<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="https://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Yeni Şafak</title>
    <link>https://www.yenisafak.com//yazarlar/bugun-yazanlar</link>
    <atom:link href="https://www.yenisafak.com/rss-feeds?contentType=column&amp;date=today" rel="self" type="application/rss+xml" />
    <description>Türkiye'nin Birikimi</description>
    <copyright>(c) 2026, Yeni Şafak</copyright>
    <lastBuildDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</lastBuildDate>
    <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    <language>tr-TR</language>
    <image>
      <title>Yeni Şafak</title>
      <url>https://www.yenisafak.com/assetsNew/img/logorss.png</url>
      <link>https://www.yenisafak.com/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Sevmeyi bilen anlamayı sever</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever-4842398</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever-4842398" rel="standout" />
      <description>Hiçbir insan bir diğerinin aynı değildir; sadece dış görünüşüyle değil, sadece karakteri, davranışlarıyla da değil, dünyayı görme, anlama, anlamlandırma bakımından da her insan bir diğerinden farklıdır. Birbirimizi anlayamıyor oluşumuzun başta gelen sebebi, bu gerçeği çoğumuzun görmezden geliyor oluşumuzdur. “Seni gerçekten hiç anlayamıyorum!” dedi kalabalık caddede yavaş adımlarla yürümekte olan iki kişiden biri. “Bu aslında insanların kendilerini doğru anlayabilmek için hatırında tutması gereken</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202335&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202335&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Hiçbir insan bir diğerinin aynı değildir; sadece dış görünüşüyle değil, sadece karakteri, davranışlarıyla da değil, dünyayı görme, anlama, anlamlandırma bakımından da her insan bir diğerinden farklıdır. Birbirimizi anlayamıyor oluşumuzun başta gelen sebebi, bu gerçeği çoğumuzun görmezden geliyor oluşumuzdur. </p><p>“Seni gerçekten hiç anlayamıyorum!” dedi kalabalık caddede yavaş adımlarla yürümekte olan iki kişiden biri. “Bu aslında insanların kendilerini doğru anlayabilmek için hatırında tutması gereken en önemli şey!” dedi diğeri.</p><p>Bir bütünün parçalardan oluştuğunu unutmamak gerekir; parçaların tek tek kendi gerçeklikleri içinde var kılındığını kabul etmeden, o bütün hakkında söylenen her şey tek kişilik bir gerçeklikte takılı kalmaya mahkûm eder insanı.</p><p>Luigi Pirandello, ‘Biri Hiçbiri Binlercesi’ isimli kitabında bu gerçeğin altını ustalıkla çiziyor: “Size bakarken, gözlerinizde sizin gördüklerinizi görmeyecektir, tıpkı sizin onun gözlerine bakarken onun gördüklerini görmediğiniz gibi; dünyanın, yaşamın, nesnelerin onlara dokunduğunuzda sizin için gerçekliği; onunkiyle aynı değildir; onun aynı nesnelerde, sizde, kendi içinde görüp dokunduğu başka bir gerçekliktir…”</p><p>Bir filmin senaryosu o filmin gerçekliği üzerinde çok belirleyicidir. Filmlerin izleyicisine gerçeklik duygusu verip veremediğine, karakterlere ve olaylara ne kadar yakından baktığına, bu ikisini birbirine hangi zengin ayrıntılarla bağladığına, insanı ve hayatı ne kadar doğru gözleyerek filmin hikayesine aktardığına bakarak karar veririz. Bu anlama mesaisi film hakkında yüksek ihtimalle isabetli varış noktalarına götürür bizi. Bir şeyi doğru yere doğru şekilde bakarak anlayabiliriz. Bu önemli bir hassas noktadır. Ancak kendimize, diğer insanlara, hayata, bütün bunların birbirine bağlantılarına, ilişkileri ören ayrıntılara, yani yaşadıklarımıza ve içinden akmakta olduğumuz o büyük hikâyeye bakarken bu hassasiyeti göstermeyiz. Hayat bizi bize her gün ve her an anlatır durur. Ama biz hayatın bize söylediklerine kulak vermeyiz. Her şeyi kendi gerçekliği içinde en doğru şekilde anlayıp anlamadığımızı kendimize neredeyse hiç sormayız. Bir filmin gerçekliğini inceden inceye sorgularken, bunu kendi hayatımız için hiç yapmayız. Her şeyi hak ettiği şekilde anlayıp anlamadığımızı hiç sorgulamayız.</p><p>Bazen bir şey yapıyor, hemen ardından ‘Bu yaptığımın anlamı nedir?’ diye düşünmeye başlıyorum. O şeyin anlamını düşünürken yaptığım acemiliklerden de bunu aslında ne kadar az yaptığımı farkedip halime şaşırıyorum!”</p><p>Başkalarını anlayabilmek adına gösterebileceğimiz her yakınlık, her ince yaklaşım; bizim dünyamızı da genişlik ve derinlik katacaktır. Deneyen herkes bunu çok kısa bir zamanda rahatlıkla müşahede edebilir.</p><p>Anlama çabası sevgi toprağında açan bir çiçektir. Bir şeyi ancak seversek anlamaya çalışırız. Birbirine kör ve sağır yaşamayı alışkanlık edinmiş yeni dünya öz sevgisini yitirdiği için bu haldedir.</p><p>“Ondan önce bir karanlığa gömülmüş, uyuyor gibiydim; ama o gelip beni uyandırdı, kaldırıp ışığa götürdü, çevremdeki her şeyi, bitmez tükenmez iplerle renk renk bir dantel gibi işledi; bana en yakın, kendisini en iyi anladığım, benim için en değerli insan o oldu, onun dünyaya duyduğu karşılıksız sevgi, zorluklarla dolu hayata karşı içimi güçle doldurarak beni zenginleştirdi” diye yazmış Maksim Gorki, ‘Çocukluğum’ isimli meşhur kitabında.</p><p>Daha zengin olmak için daha çok para biriktiriyorsun! Daha çok insan olabilmek için de daha çok insan biriktir!</p><p>“Bir ben vardır amma” dedi meczup, “nice de sen vardır bende benden içeru!”</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhan-ozcan/sevmeyi-bilen-anlamayi-sever-4842398</link>
      <subcategory>Gökhan Özcan</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/0fe1e989-sevmeyi-bilen-anlamayi-sever.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyonist Yahudi yerleşimciliği</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/siyonist-yahudi-yerlesimciligi-4842385</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/siyonist-yahudi-yerlesimciligi-4842385" rel="standout" />
      <description>İsrail, yerleşimci toplulukların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir koloni yapıdır. Daha önce birkaç defa ifade ettiğim gibi İsrail, kurulma dönemi özellikleri itibarıyla ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın neredeyse birebir kopyasıdır. Üstelik İsrail de dâhil olmak üzere bu yapıların tamamı İngiliz kolonyalizminin ürünüdür. Kanada da Anglosakson yerleşimci koloniciler tarafından kurulmuş bir devlettir. Fikir hayatımıza yön veren güçlü şahsiyetlerin çok önemli bir kısmı İngilizlerin kolonize</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202401&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202401&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>İsrail, yerleşimci toplulukların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir koloni yapıdır. Daha önce birkaç defa ifade ettiğim gibi İsrail, kurulma dönemi özellikleri itibarıyla ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın neredeyse birebir kopyasıdır. Üstelik İsrail de dâhil olmak üzere bu yapıların tamamı İngiliz kolonyalizminin ürünüdür. Kanada da Anglosakson yerleşimci koloniciler tarafından kurulmuş bir devlettir. Fikir hayatımıza yön veren güçlü şahsiyetlerin çok önemli bir kısmı İngilizlerin kolonize ettikleri bölgelerde kendilerine hayran kitlesi bıraktığına inanırdı. Yerleşimcilik hadisesi bilinmiyordu. ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın kuruluş hikâyeleri Anglosaksonların yayılmacı politikaları doğrultusunda propaganda amaçlı olarak yazılmıştır. Fakat özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cezayir Bağımsızlık Savaşı bütün dünyada yankı uyandırdığı gibi İslam coğrafyasını da derinden etkilemiş ve Batı medeniyetine yönelik oldukça kapsamlı eleştiriler getirilmiştir. Batı medeniyeti, kolonyalizm bağlamında içeriden de çok güçlü bir şekilde eleştirilmekteydi fakat Cezayir Bağımsızlık Savaşı, dışarıda şekillenen bir eleştiri geleneğine yol açtı. Burada tek tek isimleri saymak istemiyorum ama Fanon gibi aslında Batı medeniyetini içerinin diliyle dışarıdan eleştirmeyi başaran entellektüellerin etkisi bugün çok yeni boyutlar kazanarak varlığını sürdürmektedir. Aynı çerçevede bugün ABD tarihinin dahi bu çerçevede yeniden tartışma konusu hâline geldiğini söyleyebiliriz. Artık dikkatler yerleşimcilik olayı üzerinde yoğunlaşmaktadır. </p><p>İsrail yerleşimci kolonyalizm tarihinde başarısız olmuş projelerden biridir. Aslında bu yönü ile İsrail, Fransız yerleşimci kolonyalizminin Cezayir örneğine çok benziyor. Fransızların Cezayir’deki yerleşimci kolonyalizmi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı medeniyetine yönelik ciddi bir eleştiri geleneğinin oluşmasına yol açmıştı. O zamana değin Batı’nın medenileştirme misyonuna gerçekten de inanılıyordu. Hatta Fransız kolonyalizminin etkisiyle müstamere kavramı ortaya çıkar. Müstamere, medenileştirme misyonuna uygunluğu bakımından kolonyalist zihniyeti yansıtan önemli bir kavramdır. Çünkü kolonicilerin ideolojik bakışını yansıtır. Onlar gittikleri, ele geçirdikleri ve iskâna açtıkları yerleri medenileştirdiklerine inanıyorlardı. Bizde ise müstemleke kavramı çok yaygındı. Bu kavramda istismar değil, mülk hâline getirme anlamı öne çıkar. Her iki kavramda toprağın ele geçirilmesi anlamı belirgindir. Siyonist Yahudi yerleşimciler, çevirdikleri arazilerde Filistinli Arapların çalıştırılmasına asla izin vermedi. Çünkü Filistinliler, Filistin’in yerli insanlarıydı ve kökleriyle Filistin’in tarihî topraklarına bağlıydılar. Yahudi yerleşimciler ise dışarıdan geliyordu. Onlar Filistin’e kök salmış değildi. Bu sebeple Filistinli yerli nüfusa karşı tam manasıyla bir soykırım politikası izlediler. Yahudi yerleşimciler, ele geçirdikleri bütün bölgelerden Filistinli yerli nüfusu etnik olarak temizledi. Toprağı, yerlilerden arındırarak ilerlediler. Bu, tam olarak İngiltere’nin Kuzey Amerika’da uyguladığı yerleşimcilik sisteminin kopyalanması anlamına geliyordu. Anglosakson yerleşimci kolonyalizmi Avrupa milletlerinin katılımıyla Kuzey Amerika’da soykırım hedeflerine ulaştı. 