<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak</title>
    <link>https://www.yenisafak.com//yazarlar/bugun-yazanlar</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?contentType=column&amp;date=today" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>İtminan gönlün nesi olur?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/itminan-gonlun-nesi-olur-4816257</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/itminan-gonlun-nesi-olur-4816257" rel="standout" />
      <description>Gönlüme itminan düştü. Cuma vakti. Buhara’dayız. Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretlerinin huzurunda. Hafız Efendinin okuduğu Kur’an-ı Kerim külliyenin dört bir yanına yayılıyor. Kuşlar ilahi kelama ihtiram ve eşlik edercesine hem mütevazı hem cıvıl cıvıl. Nispete tâkâti yetmeyenlerin imdadına envai çeşit çiçekler yetişiyor. Güneş en latif haliyle inceden mütebessim. Onlarca farklı beldeden yüzlerce mümin akın akın Camiye doluşuyorlar. Erkek, kadın, ihtiyar, çocuk; hepsinin yüzünde bir ışıltı, halinde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304646769&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304646769&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Gönlüme itminan düştü. Cuma vakti. Buhara’dayız. Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretlerinin huzurunda. Hafız Efendinin okuduğu Kur’an-ı Kerim külliyenin dört bir yanına yayılıyor. Kuşlar ilahi kelama ihtiram ve eşlik edercesine hem mütevazı hem cıvıl cıvıl. Nispete tâkâti yetmeyenlerin imdadına envai çeşit çiçekler yetişiyor. Güneş en latif haliyle inceden mütebessim. Onlarca farklı beldeden yüzlerce mümin akın akın Camiye doluşuyorlar. Erkek, kadın, ihtiyar, çocuk; hepsinin yüzünde bir ışıltı, halinde gönüllerindeki feyzi aşikar eden bir sükûnet. Merkad-i şerifin eşiğinden hürmetle geçiyor, huzur-u Pir’de hicap ile el bağlayıp niyaza duruyorlar. Bu belde zamanı ve mekanı aşan kadim bir dergah gibi. Bayram vaktinde Buhara cennetten bir köşe sanki.</p><p>Bu güzel beldede, bu güzel vakitte gönlüme itminan düştü. Gönlüm itminan buldu, demiyorum dikkat buyrunuz gönlüme itminan düştü. Hani bir dostu ararsınız ‘gönlüme düştün sesini duymak istedim’, dersiniz ya, aynı o hesap. Mevla nasip eder de bir gün belki gönlümüz de itminana düşer. Ne büyük lütuftur o. Rabbin senden razı olur, sen Rabbinden razı olursun, kullarımın arasına gir ve cennetime diye bir nida erişir, sen artık mutmainne kalesinin sakinlerinden olursun. O ne muazzam bir ihsandır. Belki bir gün…</p><p>Hasan Kamil Yılmaz Hocanın Altınoluk dergisi için kaleme aldığı ‘İtmi’nân veya gönül huzuru’ başlıklı yazısında etraflı ve pek güzel bir şekilde bu kavram ele alınmış. Hoca orada diyor ki: “İtmi’nan kelimesinin sözlük anlamı, sıkıntıdan sonra sükunete ermek, karışıklıktan sonra düzelmek şeklinde ifade edilebilir. Hadislerde “itminan” Kur’andaki anlamıyla kullanılmakla birlikte, bedenî ve zâhirî sükunet olarak da kullanılmıştır. Nitekim rükudan doğrulduktan sonra secdeye varmadan, ayakta bir süre bekleyerek yapılan ta’dil-i erkanın sıfatı da İtminâ, ya da tume’ninedir. Kur’anda geçen “Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla itminana ere. (Ra’d 28) ayeti ile “Ey itminana ermiş nefs, dön Rabbine, sen O’ndani o da senden razı olarak!” (Feci, 27) ayet-i kerimeleri, kalp ve nefsin itminan özelliğinden bahsetmekte, nefsin üzüntü ve sıkıntıdan kurtularak sükunete erdiğini, daralmadan sonra huzur bulduğunu ifade etmektedir.”</p><p>Ne diyorduk biz…</p><p>Buhara’da gönlüme itminan düştü. İnsanız; aciziz, zayıfız, nefsimiz var, heva hevesimiz var. Dünya bir imtihan yeri. Rahat cennete saklanmış, dünyada yok. İnsanız ve dünyadayız. Huzursuzluklarımız, endişelerimiz, bin türlü kaygı ve tasamız var. O itminana ermeyene de anlaşılan huzur yok. Peki ne yapacağız da o dinginlik ve sükunet iklimine kavuşacağız, ne edeceğiz de o geçmeyen huzur gelip bizi de bulacak? Sorumuz budur.</p><p>Bilmiş bir üslup ile değil, bulmuş bir eda ile asla değil; mütemâdiyen arayan ve şu güzel bayram vaktinde Buhara’da bir parça hisseden bir gönül sahibi olarak kendime ve size bu sorunun cevabına dair diyebileceklerim şunlardır:</p><p>Gönlümüzün huzur bulduğu beldelere varacağız. Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kudüs-ü Şerif, Buhara-i Şerif başta olmak üzere yaşadığımız şehirdeki Camiler, türbeler, dergahlar ve zikir meclisleri; huzur için varılması, müdavimi olunması gereken yerlerdir. Ayağımızı imkan nispetince alıştıracağız, vakit ayıracağız, öyle ki gün içinde böylesi bir mecliste bulunmazsak nefes alamayacak hale geleceğiz. Yeter mi? Yetmez! Tam aksi istikamette gönlümüzün daraldığı, huzurumuza kast eden, bizi kalbimizden ayrı düşüren yerlerden de uzak duracağız.</p><p>Gönlümüzün yanında teselli bulduğu, bize dünyanın faniliğini halleriyle ihtar eden, bâki olana muhabbetimizin artmasına vesile olan zevat-ı kiramın huzuruna varacağız. Bu cümleye alimler ve mürşid-i kâmiller de dahildir ilim talebeleri, dervişler, cami ehli kimseler, nur yüzlü pir-i faniler, salih dostlar da. Haydi âriflerin sohbet ve menâkıbını düzenli okumayı da ilave edelim. Mekan ve insanın itminan hususunda bize kattığı ve bizden alıp götürdükleri birbirine benziyor. Bize Allah’ı unutturan ve Allah’ın gayrını hatırlatan insanlardan, kitaplardan, videolardan ve dijital mecralardan da elimizden geldiğince uzak duracağız.</p><p>Kur’anı Kerim ile tilavet başta olmak üzere iştigalimizin sürekliliği ve artması gönlümüzü itminana eriştirecek en önemli vesilelerden birisi. Onda bir şey var huzura dair ehil olanların ancak bildiği. Tesbihat, evrad-u ezkardan ayrıca bahsetmeye dahi gerek yok, zikirsiz itminan ele geçmez.</p><p>Mekan ve insandan sonra zamana ayrı bir başlık açmalı bu bahiste gel gör ki yazımız sona geldi. Ben seher vakti diyeyim gerisini siz devam ettirin.</p><p>Kalbimin diyarından dua ve muhabbetle..</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/serdar-tuncer/itminan-gonlun-nesi-olur-4816257</link>
      <subcategory>Serdar Tuncer</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aidiyetsiz ürünlerin standart sapmaları</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/aidiyetsiz-urunlerin-standart-sapmalari-4816258</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/aidiyetsiz-urunlerin-standart-sapmalari-4816258" rel="standout" />
      <description>Maraş’taki caninin yazdıklarını, okuldaki tanıkların anlattıklarını, ailesini ve birkaç hususu daha bir araya getirdiğimizde elimizdeki profil neredeyse netleşiyor. Orta sınıftan “beyaz” bir ailenin, silaha erişimi olan sosyal uyumsuz ve en önemlisi aidiyetsiz çocuğu. Bu bakımdan hiç şaşırtıcı bir profil değil. Hatta sıkıcı derecede standart. ABD’deki okul saldırılarını gerçekleştiren canilerle neredeyse aynı. Zaten bu cani de tam bir taklitçi. 9 ay önce ABD’de benzer bir okul saldırısı yapmış başka</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304648464&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304648464&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Maraş’taki caninin yazdıklarını, okuldaki tanıkların anlattıklarını, ailesini ve birkaç hususu daha bir araya getirdiğimizde elimizdeki profil neredeyse netleşiyor. Orta sınıftan “beyaz” bir ailenin, silaha erişimi olan sosyal uyumsuz ve en önemlisi aidiyetsiz çocuğu. Bu bakımdan hiç şaşırtıcı bir profil değil. Hatta sıkıcı derecede standart. ABD’deki okul saldırılarını gerçekleştiren canilerle neredeyse aynı. Zaten bu cani de tam bir taklitçi. 9 ay önce ABD’de benzer bir okul saldırısı yapmış başka bir caniyi birebir kopyalamış.</p><p>Bu, burada bir dursun.</p><p>Size şaşırtıcı gelecek ama ABD, okul saldırıları konusunda epeydir “sağlıklı” diyebileceğimiz iki tedbir alıyor. İlki okulların güvenlik süreçleri. Okul kapılarına güvenlik ve yerine göre x-ray cihazı yerleştirmekten bir silah sesinde sınıfları kolayca sığınak haline getirecek düzenekler kurmaya değin bir proses. İkincisi ise meseleyi makro okumalara tabi tutup çözümsüz bırakmak yerine mikro okumalarla potansiyel katillerin kimler olduğunu “profil analizi” ile tespit etmek.