Yazarlar Su yolu

Su yolu…

Faruk Aksoy
Faruk Aksoy Gazete Yazarı

Güneşin ülkesi, dünyanın cenneti Akdeniz’de zengin bir kralın güzel mi güzel bir kızı varmış.

Ama nasıl güzel…

Güzelliği dillere destanmış, duyan duymayana anlatıyormuş, gören görmeyene.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Aksoy : Su yolu…
Haber Merkezi 13 Temmuz 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Su yolu… yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Aksoy yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İki kişi vurulmuş bu periye, yoluna revan olmuşlar, dünyadan geçeriz, o yardan geçemeyiz, demişler.

Kral çağırmış bunları huzuruna, bana bakın len, demiş…

Bu sarayın değirmeni taşıma su ile dönüyor, su lazım su... Dağı mı delersiniz, bayırı mı tırmanırsınız, yoksa Antalya Büyükşehirden yardım mı alırsınız, bilemem.

Sarayın çeşmesinden suyu akıtan kızı alır len, anlaşıldı mı, demiş.

Başlar önde, eller göğüste, geri geri yürümeye başlamış bizimkiler, anlaşıldı kralım, demişler. Sarayın sensörlü kapıları vınnn diye açılmış, çıkmışlar huzurdan, varmışlar suyun gözüne.

Ne yapsak, ne yapsak… Ne yapsak da bu suyu kralın sarayına ulaştırsak… Düşünmüşler taşınmışlar, iki ayrı yol seçmişler kendilerine. Sen şu tepeden, ben öteki tepeden… Kim götürürse saraya suyu kızı alır, demişler, anlaşmışlar böylece.

Mahalleden eşi dostu, takımı taklavatı toplamışlar, koyulmuşlar işe.

Âşıklardan biri taştan kanal yapmaya başlamış, metre metre ilerlemiş, her günün sonunda ne kadar kanal yapabildiyse oraya kadar suyu da akıtmış, suyu bırakmamış geride.

Öteki daha teferruatlı çalışmış…

Kolay değil, koca kralın kızını seviyoruz, evladiyelik olsun, torun torba da nasiplensin, madem suyu götürüyoruz bari suyun yanına yolu da ekleyelim. Telefondur, internetidir, doğalgazıdır… Daha bunun bir sürü kalemi var, diye düşünmüş.

Diğeri sadece taş kanala devam etmiş, kanal ilerledikçe su vermiş, bir gün on metre, bir gün yirmi metre… Su saraya yaklaştıkça yaklaşmış.

Son bir gayretle Patara Plajı’nı gören viraj da dönülünce sarayın burçlarına vuran Akdeniz güneşi gürül gürül akan suyu okşamaya başlamış.

Düğün nişan bir arada yaparız deyip, su getirirken yolu da halletmeye çalışan âşık da boş durmamış tabi, o da sarayın altın saçaklarını uzaktan uzağa görüyormuş artık.

Derken son yüz metreye girilmiş, nefesler tutulmuş.

Sarayın içinde güvercin misali kıpır kıpır titreyen bir kız yüreği, yüreğini ıslatacak suyu, yüreğine sakladığı âşığının ötekinden daha önce getirmesini bekliyormuş.

Eee, sonra ne olmuş Hüseyin abi…

Dur, anlatçez Faruk Bey… Kenan, bize iki çay ver len!..

Kenan, kafayı bulmuş, Ali Dumdum gibi sövüp duruyor çardağın altından. Üstünü çıkarmış, bir elinde sigara bir elinde bira, çekiyor da çekiyor…

Yukarı köyden bir traktör buna yol vermemiş mi neymiş. Bu da korna çalmış, köyün meydanında düello var, atışıyorlar, millet çay bekliyor, ben kral kızına varan su yolunu.

Traktörcü elini havaya kaldırıyor, Kenan’a diyor ki: Sana şöyle bir kapatırım, görürsün dünyanın kaç bucak olduğunu!.. Ulan hep mi beni bulur bunlar, hep mi ya!..

Tıknaz, kızıl saçlı, yerden bitme bir şey traktörcü, Kenan’ın anne tarafından dedesinin köyünden.

Kenan, ince uzun, Red Kit’e benziyor, ne benzemesi aynı Red Kit…

Çardağın yanındaki küçük bakkaliyeyi çalıştıran anasının yanına gidiyor, anasının köyüne köylülerine sövüyor, yaşlı kadın yüzüne oturan asırlık tebessümle Kenan’ın başını okşuyor, her şeye kafaya takmecen oğlum, diyor.

Kenan’ın babası Meksika yerlilerinden aşırdığı fötr şapkasıyla, bezgin bakışlarıyla, sarkık göbeğiyle çardağın etrafını tavaf ediyor, traktörcüye kaş göz işaretiyle, sen git git, bu kafayı erken buldu, sen git, diyor.

