Yazarlar Sel çocukları

Sel çocukları…

Faruk Aksoy
Faruk Aksoy Gazete Yazarı

O yıl küçük tarlamıza nohut ekmiştik. Babam oldum olası farklı şeyler denemeyi severdi. Gerçi bu denemeler genellikle küçük şeyler olurdu ama babam asla vazgeçmezdi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Aksoy : Sel çocukları…
Haber Merkezi 04 Ağustos 2018, Cumartesi Yeni Şafak
Sel çocukları… yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Aksoy yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Oluruna olmazına bakmadan bir hevesle kafasındakini mutlaka yapardı. Nohut işini de bir yerlerden duymuş, nohut taşlı kara toprakta iyi yetişir, demiş birisi. Tarlanın üst tarafına nohut ekeceğiz, bakalım nasıl olacak, iyi mahsul alırsak arada bir ekeriz, dedi, ekti. Bir keresinde de karayemiş ağaçlarının yanına muz dikmişti. Bildiğiniz muz fidanı. Koca kulaklı bir fidan. O garip bitkiden nasıl bir ağacın ortaya çıkacağını ben de merak ediyordum doğrusu. Muzu neresinden verecek, ne renk olacak, bu enteresan fidan ne kadar büyüyecek, hiçbir fikrim yoktu. Armutların, elmaların, incirlerin, karayemişlerin yanında benzi sararmış bir mülteci gibi duruyordu, muz fidanı. Babamın Karadeniz’de muz yetiştirmek gibi dâhiyane fikirleri vardı. Annem böyle şeyleri hiç sevmezdi, bilmediği, etmediği şeylere çok mesafeliydi. Babamın bu denemeleri annemi çok kızdırırdı. “İş yapmamak için böyle şeylerle uğraşıyor bu adam, bize nohut mu lazım, bize muz mu lazım, buğdayımızı ekelim, fındığımızı toplayalım, bize yeter, nedir bu fuzulilikler, anlamıyorum ki!” diye söylenip dururdu. Annemi çileden çıkaran bir de babamın av köpekleriydi, onları da sevmezdi. “Faruk’um bunlara verilen ekmeğe yazık oğlum, iki tane kuzuya yedirsek, şu bahçede kendi kendine büyür hayvanlar, her gün iki tepsi ekmek yiyor bunlar, ne işe yarıyor, hiçbir şeye, boşu boşuna masraf!” dedikten sonra çık çık çık sesleriyle başını sağa sola çevirir, keskin keskin işine koyulurdu. Annem köpek işine kızıyordu ama ben o konuda babamı destekliyordum. Bir kere köpeklerine güzel isimler veriyordu adam. Ayaz, Atom, Korsan ve ötekiler… Hepsi birbirinden yakışıklı hayvanlardı. Hele Atom… Müthiş bir köpekti. Ayıya, çakala, kurda, domuza, hepsine hepsine korkusuzca salardı. Gerçi ara sıra küçük yaralarla kapıya döndüğü olurdu ama büyük kavgayı kazanan hep Atom’du, hep hep…

Biz köylü çocukları, annelerimizin bize kardeş doğuracağını hiçbir zaman anlayamazdık. Karlı bir gecenin sabahına uyanınca, ya da sıcak bir yaz günü dere yataklarından eve dönünce, birisi, birden bire, bir kardeşimizin doğduğunu söylerdi bize. Ben mesela… Çok tecrübeliyimdir bu konuda. Tam beş kez, bir kardeşin doğdu, bir kardeşin daha doğdu, bir kardeşin daha doğdu, bu sefer bir kardeşin daha doğru ama bu kız, yetmedi bir kardeşin daha doğdu, haberlerini almaktan epey mutluluk yaşamış biriyimdir şu hayatta.

Yine bir sabah, bir kardeşin doğdu, seanslarından birine uyandım. Fatih miydi acaba, yok belki de Şakir… Murat, olamaz, o zaten 10 gün yaşadı, bir sahur vakti öldü. Beyaz bir beze sardı onu babam. Evimizdeki tek ahşap sandalyenin üstüne koydu yavrucağı. Ertesi gün de defnetti. Sanırım Fatih’ti, Murat’tan sonra. Avuç içi kadar bir bebek, sapsarı. O kadar küçük ki, onun nasıl bir şey olduğuna şaşırdığım kadar başka bir şeye şaşırmadım hayatta. Gözlerini çapaktan açamıyor, güçsüz, çelimsiz bir şey. İnanır mısınız, ağladığını kendisi bile duyamıyor, o kadar zayıf.