13 koloninin bir araya gelerek ABD’yi kurmalarıyla birlikte Kuzey Amerika’da çok daha vahşi bir dönem başladı. Anglosakson yerleşimci kolonyalizmi zirveye 19. yüzyılda ulaştı. Onlar geride kendi topraklarını savunacak insan bırakmadı. Açıkçası Amerikalı Anglosaksonların, yerlilere karşı devam eden nefretini tam olarak izah edemiyordum. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yerleşimcilerin en büyük korkusu yerli insanların topraklarına sımsıkı bağlılığıdır. Bu bağlılık onların kendi topraklarında yeniden boy vermesine imkân verecektir. İsrailli yerleşimcilerin kabul edemediği ve onları adeta çılgına çeviren de Filistinlilerin topraklarına sımsıkı bağlılığıdır. </p><p>Daha birkaç yıl öncesine kadar, hatta 7 Ekim 2023’ten sonra bile, Türkiye’de Filistinlilerin topraklarını sattığı yönünde çok güçlü bir Siyonizm propagandası vardı. Filistinliler, İngiliz kolonyalizmine karşı fiilen 1920’lerde savaşmaya başlamış olsalar da İngilizler, Filistinlilerin topraklarını sattığı yönünde bir algı oluşturmaya özen gösterdi. Çünkü Filistinlilerin direnişini kırmakta zorlanacakları daha başta anlaşılmıştı. Bugün Yahudi Siyonist yerleşimcilerin bütün dünyayı karşılarına almak pahasına soykırım suçu işlemelerini de Filistinlilerin topraklarına bağlılıkları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/selcuk-turkyilmaz/siyonist-yahudi-yerlesimciligi-4842385</link>
      <subcategory>Selçuk Türkyılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/eb3b80c0-siyonist-yahudi-yerlesimciligi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ABD’nin gelecek başkanını yine bir savaş belirleyecek…İran savaşı…</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/abdnin-gelecek-baskanini-yine-bir-savas-belirleyecekiran-savasi-4842382</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/abdnin-gelecek-baskanini-yine-bir-savas-belirleyecekiran-savasi-4842382" rel="standout" />
      <description>ABD başkanlık seçimlerinde dış politikanın belirleyiciliği özellikle kaybedilen ve kamuoyunun girilmesini istemediği savaşlarda daha da görünür olmuştur. Her ne kadar savaşlara girilmiş olsa da başkanlar aradıkları halk desteğini bulamadıklarından ikinci dönemleri için yarıştan çekilmiştir. Buna örnekler olarak; Kore Savaşı sonrası yaşanan ağır kayıplardan sonra Henry S. Truman’ın halk oylarının yüzde 22 seviyelerine gerilemesi nedeniyle ikinci kez aday olmaması, John F. Kennedy’nin bir suikast</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202491&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202491&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD başkanlık seçimlerinde dış politikanın belirleyiciliği özellikle kaybedilen ve kamuoyunun girilmesini istemediği savaşlarda daha da görünür olmuştur. Her ne kadar savaşlara girilmiş olsa da başkanlar aradıkları halk desteğini bulamadıklarından ikinci dönemleri için yarıştan çekilmiştir. Buna örnekler olarak; Kore Savaşı sonrası yaşanan ağır kayıplardan sonra Henry S. Truman’ın halk oylarının yüzde 22 seviyelerine gerilemesi nedeniyle ikinci kez aday olmaması, John F. Kennedy’nin bir suikast sonucu öldürülmesi sonrasında ezici bir oy alarak onun yerine göreve gelen başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson’un Vietnam savaşı sonrası ikinci bir dönem için yarışa girmemesi verilebilir. Körfez Savaşı döneminde başkan olan George H. W. Bush ise her ne kadar savaşı kazanmış görünse de savaş sonrası Amerikan ekonomisinde yaşanan büyük resesyon nedeniyle ikinci kez girdiği başkanlık seçimlerini kazanamamıştır. Bu konuda tek istisna 11 Eylül saldırıları döneminde başkan olan oğlu George W. Bush’un Irak ve Afganistan savaşlarına rağmen ikinci kez seçilebilmesidir. Bunda da savaşların hali hazırda devam ediyor olması, toplumda yaşanan infial, korku ve her iki ülkedeki durumun doğrudan ABD’ye yönelik bir “küresel terör tehdidi” anlatısının siyasal iletişim tabiriyle kamuoyu tarafından “satın alınması” etkili olmuştur. </p><p>Genelde savaş dönemlerinden sonra başkanlığa gelen isimler görev süreleri zarfında ekonomide yaşanan resesyon ve yıkımı izale etmeye çalışmış, Bill Clinton ve Barack Obama dönemlerinde olduğu gibi daha çok Amerika’nın dış dünyadaki imajını onarımla hemhal olmuşlardır.  </p><p>Bu örneklerden yola çıkıldığında İran savaşı da bir istisna olmayacak. Irak Savaşı’na önce Kongre’de destek verip sonra başkanlık kampanyasında bir Vietnam gazisi olarak “hayır” diyen John Kerry bu zikzakları ile George W. Bush’a karşı seçimleri kaybetmişti. Tıpkı Kerry gibi Trump’ın da 2016 seçimlerini “savaşları bitiren başkan” sloganı ile kazanmış olması ile bugünkü durum Amerikan siyasetindeki yaygın kullanımı ile büyük bir “flip-flop” zikzak ve tenakuz oluşturuyor. Ancak Trump’ın ikinci kez başkanlık koltuğunda oturuyor olması kendisine çok daha şahsi kararlar alma ve bunların hiçbirinin hesabını vermeden başkanlık süresini doldurma konforunu da sunuyor. </p><p>Peki bundan Amerikan siyasetinde bu zikzakların maliyetini ödeyecek olanlar kimler? Cumhuriyetçilerin 2028 başkanlık seçimlerinde şanslı olabilmesi ancak önlerine çok güçlü bir demokrat aday çıkmaması ile mümkün. Ki New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin arkasına aldığı rüzgar tüm dünyanın malumu. Aksi halde İran savaşı, ekonomide beklenen şahlanmanın gerçekleşmemiş olması, ABD’nin dünyada gerileyen imajı, uluslararası alanda ittifaklık ilişkilerinde açılan gedikler, içeride artan toplumsal kutuplaşma durumunu Cumhuriyetçiler için çok zor olacağını gösteriyor.</p><p> ABD seçimlerinde halkın temayülleri her ne kadar önemli belirleyiciler olsa da finalde son çizgiyi kimin geçtiği başkan adayının toplum nezdindeki kabulü, inandırıcılığı ve seçim kampanyasının ne derece başarılı ve tutarlı bir çizgide ilerlediğine bağlıdır. Trump sonrası dönemde henüz demokratların adayına ilişkin bir isim belirgin değil. Öte yandan Cumhuriyetçilerin adaylarına dair Trump’tan sonra iki halef ön plana çıkıyor. Bunlardan biri halen ABD Başkan Yardımcısı olan J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio. </p><p>Her ne kadar her ikisi de Trump’ın en yakınında gözükse de Vance ve Rubio’nun başkanlık yarışındaki adaylık rekabeti şimdiden hissediliyor. Her ikisi de Amerikan popülist yeni sağ “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yap” kısaltılmış adıyla MAGA grubundan bugüne kadar büyük destek aldı. Özellikle Rubio’nun ayrıca İsrail lobisi tarafından da desteklendiği biliniyor. Öyle ki Amerika’daki İsrail lobisinin etkili isimlerinden Fox’un ve Wall Street Journal’ın kurucusu medya patronu Rupert Murdoch’ın Rubio’ya desteği çok açık. Buna karşın Vance’in özellikle Tucker Carlson’un başını çektiği medya figürleri ve MAGA tabanındaki desteği gün geçtikçe büyüyor. Özellikle İran savaşı sırasında İsrail’in müdahalelerini ifşa eden; MAGA, liberal sol, merkeziyetçi tabanda artan bir şekilde İsrail’in ABD çıkarlarına hizmet etmediği görüşlerini yüksek sesle dillendiren Vance’in göreceli olarak Rubio’ya karşı avantaj elde ettiğini söylemek mümkün. Ancak bunun taktiksel, dönemsel ya da pozisyonel mi yoksa gerçekçi bir “önce Amerika’nın maslahatı” politikasına dayanıp dayanmadığını şimdiden net olarak görmek mümkün değil. </p><p>Vance ve Rubio arasındaki rekabeti görmüş olacak ki ABD Başkanı Trump, mayıs ayında Pod Force One adlı bir podcastte yaptığı açıklamalarda her iki ismin 2028 seçimlerinde birbirleriyle çekişmeli bir ön seçimde yarışmak yerine güçlerini birleştirmeleri gerektiği söyledi. İkisinin bir takım olarak yenilmesi zor adaylar olduğuna inandığını ifade eden Trump, seçim yarışı için ise erken dedi. Trump her ne kadar böyle düşünse de her iki ismin de egosu yüksek adaylar olduğu, İran savaşında sergiledikleri tavırlarla kendisini belli ediyor. Her ne kadar Trump onları bir “takım” olarak görmek istese de Amerikan siyasetini ve dünya meselelerini ele alış biçimleri, geldikleri arka plan, seçmen kitleleri, kimler tarafından desteklendikleri, özellikle dış politikadaki fikir ayrılıklıları şimdiden gün yüzüne çıkmış durumda. Sadece İran Savaşı üzerinden özetlemek gerekirse Vance açık biçimde anlaşma taraftarı ve İsrail’in muhtemel anlaşmaları baltaladığını ifade ediyor. Bu bakımdan kendisinin kararlı bir izolasyonist ve kazanılamayacak savaşlara girmeyi tercih etmeyecek kadar kar/zarar hesabı yapan ihtiyatlı bir realist olduğunu söylemek mümkün. Rubio ise Amerikan dış politikasında şahin ve agresif gerçekçiliğin temsilcisi. Bu nedenle İran konusunda İsrail ile olan angajmanları, “sarsılmaz müttefiklik” retoriğinden taviz vermeye yanaşmayan bir isim ve bu doğrultuda hareket ediyor. Her ne kadar her ikisi de ABD’nin küresel liderliğini savunsa da güç kullanımı, ABD çıkarları ve yetkinin kimlerle ve ne için paylaşılacağı konusunda keskin çizgilerle ayrılıyor. İran savaşı bu açıdan da gelecek başkan adayının kim olacağı ve kimin kazanacağı konusunda geçmişteki örneklerde olduğu gibi adeta bir turnusol olacak.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/nur-ozkan-erbay/abdnin-gelecek-baskanini-yine-bir-savas-belirleyecekiran-savasi-4842382</link>
      <subcategory>Nur Özkan Erbay</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/0781fba1-abdnin-gelecek-baskanini-yine-bir-savas-belirleyecekiran-savasi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin ‘iç tehditleri’ ABD 
için de ‘iç tehdit’ haline geldi..