Traktörcü söve saya bir hışımla 480’lik Fiat’ına biniyor, traktör homurtularla kızgın bir boğa gibi bayıra doğru tırmanıyor.

Çardağın altında oturduğumuz yerden izlediğimiz birinci sahne bitiyor, başlar masalarda yarım kalan muhabbetlere dönüyor.

Eee, Hüseyin abi kralın kızını kim aldı?..

Anlatçez Faruk Bey anlattçez de…Ya aslında bu Kenan’ın esnaflığı çok iyidir, güzel çocuktur ama bugün erken kafayı bulmuş, yapmazdı böyle, Allah Allah ne oldu ki buna…

Kenan bizim masaya geliyor, oturuyor, sonra anası, sonra Mehmet amca, sonra birisi daha… Bizim masa köy seyirlik oyunlarını aratmayan biraz önceki sahnenin derin analizine dalıyor.

Anası Kenan’ı okşuyor, takmecen takmecen, deyip duruyor.

Kenan, bir abisini arıyor, traktörcünün köyünü basacak…

Sana elli dakika veriyorum, elli dakika içinde burada olmazsan kendime başka bi abi bulacağım, o puştu bir daha burdan geçirmecem len, diyor.

Millet çay bekliyor, çay yok, Kenan erken bulmuş kafayı, çayı unutmuş, gelenle geçenle cenk ediyor.

Kenan’ı sakinleştirmeye çalışıyoruz, çay ne kadar ki burada, diyorum…1 lira, diyor.

Yahu 1 liraya çay mı olur, 1 lira nedir, diyorum.

Kenan ayağa kalkıyor, çardağın altında oturan bezgin köylülere dönerek beni gösteriyor, işte aradığım müşteri, bana böyleleri lazım, diyor.

İkinci perde başlıyor…

Kenan tekrar yanıma oturuyor, traktörcünün köyüne, köylüsüne, gelmişine geçmişine saydırıp duruyor.

Eee, Hüseyin abi, kralın kızını kim aldı, ne oldu o iş?..

Mehmet amca söze giriyor… Belanın bazen altından bazen üstünden geççen, bak bizim Tayyip de bu dediğimi yapmeyo, herkesle vuruşuyo, bazen altından bazen üstünden, değel mi ama, diyor.

Hüseyin abi kralın kızı, diyordun…

Sen Tayyip’ten başka yol biliyosan de bize, biz de ordan gidelim, biz cahiliz, sen okumuş adamsın len, de hele de…

Hüseyin abi kralın kızını kim aldı?..

Kalk gidelim Faruk Bey, köyü dolaştırayım sana, kalk kalk…

Kalkıyoruz, Kenan koluma yapışıyor, yarın bütün çaylar bedava, herkese çay vereceğim, bekliyorum, diyor.

Arabaya biniyoruz, Toroslara doğru tırmanıyoruz, nereye gidiyoruz Hüseyin abi, diyorum.

Epey epey gidiyoruz, taşlı yollardan tırmanıyoruz.

Şu ağacın altında dur hele, dur dur…

Duruyorum…

Su sesi geliyor, su, su… Allah’ım bu nasıl su, suya kapılıyorum, yuvarlanıyorum kıç üstü, suya varıyorum, gürül gürül çağlıyor mübarek, avucumdan içiyorum, yüzüme sürüyorum bir çocuk şenliğiyle… Suyun Allah’ına inanıyorum.

Faruk Bey… Kralın sarayına giden sudan içiyorsun, suyun gözündesin, diyor Hüseyin abi.

Kızı kim aldı, kıza ne oldu, onu de hele Hüseyin abi.

Kız baldıran zehri içti, kız öldü Faruk Bey… Mezarı da taaa şu aşağıda, saray suya kavuşuyor da kız kavuşamıyor Faruk Bey.

Suyu getirirken yolu da yapan vardı ya hani, kız onu seviyor meğer… O garibim de müteahhitlik işini abartınca yola ize dalınca yaptığı kanala suyu verdiğinde bir de ne görsün… Su bir yere kadar geliyor, önündeki bayırı aşıp da saraya ulaşamıyor.

Öteki de suyu saraya ulaştırıyor ama kralın kızına ulaşamıyor.

Kız kendini mi öldürüyor Hüseyin abi?

Zehir içer de ölmez mi len Faruk Bey, ölüyor tabi…

Suyun gözünde yaslanıp bir ağaca oynaşan oğlakları seyre dalıyorum, bir yandan akşam iniyor Akdeniz’e…

O kralın bahtsız kızına rahmetle…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.