Yazarlar Bit pazarı

Bit pazarı

Gökhan Özcan
Gökhan Özcan Gazete Yazarı

Aniden durgunlaşıyor. Minicik bir geri çekilişle, ucunu kaçırdıkları bir coşkuyla ağız dolusu konuşaduran kalabalığın dışına çıkıyor. Kendi içine gömülüyor. Akıp giden her şeyden kopmuş olmak belli ki korkutmuyor onu, başkaları gibi. Sanki bu bir ölüm anı ve o bu ölümü daha önce defalarca yaşamış gibi o ana hazırlıklı...

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Gökhan Özcan : Bit pazarı
Haber Merkezi 12 Ağustos 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bit pazarı yazısının sesli anlatımı ve tüm Gökhan Özcan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hem herkesin ve her şeyin tam içinde hem de artık hiç orada değil! Kederli sessizliğine bakarak; içindeki efkâr merdivenin basamaklarını yukarıya doğru mu, aşağıya doğru mu adımladığını çıkarmanın imkanı yok. Hem yıldızlara doğru yükselir gibi hem bir kuyunun dibine düşer gibi hali... Yüzü, bütün ifadelerden kopmuş, çekilmiş gibi... Suskunluğu, bütün sözlerden elini eteğini çekmiş bir münzevinin suskunluğu... Bir mezar taşı gibi soğuk, uzak ve yabancı, kalabalığın dünya diye ortada döndürüp durduğu topacın kıyısında. Hiç kimse değil o bu haliyle, hiçbir şeyi değil bu çılgın, köreltici, yaralayıcı karmaşanın. Ne düşündüğünü, neyin peşinden gittiğini, kendini elinden tutup nerelere sürüklediğini kim bilebilir? Bilmez, bilemez, hiç kimse, belki kendisi bile... O durup kaldığında, durup onunla kalan bir şey yok, avuçlarının içinde sımsıkı tuttuğu o kısacık ve çok uzun andan başka. Bir anın bir hayat kadar sürdüğü olur, işte bu o anın fotoğrafı...

“Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim/ Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu/ Pembe pembe azarlanırım/ Kocaman bir konakta uzarım kısalırım/ Ellerim tırnaklarım/ Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe/ Ve sıcak/ Gözlerim, gözlerim benim/ Denizi ilk defa gören çocuğun/ Birdenbire yaşlanması neyse” diye yazmış Edip Cansever, ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’ şiirinin bir yerinde.

Fazla kullanılmış eski insanlar, eprimiş, yırtık sökük evvel zaman kıyafetleri, sürgüne gönderilmiş şiirler, miadı dolmuş şarkılar, alıcısı kalmamış duygular, aşılmış, aşıldığına inanılmış düşünceler, başka bir hayattan arda kalan fotoğraflar, sararmış, unutulmuş hatıralar... Burası hayatın bit pazarı, burada renk renk, çeşit çeşit ikinci el insanlık aksesuarları... Alın vitrininize koyun, broş diye yakanıza iliştirin, toka diye saçınıza takın, tebessümünüze ekleyin, sözlerinizin arasında onlara mola parantezleri açın, alın, yiyin, için, tepe tepe kullanın, sağınıza solunuza sürün. Burası hayatın bit pazarı, üstelik her şey bedava, sahipleri burada olmayan ne varsa talan edin, yağmalayın!

“İnsana değmeden yaşanmıyor, insanoğlu insansız bir hayat bulamadı. Gerçi Avrupa’da, Amerika’da çoktan buldular diye düşünüyor; oralarda bir sürü insan evinde, bilgisayar başında, insan yüzü görmeden yaşıyormuş; ama ne Mürşit onlardan biri ne de burası Danimarka’nın bir şehri. Bu şehirde her şey insana fazlasıyla değerek, sürtünerek, gıcırdayarak, itişerek, gerginlik içinde yaşanıyor. İnsanlara değerek yaşamak ona acı veriyor. Okuduğu kitaplardan insansızlığın acısına dair bazı şeyler de hatırlıyor öte yandan, umut kırıcı şeyler” diyor ‘Dünya Ağrısı’nda Ayfer Tunç.

Cebinden ikiye katlanmış küçük bir kağıt parçası çıktı. Vasiyeti kabul ettiler ve kağıtta yazılanı mezar taşına kazıdılar. Şöyle bir şeydi: İçi içine sığmıyordu. Hiçbir zaman da sığmadı.

Bir de şunu düşünün; kimsenin dinlemeyi umursamadığı bir yerde söylenmeyi çok isteyen bir söz ne hisseder?

“Bazen çok uzaklara baktığımda, bakışlarım bana geri dönmüyor” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam. Kederini avuturken, çayının bir yudum uzağında.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.