Yazarlar Ne kalır elimizde, ne gider elimizden?

Ne kalır elimizde, ne gider elimizden?

Gökhan Özcan
Gökhan Özcan Gazete Yazarı

Bir şeyi yaparak ne kazanacağımızı düşündüğümüz kadar, o şeyi kazanmak için neyi feda etmemiz gerektiğini artık pek fazla düşünmüyoruz. Pek çok şeyimiz var bugün, belli ki pek çok şey yapmış ve bunun karşılığında pek çok şey kazanmışız. Bu çarpıcı başarı grafiği tablosu hepimizin zihin duvarında asılı, adeta adı konmamış bir sarhoşlukla hep ona bakıyoruz. O kadar çok bakıyoruz ki, bu bizi başka her şeye karşı körleştiren bir illüzyona dönüşüyor zamanla. Her illüzyon zihni bir şeylere sabitler, başkasına körleştirir. Bizler de kazandığımız şeylerle sermest yaşamaya fazlasıyla sabitlenmiş durumdayız. Oysa bir şeyleri kazanmak için vazgeçtiklerimiz, kaybetmeyi göze aldıklarımız var bir de. Bu dünyada her şeyin bir karşılığı var ve bizler kazandığımız her şey için bir bedel ödemek, bir şeylerden feragat etmek, vazgeçmek zorunda kaldık bu noktaya gelirken. En basitinden zamanımızı, enerjimizi, duygularımızı, dikkatimizi, mesaimizi, heyecanımızı sarfettik kazandıklarımızı kazanabilmek için. Başka şeyler yerine kazandığımız bu şeyler için gözden çıkardık elimizde işe yarayacak ne varsa... Gözümüzü o sağlaması yapılmamış başarı tablosundan bir çevirebilsek, bunu bir başarabilsek, kazandıklarımızın mı, yoksa kazanmak için gözden çıkardıklarımızın mı hakikat terazisinde daha ağır çektiğine, daha büyük kıymet taşıdığına dair bir muhasebe yapabileceğiz, bir kâr-zarar hesabı çıkarabileceğiz belki. Ama yapamıyoruz bunu, çünkü kazandıklarımızla her daim körkütük sarhoşuz.

“Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar, servet ve zenginliğe hamsterlarda da rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır, ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara ulaşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü ‘mutluluk’ denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa ne de para cüzdanı...” diyor Herman Hesse, ‘Öldürmeyeceksin’ isimli kitabında.

Yarın madem ki bu diyardan gideceğiz, giderken beraberimizde götüremeyeceğimiz kadar ağır yükü buraya neden istifliyoruz? Madem ki gelecek daima uzağımızda oluyor ve biz sadece bugünde yaşıyoruz, neden o halde her şeyi yarınlar için biriktiriyoruz? Madem ki gönülde yeri olmayan her şey gelip geçiyor, neden her Allah’ın günü oltamızı güneş çıkınca kuruyup gidecek su birikintilerine atıyoruz?

“Bunca uğraşıp didindim, ne kazandım diye soruyorum bazen kendime” diye yakındı yanındakine. “Eğer bir kazançsa, galiba elimde bu yakıcı soru dışında bir şey yok!”

Bir de şunu düşünün; kum tanecikleri hızla alt fanusa akarken kum saatinin boşalmakta olan üst fanusu ne hisseder?

Rabindranath Tagore’un ‘Gora’sından birkaç buhurlu ve derin dize: “Kalbim bir kafesi andırıyor;/ Yabancı bir kuş bilmem ne arıyor onda,/ Bir giriyor, bir uçup gidiyor/ Ah, bir yakalasam onu/ Aşk ipimle bağlayacağım”

Neyi sımsıkı kendimizde tutacağız, nelerin ipini gevşek bırakacağız, bu ayarı bilmek insanlığımız için sandığımızdan çok daha önemli. Biz, Nasreddin Hoca’nın o muhteşem fıkrasında söylediği gibi, taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bir şehir gibi güvensiz, güvenliksiz bir haldeyiz ve bu belayı kendi elimizle sarıyoruz başımıza.

“Olacak şey mi?” diye sordu meczup, “Sen hem penceren açık uyu hem de bekle ki ayaz içeri girmesin!”

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.