Yazarlar Babaannem ve deprem çantası Tefrika roman 6

Babaannem ve deprem çantası Tefrika roman 6

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

Annem için üzülüyorum.

Emekli olunca herkes onun hayatını düzenlemeye kalktı. Herkes onu bir şekilde kendi hayatına iliştirmeye çalışıyor. Kimseler hayatını örgütlemeye kalkmasın diye aklıma kurs geldi. Biliyorum ki evde olduğu sürece babaannem hiç rahat vermeyecek. Nereden biliyorum? Arkadaşım Aslı’dan. O sosyal medyasında annesi ile babaannesi arasındaki didişmeyi, “gelin -kaynana kavgasının sosyal medya hali” diye paylaşıyor.

Aslı’nın paylaşımları farkında olmadan benim deneyim haneme kaydolmuş meğer. Annemi bir kursa yazdırmaktan başka çare yok.

Bütün kurslara baktım. Resim kursu, müzik kursu, yabancı dil kursu. Seramik, cam üfleme. Hocalar ile whatsapp üzerinden konuşup, kursiyer profilleri hakkında bilgi ediniyorum. Hiçbirisi anneme uygun değil. Arapça kursuna bile baktım. Arapça kursu ile biraz ilgilendi esasında. “Hastanelerde Arapça bilen sağlık görevlilerine çok ihtiyaç oluyor” dedi. “Ezber yapmak seni yorar anneciğim biraz dinlen ondan sonra bu meşakkatli işlere girişirsin” dedim. Sanki yeniden hastaneye dönecekmiş gibi Arapça bilen personele ihtiyaç var demesi garibime gitti.

Neyse sonunda hesap işi öğreten nakış kursu buldum. Gülmeyin ya! Niye gülüyorsunuz? Haklısınız hesap işi iğne ile kuyu kazmak. Yani baştan aşağı meşakkat.

Niye mi hesap işi? Annem yaptığı işi görmek ister. Başı sonu olsun ister. Kursiyerlerin yaptıkları nakışlara baktım çok hoş işler. Bir de annem öğrendiğini ya öğretecek ya öğrendiği ile yaptığı ürünleri paylaşacak. Yok sosyal medya paylaşımı değil kast ettiğim, eşe dosta hediye edecek anlamında. Annemin sosyal medyası yok. Sorunların önemli bir kısmı buradan kaynaklanıyor . Sosyal medyası olsa başka sorunlarımız olacak o ayrı.

Ne diyordum, çok hoş ürünler yapmışlar hesap işi olarak. Hatta üç ayın sonunda kursiyerler yaptıkları ürünleri satabiliyorlarmış .Tam anneme göre.

Babaannem rahat bırakır mı? İlk başta çok söylenir ama sonra vazgeçer diye düşünüyoruz. Yani ben düşünüyorum.

Kurs haftada üç gün. Üç gün annem kafasını dinleyebilir. Ama hemşire emeklisi olduğunu itina ile saklamamız gerekiyor. Yoksa insanlar her türlü sağlık sorunları için annemden çözüm ve yardım bekler. Kayıt esnasında emekli dedim. Ne emeklisi? Şöyle bir düşündüm özel sektör sigorta acentesi diyecektim yok bu konuda da insanların sorularından/sorunlarından kurtaramaz kendisini. Santral memuresiydi desem anneme haksızlık. Öğretmen desem Gülderen yengenin kulağına gider “Niye benim avatarım olmaya kalktın elticiğim!” der.

Anneme hemşireliğin dışında hiçbir şey yakışmıyor sanki. Ben annem için uygun meslek ararken kayıt alan kadın “Anladım ev kadını” dedi. Boynumu büktüm.

Kadın annemin ev kadını olduğunu saklamaya çalıştığımı düşünmüştü büyük ihtimal.

Anneme, kursa başlayınca telefonuna sık sık bakması gerektiğini tembihlemem lazım. Babaannem cebi arar, evi arar yine ortalığı velveleye verir.

Bilmiyordum ki Uludağ gezisinden sonra babaannemin hayatı geriye döndürülemez bir şekilde değişmiş olacak.

Tam annem için bulduğum kursun mekânsal araştırmasını da yapıp yorgun argın eve gelmiştim ki, babaannem mesaj attı. Ne zaman? “Beşinci Bayram” günü. Öyle bir bayram günü yok diyorsunuz. Babaannemin dilinde var. Hafta bitene kadar bütün günler birbirine bayram olarak ilave edilir. Beşinci bayram günü yani geçen hafta, Cuma günü, babaannem hutbede deprem ile ilgili bilgiler verildiğini duyunca derhal harekete geçmiş. “Esas hutbe kadınlara lazım, erkekler tedbiri bilmez” diyerek bütün yakınlarına “silikonlu bir düdük şöyle boyna asılacak türden, en hafifinden şık bir fener edinin” diye mesaj yazmış En son mesaj bana.” “On dakikaya köşede buluşalım.”

Bütün gün annem için kurs aramış, nemli İstanbul gününde hem bedenen hem de gönül olarak iyice yorulmuşum. Üstüne bu mesaj!