Erdoğan’ın yaşadıkları, 
Trump’ın yaşayacakları?
Huntington yanlış yazmış!
ABD için ‘iç tehdit’ İsrail’dir. 
TUSAŞ’ta yangın: Sabotaj
değil ama yine de korktuk.</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiyenin-ic-tehditleri-abd-icin-de-ic-tehdit-haline-geldierdoganin-yasadiklari-trumpin-yasayacaklarihuntington-yanlis-yazmisabd-icin-ic-tehdit-israildir-tusasta-yangin-sabotajdegil-ama-yine-de-korktuk-4842378</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiyenin-ic-tehditleri-abd-icin-de-ic-tehdit-haline-geldierdoganin-yasadiklari-trumpin-yasayacaklarihuntington-yanlis-yazmisabd-icin-ic-tehdit-israildir-tusasta-yangin-sabotajdegil-ama-yine-de-korktuk-4842378" rel="standout" />
      <description>ABD, İran’la savaşı uzun süre sürdüremez ve kazanamaz. Her ne kadar bugün, bölgesel ortakları ile iş birliği içinde İran’ı vuruyorsa da, savaşı dolar/altın yatırımlarına göre yürütüyorsa da, İsrail’in güvenlik önceliklerine göre hareket ediyorsa da, bunların hiç birinin gelecek garantisi olmayacak. İran’ın Hürmüz ve Bab-ul Mendep boğazları üzerinden ABD ve müttefiklerinin ekonomisini hedef alan savaş stratejisi de aynı şekilde sürdürülebilir değil. Bu savaş İran’ı tüketebilir ama ABD’yi çok fena</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202518&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202518&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>ABD, İran’la savaşı uzun süre sürdüremez ve kazanamaz. Her ne kadar bugün, bölgesel ortakları ile iş birliği içinde İran’ı vuruyorsa da, savaşı dolar/altın yatırımlarına göre yürütüyorsa da, İsrail’in güvenlik önceliklerine göre hareket ediyorsa da, bunların hiç birinin gelecek garantisi olmayacak. </p><p>İran’ın Hürmüz ve Bab-ul Mendep boğazları üzerinden ABD ve müttefiklerinin ekonomisini hedef alan savaş stratejisi de aynı şekilde sürdürülebilir değil. Bu savaş İran’ı tüketebilir ama ABD’yi çok fena yoracaktır. </p><h2>BU SAVAŞIN KAZANANI VE KAYBEDENİ, ABD VE İRAN’A BAKARAK ANLAŞILMAZ.</h2><p>Savaşın kazananı ve kaybedeni ABD ve İran’a bakarak değil, ABD’nin küresel güç alanındaki daralmayı dramatik biçimde artırmasıyla ile ölçülecek. Savaş iki ülke arasında görünse de aslında büyük savaş küresel ölçeklidir ve güç matematiğindeki değişimlerle kendini göstermektedir. </p><p>Ama en ciddi sonucunu ABD’nin kendi içinde gösterecektir.  Çünkü ABD’yi kendi içinde bir tür “iç tehdit” tanımlamaya zorlayacaktır. “Kimler için savaşıyoruz, kimler için ölüyoruz ve ne kazandık” soruları çok daha yüksek sesle sorulacaktır. </p><h2>ABD-İSRAİL “TEK DEVLET” Mİ? TÜRKİYE VE RUSYA NİYE İSRAİL’E MESAFE KOYDU?</h2><p>Nitekim son aylarda özellikle Başkan Yardımcısı JD Vance üzerinden çekingen de olsa dile getirilmeye çalışılan itirazlar, zamanla bir iç sorgulamaya dönüşebilir. Bu da “İsrail için niye savaşıyoruz” sorusunu beraberinde getirebilir. Evet, “ABD-İsrail tek devlet”, “ABD’yi aslında Yahudiler kurdu, onlar yönetiyor” tanımları doğrudur. </p><p>Evet bunların tamamı doğru. Ama o kadar büyük bir fırtına birikiyor ki, bu tanımlar yetmeyebilir artık. Türkiye’nin kuruluşu, Sovyetlerin kuruluşu için de benzer şeyler söyleniyordu. Osmanlı’nın yıkılışı, Türkiye’nin kuruluşunda Yahudiler belirleyiciydi. </p><p>Türkiye-İsrail ilişkileri sarsılmaz ölçüde güçlüydü. Türkiye de, Rusya da İsrail’e mesafe koydu. Ülkeler kendi kimliklerine döndükçe İsrail’e ve Yahudilere mesafe koyuyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen tamamen onlara çalışıyordu. Ama o düzen artık yıkıldı. Benzer bir değişimi ABD’de de görebiliriz. </p><h2>İSRAİL YÜZÜNDEN BÜTÜN BU HAYALLER SUYA DÜŞTÜ.</h2><p>İsrail, son otuz yılda, ABD’yi öyle büyük savaşlara sürükledi ki, bu macera ABD’yi küresel liderlik rolünden etti. Soğuk Savaş’tan hemen sonra “Yeni Amerikan Yüzyılı” kuracaklardı. Bir ABD küresel imparatorluğu için çalışıyorlardı. Güçleri ve paraları vardı. Rakipleri yoktu.</p><p>Ama daha iki binlere gelmeden bu hayal söndü. İsrail yüzünden bu hayallerin hepsini kaybettiler. Ayrıca; dünyayı yönetecek paraları, askeri güçleri, ahlaki olgunlukları olmadığı ortaya çıktı. İşte bu sonuç, İsrail aşırı sağının ABD’yi cepheden cepheye sürmesiyle, milletlerin de bu yüzden ABD’ye mesafe koymasıyla oluştu. </p><h2>BU SEFER DE OLURSA İNTİHAR EDECEKLER…</h2><p>İsrail şu an yine aynı yöntemi uyguluyor. O fırtınayı 11 Eylül saldırıları ile sağlamıştı. Şimdi elinde bir gerekçe kalmadı. Benzer bir olayı yine yapabilir. Ama bu ciddi anlamda sorgulanacaktır. </p><p>İki binlerdeki dünya olmadığı gibi, ABD içinde de İsrail’e rezerv, güç kazanmaya başlamıştır. </p><p>Eğer İsrail ABD’yi 11 Eylül sonrası gibi bir maceraya sürüklemeyi başarırsa bu ABD’nin bitişi olacaktır. İsrail yüzünden intihar etmiş olacak, bu yükü kaldıramayacaktır. </p><p>Muhtemelen içeriden de bu ihtimaller görüldü ki, daha temkinli hareket etmeye çalışıyorlar. Şu an İsrail kaynaklı her şeyi sorguladıklarından eminim. </p><h2>TÜRKİYE’DE “İKİ ÖLÜMCÜL İÇ TEHDİT” ÜRETMİŞLERDİ.İSRAİL ÜRETTİ, ABD KULLANILDI</h2><p>Türkiye ve ABD’nin iç siyasette yaşadığı kırılma ve değişim birbirine benzemeye başladı. ABD’nin silahlandırdığı PKK, kırk yıl Türkiye’ye saldırdı. ABD’nin yetiştirdiği FETÖ kırk yıl Türkiye’nin bütün sinir sistemlerine yerleşti.</p><p>Türkiye için iki ölümcül “iç tehdit” üretmişlerdi. Ve bu iç tehditlerle, en son 15 Temmuz’da Türkiye’yi tamamen ele geçirmeye çalıştılar. İşin arkasında ABD vardı, evet. </p><p>Ama planlayan, ABD’yi de yönlendiren İsrail’di. Burada hiçbir şekilde ABD’yi aklamam mümkün değil. Sadece gelecek yıllarda yaşanabilecek gerçekleri öngörebilmek için “detay”ları önemsemek lazım. </p><h2>TÜRKİYE İÇ TEHDİTLERİ ORTADAN KALDIRDI PEKİ ABD KENDİ “İÇ TEHDİDİNİ” YENECEK Mİ?</h2><p>Türkiye’nin son otuz yılda karşılaştığı bütün iç ve bölgesel tehditlerin merkezinde İsrail var. Bunların tamamını ABD gücünü kullanarak yaptı. Suriye’de, Akdeniz’de, Batı Asya’nın tamamında, içerideki silahlı ve silahsız terörizm projelerinin tamamında. </p><p>Türkiye FETÖ ve PKK gibi iki iç tehdidi ortadan kaldırdı. Bu aşamadan sonra İsrail Türkiye’yi doğrudan tehdit etmeye başladı. Çünkü elindeki araçlar tükenmişti. </p><p>Yine ABD’yi kullanıyor. Hatta ABD’nin NATO’dan ayrılmasını bu yüzden istiyor. Türkiye ile savaşta ABD’nin rahat hareket etmesinin önünü açmaya çalışıyor. </p><h2>TÜRKİYE’DEKİ “İÇ TEHDİT”LER ASLINDA İSRAİL’İN KENDİSİYDİ.</h2><p>Ama işler öyle gitmeyecek. FETÖ ve PKK üzerinden Türkiye’de “iç tehdit” aslında İsrail’in kendisiydi. Bu 28 Şubat’tan bu yana böyledir. Aynı İsrail şimdi ABD için de bir “iç tehdit” haline geliyor. </p><p>Bu bağlamda ABD’ye sığınan FETÖ’cüler de ABD için iç tehdit unsurudur çünkü İsrail ile çalışır. Bu kişiler ABD’de İsrail ve Yahudiler tarafından korunmaktadır. Çünkü ABD sisteminin yapısını onlar yönetir. Son otuz yılda coğrafyamızdaki bütün ABD saldırılarını onların yönettiği gibi. </p><h2>HUNTINGTON TAM BİLEMEMİŞ!</h2><p>Samuel P. Huntington,&nbsp;“Biz Kimiz?” adlı kitabında özetle; ABD’deki Hispaniklerin entegre olmadığını, iki dilli yapıyı devam ettirdiklerini, bu gerçeğin ABD için bir iç tehdit olduğunu, bunun da ABD’yi böleceğini savunur. ABD’ye bir iç tehdit işareti verir.