Yazarlar Sokaktaki insan ve siyaset

Sokaktaki insan ve siyaset

Hakan Arslan
Hakan Arslan Gazete Yazarı

Hafta başında zaman zaman beni yoklayan ve kimileyin iki üç gün süren "şiddetli baş ağrıları" başladığında bunun bir tür "gribal enfeksiyon"un habercisi olduğunu tahmin edememiştim. Havaların böylesi sıcak olduğu bir dönemde boğazı ağrıyarak dolaşmak ilginç bir deneyim. Hastalık, olağan koşulları "olağan sayılamayacak bir konum"da yaşamanızı ve gözlemenizi sağladığı için, kişiye önemli bir katkıda bulunuyor aslında.

Olağan koşullara olağan sayılamayacak bir konumda bakmak deyince de aklıma hemen başka bir şey geliyor. Fırsat düştükçe toplumun değişik kesimlerinden, hemen her türden insanla söyleşmeyi, onlara sorular sormayı, özellikle de "belli başlıklar" konusundaki görüşlerini öğrenmeyi pek severim.

Son günlerdeki söyleşilerde dikkatimi en çok çeken şu: Çoğu insan, yaşamın pek çok alanına az çok "anlayışlı" bir bakış yüklerken, konu "siyaset"e geldiğinde birden şahin kesiliveriyor, karşı savlara asla inanmıyor, zihnindeki "siyaset ve siyasetçi görüntüsü"nü biraz olsun değiştirmeye yanaşmıyor (Oysa "futbol" alanında bile, üstelik "fanatik bir karşıtlık" doğduğu anlarda, biribirimizi anlayıp belli konular üzerinde el sıkışabildiğimizi görüyorum şaşkınlıkla). Karşımızda hep aynı can sıkıcı klişe var: "Siyaset yozdur; siyasetçilerin hepsi alçaktır, yiyicidir; memleket şunlardan bir kurtulsa her şey çok daha iyi olacaktır vb." Son yıllarda rastlanmadık ölçüde "siyasi istikrar"a yakın olduğumuz, üstelik "Merkez Sağ"da ciddi bir yenilenme umudunun belirmeye başladığı, hatta mevcut hükümetin zaman zaman halkın özlediği türden bir "siyasi irade"nin sinyallerini verdiği, uzun yıllar sonra ciddi bir "Ekonomik İstikrar Programı"nın az çok tavizsiz uygulandığı ve Türkiye''nin dış konjonktür açısından oldukça olumlu bir zemine sahip olduğu bu günlerde aynı şeyleri işitmek bana pek "olağan" görünmüyor. Ama dönüp birkaç yıl önce kaleme aldığım şu paragrafa bakınca aslında "olağan bir durum"la karşı karşıya olduğumu anlıyorum:

"Türkiye''deki ekonomik ve toplumsal koşullar üzerine ''derin çözümlemeler'' üretenlerin büyük kısmı, neredeyse ağız birliği etmişçesine, siyasetin yozlaşmasından, siyaset etiğinin yok olmasından, değer erozyonundan, ülkede ''ahlak''ın gölgesinin bile kalmadığından dem vuruyorlar. Siyasetin yozlaşmakta olduğu doğrudur. Ama biz, başından beri, bu işte yalnız siyasetçilerin değil, herkesin eşit sorumluluğa sahip olduğunu dile getiriyoruz. Bugün siyasete ve siyasetçilere ağzına geleni söyleyenler, kendi yaşama alanlarında ne kadar ''etik saflık''a sahip olduklarını sorgulamak ve göstermek zorundadırlar."

İşte tam da bu yüzden, siyasette "fırsatçı", "çıkarcı", "yiyici" diye tanımlanan tiplerin "bireysel girişimciler" olmadığını; tersine, bu kişilerin "toplumsal ilişkiler ağının" önemli bir parçasını oluşturduğunu göremiyoruz. Peki, bütün bunların ardında ne yatıyor? Alışık olduğumuz bir hastalık:

"Siyasal ve toplumsal biçimcilik hastalığı köklerimizi yiyip bitiriyor. Artık hemen her kesime özgü hale gelen katı ve tuhaf bir ahlakçılık, siyasal reçetecilik ''milli irade''yi bir ak-kara tercihi basitliğinden ibaretmiş gibi gösteriyor: ''Yasaları, kuralları, yasakları, toplumsal düzenlemeleri değiştirince o başlığın konusu olan her şeyin değişeceği/düzeleceği'' gibi bön, bir o kadar da tehlikeli bir düşünce bu da."

Ahlakçıların sayısı çoğun "genel ahlak"la ters orantılıdır. Dört bir yanda "ahlakçı" biten yerde bir şeyler ters gidiyor demektir. Ama bu ters gidişin "devlet"ten, "siyaset"ten, "bürokrasi"den, "dünyanın yeni koşulları"ndan vb. değil, öncelikle kendimizden kaynakladığını anlamak durumundayız.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.