Yazarlar Mesele kadına şiddet meselesi değil, varlığı tanımama meselesidir

Mesele kadına şiddet meselesi değil, varlığı tanımama meselesidir

Faruk Beşer
Faruk Beşer Gazete Yazarı

Şiddet, “karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma, kaba güç, duygu veya davranışta aşırılık” (TDK) diye tanımlanır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Beşer : Mesele kadına şiddet meselesi değil, varlığı tanımama meselesidir
Haber Merkezi 01 Şubat 2019, Cuma Yeni Şafak
Mesele kadına şiddet meselesi değil, varlığı tanımama meselesidir yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Beşer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Daha kestirmeden şöyle de diyebiliriz: Şiddet zulüm için birisine maddi ya da manevi güç kullanmaktır. Bunun için onun karşıt görüşte olması gerekmez. Zulüm haksızlıktır ve olmaması gerektiği konusunda bütün akıllar ittifak eder. Zulmün karşıtı adalettir. Adalet ise, her hak sahibine hakkını tastamam vermektir.

O halde aklı başında hiç kimse şiddeti savunamaz. Bu durum tartışmaya bile değmez. İnançlı ya da inançsız, insanın fıtratında, vicdanında adalet duygusu daha ilk yaratılışından vardır. Biz buna Allah’ın adl sıfatının insandaki tecellisi diyebiliriz. Bunda O’nun merhamet sıfatının da tecellisi vardır. Yani insan yaratılırken böyle bir formatla yaratılır. Fıtratı/formatı ve vicdanı bozulmamış olan her insan bu duyguyu içinde hisseder.

Ama burada iki mesele vardır: Biri fıtratın bu ilk formatının bir takım sebeplerle bozulabilir olması. Diğeri, bozulmasa bile sadece vicdani ve ahlaki duygularla adil olunamayacağı meselesi. O zaman devreye hukuk ve onun yaptırımları girer ve önümüze şöyle yeni bir mesele daha çıkar: Hukuku kim ve nasıl belirleyecek? Belirlendikten sonra bir hukuksuzluğa hangi yaptırım uygulanacak? Çünkü bir yaptırım daha büyük hukuksuzluklara sebep olursa o da ayrı bir zulüm ve şiddet oluşturur.

O halde neden özellikle kadına şiddetten söz edilir? Bu soruya cevap olarak denebilir ki, çünkü en büyük zulmü/şiddeti kadınlar görüyor da ondan. Bunun böyle olmadığını söylememiz mümkün değil. Ama burada da unutulan iki durum vardır:

Kadına karşı şiddet, zulüm, haksızlık onun kadın olduğu için değil, erkeğe nispetle güçsüz olduğu içindir. O halde fıtrata uygun hukukun adaletin ve onu uygulayacak mekanizmaların bulunmadığı her yerde güçsüz olan şiddet görecek, güçlü ise zorbalaşacaktır. Kontrolsüz güç zulme ve şiddete sebep olur.

İkincisi, tarih boyunca kadın göreceli olarak zaten hep şiddet görmüştür. Sevginin ve hukukun sağlanabildiği yerlerde şiddet azalmış, bunların tam sağlanamadığı zamanlarda ise çoğalmıştır. O halde yapılacak iş doğal hukuku ve sevgiyi hâkim kılmaktır.

Kadına şiddetin zirveye çıktığı Sanayi Devrimi’nin ardından Batı bunu feminizmle gidermeye çalışmış ama bilahare feminizm de yeni bir güç oluşturduğu için o da istismar edilmiş ve o da başka bir şiddet aracına dönüşmüştür. Kadının hukukunu savunmak için ortaya çıkan feminizm paradoksal olarak kadın için üç yeni sömürü alanı oluşturmuştur. Birincisi kadının ekonomik açıdan iyi bir pazar olduğu keşfedilmiş ve reklamlarda kullanılarak hem tüketiciliği hem de tükettiriciliği körüklenmiş, zoraki istismarı yerine gönüllü istismarının yolları keşfedilmiş. İkincisi, demokrasi kadına bir insan olduğu için değil, kadın olduğu için ayrı bir ihtimam göstermiş ve ona, yine duygularına hitap ederek erkekten ayrı bir kategori gibi davranmış, sonuçta eşitlik iddiası yine paradoksal olarak ayırımcılığı getirmiş. Onun sırf bir insan olarak seçmesi ve seçilmesi hiçbir zaman sağlanmamıştır ve sağlanamayacaktır. Kadının siyasette nerede ne kadar bulunması gerektiğine yine erkekler ve kendi çıkarları doğrultusunda karar vereceklerdir. Bu hep böyle olmuştur, böyle olacaktır. Üçüncü olarak kadının cinselliğinden her hal ve şartta kolayca yararlanabilmek için kadın görünür bir cazibe objesi haline getirilmiştir. Sonunda feminizm kadının zoraki sömürülmesini gönüllü sömürülmeye evirmiştir o kadar. Yani şu anda feminizmden yararlananlar da kadınlar değil yine erkeklerdir.

Sonuçta bu durum kadınla erkeği birbirini tamamlayan unsurlar olmaktan çıkarıp, düşmanlar hale getirmiş, böylece sadece kadına değil, erkeğe de zarar vermiştir. Çünkü Batı’da aile büyük oranda dağılmış vaziyettedir. Kimsenin öbürünün ‘dırdırını’ çekme tahammülü kalmamıştır. Böyle olunca cinsel temayüller de değişmiş, üçüncü bir cins ortaya çıkmıştır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dedikleri şey de bunun zeminini hazırlama projesidir. Bu projenin elbette küresel ekonomik boyutu da vardır. Sonuçta mağdur olan sadece kadın değil, aynı zamanda erkektir, hatta bütünüyle insanlıktır, ama kadın daha çok mağdurdur.

Oysa işin esası bir insan olarak insana, hatta bütün bir varlığa bakışla alakalıdır. Meseleyi anlayabilmemiz için ilk aile olarak Hz. Âdem ile Havva’ya kadar gitmemiz ve o birlikteliğin keyfiyetini, metafiziğini, varlık sebebini, birbirlerine hangi tutkalla kaynaştıklarını, aynı hatayı nasıl birlikte yaptıklarını, birlikte cennete girip, birlikte çıktıklarını yeniden öğrenmekle işe başlamalıyız. Rasim Özdenören Ağabey’in tespitiyle, Âdem ile Havva’nın ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik konumlarını yeniden öğrenmeliyiz. Çünkü onlar insanlığın ilk halkası, ilk insan ve ilk örnek ailedirler.

Kısaca kadınla erkeği birbirine düşman eden hiçbir anlayış ya da düzenleme, hiçbirinin lehine olamaz, her ikisi için de şiddet oluşturur.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.