</p><p>Hispanikleri bilemem ama ABD belki de tarihinde ilk kez “yeni bir tür iç tehdit”le yüzleşecek, yeni bir iç tehdit tanımlaması yapmak zorunda kalacak. Bu da İsrail ve ABD sistemi içindeki Yahudi lobisidir. Küresel liderlik koltuğundan ettikleri ABD’yi şimdi de “hoyratça kullanarak” “iki paralık devlet”e döndürebilirler. </p><p>İsrail, ABD’yi bugüne kadar kullanabildiği gibi kullanmaya devam edecek. Bunu devam ettirmek için olağanüstü şeyler deneyecek, ABD sistemini, askeri yapısını provoke edecek. Onu düşmanlarına saldırtmayı, kendi güvenliğini ABD güvenliği olarak pazarlamayı sürdürecek. </p><h2>ABD’NİN KENDİNE SORMASI GEREKEN DÖRT SORU: İSRAİL İÇİN ÖLÜMCÜL SONUÇLAR. </h2><p>Bütün bunları yapamayacağını anladığı anda da ABD içinde bir şeyler deneyecek. Suikast olabilir, büyük saldırılar olabilir, ABD iç bölünmesine yatırım yapmak olabilir. </p><p>Çünkü biliyor; bunları başaramaması İsrail için ölümcül sonuçlar doğuracak. Yapayalnız kalmış küçük bir devlet ayakta duramayacak. </p><p>Tam burada ABD’nin sorması gereken sorular var: İsrail için intihar edelim mi? İsrail’i koruyup dünyayı kaybedelim mi? İsrail için bütün milletlerle kavga edelim mi? İsrail yüzünden ABD’yi feda edelim mi? Eminim ABD içinden buna itiraz edecekler çok olacaktır. Ve eminim bu sorular sorulduğunda ABD içinde büyük bir sorgulama başlayacaktır. </p><h2>ERDOĞAN’IN YAŞADIKLARI, TRUMP’IN YAŞAYACAKLARI…</h2><p>Bütün bunlar olurken, işler bu noktalara gelirse, Türkiye’deki 15 Temmuz’un bir benzeri ABD’de de yaşanır mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırının benzeri Trump’a da yapılır mı? 11 Eylül saldırıları olmuşsa, bu da ihmal dahilindedir. Ben böyle bir şey beklerim. </p><p>Böyle bir olay olursa, 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin yaşadığı ‘arınma’, ABD’de de başlayabilir mi? Bilinmez, ama ABD için tehlike açıktır. Trump yönetimi biraz yavaş öğreniyor ama olaylar somutlaştıkça bu “öğrenme hali” hızlanacaktır. </p><p>Bugünün ve yarının dünyasının aldığı şekil, yeni güçler matematiği bütün bunları ihtimal dahilinde gösteriyor. </p><h2>BÜYÜK FIRTINA ÖNCESİ DÜNYA “BİRİNCİ TEHDİT” ENGELLENMELİ.</h2><p>Trump her ne kadar dışarıya dönük, “havalı” çıkışlar yapsa da, asıl tehlike içerideki güç savaşı ile patlayacak. “ABD’nin ölümü İsrail’in elinden” olabilir mi? En azından bu ihtimalleri düşünmenin bir zararı yok. </p><p>Ne de olsa ‘Olağanüstülükler Çağı’nda yaşıyoruz. Dünyayı büyük sürprizler bekliyor. Eğer bütün dünyanın korktuğu “Büyük Fırtına” engellenecekse, önce bu “birinci tehdit” engellenmeli. </p><p>İsrail’in harita hakkı, devlet olma hakkı elinden alınmalı. İnsanlık ailesine daha fazla zarar vermesinin önüne geçilmeli. </p><p>Not: ikinci yazı)</p><p>TUSAŞ’taki yangın: Sabotaj değil ama korktuk!</p><p>Dün Eskişehir’deki TEİ (TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş.) fabrikasının yıkama bölümünde bir yangın çıktı. Böyle kurumlar için ilk önce sabotaj ihtimali düşünülür. “Kaza”lar bile derinlemesine soruşturulur. Umarız sadece kazadır ki, öyle de görünüyor. </p><p>Ama bu tesisler Türkiye’nin gözbebeği.  Küresel güç haline gelmesinin itici motorlarını oluşturuyor. Bütün dünyanın gözü buralarda. Türkiye düşmanlarının hedefi bu tesisler. “Saldırı” ve zarar vermek için bekleyenler çok. </p><p>Çok iyi korunmaları yönünde milli bir hassasiyet var. Korunuyor da. Hiçbirine bir zarar gelmemeli. İnsanın aklına her türlü şey geliyor. İnanıyorum Türkiye genelinde üzüntüye, kaygıya neden oldu. </p><p>23 Ekim 2024’te Ankara’daki TUSAŞ, TAİ tesislerine terör saldırısı olmuştu. Bir intihar saldırısıydı. PKK’lılar saldırmıştı. Bir anda bunu hatırladık.</p><p>Türkiye’ye geçmiş olsun.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahim-karagul/turkiyenin-ic-tehditleri-abd-icin-de-ic-tehdit-haline-geldierdoganin-yasadiklari-trumpin-yasayacaklarihuntington-yanlis-yazmisabd-icin-ic-tehdit-israildir-tusasta-yangin-sabotajdegil-ama-yine-de-korktuk-4842378</link>
      <subcategory>İbrahim Karagül</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/46670a44-turkiyenin-ic-tehditleri-abd-icin-de-ic-tehdit-haline-geldierdoganin-yasadiklari-trumpin.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Meslek ve itibar üzerine: Son günlerdeki tartışmalardan bir ders</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/meslek-ve-itibar-uzerine-son-gunlerdeki-tartismalardan-bir-ders-4842372</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/meslek-ve-itibar-uzerine-son-gunlerdeki-tartismalardan-bir-ders-4842372" rel="standout" />
      <description>Türkiye’de meslekler ve itibarları arasındaki korelasyon bize çok şey söylemektedir. Bir mesleğe intisap edenlerin toplumsal karşılığı ve saygınlığı anlamına da gelen itibar konusu, birçok değişken üzerinden analiz ediliyor. Gelir durumu, yüksek kazanç, risk boyutu, iş garantisi ve mesleki giyim kodları bir mesleğe atfedilen itibarı artıran unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla yaptığımız işin toplumsal karşılığı, o işe atfedilen değerle paralel ilerlemektedir. Bu sebeple yapılan kapsamlı</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202599&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202599&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Türkiye’de meslekler ve itibarları arasındaki korelasyon bize çok şey söylemektedir. Bir mesleğe intisap edenlerin toplumsal karşılığı ve saygınlığı anlamına da gelen itibar konusu, birçok değişken üzerinden analiz ediliyor. Gelir durumu, yüksek kazanç, risk boyutu, iş garantisi ve mesleki giyim kodları bir mesleğe atfedilen itibarı artıran unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla yaptığımız işin toplumsal karşılığı, o işe atfedilen değerle paralel ilerlemektedir. Bu sebeple yapılan kapsamlı araştırmalarda, en etkili ve itibarlı meslek gruplarında, daha az riskle birlikte daha fazla kazanç ve işin taşıdığı anlam ön plana çıkmaktadır.</p><p>Bu konuyu akademik düzlemde destekleyen veriler de söz konusu. Geçtiğimiz yıllarda TÜBİTAK’ın desteği ile gerçekleştirilen “Türkiye’de Çalışma Yaşamı ve Mesleklerin İtibarı” konulu araştırmayla hem mesleki itibar skalası geliştirilmiş hem de mesleklere itibar atfedilme gerekçelerine dair doyurucu veriler paylaşılmıştı. 32 ilde 2500 kişi ile yapılan söz konusu araştırmada en itibarlı meslekler sıralamasında tıp doktoru, üniversite profesörü, hakim, öğretmen, diş hekimi, general, vali ve büyükelçilik, mesleklerin en üst basamaklarını işgal ettiği tespit edilmişti.</p><p>Hiç kuşkusuz toplumda en muteber meslek grupları olarak karşımıza çıkan bu sıralama, aynı zamanda güven duygusu ile de yakından ilişkilidir. Yani en itibarlı meslek grupları aynı zamanda en güvenilenler olabilmekte ve toplumsal algı da bu ikisi ile paralel ilerleyebilmektedir. Fakat konjonktürel olarak bir meslek grubunun dahil olduğu sorunlar zaman zaman o gruba ilişkin güveni zedelemekte ve o gurubun itibarına gölge düşürebilmektedir.</p><p>Bu uzun girişi yapmamın sebebi son dönemde yardım kuruluşu görünümlü bir yapı üzerinden ilerleyen tartışma. Söz konusu kuruluşun deprem döneminde topladığı yardımların sevk ve idaresinde ortaya çıkan sorunların adli bir vakıaya dönüşmesi, konuyu basit bir suç iddiasının ötesinde tartışmayı icbar ediyor. Bu tartışmayı daha iyi anlamak adına birkaç soru sormak gerekiyor: Neden mesleki itibar skalasında üst sıralarda yer almayan şarkıcı ya da ünlü kişilere olağanın dışında bir anlam atfediliyor? Bu tür meslek gruplarının kritik dönemlerde kamuoyunu yönlendirmesi ne anlama geliyor? Hangi motivasyonlar bu tür kişilerin birer kanaat önderi gibi  algılanması ve muhatap alınmasını mümkün kılıyor? olarak Kızılay ve AFAD üzerinden gündem manipüle edilirken bahse konu yapıların ismi geçiriliyor ve onların daha güvenli oldukları işleniyordu. Siyasetten medyaya kadar geniş bir düzlemde alıcısı olan bu propagandanın pratikte kan bağışından nakdi yardıma kadar bir dizi olumsuz sonuçları söz konusu olurken bu kurumlara alternatif olarak takdim edilen kişi ve örgütlerin kasaları yardım paraları ile doluyordu. Buna paralel olarak devlete karşı konumlandırılan ve adeta ikame bir aktör olarak kenarda bekletilen bu isim ve yapılara yönelik en ufak bir eleştiriye tahammül gösterilmiyor ve bu isimler adeta kutsanıyordu. Hatta sipariş rapor ve araştırmalarda bahse konu kişiler toplumda en güvenilir aktörler olarak öne çıkarılıyor, yardımın boyutu artırılmaya çalışılıyordu ve ne yazık ki bunda da başarılı olunuyordu.</p><p>Yukarıda sorduğum soruların da cevabı mahiyetinde olan bu analiz, deprem döneminde bu mekanizmanın nasıl işlediğini çok açık biçimde gösteriyor. Değeri ve ederi bir rıza üretimi ve propaganda sonucunda inşa edilmiş olan bu kişi ve grupların herhangi bir toplumsal fayda ürettiğini söylemek mümkün olmasa da onların hangi konuların aracı haline getirildiğini elbette çok açık biçimde görebiliriz. O sebeple dönem itibarıyla sistematik bir biçimde işleyen bu mekanizmanın bugün yapı sökümüne uğratılmış olması üzerinde epey düşünmek gerekiyor. Mesleki itibarı ile toplumsal karşılıkları arasında ciddi bir çatışma olan meslek gruplarının kanaat önderi olarak takdim edilmemesi noktasında epey bir ders çıkarılması gerekiyor. Aksi takdirde benzer bir kritik dönemde aynı senaryolar devreye sokulacak ve kırılgan olan fay hatları üzerinden daha ciddi çatışmalar söz konusu olabilecektir.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/turgay-yerlikaya/meslek-ve-itibar-uzerine-son-gunlerdeki-tartismalardan-bir-ders-4842372</link>
