabrinin üzerindeki mermerden adı bile silinmeye başlamış bulunan bu adam, tek başına, dünyanın en uzak köşesindeki Müslüman bir halkın kaderinde belirleyici bir rol oynamıştı. Ve tek başına bir adamın bitmeyen çabaları, Batı kamuoyunun İslâm ve Müslümanlar hakkındaki fikirlerini derinden etkilemiş, şekillendirmişti. </p><p>Velhasıl, Leiden’daki o kabirden alınacak nice dersler vardı…    </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/leidenda-bir-kabir-4823501</link>
      <subcategory>Taha Kılınç</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul Perspektifi: Dekolonizasyonun yeni dili ve Türkiye’nin tarihî rolü</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/istanbul-perspektifi-dekolonizasyonun-yeni-dili-ve-turkiyenin-tarihi-rolu-4823503</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/istanbul-perspektifi-dekolonizasyonun-yeni-dili-ve-turkiyenin-tarihi-rolu-4823503" rel="standout" />
      <description>İstanbul’da geçtiğimiz iki gün içinde düzenlenen Dünya Dekolonizasyon (sömürgesizleşme) Forumu, son yıllarda Türkiye’de düzenlenen sıradan uluslararası toplantılardan biri olmanın çok ötesinde bir olay oldu. Her şeyden önce burada tartışılan şey yalnızca akademik bir teori ya da geçmiş sömürgecilik hikâyeleri değil, modern dünyanın hangi ahlaki ve epistemolojik krizlerin içine sürüklendiği ve insanlığın bundan sonra kendisini hangi kavramlarla yeniden kuracağı meselesiydi. Tam da bu yüzden forumun</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484880&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319484880&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İstanbul’da geçtiğimiz iki gün içinde düzenlenen Dünya Dekolonizasyon (sömürgesizleşme) Forumu, son yıllarda Türkiye’de düzenlenen sıradan uluslararası toplantılardan biri olmanın çok ötesinde bir olay oldu. Her şeyden önce burada tartışılan şey yalnızca akademik bir teori ya da geçmiş sömürgecilik hikâyeleri değil, modern dünyanın hangi ahlaki ve epistemolojik krizlerin içine sürüklendiği ve insanlığın bundan sonra kendisini hangi kavramlarla yeniden kuracağı meselesiydi.</p><p>Tam da bu yüzden forumun İstanbul’da düzenlenmesi bir tesadüf sayılmamalı. İstanbul tarih boyunca sıradan bir şehir olmadı; medeniyetlerin birbirine değdiği, farklı bilgi geleneklerinin buluştuğu bir eşik oldu. Bugün yeniden dünyanın epistemolojik merkezlerinden biri olmaya aday gösterilmesi de bu tarihsel hafızanın devamıdır.</p><p>Forumun dikkat çekici taraflarından biri, dünyanın farklı bölgelerinden gelen ve sömürgesizleşme ile ilgili çalışmaları, duruşları ve görüşleri olan bu kadar sayıda önemli ismi buluşturmasıydı. Walter Mignolo, Salman Sayyid, Syed Farid Alatas, Anne Norton, Ebrahim Moosa, Sami el-Arian, François Burgat gibi isimlerin tartışmaları aslında ortak bir sorunun etrafında dönüyordu: Modern dünya gerçekten evrensel mi, yoksa Batı’nın kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığa dayattığı büyük bir hegemonya mı?</p><p>Bu soru kuşkusuz bugün yalnızca teorik bir soru olarak kalmıyor. Gazze’de yaşananlar ve halen yaşanmakta olanlar bu soruyu bütün çıplaklığıyla insanlığın önüne koymuştur. Çünkü modern dünyanın “evrensel insan hakları”, “uluslararası hukuk”, “medeniyet”, “özgürlük” ve “demokrasi” adına kurduğu dil, Gazze’deki katliam karşısında büyük ölçüde çökmüştür. Filistin’de öldürülen çocukların hayatı Batılı insan kadar değerli görülmüyorsa burada yalnızca siyasi bir çifte standart değil, epistemolojik bir hiyerarşi de vardır.</p><p>Forumun belki de en önemli yanı tam burada: Dekolonizasyonun yalnızca siyasi bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık olduğu vurgusu.</p><p>Forumun düzenlenmesindeki öncü isim Dr. Esra Albayrak’ın açılış konuşması forumun hem ruhunu belirleyen hem de sömürgesizleşmeyle ilgili önemli bir perspektif sunan manifesto değerinde bir konuşmaydı. Yalnızca tepkisel ve bilindik Batı eleştirisi yapan bir politik hitap değildi; modern bilginin kuruluşuna dair derin bir felsefi-sosyolojik sorgulamaydı.</p><p>Özellikle “modern Batı felsefesinin en büyük illüzyonu sıfır noktası kibridir” ifadesi sorunun teorik omurgasını özetliyordu. Batı modernitesi kendisini tarihsiz, mekânsız ve tarafsız bir akıl olarak sunmuştur hep. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesiyle başlayan süreçte bilgiyi üreten özne adeta bedensizleştirilmiştir; ondan sonra gerek bilimselcilik adına, gerek Aydınlanma ve pozitivizm adına ortaya konulan bütün felsefeler ve bilimler kendilerini tarih üstü, toplum üstü ve beden üstü bir nesnellikte, “sıfır noktası kibrinde” konumlandırdılar. </p><p>Oysa bilgi her zaman bir coğrafyadan, belirli bir tarihsel tecrübeden, bir bireysel bedenden ve bir güç ilişkisinden doğuyordu.</p><p>Albayrak’ın Linnaeus’tan Hegel’e, Kant’tan Francis Galton’a kadar verdiği örnekler çok önemliydi. Çünkü modern bilim tarihinin kurucu isimleri aynı zamanda sömürgeciliğin zihinsel altyapısını da kurmuşlardı. Onların felsefelerinde insanlık hiyerarşik biçimde sınıflandırılmış; Avrupalı özne “evrensel insan”, diğer toplumlar ise eksik insanlık biçimleri olarak görülmüştü. Bu çerçevede Albayrak’ın değindiği Batı’nın halen bizim akademik-entelektüel çevrelerinde hayranlıkla izlenmeye devam eden kurucu isimlerden mesela Kant’ın, ırk hiyerarşileri üzerine ders verdiği, Hegel’in, felsefesinde Afrika’nın tarihsiz bir kıta olduğunu ilan edişi önemsiz ayrıntılar gibi geçiştirilir. Sadece bu bile kendi kendini sömürgeleştirmenin en içselleştirilmiş örneğidir. </p><p>Walter Mignolo’nun “epistemik itaatsizlik” dediği şey, yani dünyayı yalnızca Batı’nın kavramlarıyla okumayı reddetmek çok önemli. Salman Sayyid’in “Müslümanlığın yeniden siyasal özneleşmesi” üzerine yaptığı çalışmalar da aynı çerçevede düşünülebilir. Çünkü dekolonizasyonun temel meselesi yalnızca ekonomik bağımsızlık değil, insanın kendi adına konuşabilmesidir.</p><p>Forum boyunca sıkça tekrar edilen bir fikir vardı: Modern dünyanın krizi artık sadece ekonomik ya da askeri bir kriz değildir; anlam krizidir. İnsanlık kendisini tanımlayan kavramlara güvenini kaybediyor. Gazze bunun en büyük aynası oldu.</p><p>Esra Albayrak’ın konuşmasında Gazze’ye yaptığı vurgu da bu yüzden merkeziydi ama bir yandan da bir güç olmadan, ekonomik adaleti sağlamadan epistemik adaleti sağlayamayacağımızı vurgulaması daha da önemliydi: “Gazze mevcut uluslararası sistemin ahlaki meşruiyetini sorgulatmıştır” çünkü bugün üniversitelerden insan hakları mahkemelerine kadar modern dünyanın en önemli kurumları kendi kurucu ilkeleriyle çelişen bir noktaya sürüklenmiş durumda.</p><p>Başka bir programım dolayısıyla ilk günkü toplantıları medyaya yansıyan kadarıyla izleyebildiğim forumun dilinin karamsar olmayışı da bence en verimli yanıydı. Aksine burada yeni bir imkân arayışı vardı. Bu noktada Esra Albayrak’ın “İstanbul Perspektifi” olarak önerdiği yaklaşım öyle zannediyorum ki dekolonyalizm (sömürgesizleşme) üzerine bundan sonraki söyleme damgasını vuracak bir teklif. Bu yaklaşım, Batı’nın yerine başka bir merkez koymayı değil; çok merkezli , hatta belki de merkezsiz bir dünya kurmayı teklif ediyor. Yani Jakarta’nın, Rabat’ın, Kahire’nin, Addis Ababa’nın, Saraybosna’nın, İstanbul’un ve hatta Gazze’nin kendi bilgi gelenekleriyle insanlığa yeniden katkı sunabildiği bir dünya.</p><p><br></p><p>Bu fikir hemen hatırlanabileceği gibi Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği dış politika ve medeniyet söylemiyle de uyumludur. Türkiye’nin bugün uluslararası sistemde oynadığı rol yalnızca jeopolitik değildir. Türkiye giderek daha fazla epistemolojik bir itirazın taşıyıcısı haline geliyor.</p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sözü bu yüzden yalnızca diplomatik bir reform çağrısı değildir; modern dünyanın tek merkezli hiyerarşisine yöneltilmiş bir meydan okumadır. Çünkü bugün BM Güvenlik Konseyi’nde olduğu gibi bilgi üretiminde de medya düzeninde de teknoloji alanında da dünya birkaç merkezin tahakkümü altında işliyor.</p><p>Forumda yapay zekâ ve dijital sömürgecilik üzerine yapılan tartışmalar da bu açıdan çok önemliydi. Esra Albayrak’ın “Yeni Crusoe’lar çocuklarımızın zihinlerine ulaşıyor” benzetmesi oldukça çarpıcıydı. Çünkü bugün sömürgecilik artık yalnızca toprak işgaliyle işlemiyor; veriyle, algoritmalarla, dijital platformlarla ve kültürel yönlendirmelerle işliyor.</p><p>Bugün büyük yapay zekâ modelleri hangi dillerle eğitiliyor? Hangi tarih anlatıları merkeze alınıyor? Hangi acılar görünür, hangileri görünmez kılınıyor? Bunların hepsi epistemolojik güç ilişkilerinin parçasıdır.</p><p>İstanbul perspektifi belki de ilk kez bu itiraz yalnızca savunmacı bir tepki değil; yeni bir dünya tasavvuruna dönüşüyor.</p><p>Türkiye’nin burada oynadığı rol yalnızca eleştirel, tepkisel ve ağlak bir dil geliştirmek değil, alternatif üretme çabasıdır. Savunma sanayiindeki yerlileşme hamlelerinden medya ağlarına, eğitim kurumlarından kültürel üretime kadar birçok girişim aslında epistemolojik bağımsızlığın parçalarıdır. Çünkü kendi teknolojisini, kavramlarını ve anlatısını üretemeyen toplumların siyasal bağımsızlığı da eksik kalır. </p><p>Ama kuşkusuz Türkiye’de hala resmi tarih ve kimlik söylemi bile hala kolonizasyonun izlerini ağır biçimde taşıyor. 120 yıl önce kolonizasyonun bir halkası olarak Türk-Arap-Kürt halkları arasına konulmuş olan ırkçı sınırlar bugün bizzat bu halkların zihinlerinde sömürgecilerin epistemolojik bekçileri veya gardiyanları olarak işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Bu konuda kat edilecek hala çok mesafe var. </p><p>İstanbul’daki dekolonizasyon toplantısından hemen ertesi gün (14-15 Mayıs) Siirt Üniversitesi’nin ikinci kez düzenleyecek olduğu Oksidentalizm sempozyumunun başlayacak olması anlamlı bir tevafuk. </p><p>Ne de olsa Oksidentalizm de dekolonizasyona epistemolojik düzeyde verilen bir cevap olarak konuyu devam ettiriyor. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/istanbul-perspektifi-dekolonizasyonun-yeni-dili-ve-turkiyenin-tarihi-rolu-4823503</link>
      <subcategory>Yasin Aktay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Özal ve Uğur Mumcu suikastlarını araştıran Savcı Uğur Tonik’in kızını kimler neden kaçırdı?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/ozal-ve-ugur-mumcu-suikastlarini-arastiran-savci-ugur-tonikin-kizini-kimler-neden-kacirdi-4823504</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/ozal-ve-ugur-mumcu-suikastlarini-arastiran-savci-ugur-tonikin-kizini-kimler-neden-kacirdi-4823504" rel="standout" />
      <description>Türkiye’nin 8.Cumhurbaşkanı Özal’ın iç ve dış konjonktür uygun olmamasına rağmen 13 Mart 1992’de yapılan MGK toplantısında, yakın çalışma arkadaşları ile birlikte aylar süren çalışma ve araştırmalar sonucunda hazırlanan PKK terörünün bitirilmesi, Kürt sorununun çözümü konusunda genel af da dahil olmak üzere siyasal ve sosyal çözümleri içeren öneri paketlerini sunması toplantının gergin geçmesine neden olmuştu. Kürt sorununu çözmek istemesi Özal ve yakın çalışma arkadaşlarının ölüm nedeni olmuştu.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319485000&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319485000&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türkiye’nin 8.Cumhurbaşkanı Özal’ın iç ve dış konjonktür uygun olmamasına rağmen 13 Mart 1992’de yapılan MGK toplantısında, yakın çalışma arkadaşları ile birlikte aylar süren çalışma ve araştırmalar sonucunda hazırlanan PKK terörünün bitirilmesi, Kürt sorununun çözümü konusunda genel af da dahil olmak üzere siyasal ve sosyal çözümleri içeren öneri paketlerini sunması toplantının gergin geçmesine neden olmuştu. Kürt sorununu çözmek istemesi Özal ve yakın çalışma arkadaşlarının ölüm nedeni olmuştu. Özal 1988 yılında Anavatan Partisi kongresinde Kartal Demirağ tarafından kendisine yapılan suikasttan yaralı olarak kurtulmuş akabinde suikast’ın arkasındaki derin yapıyı, Hiram Abbas ve savcı Uğur Tonik’in araştırmalarından tespit etmiş, ancak devlet içinde zafiyet yaratabileceği ve darbe olabileceği endişesi ile soruşturmayı genişletememişti.</p><p>Suikastı soruşturan eski savcı Uğur Tonik daha sonra TBMM’de kurulan Horzum Araştırma Komisyonu’na ve Turgut Özal’ın ölümünü soruşturan Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadelerde; Afyon Dazkırı’da 1974-77 seneleri arasında, Ege’de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurulduğunu, Kartal Demirağ’ın da bu teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettiklerini, Afyon’daki teşkilatın üzerine gidileceği bir sırada “tahkikatın kesilmesi” için o dönem devletin çok önemli bir biriminde görevli olan ve PENTAGON destekli ve kontrolünde illegal Kontrgerilla derin yapısının kuruluşunda görev alan komutanlardan biri olan Sabri Yirmibeşoğlu’nun kızını kaçırttığı ve kendisini tehdit ettiğini açıklamıştı. O dönem Cumhurbaşkanı olan Özal suikast olayının detayları kendisine ulaşınca Yirmibeşoğlu’nu resen emekli etmişti.</p><p>Özal, Uğur Mumcu’nun otosuna monte edilen bomba düzeneğinin patlaması sonucu gerçekleştirilen bir suikastla hayatını kaybettiği öğrendiğinde kendisine olayı haber veren özel kalem müdürü Feyzi İşbaşaran’a gözleri yaşlı olarak , “Eyvah hedef yine benim. Plan işliyor. Artık bunları kimse durduramaz” dediği iddia edilmişti.</p><p><strong>GAFFAR OKKAN’A DA SUİKAST’I FETÖ ELEBAŞI GÜLEN İSTEDİ</strong></p><p>‘Gaffar Okkan Suikast’ı da tam bir bilgi kirliliğine dönüşmek üzere iken PKK terör örgütü militanlarından olup yakalanan ve itirafçı olan Yıldırım Beğler ve Abdülkadir Aygan, Okkan suikastının Diyarbakır 8. Ana Jet Üs ve 2. Taktik Hava Komutanlığı’nda görevli bazı FETÖ’cü subaylarca gerçekleştirildiğini itiraf ettiler. Bilindiği gibi bu jet üssü 15 Temmuz darbe girişiminde TBMM’yi bombalayan uçaklara yataklık yapmıştı. 15 Temmuz gecesi vatan haini Semih Terzi’yi Silopi’den getiren helikopterin inişine engel olunmadığı gibi hain Semih Terzi ve ekibinin üsse girilmesine izin verilmişti. Eğer Semih Terzi’nin Ankara’ya uçuşuna izin verilmeseydi devlet büyük bir riske girmeyecekti. Belki de Ömer Halis Demir şehit edilmeyecekti. Gaffar Okkan’a gerçekleştirilen suikastın ancak savaş eğitimi almış kapasitedeki FETÖ’cü askerlerce gerçekleştirildiği böylece ortaya çıkmış oldu. Sıra şimdi bu işin yüzleşmesinde sanırım. Levent Göktaş’ın, Hablemitoğlu Suikast’ında ölüm emrini veren ikinci kişi olması nedeniyle yargıya teslim olmayarak kaçması suçlu olduğunun açık bir ikrarı olsa gerek! Ancak 34 kişinin hayatını kaybettiği CASA uçağını bir sabotajla düşürdüğü, Gaffar Okkan Suikastının planlayarak gerçekleştirdiği iddia edilen Levent Göktaş’ın geçmişte hangi eylemlere karıştığının tespitini de elzem kılıyor sanırım!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/ozal-ve-ugur-mumcu-suikastlarini-arastiran-savci-ugur-tonikin-kizini-kimler-neden-kacirdi-4823504</link>
      <subcategory>Bülent Orakoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Barajdan sızan hafıza</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/samed-karagoz/barajdan-sizan-hafiza-4823505</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/samed-karagoz/barajdan-sizan-hafiza-4823505" rel="standout" />
      <description>Bazı sergiler vardır, kapısından içeri girdiğinizde yalnızca duvarlara asılmış işleri görmezsiniz; bir coğrafyanın bastırılmış sesini, toprağın altında kalmış cümlelerini, haritalardan silinmiş köylerin inatla geri dönen hatırasını da hissedersiniz. Salt Beyoğlu’nda geçtiğimiz günlerde açılan “Barajdan Sızanlar” böyle bir sergi. 22 Nisan’da açılan ve 23 Ağustos 2026’ya kadar devam edecek sergi, Doğu Akdeniz’den Körfez Bölgesi’ne uzanan hatta arazi, hafıza ve arşiv arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319485108&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2319485108&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bazı sergiler vardır, kapısından içeri girdiğinizde yalnızca duvarlara asılmış işleri görmezsiniz; bir coğrafyanın bastırılmış sesini, toprağın altında kalmış cümlelerini, haritalardan silinmiş köylerin inatla geri dönen hatırasını da hissedersiniz. Salt Beyoğlu’nda geçtiğimiz günlerde açılan “Barajdan Sızanlar” böyle bir sergi. 22 Nisan’da açılan ve 23 Ağustos 2026’ya kadar devam edecek sergi, Doğu Akdeniz’den Körfez Bölgesi’ne uzanan hatta arazi, hafıza ve arşiv arasındaki ilişkiyi merkeze alıyor. Salt’tan Gülce Özkara tarafından programlanan sergide Haig Aivazian, Monira Al Qadiri, Al-Wah’at Collective, Mehmet Ali Boran, Can Candan, Aslıhan Demirtaş, Alia Farid, Metincan Güzel, Emre Hüner, Evrim Kaya, Yelta Köm, Fredj Moussa, Dima Srouji, Aslı Uludağ ve Merve Ünsal’ın işleri yer alıyor.</p><p>Serginin başlığı ilk anda fiziksel bir imgeyi çağırıyor: baraj, su, set, taşma, sızıntı. Fakat burada baraj yalnızca mühendisliğin konusu değil. Baraj, modern dünyanın hafızayı kontrol etme arzusunun da adı. Toprağı tutmak, suyu yönlendirmek, nehrin akışını kesmek, köyleri sular altında bırakmak, bataklıkları kurutmak, petrolü çıkarmak, enerji haritaları çizmek… Bunların hiçbiri yalnızca teknik kararlar değildir. Her biri aynı zamanda siyasidir.</p><p>“Barajdan Sızanlar” tam da bu yüzden önemli. Çünkü bize hafızanın bütünüyle kontrol altına alınamayacağını hatırlatıyor. İnsan arşivi çoğu zaman belge raflarında arar. Oysa arşiv kimi zaman bir nehir yatağında, kimi zaman bir kaktüs kökünde, kimi zaman terk edilmiş bir gece kulübünün ışığında, kimi zaman nükleer felaketin görünmez izlerinde saklıdır. Sergi metninde de altı çizildiği gibi barajlar, kanallar, petrol kuyuları, jeotermal santraller, gözetim sistemleri ve baz istasyonları yalnızca fiziksel peyzajı değil, onun etrafındaki sosyal ve kültürel bağları da dönüştürür. Ama toplumsal bellek yok olmaz; araziye kazınır.</p><p>Bugün dünyaya baktığımızda toprağın masum bir yüzey olmadığını daha iyi anlıyoruz. Toprak, üzerinde yürüdüğümüz bir zemin olmaktan fazlası. Orada imparatorluklar kurulmuş, sınırlar çizilmiş, halklar yerinden edilmiş, kaynaklar çıkarılmış, savaşlar yapılmış, mezarlar açılmış ve kapatılmıştır. Modern siyaset çoğu zaman harita üzerinden konuşur; sanat ise haritanın susturduğu şeyi duyulur kılar. Harita “burada artık kimse yok” der. Sanat, “burada birileri vardı” diye cevap verir.</p><p>Bu noktada sergide Filistin’e dair işlerin varlığı ayrıca dikkat çekici. Çünkü Filistin meselesi, arazi ile hafıza arasındaki ilişkinin en çıplak biçimde görüldüğü yerlerden biri. Yok edilen köylerin sınırlarını yeniden çizen inatçı kaktüs kökleri, haritadan silinmiş yer adları, yerinden edilmenin kuşaktan kuşağa aktarılan bilgisi ve toprağın kendisinin bir tanıklık alanına dönüşmesi, serginin ana damarlarından biriyle doğrudan konuşuyor. Filistin’de arazi yalnızca mülkiyet meselesi değildir; var olma, hatırlama ve geri dönme meselesidir. Bu yüzden sergideki Filistin referansları, genel politik çerçevenin içinde tali bir başlık gibi durmuyor; aksine “Barajdan Sızanlar”ın hafıza fikrini en keskin biçimde görünür kılan hatlardan birini oluşturuyor.</p><p>Bu sergide “arazi” kelimesi özellikle önemli. Manzara daha çok uzaktan bakmayı ima eder; peyzaj estetik bir düzenleme hissi taşır. Arazi ise daha sert, daha maddi, daha politik bir kelime. Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan coğrafyada toprak hiçbir zaman yalnızca seyredilen bir manzara olmadı. Toprak, mücadelenin zeminiydi; hafızanın taşıyıcısıydı; sömürgeci planların, kalkınma projelerinin, enerji arzularının, göç hikâyelerinin kaydedildiği canlı bir yüzeydi.</p><p>Gülce Özkara’nın kurduğu sergi, bu canlı yüzeye dikkatle bakıyor. Bunu yaparken de sömürgecilik meselesini yalnızca geçmişe ait bir olgu gibi ele almıyor. Çünkü sömürgecilik sadece askerî işgal ya da klasik imparatorluk düzeni değildir. Bazen bir enerji hattıdır, bazen bir kalkınma projesi, bazen bir veri altyapısı, bazen de “modernleşme” adı altında coğrafyanın yeniden yazılmasıdır.</p><p>“Barajdan Sızanlar” kolay bir sergi değil. Zaten iyi sergiler çoğu zaman kolay olmaz. İzleyiciden yalnızca bakmasını değil, düşünmesini de ister. Önce bir görüntü görürsünüz, sonra o görüntünün arkasındaki yerinden edilme tarihini fark edersiniz. Önce bir altyapı projesiyle karşılaşırsınız, sonra onun aslında bir iktidar teknolojisi olduğunu anlarsınız.</p><p>Serginin bende bıraktığı temel his şu: Hafıza bazen en çok susturulduğu yerde konuşur. Bir köy yıkılır, ama adı kalır. Bir nehir kesilir, ama yatağı kalır. Bir halk yerinden edilir, ama dönüş fikri kalır. Bir arşiv yok edilir, ama toprağın kendisi arşive dönüşür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/samed-karagoz/barajdan-sizan-hafiza-4823505</link>
      <subcategory>Samed Karagöz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Wed, 13 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn Arabî’de nur, hayal ve sanatın tabir ufku</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabide-nur-hayal-ve-sanatin-tabir-ufku-4823114</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabide-nur-hayal-ve-sanatin-tabir-ufku-4823114" rel="standout" />
      <description>İbn Arabi’ye göre nur, sadece görülen bir şey değildir; aynı zamanda onunla görmenin mümkün olduğu şeydir. Bu nedenle nur, idrakin hem konusu hem de imkânıdır. Zulmet ise görülen ama kendisiyle hiçbir şey görülemeyendir. Böylece “varlık sahnesi”, baştan itibaren bir “görünürlük ontolojisi” olarak kurulur: Görmek ve anlamak ancak nur ile mümkündür. Burada basitçe ifade etmeye çalıştığımız bu ayrım, İbn Arabî tefekkürünün en derin meselelerinden biridir. Çünkü onun görüşünce nur, her zaman aynı şekilde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883731&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883731&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İbn Arabi’ye göre nur, sadece görülen bir şey değildir; aynı zamanda onunla görmenin mümkün olduğu şeydir. Bu nedenle nur, idrakin hem konusu hem de imkânıdır. Zulmet ise görülen ama kendisiyle hiçbir şey görülemeyendir. Böylece “varlık sahnesi”, baştan itibaren bir “görünürlük ontolojisi” olarak kurulur: Görmek ve anlamak ancak nur ile mümkündür.</p><p>Burada basitçe ifade etmeye çalıştığımız bu ayrım, İbn Arabî tefekkürünün en derin meselelerinden biridir. Çünkü onun görüşünce nur, her zaman aynı şekilde tecelli etmez. Bazen o kadar güçlüdür ki yalnız kendisi görünür, başkasını göstermez; bazen de o kadar aşkın bir mertebeye çıkar ki kendisi görünmez, fakat onunla her şey görünür. Bu iki durum, idrakin sınırlarını ve sanatın imkânını birlikte belirler: Hakikat doğrudan temaşa edilemese de onun izleri her yerde okunabilir. Böylece ilk sistematik karşılığını&nbsp;Sühreverdî’de bulan nur estetiğinin psikolojisi, İbn Arabî eliyle madde ile mana, eser ile müessir, terbiye eden ile terbiye edilen arasındaki berzahta yerleşiktir: Nur metafiziği ve estetik nur… Zira pişiren, olgunlaştıran ve dönüştüren ateş de hakikatte nûrun -celâl ve cemâl dengesinin- başka bir yüzüdür.</p><p>Bu çerçevede Hak, nur-ı mahzdır; mutlak açıklık ve mutlak varlıktır. Buna karşılık mahz zulmet ise imkânsızlıktır. İnsan ise bu iki uç arasında bir berzahtır: Ne bütünüyle nurdur ne bütünüyle zulmet. Bu ara-mertebe, İbn Arabî düşüncesinin merkezidir. Çünkü insan hem varlıktan pay alır hem yokluk vasıtasıyla da bilir ve şaşırır; hem görür hem hayal eder. Tam da bu yüzden insanın idraki daima karmaşık, sembolik olarak yoruma açıktır. Tıpkı hayal kelimesinde olduğu gibi… </p><p>İbn Arabî’ye göre hayal, basit bir yanılsama değil; varlık ile yokluk arasında kurulan bir ara-âlemdir (berzah): Ne bütünüyle gerçek ne bütünüyle yok… Bu âlemde görülen sûretler, hakikatlerin sembolik tezahürleridir. Rüya da bu yüzden önemlidir; çünkü rüyada görülen şey doğrudan değil, tabir yoluyla anlaşılır.</p><p>Nitekim Hz. Yusuf’a (a.s.) nispet edilen ilm-i ta‘bir, İbn Arabî’nin nur anlayışının pratik karşılığıdır. Rüyada görülen bir sûret tek bir anlama sahip değildir; onu görenin hâline, ruhsal ve fiilî yönelimlerine göre farklı anlamlara açılır. Tıpkı&nbsp;İbn Sîrîn&nbsp;tabirinde aynı ezan sûretinin birinde hacca, diğerinde hırsızlığa, bir başkasında ise hidayete işaret etmesi gibi… Demek ki sûret sabit, mana değişkendir ve bu değişimi çözen şey de nur-ı marifet’tir.</p><p>Burada sanat ile rüya arasında derin bir benzerlik ortaya çıkar. Sanat eseri de tıpkı rüya gibi bir sûrettir; fakat bu sûretin anlamı çok katmanlıdır. Her kişi onu kendi istidadına göre anlamlandırır. Dolayısıyla sanat, İbn Arabî’de bir tabir alanı’dır; yani görünen formdan görünmeyen manaya geçiştir.</p><p>İbn Arabî’nin “âlem bütünüyle hayaldir” sözü, bu estetiğin ontolojik temelidir. Ona göre Peygamber Aleyhisselâm’ın buyruğunca insanlar uykudadır; ölümle uyanırlar. Bu dünyada gördüğümüz sûretler, hakikatin gölgeleri ve yansımalarıdır. Nasıl ki rüyada görülen bir sûret uyanınca başka bir anlama kavuşursa, dünyadaki varlıklar da hakiki idrakte başka bir mana kazanırlar.</p><p>Bu anlayış, İslâm sanat tasavvurunun da zeminidir: O, nesneyi olduğu gibi temsil etme çabası değildir. Aksine sanat, sûreti bir işaret hâline getirir. Minyatürde mekânın düzleşmesi, perspektifin terk edilmesi -yahut zaten hiç kurulmaması-, figürlerin sembolikleşmesi bu yüzdendir. Amaç dış gerçekliği taklit etmek değil, iç hakikate işaret etmektir.</p><p>Aynı şekilde ışık da İbn Arabî’de ikiye ayrılır: Nur ve ziya. Nur, bir perdedir; doğrudan temaşayı engeller. Ziya ise açığa çıkarır, keşfi mümkün kılar. Sanatın ışığı da bu anlamda ziyaya yakındır: Doğrudan hakikati göstermez; fakat onun görünür hâle gelmesine imkân verir. Bu yüzden İslâm sanatında ışık çoğu zaman süzülür, kırılır ve dolaylı biçimde yayılır; tıpkı hakikatin kendisi gibi…</p><p>Sonuçta İbn Arabî’de sanat, bir görme değil, bir okuma eylemidir: Dünya bir metin, varlık bir rüya, sanat ise bu rüyanın yorumu hâline gelir. Her sûret bir işarettir; her işaret bir manaya açılır. Bu açılmayı mümkün kılan ise nurdur; yani idrakin/görmenin kendisi…</p><p>Bu yüzden İbn Arabî’nin nur estetiğinde sanatçı, tasvir eden değil, tabir eden’dir. Yani hâlleri yorumlayan, sûretten manaya geçişi bilen kişi olarak o, görüneni çoğaltmaz; bilakis onu çözer. </p><p>Bu esasta izleyici de yalnızca bir seyirci değildir; bir yorumcudur. Bakması yeterli görülmez, anlamaya çağrılır. Böylece sanat, insanı gölgeden nura, hayalden hakikate, sûretten manaya taşıyan bir içe yöneliş ve dışavurum hâline gelerek, sonunda bir idrak terbiyesine dönüşür.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/ibn-arabide-nur-hayal-ve-sanatin-tabir-ufku-4823114</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dokunmatik gassal</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/dokunmatik-gassal-4823115</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/dokunmatik-gassal-4823115" rel="standout" />
