Yazarlar Bir siyah kuğu, bir dişi İsa

Bir siyah kuğu, bir dişi İsa

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı

Tutku...

İnsanın en bencil yanı.

En bencil, yani en asil... en soylu...

O ölçüde de en yıkıcı... en kıyıcı yanı.

Tutku... yani aşk.

Karşı konulamaz arzu... cezbenin ta kendisi... cezbenin ve cinnetin...

Sahibini öldüren şevk u iştiyak...

Kelimelerden korkma, söyle, ne şevk u iştiyakı, insanın aklını alan hırs u ihtiras...

Aklını alan, yani onu bir meczuba, bir mecnuna çeviren soylu hastalık...

Peygamber hastalığı...

Nedensiz ve acımasız...

Biteviye esen, önüne kattığı herkesi, herşeyi sürükleyip götüren şedîd rûzigâr...

Tutku... tutmaktan çok tutulmak... kımıldayamamak, karşı koyamamak, ve asla pişman olmamak...

Son nefesini verirken dahî...

Hazzın ve zevkin doruğunda olmayı başarmak...

Sırf bu yüzden bile isteye ölmek...

Bir kez daha... dâima... biteviye...

Tutku... zirveye çıkmanın değil, zirveye inmenin tek yolu...

Ana rahmine...

Ölürken dirilmenin... plesanta içinde yüzmenin...

İsim ve sıfatları ağyara terkedip zâtiyette bir kez daha yok olmanın...

Bir anda...

Zaman ve mekândan münezzeh olmanın biricik koşulu.

* * *

Pi (1998).

Darren Aronofsky''nin ilk ve baş yapıtı. Her yönüyle.

İkincisi: Requiem for a Dream (2000).

Batıda tekbaşınalığın pek az rastlanır manifestation''larından... Kendine yabancılaşmanın... insanın özüyle hesaplaşmasının...

VE en nihayet, Black Swan (2010)...

Aronofsky''nin yanlış yorumlanmaya en elverişli yapıtı.

Bildik teknikler... ucuz Hollywood numaraları... Yazıklandım bir ara, Aronofsky de galiba pes etmiş sonunda diye düşünmeye başladım.

Vasat''la el sıkışma arzusu? Kalabalıkları kucaklama... sıraya girme... hizalanma alâmeti mi? Tam da sığ ödül dağıtıcılarını tavlamaya yönelik jestüel hareketler, vs.

Neyse ki bir süre sonra her şey yerli yerine oturmaya başladı, ve film muhteşem bir finalle sonlanıverdi.

Aniden.

Aronofsky yapacağını yapmış, bile isteye izleyicisini ters köşeye yatıracak anlatım dilini hem de başarıyla kullanmış.

Vasat olup biteni anladığını zannedecek. Kenarından bile geçmeksizin. Tıpkı Lars von Trier''in Breaking the Waves''i (1996) gibi.

Çoğunluk kusacaktı seyrederken, çok az kişi de ağlayacaktı.

* * *

— Canına kastettiğinden eminim.

— Nereden biliyorsun?

— Çünkü Beth''in yaptığı herşeyin doğasında karanlık bir dürtü vardır. Sanırım onu izlerken zevk almamızın sebebi de buydu. Tehlikeliydi... hatta zaman zaman kusursuz... ve fakat aynı zamanda tahripkâr...

İşte sanatçı!

Tehlikeli ve tahripkâr... ama başkaları için değil, hep kendisi için...

Her adımında biraz daha ölür... her nefes alışında biraz daha...

Kendisine kıyması kaçınılmazdır. Mum alevinde yanan nârin bir kelebek gibi. Elinde değildir, ölmek zorundadır.

Varlığın kokusunu içine çekebilmek, hakikatin derûnuna biraz daha dokunabilmek için.

Tutkusu uğruna. Kendi rağmına.

Başkasının itmesine ne gerek var, o kendisini kendi isteğiyle yüksekliklerden aşağılara bırakmak zorundadır.

Boşluğa.

* * *

— Ne yaptın böyle?

— Hissettim?

— Nee?

