Yazarlar Kıyamet merdiveni

Kıyamet merdiveni

Furkan Çalışkan
Furkan Çalışkan Gazete Yazarı

Zeytin Dağı'ndan şehre bakıyorum. Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Merhaba demek istiyorum ama ağzımdan herhangi bir kelime dökülemiyor. Kendimi çok ama çok yaşlı hissediyorum. En az dört yüz yaşındayım. Bu arz üzerinde dört yüz yıl tüketmiş de son yüzünü evinden ayrı geçirmiş bir tuhaflık gibi şehre bakıyorum. Bir hayırsız eve dönüyor işte…
Oğul yıllar sonra eve döner de baba bunu sessiz, küskün ama belli etmediği bir sevinçle karşılar ya hani, Kudüs'te beni öyle karşılıyor. Bir gece yarısı mahcup bir şekilde giriyorum şehre. Belli belirsiz bir uyku, tuhaf rüyalar ve en son çocukluğumdan kalan coşkun bir neşeyle uyanıyorum. O gecenin sabahında dört yüz yaşında girdiğim şehirde yedi yaşında bir çocuk olarak uyanıyorum. Sehpanın üzerinde bir şişe su var. Suyun üzerinde Saklıkent-Antalya yazıyor. Uzun yaz günlerinde kâğıttan gemiler yüzdürdüğümüz, kana kana içtiğimiz pınarın suyunu şişeleyip başucuma koymuşlar. Kudüs'te içtiğim ilk su memleketimin en derininden çıkan su. Kim demişti zaman çizgisel diye? Her şey aslına dönüyor, saatler anlamını yitiriyor. Zaman çemberinde süratle dönmeye başlıyorum. Türkiye'yi içip, Kudüs'ün havasını içime çekerek yaşlı bir çocuk olarak kendimi sokağa bırakıyorum. Yanımda iki şair ve bir de Reha var. Selahaddin caddesinden devam edip, Sultan Süleyman'ın surlarından Kudüs'ün kalbine giriyoruz. Reha, 1917'den beri Eski Kudüs'te ikamet eden ilk Türk. Mescid-i Aksa'ya yaklaşırken zaman, bir zeytin ağacının dallarında asılı duruyor. O duruyor biz ilerliyoruz. Kıble camiine geldiğimiz anda dudaklarım uyuşuyor sanki. Ruhum vücuduma ağır geliyor. İçeri adım attığım anda zaman tekrar ilerliyor ve ben yine 7 yaşımdaki halime dönüyorum. Babam elimden tutmuş ve ilk defa beni bir camiye götürmüş. Aynı his. Buna eve dönmek denir ancak. Binlerce kez ve sayısız camiye girmeme rağmen ilk namazımı sadece burada anımsıyorum.
*
Eski Kudüs'ün yürümenin yorgun hatıralarını taşıyan taşlarına basarak devam ediyorum yoluma. Arap kadınların zılgıtlarıyla Şam kapısından çıkan Ispartalı, Niğdeli, Urfalı çocukların yüz yıl önce geçtikleri sokakları arşınlıyorum. Şurası mı acaba son Kudüs mutasarrıfı İzzet Bey'in teslim mektubunu yazdığı ve telsizi çekiçle paramparça ettiği bina? Beyaz bayrakların siyah birer gölge gibi üzerine düştüğü Yafa Kapısı mıdır geçtiğim? Via Dolorosa'da duymak mümkün değil mi Roma'da çalınan sevinç çanlarının sesini? Binlerce insan Kudüs'ün Türklerden kurtarılmasının coşkusuyla o Latin şairine koşarken, sahra hastanesinde 3 yıl 4 ay 15 gün önce çıktığı köyünü hayal ederek şehid düşen Hasan nerede meftun?
O Latin şair ki, Kurtarılmış Kudüs şiirinde “Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek, hiç sana tercih edilecek kadar güzel olmuş mudur?” diye yazmasından üç yüz elli yıl sonra gerçeği yalanından güzel olmuştu Peki, bizim yalanımız hangisi, gerçeğimiz nerede?