      <description>Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz bize sürekli sorar “Hiç düşünmez misiniz? Akl etmez misiniz?” Kafamızı kurcalayan şeyler vardır. Ama kafamızı kurcalayan gündelik telaş, düşünce değildir. O halde 20. yüzyılda düşünme üzerine fikrini en çok yoran Heidegger’den ödünç alalım düşünmenin tarifini. Heidegger (1889-1976) düşünmeyi ikiye ayırır: Hesaplayıcı düşünme ve sükunetle düşünen düşünme. Çağdaş insanın düşünmeden firarda olduğunu söylerken Heidegger’in kastettiği sükûnetle düşünen düşünmedir. Sükunetle</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883830&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883830&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz bize sürekli sorar “Hiç düşünmez misiniz? Akl etmez misiniz?”</p><p>Kafamızı kurcalayan şeyler vardır. Ama kafamızı kurcalayan gündelik telaş, düşünce değildir. O halde 20. yüzyılda düşünme üzerine fikrini en çok yoran Heidegger’den ödünç alalım düşünmenin tarifini.</p><p>Heidegger (1889-1976) düşünmeyi ikiye ayırır: Hesaplayıcı düşünme ve sükunetle düşünen düşünme. Çağdaş insanın düşünmeden firarda olduğunu söylerken Heidegger’in kastettiği sükûnetle düşünen düşünmedir. Sükunetle düşünen düşünce kendiliğinden gerçekleşir.</p><p>Heidegger, kullanılan teknolojinin insanları yersiz yurtsuz yaptığını, köklülüğünü tehlikeye attığını, insanın yer ile gök arasında yaşayamadığını ileri sürer. Gök ile yer arasında yaşamak insanın fıtrî tarafına yapılan vurgudur.&nbsp;</p><p>Toprağı bol olasıca Heidegger günümüzün dijital teknolojilerine görseydi insanın makineler tarafından tamamen ele geçirilerek düşünemez duruma getirildiğini söylerdi muhakkak.</p><p>Makine aşkı, insanın düşünmesini nasıl kilitliyor bahsi için&nbsp;Tabii’de yayınlanan Gassal dizisinin üç sezonundan bir sahne üzerinde durmak istiyorum.</p><p>Dizinin şarkılı türkülü kısımları meşrebime pek uygun değil. Benim seyrime bir şey katmıyor lakin&nbsp;ahali en çok bu şarkılar, türküler üzerinden ses veriyor, o başka.</p><p>Üçüncü sezonu seyretmeye pek niyetli değildim esasında. Sosyal medyada karşıma çıkan bir kare, sezonun tamamını seyretmeme vesile oldu.</p><p>Karşıma çıkan sahneyi seyrettikten sonra, üç vakte kadar ekran hocalarına sorulacak soru belli oldu diye düşündüm. Ölüleri el değmeden yıkamak caiz midir?</p><p>El değmeden yıkanan çamaşır ve bulaşıkların yanına yeni bir hizmet olarak, makineler yoluyla el değmeden yıkanan mevta bahsi dahil olur mu? Dokunmatik hayat hızla ilerlerken, bildiğimiz hayat her sahnesi ve ritüeliyle yok olup gidecek mi?</p><p>Gassal&nbsp;dizisi ölümün sekülerleşmesi bahsine eşlik eden ölünün sekülerleşmesi/ metalaştırılması meselesini düşünmemize vesile oluyor. Dizinin senaristi Sümeyye Karaaslan, gassal Baki aracılığı ile gündelik hayatın aksayan, akmayan, çamur tutan dibini çok iyi gözler önüne seriyor.</p><p>Dizinin ana karakteri erkek gassal Baki, hayat ile bağını sanki Heidegger’in istediği gibi kurmuş bir fani. Var olmayı gidenlerden öğrenmiş olan Baki, gassal olmayı da arkadaşının babası İbrahim Hoca’dan öğrenmiştir. İmam İbrahim Hoca, gassal olmayı Allah’ın rızasını kazanmak için gönüllü olarak yapmaktadır. Maaşını hocalıktan kazanmaktadır, gassallik ise onun ölülere hizmet ederek hayatını anlamlandırdığı, varlık ile yokluk arasında kurduğu bağdır/dengedir. Sonra bu denge sarsılacak, boynuzun kulağı geçtiğini gördüğü anda, kendi halini görmüş olmanın yükünü taşıyamayarak emekliliğini isteyecektir. Usta çırak ilişkisini anlatan çok güzel bir sahne, ustanın parçalanmış ölüyü yıkayamayıp da çırağının yıkadığı sahne.&nbsp;</p><p>Baki birkaç haftalık meslek edindirme kurslarından altığı sertifika ile adım atmamıştır mesleğe. Önce çırak olmuş, ardından sertifikasını almıştır. Kurslarda mesleklerin teknik tarafları öğretilebilir kuşkusuz ama mesleğin bir sanat olarak icra edilebilmesi için usta-çırak ilişkisi şarttır.&nbsp;</p><p>Goethe, “Elleriyle çalışan işçidir, elleri ve kafasıyla çalışan ustadır. Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan sanatkârdır” der.&nbsp;</p><p>Gassal Baki tam da Goethe’nin tanımına uygun bir zanaatkârdır. Elleri ve kafası ile çalışmayı, yani mesleğin sırrını İbrahim Hoca’dan öğrenir. En önemli sır, gelen kim olursa olsun ihtimam ve itina ile yıkanıp uğurlanmasıdır. İtina bahsine dair ilk şüpheyi, gasilhaneye şofbenin takıldığı gün görürüz. Timuçin Esen’in oyunculuğu ile İbrahim Hoca, suyun öyle ısıtılmasından tedirgin olur. Yunus Emre mısralarını hatırlama vaktidir o halde. “Bir garip öldü diyeler/ Üç günden sonra duyalar/ Soğuk suyla yuyalar/ Şöyle garip bencileyin.”</p><p>Ölüler soğuk su değil, sıcak su ile kolayca yıkanabilsin diye takılan şofben, İbrahim Hoca’yı niye tedirgin etmiştir?</p><p>Suyun el değmeden hazırlanması, rikkatin ve dikkatin bir arada olan salınımına zarar veriyormuş gibi gelir İbrahim Hoca’ya.</p><p>Bu sahneleri Baki, ölü yıkayacak cihaz gasilhaneye getirildiğinde, Belediye Başkanı cihazın özelliklerini tutku ile&nbsp;sayarken hatırlamaktadır:</p><p>Belediye Başkanı: İşte buyurun değerli arkadaşlar. Konya Belediyesi pandemi zamanında özel olarak yaptırıyor bunu. Çok da kullanmamışlar niyeyse. Mis gibi de makine yani. Direkt bize hediye ettiler. Yekten hibe ettiler, sağ olsunlar. Belediye Başkanı da benimle arayı hoş tutmaya çalışıyor. Biz de kıramadık. Olur dedik napalım.</p><p>Baki:&nbsp;Ne iş yapıyor bu makine?</p><p>Belediye Başkanı:&nbsp;Yahu Baki! Meslektaşsınız. Bu şey de senin gibi ölü yıkıyor işte.</p><p>Nihan: Nasıl?</p><p>Belediye Başkanı:&nbsp;Yav nası nasıl! Fişe takıyorsun, yıkıyor işte. Uçak uçuyor, ona takılmıyorsunuz. Buna mı takılıyorsunuz? Ki şahsen telefon çok daha şaşılası bir icat. Şimdi ben burdan arıyorum. Arada tel yok, kablo yok. Sen ta Alamanya’dan açıyorsun. Birbirimizi duyduğumuz yetmiyor. Bir de görüntülü konuşuyoruz. Şaşılası. İbretlik verici. Ya, şimdi bu da fena değil aslında. Baktığında, bu da fena değil. Yani ölüyü koyuyorsun, yıkıyor, kefenliyor. Çıkarıyor.</p><p>Baki’nin çırağı: Düğümü nasıl atıyor?</p><p>Belediye Başkanı:&nbsp;Buna mı şaşırdın? Allah aşkına evladım, sen buna mı şaşırdın ya? Yani içerde bedeni nasıl çeviriyor da beline kumaşı nasıl doluyor de, tartışayım. De ki, ölünün ağzına burnuna suyu nasıl vuruyor, tartışayım. Bunu her seferinde nasıl denk getirecek de, oturup tartışayım. Ama sen buna mı şaşırdın ya?</p><p>Yeni aldığı oyuncağı herkese göstermek isteyen çocuk heyecanı tarafından ele geçirilmiş olan&nbsp;Belediye Başkanı “taze ölüyü bekleyen mezar” misali “Yok mu ölen birisi?” diye şevkle&nbsp;sorar. Trafik kazasından umutludur, hay Allah onlar da aksi gibi kazayı ufak çiziklerle atlatmışlardır. Sabah biri ölmüştür, ama o da çoktan yıkanmıştır. Belediye Başkanı “manuel yıkanıp giden ölü” için üzülür. Beklemekten başka çare yoktur. Beklerler.</p><p>Vali ile açılışa katılacak olan Belediye Başkanı bekledikçe dellenir. Kırk yılda bir ölü bekler, o da gelmez. Beklemekten sıkılan Belediye Başkanı ölen olmayınca gassallerin ne yaptığını merak eder. “Ne yapıyorsunuz siz bütün gün burada? Tavla mı atıyorsunuz?”</p><p>“Acaba içimizden birini mi yıkasak. Yani temsili olarak diyorum. Sesli düşünüyorum.”</p><p>“Aslında olabilir Başkanım. Çok mantıklı.”</p><p>“Deneme amaçlı.”</p><p>“Deneyelim.”</p><p>Kiminle denenecektir. Belediye Başkanı kendi yardımcılarına kıyamaz. Statüsü daha düşük birisi olsun. Ölüler için yapılmış makineye diri birinin konulmaması gerektiğini düşünen gassaller Baki ile Nihan, deneme fikrine karşı çıkar.&nbsp;</p><p>Belediye Başkanı biri ölür ölmez kendisine&nbsp;ve medyaya haber verilmesini emreder maiyetindekilere.&nbsp;</p><p>Giderken gassallerin mesleğini küçümser: “Ayda yılda biri ölecek de yıkayacaklar diye maaş ödüyoruz. Yok böyle bir şey.”</p><p>Dokunmatik gassalin ilk ölüsü Belediye Başkanının ablası olacaktır. İşte o zaman “İnsanın hiç ablası ölür mü?” diye ağlayan Belediye Başkanı, denemek için sabırsızlandığı “dokunmatik gassal”a ablasını emanet edemez. “Elin ölüsü ele uyur gelir” atasözünün karşılığıdır, Belediye Başkanı’nın gözyaşları. Ölü de olsa insanın makineye değil, ancak insana teslim edilebileceğini Belediye Başkanı nihayet idrak etmiştir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/dokunmatik-gassal-4823115</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Faydalı işsizlik hakkı yahut uzmanlar diktatörlüğü  </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/faydali-issizlik-hakki-yahut-uzmanlar-diktatorlugu-4823119</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/faydali-issizlik-hakki-yahut-uzmanlar-diktatorlugu-4823119" rel="standout" />
      <description>Fragmenter filozof Chul Han “enfokrasi” demişti malum. İletişim ve enformasyon delirmişliğinin dünyaya armağan ettiği kaosu “enfokrasi” ile tanımlıyordu. Hoş, Chul Han da geçenlerde ölen Habermass gibi. Kendi tanımladığı ve dünyaya armağan ettiği “enfokrasi”nin en çok İsrail tarafından ortaya konulduğunu falan söyleyemiyor bir türlü. Almanların (yahut Chul Han gibi Almanlaşmışların) böyle bir tarafı var malum. Meseleyi bir türlü Siyonizm’e, İngiliz-Yahudi Medeniyeti’ne, soykırıma getiremiyorlar.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318885453&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318885453&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Fragmenter filozof Chul Han “enfokrasi” demişti malum. İletişim ve enformasyon delirmişliğinin dünyaya armağan ettiği kaosu “enfokrasi” ile tanımlıyordu. Hoş, Chul Han da geçenlerde ölen Habermass gibi. Kendi tanımladığı ve dünyaya armağan ettiği “enfokrasi”nin en çok İsrail tarafından ortaya konulduğunu falan söyleyemiyor bir türlü. Almanların (yahut Chul Han gibi Almanlaşmışların) böyle bir tarafı var malum. Meseleyi bir türlü Siyonizm’e, İngiliz-Yahudi Medeniyeti’ne, soykırıma getiremiyorlar. Hem insanın durumunu mükemmele yakın şekilde tespit edip hem de bu durumun asıl müsebbiplerini gözden kaçırmaya çabalamak da, nasıl derler, “tam Almanlık.” </p><p>Enfokrasinin yani iletişim ve enformasyonun yol açtığı büyük kaosun en büyük kazananları hiç şüphe yok ki “uzman diktatörlüğü”nün temsilcileri. Bu kavramsallaştırmayı da büyük oranda İvan İllich’e borçluyuz. </p><p>Uzman diktatörlüğü kabaca “kendilerinin izni olmadan herhangi bir şeyin gerçekleşmesine rıza göstermeyen uzmanların oluşturduğu baskıcı, tek tipleştirici, hizaya sokucu bir diktatörlük inşası” demek. </p><p>Doktorlar, ekonomistler, finansçılar, mühendisler ve birkaç grup uzman daha bu diktatörlüğün başat aktörleri. </p><p>İllich, birkaç şahane örnek veriyor bu diktatörlük düzeni için. İlki kadınların doktor gözetimi olmaksızın doğuramayacakları bir düzlemin sağlıkçılar tarafından inşa edilmesi gerçeği. İkincisi, dünyada kendi evini inşa edebilme kabiliyetinin mimarlar, mühendisler ve şehir planlamacıları eliyle sadece toplumun binde birlik kesimi olan zenginlere devredilmiş olması. “Boş vaktinde kendi barınağını inşa edemez artık insan” diyor İllich ve ekliyor: “Çünkü boş vakit verimsizliktir ve uzmanların desteğiyle nefes alıp veren kapitalizm boş vakitten, faydalı işsizlik hakkından nefret eder. Sistemin devamı uzmanlara ve aksaksız üretime bağlıdır.” </p><p>“Yahu nereden çıktı bu yazı?” diye sorarsanız size “hantavirüsten” diye cevap vereceğim. </p><p>Tam bir enfokrasi numarası. Bir kere çok fazla, ama gereğinden çok daha fazla enformasyon söz konusu olduğu için biz uzman olmayan ölümlüler bu virüsün ne olduğunu, neye yol açtığını, nasıl mücadele edeceğimizi bilmiyoruz. Sağlıkçılar finansçılarla ve mühendislerle bir araya gelerek karar verecekler hantavirüsün ne olduğuna. Ve doğaldır ki sağlıkçılar bu virüsü “sistemin izin verdiği” şekilde tanımladıktan hemen sonra o devasa sistem işine gelirse “kapanma” diyecek, işine gelirse “aşı” diyecek, işine gelirse “tehlike yok” diyecek falan. Bu esnada hantavirüsün “kendisiyle ilgili gerçek” değişmiş olmayacak. Sadece hantavirüsün enformasyon süreci uzmanlar eliyle şekil değiştirecek durmadan. </p><p>Biz “kapanma”, “yarı açılma”, “normalleşme” falan duyacağız belki bir süre. O esnada da uzmanlar dünyayı “enfokratik” olarak yeniden formatlayacaklar belki de. </p><p>Hayır hayır. Komplo teorisi falan değil yaptığım. O iş Dilipak’ta. Ben şükür kafam ayık geziyorum. Sadece bir önceki virüs, aşı, kapanma, açılma falan zıkkımlarında dünya formatlanırken oradaydım. </p><p>Hantavirüs de tıpkı korona gibi işlevlendirilebilir. Uzmanlar diktatörlüğü, kapitalizmin yoluna devam edebilmesini sağlamak üzere hantavirüsü dünyaya “çöken” bir epidemi olarak tanımlayabilir. Kapitalizm istediği nefesi aldıktan hemen sonra da “açıldık” durumu olabilir. </p><p>Bekleyelim, görelim ve en önemlisi ölmek için doktorların, ev yapmak için uzmanların, birikim yapmak için ekonomistlerin onayının şart olduğu bir dünyada yaşıyoruz, bir düşünelim. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/faydali-issizlik-hakki-yahut-uzmanlar-diktatorlugu-4823119</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Algoritma ‘vicdanı’ yıkamıyor…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/algoritma-vicdani-yikamiyor-4823128</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/algoritma-vicdani-yikamiyor-4823128" rel="standout" />
      <description>Geçenlerde katıldığımız Zirve’nin konusu hâyli aktüeldi: “Yapay Zekâ Çağında Dezenformasyon ve Medyanın Geleceği”… Ekonomik, Siyasal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi TESAM’ın Medeniyet ve Üsküdar üniversiteleriyle iş birliğinde düzenlediği “İletişim ve Medya Zirvesi”, Kurucu Genel Başkan Dr. İlyas Bozkurt ile Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Koçak’ın açış konuşmalarıyla başladı… Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gül Esra Atalay’ın</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883995&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318883995&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Geçenlerde katıldığımız Zirve’nin konusu hâyli aktüeldi: “Yapay Zekâ Çağında Dezenformasyon ve Medyanın Geleceği”…</p><p>Ekonomik, Siyasal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi TESAM’ın Medeniyet ve Üsküdar üniversiteleriyle iş birliğinde düzenlediği “İletişim ve Medya Zirvesi”, Kurucu Genel Başkan Dr. İlyas Bozkurt ile Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Koçak’ın açış konuşmalarıyla başladı…</p><p>Moderatörlüğünü Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gül Esra Atalay’ın üstlendiği panelin konuşmacıları da özenle seçilmişlerdi: TV100 Haber Moderatörü&nbsp;Ahmet Yeşiltepe, Haber Global Haber Moderatörü&nbsp;Hilal Özdemir, TVNET Haber Moderatörü&nbsp;ve Program Yapımcısı Cüneyt Özdemir ve Gazeteci - Yazar Dr. Ahu Özyurt… </p><p>Teknolojinin gelişimi karşısında medyanın durumundan, yapay zekâ kullanımının geldiği ürkütücü noktanın dezenformasyona etkisinden, insanların yalan yanlış, kasıtlı yönlendirmelerle ‘duygu ve düşüncelerin’ tahakkümü altına alındığından söz edildi… </p><p>Bize de hasbelkader “Açış Sunumu” görevi tevdi edilmişti. Farklı bir bakış açısı getirmeye çalıştık… Trump mükemmel bir örnekti… Öyle ya; elindeki iletişimde kullanılacak teknik olanakların haddi hesabı yoktu…</p><p>Ayrıca iş hedefleri içinde “Kamu diplomasisi politikaları doğrultusunda diğer ülkelerin halklarını ve dolayısıyla iktidarlarını etkilemek’’ gibi somut bir hedef bulunan CIA, NSA, sivil ve askerî istihbarat birimleri de emrine amadeydiler… </p><p>Üstelik bunlar analog, sosyal ve dijital medyayı, Hollywood’u ve ABD eğlence endüstrisini diledikleri gibi yönlendirebilecek sistemi yıllar öncesinden kurmuş, tıkır tıkır yönetiyorlardı… Hollywood’un algı yönetiminde istihbarat servislerinin rolü için Matthew Alford ve Tom Secker imzalı “National Security Cinema” adlı kitaba ve Prof. Dr. Sezer Akarcalı’nın “Stratejik İletişim ve Milli Güvenlik Sineması” adlı makalesine (https://rb.gy/np3unu) göz atmakta yarar olabilir…</p><p>Algının, iletişimin yönetiminde etkisi olan bir diğer husus da bütçedir ki sadece ABD sivil ve askerî istihbaratının geçen yılki bütçelerinin toplamı 107 milyar dolardı…</p><p>Peki Türkiye’nin son derece başaralı işler çıkaran ve vatan savunmasında ciddi rol oynayan Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yıllık bütçesi bunlarınkinin kaçta kaçı?</p><p>Yüzde birinden azı…</p><p>Bu tablo ışığında, Trump’ın ve İsrail’in politikalarının algılanmasının hem ABD’de hem de dünyanın dört bir tarafında müthiş başarılı sonuçlanması beklenir… Durum böyle mi?</p><p>Hayır! Hatta daha kötü olamazdı… Trump’a duyulan güven ve verilen destek bir yılda 15 puan birden düşmüş ki; ABD’de 1 puanlık fark bile son derece dramatik sonuçlar doğurabiliyor… Ayrıca dünyanın diğer ülkelerindeki ABD algısı da yerlerde sürünüyor…</p><p>Demek ki, teknoloji ve ‘algoritmalar’ tek başına yetmiyor… Üç kavram daha gerekiyor hedefe ulaşabilmek için: “Millîlik, Vicdan ve İrfan”… Sayın Selçuk Bayraktar’ın kuramdan değil, tam da ‘saha’nın içinden yaklaşan mesajı, konuya hayli derinlikli bir açıklık getiriyor (https://shorturl.at/S7iQb)...</p><p><strong>Güvenlik ve millî bağımsızlık</strong></p><p>Bir garabettir gidiyor. Olan da insanlığa oluyor…</p><p>GENAR Araştırma sormuş: “ABD/İsrail-İran Savaşı’nın kazananları ve kaybedenleri kim?” Cevaplar, insanımızın stratejik aklına ve jeopolitik okuryazarlığına işaret ediyor…</p><p>Savaşın baş müsebbibi olarak yüzde 41,9’la İsrail ve yüzde 36,4 ile ABD’yi gören çoğunluk, iş üstünlük algısına gelince; İran’ı, sahada direnç gösteren ve kısa vadede üstün taraf olarak nitelemiş (yüzde 36,1).</p><p>Rapordaki kritik verilerden biri de Türkiye’nin, zarar gören ülkeler arasında İran’dan sonra yüzde 14,2 ile ikinci sırada olması.</p><p>Güvenlik ise tüm seçmenlerinin ortak noktası… AK Parti seçmeninin yüzde 36,8’i, CHP’lilerin yüzde 48,9’u, toplamın ise yüzde 41,4’ü “Türkiye’yi bağımsız ve merkezî güç” olarak görmek istiyormuş. </p><p>Mekik diplomasisiyle adil ve arabulucu rolünü sürdüren hükûmet, toplumsal mutabakatla yola devam eden Türkiye için; yol çetin, ama pusula net: Önce güvenlik ve millî bağımsızlık…</p><p><strong>Annelere ne kadar değer veriyoruz?..</strong></p><p>Malumunuz geçen hafta yayınlanan bir Anneler Günü reklamı, ‘polemik’ kavramının mükemmel örneğiydi (bkz.: 5 Mayıs günlü yazımız; https://shorturl.at/W2TBT) ve maalesef tarafları için acıklı bir hâl almıştı… </p><p>Vaka, pek çok yönüyle değerlendirmeye açıktı… Bunlardan biri de ithal bir özel gün olarak anneler gününün toplumdaki karşılığıydı… Hristiyan Batı kültüründen ‘apartma’ bir gün bizim toplumumuza ne söylüyor, bakmak lazımdı…</p><p>Areda Survey bakmış… Türkiye genelini temsil eden araştırmanın katılımcıları yüzde 38,6 oranla “Anneler Günü, sadece ticari bir gün” demiş…</p><p>Hâlâ geçen haftanın Bombosch tartışmasında takılı kalanlar varsa; “Annelik duygusu ile evcil hayvan sevgisi aynı şey mi?” sorusuna “Hayır, annelik bambaşka” diyenlerin oranı yüzde 71,9 imiş.. Yani, kimsenin kafası karışmış değil, rahat olabiliriz… </p><p>Peki, annelik nasıl görülüyormuş? “Koşulsuz sevgi ve fedakârlık” diyenler yüzde 68,2, “Hiçbir kelime yetmez” diye tanımlayanlar ise yüzde 26,2 imiş… </p><p>Toplum bilimcilerin, siyasetçilerin, kadın hakları savunucularının durup düşünmesi gereken soru ise şu: “Sizce annelik günümüzde yeterince değer görüyor mu?” Yüzde 46,6 “Görmüyor” demiş…</p><p>Bugüne kadar “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisişerifinin üzerinde bir tanımlamaya biz henüz rastlamadık… Değerlerimiz, kültürümüz bize annelere, kadınlara her şeyin üzerinde saygı ve ihtimam göstermeyi öğütlüyor… Ancak gerçekler, ulaşmamız gereken hedeften çok uzak… Annelik duygusunu ‘yüce’ bulan, ancak annelere hak ettikleri değeri veremeyenlerin aşacakları çok uzun bir yol var… Daha önce bu sütunlarda sözünü ettiğimiz ‘Hâl’ ve ‘kāl’ meselesi yani (https://shorturl.at/dg0zy)… Tüm annelere ve anne adaylarına hürmetlerimizle…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/algoritma-vicdani-yikamiyor-4823128</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Enflasyonu kim tutuyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/enflasyonu-kim-tutuyor-4823133</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/enflasyonu-kim-tutuyor-4823133" rel="standout" />
      <description>Banka kredisinin maliyetine bir baktım. Kafadan %50 seviyesinde. Kullanan var mı diye sordum, varmış. Bankalar da hedef tutturacak tabi. Bu faizlerle kredi kullanılmaz. Kullanılıyorsa kullanan işletmeler enflasyon üretemezse batarlar. Elimdeki kısıtlı verilerle hesapladığımda faizin enflasyonist etkisi petrolünkinden daha az görünmüyor. Özellikle aylık %2,90 üzerinde faiz büyük oranda fiyata yansıyor. Bu şu demek; kredi faizlerinin %35’in üzerinde kaldığı surette enflasyon tutulamaz. Kabaca %35</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884088&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884088&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Banka kredisinin maliyetine bir baktım. Kafadan %50 seviyesinde. Kullanan var mı diye sordum, varmış. Bankalar da hedef tutturacak tabi.</p><p>Bu faizlerle kredi kullanılmaz. Kullanılıyorsa kullanan işletmeler enflasyon üretemezse batarlar.</p><p>Elimdeki kısıtlı verilerle hesapladığımda faizin enflasyonist etkisi petrolünkinden daha az görünmüyor. </p><p>Özellikle aylık %2,90 üzerinde faiz büyük oranda fiyata yansıyor.</p><p>Bu şu demek; kredi faizlerinin %35’in üzerinde kaldığı surette enflasyon tutulamaz.</p><p>Kabaca %35 ile %50 arasındaki fark olan %15’lik faizin büyük bölümü doğrudan enflasyon olarak yansıyor. Geri kalanın azı... Bu da %21’lik ara hedefin zaten tutturulamaz olduğunu gösteriyor.</p><p>Bir de şu var tabi; zorunda olmasa da Merkez Bankası, faizin, kurun ve petrolün enflasyona etkisini hesaplar, kamuoyuyla da paylaşırdı.</p><p>Fakat son dönemde sadece petrolün enflasyonist etkisi paylaşılıyor. Faiz için de hesaplar yapılıyor mudur bilmiyorum, belki paylaşmak tercih edilmiyordur.</p><p>Nihayet bendeki verilerle yapabildiğim hesap bu. Gözleme de başvuruyorum tabi. İyi kötü yaklaşık bir sonuç... Akademik insaf sorumluluğum gereği de paylaştım.</p><p>Hasılı Merkez Bankası kur kanalıyla enflasyonu tuttuğu kadar faiz kanalıyla belki yüklüyor. Bu şartlarda petrolde agresif hareketler de varken enflasyon öngörüleri bulanıklaşıyor.</p><p>Peki bulanıklığın bir rasyonel içinde kalmasında etkili olan unsur hangisi?</p><p>Daha önce de hem yazmış hem söylemiştim; savunma sanayi...</p><p>Gün geçtikçe yeni silah ve teknolojilerle savunma sanayinin ekonomik dengeleyici rolü daha da ön plana çıkıyor.</p><p>Gerçi ortodoks yaklaşıma göre Aselsan’ın hisse değeri artmaktadır ve bu artış servet etkisiyle enflasyona neden olur. O yüzden Aselsan enflasyonla mücadelede zararlıdır. Bakmayın siz bu ezberlere. Daha güçlü dezenflasyonist etki yapan hiçbir bileşen yok ekonomide. Fosil ve yenilenebilir enerji yatırımları ancak o denli etkili olabilir.</p><p>TUSAŞ, Baykar, Havelsan, Roketsan gibi savunma sektörü oyuncularımız da birkaç merkez bankası gücünde ekonomik katkı veriyorlar.</p><p>Milyarlarca dolar ihracat yapmaları değil mevzu. Türk ekonomisinin yüksek teknolojiye geçiş yolunda basamak olmaları da değil. Aslında bunlar olmalıdır ama maalesef değil yani.</p><p>Mevzu artan gerilim ortamında ekonomik aktörlere yayılan olgunlaşmanın verdiği özgüven, daha iyi ve daha iyi beklentisinin iyimserliği ve stratejik süreklilik…</p><p>Mum stoklayan Avrupa ülkeleri varken; dünya başkentliğine oynayan Körfez şehirleri onarılmaz eko-psikolojik yaralar almışken; karambolde Amerika’nın dahi gol yemesi mümkünken; para, sistem ve yönetişim sorgulanırken…</p><p>Evet, keşke savunma sanayini ihracatıyla, artan oyuncu sayısıyla, istihdamıyla, yan sanayiiyle tartışsaydık. Ama ortam müsait değil işte.</p><p>Bu şartlarda fayda üretmekten uzak bir programın duvara çakılmadan sürdürülmesini izah etmek gerekir.</p><p>Başka bir izah getirmekse mümkün değildir.</p><p>Mesele ise daha önce ifade ettiğim bu hususları tekrarlamak değil. Mesele bu izahın da altındaki halının çekilmesi anlamına gelen kifayetsizlik.</p><p>Küresel sermayenin faydasız vurkaççı kısmının analistlerini SAHA Expo’da konuşturarak bu izahı da ortadan kaldırmaya kalkışılması ilginç olmuş.</p><p>Hep böyle böyle ucuzlatıyoruz elimizdeki değerleri.</p><p>SAHA’da İslami finansın global liderleri değil de küresel finansın analistleri konuşacak öyle mi?</p><p>Evet, ülkenin ekonomi ve finans diplomasisi eksik diyen benim. Londra’nın diplomasisine eklemlenmekten başka yol bulamamak zavallılıktır diyen benim. Antalya Diplomasi Forumunun, COP31’in ve benzeri işlerin kenarında (İngilizcesi side) ekonomi ve finans diplomasisi yapalım diyen benim. Ama benim ekonomi ve finans diplomasisi dediğim bu değil.</p><p>Bari BlackRock fink atsaydı.</p><p>Fotoğrafa bakarak geçtim emekliyi, işçiyi, işvereni; KAAN’ına koşan mühendisime yazık!</p><p>Hayır hayır, niyetim polemik çıkarmak değil. Niyetim bir zihin devrimini kışkırtmak…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/enflasyonu-kim-tutuyor-4823133</link>
      <subcategory>Yusuf Dinç</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sömürgeye maruz kalan milletlerin çocukları AKM’de dekolonizasyon için toplandı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/somurgeye-maruz-kalan-milletlerin-cocuklari-akmde-dekolonizasyon-icin-toplandi-4823138</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/somurgeye-maruz-kalan-milletlerin-cocuklari-akmde-dekolonizasyon-icin-toplandi-4823138" rel="standout" />
      <description>Daha dün Türkiye’nin savunma sanayi devrimi bütün dünyada konuşuldu. SAHA EXPO olağanüstü derecede ses getirdi. Bir milletin yükseliş vizyonunu ortaya koyan bu devrim ve oluşan ekosistem, daha birçok sektörü tetikleyecek. Türk savunma sanayi, çok kutuplu dünya sistemine geçilirken birçok ülkenin güvenlik mimarisi için ilham verecek. Bu hafta ise çok daha sofistike bir konu için, sömürgeye maruz kalmış milletlerin çocuklarının bir araya geldiği önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Enstitü Sosyal’in</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884298&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884298&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Daha dün Türkiye’nin savunma sanayi devrimi bütün dünyada konuşuldu. SAHA EXPO olağanüstü derecede ses getirdi.</p><p>Bir milletin yükseliş vizyonunu ortaya koyan bu devrim ve oluşan ekosistem, daha birçok sektörü tetikleyecek. Türk savunma sanayi, çok kutuplu dünya sistemine geçilirken birçok ülkenin güvenlik mimarisi için ilham verecek.</p><p>Bu hafta ise çok daha sofistike bir konu için, sömürgeye maruz kalmış milletlerin çocuklarının bir araya geldiği önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı.</p><p>Enstitü Sosyal’in düzenlemiş olduğu uluslararası etkinlikte, dünyanın dört bir yanından özellikle sömürge tecrübesi yaşamış ülkelerin akademisyenleri ve bu alan üzerine çalışan araştırmacılar bir araya geldi. Geniş katılımlı bu organizasyonda, sömürge çağından bugüne akademide oluşan “sömürge dili” tartışmaya açıldı.</p><p>1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni Refah Partisi kazandığında, bugün AK Parti devrimleri diye ifade edilen sürecin temelleri de o yıllarda atılmıştı.</p><p>İBB’de Sayın Cumhurbaşkanımızın başarıları daha çok fiziki hizmetlerle gündem olurdu; fakat aynı dönemde büyük fikrî ve düşünsel çalışmalar da ciddi bir ivme kazanmıştı.</p><p>Cemal Reşit Rey’de yapılan uluslararası bir sempozyumda Abdülkadir es-Sufi manifesto niteliğinde bir konuşma yapmıştı. Onu müzakere eden bir akademisyenin şu cümlesi ise olağanüstü derecede etkileyiciydi:</p><p>“Bir medeniyet, meydan okuma olmadan var olamaz.”</p><p>Kolonizasyon dili nedir?</p><p>Kolonizasyon dili, bir toplumun düşünce biçimini, tarih anlatısını ve kimlik algısını egemen güçlerin kavramlarıyla şekillendiren dil düzenidir. Bu dil sadece sömürgecilik dönemlerinde değil; eğitimde, medyada, akademide ve kültürel üretimde de devam eder. İnsanlar zamanla kendi tarihlerini, dinlerini, kültürlerini ve hatta sorunlarını bile dışarıdan öğretilen kavramlarla açıklamaya başlar. Böylece yerli düşünce geri plana itilirken, egemen merkezin bakış açısı “evrensel gerçek” gibi sunulur.</p><p>Dekolonizasyon dili ise var olan bu düzene karşı gelişen zihinsel ve kültürel yeniden inşa sürecidir. Kendi kavramlarını, tarih okumasını ve toplumsal hafızasını yeniden üretmeye çalışan toplumlarda ortaya çıkar. Bu dil; yerli bilgiye, kendi medeniyet birikimine, halkın deneyimine ve bağımsız düşünceye dayanır. Yani mesele sadece yabancı kelimeleri değiştirmek değil, dünyayı kendi gözünden tarif edebilme iradesini ortaya koymaktır.</p><p>Salonda bulunan Afrika, Asya, Uzak Doğu, Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinden gelen genç akademisyenler, İstanbul’da bu meselenin tartışılmasını çok anlamlı bulduklarını ifade ettiler.</p><p>Nun Okulları’nın kurucusu </p><p>Dr. Esra Albayrak açılış konuşmasında </p><p>şu ifadeleri kullandı:</p><p>“Modern toplumların bilimi sosyoloji midir? Geri kalmış toplumların bilimi ise antropolojidir. Böylece bilim, bir anlamda sömürgeciliği meşrulaştıran bir araç hâline geldi.</p><p>Kıymetli misafirler, sosyoloji ve bilim tarihinin kurucu babalarının ‘evrensel’ diye sundukları bilgi, aslında belirli bir coğrafyadan, belirli bir bedenden ve belirli bir iktidar konumundan üretilmiştir. Unutulmamalıdır ki bilgi her zaman jeopolitik ve beden politiktir. Kimin konuştuğu, neden konuştuğu ve hangi güç ilişkileri içinde konuştuğu, üretilen bilgiden ayrı düşünülemez.</p><p>Ne yazık ki bu çarpık tasavvur, bilimsel ve felsefi kitap sayfalarından çıkıp bedenlere kadar uzanmıştır.”</p><p>İki yüzyıl önce dünyanın Batı dışı toplumlarının neredeyse bütün topraklarını işgal eden kolonyalist düzen, daha sonra bilim alanında, akademide ve siyasal söylemde sömürge psikolojisini devam ettirmiştir.</p><p>Uzun yıllar boyunca bütün milletler bu sistematik sömürge dilini normal kabul etmiştir.</p><p>Ülkelerde kurulan kolej sistemleri, eğitim modelleri ve özellikle İngilizce üzerinden kurulan dil hâkimiyeti, Batı dışında bir alternatif olmadığı algısını güçlendirmiştir.</p><p>Her meydan okuma bir çabayla başlar. Dün teknoloji alanında başlayan bu çaba, bugün zihniyetin sömürge dilinden uzaklaşıp kendi kültürüne, kendi geleneğine dönmesi ve zihniyetin yeniden millîleşmesi açısından büyük önem taşıyor.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ihsan-aktas/somurgeye-maruz-kalan-milletlerin-cocuklari-akmde-dekolonizasyon-icin-toplandi-4823138</link>
      <subcategory>İhsan Aktaş</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Yıldırımhan füzesini niye yaptı?
