Yazarlar İnkilab ve Babıali

İnkilâb ve Bâbıâli

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı
Merhûm Akif'in Cemaleddin Afganî ile Muhammed Abduh'un tarz-ı efkâr ve harekâtına ilişkin -ne yazık ki çok kişiyi de yanıltmış olan- meşhûr değerlendirmesi, aslında bir bakıma Akif'in endişelerini ve hayallerini anlamak bakımından oldukça zengin bir malzeme ihtiva eder.

Yazdığı makaleyi istisna etmek kaydıyla Akif merhûmun Cemaleddin Afganî hakkındaki değerlendirmesi şöyledir:

- "Mısr'ın, en muhteşem Üstadı Muhammed Abdu,

Konuşurken neye dâirse Cemaleddin'le;

Der ki tilmîzine Afganlı:

"- Muhammed dinle!

İnkilâb istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Öne bizler düşüp İslâmı da kaldırmazsak,

Nazariyyat ile birşeyler olur zannetme!...

O berâhini de artık yetişir dinletme!

Çünkü muhtac-ı tezâhür değil, isti'dâdın..."

Burada dikkat edilmesi gereken cihet -ki genellikle herkes de oraya dikkat etmiştir-, Afganî'nin "İnkilâb istiyorum, başka değil, hem çabucak" demesi ve talebesini "Nazariyyat ile birşeyler olur zannetme!..." diyerek uyarmasıdır.

Abduh'a İbn Sina'nın el-İşarât ve't-Tenbihât adlı eser-i muhalledini okuttuğunu ve Abduh'un da bu eseri hem de iki defa istinsah ettiğini nazar-ı itibara aldığımız takdirde, Afganî'nin nasıl olup da böylesine keskin ihtilalci (!) gibi davranabildiği ve böylelikle nazariyyatı bile küçümsediği suâli hiç kuşkusuz etraflıca cevaplanmak durumundadır. Elbette bir de Abduh'un ihtilalciliği (!) var ki o da apayrı bir mesele...

Şimdi de merhûm Akif'in Abduh hakkındaki değerlendirmesini okuyalım:

"- Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var Üstadın...

Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan'a;

Yeni bir medrese tesis edelim Urban'a.

Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım,

Nesli tehzîb ile, i'lâ ile meşgul olalım.

Çıkarıp gönderelim, hâsılı, şeyhim, yer yer,

Oradan âlem-i İslâm'a Cemaleddin'ler."

Abduh'un bu teklifine Afganî "Bu, fakat, yirmi yıl ister ki kolay görmüyorum... Yirmi günlük işe bak sen!" diye cevap verir ve Abduh da o zaman çaresiz "Kulunuz mazurum" der. Üstad ve talebe sonuç itibariyle anlaşamamışlardır!

Niçin Sudan? Hadi şimdilik burasını geçelim ama merhûm Akif'in Afganî'yi "20 gün" (!) gibi kısa bir sürede sonuç alınabilecek işlerin hayalini gören bir adam olarak tasvir etmesine mukabil tilmîzine atfettiği ma'kûliyeti nasıl değerlendirebileceğimizi de bu arada düşünelim.

Dilerseniz, şimdi de şârimizin bu hikâyeyi nasıl yorumladığına bakalım:

Kıssadan hisse çıkarsak mı ne dersin Asım!

Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iyi anlaşalım:

İnkilâb istiyorum, ben de, fakat, Abdu gibi...

Yoksa, ellerde kör âlet efeler tertibi,

Bâbıâlileri basmak, adam asmakla değil.

Çek bu işten bütün ihvânını kendin de çekil.

Gezmeyin ortada, oğlum sokulun bir sapaya,

Varsa imkânı, yarın avdet edin Avrupa'ya.

Abduh, hayalen bile olsa ilmin tedris edilebileceği yer olarak Sudan'ı görürken, Akif'in geleceğin müslüman âlimlerini Avrupa'ya göndermesi ilginç değil mi? Üstelik Avrupa derken kastettiğinin Almanya olması da söylemek istediklerini anlamakta acele etmememiz gerektiğini bize ihtar etmiyor mu?

İnkilâbın yolu mâdem ki bu yoldur yalınız,

"Neredesin hey gidi Berlin!" diyerek yollanınız.

Kanaat-i âcizânemce, şâirimizin endişelerini anlamak bakımından üzerinde durulması gereken taraf, "Yoksa, ellerde kör âlet efeler tertibi/Bâbıâlileri basmak, adam asmakla değil/Çek bu işten bütün ihvânını kendin de çekil" mısrâlarında saklı kalan kısımlardır. Çünkü "Bâbıâli" vurgusu Akif'in şiirlerinde fevkalade müstesna bir mevkii işgal eder. (Unutmam, birgün/Bâbıâli yokuşundan çıkıyordum, baktım/Yolu boydan boya tutmuş eli bayraklı takım/Geziyor başların üstünde genizden bir ses/Çömelip, salya sümük, ağlayadursun herkes/Ben görür görmez öten zurnayı bir irkildim/Ay, Zuhurî'ye çıkan maskara ! bildim... Bildim...)

Safahat'ın satıraraları okunup anlaşılmadıkça, sanırım Safahat'ın kendisi de okunup anlaşılmış olmayacaktır!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.