|
Yazarlar

Dijital toplumda ölümü karşılama ve ölümle karşılaşma üzerine...

04:00 . 18/11/2022 Cuma

Fatma Barbarosoğlu

1962 yılında Afyon’da doğdu. Ortaöğrenimine İstanbul'da devam etti, 1980 yılında Afyon Lisesi'nden, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini, aynı bölümde "Türk-İslam Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi" başlıklı bir tez hazırlayarak 1987 yılında tamamladı. İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalı'nda "Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi" başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu. "Gün Akşamsızdır" adlı hikâye kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2000 yılının en iyi hikâyecisi seçildi. Akademik çalışmalarının yanı sıra edebiyat ile de meşgul olan Barbarosoğlu, roman, hikâye ve deneme türünde birçok kitap kaleme almıştır.

Yayınlanmış Kitapları

Moda ve Zihniyet, Acı Deniz, Sözün Ve Sükutun Renkleri, Kamusal Alanda Başörtülüler, Gün Akşamsızdır, Senin Hikayen, İmaj Ve Takva, Ramazanname, Ahir Zaman Gülüşleri, Otobüsname/Yaşadığımız Şehir, Okuyucu Velinimetimizdir, Bahçeler ve Sokaklar, Hiçbiryer, İki Kişilik Rüyalar, Şov ve Mahrem, Uzak Ülke/Fatma Aliye, Medyasenfoni, Cumhuriyetin Dindar Kadınları, Son On Beş Dakika, Sözüm Söz, Rüzgar Avı

Fatma Barbarosoğlu

I-

13 Kasım 2022 Pazar günü evlerindeki televizyonu her daim açık tutanlar, İstanbul Beyoğlu’ndaki patlama haberi ile ekrandan gözünü alamadı. Ekrandan gözünü alamadı diyorum, çünkü ekranda patlama sonrası boşaltılmış İstiklal Caddesi görüntülerine ve muhabirin aynı şeyi tekrarlayan, yeni bir şey söylemeyen/ söyleyemeyen ve fakat tekrarın sıkıcılığını bertaraf etmek için ne kadar acılı olduğunu hissettirmek üzere cümlelerine yeni duygusal tonlar katma performansına maruz kaldılar.

Şiddet haberleri karşısında çocukları koruyalım diyoruz ama yaşlıları korumayı pek akıl edemiyoruz. Oysa hayat ile bağı ekran üzerinden süren milyonlarca yaşlı, televizyon ekranını her daim açık tutuyor ve haberler karşısında derin bir çöküntü yaşıyor.

Medya yöneticileri yüksek izlenme oranı için habere takla attırma itiyadında olmuştur hep. Günümüzde bunu sağlamak için haberin sunuluşundaki duygusal, dramatik dozun artırılması yoluna gidiliyor. Acılı haber acılı, ağlak bir dille haberleştiriliyor. Ama bu, daha duyarlı olunduğu anlamına gelmiyor, çünkü duygulu olmak başka duygusal olmak başkadır. Muhabir, haberini belli bir mesafeden ve kitleyi duygusal çöküşe davet etmeden vermek zorundadır. Habercilik ile ağıt yakmak arasında bir geçişkenliğin olmaması beklenir. Ne ki çağ, performans çağı ve her şeyin rakamlarla ortaya konması gerektiğine iman edildiğinden “ne kadar ağlak bir sunum o kadar reyting” formülü benimsenmiş durumda. Bu yüzden muhabir ya da spikerin gözyaşı takviyesi ile haber sunması makbul sayılıyor. Hatta habercinin, haberi verirken akıttığı gözyaşı üzerinden haber olması, başarı hanesine kaydediliyor.

Reha Muhtar'lı Show Haber’den bu yana ekranlarda haber aktarımı ile melodram kurgusu birbirine karışıyor, içerikteki haber azalıyor melodram frekansı artıyor. Mesela bendenizi en rahatsız eden haberleştirme tarzlarından biri, şehit haberleri. Şehidin cenaze töreni, ailesinin yaşadığı mekanlar, müzik eşliğinde, içi boşaltılmış, aşırı tekrardan eprimiş cümleler eşliğinde haberleştiriliyor. Bu haber dili acılı aile için empati geliştirmeye katkı sunmuyor, tam tersine izleyiciyi “başkasının acısana bakmak” üzerinden duyarsızlaştırıyor; akletmesini, fikretmesini engelliyor.

