Yazarlar Alın lan şu topu, gidin yan tarafta oynayın

Alın lan şu topu, gidin yan tarafta oynayın!...

Faruk Aksoy
Faruk Aksoy Gazete Yazarı

Bırakın maçlarını, idmanlarını bile izlediğim o takımdaki herkesten bahsedeceğim, herkesi anlatacağım, sadece tek bir kişinin adını anmayacağım, bunu benim gibi kendisine değer veren milyonlarca insanı hayal kırıklığına uğrattığı, aldattığı, aptal yerine koyduğu için yapacağım.

Kaptan Oğuz, kapalıyla kale arkasının birleştiği köşeden sahaya doğru göğsünü uzatırdı önce, sonra başı dik, alnı açık bir şekilde orta sahaya doğru koşmaya başlardı, arkasından Turan, arkasından Serdar, arkasından Aykut, arkasından Neşet, arkasından Selçuk, arkasından Sinan, arkasından Özcan, arkasından Osman, arkasından Blerim ve arkasından Kemal Yıldırım… Aman Allah’ım, yemyeşil simsiyah karıncalar gibi tek bir hizada koşarak dizilirlerdi santraya, o 20 bin kişilik stada hınca hınç 30 bin kişi çakardık, çoluk çocuk ne varsa şehrimizin ve armamızın peşinde koşardık, Beşiktaş’ı severdik, Galatasaray’ı tutardık, Fener’i alkışlardık ama biz Sakaryalıydık.

Takımımız sahaya çıkınca köşede bir adam belirirdi, hayır hayır iki adam, iki adamdılar, kıvırcık saçlı, uzun boylu, semtin delikanlısı gibi yürüyen Erol Togay’dı, antrenörümüzdü, hemen yanında ise hafif kısa boylu, az göbekli, bazen takım elbiseli bazen montlu ama her seferinde sahaya çıkarken bıyıklarını düzelten esas birinci adam, teknik direktörümüz Necdet Niş’ti…

Kaptan Oğuz maç öncesi sahadaki teferruatları halleder, Kemal Yıldırım, kendini kapalının gölgesine atar, Aykut, profesyonel jimnastikçilere taş çıkartırcasına açma-germe yapar, Turan, ha bire kafaya çıkıyormuş gibi zıplar, Serdar, santrada topun üstüne basarak düdüğü bekler, Blerim, Franco Baresi pozları satar, Selçuk, iki elini beline koyar, Özcan, oynanmamış maçın alkışını yapar, Sinan, parmaklarıyla saçlarına tarak atar ve şanlı Sakaryamız bir bütün olarak şenliğin başlamasını beklerdi… Ne güzel, ama ne güzeldi günlerdi beee…

Eski futbolcular ağır adamlardı, 90 dakikada 12 km koşmazlardı ama delikanlı çocuklardı… Mesela askerlik yaparlardı, her Türk genci gibi kafayı üç numaraya vurdururlar, sonra da güneşli bir cumartesi günü öğleden sonra Sakarya Atatürk Stadı’nın çimlerine kel kafalarını göstererek ve gülerek çıkarlardı, bütün stat ayağa kalkar asker futbolcuları alkışlar, “En büyük asker bizim asker!” tezahüratlarıyla onlara hayatlarının en anlamlı duygularını yaşatırlardı.

Bizim rüyamız da, hayalimiz de, gerçeğimiz de çok güzeldi, “Abi param yok, beni de alsana sıraya” diyen her çocuk, hiç tanımadığı biri tarafından o muhteşem atmosfere dahil edilirdi… Ben o maçlara girerken kaç kişinin yeğeni, kaç kişinin kardeşi olduğumu sayamam bile… Ama Ekrem abinin yeri başka tabi, bekçi Ekrem abi olmasa, sahanın kenarından, Necdet Hoca’nın hemen yanından maç seyredebilir misin, nerden ediyorsun, baban muhtar olsa ne yazar, bekçi abin olacak ki, o zemine inebilesin, yoksa Necdet Hoca’nın, bir Beşiktaş maçında bizi perperişan eden Ferdinand’ı sahada kaybeden stoperlere “Ulan bir tutamadınız şu kömürü beee!” dediğini nerden duyacaksın, nerden?...

Maçtan sonra 35 yıllık spor yazarı Ali Fikri abiyle Sakarya Gazetesi’ne dönüp, Oğuz’un, Aykut’un, Turan’ın, Serdar’ın oyunlarını değerlendirip, isimlerinin sonuna üç, hatta dört yıldız koyma şerefine nasıl ulaşacaksın başka, nasıl?...

Beni omuzunda maça sokup “Sakaryaspor’u tutacaksın lan, biz Sakaryalıyız, bize ne Beşiktaş’tan, Fenerden!” diyen, ayağımdaki kara lastiği çıkarıp ilk kramponumu giydiren, çalıştığı belediyenin takımında oynatan gariban Mustafa abimi altın harflerle yazmışım tabi küçük tarihime, o ayrı mevzu…

Bana, bize, hepimize o güzel günleri yaşatan eski teknik direktörler vardı ya, o adamlar çok güzel adamlardı yaaa… Tınaz Tırpan’ından Gündüz Tekin Onay’ına, Ahmet Suat Özyazıcı’sından Branko Stankovic’ine, Coşkun Özarı’sından Jupp Derwall’ine, Nevzat Güzelırmak’ından Metin Türel’ine, Candan Tarhan’ından Necdet Niş’ine…

Evet, Necdet Niş’ine…

Gecenin ikisinde bir televizyon kanalı alt yazı geçti, “Fenerbahçe’nin eski teknik direktörü Necdet Niş hayatını kaybetti” dedi, yazı bir tur attı, bekledim, yine aynı şey oldu “Fenerbahçe’nin eski teknik direktörü Necdet Niş hayatını kaybetti” dedi.

Kalktım, masama geçtim, küçük lambamı yaktım, bu okuduğunuz yazıya önce şöyle başladım, “Bir kere Necdet Niş, Sakaryaspor’un teknik direktörüdür, bir kere Necdet Niş, Sakaryaspor’u şampiyon yapmıştır, bir kere Necdet Niş, Fener’e 5, Beşiktaş’a 4, Trabzon’a 4 atmıştır, Galatasaray’a attığı golü de hakem Özcan Oal vermemiştir, bunların hepsini Sakaryaspor’da yapmıştır” dedim, sonra sildim, sonra tekrar yazdım, sonra sildim ve silmemek üzere bir daha yazdım.

Yaşlandım artık, yakın gözlüğü kullanmaya başladığım günden beri her ölüm, her gidiş gözlerimi ıslatıyor, şu hayatta her şeyi tekrar hatırlamanın bu kadar tatlı bir acı olacağını hiç tahmin edemezdim.

Sevgili Necdet Hoca… Belki hatırlıyorsundur, umarım unutmamışsındır…

Hani bir gün Rüstemler’de idmanı izlerken sahaya girmeye çalışan bizim ekibe “Alın lan şu topu, gidin yan tarafta oynayın” deyip bize doğru şutladığın o beyaz top vardı ya, o gün bizi Türkiye Kupası şampiyonu yaptığından daha çok sevindirmiştin… O beyaz top var ya, o beyaz top, işte o beyaz topun beyazlığı kadar pür nur olsun kabrin, Allah, mekanını yemyeşil bir cennet eylesin, ruhun şad olsun…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.