      <subcategory>Turgay Yerlikaya</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/f00394c5-meslek-ve-itibar-uzerine-son-gunlerdeki-tartismalardan-bir-ders.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Jeopolitik risklerin ekonomiye etkisi</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/jeopolitik-risklerin-ekonomiye-etkisi-4842369</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/jeopolitik-risklerin-ekonomiye-etkisi-4842369" rel="standout" />
      <description>Jeopolitik riskler, başta da enerji fiyatları üzerinden birçok ekonomik göstergeyi derinden etkilemektedir. Bu nedenle, jeopolitik risklerin ekonomiye etkisi artık bir sınav niteliğindedir. Peki, jeopolitik riskler ekonomiyi hangi kanaldan etkiler? JEOPOLİTİK RİSKLER, FAİZ VE ENFLASYON Jeopolitik riskler, küresel ekonomiye faiz kararları üzerinde etki ederken, Türkiye ekonomisinde de uygulanan dezenflasyon sürecinin ivmesini doğrudan etkilemektedir. Artan enerji fiyatları nedeniyle artacak üretim</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202704&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202704&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Jeopolitik riskler, başta da enerji fiyatları üzerinden birçok ekonomik göstergeyi derinden etkilemektedir.</p><p>Bu nedenle, jeopolitik risklerin ekonomiye etkisi artık bir sınav niteliğindedir.</p><p>Peki, jeopolitik riskler ekonomiyi hangi kanaldan etkiler?</p><p><br></p><h2>JEOPOLİTİK RİSKLER, FAİZ VE ENFLASYON </h2><p>Jeopolitik riskler, küresel ekonomiye faiz kararları üzerinde etki ederken, Türkiye ekonomisinde de uygulanan dezenflasyon sürecinin ivmesini doğrudan etkilemektedir.</p><p>Artan enerji fiyatları nedeniyle artacak üretim maliyetleri enflasyon beklentilerini artırma riski bulunmaktadır.</p><p>Diğer yandan, enflasyondaki artış ivmesi nedeniyle uygulanan sıkı para politikasının devamına zorlaması nedeniyle de Merkez Bankası’nın faiz kararlarında hareket alanını daraltmaktadır. </p><p>Bugün açıklanacak olan faiz kararında da artan enerji fiyatlarının önemli etkisi olacağı açıktır.</p><p><br></p><h2>JEOPOLİTİK RİSKLER VE CARİ AÇIK</h2><p>Enerji fiyatlarında başta da petroldeki yukarı yönlü riskler, bizim gibi enerji ithalatçısı ekonomiler için ithalat ve dolayısıyla cari açığın artışında kritik etkisi vardır. </p><p>Cari açığın neden olacağı kur baskısı da enflasyon artışını tetikleyen önemli bir etken olmaktadır.</p><p><br></p><h2>JEOPOLİTİK RİSKLER VE KREDİ NOTU</h2><p>Jeopolitik riskler nedeniyle bozulan ekonomik dengeler kredi derecelendirme kuruluşlarının not verme davranışları üzerinde etki etmektedir. </p><p>Bu da özellikle enerjide dışarıya bağımlı olan birçok ithalatçı ülkenin artan cari açığı finanse etmek için piyasalarda uygun fon bulma koşullarını zorlaştıracağı açıktır.</p><p>Jeopolitik riskler nedeniyle, özellikle gelişmekte olan ülkelerden çıkan uluslararası sermaye nedeniyle ülkelerin risk primi (CDS) yükselir. </p><p>Bu durum hem kur üzerinde baskı yapacaktır hem de ülkelerin uluslararası piyasalardan borçlanma maliyetlerini artıracaktır.</p><p><br></p><h2>JEOPOLİTİK RİSKLER VE EKONOMİK BÜYÜME</h2><p>Jeopolitik risklerin ekonomide en olumsuz etkisi şüphesiz iç talepte meydana getirdiği güvensizlik ile beraber iç talepte yavaşlamaya ve dolayısıyla ekonomik büyümede yavaşlamaya neden olacaktır.</p><p>Ekonomik büyümede yavaşlama özellikle dış ticaret ivme kaybedince daha da artmaktadır.</p><p>En önemlisi de jeopolitik riskler nedeniyle merkez bankaları faiz indirimlerini durdurmak ya da faiz artırmak zorunda kaldıklarında ekonomik büyüme daha da yavaşlayacak ve ekonomilerin durgunluğa girmesi olasıdır.</p><p>Bu nedenle, jeopolitik gelişmeler nedeniyle petrol fiyatlarında meydana gelen artışlar hem Merkez Bankası’nın faiz kararında hem de ekonomik büyüme beklentilerinde temel belirleyici faktör olacaktır.</p><p><br></p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/erdal-tanas-karagol/jeopolitik-risklerin-ekonomiye-etkisi-4842369</link>
      <subcategory>Erdal Tanas Karagöl</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/1bf75f50-jeopolitik-risklerin-ekonomiye-etkisi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bugün TCMB’den ne bekliyoruz?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/bugun-tcmbden-ne-bekliyoruz-4842367</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/bugun-tcmbden-ne-bekliyoruz-4842367" rel="standout" />
      <description>Bugün Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) faiz kararını açıklayacak. Elbette bugün de reel sektörün istediği bir sonucun çıkacağını beklemiyoruz. Piyasadaki tahminler bugün de Merkez Bankası’nın pas geçeceği yönünde. Elbette bu beklentilerin oluşmasında Merkez Bankası’nın bugüne kadar yaptığı yazılı ve sözlü yönlendirmeler ile attığı adımların çok büyük etkisi var. Açıkçası artık pek çok piyasa aktörü de mevcut faiz seviyesini çok yüksek bulduğu halde Merkez Bankası’nın yönlendirmeleri kapsamında</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202809&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202809&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Bugün Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) faiz kararını açıklayacak. Elbette bugün de reel sektörün istediği bir sonucun çıkacağını beklemiyoruz. Piyasadaki tahminler bugün de Merkez Bankası’nın pas geçeceği yönünde. Elbette bu beklentilerin oluşmasında Merkez Bankası’nın bugüne kadar yaptığı yazılı ve sözlü yönlendirmeler ile attığı adımların çok büyük etkisi var. Açıkçası artık pek çok piyasa aktörü de mevcut faiz seviyesini çok yüksek bulduğu halde Merkez Bankası’nın yönlendirmeleri kapsamında “pas geçecek” tahmininde bulunuyor. Yani oluşan beklenti “öyle olması gerektiği için değil” Merkez Bankası’nın ne yapacağı bilindiği için oluşuyor. </p><p>Diğer yandan arada ilginç gelişmeler oluyor ve raporlar geliyor. Mesela en son Goldman Sachs “Türkiye: Bir İhracat Yavaşlamasının Anatomisi” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda ilginç bir beklenti dillendiriliyor. Raporda TL’nin %25 seviyesinde değer kaybına izin verileceği ve faizlerin de bugünden fiyatlanandan daha yüksek kalacağı ifade ediliyor. Oysa zaten kurdaki artış aylık ortalama %1,8 seviyesinde ve bileşiği neredeyse %24. Goldman Sachs raporunda buna “izin verilecek” gibi bir değerlendirme yapıyor ancak kurdaki patika zaten bu seviyelerde. Ama tabi yılın ilk yarısına göre carry trade getirisinde bir azalma var. Sanırım ona kızmışlar!