Bölgeden kıtaya, denizden okyanusa… Yeni test alanı Ege, Kıbrıs olacaktır!
Türkiye büyür, tehdit küreselleşir. Öyleyse savunma da küreselleşecek. “Sabır Yüzyılı bitti” demiştik...</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-yildirimhan-fuzesini-niye-yaptibolgeden-kitaya-denizden-okyanusa-yeni-test-alani-ege-kibris-olacaktirturkiye-buyur-tehdit-kuresellesir-oyleyse-savunma-da-kuresellesecek-sabir-yuzyili-bitti-demistik-4823146</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-yildirimhan-fuzesini-niye-yaptibolgeden-kitaya-denizden-okyanusa-yeni-test-alani-ege-kibris-olacaktirturkiye-buyur-tehdit-kuresellesir-oyleyse-savunma-da-kuresellesecek-sabir-yuzyili-bitti-demistik-4823146" rel="standout" />
      <description>Artık tehditler sınırlarımızın sıfır noktasından gelmiyor. Onu yaşadık. On yıllarca hem içeride hem sınırlarımızın sıfır noktasında tehditlerle yüzleştik. Bunun en bariz örneği Suriye oldu, Irak oldu. Komşulardan gelen tehdit içeriye servis edildi. İçeride üretilen tehdit komşu topraklarda üslendi. Türkiye çok büyük bedeleler ödedi. Yıllarca, “kesintisiz savunma” savaşları yürütüldü. Bu sadece terör, sadece PKK ya da DAEŞ değildi. İran sınırından Akdeniz’e kadar, Türkiye ile Arap dünyası arasında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884421&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884421&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Artık tehditler sınırlarımızın sıfır noktasından gelmiyor. Onu yaşadık. On yıllarca hem içeride hem sınırlarımızın sıfır noktasında tehditlerle yüzleştik. Bunun en bariz örneği Suriye oldu, Irak oldu. </p><p>Komşulardan gelen tehdit içeriye servis edildi. İçeride üretilen tehdit komşu topraklarda üslendi. Türkiye çok büyük bedeleler ödedi. Yıllarca, “kesintisiz savunma” savaşları yürütüldü.  </p><p>Bu sadece terör, sadece PKK ya da DAEŞ değildi. İran sınırından Akdeniz’e kadar, Türkiye ile Arap dünyası arasında haritalar çizildi. İsrail gelip sınırımızın sıfır notasına yerleşti. Orada PKK’yı, YPG’yi silahlandırıp büyüttü. Orada DAEŞ’i besledi. Nasıl oluyorsa İran, İsrail ile birlikte aynı anda PKK’ya, YPG’ye destek veriyordu. </p><p><br></p><p><strong>ARTIK TEHDİTLER SINIRLARIN SIFIR </strong></p><p><strong>NOKTASINDA DEĞİL, KÜRESELLEŞTİ.</strong></p><p>Türkiye 15 Temmuz sonrası bu tehditlerle yüzleşti. Hepsini bertaraf etti. Sindirdi. İsrail’i sınırlardan uzaklaştırdı. Suriye’deki İran varlığı sona erdi. Sınırlar güven altına alındı. Terör haritaları, tampon haritaları yok edildi. Kırk yıllık terör eksenli savunma konsepti değişti. Türkiye’nin bütün güvenlik doktrinleri, tehdit tanımlamaları değişti. </p><p>Artık tehditler bir ülkenin yakın çevresi ile de sınırlı değil. Komşuları ile de sınırlı değil. Sınırlarımızın sıfır noktasındaki, Türkiye’nin yakın çevresindeki tehditlerle yüzleşme konusunda dev adımlar atıldı. Belli bir yere gelindi. Ama tehditler daha uzaklarda yeniden inşa edildi. Tehditler bölgeselleşti, küreselleşti. </p><p><br></p><p><strong>İSRAİL VE HİNDİSTAN EGE’DE, TÜRKİYE HİNT OKYANUSU’NDA.</strong></p><p>Artık bildiğimiz, alıştığımız dünya yok. Bildiğimiz askeri stratejiler yetmiyor. Küresel ölçekte çok büyük, derin kırılmalar var. Geleneksel savunma doktrinleri eskidi. Buna göre tehditlerin de savunma doktrinlerinin de yeniden tanımlaması şart oldu. </p><p>Eski, geleneksel yapı ile devam eden ülkeler için bir gelecek olmayacağı görüldü. </p><p>Tehditler sadece içeride, sınırda, yakın çevrede değil, dünyanın bir uçunda aniden ortaya çıkıyor, Türkiye’yi doğrudan ya da dolaylı hedef alabiliyor. Binlerce kilometre ötedeki devletleri zorluyor.</p><p>Hindistan’ın Türkiye düşmanlığı, İsrail’in Türkiye düşmanlığı ile, Yunanistan’ın Türkiye düşmanlığı ile birleşiyor ve Adalar Denizi’nde (Ege), Doğu Akdeniz’de, Batı Trakya’da, Kıbrıs Rum Kesimi’nde aniden karşımıza çıkıyor. </p><p><br></p><p><strong>ÖYLEYSE SAVUNMA DA KÜRESELLEŞECEK!</strong></p><p><strong>MÜHENDİS ORDULARI KURULACAK...</strong></p><p>İsrail’in Türkiye düşmanlığı ABD üzerinden Anadolu’ya yöneliyor. Yunanistan’ın Türkiye düşmanlığı Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’yi hedef alıyor. Bu ülkelere karşı artık bölgesel savunma da yeterli olmuyor. </p><p>Çünkü artık bütün tehditler küresel ölçekli. Öyleyse savunma aklı da küreselleşmek zorunda. Askeri hazırlıklar ve kabiliyetler de küreselleşmek zorunda. </p><p>Öyle bir dünya var ki önümüzde, askeri teknolojilerde eksik ya da geri kalan ülkeler büyük acılar çekecek.  Ordusunu bu yeni duruma göre formatlayamayan, silah sistemlerini geliştiremeyen, elektronik harp yöntemlerine sahip olmayan, piyadeleri kadar mühendis orduları kuramayan, hava ve uzay alanında 21. yüzyılı yakalayamayan,  dar denizlerin ötesine geçip okyanuslara ulaşamayan milletler bu yüzyılı ıskalayacak. </p><p><br></p><p><strong>ANADOLU’DAN COĞRAFYAYA DÖNÜŞ.</strong></p><p><strong>COĞRAFYADAN KÜRESELE YÜRÜYÜŞ…</strong></p><p>Türkiye 20. yüzyıl savunma doktrinini, yeni tehditleri zamanında tanımlayarak, hızla değiştirdi. 15 Temmuz 2016’dan hemen sonra aslında Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana var olan sistemi değiştirdi. Yeni bir aşamaya geçti. Anadolu’dan coğrafyaya dördü. Coğrafyadan küresele yöneldi. </p><p>ABD-Avrupa eksenli, her fırsatta ambargolarla tehdit edilen askeri varlığını bağımsız, küresel bir yükselişe dönüştürdü. Tehditlerin büyük bölümünün “dostlar”ından geldiğini gördü. Güçlü bir siyasi irade ile ABD ve Avrupa’nın beklemediği bir meydan okumaya girişti ve bunu başardı. </p><p>Bütün bu zihinsel değişim askeri teknolojiye radikal bir sıçrama yaşattı. Piyade tüfeği bile üretemezken füze teknolojilerine, yapay zekâ temelli silah sistemlerine, güçlü bir donanmaya, askeri teknoloji transferi seviyelerine ulaştı. Bütün bunlar elbette o yeni, acımasız dünyaya hazırlıktı. Elbette Türkiye’yi koruma çabasıydı. </p><p><br></p><p><strong>TÜRKİYE ZİHNİNİ, BİLGİSİNİ, KALBİNİ AÇTI.</strong></p><p>Ama Türkiye bununla kalmadı, tarihi ve coğrafi dostlarını, ortak siyasi genetiğe sahip olduğu ulusları korumak, güçlendirmek için ulaştığı bilgi ve üretimleri onlarla paylaştı. </p><p>Batı’nın ya da Doğu’nun bu ülkelere yönelik şantajlarına karşı yeni bir yol sundu. Cömert davrandı, ortak coğrafya inşası için zihnini, bilgisini ve kalbini açtı. </p><p>Geçtiğimiz hafta, “SAHA İstanbul”a gidenler bir Türkiye Devrimi’ne tanık oldu. Zihni açık olan herkes, Türkiye’nin geleceğin kapılarını nasıl açtığını gördü. Kara, hava, deniz ve uzay alanında 21. yüzyılın en ileri teknolojilerini, silah sistemlerini, bunların Türkiye tarafından üretildiğini gördü. </p><p><strong>BU DAHA BAŞLANGIÇ… </strong></p><p><strong>BAŞKA NE SÜRPRİZLER GELECEK! </strong></p><p>Türkiye, uzun süredir ince bir mimarlıkla yürüttüğü jeopolitik aklını, silah sistemlerine de ince ince işlemişti. Başarmanın sevinci, heyecanı, büyük ideallere sahip solmanın gururu ve coşkusu her ürüne sinmişti. Ve bu daha başlangıçtı. Orada gördüklerimiz, bu “başlangıç”tan sonra ne tür sürprizler geleceğine az çok kavradı. </p><p>Ortadoğu ülkelerinden, Körfez ülkelerinden, Asya ülkelerinden, Afrika’nın her yerinden, Avrupa ülkelerinden heyetler bu yeni cazibe merkezine gelmişler, kendi ülkeleri için neler yapabileceklerine bakıyor, görüşmeler yapıyorlardı. </p><p>Türkiye sadece kendinin değil, kendine yakın ülkelerin de savunma ihtiyaçlarını kapatıyor, Batı’nın silah tekelini kırıyordu! </p><p><br></p><p><strong>FÜZELERİN MENZİLİ BİR </strong></p><p><strong>YIL SONRA KAÇA ÇIKAR?</strong></p><p>Orada sadece silah sistemleri, yeni teknolojiler görmedik. Bir ülkenin hayalini coğrafya ve dünya algısını, insan tarihine neler katacağını, geçmiş yüzyıllardan birikip bugüne gelen imparatorluklar aklını gördük. </p><p>Türkiye, coğrafyasına güç vermek, dünyada büyük değişikliklere imza atmak istiyordu. Ortada 21. yüzyıla söyleyeceği sözleri gördük. </p><p>Bugüne kadar sınırlarında, yakın çevresinde büyüyen tehditlere karşı savunma çabaları yürüten Türkiye, tehditlerin küreselleşmesine karşı savunmasını da küreselleştiriyordu. </p><p>Bugüne kadar birkaç yüz kilometre menzilli füzeler üretirken bugün altı bin kilometre menzilli kıtalararası füzelerini tanıtıyordu. Belki bu füzelerin menzili gelecek yıl on bin, on üç bin kilometreye çıkacaktı. </p><p><br></p><p><strong>BÖLGEDEN KITAYA, DENİZDEN OKYANUSA…</strong></p><p><strong>YILDIRIMHAN İŞTE BUNUN İLK İŞARETİDİR.</strong></p><p>Çünkü tehdit Atlantik ötesinden de gelebilirdi, Hint Okyanusu’ndan da gelebilirdi, Pasifik ortalarından da. Dar anlamda terörle, klasik anlamda sınır savaşlarıyla hesaplaşma tarihi geçmiş, küresel hatta uzay savunması dönemi başlamıştı. Türkiye bu alanda da en ileri ülke olmak zorundaydı. </p><p>Türkiye büyüdükçe tehditler de büyüyecek ve yayılacaktı. Öyleyse füzelerin menzilleri de uzamalıydı. Çünkü Türkiye, bölgesel bir güçten küresel güce dönüşüyordu. Dostluğu da düşmanlığı da buna göre yeniden şekillenecekti. </p><p>Yıldırımhan bu yeni dönemin ilk işaretidir. Geçtiğimiz yıl GAZAP bu yıl Yıldırımhan ile sürprizlerini açığa çıkarmaya başlayan Türkiye, bölgelerden kıtalar, denizlerden okyanuslara açılacaktı. </p><p><br></p><p><strong>BU YENİ DÖNEMİN İLK TEST ALANI, EGE, </strong></p><p><strong>DOĞU AKDENİZ VE KIBRIS OLACAKTIR. </strong></p><p>Ve en erken zamanda, fırsatların tamamını kullanarak caydırıcı anlamda nükleer güç de olacaktı. 21. yüzyıl nasıl bir askeri kapasite gerektiriyorsa, o mutlaka olacaktı. Çünkü Türkiye, bıraktığı yerden yeniden başlamak zorundaydı. </p><p>Türkiye’nin bu yeni döneminin ilk test alanı Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs olacaktır. </p><p>Muhtemelen de dünya; savaş tarihinin değişimine, coğrafya inşasının ilk büyük şokuna, küresel güç matematiğinde büyük bir değişime tanık olacaktır. Türkiye ezber bozucu bir tarih değişiminin kapılarını ardına kadar açmıştır. </p><p>“Sabır Yüzyılı bitti” demiştik!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiye-yildirimhan-fuzesini-niye-yaptibolgeden-kitaya-denizden-okyanusa-yeni-test-alani-ege-kibris-olacaktirturkiye-buyur-tehdit-kuresellesir-oyleyse-savunma-da-kuresellesecek-sabir-yuzyili-bitti-demistik-4823146</link>
      <subcategory>İbrahim Karagül</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trump için altın köprü!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trump-icin-altin-kopru-4823154</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trump-icin-altin-kopru-4823154" rel="standout" />
      <description>Prusyalı askerî stratejist Carl Von Clausewitz’in belirttiği gibi her dönemin kendine özgü bir savaş biçimi, kendine özgü sınırlayıcı koşulları ve kendine özgü önyargıları vardır. ABD/İsrail-İran savaşı Clausewitz’in bu tespitinin ne kadar yerinde olduğunu gözler önüne seriyor. Bu savaş sadece “asimetrik” olmasıyla değerlendirilemez. Savaş, yan etkileri itibariyle savaş alanının ötesine taştı. ABD’de benzin ve mazot fiyatlarının artması, Kasımdaki ara seçimler sebebiyle Trump’ın savaşı sürdürmesini</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884493&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884493&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Prusyalı askerî stratejist Carl Von Clausewitz’in belirttiği gibi her dönemin kendine özgü bir savaş biçimi, kendine özgü sınırlayıcı koşulları ve kendine özgü önyargıları vardır. ABD/İsrail-İran savaşı Clausewitz’in bu tespitinin ne kadar yerinde olduğunu gözler önüne seriyor.</p><p>Bu savaş sadece “asimetrik” olmasıyla değerlendirilemez. Savaş, yan etkileri itibariyle savaş alanının ötesine taştı. ABD’de benzin ve mazot fiyatlarının artması, Kasımdaki ara seçimler sebebiyle Trump’ın savaşı sürdürmesini kısıtlayan bir etken olarak öne çıkıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması üreticiler ve tüketiciler üzerinde göz ardı edilemeyecek etkiler yaptı. Hiç kuşkusuz, Trump ABD’yi stratejik olarak açmaza sokan böyle bir sonuç beklemiyordu.</p><p>Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel tedarik zincirlerini inkitaya uğrattı. Kapalı kalmaya devam etmesi maliyetlerin katlanarak artması demek. İsrail’in ayartmalarıyla Trump’ın başlattığı savaş bir küresel mesele oldu. Savaşı Hürmüz Boğazı’na getiren İran değil, Amerika. </p><p>Trump’ı İran’la savaşa sürükleyen İsrail, şimdi de Trump’ı savaşta tutmaya çalışıyor. Trump da her defasında bu savaşa İsrail için girdiğini itiraf eden cümleler ağzından kaçırıyor. Pazar günü yaptığı açıklamada Trump, ABD eski Başkanlarından Barack Obama’nın 2015’de İran’la yaptığı nükleer anlaşmayı eleştirerek, “İsrail›i ve diğer tüm müttefikleri bir kenara bırakarak İran›a büyük ve çok güçlü bir yeni yaşam şansı verdi” dedi. Trump Amerikalıların mı, yoksa İsraillilerin mi başkanı olduğuna bir karar vermelidir. Her ikisinin birden Başkanı olamaz. </p><p>Çin’li filozof ve stratejist Sun Tzu “Savaş Sanatı”nda “Bir orduyu kuşattığınızda düşmana bir kaçış noktası bırakın” der. Savaş ustalarından Cao Cao ise Sun Tzu’nun bu cümlesine “Savaş arabası sürücülerinin eski bir kuralı şöyle der: Onları üç taraftan kuşatın, bir tarafı ise kurtuluş yolu olarak açık bırakın” diye bir şerh düşmüştür. Askerî stratejistler bu kaçış veya çıkış yolunu “Altın Köprü” olarak nitelerler. Savaştan çıkmak için bir çıkış yolu olduğunu gören düşman savaşı sürdürmede inatçı olmayacaktır. Hürmüz Boğazı bir altın köprüdür.</p><p>“Sıfır toplamlı kesin zafer” varsayımıyla hareket ettiği anlaşılan Trump,  Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla balık kapanına girmiş oldu. Balık kapanına girmek kolay, çıkmak ise zordur. Halihazırda Trump için “balık kapanı” olan Hürmüz Boğazı’nın aynı zamanda “altın köprü” olması çelişki gibi görünebilir. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması Trump’ın ve İsrail’in savaş öncesi hedeflerinin yoldan çıkmasının bir sonucu olarak stratejik bir balık kapanına dönüştü.  ABD’nin İran’dan beklediği diğer tavizlerse gölgede kaldı. Artık herkes Hürmüz’ü konuşuyor.</p><p>Hürmüz Boğazı’nın kapalı olmaya devam etmesi yan etkileri daha acı verici birincil etkilere dönüştürebilir. Trump Amerikalılara acı vermeye başlayan etkiler tarafından kuşatılmış ve kısıtlanmış bulunuyor. Bu etkiler Trump’ı İran’la onurlu bir anlaşma yapmaya zorlayacaktır.</p><p>Saygın askerî düşünürler savaşı sevmedikleri gibi onu ” sıfır toplamlı oyun” olarak görmezler. Trump savaşı tırmandırarak sıfır toplamlı bir oyunu sürdürmemeli. Her bir tırmanma domino etkisiyle bir başka tırmanmaya yol açarak savaşı daha da içinden çıkılamaz hale sokacaktır. </p><p>Clausewitz’in söylediklerinden hareketle ifade etmek gerekirse, günümüzde küreselleşen ekonomi ve küresel tedarik zincirleri savaşları kısıtlayıcı rol oynuyorlar. Bilhassa Hürmüz Boğazı, Babülmendeb Boğazı ve Süveyş Kanalı gibi biribirine bağlı stratejik yolları içeren bir bölgede savaş başlatmanın askerî, ekonomik ve siyasî sonuçları çok daha ağır olacaktır. </p><p>ABD ve İran arasındaki krizin düğüm noktası Hürmüz Boğazı’dır. Diğer her şey gölgede kaldığına göre, Trump’ı siyaseten kurtaracak çıkış yolu bu düğümün çözülmesinden geçiyor. </p><p>Netanyahu’nun ipiyle kuyuya inmek kuyuda kalmakla aynı şey. Bunu anlamış olması gereken Trump çalışan Amerikalılara hiçbir fayda vermeyen, tam aksine zarar veren bu savaştan çıkmalıdır. Bir bakıma İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak savaşın devam etmesini zorlaştırdığı gibi bu haksız savaştan çıkması için Trump’a kendini kurtaracak bir ip uzatmış oldu.</p><p>İranlılar’ın ifadesine göre ABD’nin deniz ablukası devam ettiği sürece Hürmüz Boğazı kapalı kalacak. Trump ablukayı kaldırarak, İran’la doğru düzgün bir müzakerenin önünü açabilir. İsrail hariç, dünyanın Trump’tan beklediği budur. Trump’ı kurtaracak “altın köprü” de budur. Dünyanın beklediğini yapmak yerine İsrail’in dediğini yaparsa siyaseten intihar etmiş olur.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/abdullah-muradoglu/trump-icin-altin-kopru-4823154</link>
      <subcategory>Abdullah Muradoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yunan restini gördük: Ege’de çok kritik hamle hazırlığı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/yunan-restini-gorduk-egede-cok-kritik-hamle-hazirligi-4823159</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/yunan-restini-gorduk-egede-cok-kritik-hamle-hazirligi-4823159" rel="standout" />
      <description>İlk haber Bloomberg’de çıktı. Fırat Kozok ve Selcan Hacaoğlu imzalı habere göre “Türkiye deniz yetki alanlarını belirleyecek yasa tasarısı hazırlıyor.” Ardından Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özay Şendir taslakla ilgili detayların yer aldığı önemli bir habere imza attı. Ben tam olarak buradan ilerleyeceğim ve henüz kamuoyuna mal olmamış çok kritik bir detayı paylaşacağım. Ama önce bir çerçeve çizmem gerekiyor. Şu an tam olarak jeopolitik depremin ortasındayız. Yeni düzen; parçası olduğumuz</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884742&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884742&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İlk haber Bloomberg’de çıktı. Fırat Kozok ve Selcan Hacaoğlu imzalı habere göre “Türkiye deniz yetki alanlarını belirleyecek yasa tasarısı hazırlıyor.” Ardından Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özay Şendir taslakla ilgili detayların yer aldığı önemli bir habere imza attı. Ben tam olarak buradan ilerleyeceğim ve henüz kamuoyuna mal olmamış çok kritik bir detayı paylaşacağım. Ama önce bir çerçeve çizmem gerekiyor. </p><p>Şu an tam olarak jeopolitik depremin ortasındayız. Yeni düzen; parçası olduğumuz küresel güç mücadelesi bir sonuca ulaştığında ya da dengelendiğinde kurulacak. Öyle bir andayız ki… Bugün atacağımız adımlar önümüzdeki yüzyılda nerede duracağımızı belirleyecek. </p><p><strong>KAZANIMLAR KONSOLİDE EDİLİYOR</strong></p><p>Ankara, sert güç kullanmaktan kaçınmadığı zor geçen bir on yılın ardından; terörle mücadele, Suriye, Irak, Kafkaslar/Karabağ sahalarında çok önemli kazanımlar elde etti. Libya ve Doğu Akdeniz’de gelişmelerin aleyhte seyretmesine izin vermedi. Yeni nizamın temelleri atılırken, stratejik ağırlığını Orta Asya ve Afrika’da artırmaya çalıştı. Kazanımlarını konsolide etmek, yeni oluşan tehditleri sınırlamak ve yeni ittifak havzaları oluşturmak için Körfez’le ilişkilerini onarırken, Rusya’yı kulvarda tuttu; aynı zamanda NATO’daki varlığını artırarak Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olmaya yöneldi. Bu yeni dönem Türkiye’nin sert güç unsurlarını sahada tuttuğu ancak -başta arabuluculuk ve diplomasi olmak üzere- yumuşak güç unsurlarını öne çıkardığı bir süreçtir. </p><p><strong>MACRON’A CEZAYİR ÜZERİNDEN CEVAP</strong></p><p>Ancak diplomasiyi öncelemek alttan almayı gerektirmez. Kazanım, hak ve menfaatlerinizi korumak için kimi zaman tedbir almanız gerekir. Görüldüğü kadarıyla Ankara, aldığı tedbirlerde; ölçülü, dikkatli ve kararlı davranıyor. “Karşılıklılık” ilkesini önemsiyor. Bir örnek: Fransa Cumhurbaşkanı Macron, geçtiğimiz hafta Erivan’daydı. İleri geri açıklamalar yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tam da o sırada Cezayirli mevkidaşı Tebbun’u Ankara’da ağırladı. Hüsnükabul göstererek apronda karşıladı, devlet nişanı takdim etti. Basın toplantısında Fransa tarafından 8 Mayıs 1945’te gerçekleştirilen Setif ve Guelma katliamlarına atıf yapmayı da ihmal etmedi. Ölçülü ve karşılıklık ilkesini gözeten bir yanıttır. </p><p>Ama önümüzde daha büyük meseleler var. Eşyanın tabiatıdır: Türkiye’nin mevzi kazanımları karşısında yeni bir aks oluşuyor. Netanyahu buna “İttifaklar Altıgeni” diyor. İsrail, Rum Kesimi, Yunanistan ittifakından bahsediyorum. İsrail, olası bir gerilimde Türkiye’nin elinden “Batı kartını” almak, hareket alanını daraltmak için Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kışkırtıyor. Hatırı sayılır ülke Türkiye’nin, Avrupa’nın güvenliğinin parçası olmasını istiyor. Türkiye’nin İngiltere, İtalya ve İspanya ile savunma alanında yaptığı önemli anlaşmalar, Belçika Kraliçesi’nin 450 iş insanıyla Türkiye’yi ziyaret etmesi, Almanya’nın sürpriz bir şekilde bölünmüş Avrupa’da Türkiye ile dirsek teması ve Atina’ya “Türkiye ile aramızı zehirleme!” baskısı Atina’yı telaşlandırıyor. Yunanistan’la İsrail arasında bu düzleme oturan bir çıkar alışverişi var. </p><p><strong>ANKARA-ATİNA ARASINDA SIKLET FARKI VAR</strong></p><p>Gerisini biliyorsunuz: Yunanistan, Türkiye’yi tahrik edecek girişimlerde bulunuyor. Deniz parkları meselesi, BM’ye gönderilen 12 mil mektubu, rahatsız edici açıklamalar, Türkiye’nin SAFE kredilerinden yararlanabilmesi için Atina’nın “Casus Belli kararı kaldırılsın” şartı, Libya’da yeni diplomatik hamleler vb. dikkatle takip ediliyor (Yunan medyası, Dışişleri Bakanı Yerapetritis Libya’nın doğu ve batısı ile temasta bulununca çok sevinmişti. Ancak bir hafta sonra Libya Ulusal Ordusu’ndan Saddam Hafter ve Libya Savunma Bakanı Abdüsselam Zubi​​​​​​​​​​​​​​​​ İstanbul’da aynı masaya oturdu.) </p><p>Elbette Yunanistan, Türkiye ile boy ölçüşebilecek bir ülke değil (Örnek: Yunanistan’ın toplam savunma bütçesi 2025 yılında yaklaşık 8 milyar dolardı. Geçtiğimiz günlerde Haluk Bayraktar’ın yönetimindeki SAHA 2026’da Türkiye üç günde 8 milyar dolarlık savunma ihracatı yaptı.)  Atina, Ankara’nın gündeminde bu anlamda önemli bir yer tutmuyor. Ancak… Yunanistan ve Rum Kesimi’nin, bölge dışı üçüncü aktörlerle kurduğu ilişkiler üzerinde durmayı hak ediyor. Çünkü bu girişimler Doğu Akdeniz ve Ege’de statükoyu Türkiye aleyhine bozmayı amaçlıyor. Örnekler: Rum Kesimi’nin Fransa ile yapacağı üs anlaşması… İsrail’in Türkiye’nin yakın bölgesinde varlığını artırması… Anlaşmalara aykırı olarak adalara hava savunma füzeleri yerleştirilmesi… </p><p><strong>SABIR TAŞI ÇATLIYOR: CUMHURBAŞKANINA ÖNEMLİ YETKİ</strong></p><p>Şimdi yazının en başına dönebiliriz. TBMM’ye gelmesi muhtemel tasarıda hangi önemli detay var? Duydum ki… Muhtemel (diyorum çünkü yasalaşmamış her düzenleme henüz muhtemeldir) detay şudur: Cumhurbaşkanına; Türkiye’nin Ege’de 6 mil olan karasularını artırma yetkisi verilecek. Bu ne anlama gelir? Bir nevi “tezkere” gibidir. Henüz düğmeye basmamış olsan da “İstediğim zaman basarım” diyebilmektir. Kararlılık gösterisi, caydırıcılık inşasıdır. Ege’yi silahlandırarak “12 mil tezini” ısrarla işleyen Yunanistan’a esaslı bir tepkidir. Aynı zamanda Ege’de statükoyu bozmak isteyenlere “Yeni statüko böyle olur” mesajıdır. Umarım mesajı alırlar.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yahya-bostan/yunan-restini-gorduk-egede-cok-kritik-hamle-hazirligi-4823159</link>
      <subcategory>Yahya Bostan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sen sağ, ben selamet vakti gelmek üzere</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/sen-sag-ben-selamet-vakti-gelmek-uzere-4823163</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/sen-sag-ben-selamet-vakti-gelmek-uzere-4823163" rel="standout" />