</p><p>Ne demek makro okuma? Kızacaksınız ama söyleyeyim: İlahiyatçılara, medyacılara, ne idiği belirsiz analistlere ve iktidar muhaliflerine gün doğmasıdır makro okuma. Öyle büyük okumalarla öyle büyük yorumlar gördük ki olursa o kadar olur. Meseleyi sadece diziler üzerinden, sadece maneviyatsızlık üzerinden, sadece iktidar üzerinden, sadece psikolojik tahlil üzerinden okumaya ve anlamaya gayret etmektir makro okuma. Yarın müfredatı bütünüyle değiştirsek ve sadece maneviyat eğitimi versek, yarın bütün dizileri yasaklasak, yarın iktidar düşse, yarın bütün ergenlere birer psikolog atasak sayılarının 1 milyon ve yukarısı olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz sosyal uyumsuz ergenlerin içindeki 500-1.500 arası potansiyel katili durdurmaya yetecek mi bu tedbirler?</p><p>Hayır ve hayır.</p><p>Bu da burada bir dursun.</p><p>Maraş’taki caninin kendini “ait” hissedebileceği hiçbir şey, ama hiçbir şey yok. Bir cinsiyete, bir dine, bir inanca, bir ülkeye, bir şehre, bir ideolojiye, bir aileye, bir arkadaş çevresine… Hiçbir yere ve şeye ait değil. Psikolojisi harap durumda, mental bağları zayıflamış ve psikopatalojik bir vaka olarak ayrıca incelenmesi gereken babası yüzünden silaha kolay erişimi var. Hepsi bir araya gelince karşımıza bir “kulağına kulaklık takıp kendisinden zayıfları zevkle öldüren katil” çıkıyor.</p><p>Bu profili anlayıp, bu profili çalışmak dururken başka okumalarla vakit kaybetmenin gereği yok.</p><p>Aile tarafından hiçbir şekilde adam yerine konulmayan öğretmenlerin “çocuğunuz hasta” tespitine “benim çocuğum hasta değil çok özel” diye cevap veren dangalak anne ve sahip olduğu sosyal gücü çocuğunun tedavisi için kullanmak yerine çocuğunun durumunu örtmek, gizlemek için kullanan ve 7 silahını evde ergen bir çocuk olmasına rağmen ortalıkta bulunduran hastalıklı baba (çocuğun hastaneye yatması yerine okulda kalması o sosyal güç sayesinde) bu cinayetlerin azmettiricisi mesabesinde. Bunu konuşup tedbir almak yerine meseleyi bambaşka büyük zeminlerde konuşmak faydasız.</p><p>Şu “ait hissetmeme” meselesi önemli. Kapitalizmin insanı tüketiciden “aidiyetsiz ürün”lere dönüştürmesinin neticesi olarak insanın hiçbir sosyal sorumluluğu, hiçbir doğru davranış ajandası, hiçbir ahlaki düzlemi kalmamış görünüyor. Elimizdeki örnekte bu o kadar net ki. Değil ailesine, cinsiyetine bile ait değil cani katil. Bu aidiyetsiz ürünlerin hepsi katil olup adam öldürecek diye bir kaide yok elbette. Ancak bu aidiyetsiz ürünlerin “erken final” yapmak ve kendilerini “bir şeye ait hissetmek” için katil olma potansiyelleri, hele ergenlerse çok yüksek. Dijtal dünya, bu tip aidiyetsiz ürünlerin bir araya gelip bir “aidiyet sanrısı” oluşturmaları için son derece acayip imkanlar sağlıyor. Dijital dünyanın bu kısmını sonucu ne olursa olsun cehennemin dibine göndermemiz gerekiyor.</p><p>Çocuğuna terbiye vermemekte direnen, bunun bir “eğitim biçimi” olduğunu zanneden ahmak ailelerse bu aidiyetsizliği bütünüyle destekleyici bir konumda olduklarını asla anlamıyorlar. “O benim çocuğumun özeli” deyip çocuğunun dijital cehennemin kaçıncı katında meskun olduğunu bile denetle(ye)meyen anne-babadan “özgürlükçü ebeveyn” yerine “birinci sınıf dangalak” çıkar çıksa çıksa. Hatırlayın, kızı parçalara ayırıp surdan atan o katilin babası çocuğunun niçin kasaplık (evet, bildiğiniz düz kasaplık) öğrenmeye çalıştığını bile sorgulamamıştı.</p><p>Yarın devam ederim kaldığım yerden ama şu kadarını söyleyeyim. “Toplumca hepimiz suçlu” değiliz. Bu, meseleyi bütünüyle taca atma tespitidir. Hasta çocuğunu “dâhi” zanneden öğretmen annenin suçunu bölüşmeyeceğim. Oğluna 10 yaşından itibaren ateşli silah eğitimi veren 7 silahlı bir psikopatın suçunu bölüşmeyeceğim. Öğretmeni hiç mesabesine indirip çocuğunu dünyanın en tepesine koymaya çabalayan ahmak velilerin suçunu bölüşmeyeceğim. “Müdür senin saçını keserse bana haber ver, ben de onun saçını keserim” diyerek eğitimcilerin itibarını yerle bir eden Bakan’ın suçunu bölüşmeyeceğim. Tek sorumluluğumun bu yanlışları göstermek olduğunu düşünüyorum ve işte sorumluluğumun gereğini yapıyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismail-kilicarslan/aidiyetsiz-urunlerin-standart-sapmalari-4816258</link>
      <subcategory>İsmail Kılıçarslan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yalanların koruduğu gerçek…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/yalanlarin-korudugu-gercek-4816259</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/yalanlarin-korudugu-gercek-4816259" rel="standout" />
      <description>Türk dış politikası, sıklığı her geçen gün artan biçimde bölgesel bir güvenlik paktı ihtiyacına vurgu yapıyor… Bu ihtiyacın “şartları” içinde, ülkelerin birbirlerine güvenmesi, egemen-liklerine saygı, herkesin eşit, kimsenin ağabey veya hegemon olmadığı, “güç” projeksiyonu içeren, nihayet, “ dışarıdan kurtarıcı beklemediği ” bir mutabakat arayışı var. Ankara’nın teklifi budur… Belli ki şekil gerekleri de oluşturulmaya çalışılan bu yaklaşım, “Antalya Diplomasi Forumu-ADF” arifesinde bir Bloomberg</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304654530&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304654530&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türk dış politikası, sıklığı her geçen gün artan biçimde bölgesel bir güvenlik paktı ihtiyacına vurgu yapıyor…</p><p>Bu ihtiyacın “şartları” içinde, ülkelerin birbirlerine güvenmesi, egemen-liklerine saygı, herkesin eşit, kimsenin ağabey veya hegemon olmadığı, “güç” projeksiyonu içeren, nihayet, “<strong>dışarıdan kurtarıcı beklemediği</strong>” bir mutabakat arayışı var. Ankara’nın teklifi budur…</p><p>Belli ki şekil gerekleri de oluşturulmaya çalışılan bu yaklaşım, “Antalya Diplomasi Forumu-ADF” arifesinde bir <strong>Bloomberg </strong>haberiyle farklı boyut kazandı…</p><p>“Konuyla ilgili yetkililere göre, <strong>Türkiye </strong>bu hafta içinde <strong>Pakistan</strong>, <strong>S. Arabistan</strong> ve muhtemelen <strong>Mısır </strong>ile bölgesel bir güvenlik platformu oluşturulması görüşmelerine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Türk yetkililer, ADF oturum aralarında üç ülkenin dışişleri bakanlarını görüşmelere davet etti. Riyad ve İslamabad’da yapılan toplantıların ardından konu son bir ay içinde üçüncü kez ele alınacak.” (16/04)</p><p>Burada kesiyorum; <strong>pakt olur-olmaz</strong>, bölgede hangi bağlamlara oturur, küresel dengelerde hangi cepheye yaklaşır-uzaklaşır, hedefi nedir, adı geçen ülkeler kolay mıdır zor mudur, ABD ne der, İsrail nasıl bakar, İngiltere, Rusya, Çin hele şu sıralar İran ne anlar, bunları perşembe günü ‘Akıl Odası’nda uzun uzun konuştuk. Bu cepte olsun, biz diğer stratejik legolara bakalım…</p><p>***</p><p>Ortadoğu odaklı haber-analiz sitesi ‘<strong>Middle East Eye</strong>’, “Türkiye, bölgesel enerji rotalarını yeniden çizerek, <strong>Katar</strong>, <strong>Irak </strong>ve <strong>Orta Asya</strong>’yı <strong>Avrupa</strong>’ya bağlayacak yeni enerji hatlarıyla Hürmüz Boğazı’nı by-pass etmeyi hedefliyor” spotuyla bir haber ve harita yayınladı…</p><p>Belli ki mini mayınlar da döşeli haberin içinde. Ama şunlar gerçek; Katar-Türkiye doğalgaz hattı, Trans-Hazar (<strong>Türkmenistan</strong>) hattı, <strong>Basra-Ceyhan</strong> çizgisi, <strong>Suriye </strong>petrol sahası şebekesi, S. Arabistan şebekesi…</p><p>Türkiye’nin gönlündeki “paktlar” samimi ve <strong>kapsayıcı </strong>olduğundan, rekabet edilen ülkelere dahi el uzattığından, İran da dahildir, dahası ‘dışarıdan kurtarıcılar’ bu projeleri sabote ettiğinden, tam da bunlara sahip çıkılması gerekir. Elbirliği inşallah kurulur. İkincisi de budur ve-dahi o da cebe…</p><p>Ankara,<strong> Irak Kalkınma Yolu</strong>’nu beraber yürüyelim için ilgili ülkelere davette bulunduğunda ayak sürüdüler. Şimdi anlıyor, hatta biliyoruz ki, İran savaşı vesilesiyle bu kendilerine hatırlatıldığında, ABD ve İsrail’in baskısı yüzünden kıpırdamadıklarını itiraf etmişler. Eh, hepsine füzeler düştüğüne göre akıllanmışlardır…</p><p>***</p><p>Dönelim savaşa…</p><p>Maalesef, hâlâ müzakerelerin güncel git-gelleri, barış mı savaş mı, asker geldi, uçak uçtu, haritalar değneklerle dürtüklenerek, etkisiz gelişmeler sayılarak programlar yapılıyor, köşeler yazılıyor. Şişirme ve yüzeysel, artı zaman kaybıdır…</p><p><strong>Bir</strong>, mevcut durum Trump’ın savaşı sona erdirmesi için yeterince ‘<strong>ikna edici</strong>’ değil. İran Dışişleri Bakanı’nın, “mutabakat metnine birkaç santim kalmışken abluka ile karşılaştık” demesinin sebebi o.