Yazarlar Üçü bir arada Ergen gerilimi, çocuk inadı, yaşlı alınganlığı

Üçü bir arada: Ergen gerilimi, çocuk inadı, yaşlı alınganlığı

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

Babaannemin Sağlık Bakanlığını göreve çağıran etkinliği bitti rahat bir nefes alacağız diyorduk ki... Meğer henüz bir şey başlamamış.

Perşembe sabahı şöyle istediğim saatte yataktan kalkma özgürlüğüm olsun diye çarşamba gecesi telefonumun alarmını azat etmiştim. Babaannemin “vaziyet al” alarmı ile uyanacağıma keşke kendi telefonumun o bildik sesi ile güne başlasaydım.

Henüz kargaların ve martıların bile ayaklanmadığı bir saatte telefon edip, “Duvara çerçeve asılacak bir gelip fikrini söylesen...” dedi babaannem. “Yarın uğrarım” dedim. “Yarın olmaz bugün evde olduğunu biliyorum hemen gel görevlinin sadece 15 dakikası var.”

Yahu babaanne hazırlan çık, yürü 15 dakikada gelemem diyecek oldum “Geliyorsun” deyip kapattı.

Babaannemde ergen gerilimi, çocuk inadı, yaşlı alınganlığı birbirine karışmış durumda.

Annem nakış kursu için yola düşmüş olmalı. Evde mutlak bir sessizlik hakim. Babam ile ağabeyim trafiğin kahrındansa yatağın sıcaklığına veda etmek en iyisi değip, komşularının “Siz burada yatıyorsunuz kesin” yargılarını bu sabah da haklı çıkarmak için kepengi çoktan açmış olmalılar. Okullar ders başı yapınca esnafa ne oluyorsa! Ders zili okullara çalmıyor okullarda çalmıyor koca bir ülkeye çalıyor.

Babaannemin evinin anahtarını alıp çıktım. Babaannem kapısını anahtarımızla bizim açmamızı bekler.

Sabahın serinliğine susam kokuları, çörek otu kokuları karışmış. Bu yol bitmez. Hızımı alamayıp beş simit alınca, aldığım simitlerin ikisini yolda yiyince a baktım yol bitmiş bile.

Anahtarı kilide geçirmişken, ben daha anahtarı çevirmeden genç bir adam kaçtı kapıyı. Dizi film oyuncularından biri sanki. Ama kim bilemedim. Eyvah dedim babaannem kariyer filan diye evlenmeyecek bu kız deyip inisiyatifi eline aldı herhalde. Ama niye sabahın köründe? Hayırlı iş için acele etmek lazım bu değil herhalde.

Kapıyı açan genç adama “PARDON? dedim. Senin ne işin var burada anlamında.

“Buyurun buyurun” dedi adam, benim bütün sorularıma ezelden hazırlanmış bir modda “biz de sizi bekliyorduk. Bakın biz tam şuraya uygun gördük” deyince... Bu adam namzet kontenjanından değil. O halde?

“Bu tarafa” dediği yere baktım. Girişteki geniş duvarı gösteriyor. Diğerleri kapılarla kesintiye uğruyor. Dış kapının sağ tarafındaki duvar yekpare bütünlüğünü devasa bir çerçeveye peşkeş çekilmesinin acısıyla ağlayarak bana bakıyordu adeta.

“Bu ne!?” dedim. Babaannem kaş göz işareti yapıyor. Onun kaş göz işaretini kime yaptığına bir anlam veremeden dizi film oyuncusu kılıklı genç adam “Babaannenizin büyük ninesinin nişan elbisesi ile çekilmiş fotoğrafı” dedi.

Babaannemin büyük ninesinin nişan elbisesi ile çekilmiş fotoğrafı mı? Babaanne tarafı Balkan tamam ama öyle aristokrat bir aile filan değil. Çiftçilikle uğraşan köylü bir aile.

Adamın elinde tuttuğu devasa çerçevenin içindeki limon küfü tuvalet ile ne ilgisi olabilir? O zaman fotoğraf makinesi mi varmış? Hem de renkli fotoğraf?

“Babaanne sen beni bunun için mi çağırdın!?” dedim sitem ile.

“Kimi çağıracaktım” diye cevap verdi sitemin yere düşmesine hiç izin vermeden aynı ton ile.

“Yerine karar vermişsiniz zaten. Beyefendi benden daha iyi anlar. Anladığım kadarıyla işinin ehli bir profesyonel.” Daha ben cümlemi bitirmeden adam kartvizitini kot gömleğinin cebinden çıkarıp “takdim” etti.

“Babaannem hadi fikrini söyle!” dedi en paşa haliyle.

“Hangi konuda? Senin ninenin limon küfü bir nişanlık giymesi konusunu mu yoksa senin ninene ait olmayan limon küfü tuvaletin devasa bir çerçeve içinde duvara yerleştirilmesini mi?”

“İkincisi” dedi babaannem. “İyi! Sen birincisini sorun olarak görmüyorsan ikincisinin duvarın neresinde konuşlanacağı benim için hiç sorun değil.”

“Tamam hemfikiriz o halde!”

“Ortada hemleşecek bir fikir yok babaanne. Beyefendi işini bitirsin biz sonra hemleşiriz, fikirleşiriz seninle uzun uzun...”

Adam benim ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı, kendince bir ikna operasyonuna girişti: “Evren hocam sağ olsun şu kriz günlerinde muhteşem projeler üretiyor” deyip cep telefonunu açtı.

Oha. O da ne! Babaannemin altın kızları... Kabul gününe hiç aralıksız 30 yıldır devam eden müdavimler kendilerine bu ismi uygun görmüşlerdi. Guruba yeni katılan birinden bahsedecekleri zaman o henüz alüminyum derlerdi. On yılı geçenlere bakır, 20 yılı geçenler gümüş. Hiyerarşilerinden hiç vazgeçmezler.

“Altın kızlar”ın her biri devasa bir çerçeve önünde poz vermiş. Kiminde leylak renkli bir elbise duruyor kiminde fes rengi dedikleri elbise. Birisi hızını alamamış büyük ninesine beyaz gelinlik bile giydirmiş herhalde.

Beyaz gelinlikli çerçevenin önünde poz vermiş olanı görünce -ki ben kendisini tanımıyorum alüminyumgilerden olmalı- “Burada duralım” dedim. “Babaanne söyle bu arkadaşına beyaz gelinliği tarihte ilk defa Sultan II. Abdülhamit’in kızı Naile Sultan giydi. Senin arkadaşının ninesinin ninesi Naile sultandan büyükse imkanı yok bu elbiseyi giymiş olamaz.”

Kot gömlekli dizi film oyuncusu kılıklı adam “Teferruata takılmayın küçük hanım” dedi. Küçük hanım?

Belgin Doruğun başrolünü oynadığı bir film setinde gibi hissetim kendimi. Geçen ders Şoför Nebahat filmleri üzerine bir “okuma” yaptığımız için döneme fena halde aşinayım.

“Peki o halde takılacağım konuları başlık olarak belirleyelim, muhtevasını ben daha sonra hazır edeyim” dedim. Adam müstehzi ifademi hiç üzerine almadı.

Devamı haftaya Cuma’ya inşallah....

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.