|
Yazarlar

İki ucun ortası

04:00 . 2/10/2022 Pazar

Hayrettin Karaman

1934 yılında Çorum'da doğdu. İlk İmam Hatip okullarından biri olan Konya İmam Hatip Okulu ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde okudu. İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulu'nda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştıktan sonra İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne fıkıh asistanı oldu. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakülteleri'ne dönüşmesinin ardından akademik çalışmalarını tamamlayarak sırasıyla doktor, doçent ve profesör unvanlarını aldı. Yarım asra yaklaşan fikir ve meslek hayatı boyunca, yurtiçi ve yurtdışında binlerce konferans, seminer, panel, vaaz, hutbe, kurs, yazılı ve görsel medya programı, eğitim programında yer alarak eğitim, öğretim, tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürdü. Aralarında bugünün tanınmış bilim ve fikir adamları olan binlerce öğrenci yetiştirdi. 2001 yılında yaşanan baskılara karşı çıkarak Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki görevinden -yaş haddi dolmadan emekliliğini isteyerek- ayrıldı. 2001-2004 yılları arasında Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üyeliği yaptı. İslam’ın İlk Emri Oku, Nesil, İzlenim, Gerçek Hayat, Eğitim Bilim gibi dergilerde devamlı yazdı. M.Ü. İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim dalı başkanlığı ve Fakülte Kurulu üyeliği yaptı. MÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu üyesi olan Karaman, çıktığı günden beri Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazısı yazmaktadır. Üç çocuğu, yedi torunu ve dört torun çocuğu vardır. Basılmış Eserlerinin sayısı 50 civarındadır.

Hayrettin Karaman

Son günlerde birkaç köşe yazısında İslam’da hürriyet kavramı ve uygulamasını ilgilendiren uç ifadelere rastladım.

Bir uca göre İslam’da helal-haram ihlalinin kontrolü, cemiyet düzeni, ahlak düzeni, siyasi düzen… diye bir şey yok. Bir toplumda dileyen dilediğine inanır veya inanmaz, kimse kimsenin hayat tarzına karışamaz, herkesin ahlakı da kendinedir; belli bir inanç, hayat tarzı ve ahlak dayatılamaz; dayatılamaz şöyle dursun telkin ve tavsiye bile edilemez...

Eğer bunu yazanlar “laik bir ülkede böyledir” diyorlarsa bunu anlamak mümkündür; ancak bu da teoride böyledir, uygulamada Avrupa’da ve bazı zamanlarda Türkiye’de nelerin dayatıldığını bilmeyen yoktur.

Yok, “İslam’da, İslâmî devlet ve toplumda da bu böyledir” demek istiyorlarsa, kusura bakmasınlar ama İslam’ın “i”sini bilmiyorlar demektir. Yazının sonunda, “İslam’da nasıldır?” sorusunun cevabını kısaca yazacağım.

Diğer uç ise “Bizim gibi inanmayan, bizim gibi düşünmeyen ve yaşamayanlara hayat hakkı yoktur” deyip “Başı açık gezen kadını öldürüyorlar, Allahu ekber diyerek Müslümanı ve ötekini -ama daha çok da Müslümanı- kesiyorlar…

Gelelim iki ucun ortasına; yani doğru anlaşılan İslam’da olana:

Çağımızda sosyal ilişkiler faydacılık (menfaat) felsefesine dayanmaktadır. Ancak faydalıyı zararlıdan ayıran ölçü akıl ve maddî hazdan ibarettir; bu ölçüler de insanlığı sonunda bireycilik ve egoizm bataklığına saplamıştır. Allah’ın yeryüzünde insan kullarına sunduğu tükenmez servet ve nimetin dağılımındaki adâletsizlik ve bu yüzden çekilen acılar, akıtılan kanlar yalnızca maddî haz ve menfaat ölçülerinin tabii sonucu olan egoizmin acı meyveleridir.

İslâm dîni de talimâtında, emir ve yasaklarında fayda-zarar prensibini (maslahat prensibini) esas almıştır. Ancak onu, beşerî sistemlerden ayıran husus ilâhî irşâda (vahye) dayanması, aklını ve haz duygusunu vahyin emrine ve kontrolüne vermesidir. İslâm’a göre de cemiyet ve hukuk nizâmının gâyesi şu altı değeri korumaktır: “hayat, akıl, nesil, din, mal ve ırz (namuz-şeref)”. İslâm’da vahyin kontrolünde bulunan akıl ve nefis bu altı değer arasında gerekli dengeyi kurmuş; daha da önemlisi bu değerleri korumayı hayatın gâyesi değil, asıl maksada vesîle ve hadim kılmıştır. Bütün bunlar, Allah’ın yeryüzünde halîfesi bir kul olabilmek için gereklidir, her şey Allah’ındır, O’ndan gelmiştir ve O’na dönecektir.

Bu iman ve anlayış içinde menfaat prensibi, fertten insanlık ailesine kadar genişleyen toplulukları ve halkları çerçevesi içine almış, egoizm ve sömürü yerine âdil paylaşma ve dengeli faydalanma esaslarının hâkim olması öngörülmüştür.

İlişkilerini işte bu esasların yönlendirdiği İslâm toplumunun toplum-fert arası dengeye yaklaşımını, “her şey insan için, insan da Allah içindir” şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu yaklaşım içinde toplumun gâyesi, ibâdet eğitimi içinde ahlâk ve karakteri oluşmuş
iyi fertler
(Allah kulları, halîfeleri)
yetiştirmek
, bunların oluşturduğu ve devam ettirdiği toplumda
hayâ temeline dayalı sosyal ahlâkı hâkim kılmak
ve bu
değerleri kontrol eden bir efkâr-ı umumiye meydana getirmektir.
Bütün ibâdetler birinci amaca, hayâ duygusunu korumaya yönelik emir ve tedbirler ikinci hedefe, emr bi’l-ma’rûf, nehy ani’l-münker müessese ve uygulaması da üçüncü gâyeye yönelik bulunmaktadır.

İslâmî devlette ve toplumda “saldım çayıra Mevlam kayıra” kuralı yoktur. Tebliğ, temsil, te’dîb, cihad; meşru, iyi ve güzel olana yönlendirme, bunların zıtlarından sakındırma ve engelleme… vardır.

İnsanlara din ve mezhep dayatılmaz ama, İslâmî değerlerin, kamu düzeninin, umûmî ahlakın, ruh ve beden sağlığının… korunması için gerekli tedbirler alınır.

İslam adına konuşanların atıp tutarken Kur’an âyetlerini ve ilgili sahih hadisleri hiç kaale almamaları kıyamet alameti olsa gerektir.

“İslam’da olan, Müslümanların hayatında var mıdır” şeklinde haklı bir soru sorulabilir; buna verilebilecek cevabımız ise şudur:

Başta farklı kesinlik, bilgi ve irfan derecelerinde iman olmak üzere Müslümanların hayatında olan değerler, yukarıda özetlediğim ötekilere ait olandan çok değerli, çok üstündür. Eksiklerin giderilmesi ise mümkündür; çünkü elimizde Kitap ve Sünnet, önümüzde Allah Resulü ve örnek neslin kılavuzluğu vardır.

#İslam
#Devlet
#Ahlak
4 ay önce
default-profile-img
İki ucun ortası
Kaybolan o çocuk Ahmet
Davos: Enflasyon, büyüme ve enerji
Dijital uygarlık: Miyoplaşma ve uygar barbarlık
Amerika-Almanya kavgası
NATO faşizmine karşı omuz omuza!