</p><p><strong>İki</strong>, tarif etsek, “sokak <strong>çıkmazdır</strong>”. Ama mutlaka savaşa dönüşeceği anlamına da gelmiyor…</p><p><strong>Üç</strong>, İsrail, İran’da hedeflerinin hiçbirine ulaşamadığını düşünüyor. Bu da her an zehirli ısırık ihtimalini artırıyor…</p><p><strong>Dört</strong>, bir ‘donma’ hali ya da mutabakat da izleyebiliriz. Ukrayna savaşına benzemeye de başlayabilir. Ama<strong> savaşa dönülse, hatta bir kara harekâtı başlasa dahi sonuç değişmeyecek.</strong></p><p><strong>Beş</strong>, küresel jeopolitik gerçeklik ve “zaman” ABD’nin canına okuyor. Trump, müzakerelerin hem zorluğunu görüyor hem kaçınılmazlığını. Satrançta buna ‘<strong>zugzwang</strong>’ denir. Hamle sırası sende olduğu halde, en iyi seçeneğin hamle yapmamak olduğu haldir…</p><p>***</p><p>Kara harekâtı tartışmalarına da küçük parantez açayım…</p><p>Masum insanlar ölecek olmasa, “ABD’nin buna girişmesini teşvik ederdim”.</p><p>Nedenini anlatmak için bir belgesel önereyim; “<strong>Bodyguard of Lies</strong>”. Yeni, 2025 yapımı. Türkçesi var. İnternet üzerinden bulabilirsiniz. Hiç üşenmeyin, seyredin. İsmi, <strong>Churchill</strong>’in ünlü, “gerçek savaşta o kadar değerlidir ki, yalanlarla korunmalıdır” sözünden geliyor. Belgeselin sonunda tek yapmanız gereken, Afganistan ismini İran ile değiştirmek. Tüm ABD savaşlarının tipik modelidir. ABD’nin bir kara savaşını kazanamayacağını, “tutunsa” bile kaybedeceğine ikna olacaksınız…</p><p>Türkiye’de birkaç zır-zop gazeteci veya akademisyenin Amerika’yı kutsayan güncel yalamalarının <strong>ne anlama geldiğini </strong>de size düşündürtecek!</p><p>***</p><p>Trump-Papa kavgasının arkasında yatan teo-politiği, Başbakan Meloni’nin İsrail’le anlaşmaları askıya almasını, Berlin’in şimdiye kadar direndiği ABD’nin Avrupa ve NATO’daki varlığına artık yüz vermediğini, AB liderliğinin, “büyük şirketlerimiz Çin ve ABD ile küresel rekabet için birleşecekler” açıklamasını, Çin Savunma Bakanı’nın, “İran’la büyük anlaşmalarımız var, başkalarının işlerimize karışmasını istemiyoruz” çıkışını, İspanya Başbakanı’nın Xi Jinping’e, “Bu sorunları ancak Çin çözer” demesini, Belçika’nın, İngiltere’den İsrail’e giden askeri sevkiyata el koymasını, Suriye Devlet Başkanı Şara’nın, “Türkiye-Suriye ortaklığı, bölge ve tüm dünya güvenliğinin geleceği için üzerine pek çok şey inşa edilebilecek bir temeldir” beyanlarını, S. Arabistan’ın Pakistan’a verdiği 5 milyar doların geri ödemesini öteleyip, 3 milyar dolar daha vermesini, Fransa ve İngiltere’nin, <strong>Hindistan</strong>’ı Hürmüz’e ortak olarak davetini ve daha nicesini anlamlandırmadan, önemlisi birleştirmeden…</p><p>Hele Türkiye’yi, Ankara’nın aklını bunların içine hakkınca yerleştirmeden, öngörülerimiz kıymetlenemez…</p><p>***</p><p>Stratejik takvimimiz şudur;</p><p><strong>I. </strong>Mayısta gerçekleşmesi beklenen, tekrar ertelenme ihtimali bulunan Trump-Xi Jinping zirvesi.</p><p><strong>II.</strong> Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi.</p><p><strong>III.</strong> Kasım ayındaki ABD ara seçimleri.</p><p>Bunların sonuç ve toplamı, yeni dünya düzeninin rotasına dair ilk kez bir şey söyleyecek. Oraya kadar diğerleri uvertürdür…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/nedret-ersanel/yalanlarin-korudugu-gercek-4816259</link>
      <subcategory>Nedret Ersanel</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okuldaki şiddet: Toplumsal rahatsızlığımızın semptomu</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/okuldaki-siddet-toplumsal-rahatsizligimizin-semptomu-4816260</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/okuldaki-siddet-toplumsal-rahatsizligimizin-semptomu-4816260" rel="standout" />
      <description>Şanlıurfa’daki bir okulda yaşanan ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı hadisenin şaşkınlığı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’tan gelen daha ağır haber hafızamı yıllar öncesine götürdü: Batman’daki genç kadın intiharlarına… O günlerde de peş peşe yaşanan hadiseleri açıklamak için yaş, ekonomik durum, aile yapısı, eğitim seviyesi gibi birçok ortak değişken aranıyordu. Benim en dikkat çekici bulduğum ortak nokta ise başka bir şeydi: Her olay, bir öncekinden etkileniyor; bir önceki, sonrakini tetikliyordu.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304656813&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304656813&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Şanlıurfa’daki bir okulda yaşanan ve çok sayıda öğrencinin yaralandığı hadisenin şaşkınlığı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’tan gelen daha ağır haber hafızamı yıllar öncesine götürdü: <strong>Batman’daki genç kadın intiharlarına…</strong> O günlerde de peş peşe yaşanan hadiseleri açıklamak için yaş, ekonomik durum, aile yapısı, eğitim seviyesi gibi birçok ortak değişken aranıyordu. Benim en dikkat çekici bulduğum ortak nokta ise başka bir şeydi: <strong>Her olay, bir öncekinden etkileniyor; bir önceki, sonrakini tetikliyordu.</strong></p><p>Daha sonra dünya literatüründe de karşılığını bulan bu durum, bugün sosyal psikolojide <strong>“taklit etkisi” ya da “bulaşma etkisi”</strong> olarak biliniyor. İntihar haberlerinin veriliş biçimi nasıl yeni vakaları teşvik edebiliyorsa, şiddet de aynı şekilde dolaşıma girebiliyor. <strong>Çünkü bulaşıcı olan sadece hastalık değildir; davranış da bulaşır.</strong> İyilik bulaşır, nezaket bulaşır, merhamet bulaşır… Ama kötülük de bulaşır, hoyratlık da bulaşır, şiddet de bulaşır ve maalesef kötülüğün bulaşıcılığı iyiliğinkinden daha hızlıdır.<strong> Marlyn Monroe</strong>’nun intihar ettiği ay içinde ABD tarihinin en yüksek intiharlarının kaydedilmiş olması bu konudaki sosyolojik tespitlerin en önemli referansı olmuştur.</p><p><strong>O yüzden açıkçası o dönemde, bu intiharları engellemek istiyorsak gerçekten intihar haberlerine sansür uygulanması gerektiğini savunmuştum.</strong> Bugün de üçüncü sahife haberlerinin her birinin kim bilir başka nerelerde ne tür suçları tetiklediğini biliyor muyuz? <strong>Özellikle her türlü sapkın davranışları şok edici haber iştahıyla sunan, parlatan, gözlerin içine sokan, bununla eğlendiren öğle kuşağı televizyon programları</strong>nın toplumda nasıl bir yozlaşmaya yol açıyor olduğunu hala görmüyor muyuz?</p><p>Belki de <strong>Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan hadiseler</strong>i bu çerçevede okumak gerekir. Bunlar sadece iki şehirde yaşanmış iki münferit olay değil;<strong> toplum olarak nasıl bir iklim ürettiğimizin çarpıcı göstergeleridir. </strong>Tam da insanın başkalarının davranışlarını model alarak öğrendiği yaşlarda, çocukların gözü önünde her türlü kötü örnek hoyratça sergileniyor. Trafikte, sokakta, pazarda, apartmanda, sosyal medyada, televizyon ekranlarında…<strong> İnsanlar birbirleriyle konuşmuyor, birbirlerine saldırıyor. </strong>Tartışmıyor, hakaret ediyor. İtiraz etmiyor, tehdit ediyor. Ve bütün bunlar çocukların gözleri önünde yaşanıyor.</p><p><strong>Çocuklar nasihatten önce ve daha fazla davranışı öğrenir.</strong> Evde sabrı değil öfkeyi, sokakta saygıyı değil kabalığı, ekranda nezaketi değil linci gören bir çocuğun zihninde güç ile şiddet arasındaki çizgi silikleşir. Sonra biz şaşırırız: Bu çocuklar bunu nereden öğrendi?</p><p><strong>Oysa okul, bir toplumun geleceğe bıraktığı en önemli kurum olduğu kadar, bugünkü ruh halinin de en görünür aynasıdır. </strong>Sınıfta, koridorda, okul bahçesinde ortaya çıkan şiddet; sadece bireysel bir öfke patlaması değildir. Aileden sokağa, medyadan ekonomiye, siyasetten kültürel iklime kadar uzanan çok katmanlı bir sürecin dışavurumudur.