Kurumsal/geleneksel medyada reyting belasına imha edilen acı, sosyal medya ahalisinde kendi reytingini yani etkileşim çemberini genişletmek üzerinden yağmalanıyor. Bir beğeni daha almak için bazı insanların yapmayacağı ahmaklık, rezillik yok. Ne acıya saygı ne ölenlerin yakınları ile empati kurma çabası var. Kasım 2022 patlama görüntüleri ele geçmedi mi o halde geçmiş yılların en ürkütücü görüntüleri dolaşıma sokularak “hesap sahibi”nin etkileşim trafiği hızlandırılabilir. Nitekim patlama sonrası sosyal medyada devreye giren görüntülere dair aklı selim sahipleri bu görüntüler geçmiş yıllara ait dedi.

Bir takım aklı evveller ya da kendisini fazlasıyla cool zannedenler “patlama olmuş mu olmuş, ölen ölmüş mü ölmüş, ne var şimdi bunun haber yapılmasında, ha eski görüntü ha yeni görüntü” kafasında.

Biz bunlara cevap vermeli miyiz?

Başkasının acısına fazlasıyla serinkanlı yaklaşan ve herkesi ve her şeyi “haber alma özgürlüğü” ile kullanışlı hale getirmeye çalışanları ikna etmeli miyiz?

Hayır. Kalbi olmayanlara kalpten söylenmiş hiçbir cümle ulaşmaz, “haber alma özgürlüğümü kısıtlayamazsınız”dan öte bir cümle duymak pek mümkün değildir.

“Haber alma özgürlüğü” dipte olan bitenden asla haberimizin olmadığı gerçeğini kapatan en kullanışlı şal. “Haber alma özgürlüğü” aldatmacasına tutunanlar için kalbi olanların “haber almama özgürlüğü”nü devreye sokması maalesef mümkün değil. Olan biteni anlamak ile olan bitenin seyircisi olarak hapsedilmek arasındaki derin uçurum “haber alma özgürlüğü” kavramı içinde çalkalanıp imha oluyor.

II-

Haber alma/ haber almama üzerine bizim bireyler olarak küresel çarka karşı korunaklı kaleler inşa etmemiz bugünden yarına pek mümkün görünmüyor.

Ancak terör olayları vuku bulduktan sonra sosyal medya etkileşimi üzerine hepimize düşen görevler var, bu görevleri itina ile yerine getirmemiz gerekiyor.

Toplumların birlik ve beraberlik içinde olmasını sağlayan en önemli geleneklerden biri yas kültürüdür. Acıda ve tasada birlik ve beraberlik toplumları güçlendirir, bireyleri dayanıklı hale getirir.

İki ölüm haberi… Birisi, erkek kardeşi ve kardeşinin fotoğrafını paylaşarak yardım isteyen Şaduman Topkara. Topkara’nın tiviti şöyle:

“Kardeşim Âdem Topkara ve eşi M. Elif Topkara’yı bu iki güzel insanı bugün Taksim’de meydana gelen patlamada kaybettik. Teröre lanet olsun demekten başka bir şey gelmiyor elden ve ateş sadece düştüğü yeri yakıyor…”

Şaduman Topkara ardından bir tivit daha yazmak zorunda kalıyor:

“Bu acılı günümüzde acımıza saygı gösterilmesini ve yeğenlerimizin fotoğraflarının paylaşılmamasını rica ediyoruz.”

Acılı ablayı acısının en harlı zamanında yukarıdaki tiviti atmaya zorlayan nedir? İnsanların hoyratlığı. Erkek kardeşinden kalan emanetlerin yarasının daha fazla deşilmemesi için yeğenlerini korumak için tivit atıyor.

Yas kültürünün değişimi üzerine dikkatinize sunacağım ikinci tivit, biyo’sunda ceza avukatı yazan hanımın, 14 Kasım’da takipçilerine eşinin ölümünden haberdar ettiği cümleler:

“Maalesef biraz önce eşimi kaybettim.”

Lütfen “biraz önce” ibaresinin altını kalınca çizin.

Bendeniz bahsi geçen tivitten 15 Kasım’da dm olarak gönderilen bir mesaj üzerinden haberdar oldum. Benim okuduğum sırada tivit 6498 kişi tarafından beğenilmiş, onlarca kişi bu atılan tivitin doğruluğu ve yanlışlığı üzerinden tartışmaya devam ediyordu. Tartışma, yakınını kaybeden kişinin sosyal medyadan bu kaybı ilan etmesinin doğruluğu ve yanlışlığı üzerinden ilerliyor.