</p><p>Dikkat çekici bir diğer rapor da UBS’ten. UBS de diyor ki “Türk Lirası carry trade işleminden geri çekiliyoruz”. Onlar da sebeplerden birisi olarak reel kurun pahalılaştığını vurguluyor. Reel kurun aşırı değerlenmesinin düzeltme riskini artırdığını belirtiyorlar. Yani özetle bir ara görece yüksek olan carry trade getirisindeki kısmi azalmadan memnun değiller. Daha fazlasını istiyorlar! Bu bakımdan mevcut pozisyonlarını korumakla birlikte yeni pozisyon eklenmeyeceğini belirtiyorlar. </p><p>Faiz kararı öncesi bir yorum da Morgan Stanley’den geldi. Morgan Stanley, Türkiye ekonomisine ilişkin bir rapor yayımladı. Raporda Orta Doğu’da artan jeopolitik gerilim ve yükselen enerji fiyatlarının Türkiye’de enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabileceği, bu nedenle Merkez Bankası’nın faiz indirimlerini erteleyebileceğini ve hatta yeni bir parasal sıkılaştırma ihtiyacının gündeme geleceği belirtiliyor. Yani Morgan Stanley de “faiz indirimini unutun” minvalinde bir “üstü kapalı” yönlendirmede bulunuyor. </p><p>Özetle hem içerideki beklentiler hem de rapor adı altında yurtdışı finansal kurumlardan gelen yönlendirmeler ışığında bugün Merkez Bankası’ndan bir faiz indirimi beklemek pek akılcı görünmüyor. Dahası Merkez Bankası’nın halen aynı zamanda politika faizi olan %37’lik bir hafta vadeli repo ihale faiz oranından ihale yapmıyor olmasını da not edelim.  Yani faiz indirimi konusunda en iyi ihtimalle Eylül ve Ekim aylarını beklemek gerekecek. Ama devam eden kredi büyüme kısıtları nedeni ile faiz indirimi gelse bile bunun reel sektörü rahatlatacak teknik bir adım olmaktan daha ziyade belki algısal olarak “biraz daha diş sıkmak” için fayda sağlayabileceğini düşünüyorum.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/levent-yilmaz/bugun-tcmbden-ne-bekliyoruz-4842367</link>
      <subcategory>Levent Yılmaz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/db1fddf7-bugun-tcmbden-ne-bekliyoruz.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eşitlik mi, adalet mi?</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/esitlik-mi-adalet-mi-4842364</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/esitlik-mi-adalet-mi-4842364" rel="standout" />
      <description>Sermaye piyasalarının toplumsal meselelere duyarlılık göstermesi bakımından 30 milyon dolarlık tahvil ihracı haberi hayli dikkat çekici. Garanti BBVA, “toplumsal cinsiyet eşitliğini” (!) destekleyen projelere kaynak sağlamak üzere, yurt dışı borçlanma programı kapsamında 30 milyon dolar tutarında “Turuncu Tahvil İlkeleri” ile uyumlu sürdürülebilir tahvil ihraç etmiş. İşin rengi saptanırken, Birleşmiş Milletler’in kadına yönelik şiddetle mücadelenin sembolü ilan ettiği, pek çok STK tarafından da</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366204240&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366204240&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Sermaye piyasalarının toplumsal meselelere duyarlılık göstermesi bakımından 30 milyon dolarlık tahvil ihracı haberi hayli dikkat çekici. </p><p>Garanti BBVA, “toplumsal cinsiyet eşitliğini” (!) destekleyen projelere kaynak sağlamak üzere, yurt dışı borçlanma programı kapsamında 30 milyon dolar tutarında “Turuncu Tahvil İlkeleri” ile uyumlu sürdürülebilir tahvil ihraç etmiş. İşin rengi saptanırken, Birleşmiş Milletler’in kadına yönelik şiddetle mücadelenin sembolü ilan ettiği, pek çok STK tarafından da sahiplenilmiş turuncu rengi seçilmiş. </p><p>Tahvil ihracından sağlanan kaynak; “toplumsal cinsiyet eşitliğini” destekleyen istihdam ve değer zincirleri, kadın girişimciliğini ve kadın liderliğini güçlendiren işletmeler, kadınların ekonomik güçlenmesini ve finansal kapsayıcılığını destekleyen faaliyetler ile “toplumsal cinsiyet eşitliği” alanında ölçülebilir sosyal etki uyandırmayı hedefleyen girişimlerin finansmanında kullanılacakmış.</p><p>Kadın girişimcilere kaynak aktarılması, kadın liderliğinin desteklenmesi, finansal kapsayıcılığın artırılması… Bunlar Türkiye’nin ekonomik dayanıklılığı, toplumsal adalet ve huzurun korunması için hayati derecede kıymetli adımlar. </p><p>Fakat haberin her satırında karşımıza çıkan kavrama takılmadan da geçemedik: “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”.</p><p>İletişim çalışmalarında iş hedefini doğru saptayabilirsiniz, ancak o hedefe giden yol toplumun kültürü, değerleri ve tarihsel birikimiyle uyum içinde olmalı, kültürel kodlar yok sayılmamalı. </p><p>Kadının toplumdaki yeri ve hakları etrafında dönen tartışmalarda yukarıda izah etmeye çalıştığımız ‘uyum’ konusu zaman zaman gözden kaçırılıyor. Bir tarafta Batı’nın içselleştirdiği “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramı; diğer tarafta ise toplumsal dokuyu ve aileyi merkeze alan “Toplumsal Cinsiyet Adaleti” ve “Fırsat Eşitliği” yaklaşımı…</p><p>Buradaki asıl mesele iki kavram arasındaki fark olarak ele alınabilir; eşitlik mi, adalet mi?</p><p>‘Eşitlik’ denilen şey, doğası, fıtratı, ihtiyaçları ve yükleri tamamen farklı olan iki unsuru mekanik bir şekilde aynı kefeye koyma çabası olarak tanımlanabilir, herkese aynı boy elbiseyi giydirmeye benzer biraz. Oysa hayatın ve insan ilişkilerinin dinamiği mekanik değil, politiktir, sosyolojiktir, insanidir.</p><p>Adalet; her hakkı sahibine teslim etmek, imkânları ve imtiyazları ihtiyaca göre dağıtabilmektir. Kadının toplumda, iş hayatında ve ailedeki özgün rolünü yok saymadan; onun fıtri gücünü, zekâsını ve potansiyelini önündeki engelleri kaldırarak destekleyebilmektir.</p><p>Eşitlik sloganına takılıp kalınırsa, kadından erkekleşmesini bekleyen gizli bir baskı üretilebilir. </p><p>Garanti BBVA’nın sağladığı 30 milyon dolarlık kaynak, işte bu ‘adalet’ zeminine oturtulsaydı gerçek ve kalıcı bir sosyal etki yaratabilirdi. </p><p>Finans dünyasının “turuncu tahvil” başlığı altında attığı bu adım tabii ki çok değerli. Ancak hiç de küçümsenmeyecek kavram farkını gözeterek şu sorunun yanıtı mutlaka verilmeli: Amaç şeklî bir eşitlik ortamını yaratmak mı, yoksa fırsatlarda, imkânlarda ve haklarda tam bir adaleti tesis etmek mi?</p><h2>İnsan kıymeti ve yetenek yönetimi  </h2><p>Bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet gösteren Enstitü Sosyal tarafından Temmuz 2026’da yayınlanan “Eğitimde Yetenek Yönetimi 11.No’lu Araştırma Raporu”nu inceleme fırsatımız oldu.</p><p>Raporun özü şu: “Yönetsel yaşam becerilerinin her geçen gün daha fazla önem kazandığı bir çağda, yeteneklerin erken tanınması, doğru eğitimle geliştirilmesi ve sürdürülebilir kariyer yolları aracılığıyla toplumsal değere dönüştürülmesi her ülke için bir zorunluluktur.” </p><p>Türkiye’de eğitimde yetenek yönetimini ortaöğretime geçiş sürecinden özel yetenekliler eğitimine kadar bütüncül bir çerçevede ele almak ve uygulanabilir politika önerileri sunmak amacıyla hazırlanan raporda ‘yetenek’ tanımı şöyle yapılıyor: “Yetenek, sadece bilişsel performansı değil, yaratıcı düşünme, sosyal-duygusal beceriler ve topluma katkı potansiyelini de içeren dinamik bir bütündür.”  Eğitimde yetenek yönetimi ise “Bu potansiyeli erkenden keşfedip doğru yönlendirmek ve beşerî sermayeyi en üst düzeye çıkarmak” olarak tarif edilmiş. </p><p>Raporda; ülkemizin bir beyin göçü tehdidi ile karşı karşıya kaldığı, çocukların LGS şampiyonu ilan edilip alkışlandıktan sonra lise hayatlarında yanlarında durulmadığı, üniversiteye geçişlerinde ise onlara kişisel mentörlük ağıyla destek verilmediği belirtiliyor. </p><p>Eğitime ilişkin öneriler de çok net: </p><p>Ortaöğretime geçiş sadece tek bir pazar gününe hapsedilmemeli, okul başarı puanı ve öğretmen görüşleri de denkleme alınmalı. </p><p>Üst düzey yeteneği olan çocuklara dikey müfredat geçişkenliği tanınmalı; üniversitelerle iş birliği içinde ek kredi ve esnek ders saatleri sunulmalı.</p><p>Mezuniyet sonrasında iş dünyası, akademi ve devlet el ele vererek çocukları uzun vadeli kariyer izleme sistemleriyle takip etmeli ve hamiliğini üstlenmeliler.</p><p>Sözün özü; yetenek yönetimi eğitim sistemimizin en millî ve en stratejik meselelerindendir… İnsan kıymetini yönetemeyen, geleceğini de yönetemez.</p><h2>Akıllı asistan, hakiki müşteri deneyimi</h2><p>İddiası o ki; ev, mutfak ve yaşam ürünleri alanında faaliyet gösteren Karaca, dijital dönüşümü sadece bir ‘teknoloji yatırımı’ olarak görmeyip, bunu doğrudan itibar ve müşteri deneyimi yönetimine dönüştürmüş. Yapay zekâ destekli akıllı alışveriş asistanı AIDA’yı, ChatGPT platformuna taşımışlar ve kendi kategorilerinde bunu yapan ilk marka olmuşlar. </p><p>Öncü, cesur ve yenilikçi adımlar iş hedeflerine ulaşmada olduğu gibi iletişim hedefleri konusunda da son derece kıymetlidirler… Öte yandan marka, bir sorumluluk daha yüklenmiş durumda; sunduğu dijital konforu sahadaki kusursuz müşteri deneyimiyle her gün yeniden besleyebilmek. Çünkü, söz vermek dijital bir hamledir; vaadi yaşatmak ise itibarın ta kendisi...</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/ali-saydam/esitlik-mi-adalet-mi-4842364</link>