Bütün cevapların şehrinde korkunç bir soru gibi dolaşıp duruyorum.
*
Burada insan ve tarih, inanç ve iktidar, iman ve inkâr bir yerde sıkışıp kalmış. Bütün ezberlerler ve sloganlar sabun gibi eriyor içimde. Eyleme geçemeyen teorinin zehrini hissediyorum. Durgun öfkelerin kirlettiği sözleri ağzımın içine hapsetmek istiyorum. Burada İsrail isimli ahtapotun şeytani bir ustalıkla sanata çevirdiği işgal, Müslüman hayatını içinden çıkılmaz bir hale getirmiş ve iyi bir haber hiç yok. Üç yüz bin Kudüslü Müslüman, bütün Filistin'den tecrit edilmiş, her türlü aşağılama ve sayısız engellemeler içinde hayatta kalmaya çalışıyor. Sayısız denge, tahmini zor hesaplar ve bütün dünyanın gerçek iktidar savaşı bu mübarek şehirde.
*
Via Dolorosa'nın sonunda Golgotha tepesine varıyor, Hz. Ömer'in adaletin imanını ruhuna üflediği camisinin kıyısına çömelip karşısındaki Hristiyanlığın en kutsal mabedine bakıyorum. “ İsa Golgotha'ya çıkarken tökezlemeden önce/ önü sıra sendeleyip ayağı burkulan bendim” dizesini yerli yerine koyup seyrediyorum Kıyamet Kilise 'sini. Bir uyumsuzluk var fakat izlediğim manzarada. Bütün uyumu sağlayan bir uyumsuzluk. Hristiyanların Hz. İsa'nın yeniden dirileceği yer olduğuna inandıkları bu Kilise'nin balkonunda bir tahta merdiven öylece duruyor. Oraya ait olmadığı çok belli. Bir tadilat yarım kalmışta, yapanlar alelacele gitmişler ve merdiven orada kalmış sanki. Sonra öğreniyorum merdivenin hikâyesini. Bu en kutsal kiliseye hizmet etmek ve bakımını yapmak Hristiyan mezhepleri için büyük öneme sahip. Osmanlı bu şerefi kendi hanesine yazdırmak isteyen dört mezhep arasında bir paylaşım yapıyor. Buna Statüko fermanı deniyor. 1757 yılında çıkarılan fermanda mezhepler arasında mekânlar dağıtılırken, avluyu temizleme hakkı Ortodokslara, basamakları temizleme hakkı ise Katoliklere veriliyor. Fakat 1852'de yapılan bakım ve temizlik çalışmalarında birbirlerinin alanına girdikleri iddiası ile Hristiyan mezhepleri kavgaya tutuşuyor. Kan dökülüyor.
İstanbul durumu öğrenince Sultan Abdülmecid bir ferman çıkararak yeni bir "statüko" ilan ediyor; "Kutsal mekanlara ben geleceğim, milimi milimine kimin nereyi temizleyeceğini ben belirleyeceğim. Bundan sonra da bir taşı yerinden oynatan kafasını yerinden oynatmıştır. Biline…" diye devam eden ferman, Kudüs'e ulaşılır ulaşmaz kilisenin önündeki meydanda okunuyor. Ferman okunurken bir Ermeni papaz kilisenin ön cephesindeki pencerelerden birini, dayadığı ahşap bir merdivene basarak temizlemeye çalışmaktadır. Papaz fermanla derhal aşağı indiriliyor ancak merdiveni kaldırmak istediğinde hayır denilerek müdahale ediliyor. O gün bugündür yani yüz elli dokuz senedir bu merdiven oradadır artık.
Ferman hale geçerli ve simgesi olarak da o merdiven öylece duruyor.
Kudüs'ün işgal sonrası aldığı içinden çıkılmaz durum için de yeni bir statüko gerekli ve nişanesi olan merdiveni yerinde bırakacak bir irade aranıyor. Bense elimde Saklıkent'in suyu cevaplar araya araya akşamı ediyorum…

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.