— Kusursuz hissettim.... kusursuzdum...

Kemâle ermek daha ne kadar güzel anlatılabilir bilemiyorum, tamamlanmak...

Ölümüne.

XV. yüzyıla ait Türkçe bir risalede, “Bir müzik parçasının nağmelerini kemaliyle dinleyen kişi o an ölüverir” der Platon. (Men semia''l-gınâ bi-kemâli edâihi mâte tarâban.)

Kemâle can mı dayanır? Tutkunun o karşı konulamaz câzibesine?

Beden kafesinin parmaklıkları arasından sıyrılıp usulca kaçmanın baştan çıkarıcılığına?

* * *

— Niçin kendini kontrol etmekten vazgeçmiyorsun?

— Mükemmel olmak için!

Yani?

Tekâmül etmek için değil, tekemmül etmek için.

Yani kemâle ermek için.

Ne yapıp edip bir an evvel o arzu edilesi sonu görmek için. Kendi sonunu.

Hem de zevkin doruğundayken... mütebessim bir hâlde...

Son nefesini verip yücelere doğru kanatlanabilmek için.

* * *

Anlamıyor musun ey talib, acı çeke çeke değil, zevkle ve kendinden geçmiş bir hâlde yanar kelebekler yârin ateşinde.

Vecd u istiğrak hâlindeyken acı ve ızdırab duyulmaz.

Vuslat farka mânidir çünkü.

İyi ile kötünün... zevk ile acının... abd ile rabbin...

* * *

ÜÇ FİNALİN ÜÇÜNCÜSÜ

Ertuğrul Özkök''ün gecenin geç bir vaktinde Siyah Kuğu''dan elde ettiği olumsuz izlenimleri süratle bir Tayyib Erdoğan tasvirine dönüştürmesine işaret etmeden geçmek istemem. Zira Özkök''ün yazısı farkedilmemiş görünüyor. (Filmi seyreden kaç kişi var şunun şurasında?)

O halde önce şu satırları dikkatle okumalı:

— “Kazandığı zafer ona yetmiyor._ Kendini alkışlamayan herkes yok olsun, bitsin, ölsün istiyor._ İşte böyle bir duyguyla en tepeye oturuyor._ Etraf alkıştan yıkılıyor. _Zaferin ve bütün rakipleri yok etmenin verdiği huzurla yere uzanıyor._ Yukarılara, daha yukarılara, gökyüzüne, arşıâlâya bakıyor...._ Hayaletler yok olmuş, bütün düşmanlar birer birer halledilmiş, sisler dağılmış, _berrak bir gökyüzü..._ “Allahım... Nihayet...” diyor, “Nihayet tek başımayım.” _Üstelik o an, ''kendini en mükemmele ulaşmış'' hissetiği andır.”

Bir trajedi böyle mi okunur, büyük bir yönetmenin küçük tuzaklarına bu kadar mı kolay düşülür?

Bir de yazının finalini teşkil eden şu satırlara bakmalı:

— “İnsan kendi zıddını göremiyorsa, onunla barışamıyor, onunla birlikte yaşayamıyorsa, kendi ruhundaki Siyah Kuğu, onu yok eden hakikate dönüşüyor. _Çünkü yukarda Allah var._ İlahi adaletin tek ve gerçek sahibi O...” (Hürriyet, 19 Ocak 2011)

Sanırım gazetecilik işte böyle bir şey!

Tam da yansız olunacak yerde sırıta sırıta yüksek düşünce ve sanatı tekmelemek...

Düşüncenin ve sanatın narin bedenini, sırf ısırıp parçalaması için siyasetin o keskin dişlerinin arasına bırakıp kaçmak...

VE Tanrı''yı işin içine karıştırmak!

İlahî adaleti.

Yazık, hakikaten çok yazık!

Toplum ve siyaset şurada dursun, düşüncenin ve sanatın adına.

Sadece Sayın Özkök''e değil, bana da!

Görmüyor musunuz, kendimi tutamayıp ben de finalde agoraya inmek zorunda kaldım.

Umarsızca.

Finalin şehveti bir başkadır çünkü.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.