      <description>ABD diyor ki: “İran yenildi. Ordusu kalmadı. Gemilerini batırdık, uçaklarını vurduk. Biz bu işten galip çıktık.” İran diyor ki: “Biz yendik, ABD yenildi. Zafer bizimdir. Yaşasın İran.” * Tamam o zaman. İki taraf da kendini galip görüyorsa, ortada mesele yok demektir. Madem ki galipsiniz, bırakın mağlûp olan derdine yansın. Elinizi tetikten çekin, bir daha dokunmayın. Önce geriye doğru bir adım, sonra diğer adımlar gelsin. Tamamen geri çekilin. Savaş bitsin. Sen sağ, ben selamet deyip kurtulun bu</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884895&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318884895&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD diyor ki: “İran yenildi. Ordusu kalmadı. Gemilerini batırdık, uçaklarını vurduk. Biz bu işten galip çıktık.” </p><p>İran diyor ki: “Biz yendik, ABD yenildi. Zafer bizimdir. Yaşasın İran.” </p><p>*</p><p>Tamam o zaman. </p><p>İki taraf da kendini galip görüyorsa, ortada mesele yok demektir. </p><p>Madem ki galipsiniz, bırakın mağlûp olan derdine yansın. </p><p>Elinizi tetikten çekin, bir daha dokunmayın. </p><p>Önce geriye doğru bir adım, sonra diğer adımlar gelsin. </p><p>Tamamen geri çekilin. </p><p>Savaş bitsin. </p><p>Sen sağ, ben selamet deyip kurtulun bu sıkıntıdan. </p><p>Sırtınızdaki yumurta küfesini indirin artık. </p><p>Biz de Namık Kemal’in sözünü hatırlayalım: “Galiptir bu yolda mağlûp.”</p><p>*</p><p>Gerçi, sanal âleme bakınca bu sözü biri Ziya Paşa’ya bağlamış, biri Galip Erdem’e ait olduğunu söylemiş. Biri de kendine mâl etmiş ama olsun. “Sahiptir bu yolda hırsız” diye not düşme hakkını doğurur. </p><p>*</p><p>Öyle bir zamana geldik ki, algı olgudan önde yer alır durumda. </p><p>Gerçek, çoğunluğun umurunda değil. Varsa yoksa algı, imaj, görüntü. </p><p>Herhangi bir meselenin nasıl algılandığı, nasıl görüldüğü önemli şu dönemde. </p><p>Yenmedimse de yenmiş biliniyorsam, mesele bitmiştir. Yenmiş sayılırım. </p><p>Liderler bile böyle bakıyor artık. Dünyanın en büyük ülkelerinin liderleri hem de. </p><p>Bir malın reklâm bütçesi, üretim maliyetini aşıyorsa, zamanın ruhundandır. </p><p>Demek ki şair, çok uzun zaman önceden görmüş bugünleri. </p><p><br></p><p><strong>DMO</strong></p><p>Bizde DMO denildiğinde Devlet Malzeme Ofisi anlarız. </p><p>İran’da DMO deyince Devrim Muhafızları Ordusu anlaşılır. </p><p><br></p><p><strong>HER DURUMDA NETİCE AYNI</strong></p><p>Soğuk bir kış günüydü. Kar, ayak izlerini gösterecek kadar tutmuştu. </p><p>“Taş ısımında öleceksin Hüseyna. Aklından hiç çıkarma bunu, taş ısımında.”</p><p>Kapısının önünden geçerken böyle bağırıyordu mahallenin delisi. </p><p>Bahar gelip taşlar ısındığı zamanı kastediyordu. Büyük ihtimal nisan sonu, mayıs başı. </p><p>Hüseyin Efendi delinin sözünü ciddiye aldı. </p><p>“Delidir melidir ama söylediği söz benimle ilgili. Hem de ölümümle.” </p><p>Böyle düşündü ve her geçen gün endişesi arttı. Ağzının tadı bozuldu, huzuru kalmadı. </p><p>Nihayet nisan geçti gitti. Mayıs ayının ortaları geldi. Evhamı hiç azalmayan Hüseyin Efendi öksürüğüne dikkat kesildi, adımlarını kontrollü attı geçen haftalar boyunca. Yediğine içtiğine özen gösterdi. Bal, süt, yumurtayı aksatmadı. Yoğurdu ihmal etmedi. </p><p>Ölmek bir yana, hasta bile olmadı. Arada bir gelen öksürüğü, her zamanki ölçüde. Bayır çıkarken, soba için baltayla odun keserken kah kuh tutuyor; o kadar. </p><p>Mayıs sonuna doğru sokaktan ağır aksak geçen mahallenin delisine seslendi. “Ölmedim lan deli, ölmedim. Turp gibiyim bak.” </p><p>Deli ile lâf yarıştırılır mı? Hemen lâfı yapıştırdı. “Merak etme, yaprak dökümü var. Onu bekle.” </p><p>Suratı bir anda düştü Hüseyin Efendinin. </p><p>Yaprak dökümü ha? Eylül, ekim demek. Geçe kalanlar kasıma da sarkar. Parmaklarıyla saydı, altı ay bile yok. </p><p>“Ulan bu ne iş? Deli deyip geçsem, başka birine böyle bir lâf söylediğini duymadım bunun. Tek beni seçti sanki. Dalga mı geçiyor aklınca? Tek ben mi ölüme yakınım? Ne diye böyle konuşur bu çapaçul?” </p><p>Artık, elinin titremesinden, bir kaşının yukarı gidişinden, alnının ortasındaki çizginin derinleşmesinden, derin nefes alışından tedirginliğini dışa vuruyordu. </p><p>Güzü bekleyecekti çaresiz. </p><p>Bakalım delinin dediği gibi ölecek miydi, hayatta mı kalacaktı. </p><p>Kasıma sağ salim ulaşırsa, deliye aynı şekilde seslenecekti. Ne güzel olacaktı. </p><p>“Ölmedim lan deli, ölmedim bak.” </p><p>İşte o zaman, ne derdi mahallenin delisi? </p><p>“Ben bu seneki dedim ama sen gelecek senenin güzünü bekle” derse ne olacak? </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mehmet-seker/sen-sag-ben-selamet-vakti-gelmek-uzere-4823163</link>
      <subcategory>Mehmet Şeker</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Keşke Fenerbahçeli olsaydım</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/keske-fenerbahceli-olsaydim-4823168</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/keske-fenerbahceli-olsaydim-4823168" rel="standout" />
      <description>Elliye merdiven dayadım, hâlâ kırkların kemâlâtından eser yok ahvâlimde. Kırklı yaşların kemâlâtı kastettiğim; yoksa üçler, yediler, kırklar ahvali değil. Adam olamadık ama çocuk da değiliz, haddimizi biliriz bir parça. Kırk yaş nübüvvete, velayete, kemâlâta kendisinden geçilen, zamandan yontulmuş bir eşik gibi, oranın ötesi sahili selamet. Avam için dahi küçük afacanlıkların, şirin haylazlıkların, kanın deli akması sebebiyle zuhur eden envâî malayâni ve çiğliklerin bundan sonra geride bırakılacağına,</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318885003&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318885003&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Elliye merdiven dayadım, hâlâ kırkların kemâlâtından eser yok ahvâlimde. Kırklı yaşların kemâlâtı kastettiğim; yoksa üçler, yediler, kırklar ahvali değil. Adam olamadık ama çocuk da değiliz, haddimizi biliriz bir parça.</p><p>Kırk yaş nübüvvete, velayete, kemâlâta kendisinden geçilen, zamandan yontulmuş bir eşik gibi, oranın ötesi sahili selamet. Avam için dahi küçük afacanlıkların, şirin haylazlıkların, kanın deli akması sebebiyle zuhur eden envâî malayâni ve çiğliklerin bundan sonra geride bırakılacağına, hepten terk edilemese bile ufaktan hale yola gireceğine vehmedilen zaman dilimi. </p><p>Çocukken, kırkına basmış amcalar bizim için meselelerini halletmiş, usul erkan bilen, irfan ehli, görmüş geçirmiş, hayatındaki her bir şeyi yerli yerine koymuş, koca koca adamlardı. Hayranlıkla karışık bir ihtiramla yanlarında oturur bir gün onlar gibi olabilme hayali kurardık. Ellilere geldik, tık yok! Onlardan birisini bulup sorasım var şimdilerde: Siz de bizim gibiydiniz de biz mi sizi gözümüzde büyütmüştük? Yahut beş-altı yaşlarındaki uşaklara mı sorsam: Sence ben kâmil bir adam mıyım? Amcalar tebessümle, çocuklar gülerek mukabele eder galiba sualime. Ne ben amcaların tebessümünden bir şey anlarım ne çocuklar benim sualimden bir şey anlar. Bu dünya böyle.</p><p>Tababet ehli zevat ilmin geldiği noktaya bakarak, insan ömrünün yakın gelecekte bir elli sene kadar uzayabileceğinden bahsediyor ve diyorlar ki: Ama bu elli sene ömrün sonuna değil başına ilave edilecek! Bu şu demek sanırım: Yüz elli sene yaşayacaksın ama ilk yetmiş beşinde çocuk olacaksın. Ak sakallı bebeler yani. Bu tür bilimsel saptamaları okuyunca halimden biraz umutlanır gibi oluyor ve teselli buluyorum. Kırk kemâlât yaşı ama o eskidendi. Artık altmışlarda adam olunuyor, daha vaktin var Serdarcığım.</p><p>Bu hesaba göre Serdar Tuncer’in Galatasaray maçlarını takip etmekten, kötü futbola üzülmekten, şampiyonluğa sevinmekten, yıldız hesabı yapmaktan, kadroyu ezbere bilmekten, futbol yorumlarını seyretmekten, hatta farklı isimlerle spor radyolarına telefon bağlantısıyla katılıp içini dökmekten kurtulmak için daha on senesi var. Latife bir yana artık Futbol diye bir gündemim olmasından utanıyorum yahu! Ontolojik ızdıraplar, egzistansiyal sorular, kriz entelektüeller, muhasebeler, seherlerde tespihler, miraca gölge secdeler, tenhalarda gözyaşları çağımızı ikinci kez ‘dört sene üst üste şampiyon olduk’ şarkısına kurban ediyoruz. Nedir bu Cimbomdan çektiğimiz?</p><p>İki sene evvel Trabzonspor maçı için kombine koltuğumuzda bizim Süleyman’la otururken önce kalbime sonra başımı kaldırıp şöyle bir ortama baktım ve dedim ki: Kurban ben çıksam sana ayıp olur mu? Maçın 17. dakikasıydı. Stattan ayrılırken içimde güzel bir neşe vardı, bu iş bu defa oldu galiba dedim. O sıra baktım ki elim radyoyu kurcalıyor, maçın anlatıldığı bir radyo bulabilme umuduyla. Arabayı hızla sürüp ilk yarısını ve devre arası yorumlarını radyodan dinlediğim maçın ikinci yarısına ofise yetiştim. Öp babanın elini. Televizyonda seyretmek statta seyretmekten daha az lüzumsuz iş sanki!</p><p>Utanıyorum bu yaşa gelip hâlâ fanatik diyebileceğim ölçüde taraftar olmaktan ama suç hep benim değil galiba. Hangi takımı tuttuğun da mühim. On senede bir kez bile şampiyon olmasalar, her sene bir hoca değişse, yönetim işi eline yüzüne bulaştırsa, galip geldiğimiz maçın son dakikalarında bile tedirginlikle seyretsek, o sene bu sene diye diye ömrümüz geçse; bir yerden sonra illallah derdik ve fanatik bir taraftar olmaktan kurtulmak çok kolay olurdu. Üstelik hem futboldan kurtulur hem yanı sıra pek çok güzel ahlak ve hasleti de katardık gariban bünyeye. Hep umut verip hiç başaramamasına rağmen takımımızın yanında durur vefamızı gösterirdik. En olacak zamanda bile şampiyon olamayışlarına boyun büker sabrı öğrenirdik. Kim ne derse desin duruşumuzdan taviz vermez sadakat talim ederdik. Dost meclislerinde şaka yollu sataşmalara ses çıkarmaz dervişlik taklit ederdik. Her şeyi yapmalarına rağmen başaramayışlarına bakar ‘nasip’ ve ‘takdir’e itimadımız artardı. </p><p>Diyeceğim o ki dostlar, ellili yaşlara yaklaşmışsak ve hâlâ futbol diye bir gündemimiz ve vefa, sabır, sadakat hususlarında eksiğimiz ve noksanımız varsa; nasip ve takdire itimadımızla birlikte hâlâ dervişlikten kâmilen behremiz yoksa sebebi biraz da taraftarını şampiyonlukla bile mutlu edemeyecek kadar çok şampiyon olan Galatasaray’dır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/keske-fenerbahceli-olsaydim-4823168</link>
      <subcategory>Serdar Tuncer</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam dönemi felsefesi (1)</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-1-4822835</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-1-4822835" rel="standout" />
      <description>Bu yazıdan itibaren bir müddet İslam’da felsefe geleneğine dair birtakım mülahazaları paylaşacağım. Bu dizi, felsefe geleneğinin kendisine özgü karakteri nedeniyle tasavvuf ve kelama ayrılan yazı dizilerinden biraz farklı olacak. Öncelikle başlıktaki “İslam dönemi” ifadesini biraz açmak istiyorum. Hz. Peygamber (sav) Miladî yedinci asrın başında 610 yılında ilk vahye mazhar oldu, 613 yılından itibaren de açık tebliğe memur oldu ve 622 yılına kadar Mekke’de tebliğ vazifesini ifa etti. 622 yılında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296442&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296442&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bu yazıdan itibaren bir müddet İslam’da felsefe geleneğine dair birtakım mülahazaları paylaşacağım. Bu dizi, felsefe geleneğinin kendisine özgü karakteri nedeniyle tasavvuf ve kelama ayrılan yazı dizilerinden biraz farklı olacak. Öncelikle başlıktaki “İslam dönemi” ifadesini biraz açmak istiyorum. </p><p>Hz. Peygamber (sav) Miladî yedinci asrın başında 610 yılında ilk vahye mazhar oldu, 613 yılından itibaren de açık tebliğe memur oldu ve 622 yılına kadar Mekke’de tebliğ vazifesini ifa etti. 622 yılında Medine’ye hicret etti ve 632 yılının Haziran ayında (13 Rebîülevvel/8 Haziran Pazartesi) dâr-ı bekâya irtihal edinceye değin Medine’de nübüvvet vazifesini yerini getirdi. İslam dininin oldukça ilginç ve kendisine mahsus bir karakteri ve tarihi vardır. Bu durum hem Hz. Peygamber’in velayet ve nübüvvet yönlerinin tamamını temsil etmesiyle hem de bu temsille uyumlu şekilde İslam dininin tarihsel olarak yayılmasının keyfiyetiyle ilgilidir. </p><p>Bu bağlamda Hz. Muhammed (sav) bizim inançlarımıza göre peygamberler zincirinin sonunu ve aynı zamanda nübüvvet makamının kemalini temsil eder. Biz müslümanlar olarak böyle inanıyoruz fakat bu sadece müslüman olduğumuz için bizim tarafımızdan kabul edilebilir bir durum değildir. Bir kimse ister müslüman olsun ister olmasın şayet önyargılarına mahkum olmamışsa Hz. Muhammed’in (sav) tarihsel olarak nübüvvet geleneği içinde farklı bir konumda bulunduğunu idrak eder. </p><p>Meseleyi anlatabilmek için meşhur filozof Fârâbî’nin nübüvvet teorisinden yardım alabiliriz. Fârâbî’ye göre bir kimsenin nebi olması, insan ruhunun ulaşabileceği hakikat bilgisini sadece filozoflar gibi eğitimli insanların değil, sıradan insanların anlayabileceği seviyede ifade edebilecek, dolayısıyla sıradan insanların hakikat bilgisine uygun bir hayat sürebilmeleri için ihtiyaç duyduğu ahlâkî, hukûkî vs. yasaları (şeriat) vazedebilecek yetkinliğe sahip olması demektir. Böyle bir yetkinlik bir riyazet ve eğitimle elde edilemeyeceğinden nübüvvet melekesinin bir insanda ilahî inayetle zaten verili olması gerekir. Peygamberler arasında da farklılıklar vardır. Kimileri kendi bulunduğu belde için, kimileri bir bölge için, kimileri bir dönemdeki bütün insanlar için kimileri de bütün dönemleri kuşatacak şekilde bütün insan fertleri için yasalar vazetme kabiliyetine sahiptir. Yani peygamberler arasında bir çırpıda sayılması mümkün olmayan bir yelpazede sıralanan yetkinlik farkı vardır. Bu yelpazenin zirvesinde, hakikat bilgisini ancak bir filozofun ulaşabileceği seviyede aklî olarak kavramanın yanı sıra bütün dönemlerde tüm insanların kavrayıp uyabileceği yasalar vazedebilen nebiler bulunur. Fârâbî bu seviyedeki peygamberlere filozof-nebiler adını verir. </p><p>Filozof-nebi terkibindeki filozof kelimesi, peygamberin hakikat bilgisini, nebi kelimesi ise hakikat bilgisini yasalar formunda diğer insanlara ulaştırma melekesini ifade eder. Fârâbî’ye göre insan seviyesinde ulaşılabilecek en yüksek yetkinliği de bu mertebedeki nebiler temsil eder. Bu gruptaki nebilerin temel özelliği, hakikat bilgisiyle uyumlu siyasi ve içtimai düzen, Fârâbî’nin ifadeleriyle “din” veya “millet” kurmalarıdır. Filozof-nebî, insanların hem insanlık haysiyetine yaraşır şekilde yaşayabilmesi için hangi kurallara uyması gerektiğini hem bu kuralların esasında bulunan ve insan ruhunun ebedi mutluluğa ulaşmasını mümkün kılan inançların neler olduğunu tayin eder. </p><p>Fârâbî burada anlatılması mümkün olmayan ve epeyce ayrıntı barındıran bu teoriyi genel bir peygamberlik açıklaması olarak vazetse de gerçekte bu teorinin çıkış noktası Hz. Muhammed (sav) örneğidir. Filozof, Hz. Peygamber’i genel olarak peygamberlik olgusunu tahlil için ayna haline getirir ve bütün peygamberlik tecrübelerini Hz. Peygamber’in tecrübesine nispetle değerlendirir. Bunun anlamı şudur: Gerçekte peygamberlik hakkında inançlardan davranışlara kadar düşünülebilecek her türlü yetkinlik Hz. Peygamber’de temaşa edilebilmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in bilgi ve davranış yönlerinin tamamını içerecek şekilde tecrübesi, bir mihenk vazifesi görmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in dışında herhangi bir peygamber tarafından hakikat bilgisine uygun sıfırdan inşa edilmiş bir siyasi ve içtimai düzen örneğini bilmiyoruz. Evet, bildiğimiz kadarıyla yöneticilik yapan hatta sultanlık yapan peygamberler dahi var olmuştur fakat bir peygamberin şeriatının yani hakikat bilgisi ve bu bilginin gereği olan yasaların tamamıyla kendisi tarafından inşa edilmiş bir düzen örneği Hz. Peygamber öncesinde görülmemektedir. Sonrasında da zaten yoktur. Yok derken sadece biz inanmadığımız için değil, bilinen tarihte de bulunmamaktadır. Ne böyle bir teşebbüs ne de böyle bir iddia vardır. </p><p>İbnü’l-Arabî’nin Füsûsu’l-hikem’deki tavrıyla söyleyecek olursak bir peygamberin hikmeti yani marifet ve yaşantısı, ümmetine kendi karakterini verir. Karakter verme ifadesini olabildiğince geniş anlayalım. Ümmetin kulluk bilinci, velayet mertebeleri ve yaşam tarzları, inanç ve davranış boyutuyla şeriat içinde kaldığı sürece esas itibariyle o ümmetin peygamberinin sahip olduğu marifet ve hikmetin bir tefsiri olarak ortaya çıkar. Gerçekten de Hz. Peygamber’in tebliği, Fârâbî’nin dediği gibi insan hayatının bütün yönlerini ilgilendiren bir mille inşası iken İslam’ın yayılışı İbnü’l-Arabî’nin dediği gibi Hz. Peygamber’den karakterini alan İslam milletinin bilinen dünyanın büyük kısmında yeni bir siyasi ve içtimai düzen oluşturup kendine mahsus hususiyetlere sahip bir hayat tarzı başlatması şeklindedir. Şimdi medeni dünyayı dönüştüren bu hayat tarzının felsefe geleneğini anlamak için elzem olan ayrıntılarına genel bir bakış yapabiliriz. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-turker/islam-donemi-felsefesi-1-4822835</link>
      <subcategory>Ömer  Türker</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ekonomiyi dönüştürecek sektörler</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/ekonomiyi-donusturecek-sektorler-4822837</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/ekonomiyi-donusturecek-sektorler-4822837" rel="standout" />
      <description>Ekonomiler, köklü ve hızlı bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Ekonomilerin büyümesi yüksek GSYH’ye ulaşması ve dolayısıyla dünya ekonomisinde üst sıralara çıkması ve bunu sürdürebilmesi için; teknolojiye yatırım yapılması, enerji kaynaklarına erişiminin kesintisiz sağlanması ve üretimin merkezinde olan veriyi işleyecek nitelikli işgücüne sahip olunması olmazsa olmazlardandır. Peki, yeni dönemde hangi sektörler ekonomileri dönüştürecek? ENERJİ SEKTÖRÜ VE BU SEKTÖRDEKİ DÖNÜŞÜM Enerji kaynaklarına sahip</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296550&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296550&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Ekonomiler, köklü ve hızlı bir dönüşüm sürecinden geçiyor. </p><p>Ekonomilerin büyümesi yüksek GSYH’ye ulaşması ve dolayısıyla dünya ekonomisinde üst sıralara çıkması ve bunu sürdürebilmesi için; teknolojiye yatırım yapılması, enerji kaynaklarına erişiminin kesintisiz sağlanması ve üretimin merkezinde olan veriyi işleyecek nitelikli işgücüne sahip olunması olmazsa olmazlardandır.</p><p>Peki, yeni dönemde hangi sektörler ekonomileri dönüştürecek?</p><p><br></p><p><strong>ENERJİ SEKTÖRÜ VE BU SEKTÖRDEKİ DÖNÜŞÜM</strong></p><p>Enerji kaynaklarına sahip olmak artık ekonomik bağımsızlık ile eş anlamlıdır.</p><p>Fosil kaynakların alternatifsiz olduğu dönemden bu kaynaklara alternatif olan yenilenebilir kaynaklara geçiş enerji-ekonomi ilişkisini de değiştiriyor. Yani enerjide kaynak zenginliğinden teknoloji ve kritik ham madde kontrolüne geçiş süreci yaşanmaktadır.</p><p>Diğer yandan, dijital ve yeşil dönüşüm sürecinde stratejik ham maddelere sahip olma savaşı yaşanıyor. ABD ve Çin arasında yaşanan rekabet, bu kaynaklara kimin sahip olacağıyla birebir ilgilidir.</p><p>Çünkü, elektrikli araçlardan yüksek teknolojili savunma sistemlerine kadar her şey minerallere ve nadir toprak elementlerine olan ihtiyacı arttırıyor.</p><p>Bu madenlere erişimi olan ve onları teknolojiye dönüştürebilen ekonomiler, dünya ekonomisinde hakim güç ve lider olmayı beraberinde getirecektir.</p><p>Bu da enerji alanında başta da mineraller ve nadir toprak elementleri alanında savaşı daha da şiddetlendirmektedir.</p><p><br></p><p><strong>NİTELİKLİ İŞGÜCÜ VE YAPAY ZEKA</strong></p><p>Dijitalleşme ve yapay zeka, bir çok sektörde maliyetleri düşürerek ülkenin rekabet gücünü arttıracaktır. </p><p>Bu süreçte verileri işleyecek yüksek vasıflı iş gücüne sahip olan ülkeler yapısal dönüşümü hızlandıracakları gibi dijital yetkinlikleri ve veriden değer üretme kapasitelerini de arttıracaklardır.</p><p>Yani veri işlemenin sermaye kadar önemli olacağı bir dönemdeyiz.</p><p><br></p><p><strong>SAVUNMA SANAYİ</strong></p><p>Başta da internet olmak üzere bir çok yeniliğin savunma sanayinde geliştirilmesi, bu sektörün ekonomiyi dönüştürücü yüksek gücü bulunmaktadır. </p><p>Dolayısıyla savunma sektörüne yatırım; yüksek katma değerli üretim, ülkenin yerli teknoloji kapasitesinin artması ve ihracatın yapısının değişmesi dolayısıyla ekonomik büyük olarak GSYH’de önemli artış demektir. </p><p>Sonuç olarak, enerjide, savunma sanayinde, yapay zekada ve dünyanın yeni enerjisi olacak nadir toprak elementleri sahipliğinde yaşanacak değişim tüm ekonomiyi etkileyeceği gibi ülkenin küresel rekabet gücünü de belirleyen temel güç olacaktır.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/ekonomiyi-donusturecek-sektorler-4822837</link>
      <subcategory>Erdal Tanas Karagöl</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beş yıl önce CHP Genel Başkanını belediyeler konusunda uyarmıştım</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/bes-yil-once-chp-genel-baskanini-belediyeler-konusunda-uyarmistim-4822842</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/bes-yil-once-chp-genel-baskanini-belediyeler-konusunda-uyarmistim-4822842" rel="standout" />
      <description>Bu köşeyi takip edenler iktidar muhalefet ayırımı yapmadan sistemsel uyarılarda bulunduğumu hatırlayacaktır. CHP yaptığım uyarıları dikkate almış olsaydı bugün başına gelenler muhtemelen gelmeyecekti. İsteyen arşivlere bakabilir. 2021 yılında CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, genç mühendislerle yaptığı video konferans toplantısında; “Kamu yönetiminde liyakati egemen kılmak, KPSS’de sözlüyü tümüyle kaldırmak zorundayız. Bir genelgeyle her şey değişebilir, Cumhurbaşkanlığı’nın genelgesi.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296622&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296622&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bu köşeyi takip edenler iktidar muhalefet ayırımı yapmadan sistemsel uyarılarda bulunduğumu hatırlayacaktır. CHP yaptığım uyarıları dikkate almış olsaydı bugün başına gelenler muhtemelen gelmeyecekti. İsteyen arşivlere bakabilir.</p><p>2021 yılında CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, genç mühendislerle yaptığı video konferans toplantısında; “Kamu yönetiminde liyakati egemen kılmak, KPSS’de sözlüyü tümüyle kaldırmak zorundayız. Bir genelgeyle her şey değişebilir, Cumhurbaşkanlığı’nın genelgesi. Bütün kamu kurumları sadece boş kadrolarını KPSS’den talep edip dolduracaklardır. Hiçbir kamu kurumu KPSS dışında eleman alamaz artık. Niçin yapılmıyor bu? Torpil yüzünden yapılmıyor. Torpilin de gözü kör olsun diyoruz” demişti.</p><p>Yıllardır CHP yönetimine bu köşeden bedava danışmanlık yapıyorum ama adamlar ne demek istediğimi bir türlü anlayamadılar ve sonuç ortada. Yıllardır CHP’li belediyelerdeki kötü uygulamaları başlıklar halinde sıralıyorum. Ancak anlattıklarım adamlarının bir kulaklarından girip diğerinden çıktığı için çok dikkate almadılar. Şimdi ise cırcır böceği gibi köşe bucak çalıp çığırıyorlar. İsterseniz daha önce yaptığım uyarıları hatırlayalım. </p><p><br></p><p><strong>İşe alımlarda objektif kriterler getirmelerini önermiştim</strong></p><p>CHP’nin 2015 ve 2018 yılı seçim bildirgelerinde atamalarla ilgili 7 önemli kritere yer verilmişti. Bu kriterler CHP için belediyelerde adeta can simidi gibiydi. Ancak CHP, belediyelerde seçimi kazanınca aç kurtlar gibi teşkilatlarının sponsorluğunda kadrolara saldırdılar. Şimdi ise iki gözleri iki çeşme halinde paçalarından akan pislikleri temizlemekle meşguller.</p><p>Malum, belediyeler iktidar adayları için küçük bir iktidar provasıdır. Üzülerek belirtelim ki CHP, seçim beyannamelerinde yazdıklarının tamamını CHP’li belediyelerde adeta paspas edip ayaklar altında ezmiştir. Şimdi ise ezdiklerinin suyu boğazlarına durmaya başladı. CHP’li belediyeler hem KPSS A grubu kadrolara hem de KPSS B grubu kadrolara sözlü sınavla eleman alıyorlar. Yapılan sınavlarda ise CHP’nin seçim beyannamesinde yer alan taahhütlerinin hiçbirisine uyulmadığını görebilirsiniz. İşte bu tür ikircikli uygulamalar CHP’nin ve yöneticilerinin inandırıcılığını kaybettiriyor.  </p><p>Eğer CHP yönetimi seçim vaatlerinde samimi olsaydı, öncelikle CHP’li belediyelere bir genel yazı göndererek hem KPSS A grubu kadrolara hem de KPSS B grubu kadrolara memur alımları ile işçi alımları ve sözleşmeli personel alımlarında hiçbir şekilde sözlü sınav yapılmayacağını ya da sınavların kameraya kaydedileceğini talimatlandırırdı. Böyle bir talimat olsaydı şuan başına gelenler belki de gelmeyecekti. Ancak, şu ana kadar böyle bir yaklaşım göremedik. Şimdi ise her gün bir pislik patlak veriyor ve kuralsız bir şekilde yaptıklarının acı acı faturasını ödüyorlar.</p><p>Sınavların bağımsız, adil, objektif ve şeffaf bir biçimde gerçekleştirilmesinin sağlanacağını taahhüt eden bir parti, öncelikle CHP’li belediyelerde genel bir uygulama ile sözlü sınavı tamamen kaldırır ya da sözlü sınavlarda kamera kaydı uygulamasını başlatırdı. Ne yazık ki şu ana kadar böyle örnek bir uygulamayı göremedik. Kurumların istemesi halinde KPSS puanı en yüksek olandan başlayarak personel alımı yapması mümkündür. Mesela yıllardır CHP’nin kalesi olan İzmir Büyükşehir ile Çankaya Belediyesi’ndeki objektif (!) personel alımları kamuoyu ile paylaşılabilir. Ya da sınavlara KESK ve DİSK dışındaki memur ve işçi sendikalarından gözlemci katılımı da sağlanabilir. Bunu yapmak için iktidar olmaya gerek yoktur. Hala fırsat varken CHP’li belediyelerde sadece KPSS’nin esas alınacağını açıklayabilirler. Zararın neresinden dönerlerse kardır diyerek yeni bir sayfa açabilirler. </p><p><br></p><p><strong>Güzellik kraliçesini sınavsız olarak kariyer uzmanı atamışlardı</strong></p><p>Şuan tutuklu İmamoğlu da göreve gelmeden önce “İşe alımlarda şeffaflığı ve liyakati getiriyoruz. Belediyenin ve iştiraklerinin personel alımlarını ve kriterlerini açıkça ilan edecek, iş arayan vatandaşlarımız kariyer sayfamıza online olarak başvurup tüm süreci takip edebilecekler” demişti. İmamoğlu koltuğa oturduktan sonra sistemin açıklarını sonuna kadar kullanarak halka verdiği her şey çok güzel olacak sözünü tutmuştu. Şimdi ise yaptıklarının çok güzel bir şekilde faturasını ödüyor.</p><p>Nitekim Miss Turkey Güzellik Yarışması’na katılan 24 yaşındaki CHP Büyükçekmece Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı’nın, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki İstanbul Personel Yönetim A.Ş.’de ilansız ve sınavsız kariyer danışmanı olarak göreve başlatarak her şey çok güzel olacak sözünü somutlaştırmıştı. Moda ve Tekstil Bölümü mezunu bir hanımın sınavsız kariyer danışmanı olarak atanmasını normal görenlere elbette diyecek bir şeyimiz olamaz. </p><p>Göreve başlarken personel alımlarında şeffaflıktan, adaletten ve liyakatten bahsederek kendine yön tayin eden bir kişinin Miss Turkey benzeri kişileri ilansız ve sınavsız olarak işe almasında herhalde bir hikmet vardır. </p><p><br></p><p><strong>Pavyon çalışanlarını sınavsız işe alacak kadar zıvanadan çıkılmış  </strong></p><p>İşçi ve memur alımlarında da sözlü sınav uygulaması ile suistimallere devam edildiğini görüyoruz. Yani İş-Kur tarafından gönderilen adaylar arasından sözlü sınav yapılmaktadır. Aynı şekilde memur alımlarında KPSS’nin yanında sözlü sınav da yapılmaktadır. Sözlü sınava en fazla karşı çıkanların sözlü sınavlarla neler yaptıkları ortaya dökülmeye başladı.</p><p>Sözlü sınavlara ver yansın edenler sözlü sınavı da bir kenara iterek belediye iştiraklerini sınavsız ve ilansız aldıkları elemanlarla doldurdular. Eğer belediyede istisnai kadro varsa veya iştirakler varsa sınavsız personel alımını imkan dahilinde kullanmayan yoktur. Yani, CHP’li belediyeler de özel kalem müdürlükleri vasıtasıyla eş dostu sınavsız memur yapıyorlar ya da iştiraklere sınavsız olarak işçi atıyorlar. Aynı şekilde sözleşmeli teknik personel alımında da sınavsız personel alımı yapıyorlar. Belediye iştiraklerine ise hiç girmeyelim. </p><p>Öyle ki adamlar pavyonlarda çalışanları dahi iştirakler üzerinden ilansız ve sınavsız işe alacak kadar zıvanadan çıkmışlar. Anlayacağınız şuana kadar ortalığa saçılanları temizlemek için alınacak dezenfektan maddesi doğrudan temin limitini aşmış durumda.</p><p><br></p><p><strong>CHP objektif uygulamalarla yeni bir başlangıç yapabilir</strong></p><p>CHP’nin tartışmasız kalesi olan ve yıllardır yönettiği İzmir Büyükşehir ve Çankaya Belediyeleri’nde objektif kriterlere göre yapacağı her çeşit atama ile yeni bir başlangıç yapabilir. Buralarda yapacağı objektif ve şeffaf uygulamalarla inandırıcılığı o kadar artacaktır. </p><p>Kim bilir CHP bir tövbe süreci başlatarak arınmaya başlayabilir. Gölge bakanlıklar kurup da gölge oyunu oynama yerine her belediyeyi masaya yatırarak suistimallere dur denilecek bir sistem kurularak yeni bir başlangıç yapılabilir. Böylelikle CHP’li belediyelerdeki baldız, yeğen, damat, sevgili vb. atamaları sona erdirilir. Bu Genel Başkanla zor diyenleri duyar gibiyim. Bizimki de hayal işte ama çıkmadık candan da ümit kesilmezmiş.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/bes-yil-once-chp-genel-baskanini-belediyeler-konusunda-uyarmistim-4822842</link>