Beden yorgunluğu ile baş etmesini aile geleneği olarak öğrendim. O kadar çok “Ben senin yaşındayken...” sözünü duyup, o kadar “Çivi çiviyi söker, yorgunluğun üzerine başka bir yorgunluk ile gideceksin” ikazı ile tembellik yapma hakkım engellendi ki! Fakat gönül yorgunluğunu uyutamıyorum, avutamıyorum.

Gün boyuncu bir sürü insanın birbiriyle durduk yere kavga etmesine şahit oldum. Eve geldim ekrana şöyle bir dokundum ardı ardına satırlı, bıçaklı bir sürü habere denk gelip ekranı zor kapattım.

Gözümü kapatıp dinleneceğim. Anneme onun için bulduğum kursu anlatacağım sonra. Aldığım broşürleri göstereceğim. Seni bu kursa kaydettirdim demeyip eğer istersen diyeceğim. Ama ne mümkün. Artık Türkan Halam ile babaannem barışsa da biraz yüküm azalsa diyorum. Hoş barışsalar ne olacak! Türkan Halam annesine kızdıkça eline telefonu alıp ya bana yana anneme ya da babama, kendi anasından dert yanacak.

Anne kız bu kadar mı anlaşamaz! Hadi Türkan Halam ile küsler hiç olmaz ise Ayşen biraz ilgilense anneannesiyle.

Annem dertlendiğimi görünce, “Bu saatte pek dışarı çıkmaz babaannen, alışveriş yapacak herhalde” dedi. Bir kere de yanıl be kadın. Bir kere de kaynananın ne yapacağını tahmin edeme. Hayır. Mümkün değil. Tam annemin tahmin ettiği gibi, babaannem akşamın o saatinde minik bir fener ve silikonlu düdük bulmak için beni kendine yoldaş edinmiş.

Aradığı “şöyle şık, hafif, kullanışlı fener”i girdiğimiz ilk elektrik malzemesi satan dükkanda bulduk. Hemen gördük hemen aldık. Ama dükkandan bir türlü çıkamadık. Tepegöz gibi kapının yan tarafında neredeyse duvarın bittiği yere raptedilmiş ekranda akşam haberleri vardı. Genç bir kadın bayramda sekiz aylık bebeğini kaybetmişti. Babaannem ekranın karşısında dondu kaldı.

Haber bitene kadar bekledik. Dışarı çıktığımızda “Altuğ niye ilgilenmiyor bu işlerle” dedi. Altuğ Emniyet Müdürü ya, yanlış giden her işin en önemli sorumlusu babaanneme göre Altuğ.

Babaannem kendini ve ailesini dünyadan mesul hisseder. Türkan halam ile anlaşamamalarının en önemli sebeplerinden biri budur.

Feneri kolay bulduk bulmasına ama silikon düdüğü bir türlü bulamadık. Sorduğumuz “ucuzcular” niye silikon düdük diye kıskıs gülüp üstüne üstlük bir de babaannemi göstererek, çıraklarına “Oğlum hele bu nene için silikon düdük lazımmış bir ilgileniver “ diye işi dalgaya vurdukça, yarınki akşam haberlerine malzeme olma kıvamını buldum.

Babaannem, cahil bulduğu insanlarla hiç tartışmaz. Kendisine karşı takınılan alaycı tavrı anlamamazlığa gelir hayatının en kibar en anlayışlı performansını sergiler. “Nene için silikon düdük lazımmış” diyen adamın çırağına, “zahmet olacak beyefendi oğulum” -beyefendi oğlum denen şahıs 12-13 yaşlarında bir çocuk- “boyuna takılınca rahatsızlık vermeyecek yumuşaklıkta bir düdük arıyorum. Denizli depremini duydunuz. Ülkemiz sallanmaya başladı. 17 Ağustos’u niye unutuyoruz. Hani bizim deprem çantamız! Elinizde silikonlu düdükler olsa herkes sizden gelir alır. Çantamızda, komodinimizin üstünde, boynumuzda silikonlu bir düdük olursa...”

Dükkan sahibi kıs kıs gülüyor. “Maşallah nene canını teslim etmeye hiç niyetin yok” diye kabalıkta yeni bir seviye atlama eylemine girişiyor.

Babaannemin, “Canımız emanettir. Sahibi ne zaman alacağını bilir. Biz o vakte kadar emaneti korumak ile mükellefiz” diyen en zarif hali ile bir dükkandan bir dükkana seyreyliyoruz. Bu diyalogların benzerini semtimizdeki üç “ucuzcu dükkanda” yaşadıktan sonra, -onlar kendilerine anlı şanlı AVM deseler de bizim dilimizde “ucuzcu”-, babaannemi eve silikon düdük bulmadan dönmeye ikna edebildim. “Herkes senin kadar akıllı, tedbirli değil babaannem. Senin aradıklarını mahallede bulmamıza imkan yok. Eve gidince internetten arayalım. Olmadı sen sosyal medya hesabından yetkilileri bu konuda uyarırsın” dedim.

Hay demez olaydım! “Yetkilileri uyarma işi” babaannem için biçilmiş kaftan oldu da seri uyarma eylemine girişti.

Devamı haftaya Cuma’ya inşallah...

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.