</p><p><strong>Ne var ki bizde ilk refleks, meseleyi hemen güvenlik başlığına indirgemek oluyor. </strong>Daha fazla kamera, daha sıkı arama, daha sert disiplin cezaları, daha yoğun polis varlığı… Elbette hiçbir öğrenci ve hiçbir öğretmen tehdit altında eğitim görmek zorunda değildir. Güvenlik önemlidir. Fakat sorunu sadece güvenlik ekseninde ele almak, semptomu bastırıp hastalığı görmezden gelmektir. Okulu yarı açık cezaevine çevirmek, öğrenciyi potansiyel suçlu gibi kodlamak ve pedagojik ilişkiyi korku üzerine kurmak, uzun vadede çözüm üretmez. <strong>Korku itaat üretebilir; ama eğitim üretmez. Eğitim güven, aidiyet ve anlam üretir.</strong></p><p>ABD’de son 25 yılın verileri, okul saldırılarının artık istisnai değil, yapısal bir mesele haline geldiğini gösteriyor. 2020-2021 öğretim yılında kayda geçen 145 benzer olay da bunun göstergesi. <strong>Bu tabloya bakıp “Bizden beterler” diyerek teselli bulabiliriz. Ama daha önemli soru şudur: Aynı virüs bize de mi bulaşıyor?</strong></p><p>Kısmen evet. Çünkü modern dünyanın krizleri artık sınır tanımıyor. <strong>Yalnızlaşma, rekabet baskısı, psikolojik kırılganlık, sosyal bağların zayıflaması ve kimlik gerilimleri küresel hale geldi. </strong>Ancak Türkiye’nin kendine özgü sorunları da var. Amerika’daki vakalar çoğu zaman silaha erişim kolaylığı, ağır bireysel yalnızlaşma ve psikiyatrik sorunlarla açıklanıyor. Bizde ise daha çok gündelik şiddetin meşrulaşması, öfke kontrolü eksikliği, aile içi iletişim bozuklukları, ekonomik baskılar, rehberlik sistemlerinin zayıflığı ve dijital kültürün sınırsız etkisi öne çıkıyor.</p><p><strong>Asıl alarm veren nokta ise eğitim sistemimizin giderek yalnızca akademik performans üreten bir makineye dönüşmesidir.</strong> Çocuklara test çözmeyi öğretiyoruz ama öfke yönetimini öğretmiyoruz. Matematik başarısını ölçüyoruz ama empati becerisini ölçmüyoruz. Sınav sonuçlarını takip ediyoruz ama öğrencinin ruh halini çoğu zaman fark etmiyoruz. Oysa bir toplumun geleceğini sadece puan ortalamaları değil, birlikte yaşama kapasitesi belirler. <strong>Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bu sorunun yeterince farkında olduğunu ve son zamanlarda almaya çalıştığı tedbirleri takip etmeye çalışıyorum. Çok iyi şeyler yapıyor. </strong>Eğitimin sadece sına makinaları yetiştirmekten ibaret olmadığını, çocukların bir ruh ve kişilik taşıdıklarını göz önünde bulunduran bir paradigmaya tabi. Ama attığı her adımın tam da bizi bu noktaya getirmiş olan bağnaz kafalar tarafından nasıl gürültüye getirildiğini de hayretle izliyoruz. Bu konuda kararlılığından geri durmaması gerekiyor elbet.</p><p><strong>Aile cephesinde de benzer bir kırılma var. </strong>Geleneksel aile çözülürken yerine sağlıklı bir modern ebeveynlik kültürü konulamadı. Son yıllarda en dikkat çekici değişimlerden biri, çocuk terbiyesi konusundaki denge kaybıdır. Bir yanda baskıyı terbiye zanneden aileler var; öte yanda sınır koymayı sevgisizlik sananlar. Çocuğun her davranışını mazur gören, zorbalığını “<strong>çocuk işte</strong>” diyerek geçiştirenler… Oysa çocuk hem sevgiye hem sınıra muhtaçtır. Şefkat ile otorite arasındaki denge bozulduğunda ya kırılganlık ya saldırganlık büyür.</p><p><strong>NE YAPILMALI?</strong> Her şeyden önce okul şiddeti bir asayiş dosyası değil, toplumsal bir mesele olarak ele alınmalıdır. Her okulda güçlü psikolojik danışmanlık ve rehberlik mekanizmaları kurulmalıdır. <strong>Öğretmenin sınıf içi otoritesi korkuyla değil, saygınlık ve ilişki kapasitesiyle önce yeniden tesis edilmeli, tanınmalı ve güçlendirilmelidir.</strong> Ailelere ebeveynlik desteği verilmelidir. Dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisi ciddiyetle ele alınmalı; sosyal medya, içerik denetimi ve dijital okuryazarlık artık ertelenemez başlıklar olarak görülmelidir. Bu yönde gündemdeki dijital yasa muhalefetin gürültüsüne pabuç bırakmadan geliştirilerek çıkarılmalıdır.</p><p>Fakat bütün bunlardan önce daha temel bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Çünkü <strong>mesele sadece çocukları düzeltmek değildir. Çocuklarda gördüğümüz şiddet, çoğu zaman yetişkin dünyanın küçültülmüş bir yansımasıdır. </strong>Evdeki ihmal, sokaktaki hoyratlık, ekrandaki saldırganlık ve eğitimdeki ruhsuzluk, sonunda sınıfta karşımıza çıkar.</p><p>Bugün okul koridorlarında yükselen öfke, yarının toplumunu haber veriyor. Eğer çocukları kurtarmak istiyorsak, önce kendimizi düzeltmek zorundayız.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/okuldaki-siddet-toplumsal-rahatsizligimizin-semptomu-4816260</link>
      <subcategory>Yasin Aktay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Asıl muzırlık dijitalde</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/asil-muzirlik-dijitalde-4816261</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/asil-muzirlik-dijitalde-4816261" rel="standout" />
      <description>Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olay, hepimizi yasa boğdu. Sosyopat bir öğrenci, emniyet müdürü olan babasına ait 5 silahı alarak, okula baskın düzenledi. 8 yavrumuzu ve bir kahraman öğretmenimizi hayattan kopardı. Hayati tehlikesi devam eden 10’dan fazla yaralı çocuğumuz var. Olayla ilgili bilgiler derinleştikçe, nasıl bir dijital tehditle karşı karşıya olduğumuz gözler önüne seriliyor. Dijital mecralarda yer alan bazı platformların, bazı oyunların, bazı iletişim kanallarının çocuklarımız üzerinde</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304659504&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304659504&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olay, hepimizi yasa boğdu. Sosyopat bir öğrenci, emniyet müdürü olan babasına ait 5 silahı alarak, okula baskın düzenledi. 8 yavrumuzu ve bir kahraman öğretmenimizi hayattan kopardı. Hayati tehlikesi devam eden 10’dan fazla yaralı çocuğumuz var.</p><p>Olayla ilgili bilgiler derinleştikçe, nasıl bir dijital tehditle karşı karşıya olduğumuz gözler önüne seriliyor. Dijital mecralarda yer alan bazı platformların, bazı oyunların, bazı iletişim kanallarının çocuklarımız üzerinde büyük tehlikeler oluşturduğunu görüyoruz.</p><p>Dijitalleşmeyle birlikte hayatımızın her alanında büyük değişiklikler olduğu gibi, kötülüklerin yayılmasında da hızlı artışlar oluyor. Ve bu kötülüklerden en çok çocuklarımız etkileniyor. Neslin korunması, sadece çocuklarımızın can güvenliğinin korunması değildir. Çocuklarımızın birer robota dönüşmesi, beyinlerinin esir alınması da can güvenliği kadar önemlidir.</p><p><strong>NESLİN KORUNMASI İÇİN RADİKAL TEDBİRLER ALINMALI</strong></p><p>Çocuklarımızı böylesine tehlikeli durumlardan korumak için herkese çok önemli görevler düşüyor. Mesele nesillerin korunması… Hiçbir etki altında kalmadan en radikal tedbirler hayata geçirilmeli.</p><p>Tam 99 yıl önce, çocuklarımızı korumak için yasal düzenleme yapılmış. 1927 yılında 1117 Sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu çıkarılmış. Kanunun 1. Maddesi “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağı anlaşılan mevkute ve mevkute tanımına girmeyen diğer basılmış eserler aşağıdaki maddelerde gösterilen sınırlamalara tabi tutulur” hükmünü içeriyor.</p><p>Kanunla çocukların maneviyatı üzerinde muzır etki edebilecek yayınlarla ilgili katı hükümler ve önlemler getiriliyor. Kanunla neredeyse Bakanlar Kurulu’nun büyük bir bölümüne sorumluluklar yükleniyor. Kanun, bir eserin çocukların genel ahlâkî gelişimlerine zararlı olup olmadığını belirlemek amacıyla Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu kurulmasını emrediyor.