Yazarlar 21 yüzyıl tatbikatları Yemen ve kadınlar

21. yüzyıl tatbikatları: Yemen ve kadınlar

Ayşe Böhürler
Ayşe Böhürler Gazete Yazarı

Yemen’e ilk olarak 2005 yılında gitmiştim. Kendimi çağlar arasında bir yolculuk yapmış gibi hissettiğim bu dönemde sosyal ve siyasal ortamın değişimine ilişkin bir umut görememiştim. Sadece kadınların cesareti ve azmi ‘belki’ duygusunu uyandırmıştı bende. Ancak zaman içinde yaşanan gelişmelerle Yemen tüm dünyayı şaşırttı. Arap Baharının kuşattığı etkiyle gençlerin ve kadınların ortaya koyduğu devrim mevcut iktidarı değiştirmiş, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un yorumuyla “Siyasetten uzak geleneksel yapıların değirmen taşlarında ezilen halk, bağımsız siyaset yapma yolunda adım atmıştı”. (Zekeriya Kurşun’un konuya ilişkin makalesini tavsiye ederim.)

Daha sonra 2013’te Arap Baharı etkilerini konuşmak üzere Yemen’e yeniden gittim. Sosyal ve siyasal ortam nispeten biraz değişmiş, erkekler sessiz kalırken kadınlar ve gençler demokrasi kelimesini cesaretle telaffuz eder hale gelmişlerdi. Daha etkili makamlardalardı. Daha görünür ve kendileri hakkında rahatça konuşur olmuşlardı. Arap Baharı özellikle de kadınlara daha önce tatmadıkları yeni bir özgürlük anlayışı vermişti. Bu her yerde hissediliyordu. Yemen toplumsal cinsiyet farkı indeksinde, dört kez sonuncu olmuş bir ülkeydi. Yani kadının değerinin hiç olmadığı bir ülke olarak bu görünüm nispeten umut veriyordu. Eğitimden erken evliliğe Yemen’in kadınları, her manada sadece ülke içinde değil bölgedeki Arap ülkeleri tarafından da istismar ediliyordu. Bu istismarın boyutlarını vermek açısından oradayken görüştüğümüz şimdi Enformasyon Bakanı olan Nadia Sakkaf’ın verdiği bir örneği paylaşmak istiyorum. “2008’de, 2007’de körfezlerden Yemen’e çoğu insanın gelip, zengin oldukları için Yemenli genç kadınlarla evlendiği, turizm evliliği dediğimiz bir problemimiz vardı.  Bu büyük bir problemdi, çünkü erkekler bir ay ya da ona yakın bir sürede kızları terk ederdi. Hamile olabilirlerdi, kaybolabilirdi. Hiç kimse kocasının nerede olduğunu bilmezdi. Sonra, İç İşleri Bakanı bazı kesin kanunlar çıkardı ve yabancıların Yemenli kadınlarla evlenmelerine izin vermedi. Ama bugün hala, birçok aile, mahkemelerin emrine ihtiyaç duymadan kızlarını evlendiriyor, çünkü Yemen’de fakirlik çok yüksek. Kızlarımızı kurban ediyoruz.”

Modern Yemen’in temelleri Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılmış ancak bu gidiş daha sonra bölgedeki emperyalist arayışlarla geriye çevrilmişti. Aşiret yapısı hala etkindi, mezhepler arası çatışmalar bölgedeki farklı ülkelerin körüğüyle hala devam ediyordu. Yemen diğer ülkelerin tatbikat yaptıkları bir arena gibiydi. Sakkaf’ın yorumuyla İran etkilemeye çalıştığında, Amerika; Suudiler etkilemeye çalıştıklarında Mısırlılar ya da İngilizler geri püskürtüyor. Bu yüzden, herkesin diğerine baktığı, halkın tamamına yakınının silahlı olduğu, güvenlik sorunlarını aşamamış, El Kaide ve benzeri örgütlerin üs edindiği, Amerika’nın insansız hava araçlarının dolaştığı, halkının yarısının yoksulluk sınırlarının altında yaşadığı Yemen, Arap yarımadasının yeniden şekillendirme stratejisinin bir parçası olarak önümüzde duruyor. Suudi Arabistan Kralı’nın ölümünün bu stratejilere etkisi ne olacak, geçen aylarda kurulan Körfez Birliği Yemen stratejisini nasıl etkileyecek, Amerika ve İran orada nasıl bir pazarlık yapacak bilmiyoruz. Ancak böyle ortamlarda kadınların kaydettikleri ilerlemeler kaybolur. Oradaki kadınların çabalarını bilen birisi olarak bunu izlemekten de ayrıca üzüntü duyuyorum.

LİSE MÜNAZARASI

Televizyonlardaki tartışma programlarına bakarak Türkiye’de fikir hayatının serencamını değerlendirecek olursak durum çok vahim. Hele de yıllar önce yaptığımız tartışma programlarının kalitesi ile mevcutları kıyaslayacak olursak, ileri değil geriye gidiş var. Türkiye’de tartışma kültürü henüz lise münazarası düzeyini aşabilmiş değil. Kim daha çok bağıracak, kim kime laf verecek, kimin lafı üstün gelecek, sen yendin ben yendim ispatı içinde ortaya çıkan programlar tartışma ismini dahi hak etmiyor. Burada sol ve sağ her iki tarafın da aynı dertten muzdarip olduğunu görüyorum. İşin ilginç tarafı ise izleyicinin de bunu istiyor oluşu. “Niye bağırmadın?” diye soruyor.

Bırakın bugünün meselelerini yüzyıllık mazisi olan ve yüzlerce faktörle şekillenmiş konuları konuşurken bile bu üstün gelme illetinden kurtulamıyoruz. Ne faili biziz ne de sebebi. Laf yarıştırmak ekseninde devam eden hiçbir konuşma ortaya sonuç çıkaramıyor. Söz “söz” olmuyor. Laf olup, uçup gidiyor. Hafızalarda kalan tek şey kim kime bağırdı kim kime haddini bildirdi oluyor.

Bu ruh haleti içindeyken batı kanallarından birinde Charlie Rose’un bir programına denk geldim. Konu İslam karşıtlığı ve Paris saldırısıydı. Üç konuk vardı. Kimse kimseye bağırmadı. Lafla üstün gelmeye çalışmadı, her biri meselenin farklı bakış açılarını ortaya koydu. Mesele İslam değil, Avrupa’nın kıtanın yeni teolojisini kontrol edememesi, Avrupa kimliğinin yaşadığı benlik krizi olarak ortaya kondu. Üç konuşmacı da İslam’ın batı hayat tarzını tehdit ettiği savını önyargılı buldu. Radikalleşmenin İslam’ın değil toplumun sorunu olduğu konuşuldu. Aynı konu bizde olsaydı; biri İrancı olmakla, öbürü diğerini Işid’e destek vermekle, diğeri de Allahsız olmakla suçlanırdı. İzleyici de kim ne diyor anlamazdı. İslamcılığı terör gündeminden çıkarıp konuşamazdık.

Tartışmayı laf dalaşından çıkaran fikir ve tez bazında sakin konuşmalara ihtiyacımız var. Herkesin kendi önyargılarını dikte ettiği konuşmalar ile ilerleme kaydetmek mümkün değil.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.