      <subcategory>Ahmet Ünlü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye İslâm’ı kaybederse, istiklal ve istikbali tehlikeye düşer…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/turkiye-islami-kaybederse-istiklal-ve-istikbali-tehlikeye-duser-4822844</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/turkiye-islami-kaybederse-istiklal-ve-istikbali-tehlikeye-duser-4822844" rel="standout" />
      <description>Özellikle 17-25 Aralık’tan itibaren Türkiye’ye karşı kimi zaman açık kimi zaman örtük bir savaş yürütüyor emperyalistler! İçerden ve dışardan kuşatmaya, karıştırmaya, iş savaş çıkarmaya, istiklal ve istikbal mücadelesini durdurmaya, hâsıl-ı kelâm diz çöktürmeye çalışıyorlar Türkiye’ye. 17-25 Aralık girişimi de, Gezi kalkışması da, 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi de Türkiye’ye diz çöktürme girişimleriydi... 15 Temmuz’un ikinci ayağı ile üçüncü ayağı eşzamanlı olarak yürütülüyor: 15 Temmuz’un ikinci</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296682&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296682&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Özellikle 17-25 Aralık’tan itibaren Türkiye’ye karşı kimi zaman açık kimi zaman örtük bir savaş yürütüyor emperyalistler!</p><p>İçerden ve dışardan kuşatmaya, karıştırmaya, iş savaş çıkarmaya, istiklal ve istikbal mücadelesini durdurmaya, hâsıl-ı kelâm diz çöktürmeye çalışıyorlar Türkiye’ye.</p><p>17-25 Aralık girişimi de, Gezi kalkışması da, 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi de Türkiye’ye diz çöktürme girişimleriydi...</p><p>15 Temmuz’un ikinci ayağı ile üçüncü ayağı eşzamanlı olarak yürütülüyor: 15 Temmuz’un ikinci ayağı, FETÖ üzerinden cemaatler hedef gösterilerek Türkiye’nin İslâmî omurgası çökertilmeye çalışılıyor: Dışardan gelen tehditler hafifleyince, bu proje devreye giydiriliyor hemen içerde: Hem cemaatlerin birbirine düşürülmesi hem de cemaatler / tarikatlar bahane edilerek İslâmî duyarlılıkların zaten çok da etkisi olmayan rolünün devletten bütünüyle temizlenmesi projesi canhıraş bir şekilde devreye sokulmaya çalışılıyor.</p><p>Türkiye, tarihî bir süreçten geçiyor: 7 milyonluk genç kuşağın 5 milyonu bu ülkeye, bu ülkenin ruhuna, ruh köklerine, İslâm’a olan aidiyet bilincini de aidiyet bağlarını da kaybetmiş durumda.</p><p>Bu çocukları kötülemek, karalamak için yazmıyorum bu satırları.&nbsp;</p><p>Sadece verili konuşmak için zikrediyorum bunları.&nbsp;</p><p>Bu çocukların bu hâle gelmelerinin asıl sorumluları aileleri, eğitim kurumu, dolayısıyla devletin bizatihî kendisidir.</p><p>Sonuçta, gelinen noktada, genç kuşakların İslâm’la ilişkileri sıfırlanıyor: Liselerdeki çocuklarımızın %95’inin İslâmî bir derdi, rüyası, hayali, iddiası yok. Daha da vahimi, çocuklarımız, bizim okullarımızda “ben Müslümanım” diyemiyor, diyenler “Araplaşmak”la yaftalanıyor ve mobinge maruz kalıyor! İnanılır gibi değil ama gerçek bu!</p><p>İslâm›la ilişkisi sıfırlanan, aidiyet bilinci yok olan kuşaklar, bu toprakları koruyamazlar.</p><p>Köklü bir direniş, diriliş ve varoluş yolculuğuna ihtiyacı var bu toplumun.</p><p>Böyle giderse, bu toplum İslâm’ı terk eder ve yok olma sürecine sürüklenir -Allah muhafaza.</p><p>Bu toplum varlığını İslâm’a borçludur.</p><p>Tarihte varlık göstermesini, tarihin akışını değiştirecek büyük medeniyet yolculukları gerçekleştirmesini İslâm’a borçludur.</p><p>İki asırlık modernleşme tecrübesi, Cumhuriyet’le birlikte önce devletin bütün kurumlarının İslâm›dan arındırılmasıyla sonuçlandı.</p><p>İkinci aşamada da toplumun seküler zihin kodlarına göre yeniden inşa edilmesiyle birlikte İslâm’dan uzaklaştırılması projesi yürürlüğe konuldu.</p><p>Toplumun sekülerleşmesi süreci, sağ-muhafazakâr iktidarlar eliyle gerçeğe dönüştürüldü.</p><p>Gelinen noktada İslâmî kesimler güle oynaya sekülerleşiyor, İslâmî duyarlıklarını yitiriyor, hatta İslâmî kesimlerin çocukları deizme, ateizme doğru kayıyor...</p><p>Toplumda İslâm’ı terk etme süreci yaşanıyor hızla...</p><p>Oysa bu toplum İslâm’ı kaybederse hiçbir şeyi kazanamaz, varlığını bile sürdüremez.</p><p>Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi asıl şimdi başlıyor...</p><p>Dünyanın tam da İslâm’a şiddetle ihtiyaç duyduğu, salgını bile İslâm’ın temizlik anlayışı ve korunma yöntemleriyle yenmeye çalıştığı bir zaman diliminde, Türkiye’nin, toplumun İslâm’ı terk ediyor olması, ürperticidir insanlığın geleceği adına.</p><p>Bu toplumun yeniden Müslümanlaşması, adalet, hak-hukuk, helâl haram ölçüleri gibi İslâmî ilkeler ışığında yeniden inşa edilmesi gerekiyor.</p><p>Eğitimin, kültürün, sanatın, medyanın sömürgeci, mankurtlaştırıcı bir zihniyetle adeta toplumu yok etmek için savaştığı bir ortamda toplum, genç kuşaklar İslâm’ı terk etmeyecekler de ne yapacaklar!</p><p>Acil önlemler alınması şart. Türkiye’nin istiklal ve istikbali tehlikelide!</p><p>Vesselâm.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/turkiye-islami-kaybederse-istiklal-ve-istikbali-tehlikeye-duser-4822844</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mahremiyet mi güvenlik mi: Instagram üzerinden bir okuma</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/mahremiyet-mi-guvenlik-mi-instagram-uzerinden-bir-okuma-4822850</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/mahremiyet-mi-guvenlik-mi-instagram-uzerinden-bir-okuma-4822850" rel="standout" />
      <description>Özgürlük ve güvenlik arasındaki diyalektik ilişki konjonktürel olarak farklılık gösterse de bu iki kavramın pratikte hep bir çatışma içerisinde olduğu görülmüştür. Zaman zaman güvenliğin öncelendiği ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir zemin söz konusu olurken zaman zaman da mutlak özgürlük algısı üzerinden güvenliğin paranteze alındığı dönemler söz konusu olmuştur. Risk ve tehditlere muhatap olma kapasitesine göre değişen bu durum, iki kavramın uygulanması ile ilgili soru işaretleri ve spekülasyonları</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296811&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296811&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Özgürlük ve güvenlik arasındaki diyalektik ilişki konjonktürel olarak farklılık gösterse de bu iki kavramın pratikte hep bir çatışma içerisinde olduğu görülmüştür. Zaman zaman güvenliğin öncelendiği ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir zemin söz konusu olurken zaman zaman da mutlak özgürlük algısı üzerinden güvenliğin paranteze alındığı dönemler söz konusu olmuştur. Risk ve tehditlere muhatap olma kapasitesine göre değişen bu durum, iki kavramın uygulanması ile ilgili soru işaretleri ve spekülasyonları da artırmaktadır. </p><p>Örneğin, terör başta olmak üzere asayiş ile ilgili daha fazla sorun yaşayan bir ülkenin, güvenliği ön plana çıkarması olağan bir durumdur. 11 Eylül sonrasında Batı’da başlayan terör furyasının 2015 sonrasında DAEŞ ile birlikte Avrupa içlerinde hissedilmesi, özgürlük-güvenlik dengesi tartışmalarının daha fazla yapılmasına neden olmuştur. Önceki yıllara göre çok daha sahici bir perspektiften yapılan bu tartışmalarda güvenliğin öne çıkarıldığı bir sosyo-politik düzlem söz konusu olmuş ve yakıcı gerçeklikle yüzleşildiğinde bu dengenin özgürlükler aleyhine işletilebildiği çok açık biçimde görülmüştür.</p><p>Özgürlük-güvenlik ikileminin çok baskın biçimde hissedildiği teknoloji sahası da bu tartışmaların en fazla yapıldığı alanlardan. Başta sosyal medya platformları olmak üzere birçok teknoloji şirketinin izlediği politika, güvenlikle ilgili kaygıları artırdığı gibi, özgürlükler ile ilgili baskıları da çok daha yoğun biçimde hissettirmektedir. Son günlerde Palantir’in manifestosu üzerinden yoğunlaşan bu tartışmalara Instagram’ın kararıyla yeni bir soluk geldi. META bünyesinde bir platform olan Instagram, geçtiğimiz günlerde doğrudan mesajlar için uygulanan uçtan uca şifreleme prosedürünün kaldırıldığını açıkladı. Platform açısından  radikal bir karar anlamına gelen bu uygulama, içeriklerin şirket tarafından kontrol edilmesi ve söz konusu içeriklere istenildiği zaman ulaşabilmesi anlamına geliyor. Peki bu uygulama META bünyesindeki muhtelif yapılar ve sosyal medyayı domine eden diğer platformlar tarafından da uygulanabilir mi? Yarın bir gün Whatsapp başta olmak üzere muadili platformların benzer bir eğilimle hareket etmesi mümkün mü? </p><p>Hiç kuşkusuz bu sorular önemli. Her ne kadar platformlar kullanıcıları ile belirli sözleşmeler üzerinden anlaşma yapsa da temel soru, ilan edilen kuralların uygulanıp uygulanmadığı. Bir diğer soru işareti ise, bu platformların merkezlerinin olduğu yerlerdeki ülkeler ile kurulan ilişki. Son dönemde İsrail ve ABD’nin bazı platformlarla kurduğu olağandışı ilişki bu konudaki soru işaretlerini artırmıştı. </p><p>Bu nedenle Palantir’in manifestosunda bir tür vatanseverlik olarak takdim ettiği, içinde yetişilen ülkeye borçlu olma yaklaşımı, teknoloji şirketlerinin, ülkeleri ve müşterileri arasında kaldıklarında nasıl bir tutum takınacaklarıyla ilgili soru işaretlerini artırmaktadır. O nedenle herhangi bir grup ya da kişinin yazışmalarının ya da sosyal medya üzerinden uçtan uca şifreleme ile gönderdikleri içeriklerin üçüncü bir taraf ile paylaşılması ihtimali, mahremiyet başta olmak üzere özgürlükler açısından da ciddi sorunların yaşanacağını göstermektedir.</p><p>Mark Zuckerberg, 2019 yılında “gelecek gizliliktir” (the future is private) sloganı  ile mahremiyete ne denli önem atfettiğini göstermiş ve META’ya dair soru işaretlerini ortadan kaldırmak istemiştir. Fakat gelinen noktada, her ne kadar bu tür kararlar bir tür güvenlik kaygısı üzerinden meşrulaştırılsa da, META’nın kendisi ile ilgili soru işaretlerini gideremediği aşikar. Bu nedenle platformlar arasındaki rekabetin de bir sonucu olarak ortaya çıkan yeniliklerin özgürlük ve mahremiyet ilkeleriyle ne denli uyumlu olup olmadığı konusu önemli. </p><p>Hatırlarsanız Cambridge Analytica, sadece ilgili platformların seçmen profili üzerinden seçimlere müdahale tartışması değildi, aynı zamanda Facebook gibi bir platformun üçüncü kişilerle izinsiz olarak verileri paylaştığı meselesiydi. Sadece seçim dönemleriyle sınırlı kalmayan bu tür skandallar, bireysel hayatın mahremiyetini ifşa eden birçok saldırı ile de gündeme gelmekte ve platformların gizlilik ve güvenlik ilkelerinin, pratikte birçok sorun içerdiği görülmektedir. </p><p>META bünyesindeki bir diğer platform olan Whatsapp ile ilgili, mesajların depolandığı ve saklandığı yönündeki spekülasyonla birlikte düşündüğümüzde, ortada ciddi bir sorun olduğu anlaşılmaktadır. Kimi zaman devletlerin bazı yasaları göstererek meşrulaştırdığı içerik edinimi kimi zamanda Cambridge Analytica örneğinde olduğu gibi kullanıcılar mağdur edilmektedir. Bu denli yoğun spekülasyonların ortasında şu soruyu sormakta fayda var; milyarlarca kullanıcısı olan platformların uçtan uca şifreleme noktasındaki esneklikleri ya da tasarrufları bireyler ve devletler açısından ne tür sorunlar ortaya çıkarır? Kritik görevdeki bir devlet adamının herhangi bir platformdaki içerikleri, bir istihbarat örgütü marifetiyle ele geçirildiğinde ne tür çatışmalar söz konusu olur? Sıradan insanların mahrem olarak addettikleri içerik ve görsellerin geniş kitleler tarafından bilinme ihtimali güvenlik açısından ne tür zafiyetler ortaya çıkarır? Benzer sorular üzerinden tartışmamız gereken bu tür platformların, güncel durumları üzerinden yeterince düşünmediğimiz kanaatindeyim. Bir tür egemenlik meselesine de dönüşen bu durum, bütün boyutları ile incelenmeli ve bu konu özgürlük-güvenlik dengesi gözetilerek makul bir seviyede çerçevelendirilmelidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/mahremiyet-mi-guvenlik-mi-instagram-uzerinden-bir-okuma-4822850</link>
      <subcategory>Turgay Yerlikaya</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD’nin çöküşünü kim istiyor?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/abdnin-cokusunu-kim-istiyor-4822851</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/abdnin-cokusunu-kim-istiyor-4822851" rel="standout" />
      <description>Körfez Savaşı her boyutuyla tıkanmış bir manzara arz ediyor. Nasıl çözüleceği meselesi ise artık son derecede belirsiz seyrediyor. Savaşın tuhaf bir savaş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Muharebe sâhasında cümle tarafların ağır yaralı olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki bu yaraların mâhiyeti birbirinden hayli farklı. İran, Körfez Devletleri ve İsrâil ağır vurulmuş vaziyette. Tahribat her tarafta hayli yüksek. ABD ordusu ise küresel kapasitesini zorlayarak o coğrafyaya yığdığı gücü itibârıyla</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296868&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296868&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Körfez Savaşı her boyutuyla tıkanmış bir manzara arz ediyor. Nasıl çözüleceği meselesi ise artık son derecede belirsiz seyrediyor. Savaşın tuhaf bir savaş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.  </p><p>Muharebe sâhasında cümle tarafların ağır yaralı olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki bu yaraların mâhiyeti birbirinden hayli farklı. İran, Körfez Devletleri ve İsrâil ağır vurulmuş vaziyette. Tahribat her tarafta hayli yüksek. ABD ordusu ise küresel kapasitesini zorlayarak o coğrafyaya yığdığı gücü itibârıyla tam bir fiyasko yaşıyor. Uçaklarını , helikopterlerini kaybetti. Onlarca üssü ise ağır yara aldı. Saklıyorlar, ama azımsanmayacak bir asker kaybı olduğunu görüyoruz. Buna rağmen istediklerinin hiçbirini elde edemedi.   </p><p>Muharebe sâhasının hâricine çıktıp meseleye  başka kıstaslar üzerinden baktığımızda ortada kaybeden yegâne taraf ABD’den başkası değil. İran’ın bu kıstaslara dayalı olarak kesin bir zaferinden bahsedebiliriz. Bir defâ moral üstünlük tamâmıyla İran’a  geçmiş vaziyette. ABD ve İsrâil’in müracaat ettiği değerler seti tamâmıyla kaybetmiş görünüyor. Küresel kamuoyuna pazarlanan müstebit, dinen fanatik zorba İran rejimi algısının yerinde yeller esiyor. İran’ı “çağdaş demokratik” bir İran hâline getirme misyonunun alıcısı kalmadı. Trump’ın açıkladığı ,ama bir türlü cesâret edip hayâta geçiremedi  Hürmüz’deki gemileri kurtarma operasyonuna “Özgürrlük Operasyonu” ismini vermesi , zannederim herkesi güldürmüştür.   Vicdânını hâlâ muhafaza edebilen küresel kamuoyunun gözünde İran , emperyalist tecâvüze uğramış mazlûm bir memleket olarak değerlendiriliyor. Başta İspanya ve Lâtin Amerika  olmak üzere Katolik dünyâsı, neredeyse tekmil İran’ın yanında bir konum almış vaziyette. ABD’nin  inandırıcılığı ve prestiji  artık yerlerde sürünüyor. Derin bir yalnızlık yaşıyor. Avrupa ve NATO kendisini yüz üstü bırakmış vaziyette. </p><p>İsrâil’in hâli de bundan farklı değil. Gazze soykırımıyla  başlayan antisiyonist his kabarmasının İran savaşından sonra alabildiğine büyümüş olduğuna şâhitlik ediyoruz.İsrâilli turistlerin dünyâda ne tarz muameleler gördüğüne bir göz atmak bile bunu anlamaya yeter. “Mazlûm, mâsum Yahudi imajı” hızla çöküyor. İsrâillilerin paralı olanlarının yüzbinlercesi daha şimdiden İsrâil’i terk etmiş vaziyette. Herkes İsrâil’in  İran savaşında taraf; üstelik muharrik taraf olduğunun farkında. Lâkin ateşkes aşamasında İsrâil’in duruşu hayli dikkat çekici. Hiç ön almıyorlar. Ezcümle, sanki bu savaşta bir taraf oldukları intibâını silmek; savaşı bir ABD-İran savaşına tahvil etmek gayretinde oldukları anlaşılıyor. Lübnan’da yürüttükleri savaş ise günden güne tam bir fiyaskoya dönüşüyor.  Her ikisin de kamuoyları büyük bir kaosa sürükleniyor. Siyâsî bölünmeler alabildiğine keskinleşiyor. </p><p>Evet, artık şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki  ABD’yi yeniden  en büyük yapmak ideali , ordusu çuvallayan ABD’nin yalnızlaşmasıyla ve karşısında büyük bir nefret dalgası doğurmakla neticelendi. Trump’a oy veren kitlenin hatırı sayılır bir kısmı bile ona ateş püskürüyor. Savaşın ekonomik faturasını ödeyen ve bunun karşılığında işsizlik ve enflasyonla cezâlandırılan ABD kamuoyu .Trump’ın ayakları altındaki halıyı çekmeye başladı.Daha evvel de olabilir, ama  en geç Kasım ayında Trump’ın ipinin çekileceğini düşünüyorum. Onun yerini alacak olan lider ve ekibinin bunun hesâbını Netanyahu’dan soracağını bekliyorum. Arkasındaki  ABD desteği dibe vurmuş olan  olan İsrâil’in ise yeni devirde eskisi kadar fütursuz at oynatabileceğini zannetmiyorum. Elbette bu geçiş ABD’yi eski konumuna geri getirmeyecektir. ABD Hegemonyası bu mâceradan ağır yaralı olarak çıkacak. Ama tedâvi kabul etmeyen bu yaraların zamân içinde işleyeceğini ve bu kovboy devletin tekmil vücudunu saracağını düşünüyorum. </p><p>Manzaraya daha büyük bir mercekle bakmaya çalıştığımda , çok net   olmasa da gördüğüm şeyler bana başka bir şeyleri düşündürüyor. Acaba ABD’yi dev bir güç hâline getirmiş olan bâzı tekeller artık ondan vazgeçmiş olabilirler mi? ABD’yi ABD yapan    bu tekeller artık  onu gözden çıkarmış olabilirler mi? Başlangıçta bu sualler tutarsız görünebilir? Lâkin dikkatli bir şekilde bağlamlarına oturtulabilirse yabana atılmamaları gerektiği anlaşılacaktır. </p><p>Bunun için Dolar-ABD bağına yakından bakmak faydalı olacaktır. Eğer üzerinde ABD’yi çağrıştıran simgelere ve ifâdelere bakıp,  bunun “ABD’nin millî parası” olduğu hükmünü verirsek yukarıdaki sualin özgül ağırlığını kavramamış oluruz. Her ne kadar o intibayı verse de ABD Doları esâsen ABD’nin değildir. Bu paraların ne bir vatanı, ne de devleti vardır. Birikim sürecindeki trafiğe bakıp bunu hemen anlayabiliriz. İtalya, İspanya, Hollanda, Fransa, Birleşik Krallık finansal sermâyenin farklı zamanlardaki üs merkezleri oldular. II.Umûmî Harp sonrasında yeni merkezin ABD olması ve cinsinin veyâ isminin  Stelin’den Dolar’a evrilmesi ona özgül ağırlığını  kaybettirmiyor. Târihte muhtemelen para kadar kolay kimlik değiştiren hiçbir şey yoktur. Paranın  trafiğini tâkip etmek için elimizde bâzı kıstaslar mevcut. Bir defâ para,  üretici güçlerin, buna ilâveten üretim hacimlerinin  en yüksek seviyede seyrettiği yere evrilir. Bu, birinci ksıtastır. İkinci kıstas, bâzılarının zannettiği gibi liberal hukuk değil,  kuvvetli müesses devlet yapılarının hüküm sürmekte olmasıdır. Nihâyet, kuvvetli ordular bunun üçüncü ayağını oluşturur. Bu kıstaslara göre ABD-Çin mukayesesi herşeyi ortaya koymaktadır. Üretim kapasitesi 1970’lerden itibâren  çökmekte olan olan ABD,bunu teknoloji üstünlüğünü bir müddet koruyarak hegemon konumunu telâfi edebildi. Ama son on seneler içinde bunu da kaptırdı. Elinde sâdece askeri gücü kaldı. İran savaşında bunu da kaybetti. Artık çöküşü kaçınılmaz. Finans tekelleri ,yeni teknoloji ekseninde kendi dönüşümünü de içerecek şekilde ABD’yi terk etmeye hazırlanıyor. Bavullarını hazırladılar. Geride bir enkaz bırakarak ABD’yi terk ediyorlar. Evvelâ , siyonist bir aşırı sağcı  bir akıl tutulmasıyla zıvanadan çıkan veyâ çıkartılan   ABD müesses nizâmının ve ordusunun önü açıldı. Kolay zaferler kazandırıldı ona. Yavaş yavaş batağa çekildi. İran ABD için son perde oldu. Bu son rezil perde için Trump ve şürekâsı biçilmiş bir kaftandı. Trump’ın performansı için söylenebilecek yegâne şey, ABD’ye en büyük kötülüğü yapacak bir başkan seçimi yapılmış olsa en kuvvetli aday kim olurdu sualine  verilecek cevâbın bire bir karşılığı değil de nedir? Raf ömrü şu aralar doluyor.  Şürekâsı ile berâber  buruşturulup çöpe atılacak. Birleşik Krallığın sahneye çıkması esâsen Ciity of London’ın sahneye çıkmasıdır. Günün sonunda olacak olan bu gibi göründü bana..Yabana atılmaması ve  elbette ince ince işlenmesi gereken bir tespit bu…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/abdnin-cokusunu-kim-istiyor-4822851</link>
      <subcategory>Süleyman Seyfi Öğün</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ufukta anayasa değişikliği görünüyor</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ufukta-anayasa-degisikligi-gorunuyor-4822854</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ufukta-anayasa-degisikligi-gorunuyor-4822854" rel="standout" />
