Yazarlar Hadi intihar et ama/ Birlikte yaşamak dediğimiz şey nedir?(II)

“Hadi intihar et ama...”/ Birlikte yaşamak dediğimiz şey nedir?(II)

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

I-
Yıllar önce bir arkadaşımın anne ve babasını yazdığım yazıma Prof. Dr. Yaşar Kandemir hocam tebrik mesajı atmış, “Böyle hayatlar olmasa da yazmanızda bir sakınca yoktur, çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz” demişti. O gün bu gündür ne zaman günlük hayatımdan bir kesit sunsam hoş karşılıkları oluyor.
Pazartesi günü yayınladığım yazıya ilk tepki üstadım Mustafa Kutlu'dan geldi. Medya diliyle tepki dedim. Tebrik demeliydim aslında.
Mustafa Kutlu'nun bir köşe yazısı için bendenizi aramasının ne kadar kıymetli olduğunu anlatmam mümkün değil. Çünkü ben sokakları yazmasını ondan öğrendim. Hamallara, tezgahtarlara, su satan çocuklara, yolda kalmış gariplere, bir köşede bekleyen kederli yolculara nazar etmeyi, nazar etmek ile dua etmeyi birbirine yoldaş etmeyi, üstadımdan öğrendim.
İnsana dikkat etmeyi sonra rikkat etmeyi Mustafa Kutlu'nun önce satırlarından öğrendim sonra kuş cıvıltıları ve henüz açmış begonvillerin yoldaşlık ettiği odasındaki sohbetlerinden.
Kitabi bilgilerimi hayatın içinde böyle temrin ettim.
Bakmak biyolojiktir, görmek psikolojik. Görmeyi, neyi nasıl göreceğimizi; gördüklerimizi nasıl yerleştireceğimizi; yerleştirdiklerimizin duygusunu nasıl taşıyacağımızı, sloganlardan, raporlardan, alan araştırmalarından, kitaplardan değil, hayatımızdaki insanlardan öğreniriz.
Birlikte yaşamak bir kavram olarak, sorun alanı olarak, kitapların, alan araştırmalarının konusu olunca “birlikte yaşamıyor olduğumuz” maya olarak atılmış olur zihinlere.
II-
Kentli modern hayatta, “birlikte yaşamak” niye sorun olarak ortaya çıkıyor?
Çünkü bazılarımız sadece ve sadece kendisiyle yaşıyor.
Vaktinin çoğunu plaza ve üç ekran karşısında geçirerek hayata hiç karışmadan yaşayanlardan bulaşan birlikte yaşama sıkıntısı, birlikte yaşanan hayatlara rağmen medya üzerinden yayılıyor.
Plaza insanı denen yeni bir canlı türü ile kendinden başka hiç kimseye tahammül edememe sıkıntısının ahlaki boyutu göz ardı edilerek, sorun siyasetin, etnik kimliklerin, mikro milliyetçiliğin dünyasına çekiliyor.
Sorun neden daha ziyade “plaza insanları” üzerinden yayılıyor?
Çünkü plaza insanı mekanın baskısına uyarak kısa bir süre zarfında otistik oluyor.
İnsanların nasıl otistik bir bakışa hapsolduğunu gözlemlediğim bir plaza tecrübem var. Göz teması kurulmuyor, selam verilmiyor, günün her saati insanlar cep telefonu aracılığı ile kahkaha atıp, ellerinde cep telefonu olmadığında “tükenmişlik sendromu”nu görünür hale getirecek bir beden dili ile etrafına kötü bir iklim yayıyor.
NLP kitaplarının inşa ettiği “kendisiyle barışık ve fakat herkesle küs” insan tipi, kendisini en ziyade trafikte görünür kılıyor.
Vakti nakit, yaşadığı her anı pek kıymetli olan “plaza insanı”, başkalarının kederine ve gamına benim hayatımı engelleyeceğine kendi hayatını bir an önce bitir tepkisi verebiliyor.
11 Nisan Pazartesi günü FSM Köprüsü'ndeki intihar girişimi trafiği felç edince, sürücüler “hayatın kıyısındaki” adama bir an önce köprüden atlaması gerektiğini öğütleyen tweetler attı.
Atılan tweetler şu minvalde:
Yasemin: İntihar girişimcileri için 4. köprü yapılsın
mavi: Yahu millet köprüden atlayıp rahat rahat intihar edebiliyor. Ben atlamak istesem deniz yok. Çıkacak köprü yok.
Kamer: Lütfen intihar amacı ile köprülere çıkmayalım. Kafamıza sıkalım, ya da ilaç içelim. Köprü hoş değil.
Diyeceksiniz ki sanal alem böyle. Sanal alemde bunları yazanların gerçek alemdeki tutumlarında pek farklılık yok.
Sadece bir ay önce, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde intihar etmek üzere köprüye çıkmış olan Erol Çetin polis tarafından ikna edilmeye çalışılırken, 49 yaşındaki Hülya, 27 yaşındaki Merve sürmekte oldukları arabalarının camını açarak “atlayacaksan atla” diyerek hayatın kıyısındaki adamı denize itmiş oldular.
Kadınların ifadeleri alındı sonra da serbest bırakıldılar. Başka bir kadın da evinin balkonundan, kendini boşluğa bırakan adamın görüntülerini çekip, servis etti.
Ölüye saygı, ölüme saygı, ölenin yakınlarına saygıdan bahsedebilir miyiz bu olayda?
Teşvik edenlerin de, ölümü resmedenlerin de kadın olması çok acı değil mi?
Soru şu: Bu olay bir kadının başına gelseydi kadın dernekleri ayağa kalkar, intiharın Dünya Kadınlar Günü'nde olmasını da arkalarına alarak; -intihar eden kişi Erol değil de Emel olsun- “Emel'i unutturmayacağız!” diye bütün güçleri ile seferber olurdu.
Köprüde denetimin olmayışına kızmak, intihar girişimleri yüzünden trafiğin alt üst olmasına sinirlenmek ile, kişiyi intihara teşvik etmek arasında epey bir mesafe var. Ve bu mesafe bazılarımızın insan kalmakta zorlandığını gösteren çizginin başlangıcı.
Her daim insan kalanlar birlikte yaşıyor. Sorun, “geçici insan”larla hakiki insanların bir arada yaşamasında ortaya çıkıyor.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.