      <subcategory>Ali Saydam</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/96cabd5c-esitlik-mi-adalet-mi.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir maçın düşündürdükleri</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/bir-macin-dusundurdukleri-4842359</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/bir-macin-dusundurdukleri-4842359" rel="standout" />
      <description>Yaş ilerdikçe, hayât gâileleri, meslekî öncelikler sebebiyle futbol ile olan bağlarım da zayıfladı. Sâdece millî maçları ve taraftarı olduğum Beşiktaş’ın maçlarını tâkip etmekle yetinir oldum. Alâka azalmasının bir mühim sebebi de bu spor dalının çok fazla kirlenmesi oldu. Her neyse; ama son Dünyâ Kupası maçlarını elimden geldiği kadar, en azından özet görüntüler üzerinden tâkip ettim. Türk Millî Takımı nam ve hesâbına fazla ümitvâr değildim. Bende beklentilerin hayli şişirilmiş olduğu kanaati vardı.</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202944&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366202944&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Yaş ilerdikçe, hayât gâileleri, meslekî öncelikler sebebiyle futbol ile olan bağlarım da zayıfladı. Sâdece millî maçları ve taraftarı olduğum Beşiktaş’ın maçlarını tâkip etmekle yetinir oldum. Alâka azalmasının bir mühim sebebi de bu spor dalının çok fazla kirlenmesi oldu. Her neyse; ama son Dünyâ Kupası maçlarını elimden geldiği kadar, en azından özet görüntüler üzerinden tâkip ettim. Türk Millî Takımı nam ve hesâbına fazla ümitvâr değildim. Bende beklentilerin hayli şişirilmiş olduğu kanaati vardı. Nitekim daha elemelerde kupaya, üstelik hayli tatsız bir şekilde, erken vedâ ettik.</p><p>Futbolun sâdece futboldan ibâret olmadığını herkes biliyor. Hayât her boyutuyla yeşil sâhalarda yeniden üretiliyor ve temsil ediliyor. Siyâsî veyâ dinî hassasiyetler bunun başında geliyor. Meselâ Hristiyan bir millî takıma karşı Müslümân bir millî takım oynuyorsa banko ikincisini destekliyoruz. Zengin bir milletin takımı ile fakir bir milletin takımı oynuyorsa büyük bir ekseriyetin ikincisinden yana destek verdiğini biliyorum. Dikkat çekicidir; Siyah Afrika takımları her zamân Türk seyircisinin tercihi oluyor. Siyâseten de öyle. Siyâsî meşreplerimiz de tercihlerimizi belirliyor. Bilmeyenlere komik gelebilecektir; gençliğimde Enver Hocacı solcuların Türkiye-Arnavutluk maçında Arnavutluk lehinde tezahürat yaptığını da hatırlarım.</p><p>Soğuk Savaş sonrasında artan küresel münasebetler her şeyi bulandırdı ve karıştırdı. Pek çok Avrupa takımında, başta eski sömürgelerden gelenler olmak üzere siyâhî oyuncuların sayısı arttı. Dahası yoğun transferler dinî ve millî farklılıkları ortadan kaldırdı. Aynı takımda, meselâ bir Avrupa takımında Müslümân-Hristiyan, siyahî-beyaz futbolcular berâber oynamaya başladı. Ama ne gam... Herkes formaya bakmaya, takımın hangi milleti temsil ettiğine bakmaya devâm etti. </p><p>Küreselleşme, vaad ettiğinin aksine, somut hayatta yandakilerin ve alttakileri her şekilde kaybetmeye devâm ettiği; üstelik her nev’i eşitsizliğin derinleştiği bir pratikler zinciri doğurdu. Spor müsabakalarına alâkanın artması biraz da bunun işlevi olarak ortaya çıktı. Gariban bir milletin kemikleşmiş kayıpları 90 dakikalık bir oyunda telâfi edilmez elbette. Ama 90 dakika neticesinde, meselâ bir Afrika takımının bir Avrupa takımını yenmesi hem bir teselli hem de bir ümit tâzelemesi olmaz mı? Ben sekter bir şekilde sportif başarıları bir afyon gibi görmem. Evet o boyutu da vardır. Ama aynı gâlibiyet kaybetmişliğin psikozlarını aşacak, özgüven yenilenmesini temin edecek bir moral ateşlemesi de olabilir. </p><p>İsrâil’in siyâseten azgınlaşması ve kanlı bir cihaza evrilmesi dünyâ kamuoyunu evvela şaşkına çevirdi. Ama zamân içinde bu şaşkınlık yerini giderek büyüyen bir nefrete bıraktı. Netanyahu, Ben Gvir, Simotrich gibi azgınlar en büyük kötülüğü kendi milletlerine yapıyorlar. Eski nesiller hâlâ mütereddit olsa da dünyâ ölçeğinde yeni nesilleri neredeyse tamâmen kaybettiler. O kadar dar görüşlüler ki İsrâil’i büyüteceğiz derken kendi geleceklerini kararttılar. </p><p>Bu devir son derecede kritik. Eğer bu evrede siyâsetçiler ve entelektüeller; daha umûmî mânâda millet irâdeleri attıkları adımlara çok dikkat etmelidir. Şu veyâ bu şekilde İsrâil azgınlığına destek verenler ve ortak olanlar istikbâlde lânetlenecekler. Susmak, görmezden gelmek vaziyeti kurtarmayacak. </p><p>İsrâil elbette yalnız değil. Başta ABD olmak üzere Ukrayna, Orban devrindeki Macaristan, Fas, BAE ve Arjantin gibi az sayıda da olsa ateşli ortakları mevcut. Fransa, Almanya gibi devletler ise İsrâil mezâlimine uzaktan destek veriyor. Bir de söylemde İsrâil’i kınayan, ama küçük hesaplarla ve dolambaçlı yollardan onunla her nev’i münâsebeti devâm ettirenler mevcut. Yarın bunların hepsinin hesâbının görüleceği bir zeminde neler olur bilinmez. Ama bu imtihandan yüzünün akıyla çıkan bir İspanya, bir Güney Afrika dünyâ kamuoyunda muazzam bir prestij kazanacaktır.     </p><p>Son Dünyâ Kupası maçlarında bu gerilimler doğrudan sâhalara yansıdı. Donald Trump, Javier Milei ve Netanyahu ağız birliği ederek Arjantin’i desteklediler. Târihi karanlık olan, Lâtin Amerika’da yüzbinlerce siyâhî insanı yok etmesi, beyazlaşmasıyla övünen Arjantin’in iddiası büyüktü. Başta Messi olmak üzere çok sayıda futbol sihirbazına sâhiptiler. Tahminler final maçının ya Fransa-Arjantin veyâ İngiltere-Arjantin arasında olabileceğine işâret ediyordu. Eleme maçlarında hakemler Arjantin’i kolladı. Mısır maçı tam bir rezâletti. Mısır muhteşem bir maç oynadı. Hakemler sıkışan Arjantin’in imdâdına yetiştiler. Filistin dâvasını savunan Mısır antrenörüne yapmadıklarını bırakmadılar. Arjantin âdeta ipten kurtarıldı. Hâsılı Arjantin finale kadar geldi. Allah’ın hikmeti, karşısında İspanya’yı buldu. Top yuvarlandı ve maç bir anda birçok maç hâline geliverdi. Bir tarafıyla Trump-Sanchez maçıydı bu. Ankara’da Trump İspanya’ya ve Sanchez’e demediğini bırakmamış, Sanchez ise başkentimize kılıç gibi gelip kılıç gibi dönmüştü. Eğer İspanya kaybetseydi, Trump’ın neler söyleyeceğini tahmin edebiliyor musunuz? Maç bir tarafıyla İsrâil’in ve Trump’ın palyaçoluğuna soyunmuş Milei ile bunlara karşı dimdik duran Sanchez’in maçıydı. Başka şekilde düşünüldüğünde bu maç bir Netanyahu-Sanchez maçıydı. Daha ileri gidecek olursak maç sanki İsrâil-Filistin maçıydı. Bir tarafta Ağlama Duvarı önünde başında kipayla fotograflanan Messi, bir tarafta elinde Filistin bayrağı dalgalanan Yamal vardı. Ben de nefesimi tutarak maçı seyrettim. Kalbim her Müslümân Türk gibi İspanya’dan yana atıyordu. İspanya takımı maça ağırlığını koydu. Arjantin’i ezdi ve sâhadan sildi. 90 dakika tamamlandığında skor değişmemişti. Lâkin Arjantin’in tek bir şutu bile yoktu. Buna mukâbil İspanya sayısız gol pozisyonuna girmiş ama maalesef bir netice elde edememişti. Nihâyet uzatmalarda hak ettiklerine ulaştılar. Hepimiz rahat bir nefes aldık. Arjantin takımının bundan sonra yaptıkları birer çirkinlik âbidesiydi. Rakiplerine fizikî saldırılarda bulunan Arjantinli topçular vardı. Ama İspanyollar bunu büyütmediler. Kupayı Trump verdi. İspanyol takımı onu aralarına almadılar ve kibarca kenara sürdüler. Orada sâdece İspanya değil, hâk, hukuk ve insanlık kazandı. Gazze’deki halk aylar sonra ilk defâ bu kadar mutlu oldu. Bizim de içimizin yağları eridi. Şunu çok iyi gördük ki, bugün Netanyahu-Trump-Milei çizgisinde hareket eden kim varsa yarın sokağa çıkamayacak. Arjantin-İspanya maçı bunun erken uyarısıydı sanki…</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/bir-macin-dusundurdukleri-4842359</link>