</p><p><strong>KURUL 10 KİŞİDEN OLUŞUYORDU</strong></p><p>Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmeden önce Kurul, Başbakanlığa bağlıydı. Kurulun geçmişteki yapısı, “Başbakanlık tarafından en az on beş yıl kamu hizmeti yapmış kişiler arasından seçilecek bir üye;</p><p>Adalet Bakanlığı tarafından idari nitelikte görevlerde bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından seçilecek bir üye;</p><p>İçişleri Bakanlığı tarafından üst kademe yöneticileri arasından seçilecek bir üye;</p><p>Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından, Talim ve Terbiye Kurulu üyeleri arasından seçilecek iki üye;</p><p>Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nca tıp dalından seçilecek bir üye;</p><p>Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, güzel sanatlar dalında ün yapmış kişiler arasından seçilecek bir üye;</p><p>Yüksek Öğretim Kurulu’nun, sosyal bilimler dalında akademik kariyer yapmış ve en az doktor ünvanını almış üniversite öğretim elemanları arasından seçeceği bir üye;</p><p>Diyanet İşleri Başkanı tarafından Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri arasından seçilecek bir üye;</p><p>Ankara, İstanbul ve İzmir Gazeteciler cemiyetlerinin tespit edecekleri birer basın mensubu aday arasından Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce kura ile tespit edilecek bir üye olmak üzere 10 üyeden oluşuyordu.</p><p><strong>KURUL DİJİTAL MECRALARI KAPSAYACAK ŞEKİLDE YENİDEN YAPILANDIRILMALI</strong></p><p>Son değişikliklerden sonra Kurul; Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı’nın belirleyeceği biri başkan olmak üzere Bakanlığın beş birim amirinden oluşuyor.</p><p>İvedilikle yeniden ilgili tüm bakanlıkların dahil edileceği bir kurula dönüştürülmeli. Özellikle Emniyet Teşkilatı, söz konusu ortaya çıkan dijital platformları yakın takibe almalı. Aynı şekilde Aile ve Milli Eğitim bakanlıklarının bu platformları 7/24 izleyebileceği bir sistem kurulmalı.</p><p>Her şeyden önemlisi kanunda ifade edilen ‘mevkute’ kavramı değiştirilerek, yazılı görsel, dijital her alanı kapsayacak şekilde genişletilmeli. Çocuklarımızın maneviyatına etki edecek tüm platformlar denetim altına alınmalı. Önleyici tedbirler geliştirilmeli.</p><p>Geleceğimizin teminatı çocuklarımızı ve neslimizi koruma altına almak için yarından tezi yok, tüm önlemler acilen devreye alınmalı.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/huseyin-likoglu/asil-muzirlik-dijitalde-4816261</link>
      <subcategory>Hüseyin Likoğlu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyrut’ta sessiz bir ölüm</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/beyrutta-sessiz-bir-olum-4816262</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/beyrutta-sessiz-bir-olum-4816262" rel="standout" />
      <description>Şam, tarih boyunca kozmopolit bir kültür ve ticaret şehriydi. Uzun Osmanlı asırlarında da bu özelliğini korudu, hatta geliştirdi ve belirginleştirdi. İmparatorluğun dağılmaya doğru ilerlediği dönemlerde dahi, Şam ahalisi içindeki seçkin ailelerin ve eşrafın yükselişi sürüyordu. Onlardan biri, 1700’lerin ikinci yarısında Bağdat’tan Şam’a göç eden Kuvvetlilerdi. Zenginliğinin esas kaynağını ticaret oluşturan Kuvvetli ailesi, Bağdat-Şam ve Şam-Arabistan rotalarında çok güçlü ticaret ağları tesis etmişti.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304660338&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304660338&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Şam, tarih boyunca kozmopolit bir kültür ve ticaret şehriydi. Uzun Osmanlı asırlarında da bu özelliğini korudu, hatta geliştirdi ve belirginleştirdi. İmparatorluğun dağılmaya doğru ilerlediği dönemlerde dahi, Şam ahalisi içindeki seçkin ailelerin ve eşrafın yükselişi sürüyordu. Onlardan biri, 1700’lerin ikinci yarısında Bağdat’tan Şam’a göç eden Kuvvetlilerdi.</p><p>Zenginliğinin esas kaynağını ticaret oluşturan Kuvvetli ailesi, Bağdat-Şam ve Şam-Arabistan rotalarında çok güçlü ticaret ağları tesis etmişti. Şam’da yerleştikleri Şâğûr semti de tarihî surların hemen güneyinde, şehrin hatırı sayılır insanlarının yaşadığı bir bölgeydi. Dolayısıyla, elde ettikleri servet, kendilerine aynı zaman siyaset, kültür ve sanat muhitlerinin de kapısını açmıştı. 1860’dan sonra Şam’ın en güzel semtlerinden Ğûta’da çiftlikler kuran Kuvvetli ailesinin fertleri, Sultan II. Abdülhamid’in devr-i saltanatında Şam bürokrasisi içinde önemli makamlara gelmeye başladılar. Ahmed Kuvvetli ziraat bankasının yönetimini üstlenirken, Murad Kuvvetli şehir konseyi başkanlığına, Hasan Kuvvetli de Şam Ticaret ve Ziraat Odası reisliğine atandı. Ailenin 21 Ekim 1891 günü dünyaya gelen oğlu Şükrî Kuvvetli ise, Suriye yakın tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olacaktı:</p><p>Ailesinin imkânlarının yardımıyla seçkin bir temel eğitim alan Şükrî Kuvvetli, 1908’de yüksek öğrenim için İstanbul’a gönderildi. Beş yıl boyunca kaldığı şehirde Türkçeyi mükemmel biçimde öğrenen Şükrî, 1913’te Mekteb-i Mülkiye’den mezun olduğunda, imparatorluğu dağıtacak olan kasırga da kopmak üzereydi. Kuvvetli Şam’a döndü, Osmanlı bürokrasisi içindeki görevine başladı, ancak ertesi yıl Arap coğrafyasındaki dengeler sarsılmaya başlayacak ve genç Şükrî de kendisini Arap milliyetçiliğinin dalgaları içinde bulacaktı. Jön-Türklerin Arap cephesindeki izdüşümü olan Fetât cemiyetine katılan Kuvvetli, Osmanlı İmparatorluğu’na siyasî açıdan herhangi bir karşıtlık içinde değildi; savaş sonrası dönemde de Fransız mandasına karşı milliyetçilerin safında konumlandı.</p><p>Fransızlar tarafından sürekli kovuşturulan ve hatta 1920’de emlâkına el konularak sürgüne gönderilen Şükrî Kuvvetli, 1936’da Suriye’ye döndü ve maliye bakanlığını üstlendi. Şahsî duruşu ve ailesinin gücü, 1943’te Kuvvetli’yi Suriye cumhurbaşkanlığı vazifesine taşıdı, onun döneminde ülke Fransa’dan bağımsızlığını kazandı (17 Nisan 1946). Fakat ne var ki, 1949’da İsrail tarafından desteklenen Suriye general Husnî Zaîm’in sahneye koyduğu askerî darbeyle Kuvvetli devrildi ve yeniden sürgüne gönderildi. 1955’te ülkesine dönen Kuvvetli cumhurbaşkanlığı sorumluluğunu omuzladı, ancak 1958’de Cemal Abdunnâsır’ın baskı ve telkinleriyle “Birleşik Arap Cumhuriyeti”nin kuruluşu uğruna koltuğundan feragat etti. 1961’de Suriye’de gerçekleştirilen yeni bir askerî darbe, Mısır’la kurulan birliği dağıttı; 1963’teki Baas darbesi ise Suriye yakın tarihinin en korkunç dönemini başlattı. Şükrî Kuvvetli tekrar sürgüne gitti ve Beyrut’a yerleşti. Bu onun son sürgünüydü…</p><p>1967’de Altı Gün Savaşı’yla İsrail karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Arap dünyası hezimetin şokunu üzerinden hemen atamayacaktı. Ancak yaşanan sürecin yükünü en ağır hissedenlerden biri Şükrî Kuvvetli’ydi. Beyrut’taki evinden gelişmeleri takip ederken Golan Tepeleri’nin işgali haberini alan Kuvvetli, günler süren ağır depresyonun ardından geçirdiği kalp krizi sebebiyle 30 Haziran günü vefat etti. Baas yönetiminin, kendisinin Şam’a defnedilmek yönündeki vasiyetini engelleme girişimleri, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın diplomatik baskılarıyla aşıldı. Şükrî Kuvvetli’nin naaşı, 1 Temmuz günü, Emevî Camii’nde kılınan kalabalık cenaze namazının ardından, doğduğu ve yaşadığı semtte bulunan tarihî Bâbu’s-Sağîr Kabristanı’na defnedildi.</p><p>Baas karanlığı öncesinde parlayan nadir yıldızlardan biri olarak, bugün Suriyelilerin maşerî hafızasında hâlâ rahmetle yad edilen Şükrî Kuvvetli’yi hatırlama ve hatırlatma sebebim, geçtiğimiz çarşamba günü Beyrut’tan gelen bir haber oldu: Kuvvetli’nin hayatta kalan son evladı, Hanâ Hanım, son nefesini vermişti. Hanâ Kuvvetli’nin cenazesi, Baas zulmetinden arınmış Suriye’de, Şam’da çocukluğunun geçtiği semtte, babasının yanı başına defnedildi.</p><p>Suriye’nin evlatları teker teker vatanlarına dönüyor. Kimi yürüyerek, kimi tabutlar içinde. Ama özgürlüğüne kavuşmuş vatanlarında, hepsinin gönlü şimdi çok rahat.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/beyrutta-sessiz-bir-olum-4816262</link>
      <subcategory>Taha Kılınç</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız...</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/yalnizim-dostlarim-yalnizim-yalniz-4816263</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/yalnizim-dostlarim-yalnizim-yalniz-4816263" rel="standout" />
