Yazarlar Küçük meseleleri büyüterek büyük meseleleri küçülttüler

Küçük meseleleri büyüterek büyük meseleleri küçülttüler…

Faruk Aksoy
Faruk Aksoy Gazete Yazarı

Valide-i Cedid Camii’nin avlusundayım, bir arkadaşı bekliyorum, iftar yapacağız. Üsküdar meydanına doğru bakan banklardan birinde oturuyorum. Bir hanımefendi yaklaştı, “Oturabilir miyim?” dedi, “Tabii” dedim, bankın benden uzak köşesine oturdu. Çantasından bir Kur’ân-ı Kerim çıkardı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Aksoy : Küçük meseleleri büyüterek büyük meseleleri küçülttüler…
Haber Merkezi 07 Haziran 2018, Perşembe Yeni Şafak
Küçük meseleleri büyüterek büyük meseleleri küçülttüler… yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Aksoy yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Daha önce işaretlediği, üzerinde çalıştığı sayfayı açtı, sessizce okumaya başladı. Elindeki kalemle bazı âyetlerin altını çizdi, tercümelerini inceledi. Başka surelerdeki başka âyetlerle karşılaştırdı.

Derken önümden bir adam geçti, geçerken bana doğru dikkatlice baktı, birkaç adım attı, sonra geri döndü, “Siz, TVNET’te program yapıyorsunuz değil mi? “dedi. “Evet” dedim. “Oturabilir miyim?” dedi, “Tabii, buyurun” dedim, adam da oturdu.

Anlatmaya başladı…

“Benim adım Seyfi, yetmiş sekiz yaşındayım, aslen Şileliyim, burada Kuzguncuk’ta büyüdüm, Kuzguncuk’ta babamın bir kahvehanesi vardı. O kahvehanede çalıştım, hafta sonu tatillerinde çalıştım, yazları çalıştım, sürekli çalıştım. Bizim Şile’de köyde, liseyi bitiren ilk kişi de benim. Manavız biz, yerliyiz yani…”

Adam anlatmaya başlayınca, daha önce banka oturan, Kur’ân-ı Kerim tercümesi çalışan hanımefendi kalkıp gitti, adam devam etti.

“Benim eşim de lise mezunuydu, uzun zaman önce vefat etti, o da İmam Hatipli idi. Çok iyi bir insandı, Kur’ân kursu hocalığı yaptı fakat çeşitli dönemlerde ona da çok haksızlık ettiler. Eşim diye söylemiyorum, o zavallı kadının hakkını nasıl ödeyecekler bilmem. Görevden aldılar, sürgün ettiler, çalışmasın diye her türlü zulmü reva gördüler. Ölümüne o kadar çok üzüldüm ki anlatamam. Şimdi burada, Kuzguncuk’ta, kızımın yanında kalıyorum, durumum iyi, sağ olsun, bana çok iyi bakıyor…”

Kızım bana çok iyi bakıyor, deyince, baştan aşağıya kesik kesik bakışlarla süzdüm adamı. Gerçekten çok temiz, çok şık görünüyordu. Ceketi, gömleği, pantolonu, ayakkabıları itina ile seçilmiş, hepsi birbirini tamamlayan özel bir kombin oluşturmuştu. Bu ahengi tamamlayan unsurlar olarak başındaki kasketi ve siyah çerçeveli gözlüğünü de eklemeliyim.

Birkaç saniyelik duraklamanın ardından tombul yüzünü sahici bir merak kapladı, başını sol omuzunun üstüne düşürdü, “Şimdi ne olacak seçimde, siz ne görüyorsunuz beyefendi?” dedi.

“Bilmiyorum” dedim, “Eğer birinci turda Erdoğan alırsa, %50.03 gibi bir oranla alır. İkinci tura kalır ve %48’in altına düşerse, o zaman seçim zora girer. Ama Erdoğan, %48’in üstünde bir oyla ikinci tura giderse, yine 7 Haziran-1 Kasım seçimlerinde olduğu gibi ikinci turda kazanır. Aksi takdirde kaybeder, ben böyle görüyorum” dedim.

