Yazarlar Yalan ve sanat

Yalan ve sanat

Faruk Beşer
Faruk Beşer Gazete Yazarı

Geçen yazımızın vurucu cümlesi şu Hadisi Şerif idi: ‘Şaka ile dahi olsa yalanı terk etmedikçe gerçek mümin olamazsınız’. Öyleyse sanatın ve edebiyatın meseleyle alakası nedir? Yalan üzerine bir sanat kurulabilir mi? Şiir, hikâye, roman, masal gibi araçlarda yalan malzeme kullanmak caiz midir?

Resulüllah’ın (sa) peygamber olarak gönderilmesine takaddüm eden zamanlar Arap şiirinin zirvede olduğu zamanlardır. Meşhur Yedi Askı şiirleri o zamanların yıllık olimpiyatları gibi merasimlerle seçilip Kâbe’nin duvarına asılırdı. O şiirleri işi bilenler hala yüksek bir sanat zevkiyle okurlar. Ancak onların şairlerinden İslam’a yetişmiş ve Müslüman olduktan sonra da şiir yazmaya devam etmiş olanların şiirlerinde büyük bir düşüş/tedenni meydana geldiği söylenir. Bunun sebebi şiirin ana malzemesi olan yalanı, kadını ve içkiyi onların artık serbestçe kullanamamaları idi. Çünkü ‘ahsenü’ş-şi’ri ekzebuhu’, yani şiirin en güzeli en çok yalan ihtiva edenidir diye biliniyordu. Malzeme olarak yalan devreden çıkınca şiirlerinde düşüş oldu. Daha sonraki büyük şairlerden Ebu Nüvâs’ın (v. 198 H) önceki şiirleriyle, tövbe ettikten sonraki şiirleri arasındaki farkı biz bile açıkça görebiliyoruz. Demek ki, İslam’la müşerref olan şairlerin İslam’dan böyle bir terbiye aldıkları anlaşılıyor.

Benim anladığım bir alan değil ama romanın İslam edebiyatında Batı ile yarışacak düzeyde gelişememiş olmasının da böyle bir sebebi olduğuna dair değerlendirmeler okuduğumu hatırlıyorum. Oysa hikâye ve romana fakihlerin cevaz bulması çok zor değildir. Çünkü her düşünce ‘mesel’ formunda anlatılabilir. Mesel yani misal, benzetme ve varsayım gibi bir anlatım Kuranıkerim’de de vardır. ‘Allah size şöyle bir mesel veriyor’, yani varsayın, anlamındaki ayeti kerimelerin anlattıkları işte böyle misallerden ibarettir. Kuranıkerim kıssaları elbette böyle değildir. Onların birer hakikat olduğunu çoğu yerde Allah bizzat vurgular. Buna karşılık mesela ‘Allah bir misal veriyor; hiçbir yetkisi bulunmadığı gibi kendisi de mülk olan bir köle, bir de bizim kendi tarafımızdan güzel rızıklar verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden bir kişi. Bunlar eşit olabilirler mi?’ (Nahl/16, 75) anlamındaki ayeti düşünelim. Ayetin anlamı, bu iki manzarayı kafanızda hayal edin ve aradaki farkı görün demekten ibarettir. O halde hikâye ve romanın kurgusu da bütünüyle, ‘şöyle bir olay düşünün’ parantezi içine alınabilir. Bu açıdan kimse roman ya da hikâye yazmak caiz değildir dememiştir. Ama yine de muhtemelen yalan malzeme sebebiyle bu konuda bile bir çekincenin yaşandığı anlaşılıyor.

Zaman zaman masalların ve mitosların muhayyileyi geliştirdiklerine dair pedagojik yazılar okuruz. Hatta destanların, mitosların, masalların bir milletin ortak hafızası olduğundan söz edilir. Milli duyguların, ortak düşünce ve inançların, heyecan ve motivasyonun, sonuçta da kimliğin ve kişiliğin bunlarla sağlandığı ve korunduğu anlatılır. Bunlar tarihinizin, kültürünüzün ve medeniyetinizin adeta arşivi, kaydı ve hafızasıdır denir.

Sinan Canan Hoca diyor ki, Einstein’a çocuğun zeki olması için ne yapalım diye sormuşlar. Ona masal anlatın demiş. Daha da zeki olması için ne yapalım demişler, daha çok masal anlatın demiş. Masalı bize okulda nasıl tarif ederlerdi? Olmamış, kurgulanmış, olması da mümkün olmayan olayların heyecan uyandıracak şekilde anlatımıdır. Yani masallarda anlatılan olaylar gerçekte olmamıştır, diğer ifadesiyle masallar yalandır. O halde Einstein’ın sözüne mutlak doğru olarak bakabilir miyiz? Tartışılır, belki de hiç tartışılmaz. Ama masalın böyle bir faydasını görmüşler ki böyle söylüyorlar diyebiliriz. O halde ya masal pedagojik bir araç olarak gereklidir, olmazsa eğitimde bir şeyler eksik olur diyeceğiz, ya da onun sağladığı faydayı ona ihtiyaç duyurmayacak başka bir alternatifle elde edeceğiz. Bu konu tartışmaya değer, gelecek yazımızda tartışacağız. Ama burada şunu hatırlayalım. Kuranıkerim’de Allah içkiden ve kumardan söz ederken, ‘onlarda çok büyük günahlar vardır, ama insanlar için bazı faydaları da vardır’ buyurur. Demek ki, bir şeyin helal ya da haram olduğu hakkındaki son karar, ancak onun faydalarının ve zararlarının tartılması ile verilebilir. Buna biz maslahat ve mefsedet hesabı deriz ve bu kural İslam fıkhının çok önemli kurallarından biridir. Bu aynı zamanda karar verilmesi gerekli olan her şeyin biliminin de yapılması gerektiğini anlatır. Bunun kuralı da şudur: Bir vacip için gerekli olan şey de vaciptir.

Tartışalım bakalım.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.