      <description>Yalnızlık, kimsenin dırdırını çekmediğiniz o muazzam özgürlük ile ocağa tek kişilik makarna suyu koyarken duyulan o derin boşluğun tam ortasındaki hayatta kalma sanatıdır. Aslında modern bir aristokrat gibi davranmaya çalışıyoruz ama gerçek şu ki, Tabii ekranında 45 dakika boyunca hiçbir şeyi beğenmeyip en sonunda uyuyakalıyoruz. Türkiye ekonomisinde yalnız yaşamak, adeta “bekâra karı boşamak kolay” atasözünü, “bekâra paket küçültmek pahalı” gerçeğine dönüştürmüş durumda. Marketteki aile boyu indirimlerine</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304662453&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304662453&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Yalnızlık, kimsenin dırdırını çekmediğiniz o muazzam özgürlük ile ocağa tek kişilik makarna suyu koyarken duyulan o derin boşluğun tam ortasındaki hayatta kalma sanatıdır. Aslında modern bir aristokrat gibi davranmaya çalışıyoruz ama gerçek şu ki, Tabii ekranında 45 dakika boyunca hiçbir şeyi beğenmeyip en sonunda uyuyakalıyoruz.</p><p>Türkiye ekonomisinde yalnız yaşamak, adeta “bekâra karı boşamak kolay” atasözünü, “bekâra paket küçültmek pahalı” gerçeğine dönüştürmüş durumda. <strong>Marketteki aile boyu indirimlerine bakıp, “Bunu alsam yarısını küflenmeden bitiremem, alsam israf, almasam kazıklanıyorum” diyerek raf önünde kriz geçirmek, yalnızlığın en saf ironisidir aslında.</strong></p><p>Türkiye’de yalnızlık bir ara durak mı yoksa kalıcı bir adres mi sorusunun yanıtı Areda Piar’ın Yalnızların Marka araştırmasında karşılık buluyor. <strong>İş koşulları, bireysel yaşam beklentisi ve evlilik yaşının yükselmesi gibi nedenlerle bir zamanlar geçici bir evre diye tanımlanan yalnız yaşama hali, bugün belki bir tercih belki de bir zorunluluk… ama günün sonunda bir yaşam biçimine dönüşüyor.</strong> Araştırmaya göre yalnız yaşayanların %43,3’ü bazen yalnızlık hissederken, %56,7’si huzur, özgürlük ve konfor gibi pozitif duygularla bu durumu tanımlıyor. Başlangıçta kulağa hoş gelse de ister öğrenci olsun ister bekar ister altmış beş plus yalnızlık hem seviliyor hem de taşıması gittikçe güç hale geliyor. Kontrollü bir özgürlük alanına dönüşen yalnızlık, kimsenin karışmadığı, kimsenin hesap sormadığı bir hayat gibi görünse de duygusal ve ekonomik maliyeti olan ince bir faturayı kabartıyor. Yetmiyor, seçilmiş yalnızlık ile hissedilen yalnızlık arasındaki gerilimi de tırmandırıyor.</p><p><strong>SESSİZLİKLE MÜCADELE</strong></p><p>Sessizliğe dayanamadığımız dipsiz kuyuda yalnızlık artık dijital kalabalıkla dengelenmeye çalışılıyor. Katılımcıların %32’si televizyon ile %25,7’si sosyal medya ile dolduruyor boşluğu. <strong>Sessizlikle baş başa kalınca insan ya davulcuya ya zurnacıya misali. </strong>Bu yüzden evde sürekli bir arka plan sesi var.</p><p>Dizi oynuyor, video açık, telefon elde… Sessizlikten ziyade sessizliğin içindeki boşluğa tahammülde zorlandığımız için belki de ekran zorbalığına maruz bırakıyoruz kendimizi. Ama asıl kırılma mutfakta başlıyor. Hayatı mümkün olan en düşük eforla yönetmeye çalışanlar için “bu pratik olur” cümlesi her alanda Kara Murat’a dönüşüyor. Kimi insan için inanılmaz bir hazza dönüşen yemek yapma fikri yalnız insanlar için bir hayatta kalma mücadelesine evrilebiliyor.</p><p>Mutfakta kendi kendinize konuşurken “Aman canım, en azından televizyonun kumandası bende” diye kendinizi avutursunuz ama o kumandanın pilli bittiğinde bakkala gitmeye üşendiğiniz için parmağınızla tuşlara basarken aslında “kendi krallığınızın yorgun kölesi” olduğunuzu fark edersiniz. Ne uzun cümle oldu be… Pazar kahvaltısını kimseyle bölüşme-menin gururu bile tek başına yeter size.</p><p>Katılım-cıların %65,3’ü basit yemekler yaparken, %23,6’sı atıştırmalıkla geçiriyor. Çünkü tencere demek zaman demek, bulaşık demek, enerji demek. <strong>İlk bakışta yalnız insanlar için bir dinlenme alanı olarak görülse de ev, gündelik yüklerin sürdürüldüğü kapalı bir sistemi temsil ediyor. </strong>O yüzden en iyi tez bitmiş tez misali en iyi yemek en az iz bırakan yemek mottosu devreye giriyor. Tek tabak, tek çatal ve mümkünse hiç bulaşık hız, kolaylık ve erişebilirliğin doğal sonucu haline geliyor.</p><p><strong>YALNIZLIĞIN SESSİZ ORTAĞI</strong></p><p>Dikey süpürge, kahve makinesi, robot süpürge… Yalnızlığın bu meşhur sessiz ortakları aslında evin içinde fink atan elektronik ruh dostlarımız. Kahve makinesiyle sabahları “Hadi aslanım, ayılt bizi” diyerek başladığımız o gizli ittifak, öğleden sonra dikey süpürgeyle yapılan hızlıca şu kırıntıları yok edelim, kimse yalnız olduğumuzu anlamasın operasyonuna dönüşüyor. <strong>Hele o robot süpürge... Ayağınızın altından geçerken ona çarpmamak için kenara çekildiğinizde, evde yaşayan bir başka canlı varmış gibi hissetmenin o trajikomik tadı paha biçilemez hale geliyor.</strong></p><p>Areda Piar verileri bu ortaklığı net bir şekilde somutlaştırıyor. Yalnız yaşayanların “evinizde olmazsa olmaz” sorusuna verdikleri; dikey şarjlı süpürge (%24,0), kahve makinesi (%23,1) ve robot süpürge (%9,6) yanıtları, süpürgeler temizliğe, makineler kahveye koştururken hayatın kontrolünün sanki tamamen bizde olduğu yönünde bir illüzyonun nasıl yerleştiğini gösteriyor. Ancak teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, o akıllı aletlerin fişi çekildiğinde ironi tüm çıplaklığıyla odaya yerleşiyor. <strong>Robot süpürge şarj istasyonuna yorgun bir savaşçı gibi yanaştığında ve kahve makinesinin o son fokurtusu kesildiğinde, sessizlik evin en gürültülü misafiri oluveriyor. Belki artık yıkılmış bir duvar değiliz ama şarjı bitmiş bir dikey süpürge kadar sessiziz bazen.</strong></p><p>2026 Türkiye’sinde yalnızlık ne tam bir trajikomik hikaye ne de tam bir ekonomik başarı öyküsü. Areda Piar’ın sonuçlarındaki o huzur ve konfor kelimeleri, robot süpürgenin halının kenarına sıkışıp çıkardığı o çaresiz bip sesinde yankılanan “ne haldeyim bilmiyorlar” sitemine yenik düşüyor. İnsan yalnız yaşamayı öğreniyor belki ama o yalnızlığın içinde yankılanan boşluğu susturmayı hiçbir zaman öğrenemiyor.</p><p><strong>Bizde yaşınla değil yaşadıklarınla büyürsün.</strong></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ozgur-bayram-soylu/yalnizim-dostlarim-yalnizim-yalniz-4816263</link>
      <subcategory>Özgür Bayram Soylu</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aklın yolu bir!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/aklin-yolu-bir-4816264</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/aklin-yolu-bir-4816264" rel="standout" />
      <description>Sürekli okuyucularımın hatırlayacağı üzere bir süreden bu yana devam eden dezenflasyon programının reel sektör üzerindeki yan etkilerine dikkat çekiyorum. Elbette yüksek enflasyonun oluşturduğu risklerin en aza indirilmesi için enflasyonun düşmesi gerekiyor ve yine geçmişte bu yönde atılan adımları destekleyen yazılarımı bu köşeden yayımlamıştım. Ancak nedeni ne olursa olsun süreç çok uzadı ve artık savaşın etkileri ile beraber bir karar vermek zorundayız. Reel sektör için sürekli dikkat çektiğim</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304663908&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304663908&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Sürekli okuyucularımın hatırlayacağı üzere bir süreden bu yana devam eden dezenflasyon programının reel sektör üzerindeki yan etkilerine dikkat çekiyorum. Elbette yüksek enflasyonun oluşturduğu risklerin en aza indirilmesi için enflasyonun düşmesi gerekiyor ve yine geçmişte bu yönde atılan adımları destekleyen yazılarımı bu köşeden yayımlamıştım. Ancak nedeni ne olursa olsun süreç çok uzadı ve artık savaşın etkileri ile beraber bir karar vermek zorundayız. </p><p>Reel sektör için sürekli dikkat çektiğim “kalıcı hasar” ihtimalinin giderek güçlendiği bir dönemdeyiz. Bu gerçeklik savaşın emtia fiyatları ve tedarik zincirleri üzerindeki etkisine ilave olarak büyümeyi düşüren ve enflasyona neden olan bir patikayı da beraberinde getiriyor. Bu bakımdan savaş bugün bitse bile hiçbir şey savaş öncesi dönemdeki gibi olmayacak ya da savaş öncesi döneme dönmek çok uzun süre alacak. Böylesi bir ortam ise savaşa zaten çok kötü bir konjonktürde yakalanan reel sektörün tüm umutlarının ortadan kalkması anlamına geliyor. Zira reel sektör 2026 yılının ikinci ya da üçüncü çeyreğinde finansal koşullarda rahatlama bekliyor ve kendisini finansal koşulların rahatladığı döneme atmak için tüm imkanlarını seferber ederek sabırla gün sayıyordu. </p><p>Ancak görünen o ki işler reel sektörün istediği ya da beklediği gibi gitmeyecek. Zira bir programda konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Savaş programın süresini uzatır ama hedeflerimizden saptırmaz. Sadece ihtiyaç duyduğumuz süre artacak. 