      <description>Cumhurbaşkanı Erdoğan’la baş başa görüşmesinin hemen ardından partisinin grup toplantısında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli önemli açıklamalar yaptı. Bahçeli, “Abdullah Öcalan için statü açığı varsa, terörsüz Türkiye sürecine hizmet edecek şekilde bu açık ele alınmalıdır” dedi ve ekledi: “Bunun adının Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü olmasını öneriyorum.” Grup toplantısı çıkışında Bahçeli’ye CHP’nin devam eden Kurultay davası soruldu; Bahçeli, “Cumhuriyet Halk Partisi cumhuriyetin kurulduğu</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296931&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318296931&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’la baş başa görüşmesinin hemen ardından partisinin grup toplantısında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli önemli açıklamalar yaptı. Bahçeli, “Abdullah Öcalan için statü açığı varsa, terörsüz Türkiye sürecine hizmet edecek şekilde bu açık ele alınmalıdır” dedi ve ekledi: “Bunun adının Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü olmasını öneriyorum.”</p><p>Grup toplantısı çıkışında Bahçeli’ye CHP’nin devam eden Kurultay davası soruldu; Bahçeli, “Cumhuriyet Halk Partisi cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana var olan önemli bir siyasi kurumdur. Bu kurumun içinin karıştırılması, parçalanması, hukuki yönden zedelenmesi veyahut başka amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemesini temenni ederiz” cevabını verdi.</p><p>Devlet Bahçeli’nin Öcalan’la ilgili açıklamasının DEM’i, Kurultay açıklamasının ise CHP ve Özgür Özel’i memnun ettiğine şüphe yok.</p><p>Bir tarafta Terörsüz Türkiye süreci ağır aksak da olsa ilerliyor; diğer tarafta Ana muhalefet Partisi CHP çöküşün eşiğine geldi. Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi sonrası yaptığı açıklamalarla hem Terörsüz Türkiye sürecine ivme kazandırıyor hem de CHP’yi içinde kıvrandığı krizden çıkarmaya yönelik bir niyet beyan ediyor. DEM ve CHP’yi de memnun edecek bu sıcak açıklamalar, ister istemez bir Anayasa değişikliği ittifakını da akıllara getiriyor.</p><p>Anayasa’yı değiştirmek için 360 milletvekilinin “evet” oyuna ihtiyaç var. Ancak bu değişiklik referanduma gidiyor. Referandum hem maliyetli hem de toplum seçim yorgunu. Referandumsuz değişiklik için ise en az 400 milletvekilinin “evet” demesi gerekiyor. </p><p>TBMM’de şu anda AK Parti’nin 275, MHP’nin 46 milletvekili var; toplamı 321 ediyor. Cumhur İttifakı’nın sandalye sayısı Anayasa’yı referandum ile bile değiştirmeye yetmiyor. Eğer Anayasa değişikliğine destek verirse, DEM’in 56 milletvekiliyle toplam sayı 377 oluyor ki bu sefer de değişiklik referanduma gidiyor. </p><p>Anayasa’nın referandumla değişmesi de risklerine rağmen mümkün ancak geniş bir mutabakat sağlamak açısından CHP’nin sürece dahil edilmesi işleri kolaylaştırıyor.</p><p>Kutuplaşmanın, siyasi gerilimin bu derece yüksek olduğu bir ortamda CHP Anayasa değişikliği için ittifak yapar mı? MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin çağrısını tam da bu bağlamda okumak gerekiyor. </p><p>Hem CHP hem de Genel Başkanı Özgür Özel zor durumdalar. Bir tarafta Ekrem İmamoğlu’nun parti üzerinde para yoluyla elde ettiği basınç var. Diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu pusuda bekliyor, Kurultay’ın iptal davası var. CHP’li belediyelerden her gün bir skandal fışkırıyor. İstanbul ve ilçelerinden sonra Uşak ve Antalya ile ilgili iddialar ve ortaya saçılan deliller mide bulandırıcı. Özgür Özel, kılıcını sallayıp kelle alamıyor, yolsuzluk yapanları geride bırakıp yoluna devam edemiyor. Bütün bu kirli ilişkilerle irtibatlı görüntüsü verecek derecede bir sıkışmışlık içinde. Adeta bir şantaj altında kıvranıyor. İşin daha da kötüsü, CHP ve Özgür Özel’in üzerindeki baskı Cumhur İttifakı’ndan ya da yargıdan gelmiyor; partinin içi kaynıyor ve CHP ne yapıyorsa kendisi yapıyor. Yani parti dağılıyor.</p><p>Cumhur İttifakı, CHP’yi ve Özgür Özel’i düştüğü bu bataklıktan çekip çıkarabilir. Bu, yanlış anlaşılmasın, yargıya müdahale yoluyla değil siyaseten mümkün. Böylece hem Türkiye’nin köklü partisi dağılmaktan kurtulur hem de Anayasa değişikliği için bir ittifak zemini oluşabilir. Açıkçası CHP’nin böyle bir senaryoya “evet” demekten başka çıkışı da görünmüyor.</p><p>12 Eylül Anayasa’sının değişmesi herkesin arzusu. Bununla ilgili her partide birikim var, belli noktada uzlaşı da var. 2028 Mayıs’ında yapılacak genel seçimlere kadar süre de var. Mevcut sistemin aksaklıklarının da dahil edileceği, sistemin revize edilebileceği, geniş katılımlı bir değişiklik mümkün olabilir. Bakalım, yaşayıp göreceğiz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/ufukta-anayasa-degisikligi-gorunuyor-4822854</link>
      <subcategory>Aydın Ünal</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazzelinin Nazi kamplarındaki Yahudi’den farkı veya Hitler ile Netanyahu’nun farksızlığı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/gazzelinin-nazi-kamplarindaki-yahudiden-farki-veya-hitler-ile-netanyahunun-farksizligi-4822862</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/gazzelinin-nazi-kamplarindaki-yahudiden-farki-veya-hitler-ile-netanyahunun-farksizligi-4822862" rel="standout" />
      <description>Gazze’de ateşkesten sonra soykırımcı barbar İsrail saldırıları durmadı ama sanki Gazze’ye ilgi de yardımlar da büyük ölçüde durmuş vaziyette. Oysa Gazze’ye ilgi orada canlarını, mallarını ortaya koyan yiğit Gazze halkından ziyade ilgilenenleri ihya edecek bir ilgidir. Bingöl’deki panelde özellikle Gazze’nin bir acizlik, bir zavallılık, bir dram hikayesi değil bir direniş, isyan ve bütün insanlığa yeni bir umut hikayesi olduğunu vurguladık. Bu laf olsun diye söylenmiş bir söz değil. Gazze halkı kimseden</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297084&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297084&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Gazze’de ateşkesten sonra soykırımcı barbar İsrail saldırıları durmadı ama sanki Gazze’ye ilgi de yardımlar da büyük ölçüde durmuş vaziyette. Oysa Gazze’ye ilgi orada canlarını, mallarını ortaya koyan yiğit Gazze halkından ziyade ilgilenenleri ihya edecek bir ilgidir. </p><p>Bingöl’deki panelde özellikle Gazze’nin bir acizlik, bir zavallılık, bir dram hikayesi değil bir direniş, isyan ve bütün insanlığa yeni bir umut hikayesi olduğunu vurguladık. Bu laf olsun diye söylenmiş bir söz değil. Gazze halkı kimseden yardım umarak bu yola koyulmadı. Kendini kimseye ve kimse için değil sadece Allah’a ve Allah için adayan bir özgürlük yoluna girdi. Bu yola şehadet de, bugün çektikleri şeyler de dahildi ve çektiklerinden dolayı şimdiye kadar en ufak bir tereddüt, bir pişmanlık göstermedi veya geri adım atmadı. </p><p>Onlar açısından bu yola dünyanın da Müslümanların da acizlikleri veya ilgisizlikleri hatta ihanetleri de dahildi. Onların bu yolda ortaya koydukları fedakârlık bütün dünyaya hâkim olan eşkıya düzeninden mustarip olanlara bir umut ışığı yakıyor. İnsanın bu dünyada aşağılık mahluklara tanrı diyerek boyun eğmek zorunda olmadığını gösteriyor. Kula kulluğun insanların kanıksadıkları bir normal olduğu bir yerde başka bir ihtimali de gösteriyor. </p><p>Bugün Filistin halkına Nazi kamplarında babalarının-dedelerinin maruz kaldıklarının aynısını hatta beterini yaşatmaya çalışan İsrail kendi eski düşmanına yeterince benzedi. Ama bugün aynı zulmü çektirdiği Filistinlileri kendisine benzetemedi, benzetemiyor. Aralarındaki fark tam da Musa ile Firavun arasındaki fark kadar. İbrahim ile Nemrut arasındaki fark kadar. Yahudi anlatısındaki İshak ile Kur’an anlatımındaki İshak veya İsmail kadar. </p><p>Nazi kamplarında maruz kalınan Holokost’ta yüceltilen Yahudi mağdur bir zavallıdır, bir mazlum bir kurban, bir çıplak hayat bir homo sacer’dir. Onun mazlumluğundan, mağdurluğundan insanlığa seslenecek “imdat” çığlığından başka bir şey yoktur. Oradan kurtulduğu taktirde de insanlık için vaat ettiği hınçtan, kin ve öfkeden ve intikamdan başka bir şey yoktur. </p><p>Nitekim oradan kurtulduktan sonra sadece kendisine o zulümleri yapanlardan değil bütün insanlıktan intikam alma yoluna girdi. Başta “bir daha asla” sloganıyla bütün soykırım ihtimallerine yolu kapatan bir erdem kuralını işledi. Ama zamanla o kural bile sadece Yahudilere, hatta sadece İsrail devletine yarayacak şekilde bir sömürü tezgahına dönüştü. Kendi çektiği acıların üzerinden bütün dünyaya kendini alacaklı ilan etti. Bütün insan hakları söylemini, uluslararası hukuk düzenini, ekonomik düzeni kendi acılarının tazminatına dönüşecek şekilde yorumladı. Soykırım acılarını bile kendi tekeline aldı. Başka kimsenin acılarının kayda değer olmadığı izlenimini başarılı bir biçimde işledi. </p><p>Tanrısının kendisine verdiği on emiri bile Yahudi olmayanlar için askıya aldı: Öldürdü, yalan söyledi, fuhuşu-zinayı-pornografiyi yaydı, çaldı, faiz düzeniyle insanlığı iliklerine kadar sömürdü, komşusunun bütün haklarını yok saydı, tecavüz etti. Bütün bunların bir mazereti vardı onun için: Holokost mağduriyeti. Bir mağduriyetten bu kadar bitimsiz bir öfke ve intikam: işte İsrail. Nazi kamplarındaki zavallı, mağdur, aciz, çaresiz Yahudi’nin insanlığa vaat ettiği ve doğurduğu kıyım makinesidir İsrail. </p><p>Gazzeliler ise bugün çektikleri acılar ortada olsa da, Nazilere fazlasıyla benzemiş olan düşmanları karşısında, asla düşmanlarına benzemiyorlar. İsrail terör makinasının karşısında acizlik sergilemiyorlar, saf mazlum ve mağdur değiller, pes etmiyorlar, soykırım makinasının önünde ölüyü oynamıyorlar, Nazi kamplarının Muselmann imgesi gibi eğilmiyorlar. Malum Nazi kamplarında tam da bu tükenmişlik noktasına gelmiş, dibe vurmuş, vücutları kambur eğrisi sergileyen insanlara kampın diğer mağdurlarının taktıkları isimdir Muselmann. Oysa onlar Müslüman değildiler. O kamplarda, o hallerinde bile Müslümanlar hakkındaki aşağılayıcı oryantalist imgeyi işletmeye devam ediyorlarmış.</p><p>7 Ekim’de Gazzeli, bütün dünyadan Holokost’un intikamını almaya ahdetmiş, zamanın Nazisi hâline gelmiş bir güce karşı adeta bütün insanlık adına itiraz eden, direnen bir özne olarak ortaya çıktı. Bugün ise Gazze halkı, yalnızca İsrail’den ve onun hamisi olan ABD’den değil; onların yaptıklarını sınırsız bir suskunlukla seyreden, hatta yer yer içten içe bundan memnuniyet duyan rejimlerden de büyük acılar çekiyor. Fakat buna rağmen Gazzeli, yaşadığı acıları bir intikam gerekçesine dönüştüren bir yaklaşımın içinde değil. Bu çok büyük, çok hayati bir fark. Tam da dediğimiz gibi Firavun ile Musa, İbrahim ile Nemrut arasındaki fark gibidir.</p><p>Gazzeliler bugün bu zulme karşı çıkarak bütün dünyadan bir alacak talep etmiyorlar. Kendi özgürlüklerinin mücadelesini veriyorlar. Hapishanenin ardında da olsalar, zincirlere vurulmuş da olsalar, Allah’a, sadece Allah’a dayandıkları sürece özgür olduklarını, kula kul olmayacaklarını ilan ediyorlar (Akhî ente hurrun…). Kendi acılarını dramatize ederek buradan bir acizlik edebiyatıyla insanları kendilerine acındırma ve buradan insanlara bir fatura, bir intikam hesabı çıkarmıyorlar. Bilakis duruşlarıyla bütün insanların bu eşkıya düzeninin elinde esir ve kul hale gelmiş olduğunu ifşa ediyorlar, bütün insanlara bu esaretten kurtuluş, kula kulluktan sıyrılış yolunun mümkün olduğunu gösteriyorlar. Bir iyilik, bir ihsan talep etmiyorlar, bir iyilik vermeyi teklif ediyorlar ve duruşlarıyla bunu vaat ediyorlar. </p><p>Gazze ile ilgilenmek bu teklife icabet etmek, esaretten kurtuluş için umutları yeşertir, insanı ihya eder. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/gazzelinin-nazi-kamplarindaki-yahudiden-farki-veya-hitler-ile-netanyahunun-farksizligi-4822862</link>
      <subcategory>Yasin Aktay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kalbin sarmaşık hali</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/kalbin-sarmasik-hali-4822869</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/kalbin-sarmasik-hali-4822869" rel="standout" />
      <description>Hayatın büyük hikayesi hiç sona ermeyecekmiş gibi akıp dururken, her gün içinde onunla birlikte akan sonsuz küçük hikâye kendi sonlarına bağlanıyor ansızın. Büyük fotoğrafta pek görünmeyen, fark edilemeyen sonlarına… “Geride bıraktığımız her şey nasıl büyük bir hızla kaybolup gidiyor gözümüzden” diye yazdı küçük not defterine ve şöyle devam etti: “Bu aslında eriyip gitmekte olan varlığımızın görüntüsü!” Çoğumuz için hayatın büyük hikâyesi çevremizi saran bir atmosfer gibi… Evet, onun içinde nefes</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297144&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297144&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hayatın büyük hikayesi hiç sona ermeyecekmiş gibi akıp dururken, her gün içinde onunla birlikte akan sonsuz küçük hikâye kendi sonlarına bağlanıyor ansızın. Büyük fotoğrafta pek görünmeyen, fark edilemeyen sonlarına…</p><p>“Geride bıraktığımız her şey nasıl büyük bir hızla kaybolup gidiyor gözümüzden” diye yazdı küçük not defterine ve şöyle devam etti: “Bu aslında eriyip gitmekte olan varlığımızın görüntüsü!”</p><p>Çoğumuz için hayatın büyük hikâyesi çevremizi saran bir atmosfer gibi… Evet, onun içinde nefes alıp veriyoruz. Ama bizim için hayat dediğimiz şey aslında o atmosfer içinde parlayıp sönün bir kıvılcım gibi, çakıyor ve bitiyor. Ve anlaşılması zor ama bizim hayata dahil ettiğimiz her şey o bir anlık çakma içinde oluyor ve sonra sönüp bitiyor adeta. Ömürlerimiz şu kadar yıl süren bir ânın hikayesi… Bize ayrılan zamanın içine dürüldüğü bir ân! Daha uzun süren şey büyük hikâyeye karışan hikâyemiz, göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden ömürlerimiz değil!  </p><p>“Küçükken kütüphaneden sadece birinci şahıs ağzından yazılmış kitapları seçerdim, çünkü onlarda başkahramanın ölmediğini bilirdim. Eh, gerçek kahramanın ölmesine rağmen birinci şahıs ağzından yazılmış bir kitap bu. Sadece hikâyenin anlatıcıları hayatta kalıyor, ama onlar da bir gün ölecek. Sadece hikâyeler hayatta kalacak” diye yazmış ‘Bahçıvan ve Ölüm’ adını verdiği kitabında Georgi Gospodinov.</p><p>Tarih kitaplarından okuduğumuz şey hayatın hikâyesi değil aslında, o kitaplarda yazılı olan zamanın hikayesi. Hayatın gerçek hikâyesi, her yaşayan tarafından ayrı ayrı suya ya da havaya yazılan küçük hikâyelerin toplamından oluşuyor. Bir derin fısıltı olarak hayatın içinde uğuldayıp duruyor o hikâyeler ve hemen hiç kimse tarafından baştan sona okunamıyor. Bir iz, bir duygu, bir hatıra, bir tarifsiz sevinç, bir ürperti, bir yara, bir ah olarak hep aramızda, soluduğumuz havanın içinde duruyor onlar. Damağımızda bir kekre tat, içimizde sebebini bilemediğimiz bir heyecan ya da peşinden gitmeyi hep istediğimiz ama hiç gitmediğimiz bilmeceler olarak bizimle birlikte yaşıyor, bizi etkiliyor ama kendilerini hiç tam olarak göster-miyorlar. </p><p>Georgi Gospodinov’un aynı kitabından bir dokunaklı alıntı daha: </p><p>“Seni seviyorum, senin için üzülüyorum gibi güçlü sözler söylemenin kabul görmediği bir kültürde, insanlar sevgilerini ifade etmek için farklı yollar bulur. Annelerimizin suskunluklarından harika börekler yaptığını daha önce yazmıştım. Babam ise bahçeyle ilgilenirdi. Hem de ne bahçeydi! Sanırım bunlar bize duydukları sevginin ilanlarıydı.”</p><p>Sevgi, tarifini yapmaya yeltenenlerin lisanlarına her zaman büyük gelen, onları aciz bırakan bir şey! İçinde anlam olan her şeyin sevginin varlığı ya da yokluğuyla mutlaka bir ilgisi var. </p><p>Ancak coşkuyla, heyecanla, önünü arkasını düşünmeden sevmeyi başarabilenleri canlı kabul etmek gerekiyor belki de. Can, yani insanın etine kemiğine, damarına, sinirine, yani fizyolojisine eklenen o ruhani ‘şey’; belli ki sadece bunun için orada, sadece sevmek için var. Bizi içimizden hakikate doğru çeken şey de esasen bu!</p><p>Aşk ile sarmaşık arasında bildiğiniz üzere etimolojik bir bağlantı var. Sarmaşık sarmaşacak bir şey arayarak çıkarıyor başını topraktan. Bulduğunda da ona sevgiyle sarılıyor. Ama bu sarılma hali bir an sürmüyor, kendini çoğaltarak sarmaşığın bütün hayatı oluyor. Sarmaşık kendi kendine olmaktan vazgeçiyor böylece; sarıldığı, yani meftunu olduğu şeyin hayatına kendini bırakıyor, onunla büyüyor, onunla serpiliyor, onunla boy atıyor, onunla yaşıyor. Kollarını sevdiğinden çözerseniz, çok dayanamıyor, kısa zamanda kuruyup gidiyor.</p><p>“Dün bir yağmur damlasına aşık olmuştum” dedi meczup, “Bugün de yere düşmüş bir susam tanesine aşık oldum. Elhamdülillah!”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/kalbin-sarmasik-hali-4822869</link>
      <subcategory>Gökhan Özcan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyah giyen adamlar, Muhsin Yazıcıoğlu’nu helikopter enkazından sağ çıkararak işkence ile öldürmüş!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/siyah-giyen-adamlar-muhsin-yazicioglunu-helikopter-enkazindan-sag-cikararak-iskence-ile-oldurmus-4822874</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/siyah-giyen-adamlar-muhsin-yazicioglunu-helikopter-enkazindan-sag-cikararak-iskence-ile-oldurmus-4822874" rel="standout" />
      <description>ÖNSÖZ; Bilindiği üzere, Faili meçhul dosyaların çözümü amacıyla T.C. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde ‘Faili Meçhulleri Araştırma Daire Başkanlığı’ kurulmuştur. Sayın Adalet Bakanımız Akın Gürlek’in konu ile ilgili yaptığı açıklamada, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, 1993 yılının Türkiye açısından karanlık bir dönem olduğunu ifade edip bazı dosyaların zaman aşımına uğradığını, ancak ‘Yeni bilgi ve belgeler gelirse bunlarla ilgili</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297252&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297252&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ÖNSÖZ;</p><p>Bilindiği üzere, Faili meçhul dosyaların çözümü amacıyla T.C. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde ‘Faili Meçhulleri Araştırma Daire Başkanlığı’ kurulmuştur. Sayın Adalet Bakanımız Akın Gürlek’in konu ile ilgili yaptığı açıklamada, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, 1993 yılının Türkiye açısından karanlık bir dönem olduğunu ifade edip bazı dosyaların zaman aşımına uğradığını, ancak ‘Yeni bilgi ve belgeler gelirse bunlarla ilgili çalışmalar yaparız ve sonuna kadar gideriz’ açıklaması doğrultusunda 1993 yılı içinde kaleme aldığım köşe yazılarımından şehit Muhsin Yazıcıoğlu’ nun azmettiricisi terör elebaşı Gülen vefat ettiğinden Helikopter kazasından sağ olarak kurtulmasına rağmen fetöcü hainlerce işkence edilerek öldürülmüş ve işkence görüntülerinin  kaydedildiği kaset üst düzey  bir örgüt militanı tarafından fetö elebaşı fethullah gülene teslim edilmiştir. Muradımız işkence yapan fetö mensuplarını deşifre edilip adalete teslim edilmesidir.</p><p>***</p><p>Emniyet Genel Müdürlüğü Eski İstihbarat Daire Başkanı ve Yeni Şafak yazarı Bülent Orakoğlu, 2009’da Kahramanmaraş’ta içinde bulunduğu helikopterin düşmesi sonucu ölen Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun, siyah giyen adamlar tarafından helikopterin enkazından sağ çıkarıldıktan sonra işkenceyle öldürüldüğünü iddia etti.</p><p>Orakoğlu, Yazıcıoğlu ve İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabiri İsmail Güneş’i öldüren Türk ve Avrupa Gladyolarına mensup FETÖ’cülerin, olayı kamera ile kayıt altına aldıklarını ve görüntülerin yer aldığı flash belleği Fethullah Gülen’e teslim ettiklerini öne sürdü. </p><p>Orakoğlu, “Yazıcıoğlu ve İHA muhabiri İsmail Güneş’i siyah giyen adamlar mı öldürdü?” başlıklı yazısında, İsmail Güneş’in helikopter düştükten dört saat sonra kırık bacak ve kaburga ile 1 metreyi aşkın karda 500-600 metre ileride tek başına düşen helikopterden aşağı inmesi ve ilerlemesinin imkansız göründüğünü belirterek, şunları söyledi:</p><p>“Kahramanmaraş Devlet Hastanesi’nde Güneş’e yapılan harici muayenede, kırık çene ile 112 servisiyle 27 dakika nasıl konuştuğu tartışma konusu olurken konuyla ilgili şüpheler üzerine özel yetkili Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı bilirkişi heyeti kurmuştu. Gazeteci İsmail Güneş’in düşen helikopter içinde yaptığı konuşmalar Yazıcıoğlu’nu ortadan kaldırdığını düşünen FETÖ için soğuk bir duş etkisi yaratmıştı. FETÖ tarafından ‘Yazıcıoğlu sağ kurtuldu, hastaneye götürülüyor’ yalanı ile helikopter enkazına ulaşılmasını engelleyen TSK’ya sızmış FETÖ ve Avrupa Gladyosu’na ait iki helikopter kısa süre içinde düşen helikopterin enkazına ulaşmış, bir ekip helikopter içindeki kara kutu diyebileceğimiz teknik parçaları sökerken diğer grup Yazıcıoğlu’nu ve gazeteci İsmail’i helikopter enkazından çıkararak işkence ile öldürmüş, bu durumu kamera ile görüntüledikleri sonradan anlaşılmıştı. Ancak gazeteci İsmail’in çenesi kırılmadan önce bir kez daha ‘Yazıcıoğlu helikopterde mi’ sorusuna İsmail Güneş bu kez ‘helikopterde, ancak ölü’ cevabı verdirildikten sonra İsmail de Yazıcıoğlu ile aynı kaderi paylaştı sanırım. Bu vesile ile örtülü de olsa siyah giyen adamların Türk ve AVRUPA Gladyolarına mensup FETÖ’cüler olduğu da açık bir şekilde ortaya çıktı sanırım”</p><p>“Bu bellekte Yazıcıoğlu’nun son anına kadarki görüntüleri vardı”</p><p>“Kağan” adlı gizli tanığın ifadesine göre, Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesine ilişkin görüntülerin “X” adlı bir şahısta olduğunu aktaran Orakoğlu, şunları kaydetti:</p><p>“Ancak asıl bomba helikopter düştükten sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nun sağ kurtulduğu iddiasıydı sanırım. Gizli tanık Kağan, X şahsın kendisine Muhsin Yazıcıoğlu’nun görüntülerinin olduğu bir flash bellekten bahsettiğini iddia etmişti. Gizli tanığa göre bu bellekte Yazıcıoğlu’nun son anına kadarki görüntüleri vardı. İzlemek istediğini, ancak X şahsın kendisine ‘Abi için kaldırmaz, ayrıca bu görüntüleri izlemeye sizin yetkiniz yok’ dediğini belirtmiş. Ayrıca ‘Bu flash bellek birinin eline geçerse Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü FETÖ’nün üzerine kalır’ demişti. Bu ne anlama geliyordu? Muhsin Yazıcıoğlu işkenceyle mi şehit edilmişti? Düşen helikopterde bulunan gazeteci İsmail Güneş’in işkence ile dövülerek öldürüldüğünü düşünürsek, Yazıcıoğlu’na kim bilir neler yapmışlardı? Flash belleğin X şahıs tarafından Elazığ il imamına ve il imamı tarafından 2015 tarihinde FETÖ elebaşına teslim edildiği belirtiliyor”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/siyah-giyen-adamlar-muhsin-yazicioglunu-helikopter-enkazindan-sag-cikararak-iskence-ile-oldurmus-4822874</link>
      <subcategory>Bülent Orakoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anglosaksonların ideolojik saplantıları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlarin-ideolojik-saplantilari-4822875</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlarin-ideolojik-saplantilari-4822875" rel="standout" />
      <description>Uzun bir dönem Batı dışında kalan dünyanın ideolojik saplantılarıyla ilgili Batı kaynaklı yönlendirmeler zihinleri şekillendirdi. Bu, tam olarak zihinlerin kolonişleştirilmesiydi. Bu ifade sömürgeleştirilmiş zihin diye tercüme ediliyor ama doğru değil. Çünkü zihnin kolonileştirilmesi ile kastedilen istismar değildir. Zira onlar gibi düşünmek sıradan bir istismar olayı değildir. Zihni biçimlendirmenin bir sonucu olarak ideolojik saplantı denilince daima Batı dışında kalan dünyaya bakıldı. Batı dünyası</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297348&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2318297348&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Uzun bir dönem Batı dışında kalan dünyanın ideolojik saplantılarıyla ilgili Batı kaynaklı yönlendirmeler zihinleri şekillendirdi. Bu, tam olarak zihinlerin kolonişleştirilmesiydi. Bu ifade sömürgeleştirilmiş zihin diye tercüme ediliyor ama doğru değil. Çünkü zihnin kolonileştirilmesi ile kastedilen istismar değildir. Zira onlar gibi düşünmek sıradan bir istismar olayı değildir. Zihni biçimlendirmenin bir sonucu olarak ideolojik saplantı denilince daima Batı dışında kalan dünyaya bakıldı. Batı dünyası söz konusu olduğunda ise ideolojik saplantı yerine bireysel bir sapma öne çıktı. Dünyanın geri kalanında dinî düşünce eleştiri konusu olmuş, sosyolojik ve kültürel incelemeler yaygınlık kazanmıştır. Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD gibi Batı medeniyetinin kalbinin attığı yerlerle ilgili olumsuz çağrışımlara sebep olabilecek herhangi bir ifadeye de hayat hakkı tanınmamıştır. Fakat bugün yaklaşık iki yüz yıl süren bir dönemden sonra yanılgılar, büyük ve yıkıcı acı tecrübelerle fark ediliyor. Bütün dünyanın bizimle birlikte aynı yanılgıya teslim olduğunu fark etmemiz de geride kalan dönem kadar önemlidir. Kuşkusuz bu durum zihnî kolonizasyonun derinliğini gösterir. </p><p>7 Ekim’den sonra ideolojik saplantının ve kesin inançlılığın kültürel ve sosyolojik bağlamı hakkında ciddi bir farkındalığın oluştuğunu söyleyebilirim. Bu son dönemde Almanya, İngiltere, ABD ve Fransa gibi Batı ittifakının başat ülkelerinde ideolojik saplantıların ve kesin inançlılığın kültürel ve sosyolojik derinliği bütün dünyayı şaşkınlığa düşürdü. Habermas elbette çok mühim bir örnektir. İngiltere ve ABD’de de Siyonizm ideolojisine bağlılığın, marjinal grupların ve nihilist bireylerin sistem karşıtı tutumlarından kaynaklanmadığı anlaşıldı. Tam aksine sistemi temsil eden filozoflar, siyasetçiler, bilim insanları ve gazeteciler ideolojik saplantının ve kesin inançlılığın temsilcileriydi. Bütün dünyadan ayrışmayı göze almaları, üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Bu bakımdan 7 Ekim 2023’ten sonraki gelişmeleri çok daha özgün bağlamlarda ele almak gerekiyor. Örneğin Almanya, İngiltere ve ABD’de Siyonizm’e derin bağlılığın ne anlama geldiği sorusunu, şimdiye kadar benimsediğimiz yargıları bir kenara bırakarak tartışılmalı. </p><p>Daha önce ifade etmeye çalıştığımız gibi II. Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Almanya’nın İsrail’e ve Yahudilere borçlu olduğu yönünde bir inanç vardı. Bu inanç Siyonistlere oldukça geniş bir manevra kabiliyeti kazandırdı. Böylelikle zaman içinde Siyonizm hem yaygınlaştı hem de derinlere işledi. İngiltere ve ABD için de benzer tespitlerin ileri sürülmesi gayet tabiîdir. Hatırlanacağı gibi Almanya başbakanı Friedrich Merz, İsrail’i Batı medeniyetinin ileri karakolu olarak değerlendirmiş ve pis işleri yaptığı için övmüştü. Bu ifadelerin benzerlerini bulabiliriz. Bunlar bizde yaygın olan açıklama modellerine sığmaz. Fakat Batı medeniyetinin ileri karakolu ifadesi de gerçekliği tam olarak göstermiyor. Jürgen Mackert, Daniel Marwecki’in çalışmalarından hareketle Almanların rehabilitasyonunun Yahudi iktidarı fikriyle iç içe geçtiğini ve Almanya’nın uluslararası sahneye en kısa sürede dönmek istediğini söylüyor. Almanya devleti için, suçluluk duyulacak herhangi bir şey yapmamış nesillere zemin hazırlamak, dönemsel suçluluk politikalarının yanında oldukça önemsizdir. Nitekim bugün Almanya’nın geçmişi sorgulanmıyor. Günümüzde Almanya’nın silahlanma yönünde attığı adımlar oldukça önemlidir. Bu da Almanya’nın Filistin’in tarihî topraklarında Siyonist İsrail’in işlediği bütün savaş suçlarını en ileri düzeyde destekleyen ülke olmasını açıklıyor. Siyonizm Almanya’yı uluslararası sahneye yeniden taşıyan bir ideoloji hâline gelmiştir. Habermas eleştirel bir fikrin temsilci değildi, tam aksine Alman devlet aklıyla özdeşleşen bir ideologdu. </p><p>Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse Batı medeniyetinin çöküşünden bahsetmek ciddi anlamda yanıltıcıdır. Örneğin Almanya gibi bir ülke Siyonizm’e olan bağlılığı ile yeniden sahneye çıkmakta ve adeta yeniden doğmaktadır. Bunun yanında Siyonizm gibi saplantılı ve kesin inanç gerektiren bir ideolojinin İngiltere ve ABD’deki yansımaları da birbirinden farklıdır. Bu ülkelerdeki birçok şirket, devletlerin kanatları altında Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te Siyonist yerleşimcilerin kolonileştirme girişimlerine fiilen iştirak etmektedir. Alman şirketleri de yeni teknolojileri geliştirmek için Filistin’i bir deney sahası, laboratuvar olarak kullanıyor. Teknokapitalizm değil, teknokolonyalizm üzerinde durmak herhalde daha doğru olur. Böylelikle nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini daha iyi analiz edebiliriz. </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/anglosaksonlarin-ideolojik-saplantilari-4822875</link>