Adam sağa sola bakındı, derin bir nefes aldı, alt dudağını ısırdı, başını kaldırdı, acı bir tebessümle tekrar anlatmaya başladı.

“Neden böyle oluyor bilmem, insanımız kıymet bilmiyor, neyimiz eksik Allah aşkına? Bu gençler bu ülkede bizim neler yaşadığımızı bilseler, görseler, bu adamdan başkasına oy vermezler. Bakın beyefendi, biz çok fakirlik çektik, yokluk gördük, Şile’den Kuzguncuk’a gelip gitmek, daha otuz sene öncesine kadar büyük bir meseleydi. İnanın bana şehre yaklaşınca sanki bir lağım çukuruna doğru yaklaşıyorduk. Sizin o fotoğraflarda gördüğünüz kadar masum değildi bu şehir. Ulaşım yoktu, su yoktu, ekmek yoktu, giyecek yoktu, olsa bile alacak para yoktu. Daha eski dönemleri hatırlıyorum, Menderes’i idam ettiklerinde 20 yaşındaydım, neler yaptılar neler, bir bilseniz, anlatmakla olmaz…”

“O zaman niye müdahale etmediniz, madem halkın adamıydı, millet için çalışıyordu, neden yalnız bıraktınız, idamına bile ses çıkarmadınız?” dedim.

Sinirli bir şekilde elini ceketinin iç cebine attı, aradığı şeyi bulamadı, sonra öteki cebini yokladı, oradan bir cüzdan çıkardı, cüzdanda ne varsa tek tek kontrol etti, bir kere daha baktı, sonra çıkardığı şeyleri cüzdanına yerleştirdi, cüzdanı cebine koydu, bana döndü.

“Bakın beyefendi, elli yıldır aradığım bir kartı geçen gün buldum, cüzdanıma koydum diye hatırlıyordum ama koymamışım. O kart ne kartıydı biliyor musunuz?...”

Düşündü, düşündü, hatırlayamadı. “Sizin programınıza mesaj atacağım, o kartın ne kartı olduğunu size yazacağım” dedi kalktı, ben de kalktım, sarılarak vedalaştık. Caminin avlu kapısına doğru yürümeye başladı, arkasından izledim, kapının önüne kadar gitti, birden bire geri döndü, yanıma geldi. Ben de tekrar ayağa kalktım.

“Hatırladım” dedi, “Hatırladım, o kart, Vatan Cephesi’ne üye olduğumda bana verilen karttı. 1957’de, Menderes’e karşı ittifaklar kurdular. Bunlar, bu adama bir şey yapacaklar, dedim, gittim Menderes’in yanında saf tuttum, onun gençlik teşkilatına kaydoldum, o teşkilatın adı da Vatan Cephesi idi. Menderes’i fiilen savunan, direnen tek teşkilat Vatan Cephesi’ydi. Ben elimden geleni yaptım, ben sağcı bir devrimciyim, üzerime düşeni yaptım ama millet uyanamadı, milleti kandırdılar beyefendi” dedi.

“Nasıl kandırdılar?” dedim.

“Küçük meseleleri büyüterek, büyük meseleleri küçülttüler, milleti böyle kandırdılar” dedi. İkimiz de ayaktaydık. Tekrar sarıldık, tekrar vedalaştık ve tekrar gitti.

İftar yapmak için beklediğim arkadaşım biraz gecikti. Caminin avlusunda bir tur attım, arka tarafa geçtim. Yaşlı adam yanıma oturup hikâyesini anlatmaya başlayınca banktan kalkıp giden genç hanımefendi, tek başına bir başka bankta oturmuş, başka âyetlerin tercümesiyle uğraşıyordu.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.