1-1,5 yıl diye öngördüğümüz süre belki 2-2,5 yıllık döneme sirayet edecek.” açıklaması bazı işletmelerin havlu atması anlamına geliyor. İşte böyle bir ortamda benim de açıklamalarını ve yaklaşımını her zaman referans aldığım İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın yaptığı son değerlendirme reel sektörün duygularına tercüman oldu. Aran savaşla şekillenen mevcut konjonktürün enflasyonla mücadele programını yürütmeye imkân vermediğini söyleyerek, “Bu ekonomi programından çıkmamız ve yeni bir ekonomi programına geçmemiz dışında nefes alınacak ya da umutlanacak bir yer görünmüyor” diye konuştu. </p><p>Reel sektörü son derece iyi tahlil edebilen bu derece tecrübeli bir banka genel müdürünün bu tespitleri ve önerilerini dikkate almak gerekiyor. Reel sektörün kalıcı hasar alma riskini ortadan kaldırmak gerekiyor. Elbette aşırı verimsiz, art niyetli ve yanlış yönetilen firmaları kurtaralım demek istemiyorum ancak tahmin edilenden çok uzun süren ve görünen o ki bir süre daha devam ettirilmesi planlanan mevcut programın yıprattığı ve zarar verdiği kaybedilmemesi gereken firmalar olduğu da aşikâr. Bu bakımdan benim uzun süredir dikkat çektiğim konuya bir banka genel müdürü şapkası ile Hakan Aran’ın da vurgu yapması bu konuda aklın yolunun tek olduğu anlamına geliyor. Bir veri ile yazıma son vereyim. TÜİK’in şubat ayı Ücretli Çalışan İstatistikleri’ne göre geçen yılın aynı ayına kıyasla sanayideki istihdam 156 bin kişi azalarak 4 milyon 904 binden, 4 milyon 747 bine geriledi. Sanayi istihdamında düşüş oranı %3,2 oldu. Bu veri sanayinin ciddi şekilde kan kaybettiğine işaret ediyor. Bu ve benzeri verilerden yola çıkarak Hakan Aran’ın önerisini okuduğumda “aklın yolu bir” diyorum!</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/aklin-yolu-bir-4816264</link>
      <subcategory>Levent Yılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>‘Hâl’ dili ‘kāl’ diline karşı!</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/hal-dili-kl-diline-karsi-4816265</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/hal-dili-kl-diline-karsi-4816265" rel="standout" />
      <description>Siverek, Kahramanmaraş… Okul sıralarına sızan namlu maalesef, sadece akranlarını değil, geleceğimizi, aile yapımızı ve toplumsal huzurumuzu hedef aldı... Mahalle kültürünün bir zamanlar toplumsal sorunlar konusunda ‘koruyucu kalkan’ olduğu ülkemizde, Amerikanvari okul baskınlarının üst üste gelmesi, çalmaya başlayan alarm zilleri mi? ABD'de okullarda yapılan silahlı olayları kapsayan "How Many School Shootings? All Incidents From 1966-Present" raporunda 1966'dan 2022 sonuna kadar yaklaşık 2 bin</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304663908&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304663908&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Siverek, Kahramanmaraş… Okul sıralarına sızan namlu maalesef, sadece akranlarını değil, geleceğimizi, aile yapımızı ve toplumsal huzurumuzu hedef aldı... </p><p><strong>Mahalle kültürünün</strong> bir zamanlar toplumsal sorunlar konusunda ‘koruyucu kalkan’ olduğu ülkemizde, <strong>Amerikanvari </strong>okul baskınlarının üst üste gelmesi, çalmaya başlayan alarm zilleri mi? </p><p>ABD'de okullarda yapılan silahlı olayları kapsayan "How Many School Shootings? All Incidents From 1966-Present" raporunda 1966'dan 2022 sonuna kadar yaklaşık <strong>2 bin 260</strong> olay kaydedilmiş. <strong>Okullarda yaşanan silahlı saldırılarda 721</strong> can kaybı var. Yaklaşık <strong>bin 964 </strong>çocuk da yaralanmış. Toplu okul saldırılarının yaklaşık yüzde 20'si ise son 5-6 yıl içinde yaşanmış. (https://k12ssdb.org/all-shootings)</p><p>Bağra basılan, ‘okusun’ diye üzerine titrenen evlatların yollandığı, ilim irfan yuvası okullar bu saldırılara tesadüfen mi mekân oldular?..</p><p>Mesele ‘iki genç silah bulmuş’ noktasında değerlendirilmemeli… Dijital platformların, o pırıltılı ama içi boş anlatıların düşkünü, sosyal medyada ‘like’ alınca gözleri parlayan ve insani değerlerden gittikçe uzaklaşmaya başlayan bir kuşaktan söz ediyoruz. İşte bu dijital dünyada şiddet sıradanlaşmış, ‘tüketilebilir içerik’ hâline gelmiş…</p><p>Aile yapısındaki çözülmeler, sofradaki sohbetin yerini ekranlardaki monologlara bırakması, gencin aidiyet duygusunu dijital dünyada aramasına neden olmakta. <strong>Cumhurbaşkanı Erdoğan</strong>’ın ‘‘Aile, cemiyete sağlam fertler veren, içine sızmak isteyen bakterileri yaşatmayan ve üretmeyen, yerleşmiş nizamlara ve temel kıymetlere yaylım ateşi açarak tahribat yapmak isteyenlere fırsat vermeyen, arınmış, inanmış ve kendini sağlama almış bir bünyedir” tanımı ne kadar da doğru…</p><p>Cumhurbaşkanı, saldırılardan bir gün önce <strong>Ideathon Yarışması Ödül Töreni</strong>’nde yaptığı konuşmada demişti ki: “Ekran bağımlılığı ve sonsuz kaydırma gibi yeni bağımlılıklar bilhassa küçük yaştaki yavrularımız üzerinde yıkıcı etkiler oluşturuyor. Algoritma tuzağı olarak adlandırılan bu yeni sarmaldan çocuklarımızı ve gençlerimizi kurtarmamız büyük önem arz ediyor. Aynı şekilde siber zorbalık, mahremiyet ihlali, şiddet ve istismar gibi kötülüklerin yoğun şekilde yer aldığı dijital oyun ve içeriklerin olumsuz etkilerinden de evlatlarımızı korumak mecburiyetindeyiz.”</p><p>Son iki saldırıyı tahlil edenler, tek ortak nokta olarak bir oyuna işaret ediyorlar: <strong>PUBG</strong>. Bu ve benzeri oyunlar, basit birer eğlence aracı değil, zihinleri ele geçiren birer <strong>stratejik kurgu </strong>imişler. Oyununu hedefinin, “Herkesi öldür ve hayatta kalan son kişi sen ol!” gibi tercüme edilebileceğine işaret ediliyor. Silahların, mühimmatın ve öldürme eyleminin sıradanlaştırıldığı, ‘başarı’nın yok etmekle eş değer olduğu bir dünyada büyüyen çocuğun<strong> gerçeklikle bağı</strong> kopmaya başlamaz mı Dijitalde binlerce kez bastığı o tetiği, gerçek hayatta da bir <strong>çözüm yolu</strong> sanma yanılsaması doğmaz mı?</p><p><strong>Spinoza</strong>’nın lafını bir kez daha hatırlayalım: “Düşünce yetkinleştikçe şikâyet azalır.” Uzunca süredir dijital kültürün <strong>ruh </strong>ve <strong>düşünce </strong>dünyamızda yaptığı tahribattan şikâyet edip duruyoruz. “Ne yapmalı?” sorusu ise ne yazık ki, bir türlü herkesi tatmin edecek şekilde yanıtlanamıyor. </p><p>Devlet, olası bir şiddete karşı 3 Nisan’da Meclis’ten geçirdiği "Dijital Oyun Yasası" ile önlemleri çeşitlendirmeye devam etmiş. Yasada; ‘hayali’ mecraların sorumluları belirlenmiş ve bunlar <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>yasalarına karşı doğrudan sorumlu tutulmuşlar.<strong> Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu</strong> (BTK) oyun platformlarına Türkiye’de yerel temsilci atama zorunluluğu getirmiş. Yaş sınıflandırması, ebeveyn kontrol araçları ve kurallara uymayanlara karşı uygulanacak bant daraltma yaptırımları, devletin bu konudaki kararlılığına işaret ediyor…</p><p><strong>Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim Araştırma Merkezi</strong> (SODİMER) Başkanı <strong>Prof. Dr. Levent Eraslan</strong>’a göre, Türkiye’de yaklaşık 30 milyonun üzerinde dijital oyuncu var ve en yoğun takipçiler 10–18 yaş aralığı.