      <subcategory>Selçuk Türkyılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Umut kaybolduğunda en yüksek ses tribünden gelir</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selman-agrikan/umut-kayboldugunda-en-yuksek-ses-tribunden-gelir-4823042</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selman-agrikan/umut-kayboldugunda-en-yuksek-ses-tribunden-gelir-4823042" rel="standout" />
      <description>Beşiktaş cephesinde yaşananlar artık yalnızca bir teknik direktör tartışması değil, kulübün son yıllarda biriken kırılganlığının dışa vurumu haline geldi. Sergen Hoca'nın maç sonrası yaptığı açıklamalar da tam olarak bunu gösteriyor. Yalçın, mağlubiyetten çok psikolojik atmosferi konuştu; taraftarın sabrının tükendiğini, takımın ise bu baskının altında ezildiğini anlattı. Aslında söyledikleri, sezonun özetiydi: Kırılmış bir özgüven, sürekli ertelenen yeniden yapılanma ve her kötü sonuçta büyüyen</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Beşiktaş cephesinde yaşananlar artık yalnızca bir teknik direktör tartışması değil, kulübün son yıllarda biriken kırılganlığının dışa vurumu haline geldi. Sergen Hoca'nın maç sonrası yaptığı açıklamalar da tam olarak bunu gösteriyor. Yalçın, mağlubiyetten çok psikolojik atmosferi konuştu; taraftarın sabrının tükendiğini, takımın ise bu baskının altında ezildiğini anlattı. Aslında söyledikleri, sezonun özetiydi: Kırılmış bir özgüven, sürekli ertelenen yeniden yapılanma ve her kötü sonuçta büyüyen öfke.</p><p>Yalçın’ın en dikkat çeken cümlesi ise “Yetkilisi olduğum ama sorumlusu olmadığım bir işin bedelini ödüyorum” sözleri oldu. Bu ifade, teknik adamın kendisini mevcut kadro mühendisliğinin dışında konumlandırdığını açık biçimde ortaya koyuyor. Bir anlamda hem yönetimi hem de geçmiş planlamayı işaret ediyor. Ancak futbol kamuoyunda taraftarın en az kabul ettiği şeylerden biri mazeret dilidir. Çünkü Beşiktaş tribünü bugün sonuçtan çok umut görmek istiyor. Yalçın’ın anlattığı ekonomik disiplin ve uzun vadeli proje söylemi kağıt üzerinde mantıklı görünse de sahadaki dağınık görüntü, bu projeye olan inancı zedeliyor.</p><p><br></p><p>Buna rağmen Yalçın’ın tamamen haksız olduğunu söylemek de kolay değil. Beşiktaş gerçekten son yıllarda sık sık teknik adam değiştiren, plansız transferlerle kadro şişiren ve ekonomik olarak büyük yük altına giren bir yapı görüntüsü verdi. Bu nedenle tecrübeli çalıştırıcının “eksilerek güçlendik” vurgusu önemliydi. Çünkü Yalçın kısa vadeli başarıdan çok sürdürülebilir bir yapı kurmaya çalıştığını anlatıyor. Fakat büyük kulüplerde yeniden yapılanma söylemi yalnızca sabırla değil, aynı zamanda sahadaki gelişim işaretleriyle desteklenirse karşılık bulur. Şu an tribünlerin en büyük problemi de tam olarak bu: Geleceğe dair güçlü bir ışık görememeleri.</p><p><br></p><p>Öte yandan maç sırasında Orkun Kökçü’nün gol sonrası kulübeye giderek Sergen Yalçın’a sarılması oldukça sembolik bir görüntüydü. Takımın teknik direktörünün arkasında durduğu mesajı verildi. Ancak tribünün bir bölümü çoktan kararını vermiş gibi görünüyor. Beşiktaş’ta artık mesele yalnızca kazanıp kaybetmek değil; güven duygusunun yeniden inşa edilmesi. Eğer yönetim ve teknik heyet bu süreci doğru yönetemezse, sezon sonunda yaşanacak ayrılık sürpriz olmayacaktır. Çünkü büyük camialarda sabır, umutla beslenir; umut kaybolduğunda ise en yüksek ses tribünden gelir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selman-agrikan/umut-kayboldugunda-en-yuksek-ses-tribunden-gelir-4823042</link>
      <subcategory>Selman Ağrıkan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 02:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Etkisi büyük bir hikaye: Mauro Icardi! </title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/etkisi-buyuk-bir-hikaye-mauro-icardi-4822806</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/etkisi-buyuk-bir-hikaye-mauro-icardi-4822806" rel="standout" />
      <description>Mauro Icardi… Bazı futbolcular gol atar, bazıları kupa kazandırır. Bazılarıysa bir kulübün ruhuna dokunur. Icardi, Galatasaray için tam olarak üçüncü kategori oldu. Galatasaray’ın üst üste gelen dördüncü şampiyonluğu elbette tarihe geçecek. Ama bu büyük başarının ortasında insanların en çok konuştuğu şey kupalar değil, bir vedanın ihtimali oldu. Çünkü bazen bir oyuncunun ayrılığı, kazanılan şampiyonluğun bile önüne geçer. Icardi’nin vedası da işte tam böyle bir his bırakıyor. Onun hikâyesi sadece</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mauro Icardi…</p><p>Bazı futbolcular gol atar, bazıları kupa kazandırır. Bazılarıysa bir kulübün ruhuna dokunur. Icardi, Galatasaray için tam olarak üçüncü kategori oldu.</p><p>Galatasaray’ın üst üste gelen dördüncü şampiyonluğu elbette tarihe geçecek. Ama bu büyük başarının ortasında insanların en çok konuştuğu şey kupalar değil, bir vedanın ihtimali oldu. Çünkü bazen bir oyuncunun ayrılığı, kazanılan şampiyonluğun bile önüne geçer. Icardi’nin vedası da işte tam böyle bir his bırakıyor.</p><p>Onun hikâyesi sadece attığı gollerle anlatılamaz.</p><p>Çünkü Icardi, uzun yıllardır özlenen “aidiyet” duygusunu yeniden hatırlattı bu taraftara. Saha içinde yıldızdı ama onu unutulmaz yapan şey sadece yıldız olması değildi. Yağmur altında da oynadı, sakat sakat da mücadele etti, en baskılı anlarda sorumluluk almaktan hiç kaçmadı. Tribünlerin sevgisini “kariyer durağı” gibi değil, gerçek bir bağ gibi taşıdı.</p><p>Galatasaray taraftarı uzun zamandır bir futbolcuyu kendinden biri gibi sahiplenmemişti. O yüzden Antalyaspor maçının ardından kameralara yansıyan bakışlar bu kadar konuşuldu. Çünkü insanlar bazen kelimelerden önce gözleri anlar. O bakışlarda bir teşekkür vardı sanki. Bir veda ihtimali… Belki de sadece derin bir düşünce. Ama taraftarın içi ilk kez gerçekten ürperdi.</p><p>32 yaşındaki bir yıldızın sözleşmesinin hâlâ uzatılmaması doğal olarak söylentileri büyütüyor. Ve herkes aynı soruyu soruyor: “Gerçekten gidiyor mu?”</p><p>Belki futbol böyle bir oyun. Gelenler olur, gidenler olur. Hiç kimse sonsuza kadar kalmaz. Ama bazı oyuncular vardır ki ayrıldıktan sonra bile statta isimleri yaşamaya devam eder. Icardi artık tam olarak o noktada.</p><p>Çünkü Galatasaray taraftarı onun attığı gollerden çok, hissettirdiklerini unutmayacak.</p><p>Derbilerdeki özgüvenini…</p><p>Kritik dakikalarda topu ayağına istediği anları…</p><p>Gol attıktan sonra tribünlerle kurduğu bağı…</p><p>Ve en önemlisi, Galatasaray formasını gerçekten taşıyan biri gibi görünmesini…</p><p>Modern futbolda yıldızlar artık çok hızlı geliyor ve çok hızlı gidiyor. Ama bazı isimler kısa sürede bile “efsane” olmayı başarabiliyor. Icardi’nin hikâyesi tam da böyle. Süresinden bağımsız, etkisi büyük bir hikâye…</p><p>Eğer bu gerçekten son sezonuysa, Galatasaray sadece büyük bir golcüyü değil; taraftarın kalbinde yeniden futbol sevgisini büyüten bir karakteri uğurlayacak. Ve belki de bu yüzden insanlar şampiyonluğu kutlarken bile biraz hüzünlü...</p><p>Çünkü bazı vedalar, şampiyonluğun yaşattığı sevinç haykırışlarının bile sesini kısar.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-goksel/etkisi-buyuk-bir-hikaye-mauro-icardi-4822806</link>
      <subcategory>Mustafa Göksel</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 22:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Immanuel Kant ne demiş?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/immanuel-kant-ne-demis-4822567</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/immanuel-kant-ne-demis-4822567" rel="standout" />
      <description>Şöyle şahıslar gördüm ve tanıdım: Öteki diyebileceğimiz yerden geldiler, bizim gibi inandılar, sonra İslamcılığa terfi ettiler, sonra içlerine kurt (şeytan) düştü, muhalefete geçtiler; bir kısmı “artık, eskiden inandığım hiçbir şeye inanmıyorum” diyecek noktaya geldi, inşallah burada da kalmazlar. İşte bunlardan birinin bir konuşmasını dinledim sosyal medyada, Immanuel Kant’ı kaynak göstererek diyor ki: “Karşılığında dünyalık menfaat şöyle dursun cenneti umarak bile iyilik ve ibadet yapmak ahlâksızlıktır”.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766711&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766711&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Şöyle şahıslar gördüm ve tanıdım: Öteki diyebileceğimiz yerden geldiler, bizim gibi inandılar, sonra İslamcılığa terfi ettiler, sonra içlerine kurt (şeytan) düştü, muhalefete geçtiler; bir kısmı “artık, eskiden inandığım hiçbir şeye inanmıyorum” diyecek noktaya geldi, inşallah burada da kalmazlar.</p><p>İşte bunlardan birinin bir konuşmasını dinledim sosyal medyada, Immanuel Kant’ı kaynak göstererek diyor ki:</p><p> “Karşılığında dünyalık menfaat şöyle dursun cenneti umarak bile iyilik ve ibadet yapmak ahlâksızlıktır”.</p><p>Biz Müslümanlar ise şöyle bilir, böyle inanırız:</p><p>İyilik yaptığın bir kimseden bir fayda umarak yapılan iyilik elbette karşı tarafın işini görür de Allah rızası (elbette bu rızanın tecelli edeceği yer olan cennet) için olmayan ibadetler boşa gider; daha doğrusu, hangi dünya menfaati için yapılmış ise onu hasıl eder. Nitekim Efendimiz (s.a.) hicret konusunda böyle bir açıklama yapmıştır. </p><p>Bu sonradan olma kişinin yanıldığı birçok şey var, birkaçını sıralayacağım:</p><p>Immanuel Kant, “Menfaat karşılığı yapılan iyiliğin ahlâkî değeri yoktur” (hatta ahlâksızlığa yakındır) diyor, “ahlaksızlıktır” demiyor. Kant’a göre bir eylemin ahlâkî olması için sadece ödevden dolayı (kategorik imperatif) yapılması gerekir; eğilimler (sevgi, merhamet) veya sonuçlar (fayda, menfaat) ahlâkî değeri belirlemez. </p><p>Peki Kant böyle dedi diye bütün düşünürler bu düşüncede ittifak etmişler mi? Hayır.</p><p>Şu noktalarda ciddi tenkitler var:</p><p>a) Aşırı katılık ve insan tabiatına aykırı.</p><p>b) “Sonuç” ve “eylem” ayrımı:</p><p>Sonucun Önemsizliği: Kant, eylemin sonuçlarıyla ilgilenmez. Ancak bir iyilik, menfaat sağlasa bile, karşı tarafın hayatını kurtarıyorsa veya büyük bir ihtiyacı gideriyorsa, “menfaat var” diye bunun ahlâksızlık sayılması sağduyuya aykırı bulunur.</p><p>c) İyilik ve menfaat bir arada olabilir: </p><p>Bir işletme sahibinin itibar kazanmak için (menfaat) hayır kurumu yapması, eylemin kendisini “iyi” olmaktan çıkarmaz; faydacı görüşe göre sonuç iyi olduğu sürece niyetin önemi ikincildir. </p><p>d) Ödevlerin Çatışması</p><p>Kant, “yalan söylememek” gibi mutlak ödevler belirler. Ancak menfaat karşılığı olmayan (tamamen saf) bir iyilik arayışı, bazen ödevlerin çatıştığı durumlarda (mesela birinin hayatını kurtarmak için menfaat sağlamak gerekirse) uygulanamaz hale gelir.</p><p>e) “İyi irade ve niyet”in tespitinin zorluğu:</p><p>Kant’a göre bir eylemin ahlâkî değeri, failin iç niyetine (ödev bilincine) bağlıdır. Ancak bir eylemin “ödevden mi” yoksa “ödeve uygun ama başka bir nedenden mi” yapıldığını dışarıdan anlamak, hatta kişinin kendi niyetini tam olarak bilmesi (psikolojik olarak) teorik olarak zordur… </p><p>Bunlar Batılı düşünürlerin tenkitlerinden bir örnektir. Bizim düşünce, iman ve kültürümüzden meseleye bakınca şunu söylemek gerekiyor: İslam’a göre de karşı taraftan bir menfaat bekleyerek iyilik yapılıyorsa bu pek makbul değildir, ancak iyilik ve ibadet Allah rızası için yapılıyorsa menfaat (mesela Allah rızası, cennet) iyilik yapılandan beklenmiyor, verdiği zaman kendinden bir şey eksilmeyen Allah’tan bekleniyor, bu ikisini birbirine karıştırmak ve kıyas etmek elbette isabetli değildir.</p><p>Müslümanları, Allah rızası için de olsa iyilik ve ibadet yaptıkları için ahlaksız sayan bu “sonradan olmaya”, kutsal bir kişi imiş gibi ittiba ettiği Kant hakkında da bazı bulgularımı aktarayım:</p><p>Yerel Mason locasına sık sık giden öğrencileri, meslektaşları, arkadaşları ve dostlarıyla temasları vardı. </p><p>Hiç evlenmemiştir. </p><p>&nbsp;Filozofun şehirden ayrılmamasının altında yatan sebep şehrin soylu aileleriyle kurduğu kişisel ilişkileri nedeniyle şehirde oldukça tanınması, verdiği özel derslerden iyi paralar kazanması ve edindiği saygınlıktır. </p><p>&nbsp;Her ne kadar eserlerinde açık bir ırkçılık ve kültürel üstünlük anlayışının (şovenizmin) bulunduğu konusunda neredeyse kimse itiraz etmese de daha çok tartışılan konu bu durumun Kant’ın diğer felsefi katkılarını ne ölçüde zedelediği ya da geçersiz kıldığıdır.</p><p>&nbsp;Kant,&nbsp;aydınlanma&nbsp;düşünürleri arasında ırkçılığı savunan en önde figürlerden biri olarak kabul edilir. Erken dönem ırk düşüncesine katkı sunan isimler yalnızca ‘ampirik’ gözlemlerle yetinirken, Kant tam anlamıyla sistematik bir ırk teorisi geliştirmiştir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayreddin-karaman/immanuel-kant-ne-demis-4822567</link>
      <subcategory>Hayreddin Karaman</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beş kuruşluk dünyanın üç kuruşluk adamları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/bes-kurusluk-dunyanin-uc-kurusluk-adamlari-4822569</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/bes-kurusluk-dunyanin-uc-kurusluk-adamlari-4822569" rel="standout" />
      <description>Denilmiştir ve bilinmiştir ki dünya dediğin şey sonludur ve sonunu düşünenin kahraman olduğu bir köhne gezegendir. Evvelden “üç kuruşluk dünya” denilirmiş buraya. Zaman evrilip devrilmiş ve dünyanın değeri niyeyse bir kuruşa ineceği yerde beş kuruşa çıkmış. Burayı iyice dinle ki arifler şöyle demiş: Hakikati anlamak için perdenin kalkması gerekir ama perde kalktığında görürsün ki esasen perde de yoktur. Dikkat gerekir: Esasta perdenin de olmaması o sulu zırtlak filmdeki kırmızı hapa benzemez. Bir</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766777&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766777&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Denilmiştir ve bilinmiştir ki dünya dediğin şey sonludur ve sonunu düşünenin kahraman olduğu bir köhne gezegendir.</p><p>Evvelden “üç kuruşluk dünya” denilirmiş buraya. Zaman evrilip devrilmiş ve dünyanın değeri niyeyse bir kuruşa ineceği yerde beş kuruşa çıkmış. </p><p>Burayı iyice dinle ki arifler şöyle demiş: Hakikati anlamak için perdenin kalkması gerekir ama perde kalktığında görürsün ki esasen perde de yoktur. </p><p>Dikkat gerekir: Esasta perdenin de olmaması o sulu zırtlak filmdeki kırmızı hapa benzemez. Bir kabak oğlanın “aslında kaşık da yok” demesiyle “esasen perde de yoktur” demek arasındaki fark vardır. Nesnenin yok olduğunu düşünmemizi isteyen kabak oğlan ne bilsin nesnenin de, kimesnenin de yalnızca ve sadece Allah’tan olduğunu ve dahi Allah’a olduğunu. </p><p>İşin oraları karışık ki benim cücük kadar zihnim buraya kadar gelebilir anca. O yüzden bir başka patikaya sapayım ben. </p><p>Bilenin bildiğiyle övünmesinin “üç kuruşluk iş” olarak görüldüğü dünyadan “bilmeyenin bilmediği ile övündüğü” beş kuruşluk dünyaya gelsek yine de iyiydi. En nihayet derdik ki “hiç olmazsa bilmiyor da bilmediği ile övünüyor, bu da en nihayet bir şeydir.” </p><p>İnsan artık öyle bir derekeye düştü, çamura öyle bulandı ki “şey olmayan” ile övünür oldu. Boyundan büyük bineğiyle, soyundan büyük eviyle, toyundan büyük parasıyla… </p><p>Bana “insana ne oldu?” diye sorsalar derim ki “insan perdelendi, insan kendisiyle yegane varlığın arasına önce şeyleri, ardından şey bile olmayanları koydu da yitirdi kendini.” </p><p>Derim de deyince kendime bile bir faydası olur mu? Gel de çık bakalım bu çetrefilin içinden. </p><p>“İstikamet” deyince pul biriktirmek için kıçına nışadır sürülmüş eşek gibi hoplayıp zıplamayı, “varlık” deyince bankadaki birikimini, “yokluk” deyince hazlarına erişememeyi, “sıhhat” deyince donguz gibi güçlü olmayı, “dünya” deyince ölümü bütünüyle unutmayı kodluyor artık insan dediğin. Azalıyor günden güne öyle olunca. </p><p>“Çare” diye sormuştuk. </p><p>“İşin özü, yaratılmışların varlığı tamamıyla Hakkın varoluş desteği ile desteklenmektedir. Yani yaratılmışlar vücut sahibi midir? Evet. Fakat bu nasıl mümkündür? Yalnızca Hakkın vücudu ile mümkündür. Çünkü yaratılmışların hariçte bir varlığı yoktur. Dolayısıyla ey kardeşim. Gözün varlıkları gördüğünde, onların varlığının kendi başlarına bulunduğunu düşünmekten sakın. Onların varlıkları onlara emanettir. Hakikatte varlık Allah’a aittir. Gözün sadece varlıkları onlara emanet olarak vereni görürse, “Allah göklerin ve yerin nurudur” sırrının peşine düşersen, Allah’ın gün ortasında güneşin zahir olduğu gibi zahir olduğunu bilirsen, varlığın da O’nu perdelediğini bilirsen bir fırsatın olacaktır” demişti. </p><p>Bir fırsat. Hem kendinle hem başkasıyla; hem dünyanın geçiciliği hem sonsuzluk ile; hem perde hem de perdesizlikle barışmak için bir fırsat. </p><p>Allah. Eyvallah.           </p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/bes-kurusluk-dunyanin-uc-kurusluk-adamlari-4822569</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Annelik meslek olsaydı</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/annelik-meslek-olsaydi-4822571</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/annelik-meslek-olsaydi-4822571" rel="standout" />
      <description>Kapitalizmin icat ettiği günler arasında en çok harcama yapılan günlerden biri Anneler günü. 2025 yılında anneler gününden önceki hafta 114,5 milyar lira olan kartlı harcama tutarı anneler günü haftasında 119,2 milyar liraya ulaşmış. Bu yıl anneler günü haftasında hediyelik kategorilerinde kartlı harcamada bir önceki haftaya göre 6 milyarlık bir artışla 150 milyar liralık bir ciro olabileceği tahmin ediliyor. Anneler günü öncesinde de Türkiye’den Avrupa’nın değişik ülkelerine 80 milyon dal çiçek</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766876&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766876&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Kapitalizmin icat ettiği günler arasında en çok harcama yapılan günlerden biri Anneler günü.</p><p>2025 yılında anneler gününden önceki hafta 114,5 milyar lira olan kartlı harcama tutarı anneler günü haftasında 119,2 milyar liraya ulaşmış.</p><p>Bu yıl anneler günü haftasında hediyelik kategorilerinde kartlı harcamada bir önceki haftaya göre 6 milyarlık bir artışla 150 milyar liralık bir ciro olabileceği tahmin ediliyor. </p><p>Anneler günü öncesinde de Türkiye’den Avrupa’nın değişik ülkelerine 80 milyon dal çiçek ihraç edilmiş.</p><p>Bunun parasal değeri 12 milyon dolar civarında.</p><p>İhracat da geçen yıla göre yüzde 30’a yakın artış göstermiş.</p><p>Anneler için çiçek alan ülkeler arasında bu yıl Avrupa başta olmak üzere 35 ülke var.</p><p>Daha çok pembe tonlardaki çiçekler talep görmüş.</p><p>Pastel renklerin ön plana çıktığı özel bir gün.</p><p>Kırmızıya çok fazla talep gelmemiş özellikle pembe, koyu pembe, mor çiçekler sipariş edilmiş.</p><p>En büyük ihracat kalemimiz karanfil.</p><p>Karanfilin dışında hüsnüyusuf da son yıllarda en çok ihracat yapılan çiçek olmuş.</p><p>Bunun dışında bugüne özel talep gören gerbera, lilyum gibi 50’ye yakın çeşit çiçek var </p><p>*</p><p>Eski Türkçede onun için en yaygın ve temel kelime «ög» (veya ök) idi.</p><p>“Ög”, aynı zamanda akıl ve bilgi anlamlarını taşıyor.</p><p>Annesi olmayan anlamındaki “öksüz” kelimesi, bu eski tabirden (ög-süz) türemiş.</p><p>*</p><p>Anne muhteşem bir varlık.</p><p>Küçük ve büyük patronların fiziksel ve duygusal her türlü istek ve arzularını mantıklı mantıksız olduğuna bakmadan yerine getirmeye çabalar.</p><p>Paradan çok teşekkürle çalışır.</p><p>Üzerine yüklenen daha doğrusu kalan çok sorumluluğu vardır.</p><p>En çok, içten bir sarılma, zaman ayrılması ve düşünceli küçük jestleri severler. Bir de ailesiyle birlikte geçirilen kaliteli vakti.</p><p>*</p><p>Fiziksel yorgunluğun ötesinde, duygusal ve zihinsel yükleri de kapsayan çok boyutlu bir mücadelesi vardır bu en ağır işçilerin.</p><p>Ev dışında çalışıyorsa iş yerindeki sorumluluklarının yanı sıra ev işleri, çocuk bakımı ve aile düzenini sağlama gibi bitmek bilmeyen görevlerle uğraşırlar.</p><p>İyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir çalışan olma çabası, onların üzerinde yoğun bir «mükemmeliyetçilik” baskısı ve suçluluk duygusu yükler.</p><p>İşe alım ve terfilerde çocuksuz kadınlara göre daha az tercih edilme ve daha düşük maaş alma gibi ayrımcılıklarla karşı karşıya kalırlar.</p><p>Çocuğuna yetememe kaygısı ve sürekli bir “yetişme” hali psikolojik olarak yıpratır.</p><p>Çocuk-larının gelişimi için harcadıkları çaba ile aile yapısının temel direği olurken, aynı zamanda iş hayatında da önemli bir üretim gücü olarak çok ağır sorumluluklar taşırlar.</p><p>Dünyanın en ağır işini yapan bu işçinin konuşulan bütün dillerdeki ortak adı; Annedir.</p><p>*</p><p>Annelik meslek olsaydı dünyanın en zorlu, 7/24 mesai gerektiren, ücretsiz ve tatili olmayan işi olurdu.</p><p>Psikolojik bakım, eğitim, sağlık ve yönetim gibi birçok uzmanlığı kapsayan bu rol, insan hayatının temelini atan, kıyas kabul etmez bir sevgi ve fedakârlık duruşudur.</p><p>Annelik Bir Meslek Olsaydı sorusuna cevap veren yapay zeka mesleğin özelliklerini şöyle sıralıyor;</p><p>Çocuk ruh sağlığı, eğitim, beslenme, güvenlik, sağlık ve organizasyon dahil olmak üzere sınırsız sorumluluk.</p><p>7 gün 24 saat, tatilsiz, ücretsiz ve emeklilik hakkı olmayan bir iş.</p><p>Uzmanlık eğitimi yok, tecrübe ile öğreniliyor.</p><p>Sevgi ve sabır en temel ihtiyaç.</p><p>İş süresi ömür boyu.</p><p>*</p><p>Anneleri anlatırken Veysel Karani’yi hatırlamamak saygısızlık olur.</p><p>Annesini görme engelli ve yaşlı olduğu için bırakamayan ve annesi izin vermediği için Yemen’den Mekke’ye peygamberimizi görmeye gelememişti.</p><p>Veysel Karani’nin annesine olan bu sevgisinden dolayı, “Ben öldükten sonra hırkamı Veysel’e verin” diyen bütün insanlığın son peygamberi Hz Muhammed’in anne hassasiyeti annelere olan saygının ölçüsünü de gösteriyor.</p><p>İstanbul Fatih’te kutsal emanet olarak saklanan hırka bu hırkadır.</p><p>*</p><p>Dünyada kedi köpek sevgisiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılan anneliğin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu Gazzeli kadınlardan öğrendik.</p><p>Alev Alatlı anlatmıştı; Filistinli kadın diyor ki: “Ben 6 tane çocuk doğurmak zorundayım: İkisini İsrail öldürecek, ikisi eve yemek getirecek, ikisi de okuyup bir yerlere gelecek...”</p><p>*</p><p>Annelik bir meslek olsaydı eğer, bu işi dünyada hakkıyla yapabilecek tek kişi yine anneler olurdu.</p><p>O sağken kıymetini bilenlere öldükten sonra bile kazandıran kişidir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasar-sungu/annelik-meslek-olsaydi-4822571</link>
