Yazarlar Bellekte saklı cam kırıkları

Bellekte saklı cam kırıkları

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı

Mecidiyeköy''de bir likör fabrikası... Ali Sami Yen Stadı''nın hemen yanıbaşında... 80 yaşında bir bina. 1930-31 tarihli.

Simetrik olarak yerleştirilmiş düz çatılı kübik formları… yatay doğrultuyu vurgulayan dikdörtgen açıklıkları… eğik elemanlar tarafından desteklenen, binayı saran saçağı… dikme ve lentolarla desteklenen baca… ve en nihayet üç kat yüksekliğindeki üretim salonlarını örten sırlı tuğladan strüktürü…

İşte size, kolayca rastlayabileceğiniz, ilk elden bir betimleme!

Tekel binalarının ön-denemelerinden biri sayılır. Özellikle Antalya (1934) ve Konya (1935) Tekel İdare Binaları dikkate alınacak olursa...

Hepsinin de belirgin vasfı: kübik kütleler... keskin ve sert... süsleme ve bezemeden uzak... sözümona çıplak gerçeklik....

Çağın gereği... bu yüzden de erken Cumhuriyet mimarisinin karakteristiği...

* * *

Mecidiyeköy''deki likör fabrikasının mimarı bir Fransız.

Robert Mallet-Stevens (öl. 1945)…

Sadece binalarıyla değil, iç mekan tasarımlarıyla da tanınıyor.

Ne ilginçtir ki sinema tarihinde çığır açıcı bir filmin set tasarımının altında bu Fransız mimarın imzası var.

L''Herbier''nin filmi: “L''Inhumaine” (1924)…

Başlığına bakmayın siz, bu filmin hatırda kalan tarafı, konusu değil, dekoru… hikayenin geçtiği mekân tasarımı…

Binanın hem dışı, hem içi…

Bir yapı bu kadar mı büyüleyici olur, bu kadar mı cehennemî?

Kötücül bir kadın kadar gururlu ve huysuz…

Modern mimarinin iddialarını temsil eden en önemli avangard deneyimlerden biridir “L''Inhumaine”.

Zamanı, özellikle mekânı karakterize etme gücü bakımından seyredilmeli.

Pek tabii ki ''topos''un o kübik ruhuyla bir an evvel tanışmak isteniyorsa…

* * *

Mekân yorumunun bizzat öykünün kendisini nasıl üsluba dönüştürebileceğine dair iki örnek daha vermek isterim.

İlki, bir ilk…

İlkel bir “film noir”…

Alman dışavurumculuğunun sinemadaki ilk zaferi… ilk örneği…

Bir baş yapıt.

Das Cabinet des Dr. Caligari (1919)

Germen ruhunun bir grotesk öykü aracılığıyla tecessümü...

Cam kırıkları kıvamında bir hakikat kavrayışının tezahürü...

İster istemez I. Dünya Savaşı''ndan yenilmiş bir Almanya tasavvuru...

Filmin yönetmeni, Robert Wiene (öl.1938).

Ne ki önce, bugünün şu “auteur sineması” klişesini bir kenara koyun. Çünkü bu başarının gerçek kahramanı yönetmen değil, filmin dekorlarını tasarlayan kişi. Hermann Warm.

Muhayyilenizde mekânın stilini değiştirin, öykü hemen buharlaşacaktır.

* * *

Öteki film, L''Année dernière à Marienbad (1961)...

Metnin yazarı, Alain Robbe Grillet.

Yönetmeniyse Alain Resnais...

Marienbad deyince, insan, 70 yaşında 17 yaşındaki Ulrike''ye gönlünü kaptıran Goethe''nin ünlü ağıdını hatırlamadan edemiyor: “Marienbader Elegie”.

Ancak Resnais''nin Goethe''nin kişisel ızdırabıyla —hiç değilse doğrudan— bir alâkası yok.

Onun derdi belleğin oyunları...

Zaman ve mekân üzerinden hem zamansızlık, hem mekânsızlık...

Barok ve Rokoko''nun haşmeti altında ruhun inleyişleri...

Tam da bu bağlamda 17. yüzyılın sonlarında yapılıp 18. yüzyıl boyunca genişletilen iki sarayı hatırlamalı: Viyana''da ''Schönbrunn'', Berlin''de ''Charlottenburg'' saraylarını... Sözümona ''Versailles''ın iki rakibesini...

Pek tabii ki bir de güçlü devinim... güçlü ritm... dahî sürat ve hız... yani modern zaman ve mekân kavrayışının başdördürücü evrimi.

Öykünün geçtiği mekân, Almanya''da (Münih''te) dört ayrı şatodan istifadeyle kurgulanıyor. Ne ki dördünün mimarı da aynı. Bir Fransız.

Zaman ve mekân olmazsa bellek neyi hatırlayacak? Nasıl hatırlayacak? Belleğin bütün gıdasını, bütün gücünü elinden alır Resnais. Acımadan onu susuz ve havasız bırakır, ve sonra ne yapacağını görmeye çalışır.

Kişi yerine eşya... emilmiş bir zaman... kocamış bir mekân...

Grillet diyor ki:

— “Bugün artık bir tek süre var: Romanda okuma, filmde görme süresi (…). Filmin süresi olayın süresine eşit.”

Perdenin dışında bir gerçek aramamalı bu yüzden.

* * *

Bu arada yönetmen''le metin yazarı aralarında bir anlaşma yaparlar. Yönetmen senaryoya karışmayacak, metin yazarı de çekim aşamasına müdahale etmeyecektir. Her ikisi de sözünü tutar.

Peki sonuç?

Film o kadar pahalıya çıkar ki bu nedenle kâr edemez.

Nasıl mı?

Şöyle:

— “Senaryoda bir cümle vardı. Senaryoya göre, bu cümle bir koridor boyunca söylenecek ve cümle bittiğinde travelling de bitecekti. (…) Ama şunu fark ettik. En uzun koridor bile benim cümlemi karşılamıyordu. Travellingi yavaş da yapsanız hızlı da, koridor bitiyor ama cümlem bitmiyordu.

Resnais bana bunu açıkladığı zaman, “Ziyanı yok, metni ikiye bölerim. Sen koridorun sonuna geldiğinde sağa dönersin, bir dirsek olur, orda sağa döndüğün anda metnin ikinci kısmı başlar” dedim.

“Hayır hayır!” dedi. “Bu cümlenin tek bir hareket içinde söylenmesi benim için çok önemli, madem sen böyle yazmışsın bunu kesinlikle değiştirmeyeceğim” dedi.

Bunun üzerine mimarlar şatoların koridorlarının kalıplarını aldılar ve stüdyoda benim cümlemin uzunluğunda koridor yapıldı ve filmin o bölümü bu stüdyoda çekildi.”

* * *

Tekhne işte böyle bir şey!

Hem sanat, hem zenaat!

Ardında yüksek düşünce olmasa, yüksek sanat olur mu?

Olmaz!

Zenaati ''sanat'' haline getiren ardındaki düşüncenin yüksekliğidir.

Avuçta değil, bellekte saklanan cam kırıkları yani.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.