</p><p>Oyunun tek başına suç üretmediğinin altını çizen Eraslan’a göre; asıl tehlike “yaşa uygun olmayan içerik, uzun süreli kontrolsüz kullanım ve dijital denetimsizliğin birleşimi” imiş. En önemli mevzunun ‘çocukların dijital dünyayla sağlıklı ilişki kurulmasını temin etmek’ olduğunu söyleyen Eraslan’ın önerileri ise; “dijital ebeveynlik, yaş sınırlamalarının uygulanması ve okullarda dijital okuryazarlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması.” </p><p>Çarşamba akşamı <strong>24 TV</strong>’de birlikte katıldığımız “Açık Görüş” programında <strong>Yusuf Alabarda</strong> kardeşimizin dile getirdiği o can alıcı soru mutlaka dikkate alınmalı; “<strong>Hâl </strong>mi önemlidir, <strong>kāl </strong>mi?” Dilimize Arapçadan geçen; <strong>hâl </strong>‘davranışı’; <strong>kāl </strong>ise ‘sözü’ ifade etmektedir. </p><p>Yanıt tabii ki, <strong>hâl </strong>olmalıdır. İnsanların ne söylediğine değil, ne yaptığına bakılır. Zira biri <strong>olmak istediğidir</strong>, diğeri ise <strong>olduğu</strong>. Eğer bir ebeveynin söylemi (kāl) ile eylemi (hâl) arasında uçurum varsa, o nokta güvenin bittiği, çelişkinin başladığının işareti olabilir…</p><p>Çocuğunuza "Şiddet kötüdür" derken (kāl), akşam televizyonun karşısına geçip şiddeti ‘racon’ diye pazarlayan dizileri keyif ve merakla izliyorsanız (hâl), o çocuk ne dediğinizi duymaz, ne yaptığınıza bakar. </p><p>Yasaklar, kötü olanı sahadan silmek için şarttır. Ancak iletişimde boşluğa yer olmadığını da biliyoruz. Devletin burada yapması gereken; <strong>yasakçı </strong>kimliğini <strong>değer mimarlığına</strong> devşirmektir. </p><p>Aileler önce kendi <strong>hâl </strong>dillerine eğilerek çocuğun zihninde <strong>güç </strong>tanımını şiddetle bir tutmalarını engelleyebilirler. </p><p>Öte yandan iletişim araçları ve bu araçlarla sunulan <strong>mesajlar </strong>‘iyi yapılmış iyi eserler’ olabilmek için ille de aşırı ciddi, can sıkıcı bir biçim ve içerik ihtiva etmek zorunda değiller… Tam tersine diğerlerinden çok daha eğlendirici, özendirici, popülist olmadan popüler olarak ortaya çıkabilir, daha cazip kanallar olarak kurgulanabilirler…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/hal-dili-kl-diline-karsi-4816265</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çizginin ustası Hasan Aycın’ı konuşmak…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/cizginin-ustasi-hasan-aycini-konusmak-4816266</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/cizginin-ustasi-hasan-aycini-konusmak-4816266" rel="standout" />
      <description>Hasan Aycın ’ın çizgileri, ilk bakışta bir görüntü, biraz dikkatle bir anlatı, derinleşildiğinde ise bir düşünce sistemi olarak açılır. Bu yönüyle onun çizgisi yalnızca estetik bir üretim değil; semboller üzerinden kurulan bir tefekkür alanıdır. Nitekim sadece -fakirin ‘Medeniyet Gülü’ adını verdiği- Sezai Karakoç’a adanmış çizgisi incelendiğinde bile, farklı zamanlara, kıssalara ve metafizik katmanlara ait unsurları tek kompozisyonda toplayarak insanlık tarihini tevhid ekseninde yeniden kuran bir</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304669383&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2304669383&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p><strong>Hasan Aycın</strong>’ın çizgileri, ilk bakışta bir görüntü, biraz dikkatle bir anlatı, derinleşildiğinde ise bir düşünce sistemi olarak açılır. Bu yönüyle onun çizgisi yalnızca estetik bir üretim değil; semboller üzerinden kurulan bir tefekkür alanıdır.</p><p><img class="pho-card-image" contenteditable="false" src="https://image.piri.net/piri/upload/3/2026/4/18/259ecad8-z3k28v88pl85irsn8zfyl.webp" data-card-width="656" data-card-height="1200" data-card-path="/piri/upload/3/2026/4/18/259ecad8-z3k28v88pl85irsn8zfyl.webp"></p><p>Nitekim sadece -fakirin ‘Medeniyet Gülü’ adını verdiği- Sezai Karakoç’a adanmış çizgisi incelendiğinde bile, farklı zamanlara, kıssalara ve metafizik katmanlara ait unsurları tek kompozisyonda toplayarak insanlık tarihini tevhid ekseninde yeniden kuran bir görsel metin niteliği taşıdığı görülür.</p><p>Çizginin merkezindeki gül formu, İslam estetik geleneğinde yerleşik anlamıyla doğrudan Peygamber Efendimiz’i işaret eder. Ancak bu gül, klasik temsilin ötesinde, içine yerleştirilmiş gözle birlikte düşünülmelidir. Bu göz, yalnızca bir bakış organı değil; idrak, şehadet ve yorum kudretinin simgesidir. Dolayısıyla burada gül nebevî hakikatin merkeziliğini temsil ederken, göz de bu hakikatin tarih boyunca nasıl kavranıp yorumlandığını imler. Çizginin üst köşesine düşülen “Sezai Karakoç için” ibaresi, bu yorumu çağdaş bir düşünce düzlemine taşır.</p><p>Merkezden aşağıya doğru uzanan dikey form, güçlü biçimde “Kader Kalemi”ni çağrıştırır. Bu çizgi, gök ile yer arasında kurulan ontolojik bağı temsil eder. Tarihin rastlantısal bir akış değil, yazılmış bir kaderin tezahürü olduğu fikri burada görselleştirilir. İnsanlık serüveni, bu kalemin yazdığı metin içinde gerçekleşir; dolayısıyla tarih, yalnızca geçmiş olayların toplamı değil, ilahî bir yazının zaman içindeki açılımıdır.</p><p>Bu yazının sahnesi alt bölümde belirginleşir. Dalga, gemi ve kaotik hareketler Nuh Tufanı’nı açıkça hatırlatır. Ancak tufan burada yalnızca tarihsel bir olay değil, insanlık durumunun tekrar eden bir hâli olarak yorumlanmalıdır. Her çağın kendi tufanı, her toplumun kendi imtihanı vardır. Bu bağlamda tufan, bir yok oluş değil, aynı zamanda ayrışma ve seçilme anıdır.</p><p>Bu dışsal kriz hâlinin yanında, çizginin sağ alt bölümündeki balık figürü Hz. Yunus kıssasını devreye sokar. Yunus’un balığın içindeki tecrübesi, insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşmesini temsil eder. Böylece çizgide iki yönlü bir sınanma hâli ortaya çıkar: Tufan dış dünyayı kuşatırken, balık iç dünyayı temsil eder.</p><p>Çizginin çeşitli yerlerine dağılmış küçük insan figürleri ise, bu tarihsel ve metafizik çerçeve içinde hareket eden insanlığı temsil eder. Bu figürler düzenli bir ilerleyişten çok, dağınık ve çok yönlü bir yürüyüş içindedir. Bu durum, insanlık tarihinin doğrusal değil; kesintiler, krizler ve yeniden yönelişlerle şekillenen bir süreç olduğunu gösterir. Ama bu dağınıklığa rağmen figürlerin genel hareketi bir yöne çıkar: tevhid. Çünkü tevhid, parçalanmış olanı birleştiren, dağınık olanı merkeze bağlayan temel ilkedir. Yürüyüş oradan başlar, çoğalır ve yine orada toplanır: Çıkış Allah’tandır, dönüş de yalnız O’nadır.</p><p>Çizgide dalgaların ve hareketin oluşturduğu geçiş hissi, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nı denizden geçirerek kurtarmasını çağrıştıran sırlı bir katman kurar. Bu da tarihsel kıssaların birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan halkalar hâlinde düşünüldüğünü gösterir.</p><p>Üst bölümde yer alan ay ve yıldızlar ise, bu anlatının yalnızca yeryüzüne ait olmadığını hatırlatır: İnsanlık tarihi, kozmik bir düzen içinde anlam kazanır. ‘Şakku’l-Kamer’ mucizesinin hakikatinde çizgi tarihsel, metafizik ve kozmik katmanları, iman etmeyi ve teslim olmayı aynı anda görünür kılar.</p><p>Sonuç olarak bu çizgi, insanlık tarihini farklı kıssalar üzerinden anlatan bir görsel kompozisyondan ibaret değildir. Daha derinde ilahî kaderi, bu kaderin merkezinde nebevî hakikatin bulunduğunu ve bu hakikatin her çağda yeniden yorumlandığını ortaya koyar.</p><p>Hasan Aycın bu çizgiyle yalnızca hikaye(ler) anlatmaz; aynı zamanda tevhid ekseninde bütünleşen bir tarih tasavvuru önerir. Bu tasavvurda gül merkezdedir, göz idraktir, kalem kaderdir, yol şeriattır; insan ise bu kader içinde yürüyen bir ümmet olarak konumlanır.</p><p>Bugün “adı Hasan Aycın olan çizerle, çizer olan Hasan Aycın”, dostları, arkadaşları, öğrencileri ve sevenleri tarafından çizgi niyeti, maksadı, eylemi ve istikametiyle birlikte konuşulacaktır.</p><p><strong>Yedihilal Derneği</strong> tarafından, <strong>Albayrak Medya </strong>sponsorluğunda ve <strong>Zeytinburnu Belediyesi</strong> ev sahipliğinde düzenlenen “Çizginin İzinde Hasan Aycın” etkinliği, bugün saat 18.30’da <strong>Zeytinburnu Belediyesi Kültür Sanat Merkezi</strong>’nde gerçekleştirilecek.</p><p>Yedihilal Genel Başkanı <strong>Samet Paçacı</strong>, Ketebe Yayınları Genel Yayın Yönetmeni <strong>Furkan Çalışkan</strong> ve Zeytinburnu Belediye Başkanı <strong>Ömer Arısoy</strong>’un selamlama konuşmalarıyla başlayacak etkinlik; tanıtım belgeseli, sinevizyon gösterimi, oturumlar ve röportajlarla icra edilecek inşallah.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/cizginin-ustasi-hasan-aycini-konusmak-4816266</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net</url>
      </image>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>