      <subcategory>Yaşar Süngü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD ile Çin bir enerji anlaşması yaparsa</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/abd-ile-cin-bir-enerji-anlasmasi-yaparsa-4822575</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/abd-ile-cin-bir-enerji-anlasmasi-yaparsa-4822575" rel="standout" />
      <description>ABD’nin Çin ile rekabeti hadlerine yaklaşıyor. Çin geliştikçe ABD artan bir şiddetle mutlak üstünlüğünü kabul ettirmek ihtiyacı hissediyor. Çünkü doların geleceği buna bağlı. Peki, ABD’nin Çin’e üstünlük kabul ettirebileceği bir alan var mı? Sovyetlere yoktu mesela. Ekonomik olarak denklerdi. O yüzden Soğuk Savaş dönemi askeri üstünlük üzerine kuruldu. Sovyetlerde tarımsa tarım, sanayiyse sanayi, rezerv paraysa rezerv para, uzaysa uzay, enerjiyse enerji hepsi vardı. Sovyetler dağılınca ABD’nin karşısında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766948&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317766948&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD’nin Çin ile rekabeti hadlerine yaklaşıyor. Çin geliştikçe ABD artan bir şiddetle mutlak üstünlüğünü kabul ettirmek ihtiyacı hissediyor. Çünkü doların geleceği buna bağlı.</p><p>Peki, ABD’nin Çin’e üstünlük kabul ettirebileceği bir alan var mı?</p><p>Sovyetlere yoktu mesela. Ekonomik olarak denklerdi. O yüzden Soğuk Savaş dönemi askeri üstünlük üzerine kuruldu.</p><p>Sovyetlerde tarımsa tarım, sanayiyse sanayi, rezerv paraysa rezerv para, uzaysa uzay, enerjiyse enerji hepsi vardı.</p><p>Sovyetler dağılınca ABD’nin karşısında kimse kalmadı. Rusya tek başına o anlamı ifade edemedi.</p><p>Fakat biraz yavaş biraz hızlı Çin farkı kapatıp öne de geçme emareleri gösterince dünyadaki kutup boşluğu dolmaya başladı.</p><p>Tarımsa 1 milyar kişiye, sanayiyse tüm dünyaya, uzaysa uzay, silahsa tüm muadiller…</p><p>Fakat Çin’de bir şey eksik; o da enerji. Bu nedenle para konusunda da dolara rakip olabilecek çapı oluşmuyor. Bir çıpa da oluşturamıyor.</p><p>Çin enerjisini çoğunlukla kendi kömür madenlerinden karşılamasa halihazırda ulaştığı seviyelerin çok gerisinde olurdu zaten. Tüm başlıklarda… Ama kömür de yetmiyor işte. </p><p>Ve bu şartlarda ABD’nin Çin’e üstünlüğünü kabul ettirebileceği tek bir başlık var; o da enerji. ABD biraz da bu yüzden Çin’in yumuşak karnını deşip duruyor. Venezuela ve İran gibi…</p><p>Trump daha önce ertelenen Çin ziyaretini önümüzdeki hafta gerçekleştirmeyi planlıyor. Olur mu, olmaz mı, bilmiyorum… Fakat ABD’nin Çin de dahil herhangi bir ekonomiden isteyeceği üç şey olduğunu biliyorum; birisi enerji, diğeri maden, üçüncüsü de altın. Amerika’nın jeoekonomik piramidinin en üst katmanı bunlardan oluşuyor.</p><p>ABD’nin enerji ajandası iki kısım; ya enerji kaynakları ABD’ye verilecek veyahut enerji alımları ABD’den yapılacak…</p><p>Enerjisini vermek doğrudan enerji varlıklarını ABD’nin kontrolüne vermek ile yahut enerjisini satışlarını ABD doları cinsinden yapmakla olur. Enerji almak ise doğrudan ABD’nin kendi sattığı enerjiyi almak veya satışına izin vermediği enerjiyi almamakla olur.</p><p>Maden kısmı nadir elementler üzerine yoğunlaşır ve ABD bu hususta Çin taktiğini uygular. Borç verir ve karşılık olarak madenleri ister. Yöntemi Çin’e göre daha kirlidir yalnız. Ukrayna mesela… ABD verdiği silahları borca yazdı ve karşılığında nadir element varlıklarını istedi.</p><p>Altın kısmı ise ülkelerin daha önce ABD’ye kaptırdığı altınların geri teslim edilmemesini esas alır. Bir de merkez bankalarının rezerv olarak altın değil, dolar tutmasını… Elindeki altını kaptıracak yoktur zira.</p><p>Şimdi bu çerçeveden hareketle Trump’ın Çin ziyaretini ele alırsak gümrükler vesaire detay kalıyor.</p><p>Trump Çin’den dolar rezervi tutmasını, altın biriktirmemesini, ABD tahvili almasını isteyecek. Bu istediklerini almak için de enerji kartını oynayacak.</p><p>Asıl zaferi ise Çin ile enerji anlaşması yaparsa kazanacak.</p><p>Gerilimin en başında Çin’in ABD ile yaptığı enerji anlaşmasına alternatifler geliştirmesi vardı zaten. Rusya, Venezuela, İran ve BAE ve Suudi Arabistan ile enerji ilişkileri Çin’in ABD hattından ayrılmasını temsil ediyordu.</p><p>Peki, Çin ABD’nin enerji dayatmasını kabul etmezse ne olur?</p><p>Gerilim artar. Çin’in tam tekâmül yükselmek için kullanmak istediği zamanı Çin’e vermezler. Büyük savaş patlar. Olacak olan olur. Maliyetlerine rağmen sıkıntı ki; bu sıkıntı dolardır, İsrail’dir, Amerikan emperyalizmidir; kesilir atılır.</p><p>Peki, Çin ABD’nin enerji dayatmasını kabul ederse ne olur?</p><p>Gerilimler biter. ABD küresel ölçekte bir normalleşme başlatır. Normalleşme barışçıl yoldan ABD’nin dünyayı yağmalaması demektir. İsrail’in gemi azıya alması demektir. Para sisteminden yerli paraların silinmesi demektir. Hoyratlığına küçük direnişler dışında bir mukavemet olmaması demektir. Tüm yönetimlerin ABD’ye müzahir olması demektir. Çin’in de ABD’nin göz ardı ettiklerine musallat olması demektir.</p><p>ABD kayırdıklarını bırakır adaleti tahkime kalkarsa başka. Herhalde kimse ABD’nin de Çin’in de adalet vadetmesini beklemiyordur.</p><p>Bu ikisinin uzlaşması dünyaya sempatik gibi görünebilir ama bu ihtimalin maliyeti uzlaşamamalarından daha az değildir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-dinc/abd-ile-cin-bir-enerji-anlasmasi-yaparsa-4822575</link>
      <subcategory>Yusuf Dinç</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>2026 yılında vatandaşlara yapılan sosyal yardımlar ve tutarları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/2026-yilinda-vatandaslara-yapilan-sosyal-yardimlar-ve-tutarlari-4822579</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/2026-yilinda-vatandaslara-yapilan-sosyal-yardimlar-ve-tutarlari-4822579" rel="standout" />
      <description>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı çok fazla sosyal yardım yapmaktadır. Bakanlığa ulaşıp da aç veya açıkta kalan bir vatandaşın olması mümkün değildir. Bu yardımlardaki en bariz sorun dağınıklık ve mükerrer olma riskidir. Bu yazımızda bu konuyu açıklamaya çalışacağız. Sosyal Yardımlar Bilgi Sistemi Veri Tabanı 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 33 üncü maddesinde Sosyal Yardımlar Bilgi Sistemi Veri Tabanına yer verilmiştir. Bu maddeye göre; 1- Sosyal hizmetler ve yardımlar kapsamındaki kişilerin</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767011&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767011&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı çok fazla sosyal yardım yapmaktadır. Bakanlığa ulaşıp da aç veya açıkta kalan bir vatandaşın olması mümkün değildir. Bu yardımlardaki en bariz sorun dağınıklık ve mükerrer olma riskidir. Bu yazımızda bu konuyu açıklamaya çalışacağız. </p><p><strong>Sosyal Yardımlar Bilgi Sistemi Veri Tabanı</strong></p><p>633 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 33 üncü maddesinde Sosyal Yardımlar Bilgi Sistemi Veri Tabanına yer verilmiştir. Bu maddeye göre; 1- Sosyal hizmetler ve yardımlar kapsamındaki kişilerin tespiti, ulusal politika ve stratejilerin oluşturulması ve sosyal yardımların objektif yararlanma ölçütlerine göre belirlenmesi için veri sağlanması, mükerrer sosyal yardımların önlenmesi, bu alanda eşgüdümün sağlanması amacıyla sosyal güvenlik ve diğer ilgili veri tabanları ile bütünleşik yapıda, Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Numarası temel alınarak Sosyal Yardımlar Bilgi Sistemi Veri Tabanı (Veri Tabanı) oluşturulur.</p><p>2- Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı birimleri ve kamu kurum ve kuruluşları ile 3294 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulan vakıflar, yardım yapacakları kişilerin sosyal yardıma hak kazanıp kazanmadığını tespit amacıyla muhtaçlık durumlarını ve sosyal yardım alıp almadıklarını yardım yapılmadan önce Veri Tabanından sorgulamakla ve yapılan yardımların türü, miktarı ve ailenin diğer bireyleri de dâhil olmak üzere verildiği kişi ve verilme süresine ilişkin bilgiler ile yönetmelikle belirlenecek diğer konulara ilişkin bilgileri, yardım yapılmasına onay veren belgelerin oluşturulması ile eş zamanlı olarak Veri Tabanına işlemekle yükümlüdür.</p><p>3- Bakanlık, Veri Tabanında tutulan bilgileri belirleyeceği usûl ve esaslar çerçevesinde kamu kurum ve&nbsp;kuruluşları ile mahalli idareler ve Türkiye Kızılay Derneğine açabilir.</p><p>4- Veri Tabanındaki bilgilerin tamamı veya bir kısmı toplu hâlde hiçbir kuruma veya kişiye verilemez. Bakanlık Veri Tabanındaki bilgiler, elektronik ortamda, yedekleme sistemleri ile birlikte güncel olarak tutulur.</p><p>Maddede yer alan “Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı” ifadelerinin böyle bir bakanlık olmadığı için düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bu veri tabanının mahalli idarelerle ve Kızılay Derneği ile ortak kullanıma açılarak mükerrer yarımların önüne geçilmesi oldukça önemlidir. Bildiğimiz kadarıyla böyle bir veri paylaşımı yapılmıyor. Yine yardım amaçlı vakıf ve derneklerin bu veri tabanından veri güvenliği sağlanarak kullandırılması da mükerrer yardımların önüne geçilmesinde etkili olacağını düşünüyorum. </p><p>Bu çerçevede, yapılan sosyal yardımlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz; 1- Yeni Doğum Yardımı: 01.01.2025 tarihi ve sonrasında canlı doğan çocuklar için başvuru yapılması ve Türkiye’de ikamet ediyor olunması koşuluyla Türk vatandaşları faydalanabilmektedir. </p><p>1.çocuk için tek seferlik 5.000 TL, 2. çocuk için çocuk 5 yaşını tamamlayana kadar (altmışıncı ay dâhil) aylık 1.500 TL, 3. ve üzeri çocuklar için çocuk 5 yaşını tamamlayana kadar (altmışıncı ay dâhil) aylık 5.000 TL tutarında düzenli doğum yardımı yapılmaktadır. </p><p>1. çocuk için ödemeler tek seferliktir. 2. ve üzeri çocuklar için 5 yaşını tamamlayana kadar (altmışıncı ay dâhil) aylık ödeme yapılacaktır.</p><p>2- Çoklu Doğum Yardımı:&nbsp;Çoklu doğum ile dünyaya gelen 0-2 yaş aralığında çocukların bulunduğu ihtiyaç sahibi hanelerin beslenme ve öz bakım ihtiyaçlarının desteklenmesine yöneliktir.</p><p>Hane içinde kişi başına düşen aylık geliri net asgari ücretin 1/3’ünden (2026 yılı için 9.358,50 TL) az olan haneler faydalanabilmektedir. Ödemeler&nbsp;1.000 TL olup, her ay için hesaplanıp 2 ayda bir yapılmaktadır.</p><p>3- Eşi Vefat Etmiş Kadınlara Yönelik Düzenli Nakit Yardım Programı: Hanede sosyal güvencesi olan birey bulunmayan, 3294 sayılı Kanun kapsamında ihtiyaç sahibi olan ve son resmi nikahlı eşini kaybetmiş kadınlara yöneliktir. Ödemeler 2.000 TL olup, her ay için hesaplanıp 2 ayda bir yapılmaktadır.</p><p>4- Öksüz ve Yetim Yardımı: 3294 sayılı Kanun kapsamında ihtiyaç sahibi olan annesi, babası&nbsp;veya her ikisi de vefat etmiş çocuklar için yapılan nakdi yardımlardır. Ödemeler 2.000 TL olup, her ay için hesaplanıp 2 ayda bir yapılmaktadır.</p><p>5- Asker Ailelerine Yönelik Düzenli Nakit Yardım Programı: Vatani görevini yerine getirmekte olan askerlerimizin, sosyal güvencesi olmayan ve 3294 sayılı Kanun kapsamında ihtiyaç sahibi olan ailelerinin askerlik görevi süresince desteklenmesi amacıyla yürütülmektedir.&nbsp;Ödemeler 1.500 TL olup, her ay için hesaplanıp 2 ayda bir yapılmaktadır.</p><p>6- Asker Çocuğu Yardımı: Sosyal güvencesi olmayan ve 3294 sayılı Kanun kapsamında ihtiyaç sahibi olup babası askerde olan çocuklar için yapılan nakdi yardımlardır.&nbsp;Ödemeler 750 TL olup, her ay için hesaplanıp 2 ayda bir yapılmaktadır.</p><p>7- Şehit Yakınları ve Gazilere Yönelik Yardımlar: Şehit Yakınları ve Gaziler Genel Müdürlüğü veya ilgili kamu kurumlarınca Genel Müdürlüğümüze vefat veya yaralı bilgisi iletilen kişilere yapılacak yardımlar ile şehit yakınları ve gazilerin muhtelif ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla yapılan yardımları kapsamaktadır.</p><p>Şehit yakını ve gaziler başvuruda bulunabilir. Bununla birlikte vefat ve yaralı bilgisi iletilen kişilerin ihtiyaçlarına yönelik kaynak aktarımları başvuru veya talep beklenmeksizin re›sen gerçekleştirilmektedir. </p><p>Muhtelif yardımlar ile tedavi gören yaralılara yönelik ulaşım ve barınma yardımı kapsamında yapılan yardımlarda tutar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıf Mütevelli Heyeti tarafından ihtiyaca göre belirlenmektedir. Vefat ve yaralı bilgisi iletilen kişiler için 75.000 TL’yi geçmeyecek şekilde kaynak aktarımı gerçekleştirilmektedir.</p><p>Sosyal yardımların detaylarına https://www.aile.gov.tr/sygm/programlarimiz/sosyal-yardim-programlarimiz/ linkinden ulaşılabilir. Yapılan yardımların sadeleştirilmesinde fayda olduğunu ve tutarların da günün şartlarına göre güncellenmesi gerektiğini düşünüyorum.</p><p><strong>Güncel olmayan mevzuatın yürürlükten kaldırmasında fayda var</strong></p><p>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı internet sayfasında çok sayıda güncel olmayan yönetmelik yer almaktadır. Bakanlığın internet sayfasında yer alan https://kms.kaysis.gov.tr/Home/kurum/24301121 linkinde çok sayıda güncel olmayan mevzuat yer almaktadır. </p><p>Örnekler: 1-Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Avukatlık Sınav ve Atama Yönetmeliği. 2- Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Danışma Kurulunun Teşkili, Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik. Bu şekilde çok sayıda güncel olmayan mevzuatın güncellenmesi veya yürürlükten kaldırılması gerektiğini düşünüyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmet-unlu/2026-yilinda-vatandaslara-yapilan-sosyal-yardimlar-ve-tutarlari-4822579</link>
      <subcategory>Ahmet Ünlü</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Botokslu Cenaze Kime Ait? (7)
Yol arkadaşınız, Türkiye’nin gündemine düşerse ne olur?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/botokslu-cenaze-kime-ait-7yol-arkadasiniz-turkiyenin-gundemine-duserse-ne-olur-4822582</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/botokslu-cenaze-kime-ait-7yol-arkadasiniz-turkiyenin-gundemine-duserse-ne-olur-4822582" rel="standout" />
      <description>-Kanal E’den iyi akşamlar sayın seyirciler. At izi it izine karıştı. Dertliler derdini, hastalar hastalığını, borçlular borcunu düşünmekten vazgeçti. Zengininden fakirine, yaşlısından gencine, yerlisinden göçmenine, akıllısından delisine, kadınından erkeğine bütün Türkiye tek bir habere kilitlendi. “Gömülemeyen Kadın” kimdir? “Çoktan gömüldü” diyenlerin görüşünü şimdilik parantez içine alıyoruz. Cenazesi ortalıkta kalan, toprak ile kavuşamayan 70 yaşındaki Gaziosmanpaşalı taze botokslu cenazenin,</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767134&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767134&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>-Kanal E’den iyi akşamlar sayın seyirciler. At izi it izine karıştı. Dertliler derdini, hastalar hastalığını, borçlular borcunu düşünmekten vazgeçti. Zengininden fakirine, yaşlısından gencine, yerlisinden göçmenine, akıllısından delisine, kadınından erkeğine bütün Türkiye tek bir habere kilitlendi. “Gömülemeyen Kadın” kimdir? “Çoktan gömüldü” diyenlerin görüşünü şimdilik parantez içine alıyoruz.</p><p>Cenazesi ortalıkta kalan, toprak ile kavuşamayan 70 yaşındaki Gaziosmanpaşalı taze botokslu cenazenin, İstanbul’dan Eskişehir’e kadar birlikte yolculuk yapmış olduğu yol arkadaşına ulaştık.</p><p>Sevda Hanım’ı yayına alalım arkadaşlar. Hazır mı, Sevda Hanım?</p><p>-İyi akşamlar Sevda Hanım…</p><p>-İyi akşamlar. Beni yayına aldınız ama bahsi geçen kişi ile bir iletişimim olmadı.</p><p>-İyi yolculuklar dilemişsinizdir muhakkak birbirinize.</p><p>-Dilediğimizi söyleyemeyeceğim.</p><p>-Neden? Bir sakıncası yoksa sebebini öğrenebilir miyiz?</p><p>-Ben İzmit’ten bindim. Bahsi geçen hanım uyuyordu. Muavin “Sizin yeriniz burası, ama abla uyuyor, uykusu biraz ağır herhalde” dedi. O sıra boşalmış olan tekli koltuğu göstererek “İsterseniz buraya oturun” dedi. Ben zaten başından itibaren tekli koltuk istemiştim ancak olmadığını söylediler. Mecburiyetten ikili koltuktan yer almak durumunda kalmıştım.</p><p>-Bir sakıncası yoksa nedenini öğrenebilir miyiz?</p><p>-Neyin nedenini?</p><p>-Özellikle tekli koltukta seyahat etmek istemenizin nedenini?</p><p>-Pardon…! Bütün Türkiye’nin karşısında benim koltuk tercihlerimi mi konuşacağız?&nbsp;</p><p>-Bu soruya neden bu kadar tepki verdiğinizi anlayamadım.</p><p>-Günlerdir rahatsız ediyor ekip arkadaşlarınız. “Kâğıt üstünde birlikte yolculuk yaptığımız görünüyor, ama o otobüsteki otuz kişiden bir farkım yoktu” diye kaç defa söyledim. Tekrarlıyorum, o ölen kişi ile hiçbir temasım olmadı. Aramızda hiçbir konuşma geçmedi. Hiçbir fevkaladelik dikkatimi çekmedi. Uyuyordu ve uyurken yüzünü tülbentle kapatmıştı.</p><p>-Gayet de fevkalade bir durum işte. Uyuyan insan niye yüzünü kapatsın?</p><p>-Siz, sanıyorum toplu taşıma ile seyahat etmediniz uzun bir süredir... Gayet makul, istenmeyen bir görüntü vermemek için, çoluğun çocuğun maskarası olmamak için yüzünü kapatmıştır kadın.</p><p>-Pardon niye çoluğun çocuğun maskarası olsun ki!?&nbsp;</p><p>-Siz gerçekten hayattan bihaber olmalısınız. Sosyal medyada, “Yaşlı insanlar nasıl uyur?” diye çekilmiş tik toklara rastlamadınız mı?&nbsp;</p><p>-Rastlamadım.</p><p>-Ya sabır! Haberciler niye hayattan bu kadar kopuk! İnsanlar etkileşim almak için bütün yolları... Neyse ya. Kime ne anlatıyorum... Dıt dıt.</p><p>-Telefon kapandı. Merhum yolcunun yol arkadaşı ile yaptığımız telefon bağlantısında bir kesinti oldu. Anlaşılan o ki olayın gizemi bu otobüs yolculuğunda gizli. Yol arkadaşının durumu bana oldukça şüpheli göründü. Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yorumlarda bulaşalım.</p><p>İlk defa karşılaşanlar için not:&nbsp;Pazar günleri&nbsp;tefrika hikaye yayınlıyorum. Hikâyenin adı Botokslu Cenaze Kime Ait? Bugün 7. bölümü okudunuz. Her bölüm başka bir isim ile yayınlanıyor. Metinleri tek başına okuyabilirsiniz elbet. Ama bölümleri birbiriyle bağlantı kurarak okuduğunuzda anlam ve anlama haritanızın yeni renkler kazandığını fark edeceksiniz.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatma-barbarosoglu/botokslu-cenaze-kime-ait-7yol-arkadasiniz-turkiyenin-gundemine-duserse-ne-olur-4822582</link>
      <subcategory>Fatma Barbarosoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aile çökerse nüfus dibe vurur, ülke uçuruma sürüklenir…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/aile-cokerse-nufus-dibe-vurur-ulke-ucuruma-suruklenir-4822588</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/aile-cokerse-nufus-dibe-vurur-ulke-ucuruma-suruklenir-4822588" rel="standout" />
      <description>İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur. JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNET Muazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in. Nasıl başlık ama! Muhteşem, değil mi? Nereden nereye? Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere… AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767260&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2317767260&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur.</p><p><br></p><p><strong>JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNET</strong></p><p>Muazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in.</p><p>Nasıl başlık ama!</p><p>Muhteşem, değil mi?</p><p>Nereden nereye?</p><p>Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere…</p><p><br></p><p><strong>AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!</strong></p><p>Dürüst olalım ve hakikati ifade edelim: Ailenin çöküşünün gerisinde hükümetin tartışmalı aile ve kadın politikalarının rolü var.</p><p>Hükümet, bir yandan kadının iş hayatındaki rolünün artırılmasıyla övünüyor ama öte yandan da ailenin çökmesinden yakınıyor!</p><p>Ne yaman çelişki: AK Parti muhafazakâr parti, seküler-liberal bir parti değil, değil mi? Yanlış mı biliyorum?</p><p>AK Parti, aileyi koruyacak stratejiler geliştirmek zorunda: Kadının iş hayatına değil ev hayatına atılmasının yollarını bulursa anlamlı bir politika izlemiş olur.</p><p>Mahinur Özdemir Bakanımız, en yetkin, en donanımlı ve aile üzerinde özenle titreyen Aile Bakanımız, bence. Nafaka konusundaki gayretleri, sosyal medya kullanımının yaşının düşürülmesi konusundaki özel çabaları güzel icraatları. Ama onun da nefesi yetmiyor bazı radikal kararların alınmasına, diye düşünüyorum.</p><p>Ama Bakanımızın gelişinden önce Bakanlığın aileyi çökerten türlü feminist şebekelerin kontrolüne girdiği görüldü.</p><p>Bakanlığın aile ile ilgili aldığı kararlar, AB uyum yasaları vesaire çerçevesinde yapılan düzenlemeler, kadının beyanının esas olması, haksız / zorba nafaka uygulaması, vb gibi uygulamalar, ailenin daha fazla kan kaybetmesine, yuvaların dağılmasına, boşanmaların hızla artmasına yol açtı…</p><p>Sonuçta, Aile bakanlığı, ailenin altını oyan dinamite dönüştü!</p><p><br></p><p><strong>AİLENİN ÇÖKMESİNE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER…</strong></p><p>Ailenin çökmesine yol açan başka faktörleri şöyle özetlemek mümkün:</p><p>* Medyaların hedonizmi ve egoizmi kutsayan, aileyi aşağılayan, boşanmayı kışkırtan ve aileleri kurşuna dizen çarpık ilişkileri ve sapkın kişileri süblime eden iğrenç dizileri,</p><p>* Reytinge tapan ruhsuz televizyoncuların Anadolu inanını aşağılayan, aileyi karalayan ve boşanmaları kışkırtan kadın kuşağı programları, popüler kültürün yoz ve yozlaştırıcı ürünleri etkili oldu.</p><p>12 yıl zorunlu eğitim, meslek liselerini çökmenin eşiğine getirdi, endüstriye büyük darbe vurdu, toplumun sosyolojisini bozdu: Ülke, Afganistan’dan çoban getirmek, Türk cumhuriyet-lerinden hizmet sektörüne eleman ithal etmek zorunda kaldı! Bu ne demek biliyor musunuz? En fazla bir kulaklık zaman dilimi içinde büyük şehirlerimizde yabancı uyrukluların yaşadığı gettoların zuhûr etmesi, Paris’i, Londra’yı, New York’u aratmayacak sokak şiddetinin patlak vermesi demektir bu.</p><p><br></p><p><strong>AİLEYİ KURTARAMAZSAK ÜLKEYİ KURTARAMAYIZ!</strong></p><p>Nüfusunu yitiren bir ülke nüfûzunu da yitirir.</p><p>Dünyada demografi savaşları yaşanıyor pandemi’den bu yana!</p><p>Ailenin çöktüğü bir ülkede nüfus da çöker.</p><p>Aileyi kurtaramazsanız, nüfusu aslâ kurtaramazsınız.</p><p>Öyleyse işe aileden başlanacak…</p><p>Zorunlu alanlar dışında kadın anne olacak, yuva kurulacak, anne anne, baba baba rolünü oynayacak. Ev cennet olacak yeniden.</p><p>Dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye idi; hâlen de öyledir. Ama aile büyük darbe yedi: toplum sekülerleşti, ülke plansız kentleşti: ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz kentler ve aileleri apartman dairelerine hapseden yerleşim hücreleri, kafesler yapıldı.</p><p>Ülkenin en zor zamanlarında, kriz ve âfet zamanlarında güçlü aile yapımız, toplumun ve ülkenin çökmesini önledi. Ama artık bu betonlaşmayla birlikte bunlar yük ölçüde hayal oldu. Bunun en son ve ürpertici örneği 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’mde yaşandı.</p><p><br></p><p><strong>ASIL DEPREM, AİLEDE YAŞANAN DEPREM!</strong></p><p>6 Şubat Kahramanmaraş Depremi, ailede yaşanan depremin, toplumun sekülerleşmesinin toplumu nasıl uçurumun, çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktığını gösterdi. 6 Şubat Depremi, jeolojik değil, sosyolojik deprem olarak büyük yıkıma yol açtı: Büyük şehirler başta olmak üzere, kira fiyatları vahşice arttı, ülkede ürpertici bir iskan-mesken sorunu zuhûr etmesine yol açtı: Sosyolojinin çöküşü!</p><p>Hâsılıkelâm: Aile korunmadığı sürece, evlilik oranlarının ve nüfusun aşağıya doğru fırlaması, aile içindeki çatışmaların zıvanadan çıkması ve yuvaların yıkılması, çocukların annesiz-babasız büyümesi, şiddete sürüklenmesi önlenemez.</p><p>Vesselâm.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/aile-cokerse-nufus-dibe-vurur-ulke-ucuruma-suruklenir-4822588</link>
      <subcategory>Yusuf Kaplan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sun, 10 May 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>