Ahlâksız İslâm mümkün müdür?

00:0013/11/2006, Pazartesi
G: 28/08/2019, Çarşamba
Hüseyin Hatemi

Türkçe''de; düşündürücü ve öğüt verici bir dil teâmülü vardır: sövmenin adı, “küfür”dür. Herhalde bazı ağır ve son derece yakışıksız sövgü sözlerinin, meselâ birisinin namusuna sövmenin, birisini aşağılama kasdı ile, kendini aşağıladığının farkında olmayarak, insanı İslâm îmanından çıkaracak eylemlerle aşağılamak istediği kişiyi tehdit etmenin “küfrü mucip” olacağı düşüncesi ile, sövmeye genel olarak “küfür” denmiştir.Bu kadar övgüye değer bir ahlâkî bilinci dillerine yansıtan bir milletin çocukları;

Türkçe''de; düşündürücü ve öğüt verici bir dil teâmülü vardır: sövmenin adı, “küfür”dür. Herhalde bazı ağır ve son derece yakışıksız sövgü sözlerinin, meselâ birisinin namusuna sövmenin, birisini aşağılama kasdı ile, kendini aşağıladığının farkında olmayarak, insanı İslâm îmanından çıkaracak eylemlerle aşağılamak istediği kişiyi tehdit etmenin “küfrü mucip” olacağı düşüncesi ile, sövmeye genel olarak “küfür” denmiştir.

Bu kadar övgüye değer bir ahlâkî bilinci dillerine yansıtan bir milletin çocukları; daha sonra “küfür etme”nin “kâfir olma” demek olduğunu tamamen unutarak, “filâna haddini bildirdim, öyle küfür ettim ki belini doğrultamaz artık!” tarzında öğünmelere nasıl geçebilmiştir? Yüce Sevgili ve Ehl-i Beyti''nin “Usve-i Hasene”sini, En Güzel Örneği''ni, dilde değil gönülde benimseyenler, aslâ bu sövgü ibarelerini kullanamazlar. Yazık ki, ben öyle şeyhler gördüm ki en pespaye sözleri söylemeyi, başkalarına yöneltmeyi, “melâmet neş''esi”nin bir tezâhürü sayıyor. Oysa bu bir Şeytan aldatmasından ibarettir. “Melâmet” icabı ile sırrını halktan gizlemek, “nefs-i mülheme” mertebesine vardığı halde halka karşı kendi nefsini kınayarak, ancak “nefs-i levvâme” mertebesinde kaldığını söylemek, böylece kendini de şöhret âfeti ve gururdan korumak demektir. Yüce Sevgili, kendini “melâmet neş''esi” adı altında başkalarına sövme hürriyetine sahip sananların aksine, bugün bizim hiç aldırmadığımız ve küfürden saymadığımız başkasını incitici bazı alaycı sözlerin bile “denize düşse denizi zehir gibi acı kılacak” kötü sözler olduğunu söyler ve bunlardan kaçınmamızı isterdi. O''nun güzel örneğini devam ettiren İsmet ve Taharet Evi imamları da bu konuda titizlik gösterdiler. Şu halde, iğrenç sözlerle başkalarını incitirken kendisini “lisan cihadı” yapmış sanan bu bîçare mahlûklar nereden çıktı?

Ortodoks Patrikliği makamına gönderilmiş ve gönderilmesi sürdürülen, sahiplerinin cehennem hastahanesinde ciddî bir tedaviye muhtaç olduklarını göstermekten başka hiçbir değeri olmayan iğrenç küfürnameleri ibret ve dehşetle okumakta idim. Son günlerde Papa''nın ziyaretini önlemek için Katolik Kilisesi mensuplarına da insanın Şeytan''a uyduğu takdirde düşebileceği “Esfel-i safilîn” derekesinin korkunçluğunu yansıtan mektuplar gönderildiğini haber aldım ve bunlardan birini, Aziz François (Franz) ahlâklı Monsenyör Maroviç''den alarak okudum. Kendimi Türkiye''de veya Avrupa''da, Amerika''da yaşayan bir Katolik, bir Hristiyan yerine koymaya çalıştım. İslâm''ın; bu alçakça küfürnameleri dil (lisan) ile yapılmış cihad sayıp onadığı şeytan iğvâsına kapılsam, böyle bir dine karşı benim de gönlüm nefretle dolmaz mı idi? Papa, 25 Nisan 2005''de “Her insan gibi ben de hatâ yaptığımda hoş görmenizi diliyorum” demişti. (Wer glaubt, ist nie allein, Herder, s.117). Yüce Sevgili; risaletini tebliğe başladıktan sonra o''na düşmanlık eden Tayy Kabilesi reisi ve aynı zamanda Kilise yetkilisi; Hatem''in oğlu Adiyy; Yüce Sevgili''nin ve Emîr-ul-mü''minîn''in ahlâk ve sîmalarını gördükten sonra “bu yüz yalancı yüzü, bu ahlâk da Peygamber ahlâkından başka bir ahlâk olamaz” imanına erişmiş idi. Bugün, Katolik rahibini öldürmekle ve Katolik Kilisesi temsilcilerine, Ortodoks Patrikhanesi''ne gözümle görmediğim için kesinlikle söyleyemiyorum, muhtemelen Ermeni Patrikhanesi''ne bu iğrenç küfürnâmeleri uydurma isimlerle gönderenler, bu mektuplarla İslâm''ın heybet ve haşmetini mi temsil ettiklerini, İslâm''a mı hizmet ettiklerini sanıyorlar?

Lübnan''a yönelen canavar saldırısı sırasında Lübnan''daki Şark Hristiyanları, Ortodoks ve Katolikler, Dağ Vaazi ve Veda'' Hutbesi arasındaki doğru çizgi bilincine yoğun bir şekilde varmış idiler. Regensburg Hitabesi; Batı Katolikleri''nin de bu bilincine varması süreci açısından bir müessif hatâ oldu. Ne var ki Papa, kendisinin de her insan gibi yanılabileceğini söylemiş idi. Bu gibi küfürnamelerin bazıları, Beyrut Ortak Bilinci''ni bozmak ve Şi''îyi Sünnîye, Sünnîyi Şi''îye, Katoliki Ortodoksa, Ortodoksu Katolike can düşmanı kılmada yarar gören odak mensupları tarafından da göndertilmiş olabilir. Nitekim Lübnan Savaşı sırasında yazdıklarım dolayısı ile aldığım mektuplardan birisi, Monsenyör Maroviç''in aldığı mektup seviyesizliğinde olmasa bile, yine iğrençlik derekesi çok alçaklarda olan bir küfürname idi. Bu ihtimali de hesaba katmak ve tahriklere kapılmamak zorundayız. Ancak, bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğim gerçek şudur: Kendisi İblis pençesinde olan bir ahlâksız bîçare, İslâm''ı tebliğ edemez, ancak insanları Sevgi Ahlâkı yolundan uzaklışan kin tohumlarını eker.

Allah''ın “birleştirilmeleri”ni buyurduğu şeyler, biribirinden ayrılırsa, ortaya çıkan sonuç ve görüntü İslâm''ı temsil edemez. Kur''an-ı Kerîm ve Ehl-i Beyt biribirinden ayrılamaz. Yüce Sevgili ile Emîr-ul-mü''minîn biribirinden ayrılamaz. Ali''siz Alevîlik de ahlâksız İslâm da bir hezeyandan ibarettir. Papa''nın ziyaretinden önce, çok vahîm tertiplere karşı çok basîretli tedbirlerin alındığını ümîd etmekle kalmıyor, alındığına inanıyorum.