Yazarlar Her bir ne bir nasıl tarafından mı taşınır?

Her bir ne bir nasıl tarafından mı taşınır?

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı

— "Tüm büyük kentlerde bir insanlık bunalımı yaşanıyor ve etkileri ülkenin her yanına yayılıyor. Artık kent, insanları barındırmak, hem de iyi bir şekilde barındırmak işlevini yerine getiremiyor."

Bu tesbitin tarihi 1933.

Atina Tüzüğü''nün 71. maddesinin şerhi.

Uluslararası Modern Mimarlık Kongresi''ne (CIAM) bağlı ulusal grupların çabalarıyla, dünyada tam 33 kent incelenir ve sonuçta yukarıda aktardığım neticeye varılır.

Sakın büyük kentler deyip de geçmeyiniz. Eldeki liste, sorunun büyüklüğü hakkındaki endişelere hak verdirici bir mahiyet taşır: Amsterdam, Atina, Brüksel, Baltimore, Bandung, Budapeşte, Berlin, Barselona, Charleroi, Köln, Como, Dalat (Vietnam), Detroit, Dessau, Frankfurt, Cenevre, Cenova, Lahey, Los Angeles, Littoria, Londra, Madrid, Oslo, Paris, Prag, Roma, Rotterdam, Stockholm, Utrecht, Verona, Varşova, Zagreb, Zürih...

Peki bu olumsuz sonuca yol açan asıl sebep nedir?

Sebep çok açıktır:

— "Bu üzücü durumun gerisindeki neden, kişisel çıkar ve kazanç sağlama amacını taşıyan özel girişimin üstünlük kazanmasıdır."

Ne kadar da nazikler değil mi? Sözünü ettikleri felâketin nedeni, özel girişimin üstünlük kazanması...

Ve devamı:

— "Kentler insanlık dışıdır ve birkaç kişinin özel çıkarı uğruna çok sayıda insan acı çekmektedir."

Bu satırlar günümüz Türkiye''sine işaret eder gibi görünüyor. Oysa yayımlandığı tarihte Türkiye saded hariciydi.

Komik olsa gerek, çünkü o tarihlerde bizde ''modern'' mimarlık sorunları sözkonusu bile değildi. Herşeyden evvel sorumlu tutulacak, yakasına yapışılacak bir "özel girişim" zümresi yoktu. Tek Parti yönetiminin buyruklarıyla yönetilen ülkede "birkaç kişinin özel çıkarı"ndan söz etmek de abesti.

* * *

Modern şehirlerde olup bitene bir anlam verebilmek için o tarihlerde Atina Tüzüğü''ne geçmiş olan şu analizi (73. madde) bir kenara kaydetmekte yarar var:

— "Özel çıkarların acımasız şiddeti, bir yanda ekonomik güçlerin itici gücü ile diğer yanda idarî denetimin zayıflığı ve toplumsal dayanışmanın güçsüzlüğü arasındaki dengeyi büyük bir oranda bozmaktadır."

"Özel çıkarların acımasız şiddeti" karşısında ne varmış? Zayıf bir idarî denetim, güçsüz bir toplumsal dayanışma.

Sonuç itibariyle, devlet ve toplum karşısında şahlanan özel teşebbüs ruhu bir seyl-i huruşan hâlini alır. Direnen her şeyi önüne katar sürükler.

Modernlik sancılarla başlar, ki doğal olanı da budur. Çelişki varsa gelişme vardır. Nitekim bizde bu ruhun şahlanışı biraz gecikir. "Özel çıkarların acımasız şiddeti"ni tanımak için çok partili hayata geçişi beklemek gerekecektir. Ardından gelişme ve modernleşme hareketleri hız kazanır. Çelişkiler ortaya çıkar, ve çatışmalar. İster istemez ardında da geçici uzlaşmalar.

Modernleşme tarihimiz şehirleşme tarihimizle koşuttur.

* * *

Malzeme ne olursa olsun, her çağ kendi formunu getiriyor, kendi biçimini... derken o malzemeyi de dönüştürüp yeni terkibler yaratıyor.

Üç şehrin tarihini izleyin: Bursa, Edirne, İstanbul.

Bursa''nın bütün günahı İstanbul''a yakın olmasıydı. Edirne''nin bütün günahı ise düşmana yakın olmasıydı. Edirne ihmal, Bursa imha, İstanbul ise istilâ edildi.

İstanbul obezleşen bir şehir. Sağlıksız büyüme, sağlıksız nüfus artışı ve akıl almaz derecede göçmenlere peşkeş çekilen bir toprak hazinesi.

Şehir sanki kendisini yutanları yutarak mütegallibeden intikamını aldı. Hareket etmekte zorlanan bir obeze dönüştü. Büyük şehirleri yıkan "özel çıkarlar"dan çok genel çıkarların acımasız şiddeti oldu.

Türkiye bu bağlamda "birkaç kişinin özel çıkarı"nı tanımadı bile; sadece devlet, geniş yığınları [denetlenebilir modern] bir ''toplum'' haline getirmek için göçmen akınlarının toprak yağmasına göz yummak zorunda kaldı.

Ülke koca bir beton-arme mezarlık hâline geldi. Betondan kollar her yanı sardı; geçmişimizi, evlerimizi, simgelerimizi... Hepsinden de önemlisi hayallerimizi...

* * *

— "Her bir Nasıl bir Ne tarafından taşınır."

Mimarlıkta biçim sorunlarına değindiği 1927 tarihli mektubunda böyle der Ludwig Mies van der Rohe.

Ne, yani öz ve içerik.

Nasıl, yani biçim ve üslûb.

İlki mahiyet''in, ikincisi keyfiyet''in (daha doğru bir ifadeyle hüviyet''in) ilkesi.

Ne ve nasıl?

Mahiyet ve hüviyet, başka bir deyişle zat ve sıfât... cevher ve a''raz...

Önce kurucu ilke. Önce dayanak. Önce bir ''ne'', sonra bir ''nasıl''...

Nasıl''ı belirleyen ne''nin ta kendisi. Mahiyet.

Nasıl bu mahiyete yapılmış/yapılacak bir ilâve. Bir ek. Eklenti.

Bir yapının hüviyeti mahiyetiyle mütenasib olmak zorunda. Hüviyeti, yani kimlik ve kişiliği. Üslûb ve tarzı.

Mahiyeti, yani asl u esası... zâtı... özü...

Ne ki hakikatte değil, sadece zihinde.

* * *

Ülkenin temel sorunu ne sorunu''ydu, nasıl sorunu değil. Artık ''nasıl''ı taşıyacak bir ''ne'' bilgisinden mahrumuz bugün.

Biçim değiştikçe öz de değişti. "Birkaç kişinin özel çıkarı"nın mahiyetini artık iyi biliyoruz ve doğal olarak —dindar veya dinsiz— o birkaç kişiden biri olmak için yanıp tutuşuyoruz. ["Özel çıkarların acımasız şiddeti" Türkiye''de bu nedenle itiraz konusu olmuyor.]

Açıkça söylemek zorundayım: Türkiye''de ''nasıl'' o kadar güçlü, ''ne'' ise o kadar güçsüz ki gerçekte ''ne''yi taşıyan ''nasıl''ın kendisi.

Türklerin uzun bir aradan sonra tarihe yeniden dahil olmalarının sırrı da işte burada.

İstediğiniz kadar sevinebilirsiniz, İslâm artık terakkiye mâni değil!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.