Yazarlar İnatçı leke

İnatçı leke

Gökhan Özcan
Gökhan Özcan Gazete Yazarı

Şehrin çizgilerini tamamen görünür olmaktan çıkarmayan ama her ayrıntıya bir esrar, bir muğlaklık, bir belirsizlik ekleyen hafif bir sis, huzursuzluk veren bir pus, bir fluluk var bugünlerde hayatın bütün görünümlerinde. Seğiren bir şey gibi sanki hayat, bütün renkleri grinin tonlarına doğru taşıyan bu ağdalı bulamacın içinde. Dışarıda yüzlerini yerden kaldırmayan koca bir kalabalık var, bu seğirme hissini veren şey belki de onların kıpırdanıp durmaları. Sanki orada, kendi sığ, renksiz, kokusuz durgunluğunuzun içinde koca bir akışkanlıkla çevriliymiş gibi hissediyor insan kendini. Oysa öyle değil, kimse yok aslında erişme mesafenizde. Kimi ararsanız arayın, orada değil!

“Kaldırımda hırslı bir şekilde yürüyordum, bana son derece garip görünen insanların yanından geçerek, hayaletlerin; dünya bir hayal gibi, şeffaf bir düzlemdi ve üstündeki herkes çok kısa bir süre için oradaydılar, hepimiz, Bandini, Hackmuth, Camilla, Vera, hepimiz kısa bir süre için vardık, sonra başka bir yere gidecektik; hayatta olmaya çok yaklaşıyor ama olamıyorduk” diye yazmış John Fante, ‘Toza Sor’ kitabında.

Hüzün gömleğinize damlayan bir meyve lekesi gibi, parmağınızın ucuyla gidermeye çalıştıkça bütün yüzeyinize yayılarak yavaş yavaş çoğaltıyor kendini.

“En son kimi aradın?” diye sordu hafifçe başını diğerine doğru çevirerek. “Arayacak birini!” dedi diğeri, bakışlarını saplandığı yerden hiç çıkarmadan.

Hayatı gürültüye boğan bütün o uzun cümleleri, aslında bir kaç kelimeye sığabilecek şeyleri içimizden nasıl çıkaracağımızı bilemediğimiz için kuruyoruz.

“İki sigaram kaldı bu gece için/ Yüzyıl yetecek çocukluğum,/ İki muhabbet kuşum,/ Biraz da ateşim var./ Dua ediyorum ateşe/ Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece/ Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne/ Aman umutsuz bir yer olmasın!” diyor Didem Madak, ‘Mutsuza Kim Bakacak?’ şiirinde.

Sesimiz, sözlerimiz, duygularımız, akıp giden şeylerin içinde kendine bir bulsun, bir yer tutsun, bir yerlere tutunsun, hatırdan çabucak çıkıp gitmesin, unutulmaya biraz dayansın, seslerin kesildiği istisnai zamanlarda bir yerlerde kendince çınlamaya devam etsin ara sıra, kendine özgü küçük, belli belirsiz ama dayanıklı izler bıraksın dokunduğu şeylere, öylesine kaybolup gitmesin istiyoruz. Bu arzu bazen çok yoğunlaşıyor, karşılıksız kalınca daha da koyulaşıp tortulaşıyor içimizde. Biz bir şeylere bağlanmak için doğmuşuz sanki ve bir şeyler de bizden çözülüp gitmesin istiyoruz. Bizim içimizin duygusal döngüsü böyle. Dünyanın dönüşü ise bunun tam tersine... İnsan bu uzun yürüyüşte, içine kabul ettiremediği kayıpların derin yaralarıyla, önlenemeyen kopuşların kırıklıklarıyla sendeleyip duruyor.

İçinde olduğu paragraf bittiği halde bir sonraki paragrafa geçemeyen insanlar da var.

‘İnsan’lık pek çoğumuz için,”İnsanlık...” diye başlayan cümlelerin pek fazla yolunun düşmediği muhitlerde yaşanıyor.

Günlerden bir gün, isimlerden bir isim, hikayelerden bir hikaye... İnsan denen o meçhul!

“Kendine gel demek kolay” dedi beyaz saçlı adam, “onu nerede bulacağımı biliyor muyum bakalım!”

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.