Tarım toplumunda kişiler dar ölçekli mekanlarda yaşadığı için doğumların ilanı “filanın oğlu/kızı olmuş” diyerek genellikle kadınların birlikte iş gördükleri çeşme başlarında, çamaşırhanelerde dile getirilirdi. Ölen için salâ okunur, okunan salânın arkasından cenaze hakkında bilgi verilir. Ki bu bilgilendirme aynı yöntem ve yordam ile halen yapılmaya devam ediyor. Cami minaresinden ilan geleneği Anadolu’nun pek çok yöresinde beldelerde belediye hopörlerinden yapılan ilanlarla devam ediyor. “Dikkat bu bir ilandır” ile başlayan duyurular ahaliyi düğünlerden, ölümlerden, açılan kurslardan haberdar ediyor.

Dijital toplum tarım toplumunun ve modern toplumun kodlarını birbirine karıştırarak, bir kısmını imha ederek yeniden üretiyor.

Bazı insanlar her türlü hissini, coşkusunu “sosyal medya ailesi” ile paylaşıyor. Çocuğundan, eşinden, sevgilisinden bahsedenler, ağlayacak omuz arayıp da bulamayanlar dertlerini cümle cümle, cümleleri birbirine bağlaya bağlaya içlerindekini dışa sızdırma girişiminde bulunuyor. Neşenin ve kederin paylaşılmasını “sosyal medya ahalisi/ailesi” genellikle hoş karşılıyor. Ama söz konusu acı bir kayıp olduğunda eski ile yeni, doğru ile yanlış birbirine karışıyor.

Ceza avukatı hanımın “Maalesef az önce eşimi kaybettim” tivitine gelen yorumları rastgele okudum ve otaya konan eleştirileri şöyle gruplandırdım:

1-Atılan tivitin yanlışlığını ortaya koymaya niyet eden aşırı yargılayıcı, had bildirici tivitler: “Sen de eşin ölür ölmez koştun buraya geldin!”

2- Atılan tivitin yanlışlığını ortaya koyanlara karşı “Herkesin acıyı farklı karşılama biçimi vardır, yargılayıcı olmayın” diyenler.

3- Kendi “yas” sürecini duygusal tonda paylaşarak “O sıra değil sosyal medyaya girmek kolumu kaldıracak gücüm bile yoktu” diyenler...

4- Kendi yas sürecini duygusal tonda paylaşanlara karşı had bildirenler.

5- Dijital toplumda “herkesi haberdar etmenin en kolay yolunun ölüm haberini sosyal medyadan ilan etmek” olduğunu söyleyenler.

Dijital toplumda herkesi en hızlı şekilde haberdar etmenin yöntemi sosyal medya paylaşımıdır diye kabul edeceksek o zaman merhumun cenazesi hakkında ancak nesnel bir haber dili ile paylaşımda bulunulabileceğini de kabul etmemiz gerekiyor. Mesela yukarıda bahsi geçen tivite yapılan yorumlar, “az önce” ifadesinin, artık burada olmayanın yokluğunu önemsememek olarak algılandığını gösteriyor. Cümleyi kuranın muhatapları belli olduğunda “az önce” vurgusunun yapılmasında bir beis olmayabilir. Ama sosyal medya kuyuya karşı bağırmaktır, kuyuda kimlerin olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.

Velhasıl yıpranmamak ve yıpratmamak için dijital çağın adab-ı muaşeretini inşa etmek zorundayız. Sosyal medyada gerçekleşen “ölüm karşılaşmaları”na dair adab-ı muaşeret inşasına “yeni taziyeler, yeni yas biçimleri” üzerine konuşarak başlayabiliriz.

#İstiklal Caddesi
#Reha Muhtar
#Sosyal Medya
2 ay önce
default-profile-img
Dijital toplumda ölümü karşılama ve ölümle karşılaşma üzerine...
“Erdoğan’sız seçim” senaryosu!
Kılıfa sokulan süngerin ince işleri
Çerkeszade bir muhacir alim Cevdet Said
Beş bin Kur’ân-ı Kerim yakan piskopos
Cumhuriyetçi Parti Trump’tan kaçıyor mu?