Belki bütün anneler böyledir, bilemiyorum ama benim annem, her kardeşimin doğumundan sonra, beni yanına götürdüklerinde önce bana sarıldı. Benim asıl oğlum sensin, bu da senin kardeşin, der gibi. O muhteşem gururu hep yaşadım, annemin asıl oğlu bendim, onlar da benim kardeşlerimdi, bunu hep hissettim.

Annem ayağa kalktı, kardeşimin doğumundan belki üç gün sonra, belki beş gün sonra ayağa kalktı. O yiğit kadın, dünyaya doğru tekrar ayaklandı, bıraktığı işlerine dört elle sarıldı. Çok iyi hatırlıyorum, yine bu mevsimlerdi, fındıklar tek tük dökülmeye başlamıştı. Şafak sökerken eski İngiliz traktörleri homurtularla toprak yollara düşüyor, akşam göz gözü görene kadar fındık tarlalarında hummalı bir çalışma yapılıyordu.

“Hadi oğlum” dedi annem. “Kardeşini kundakladım, sen beşiğini salla, ben de yemeğimizi hazırlayayım, sepetimizi alıp gidelim. Millet fındığını topluyor, yakında yağmurlar başlar, sel alır götürür fındığı kuytaklara, gidelim işimizi yapalım…”

Çilek mevsimi çoktan geçmişti, ama annem mevsiminde, o mis gibi yaban çileğinden kıpkırmızı reçellerini yapmıştı. Küçük bir kavanoza çilek reçelini doldurdu, sepete koydu. Plastik bir kabın içine tereyağını, mincisini bol bol koydu, her zamanki gibi “Bunlar sıcaktan erir, birbirine karışır, kendiliğinden muhlama olur” tekerlemesini de tekrarladı. Yoğurdunu, salçalı patatesini de ayrı ayrı yerleştirdi sepete. Sonra kuzinede pişirdiği iki ekmeğini, ekmek bezine sardı, sepetin en üst kısmına da ekmeklerini koydu. Annem, sepetini sırtına, bebeğini kucağına aldı, iki ineğimizi de benim önüme kattı, sarı toprak yoldan, kayınların, meşelerinden altından yürüdük gittik.

Yürüdük gittik annemle, fındıklığa vardık. Kucağındaki bebeği bana uzattı, “Tut oğlum” dedi, tuttum. Sonra bereketli bir melek gibi eğildi, sırtındaki sepeti yere indirdi, fındık köküne yasladı. “İnekleri, ormana doğru sür, bostanın altında iyi ot vardı, otlasın hayvanlar” dedi, sürdüm. Sepeti aşağıda bıraktık, bayırın üstündeki meşe ağacının altına gittik. Annem, bezden bir beşik yaptı, salıncak gibi bir şey, ağaca bağladı, kardeşimi de içine koydu, “Burada uyusun, hadi biz sıranın altına inelim, başlayalım” dedi, indik.

Önce ırmak kenarlarını topladık, epey bir çalıştık, aslında annem çalıştı ben de yanında oynadım. Sonra hava karardı, ama epey karardı, annem daha hızlı toplamaya başladı, annem hızlı hızlı topladıkça gökyüzü daha da karardı. Birden bire patladı, gök yarıldı, önce ormandan geldi hışırtı, geldi geldi, sel oldu. Annem elimden tuttu, bütün gücümüzle tepeye doğru koşmaya başladık, koştuk, çok koştuk, sırılsıklam vardık ağacın altına. Meşe ağacının gövdesinden küçük bir ırmak gibi akan yağmur suyu, bebeğin bez beşiğini doldurmuştu neredeyse. Annem, gözyaşlarıyla suyun içinden kaptı onu, yüzünü açtı, yavrusuna sarıldı, “Ağacın altında durmayalım, meşeye yıldırım düşer” dedi, oradan ayrıldık. Bir süre sonra fırtına dindi. Tekrar yüklerimizi yüklendik, ineklerimizi önümüze kattık, tek katlı betonarme evimize döndük.

Annem, bu hikâyeyi yıllarca anlattı, “Hey gidi günler, bir haftalık bebekle fındık bahçesine gittik, çalıştık, sele yağmura kapıldık, o gün az kalsın çocuk boğuluyordu” deyip durdu.

İki gün önce televizyonlar Ordu’dan, Fatsa’dan, Ünye’den bahsediyorlardı. Acı yüreğime oturdu, her şeyi yeniden hatırladım. Bütün yıl boyu üç kuruş kazanma umuduyla bekledikleri fındıklarının, umutlarının sele kapılıp Karadeniz’e doğru sürüklenişini izleyen insanların gözyaşlarını gördüm.

Ben, o paslı umudun ıpıslak halini gördüm…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.