      <subcategory>Süleyman Seyfi Öğün</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/a91c80ac-bir-macin-dusundurdukleri.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslamofobik şer siyasetinden İslam’da tasvir meselesine</title>
      <guid isPermaLink="true">https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/islamofobik-ser-siyasetinden-islamda-tasvir-meselesine-4842353</guid>
      <atom:link href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/islamofobik-ser-siyasetinden-islamda-tasvir-meselesine-4842353" rel="standout" />
      <description>Batı’nın kendi resim anlayışından ürettiği İslam düşmanlığının, dijital medya çağında daha da görünür hâle geldiğini belirtmiştik. Şundan ki, bir zamanlar yalnızca belli çevrelerde görülebilecek bir resim veya karikatür, bugün birkaç saniye içinde dünyanın her yerine ulaşabilmektedir. Üstelik mevcut medya düzeni, “dikkat ekonomisi” üzerine kuruludur ve bu nedenle en hızlı yayılan içerikler çoğu zaman en sarsıcı, en kışkırtıcı ve en fazla tepki çeken görüntüler olmaktadır. Böyle bir ortamda tasvir-resim</description>
      <category>Yazarlar</category>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span class="pho-card-embed" data-url="https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366203454&amp;color=%23ff5500&amp;inverse=false&amp;auto_play=false&amp;show_user=true" data-embed-type="embed" contenteditable="false" data-html-content="&lt;iframe width=&quot;100%&quot; height=&quot;20&quot; scrolling=&quot;no&quot; frameborder=&quot;no&quot; allow=&quot;autoplay; encrypted-media&quot; src=&quot;https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/tracks/soundcloud%253Atracks%253A2366203454&amp;amp;color=%23ff5500&amp;amp;inverse=false&amp;amp;auto_play=false&amp;amp;show_user=true&quot;&gt;&lt;/iframe&gt;" style="color: rgb(128, 128, 128); background-color: black;"><span>https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac</span></span></p><p>Batı’nın kendi resim anlayışından ürettiği İslam düşmanlığının, dijital medya çağında daha da görünür hâle geldiğini belirtmiştik. Şundan ki, bir zamanlar yalnızca belli çevrelerde görülebilecek bir resim veya karikatür, bugün birkaç saniye içinde dünyanın her yerine ulaşabilmektedir. Üstelik mevcut medya düzeni, “dikkat ekonomisi” üzerine kuruludur ve bu nedenle en hızlı yayılan içerikler çoğu zaman en sarsıcı, en kışkırtıcı ve en fazla tepki çeken görüntüler olmaktadır. </p><p>Böyle bir ortamda tasvir-resim konusunun, estetik bir anlayıştan ziyade kafir devlet ve medya stratejisinin parçası hâline gelmesi normaldir. Zira devlet destekli / siyasi İslamofobya uygulamasının bir parçası olarak, Kur’an-ı Kerim’i yakma, mübarek isimleri karikatürize etme gibi yollarla yapılan Batı merkezli medyatik saldırılarda mesele, sanat üretmekten çok bir düşmanlığı görünürlüğe çıkarmaktır. </p><p>Buna İslamofobik söylem açısından bakıldığında resim ve özellikle karikatür, son derece işlevsel bir araçtır. Çünkü görüntü evrensel bir dildir; tercümeye ihtiyaç duymaz, -yukarıda da zikrettiğimiz gibi- birkaç saniyede anlaşılır ve sosyal medya vasıtasıyla çok kısa sürede milyonlarca insana ulaşabilir. Uzun makalelerin veya teorik metinlerin oluşturamayacağı etkiyi bazen tek bir çizgi meydana getirebilir. Bu yüzden Yahudi-Hıristiyan dünyasında tasvir, yalnızca sanatın değil, İslam dünyasına karşı kültürel üstünlük iddiasının ve sembolik güç / iktidar gösterisinin de aracı hâline gelmektedir.</p><p>Bu tür girişimlerin, Batı dünyasında dinî çoğulculuğu savunan, kutsal değerlere bilinçli hakareti ifade özgürlüğünün zorunlu bir sonucu olarak görmeyen ve farklı inançların karşılıklı saygı içinde yaşamasını savunan Batılı kimi hukukçu ve sanatçıların itiraz seslerinin derhal boğulduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir. Dolayısıyla mesele, “Batı ile İslam” arasında yekpare bir karşıtlık oluşturmaya teksif edilmiş; modern görsel kültür içinde farklı anlayışlarının ve farklı medeniyet tasavvurlarının yok edilmesine yönelik sistemli bir girişim hedeflenmiştir.</p><p>Kanaatimizce meselenin en derin boyutu da burada ortaya çıkmaktadır. Gerçek tartışma, resmin yapılıp yapılmayacağı değildir. Asıl soru, görüntünün ibadet ortamlarıyla ilişkisizliği ve hakikatle nasıl ilişkilendirildiğidir. </p><p>Modern görsel kültürde görüntü, çoğu zaman hakikatin yerine geçebilen bağımsız bir gerçeklik olarak kabul edilir. Oysa İslam sanat düşüncesinde görüntü, hakikatin kendisi değil, ona işaret eden sınırlı bir vasıtadır yani görünene takılıp kalmak yerine görünmeyene yönelmeyi öğreten bir bakış terbiyesi esastır. Hüsnühat, tezhip, geometrik bezeme ve mekân kurgusu… da bu sebeple yalnızca gözü memnun etmek için değil, bakışı daha derin bir idrak seviyesine taşımak için vardır.</p><p>Bu sebeple günümüzde “İslam ve resim” tartışmasını yalnızca “yasak - serbest” ikilemine indirgemek meseleyi anlamaya yetmez. Daha esaslı soru şudur: İki farklı medeniyet, görüntüden ne beklemektedir? Görüntü yalnızca bireysel ifade özgürlüğünün sınırsız bir alanı mıdır; yoksa insanın hakikatle kurduğu ilişkinin ahlâkî ve metafizik sorumluluğunu da taşıyan bir vasıta mıdır?</p><p>Kanaatimizce İslam sanat düşüncesinin asıl katkısı tam da burada ortaya çıkar. Çünkü o, görüntünün sınırlarını tartışmaktan önce, bakışın terbiyesini konuşur. Böylece tasvir meselesi hukukî veya siyasî bir polemik olmaktan çıkar; insanın görme biçimini, hakikat anlayışını ve varlık tasavvurunu içine alan çok daha derin bir medeniyet telakkisine dönüşür.</p><p>Öte yandan Rudolf Otto, K. A. C. Creswell, Oleg Grabar, Jean-Luc Marion, Erwin Panofsky… gibi papaz-misyoner, sanat tarihçisi – ajan ya da oryantalistlerin, “kutsal – insan ve sanat” ilişkisini salt ikonografi ve perspektif terimleri üzerinden kibirli bir söylemle kurmaya çalışmakla bugünkü İslamofobyanın temel taşlarını döşedikleri de düşünüldüğünde söz konusu savaşın en tehlikeli yönü de netleşmiş olur. </p><p>Dolayısıyla biz, mezkur anlayış farkları, İslamofobik projeler, söylemler ve komplolar konusunda okurlarımızı: </p><p>-Nuh Yılmaz, İslam’da Resim Yasağı Söylemi – İslam İkonoklazma Tezi’nin Soykütüğü, Doğan Kitap,  </p><p>-Nicole Kancal-Ferrari – Ayşe Taşkent, Tasvir – Teori ve Pratik Arasında İslam Görsel Kültürü, Klasik </p><p>adlı çok kıymetli iki çalışmaya yönlendirerek ve hassaten İslamofobya konusunda kendimiz de daima şuurlu ve dikkatli olmayı sürdürerek, İslam tasavvurunda tasvir meselesini “bizim büyüklerimizin” ıstılah ve yorumları eşliğinde anlamaya/anlatmaya çalışacağız.</p><p>Ancak bunu hüsnühat, şiir ve edebiyat konularındaki gibi rahatça yapamayacağız aşikardır. </p><p>Nasipse buradan devam edelim inşallah.</p>]]></content:encoded>
      <link>https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/islamofobik-ser-siyasetinden-islamda-tasvir-meselesine-4842353</link>
      <subcategory>Ömer Lekesiz</subcategory>
      <editor>Haber Merkezi</editor>
      <image>
        <url>https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/7/23/f4d7b0ad-islamofobik-ser-siyasetinden-islamda-tasvir-meselesine.webp</url>
      </image>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 04:00:00 GMT+3</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>